FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ fotoğrafındaki AKP’liden olay yaratacak açıklama


FETÖ lideri Fetullah Gülen’i ziyaret eden 12 Milletvekili arasında yer alan AKP Giresun eski Milletvekili Adem Tatlı ‘’Bizim bu hain yapıyla asla bir bağımız olamaz. Biz paralel yapıdan zengin olmuş hainler gibi havuzlu villalarda değil kirada oturuyoruz’’ dedi.

AKP Giresun eski Milletvekili Adem Tatlı, isim vermeden AKP’li bazı eski bakanları da kastederek, ‘’Bu hainlere, daha yakın zamanda açık açık sahip çıkan bakanlık yapmış siyasetçilerin fotoğrafları neden yayınlanmıyor? Cumhurbaşkanımıza meydan okuyan açıklamalar yaparak FETÖ deccalına sahip çıkan AK Partinin önde gelen siyasetçilerinin bu hainle fotoğrafı neden paylaşılmıyor? ‘’ diye sordu.

‘İDAMA RAZIYIM’

Tatlı yaptığı yazılı açıklamada, fotoğrafın ortaya çıkarılmasının, kripto paralelci siyasetçileri kamufle etmek ve hedef şaşırtmak için yapıldığını savundu ve şöyle dedi: ‘’Milletvekili olduğumuz dönemde dershane tartışmalarının ortaya çıktığı bir ortamda partimiz tarafından grup yönetimi olarak gönderildik. Gizli ya da şahsi bir ziyaret değildir. Biz siyasetçiler terörist başı FETÖ ve yandaşlarının neler düşündüğünü, neler konuştuğunu da bilmek durumundayız. Gizli kapaklı bir ziyaret olsa fotoğraf çektirmez poz vermeyiz”

AKP’li Tatlı olay yaratan fotoğrafla ilgili yazılı açıklama yaptı.

“AKP’NİN ÖNDE GELENLERİ”

Hayatımın herhangi bir evresinde bu hain terör örgütüyle bir bağım bulunursa idama bile razıyım. Kimin çocukları paralelin okulunda okuyor, kim paralelci dernekler kuruyor, kim paralelin haberleşme ağı bylock kullanıyor onları ortaya çıkarsınlar. Bu hainlere daha yakın zamanda açık açık sahip çıkan bakanlık yapmış siyasetçilerin fotoğrafları neden yayınlanmıyor? Cumhurbaşkanımıza meydan okuyan açıklamalar yaparak FETÖ deccalına sahip çıkan AK Parti’nin önde gelen siyasetçilerinin bu hainle fotoğrafı neden paylaşılmıyor? ”

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Gülen’in karartma timi FBI belgelerini imha etti


Ankara’da tutuklanan 5 polisin, Gülen ve bazı FETÖ yöneticileri için FBI’ya “Sabıkaları yok” yazıp FBI’nın verdiği belgeleri de imha ettikleri anlaşıldı

Ankara‘datutuklanan istihbaratçı 5 polisin, FETÖ’nün karartma timi gibi çalışıp FBI‘dan gelen resmi belgeleri imha ettikleri belirlendi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Şubat 2014’te Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nda soruşturma başlatmıştı. FETÖ’nün darbe girişimi sırasında İstihbarat Dairesi önünde yakalanan firari emniyet müdürü Lokman Kırcılı’nın da aralarında bulunduğu 15 polis hakkında yürütülen soruşturmada, eski emniyet amirleri Ali Osman Ö., Yunus H., polis memurları Ahmet Y., Cemal K. ile Ali M. gözaltına alındı. Ali Osman Ö. ve Ahmet Y.’ye istihbaratın H şubesinde görevliyken ABD iç güvenlik birimi FBI’dan gelen resmi belgeleri yok edip emniyetin arşivine almama suçlaması yöneltildi. Arşivde yapılan aramalarda gelen belgelerin bulunamadığına dikkat çekildi. Yunus H., Cemal K. ve Ali M.’nin ise C şube müdürlüğünce FBI’ya örgüt yöneticileri ile ilgili yazılan yazıları mevzuata aykırı olarak arşive gönderdikleri kaydedildi. Belge, arşiv taramasında bulunarak ortaya çıkarıldı. Şüphelilerin bu yöntemle, Fetullah Gülen ile Mustafa Özcan ve Şerif Ali Tekalan’ın da aralarında bulunduğu 6 örgüt yöneticisi hakkında, İDB’nin FBI’ya yazdığı yazıyı "karartma" yoluna gittiklerine dikkat çekildi. FBI’ya bu 6 örgüt yöneticisi hakkında "Sabıkaları temizdir" şeklinde yanıt verildi.

FBI YAKALADI, ONLAR GERİ VERDİ

FETÖ’nün firari emniyet imamı "Kozanlı Ömer" lakaplı Osman Hilmi Özdil’le telefon görüşmeleri tespit edilen şüphelilerin, FBI’dan gelen bir belgeyi de yine Özdil’e teslim ettikleri ileri sürüldü. 2007’de New York John F. Kenedy Havalimanı’nda FBI tarafından yakalanan Özdil’in üzerinde, 2 ay sonra başlayacak olan Ergenekon kumpas operasyonunda tutuklanacaklar listesi bulunmuştu. El konulan belgeleri FBI’ın Türk istihbaratına gönderdiği ancak "karartma timi"nin bu belgeleri yeniden Özdil’e ulaştırdığı iddia edildi. Şüpheliler tutuklanarak cezaevine gönderildi.

RESEARCH DOCUMENT : Unilateral U.S. nuclear pullback in 1991 matched by rapid Soviet cuts


President George H.W. Bush announces his Presidential Nuclear Initiatives in a prime-time speech from the Oval Office, September 27, 1991. Credit: National Defense University Press.

Unilateral U.S. nuclear pullback in 1991 matched by rapid Soviet cuts

Declassified documents tell inside story of “most spontaneous and dramatic reversal” of the arms race

Bush initiatives took up Gorbachev proposals from years earlier; combined effect produced “real disarmament at lightning speed”

Posted September 30, 2016
National Security Archive Electronic Briefing Book No. 561
Compiled and edited by Svetlana Savranskaya and Thomas Blanton
Research assistance by Tal Solovey and Nadezhda Smakhtina
Additional documentation provided by William Burr
Web design by Rinat Bikineyev
For further information, contact:
Svetlana Savranskaya: 202.994.7000 and nsarchiv

Washington D.C., September 30, 2016 – The unilateral nuclear withdrawals announced by President George H.W. Bush 25 years ago this week drew an eager response from Soviet President Mikhail Gorbachev to produce what experts call “the most spontaneous and dramatic reversal” ever of the nuclear arms race, according to newly declassified documents from Soviet and U.S. files posted today by the National Security Archive to mark the anniversary of the Bush initiative.

The documents include the verbatim transcripts of Bush’s September 27, 1991 phone call to Gorbachev giving the Soviet leader a heads-up on the imminent White House announcement, and Gorbachev’s phone call with Bush on October 5 spelling out the dramatic Soviet nuclear pullbacks that matched and in some cases exceeded the American moves.

Also in today’s posting – just declassified this year – are the actual Pentagon orders to U.S. military commanders on carrying out the nuclear withdrawals, the State Department reports on follow up talks in Moscow, translations of the Soviet transcripts of those talks, and internal Soviet assessments of how much the USSR would save from cutting the nuclear weapons involved in the initiative.

The Bush initiative and the Gorbachev response, together with the post-Cold War cooperation between the Soviet Union and the U.S. on a wide range of issues, produced in 1991 the largest step back from nuclear midnight ever marked on the famous “Doomsday Clock” of the Bulletin of the Atomic Scientists.

The Bush initiatives helped produce the biggest step back from midnight in the history of the Bulletin of Atomic Scientists’ famous Doomsday Clock. Credit: Larry Hatfield 2007, used by permission.

Pulitzer-Prize-winning author David Hoffman later wrote of the September initiative, “Only weeks before, in St. Vladimir’s Hall in the Kremlin, Bush and Gorbachev had signed a strategic arms treaty [START I] that took nearly a decade to negotiate and allowed seven years to implement; now they both acted immediately, without a single negotiating session. Nothing was binding, and nothing was verifiable, but it was the most spontaneous and dramatic reversal of the Cold War arms race.” (The Dead Hand, p. 383) Hoffman called the process “real disarmament at lightning speed.”

According to the subsequent memoir account written by Bush with his national security adviser, Gen. Brent Scowcroft, the president came up with the idea for a unilateral move on nuclear weapons while vacationing at the family home in Kennebunkport, Maine. The August 1991 coup attempt against Gorbachev had signaled the beginning of the end for his tenure, and for the Soviet Union; Bush was eager to make progress while he still had Gorbachev as a partner; command and control of nuclear weapons was a real concern in a disintegrating USSR; and Bush told his National Security Council on September 5, 1991, that he wanted a “handful” of proposals that “would put us on the offense.” (A World Transformed, pp. 539-547)

Scowcroft came up with the idea of getting rid of all tactical nuclear weapons (except air-launched ones), as he later wrote, because doing so would address several concerns: German opposition to short-range nukes there (they would all explode on German soil in the newly unified Germany), South Korean requests to lessen the U.S. nuclear presence there as part of engaging North Korea, and U.S. Navy problems over port visits in anti-nuclear countries like Japan and New Zealand. Other parts of the Bush initiatives took bombers and missiles off alert, pressed de-MIRVing of missiles (most controversial in Moscow, because of the higher proportion of MIRVed ICBMs in the Soviet triad), and canceled some nuclear modernization programs (the U.S. Senate had already voted to stop several on budgetary grounds).

The verbatim transcript of President Bush’s phone call to President Gorbachev giving him a heads-up on the imminent nuclear announcement, September 27, 1991.

The documents show that top State Department officials conceded during talks in Moscow that Bush’s presidential nuclear initiatives picked up offers that Soviet leader Gorbachev had made years earlier. Gorbachev had even proposed a “third zero” on short-range nuclear weapons when he negotiated the “double zero” on intermediate-range missiles with President Reagan in 1987.

Gorbachev had explicitly raised naval arms control at the Malta summit in 1989, and earlier with Reagan’s secretary of state, George Shultz, in February 1988 – only to be roundly rejected by the Americans. Records from the Malta summit to be published in November in the National Security Archive’s latest volume, The Last Superpower Summits (CEU Press), show some American officials argued that tactical nuclear weapons only equalized what were otherwise two very unequal navies (ie. getting rid of them was in the U.S. interest), but reflexive turf protection by U.S. military leaders kept naval arms control off the table until it was almost too late for Gorbachev to reciprocate.

Gorbachev’s October 5 response came as the result of an extraordinary internal debate in which Soviet generals opposed the loss of MIRVs, but saw the value of pulling back tactical nuclear weapons from the Soviet republics that were on the verge of independence – especially Ukraine. Gorbachev went beyond the American proposals by including a nuclear testing moratorium, reducing the Soviet army by 700,000 troops, and proposing to destroy – not just withdraw to storage – Soviet tactical nuclear warheads.

Gorbachev’s aide Andrei Grachev later wrote that “President Bush’s nuclear initiative gave Gorbachev the chance to take up his position as the head of one of the world’s two nuclear superpowers” at a time when the August 1991 “putsch” had reduced the USSR to a “temporary governmental structure.” (Final Days, p. 26-27) Grachev described the committee that developed the Soviet response as including the foreign ministry, the defense ministry, the KGB, and two political advisers, Alexander Yakovlev and Yury Ryzhov, to serve as “‘democratic counterweights’ to the corporate interests of the military-industrial complex.”

Today’s posting includes remarkable fly-on-the-wall accounts of the internal Soviet debates by Gorbachev’s national security adviser, Anatoly Chernyaev, and a never-before-published assessment by Vitaly Katayev, deputy head of the Defense Industry Department of the Soviet Central Committee, of the USSR’s potential savings from the unilateral and reciprocal arms reductions.

READ THE DOCUMENTS

Document 01

White House, "Memorandum of Telephone Conversation between Mikhail Gorbachev and George Bush," Secret, September 27, 1991

Source: George Bush Presidential Library

President Bush called Gorbachev on September 27 to give him a heads-up on the imminent announcement of the nuclear initiatives, details of which were also contained in a Bush letter dated September 26 that had just been delivered to Gorbachev. Here in the American transcript of the call (written up by NSC staffer Ed Hewett), Gorbachev reacts to the U.S. nuclear proposal very positively, calling it "a historic initiative, comparable to Reykjavik" (the famous summit with President Reagan where the two leaders came close to agreeing on nuclear abolition) He wants to know if the initiatives are unilateral or if they call on the USSR to propose reciprocal steps. Bush confirms and suggests reciprocity is expected on such issues as dismantling all MIRVed missiles (many of them stationed in Ukraine and Kazakhstan) and on opening discussions on safe dismantling of nuclear weapons and improving nuclear command and control. Gorbachev inquires about nuclear testing, about which Bush says he is "reluctant." Gorbachev also proposes creating a group to discuss strategic stability, which Bush accepts. To Gorbachev’s question whether other nuclear powers are expected to reciprocate, Bush responds with a phrase, which Gorbachev cannot object to: "This is more a U.S.-Soviet superpower relationship."

Document 02

Excerpt from Anatoly S. Chernyaev Diary, September 27, 1991

Source: National Security Archive

Chernyaev vividly describes preparations for Gorbachev’s phone conversation with Bush on September 27 and the initial discussions of the U.S. nuclear initiative with representatives of the military, including Chief of the General Staff General Vladimir Lobov and Deputy Foreign Minister and veteran arms control negotiator Viktor Karpov. Chernyaev characteristically ridicules the military’s "outdated" outlook and conspiratorial thinking that Bush is out to take advantage of the USSR, to "deceive and humiliate us." He believes diplomatic "digging" into precise numbers and balances prevents real progress and that Gorbachev should reply more appropriately to Bush’s sweeping initiative. He wishes that his president had "politicians-generals," an implied reference to Brent Scowcroft, Bush’s national security adviser. Chernyaev prepares talking points for upcoming Gorbachev-Bush conversations and eventually persuades the generals. He notes that Gorbachev kept them present during his conversation with Bush.

Document 03

Department of Defense, Secretary of Defense, Memorandum for Secretaries of the Military Departments, "Reducing the United States Nuclear Arsenal," Secret/Formerly Restricted Data, September 28, 1991

Source: DOD. Freedom of Information Act release to the National Security Archive

This memorandum was prepared in order to ensure the timely implementation of President Bush’s nuclear initiatives. The secretary of defense instructs secretaries of the military departments, the chairman of the Joint Chiefs of Staff, and the undersecretaries of defense for command, control communications and intelligence to undertake the necessary steps. The comprehensive plan is broken down by sections and types of weapons. Fact sheets provide characteristics and number of systems to be decreased or eliminated together with the nuclear initiatives’ goals.

Document 04

Chairman of the Joint Chiefs of Staff Telegram, "Nuclear Force Initiatives," Secret, Undated [Circa late September 1991]

Source: DOD Freedom of Information Act release to the National Security Archive

This telegram from the CJCS provides general information about the president’s nuclear initiatives, instructs chiefs of staff and services on implementation measures and instructs CINCs and services to provide planning information to the Joint Staff. It underscores that nuclear deterrence remains a "cornerstone of U.S. defense policy" and that the remaining nuclear forces need to be kept modern and effective. Among the goals requiring bilateral agreement, the U.S. is seeking elimination of all MIRVed ICBMs. Among the unilateral initiatives, all ground-launched nuclear weapons are to be destroyed, and naval tactical weapons to be removed from ships and taken to central storage sites, but not destroyed. The telegram states several times that "the capability to employ naval nuclear weapons being placed in storage will be retained" and asks chiefs of services to prepare nuclear annexes that would include the possible regeneration and redeployment of sea-based tactical nuclear weapons. The telegram concludes by emphasizing the U.S. nuclear mission and the need to train for it, and thus asks the chiefs for their thoughts on nuclear war planning under the new circumstances.

Document 05

White House, "Memorandum of Telephone Conversation between Mikhail Gorbachev and George Bush," Secret, October 5, 1991

Source: George H.W. Bush Presidential Library

Gorbachev calls Bush to give the Soviet response to the Americans’ September 27 initiative. He enthusiastically responds to the idea of eliminating naval tactical weapons (which he has been proposing for several years now) and wants to go further in his unilateral initiatives. He reads a list of proposals, including taking 530 ICBMs, among them 134 MIRVed missiles, off alert; making deeper cuts in warheads than envisioned in START; discussing a non-nuclear missile defense system; reducing the Soviet army by 700,000 troops; and carrying out a nuclear testing moratorium. Bush reacts enthusiastically and the two leaders agree to have their experts negotiate the details of both proposals.

Document 06

Excerpt from Anatoly S. Chernyaev Diary, October 6, 1991

Source: National Security Archive

Chernyaev describes the process of preparing Gorbachev’s counterproposals to Bush and his televised speech. The Soviet leader created a special group, which included new Defense Minister Yevgeny Shaposhnikov, political adviser Yury Ryzhov, Gorbachev’s old ally Alexander Yakovlev, and "the generals." Chernyaev laments that the group decided against eliminating nuclear bombers. Gorbachev discussed his proposals with Yeltsin, but according to Chernyaev, not with other heads of republics: "They can go to hell … some presidents they are!" He notes that the TV address had to be given on October 5, before Under Secretary of State Reginald Bartholomew arrived in Moscow, "so that it does not look like we acted on the Americans’ bidding."

Document 07

Record of the Main Content of Consultations between A.A. Obukhov and R. Bartholomew, October 6, 1991

Source: Donated to the National Security Archive by William Potter

Reginald Bartholomew leads a delegation of experienced American negotiators and experts to Moscow to discuss details of the nuclear initiatives. Among numerous meetings was this one with chief Soviet START negotiator Alexei Obukhov and generals Omelichev and Ladygin. [This Soviet record of minutes of the consultations between the American and Soviet delegations was first obtained by prominent non-proliferation expert William Potter.] The record shows that the Soviet side quickly agreed to the U.S. proposals on tactical nuclear weapons, stating, however, that the goal should be not only a reduction but their total elimination. The sides discussed the difference between dismantling and destruction of nuclear warheads. When the Soviets asked about confidence building measures or sharing information about the mechanisms for destroying warheads, the U.S. side insisted on the unilateral nature of these steps. The biggest disagreement occurred over the U.S. proposal to eliminate all MIRVed ICBMs, which presupposed Soviet reciprocity. Soviet negotiators responded that if the USSR agreed to such a step, the balance between the two countries in strategic nuclear warheads would be 2-to-1, which was unacceptable to the Soviet side.

Document 08

Cable from American Embassy in Moscow to the Secretary of State, Secret/Specat, October 7, 1991

Source: Department of State. Freedom of Information Act release to the National Security Archive

On his first day in Moscow, Under Secretary Bartholomew meets with representatives of Russia, Ukraine, Kazakhstan and Belarus and explains the substance and significance of the American president’s initiatives. This Embassy cable quotes him as saying that "the U.S. had conceded in naval arms control what the USSR has long sought," and explaining the need to eliminate all MIRVed land-based ICBMs "because they add instability to the strategic balance." He also strongly emphasizes the U.S. interest in seeing central control established over the Soviet nuclear arsenal and warns that a move by the republics to assert control "would be costly in terms of political access and leverage."

Document 09

Record of the Main Content of Consultations between A.A. Obukhov and R. Bartholomew, October 7, 1991

Source: Donated to the National Security Archive by William Potter

The first topic discussed in this Soviet record is the issue of improving security and command and control of nuclear weapons on both sides to prevent unauthorized launches, including installation of PAL systems in SLBMs. The Soviet side then raises the issue of a moratorium on nuclear testing, which in their view would "vigorously accelerate the "disarmament race." General Ladygin also states that the Soviet side is unilaterally increasing the number of ICBMs that would be cut in addition to what was already announced by Gorbachev. The Soviet experts explain their plan to reform operational management of all strategic nuclear forces putting them under a single command and including strategic defensive systems into a single branch of the armed forces. A major part of the conversation is devoted to the new U.S. ABM proposal. The U.S. side explains that its military doctrine has been reorganized and refocused toward third-world countries and regional conflicts. Along with the threat of nuclear proliferation, it stressed the need for both countries to deploy limited, non-nuclear ABM systems to ensure security against a limited strike. On the Soviet side, General Rogov challenges the "limited" character of the proposed system and expresses concern about the cost of such a system.

Document 10

Memorandum of Conversation between A. N. Yakovlev and Ambassador Reginald Bartholomew, October 8, 1991

Source: State Archive of the Russian Federation, Alexander Yakovlev Collection, Fond 10063, Opis 1, delo 278

Alexander Yakovlev among the most influential thinkers behind perestroika, came back to support Gorbachev after the August 1991 coup as a political adviser. Gorbachev asked him to join the working group to focus on the nuclear initiatives. In this conversation, Bartholomew stresses the spontaneous and personal nature of the initiative that President Bush had initially shared with Brent Scowcroft after the coup. The under secretary of state is concerned that there could be a right-wing backlash against the initiatives in the United States. He mentions his meetings with representatives of the Soviet nuclear republics and his concerns about nonproliferation. He also complains to Yakovlev that in all his meetings in Moscow, he "hasn’t gotten a response to one question: what will remain of the new modernization programs for Soviet ICBMs?" Yakovlev asks if "it may be the time to stop all nuclear weapons tests and the production of fissile materials, and to make a statement about non-first-use of nuclear weapons." Bartholomew replies negatively regarding testing, but suggests that he would personally prefer to stop production of fissile materials and redefines the first question as no first-use of force.

Document 11

Cable from American Embassy in Moscow to the Secretary of State, Secret/Specat, October 9, 1991

Source: Department of State. Freedom of Information Act release to the National Security Archive

On the evening of October 7, after all-day negotiations with the Soviet team, Assistant Secretary of Defense Stephen Hadley had a separate meeting with Obukhov, Mamedov and Lysenko to discuss the disagreements on the count of strategic warheads in the event that, according to the President’s proposal, all MIRVed ICBMs are eliminated. As the Embassy cable states, "disappointingly, no representative of the Soviet MOD or General Staff attended the meeting," although Ladygin and Omelichev were expected. The conversation revolved around the historically evolved force structures and U.S. superiority in naval strategic weapons. Obukhov is not rejecting the U.S. ideas, but he proposes further negotiations and suggests Bartholomew raise these issues in his discussions with new Defense Minister Shaposhnikov, who is "young, energetic, and quick to understand issues if they were properly explained."

Document 12

National Security Council Memo from John Gordon to Ambassador Reginald Bartholomew, "Nuclear Initiatives Discussion Paper," Secret, October 10, 1991

Source: Freedom of Information Act release to the National Security Archive

This discussion paper from then-Col. John Gordon, the top NSC arms control specialist, went to his peers at the State Department (Bartholomew), the Pentagon (Hadley), the Energy Department (Alessi), the CIA (MacEachin), the Joint Chiefs (Shalikasvili), and the Arms Control and Disarmament Agency (Hanmer). The focus is on "responding to President Gorbachev’s nuclear initiative" and the substance shows how the Soviet leader had matched the Bush proposals (except on de-MIRVing) and raised the stakes by proposing, among other initiatives, destruction (not just storage) of naval tactical weapons, a fissile material cut-off, a joint early-warning system, and a nuclear test ban (a non-starter for the U.S., here indicated by a series of Gordon’s exclamation marks).

Document 13

Vitaly Katayev Memo "Reference on expected reductions of defense allocations as a result of the implementation of the new Soviet initiative announced by M.S. Gorbachev on October 5, 1991, as well as allocations for measures for its implementation."

Source: Hoover Institution Archive, Vitaly Katayev collection, Box 11, Folder 33

Vitaly Katayev, deputy head of the Defense Industry Department of the Soviet Central Committee and an important Gorbachev adviser on military matters, prepared a concise table to show the savings that would be realized from implementation of the nuclear initiatives. Altogether, in his reckoning, the Soviet Union will save 11,033 million rubles as defense allocations are slashed and the armed forces are reduced.

Document 14

Department of Defense, Office of the Assistant Secretary of Defense, Memorandum for Robert Walpole, "Implementation of Initiative on Safety and Security," Secret, October 29. 1991

Source: Department of Defense Freedom of Information Act release to the National Security Archive]

This memorandum forwards to the White House, DOS, ACDA, CIA, and JCS a Joint DOE/DOD paper on implementation of the president’s initiative in the area of safety and security. It "outlines topics that might be included" in talks with Moscow, arguing that safety and security of Soviet nuclear weapons should be at the core of the discussions. The report underlines that any agreements will not include provisions for information exchange, except for non-sensitive information regarding safe storage and transportation of nuclear materials. Among the possible specific topics for discussion mentioned are: nuclear weapons management, physical security, nuclear weapons safety, and containment of nuclear explosions. It is suggested that a small technical team be created in order to brief and instruct the Soviets on these matters.

Document 15

Defense Intelligence Memorandum. "Analysis of Soviet President Gorbachev’s Responses to President Bush’s Initiatives," Secret, October 1991

Source: Freedom of Information Act release to the National Security Archive

This DIA memo assesses Gorbachev’s response to Bush’s nuclear initiatives, but takes a rather cautious stance. It suggests that Moscow is ready to agree on "proposals that have minimal impact on their overall strategic nuclear capabilities." However, it is not ready to "accept agreements that might prove injurious to the security of a revamped union." The memo argues that even though Soviet reciprocity represents a shift from traditional positions, it is still not clear whether this will have a significant impact on future ballistic missile negotiations. The authors consider different elements of Bush’s proposal along with the reciprocal response from Moscow, but these sections of the document are heavily redacted.

Document 16

Excerpt from the Anatoly S. Chernyaev Diary, October 29, 1991

Source: National Security Archive

This paper, reproduced in Chernyaev’s edited diary manuscript, was given to President Bush by Gorbachev during their first meeting in Madrid on October 29, 1991, for the opening of the Middle East Conference. The paper summarizes what has already been done in implementing the president’s nuclear initiative and what the USSR is pledging to do unilaterally.

Document 17

CIA. Special Analysis. "Gorbachev’s Response to US Nuclear Initiative." Secret, circa October 1991

Source: CIA. Freedom of Information Act release to the National Security Archive

This brief CIA analysis comes in the aftermath of Gorbachev’s response to Bush’s unilateral nuclear initiative. It suggests several underlying patterns in Moscow’s rapid and eager reaction from Moscow. First, it indicates that "both republic and central authorities strongly support radical reduction in nuclear weapons." Second, it is seen as an attempt by Gorbachev to reassert his role as a leader. Third, negotiations with Washington on elimination of nuclear weapons are assessed as a means of leverage in negotiating with Soviet republics over relocating nuclear weapons to Russia. Overall, Soviet reciprocity on the issue is considered to be a breakthrough.

Document 18

National Security Council, Memorandum from John Gordon for Ambassador Reginald Bartholomew, "Tactical Systems Paper," Secret, October 31, 1991

Source: DOD Freedom of Information Release to the National Security Archive

This memorandum transmits a draft paper for discussion at the upcoming meeting of the small group focusing on implementation of Presidential Nuclear Initiatives. The focus of the paper is "US policy toward Soviet nuclear weapons in the context of the rapidly changing center-republic relationship." It suggests prioritizing the issue of tactical weapons in terms of "Gorbachev’s proposal to go to further significant cuts." The paper underlines the importance of a single command-and-control center for all nuclear weapons on the territory of Soviet Union in order to ensure their safety.

Document 19

Central Intelligence Agency, Director of Central Intelligence, Interagency Intelligence Memorandum, "Soviet Tactical Nuclear Forces and Gorbachev’s Nuclear Pledges: Impact, Motivations, and Next Steps," Secret, November 1991

Source: CIA Freedom of Information Act release to the National Security Archive

This CIA analysis notes the groundbreaking scope of Soviet response to the President’s Nuclear Initiative. If fully implemented, the unilateral Soviet steps will lead to the destruction of between 4,000 and 9,000 nuclear warheads and from 1,300 to 2,800 naval nuclear warheads would be moved to central storage. The analysis concludes that "a unilateral reduction on this scale will eliminate the nuclear capability of Soviet Ground Forces." These reductions will take several years and therefore the new Union will probably retain tactical nuclear forces for some period of time, according to the authors. The CIA analysts note the high priority that the Soviet side places on nuclear security and conclude that "in the future Soviet negotiators are likely to become more flexible and abandon most old agenda items with the exception of dual-capable aircraft and the nuclear weapons of other countries." This proved to be an accurate prediction for the 1990s.

Document 20

Office of Secretary of Defense. "Nuclear Command & Control: President’s Nuclear Initiative -Task 4 (Third Draft)," Secret, November 8, 1991

Source: Freedom of Information Release to the National Security Archive

This paper was written in support of Bush’s nuclear initiative. It "outlines the possible scope, objectives and modalities of potential discussions with representatives of the current Soviet government and appropriate republic officials on nuclear command and control." The authors suggest that, even though senior Soviet officials should participate in the discussion, "they have more to learn than they have to contribute." The paper looks at the possible discussions as a window of opportunity to enhance US security, but warns against seeing them as potentially a major breakthrough. Proposed topics for the discussions include: a lexicon on command and control terminology, an overview of U.S. and Soviet command structures, command-and-control oversight, command-and-control assessment, use control policies and standards, and coalition command-and-control.

Document 21

Department of Energy, Memorandum for John Gordon, "Nuclear Warhead Dismantlement/Destruction," Secret, November 8, 1991

Source: Freedom of Information Release to the National Security Archive

The paper attached to this memorandum "outlines topics that might be included in the warhead dismantlement and destruction area and addresses how the US should organize efforts to pursue bilateral discussions." The document is closely related to the paper on "Implementation of Initiative on Safety and Security" prepared jointly by DOE/DOD (see Document 14). Among suggested topics for discussion are nuclear weapons management, warhead dismantlement or destruction operations, and follow-on steps. Contrary to the DOE/DOD report, this paper suggests freer exchange of information and warns against assuming that the "Soviets have nothing of technical value for the US."

Document 22

Susan J. Koch, The Presidential Nuclear Initiatives of 1991-1992, Center for the Study of Weapons of Mass Destruction Case Study 5, National Defense University Press, September 2012

Source: National Defense University Press

This detailed case study of the Bush nuclear initiatives includes the full texts of the announcements by President Bush (September 27) and by President Gorbachev (October 5), as well as the follow up presentations by Bush in his State of the Union address in January 1992 and by Russia’s new president, Boris Yeltsin (January 29, 1992). Written by one of the most experienced non-proliferation experts in the U.S. government (Susan Koch worked for four presidents on nuclear issues from 1982 to 2007), the case study adds new detail to the high-level account by President Bush and his national security adviser, Brent Scowcroft, in their memoir, A World Transformed. Koch’s account describes the behind-the-scenes work by a remarkably small group of military and civilian officials in the Defense Department to develop the specific proposals in only three weeks – from the NSC meeting of September 5 to the prime-time presidential speech on September 27 – with practically no inter-agency consultation. Koch also characterizes the Soviet response as "faster, wider-ranging, and more positive than even the most optimistic U.S. official would have predicted;" but the prior Gorbachev overtures from 1987 on, such as the proposal to eliminate naval tactical nuclear weapons, fall outside the scope of Koch’s study.

KAMPANYA : Kurbağalıdere Parkı’na (Moda 2 Sahili) Köpek Oyun Alanı Yapılsın


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Fiziki ve psikolojik olarak sağlıklı bir köpek yetiştirilebilmesi için, köpeğin sosyalleştirilmesi ve enerjisinin attırılması gerekmektedir. Köpeklerin sosyalleşebilmeleri için birbirleriyle ve insanlarla oynamaları, enerjilerini atabilmeleri için de kayışsız olarak hareket edebilmeleri ve koşmaları gerekmektedir. Ancak Kabahatler Kanunu kapsamındaki, kayışsız köpek gezdirme maddesi buna imkan sağlamamaktadır.

Moda semtinde köpek besleyen hayvansever oldukça fazladır. Bu hayvanseverlerin köpeklerine yürüyüş yaptırmak ve köpeklerini oynatmak amaçlı en çok tercih ettikleri alan da Kurbağalıdere Parkı’dır. Hatta Yeldeğirmeni, Acıbadem gibi çevre semtlerdeki köpek sahiplerinin de tercihi Kurbağalıdere Parkı’dır.

Daha önceleri Kurbağalıdere Parkı’nda köpekleri ile vakit geçiren, sosyalleştiren ve enerji attıran hayvanseverler, son yıllarda oluşan yoğunluktan dolayı rahat hareket edememekte, hatta bazı durumlarda insanların tepkilerine maruz kalmaktadır. Bu tip olaylar da tartışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır.

Bu nedenle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Anadolu Yakası Park ve Bahçeler Müdürlüğünden talebimiz; parka gelen köpek sayısı da göz önünde bulundurularak, Kurbağalıdere Parkı’nda tenis kortu, basket sahası arasında, spor aletleri önünde bulunan yeşil alanın tamamının çitlerle kapatılarak, köpek oyun alanı yapılmasıdır.

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI /// VİDEO : Megeladon Yaşıyor mu ? (Dünyann En Derin Noktası Mariana çukurundaki Gizemli Sesler)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=DV4ylOuydg0&feature=em-subs_digest

ÖZEL BÜRO NOTU : Dünyamızın neredeyse 4/3 ünü denizler ve okyanuslar kaplamaktadır. Bu sebebten aslında onlar hakkında bilmediğimiz pek çok sır ve gizem bulunmaktadır. Dünyamız 4.5 milyar yaşında ama hala evriliyor. Kıtalar hareket edip yer değiştirdikçe, volkanlar patladıkça ve depremler oldukça yerkürenin yüzey şekillerinde de değişimler olmaya devam ediyor. 1872 yılında tesadüf eseri keşfedilen Mariana Çukuru da, 100 yıldan fazla bir süredir bilim insanlarının dünyanın oluşumuyla ilgili sorularına cevap vermeye çalışıyor.

Mariana Çukuru (Challenger Çukuru) Dünya üzerinde bilinen en derin noktadır. Büyük Okyanus’ta, Guam Adası’nın güney batısında, Japonya ve Endonezya arasında, iki ülkeye de aşağı yukarı eşit uzaklıkta yer alır. Yapılan son ölçümlere göre en derin noktası yaklaşık 10.994 metredir. Uzunluğu 2.542 kilometre, genişliği ise 69 kilometredir.


Okyanusal nitelikte iki plakanın çarpıştığı sınırda derin çukurlar oluşabilir. Mariana çukuru da, Pasifik Plaka ile Mariana Plakası’nın çarpışması sonucu oluşmuş bir çukurdur ve iki plaka sınırındadır.

MK ULTRA PROJESİ : Günümüzde kullanılan en yaygın 10 zihin kontrolü tekniği


Mehmet Başkak, günümüzde yaygın olarak kullanılan 10 zihin kontrolü tekniğini açıkladı.

İnsanoğlunun kitleler üzerinde güç sahibi olma isteği var olduğundan beri insan davranışları üzerine çalışmalar yapan kişiler tarafından büyük kalabalıklar küçük, elit bir grubun isteklerine boyun eğsin diye kitlelerin zihinlerini kontrol altına almaya dönük çalışmalar yapılagelmiştir.

Zihin kontrolünün fiziki ve bilimsel bir boyut kazanmasıyla, bugün tehlikeli bir aşamaya girmiş bulunmaktayız. Çünkü teknokratik diktatörlüklerin kullanımına hazır ve bütün dünyayı etkileyecek araçların farkına varmazsak, bu tehlikeli aşama daimi bir durum olma riskini taşıyor.

Modern çağda yapılan zihin kontrolünün hem teknolojik hem de psikolojik bir boyutu bulunduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog ve Hipnoz Uzmanı Mehmet Başkak, günümüzde yaygın olarak kullanılan 10 zihin kontrolü tekniğini açıkladı.

EĞİTİM: Uzun zamana yayılan fakat kalıcı etkiye sahip olmazsa olmaz bir yöntemdir. Bu nedenle liderler, diktatörler, rejimler eğitim sistemleriyle oynar ve körpe zihinleri kendilerine bağlayan ve yıllar süren bir eğitime mecbur ederler. Eğitim, kitlesel hipnoz için kullanılan en belirgin ve açık yöntem olmanın yanında aynı zamanda en sinsi yöntemdir. Gücü elinde tutma ve kitlelere tek başına bir ömür hükmetme niyetinde olan her yöneticinin en büyük hayali zaten doğal olarak zihinleri etkiye açık çocukları eğitmektir. Bu nedenle, tarih boyunca eğitim dikta rejimlerin kullandığı en önemli zihin kontrolü araçlarından biri olmuştur. Ülkemizde sürekli değişen, sürekli vazgeçilen eğitim uygulamaları gençliğin zihinsel gelişimini olumsuz etkilemiş ve etkilenen nesillerde ciddi bir değer kaybı yaşanmasına neden olmuştur. Ülkemizin bağımsızlığı ve menfaatleri için eğitim istikrarlı bir yapıya oturtulmalıdır.

REKLAM VE PROPAGANDA: 1930’lardan beri ABD kitlelerin zihnini kendi amaçları doğrultusunda etkilemek ve yönlendirmek üzere ciddi yatırımlar ve çalışmalar yapmaktadır. Sigmund Freud’un bilinçdışı bağlamında, insan davranışlarına özgü keşiflerini kitle hipnozu bilgisine dönüştüren yeğeni Edward Bernays kitle hipnozunun kurumsal başlatıcısı olup ABD’nin bir devlet politikası olarak “propaganda yahut halkla ilişkiler” adı altında kitle hipnozuyla zihin kontrolünü sistematize etmesinin de öncülerindendir. Modern propagandanın öncüsü olarak anılan, kitle psikolojisi ve ikna yöntemlerini kurumlar ve siyasal organizasyonların ihtiyaçlarını karşılamak için kullanmış halkla ilişkiler uzmanı Edward Bernays, bir istek ve arzuyu ihtiyaca çevirmek amacıyla kişinin benliğiyle ilgili algısını hedef almak için tasarlanmış tüketim kültürünün mucidi olarak kabul edilir. Burada öncelikli amaç bazı ürünleri insanların ihtiyacı haline getirmekti, mesela sigara gibi. Ama Bernays 1928 yılında yayımlanan “Propaganda” isimli kitabında, “propaganda hükümetin görünmeyen yürütme organıdır” demişti. Bu çok açık bir şekilde modern polis devletlerinde ve sözde terörle mücadele kapsamında giderek artan vatandaşların birbirlerini ispiyonlaması vakalarında görülebilir. Medyanın artan gücüyle birlikte hükümetler, medyayı bir propaganda/ zihinleri kontrol etme aracı olarak kullanmaya başladılar.

Medya kitle hipnozuyla zihinleri manipüle etmenin en önemli sistemidir bugün. Şimdi görsel medya, yazılı medya, sosyal medyada, sinema sektörü ve kablolu TV kanallarının hepsi aynı anda farklı kaynaklardan geldiği için gerçeğin sesi olduğu düşünülen bütüncül bir mesajı izleyiciye aktarmak için sorunsuz bir şekilde çalışıyorlar. Hipnoz bilimi açısından ifade edecek olursak ‘mesaj’dan anlaşılması gereken ‘telkin’dir. Birisi o ana ‘mesajı’ okumaya alıştığında, o mesajın aslında her yerde olduğunun farkına varacak ve ciddi bir olasılıkla ister istemez belirli bir süre içerisinde bu, kabule dönüşebilecektir. Burada subliminal mesajlardan bahsetmiyoruz bile.

ÖNGÖRÜCÜ PROGRAMLAMA: Görsel ya da basılı yayınlarla çok önceden insanları belirli olaylara hazırlama projelerinden bahsediyorum. 11 Eylül saldırılarının, çok daha önceleri İkiz Kuleler’in infilakını gösteren görsellerin sinemada, afişlerde, çizgi filmlerde tesadüfen(!) yer alması gibi… Birçok kişi hala öngörücü programlamanın gerçekte olmadığını iddia etmektedir. Öngörücü planlamanın kökleri aslında, o koca ekranın toplumun nereye gittiğine dair insana iyi bir fikir verdiği ağırlıklı olarak elitist olan Hollywood’a dayanıyor. Sadece ihtimal dışı ya da bilim kurgu olduğunu düşündüğünüz kitaplar ve filmlere şöyle bir dönüp bakın ve sonra da bugünkü topluma bir bakın. Küresel elit güçler, üçüncü dünya ülkeleri için planladıkları sömürü planlarının aşamalarını önceden romanlarla, filmlerle parça parça belirli bir düzende yayarak kitlelerin bilinçaltına ön telkinler gönderebiliyor. Bu sebeple yayınların, filmlerin bu bakış açısıyla da iyi taranması ve okunması gerekiyor. Devlete ilgili birimleri oluşturmaları anlamında çok iş düşüyor.

SPOR, SİYASET VE DİN: Bazıları dinin hatta siyasetin bir zihin kontrol yöntemi olarak sporla yan yana zikredilmesinden rahatsız olabilirler. Bu üç alan, algı yönetimi için altın madeni gibidir. Kitle hipnozu ile kalabalıklar üzerinde uygulanan algı yönetimi için yüzlerce insan görevlendirebilir, milyarlarca dolar yatırım yapabilir. Bu üç alanda da ana tema aynıdır: böl ve fethet. Kullanılan teknikler oldukça basittir: İnsanlardaki hayatta kalmak için doğal olarak var olan karşısındakiyle işbirliği yapma eğilimine ket vurmak ve onlara üstün gelme ve kazanmaya dayalı takımlar ya da gruplar oluşturmalarını öğretmek. Spor her zaman için insanlardaki kabilesel eğilimleri önemsiz bir olay içinde toplayan temel bir dikkat dağıtma aracı oldu. Öyle ki, modern Amerika’da spor taraftarlığı öyle gülünç boyutlara ulaştı ki mesela insanlar şehirlerini terk eden ünlü bir sporcuyla ilgili protesto düzenleyebiliyorlar ama buna karşılık mesela özgürlük gibi insani konular önemsiz görülüp kulak arkası edilebiliyor. Siyaset kolay kontrol altına alınabilen muhalefet ve tamamen sağ-sol paradigmasından oluşan bir şey, dinse neredeyse tarihteki bütün savaşların perde arkasındaki ortaya çıkış sebebi. Ülkemiz üzerine yürütülen psikolojik savaş operasyonlarında küresel güçler, ideolojik ayrımları, mezhep çatışmalarını, çok defa kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler. Bir psikolojik savaş yöntemi olarak yıllara yayılan algı yönetimiyle, saydıklarımıza ek olarak cemaatlerin manipüle edilmesi de eklenmiştir. Cemaatlerin, bir süredir batılı güçlerin ülkemiz üzerinde yürüttüğü kitle hipnozunun nesnesi durumuna getirildiği artık açıkça bilinmektedir. Bu tehdit hala devam etmekte ve cemaatler mevcut durumlarıyla küresel algı yönetiminin oyuncağı haline getirilmeye çalışılmakta ve toplumda bu yolla yarılma, güvensizlik, korku kültürü, düşmanlık ve ihanet tohumları ekilmeye çalışılmaktadır.

YİCEKLER, SU VE HAVA: Yiyeceklerdeki katkı maddeleri, toksinler ve gıdalardaki diğer sağlığa zararlı maddeler beynin kimyasını öyle bir değiştiriyor ki, kişide hissizlik ve çevresinde olup bitenlere karşı ilgisizlik başlıyor. İçme suyundaki floridin IQ’yu düşürdüğü bilimsel olarak kanıtlandı. Aspartam ve Mono Sodyum Glutamat (MSG)’taki beyin hücreleri ölene kadar onları uyaran ekstoksinler… Bu sağlığa zararlı maddeleri içeren fast food türü gıdalara insanların erişimi artık kolaylaştığı için, bu gıdalar aktif bir yaşam tarzı sürmek için herhangi bir motivasyonu olmayan ve dikkat eksikliği yaşayan bir toplum meydana getirdi.

UYUŞTURUCULAR, İLAÇLAR: İllegal uyuşturucular zaten beyni kör ediyor, bunlar bir tarafa; nerdeyse her insanın biraz farklı bir huyu için ilaç içirecekler. Küresel güç odağı elitlerin hizmetindeki ilaç sektörü insanların beynine boca edercesine kullanılmak üzere beyin kimyasalları üretip duruyor. Bunlar bağımlılık yapan herhangi bir madde olabilir, zihin kontrolcülerinin görevi sizin bir şeye bağımlı olmanızı sağlamaktır. Modern zihin kontrol yöntemlerinin önemli bir kolu da psikiyatri üzerinden çalışıyor. Batıdan sorgulanmadan ithal edilen psikiyatri yaklaşımları tüm insanları, potansiyellerine göre değil, hastalıklarına göre tanımlamayı ve doğru-yanlış hastalıklarla etiketlemeyi hedefler. Tıp alanındaki, ilaç sektörü tiranlığının güç kazanmasıyla şimdi bu durum öyle aşırı boyutlara vardı ki, neredeyse herkesin bir çeşit rahatsızlığı var, ve nerdeyse herkese verilecek bir ilaç var, özellikle de herhangi bir otoriteyi sorgulayan kişilerin. Ülkemizde de ilaç kullanımı maalesef alınan tedbirlere rağmen kontrolsüz. Antidepresanlar reçetesiz satın alınabiliyor… Beyin kimyasıyla oynamak ve gereksiz ilaç kullanımına mahkum etmek, bu yönüyle küresel güç odaklarına hizmet eden kar amaçlı ilaç sektörünün yürüttüğü bir yasal uyuşturucu faaliyeti denilse yerdir. Kitlesel zihin kontrolüne hizmet eder, tepkisiz, uyuşturulmuş ve kimyasala bağımlı kalabalıklar…

ASKERİ DÜZEN: Askeriyenin zihin kontrolünün test alanı olarak uzun bir geçmişi var. Belki de askerler zihni en kolay şekle girebilen ve etkiye açık olan kişiler çünkü bu kişiler belli bir hiyerarşi ve kontrol içinde hareket ediyorlar ve kendilerine bir görev verildiğinde onu hiç sorgulamadan, tam bir itaat duygusu içinde yerine getirmeleri gerekiyor. Otorite altındaki her kişi emre koşulsuz itaat eder. Yani sorgulamadan direkt kabul eder, tam bir hipnoz halidir aslında bu. 15 Temmuz darbe girişiminde hiçbir şeyden haberi olmayan erlerin televizyonlardaki görüntülerini hatırlayın: Karşılarında halkı gördükleri halde hala kendini tatbikatta sananlar, sırf üstü emir verdiği için kendi halkına ateş açanlar, komutanın emrine uyduğunu sanarken ihanetin içine düşenler… Askeri ortamlar sorgulamadan itaatin en keskin yaşandığı ortamlardır. Bu anlamda askeri düzen bir nevi kurumsal zihin kontrolü, kurumsal hipnoz sistemiyle çalışır. Bu yüzden askeriye gibi, güvenlikle ilgili hiyerarşik yapılar çok hassas. ve Devletin bu yapıları ciddi bir stratejiyle oluşturması ve kontrol mekanizmalarını çok çevik hale getirmesi olmazsa olmaz bir durumdur.

ELEKTROMANYETİK SPEKTRUM: Tv izleyen, bilgisayar karşısında oturan, elinde cep telefonu olan herkes elektromanyetik şiddete ve işgale maruz kalıyor. Hepimiz günlük hayatta işimize yarayan modern cihazların kullanımı nedeniyle elektromanyetik dalgalar tarafından kuşatılmış durumdayız ve bu dalgaların da direkt olarak beyin fonksiyonları üzerinde bir etkisi olduğu bilimsel araştırmalarca kanıtlanmış durumda. Saatlerce elektronik cihazlardan yayılan elektromanyetik dalgalara maruz kalanların zihinsel işleyişi hayatın akışı içinden çıkıp sanal bir zemine oturuyor, küntleşen zombi beyinlere dönüşüyor uzunca süreler elektronik şiddete maruz kalanlar. Günlük hayattaki bu durumun dışında; neler olabileceğinin dolaylı bir işareti olarak, bir araştırmacı, beyne bağladığı kablolarla beynin elektromanyetik alanını değiştirerek beyinde bazı görüntülerin canlanmasını sağlayabiliyor. İçinde yaşadığımız modern dünyada zihne sirayet eden birçok yönteme ek olarak, cihazlar üzerinden zihin-değiştirici dalgalarla da kuşatılmış durumdayız. Mesela baz istasyonları gelecekte insanların zihinlerine direkt etki etmek amacıyla da kullanılabilir.

TELEVİZYON VE BİLGİSAYAR: Uzaktan kumandayla erişebildiğiniz TV’de programlanan her şeyin belli bir mühendislik hesabı içinde hazırlanmış olması bile yeterince kötü. Televizyon tam bir hipnoz kutusudur ve kitleleri programlarıyla, reklamlarıyla bir tüketim nesnesine ve evcil sürülere dönüştürür. Kitle hipnozunun en önemli araçlarındandır. TV öyle bir şey ki sizi gerçek manada uyutuyor ve böylelikle psiko-sosyal bir silah haline geliyor. Evet televizyon psiko-sosyal bir silahtır ve programları oluşturanlara hizmet eder. Bilgisayarların video oyunları ve sosyal ağlar yoluyla insan beynini sürekli bilgi bombardımanına tutması kişilerde bir nevi dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğuna sebep oluyor. Video oyunları üzerine yapılan bir araştırma uzun saatler bu oyunları oynamanın beyne giden kan akışını azalttığı ve duygusal kontrolü zor hale getirdiğini gösteriyor. Dahası, gerçek hayattaki savaşa benzeyen oyunlar ya da polislik oyunları kişinin gerçeklikle bağının kopmasına sebep oluyor.

NANOBOTLAR: Bilim kurgu filmlerindeki nanobotlar yolda. Beyne direkt müdahaleyi amaçlayan bu sistemler, zaten noro-mühendislik adı altında pazarlanıyor. Bu yolla direkt beyin kontrolü biraz karmaşık ve henüz kanıtlanmamış olsa da bu bir kere başarıldığında, mesela mutsuz bir insanı bir düğmeye basarak anında mutlu etmek mümkün olacak. Nanobotlar bu süreci beyindeki molekülleri tek tek sararak otomatik bir düzleme taşıyorlar. Daha da kötüsü, bu minik akıllı robotlar kendi kendilerini kopyalayabiliyor. İnsan sormadan edemiyor bu cin bir kez lambadan çıktığında tekrar oraya nasıl konabilecek? Nanobotların muhtemel kullanıma girme tarihi, 2020’nin ilk yılları olarak öngörülüyor.

TSK DOSYASI : TSK’da büyük FETÖ temizliği ! Bütün personel araştırılacak


TSK‘ya sızmış FETÖ üyelerinden 4 bin 545’i ihraç edildi ancak ‘devede kulak’ olarak görülen bu sayı önümüzdeki günlerde katlanarak artabilir. Kurulacak komisyonlar, orduda yakın tarihin en kapsamlı tahkikatına imza atacak. Sınavlar, terfiler, ödüller, kurslar mercek altında. FETÖ üyesi olduğundan şüphelenilen her personel detaylı incelemeye alınacak

15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) ihraç edilen personel sayısı 4 bin 545 kişi oldu. Ancak TSK içinde onlarca yıldır kadrolaşan FETÖ’nün elemanları orduda halen mevcut durumda. Bu nedenle TSK’da varlığını sürdüren haşhaşilere yönelik etkin bir soruşturma yürütülecek. TSK içindeki FETÖ yapılanmasına dair çalışmaların, OHAL kararnamesiyle hayata geçirilen ve kamu kurumlarında başlatılan ‘komisyonlar sistemi’ ile işletilmesi planlanıyor. Cumhurbaşkanlığı direktifi ile Milli Savunma Bakanlığı tarafından oluşturulacak komisyonlar, TSK’da görev yapan FETÖ üyelerini belirlemek için istihbarat birimleriyle koordineli hareket edecek. Komisyonlar doğru tespitlere ulaşabilmek için, TSK içinde sicil, terfi, kadrolaşma konusunda profesyonel personelin katkısına da başvuracak. Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde bu doğrultuda kurulan komisyonlardan ilki, askeri yargıya yönelik ihraçları geçtiğimiz günlerde gerçekleştirmişti.

‘ARİ’ İNCELEME DEVREDE

Komisyonların öncelikli olarak FETÖ’nün yoğun sızma faaliyetleri uyguladığı dönemleri mercek altına alması planlanıyor. Bu doğrultuda FETÖ’nün, ‘orduyu tamamen ele geçirmek’ için özellikle 2010 yılından sonra ‘ari yapılanma’ oluşturmak istediğine işaret ediliyor. Kaynaklar, harp okullarından 1990 sonrası mezun olmuş kurmay subaylar, komutanlık ve karargah Subaylığı öğrenimini 2007 yılı ve sonrasında görmüş subaylar, 2012, 2013, 2014, 2015 nasıplı tüm muvazzaf ve sözleşmeli subayların detaylı olarak araştırılması gerektiğini belirtiyor.

BAŞKA YÖNTEMLER MASADA

Halen FETÖ’ye yönelik sürdürülen mücadele yöntemleri kapsamında ‘Bank Asya hesabı’, ‘çocuğunu FETÖ okullarına gönderme’, ‘telefon kayıtlarından özel irtibat’ gibi ayrıntılara bakılırken, FETÖ’ye dair bu emarelere TSK’da hiçbir şekilde rastlanamayacağı vurgulanıyor. TSK’ya sızma yolunda dikkat çekmemek için her türlü yöntemi kullanan FETÖ için farklı inceleme yöntemlerine başvurulacak. Bu doğrultuda öncelikle, geçmişte yapılan sınavlar ayrıntılı olarak masaya yatırılacak. ‘Kopya’, ‘şüpheli yanıt benzerlikleri’ gibi KPSS incelemelerine konu olan tüm detaylar Askeri Lise, Harp Okulları ve Harp Akademileri sınavları ve sonuçlarına dair de masaya yatırılacak. Bu incelemeler sırasında hakkında yoğun şüphe bulunanlara, diğer kamu kurumlarında olduğu gibi görevden el çektirme gibi uygulamalara gidilmesi planlanıyor. Çalışmaların ardından büyük miktarda açığa almalar bekleniyor. Açığa alınan personelden ‘itirafçı’ olmak isteyenler için ise çeşitli tedbirler üzerinde çalışıldığı öğrenildi.

Ödüller mercek altında

FETÖ’nün ‘ari yapı’ oluşturma çabasına girdiği dönemler ağırlıklı olmak üzere geçmişe yönelik olarak verilen sicil ve terfiler, takdir ve ödüller, yabancı dil notları, idari tahkikat kursları, Fiziki Yeterlilik Değerlendirme Testi (FYDT) gibi kursları görmüş askeri personelin hem yurtdışı eğitim faaliyetleri hem de daimi görevleri gözden geçirilecek.

Aileye de bakılacak

FETÖ’nün örgüt içi evlilik yapmalarından hareketle şüpheli personelin aileleri de incelemeye dahil edildi. Yine özellikle son 10 yıl içinde TSK bünyesinde yapılan kanun, yönerge ve yönetmelikler masaya yatırılacak. Bunlardan FETÖ yapılanmasına hizmet ettiği, FETÖ kadrolaşmasına yasal zemin sağladığı düşünülenler değiştirilecek.

Personel açığı kapanır

Milli Savunma Bakanlığı’nca oluşturulacak tahkikat komisyonları, TSK’da Fetullahçı Terör Örgütü ile bağlantılı olduğu düşünülen şüpheli her kişiyi inceleyecek. Bu şahısların görevlendirmeleri de değerlendirmeye alınacak. Şüpheli görülen personel sorgulanacak, buna ilişkin oluşan kanaate göre gereği yapılacak. MSB bu hazırlığı yaparken, bazı üyeleri halen aktif görevlerde bulunduğu belirlenen ve hain emellerinden vazgeçmeyen FETÖ mensuplarının, sistemi tıkayarak tasfiye çalışmalarını engellemeye çalıştıklarını ifade ediliyor. Yeni Şafak‘a bilgi veren kaynaklar, FETÖ’nün akıl almaz uygulamalarla yapılandığı uzunca bir süredir gündeme gelen TSK’da detaylı bir incelemenin gerekliliğine işaret ediyorlar. Bu inceleme sonucunda personel ihtiyacının artabileceğine de dikkat çeken yetkililer, bununla beraber bu açığı kapatacak çok sayıda basit önlem olduğunu belirtiyorlar.

ASTEĞMENLERE GÖREV

Bunlardan biri, son 5 yıl içerisinde askerlik hizmetini asteğmen olarak yapmış personelden, isteyenlerin muvazzaf subay olabilmesinin önünün açılması. Yine üniversitelerin mühendislik ve işletme ağırlıklı bölümlerinden mezun gençlerin hızlandırılmış seferberlik eğitimleriyle 6-7 ay gibi kısa sürelerde kıtalara gönderilebileceği, aynı uygulamanın astsubay ihtiyacı için de 2 yıllık üniversite mezunları arasından yapılabileceği, böylelikle kuvvet zaafiyetine fırsat tanınmayacağına işaret ediliyor. TSK’daki FETÖ temizliğinde tüm bu önlemler masada değerlendirmeye alınmış durumda.

Bilgi yağacak

TSK’da büyük temizlik için görev alacak heyetin ilk bakacağı yerlerden biri, ‘ordu içinde son yıllarda görev almış komisyonlar ve üyeleri’ olacak. Sınav mülakat komisyonları, komisyon üyeleri, subayların komisyonlarda görev alma sıklığı, sağlık komisyonları tek tek incelenecek. Ayrıca, askeri lise ve harp okullarından FETÖ kumpaslarıyla atılanların mağduriyetlerini gidermek maksadıyla kurulan dernekler, Balyoz, Ergenekon gibi kumpas davalarının mağdurlarının kurduğu sivil toplum kuruluşlarıyla da görüşülecek. FETÖ mağduru yüzlerce ismin vereceği bilgiler, oluşturulan komisyonlar tarafından incelenecek. Milli subayları devre dışına iten ‘şok mangaları’nın komutanları, disiplin kurulları kararları, üyeleri ve tanıkları, mahkeme kararları ve tanıkları da tek tek incelenecek. Gizli tanık ve savcılık ifadelerinde adı geçenler de mercek altına alınacak

FİNANS & EKONOMİ DOSYASI : Moody’s’in Ekonomik Rasyonaliteden Uzak Not Kararı


Moody’s’in Ekonomik Rasyonaliteden Uzak Not Karar.pdf

TERÖR DOSYASI : Suriye Krizi Bağlamnda Hizbullah’ın Medya Stratejisi


Suriye Krizi Balamnda Hizbullah’n Medya Stratejisi.pdf

AMERİKA DOSYASI : Amerikan Karşıtlığı Kimin Sorunu ?


Amerikan Karşıtlığı Kimin Sorunu?

Erdoğan’ın Batı hâkimiyetindeki uluslararası sistemi eleştirmesi Batı başkentlerinde rahatsızlık yaratıyor. Batı medyası da Erdoğan’ı fazla "rahatsız edici" bularak "ötekileştirmeye" devam ediyor.

Siyasi düşünce dünyamızda Batı karşıtlığı birçok ideolojik çizginin ortak özelliği. Sol kesimden milliyetçi ya da İslamcı kesimlere kadar her görüşün Batı’nın Türkiye’ye yaklaşımına dair eleştirileri mevcut.

Kimi zaman bu eleştiriler konu bazlı şüpheciliği aşarak komplocu, özcü formlara da bürünebiliyor.

Her sorunun arkasındaki "ezeli düşman olarak Batı" kavramlaştırmasına varabiliyor. Aslında AK Parti, Batı hayranlığı ile düşmanlığı arasında orta bir yol izlemesiyle bu anlamda özgün yere sahip. Batı’nın Türkiye ile entegre olma iradesini destekledi ancak süreçler tıkandığında da eleştirilerini esirgemedi.

Milli çıkar temelli bu politikayı "eleştirel" entegrasyon olarak adlandırıyorum. Bu politika Türkiye’nin tarihi, coğrafi ve ekonomik realiteleri gereği uyumu olduğu kadar hesaplaşmayı da içermek durumunda. Zira Batı- Türkiye ilişkileri AB ve ABD’nin Türkiye’nin etrafındaki bölgelerin sorunlarına yaklaşımları sebebiyle ciddi gerilimlere sahne olabiliyor.

AB ile terör ve mülteciler, ABD ile PKKYPG ve FETÖ konularında olduğu gibi. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM sistemi eleştirisi de Suriye krizi hakkındaki uyarıları da genel, ideolojik bir karşıtlıkla ilgili değil. Aksine Türkiye’nin en yakın müttefikleri tarafından uzun süredir önemsenmeyen somut çıkarları ile alakalı.

2006’dan sonra stratejik ufkunu kaybeden AB "üyelik" konusunda ayak diremesi sebebiyle Türkiye kamuoyundaki eski popülaritesini kaybetti. Türk halkında Avrupa’ya yönelik şüpheci bakış artmakla birlikte asıl gündem ABD etrafında odaklanıyor. Gerek 15 Temmuz’da takındığı ilk tavır gerekse Gülen’i iade etmemesi ve YPG’ye açık desteği sebebiyle ABD’ye yönelik karşıt duygular yükseliyor.

Nitekim ABD’li yetkililer de bu durumun farkında ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM toplantıları çerçevesindeki New York seyahatinde ikili görüşmelerde bu konu ele alınmış.

Washington’ın bakışı Erdoğan ve AK Parti’nin ABD karşıtlığı ile mücadele etmediği hatta beslediği yönünde. Erdoğan ise aynı seyahatte gazetecilerle ve kanaat önderleriyle yaptığı toplantılarda açıkça ifade ettiği üzere sorunun "yapısal" tarafına işaret ediyor.

Yani Obama yönetiminin son yıllarda konu bazlı (Suriye, FETÖ ve YPG ile ilgili) spesifik kararlarının ABD karşıtlığını artırmasına vurgu yapıyor. 15 Temmuz darbe girişimi karşısında gösterilen yaklaşımı da sorguluyor. Kendisinin birçok konuda ABD ile çalışma isteğini de ekleyerek.

Elbette, Erdoğan’ın Batı hâkimiyetindeki uluslararası sistemi eleştirmesi Batı başkentlerinde rahatsızlık yaratıyor. Bu eleştirileri ideolojik bulup, iç politika kaygıları ile yaptığını öne sürenler de mevcut. Batı medyası da Erdoğan’ı fazla "rahatsız edici" bularak "ötekileştirmeye" devam ediyor. Hatta PKK- FETÖ yapılanmalarının sağladığı malzeme ile Erdoğan’ı susturmak ya da Türk tipi bir Sisi getirme isteğinde olanlar var.

Halbuki her şeye rağmen Batı ile en nitelikli entegrasyona sahip olan bir ülkenin lideri olarak Erdoğan’ın eleştirileri aysbergin görünen kısmı.

Ve altta kaynayan bir cehennemin yeni patlamalarını önlemek isteyen uyarı çığlıkları.

Hem Ortadoğu’da hem Türkiye’de ABD’nin Obama döneminde "değişen" liderlik uygulamalarına yönelik büyük bir tepki birikmiş durumda.

Demem o ki, Obama’nın seçmece angajmanları da Bush’un müdahaleci politikalarını aratmayacak kadar tepki topluyor.

Arap isyanları ve Suriye krizine yönelik Obama angajmanları Irak’ın işgalinden daha az trajedi getirmedi. Bölgenin içe çöktürülmesi yakın gelecekte radikalizmin yeni formlarını üretecek.

Batı- ABD karşıtı tepki büyüdükçe bundan en fazla etkilenecek ülkelerden biri Türkiye.

Erdoğan’ın insani ve demokratik değerlere dayalı eleştirilerini bu şekilde görmenin yeni ABD yönetimine katkısı olacaktır.

Malum, ABD’nin dünyadaki yeni rolünü sadece Amerikalılar tartışmıyor. Ve sonuçlarını tüm dünyada en çok da Ortadoğulular tecrübe ediyor.

[Sabah, 27 Eylül 2016]

MEDYA DOSYASI : Doğan Medyasının Eski Günler Özlemi


Doğan Medyasının Eski Günler Özlemi

Doğan medyası elinde tuttuğu ekonomik ve siyasi güç ile siyasetçileri istediği gibi kapısına getirip pijamayla karşıladığı o eski günlerine dönmenin özlemiyle mi kavruluyor?

Eskişehir’de bir grup, nümayiş yapmış. Yürüyüş yapıp daha önceden hazırladıkları bildirileri vatandaşa dağıtmak istemişler. İzinsiz gösteri yaptıkları için ve dahası memlekette OHAL olduğu için polis grubu defalarca uyarmış. Dağılmamakta ısrar eden ve polise direniş gösteren gruba müdahale edilmiş ve 25 gösterici gözaltına alınmış.

Nümayişi tertip eden “Birleşik Haziran Hareketi” isimli grup. Kim bunlar dersiniz? Memleketin ve insanlarının sahici gündemlerini hiçbir zaman yakalayamamış, insanların gündelik hayatlarına hiç temas edememiş, incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerden devrim yapmaya, olmadı iç savaş çıkarmaya çalışan; bu uğurda bıkmadan, usanmadan, yorulmadan, her türlü enstrümanı kullanan ve her türlü kirli güç odağına enstrüman olan bir grup. Erdoğan karşıtlığında bir araya gelen, şiddet eğilimli radikal sol ile ulusalcı Kemalizm’in gayrimeşru ilişkilerinin acı meyvesi.

Peki, kimleri birleştirdi “Birleşik Haziran Hareketi”?

· Ergenlik heyecanlarını henüz üzerinden atamamış, biyolojik ergenliği bitse de zihinsel ve entelektüel ergenliği henüz bitmemiş gençleri.

· Biyolojik ve zihinsel raf ömürlerini tüketmek üzere olan ve lakin düşledikleri devrimin ucunu dahi görememiş devrimcileri.

· Alevilerin kahir ekseriyetinin bile yaka silktiği, inancını şiddet üzerinden tanımlayan anarşist ve Vandal mezhepçileri.

· “Demokrat Parti’nin iktidara geldiği zaman Türkiye’de karşı devrim hareketi başlamıştır” cümlesini kurup, bu cümle ile kerameti kendinden menkul bir entelektüelliğe büründüğünü düşünen, böylece kendini “gardırop Atatürkçüleri”nden ayrıştırdığını zanneden Kemalistleri.

Dikkat buyurun, habere konu olan izinsiz nümayişi, bu terkibe sahip “Birleşik Haziran Hareketi” düzenliyor. Dağıttıkları broşürlerde ise “Türkiye’nin İslamcı bir faşizmle yönetildiği, ülkenin otoriter yönetimden totaliter yönetimine geçtiği, halk hareketi olmazsa ülkenin iç savaşa sürüklenebileceği, Ankara’da bir araya gelerek Türkiye Meclisi oluşturulacağı, laikliğin kaybedildiği ve geri kazanılması gerektiği” gibi bildik zırvalar yer alıyor. Zırvadır lakin mümkündür, insanlar zırvalayabilir. Zaten söz konusu güruhun sık sık yaptığı bir şey takılmış plak gibi aynı şeyleri tekrarlamak…

Hemen her gün olabilecek ‘vaka-ı adiye’den sayılabilecek bir durum. Ajanslar haberi geçer, gazeteler televizyonlar haberi kullanırlar ve vatandaş da haberdar olur. Mesele bundan ibaret ancak maalesef bazı haber ajansları için bu nevi durumlar sadece bir vaka-i adiye değil; amaçları ve çıkarları için kullanılması gereken, aba altından sopa göstermenin müthiş fırsatları. Bir ülkede medyanın bir kısmı ekonomik ve siyasi ilişkileri ile bir güç odağı olmaya alışmışsa, bu gücü elinden bırakmak istemiyorsa, çıkmamış candan umut kesilmez misali bulduğu her fırsatı bir rejim krizine dönüştürmeye çalışıyorsa, mesele bunca masum olmuyor ve o kadarla kalmıyor. Evet, Doğan medyasından bahsediyoruz. Bu ‘vaka-ı adiye’yi eski günlere büyük bir özlemle ve iç çekişle haber yaptı Doğan Haber Ajansı.

Ajansın haberi duyururken tercih ettiği başlık: “Laiklik Bildirisi Dağıtmak İsteyenlere Müdahale!..” Sanırsınız ki; memlekette laiklik karşıtı bir atmosfer var. Sanırsınız ki laiklik elden gidiyor. Buna karşı da birkaç tane masum ve idealist genç, ülkedeki yasal hukuki durumu yok sayarak laiklik bildirisi dağıtmaya karar veriyor ve ülkedeki laiklik karşıtı baskıcı yönetim buna izin vermiyor. Doğan Haber Ajansı’nın aşk ve şevk ile ortaya koyduğu haber resmi bu! Belli ki Doğan medyası çıkmamış candan umut kesmiyor. Bu minvalde bulduğu en küçük fırsatları dahi değerlendirmekten geri kalmıyor.

Ne dersiniz, Doğan medyası elinde tuttuğu ekonomik ve siyasi güç ile siyasetçileri istediği gibi kapısına getirip pijamayla karşıladığı ve isteklerini emrederek uğurladığı o eski günlerine dönmenin özlemiyle mi kavruluyor?

[Türkiye, 27 Eylül 2016]

EĞİTİM DOSYASI : Eğitimde Alacak Yolumuz Var


Eğitimde Alacak Yolumuz Var

OECD genelindeki genç yetişkinlerin hayatları boyunca en azından bir kez lise üstü eğitime girme oranının ortalama %68 olacağı tahmin edilirken, bu oran Türkiye için %94…

OECD, geçtiğimiz günlerde “Education at a Glance (Bir Bakışta Eğitim) 2016” isimli raporunu dünya kamuoyuyla paylaştı. Her yıl mutat olarak yayımlanan rapor, yine çok kapsamlı veri ve analizleri içermekle birlikte, bu yıl, SDG (Sustainable Development Goals- Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri) doğrultusunda üye ülkelerin eğitimdeki ilerlemesini ölçmek amacıyla belli başlı göstergeler dâhilinde bir değerlendirme hazırlamış. Her bir indikatör için de, OECD ortalamasının yanı sıra, birer referans düzey göze çarpıyor. Dolayısıyla, Türkiye’nin eğitimdeki kıyaslamalı yerini görmek açısından, söz konusu göstergelerdeki duruma göz atmakta fayda var. O halde, kısa kısa dikkatinize sunuyorum:

– Biraz eskimiş bir veri olsa da PISA 2012 sonuçlarına göre, “matematikte 2. seviye ve üstü performans gösteren 15 yaş öğrencilerin yüzdesinin” 80 olması beklenirken, Türkiye için bu oran 58… OECD ortalaması deseniz, 77 ile hedefe yaklaşıyor. Dolayısıyla, değerlendirme matrisinin bu köşesi biraz can sıkıyor. Bizden daha kötü vaziyette ise, bir Şili, bir de Meksika var.

– Matriste, erken çocukluk eğitimini önemseyen SDG hedefleri doğrultusunda, “5 yaşında okul öncesi ya da ilköğretime kayıt oranı” için referans %95 olarak verilmiş. 2014 verilerini yansıtan oranlara göre, Türkiye bu göstergede %71 düzeyinde iken OECD ortalaması ise tam referans seviyesinde… Burada bizden olumsuz vaziyette kimse yokken, en yakın mesafede %79 ile Finlandiya var.

– Öte yandan, “yükseköğrenime ilk giren genç oranında” ise, başarılı bir skora imza atıyoruz. OECD genelindeki genç yetişkinlerin hayatları boyunca en azından bir kez lise üstü eğitime girme oranının ortalama %68 olacağı tahmin edilirken, bu oran Türkiye için %94… Demek ki; hem ortalamanın, hem de %60 olarak belirlenen kıstasın hayli üzerindeyiz. Bununla birlikte detaylı tablolar, işin kompozisyonunda, (2 yıllık) kısa süreli yükseköğretimin ağırlığının ülkemizin notunda hissedildiğini gösteriyor.

– Bir diğer gösterge olan, “24-64 yaş aralığındaki yetişkinlerin bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanmaya hazır olma” oranında ise %22 ile üzülüyoruz. %60’a göz dikmesi gereken söz konusu oran, OECD ortalamasında %57’ye varmış durumda.

– Eğitimde ayrımcılıklara son vermeyi amaçlayan SDG maddesi doğrultusunda bir gösterge olarak kullanılan 2012 kaynaklı “kapsayıcılık” verilerine göre ise, %72’lik notumuzla %75 referansına oldukça yakın bir performans sergiliyoruz. Ki, umuyoruz, 2012 sonrasında da bir miktar ilerleme kaydetmişizdir. Ve buradaki ortalamayı sorarsanız, %76…

– PIAAC değerlendirmesine göre “3. seviye ve üzeri okuryazarlık yeteneği gösteren yetişkinlerin oranına” gelince ise, %12’lik üzücü bir rakama rastlıyoruz. Hedeflerde %50 olarak gözüken oranın, bazı eksik veriler dâhilindeki OECD ortalaması %46…

– 10 yıl önceye dayanan oldukça eski bir veri olsa da yazmadan geçmeyeyim: PISA 2006 sonuçlarında, “çevre bilimi performansında A, B ve C seviyelerinde olan öğrencilerin yüzdesi” bizde 38 gözüküyor. %63’lük OECD ortalamasının ise, %70’lik referansa biraz daha yolu var. Çevreye dair bilinçlenmede, bizim ise alacak çok yolumuz var. Tabii yine umalım ki, geçen 10 yılda biraz mesafe kat etmiş olalım.

– Öte yandan, “eğitim amaçlı olarak öğrenci başına düşen bilgisayar sayısı”, 2012 verilerine göre OECD’de ortalama 0,7 iken, Türkiye’de 0,1 olarak gözüküyor. Burada da güncellenmiş verilere ihtiyaç var ancak mevcut rakamlar o dönemde OECD içinde bilgisayar desteği verme konusunda zayıf olduğumuzu söylüyor. Referans ise, ortalamanın da tutturduğu 0,7 bilgisayar…

Durum özetle bu şekildeyken, OECD, gelecek raporlarında söz konusu SDG eğitim hedeflerinin farklı cephelerini yansıtmak amacıyla daha çok göstergeli ve sofistike yaklaşımlar geliştireceğini söylüyor. Bu, daha kapsamlı ve sağlıklı bir tablo görmek açısından yerinde olacaktır.

Bununla beraber, yazı boyunca yer yer belirttiğim gibi, belli başlı verilerin mevcut son halleri alındığından, değerlendirmenin her köşesi bugünü yansıtamıyor. Bu bağlamda ülkemiz açısından ilgili verilerde bir miktar düzelme olduğunu ummakla birlikte, genel resme baktığımızda eğitimde alacak yolumuz olduğunu da kabul etmek gerekiyor.

[Dünya, 26 Eylül 2016]

LÜTFEN DİKKAT !!!!! DAHİ DEDİĞİMİZDE NEDEN HEP ATATÜRK DİYORUZ BİLMEYENLER ÖĞRENSİN !!!!


1926 ANKARA ANTLAŞMASINA GÖRE IRAK TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜNÜ KAYIP ETTİĞİ AN TÜRKİYE MUSUL VE KERKÜK ÜZERİNDE HAK SAHİBİ OLUR.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK O KADAR DAHİ BİR ADAMDI Kİ 90 YIL ÖNCE YAPTIRDIĞI TEK BİR ANTLAŞMA YÜZÜNDEN KÜRDİSTAN KURULAMIYOR.

KÜRDİSTAN RESMİ OLARAK KURULDUĞU AN TÜRK ORDUSU MUSUL VE KERKÜK’E GİRER VE BM BUNA SESİNİ ÇIKARTAMAZ.

DAHİ DEDİĞİMİZDE NEDEN HEP ATATÜRK DİYORUZ BİLMEYENLER ÖĞRENSİN !!!!

KİTAP TAVSİYESİ : Amerika’nın “Terörizme Karşı Savaş ı” – Michel Chossudovsky


Michel Chossudovsky

Amerika’nın “Terörizme Karşı Savaşı”

Çeviren: Alpaslan Işıklı

İMGE Kitabevi

Özgün Adı America’s "War on Terrorism"

© Michel Chossudovsky, 2005

© imge Kitabevi Yayınları, 2010

1. Baskı: Nisan 2010

Michel Chossudovsky, emekli olduğu Ottowa Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör olarak dersler veren bir ekonomisttir. Konuk öğretim üyesi profesör olarak Batı Avrupa, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki çeşitli üniversitelerde ders vermiş, gelişmekte olan ülke hükümetlerine ekonomi alanında danışmanlık yapmış, ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Afrika Kalkınma Bankası, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve daha pek çok uluslararası kurumda görevler üstlenmiştir. Babası Evgeny Chossudovsky (1914-2006) de Birleşmiş Milletler’deki görevleri ve tüm yaşamı boyunca Filistin davasını desteklemiş Rus Yahudisi bir BM diplomatı ve ekonomisttir. Kanada’daki savaş karşıtı hareketin aktif üyelerinden biri olan Michel Chossudovsky’nin, Le Monde diplomatique, Third World Resurgence ve Covert Action Quarterly gibi yayınlarda sık sık yazıları yer alır. globalresearch.ca adresi üzerinden küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni konulu yayınlar yapan Küreselleşme Araştırmaları Merkezi’nde editörlük yapmaktadır. Bu siteye, 2002, 2003, 2004 ve 2005’te GoodWriters.net tarafından "Demokrasi Medyası" ödülü verilmiştir. Ayrıca Chossudovsky 2003 yılında Berlin merkezli Sivil Hakları ve İnsan Haysiyetini Koruma Örgütü’nün insan hakları ödülünü almış, yedi kez de ABD Kaliforniya’da bulunan Sonoma Üniversitesi gazetecilik bölümünün yaygın medyada yer bulamayan önemli haber ve yazılar için verdiği "Project Censored" ödülüne layık görülmüştür. The Globalisation of Poverty (Yoksulluğun Küreselleşmesi) adlı kitabı Türkçe dahil on bir dilde yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, 1940 yılında Amasya’da doğdu. 1961’de mezun olduğu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, bir yıl sonra asistan olarak göreve başladı. Aynı fakültede 1980’de profesör oldu. 1983’te sıkıyönetim yazısıyla görevine son verildi. 1989’da İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla görevine döndü. Fransa ve ingiltere’de bilimsel çalışmalarda bulundu. Uzun yıllar çeşitli sendikal örgütlerin eğitim ve araştırma faaliyetlerine katıldı. 1990-1994 yıllann-da Mülkiyeliler Birliği’nin ve ardından bir dönem de Öğretim Üyeleri Derneği’nin başkanlığını yaptı. Işıklı’nın Türkçe ve yabancı dillerde yayımlanmış çok sayıda yapıtı vardır. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından seçildiği YÖK üyeliği görevim 2 Şubat 2005 tarihine kadar sürdürdü. Ankara Üniversitesi SBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri Bölümü’nden 2007’de emekli oldu. Işıklı, halen TÛMÖD (Tüm Öğretim Elemanları Derneği) genel başkanıdır ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Yönetim Kurulu üyesidir.

"Düşünceyi bu denli tahrik edici ve bu kadar iyi araştırılmış bir belgeyi bilmemek olmaz."

SCOTT LOUGHREY, The Baltimore Chronide

"Chossudovsky’nin kitabı okuyucularına acı bir gerçeği sunuyor: terörizm, ABD dolarının yönlendirdiği ve ABD askeri gücünün desteklediği korporatif kapitalizmin büyümesinin sağlanmasının ve yaygınlaştırılmasının bir aracıdır. Onun kitabının, ‘ayrı noktaları birleştirerek bilmece çözmeye’ benzeyen çalışmalardan birisi olarak, özellikle medyanın yanlış yönlendirdiği, tarihsel bilgi yoksunu Amerikalılar tarafından okunması gerekir."

KELLIA RAMARES, Online Journal

"Kanadalı iktisat profesörü Chossudovsky’nin kitabı, yoğun belgesel verileri derlemeyi ve sonra bunları dolambaçsız ve berrak bir biçimde ortaya koymayı başarmış ender bulunan bir yazarlık yeteneğini gözler önüne sermektedir. Bush’un söylemindeki bataklığı tümüyle dağıtmakta, bir ulusun, askeri ve istihbarat olanaklarını, dünyayı daha güvenli bir yer yapma bahanesiyle küresel petrol pazarını denetim altına almak için kullanmasındaki açık ve yalın gerçeği okuyucuların incelemesine sunma yürekliliğini göstermekte."

WILLIAM HARE, Amazon.com

"Chossudovsky, dünyadaki tüm yurttaşlar için bir uyandırma hizmeti görecek olan alarm verici bir kitap yazmıştır. Chossudovsky, Amerika’nın gizli istihbarat operasyonlarının arkasındaki uluslararası çıkarları ve ABD dış politikasının amaçlarını açığa çıkarmaktadır."

ANTHONY LAFRATA, Chapters-Indigo

Andre Gunder Frank’ın anısına

İçindekiler

ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ: 13

İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ : 19

BİRİNCİ ANA BÖLÜM

11 Eylül : 35

I. BÖLÜM

Geri plan: 11 Eylül’ün Arkasındakiler: 37

I. BÖLÜME EK

Usame Bin Ladin 11 Eylül’de Neredeydi?: 55

II. BÖLÜM

Usame Bin Ladin Kimdir? : 61

III. BÖLÜM

Washington Uluslararası Terörü Destekliyor : 81

IV. BÖLÜM

Örtüleme veya Suç Ortaklığı : 99

İKİNCİ ANA BÖLÜM

Savaş ve Küreselleşme: 115

V. BÖLÜM

Savaş ve Gizli Program: 117

VI. BÖLÜM

Afganistan Üzerinden Petrol Boru Hattı: 137

VII. BÖLÜM

Amerikan Savaş Makinesi : 155

VIII. BÖLÜM

Amerikan İmparatorluğu : 183

IX. BÖLÜM

Yeni Dünya Düzeni’ni Silahsızlandırmak: 197

X. BÖLÜM

Siyasal Kandırmaca: 11 Eylül’ün Arkasındaki Kayıp ilişki: 211

X. BÖLÜME EK

Resmi Tutanakların Tahrifi: 227

ÜÇÜNCÜ ANA BÖLÜM

Yanlış Bilgilendirme Kampanyası: 229

XI. BÖLÜM

Savaş Propagandası: Bir Dış Düşman İmal Etme: 231

XII. BÖLÜM

11 Eylül ve İran-Kontra Skandalı: 251

XIII. BÖLÜM

Düşmana Bir Görüntü Vermek: Ebu Musab El-Zarkavi Kimdir?: 257

XIV. BÖLÜM

El Kaide Savaşçılarının Savaş Sahnesinde Muhafaza Edilmesi: 293

XIV. BÖLÜME EK

Sivillerin Guantanamo Toplama Kampına Gönderilmesi: 303

DÖRDÜNCÜ ANA BÖLÜM

Yeni Dünya Düzeni: 307

XV. BÖLÜM

Savaş Suçluları Yüksek Makamlarda: 309

XVI. BÖLÜM

Savaş Ganimeti: Afganistan’la Milyarlarca Dolarlık Eroin Ticareti: 325

XVII. BÖLÜM

11 Eylül’ün Önceden Bilinmesi: 341

XVIII. BÖLÜM

11 Eylül Sabahı: Uçaklarda Ne Oldu?: 357

XIX. BÖLÜM

Amerika’nın Önleyici Savaş Doktrini: 375

XX. BÖLÜM

11 Eylül Sonrası Terör Uyarıları: 403

XXI. BÖLÜM

Büyük Birader: İç Güvenlik Devletine Doğru: 423

XXII. BÖLÜM

Londra 7/7 Bombalı Saldırıları: 459

EK A

Çalıntıya Dayalı İstihbarat: Britanya "İstihbaratı"nın Irak Dosyası: 485

EK B

Dünya Ticaret Merkezi’nin Kiralanmasının Ardındaki Mali Çıkarlar: 495

Dizin: 499

Çevirenin Önsözü

Kanadalı profesör Michel Chossudovsky, 10-23 Aralık 1998 tarihlerinde ülkemize gelmişti.

13 Aralık 1998’de Ankara’da düzenlenen bir açık oturumda ikimiz de konuşmacıydık.

Akşam yemeğinde de Mülkiyeliler Birliği’nde birlikte olduk.

Bu vesileyle kendisiyle tanışmanın ötesinde uzun uzun görüşmelerimiz oldu.

Görüştüğümüz hemen her konuda, sanki yıllardır birlikte olmuş, görüş alışverişi içinde bulunmuşuz gibi düşüncelerimizin örtüştüğünü görmek beni şaşırtmıştı.

Sanırım o da benzer bir izlenimle ayrılmıştı.

Kanada’ya döndükten kısa bir süre sonra gönderdiği, dilimize Yoksulluğun Küreselleşmesi adıyla çevrilmiş bulunan kitabını "merkez bankasının gerçekten demokratikleşmesi için…" diye yazarak imzalamıştı.

Görüşmelerimiz sırasında, merkez bankasının özerkleştirilmesi adı altında yapılanın güya bir demokratikleşmeymiş gibi gösterildiğini; gerçekte ise bu yolla merkez bankasının halk iradesinden uzaklaştırılarak küresel sermayenin kuyruğuna takılmasının sağlanmakta olduğunu söylediğimde memnuniyeti gözlerine yansımıştı.

Besbelli ki aynı paralelde düşündüğümüzü bir kere daha vurgulamak istediğinden kitabını böyle bir ithaf yazarak göndermeyi uygun görmüştü.

Chossudovsky’nin elinizdeki kitabı da yıllardır zihinlerimizi işgal eden, her gün bir başka görünümüyle karşılaştığımız sorunların iç yüzüne ışık tutuyor ve ortaya koyduğu tespitleri son derece zengin kaynaklarla belgeleyerek sunmuş bulunuyor.

11 Eylül 2001’de vuku bulan, İkiz Kulelere ve Pentagon’a yönelik saldırıların hemen ardından düzenlenen bir açık oturumda, bu saldırılarla, Hitler’in önlenemeyen yükselişine basamak yaptığı Reichstag yangını arasındaki paralelliğe dikkat çekmiştim.

Chossudovsky, elinizdeki kitabında, insanlık tarihinde yeni bir dönemin açılmasına başlangıç teşkil etmiş olan bu saldırıların içyüzünü hiçbir tereddüde yer bırakmayacak açıklıkla ve reddedilmesi mümkün olmayan kanıtlara dayanarak ortaya koymuştur.

Chossudovsky’nin küresel ölçekte başlatılmış bulunan bu süreçle ilgili yargısı düşündürücüdür ve bu konudaki görüşleri doğrultusunda insanlığa çok ciddi sorumluluklar düştüğü, kitabının IX. Bölümünde yer alan şu cümlelerde olanca açıklığıyla ortaya konulmuştur:

"Olası bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesi algılanmalı ve anlaşılmalıdır. Yeni Dünya Düzeni’nin silahsızlandırılması için, bu totaliter sistemin içyüzü açığa çıkarılmalı ve bütünüyle anlaşılmalıdır. Bu anlayış, bir avuç yazarla ve eleştirmenle sınırlı kalmamalı; yaşamları ‘terörizme karşı savaş’ ile doğrudan bağlantılı olan tüm yurttaşlarımız tarafından paylaşılmalıdır."

Görünen odur ki küresel kapitalizm, içine yuvarlandığı ve kendisiyle birlikte dünyayı da sürüklediği felaketlere bir sorumlu icat etmek ihtiyacını duyduğundan "İslami terör" adı altında bir düşman icat etmek istemiştir.

Amerika’nın uluslararası alandaki emelleri ile "İslami terör" veya "köktenci islam" arasındaki bağlantı, Chossudovsky’nin bu kitabında geniş bir tahlile tabi tutulmuştur.

Kitap boyunca ayrıntılı bir anlatımla sunulmuş olan bu bağlantı, II. Bölümde şöyle özetlenmiştir:

"11 Eylül’ün ertesinde, ‘köktenci islam’ın’ Ortadoğu ve Orta Asya’daki kayda değer gelişimi, Amerika’nın gizli programı ile uyum halindeydi. Bu program, ulusal toplumları kargaşaya sürüklemek ve Amerikan imparatorluğuna karşı gerçek toplumsal hareketlerin eklemlenmesini önlemek amacıyla, uluslararası terörizmle savaşmak yerine desteklemekten ibaretti."

Chossudovsky, ABD’nin "islamcı terör" ile ilişkisinde Pakistan istihbarat örgütü ISI’nin oynadığı rolün önemini ayrıntılarıyla ortaya koymuştur.

Yazarın XXII. Bölümde belirlediği üzere "Geniş ölçüde belgelenmiş bulunmaktadır ki Pakistan istihbarat örgütü ISI, terör şebekesini desteklemiştir. ISI, ABD’li karşılığı CIA ile yakın ilişki içinde olmuştur".

Chossudovsky, İslamiyet dışı bir bilim adamı ve düşünür olmasına karşın, kışkırtılan ve İslam görüntüsü arkasında islamiyet’le bağdaştırılması mümkün olmayan amaçlar uğruna acımasızca kullanılan bir takım hareketlerle gerçek Müslümanlık arasında hiçbir ilişki bulunmadığının yeterince bilincindedir.

Bu tespitini, kitabının III. Bölümünde aşağıdaki görüşlere yer vererek ortaya koymuştur:

"Bu gruplar, Müslüman ve İslami bilim adamlarının geniş kesiminin yüce bir uygarlık ve mükemmel bir ahlak örneği olarak savundukları ortak islam anlayışını temsil etmezler. Onlar, İslam etiketi altında bir anarşik hareket olmaktan öte bir şeyi temsil etmemektedirler… Onların niyeti, pek o kadar da bir İslami devlet kurmak değildir, yalnızca işlerini geliştirerek sürdürebilecekleri bir kargaşa durumu yaratmaktır."

Bütün bu tertip ve istismar yüklü politikaların gerisinde yatan ekonomik çıkara dayalı unsurların ve nedenlerin irdelenmesine, kitapta geniş bir yer ayrılmıştır.

Bu bağlamda, petrol kaynaklarının bölüşümüyle ve uluslararası alanda kârlılık ölçütleri açısından taşıdığı önem dolayısıyla onun hemen ardından gelen uyuşturucu ticaretinin denetimiyle ilgili çok kapsamlı ve ayrıntılı bilgiler verilmiştir.

Sistematik olarak tahrik edilen İslami terör korkusu, ABD’nin uluslararası ölçekte uyguladığı emperyalist politikalara ve bu politikalara uygun yöntemlere bahane oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda ülke içinde baskıcı bir rejim kurulması yönündeki bazı ciddi adımların atılmasını kolaylaştırmıştır.

Bu çerçevede, ABD’de Anayasal hukuk düzeninin ana unsuru olan Posse Comitatus yasasının değiştirilmesiyle hız kazanan, rejimin askerileştirilmesi yönündeki gelişmeler, özellikle XXI. Bölümde ayrıntılarıyla ele alınmıştır.

Chossudovsky’nin bu kitabı, ABD’nin terörizme karşı savaş bahanesiyle başlattığı sürecin özünü ve ayrıntılarını ortaya koyarken ülkemiz açısından da olağanüstü önem taşıyan gerçeklere parmak basmış bulunuyor.

Ancak unutmamak gerekir ki ABD’nin ve Türkiye’nin uluslararası ilişkiler alanında işgal ettikleri yerin taban tabana zıt olan konumu dolayısıyla, bu ülke ile ilgili görüşlerin bizim ülkemize olduğu gibi taşınması bazı yanlışlıklara yol açabilir.

Örneğin, ABD’de egemen sermaye güçleri ile ordu arasındaki ittifak, temel nitelikte belirleyici bir unsur oluşturur.

Bu nedenledir ki askerî-sınaî ittifak olarak tanımlanan bu olgu, Chossudovsky’nin tahlillerinin önemli temel taşlarından birisini oluşturmuştur.

Aynı temelde bir tahlilin, 12 Eylül gibi bazı dönemlerin dışında, ülkemiz gerçekleri çerçevesinde önemli bir yere sahip bulunan Kemalist geleneği de kapsayacak yönde genişletilmesinin, bir hayli yanıltıcı olabileceği sanırım yadsınamaz.

Chossudovsky bu kitabını Obama’nın iktidara geçmesinden önce kaleme almıştır.

Ancak, tahlillerinin ve vardığı sonuçların bugün için de geçerliliğini koruyacağına o zamandan işaret etmiş bulunuyor.

Onun, XV. Bölümde ifade ettiği gibi "engizisyonun tam bir kukla olan yüce papazlarını, George W. Bush veya Tony Blair’i yerlerinden ayırmak yeterli değildir".

Cumhuriyetçi Bush’un "terörizme karşı savaş" adı altında uyguladığı politikaların Demokratlardan hiçbir karşıtlık görmemiş, tam tersine destek görmüş olması kitapta belgelenmiş bulunuyor.

Bir kere daha anlaşılmaktadır ki, geleceği belirleyecek olan, tek başına şu veya bu kişi değil, her zaman olduğu gibi bir bütün olarak dünya ulusları ve bu bütünlüğün bir parçası olarak Amerikan halkı olacaktır.

Alpaslan Işıklı

İkinci Baskıya Önsöz

11 Eylül sabahı saat 11’de, Bush yönetimi Dünya Ticaret Merkezine ve Pentagon’a yönelik saldırıların sorumlusunun El Kaide olduğunu açıklamıştı.

Bu iddia, derinlemesine bir polis araştırması gerçekleştirilmeden yapılmıştı.

Aynı akşam saat 21.30’da, belli sayıda seçilmiş üst düzey istihbaratçı ve askeri danışmanlardan oluşan bir "Savaş Kabinesi" toplandı.

Saat 23’teyse, Beyaz Saray’da yapılan bu tarihsel toplantının sonucunda, "Terörizme Karşı Savaş" resmen başlatıldı.

Taliban ve El Kaide’ye karşı savaş kararı, 11 Eylül saldırılarının intikamı olarak ilan edildi.

Ertesi sabah, 12 Eylül günü, haber başlıkları, ısrarlı bir biçimde 11 Eylül saldırılarındaki "devlet desteği"ne işaret etmekteydiler.

ABD medyası koro halinde Afganistan’a karşı bir askeri müdahaleyi savunmaktaydı.

Yaklaşık dört hafta sonra, 7 Ekim tarihinde, Afganistan bombalandı ve ABD birlikleri tarafından işgal edildi. Amerikalılar, savaşa başvurma kararının 11 Eylül akşamında mevcut koşulların zorlamasıyla, saldırılara ve saldırıların trajik sonuçlarına yanıt olarak alındığına inanmaya yönlendirildiler.

Halk, böylesine geniş kapsamlı bir savaş senaryosunun planlanmasının ve icra edilmesinin asla bir haftalık bir mesele olmayacağını kavramakta yetersiz kaldı.

Bir savaşa girişme ve Afganistan’a askeri birlikler gönderme kararı, 11 Eylül’den çok önce alınmıştı. "CentCom" (ABD Merkez Komutanlığı) komutanlarından General Tommy Franks’in daha sonraları kullandığı ifadeyle, "terör, müthiş felaket doğurucu olay", planlananın son aşamasına gelmiş bulunan savaş programının desteklenmesi yönünde kamuoyunu tahrik etmeye yaradı.

Trajik 11 Eylül olayları, dünya kamuoyunun tam desteğiyle ve "uluslararası topluluğun" onayladığı "insancıl amaçlarla" bir savaş yapıldığı iddiasını doğrulamak için gerekli gerekçeyi sağladı.

Pek çok tanınmış "ilerici" aydın, ahlaki ve etik gerekçelerle, "terörizme karşı misilleme" davasını benimsedi. Bir askeri doktrin olan "haklı neden" (jus ad bellum) benimsendi ve 11 Eylül’e meşru bir yanıt olarak görüntüyü belirleyen bir unsur niteliğiyle öne çıkarıldı. Bu arada, Washington’un "Is-lami terör şebekesini" desteklemekle kalmayıp, 1996’da Taliban yönetiminin kurulmasında aracı olduğu gerçeği üzerinde durulmadı.

11 Eylül’ün ertesinde savaş karşıtı hareket tümüyle yalnızlaştırılmıştı.

Sendikalar ve sivil toplum örgütleri, medyanın yalanlarını ve hükümet propagandasını yuttular.

30 milyonluk yoksul bir ülke olan Afganistan’a karşı bir misilleme savaşını onayladılar.

11 Eylül gecesi, geç vakitte, El Kaide tarihi hakkında daha önce derlediğim araştırma notlarının yığınları arasında dolaşarak yazmaya başladım.

12 Eylül’de yazımını tamamladığım ve aynı tarihte ilk defa yayınlanan bu metin, "Usame Bin Ladin Kimdir?" başlığını taşımaktaydı. (Bkz: Bölüm I)

En önce, resmi açıklamayı sorguladım.

Resmi açıklamaya göre, El Kaide’nin desteklediği on dokuz hava korsanı olağanüstü düzeyde gelişkin ve örgütlü bir eyleme karışmışlardı, ilk hedefim, "Anavatanı tehdit eden" bu "Amerika düşmanı" hayalinin gerçek niteliği üzerindeki örtüyü kaldırmaktı.

"Dış düşman" ve "İslami teröristler" efsanesi Bush yönetiminin, Afganistan’ın ve Irak’ın işgaline bahane oluşturan askeri doktrininin temel taşıdır.

Bunların yanı sıra, Amerika’da sivil özgürlüklerin ve anayasal hükümetin ortadan kaldırıldığının da unutulmaması gerekir.

"Dış düşman" olmasaydı, "teröre karşı savaş" olamazdı.

Tüm ulusal güvenlik programı iskambil kâğıtlarıyla yapılmış bir kule gibi çökerdi.

Yüksek makamlardaki savaş suçlularının üzerlerine basacakları yer bulunmazdı.

Dolayısıyla, tutarlı bir savaş karşıtı ve sivil haklar hareketinin gelişimi için, El Kaide’nin ve bu örgütün birbiri ardından gelen ABD hükümetleriyle gelişmiş olan ilişkilerinin niteliği üzerindeki örtünün kaldırılması yaşamsal önem taşımaktadır.

Geniş ölçüde belgelenmiş, ancak egemen medya tarafından pek değinilmeyen bir konu olmasına karşın, El Kaide, tarihsel olarak Sovyet-Afgan savaşına dayanan bir CIA ürünüdür.

Bu durum, ABD Kongresinin resmi belgeleri dahil çok sayıda kaynağın doğruladığı, bilinen bir gerçektir.

Nitekim, istihbarat birimleri, Usame Bin Ladin’i desteklemiş olduklarını defalarca açıklamışlardır. Ancak, Soğuk Savaş’ın ertesinde böyleydi; sonra "bize karşı cephe aldı" demektedirler.

11 Eylül’den sonra, medyanın yanlış bilgilendirme kampanyası, yalnızca gerçeğin karanlığa gömülmesine değil, bu hayali "dış gücün" nasıl imal edildiğine ve nasıl "Bir Numaralı Düşmana" dönüştürüldüğüne ilişkin pek çok tarihsel kanıtın yok edilmesine hizmet etti.

Balkan Bağlantısı

1990 yılı ortalarından bu yana yürüttüğüm Balkanlarla ilgili araştırmalarım, El Kaide ile ABD yönetimi arasındaki pek çok sayıdaki bağlantıyı ve ilişkiyi kanıtlamama olanak sağladı.

ABD ordusu, CIA ve NATO, Balkanlarda El Kaide’yi desteklemiştir.

Washington’un hedefi, etnik çatışmaları tetiklemek ve önce Bosna’yı, ardından Kosova’yı karıştırmak suretiyle Yugoslavya Federasyonu’nu istikrarsızlaştırmaktı.

1997’de, ABD Senatosundaki Cumhuriyetçi Parti Komitesi, Başkan Clinton’ı Bosna’da "İslami Militan Şebeke" ile işbirliği yapmakla ve Usame Bin Ladin ile ilişkili bir örgütle el altından birlikte çalışmakla suçlayan ayrıntılı bir rapor yayınladı. (Bkz: Bölüm III)

Ne var ki rapor, kamuoyuna geniş bir biçimde yayılmadı.

Bunun yerine, Cumhuriyetçiler, Clinton’ı Beyaz Saray görevlilerinden Monica Lewinsky ile ilişkisi dolayısıyla itibarsızlaştırma yolunu seçtiler.

Clinton yönetimi, ayrıca, El Kaide tarafından desteklenen yarı askeri bir topluluk olan Kosova Kurtuluş Ordusu’na örtülü yardımda bulunmaktaydı.

Savunma istihbarat Örgütü ve genellikle MI6 olarak bilinen Britanya Gizli istihbarat Servisi, Britanya 22. Özel Hava Hizmetleri Alayı (SAS) ile birlikte, Kosova Kurtuluş Ordusu’na (örgütlü suçla ve uyuşturucu ticareti ile yaygın ilişkilerine rağmen) eğitim vermekteydi.

Bu arada, El Kaide’nin pek çok eyleminin Kosova Kurtuluş Ordusu’nun yönetim kadrolarıyla ilişkisi bilinmekteydi ve belgelenmiş bulunuyordu.(Bkz: Bölüm III)

11 Eylül’e ön gelen aylarda, Kosova Kurtuluş Ordusu komutanlarıyla bağlantılı, kendisini Makedonya Ulusal Kurtuluş Ordusu olarak tanıtan yarı askeri bir grup tarafından Makedonya’da gerçekleştirilen terör eylemlerinin araştırılmasına yoğun bir biçimde koyulmuştum.

El Kaide’nin Mücahittin kanadı Ulusal Kurtuluş Ordusu ile iç içeydi.

Bu arada, Pentagonla mukavele bağlantısı olan kâr amaçlı bir özel şirkete mensup kıdemli ABD askeri görevlileri teröristlere danışmanlık yapmaktaydılar.

11 Eylül’den yaklaşık iki ay kadar önce, ABD askeri danışmanlarının aynı yarı askeri örgüt bünyesinde El Kaide eylemlerine karıştıkları görüldü.

2001 yılı Haziran ayı sonlarında 17 Amerikalı "eğitmen"in geri çekilen isyancılar arasında yer aldığı belirlendi.

ABD ve NATO, diplomatik rezaleti önlemek ve "islamcı teröristlerle" birlikte ele geçirilen kıdemli ABD personelinin medya karşısındaki durumunu kurtarmak amacıyla, Ulusal Kurtuluş Ordusu teröristlerinin salınmaları ve onlarla birlikte ABD’nin kendi danışmanlarının serbest bırakılmaları için Makedonya hükümeti üzerinde baskı yaptı.

Makedonya başbakanının açıklamalarını ve basın haberlerini içeren kanıtlar, eski Yugoslavya’da ABD’nin "İslami birliklere" sürekli gizli yardımlarının kesin olduğunu göstermekteydi.

Bunlar, geçmiş Soğuk Savaş döneminde değil, Haziran 2001’de, 11 Eylül’den yaklaşık iki ay kadar önce olmaktaydı.

Günbegün izlediğim bu gelişmeler, benim zihnime 11 Eylül konusundaki resmi açıklama ile ilgili ani bir kuşku düşürdü.

Resmi açıklama, Dünya Ticaret Örgütüne ve Pentagon’a yönelik saldırıların arkasında ana unsur olarak El Kaide’ye işaret etmekteydi. (Bkz: Bölüm IV)

Pakistanlı Esrarengiz General

12 Eylül’de, ABD basın haberlerine göre "saldırılar sırasında Washington’da bulunan" Pakistan askeri istihbaratının (ISI) başkanı esrarengiz bir korgeneral, dışişleri bakan yardımcısı Richard Armitage’in makamına çağrıldı.

"Teröre karşı savaş" 11 Eylül gecesinin geç vakitlerinde resmen başlatıldı ve Dick Armitage, general Mahmud Ahmed’den "teröristleri izleme" konusunda Amerika’ya yardımcı olmasını istedi.

Pakistan devlet başkanı Pervez Müşerref, Dışişleri Bakanı Colin Powell ile telefonda görüştü; 13 Eylül’de, iki hükümet arasında kapsamlı bir anlaşmaya varıldı.

Bu arada basın, Pakistan’ın "teröre karşı savaş" konusunda Bush yönetimini destekleyeceğini duyurdu.

Ancak sözünü etmekte yetersiz kaldıkları bir şey vardı.

General Ahmet’in İslami terör şebekesi ile uzun süredir ilişkileri bulunmaktaydı.

Pek çok kaynak tarafından doğrulandığı üzere, Pakistan Askeri istihbaratının, El Kaide ve Taliban dahil, çok sayıda Islami örgütü desteklediği bilinmekteydi. (Bkz: Bölüm IV)

13 Eylül tarihli haberlerin başlıklarını okuyunca ilk tepkim şu oldu:

Eğer Bush yönetimi teröristleri temizlemeye gerçekten niyetliyse, niçin, bu teröristleri desteklediği ve finanse ettiği bilinen Pakistan Askeri istihbarat Örgütü’nü yardıma çağırmaktadır?

İki hafta sonra, ABC News kanalı tarafından kısaca sözü edilen bir FBI raporu, 11 Eylül’ün faili oldukları iddia edilen teröristlerin finansmanında bir "Pakistan bağlantısı" olduğuna parmak basmaktaydı. ABC’nin haberi, 11 Eylül hava korsanlarının arkasında "para babası" ve "hareketin beyni" durumunda bir Pakistanlıdan söz etmekteydi.

Nitekim birbirini izleyen haberler, 13 Eylül 2001’de Colin Powell ile buluşan Pakistan askeri istihbaratının başkanı General Mahmut Ahmet’in, 11 Eylül hareketinin elebaşı Muhammed Atta’ya 100.000 dolar ödenmesini emrettiği iddiasını yaymaktaydı.

Bu haberlere göre, Pakistan askeri istihbaratının başkanı, ABD hükümetinin üst düzey yetkilileri ile yakın temasta olmakla kalmamış, aynı zamanda sözü edilen hava korsanları ile de ilişkide bulunmuştur.

Balkanlarla Pakistan ilişkileri üzerine yazdıklarım, 2001 Ekim’inin başında yayınlandı, daha sonra bu kitabın birinci baskısına dahil edildi.

Sonraki araştırmamda, dikkatim Amerika’nın Orta Asya ve Ortadoğu’daki geniş kapsamlı stratejik ve ekonomik programına yöneldi.

Savaş ve küreselleşme arasında karmaşık bir ilişki bulunmaktadır.

"Teröre Karşı Savaş" yeni ekonomik ufukların keşfedilmesi ve sonuçta Irak’ın engin petrol yatakları üzerinde büyük şirketlerin denetiminin kurulması yolunda bir bahane olarak kullanılmaktadır.

Yanlış Bilgilendirme Kampanyası

Mart 2003’te Irak’ın işgaline ön gelen aylarda, yanlış bilgilendirme kampanyası tam vites yürütülmekteydi.

İstila öncesinde bilindiği ve belgelendiği üzere, Britanya ve ABD, istilayı ve Irak’ın işgalini meşru göstermek için yaygın bir biçimde sahte istihbarat kullandılar.

El Kaide’yi Bağdat rejiminin müttefiki olarak gösterdiler. "Usame Bin Ladin" ve "Kitle İmha Silahları" söylemleri haber kanallarında cömertçe dolaştırıldı. (Bkz: Bölüm XI)

Bu arada yeni bir terörist üstat ortaya çıktı:

Ebu Musab El-Zarkavi.

Colin Powell’ın BM Güvenlik Konseyindeki tarihsel konuşmasında, Saddam Hüseyin ile Ebu Musab El-Zarkavi arasındaki uğursuz ilişki hakkında ayrıntılı "belgeler" sunuldu.

Bunlar, söz konusu ilişkinin, laik eğilimli Baas rejiminin tam desteği ve onayıyla ölümcül nitelikte kimyasal, biyolojik ve radyolojik silahlar imaline yönelik olduğu konusuna odaklanmıştı.

Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki -BM silah denetçisi Dr. Hans Blix tarafından aynı mekânda nazik bir biçimde yalanlanmış olan- konuşmasının ardından, iki gün zarfında turuncu kodlu bir terör alarmı geldi.

Böylece, gerçek baş aşağı çevrilmiş oluyordu:

Artık ABD’nin Irak’a savaş açma hazırlığında olduğu görülmüyordu.

Irak, "İslami teröristlerin" desteğiyle Amerika’ya saldırmaya hazırlanıyordu.

Baş terörist El-Zarkavi bir numaralı şüpheli olarak tanımlandı.

Resmi açıklamalar, ABD’ye yönelik kirli bir radyoaktif bomba saldırısı tehlikesine işaret etmekteydi.

Yanlış bilgilendirme kampanyasının asıl saldırısı, Mart 2003’te gerçekleşen, ABD öncülüğündeki Irak istilasının ertesinde başladı.

Amaç, Irak direniş hareketini "terörist" bir hareket olarak göstermekten ibaretti.

"Barış koruyucusu" Amerikalılarla çarpışan "demokrasi karşıtı teröristler" görüntüsü, yeryüzünün bir ucundan öbür ucuna televizyon ekranlarında ve boyalı basında görüntülendi.

Bu arada, turuncu kodlu terör uyarıları, Bush yönetimi tarafından Amerika’yı boydan boya saran bir korku ve çekingenlik havası yaratma yolunda kullanıldı. (Bkz: Bölüm XX).

Terör uyarıları, aynı zamanda, kamuoyunun dikkatinin, ABD güçleri tarafından Afganistan ve Irak’taki savaş meydanlarında sahnelenen sayısız canavarlıklardan ve bunlara ek olarak sözde "düşman savaşçılarına" karşı sıradan bir yöntem olarak uygulanan işkencelerden başka tarafa çekilmesine hizmet etti.

Afganistan istilasının ardından, savaş tutsaklarına işkence uygulanması ve toplama kamplarının kurulması Bush yönetiminin 11 Eylül sonrası gündeminin ayrılmaz bir parçası oldu.

Tüm yasal çerçeve alt üst edilmişti.

ABD Adalet Bakanlığına göre, artık bazı koşullarda işkenceye izin vardı.

"Teröristlere" uygulanan işkence, demokrasi ve insan haklarını korumanın haklı bir yolu olarak kabul gördü. (Bkz: Bölüm XIV, XV)

Tamamen çarpık bir mantıkla, Başkomutan tümüyle yasaya uygun olarak işkence yapılmasına izin verebilir, çünkü mevcut durumda işkence kurbanları "terörist" denilenlerdir.

Bu demektir ki aynı yöntemler sıradan bir uygulama olarak Amerikalılara karşı da kullanılır.

Guantanamo toplama kampındaki savaş tutsaklarına ve 2003 yılındaki istilanın ardından Irak’ta işkence yapılmasına dair emirler, ABD hükümetinin en üst düzey yetkililerinden kaynaklanmıştır. Gardiyanların ve ABD ordusuyla CIA’nın sorgulayıcılarının açıklamaları, konunun özününün belirlenmesine yanıt oluşturmaktadır.

Bir engizisyon düzeni kuruldu. ABD’de ve Britanya’da "terörizme karşı savaş" kamu yararına olduğu gerekçesiyle savunulmaktadır.

Günümüzde bu duruma ilişkin -keyfi gözaltıları ve tutuklamaları, erkek, kadın ve çocuklara işkence yapılmasını, siyasal cinayetleri ve toplama kamplarını içeren- uygulamaları sorgulayanlar, terör karşıtı mevzuat hükümlerine göre, tutuklanabilir.

7/7 Bombalı Londra Saldırısı

Temmuz 2005’te, trajik bir biçimde 56 kişinin ölümü ve yüzlercesinin yaralanmasıyla sonuçlanan Londra metrosundaki bombalı saldırı ile birlikte "teröre kaşı savaşta" yeni bir eşik aşıldı.

7/7 saldırıları, Atlantik’in her iki yakasında geniş bir kesimi ilgilendiren polis devleti önlemlerinin önünün açılması yolunda kullanıldı.

ABD Temsilciler Meclisi, ABD PATRIOT Yasasını "şüpheli teröristlerin sorgulanmasında hükümete tanınmış bulunan benzeri görülmemiş yetkilere devamlılık kazandıracak" yönde yeniledi. Cumhuriyetçiler, Londra saldırılarının "yasanın yenilenmesinin ne kadar acil ve önemli olduğunu" gösterdiğini savunmuşlardır. (26 Ekim 2001’de Bush’un imzaladığı kısa adı PATRIOT (VATANSEVER) olan yasanın adının açılımı için I. bölümdeki 10 no.lu dipnotuna bkz. -Çev. notu)

Londra saldırılarından yaklaşık bir hafta önce, Washington, FBI’nın himayesinde bir "yurtiçi casusluk örgütü" kurulduğunu duyurdu.

Esas olarak Büyük Birader’in "Gizli Polis Devleti" demek olan bu yeni kuruluşa "Amerika’da bulunup terörizm ile ilgisinden veya önemli istihbarat bilgisi taşıdığından şüphe edilen kimseler hakkında, bu kişiler bir suç işleyeceklerine dair şüphe uyandırmış olmasalar bile" casusluk yapma görevi verilmiştir, ilginçtir, bu yeni FBI kuruluşu, Adalet Bakanlığı bünyesine dahil edilmiş değildir.

"Terör şüphelilerini" tutuklama emrini verme yetkisine sahip olan Negroponte’nin başında bulunduğu Ulusal İstihbarat Başkanlığı tarafından denetlenmektedir.

Bu arada, 7/7 tarihli Londra saldırılarının ertesinde, Britanya içişleri Bakanlığı "terörizme karşı" yanıt olarak bir İD (kimlik) kartı sistemi kurmakla görevlendirildi.

Britanya yurttaşı olan ve Britanya’da ikamet eden herbir kişi devasa bir ulusal veritabanı oluşturmaya varacak ölçüde geniş kapsamlı olarak kişisel bilgilerini kaydettirmekle yükümlü kılındı.

Bu bilgiler, kişinin biometrik ölçümlerini, "gözünün iris tabakasının biçimini", parmak izlerini ve "dijital olarak tanınacak nitelikte cepheden görünen yüz çizgilerini" içermektedir.

Benzer işlemler Avrupa Birliği’nde de uygulanmaktadır.

Savaş Suçluları Yüksek Makamlarda

Terör karşıtı mevzuat ve bir polis devletinin kurulması, geniş kapsamlı savaş suçları işlemiş ve başka bir durumda ulusal ve uluslararası mevzuat açısından suçlu bulunacak olanların çıkarlarına hizmet etmiştir.

7/7 tarihli Londra saldırılarının ertesinde, savaş suçluları yüksek makamlardaki yerlerini işgal etmeyi yasal olarak sürdürdüler; böylece, hukuksal düzenin çerçevesini ve yasaların yaptırım gücünü yeniden tanımlama olanağı sağladılar. Süreç, onlara "kimlerin suçlu olduğunu" belirleme görevi verdi. Oysa gerçekte suçlu olanlar kendileriydi. (Bölüm XVI)

11 Eylül’deki New York ve Washington’dan, Mart 2004’teki Madrid’e ve Temmuz 2005’teki Londra’ya kadar, terör saldırıları habeas corpus (suçsuzluğunu ispatlama hakkı) ilkesinin askıya alınmasına bahane oluşturdu.

Terör karşıtı mevzuata göre, bir kimse keyfi olarak tutuklanabilir ve belirsiz bir süre için gözaltında tutulabilir.

Daha genel bir deyişle, boydan boya Batı Dünyası’nda yurttaşlar, mimlenmekte ve yaftalanmakta, elektronik postaları, telefon görüşmeleri ve faksları izlenmekte ve kaydedilmektedir.

Kentsel alanlara yerleştirilmiş binlerce kapalı devre TV kamerası onların hareketlerini gözetlemektedir.

Ayrıntılı kişisel bilgiler, Büyük Birader’in dev veri bankalarına doldurulmuştur.

Bu kataloglama işlemi tamamlandığında, insanlar su sızdırmayan hücrelere kilitlenmiş gibi olacaklardır.

Cadı avı, yalnızca etnik yapısı dolayısıyla terörist oldukları varsayılanları hedef almamakta; aynı zamanda, değişik insan hakları, olumlu eylem ve savaş karşıtlığı yandaşları da terör karşıtı mevzuatın konusu olmaktadır.

Ulusal Güvenlik Doktrini

2005’te Pentagon, Washington’un küresel askeri yönetimine ilişkin programının geniş bir çizimini oluşturan Amerika Birleşik Devletlerinin Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) başlıklı önemli bir metin yayınladı. NDS, yönetimin Yeni Amerikan Yüzyılı Projesinde (PNAC) altı çizilen "önleyici" savaş doktrininin ayak izlerini izlemekle birlikte, Washington’un küresel askeri programının çerçevesinin ortaya konulmasında çok daha ileri gitmiştir. (Bkz: Bölüm XIX)

Her ne kadar önleyici savaş doktrini, ABD’ye düşman kategorisine sokulmuş ülkelere karşı bir "meşru savunma" aracı olarak askeri eylemi hedeflemekteyse de 2005 tarihli NDS bir adım daha ileri gitmiştir.

NDS, "istikrarsız ülkelere" veya "çöküntüye uğramış uluslara" askeri müdahalede bulunma olanağını öngörmektedir.

Pentagon, bu arada, "Amerikan Anavatanının Savunması" için teröristlere ve haydut düşmanlara karşı nükleer silahlar kullanımım onaylayan bir görüş doğrultusunda önemli bir propaganda ve halkla ilişkiler kampanyası başlattı.

Terörizm karşıtı önemli eylemler çerçevesinde kullanılacak nükleer bombanın Pentagon tarafından "siviller için uygundur" biçiminde sınıflandırılmış olması mantıkla bağdaşmamaktadır.

2005 yılında ABD Stratejik Komutanlığı (STRAT-COM)11 Eylül türünde başka bir terörist saldırıya karşı kullanılmak üzere olasılıklar üzerine kurulmuş bir plan" hazırladı.

Plan, İran’a yönelik, taktik nükleer silahların kullanımı suretiyle hava saldırılarının yapılmasını içermektedir.

Amerika’nın "Teröre Karşı Savaşı"

Bu kitabın ilk on bölümü, bazı değişiklikler ve güncellemelerle birlikte, 2002 yılında Savaş ve Küreselleşme: 11 Eylül’ün Arkasındaki Gerçek adıyla yayınlanan ilk baskısıyla örtüşür.

Elinizdeki genişletilmiş baskı, Irak’ın istilasının öncesinde ve sonrasında yapılmış olan araştırmaların ürünü olan oniki yeni başlığı içermektedir. (Bölüm III ve IV)

III. ve IV Bölümdeki malzemelerin sıralanması, 11 Eylül sonrası s askeri ve ulusal güvenlik programının tarihsel evrimiyle uyumludur. Birincil amacım, resmi açıklamaları çürütmek ve -ayrıntılı kanıt ve belgelemelerden yararlanarak- Amerika’nın "teröre karşı savaşı"nın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak olmuştur.

Birinci ana bölüm, 11 Eylülle ilgili olarak El Kaide’nin tarihi ve Amerikan istihbarat aygıtı üzerinde odaklanmış bulunan dört bölümü içermektedir.

Bu bölümler, birbirini izleyen hükümetlerin, ulusal toplumları kargaşaya sürükleyerek ve siyasal istikrarsızlık yaratmak suretiyle terörist örgütleri nasıl desteklediklerini ve ayakta kalmalarını sağladıklarını belgelemektedir.

Savaş ve Küreselleşme başlığını taşıyan ikinci ana bölüm, "savaş ve terörizmi" belirleyen stratejik ve ekonomik çıkarlar üzerinde yoğunlaşmıştır.

Üçüncü ana bölüm, Irak istilasından önceki ve sonraki savaş propagandasının ve yanlış bilgilendirme kampanyasının ayrıntılı bir çözümlemesini içermektedir.

Yeni Dünya Düzeni başlığını taşıyan dördüncü ana bölümde, Bush yönetiminin önleyici savaş doktrini (Bölüm XIX), ABD’nin himayesinde yürütülen Taliban sonrası uyuşturucu ticareti ve özellikle "11 Eylül sabahında uçaklarda ne oldu" sorusuna odaklanarak 11 Eylül Komisyonu Raporu gözden geçirilmektedir.

XX. bölüm, terör uyarı sistemleri ve onların doğurduğu sonuçlar üzerinde odaklanmıştır.

XXI. Bölüm, anayasal hükümetin ortadan kaldırılmasına yol açan sıkıyönetimin ilanı yolunda yararlanılan acil önlem yöntemlerinin incelenmesi ile devam etmektedir.

Bu açıdan, ABD Kongresi, askerlerin polise ve yargının işleyişine doğrudan müdahalesine olanak sağlayan yöntemler kabul etmiştir.

Ulusal ölçekte acil durumlarda -yani, sözde terör saldırısına karşı- ABD’de bir askeri hükümetin kurulmasına kadar varabilecek açıkça belirlenmiş önlemler öngörülmüş bulunmaktadır.

Son olarak, XXII. Bölüm, Britanya’da, Avrupa Birli-ği’nde ve Kuzey Amerika’da ortalığı kasıp kavuran polis devleti önlemlerinin alınması sonucuna varan, 7/7 tarihinde Londra’da meydana gelen bombalı saldırıların geniş boyutlu sonuçları üzerine odaklanmıştır.

Bu kitabı yazmak, kolay bir iş değildi. Malzemeler bir hayli hassastı.

Buradaki analizin ABD dış politikasının üzerine oturduğu iğneli alanı iğneleyen sonuçları, hem belalı hem de rahatsız edicidir. Varılan sonuçların kabulü zordur, çünkü devletin üst katmanlarının suçluluğa bulaştıklarına işaret etmektedir.

Ayrıca, yönetimin savaş programının meşruiyetini savunan ve ABD destekli savaş suçlarını ört bas etmekte büyük şirket topluluklarının denetimi altındaki medyanın suç ortaklığını ortaya koymaktadır.

İran’a karşı askeri hareket doğrudan doğruya İsrail’in karışması sonucunu doğurur, bu da karşılık olarak, işgal altındaki Filistin topraklarındaki göçe ek olarak, Ortadoğu’da daha geniş kapsamlı bir savaşı tetikleyebilir.

Yeteneğimin azamisini kullanarak olağanüstü karmaşık bir siyasal sürecin kanıtlarını ve ayrıntılı belgelerini sağlamaya giriştim.

Tüm yeryüzündeki milyonlarca insanın yaşamsal yararları söz konusudur. Gerçeğin egemen olması ve bu ayrıntılı araştırmanın Dünya barışı davasına hizmet etmesi samimi umudumdur. Bu hedefe, ancak, Amerika’nın "teröre karşı savaşının" arkasındaki yalanların açığa çıkarılmasıyla ve yaygın savaş suçlularının sorumlusu olan siyasal ve askeri baş aktörlerin sorgulanmasıyla ulaşılabilir.

Çalışmalarım boyunca çabalanma destek olan ve gerçeği aydınlatıcı yararlı araştırmalar sağlayan pek çok insana borçluyum, www.globalresearch.ca adresindeki Global Research sitesinin okuyucuları, sürekli bir esin ve yüreklenme kaynağı oluşturmuşlardır.

Yaratıcılık ürünü olan ve Yeni Dünya Düzeni’ni canlı bir biçimde ifade eden ön kapak desenlerinden ve ayrıca bu kitabın düzenlenmesi ve oluşturulmasmdaki katkılarından dolayı Nicolas Calve’ye müteşekkirim. Son el yazılarının yayınlanmasında bana yardımcı olan kızım Natacha’ya da teşekkür borcum var. Ayrıca, ekte yer alan metinleri özenle araştırmış olan Dr. Leuren Moret’ye ve Glen Rangwala’ya müteşekkirim.

Michel Chossudovsky

Terrasse- Vaudreuil, Quebec, Ağustos 2005

TSK DOSYASI : Çişini yaparken F-16 düşüren pilotlar


Çişini yaparken F-16 düşüren pilotlar

Başsavcılığın ‘Hava Kuvvetleri’ raporunda, eğitim veren öğretmen ve pilotların tecrübesizliği nedeniyle 2 yılda 9 uçak kazası yaşandığı, bu kazalarda 3 adet F-4 ile 6 adet F-16’nın düştüğü yer aldı.

FETÖ çatı soruşturmasına eklenen başsavcılığın ‘Hava Kuvvetleri’ raporunda, eğitim veren öğretmen ve pilotların tecrübesizliği nedeniyle 2 yılda 9 uçak kazası yaşandığı, bu kazalarda 3 adet F-4 ile 6 adet F-16’nın düştüğü yer aldı.

Habertürk’ten Fevzi Çakır’ın haberine göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü FETÖ çatı soruşturması dosyasına, 15 Temmuz darbe girişiminde bazı uçakları aktif olarak kullanılan Hava Kuvvetleri’ne ilişkin çarpıcı bir rapor girdi. "FETÖ’yle bağlantılı öğretmen ve pilotların tecrübesizliğinden" kaynaklandığı belirtilerek son dönemde yaşanan uçak kazalarına da yer verilen raporda, Hava Kuvvetleri’nde eğitim veren öğretmenlerin yetersizliği ve pilotların tecrübesizliği sonucunda 2 yılda 9 uçak kazasının meydana geldiği kaydedildi. 3 adet F-4 ile 6 adet F-16 uçağının karıştığı kazalar sonucunda 7 pilotun şehit düştüğü vurgulandı.

Genelkurmay Başkanlığı, uzun süre TSK’daki Cemaat yapılanmasını tasfiye etmeyi reddetmiş, orduda Cemaat yapılanmasının olmadığını iddia etmişti.

‘KAZA KIRIM İNCELEMESİ DDK TARAFINDAN YAPILMALI’

Yetenekli pilotların ordudan uzaklaştırılması ve yerlerine FETÖ mensuplarının getirilmesinin kazaları artırdığı belirtilen raporda, "Gerekli sert önlemler alınmadığı takdirde kazalar devam edecektir. Tüm kaza kırım inceleme analizlerinin Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafından yapılması gerekmektedir" denildi. Kazaların ayrıntılarına da yer verilen raporda, "13 Mayıs 2013 tarihinde Suriye krizi kapsamında sınırda bekleme görevi icra eden F-16 savaş uçağının, pilotunun idrarını yaparken bel kemeri tokasını uçuş kumandası ile sandalye arasına sıkıştırdığı için düştüğü de yer aldı. Uçağın düşüş nedeni olaraksa ‘pilotaj ve eğitim eksikliği’ tespitine yer verildi.

UÇAKLARDA İDRAR PAKETLERİ VAR

Savaş uçaklarında pilotların saatler süren görev sırasında tuvalet ihtiyaçlarını gidermeleri için idrar torbasına benzer paketler bulunuyor. Pilotların tulumları da bu paketleri rahatlıkla kullanabilecek şekilde tasarlanıyor.

‘ELEKTRİK DİREĞİNE BİLE ÇARPTILAR’

Başsavcılığın raporunda yer verilen 9 kaza ve kazalara ilişkin tespitler şöyle:

22 Ocak 2013: Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait F-16 gece uçuş için kalkış yaparken pistten çıktı. Uçak ağır hasar gördü. Pilot ve makinist hatası.

13 Mayıs 2013: Suriye krizi kapsamında sınırda bekleme görevi icra eden F-16 savaş uçağının pilotu idrarını yaparken, bel kemeri tokasını uçuş kumandası ile sandalye arasına sıkıştırdığı için uçak düştü. Sebep pilotaj ve eğitim eksikliği. Kazada şehit olan pilot, eğitimde yetersiz görülüp elenmek istenmesine rağmen paralel yapı mensubu olduğu için F-16 pilotu yapıldı.

30 Eylül 2013: Sivas Kangal’da RF-4E uçağı düştü. İki pilot yaralı kurtuldu. Raporda pilot hatası (uçağın pilot tarafından yanlış kumanda ile anormal duruma sokulması) tespit edilmesine rağmen, paralel ekipten olan üs komutanı etkilendiğinden heyet görevden uzaklaştırılarak tekrar rapor yazıldı.

23 Haziran 2014: Merzifon 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait bir F-16 uçağı inişte pilotun uzun oturmasından (uçağın pist başı yerine daha ileriye teker koyması) dolayı pistten çıkıp kaza kırım geçirdi. İdari ve pilot hatası.

Ağustos 2014: 4. Ana Jet Üs komutanlığı’na ait bir F-16 uçağı Afyon yakınında limitlerin altına inip yüksek gerilim hattına çarptı ve Afyon Meydanı’na acil iniş yaparak düşmekten kurtuldu. Sebep, pilot hatası.

2 Eylül 2014: Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait F-16 uçağı son yaklaşmada limitlerin altına inerek elektrik direğine çarptı. Pilot atladı, uçak kullanılamaz hale geldi. Sebep, pilotaj hatası.

1 Aralık 2014: 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait bir adet F-16 uçağı kolda iniş alçalmasındayken, bulut içinde tecrübesizlik ve lider hatası nedeniyle his yanılması sonucu uçağın kontrolü kaybedilmiş, pilot atlayarak kurtulmuştur. Uçak kullanılamaz hale geldi.

24 Şubat 2015: Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait 2 adet RF-4E uçağı gece inişe geçerken dağa çarptı. 4 pilot şehit oldu. Sebep, pilot hatası. Hata yer radar operatörüne bağlanmak istendi.

5 Mart 2015: Eskişehir 1. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait bir adet F-4E 2020 uçağı Konya’da düştü. İki pilot şehit oldu. İki farklı filodan, iki aynı devreden pilotun aynı uçakta uçurulması idari hata olup, pilotların uçağı düşürmesi yoğun uçuş baskısı, tecrübesizlik ve aşırı yorgunluk sebebiyledir.

Odatv.com

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI /// VİDEO : Gizemli Lahitinin Esrarı Arles Sur Tech


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=6_8TL1Mg9Rs&feature=em-subs_digest

ÖZEL BÜRO NOTU : Doğu Pireneler’deki küçük bir kasaba olan Arles-sur-Tech, çok ünlü bir yerdir. Ayrıntılar konusunda özel ilgileri nedeniyle akın eden bilimciler bir yana, inançlılar kadar inançsızlar da bu küçük kasabayı ziyaret etme zorunluluğu duyarlar. Kasabanın kilisesinde, sarkaç ve çatal dallardan akarak gelen derelerden çok daha ilginç bir pınar vardır. Ve bu pınarın Cennet ile Dünya arasında bir yerlerden kaynadığına inanılmaktadır. Pınar, her biri yerden 20’şer cm yükseklikteki ince ayaklar üzerinde duran ve başka hiçbir yer ve duvar ile temas etmeyen mermer bir lahitten fışkırır. Boşluktan akar gibi ve bu suyun şifalı olduğuna inanılır. Denildiğine göre zamanında bir cüzzamlı bu suda yıkanmış ve hemen iyileşmiş.

FİNANS & EKONOMİ DOSYASI : Kredi Derecelendirme Kuruluşlarına Alternatif Ne Olabilir ?


Kredi Derecelendirme Kuruluşlarına Alternatif Ne Olabilir?

Kredi derecelendirme kuruluşlarının kararlarındaki tutarsızlık ve yanlılık, artık gelenek haline geldi. Bu durum, özellikle ülke ekonomilerine getirdiği maliyet dikkate alındığında, bir suç oluşturuyor.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının nasıl ve neye göre not verdikleri konusunda her gün yeni bir şey ortaya çıkıyor.

Özellikle de 2008 küresel ekonomik krizinde yapılan yolsuzluklar, hak edilmediği halde verilen yüksek notlar, yatırımcıyı kandıran yanlış bilgilendirmeler ve ülkelerin karşılaştığı farklı muameleler, kredi derecelendirme kuruluşlarının güvenilirliğinin sorgulanmasına neden oluyor.

Üç tane derecelendirme kuruluşu, tüm ülkeleri ve firmaları paylaşmış neredeyse. Aslında bu durum, büyük bir pastanın paylaşımını da ifade ediyor. Borç veren bankalar, finansal kuruluşlar ve diğer derecelendirme kuruluşları, uzun süredir devam eden ve tabi ki kendilerinin yönlendirdiği bu paylaşımın sona ermesini istemiyorlar.

2015 yapımı Oscar ödüllü “Büyük Açık” filminin bir sahnesinde Amerikan finans sisteminin bir felakete doğru gitmekte olduğunu gören bankacılar, kredi derecelendirme kuruluşlarının bazı kağıtlara neden gereken notu vermediklerini araştırmak için Standard&Poor’s derecelendirme kuruluşunun yetkilisiyle konuşuyor.

Yetkilinin cevabı aynen şu;

“Eğer bizden istedikleri değerlendirmeyi alamazlarsa müşteriler birkaç blok ötedeki rakibimiz Moody’s’e gidip istedikleri sonucu alıyorlar”. Bu diyalog kredi derecelendirme kuruluşlarının nasıl çalıştıklarını da gözler önüne seriyor.

Moody’s’in Türkiye konusunda kafasının karışık olduğu ise, kısa zaman aralıklarıyla yapılan açıklamalarından belli. Moody’s, 21 Eylül’de “başarısız darbe girişiminin Türkiye ekonomisi üzerinde oluşturduğu şokun önemli ölçüde azaldığı” açıklamasını yaparken, sadece 2 gün sonra ne değişiyor da, 23 Eylül’de, Türkiye’yi birden “yatırım yapılamaz” buluyor.

Birbirine taban tabana zıt bu açıklamaları, hangi objektif kriterlere göre yapıyorlar? Üstelik iki açıklamaya temel teşkil eden veriler aynıysa, ne oldu da birbiriyle çelişen iki yorum geliyor?

Kredi derecelendirme kuruluşlarının kararlarındaki tutarsızlık ve yanlılık, artık gelenek haline geldi. Ancak bu durum, özellikle ülke ekonomilerine getirdiği maliyet dikkate alındığında, bir suç oluşturuyor.

BU KURULUŞLARA KARŞI NE YAPMAK GEREKİYOR?

Peki bu kuruluşlara karşı biz ne yapmalıyız? Hangi önlemleri almalıyız?

Bunun için 2012 yılında, yani Türkiye’nin yatırım yapılabilir seviyede notlandırılmadığı bir dönemde SETA Vakfı için hazırladığımız çalışmada, bugünkü durumu öngörerek bazı tespitler yapmıştık. Üzülerek söylüyorum ki, bu tespitlerin hepsi halen geçerli. Çünkü bu konuda hiçbir şey yapamadık ve hiçbir önlem alamadık.

Bu tespitleri özetlersek,

Türkiye’de kredi derecelendirme konusunda hangi kurumun yetkili olduğu belli değil. Yetkili kurum Hazine mi, BDDK mı, SPK mı, Merkez Bankası mı bilmiyoruz. Kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye ekonomisini değerlendirmesinde hangi kurumun cevap vereceğini bilmiyoruz. Bu yüzden, yetkili kurum ve kuruluşların belirlenip aralarında koordinasyon sağlanmalıdır.

Kredi derecelendirmeye yetkili kurumlarda, uzman kişilerden oluşan bölümler kurulmalıdır. Bu bölümler, derecelendirme kuruluşlarının verdiği notları analiz edip, metodolojide ve öngörüde yaptıkları hataları tespit ederek yatırımcıları bilgilendirmelidir.

Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının raporlarındaki geleceğe yönelik tahminlerinin gerçekleşip gerçekleşmediği incelenmeli, öngörülerin doğru çıkıp çıkmadığı tespit edilerek gerektiğinde bu kuruluşlara yaptırım uygulanabilmeli, hızlı bir şekilde geri bildirim yapılmalıdır.

İlgili ekonomi kurumları, notlandırma haksız ve yanlış ise tepkisini ortaya koymalı, aynı zamanda kredi derecelendirme kuruluşlarının bir daha bu tür yanlışları yapmamaları konusunda gerekli girişimlerde bulunmalıdır.

Düzenleyici kurumların ulusal kredi derecelendirme kuruluşlarına uyguladıkları şartlar, uluslararası derecelendirme kuruluşları için de geçerli olmalıdır.

YENİ DERECELENDİRME KURULUŞUNA İHTİYAÇ VAR

Gelişmiş ülkelerin içinde bulunduğu olumsuz koşullar ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının yaşadığı itibar kaybı, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin derecelendirme sektöründe öne çıkması ve yeni derecelendirme kuruluşlarının kurulması için önemli bir fırsattır.

Hatırlarsak Çin, 1994 yılında, üç kredi derecelendirme kuruluşuna tepki olarak kendi kredi derecelendirme kuruluşu olan Dagong Global’i kurdu.

Dolayısıyla, İstanbul Finans Merkezi projesiyle, İstanbul’un finans merkezi olması halinde bu bölgede kurulacak derecelendirme kuruluşu ile derecelendirme sektörünün oligopol yapısı kırılabilir.

*Kredi Derecelendirme Kuruluşları: Alternatif Arayışlar Erdal Tanas Karagöl, Ülkü İstiklal Mıhçıokur, SETA, 2012.

[Yeni Şafak, 29 Eylül 2016]

AMERİKA DOSYASI : ‘Alaturka’ Medyamız ve ABD Başkanlık Seçimleri


‘Alaturka’ Medyamız ve ABD Başkanlık Seçimleri

Her şeyin alafrangasına pek tutkun olan medyamız, konu kendisine gelince pek bir ‘alaturka’, pek bir ‘şarklı’!

ABD’de kasım ayında yapılacak olan başkanlık seçimleri öncesi, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump ilk televizyon münazaralarını gerçekleştirdiler. CNN’in yaptığı ankete göre izleyiciler açık ara Hillary’nin performansını başarılı bulmuşlar. Anket böyle diyor lakin güven olmaz! Çünkü Amerikan medyası, başkanlık seçiminde açıkça taraf almış durumda. Her iki başkan adayını destekleyen medya kuruluşları da var, ancak Hillary Clinton’ın medyada destekçisi daha fazla.

Amerika’da olunca, bu işler böyle oluyor. Türkiye’deki gibi medya kuruluşları sen yandaştın, ben değildim numaralarına hiç tenezzül etmiyorlar. Toplum, medyanın bir hayır faaliyeti olmadığının farkında! Birbirlerini kandırmıyorlar. Medya ticari ve siyasi bir faaliyet alanı olduğu için Demokratları ve Cumhuriyetçileri destekleyen medya organlarının olması tabii karşılanıyor.

Siz bakmayın “yandaş medya” gibi lafların Türkiye’de moda olduğuna. “Yandaş” diye yazılır, “bize değil başkasına yandaş olan” diye okunur. E peki bize yandaş olanlar ne olacak? Onlar bağımsız gazeteci, objektif doğrunun peşindeler. Tabii ya…

Mesela ‘Beceremediniz Artık Bırakın’, ‘Paşa Paşa İmzaladı’, ‘411 El Kaosa Kalktı’ gibi her biri utanç vesikası olan manşetleri atarken Türk medyası, özellikle de Doğan Grubu çok tarafsızdı değil mi? Ahmet Kaya’dan Hrant Dink’e, onlarca ismi hedef gösterirken, holding medyası kesinlikle yandaş değildi değil mi? Toplumsal kaos çıkarmak, askerî darbeye zemin hazırlamak, zinde güçlerin doğrultusunda yayın yapmak gibi bir ‘taraf’ları kesinlikle yoktu değil mi? Cumhuriyet tarihinin en derin ekonomik ve sosyal krizinden sonra, ithal malı bakan Kemal Derviş’i, beklenen mehdi diye parlatırken, neyin tarafını tutmuş olabilir ki çok tarafsız holding medyası?

Vesayeti desteklersen, derin devletin üstünü örtersen, askerî darbelere zemin hazırlarsan, dış müdahalelerin halkla ilişkiler faaliyetini yürütürsen bağımsız ve tarafsız medya olursun; statükoya karşı sivil hükûmeti desteklersen ‘yandaş’. Her şeyin alafrangasına pek tutkun olan medyamız, konu kendisine gelince pek bir ‘alaturka’, pek bir ‘şarklı’!

Madem Amerikan seçimlerinde taraf tutmak serbest, o zaman biz de kimi destekleyeceğimize karar verelim. Medyamızın diğer kesiminde olduğu gibi Amerika’ya bir hayranlığımız yok! Aslında ucu Türkiye’ye dokunmasa, dünyanın en yüzeysel topluluğunu iki kötüden hangisinin yöneteceği çok da umurumda değil! Lakin kaderin cilvesi, dünyanın en sığ topluluğu aynı zamanda süper güç ve bu yüzden Amerika’yı kimin yöneteceği bizi de ilgilendiriyor.

Öncelikle Obama’dan kötüsü olamayacağını söylemek lazım herhâlde. Kim gelirse gelsin yeter ki ne yaptığını bilen bir dış politikası, oturup müzakere edilebilecek gerçekçi bir yaklaşımı olsun ve ne yaptığını bilsin! Böylesi Obama döneminden daha iyi olacaktır Türkiye için. Geleneksel olarak Demokrat başkanlardansa Cumhuriyetçi başkanlarla daha iyi ilişkiler kurmuştur Türkiye. Keza Hillary’nin FETÖ ile oldukça içli dışlı olması Türkiye açısından ayrı bir açmaz. Hâl böyle olunca genel görüntü bütün İslamofobikliğine rağmen Trump döneminin Türkiye-ABD ilişkileri için daha avantajlı olacağı yönünde.

Öte yandan kim başkan olursa olsun, Türk-ABD ilişkilerinin önümüzdeki dönemde de gergin olacağını göz ardı etmemek lazım. Türkiye güçlendikçe, çıkarları Amerikan çıkarları ile daha sık çelişiyor. Ve bu çatışma alanlarında Türkiye eskiden olduğu gibi kendisine takdir edilene razı olmuyor! Payına düşeni kendisi tanımlamak istiyor! Dolayısıyla önümüzdeki dönemde kim başkan olursa olsun bu çelişkili zeminden fazla uzaklaşması mümkün değil. Her hâlükârda çatışma devam edecek. Değil Hillary veya Trump ‘Türkiye sevdalısı’ bir Amerikalı başkan olsa bile Amerika’nın Türkiye’ninkilerle eskisine göre çok daha fazla çatışan çıkarlarına uygun bir dış politika izleyecek. Ülke çıkarını bir kenara bırakıp yabancı ile iş tutmak da medyamızın diğer kısmına ait bir ‘alaturkalık’ ne de olsa!

[Türkiye, 29 Eylül 2016]

GÜNDEM ANALİZİ : Darbesiz Türkiye ve Gelecek Tasavvuru


Yakın târihimiz gösteriyor ki kışlaya siyâset girdiğinde ve askerler siyâsetle iştigâl etmeye başladığında, ordumuz girdiği bütün savaşları (93, Balkan, Trablusgarp ve Birinci Dünya) kaybetti ve devlet düzeninde 1876-1908 Darbeleri, 31 Mart Vakası, Bâb-ı Âlî Baskını, 27 Mayıs-12 Eylül Darbeleri, 28 Şubat Süreci ve 27 Nisan E-Muhtırası ile kalıcı tahrîbatlar meydana geldi.

Ne yazık ki darbeler döneminin kapanmadığı, bir kısım subayların geçmişteki darbelerden gereken dersi çıkarmadığı ve hâsılı ordu içinde darbeci rûhun/ateşin sönmediği, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle bir kez daha ortaya çıktı. Anladık ki cuntacılar hâlâ görevde, ‘durumdan vazîfe çıkarmaya’ âmâde; gelişen şartlara ve yeni durumlara göre jenerik senaryolarını ve planlarını güncelleyip aktif hâle getiriyorlar.

Bu yazıda, 1908 Darbesi’nden bu yana ülkemizin hangi bâdireleri atlattığını ve darbesiz yeni Türkiye’yi tesis etmek için neler yapmamız, hangi yol haritasını izlememiz gerektiğini değerlendirmeye çalışacağız.

DARBECİ ZİHNİYETLER, DARBELİ DEMOKRASİMİZ

İttihatçıların Sultan Abdülhamid ve yönetimine karşı gerçekleştirdiği 1908 Darbesi’nin (ayrıntı için “Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası” eserimize bakılabilir) günümüze bıraktığı meş’um miras şu oldu:

Halka güvenmeyen, düşman kesilen seçkinci aydınlar, asker-sivil bürokrasi zümresi; dîne, târihe, Osmanlı’ya, millî-mânevî değerlere yabancılaşıp düşmanlaşan, batıcı ve sözde çağdaş aydın ve idâreci tabaka; ordunun siyâsetle iştigâl etme itiyâdı; siyâsete müdahale etmeyi hak belleyen, meslek edinen askerler; komitacılık/darbecilik geleneğinin askeriye içerisinde iyice kök salması; fâili meçhul siyâsî-askerî cinâyetler, suikastlar, komplolar; 31 Mart benzeri irticâ süsü verilmiş tertip hâdiseler/oyunlar; derin devlet anlayışının ve bunu temsil eden tâifenin devlet âzâlarını sarmaya başlaması; devleti tehdit eden düşman mefhumunun değişmesi, ‘iç düşman’ mefhumunun hayat bulması…

1908 Darbesi sâdece siyâsî değil, ictimâî ve iktisâdî yapıda da köklü değişiklikler meydana getirdi. Aykut Kansu, 1908 Devrimi’nin Türkiye târihinde 1923 Devrimi’nden daha önemli, “gerçek” dönüm noktası olduğunu ileri sürer.

Meşrûtiyetin ikinci kez ilânıyla ülkede katılımcı, çoğulcu bir demokratik hayâtın başlayacağı umudu doğdu. Ancak kısa müddet sonra bu umutlar tamâmen söndü. Çünkü İttihatçılar, 1913 Bâbıâli Baskını’ndan sonra çok partili hayâta son verdiler. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidâra gelmesiyle tek partili siyâsî hayâtın temellerini attılar.

“Hürriyet, meşrûtiyet!” çığlıklarıyla devleti ele geçirmelerine rağmen, müstebit diye ithâm ettikleri Sultan Abdülhamid dönemine rahmet okutup, ülkede tam bir “meşrûtî diktatorya” tesis etmekten geri kalmadılar. İktidâra gelir gelmez hürriyeti de, meşrûtiyeti de yalnız kendileri için istediklerini ortaya koydular.

İttihatçılar siyâsî iktidarlarını kaybetmemek için, meşrûtî/demokratik ilkelerle bağdaşmayan, seçimlerde devlet gücünün kullanılması geleneğinin tohumlarını ektiler. Mecliste çoğunluğu sağlamanın siyâsî iktidârı elde tutmak için yeterli olmadığı, âdetâ bu dönemde tescillendi. Bu anlamda kötürüm bir demokrasi kültürünün, sicili bozuk bir siyâsî hayâtın ve askerî vesâyetten kurtulamayıp tam anlamıyla muktedir olamayan zayıf ya da kukla iktidarların önü açıldı.

BİTMEYEN PARANOYA

1908 Darbesi’nin devâmı niteliğinde, 13 Nisan 1909’da 31 Mart Vakası adıyla târihe geçen sözüm ona irticâî bir isyan patlak verdi. Bu vakayla Osmanlı târihinde ilk defa bir pâdişah, II. Abdülhamid Han, irticâ bahane edilerek tahttan indirildi. İrticâ, İttihatçılar aracılığıyla ilk kez yönetimi ele geçirmek, devleti kendi siyâsî-ideolojik görüşleri ekseninde şekillendirmek için bir darbe aracı olarak kullanıldı. Bu geleneği yakın siyâsî târihimizde başlatanlar, irticaı kullanışlı bir manivela hâline getirenler maalesef İttihatçılar oldu.

Cumhuriyetin ilk döneminde zuhûr eden Menemen-Kubilay Olayı ile son dönemde 90’lı yıllarda tertip edilen Sivas-Madımak Olayı’nı andıran birçok hâdise, esin kaynağı, mâhiyet ve sonuçları itibâriyle 31 Mart ile benzerlik taşır. İrtica kılıfı ve gerekçesinden, yeni Türk Devleti ve cumhuriyet yönetimleri çokça istifâde etti.

Türkiye, rejimi ve inkılâpları tehdit ettiği öne sürülen irticâ ve irticâî hareketler/gruplar bahane edilerek, 27 Mayıs 1960’dan başlayıp 28 Şubat 1997’ye, oradan da günümüze uzanan açık-gizli, modern-modern ötesi bir dizi darbeye, darbe girişimlerine sahne oldu.

Bu süreçte, dînî, an’anevî ve târihî değerlere ve mîrâsa bağlı muhafazakâr kesimleri ehlîleştirmenin, devlete ve rejime mûtî kılmanın, geçmişle ve onun taşıdığı kıymet hükümleriyle irtibatlarını kesmenin en dize getirici unsuru olarak yine aynı kavram ve iddialar kullanıldı.

Dindar kesimin öncülük ettiği her hareket, faaliyet ve hizmet hep irticâ kavramıyla özdeşleştirildi. Türkiye’yi geriye götürme amaç ve özlemi taşıyan irticâî hareketler olarak nitelendirildi. Devleti tehdit eden iç düşmanlar kategorisine sokuldu. İrticâ silahı Cumhuriyet târihi boyunca mezkûr kesimler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi tutuldu, dâimî bir baskı, şiddet, sindirme ve terbiye âleti olarak kullanıldı.

ÇAĞDAŞ İTTİHATÇILAR

İktidâra komitacı/darbeci kanaldan gelen İttihatçılar, tâbir yerindeyse rüzgâr ekip fırtına biçtiler. Kendileriyle birlikte koskoca cihan devletinin de fecî sonunu hazırladılar. Devleti kurtarma adına giriştikleri mâcerâlarla milletin geleceğini kararttılar.

Onların zamanında küçüldükçe küçüldük, içimize kapandık. Misyonumuzu, itibârımızı, inancımızı, kültürümüzü ve kimliğimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık. Bu noktada, devrin şâhitlerinden Yakub Kenan Necefzâde’nin, isâbetini bugün de sürdüren orijinal tahlilleri çok düşündürücüdür: “Son yarım asırda bu yurdun ve bu milletin başına gelen musîbetler, gördüğü mihnetler hep İttihat Terakki’nin seyyielerinin netîcesidir. Felâketlerin, huzursuzluğun ve çekilenlerin mebdei, menşei ve esâsı İttihat ve Terakki rûhudur.”

Şimdi Jön Türklerin/İttihatçıların izinden Ulusalcılar, Beyaz Türkler, Ergenekoncular gidiyorlar. Sâhibi olduklarını zannettikleri ülkeyi ve devleti kurtarmak, efendisi oldukları milleti irşâd etmek adına toplum mühendisliğine soyunuyorlar. Post-modern darbe girişimleri ve yapılanmaları ile ülkenin geleceğini tanzim etmeye, demokrasiye balans ayarları yapmaya kalkışıyorlar. Ülkeyi ve toplumu mâcerâdan mâcerâya, yeni yeni uçurumlara ve felâketlere sürüklemek istiyorlar.

Bu bakımdan, İttihatçı rûhun ve kafa yapısının asrî mefhumlarla desteklenmek ve mutasyona uğramak sûretiyle bugün de varlığını sürdürdüğünü; “çağdaş ittihatçılık” kisvesinde hâlen hükümferma olduğunu söyleyebiliriz.

BU ÇAĞDA DARBE OLUR MU?

Nasreddin Hoca misâli ‘ya tutarsa’ veya ‘bir b planı olarak yedeğimizde dursun’ mantığıyla, devamlı sûrette darbe üretmelerine rağmen her defasında hüsrâna ve başarısızlığa mahkûm olan cuntacı şebekelerin, 12 Eylül Darbesi’nden bugüne planlarını ve amaçlarını tam anlamıyla gerçekleştirememenin ve onca çabanın boşa gitmesinin verdiği bir tıkanmışlık, tükenmişlik ve bunun hâsıl ettiği hınç ve tepki içerisinde bulundukları âşikârdır. 28 Şubat Post-Modern Darbesi ve 2007’deki siyâsete müdahale eden 27 Nisan E-Muhtırası’ndan bu yana Türkiye’nin bir dizi darbe tehlikesi atlattığı ve darbeye azmetmiş bâzı cuntacı çevrelerin bu konuda bitmez tükenmez bir hırs ve hummâlı bir gayret içerisinde oldukları net biçimde anlaşılmıştır.

Ülkemiz, milletimiz ve demokratik hayâtımız neredeyse onlarca yıldır sürgit bir biçimde darbelenmek istenmiştir. Ancak Allah’ın tevfik ve inâyeti, milletimizin güçlü irâdesi, sağduyusu ve duâsı sâyesinde ülkemize, demokrasiye ve istikbâlimize kurulan büyük tuzakların, oynanan kirli oyunların ve karanlık tezgâhların hepsi de bozulmuştur. Galiba herkesi en fazla hayret ve dehşete sevk edip kafaları karıştıran, fakat bir türlü tatminkâr cevaplar bulunamayan ifritten sualler şunlar olsa gerek:

Post-modernitenin zirve yaptığı, tam demokrasiye geçmek ve onun kazanımlarından/nimetlerinden faydalanmak için insanlığın kıyasıya yarıştığı günümüz dünyâsında, 21. yüzyılda hâlâ ‘darbe’ kelimesinden ve teşebbüsünden nasıl söz edilebilir?

Modern ve gelişmiş ülkelerin neredeyse 50-100 yıl geride bıraktıkları darbe girişimleri ve kaygıları ile daha ne zamana kadar yatıp kalkacağız?

Çocuklarımıza ve torunlarımıza lâyık gördüğümüz miras, çağdaşlaşamamış Türkiye(!) ve modern askerî demokrasi(!) mi olacak?

Türkiye, kurulduğundan beridir devâm edegelen siyâsî-toplumsal sancılardan, rejim bunalımlarından, ara rejim sendromlarından, askerî darbelerden/vesâyetlerden ne vakit kurtulacak? Ve şu soruyu, bu milletin bir ferdi ve evlâdı olarak tekrar yüksek sesle sormak durumundayım: Türkiye’nin yükselme dönemi ne zaman?

Darbe heveslisi fosilleşmiş insanlar ve odaklar bu yüzyılda hâlâ nasıl yaşayabiliyor? Yıllardır dillerine ve söylemlerine doladıkları ‘muasır medeniyet’ ya da ‘çağdaş yaşam’ edebiyatından hiç mi nasiplenmemişler?

Milletini büyük bir tehlike/tehdit olarak gören ve balans ayarlarıyla hizâya sokmak için kanlı komplolar, sözde harp oyunları tezgâhlayacak kadar ordumuz içerisinde cuntacı şebekeler ve subaylar nasıl barınabilir? Sıkıyönetim ilan edip yönetime el koyacak; memleketi bir açık hava hapishânesine ve korku ülkesine çevirecek; ülkede kaos/iç savaş çıkaracak kadar gözleri nasıl kararabilir?

Ülkemizin; demokrasi, hukuk, insan hakları, milli irâde gibi alanlarda kırık not alması ve “muasır medeniyet” dersinde sınıfta kalması galiba bunlar için çok da önemli değil. Ayrıca Türkiye’nin, modern dünyânın dışına itilip yalnızlığa mahkûm edilmesi, milletlerarası itibârının ve onurunun yerle bir olup, üçüncü dünya ülkelerinin, Afrika içlerindeki iptidâî memleketlerin gerisine düşmesi dahi bunların pek umurunda değil herhalde.

DARBECİ ŞİZOFRENİ: TÜRKİYE’Yİ KURTARMAK!

Darbecilerin en büyük açmazlarından biri de şudur: Ülkeyi kurtaracağım derken en büyük hıyâneti yapmak! Yâni, Türkiye ve Türk milleti dünyâda rezil olmuş, siyâsî istikrar ve düzen bozulmuş, ekonomi 10-20 yıl geriye gitmiş, ülkenin büyüme ve kalkınma hızı dibe vurmuş, millet aç ve sefil duruma düşmüş önemli değil; zîrâ hedefe ulaşan yolda her şey mubahtır! Her büyük amacın bir bedeli ve riski vardır; getirdikleri götürdüklerinden her zaman daha fazladır!

Hedefledikleri amaç, ülkemiz için takdir ve idealize ettikleri hayat ve gelecek tasavvuru nedir? Tek kelimeyle 1930’lar, 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerdeki darbeler Türkiye’si! Türkiye’yi oraya hapsetmek, fânus içinde tutmak ve oradaki ideal toplum ve devlet hayâtını yaşamaya mahkûm etmek! Gerekirse ebediyyen yerimizde sayalım; ‘az olsun benim olsun’ veya ‘ya sev ya terket!’ felsefesiyle hayâtımızı sürdürelim; gerisi teferruat!

Elbette ki bu hayâtın ve düzenin müessisleri, muktedirleri, imtiyazlıları, buyurganları, ebedî sâhipleri ve en müreffehleri de onlar olacaklar(!). Kendilerine ideal, mâkûl ve şirin gelen bir hayâtı sürdürmek adına ülkeyi geri götürmek; ama bu arada kendi çıkarlarını, mevkilerini ve statükolarını korumanın ve kendi hayat tarzlarını yaşamaya başkalarını da mecbur tutmanın târifsiz keyfini sürmek(!).

Ülkeye ve millete bundan daha büyük bir ihânet olur mu?

DARBELER DÖNEMİ NASIL KAPANIR?

Şu halde çâre ve çözüm nedir? Türkiye bu fâsid dâireden nasıl kurtulacak? Kurulduğundan beri nüksedip duran ve kendisini durmadan geriye götüren darbe döngüsünden ve tezgâhlarından nasıl halâs olacak? Demokrasi, hukûkun üstünlüğü, özgürlükler, insânî gelişmişlik ve kalkınmışlık çıtasını nasıl yükseltecek ve evrensel standartları nasıl yakalayacak?

a) Milletimiz askerin kışlada kalmasını istiyor; siyâsete bulaşmasını, politize olmasını katiyetle arzu etmiyor. Kendisine ve temsilcilerine güvenmeyen, hattâ onları hasım gören, tehdit eden, korku salan ve mânevî değerlerini hakir görüp saygısızlık eden bir asker tipini tasvip etmiyor. “Benim vergimle alınıp kendisine emânet edilen üniformayı, topu ve tüfeği bana ve kutsal değerlerime karşı hiçbir ordu mensubu kullanamaz; eğer kullanırsa ihânet kabûl ederim!” diyor.

b) Ordunun elini siyâsetten behemehâl ve kesin olarak çekmesi hem kendisi hem de ülkemizin selâmeti açısından hayâtiyet arzetmektedir. Askerî terminoloji ve jargon ile ifâde edecek olursak, demokrasiyi zaafa uğratıp baltalamayı ve askıya almayı hedefleyen her “yıkıcı odak/girişim”; ülkemizin saadet, selâmet ve geleceğine mâtuf en büyük iç tehditlerdendir.

c) Türkiye’de askerin darbe yapmasının artık ‘ihtimal dışı’ veya ‘en beklenmedik’ senaryo olduğunu kabûl etsek bile, maalesef bâzı asker-bürokrat kesimi, basın-yayın organları, aydın-yazar takımı, siyâsî partiler ve onların tabanları açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ülkemizde hâlâ bir kısım insanlar, “21. yüzyılda ve demokrasi çağında bile olsak ‘gerektiğinde’ darbe olabilir” diye düşünebiliyor. Darbecilerin en önemli güvencesi, dayanağı, “destekçi tabanı/muhibbi” ve azmettiricisi de onlara sıkıştıkça davetiye çıkartan, darbeci zihniyete sâhip bu “cuntasever” insanlar ve kesimlerdir.

d) Derin Devlet, Gladyo ve onlarla bağlantılı bütün cuntacı şebekelerin, illegal yapıların ve örgütlenmelerin tasfiye olması ve demokrasimiz üzerinde meydana getirdikleri bütün tehdit, cerahat ve tahrîbatların temizlenmesi hayâtî bir zarûrettir.

e) Darbe dönemlerinden kalma tüm düzenlemelere ve yapılara kısa vâdede tedricî olarak son verilmelidir. Öyle esaslı ve caydırıcı düzenlemeler yapılmalı ki, cuntalaşmayı ve darbeyi kimse aklının ucundan dahi geçirmeye cesâret edememeli!

f) 12 Eylül Darbesi’nin ürünü olan 12 Eylül 1980 Anayasası tamâmen lağvedilmelidir. Askerin görev ve sorumluluklarının sınırı ve tanımı yeniden tâyin edilmelidir.

g) Her şeyiyle sivil, yeni bir anayasa hazırlanmalıdır. Miâdını çoktan doldurmuş bir darbe anayasası ile Türkiye’nin askerî-bürokratik vesâyeti aşması, vatandaşlık hak ve hukûkunu tahkim etmesi, özgürlükleri genişletip insan haklarında iyileşmeye gitmesi ve hâsılı devlet, siyâset ve sivil hayatta demokrasinin tüm enstrümanlarını kayıtsız-şartsız hâkim ve âmil kılması imkânsızdır.

h) Ordu içerisinde darbeciliğe bir anlamda zemin hazırlayan, teşvik edip yeltendiren zihniyet, ideolojik eğitim, müfredat ve tüzükler değiştirilmelidir. Tüm gelişmiş ve demokratikleşmesini tamamlamış ülkelerde görüldüğü üzere hızla ideolojik ordudan profesyonel orduya geçilmelidir.

i) Ordu içindeki cuntacı ekipler, mevhum bir rejim/irticâ tehlikesine sığınıp siyâsete müdahale etme ve Cumhuriyeti koruma ve kollama hak ve itiyâdından uzaklaştırılmalı ve ordunun saygınlığına daha fazla zarar vermeden tasfiye edilmelidirler. Cumhuriyeti, devleti, rejimi, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruma görevinin sâdece ordunun değil tüm vatandaşların ve devlet organlarının asli vazîfesi olduğunu artık herkes, bilhassa da askerler benimsemelidir.

j) Bütün toplum kesimlerinin, siyâsî partilerin, medya organlarının ve sivil toplum kuruluşlarının sivil irâdeyi, demokrasi bilincini, kültürünü ve geleneğini güçlendirmeye ve yaygınlaştırmaya gönülden destek olup hizmet etmesi de ihmâl edilemez bir görev ve sorumluluktur.

k) Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları güçlendirilip güvence altına alınır, demokrasi kültürü, halk egemenliği/irâdesi ve hukuk devleti anlayışı daha fazla kök salar ise askerî vesâyetin kıskacından ve darbeler kısır döngüsünden kurtulan ülkemizin, geleceğin mutlu limanlarına daha sâlimen seyahat edeceği ve demir atacağı şüphesizdir. İşte o zaman Türkiye, başka bir ‘Yeni Türkiye’ olacaktır!

Son sözlerimiz şunlar olsun: Devletin, vatanın ve Cumhuriyetin asıl sâhibi, koruyucusu ve kollayıcısı millettir! Siyâsî hâkimiyet, halkın temsilcileri olan sivil otoritenindir; gölgelenip askıya alınamaz! Kimse halkın irâdesini çiğneyemez ve yok edemez!

Darbeden nasipsiz, saadet ve selâmet dolu günler dileğiyle…

İsmail Çolak(Ağustos 2016)

Not: Bu yazı Yenidünya Dergisinin Ağustos-2016 sayısından alıntıdır.

TARİH : 16. yüzyılda Osmanlı Karşı İstihbarat Faaliyetleri (İngilizce)


YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

WordPress.com News

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu