ERMENİ SORUNU DOSYASI : KOMUTANIMIZ EMEKLİ KURMAY ALBAY ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU BİLGİLENDİRİYOR


KOMUTANIMIZ EMEKL KURMAY ALBAY MER LTF TAIOLU BLGLENDRYOR.pdf

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Milletine Adanmış Bir Ömür /// TÜRKİYE’N İN SON KAHRAMANI : ŞÜKRÜ SERVER AYA


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/milletine-adanmis-bir-omur/

1930’da, Romanya’nın Galati şehrinde dünyaya gelir. Galati; “Kale” anlamına gelip, kökeni Kuman Türkçesi’dir. Ailesi ise; 19. Yüzyılda Trabzon’dan gelerek, Tuna Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü yerde bulunan bir liman kenti olan Sulina’ya yerleşmiştir. O zaman Sulina, çoğunlukla Türklerin yaşadığı bir yerleşim bölgesidir.

Ağustos 1939’da, Sovyetler Birliği’nin bugün Moldova olarak adlandırılan Besarabya bölgesini işgal etmesi üzerine, babası tası tarağı toplar ve ailesi ile birlikte Türk Bayraklı bir yük gemisi ile kaçarak anavatan Türkiye’ye, İstanbul’a gelir.

MÜCADELEYİ SEÇER

İlk, Orta ve Lise öğretimini takiben, bugünkü adı Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Kolej’e kabul edilir. Babasının 1951’de bir deniz kazasında yaşamını kaybetmesi üzerine, eğitimine ara verir ve ailesini destekler. Daha sonra tekrar okuluna döner ve 1953’de mezun olur.

Mezuniyetten sonra şirketini kurar, uluslararası ticarete başlar ve yaklaşık 50 yıl hem dünyayı gezer, hem de para kazanır. Daha sonra, yaşı ilerleyince işlerini tasfiye eder, keyfine keyif katacağına, balık tutup arkadaşlarına avcı hikayeleri anlatacağına, o yine zorlu bir mücadeleyi seçer.

TÜRKLER SOYKIRIM YAPTI MI?

Çocukluğunun geçtiği Arnavutköy’de, okul sıralarında ve iş hayatında çok fazla sayıda Ermeni ile ilişki kurmuş ve arkadaş olmuştur. Fakat; Ermeni iddiaları konusunda kafası karışmakta ve kuşku duymaktadır. Tarihe meraklıdır ve sonunda karar verir, 1915 olaylarının gerçek yüzünü araştıracaktır. Gerçekten ataları olan Türkler soykırım yaptı mı? Yoksa yargısız bir infaz mı söz konusuydu?

Gerçekleri öğrenmek için kolları sıvar. “Ermeni Soykırımı” iddiasında bulunan kitapları, makaleleri ve belgeleri tarar. Bu iddiaların tamamen yalan ve iftira olduğunu, büyük bir projenin bir parçası olduğunu görür. Bugüne kadar; 3’ü İngilizce olmak üzere, 5 kitap ve başvuru kaynağı yazmış ve hazırlamıştır.

BÜYÜKELÇİ MORGENTHAU

Bu değerli ve yurtsever insanımız; Şükrü Server Aya’dır. Ben de, beraber katıldığımız bir televizyon programında yakından tanıma onuruna eriştim. O günden beri arkadaşız, dostuz ve kendisini babam gibi severim!

Morgenthau; Kasım 1913-Şubat 1916 arasında, 26 aylık bir süreçte İstanbul Büyükelçisi olarak görev yapmış. Morgenthau’nun görev yaptığı dönem ile ilgili olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticileri ile olan ilişkilerini, görüşlerini ve konuşmalarını, Ermeni tehciri ile ilgili olarak duyduklarını yazdığı “Büyükelçi Morgenthau’nun Anlatısı” adlı bir kitabı var.

BAŞKAN WİLSON’UN ONAYI VAR!

Bu kitap Ermeniler tarafından; “Değeri paha biçilmez bir kaynak” olarak nitelendirilmektedir. Ermenilerin sözde soykırım iddialarının çok büyük bir kısmı, bu kitaba dayanmaktadır. Ama bu kitap; yalan, dolan ve iftiranın üstüne oturmaktadır.

Morgenthau, İstanbul’da görev yaptığı süre içerisinde, şehrin 10 km dışına dahi çıkmamıştır. Kitap, tercümanları olan Arşak Şimavonyan ve Agop Andonyan’ın anlatılarına dayanmaktadır. Büyükelçi ABD’ye döndükten sonra, Osmanlı’yı suçlayabilecek böyle bir kitap yazabileceğini Başkan Wilson’a söyler ve onayını alır. Kitabın yazarının kendisi olduğu da yalandır, biliyor musunuz? Kitap; Pulitzer ödüllü Burton J. Hendrick’e yazdırılmış ve karşılığında bugünkü değeri ile yaklaşık 1 milyon 300 bin ABD doları verilmiştir.

BÜYÜKELÇİ’NİN MANTIK DIŞI ÇELİŞKİLERİ

İşte Şükrü Server Aya; “Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau” (Büyükelçi Morgenthau’nun Mantık Dışı Çelişkileri) adlı kitabında, bu rezillikleri, kepazelikleri ve iftiraları yabancı kaynaklı belgelere dayanarak anlatıyor. Kitabında karşı konulamaz ve inkar edilemez belgeler konuşuyor, masal anlatılmıyor. Bu kitabı mutlaka alın, okuyun ve çocuklarınıza, torunlarınıza bırakmak için kütüphanenizde saklayın.

Emperyalizm ve onun güdümünde bulunan Ermeni Diasporası, boş durmuyor, ülkemizin başına çoraplar örmeye çalışıyor ve öldürücü saldırılarına devam ediyor. 14 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan AKP ise, tüm milli sorunlarımızda şimdiye kadar olduğu gibi, havanda su dövüyor ve hiçbir şey yapmıyor.

BÜYÜK YALAN

İlerlemiş yaşına rağmen; gecesini gündüzüne katarak, tek kişilik bir ordu gibi çalışan, üreten, bu konuda kendi ekonomik imkanlarını da harcayan ve bağrından çıktığı Türk Milleti’ne hizmet etmeye çabalayan Şükrü Server Aya ile gurur duyuyorum.

Halen üzerinde çalışmakta olduğu "Büyük Yalan" adlı yeni kitabı; Mart 2017’de Türkçe, Almanca, Fransızca ve İngilizce olmak üzere, dört dilde piyasaya çıkacaktır. Bu çalışma; “Ermeni Soykırımı” iddialarına karşı Şükrü Server Aya’nın nihai öldürücü darbesi de olacaktır, diyebiliriz. Mutlaka okumalısınız! Bu kitaba önsöz yazma ayrıcalığını bana verdiği için, kendisine çok teşekkür ediyorum.

Hiç şüphe yok ki; “Ermeni Soykırımı”, emperyalist bir yalandır. Bu yalan, büyük bir planın ve ulaşılmak istenen hedefin önünü açmak için uydurulmuştur. Aynen Ergenekon, Balyoz ve benzeri yalanlar gibi. Bu nedenle, yalanların içinde çelişkilerin olması çok doğaldır. Her iki yalanın ve iftiranın da amacı; bölgemize ve ülkemize yönelik olarak hazırlanan emperyalist planların realizasyonudur.

Yalanlar kendi içinde çelişkili olabilir ama 100 yıl arayla ortaya konan bu yalanların hizmet ettiği hedefler açısından, emperyalizm tutarlıdır. Hedef; dün Osmanlı, bugün de onun halefi Türkiye’dir. Bölgenin istikrarsızlaştırılması, Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerine düşmanlık, laikliğin aşındırılması, BOP kapsamında Türkiye’nin bölünmesi ve küçültülmesi planı, teröre boğulmamız, ayrıştırılma, kamplaştırılma ve rejim değişikliğine giden anayasa paketi bu amaca yöneliktir.

Türker Ertürk

E. Amiral, Araştırmacı – Yazar

RESMİ İNTERNET SİTESİ:

Facebook:

Facebook Grup:

Twitter:

Instagram:

SLAYT SHOW : TEK ADAM REJİMİNİN SONU – HİTLER’İN BERLİN’İ /// SE NE : 1945


Berlin-1945.pps

MHP DOSYASI /// VİDEO : Alparslan Türkeş – İslamiyetin Yüce Ruhuyla Kaynaşacağız


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ciWETVWTRZE&feature=em-uploademail

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ’cü polisler onlar hakkında da istihbarat toplamış


FETÖ’cü polisler onlar hakkında da istihbarat toplamış

FETÖ’nün okullarına mülki amirlerin ricasıyla 200 ton demir gönderen fabrika müdürü, şirketini eleştiren esnaf hakkında FETÖ’ü polislere istihbarat toplatmış…

FETÖ’nün okullarına mülki amirlerin ricasıyla 200 ton demir gönderen fabrika müdürü, şirketini eleştiren esnaf hakkında FETÖ’ü polislere istihbarat toplatmış…

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) soruşturması kapsamında, ByLock kullandıkları iddiası bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 166 rütbeli personelden 120’si geçtiğimiz ay gözaltına alındı. Şüpheliler arasında bulunan 4. Sınıf Emniyet Md. ‘D.A’nın adının, 2010 yılında Çanakkale’de bulunan özel şirkete ait bir demir çelik fabrikasının neden olduğu çevre ve tarih kıyımına yönelik eleştirilerde bulunan esnafla ilgili istihbarat toplama olayına karıştığı ortaya çıktı.

2010 yılında Çanakkale’nin Biga ilçesinde yaşanan ve polisiye filmleri aratmayacak ayrıntılarla dolu olay, geçtiğimiz ay İstanbul’da FETÖ’den gözaltına alınan 4. Sınıf Emniyet Md. D.A hakkında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yazılan bir mektupla ortaya çıktı.

KOMİSERİN GÖNDERDİĞİ POLİS MEMURU İSTİHBARAT TOPLAMIŞ

FETÖ’nün emniyet, iş dünyası ve siyasette nasıl örgütlendiğini ortaya koyan olayla ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir mektup yazan Çanakkaleli Kenan Taş adlı yurttaşın iddiasına göre, 2009 yılında Çanakkale’nin Biga ilçesinde bulunan özel sektöre ait bir çelik fabrikasının avukatlarından F.O, o dönemde Kadıköy Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan Emniyet Müdürü D.A ve aynı birimde bulunan polis memuru M. B’den para karşılığı yardım talebinde bulundu. Talebin içeriği ise iddiaya göre Biga ilçesinde bulunan özel şirkete ait demir-çelik fabrikasının neden olduğu çevre ve tarih kıyımına karşı muhalefet yürüten fotoğraf stüdyosunun sahibi hakkında bilgi toplamak ve iş yerine suç unsuru olan malzemeler bırakarak ihbar etmekti.

‘İSTİHBARATTANIM’ DİYEN POLİSİN ÜZERİNDEN ADRESLER ÇIKTI

Bu talep üzerine Emniyet Müdürü D.A tarafından görevlendirilen polis memuru M.B, Biga’ya gelerek 11 Ocak 2010 tarihinde bir otele yerleşti. İddiaya göre M.B, kendisinin istihbaratçı olduğunu ve Ankara’dan geldiğini öne sürerek, ilçe esnafı hakkında bilgi toplayacağını söyledi. Ancak bir süre sonra şüpheli hareketlerinden dolayı tutuklanan polis memuru M.B, ilk ifadesinde kendisinin Kadıköy Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olduğunu belirterek, amiri D.A tarafından gönderildiğini ve Biga’daki bir çelik fabrikası hakkında internet üzerinden olumsuz yazılar yazan bir fotoğrafçı dükkânı hakkında bilgi toplamasını istediğini söyledi. Bu iş için 500 lira para aldığını da belirten polis memurunun üzerinde yapılan aramada, bazı kişilerin ev ve iş yerlerine ait pusulalar ele geçirilirken, hakkında Biga Cumhuriyet Savcılığı’nca ‘Görevi kötüye kullanmak’ suçundan işlem yapılması talep edildi. Ardından ise hakkında açılan soruşturma kapsamında İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nce ifadesine başvurulan M.B’ye, gözaltına alındığı sırada üzerinden çıkan kroki, adres ve mail çıktılarını okumak için yanında bulundurduğunu söyledi.

POLİSLERE SORUŞTURMA BAŞLATAN SAVCI GÖREVDEN ALINDI

Ancak polis memuru M.B’nin çelişkili ifadelerin ardından Biga Cumhuriyet Savcılığı’nda yürütülen soruşturma kapsamında, Emniyet Müdürü D.A ve M.B hakkında soruşturma izni verilmesi talep edildi. Haklarında disiplin soruşturması açılan emniyet müdürü ve polis memuruyla ilgili dosyaya bakan dönemin Biga Cumhuriyet Savcısı’nın görevden alınarak yerine atanan Uğur Ağrı’nın iki emniyet mensubu hakkındaki dosyaya derhal takipsizlik kararı verdiğini belirten Kenan Taş, 15 Temmuz’dan sonra yürütülen FETÖ operasyonları kapsamında dosyada adı geçen emniyet müdürü D.A ile dosyaya takipsizlik kararı veren Savcı Uğur Ağrı’nın tutuklandıklarını anımsatarak, “Ben bu olanlardan ilgili firmanın yöneticilerinin haberlerinin olduğunu sanmıyorum. Yöneticileri olan B.E’nin sorumluluğunda olan bir olay olduğunu düşünüyorum. B.E, Çanakkale’de yürütülen FETÖ soruşturması kapsamında, bölgedeki fabrikadan FETÖ örgütünün okullarına gönderdiği demirlerin insani yardım kapsamında olduğunu ve kendisinin de mağdur edildiğini öne sürse de aslında yaptığı bu yardımlar karşılığında örgütün savcı ve polislerini kullanmıştır” iddiasında bulundu.

‘BİR AYDIR CUMHURBAŞKANLIĞI’NDAN YANIT BEKLİYORUM’

İddialarla ilgili Biga Cumhuriyet Savcılığı’nca 2009 yılında başlatılan soruşturma dosyasının incelenmesi durumunda onlarca yolsuzluğun ortaya çıkacağını savunan Taş, yöredeki köylüler tarafından Danıştay ve idare mahkemelerinde açılan davalarda ilgili şirket lehinde karar veren bütün hâkimlerin FETÖ’den tutuklanmış olduğuna dikkat çekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği mektubunda, Çanakkale’deki emniyet, siyaset ve iş dünyası üçgenindeki FETÖ yapılanmasına ilişkin iddialara da değinen Taş, yaklaşık bir aydır mektubuna yanıt beklediğini söyledi.

İDDİALARIN ORTASINDAKİ B.E, CEMAATE 200 TON DEMİR VERMİŞ

Çanakkale’yi karıştıran iddiaların odağında bulunan isimlerden biri olan özel şirket yöneticisi B.E, 15 Temmuz sonrasında yürütülen soruşturma kapsamında kentteki FETÖ’ye bağlı okullara mülki amirlerin ricasıyla 200 ton demir bağışında bulunduklarını ifade etmiş, ancak bu bağışın cemaate gittiğini bilmediğini ileri sürmüştü.

BELEDİYE BŞK. GÖKHAN: ‘AFRİKA’YA DEMİR GÖNDERENLER KİM?’

Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan ise yerel bir televizyon kanalında katıldığı programda, tartışmaların odağı olan B.E’nin FETÖ’cü olduğunu öne sürerek, “Kendisi FETO’cu. İftira filan da atmıyorum; herkes açsın youtube’u Çanakkale’de yapılmış olan Türkçe Olimpiyatlarını açsınlar, kendisinin yaptığı konuşmayı izlesinler! Kapatılan okullara, Afrikalara kadar demir gönderenler kim?” ifadelerini kullanmıştı.

Yusuf Yavuz
Odatv.com

AMERİKA DOSYASI /// EYÜP KABİL : ABD, Türkiye ile savaşıyor !


Eyüp Kabil

eyupkabil

Şunun adını artık koyalım; ABD, Türkiye ile savaşıyor…

ABD, Irak ile savaştı, ABD, Libya ile savaştı, ABD, Suriye ile savaştı… Şimdi Türkiye ile savaşıyor.

Zaten Büyük Ortadoğu Projesi denilen şey neydi; 22 İslam ülkesinin yönetim ve haritalarının değişmesi değil miydi!?..

ABD bu hedefinden vazgeçmediğine göre, yaşadığımız şey; Büyük Ortadoğu Projesi’nin kapsamında olan şeyler dersek yanılmayız…

ABD’ye ait olan bu projenin Türkiye’yi de kapsadığını seneler öncesinden bilen, uyaran oldu olmasına fakat milletimizin bunu fark etmeye başladığı tarih maalesef 15 Temmuz 2016 oldu. Yani başına darbeyi yiyince…

Gerçi tam olarak anlaşıldığından hala şüphelerim var ya, neyse.

ABD’nin Türkiye ile savaşı resmi değil, örtülü bir savaş var ortada. Aslında büyük fotoğrafa baktığımızda dünya üzerinde örtülü bir savaş var. Hem de çok şiddetli bir savaş…

ABD’nin fonladığı, silahlandırdığı, organize ettiği örgütler şimdi Türkiye’ye saldırıyor.

15 Temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı, ABD, bölgedeki hedefleri doğrultusunda büyük bir avantaj elde etmiş olacaktı. 15 Temmuz’a kadar öyle sinsice, öyle sessiz ve derinden yıllar süren bir çalışma yaptılar ki, Türkiye’nin tam anlamıyla elini kolunu bağladıklarını düşünmüşlerdi. Haksız da sayılmazlardı, Rusya ile aramızı bozmayı bile başarmışlardı. Türkiye bölgede yapayalnız bırakılmıştı, bir başka deyişle Türkiye, ABD’ye muhtaç hale getirilmişti. Bütün kurumlara, bir ABD projesi olan FETÖ’nün adamları yerleştirilmişti. Cumhurbaşkanı’nın yaverine kadar her yerde ABD’nin adamları vardı.

Her şey yıllar süren bir organizasyonla düzenlenmiş, geriye bir tek düğmeye basmak kalmıştı!

Nitekim düğmeye de basıldı ancak istedikleri sonuca ulaşamadılar.

Ben bunu; herkesin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var, diye yorumluyorum.

Bu tarihten sonra Güneydoğu’da yaşanan sokak savaşlarını ve ülkemizin tamamında görülen bombalı terör eylemlerini, örtülü bir savaşla Türkiye’yi hizaya getirme gayretleri olarak okumak gerek.

Çok şükür ki Türkiye’ye diz çöktüremediler.

Cumhurbaşkanı’nın “ikinci istiklal savaşı veriyoruz” sözünü bu yüzden önemsiyorum.

Bu savaşa bir ad vermek gerekirse; Değişen Dengeler Savaşı en uygun isim olurdu bence.

Şimdi, devreye soktukları iki koz var ellerinde!

Biri ekonomik, diğeri mezhep çatışması üzerine…

Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, darbe girişiminden sonra bu iki konuya da dikkat çekmişti. Şu an görüyoruz ki, Sayın hocamız yine haklı çıkmıştır.

Mezhep çatışması konusunda, mezhep ayrımcılığını körüklemeye çalışanlara karşı hükümeti uyarmak isterim. Şu sıralar bazı basın organlarında ve bazı televizyonlarda hatta yoğunluklu olarak sosyal medyada bu konu işleniyor.

Özellikle böyle bir dönemde, bilinçli olarak Şii-Sünni ayrımcılığı yapan kişilerin gözaltına alınıp sorgulanması gerektiği kanaatindeyim. Kim bilir bu işin altından neler çıkar!

Ekonomi konusunda ise Türkiye’nin bağımsız bir ekonomiye kavuşması şart! Dolar’a bağımlı bir ekonomiyle bunu başarmak imkansız. Sıcak para (Dolar) uğruna ülkenin kaynaklarını satarak ekonomide bağımsızlık sağlanamaz. Bu anlayış ancak, ülkenin emeğini ve kaynaklarını bedavaya ABD’ye aktarmak olur.

Bu yüzden iktidar çevresinden, ekonomiye Dolar nazarıyla bakan, Türk insanının emeğini, alın terini ABD’ye transfer eden anlayışın uzaklaştırılması lazım. En iyi ihtimalle bu işi bilmedikleri için yine de uzaklaştırılmalılar.

Terör cephesiyle mücadele ederken, ekonomik ve mezhepsel cephelerde kaybetmemeliyiz. Çünkü düşman bize buralardan saldırıyor!

Mademki “ikinci bir istiklal savaşı” veriyoruz her cephede zafer kazanmalıyız, bunun da yolu, her alanda, bu işi bilenlerle beraber olmaktır.

GÜNDEM ANALİZİ /// AYDIN ÜNAL : İSTİKBAL SAVAŞI BAŞLARKEN …


27 Mayıs 1960 darbesinin Türkiye’de o andan itibaren işbaşına gelecek hükümetlere verdiği mesaj çok açıktı: “Sınırlarınızı aşmayın. Milletten yetki aldık diyerek, sırtınızı millete dayayarak, devleti idare edebileceğiniz yanılgısına asla kapılmayın. Eğer kapılırsanız, işte sonunuz Menderes gibi olur…”

27 Mayıs’tan itibaren seçilmiş iktidarlar “sınırlarını” bildiler; sınırlarını bilmeyen, yani milletten aldığı yetkiyle, milletin arzuları istikametinde ülkeyi yönetmeye yeltenen iktidarlara ise, kimi zaman uyarıyla, kimi zaman komployla, tuzakla, kimi zaman ekonomik krizlerle, kimi zaman da darbeyle “hadleri, hudutları” bildirildi.

Bugün yaşadığımız zorlu süreç, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başına Hakan Fidan’ın getirilmesiyle başladı.

Silahlı Kuvvetler’den sonra devletin en önemli kurumu olan MİT’in başına, tamamen milli bir isimin getirilmesi, yani istihbarat teşkilatının, milletin seçtiği iktidarın tam inisiyatif kullanmasıyla yeniden şekilleniyor olması, MİT’in gerçek manada millileşmesi, “sınırın” aşılmasıydı.

İktidarı yeniden sınırlarına çekmek gerekiyordu. Fetullahçılar, tam da bunun için, devletin “gayri milli ayarlarıyla” oynayanları devre dışı bırakmak, haddi aşan iktidarları hizaya getirmek için büyütülmüş, beslenmiş, eğitilmişlerdi. MİT Müsteşarı’nı gözaltına almak suretiyle darbe yapmak istediler. Başaramadılar.

Gezi olayları, 17/25 Aralık darbe girişimi, MİT TIR’ları komplosu, artan DAEŞ ve PKK saldırıları hep “devleti korumak”, iktidara da haddini bildirmek amacıyla devreye kondu. Yine başaramadılar.

AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, saldırılar karşısında geri adım atmak yerine, sınırların berisine geri çekilmek, boyun eğmek yerine, her seferinde daha güçlü, daha kararlı şekilde milli iradeyi savundular, devletin milletle kucaklaşması için mücadeleyi daha da büyüttüler. Geri çekilmek bir yana, “inlerine gireceğiz” diyerek taarruz başlattılar.

Süreç, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de gayri milli unsurlardan temizlenmesini, TSK’nın da millileşmesini zorunlu kılıyordu. Devletin “elden gittiğini”, devletin millileştiğini, devletin “kontrol dışına çıkıp” bağımsızlaştığını görenler, son kale olan TSK’yı da kaybetmemek için 15 Temmuz darbesine başvurdular. Yine başaramadılar.

Milletin, devletini millileştirmek, devletini bağımsızlaştırmak için verdiği mücadele artık en son ve en kritik aşamaya geldi.

Bugün başlayan Anayasa değişikliği görüşmeleri, sadece 18 maddenin değişmesi, sadece sistemin değişmesi anlamına gelmiyor.

Bu süreç, Allah’ın izniyle, milletin sahip çıkmasıyla tamamlandığında, Türkiye, devletini tam anlamıyla millileştirmiş, tam anlamıyla bağımsızlaştırmış; devletle milletin tek yürek olmasını, kucaklaşmasını sağlamış olacak.

23 Nisan 1920 sonrasında, Büyük Millet Meclisi, Polatlı ve Haymana’dan gelen top sesleri altında, korkmadan, İstiklal Savaşı’na komuta etmişti; bugün de, Türkiye Büyük Millet Meclisi, patlayan bombalara, tehditlere, alçak terör saldırılarına boyun eğmeden, ülkesinin geleceği adına önemli bir süreci idare edecek.

Rejim değişmeyecek. Tek adam rejimi, diktatörlük rejimi kurulmayacak. Tam tersine, devlet-millet ayrımı ortadan kalkacak, artık devlet ile millet, aynı istikamete bakacak, aynı istikamete yürüyecek. Devleti artık millet yönetecek, devletin istikametini artık millet çizecek.

Bugün başlayan süreçle, Anayasa’nın 18 maddesi değişince, bu değişiklikler milletten de onay alınca, kazanan AK Parti ya da Recep Tayyip Erdoğan değil; kazanan CHP’lisiyle, MHP’lisiyle, HDP’lisiyle, yoksuluyla, zenginiyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Türk, Kürt, Arabı’yla 79 milyon olacak.

ABD ve AB’nin artık alenen destekledikleri PKK, devletin millileşmesini engellemek için saldıracaklar; boyun eğmeyeceğiz.

CHP, Fetullahçıların kaset kumpasıyla şekillenmiş üst yönetimiyle devletin millileşmesine itiraz edecek. Biz, CHP seçmeni adına da mücadele edecek, boyun eğmeyeceğiz.

Ya milletiyle hareket eden bağımsız bir devletle yürüyeceğiz geleceğe; ya da millet olarak daracık sınırlar içinde yine zulüm, yine zulüm göreceğiz.

TBMM bugün sadece Anayasa değişikliğini görüşmeye başlamıyor; Kurtuluş Savaşı’mızdan sonraki en büyük varolma mücadelesini, istikbal savaşını başlatıyor.

Allah yar ve yardımcımız olsun; ülkemize, milletimize, devletimize şimdiden hayırlı olsun.

MİT DOSYASI : MİT’e yılda 1,5 milyon ziyaretçi


MİT’e yılda 1,5 milyon ziyaretçi

MİT’in internet sitesinin 2016 yılı boyunca 1,5 milyonu aşkın vatandaş tarafından ziyaret edildiği bu ziyaretçilerden de 70 bininin yardımcı olmak için başvuru yaptığı ortaya çıktı.

Bir önceki yıla göre hem ziyaretçi hem de başvuru sayısı neredeyse 2 kat artarken en fazla başvuru 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı ay ve devamındaki Ağustos ayında geldi. Türkiye’de 20 Temmuz 2015 Suruç patlaması ile başlayan ve yoğunlaşan terör saldırıları sürecinde MİT’te ihbarlarda ciddi artış yaşandı. Son dönem aylık başvuru ortalamaları da 2-3 binlerden 6-7 binlere çıktı.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın internet sitesi 2016 yılı boyunca 1,5 milyondan fazla vatandaş tarafından ziyaret edildi. En fazla ziyaret 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı Temmuz ayı ve devamındaki Ağustos ayında gerçekleşti. Temmuz ayında 222 bin vatandaş, Ağustos ayında da 250 bin vatandaş internet sitesini ziyaret ederek başvuru alanları ile ilgili inceleme yaptı.İnternet sitesini 2016 yılı boyunca 1,5 milyonu aşkın vatandaş ziyaret etti. 2015 yılında bu rakam yarısı oranında kalmıştı.

70 bin kişi

MİT verilerine göre, 69 bin 988 vatandaş MİT’e resmi başvuru yaparak "yardımcı olmak" istedi. 2015 yılı boyunca 30 bin başvurunun geldiği MİT’te 2016 yılında adeta patlama yaşandı. Hem 15 Temmuz darbe girişimi hem de 2016 yılında Türkiye’nin maruz kaldığı terör eylemleri nedeniyle bu sayıda büyük oranda artış olduğu kaydediliyor.

Edinilen bilgiye göre, vatandaş başvurularında isimsiz, sahte isimle gelen belgesiz başvurular dikkate alınmıyor. İsmini vermek istemediğini ifade eden ve görüşmek isteyen vatandaşlarla da Eniyet birimlerince görüşmeler gerçekleştiriliyor. Özellikle Temmuz ve Ağustos ayında gelen ihbarların neredeyse tamamına yakınının FETÖ ile ilgili olduğu da öğrenilirken başvuruların tamamının dikkate alınıp incelendiği kaydedildi. Terör saldırılarının ardından da gelen birçok başvurunun PKK ve DEAŞ terör örgütlerine yönelik olduğu; az sayıda da yurtdışından vatandaşın "yardımcı olmak" istediği belirtildi.

BULGARİSTAN DOSYASI : BULGARİSTAN’DA HRİSTİYANLIK, İSLAM VE İNSAN HAKLARI (2015) (İNGİLİ ZCE)


Christianity, Islam, and Human Rights in Bulgaria (2015).pdf

DERİN DEVLET DOSYASI : Glenn Greenwald Discusses “The Deep State” With Tucker Carlson. (İNGİLİZCE)


Glenn Greenwald Discusses “The Deep State” With Tucker Carlson…

While it might be disconcerting for some, and Glenn Greenwald is not a political ally, we hold no reservations about exposing the UniParty’s connections to Deep State constructs whenever it surfaces.

Fox host Tucker Carlson invites The Intercept’s Glen Greenwald to discuss why the intelligence agencies appear to be in conflict with President Elect Donald Trump. Glenn Greenwald breaks down how the recently leaked 35-page-dossier could have only been injected into the media narrative from one of the intel agencies at odds with, and at risk from, President Trump. WATCH:

Mounting evidence supports the ongoing thesis the Department of Defense has actually seceded from the political elites; and with the election of President Donald Trump, they are poised on the horizon to reconstruct a nationalist-minded defense, intelligence and security apparatus.

This is the fundamental paradigm shift many have discussed, yet few imagined possible.

With General Mattis as Secretary of Defense, Michael Flynn as National Security Advisor, General John Kelly the Department of Homeland Security, a top-of-class West Point graduate in Mike Pompeo brought in to take over and undoubtedly purge the CIA, and a lame duck struggle breaking out over NSA with Admiral Mike Rogers, the implications are pretty obvious.

[…] The white hats we have needed within the national security and intelligence departments are responding from a very select group within the Defense Department. (more)

Understanding The UniParty “DEEP STATE” – During the time in 2011 when political warfare over the debt ceiling was beginning to paralyze the business of governance in Washington, the United States government somehow summoned the resources to overthrow Muammar Ghaddafi’s regime in Libya, and, when the instability created by that coup spilled over into Mali, provide overt and covert assistance to French intervention there.

At a time when there was heated debate about continuing meat inspections and civilian air traffic control because of the budget crisis, our government was somehow able to commit $115 million to keeping a civil war going in Syria and to pay at least £100m to the United Kingdom’sGovernment Communications Headquarters to buy influence over and access to that country’s intelligence.

Since 2007, two bridges carrying interstate highways have collapsed due to inadequate maintenance of infrastructure, one killing 13 people. During that same period of time, the government spent $1.7 billion constructing a building in Utah that is the size of 17 football fields.

This mammoth structure is intended to allow the National Security Agency to store a yottabyte of information, the largest numerical designator computer scientists have coined. A yottabyte is equal to 500 quintillion pages of text. Yes, they need that much storage to archive every single trace of your electronic life.

Yes, there is another government concealed behind the one that is visible at either end of Pennsylvania Avenue, a hybrid entity of public and private institutions ruling the country according to consistent patterns in season and out, connected to, but only intermittently controlled by, the visible state whose leaders we choose.

[…] The Deep State does not consist of the entire government. It is a hybrid of national security and law enforcement agencies: the Department of Defense, the Department of State, the Department of Homeland Security, the Central Intelligence Agency and the Justice Department. I also include the Department of the Treasury because of its jurisdiction over financial flows, its enforcement of international sanctions and its organic symbiosis with Wall Street. All these agencies are coordinated by the Executive Office of the President via the National Security Council.

Certain key areas of the judiciary belong to the Deep State, such as the Foreign Intelligence Surveillance Court, whose actions are mysterious even to most members of Congress. Also included are a handful of vital federal trial courts, such as the Eastern District of Virginia and the Southern District of Manhattan, where sensitive proceedings in national security cases are conducted.

The final government component (and possibly last in precedence among the formal branches of government established by the Constitution) is a kind of rump Congress consisting of the congressional leadership and some (but not all) of the members of the defense and intelligence committees.

The rest of Congress, normally so fractious and partisan, is mostly only intermittently aware of the Deep State and when required usually submits to a few well-chosen words from the State’s emissaries.

[T]he Deep State does not consist only of government agencies. What is euphemistically called “private enterprise” is an integral part of its operations. In a special series in The Washington Post called “Top Secret America,” Dana Priest and William K. Arkin described the scope of the privatized Deep State and the degree to which it has metastasized after the September 11 attacks.

There are now 854,000 contract personnel with top-secret clearances — a number greater than that of top-secret-cleared civilian employees of the government. While they work throughout the country and the world, their heavy concentration in and around the Washington suburbs is unmistakable: Since 9/11, 33 facilities for top-secret intelligence have been built or are under construction. Combined, they occupy the floor space of almost three Pentagons — about 17 million square feet.

Seventy percent of the intelligence community’s budget goes to paying contracts. And the membrane between government and industry is highly permeable: The Director of National Intelligence, James R. Clapper, is a former executive of Booz Allen Hamilton, one of the government’s largest intelligence contractors. His predecessor as director, Admiral Mike McConnell, is the current vice chairman of the same company; Booz Allen is 99 percent dependent on government business.

These contractors now set the political and social tone of Washington, just as they are increasingly setting the direction of the country, but they are doing it quietly, their doings unrecorded in the Congressional Record or the Federal Register, and are rarely subject to congressional hearings.

Washington is the most important node of the Deep State that has taken over America, but it is not the only one. Invisible threads of money and ambition connect the town to other nodes. One is Wall Street, which supplies the cash that keeps the political machine quiescent and operating as a diversionary marionette theater.

Should the politicians forget their lines and threaten the status quo, Wall Street floods the town with cash and lawyers to help the hired hands remember their own best interests. The executives of the financial giants even have de facto criminal immunity.

On March 6, 2013, testifying before the Senate Judiciary Committee, Attorney General Eric Holder stated the following: “I am concerned that the size of some of these institutions becomes so large that it does become difficult for us to prosecute them when we are hit with indications that if you do prosecute, if you do bring a criminal charge, it will have a negative impact on the national economy, perhaps even the world economy.”

This, from the chief law enforcement officer of a justice system that has practically abolished the constitutional right to trial for poorer defendants charged with certain crimes. It is not too much to say that Wall Street may be the ultimate owner of the Deep State and its strategies, if for no other reason than that it has the money to reward government operatives with a second career that is lucrative beyond the dreams of avarice — certainly beyond the dreams of a salaried government employee.

The corridor between Manhattan and Washington is a well trodden highway for the personalities we have all gotten to know in the period since the massive deregulation of Wall Street: Robert Rubin, Lawrence Summers, Henry Paulson, Timothy Geithner and many others.

Not all the traffic involves persons connected with the purely financial operations of the government: In 2013, General David Petraeus joined KKR (formerly Kohlberg Kravis Roberts) of 9 West 57th Street, New York, a private equity firm with $62.3 billion in assets. KKR specializes in management buyouts and leveraged finance. General Petraeus’ expertise in these areas is unclear. His ability to peddle influence, however, is a known and valued commodity.

Unlike Cincinnatus, the military commanders of the Deep State do not take up the plow once they lay down the sword. Petraeus also obtained a sinecure as a non-resident senior fellow at the Belfer Center for Science and International Affairs at Harvard. The Ivy League is, of course, the preferred bleaching tub and charm school of the American oligarchy.

Petraeus and most of the avatars of the Deep State — the White House advisers who urged Obama not to impose compensation limits on Wall Street CEOs, the contractor-connected think tank experts who besought us to “stay the course” in Iraq, the economic gurus who perpetually demonstrate that globalization and deregulation are a blessing that makes us all better off in the long run — are careful to pretend that they have no ideology.

Their preferred pose is that of the politically neutral technocrat offering well considered advice based on profound expertise. That is nonsense. They are deeply dyed in the hue of the official ideology of the governing class, an ideology that is neither specifically Democrat nor Republican.

Domestically, whatever they might privately believe about essentially diversionary social issues such as abortion or gay marriage, they almost invariably believe in the “Washington Consensus”: financialization, outsourcing, privatization, deregulation and the commodifying of labor. Internationally, they espouse 21st-century “American Exceptionalism”: the right and duty of the United States to meddle in every region of the world with coercive diplomacy and boots on the ground (keep reading).

This, dear friends, is yet only part of what President Donald Trump is up against…

….there are trillions of dollars at stake.

NOEL PAZARI SALDIRISI DOSYASI : Alman istihbaratı ile terörist arasında skandal ilişki


Alman istihbaratı ile terörist arasında skandal ilişki

Berlin’de Noel pazarına TIR’la girerek 12 kişiyi öldüren ve en az 50 kişiyi yaralayan Tunus asıllı Anis Amri’nin Alman istihbarat servisleri ile bağlantısının ortaya çıkması tepkiyle karşılandı. Saldırganın tehlikeli olduğu bilindiği halde ve hakkında çıkan karara rağmen sınır dışı edilmemesi ‘saldırıyı devlet plandı’ yorumlarına neden oldu.

Berlin‘de 19 Aralık 2016’da Noel pazarına TIR’la girerek 12 kişiyi öldüren ve en az 50 kişiyi yaralayan Tunus asıllı Anis Amri‘nin Alman istihbarat servisleri ile bağlantısı olduğunun ortaya çıkması ‘güvenlik skandalı’ olarak tanımlanıyor.

Alman basınında çıkan haberlere göre, 2015’de İtalya üzerinden Almanya’ya sığınmacı olarak giriş yapan Amri, Selefi gruplarla bağlantıya girmesi üzerine güvenlik kurumları tarafından ‘radikal İslamcı’ olarak sınıflandırıldı. İstihbarat tarafından yakın takibe alınan Amri, Mart 2016’da Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti İstihbarat Dairesi tarafından ‘silahlı eylem yapabilecek tehlikeliler’ listesine alındı.

KARARA RAĞMEN SINIR DIŞI EDİLMEDİ
Konuyla ilgili haberlerde, 2016 Nisan ayında sığınmacı başvurusu reddedilen Amri’nin çıkan karara rağmen sınırdışı edilmediği, istihbarat yetkililerinin Amri’yi muhtemelen "muhbir olarak kazanmaya çalıştığı" öne sürülüyor.

Saldırganın 14 değişik kimlik kullandığının bilindiği, ayrıca Fas istihbarat teşkilatının da Amri’nin bir saldırı planladığına ilişkin bilgiyi Alman makamlarıyla paylaştığı yönünde yeni bulgular bulunuyor.

Yeni ortaya çıkan belgeler Amri’nin istihbarat kurumlarından bir başka muhbirle birlikte en az bir kez Berlin’e gittiğini, ardından Berlin’e yerleştiğini, hakkındaki davanın ise Kuzey Ren Vesfalya Emniyeti’nden Berlin’e devredildiğini ortaya koyuyor.

Berlin’deki güvenlik güçleri Amri’yi önce aylarca takibe alırken, sonra Berlin’deki Noel pazarı saldırısına kadar izini kaybetmiş. Alman medyasında ‘tehlikeli ve terör eylemi yapabilecek’ olarak tanımlanan birinin sınırdışı edilmemesi, tam tersine istihbaratla bağlantısının bulunması tepkili yorumlara yol açtı.

Federal Adalet Bakanı Heiko Maas, TIR’lı saldırı öncesi ve sonrasında Alman güvenlik birimlerinin hata yapmış olabileceklerini ve hatanın nereden kaynaklandığı ve hangi dairenin hangi hatayı yaptığı konusunda rapor hazırladıklarını açıkladı. Anis Amri’nin saldırısından bir kaç gün sonra, Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere, saldırının engellenememesinin güvenlik birimlerinin hatası olmadığını savunmuştu.

Noel pazarı saldırısı sonrasında Almanya’da tüm partilerin gündemlerinin ilk sırasında ‘sığınmacılar ve iç güvenlik’ konuları var. ‘Olası saldırganların sınır dışı edilmeleri’, ‘gözaltı sürelerinin uzatılması’, ‘aşırı İslamcı dernek ve cemiyetlerle camilerin daha sıkı kontrol edilmesi, gerekirse kapatılması’ ve ‘tehlikeli olarak sınıflandırılanların ayaklarına elektronik kelepçe’ takılması gibi bir dizi öneriler gündeme geliyor.

Başbakan Angela Merkel’in ‘sığınmacı politikası yüzünden ülkeye teröristlerin geldiğini’ iddia eden Hristiyan Demokrat Partisi’nin en tanınan siyasetçilerinden Erika Steinbach (73), Merkel’i protesto etmek amacıyla CDU’dan istifa etti.

Merkel’i ‘Alman hukukunu tanımamakla’ itham eden Erika Steinbach, Almanya’ya gelen sığınmacıların çoğunun Cenevre Sözleşmesi’ne göre sığınmacı sayılmadıklarını ve Merkel’in de bunu bildiğini savundu.

Merkel’in enerji politikaları değişikliği ve Euro’nun kurtarılması sürecinde de hukuka aykırı davrandığını öne süren Steinbach, sağ popülist ve İslam karşıtı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Eylül’deki seçimde Federal Meclis’e girmesini arzuladığını söyledi.

Federal Parlamento’da 1990 yılından bu yana milletvekili olan ve partisinin muhafazakar kanadının en etkili ismi olarak tanınan Steinbach, Birlik partileri CDU/CSU’nun 2005 yılından bu tarafa insan hakları ve insani yardımlar konusundaki çalışma grubunun başkanlığını yürütüyordu.

ALMAN GAZETECİ ÖLDÜRÜLECEĞİNİ SÖYLEMİŞTİ VE ÖLDÜRÜLDÜ

Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan lehine yaptığı açıklamalarla tanınan Alman gazeteci Martin Lejeune Facebook sayfasından terör zanlısı Anis Amri’ye hayatının tehlikede olduğu ve kamuoyuna açıklama yapması gerektiği yönünde çağrıda bulunmuştu.

Lejeune’in heyecanlı ve sesi titreyerek yaptığı paylaşımda "Bir haber aldık. Kendini kamuoyuna anlat. Seni yakalarlarsa tutuklama esnasında kurşunlayarak öldürecekler. Ya da gözaltına alındığın hücrende asılı olarak bulunacaksın” dedi. Lejeune, Amri’nin gereksiz yere hayatını tehlikeye atmaması gerektiğini belirterek. "Alman halkı olay esnasında nerede olduğun konusunda aydınlatılmalı. Sana günah keçisi rolünü biçmek istiyorlar” demişti.

DAHA ÖNCE DE YAPTILAR UYARISI

Video mesajında Anins Amri’ye ya başkasının telefonu ya da bir internet cafede açıklama yapmasını tavsiye eden Lejeune "Ama biz biliyoruz ki Alman istihbaratı Kasselde bir internet kafede daha önce suçsuz birini öldürdü (Halit Yozgat’ın Kassel’de bir internet cafede öldürülmesini kastediyor)" diyordu.

Lejeune mesajında Chrali Hebdo saldırısında, 11 Eylül saldırılarında ve son olarak ta Berlin’deki noel pazarında zanlıların kimliklerinin bulunduğunu hatırlatarak bu kişilerin ya tutuklama esnasında ya da hücrelerinde ölü olarak bulunmalarına dikkat çekmişti.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : “SOYKIRIM OLDU”CULARDAN GARO PAYLAN, ERMENİ SORUNU HK. NE DİYOR ??


HDP adayı Garo Paylan: Benim belgem babaannemdi

HDP İstanbul 3. Bölge Adayı Garo Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümünde gerek Başbakan tarafından gerekse Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalarda, 100 yıldır süren inkâr politikalarının devam ettiğini gördük. Üstelik Avrupa Parlamentosunun soykırımı tanıyan kararının ardından Mecliste grubu olan diğer siyasi partilerin de hükümetten çok farklı düşünmediği bir kez daha görüldü. Biri hariç; HDP.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez Ermenileri temsil eden vekiller Mecliste olacak. Ancak Ermeni halkının acıları ne kadar yansıyacak, talepleri ne kadar dile gelecek… İşte bu soru işareti. Çünkü AKP, CHP ve MHP’nin ‘soykırım’ ifadesine gösterdiği tepki önümüzdeki döneme dair bir işaret. Ermeni okulları yöneticisi ve HDP İstanbul 3. Bölge Milletvekili Adayı Garo Paylan diğer partilerin de Ermeni aday göstermesinden memnun. Ancak Paylan, diğer üç partinin 100 yıl önce soykırımı gerçekleştiren İttihat ve Terakki zihniyetinin devamcısı olduğunun altını çiziyor. Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılında hükümet kanadından oldukça gerilimli açıklamalara şahit oluyoruz. Bu açıklamaları gören, duyan Ermeniler ne hissediyor?
Ermeniler 100 yıldır çözülmemiş, inkar edilmiş, hâlâ aynı zihniyetin tezahür ettiği bir iklimde yaşıyor. Bu da onlara ‘güvercin tedirginliği’ yaşatmaya devam ediyor. Son günlerde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, eski içişleri bakanının dile getirdiği söylemler tamamen 1915 zihniyetinin tezahürüdür. ‘Ermeniler zengindir’den başlayan bu söylemler 1915 soykırımının, Varlık vergisinin gerekçelerinden biridir. Sanki “Onlar rehinedir ve mallarına mülklerine el konulabilir” sözünün tezahürleridir. “Ermenileri deport edebiliriz” lafı vardır. Bu rehine olarak görmenin tezahürüdür. Efkan Ala “Tehcir ettik” dedi. Tehcir etmek; bir yerden başka yere götürmek… İsterseniz tahterevalliyle, isterseniz yaldızlı arabalarla götürün; bu bir soykırımdır. ‘Soykırım’ tanımının tam da kendisidir. O insanların binlerce yıldır yaşadığını kökünden söküp başka yere atmak, isterseniz öldürmeyin ki yüz binlercesi öldürülmüştür, işte bu soykırımdır. Bugünkü söylem de o dönemin muktedirlerinin yaptıklarını sahiplenmektir aslında. Halbuki bizim istediğimiz şey, o dönemin muktedirlerini fail olarak göstermeleri. Ancak katillerimizi sahiplenmeye devam ediyorlar.

KULLANILAN DİL FAİLLERİN DİLİ

Geçen sene 24 Nisan’ın arifesinde Erdoğan taziye mesajı yollamıştı. Ancak bugün, ‘soykırım’ sözüne tahammül dahi edemiyor. Bu değişimin seçimlerle mi alakası var? Yoksa zaten var olan düşüncenin dile gelmiş hali mi?
Geçen yılki taziye mesajı olumlu bir adımdı. Yani samimiyetini sorgulamadan söylüyorum; devletin başbakanından gelmiş bir üzüntü beyanıydı. Hepimizi heyecanlandırmıştı. Ancak son bir yıla baktığımızda, o dönemin muktedirlerini sahiplenircesine ‘soykırım’ kelimesine karşı pozisyon aldılar ve tam da 1915’i gerçekleştiren faillerin dilini kullandılar. Aba altından sopa gösterdiler. Bu üzüntü beyanlarını da havada bırakıyor ve Ermeniler şu cümleyi duyuyor; “Biz tehcir yaptık.” Aslında ‘ayağınızı denk alın, yaptık yine yaparız’ diyorlar. Ermeni Patrikhanesine ortak acılar ayini yaptırıyorlar. Bakın, benim acım bana aittir. Benim acım hiçbir acının ne üstünde, ne altında, ne de ortağıdır. Oysaki onlar ‘ortak acılar’ diyerek, Ermeni’nin başına gelen büyük felaketin artık kabul edilmesinin ardından, Ermeni’nin acısını başka acılarla eşitlemeye çalışıyorlar. Bunu da Ermeni Patrikhanesi ile yapmaya çalışıyorlar. Bu artık uluslararası dünya için de, Türkiye’den pek çok insan için de ‘mide bulandırıcı’. Çünkü siz buradaki Ermenileri rehine gibi kullanıyorsunuz. Ateş düştüğü yeri yakar; ben kendi acımla yüzleşilmesini ve adaletin verilmesini istiyorum. Gelin 24 Nisan günü bunu yapalım. Ama 25 Nisan günü Balkanlarda öldürülmüş Müslümanların acısının peşinde koşalım; hangi devlet, hangi muktedir bunu yapmışsa onun hesabını soralım. Kafkaslarda kim Çerkes halkına kıydıysa, onu soralım. Her acının kendi içinde idrak edilmesini sağlayalım. Bu olduğu zaman o acıyı yaşayanlar iyileşir.

Hükümetin Çanakkale’de eş zamanlı bir anma gerçekleştirmesi de bununla mı alakalı? Acıları yarıştırmak…
Anzaklar 25 Nisan’da çıkarma yapmışlardır, 24 Nisan’da değil. Yıllardır orada şafak ayini yapılır. Şimdi bu anmanın 24 Nisan’a çekilmesi şunu gösteriyor; devlet artık yeni pozisyon aldı. Evet, Ermeniler öldürüldüler, sürüldüler. Bu artık kabul ediliyor ama yeni pozisyon başka; acıları ortaklaştırmak. Çanakkale de bunun tezahürüdür. 25 Nisan’da Çanakkale’de çıkarma olmadan hemen bir gün önce, 24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni aydınlar avlanıyorlardı. Doktorlar, sanatçılar… bu ülkenin aydınlarıydı onlar. Bu ülkenin diğer demokratları ile beraber eşitlik mücadelesi veriyorlardı. Bugünkü Kürt hareketi gibi düşünelim. Düşünün ki Çanakkale’de Türkler Kürtler birlikte savaşmışlardı, pek çok kimlik oradaydı, Ermeniler de oradaydı, diğer halklardan insanlar da oradaydı. Diyelim ki Kürtler orada savaşırken, Kürt aydınları da Kürdistan’da tutuklanmış olsalar, sürülmüş olsalar siz orada yaşanan acıyla Çanakkale’de savaşmayı ortaklaştırabilir misiniz? Tüm Ermenilerin tutuklandığı, sürüldüğü, soykırımın başladığı günü, tarihi çarpıtarak ‘ortak acılar’ diye anlatarak, hangi vicdanlara çözüm getirecek.

‘HAK ETMİŞLERDİR’ DEDİRTEN BİR TARİH ANLAYIŞI VAR

Yüzleşmeden neyi anlamalıyız? Kimi kesimler tazminat talebi olarak tarif ediyor…
Tazminat sonuçtur. Bugün Almanya’ya baktığımızda Yahudi Soykırımı ile öyle büyük bir felaket yaşandı ki; bununla yüzleşilmesinin sebebi, bunların bir daha yaşanmaması içindi. Öncelikli motivasyon bu olmalı. Bu Ermeniler için iyileşme vesilesidir. Hem Türkiye’deki hem de Diasporadaki Ermeniler için önemlidir ama büyük toplum için çok daha önemli. Yüzyıldır yaşayan bir zihniyet var. Her gün şehirlerimizde dolaşıyor. Bugün Ermeni’yi döven zihniyet yarın Alevi’yi dövüyor. Öbür gün Kürt’ü dövüyor. Öbür gün dönüp dolaşıp, Gezi gençliğini dövüyor, Berkin’i öldürüyor, Roboskî’de çocukları bombalıyor. Bu kara bulut her gün üzerimizde kol geziyor ve hiç mahkum edilmiyor. Bunları mahkum etmenin yolu; o zihniyetin yaptığı en büyük suça bakmaktan geçiyor. Bizim çağrımız budur. Çocuklarımız Talat Paşa isimli okullarda eğitim görüyor, caddelerinde yürüyor. ‘Hak etmişlerdir’ dedirten bir tarih anlayışımız var. ‘O gün hak etmişlerdir’… Ermenilerden sonra Dersim’deki Aleviler de hak etmişlerdir, Roboskî’de çocuklar da hak etmişlerdir…

BURADA YAŞANDI, ÇÖZÜLECEKSE BURADA ÇÖZÜLECEK

Bir belge tartışması almış yürüyor. Katliam belgelere yansıdı mı?
Ermeniler zaten belgeleri ile doğuyor. Benim belgem benim babaannemdi. Ben aynı evde büyüdüm. 1915’de, 8 yaşında bütün sülalesini kaybeden, yetim olarak tek başına ayakta kalabilmiş biri. Belge benim dedemdi. Anneannemdi, diğer dedemdi. Onların anlattıklarıydı. Belge dediğimiz şey onların ailelerinin olmamasıydı. Onların anlattıkları; önce erkeklerin toplanarak hemen şehrin kenarında katledilmeleri, kadınların, çocukların sürünmeleri, kendilerinin bir komşuya sığınarak hayatta kalabilmeleriydi ve giden hiçbirinin geri dönmemesiydi. Bu bana anlatılanları devletin hangi belgesi karşılayacak ki. Yani devlet dediğimiz aygıt suç işler, provokasyon yapar ve belgelere istediklerini yansıtırlar. Mesela Roboskî’de öldürülenler, ‘Onlar kaçakçılık yapıyorlardı’ diye geçer devlet belgelerine. Dersim’e baktığımızda ‘İsyan ettiler, hak ettiler’ diye geçer devlet belgelerine. Bu nedenle devletin ne kendisine ne de belgelerine güveniyorum, ama buna rağmen devlet belgelerinde o kadar çok şey var ki. Yani mesela sevkiyat defterleri var. Yok edilmiştir mesela. Devletin yazdığı tehcir yasası var. Telgraflar var. İnsanlar oradan oraya sürülürken, yollarda salgın hastalıklardan ölüyor ve ‘Cesetleri ne yapacağız?’ soruları var. Talat Paşa’nın kendi el yazısıyla defteri var mesela. ‘900 bin Ermeni sürüldü’ diye. Yani, bütün bunlar belge. Bir de ‘Karşı taraf belgesini açsın’ deniyor. Karşı taraf denilen kim acaba? Mesela Osmanlıysa bahsedilen, Osmanlı bizim de devletimizdi. Orada belge varsa onlar benim de belgelerim. Ermenistan dediğiniz başka bir devletin belgeleri. Önemli olan, Osmanlı Ermenilerinin belgeleri de bu devletin belgeleri. Yani neyi neyin karşısına koyuyorsunuz? Bu mesele uluslararası bir mesele değil, burada yaşandı. Çözülecekse de burada çözülecek.

Bunca zaman sonra, geçmişe göre toplumda bir değişim görüyor musunuz?
Uzun yıllardır verilen mücadeleler… Özellikle Hrant Dink’in verdiği mücadele ve büyük toplumda da verilen mücadeleler… Artık şu noktaya gelindi: Evet kötü bir şey oldu. Başlarına büyük felaket geldi. Benim çocukluğumda, Ermenilerin bir zamanlar bu ülkede yaşadığını bilmeyen büyük bir çoğunluk vardı, hâlâ da var ama gittikçe azalıyor. Artık insanlar başımıza bir felaketin geldiğini biliyorlar. Ancak, soykırım kelimesini kullanmak istemiyorlar… Hepimiz Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırım filmleri ile büyüdük. Ermeni soykırımı düşünüldüğünde ‘Benim devletim böyle büyük bir kötülük yapmış olamaz’ refleksidir toplumdaki ki anlaşılır. Çünkü onlara büyük bir yalan söylendi, dört kuşaktır söyleniyor. Bu devlet büyük bir cinayet üzerine kuruldu. Bilmiyorlar ama artık bunun değiştiğini görüyoruz. İdrak noktasına gelindi. Adını koymakta zorlanıyoruz. Ben soykırım olarak tanımlıyorum ama açıkçası bu suçu kapsayan ve kabul eden herhangi bir kelimeye ben razıyım. Yeter ki o suçu kapsasın. O suçun mağdurlarının yüreğini soğutsun. O suçun faillerini de mahkum etsin. Talat, Enver, Cemal üçlüsünü katil olarak tanımlasın. İsimleri okullarımızın adlarından silinsin.

AKP, MHP, CHP… ÜÇÜ DE İTTİHATÇI

Seçimlere kısa bir zaman kaldı. Siz HDP’nin adayısınız. Cumhuriyet tarihinde ilk kez üç Ermeni milletvekilinin üç ayrı partiden Mecliste görev yapması söz konusu olacak…
Olumlu bir gelişme bu. HDP’nin Türkiye siyasetine feyiz verdiğini düşünüyorum. CHP’nin de böyle bir adım atması önemlidir. AKP’nin de adayının olması önemlidir. Kişisel olarak benim açımdan şundan önemli; ‘Ermeniler’ diye bir bakış var toplumda. Sanki Ermeniler bir meseleye tek tip bakan bir toplulukmuş gibi ortaya konuluyor. Ya çok kötücül sıfatlarla anılıyor ya da çok yüceltiliyor. Yani Ermenilerin de iyileri ve kötüleri var. Farklı ideolojilere sahip insanlar. Bu nedenle Mecliste birden fazla Ermeni’nin olması, farklı partilerden olması kimliğimizi normalleştiren bir durum olacak.

Bir taraftan ‘soykırım’ ifadesini kullandığı için danışmanlıktan alınan Etyen Mahcupyan’ın da partisi AKP’nin adayı var; Markar Eseyan… CHP’nin de bir Ermeni adayı var; Selina Doğan. Sizi onlardan ayıran nedir?
Sanırım üç aday içinde en şanslı olanı benim. Çünkü benim partimin Ermeni meselesinde duruşu çok net. Soykırım ile ilgili, kimliğim ile ilgili, hem de eşitlik temelinde kuracağımız gelenekle ilgili. Diğer partiler buna hazır değil bence. Diğer partilerde bir üst kimlik var, ötekiler de en fazla ‘hoş görülebilir’ bir unsur. Selina’nın da Markar’ın da işlerinin zor olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda CHP’nin içinde de AKP’nin içinde de ‘yüzleşme’ çabasında olanlar var, ama partileri öyle değil. Mesela Avrupa Parlamentosunun soykırım kararının ardından verdikleri tepki; çok manidar. Başkaca konularda birbirlerinden ayrı düşüyorlar ama iş Ermeni Soykırımı’na geldiğinde milli birlik hükümetini kuruyorlar. Zaten biri İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneği temsilcisi CHP’dir. Biri muhafazakar ittihatçı AKP’dir. MHP’yi zaten söylemeye gerek yok. HDP ise kendisini soykırımcı zihniyetten ayrıştırdı. Ermeni

NEFES ALDIRAN BİR BİLDİRGE OLDU

HDP geçtiğimiz günlerde bildirgesini açıkladı. Nasıl tepkiler aldınız?
Hayal ettiğimiz şeyi toplumsallaştırdığımızı görüyorum. Şöyle bir algı vardı: HDP Kürt partisidir, Kürt’ün mücadelesini yapar… HDP’de bütün kimlikler buluştuk. Yeni habitatımızda ortak cümlelerimizi oluşturduk. Birbirimizin hassasiyetlerini gözeterek, birbirimizi etkileyerek, ortak cümlelerimizi oluşturduk. Buna emek mücadelesi, kadın mücadelesi çevre- ekoloji mücadelesi, sol-sosyalist mücadele birikimi eklendi. Ve artık Türkiye’nin sıkışmışlığında, tek adamlığa giden sürecinde herkese iyi gelen, nefes aldıran, romantik, umut veren, coşkulu, genç, cıvıl cıvıl bir kampanya ve seçim bildirgesi ortaya konuldu. Bu da teveccüh buldu. Bakın biz orada ortaya koyduğumuz her şeyi 8 Haziran’da bir anda hayata geçiremeyeceğimizi, tek başımıza iktidar olamayacağımızı biliyoruz Ancak, Türkiye siyaseti asla ve asla bunlar söylenmemiş gibi davranmayacak. Biz güçlü bir grupla Mecliste olduğumuz anda Türkiye siyasetini çok daha güçlü bir şekilde etkileyeceğiz.

KAMPANYA : Görmüyoruz ancak, biz de kıyafetlerimizin renklerini kendimiz seçmek istiyoruz


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Merhabalar, biz binlerce görme engelli bireyiz.

Görmediğimiz için, gündelik hayatta, kıyafetlerimizin rengini anlama konusunda çok büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Şöyle ki:

Kıyafetlerimizi alırken; genelde satış elamanları bizlere kıyafetin rengi konusunda yardımcı olmaktaysa da, aldığımız kıyafetlerimizin rengini daha sonra unuttuğumuz için, gündelik hayatta kıyafetlerimizi kullanırken, renkleri konusunda sıkıntılar yaşıyoruz.

Elimdeki kazağın rengi ne acaba?

Bugün, kırmızı kazağımla siyah pantolonumu giymek istiyorum. ancak, renklerini nasıl bileceğim?

Yarınki toplantıya, lacivert takım elbisemi ve içerisine de beyaz gömleğimi giymek istiyorum. Üzerine de kıyafetime uygun bir kravat seçmeliyim? Tüm bunların renklerini nasıl ayırt edeceğim?

Bugün, çamaşır makinesine koyu renkteki kıyafetlerimi koymak istiyorum. Ancak, bu kıyafetlerin rengini nasıl gruplayabileceğim?

Bu kıyafetimin rengi nedir diye sürekli birilerinden yardım almak zorunda kalmak istemiyoruz. O kıyafetin rengini kendimiz bilmek, anlamak ve ona göre giyeceğimiz kıyafetlerimize kendimiz tek başımıza karar vermek istiyoruz. Çünkü, biz görme engellilerin yaşamlarını sürdürürken, her daim gören birisine bağlı kalmak durumunda olmak istemiyoruz. Bir görmeyen yalnız da yaşayabilir.

Ya da, görmeyen insanların yanında sürekli gören birileri bulunmayabilir.

Görme engelli bireyler olarak, gündelik hayattaki tüm bu sıkıntılar nedeniyle;

Yukarıda sormuş olduğum ve buna benzer tüm sorularıma cevap arıyorum.

Ülkemizde, hazır giyim sektöründe oldukça başarılı olan; güzel ve iyi giyinmek herkesin hakkıdır ilkesini benimseyen; duyarlılık göstererek, çeşitli sosyal sorumluluk projelerine imza atan LC Waikiki firmasını; ürettiği ve satışını yaptığı kıyafetlerin renginin görme engellilerce anlaşılması konusunda, bir farkındalık yaratarak biz görme engelli müşterilerine, yardımcı olmaya davet ediyorum.

LC Waikiki firmasından; ürettiği tüm kıyafetlere, kıyafetin iç kısmına etiketin bulunduğu yere; kabartma yani, Braille harflerle o kıyafetin renginin baş harfini işlemesini istiyorum.

Kıyafette birden fazla renk varsa, aynı şekilde, o renklerin baş harflerinin de kabartma olarak işlemesini istiyorum.

Görme engelli bireyler olarak bizler, kimseye bağımlı kalmadan, istediğimiz renkteki kıyafetimize erişmek istiyoruz.

Bizler de güzel ve renk olarak uyumlu kıyafetler giyinmek istiyoruz.

Görmemek, kıyafetlerin rengini ayırt etme konusunda, engel olmamalı.

Altı nokta körler derneği genel merkez kadın meclisi üyeleri adına, üretilen kıyafetlerin renginin görme engellilerce kimseye ihtiyaç duyulmadan anlaşılabilmesi için; LC Waikiki markasına yönelik başlatmış olduğum imza kampanyasına katılarak biz görme engellilerin bu sorununa çözüm bulmamız konusunda atacağınız imzalarınızla yardımcı olmanızı bekliyorum.

Unutmayınız ki; gerekli özenin gösterilmesi halinde, görmemek hiçbir şeye engel değildir.

Sevgi Bulut.

Altı nokta körler derneği genel merkez kadın meclisi erişilebilirlik bölümü sekreteryası.

Facebook: avsevgibulut.
Mail: avsevgibulut

CIA DOSYASI /// VİDEO : CIA Analisti Larry Johnson : Reina Sembolik Bir Hedef


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=zN7G-opz77I&list=TLGGcsqU7W9LsCQxNzAxMjAxNw

KAMPANYA : Fethi Sekin’in yakınlarına destek ol !


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Çağrı!

1. Fethi Sekin’in adı İzmir Adliyesi önündeki caddeye verilsin!

2. Üç çocuğu en iyi özel okullarda burslu okutulsun!

3. Eşine ömür boyu emekli milletvekili maaşı verilsin!

Onun hakkı ödenmez!

Lütfen paylaşın kampanyama katılın!

NATO DOSYASI : İncirlik ve NATO bizi hangi tehditten korudu ?


İncirlik ve NATO bizi hangi tehditten korudu?

‘İncirlik Üssü kapatılsın’ tartışmasını değerlendiren BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, bu üssün 15 Temmuz darbe girişiminde aktif olarak kullanıldığını, kapatılması gerektiğini ifade ederek, “Hükümetten gelen açıklamaların milletin bu konuda ortaya koyduğu hassasiyeti geçiştirme amaçlı olduğu anlaşılıyor” şeklinde konuştu.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, İncirlik Üssü’nün işlevi konusunda kamuoyunda devam eden tartışmaları değerlendirdi. Dr. Terzi, "Bugün İncirlik ekseninde tartışılan aslında Türkiye’nin ABD, AB ve Batı ile müttefikliğidir. Sorgulanan aslında budur" dedi. Terzi, şunları söyledi: "Atatürk bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti kurmuştu. Tarımdan sanayiye her alanda milli bir politika uygulamıştı. Ama 1938’den sonra Türkiye’nin politikası bağımlı bir rotaya döndüğü için bugün bu sonuçları yaşıyoruz. Biz parti olarak Meclis açılış programlarında yaşayan 3 cumhurbaşkanını Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ı dinledik. Bu üç sayın cumhurbaşkanının da açıklamalarından şunu gördük: Bir, ‘Türkiye, Batı ittifakı içinde olacak, ABD ile birlikte stratejik bir ortaklık ve NATO içinde olacak.’ İki, ‘AB’ye gireceğiz bu bizim vazgeçilmez yolumuzdur.’ Üç, serbest piyasa ekonomisini yani liberal ekonomiyi uygulayacağız. Şimdi böyle bir stratejinin içinde devlet gemimizi Batı’ya yönlendirdik. Şimdi böyle bir geminin içinde biz yüzümüzü zaman zaman doğuya, kuzeye, güneye dönsek bile aslında bu geminin içinde Batı’ya doğru yol alıyoruz."

İncirlik, darbe girişiminin merkeziydi

"İncirlik Üssü’nün 15 Temmuz darbe girişiminde çok önemli bir merkez olarak kullanıldığını herkes çok net olarak biliyor" diyen Abdullah Terzi, şöyle devam etti: "Hatta ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump bile çok sayıda Amerikan istihbarat subayının o gece görev aldığını ifade etmişti. Dolayısıyla İncirlik Üssü, milletin gözünde bu noktada bir ‘mimlenmiş’ti. Ama şimdi çok daha sıcak bir şey var. IŞİD’e karşı operasyon nedeniyle ABD ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen hava kuvvetlerinin oradan IŞİD’e karşı bir operasyon için bulunduğunu görüyoruz. Milli Savunma Bakanımız, ‘İncirlik bir NATO üssü değildir’ diyor. Pentagon Sözcüsü Peter Cook da ‘Özel görüşmelerle biz üssü kullanma izni aldık’ diyor. Türkiye şimdi haklı olarak ‘Ben IŞİD ile Fırat Kalkanı Harekâtı’nda mücadele ediyorum. Bana neden destek vermiyorsun’ diye soruyor." İncirlik Üssü’nün 15 Temmuz darbe girişiminde aktif olarak kullanıldığına özel vurgu yapan Dr. Terzi, şunları söyledi: "Türkiye bağımsız bir devlet ise ve 15 Temmuz’da darbeye ramak kalmış ise ve burada İncirlik sabıkalı ise sizin alacağınız karar demokratik rejime karşı, devletime karşı, milletime karşı bir darbenin merkez üssü olduğunu ortaya koyup gereğini yapmaktır. ‘Biz burayı kapatabiliriz’ denilebilirdi çok rahatlıkla. Ama bu yapılmadı ve şimdi bu milleten gelen bu sorgulamalara geçiştirme politikası izleniyor." Abdullah Terzi, "Aynı zamanda şuanda ABD ile yapılan görüşmelerin satır aralarında görüyoruz ki, biz İncirlik’i kapatma niyetinde değiliz. Bunu bir blöf olarak kullanıyoruz gibi bir algı oluştu. Bunlar bağımsız bir devlete hele de şuanda ekonomik, siyasal ve de terör sarmalı içine alınmış bir Türkiye’de çok daha sağlam bir politikanın, dış siyasetin ortaya konulması gerekiyor" şeklinde konuştu.

Yabancı üsler bize zarar veriyor

"Dış politikada anti-emperyalist, bağımsız bir siyaseti önümüze koymamız gerekiyor" diyen BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Terzi, şunları söyledi: "Sadece İncirlik mi, ABD’nin NATO kapsamında Türkiye’de 40 tane üssü var. Mesela Kürecik Üssü var. Peki, şimdi soralım: Biz bu üslerden ne kadar yararlandık? İncirlik Türkiye’nin nerede işine yaradı, diğer üsler ülkemize hangi katkıyı sağladı? Bu üsler bizi hangi tehditten korudu? Biz maalesef biz bu üslerden yararlanmadık. 15 Temmuz darbe girişiminde bu üsler bize zarar verdi. Şuanda bu üsler bizim Mehmetçiklerimizin şehit olduğu alanlarda bize destek vermiyor. Bunu ben söylemiyorum; Cumhurbaşkanımız söylüyor, Başbakanımız söylüyor, Dışişleri Bakanımız söylüyor, Milli Savunma Bakanımız söylüyor… O halde siyasetin, yönetimin görevi millet dahi bunu fark etmekten bunu görebilmek ve buna göre dış politikayı güvenlik stratejisini, düşman algısını yönlendirip değiştirebilmektir."

NATO nerede işimize yaradı?

BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımının da sorgulanması gerektiğine işaret ederek, "Biz NATO’nun ne faydasını gördük? NATO bizi hangi tehditten ya da tehlikeden korudu? Nerede işimize yaradı? Biz görüyoruz ki NATO her zaman bizi kullandı, her yerde Mehmetçiğimizden istifade etti. Daha geçen hafta Afganistan’daki Türk gücünün görev süresi 2 yıl daha uzatıldı" dedi.

NATO’nun görevi İslam dünyasını parçalamak

NATO’nun günümüzde İslam dünyasını parçalama misyonu üslendiğini ifade eden BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, bu bağlamda şunları söyledi: "Bugün NATO konsepti değişmiştir. NATO soğuk savaş döneminde SSCB ve ‘komünist blok’a karşı askeri pakt olarak lanse edildi. Bugün ondan uzaklaştı. NATO, günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde İslam dünyasının parçalanması ve işgali fonksiyonunu üstleniyor. Türkiye’nin buna ihtiyacı yok. Bağımsız Türkiye Partisi olarak biz Atatürk’ün çerçevesini çizdiği bağımsız siyaseti merkeze koyuyoruz. Atatürk emperyalist güçlerle doğrudan mücadeleyi seçmiş bir insandır. Bugün ABD bilelim ki bizim hudutlarımızı kabul etmiyor. ABD bizim Güneydoğumuz üzerinde hesabı olan bir devlettir. Hem kendi coğrafyasındaki iklim değişikliklerinden dolayı buraya gelip yerleşmek, hem de Büyük İsrail Projesi için burada olan devlettir. Dolayısıyla bunların Türkiye’de bulunan 40’a yakın üssü bizim hayrımıza olan bir durum değildir."

CIA DOSYASI /// CIA şefi : İstihbarat camiamızı Nazilerle bir tutmak çok çirkin


Geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı Donald Trump’ın Amerikan istihbarat örgütlerinin faaliyetlerini Nazilerin eylemlerine benzettiği yorumuna CIA şefi John Brennan’dan yanıt geldi. Brennan,istihbaratın Nazilerle eş tutulmasını nefretle karşıladığını dile getirerek ”çirkin” bulduğunu ifade etti.

Geçtiğimiz günlerde Trump’ın doğrulanmamış bir dosyayla ilgili Rusya’dan bilgi aldığı iddiası gündemde yer bulmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta düzenlediği basın toplantısında, "istihbarat teşkilatlarının yanlış ve sahte olduğu ortaya çıkmış herhangi bir bilgiye izin vermesinin utanç verici olduğunu" söylemişti.

Bunun yanı sıra Trump basın toplantısında, "Bence bu rezalet, ben de bunu söylüyorum, bunu yapmış olan Nazi Almanyası" ifadelerini kullanmıştı.

The Hill‘de yer alan habere göre CIA şefi John Brennan, Pazar günü yaptığı açıklamada, Trump’ın kamuoyuna söylediklerinin disiplin altına alınması gerektiğini söyledi ve dünyanın Trump’in izlediğini ve dinlediğini belirtti.

Brennan, "İstihbarat camiasının Nazi Almanyası’yla eşleştirilmesini nefretle karşıladığını” ifade ederek Trump için "sözlerinin etkili olduğunun farkına varması gerektiğini düşünüyorum" dedi.

REINA SALDIRISI DOSYASI : Reina katliamından ‘FETÖ’nün izi çıktı


Reina katliamından ‘FETÖ’nün izi çıktı

39 kişinin katledildiği olayda savcılar çok önemli kanıtlara ulaştı: Bir değil 3 tetikçi vardı, gözcülerle birlikte en az 7 terörist belirlendi. Özel güvenlikte FETÖ, kullanılan mühimmatta iki ülkenin gizli servisi öne çıktı.

Reina’da 39 kişinin katledildiği saldırıda DEAŞ’lı tetikçi Abdulgadir Masharipov’un yalnız olmadığı kesinleşti. Katliamı DEAŞ üstlendi ancak soruşturmaya FETÖ ve yabancı istihbarat servislerinin bağlantısı da dahil oldu. Eldeki somut bulgulara göre saldırıda bir değil üç tetikçi vardı ve gözcülerle birlikte terörist sayısı en az yediydi. Teröristler, önce ‘hedef gözeterek’ çok önceden belirlenmiş isimleri öldürdü, sonra yaylım ateş açtı. Eğlence yerindeki boş kovanların üç farklı silaha ait olduğu da belirlendi.

ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ

Yaralı kurtulan görgü tanıkları, olaydan sonra özellikle Arap kökenli turistlerin hedef alınarak ateş açıldığını ve saldırganların üç kişi olduğu yönünde ifade verdi. Kamera ve cep görüntülerin uzman isimlerce incelenmesinin ardından, saldırganların önceden belirlenmiş hedeflere yöneldikleri, asıl öldürmeleri gereken kişileri katlettikten sonra hedef şaşırtmak için diğer insanları da taradığı görüldü. Tetikçi Masharipov’un içeriye girmesiyle beraber diğer teröristlerin de harekete geçtiği ve içerde daha önceden seçtikleri bazı kişileri hedef alarak öldürmeye başladıkları öğrenildi. Biri kadın olduğu kesinleşen saldırganların hedef şaşırtmak için asıl öldürmeye geldikleri kişileri katlettikten sonra rastgele ateş etmeye başladıkları, işlerini bitirince etraftaki insanların geçici körlüğüne neden olan Flash Bang isimli bombayı patlatarak kaçtıkları tespit edildi. Teröristlerin saldırıda kullandığı bu mühimmatın dünyada genellikle iki ülke istihbaratı ve ordusunda bulunduğu, Mavi Marmara baskınında da kullanıldığı öğrenildi.

DELTAVİP FETÖ İLİŞKİSİ

Soruşturmada en dikkat çeken ayrıntı ise eğlence merkezinin güvenliğin 2012’den beri yürüten Deltavip isimli güvenlik şirketiyle ilgili. Şirketin FETÖ soruşturması kapsamın incelendiği öğrenilirken ‘Deltavip’ Özel Güvenlik Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Özcan’ın FETÖ’nün önemli finansörlerinden olduğu iddia edildi. Özcan’ın 17-25 Aralık darbe girişimi sürecini önceden bildiği, FETÖ’nün montaj kaset komplolarını yayınlanmadan önce çevresine anlattığı, FETÖ bağlantılı şirketlere maddi destek sağladığı iddia edildi. FETÖ’nün ‘Truva atı’ partilerinden olduğu kaydedilen Toplumsal Uzlaşma Reform ve Kalkınma Partisi lideri Ahmet Eyüp Özgüç, örgüt üyeliğinden tutuklanan polislere destek vermişti.

Görgü tanığı: Birden fazla terörist vardı

Reina katliamında sağ kurtulan Suudi Arabistan vatandaşı Hassan Khashoggi, saldırıda birden fazla terörist gördüklerini söyledi. Saldırganlardan birinin kadın olduğunu ifade eden Khashoggi, bir kişinin “O kadın neden bizi öldürmek istiyor” diye bağırdığını duyduğunu kaydetti. Saldırganların silah kullanma konusunda deneyimli ve iyi eğitilmiş olduğunu düşünen Khashoggi, “Rastgele ateş açmıyorlardı. Bunun yerine masalar arasında dolaşıp direkt hedef alıyorlardı” diye konuştu.

Güvenlik tasfiyesi

FETÖ’nün en büyük finans kaynaklarından biri, özel güvenlik sektörüydü. FETÖ’nün, katliamdan önce Reina’dan Danıştay’a kadar pek çok kurumda özel güvenlikleri tasfiye edip kendi özel güvenlik şirketlerini getirdiği iddiası gündeme gelmişti. FETÖ’cü polis ve yargı mensupları, Ergenekon soruşturmaları kapsamında Reina’ya da operasyon yapmıştı. Operasyonla Reina’nın güvenliğini sağlayan özel güvenlik şirketi tasfiye edilmişti.

KOMPLO TEORİLERİ /// Alman asıllı ABD’li gazeteciden iddia : “SVALBARD KÜRESEL TOHUM DEPOSU” HANGİ K IYAMETİ BEKLİYOR ?


Alman asıllı ABD’li gazeteciden ürkütücü iddia:

“KIYAMET TOHUM DEPOSU” OLARAK BİLİNEN, NORVEÇ’İN KUZEYİNDEKİ BİR ADAYA KURULAN “SVALBARD KÜRESEL TOHUM DEPOSU” HANGİ KIYAMETİ BEKLİYOR?

“Svalbard dünyayı ele geçirme planının bir parçasıdır”

Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini iddia ediyor. Svalbard hariç dünyadaki diğer tohum depolarını bekleyen kıyamet nedir? Esas amaç ari üstün ırk yaratmak mı yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?

ÜRÜN DİRİER, urun.dirier

2008 yılının Mart ayında, Norveç’in kuzeyindeki Spitsbergen adasında “Svalbard Küresel Tohum Deposu” adı verilen bir ambar kuruldu. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu’na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna ‘kıyamet tohum deposu’ da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini bir araya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.

Buraya kadar her şey gayet iyi niyetli görünüyor. Ancak Alman asıllı Amerikalı araştırmacı-gazeteci F. William Engdahl’ın bu proje ile ilgili dehşet verici şüpheleri var. Engdahl, tarım sektörünü ellerinde tutan GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) devlerinin bizim bilmediğimiz bir şeyler bildiklerini düşünüyor. Spitsbergen’in buzlaşmış kayalıklarının altında ‘dünyayı ekonomik ve genetik olarak ele geçirme’ planlarının yattığını iddia eden Engdahl, teorisini ambar projesi finansörlerinin kimlikleri ve geçmişleri hakkında ayrıntılı hatırlatmalar yaparak ispatlıyor. İlk baskısı 2007’de yapılan, Nisan 2009’da Türkçeye çevrilen “Ölüm Tohumları/ Kalıtımın Değiştirilmesinin Arkasındaki Karanlık Oyunlar’ adlı kitabın da yazarı olan Engdahl ile ‘kıyamet muhafızları’ dediği finansörlerin kimlikleri, neler yaptıkları ve Svalbard Küresel Tohum Deposu üzerindeki hedefleri hakkında konuştuk.

Kıyamet muhafızları

Svalbard Küresel Tohum Deposunun finansörleri kimler?

-Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini söylemeliyim. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma’da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998’e dek NewYork merkezli Nüfus Konseyi’nin de (Population Council) başkanıydı. Bu konsey John D. Rockefeller’ın nüfus populasyonunu düşürmek amacıyla 1952’de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey. Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood DreamWorks Animation’a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman ABD’nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation’ın da kurul başkanıydı. Örgütün finansörleri ise; geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika’daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft’un kurucusu Bill Gates! Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD’li DuPont/Pioneer Hi-Bred! Yine bir ABD’li GDO devi Monsanto! İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta! 1970’lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla ‘Yeşil Devrim’ diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller! ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada’dan da devlet fonları aktarılıyor. Yani özetle, GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde ‘zaten var olan’ tohum depolarına ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard’a muhtaç kalınacaktır?

Ebu Garib tohumları nerede?

Nükleer savaş, iklim değişimi veya meteor düşmesinin dışında bir felaketten mi söz ediyorsunuz?

-Evet, planlı bir felaketten söz ediyorum. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak’a bakmak yeterli. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib’de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard’da bir araya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tekelden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.

Ari ırk yaratma ‘Projesi’

Peki tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik mi?

-Hayır, bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller 1971’de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Gurubu olan CGIAR’ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) ‘modern tarım ürünü’ kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD’de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO’lu ‘Gen Devrimi’nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütünü (FAO), BM İlerleme Programı’nı ve Dünya Bankası’nı da işin içine dahil etti. Böylelikle Rockefeller Vakfı 1970’lerden itibaren küresel tarım politikalarını şekillendirebilecek konuma geldi. Ve başardı. CGIAR aslında Rockefeller ailesinin on yıllar süren bir planının parçasıydı. Bu plan ‘Proje’ olarak adlandırılan, üstün ırk yaratma planıydı.

“Rockefeller Hitler’in de finansörüydü”

Üstün ırk yaratma projesi tam olarak nasıl bir şey?

-Rockefeller Vakfı’nın ve zengin finans kurumlarının 1920’lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi daha sonradan genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir. Hitler ve Naziler buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler’in öjenik çalışmaları da bugün Svalbard’a milyonlarca dolar akıtan Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. Rockefeller Vakfı Third Reich’s Kaiser Wilhelm Institutes’nün ari ırk öjenik çalışmalarını finanse ediyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Amerika resmi olarak savaşa Hitler Almanyasının karşısında olarak girerken, Rockefeller Standard Oil Group, illegal olarak Alman Luftwaffe ve Wehrmacht birliklerine petrol nakline devam etti. Bununla ilgili Amerika senato araştırması da yapıldı.

Rockefeller Vakfı insanı ‘gen dizilimlerine’ indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini dilenilen şekilde değiştirmeyi amaçlıyorlardı. Hitler’in öjenikçi bilim adamları 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sessiz sedasız ABD’ye götürülmüş ve çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımları atmışlardır.

Gıdalar ile negatif öjenik

Amaç tarım yani gıdalar üzerinden üstün ırk yaratmak mı?

-Aslında daha da kötüsü. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin 1920’den beri biricik amacı ‘negatif öjenik’tir. ‘Negatif Öjenik’ istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonal’in kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger 1939’da Harlem’de ‘Negro (Zenci) Projesi’ adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: “Negro (Zenci) nüfusu ortadan kaldırmak istiyoruz”

20 yıllık kısırlaştırma projesi

Negatif öjenik bir kısırlaştırma projesi mi?
-Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yendiği takdirde erkeği kısırlaştıran bir mısırı genetik mühendisliği marifetiyle geliştirdiklerin açıkladı. Epicyte, Svalbard’ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücülü mısırı ABD Tarım Bakanlığından (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.
Bir başka örnek; 1990’larda BM Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinler’de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi ama aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları gösterdi ki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla ile birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu. Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) için tetanoz taşıyıcılı bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972’de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum deposunu ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı!

Hibrid tohumlarla tekel tuzağı


Rockefeller’in gelişmekte olan ülkelerde yürütmüş olduğu ve hala devam eden Yeşil Devrim çalışmalarına da bu açıdan bakınca korkunç görünüyor…

– Rockefeller Vakfı 1946’da Nelson Rockfeller ile Pioneer Tohum Şirketi kurucusu Henry Wallace’ın Meksika’ya yaptıkları bir geziden sonra sadece adı yeşil olan Yeşil Devrimi başlattı. Neydi Yeşil Devrim? 60’larda Rockefeller’in çalıştığı Meksika, Hindistan gibi ülkelerde daha çok ürün veren ıslah edilmiş tohum çeşitleriyle açlık sorununu büyük ölçüde çözmeyi vaat ediyordu. Yıllar sonra, Yeşil Devrim’in aslında Rockefeller ailesinin ileride tekelleştirebilecekleri bir tarım işi geliştirme planı olduğu ortaya çıktı; tıpkı yarım yüzyıl önce petrol endüstrisi işinde yaptıkları gibi.

Nasıl tekelleştiler?

-Yeşil Devrim gelişmekte olan piyasalarda yeni hibrid tohumların üretilmesine dayanıyordu. Hibrid tohumlar üreyemedikleri için çiftçilerin her sene tohum alması gerekiyordu. Hibrid tohum patentlerinin DuPont/Pioneer Hi-Bred’in ve Monsanto’nun başını çektiği bir avuç dev tohum şirketinin elinde toplanması daha sonra GDO’lu tohum darbesi için yolu açtı. Hibrid tohumlar ve bu tohumların ihtiyaç duyduğu kimyasal gübreler, çiftçileri tarım ve petro kimya şirketlerine bağımlı hale getiriyordu. Bu gübreler Rockefeller kontrolündeki büyük petrol şirketlerinin ürünüydü. Ot ve böcek ilaçları da petrol ve kimya devleri için ek pazarlar oluşturuyordu. Yeşil devrim aslında bir ‘kimyasal darbeydi’. Gelişmekte olan ülkelerin yüksek miktardaki gübre ve ilaç girdisini finanse etmeleri mümkün değildi. Bu nedenle Dünya Bankası’ndan kredi notu alarak ve ABD hükümetinin garantisi altındaki Chase Bank ve diğer New York bankaları aracılığıyla özel borçlar aldılar.

Sonuç?

-Bankalara ve tefecilere borçlanan çiftçiler genellikle topraklarını kaybettiler. İş aramak için şehirlere göç ettiler; fabrikaların ucuz işçi açığı da kapanmış oldu.

Peki ya bugün?

-Bugün de Gates ve Rockefeller Afrika’da Yeşil Devrim adı altında bir projeye daha milyonlar yatırıyor. Amaç yine GDO tohumların ve kimyasalların yaygınlaştırılması. Bunun için pek çok teşvik ve kampanyalara başvuruyorlar.

Patentli biyolojik silah

Büyük bir tekelleşme tehdidiyle karşı karşıyayız…

-Amaçları tüm tohumları patentlemek ki kendilerinden izinsiz kullanılamasın. Sonra küçük çiftçileri adım adım lisans parası ödemeye mahkum edecekler, ödemeyenlere de patent ihlalinden ceza verilecek. Plan işlerse tüm dünya birkaç tohum devinin kölesi olacak. Washington’dan gelen emirler doğrultusunda Washington’un siyasetlerine karşı olan üçüncü dünya ülkelerine tohum vermeme olasılığı için de kapıyı aralayacaktır bu. Ayrıca pirinç, mısır, buğday ve soya gibi dünyanın temel gıda üretimi için patentli tohumların üretimi korkunç bir biyolojik silah olarak da kullanılabilir. Genetik müdahalelerle öldürücü gıdalara çevrilebilirler.

F. William Engdahl kimdir?

1944 yılında ABD’nin Minneapolis eyaletinde doğan Engdahl, Princeton Üniversitesi’nde hukuk, Stockholm Üniversitesi’nde de ekonomi okudu. İlk kitabı dünya petrol politikaları hakkında yazdığı ‘Savaş Yüzyılı’ oldu. Serbest gazeteci olarak makaleler yazan Engdahl, Almanya’da yaşıyor.

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Kaset ‘istihbarat’ işi çıktı


Kaset ‘istihbarat’ işi çıktı

Çoğun polis olan şüphelilerin kaset kumpasları ile FETÖ’nün menfaatları doğrultusunda iktidar, ana muhalefet ve muhalefet partilerini kontrol altına alarak, siyaseti dizayn etmek istediği belirtildi.

Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve MHP’li bazı eski vekillerin arasında bulunduğu siyasilere kaset kumpası kurulmasına ilişkin fezleke hazırladı. Fezlekede, şüphelilerin 18 kişiye yönelik 11’i ev 2’si işyeri olmak üzere toplam 13 adrese dinleme cihazı ile kamera yerleştirdiği, teknik araçlarla da izleme ve dinleme yaptıkları anlatıldı. İstihbarat Daire Başkanlığı C Şubesi ile Ankara Emniyet İstihbarat Şubesi’nde görevli emniyet müdürleri ile istihbarat polisinin komplonun merkezinde yer aldığı belirtilen fezlekede, Baykal’ın arasında bulunduğu hedef kişilerin istihbarat tarafından adım adım takip edildiği ifade edildi.

Emniyet KOM Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan ve kaset soruşturmasını yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen fezlekede, kaset kumpası ayrıntılarıyla anlatıldı. Çoğun polis olan şüphelilerin kaset kumpasları ile FETÖ’nün menfaatleri doğrultusunda iktidar, ana muhalefet ve muhalefet partilerini kontrol altına alarak, siyaseti dizayn etmek istediği belirtilen fezlekede, İstihbarat Daire Başkanlığı C Şubesi ile Ankara Emniyet İstihbarat Şubesi’nde görevli emniyet müdürleri ile istihbarat polisinin komplonun merkezinde yer aldığı belirtildi.

Siyasetçilerin istihbarat polisleri tarafından nasıl takip edildiğinin grafiklerle ortaya konulduğu fezlekede, FETÖ’cü istihbarat polislerinin siyasetçileri hem dinledikleri, hem de izledikleri, hedef adreslere girip çıktıkları, komplonun kurulduğu tarih ve saatte de hedef evlerin etrafında bulundukları yine grafiklerle gösterildi.

4 yıl takip

Şüphelilerin, 2008 yılından 2012 yılına kadar kesintisiz bir biçimde bu eylemlerini sürdürdükleri, yasa dışı örgütlenme oluşturup suç işlemek amacıyla bir araya geldikleri de belirtilerek, “Devletin istihbarat faaliyetleri kapsamında görevlerinin sağladığı nüfuz ve gücü ile yasaların verdiği yetkileri görevin gereklerine aykırı kullanarak amaçlarına ulaşmak için toplumda ve kamuoyunda tanınan belirli ekonomik güce sahip kişileri, basın ve siyaset alanında belirli konumu olan devlet bürokrasisi içerisinde yer alan kişileri(eski parlamenter ve bakanlar, milletvekilleri, üst düzey askeri görevliler(general, emniyet görevlilerini) terör ve organize suç örgütleriyle ilişkilendirerek, bu kişilere ait bilgileri bildikleri halde kişinin gerçek kimliklerini gizlemek veya eksik ya da yanlış bilgi vermek suretiyle içeriği itibariyle sahte oluşturulmuş belgelerle temin edilen dinleme ve izleme kararlarını uygulamaya koyup, amaç dışı kullanmak suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal ettikleri” ifadeleri kullanıldı.

Kasetler Gülen’e götürüldü

Fezlekede, komployu kuran o dönemin istihbarat müdürlerinin, ABD’ye gittiği, söz konusu görüntüleri FETÖ’nün lideri Fetullah Gülen’e götürdükleri anlatıldı. Eski istihbarat müdürleri Gürsel Aktepe’nin 8 Nisan 2012 tarihinde yine istihbaratçı polis şefleri Lokman Kırcılı ve Tamer Bülent Demirel ile birlikte İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’den çıkış yaptıkları belirtilen fezlekede, 13 Nisan 2012 tarihinde 3 şahsın beraber İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’ye giriş yaptığı aktarıldı. Örgütün devlet yapılanması içerisinde en güçlü olduğu alanların başında güçlü bir istihbarat ağına sahip olması geldiği de kaydedilen fezlekede şöyle denildi: “Kamu kurumlarında çalışan örgüt mensupları elde ettikleri bilgileri örgüte aktarmakta ve toplanan bütün bilgiler büyük bir havuz oluşturulmaktadır. Örgüt hedeflerine ulaşmak için havuzdaki bilgi ve belgeleri amaca uygun hale getirerek hasım cephedeki kişi ve kurumlar aleyhinde kullanmaktadır. Örgütün istihbarat ağı ya da gücü konusunda bahsedilmesi gereken bir husus da Gülen’in sahip olduğu arşivdir. Bu yasadışı arşivde, örgütün yasadışı adli ve önleme dinlemeleri, kendine ait gelişmiş cihazlarla yaptığı teknik takip, telefon ve ortam dinleme kayıtları, kamu personeline yönelik fişlemeler ile örgütle teması olan öğrencilerin ve ailelerinin bilgileri bulunmaktadır.”

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.