MEDYADAN ANALİZLER : ABD-Batı’daki Durum ve Referandum Süreci…


netanyahu_trump_wall.jpg?itok=ZViByAek

Türkiye Gündemi

16 Şubat 2017

Yeni Şafak: Süleyman Seyfi Öğün: Batı cephesinde yeni bir şey var mı?

ABD’de henüz taşlar yerine oturmadı. NATO’nun merkezde olduğu “Derin ABD Trump’ı hizâya getirmek için bastırıyor. Belki de başaracaklar. Eğer bu olursa Türkiye’nin konumu çok ciddî bir baskı görecektir. NATO tarafından hırpalanan ve mecbûriyetten Rusya’ya yakınlaşan ve bu sûretle konumunu iyileştirmeye muvaffak olan Türkiye, bu baskılamaları nasıl karşılayacak? Anlaşılıyor ki bundan sonraki adımlar Astana ittifâkını paçalamaya mâtuf olacak. Türkiye-İran ve Türkiye-Rusya arasında gerilim doğuracak adımlara karşı hassasiyet kazanmak; özellikle Rusya’nın konumuna çok dikkat etmek gerekiyor. Rusya elini çok güçlendirmiş vaziyette. Devamı…

Karar: Etyen Mahçupyan: Referandumda Kürtler ne yapacak?

Yukarıda resmedilen ruh hali hem AK Partili hem PKK’lı Kürtlerin referandum gündemini dışlamalarına neden olmuş. Metropoll şirketinin ocak ortasında yaptığı son araştırmada Kürtlerin oyları yüzde 48’e 30 ‘Hayır’ lehinde. Kararsız veya cevapsız olanlar ise yüzde 22. Oysa kendilerini ‘Türk’ olarak tanımlayanlarda bu oran yüzde 9. Metropoll bir ‘arka plan’ araştırması da yapıyor. Şöyle ki, insanlara tercihlerini sorduğunuzda size ideolojik tutumlarına ve o tutumdan ne denli emin olduklarına göre bir cevap veriyorlar. Ancak bu cevap onların seçim günü sandığa gidecekleri anlamına gelmiyor. Sandığa gitmeyi irdelemek için daha detaylı bir soru seti kullanmanız lazım ve elimizde o veriler de var. Buna göre 1 Kasım seçiminde oy verdikleri partileri temel aldığımızda, Kürt ve Zaza AK Parti’lilerin yüzde 25’i, CHP’lilerin yüzde 19’u ve HDP’lilerin de yüzde 31’i sandığa gitmeme eğilimi gösteriyor. Mesafeli duruşla ilgili bu ölçüm Kürtlerin geneline yayılan gözlemi, yani toplumun diğer kesimlerine ve Türkiye siyasetine yabancılaşma eğilimini doğruluyor. Devamı…

Bianet: Aykan Sever: NATO, Trump, Netenyahu: Para, Silah, Savaş

Mattis “haklı”. Haklı olduğu kısım şu Ukrayna krizi baş gösterince yapılan ilk NATO toplantısında taraflar ABD’nin teklifiyle, ortak savunma harcamaları için üye ülkelerin gayri safi yurt içi hasılalarının yüzde 2’si oranında artış yapmaları kararı almıştı. Bu durum bir kısmının sağcı kafasına zaten uygundu, bunun sayesinde sıradan insanların emekleri, hayatları bir kez daha silah tüccarlarının doymaz karnına doğru akacaktı. Ayrıca uygulamakta bir hayli gönülsüz oldukları burjuva demokratik değerleri de terk etmek için, bundan daha uygun bir zemin olamazdı. Bazıları da belki gönülsüzdü sesini çıkarmadı. Sonuçta dönemin Rusya ile gerilimi ve silahlanma yarışını tırmandıran silah tüccarları-Pentagon merkezli siyasetine boyun eğmişlerdi. Devamı…

Hürriyet: Abdulkadir Selvi: Kampanyanın dili kararsızların kararı

Kamuoyu araştırma şirketleriyle konuşuyorum…Sonucu kararsızların belirleyeceği konusunda ittifak halindeler. Kararsızların oranı yüzde 20 olarak gösteriliyor. Kararsızları kim yanına çekmeyi başarırsa, o taraf kazanacak. 12 Eylül’ün baskısı altında gidilen 1982 referandumundaki yüzde 91 oranı yanıltıcı olmasın. Referanduma katılım oranları düşük olduğu için sandığa gitmek için yüksek bir motivasyon gerekiyor. Kararsızların yarısının sandığa gitmeyeceği tahmin ediliyor. 55 milyon seçmenimiz olduğuna göre aslında referandumun sonucunu belirleyecek olan 5 milyon kararsız olacak. Devamı…

T24: Ömer Faruk Gergerlioğlu: Referandum Önerileri

Hayır cephesi hangi argümanların kendisini güçlü kılacağını hissetmeden yola çıkarsa kazanabileceği bir maçı kaybeder. İlk önce yapmaması gereken iki işi tekrar vurgulayalım. Anti Erdoğan söylemi ve istikrar olmadığına dair görüşe yönelme. Vatandaşın inadına ve akan suyun tersine kürekleri çekmenin anlamsızlığı ortadadır. Bu iki söylem maçın karşı sahasında oynanmasına yol açacak ve ne kadar efor sarf edilirse edilsin maçın kaybedilmesine yol açılacaktır. "Erdoğan düşmanı" şablonunun hazır olduğu bir yerde boş yere şahıslarla uğraşmak anlamsızdır, şu ana kadar olan bunca skandala rağmen tek kriteri Erdoğan hayranlığı olanla inatlaşmanın anlamı yoktur. Yine, "istikrarın varlığı" tartışmasından ziyade bundan sonra bozulacağı vurgusuna odaklanmak daha doğru olandır. Devamı…

SÜREÇ ANALİZ

www.surecanaliz.org

AMERİKA DOSYASI : Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ ile ABD Seçim S onuçları Üzerine Söyleşi


Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ Kimdir?

Lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde tamamlayan Mehmet Bülent Uludağ, yüksek lisans ve doktorasını yine aynı üniversitede “Rusya ve Sovyetler Birliği’nde Gürcüler ve Gürcistan” ile “Avrasya’nın Uluslararası Sisteme Açılmasına Etkileri Yönüyle SSCB ve Sonrası Dönemde Kafkasya’daki Ulusçu-Ayrılıkçı Akımlar” tez konuları ile tamamladı. Araştırma bursu ile doktora sonrasında Kırgızistan Celalabad Ekonomi ve Girişimcilik Üniversitesi’ne giderek saha çalışmalarına katılan Uludağ, İletişim Yayınları-Tarih ve Toplum Dergisi’nce düzenlenen, “1999 ve 2000 Yıllarında Türkiye Üniversitelerinde Tarih Konusunda Yazılmış En İyi Doktora Tezi Yarışması” Jüri Özel Ödülü’nün de sahibi oldu. Uluslararası Örgütler ve Dünya Siyasi Tarihi kitaplarının yazarı Bülent Uludağ, şu anda İzmir Katip Çelebi Üniversitesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde ders vermektedir.

2016 ABD Başkanlık seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha önceki seçimlerle bir kıyaslama yapmak gerekirse ne gibi farklılıklar var?

Amerikan sisteminde gördüğümüz üzere; seçim reklam şirketlerinin kampanyası gibidir. Bizdeki gibi liderler, ideolojiler, fikirler çağdaşlık vb. değil de, o seçim dönemi için pazarlanacak stratejiler belirlenir. Şimdi Obama kampanyasını hatırlayalım. 2008 yılında Obama’nın yürüttüğü çalışmalar Bush’un alt üst ettiği Amerikan imajını düzeltme operasyonuydu. Obama’nın ekibinin reklamcıları biz Amerikan seçmenine bunu önerelim dedi ve ilk dönem için konuşursak bu tuttu fakat ikinci dönem açısından konuşursak tam bir felaket oldu. Cumhuriyetçiler de oturup nasıl bir strateji oluştururuz diye düşündüler. Ancak Obama’nın başarısızlıkları Amerika’yı küçük düşürdü, Amerika’yı değersizleştirdi.

Bush ve Obama’dan Trump’a gelen süreç nasıl işledi?

Obama, siyah Amerika ile bir nevi Amerika’nın iç barışı diye nitelendirilebilinecek siyahların desteğini, başka beyaz olmayan grupların desteğini örneğin Meksikalılar, Latinler, Çinliler ile birlikte Amerikan potasında buluşturdular. Bu tabi çok net değildir yani Obama seçimi kazanmak için, Amerika’nın farklı renklerini bir araya getirdi. Amerika’nın tarihinde de bir zamanlar köle olan siyahların da başkan olabileceğini gösteren bir reklam kampanyasına dönüştü. Bush’da bu durum tam tersi olmuştu. Bush seçildikten 1 yıl sonraki 11 Eylül saldırıları üzerinden politikalarını oluşturdu.

2. dönemini de yine terörle mücadele üzerinden oturttu. (2004 kampanyası) O saldırılar Amerika’yı o kadar sarsmıştı ki, Amerikalılar bir dönem daha Bush demiştir hem de açık ara farkla kazanarak. Mesela 2000 seçimlerini ise çok zor kazanmıştır. Toplam alınan oylarda da Demokrat aday daha fazla oy almıştır. Florida’da oylar defalarca sayıldı ve bu oylar seçimin sonucunu belirledi. Ama bu terör, 11 Eylül, Afganistan, Irak vs. Bush’un oylarının artmasına sebep oldu ve 2. dönemi çok rahat kazandı.

2008’e gelindiğinde de bozulan Amerikan imajı, Irak’ta nükleer silah üretildiğine dair hiçbir delilin bulunamaması, hukuksuzluk, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde İngiltere başbakanı ile bu işlere ortak girilmesi sonucu bozulan bir imaj vardı. Dünyada, Müslümanlarda, Afrikalılarda, Siyahlarda bozulan bu Amerikan imajını düzeltmek lazımdı ona da Demokratik Parti Stratejisyenleri karar verdi. Algı, bu siyahi başkanı satarsak Amerikan halkı da bunu alır dünya da bunu alır şeklindeydi. İmaj yenileme operasyonuna giriştiler fakat bu Obama adına başarısız oldu. Bu operasyon ilk dönemde tuttu fakat ikinci dönemde ise başarılı olamadı. Arap Baharı ve Arap Baharı’na olan umursamazlığı, Putin’in Avrupalıların korkaklığını görmesi ve buna göre hamleler yapması, Batılıların Ukrayna’da büyük hatalar yapması yani renkli devrimlerin çıkmaza girmesi tamamen ABD ve Batılıların güçsüzlüğünü göstermektedir.

Obama ve Trump’ı karşılaştırmak gerekirse bu iki başkanın farklılıkları seçim sonucunu etkilemiş olabilir mi?

Trump, “Make America Great Again“ diyor. Great yerine “reliable” yani güvenilir, sözünü tutan bir Amerika lazım. Yani Obama döneminde olan kötü imajın düzeltilmesi gerekir. Bazılarına göre Obama Ortadoğu’da o kadar umursamaz davrandı ki Osmanlı nazırlarından birisinin deyimiyle “Bu kadar cehalet ancak tahsille olur.” Bu durumu tanımlayan en güzel ifadedir. Obama’nın terörizmi desteklemesi ve kimseyi umursamaması Trump ve Cumhuriyetçi Senatörlerce eleştirildi ve Obama son dönemlerde ciddiyete alınmayan bir adam haline geldi. Ben daha önce hiçbir Amerikan Başkanının bu hale düştüğünü hatırlamıyorum. Belki de birileri zenci imajının aşağılanmasını istediler yani şişirdikleri balonu patlattılar. Trump, seçimleri imajıyla kazanmadı aslında burada demokratların aday tercihi yanlıştı. Ayrıca Obama nedeniyle yükselen bir siyahi karşıtlığı var bu noktada ise Trump’ı öne süren ve bu projeyi götüren siyasetçiler ve reklamcılar “Biz beyaz Amerika’yı oynamalıyız çünkü Obama nedeniyle oluşan bir tepki var ve bunu kullanmalıyız.” diye düşünmüş olabilirler.

Beyaz Amerika dedikleri Mississippi havzalarından başlayıp California’ya kadar uzanan devasa bir ülkedir. Bu geniş bölge insanı, Klasik Amerika’yı yansıtır yani dünyayı Amerika’dan ibaret zanneden bir Kovboy Amerikası’dır. Böyle bir Dünya, Musul’da ya da Kuzey Kore’de ne olduğuyla ilgilenmez onun derdi sözünün dinlenmesi ve ciddiye alınmasıdır. Obama’nın tersi bir profil yaratmak gerekirse aslında sadece Amerika’da değil Avrupa’da da yükselen bir İslam karşıtlığı varken bunu değerlendiren bir kampanyaya da Trump gibi bir adam yakışırdı. Yani sorunun cevabı olarak etkilemiştir.

Daha önce de tarihte Trump benzeri bir başkan profili gördük mü?

Evet, ben 1980 seçimlerinde Trump kadar tutucu Ronald Reagan’ı hatırlıyorum. O günlerin koşullarıyla Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, İran’da yaşanan ihtilaller, Amerika’nın aşağılanması bütün bunların etkisiyle Reagan gibi sağ muhafazakâr gibi bir tepki ortaya çıktı. Fakat Jimmy Carter’ın güzel idealleri vardı ama onun dönemi Amerika açısından kötü bir dönemdi. Yaşlılık döneminde İran’ı ziyaretinde İranlılar Carter’ın düşündükleri gibi şeytan olmadığını gördüler çünkü Humeyni onu öyle göstermişti. Belki de Carter’da Amerikalıların İran’da yaptığı hataların farkına varmıştı.

Bir diktatörü böyle koşulsuzca desteklemek yanlış bir şeydi. En azından onu İngiltere’de ki gibi bir meşruti monarşiye dönmeye ikna edebilirlerdi. Bu İran halkının hayatı pahasına bir diktatörlüktü. Bunlar çökmüş politikalar olarak tarihe geçtiler. Carter’da maalesef geçmişte alınan derslere rağmen aklındakileri uygulama fırsatı bulamadı. Ondan sonra uzunca bir süre Clinton’a kadar sağ Amerika görüyoruz. Trump’ın Reagan’a benzeyen yönleri var ama o dönem Soğuk Savaş’ın çetin bir dönemiydi ve Reagan da tamamen Anti-komünizm üzerine Afganistan’da ve daha birçok yerlerde politikalar oluşturuyordu. Türkiye’deki 12 Eylül darbesi de bundan bağımsız değildir, İran’a karşı başlatılan Irak Savaşı da bundan bağımsız değildir. Bunların her biri küresel Amerikan politikalarının birer yansımasıdır.

Trump’ın Regan kadar başarılı olacağını düşünüyor musunuz?

Ben buna pek ihtimal vermiyorum. Bunu destekleyen reklam kampanyaları da beyaz karşıtlığını ve İslam karşıtlığını kullanarak destek vermiştir. Çünkü kampanya profesyonel bir iştir. Bundan sonra gerileyen bir Amerika görüyoruz ve dünyanın da en borçlu ülkelerinden birisidir. Dünyanın merkez bankası olmasıyla çelişiyor. Azı göstermek ise bu ekonomik çöküşü durduramaz.

Trump’ın düşündüğü şeyler; gümrükleri arttırarak işsizlikle mücadele etmek, Çinlilere gümrük koymak, Meksikalıların başına bela olmaması için de onlara duvar örmek, gerekirse NAFTA’yı da kaldırmak, NATO’yu bitirmek ve Avrupalıların ve Japonların katkılarıyla bunları yapmak. NATO demode olmuştur diyor, demodelikten kastı Amerika’nın liderlik yaptığı bir örgüttür. Trump’ın bildiği ama söylemediği bir şey Amerika’nın askerileşmiş bir ekonomi olmasıdır. Bu yapı elbette bir anda oluşmadı, 2. Dünya Savaşı’ndan beri bu böyledir. Amerikan ekonomisini 1929 bunalımından da İkinci Dünya Savaşı ve savaş harcamaları geliştirmiştir. O masraflarla ekonomi canlanmış ve çarklar dönmeye başlamıştır.

Kamu harcamaları artmış ve işsizlik azalmıştır. Yoksa kara delik gibi ekonomiyi yutan bir girdaptır, 1929 Ekonomik Krizi. Devletin bile çaresiz kaldığı bir dönemdir. Orada New Deal (yeni paylaşım) denen bir hadise vardır. Yeniden servet dağıtılacak ve bu devletin eliyle olacaktır insanlarda tüketim oluşacak ve o tüketim üretimi pompalayacak böylece çarklar da tersine dönecektir. Başarılı olan bu hadise İkinci Dünya Savaşı masrafları ve siparişleri ve Amerikan devletinin borçlanma politikası olmasa bunu başaramayacaktı.

Soğuk savaşa neden ihtiyaç duydular? Çünkü bu çarkı sürdürmek gerekiyordu. Milyonlarca insanın işsizliği söz konusuydu. Marshall planı gibi birçok anlaşma söz konusuydu. Türkiye’ye, Yunanistan’a, İran’a Truman Doktrini vardı. Bunlar karşılanmadığı takdirde ise çarklar tersine dönecekti. IMF, Dünya Bankası da bu amaçla kuruldu. Küresel ölçekte böylesi bir krize müdahale etmemiz gerekir diye düşündüler. Kapitalizmin iki önemli çocuğu olarak doğmuştur IMF ve Merkez Bankası. Dünya bankasının iyi bir polis görüntüsü varken IMF, kötü polisi oynar. Ama Dünya Bankası krediler açar kalkınmayı amaçlar, ilerleme ve zenginleşmeyi hedef edinir. Fakat Sovyetler Birliği ve sosyalist ekonomiler bunun dışındaydı. İşte Soğuk Savaşın bir sebebi de buydu aslında.

İslamofobi hakkında düşünceleriniz nelerdir ve Trump’ın gelmesi nasıl etkileyecektir?

Trump’ın ekibi islomofobiyi kullanmıştır, Obama ve siyah karşıtlığını kullandıkları gibi. Ama uygulamalarda sistematik bir islam karşıtlığı oluşturulamaz. Bunlar Amerikan anayasasına aykırıdır. Sistematik bir Arap, Türk, İran karşıtlığı da oluşturulamaz. Ortadoğu’da da yeterince Arap gücü dağıtıldığı için bundan sonraki dönem rehabilitasyon dönemi olabilir. Çünkü Obama bunu yapamazdı, Obama kaosu oluşturan adam olarak tarihe geçecektir. Kaosa göz yuman ve batının korkaklığını simgeleyen bir adamdır. Bu yüzden Ortadoğu’da bir rehabilitasyon beklenebilir. Türkiye’deki girişimlerin arkasında da Obama’nın Türkiye’yi kötü bir şekilde yönetmek isteyen bir ekibi vardır. Batılılar zaten her zaman Obama ve Amerika’nın arkasına sığınırlar ama bu da fiyaskoyla sonuçlanınca bu ekibin miadı dolmuştur. Musul’da DAEŞ’te her birinin arkasında kuşkular vardır. En önemlisi de İsrail’in hatırına bunların Mısır ve Türkiye’de darbeye olan etkileridir. Bunlar da Obama’nın en büyük hatalarındandır. Amerikan tarihinde utanç verici bir başkan olarak anılacaktır. Onun adına karar veren ekibinde oluşturduğu manzara ortadadır.

Küresel ölçekte düşünüldüğünde, Rusya açısından Trump’ın kazanmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Soğuk Savaş döneminde dahi Amerika, Rusya ile karşı karşıya gelmek istememişlerdir. Bu dönemde dahi Rusya ile zıtlaşmak istememeleri tamamen Batılıların güçsüzlüğünü gösterir. Putin’in amacı Slav İmparotorluğunu ve Orta Asya’yı da yanına alarak yeniden bir Avrasya İmparatorluğu ya da bir örgüt şeklinde kurmaktır. Putin bu çerçevede silahlanma ve savaş politikalarınıda her zaman Avrupalıların önüne getirecektir, artık batının korkaklığını görmüştür. Trump da bunları göz önüne alarak ihtiyatlı bir politika izliyor olacaktır. Ukrayna, Amerika’ya bu kadar umut bağlamanın acısını çekiyor. Bu belki Ukrayna’da batı karşıtlığını da oluşturur. Rusların tekrar bu ülkede kontrol sağlamak istemesini bile doğurabilir. Avrupalılar Ukrayna’nın Ruslarla savaşını düşünemiyor bile. Böyle bir savaş Avrupa’ya en az 5 milyon mülteci getirir. Zaten Suriye, Irak ve Pakistan’dan gelen mültecilerin durumu ortadadır. Bu yüzden tam bir açmaz içindedir. Rusya’ya bir enerji bağlılığı vardır, Putin bunu da sonuna kadar kullanacaktır.

Trump ekibi bu avantajlı durumu gördüğü için Putin’le böyle bir zıtlaşmaya girmeyecektir. Zaten masrafları azaltıp Amerika halkına 25 milyon kişiye iş bulma vaadinde bulundu. Bu sözleri tutması Avrupalılara, Meksiklalılara, Çinlilere duvar örerek olur, Ruslarla anlaşıp bazı savunma harcamalarını kısarak olur. Rastgele Ortadoğu’da Afganistan’da gelişigüzel para saçmamakla olur.

Peki bu bağlamda, Trump’ın ‘Make America Great Again’ sloganına geri dönecek olursak sizce bu söylem ile savunmaya çalıştığı politika nedir?

Trump bunu ekonomiye ve işsizliğe çare bulmak olarak nitelendiriyor. Maceracı bir Amerika değil, içeride işsizliğin azaldığı, istikrarın arttığı bir Amerika olarak görüyor. Great olarak nitelendirdiği budur. Eskisi gibi emperyal politikalar üretmek kolay değildir. Çinlilere kapıyı kapama düşüncesi de hoş değildir. Çin’deki gibi ucuz üretim Amerika’da olabilir mi? Bunun bedeli Amerika’ya enflasyon olur. Çin’e giden Amerika sermayesini geri getirmektir asıl mesele. Çin nasıl dünya merkezinin merkezi oldu? Ucuz iş gücü ve ucuz enerji. Buraya birçok devlet Asya, Avrupalılar da girmeye çalıştı. Amerika’nın avantajlı olduğu sektörler uçak sanayi ve yüksek teknolojidir. Trump bu noktada diyor ki harcamaları kısarak kamuyu ayıracağım, yeni yatırım ve inşaat alanları geliştireceğim, enerji dar boğazını aşacağım, Ortadoğu’ya enerji bağımlılığını azaltacağım. Bunları savunarak kendi yandaşı Amerika’nın orta batı bölgelerindeki beyaz kitleleri desteklemek istiyor.

Biraz da diğer başkan adayına bakacak olursak Clinton’ın savunduğu politikalar nelerdir, nerelerde yanlış yaptı?

Clinton kampanyasındaki hatalı noktalar; Obama fiyaskosunu görmezden gelen bir şekilde ortaya çıktı. Sırf kadın olduğu için bazı şeylerin görmezden gelineceğini zannetti. Yani ilk kadın başkan olmanın avantajlarını kullanmaya çalıştı. Fakat unuttuğu bir şey var; kadın Batı uygarlığında önemlidir ama Amerikan uygarlığında öyle zannedildiği kadar önemli değildir. Amerikalılar kendilerini Trump’ın maço tavırlarında hissederler. Brezilya’da da, Arjantin’de de, Avrupa’da da kadın bakanlar mevcuttur. Oralar dahi Avrupa’nın kültürel olarak biçimlendiği yerlerdir.

Bundan ötürü kadının önemi, Hristiyan geleneği Avrupa’ya özgüdür. Bu hatalı bir stratejiydi. Orada bir de Demokrat Parti ekibinin hatalı aday seçimi vardır. Trump’ı göğüsleyecek bir aday mevcut değildi. Trump hiçbir özelliği ile kazanmadı, mevcuta tepki olarak oylar onda toplandı. Hillary’nin çıkmazı; Amerika toplumunda kadın önemlidir fakat kadınların birbirleri ile rekabeti erkeklerle olan rekabetinden çok daha fazladır. Feminizmin ana vatanı Amerika değil Avrupa’ydı yani bu hatalı bir stratejiydi. Birde isim olarak Amerikan halkı hanedanı sevmez. Kennedy ailesi ve Bush vardı fakat onların durumları farklıydı. Oğul Bush Amerikan imajını yerle bir etmiştir fakat baba Bush başarılıydı. Bush’u yükselten Irak başarısıydı. Obama bile 2012’de bundan yararlanmıştır.

Obama döneminde YPG’ye, PYD’ye silah yardımı yapan bir Amerika vardı ve Obama Fetullah Gülen’in iadesi konusunda isteksizdi. Trump terör örgütlerine yardım politikası konusunda nasıl bir yol izler?

IŞİD olayını çözebilirlerse ve Irak’ta sünni-şii rehabilitasyonunu sağlayabilirlerse YPG’ye gerek kalmayacaktır. YPG Suriye içerisinde siyasal bir güç olacaktır, silahlı gücü olmayacaktır. IŞİD olayının çözülmesi aynı zamanda Suriye krizine de ışık tutacaktır. Orada da seçimler gündemdeydi. Bunun çözülmesinin yöntemi konusunda anlaşmazlık ortaya çıkıyor. Yani Rusların Esad’da ısrarının sebebi de budur, farklı bir alternatif bulamamışlardır. Çünkü Suriye’de kaybeden olarak anılmak istemiyorlar. Trump’ın söylemi ne olursa olsun, islamofobi altındaki söylemleri devam ederse IŞİD ile mücadele edemezler. Trump, IŞİD’in Obama’nın orada çıkardığı sahte bir örgüt olduğunu ileri sürüyor. Burada çok kısa bir sürede IŞİD’in çöküşünü görebiliriz.

Obama’nın dahi bu tiyatroda sahte bir figüran olduğunu düşünüyorum. Bir kaos senaryosunda Obama ve IŞİD hesapta birbirlerinin anti-tezleriydi. Ama aslında ikisi de senaryonun bir parçasıydı. Obama’nın da miadı dolmuştu, hatalı olan bu kaos üzerine sırf kadın olduğu için Clinton’ın seçilebileceğini düşünmekti. Amerikan halkı bu tür şeylerden hoşlanmazlar. Ronald Reagan’ın bir siyasi başarısı ve etkili bir siyasi geçmişi vardı. Fakat Clinton’ın böyle bir başarısı mevcut değildir.

IŞİD’e karşı İran, Rusya ve Suriye birlik içerisindeler. Burada Amerika ile yeni bir kutuplaşma mümkün olabilir mi?

Kutuplaşma olmaz, eğer olursa da Trump bu kaosun bir an önce bitmesini isteyecektir. Obama yönetimin komplosuyla oluşmuştur. Ama belki komployu oluşturmak senaryonun bir parçası olduğu gibi çözmek de senaryonun bir parçasıdır. Her biri de İsrail’in güvenliği için yapılacaktır, kaos da İsrail’in güvenliği içindir. Türkiye’deki darbe dahil İsrail’in güvenliği içindir. Rusya dışişleri bakanı açık bir şekilde Suriye için Batılılarla savaşa girmeyiz dedi. Şuan orada Esad’ın kalması Türkiye’nin de lehinedir. Amerika, Ortadoğu’da kaosu devam ettirmek için bir çok ülkeyi bu oyuna dahil etti. Trump da oyunun devamı olarak kaosu bitiren adam rolündedir.

Peki son olarak, Türkiye’deki sistem tartışmaları açısından değerlendirecek olursak, bu seçimin sürecini ve sonuçlarını göz önüne bulundurduğumuzda yorumunuz nedir?

Türkiye açısından değerlendirecek olursak; bizdeki başkanlık sistemi tartışmaları gündemdedir. Trump ve Clinton kendi içlerinde ince bir rekabet yaptılar fakat Türkiye’de durum böyle olmayacaktır. Seçimler sonrasında birbirlerini tebrik etmeleri dahi güzel bir hareketti. Bu centilmence davranışı Türkiye’de de görmek istiyorum. Başkanlık sistemini gözü kapalı savunmamak gerekir çünkü Türkiye de bir Amerika değildir. Türkiye’ye şu yönde faydalı olur; koalisyon olmaz ve hükümet istikrarı olur. İcra gücü kuvvetli olur. Onun dışında Amerikan sistemi Türkiye’den farklıdır.

ABD Seçim SonuçlarıABD Seçim Sonuçları

Merziye GÖK – Yunus KARAYAMA

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi TUİÇ Temsilcisi

Editör: Aslınaz İLHAN

Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ ile ABD Seçim Sonuçları Üzerine Söyleşi yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

TARİH : TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “AĞAÇ”


TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “AĞAÇ”

JEAN PAUL ROUX

Yeni Türk tasarımlarında ağaç, “axis mundi” ve yaşam kaynağı olmak üzere iki ayrı rol üstlenir. Dolayısıyla, bunun eski Türk toplumlarında da benzer olduğu ve kimi zaman pek açık seçik olmayan raporların bazen o şekilde, bazen de bu şekile yorumlanmış olduğunu varsaymak, bir tedbirsizlik olmasa gerek. Daha inandırıcı ve sağlam raporların varlığı, bu düşüncenin yerinde olduğunu ortaya koymaktadır:

Örneğin, Bronz ve Taş Çağına ait heykellere ilişkin ikonografik araştırmalar bizleri oldukça aydınlatmaktadır. Bazen aynı ağaç’ta her iki sembolik anlam bir araya gelir; ancak bazen de bilmediğimiz bir anlam taşıyabilir. Sözlük yazan isterse Kâşgarlı Mahmud gibi bilgili biri olsun, bu durumda haklı yere kendimize, sözlük yazarının yaptığı açıklamaya ne tür bir anlam yüklememiz gerektiği sorusunu sorabiliriz. Nitekim ona göre Türkler, Tengri (gök tanrı) adını, göze ulu bir ağaç gibi büyük görünen her şeye takarlarmış. Ulu ağaç daha sonraları Orta Asya’da bir dizi ağaç şeklinde karşımıza çıkar: yalnız ağaç, kurumuş ağaç ve yaşlı ağaç. Bu konuya İbn-Rustah tarafından değinilmiştir. Başka iletilerin daha kolay yorumlanabildiğim söylemek de mümkün değildir. Çinliler, Kırgızlardaki ağaç ve aynı zamanda Su kültüne dikkat çekerler. Gardizi değişik hayvanlarla bağlantılı olarak ağaç’tan söz eder. T’u-küelerin kaynağı hakkındaki bir Çin raporunda şüphesiz kozmik bir eksen bulmak mümkün: On eşinden çok sayıda oğlu bulunan birinci kralın ölümünün ardından, oğullar “ulu bir ağacın etrafında toplanıp şu kararı alırlar: ağacın yambaşında yapılacak yüksek atlama yarışında en yükseğe sıçrayan kral olacaktır”. Uygurların kurban adarken etrafında dolandıkları ağaç da bir eksendir. Oğuz Kağan Destanı’nda yaşam ağacı teması kozmik ağaç temasıyla karışmaktadır. Oğuz av sırasında bir gölün ortasında bir ağaç ve bu ağacın kovuğunda (qucaq) tanrısal kaynaklı bir kız görür. Oğuz onunla evlenir ve kız kendisine üç oğul verir. Ağacın bu kovuğu (qucaq) Uygur söyleninde geçen “dal”a benzer: bir ağaç üzerinde oluşan budak dokuz ay dokuz gün sonra yarılmakta ve beş çocuk dünyaya gelmektedir. Bunların en küçüğünün adı Buku’dur. Her ne kadar buradaki amaç belliyse de, ağaca düşen, ışığın devreye girmesi gök ile olan bağlantıyı çağrıştırmaktadır: Türk ve daha sonraki Moğol söylenlerinde, aynı ışık çadırın ortasındaki duman deliğinden içeri süzülür ve bu da yine kozmik bir eksen ifade eder. “Budak”ın (qabuq) oynadığı rolün oldukça deforme olmuş bir yansımasını Raşidad-Din Fadlallah ve Abu-‘l-Gazi Bahadur Han’ın Kapçakların kökeni üzerine yazdıkları raporlarda görmekteyiz. Hamile bir kadın doğurmak üzere bir ağacın kovuğuna sığınır. Kadının dünyaya getirdiği bebek, ağacın bir oğludur. Bitki-insan şeklindeki bu türeyiş ilişkisi, bitkinin evlatlarına bulunduğu çok sayıda tavsiye ve yaptığı konuşmayla sıkça vurgulanmaktadır.

Önemli Türk gruplarının ölülerini ağaç’lara asma geleneği, mutlaka yeniden doğuş ve aynı zamanda ölülerini göğe sunma ve onları göğe uzanan yola çıkarma umudundan kaynaklanmaktadır. Üstelik genel kanaatin aksine, eski dönemlerde bile kurban edilen atlar ağap’larm yüksek dallarına asılırdı. Ibn Fadlan bu konudan bahseder. Ölülerini toprağa verenler ise, ölüyü daha önce içi oyulmuş bir kütüğün içine yerleştirir ya da T’u-küelerin yaptığı gibi, ölünün ne zaman gömüleceğini belirleyebilmek için ağacın hangi durumda olduğu göz önünde bulundurulurdu: Eğer birisi ilkbahar veya yazın öldüyse, otların ve ağaç’ların yapraklarının sararması beklenirdi. Yok eğer kişi sonbahar veya kışın öldüyse, ağaç’lar yapraklanana ve bitkiler çiçek açana kadar beklenirdi. Diğer şeylerde de olduğu gibi ağaç’larınn birarada oluşu, başka bir deyişle koruluk ya da orman, onların numina (isim) olma karakterini vurgular. Sonraki dönemlerden çok sayıda kutsanmış orman olduğunu biliriz. En eski dönemde Ötüken elbette kutsal bir dağ idi, fakat aynı zamanda kutsal bir ormandı da, çünkü çoğu kez “Ötüken’deki kutsal orman” diye bahsi geçer.

JEAN PAUL ROUX, BİLGESU YAYINCILIK, 1.BASKI – 2011, 25-27

TARİH : TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “KARTAL”


PERTEV N. BORATAV

Sözcük anlamı: “karakuş”; Karakuş, bürküt/bürgüt Türkler tarafından kartala eş anlamlı kullanılan sözcüklerdir. Si­birya halklarında muhteşem bir yeri olan bu kuş, Kaşgârlı Mahmud tarafından “Karakuş Yılduz” olarak Yunan mito­lojisindeki Jüpiter karakterli kartalını andıran Jüpiter geze­geninin belgesi olarak anılır.

Uluslararası katalogda (AaTh) 301 numaralı masal türünün genişletilmiş bir yorumu olan Kırgız kahramanlık şiiri “Er- Töştük”te olduğu gibi, aynı masalın bazı Anadolu yorumla­rında da (TTV No.72), öbür dünyanın kahramanını yeryü­züne getiren kuş bir kartala benzetilir.

Bir Anadolu halk türküsünde -bir mitolojik yaratığı veya basit bir poetik resmi hatırlatan- bu kuştan şöyle bahsedilir:

“Yüksek dağın zirvesinde haşmetli kartal yeryüzünü kap­ lamak üzere kanatlarını açtı.”

Kartal, Oğuz boylarının kuş amblemlerinden (eski Türkçede: ongon) biriydi: bunu, Raşid-ad-Din Fadallah’ın Ay Han’ın dört anlatımından ve Abu’l-Gazi Bahadır Han’ın Gün Han’ın devamı olan Salur boyu aktarımlarından anlı­yoruz. Salurlar ve hanları Kazan Han için yazıldığı düşü­nülen Dede Korkut kitabında, Oğuzların bu kuş için duy­dukları saygının bir kanıtı olarak anlaşılması gereken, “ala­ca benekli kartalın faziletlerini taşıyan kişiler” anlamında kahramanlar için çoğunlukla “Çal Karakuş erdemlü” ifadesi kullanılır.

Türk Mitolojisi, Pertev N. Boratav, BilgeSu Yayıncılık, 1.Baskı, 2012, S 83-84

HAARP PROJESİ : Yapay Deprem Silahı H.A.A.R.P Nedir ?


Yapay Deprem Silahı H.A.A.R.P Nedir ?

Sık sık gündeme gelen "suni deprem"in, uzaktan tetiklenerek oluşturulması mümkün mü?

Yüksek Frekanslı Etkin Güneşsel Araştırma Programı (İngilizce: High Frequency Active Auroral Research Program) veya kısaca HAARP; Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Alaska Üniversitesi tarafından ortak yürütülen iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen çalışma. Bu fikir, ilk kez Sırp asıllı ABD’li bilim adamı Nikola Tesla tarafından ortaya atılmıştır.

Bu projenin hayata geçirilmemesi için birçok ülkede kampanyalar olmuştur. Çünkü HAARP projesi iklim kontrol ve yapay deprem silahı olarak kullanılabilme iddialarından dolayı çok tartışmalı bir konu halini almıştır.

HAARP, Pentagon’un kontrolünde ve ABD ordusunun hizmetinde olan önemli bir projedir.

NİKOLA TESLA KİMDİR?

Nikola Tesla ( Sırp Kiril: Никола Тесла, 10 Temmuz 1856, Smiljan (Gospić) – 7 Ocak 1943, New York), Sırp kökenli Amerikalı mucit, fizikçi ve elektrofizik uzmanı. Aslında dünyadaki bilim ve teknoloji yapısını tam anlamıyla ‘kökünden’ değiştirebilecek birçok ‘kullanılan ve kullanılmayan’ deneye/buluşa da imza atmıştır. Özellikle ‘elektriğin kablosuz taşınabilmesi’ gibi bir buluşu ve bunu kanıtlaması onun ne kadar benzersiz bir mucit olduğunu açıklar. Thomas Edison ile arasında amansız bir bilimsel mücadele geçmiştir. Elektrik üzerine yaptığı sayısız deneyler ve buluşlar vardır. 7 Ocak 1943 itibarıyla, yirmi altı ülkede kendisine ait üç yüze yakın patenti bulunmaktaydı. New York’da ve çoğu eyalette 10 Temmuz, Tesla Günü olarak kutlanır. Manhattan’da 40.Sokak ve 6.Cadde köşesine ismi verilmiştir. Time dergisi 1931 yılında, Tesla’nın doğumunun 75. yıldönümünde kapak resmi olarak onu seçmiştir.

"Dünya, Nikola Tesla’nın dengi biri gelmesi için çok uzun bir süre beklemelidir."E.ARMSTRONG

Babası bir papaz olan Tesla’nın annesi okuyup yazamamasına karşın, halk arasında pratik ev gereçleri mucidi olarak bilinirdi. Nikola’ya göre annesi, yaratıcı dahi olmaya adaydı. Babası her zaman papaz olmasını istiyordu, Tesla ise mühendislik okumayı istiyordu. Tesla ölümcül bir hastalık sırasında, mühendislik okursam çok daha iyi olurum demiş, babası da onu kıramamıştır. Annesinin de desteğine sahip olan Tesla, fizik ve matematikte bilgisini arttırırken Graz’daki Politeknik okuluna girdi ve Prag Üniversitesi’nde eğitimini sürdürdü. Yabancı teknik yapıtları okuyabilmek için, orada, yabancı dil kursunu sürdürdü. Anadili olan Sırpça ve ailece bildikleri Almancaya ek olarak İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı da öğrendi.

Nikola ailedeki beş çocuktan biriydi. İlk soyadı Draganic olup daha sonra reşit olunca bu soyadını kullanmak istemediği için mahkemeye başvurup Tesla olarak değiştirmiştir. Bir büyük erkek kardeşi vardı ve adı Dane (Daniel) idi. Ağabeyi, Nikola 5 yaşındayken ölmüştür.Öldüğü sırada Dane, henüz 12 yaşındadır. Ağabeyi Dane ata binme kazası yüzünden öldü. Bazı kaynaklar da ağabeyi ata bindiği sırada Tesla’nın atı korkutmasından dolayı kazaya neden olduğu söylenir.

Ağabeyini henüz çocukken kaybettiği için Tesla’da birçok takıntı oluşmuş ve şizofreniye yakın belirtiler göstermiştir.

Milka, Angelina ve Marica isminde üç kız kardeşi vardı. Ailesi 1862 yılında Gospić’e göç etti. Tesla okula Karlovac’ta gitti. Tesla Avusturya Graz Politeknik’e 1875 yılında başladı burada elektrik üzerine olan bilgisini arttırdı. Ancak kişisel takıntıları ve asosyalliği nedeniyle üçüncü sınıfın ilk döneminden itibaren okulu bıraktı. Kimi çevreler okulu bitirdiğini söylese de üniversite Tesla’nın mezun olmadığını ve okula 1878’in ilk döneminden sonra devam etmediğini bildirmiştir. Ailesiyle ilişkisini keserek bir oto mühendislik firmasında çalışmaya başlayan Tesla bu dönem oldukça ağır bir depresyon dönemi geçirdi.

Daha sonra babasının isteği üzerine Prag’ta Charles Ferdinand Üniversitesi’ne başladı. Burada bir yaz dönemi öğretimine devam etti ve babasının ölümü üzerine okulu bıraktı. Sonra Paris’te bir telefon şirketinde çalışmaya başladı. Burada doğru akım motorları ve dinamolar konusunda geniş ve önemli tecrübeler edindi. Oradayken çalıştığı döner makinelerini korumak için regüle edici kontrol cihazları icat etti

Alaska’daki merkezde şu anda, yüksek frekansta radyo sinyali yayınlayabilen toplam 180 adet anten bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, çok yüksek frekanstaki sinyallerle ilgili çalışmalarda kullanılacak olan bir radarın yapılması da planlanmaktadır.

HAARP projesi kapsamında, iyonosferin ısıtılması yoluyla VLF (çok düşük frekans) dalgaları da üretilmektedir.

Elektromanyetik dalgalar üzerine birçok deneyin yapıldığı bu alan uçaklar için çok tehlikelidir. Bu yüzden HAARP tesislerinde, uçak kontrol sistemi kurulmuştur. Herhangi bir uçağın yaklaşması durumunda antenlerin faaliyetleri otomatik olarak durdurulmaktadır.

İcatları

Nikola Tesla’ya göre bu doğru akım uygulanan doğru sistem değildir. Hem jeneratör (üreteç) hem de motordaki komütatörü ortadan kaldırmak ve alternatif akımı tüm sistemde kullanmak daha akla uygun gelmekteydi. Fakat hiç kimse alternatif akımda çalışabilen bir motoru oluşturmamıştı ve Nikola Tesla bu sorunu çok düşündü. 1882’nin Şubat ayında, Budapeşte’nin bir parkında Szigetti adında bir sınıf arkadaşı tüm elektrik endüstrisinde devrim yapacak olan "Dönen Manyetik Alan"ı bulmuştu. Dönen elemana bağlantı gereği olmayacaktı. Komütatör yoktu artık.

Daha sonradan tüm alternatif akım elektrik sistemlerini tasarladı. Alternatörler, elektrik enerjisinin ekonomik iletimi ve dağıtımı için gerilim yükseltici ve alçaltıcı transformatörler ve mekanik güç sağlamak için alternatif akım motorları. Dünyanın her tarafında harcanıp giden su gücünün bolluğundan esinlenip, gerekli olan yerlere enerji dağıtabilen hidroelektrik santralleriyle bu büyük gücün elde edilmesini tasarladı. Budapeşte’de "Bir gün Niyagara Çağlayanı’nı elektrik elde etmek için kullanacağım" diyerek dinleyenleri şaşırttı.

Floresan , radar, MRI, Nikola Tesla’nın teorileri kaynaklık edinilerek yaratılmış projelerdir.

Kişiliği

Nikola Tesla hiç evlenmemiştir. Bekar ve aseksüel olmasının bilimsel yeteneklerine yardımcı olduğunu düşünüyordu. Kolay öfkelenen Nikola Tesla ile Thomas Edison, Waterside Enerji Tesisi ve Allis Charmes Fabrikası’ndaki araştırmalarında onunla çalışan bazı mühendis ve yardımcıları arasında ortaya çıkan sürtüşme, aleyhine oldu. Bugün, düz rotorlu Nikola Tesla türbinlerinin sonucu hakkında hiçbir bilgimiz yoktur.

Yıllar geçtikçe, ondan, gittikçe daha az haber alınmaya başlandı. Bazen gazeteci ve biyografi yazarları onu arayıp röportaj yapmak istiyorlardı. Gittikçe garipleşti, gerçeklerden uzaklaştı, aldatıcı hayalciliğe yöneldi. Not alma alışkanlığı edinmemişti. Her zaman tüm araştırma ve deneylerine ait tüm bilgiyi aklında tutabildiğini iddia ve ispat etti. 150 yıl yaşamaya kararlı olduğunu ve 100 yaşının üstüne eriştiği zaman, araştırma ve deneyleri sırasında topladığı bütün bilgiyi etraflıca anlatarak, anılarını yazacağını söyledi. II. Dünya Savaşı sırasında öldüğü zaman, kasasına askeri yöneticiler el koydular ve kayıtların cinsine ait herhangi bir şey duyulmadı.

Nikola Tesla’nın kendine özgü bir tutarsızlığı da, kendisine iki şeref unvanı verildiği zaman ortaya çıktı. Birini reddetti. 1912’de Nikola Tesla ve Thomas Edison’un 40.000 dolarlık Nobel Ödülü’nü paylaşmaya seçildikleri açıklandı. Nikola Tesla, bu ödülü de reddetti. Her nasılsa, Thomas Edison’u sevenler tarafından kurulan AIEE Edison madalyasını 1917’de Nikola Tesla’ya layık görüldüğünde, bunu kabul etmeye yanaşabildi.

Kaynak: YAPAY DEPREM NEDİR?

JAPONYA DOSYASI : İkinci Dünya Savaşı Bitmesine Rağmen 29 Yıl Sa vaşmaya Devam Eden Japon Askeri Hiroo Onoda


s

İkinci Dünya Savaş’ı sırasında Japonya büyük bir alana geniş çapta bir saldırı başlatmış, Çin ve Filipinler’de oldukça etkili olmuştur. Japon savaş makinesi Güney Asya’da etkili olması, Amerika’ya karşı Çetin bir savaşa tutuşmasına rağmen Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan İki atom bombasıyla teslim olmuş ve savaştan tamamen çekilmiştir.

Japon İmparator Hirohito‘nun, General McArthur‘a teslimiyet belgesini imzalaması ve önünde eğilmesinin yaşandığı günlerde Pasifik açıklarında savaşın bittiğini bittiğinden haberi olmayan ve hala savaşa devam eden Japon askerleri bulunmaktaydı. Bu askerlerden biri de Hiroo Onoda‘ydı.

Hiroo​ Onoda, Filipinler’in başkenti Manila’nın 75 mil güneyinde bulunan Lubang Adasına çıkarılmış Sugi tugayına bağlı askerdi. Amerikalılar savaşın sonuna doğru Pasifik adalarına çıkartma yapmaya başlayınca, Japonlar taktik değiştirmiş ve ormanları gizlenerek Gerilla savaşı yürütme başlamışlardı. Lubang adasında da sıra aynı şekilde gerilla savaşına devam eden askerler bulunmaktaydı.

1945 Şubat’ında müttefik kuvvetler Lubang’a gelip Japon savunmasını hızlıca dağıtılır. Bu karışıklığın üzerine komutanı Binbaşı Taniguchi, Onoda ve 3 arkadaşına kesin bir Emir verdi. "Gördüğünüz ormanda çekilin ve Savaşa koşulsuz şartsız devam edin. Kesinlikle intihar etmek yok. Her ne şartta olursa olsun savaşa devam edeceksiniz. Burada gerekirse Hindistan cevizi yiyerek yaşayacaksınız. 3 yıl da sürebilir bu durum 5 yılda. Ancak ne olursa olsun sizin için geri döneceğiz. Siz İmparator ve Japonya adına bu savaşı devam edeceksiniz." Dört asker Hiroo​ Onoda, Yuichi Akatsu, Soichi Shimada ve Kinshichi Kozuka emri uygulamaya ve savaşmaya devam ettiler.

Tabii Amerikan ordusu Pasifik adalarındaki askerlerin savaşın bittiğinden haberinin olmadığını bildiği için Uçaklarda İmparatorun imzaladığı teslim belgesini ve savaşın bittiğini ilan eden belgeleri dağıtmaya başladılar.

sava%25C5%259F%25C4%25B1n%2Bbitti%25C4%259Fini.jpg

Savaşın Bittiğini Yazan Bildiriler

Onoda Bildirilere Kulak Asmıyor

Hiroo​ Onoda ve Arkadaşları bu bildirileri gördüklerinde, bunun Amerika’nın bir oyunu olduğunu ve Onları yıldırmaya hedeflediklerini düşündüler. 4 asker gerilla savaşlarına devam ediyor, karşılaştıkları askerlerlde çatışmalara giriyor, köylüleri Yaralıyor, yağmalıyor ve cephanelerini koruyorlardı.

Hatta Bu dört Japon askerleri uçaklardan düşen gazetelere bakmışlar, akrabalarından gelen fotoğrafları görmüşler ve savaşın bittiğini ilan eden bildirileri okumuş olmalarına rağmen bunları müttefiklerin zeki bir aldatmacası olarak görüyorlardı.

Onlara göre bu broşürler müttefiklerin kendilerine yıldırmak için izlediği bir Propagandaydı.

Ilk Fire Verildi

1949 Eylül’ünde Akatsu askerlerine yakalandı ya da bir başka deyişle teslim oldu. Onun ihanet ettiğini düşünüyordu geri kalan üç asker.

Üç kişi kalmalarına rağmen aynı istikrar ve inatla askerler savaşmaya devam etti. 1953’te Shimada da bir çatışmada bacağından vuruldu. Ancak iki arkadaşı tarafından orman şartlarında tedavi edildi ve tekrar devam etti. 1954 yılına gelindiğinde ise o kadar şanslı olamadı ve yine Filipin askerler ile girdiği bir çatışmada öldürüldü.

Bu kaybın ardından Onoda ve Kozuka gerilla faaliyetlerini birlikte sürdürmeye devam ettiler ve 19 yüzyıl boyunca ormanda zor şartlarda tek başlarına tek başlarına hayatta kalıp savaşa devam ettiler. Kalan iki asker Japon ordusunun sonunda adayı mütteliklerden temizleyeceğini ve kendi gerilla taktiklerini Çok işe yaradığını düşünerek, Bu inançla Sabotaj ve saldırma faaliyetlerini devam ettiler. Bu müddette muz ve hindistancevizi yakıyorlar , mermi barutlarını kullanarak ateş yakıyorlar ve bazen kuş yakalıyarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı.

Onbaşı Shimada’nın öldürülmesinden 19 yıl sonra Ekim 1972’de Onoda ve Kozuka düşmanın ! besin stoğunu sabote etmek için çiftçiler tarafından toplanan pirinçleri ateşe verdi. Bu Sabotaj eylemi Filipinli bir polis devriyesi tarafından fark edilince Çatışma çıktı ve bu çatışmada Kozuka öldürüldü. Onoda da ormana geri döndü ve saklanmaya devam etti

Japonya Farkına Varıyor

Kozuka’nın ölüm haberi Japonya’ya hemen ulaşmıştı. Japonlar şoka girmişti. Çünkü 13 yıl önce resmen ölü sayılmış bir Japon askeri yeni öldürülüyordu ve savaşın bitmesini 27 yıl geçmiş olmasına rağmen hala yaşadığını göre son kalan asker Onoda’nın da yaşadığına hükmedildi ve ardından bir arama tarama faaliyeti başladı.

Onoda San’ın Savaşı Bitiyor

Lubang adasına gelen gönüllüler, Onoda‘yla irtibata geçmek için her yolu denedi. Arkadaşları anonslar etti ancak Onoda hala Amerika’nın hala onu kandırmak için oyunlar oynadığını düşünüyordu. Onoda hala savaşa devam ediyor, Ateş açıyor köylülere göz açtırmıyor ve elinden geldiğince hala düşman gördüğü kişilere zarar vermeye çalışıyordu.

En sonunda 1974 Şubat’ında Onoda bir buçuk yıl ormanda yalnız kaldıktan sonra Norio Suzuki adında bir üniversite öğrencisi onu bulabildi ve "Onoda San Savaş bitti Japonya teslim oldu artık sende teslim olmalı ve ülkene dönmelisin" dedi.

Onoda da komutanının kendisine Emretmediği sürece teslim olmayacağını söyledi. Suzuki daha sonra ona yaklaşık iki hafta sonra burada buluşalım teklifinde bulundu. İki hafta sonra belirtilen yerde buluştuklarında Suzuki’nin yanında ona o dönem

Savaş emrini veren Binbaşı Taniguchi de bulunmaktaydı. Taniguchi askerliği bırakmış ve Kitapçılık yapmaktaydı yaşlanmıştı. Onoda, eski komutanını gördüğünde hazır ola geçti ve "Teğmen Onoda göreve hazır Komutanım" dedi.

Taniguchi gözyaşları içerisinde savaşın bittiğini ve insanlara artık zarar vermemesi gerektiğini söyledi. 1-2 anlık sessiz öfkenin ardından Onoda, Ahisaka 99 marka tüfeğini ve Kalan 500 fişeği çıkarıp binbaşıya uzattı. Ardından Bu yürekli asker Filipin ordusuna teslim oldu 10 Mart 1974 de. Onoda’ın Savaşı sona ermiş bulunmaktaydı. Teslim olduğunda tam 52 yaşındaydı. 29 yıl boyunca ufak bir adada ormanlık bölgede her türlü zor koşullar altında İnançla savaşmaya devam etmiş ve kendisine verilen görevleri fazlasıyla yerine getirmişti. Bu süreçte hiç vazgeçmemiş aynı ilk gün ki azim, inat ve kararlılıkla ve kendi Savaşına devam etmişti.

onodo%2Bteslim.jpg

Onoda Teslim Olurken

Onoda Japonya’ya Geri Dönüyor

1974’te Filipinler başkanı Markos, Onoda ve Arkadaşları’nın 29 yıl boyunca 30 kadar Filipinli asker ve polis öldürmesine, bir o kadar da bir o kadar da güvenlik görevlisini yaralanmasına rağmen onu Filipinler’de işlediği suçlardan dolayı bağışlamasını üzerine Onoda ülkesine döndü ve Japonya’da kahraman gibi karşılandı. Artık yaşlanmış olan anne ve babasını gördü. Anne ve babası Onoda’ya Filipinler’de öldüğüne inandıkları zaman yaptırdıkları mezarını gösterdi
Onoda’ya yaşadıkları oldukça ağır gelmişti. Bu sebepten huzur bulmak adına Brezilya taşındı. Orada Çiftlik kurarak hayatına devam etti. Ardından 1996’da bu Lubang’a geri dönerek bir okula 10 bin dolar bağışla bulunmuştur. Daha sonra Japonya‘ya geri dönen Hiroo Onoda, 16 Ocak 2014 de Tokyo’da 91 yaşında zatürreden ölmüştür. Ardında müthiş bir inat, bağlılık ve azim öyküsü kalmıştır.

ya%25C5%259Fl%25C4%25B1%2Bhali%2Bonoda.jpg

Onoda’nın Ölmeden Önceki Fotosu

"Teslim olmak yok 30 yıllık savaşım" adlı otobiyografisi de yayınlanan Onoda, Aslında tek başına Japonların asıl bağlılık ve kararlılık abidesi olduklarını gösteren ve İkinci Dünya Savaşı’nın en ilginç kahramanlık hikayelerinden birinin sahibidir. 29 yıl boyunca Savaşına devam etmiş ve onu bu kararından hiçbir şey alı koyamamıştır. Teğmen Onoda, Ülkemizde geçtiğimiz yıllarda Kim Milyoner Olmak İster adlı bilgi yarışmasında sorulan bir soruya da konu olmuştur.

KÜRESEL GÜÇLER DOSYASI /// KÜRESEL GÜCÜN KISKACINDA : BREZİLYA – İZLANDA – TÜRKİYE BENZERLİĞİ.OLAYLAR DARBELER İSTİFALAR


15. yüzyıldan itibaren Avrupalıların özelliklede Portekiz ve İspanyol sömürgeciliğinin hedefi olan Latin Amerika 1940’ların ortasından itibaren Amerika Birleşik Devletlerinin ilgisini çekmeye başladı. 1946 yılında Panama’da açtıkları ‘’Amerikalılar Okulu’’ ile bölgedeki ülkelerin seçme subaylarını Amerikan sistemine göre eğitmeye başladılar. Bu okulda eğitim alan istikbal vaad eden subaylar aynı zamanda Amerikan mantalitesininde bir parçası haline geliyorlardı. 1947 yılında bölge ülkeleriyle imzalanan Rio Antlaşması Abd ile bölge ülkeler arasında askeri işbirliğini öngörüyordu. Abd’nin dünyada imzaladığı bütün askeri antlaşmalar yalnızca Abd menfaatlerine hizmet ettiğinden bu antlaşma ile de bölge ülkelerinin Abd’ye askeri anlamda bağlılıkları artmış olacaktı. Bu durum Latin Amerika’nın siyasi durumunun tayini ile çok alakalıydı. Çünkü coğrafyada asker sivil ilişkileri demokratik düzene oturtulamamıştı ve ordu faktörü çok etkindi. Bu sebeple orduya hakim olan güç ülkelerin kaderinide tayin etme kapasitesine sahip olacaktı. Soğuk Savaş adıyla icat edilen evrede latin bölgesinde kırılmalar görüldü. Sol ve Abd karşıtı akımların güçlendiği bölgenin Abd nezdinde kaybedilmesi Abd’nin sınır dolayısıylada ulusal güvenliğini tehlikeye sokardı. Bu yüzden Abd destekli askeri darbeler hem latin coğrafyasını elde tutabilmek hem de uygulanacak ekonomik programlarla Abd merkezli şirketleri zengin etmek için en temel çözüm olmuştur. Şili ve Arjantin örnekleri bu konuda çok önemlidir. Şili’de Başkan Allende’ı General Pinochet’e devirten Amerikalılar Okulu bu ülkede denetimi yeniden sağlamış ve yeni ekonomik reçetelerle ülkeyi Abd’nin arka bahçesi haline getirtmişti. Arjantin’de ise bu ekolün temsilcisi General Videla idi. Videla’nın müdahalesi neticesinde Rockefeller ailesinin yakın dostu olan Martinez De Hoz Ekonomi Bakanlığına atanmış ve hazineyi adeta dışa açmıştı. Casrto ile yıldızı barışmayan Abd ‘’Castro’yu Öldürmenin 638 Yolu’’ adıyla bir belgeselde hazırlatmıştı. Yani Soğuk Savaş süresince bölgenin önemli ülkeleri bir şekilde Abd denetiminde tutulmuştu. Soğuk Savaş sonrasındaki post modern dönemde bölge ülkeleri kısmi oranda asker sivil ilişkilerini düzenleme ve yeni ortaklıklar arama yoluna koyuldu. İşte bu dönemden itibaren artık adını sıkça duyuracak bir ülke olacaktı: Brezilya. Son yıllarda şaşırtıcı bir yükseliş gösteren Brezilya bugün dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girdi. Geçmiş yıllarda Imf’den borç alan ülke artık Imf’ye 10 milyar dolar ek kredi verebilecek konuma yükselmiş oldu. 2050 ekonomik tahminlerine görede dünyanın en büyük ekonomik güçleri arasında yer almaya devam edecek. Barışçıl amaçla uranyum zenginleştirme faaliyetleri yürüten Brezilya İran’ın nükleer denemeler sebebiyle yaptırımlara tabi tutulmasıyla ilgili Birleşmiş Milletler oylamasında da olumsuz oy kullanarak yaptırımı desteklememişti. Uluslararası ilişkilerde de politik konumunu güçlendiren Brezilya 2003’ten itibaren çok kutuplu bir düzeni amaçlayan bir açıklamayla Çin, Hindistan, Rusya ve sonradanda Güney Afrika’nın dahiliyle BRICS topluluğu üyelerinden olmuştur. CPSC; Portekizce konuşulan ülkelerle işbirliğine gidilmiş zengin yer altı kaynaklarına sahip Mozambik, Angola, Gine Bisau ve Cabo Verde ile yoğun temas kurulmuştur. Arjantin, Uruguay ve Paraguay ile Güney Ortak Pazar/MERCOSUR oluşturulmuştur. Bugün Mercosur , Avrupa Birliği ve Nafta’dan sonra dünyanın üçüncü büyük entegrasyonudur. 2003 yılında Hindistan ve Güney Afrika ülkeleriyle IBSA diyalog formunu oluşturmuş Asya ve Afrika kıtalarındaki etkinliğini artırmıştır. 2006’da 32 Afrika ve 12 Güney Amerika ülkesi ile imzalanan Abuja Beyannamesi önemli bir güney-güney ilişkisi yaratmıştır. Brezilya’nın uluslararası bir çıkışıda ilginçtir. Birleşmiş Milletler’in yapısını eleştirerek bir karar tasarısı sunmuş 6 yeni daimi ve 4 dönüşümlü üye ile Güvenlik Konseyi üye sayısının 25’e çıkartılmasını talep etmiştir. Daimi üye olarak önerdikleri kendisinin dışında; Almanya, Hindistan, Japonya, Brezilya ve iki Afrika ülkesidir. Brezilyanın bu başarı karnesi 2003’te göreve başlayan devlet başkanı Luiz Lula ile oldukça paraleldir. Çünkü Brezilya asya ve afrika açılımlarına ağırlıklı olarak bu evrede başlamıştır. Lula, sahra altı afrika ülkelerini görev süresince 12 kez ziyaret etmiş en büyük sanayi tröstlerinden biri Odebrecth 17 bin personeli ile Angola’nın en büyük işveren durumuna gelmiştir. Bu dönemde ihracatı oldukça artan Brezilya, Rusya ile nükleer anlaşma imzaladı ve en büyük otoyol projesini Çin’e vererek küresel ilişkilerini pekiştirdi. Petrol aramaya başlayan ve bunu Fransa Rusya ortaklığı ile yapan Lula döneminde Brezilya tartışmasız olarak latin bölgesinin lideri ve bölgesel güç olmuştur.

2010’da yerini Dilma Rousseff’e bırakan Lula dönüşümün devam edeceğini biliyordu. Çünkü Rousseff, kendisinin keşfettiği ve enerji bakanı yaptığı bir siyasiydi. Bir müddet sonra Rousseff, Lula’yı Bakanların amiri konumundaki Genelkurmay başkanlığına getirerek adeta dokunulmazlık kazandırdı çünkü Lula 2018 Brezilya başkanlık seçimlerine hazırlanıyor ve oldukça büyük halk desteği olduğundan kazanmasının önünde engel bulunmaması için stratejik bir konumda bulunması gerekiyordu. Fakat Rousseff görevi sürecinde Brezilya petrol şirketi Petrobas’ta yolsuzluk yaptığı iddiasıyla kongrenin üst kanadı senato tarafından başkanlıktan alındı ve yerine yardımcısı Abd destekli Michel Temer getirildi. Bu süreçte adeta Brezilya Baharı adlı yapay bir nümayiş oluşturularak sokak gösterileriyle Rousseff’in tasfiyesi hızlandırılmıştı. Bugünlerde ise içsel gerekçelerle zaten siyasi kriz yaşayan ülke daha da güvensiz hale geldi. Askeri Polis yani bir anlamda Brezilya Jandarmasının sağlık sistemiyle/askeri hastanelerle alakalı protesto gösterileri sebebiyle etki alanındaki bölgeleri kapatıyor ve hükümet ise karşı cevap olarak ordu birliklerini görevlendirmeyi seçiyordu.

brezilyaasker.jpg

Brezilya’da asker devriyede

brezilyaasker2.jpg

Brezilya Askeri Polisi/Jandarması ordu ile karşı karşıya

İstikrarlı Brezilya birdenbire manüplatif operasyonlarla sorunlu ve belirsiz ülke haline getirilmişti. Aslında latin coğrafyası Asya ve Ortadoğu misali gelecek vaad eden bir bölge değildir. Ortadoğu her zaman önemini koruyacaktır çünkü her dinden insana ve topluma teolojik kaynaklık eder. Asya yükselen güçlerin takibi bakımından önemlidir. Fakat önümüzdeki yüzyıllarda popülasyonlar latin amerikaya göçmeyecektir. Din savaşları ve kurgulanan üçüncü dünya savaşı bu coğrafyada yaşanmayacaktır. Küresel sermaye bu bölgeye karargah kurmayacaktır. Pekiyi Brezilya nezdinde yeniden bu coğrafyaya müdahilin gerekçeleri neler olabilir?

. Öncelikle bölge Abd ile komşudur. Yani Abd’nin sınır güvenliği bakımından kontrol edilmelidir.

. Bölge uyuşturucu kaçakçılığının istihbarat örgütlerince kullanıldığı ve özellikle Cia’nın gayrı meşru gelirlerini oluşturduğu gerekçesiyle Abd dışı bir denetime izin vermemektedir.

. Brezilya’nın barışçıl amaçlıda olsa nükleer çalışmaları ve nükleer çalışmalarda bulunan İran’a karşı cephe almaması ileride bu ülke ve bu ülkenin önderliğinde bölgenin nükleer cepheye dönüşmesine sebebiyet verebilir.

. Brezilya’nın yükselen güçler ile teması ve işbirliği başka ülkeler içinde motive edici bir unsur olabilir.

. Brezilya’nın Afrika kıtasındaki etkinliği ise bu kıtada oldukça etkin olmaya çalışan Abd’yi rahatsız etmektedir.

. Bölgede din savaşı yaşanmamaktadır ve küreselcilerin kurguladığı Armageddon’un merkezinden oldukça uzaktır. Fakat bu mezhep çekişmesi olmadığı anlamına gelmez. Latin Amerika’da halen güçlü bir evanjelis temel inşa edilememiştir. Brezilya ve nezdinde latin hinterland protestan misyonerlerce çalışma sahası dahilindedir.

Bir diğer örnek izlanda’da ise yine halk hareketleriyle Başbakan istifaya götürülmüştür. Arktik bölgesindeki buzulların erimesiyle Panama ve Süveyş kanalına alternatif ticaret yollarının çıkabileceği İzlanda’nın gelecekte ticaret merkezine dönüşeceği beklentisi stratejistlerce yorumlanmaktadır. Rus petrol ve gazıda Norveç üzerinden İzlanda kıta sahanlığından geçerek Kuzey Amerika’ya ulaşacaktır. Yani Soğuk Savaş evresinde yıldızı parlayan ve sonrasında unutulan İzlanda’nın yakın gelecekte yine gündeme geleceği düşünülmektedir. Bir süre önce Panama menşeili hukuk firması Mossac Fonseca’nın sızdırdığı belgelerde; Çin, İran, Azerbaycan, Pakistan, Kuzey Kore gibi ülkelerin adı sıkça geçiyordu. Bunun İzlanda’ya dayanan ayağında ise Başbakan Sigmundur Gunnlaugsson bir şirketle alakalı ilişkisinin servis edilmesi sebebiyle istifa etmişti. Burada bir ayrıntı çok ilginçtir. Şirketle ilgili ithamlardan biri yaptırımları delmektir.

izlanda1.jpg

İzlanda’da halk sokağa döküldü

izlanda2.jpg

İzlanda ve geniş katılımlı sivil itaatsizlik

Fraklı ülkelerdeki olaylarda yaşanan gelişmeler göstermiştirki Türkiye’de oldukça benzer hadisler yaşamıştır. Özellikle 2004’den itibaren Serbest Ticaret Anlaşmalarıyla Ortadoğu’ya açılan Türkiye bir dönem İsrail ile Lübnan arabuluculuğuna soyunmuş ve Brezilya misali İran’a yaptırım içeren tasarı hakkında olumsuz oy kullanmıştı. Özellikle Tika aracılığyla afrika ve sahra altı açılımı başlatan Türkiye irili ufaklı pekçok ülkeyle yeni anlaşmalar imzaladı ve hayata geçirdiği Maarif Vakfıyl a bu ülkelerde eğitim kurumları var edebilmek için kolları sıvadı. Körfez ülkeleri ile arası oldukça iyi olan Türkiye’nin Birleşmiş Milletler ile alakalı söylemi Brezilya ile benzerlik gösterir. Türkiye’de BM yapısını eleştirmekle beraber ‘’Dünya Beşten Büyüktür’’ sloganıyla güvenlik konseyi yapısının değiştirilmesini ve kendisinin bu yapıda yer almasını işaret etmektedir. Bu gibi faktörler işte bir süredir toplu sivil itaatsizlik gösterilerinin lobilerce hayata geçirilmesini hızlandırmış ve İzlanda benzeri sızıntılar sebebiyle özellikle 2013Den beri polis asker ya da yargı destekli darbe girişimleri birbiri ardınca sıralanmıştır. Brezilya’da eskinin enerji bakanı yeninin devlet başkanını istifa ettirten tertip enerji politikaları sebebiyle Türkiye’de de 17/25 Aralık 2013 tarihinde sahnelenmiş ancak başarıya ulaşamamıştı. İzlanda örneğinde olduğu gibi ise Türkiye’de de HalkBank İran’a karşı uygulanan yaptırımların delinmesine sebebiyet verdiği gerekçesiyle afişe edilmiş ve usulsüzlük yapıldığı gündeme getirilerek dönemin hükümeti sıkıştırılmıştı. İzlanda da ki atmosferi hazırlamak için Soros destekli paravan bir şirket devreye sokulmuştu. Türkiye’de ise operasyonun merkezi sahte sosyal medya hesapları ve paravan internet siteleriydi. Brezilya’da bugün Jandarma nasıl sokağa indiyse Türkiye’de de 15 Temmuz askeri kalkışmasında Jandarma Karargahı darbe karargahı olarak görev yapmış ve 16 Temmuz akşamına kadar çatışmalar devam etmişti. İzlanda da görülen sivil itaatsizlik eylemlerinin benzeri 2013 Gezi vakasında da aynıydı. Gezi elbette çevresel hassasiyetle ortaya çıkmıştı fakat bir müddet sonra Bayburt ve Bingöl dışında 79 Vilayeti kapsayan ve doğa ile alakası olmayan sloganlarla hükümeti istifaya davet eden bir güç unsuruna dönüştürülmüştü.

Neticede Türkiye bir askeri darbe atlattı fakat umulan bir siyasi değişim yaşanmadı. Brezilya ve İzlanda’da ise küresel planlar gereğince başarıya ulaşıldı. Türkiye açısından henüz herşey bitmiş değildir. Brezilya ve İzlanda’da ki olayların parçalarını; sivil itaatsizlikler, halk ayaklanmaları, dosya servisleri, paravan odaklar, militer kıpırdanmalar oluşturmaktadır. Bunların hepsini Türkiye yaşamıştır. O halde bundan sonrası için tasarlanan bambaşka bir metot olabileceği gibi yaşadığı girişimlerin topyekün toplamıda olabilir. İşte bu yüzden Türk güvenlik bürokrasisinin eşgüdüm, yeniden ve yerinde yapılanmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Küreselcilerin bildikleri bütün planları uygulamak isteyecekleri açıktır. Yani Türkiye atlattığı tehlikelerle bir daha karşılaşacak gibi tedbir almalı fakat yeni girişimlerin ne olabileceği yönünde detaylı bir milli güvenlik konseptinide belirlemelidir.

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : GÜNDEM ÖZEL PROGRAMI – 14 ŞUBAT 2017


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=NXyj_y3kOIg&feature=em-subs_digest

TURİZM DOSYASI : Her Şey Dahil Otelde Çalışan Aşçı Bir Ekşi Sözlük Yazarının İnanılm az İtirafları


Her Şey Dahil Otelde Çalışan Aşçı Bir Ekşi Sözlük Yazarının İnanılmaz İtirafları

Ekşi Sözlük’ün aşçı yazarlarından ”hidrofobik suaygiri”nın yıllar önce yaptığı ve sonrasında olay olan itirafları.

– kırmızı et olarak genelde hindi eti kullanırız. bu da yapısı gereği fazla süner. ne kadar pişirirseniz pişirin elastiki bir yapısı vardır. müşteriler genellikle çok az pişmesinden şikayetçidir.

– balık olarak alabalık sudak ya da kuzu balığı verilir. kuzu balığı da tercihen tuzda pişmiş olarak verilir. aslında tükettiğiniz köpek vb balıktır. hiç kuzu balığı pişirdiğimizi hatırlamıyorum.

– donmuş balıklardan genelde sudak ve kalamar kullanılır. ahtapot ege bölgesinde daha yoğundur. tabiki bunları biraya bastırıyoruz.

– bir gün akşam büfesinden kalan 50-60 kg eti tabiki çöpe atmıyoruz. bu müsrüflüktür. stajyerlere sosunu yıkatıyoruz ve başka bir sos ile bağlayarak büfeye sunuyoruz. örneğin demiglace sos ile pişmiş bir yemeğin etlerini alıp tekrar büfeye sunuyoruz

– pastane bölümüne girmek bile istemiyorum. onlardan ben bile tiksindim desem yeridir.

– kasaphanede işler bütün gelen parçalara bakar. genelde köftelerde dana döş ve gerdan kullanılır. eğer adana kebap ya da urfa kebap var ise menüde yemeyiniz. tekrar söylüyorum herşey dahil sistemin olduğu bir otelde adana kebap yemeyiniz. elinizi bile sürmeyiniz.

– soğuk bölümünde ise işler çığrından çıkmıştır. genel olarak yapılan portör muayenelerinde gaita oranı çok yüksektir. bunun nedeni mutfak personelinin hijyeninin yanı sıra mayonez içerikli yiyeceklerin bu bakterileri gereğinden fazla üremeye yol açmalarıdır. 2000 kişilik bir otelde yapılan rus salatasında aşçıların elleriyle harmanlamadığını düşünmek birazcık saflıktır.

– eğer türk gecesi var ise ve menüde çiğ köfte de mevcutsa hemen koşa koşa gidip atlamayın. önce bir düşünün. 1 kg çiğ köfte yaklaşk 2 saatte yapılıyor. orada bulunan çiğ köfte en az 20 kg dir. eğer tam kıvamında oldugunu düşünüyorsanız işler sandıgınızdan daha kötüdür.

– bütün bunlara rağmen büfede hiçbir masraftan kaçılmaz. müşetileri aldatmak için bol bol karpuz ve kabak dekoru yaparız. bir gün saydığımda büfede 20 çeşit yemek olmasına rağmen 50 ye yakın dekor vardı. önce gözünüzü doyurmak nedir bunu çok iyi biliriz.

– kendim tatile gittiğimde nedense yarım pansiyon otelleri seçerim. yemeğimi otel dışında tüketirim. içecekleri ise tabiki otelde kullanırım. kahvaltı bölümü en sevdigim bölümdür çünkü herşey hazırdır. üreten firmanın günahı boynuna.

– patates içeren yemekleri bol kalorilidir ve tokluk hissi verirler. çalıştığım mutfakta en az 3 kişiyi patates çuvalının başına dilkerim. sabahtan akşama kadar patates soydururum ve bir öğünde en az 3 yemeğim patates içeriklidir siz farketmeseniz de patatesi gördügünüzde saldırıyorsunuz. içgüdüsel bir şey galiba.

– 2000 kişilik bir otelde sıcak büfede en az 20 kişi çalışması gerekir. akşamları yemek yediğiniz büfenin önünde bekleyen aşçıların sayısı 4 ü geçmiyorsa ve kılık kıyafetleri temiz ama düzensizse orada işler pek iyi gitmiyor demektir. ben mesleğimi saklayarak hemen muhabbete girerim ve sıcak bölümünün yemeklerinin diğer bölümlerden iyi oldugunu cok yorulduklarını tahmin ettiğimden bahsederim. hemen kaç kişi yapar, nasıl yapar, maaş durumu nedir dökülürler. bu şekilde otel değiştirdiğim çok olmuştur.

– mümkün olduğunca şov olarak tabir edilen o anda hazırlanan yemekleri tercih edin. sıra bekliyorsunuz biliyorum, lezzetsiz ama hijyeniktir.

– pasta tüketecekseniz dilimlenmiş yaş pastalara ağırlık vermeyiniz. detayına girmicem başım belaya girebilir.

kaynak: https://eksisozluk.com/entry/22522782

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Habertürk Gündem – 18 Şubat 2017


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=JlNaLuSKtKE&list=TLGGW-0zsMxD1LYyMjAyMjAxNw

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI /// VİDEO : Ziyaret Etmek İstemeyeceğiniz 10 Gizemli Yer


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ZWk5W6lkHto&feature=em-subs_digest

CIA DOSYASI : ‘ABD istihbarat birimleri ve FETÖ’cüler organize etti’


‘ABD istihbarat birimleri ve FETÖ’cüler organize etti’

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın eski avukatı Faik Işık, ‘25 Aralık kumpası’ davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir dilekçe sundu.

Işık, işadamları Nihat Özdemir, Hayrettin Özaltın, Sedat Bacaksız ve İbrahim Erdoğan’ın avukatı olarak sunduğu dilekçesinde 25 Aralık 2013’teki operasyonda gözaltına alınan işadamlarına, ABD Hazine Bakanlığı’nın ekonomik ve finansal operasyon birimi OFAC’ın (The Office of Assets Control) ambargo için hazırladığı 375 sorunun yöneltildiğini iddia etti.

Avukat Işık, Hürriyet’e yaptığı açıklamada ise 17 – 25 Aralık operasyonlarını, ABD istihbarat birimleri ile Emniyet teşkilatına yerleşen FETÖ’cü polislerin birlikte organize ettiklerini söyledi. Işık özetle şöyle konuştu: “17/25 Aralık operasyonlarında Emniyet ve yargıda, Türkiye Cumhuriyeti unvan, makam ve yetkilerini kullanan sanıklar; OFAC’ın 375 sayfalık ambargo sorularını değiştirmeye gerek duymadan aynen sormuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal önem taşıyan projelerini ve bunları gerçekleştirmeye çalışan şirket ve işadamlarını, OFAC’ın amaçları doğrultusunda sorgulamışlardır.

İşte bu açıkça yabancı istihbarat teşkilatının amaçları doğrultusunda ulusal projeleri ve bunları gerçekleştirenleri bitirme eylemidir. Conspiracy (komploculuk) anlamında devlet içinde ‘kanun adına iş yapan kanun adamı kılığı ile’ iç ve dış rekabeti bitiren, ülke ekonomisini uşaklaştırmaya yarayan ağır bir ihanet kumpasıdır.” 25 Aralık soruşturmasında aralarında Fatih Saraç, Latif Topbaş, Nihat Özdemir, Orhan Cemal Kalyoncu ve Faruk Kalyoncu’nun da bulunduğu çoğu işadamına kumpas kurdukları iddiasıyla 69 sanık İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor.

İLLUMİNATİ DOSYASI /// VİDEO : Suriyeli Muhalifler Kim – İLLUMİNATİ Yeni Dünya Düzeni


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=mjSYWEB3Eew

MK ULTRA PROJESİ : ABD’deki havalimanı saldırganı Irak’ta görev yapan eski bir asker çıktı


ABD’deki havalimanı saldırganı Irak’ta görev yapan eski bir asker çıktı

Florida eyaletindeki Fort Lauderdale Havaalanı’nda dün düzenlenen bir silahlı saldırıda beş kişiyi öldüren saldırganın eski bir asker olduğu ve Irak’ta görev aldığı ortaya çıktı. Esteban Santiago isimli saldırganın geçen sene ordudan atıldığı öğrenildi.

Saldırgan, Miami bölgesindeki plajlara giden turistlerin kullandığı işlek bir havalimanı olan Fort Lauderale’in 2 numaralı terminalindeki bagaj alım bölümünde yolcuları hedef aldı.

Alaska’dan Florida’ya gelen Santiago’nun üzerinde taşıdığı tek şey silahıydı. Alaska’nın Anchorage kentinde görevlilere teslim ettiği silahını Florida’da aldıktan sonra tuvalette şarşörü dolduran Santiago sessizce bagaj bekleyen yolcuların arasına karıştı ve kanlı saldırıyı gerçekleştirdi.

Beş kişinin öldüğü, sekiz kişinin yaralandığı saldırıdan sonra Santiago polis tarafından yakalandı ve gözaltına alındı.

İngiliz Daily Mail gazetesinin aktardığı habere göre Santiago evinde döndüğünden beri psikolojik sorunlar yaşıyordu

“BANA IŞİD VİDEOLARI İZLETİYORLAR”

Geçen kasım ayında Anchorage’daki FBI ofisine giden Santiago, hükümetin zihnini kontrol etmeye çalıştığını ve kendisine zorla IŞİD videoları izletildiğini söyledi. Santiago bu olaydan sonra psikiyatrik tedavi görmeye başladı.

Saldırgan iki senedir kız arkadaşıyla birlikte Alakska’da yaşıyordu. Çiftin yeni doğmuş bir kızları var.

2007’den bu yana sırasıyla Porto Riko Ulusal Savunma ve Alaska Ulusal Savunma için görev yapan Santiago, 2010 ile 2011 yılları arasında Irak’a gönderildi.

Kariyeri başarılarla dolu bir asker olan Santiago geçen sene Ağustos ayında “yetersiz performansı” nedeniyle terhis edilmişti.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ’cü polis mahkemede tek tek isimleri verdi


FETÖ’cü polis mahkemede tek tek isimleri verdi

Polis okuluna girdiği süreçten itibaren 13 yıl Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile bağlantıda kaldığını söyleyen sanık, mahkeme heyetine önemli itiraflarda bulundu. Yapının aracılığı ile istihbarat sınavını kazandığından, örgütün gizli haberleşme ağı “Bylock” ile Eagle” ile ilgili bilgilere kadar birçok bilgiyi veren sanık, 70’e yakın FETÖ’cünün isimlerini tek tek aktardı.

Polis okuluna girdiği süreçten itibaren 13 yıl Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile bağlantıda kaldığını itiraf eden sanık, mahkeme heyetine yapının aracılığı ile istihbarat sınavını kazandığından, örgütün gizli haberleşme ağı “Bylock” ile Eagle” ile ilgili bilgilere kadar birçok bilgiyi verirken, 70’e yakın FETÖ’cünün isimlerini tek tek aktardı.

FETÖ/PDY soruşturması kapsamında Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bugün de Kanun Hükmündeki Kararname ile ihraç edilen aralarında ikinci sınıf emniyet müdürü ile birlikte komiser ve polislerin olduğu 15 şüphelinin yargılanması tek tek yapıldı. İlk kez hakim karşısına çıkan sanıkların çoğunluğu telefonlarından çıkan “Bylock” programından haberdar olmadıklarını ve FETÖ üyeliğini kabul etmediklerini savundu.

Yaklaşık 8 aydır FETÖ/PDY üyesi olmak suçundan tutuklu bulunan sanıklardan polis memuru K.Y. ise etkin pişmanlık yasasından yararlanmak istediğini ve samimi itiraflarda bulunacağını ifade etti. Kendisinin 2003 yılında Elazığ’da polis okulunda eğitime başladığı yıl FETÖ ile bağlantı kurduğunu aktaran K.Y., “Polis okulunda bir üst sınıfta bulunanlarla, yapı ile bağı olan emekli polislerin evine gitmeye başladık. Evlerde dini ibadetler yapılırken, Fetullah Gülen’in videoları ve kitapları okutuluyordu. Okulu bitirdikten sonra Ankara’ya atandım. Ankara’da FETÖ ile bağlantılı yapıdan biri sivil diğeri polis iki kişi beni karşıladı ve Demetevlerde bir eve yerleştirdi. Ev abileri polislerdi ancak tüm bu evlerden sorumlu olan FEM dershanesinde coğrafya öğretmeni olan Bülent isimli biriydi. Siviller genelde kod ismi kullanıyordu, o yüzden Bülent isminin gerçek mi yoksa kod isim mi olduğunu bilmiyorum” dedi.

Ankara’da 40’a yakın polisin adını verdi

2006 yılında ev abisi olduğunu 2009 yılına kadar ev abiliği de yaptığını aktaran zanlı K.Y., yaklaşık 40 polisin adını heyete verirken, bunlardan bir çoğunun da yapı aracılığıyla komiser olduklarını aktardı. İtiraflarına devam eden K.Y., bu kişilerden bazılarının yurt dışında büyükelçiliklerde görev aldığını, hatta yapıdan tanıdığı bir polisin komiser olduktan sonra Cumhurbaşkanlığı koruma ekibinde görev aldığını dile getirdi. 2010 yılında Elazığ’a tayin olduğunda çevik kuvvette görev aldığını belirten zanlı K.Y., yapıyla ilişkisinin sürdüğünü ve bir yıl sonra Elazığ Valiliği Özel Kalem Müdürlüğü şifre memuru olarak görev yaptığını, ardından da yapının aracılığıyla istihbarat sınavına girerek kazandığını, 17/25 Aralık 2013’e kadar burada görev aldığını anlattı.

İlişkileri 17/25 Aralık’tan sonra da devam etmiş

17/25 Aralık 2013’ten sonra kendisiyle birlikte 30 polisin istihbarattan çıkarıldığını, 15’inin tayine gittiğini, diğer 15’inin de çeşitli birimlerde görev aldığını ancak FETÖ’nün sohbetlerine gitmeyi sürdürdüğünü, sadece bir kişinin katılmadığını ifade etti. Daha sonra 2 polisin daha sohbetlere katılmaya başladığını aktaran K.Y., Elazığ Emniyetinin istihbarat imamlığını N.S.’nin yaptığını dile getirerek, diğer sohbetlere giden 30 memurun isimlerini tek tek verdi. İstihbarat imamı N.S. ile cezaevinde 2 ay kaldığını da dile getiren K.Y., “Benim etkin pişmanlıktan yararlanacağımı öğrenen N.S., kendisinin üstündeki sorumlunun yani emniyet imamının S.S. olduğunu bana söyledi. Ancak bunu kasıtlı mı söyledi bilmiyorum” diye konuştu.

"Bylock’tan MİT’in haberi olunca, Eagle programı kuruldu"

Kendisinin örgütün gizli haberleşme ağı “Bylock”u kullandığını da itiraf eden K.Y., şunları anlattı:

“Yalnız ben gizli olduğunu düşünmüyordum. 2015’in sonuna kadar bunu kullandık. Sonradan MİT’in ‘Bylock’u çözmüş olabileceği bilgisi geldi ve kullanmayı bırakıp, Eagle’ye geçtik. Eagle’yi kurarken bir de CTA Clingtean Master diye bir silme programı kuruldu. Eagle’de konuşmalar 2-3 gün içinde kendiliğinden otomatik olarak siliniyordu, silme programı tamamen kaldırmak için kurulmuştu.”

İstihbarat imamı N.S.’ye her ay düzenli olarak kendisinin 200 lira, diğer arkadaşlarının da 100 ile 200 arasında himmet parası ödediğini bildiğini de anlatan K.Y., yapıdan 2016 yılının mart ayında ayrıldığını, 15 Temmuz darbe girişimi yaşanınca itirafçı olmaya karar verdiğini kaydetti.

Mahkeme heyeti, sanığın verdiği isimlerle ilgili işlem yapılıp yapılmadığını, yapılmadıysa gerekli araştırmanını yapılması için Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazı yazılmasına karar verdi. Mahkeme heyeti, sanık hakkında da, yurt dışı yasağı konularak tahliye edilmesine ve yargılanmasının tutuksuz olarak devam edilmesine karar verdi.

HAARP PROJESİ : Gölcük depremi için kafaları karıştıran iddia ortaya atıldı


Kaynak : http://golcukhaber.com.tr/2017/02/golcuk-depremi-icin-kafalari-karistiran-iddia-ortaya-atildi/

Gölcük depremi için kafaları karıştıran iddia ortaya atıldı

1999 yılında Gölcükte meydana gelen deprem için Araştırmacı- Yazar Ali Selman Demirbağ ortaya kafaları karıştıracak bir iddia attı. Selman, “Gölcük depremine dışarıdan bir müdahalenin olduğu bellidir. Burada magma diye bir şey yok” açıklamasında bulundu

Araştırmacı- Yazar Ali Selman Demirbağ önceki günlerde TRT 1 ekranlarında yayınlanan Pelin Çift ve Gündem Ötesi programına katılarak Çanakkale’de meydana gelen depremi masaya yatırdı. Önemli iddiaların öne sürüldüğü programda ilimiz merkezli 17 Ağustos1999’da yaşanan Marmara Depremi de tartışmalara sahne oldu. HAARP Projesi özellikle tartışma konularının merkezinde yer aldı. Yapılan programa Stratejist Ertan Özyiğit ve Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ konuşmacı olarak katıldı.

O GÜNE KADAR OLAN DEPREMLERİN EN UZUN VE ŞİDDETLİ DEPREMDİ

Programda söz alan Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ, “Gölcük depreminde görev devir teslim töreninde İsrailli ve ABD’li askerlerin cesedi ya da yaralıları bulunmadı. Deprem sonrasında sadece Türk askerlerinin cesetleri bulundu. 11 Eylül saldırısında da hiçbir Yahudi hayatını kaybetmedi. 99 yılında olan depremde olağan üstü durumlar vardır. Merkez üssü Gölcük 7.4 şiddetinde ve 45 saniye süren bir depremdir. O güne kadar olan depremlerin en uzun ve şiddetli depremdir” dedi.

AVUSTURALYA’DA DENENDİ

Yıkıcılık bakımından çok büyük oldu diyen Demirbağ “Bu şüpheyi uyandıran durum ise deprem esnasında büyük bir gürültü ve ışıma olmasıdır. Denizden göğe doğru yükselmiştir. Işımanın kaynağı da ne hikmet ise Gölcük’te bulunan askeri üstür. Ayrıca o dönemde güvenlik kamera kayıtlarında bu durum görülmektedir. Deprem anında göğe yükselen bir ışıma oldu. Hiçbir depremde böyle bir şey görülmedi. Denizin altındadır fay hattı. Böyle bir ışıma çıkması fizik kanunlarına aykırıdır. HAARP Projesi Avustralya’da birçok kez deneme yapılarak başarı yakalanmıştır” açıklamasında bulundu.

GÖLCÜK’E CİHAZ YERLEŞTİRİLDİ

HAARP Projesinin amacı fay hattının olduğu yerde tetiklemeyi sağlamaktır diyen Demirbağ “ABD bu konuda çok ciddi bir araştırma ve isteği içerisinde olduğu bir çok kayıtta görülmektedir. Fay hatları birbirine benzerlik göstermektedir. Gölcük askeri üssünde yapılan devir teslim töreninde ABD ve İsrail askerileri gemileriyle birlikte geldiler. Burada ki amaç bu cihazı oraya yerleştirmektir. Cihaz yerleştiriliyor. Gece 03.00’da kullanılacak. Saat 03.00’ü iki dakika geçince bir arıza oluyor ve cihaz patlıyor. 7.4 ve 45 saniye süren depremi tetikleyen bir enerji ortaya çıkıyor. Bizim iddia ettiğimiz durum budur” ifadelerini kullandı.

AYNI ANDA SİVASTOPOL’DAN BİR RUS ARAŞTIRMA GEMİSİ BÖLGEYE GELDİ

Deprem yaşanması sonrasında alan dalışa yasaklanıyor diyen Yazar Demirbağ “Halbuki orada dalışların yapılması ve duruma hâklim olunması gerekirken tam tersi bir durum yaşanıyor. Aynı anda Sivastopol’dan bir Rus araştırma gemisi bölgeye geldi. İsrail’den denize inebilen araştırma uçağı geliyor. Orada ki bütün delillerin toplanması deniz üstünde ve altında hatta ABD ve İsrail’li askerin enkazların içerisinden çıkarılıp bizimkilere dokunulmaması, daha sonra bizim subayları da bulamadık” dedi.

DEMİREL’E TELEFONLA ULAŞILAMADI

Ayrıca bu bölgede çok uzun süre iletişim kesilmiştir diyen Demirbağ “Hatta dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e telefonla dahi ulaşamıyor. Deprem gece 03.00’de oluyor. Ancak sabah saat 11.00 gibi bölgeye ulaşılabiliyor. Bülent Ecevit TRT 1’den yayın yapmak durumunda kalıyor. Saadettin Tantan helikopterle Adapazarı’na gelmek durumunda kalıyor. Amatör bir telsizci sayesinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile bağlantı sağlanabiliyor. Bunların hepsi elektromanyetik sinyallerle alakalıdır” açıklamasında bulundu.

DÜNYA GENELİNDE BU TÜR ARAŞTIRMA PROGRAMI YOK

Gölcük merkezli ortaya çıkan ışıma büyük bir elektromanyetik alan oluşturmasından dolayı buraya iletişim kesilmesine neden oluyor diyen Araştırmacı – Yazar Demirbağ “Bunların hepsi iddia çünkü biz böyle bir durum için araştırma ekibi kurulmadı” derken, Stratejist Ertan Özyiğit “Dünya genelinde bu tür araştırma programı yok. HAARP Projesi’de araştırma programıdır ancak henüz kimse ne için kullanıldığını bilmiyor. Bizlere denilen yakın irtifada uçan uçakları kontrol etmek amacıyla kuruldu deniliyor. Hava şartlarını kontrol edeceğiz. Ona göre raporlamalar yapacağız. Alaska’da hem rüzgar hemde deniz sirkülasyonunun hemen ortasında bu tesis bulunmaktadır” dedi.

MANYETİK KAYNAĞA YAKIN OLMAK İÇİN BU TESİSLER KURULDU

Bu tesis üzerinde 180 tane anten bulunmaktadır diyen Stratejist Ertan Özyiğit “Pentagon sitesinde HAARP Projesi ne işe yarar dediğinde ortaya çıkan veriler bunlardır” derken, Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ “Elektromanyetik alanın merkezinde olan bu yer için tesis bilerek buraya kurulmuştur. Bu tesisin bir tanesi de Norveç’tedir. Manyetik kaynağa yakın olmak için bu tesisler kuruldu” dedi. Stratejist Ertan Özyiğit “HAARP Projesi sadece depremle alakalı değildir” şeklinde konuştu.

VAN DEPREMİ – DAĞLICA BAĞLANTISI

Çözüm süreci olduğu zaman Van Depremi’nde bu tür iddialara gündeme geldi diyen Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ “Amaç burada Türkiye’nin imajının kötülenmesiyle ilgili süreç oldu. Ancak burada Türk halkı ve devlet bir arada bölge halkına muazzam bir yardım yapıldı. Bu sayede terör örgütünün imajı zedelendi. Orada ki halk baktı ki bizim başımıza bir iş gelirse arkamızda Türk milleti ve Türk devletinin var olduğunu gördüler. Bunun rövanşını da istihbarat savaşlarıdır, Dağlıca’da kaçakçıların F-16 uçakları tarafından bombalanması ile alındı. Burada bombalama yapanların FETÖ’cü subaylar olduğu ortaya çıktı. O tarihte bunu söylemiştim ancak kulak asan olmadı” derken, Gölcük depremine dışarıdan bir müdahalenin olduğu bellidir diyen Demirbağ “Burada magma diye bir şey yok” açıklamasında bulundu.

HAARP, PENTAGON’UN KONTROLÜNDE VE ABD ORDUSUNUN HİZMETİNDE OLAN ÖNEMLİ BİR PROJEDİR

Yüksek Frekanslı Etkin Güneşsel Araştırma Programı (İngilizce: High Frequency Active Auroral Research Program) veya kısaca HAARP; Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Alaska Üniversitesi tarafından ortak yürütülen iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen çalışma. Bu fikir, ilk kez Sırp asıllı ABD’li bilim adamı Nikola Tesla tarafından ortaya atılmıştır. Bu projenin hayata geçirilmemesi için birçok ülkede kampanyalar olmuştur. Çünkü HAARP projesi iklim kontrol ve yapay deprem silahı olarak kullanılabilme iddialarından dolayı çok tartışmalı bir konu halini almıştır. HAARP, Pentagon’un kontrolünde ve ABD ordusunun hizmetinde olan önemli bir projedir.

HAARP PROJESİ KAPSAMINDA

Alaska’daki merkezde şu anda, yüksek frekansta radyo sinyali yayınlayabilen toplam 180 adet anten bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, çok yüksek frekanstaki sinyallerle ilgili çalışmalarda kullanılacak olan bir radarın yapılması da planlanmaktadır. HAARP projesi kapsamında, iyonosferin ısıtılması yoluyla VLF (çok düşük frekans) dalgaları da üretilmektedir. Elektromanyetik dalgalar üzerine birçok deneyin yapıldığı bu alan uçaklar için çok tehlikelidir. Bu yüzden HAARP tesislerinde, uçak kontrol sistemi kurulmuştur. Herhangi bir uçağın yaklaşması durumunda antenlerin faaliyetleri otomatik olarak durdurulmaktadır.

EMNİYET DOSYASI : FETÖ istihbaratı sağır etmiş


FETÖ istihbaratı sağır etmiş

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığını ele geçiren Fetulahçı çetenin, PKK’ya yönelik istihbarat dinlemelerini zafiyete uğratmak için Çözüm Süreci boyunca tek kelime Kürtçe ve Zazaca bilmeyen polisleri dinlemelerde görevlendirdiği ortaya çıktı.

Terörle mücadeledeki istihbarat zafiyetinin perde arkasından FETÖ çıktı. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen FETÖ/PYD soruşturması kapsamında tutuklanan Sercan Özverenli’nin ifadesinden yola çıkan istihbarat birimleri, FETÖ-PKK ikilisinin “amaç ortaklığı”nı gözler önüne seren çok çarpıcı delillere ulaştı. Şüpheli Özverdi savcılığa verdiği ifadesinde, 2010 yılının İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından İstanbul ve Ankara’da sınav yapıldığını ve bu sınava çağrıldığını, yazılıyı geçtikten sonra isteğe bağlı olan meziyet sınavına girdiğini ve meziyet sınavını geçtiğini, sınavdan iki ay sonra Ankara’ya İstihbarat Daire Başkanlığı’na atamasının yapıldığının söyledi.

ZAAFİYET OLUŞMASI İÇİN DİL BİLMEYEN PERSONEL ATANDI

“Ankara’da görev yapmaya gittiğimde, PKK’ya bakan şube müdürlüğünde görevlendirildim. Hiç dil bilmeyenler dinlemede çalıştırılıyordu. İstihbarat Daire’de B Şube Müdürü Mete Cengiz’in şoförü Murat Gündüz, Fetullah Gülen’in hükümet için artık dua etmiyor, “bunların gittiği yol yol değil” gibi şeyler söylüyordu” diyen Özverenli, İstihbarat Daire’ye yeni gelmesine rağmen 2012 yılında Tunceli’ye gönderildiğini buradaki istihbarat dinlemesi ve çözümlemesi yapan personelin de ne hikmetse Kürtçe yada Zaza’ca bilmeyenler arasından seçildiğini söyledi. Özverenli “2013 yılının başlarında Ahmet Kazan isimli polis memuru bu sohbet toplantılarına katılıyordu. Dil bilmemesine rağmen dinlemede çalışıyordu. Tunceli Çevik Kuvvet’ten İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne alınan Lütfullah Korkmaz, Ahmet Kazan, Yakup Çiçek, Arslan Fakoğlu ve Lütfullah Korkmaz isimli polis memurları da bu toplantılara katılıyordu. Hiç Kürtçe veya Zazaca bilmemelerine rağmen dinlemede çalışıyorlardı” dedi. FETÖ SAYESİNDE RAHATÇA ŞEHİRLERE YIĞINAK YAPTILAR

Yapılan araştırmada, FETÖ’nün İstihbarat Daire Başkanlığı ve İstihbarat Şube Müdürlüklerine, PKK’ya karşı zafiyet oluşması, operasyonel istihbaratın durması için uzmanlaşmayan personel arasından atama yaptırttığı, Kürtçe ve lehçelerini konuşan militanlara yönelik dinlemelerde kasıtlı olarak dil bilmeyen personelin görevlendirilmesinin sağlandığı belirlendi. Terör örgütü PKK’nın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da şehirlerde rahatça yuvalanması, çözüm sürecine yönelik sabotaj eylemleri için mühimmat toplamasının önünün açıldığı ifade edildi. İstihbarat birimleri iki örgütün hedeflerinin farklı olmasına rağmen amaçları doğrultusunda geçici ittifak kurduklarını, çözüm sürecinin son bulmasıyla bir anda başlayan kaotik eylem dalgasının perde arkasında da bu ittifakın yattığı kaydedildi.

TSK DOSYASI : Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kı lan yönetmeliğini değerlendirdi


Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliğini değerlendirdi

Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliğini aydinlik.com.tr için değerlendirdi

Milli Savunma Bakanlığı’nın bugün, TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliği yayınlaması kamuoyunun gündemine bomba gibi düştü.

TÜRBAN YÖNETMELİĞİNİN İÇERİĞİ

Düzenlemeyle Türk Silahlı Kuvvetleri Kıyafet Yönetmeliği’nin “Genel Hükümleri” bölümüne eklenen maddede, “Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri mensubu bayan subaylar, sözleşmeli subaylar, astsubaylar, sözleşmeli astsubaylar ve askeri öğrenciler ile bunların adayları ve kursiyerleri, resmi üniformalarıyla birlikte şapka, bere veya kep altına başlarına taktıkları üniforma renginden istihkak olarak verilen desensiz giysileri yüzlerini kapatmayacak şekilde takabilirler” ifadeleri yer aldı.

Aydinlik.com.tr olarak konuyu, FETÖ’nün bir dönem hedef aldığı ve Ergenekon/Balyoz kumpaslarıyla hapse attığı komutanlara sorduk.

‘BÜYÜK EKSİK GİDERİLDİ(!)’

Emekli Tümamiral Semih Çetin:Türk Silahlı Kuvvetlerinin en önemli eksikliklerinden bir tanesi giderildi(!) Bundan sonra TSK’yı kimse tutamaz(!) Buna ne denilebilirki…

‘TSK’NIN BİRLİĞİNE DARBE’

Emekli SAT komandosu/ Albay Ali Türkşen:Türk Silahlı Kuvvetleri’ne siyasetin girdiğinin ve bundan sonra daha da fazla gireceğinin en bariz göstergesi bu karardır. Fiziki olarak işlerini sürdürmesindeki güçlük bir yana türbanın siyasi simge olduğunun göstergesidir. Bu uygulamanın TSK morali üzerine olumsuz etkisi olcağını değerlendiriyorum. TSK içerisnde ikilik yaratacaktır. Amir ile memur arasında çok büyük sıkıntılara sebep olacağından hiyerarşiyi sarsacaktır. Tamamen TSK’nın içerisine siyasetin olumsuz etkilerinin gireceği bir uygulama olacağını değerlendiriyorum. Çok da vahim olduğunu değerlendiriyorum. Etkileri basit olmayacak. Eğer, “Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kökünden değiştirmeye karar verdik” diyorlarsa açık açık onu söylesinler. 16 Nisan’da zaten bunun alt yapısını yapıyorlar. Onun küçük küçük yapı tyaşları. Eğer “evet” oylarını artırmak için yapıyorsa hoş değil, bel altı vuruş. Eğer TSK komuta kademesi de buna herhangi bir tepki vermiyorsa onlar da rejim değişikliğini kabul ediyorlardır.

‘TÜRBAN SİYASİ SEMBOL’

Emekli Tümgeneral Beyazıt Karataş: Bu referandum için oynadığı kozlarından bir tanesi, daha önce polis teşkilatında da yapmışlardı. Orada da çok tutmadı. Bu onaylayacağımız bir uygulama değil. Siyasi bir mesaj. Üniformanın ve yapılan görevlerin kıyafeti var. Her meslek kendine uygun kıyafetle yapılır. Ordu içerisine Siyasal İslamın simgesine sokarsanız orduyu zayıflatırsınız. Türbanın başörtüsü ile bir ilgisi yok. Büyük Ortadoğu Projesi Siyasal İslam’ın bir projesidir. Siyasal İslam’ın simgesini orduya sokarsanız orduyu zayıflatırsınız. Bunun referandumn öncesi olması da referandum sonrasına ışık tutuyor. Neden hayır dediğimizin gerekçeleri de bunlar. Bu birlik beraberlik açısından siyasi olarak, ekonomik olarak birleştirmediği gibi daha da ayrıştırıyor. Ordunun içerisine siyaseti bu kadar sokarsanızsonra bu ordu balkan harbi günlerine döner.

Kaynak: Aydınlık

DUYURU : CIA VE TAŞERONU FETÖ ÖRGÜTÜ, TELEGRAM FAALİYETLERİ YÜZÜNDEN ÖZEL BÜRO’YA KOMPLO KUR DU /// İŞTE KOMPLONUN DETAYLARI


Değerli Yurtseverler,

Bildiğiniz gibi 1991 yılından beridir MK ULTRA & TELEGRAM konularında açık kaynaklarda ve resmi belgelerde araştırma yapıyoruz. 2001 yılından bu yana da internetin yaygınlaşması ile internet gruplarımız üzerinden bu fenomen teknoloji hakkında kamuoyu ile bilgi paylaşıyoruz. Aynı zamanda bu teknolojinin mağduru olduğunu iddia edenlere de ücretsiz rehberlik ve danışmanlık hizmetleri veriyoruz. Telefonumuz tüm mağdur olduğunu iddia edenlere açıktır. Hiç kimseyi önyargı ile değerlendirmeden, hasta, şizofren gibi uygun düşmeyecek sıfatlarla yaftalamadan, son derece samimi olarak dinliyoruz ve elimizden geldiğince ve bilgimiz ölçüsünde önerilerimizi sunuyoruz. Tabi mağdur olduğunu iddia eden çok sayıda vatandaşımız olmasına rağmen gerçek manada bu fenomen teknolojinin mağduru olabilecek çok az sayıda potansiyel kişi bulunuyor. Yaptığımız gözlemlere göre. Başvuranların çoğunluğu ya geçmişte uyuşturucu madde kullanmış, ya ailesinde şizofren gibi bir hastalık bulunup gen yolu ile geçmiş, yada çeşitli nedenlerden travmatik deneyimler sonucu çeşitli nörolojik hastalıklara yakalanmış kişiler. Tam teşekküllü bir Psikiyatri hastanesinde tam bir kontrolden geçmiş yada kendi Psikiyatrist’i tarafından kontrol edilip bir bulgu saptanmayan çok az vatandaşımız da var başvurucuların arasında. Başvurduklarında öncelikli olarak tüm mağdur olduğunu iddia eden vatandaşlarımıza tam bir psikiyatrik kontrolden geçmesini salık veriyoruz. Çünkü psikiyatrik bozukluklarda kişinin algı ve mantık sistemi çöker, sağlıklı karar alamaz ve sağlıklı düşünemez, hareket edemez. Bu nedenle öncelikle bu adımı atmak mecburidir ve biz de taşıdığımız sorumluluk gereği bunu her başvurucuya şifahen söylüyoruz.

ÖZEL BÜRO GRUBU olarak doğru bilgi vermek ve doğru şekilde yönlendirmek önceliğimizdir. ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU yurtsever bir grup olarak tüm yabancı servislerin faaliyetleri hakkında açık ve resmi kaynaklarda araştırma yaparak bulgularını kamuoyu ve devlet kurumları ile paylaşmayı şiar edinmiştir. Bunu da dipnot olarak ekleyelim.

Devam edelim …

Bu adımlar atıldıktan sonra yani kişi ile ilgili psikiyatrik bir bulgu saptanmaz ise o zaman alternatif yollar aranabilir. Biz bu noktada mağdurlar için tüm dünyayı tarıyor ve en uygun çözümleri mağdurların hizmetine ücreti mukabilinde sunuyoruz. Şu an için bu bedelleri mağdurun kendisi karşılıyor ama ilk etapta amacımız tüm mağdurlara, işe yarar elektronik yada tekstil bazlı koruma ürünlerinin devlet tarafından bedelsiz verilmesini sağlamaktır. Bunu biz vermeyi çok isterdik ancak grup bütçemiz maalesef bu masrafları karşılamaya müsait değil. Çünkü bu faaliyetlerimiz yüzünden maalesef bizler de yalnız bırakıldık. Grup Basın Sözcümüz Erkut Ersoy, İstihbarat Uzmanı olarak devlete yıllarca hizmet etti ve TELEGRAM konusunu en iyi bilenlerden biridir. 2001-2008 arası yapmış olduğu çalışmalar o kadar ileri gitti ki ünlü ABD istihbarat teşkilatı CIA’yi oldukça kızdırdı. CIA yetkilileri de taşeronları Fetullahçı İstihbarat Polisleri, Fetullahçı Savcılar ve Fetullahçı Hakimler aracılığı ile Erkut beyi Ergenekon tiyatrosuna figüran yaptı ve lağım dolu 3,5 metrekarelik bir odada 3 yıl 1 hafta hücre hapsi yatırdı. Öncesinde 2001 yılında yine Fetullahçı Operasyon Ekibi tarafından kaçırılarak 3 gün boyunca işkence edildi. FETÖ ÖRGÜTÜ’nün ve CIA’nin gadrine uğramış ender istihbaratçılardandır.

Erkut bey cezaevinden 28 Ocak 2011 tarihinde çıktı, ancak bu tarihten itibaren CIA + FETÖ ÖRGÜTÜ ve onlara yardım eden AK PARTİLİ Emniyet + MİT İstihbarat ekibi tarafından göz hapsinde tutuluyor ve açığı aranıyor. Attığı her adım izleniyor ve aleyhinde kullanılabilecek bir delil için telefonları takip ediliyor. Ancak şu ana kadar Erkut beyin TELEGRAM konusunda ki faaliyetlerinde hiçbir yasadışılık olmadığı için komplocular çözüm olarak Erkut bey hakkında asılsız asparagas dedikodu malzemesi üretip etkisizleştirmeye ve motivasyonunu kırmaya çalışıyor. Bunu da bizzat devlet tarafından maaşa bağlanmış muhbirler aracılığı ile yapıyorlar. Erkut bey AK PARTİ MUHALİFİ olduğu için hakkında asılsız ithamlar yayarak onu kamuoyu nezdinde karanlık biri olarak lanse etmek doğal olarak işlerine geliyor. Elbette bunu yasal olarak yapamazlar, bunun için kendilerine bağlı muhbir ağı vasıtasıyla illegal olarak yapmayı tercih ediyorlar. Ama şunu unutmasınlar Erkut bey için bunlar vız gelir tırıs gider. Erkut bey tüm istihbarat yöntemlerini onlardan daha iyi bilir ve onların bildikleri kadar Erkut beyin unutmuşluğu vardır. Bu da böyle biline. Zamanı geldiğinde tüm ÖZEL BÜRO GRUBU DÜŞMANLARI ile yargı önünde hesaplaşacağız.

Devam edelim …

Devlet yetkilileri ise maalesef bu trajedi karşısında 3 maymunu oynuyor. Bu FENOMEN teknolojiyi ne kabul ediyor ne de red ediyor. Tamamamen suskunlar. Bu suskunluk nedeniyle de bir çok komplo teorisi ortalığa yayılıyor internet siteleri vasıtasıyla. Komplo teorileri ise zamanla gerçekler ile yer değiştiriyor. Zihninde ses duyan yada anormal bir takım değişiklikler yaşayanlar da bu komplo teorilerini okuduğunda Savcılıklara başvurarak “DEVLET, MİT YADA EMNİYET ZİHİN KONTROLÜ YAPIYOR” şikayetinde bulunuyor. Savcılıklar ise konuyu araştırmak yerine mağdurların başvurularını ciddiye almıyor. Ve tüm başvurular takipsizlikle sonuçlanıyor. Halbuki MİT yada EMNİYET İSTİHBARAT DAİRESİ’nden bir yetkili çıkıp bu teknolojinin kullanıldığını yada kullanılmadığını alenen beyan etse komplo teorilerini kimse okuyup etkisinde kalmaz. Ama devlet vatandaşını yalnız bırakıyor, sahip çıkmıyor, adam yerine koymuyor, bir açıklamayı bile fazla buluyor.

Böyle olunca da şizofren hastaları yada TELEGRAM MAĞDURU olduğunu iddia eden ve sıradan mesleklere sahip binlerce insan çareyi tıbbi tedavide bulmak yerine kendilerince çözüm yolları aramaya başlıyor. Bu da onların gerekli tıbbi tedaviyi almamasına ve durumlarının ağırlaşmasına neden oluyor. Biz de bu trajediyi anlattığımız ve mağdurlara sahip çıktığımız için TUKAKA ADAMLAR oluyoruz. Burada hesabı biz değil devlet verecek. Ya çıkacak adam gibi böyle bir teknoloji kullanılıyor mu ? Kullanılıyorsa hangi yasaya uygun ve hangi saik ve gerekçeler ile kullanılıyor bunu kamuoyuna beyan edecek yada ortalık “DEVLET BANA ZİHİN KONTROLÜ UYGULUYOR” diyen vatandaşlarla dolacak.

DEVLETİN BİRİNCİ GÖREVİ TÜM VATANDAŞLARININ BEDEN VE RUH SAĞLIĞINI KORUMAKTIR. EĞER ORTADA FENOMEN BİR TEKNOLOJİ VARSA VE BİNLERCE İNSAN BUNUN ETKİSİNDE KALMIŞSA YADA KALDIĞINI İDDİA EDİYORSA BUNU ARAŞTIRMAK VE GERÇEĞİN ORTAYA ÇIKMASINI SAĞLAMAK EMNİYET + GENELKURMAY + MİT YETKİLİLERİNİN BOYNUNUN BORCUDUR. VATANDAŞINI ADAM YERİNE KOYUP BİR AÇIKLAMA BİLE YAPMAKTAN ACİZLERSE İSTİHBARAT İŞLERİNİ ÖZEL BÜRO’YA DEVRETSİNLER. ALLAHIN İZNİ İLE ONLARDAN DAHA İYİ YAPARIZ.

Okumak için zaman ayırdınız, teşekkür ederiz.

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO GRUBU Yöneticisi

TARİH : Unuttuğumuz Mora Türkleri


Unuttuğumuz Mora Türkleri

Yunanistan’ın bağımsız bir devlet haline gelişi on binlerce Mora Türkünün canı ve malı pahasına gerçekleşti. 1821 isyanı başladığında Yunan topraklarında 90 binin üzerinde Müslüman nüfusun yaşadığı bilinmekteydi. Bağımsızlık ilan edilince bu rakamdan eser kalmadı. Mora Türkleri isyan süresince canlarından, Yunanistan’ın bağımsızlığı sonrasında ise mallarından oldular.

Osmanlı’nın çeşitli mahallerine dağılan Mora muhacirleri ise yıllarca sıkıntılarla boğuştu. Bu süreçte en büyük acıları onlar çektiler. Maddi-manevi büyük kayıplara uğradılar. Savaş çok yıkıcı ve acımasızdı. Dolayısıyla Osmanlı Rumları da bu süreçte zarar gördü. Ancak Rumlar, sonuçta bu acıların karşılığı olarak gördükleri bağımsız bir devlete sahip oldular.

Yunan bağımsızlığının sadece 1821 isyanının bir sonucu olduğunu söylemek çok hatalı olacaktır. Başta Rusya olmak üzere İngiltere ve Fransa’nın meseleye siyasi ve fiili müdahaleleri karşısında Osmanlı’nın direnecek gücünün olmaması bu sonucu doğurmuş oldu.

Önce, Osmanlıların Haçlı Seferi olarak nitelendirdikleri Navarin baskını, ardından Mora’nın 1828’de Fransızlar tarafından işgali ve 1828-29 Rus savaşında Osmanlı’nın ağır bir yenilgi alması, Yunan bağımsızlığının önünde hiçbir engel bırakmadı. Bundan sonra sadece yapılan uzun müzakerelerde formaliteler yerine getirildi. En son olarak Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın 1831’deki isyanı ise
Yunanistan’ın sınırlarının daha da büyümesini garanti altına almış oldu.

Şurasını açıklıkla ifade etmek gerekir ki, Rumların Osmanlı’dan bağımsız olma hırs ve arzuları, bunun gerçekleşebilmesi için hep dışarıya bel bağlamaları ve büyük Avrupa devletlerinin himayesini gözetmeleri, zaman zaman bu devletler tarafından kendi politik çıkarları uğruna suiistimal edilmelerine de zemin hazırladı.

Bu ülkelerin Yunanistan üzerindeki egemenlik kavgaları, bağımsızlıktan sonrası da şiddetini sürdürdü ve bu müdahaleler nedeniyle ülke zaman zaman ekonomik çöküş ve kaos ortamına sürüklendi. Buna rağmen kuruluşundan itibaren Yunan emellerini en önemli güç kaynağı yine hiç şüphesiz Batı’nın Helen dostluğu oldu. Sınırlarına, Avrupalıların Osmanlı aleyhine yaptıkları müdahalelerle kavuşan Yunanistan, yine bu devletlerin kayırmalarıyla sürekli olarak büyüdü ve tarihi emellerini gerçekleştirebilme imkânına doğru yol aldı.

Avrupa Maddi-Manevi İsyancı Rumlar’ı Destekledi

Osmanlı’dan bağımsızlık hayaliyle yola çıkan Rum Filiki Eterya ihtilal örgütünün 1814’de başlattığı macera, 1821’de hayal olmaktan çıktı, 3 Şubat 1830’da, yani sadece 16 yıl gibi kısa bir sonra gerçeklerle buluştu. Elbette bu maceranın başarıya ulaşmasında Helen dostu Avrupalıların gayretleri, Rum isyancıların hayallerinin çok ötesinde bir değer taşıyordu. Böylece ilk defa olarak Osmanlı Balkanında bir Hıristiyan devlet bağımsızlık kazanırken, fethinden itibaren Ege Denizi’nde mutlak Osmanlı egemenliği de yine ilk defa olarak kısıtlanmış oluyordu.

Rum isyanı kısa sürede acımasız bir din ve ırk savaşı haline dönüştü. Avrupa’dan maddi-manevi destek gören Rumlar, hedeflerinin Mora’da bir tek Türk kalmayana kadar savaşmak olduğunu en başında açıkça ilan ettiler. Olaylara şahit olan Avrupalı yazarların anlattıklarına göre, isyan bölgelerinde öyle anlar yaşanmıştı ki, Türkler için bazen ölüm kurtuluş oluyordu.

Osmanlı’nın Mora Müslümanları olarak tanımladığı zümre, isyan bittiğinde tamamen tarih sahnesinden silinmiş durumdaydı. Yaşama şansı bulan Mora Türkleri ise imparatorluğun çeşitli yerlerinde zor şartlarda hayatlarını devam ettirdiler. 0 dönemde muhacir organizasyonu yapacak resmi bir kurumun olmayışı, bu ilk Yunanistan göçmenlerinin acılarını daha da derinleştirdi.

İsyanın bitiminde Yunanistan’daki Türk emlak ve vakıfları tasfiye edilirken, bölgedeki asırlık Türk medeniyeti izleri de sonsuza kadar silinmiş oluyordu.

Doç. Dr. ALİ FUAT ÖRENÇ

LİNK : http://akademikperspektif.com/

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.