Etiket arşivi: TERÖR DOSYASI

TERÖR DOSYASI : Atatürkçü terör örgütü var mı ?


Yılbaşı gecesi 39 savunmaz insanı katleden terör örgütünün adı İslam Devleti’dir. Uzun adı “Irak Şam İslam Devleti”, kısa adı “İslam Devleti”.

Ancak hükümet yetkilileri ve devleti temsil eden kişiler özenle bu ismi kullanmaktan kaçınıyorlar. Eskiden bunun yerine ne idiğü belirsiz bir Arapça kısaltma olan DAEŞ diyorlardı şimdi onu bile anmıyorlar “terör nereden gelirse gelsin” türünde havadan sudan bir söylem tutturuyorlar.

Öyle sanıyorum ki bunun sebebi kendi ideolojileri ile bu katiller arasındaki akrabalığı gizleme arzusudur. IŞİD, siyasal islamcılığın “biraz radikalize olmuş” bir koludur. Anımsayın, eski başbakan Davutoğlu da böyle demiyor muydu? Türkiye’nin islamcılarına kalırsa IŞİD, “laikler tarafından rencide edilmiş” bir grup öfkeli gençtir. Bu utanç verici beyanatlar arşivlerde duruyor. Bunun üzerine kalkıp bir de terörü gerçek adıyla anmalarını, “İslamcı terör” veya en azından “dinci terör” demelerini bekleyemeyiz. Tabi ki lafı geveleyip “terörün dini olmaz, milliyeti olmaz” falan diyeceklerdir.

Siyasal islam tam ondört yıldır bu ülkeyi yönetiyor. Buyrun sonuç ortada. İslamcı iktidarın bize hediyesi her yeni güne kan banyolarıyla uyandığımız, en alçak cinayetlerin kurbanı haline geldiğimiz bir Türkiye’dir. Hem kendi yurdumuzda hem de tüm Ortadoğu’da yaşananlara bakınca çok net görüyoruz, siyasal islam, sadece insanlığın değil müslümanlığın da yüz karası bir ideolojidir. Ama ne müslümanlığın ne de islamın yakasından düşmeye niyeti olmadığı için terör örgütünün adını anmamakta, özenle gizlemektedir. Çünkü katillerin gerçek adının “İslam Devleti” olduğunu söylediğiniz anda insanlar, -en önce de müslümanlar- islamın devletleşmesinin barındırdığı tehlikeleri fark ederler, islamın devletleşmesini savunanlarının ne denli ikiyüzlü, ne denli riyakar olduğunu anlarlar. Yaşamlarına yönelik tehlikenin bilinciyle hareket edip islamcılık ideolojisini siyasetin çöplüğüne bırakıverirler.

“Terör nereden gelirse gelsin” lafı kötü niyetli ve ikiyüzlü bir söylemdir. Bu sadece IŞİD için değil, PKK terörü için de geçerlidir. Geçmişte kendine solcu ya da sosyal demokrat diyenlerin de bunu yaptığını çok gördük. Terör örgütünün adını anmadan terörü kınamak çok ucuz bir numaradır.

Doğrudur, “senin teröristin benim teröristim” diye bir tutum tabi ki kabul edilemez, ama sırf böylesi bir dürüstlük adına canilerin adını anmamak da pek masum bir tavır değildir. Bu da son kertede aynı çirkin amaca hizmet etmektedir. Çünkü, senin, benim falan değil, bu teröristler basbayağı “sizin teröristlerinizdir.”

Var mı bir tane Kemalist terör örgütü?

Var mı sokaklarda bomba patlatan bir Atatürkçü örgüt?

Var mı masum insanları otomatik silahlarla öldüren bir Cumhuriyetçi, bir laik?

Yok. Yok. Yok.

Ama islamcısı var, Amerikancısı var, Kürtçüsü var, etnikçisi var…

Yani kardeşim, bu teröristler, büyük harfle yazıyorum: SİZİN TERÖRİSTLERİNİZ.

Bunun için de bu sorunu siz çözemezsiniz. Bırakın bahçenizi, evinizin içine kadar gelip yerleşmişler, -tıpkı FETÖ’de olduğu gibi- artık bu adamlarla akraba olmuşsunuz. Sizin bunlara tavır almanız en evvela zihnen, sonra fiziken mümkün değil. Şu halinizle, sahne çökene kadar inat edip aşağı inmeyen kötü sesli geçkin şarkıcılara benziyorsunuz. İnin artık istismar ettiğiniz o makamlardan. İnin ve bırakın, bu işi terörle zihnen de siyaseten de bir ilişkisi olmayanlar çözsün.

Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook Gaffar Yakınca sayfası
Instagram : deligaffar

TERÖR DOSYASI : Fransa’da teröristler Telegram üzerinden haberleşiyor !


Fransa’da "Telegram" üzerinden terörist gruplarla yazışan terör yandaşlarında artış tespit edildi. Hakkında soruşturma açılan çocuk sayısında ise önceki yıla göre 4 kat artış gözlendi.

Fransa’da, terörle mücadele kapsamında, geçen yıl hakkında soruşturma açılan çocuk sayısı, önceki yıla göre 4 kat arttı.

Paris Cumhuriyet Savcılığından yapılan yazılı açıklamada, 2016 yılında terörle mücadele kapsamında hakkında soruşturma yürütülen çocuk sayısının, 2015’e göre 4 kat artarak 51’e yükseldiği bildirildi.

Açıklamada, Fransa’da terörle mücadele kapsamında takibe alınan bin 236 kişiden, 112’si kadın 355 kişi hakkında adli soruşturma açıldığı belirtildi. Savcılığın açıklamasında, takip edilen diğer terör şüphelileri hakkında da arama kararı çıkarıldığı kaydedildi.

Şüphelilerin aşırılık yanlısı internet sitelerine girdiği ve terör propagandası yaptığı bildirildi.

Savcılığın açıklamasında ayrıca, bazı şüphelilerin internet mesajlaşma programı "Telegram" üzerinden terörist gruplarla yazışmalarının tespit edildiği belirtilirken, mesajlarda Irak ve Suriye’den yönlendirilen militanların Fransa’da eylem yapmaya hazırlandığı bilgisine yer verildi.

İçişleri Bakanlığı verilerine göre Irak ve Suriye’de, DEAŞ terör örgütü için savaşan 288’si kadın, 20’si çocuk 693 Fransız vatandaşı yaşıyor.

TERÖR DOSYASI /// Gözetim Politikaları ve Terörizm : 11 Eylül 20 01


Giriş

Devlet denilen yapı üzerine geçmişe dönük yapılan literatür çalışmaların da farklı tanımlar yapıldığını bilmekteyiz. Bazıları kutsiyet atfederken bazıları ise insanlar arasındaki bir akit/ uzlaşma olarak görürler. Ve bu tanımlamaları daha da çeşitlendirmemiz mümkündür.

Genel olarak bakıldığı vakit devlet formasyonunu sınırları belirli olan bir toprak parçası üzerinde insanların yaşadığı ve bu insanlar üzerinde egemenlik daha doğrusu hükümet etme kudretine sahip olan yapıdır. Bu egemenlik formasyonu iç ve dış egemenlik olarak iki kısma ayırmak mümkündür. Özellikle iç egemenlik yetkisini kullanırken insanlar üzerindeki gücüne tanıklık etmekteyiz .Örneğin , kendimizin bir iş seyahati için arabamızla bir yerden başka bir yer gitmek için hareket ettiğimizi düşünelim . Ve yolcuğumuz sırasında A şehrinden geçerken sabahın 05.43 sularında kimsenin olmadığı bir yolda kırmızı ışıkta beklediğimiz düşünelim . Ve bizi sabahın o saatlerinden bizi bekleten kudrete bizler devlet deriz.

Başka bir örnek ise devletin sınırları içerinde yaşamını sürdürmekte olduğu insanların kullandıkları kendilerine ait kimlik numaraları vardır. Bu kimlik numaralarımız doğum sonrasında yapılan belgelendirme sonrasında bizlere verilir: Doğum belgesi . Bu belge yoksa devlet için bizde yokuz demektir. Veya devletin sınırları içerinde yaşamlarını yitiren kişilere ölüm belgesi verirler. Bu belge yoksa ölmüş sayılmazsınız. Yani devlet denilen yapı saymak ister. Sınırları içerinden kaç kişi yaşıyor veya kaç kişi yaşamını yitirmiştir. Bunlardan kaç kişi kadın veya erkektir. Bunların yaş grupları düzleminde nasıl sınıflandırabiliriz.

Devleti saymak ve kontrol etmek kavramları düzleminde yukarıda izah etmeye çalıştık . Bu yapı kendi sınırları içerisindeki insanların hareketlerini izleme noktasın da bazı yollara başvurmaktadır. Yani bu yollar vasıtasıyla insanların üzerinde bir göz misali veya kamera misali gözetleme gerçekleşir. Zamansal gelişmelere bakıldığı vakit özellikle 1960’lardan sonra bilgisayar teknolojisin de yaşanılan gelişmeler insan yaşamanı kolaylaştırdığı gibi onların mahremiyetlerine girmelerine neden olmuştur. Bu düzlemde teknolojik gelişmelerin 1980 ve 1990 yıllı yıllarda ki süreçsel gelişmelerin gözetleme faaliyetlerini daha da çeşitlendirmiştir. Bu çeşitlilikten bazı insanlar kayıtsız kalsa da bazıları rahatsız olduğunu belirtmek gerekir. Devletlerin bu gözetlemeleri gerçekleştirmek adına bazı spesifik olaylar üzerinden bir algı oluşturmaya çalışırlar. Bu olaylardan bir tanesi de terör saldırısı veya saldırılarıdır. 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika Birleşik Devletlerine yapılan terör saldırısı gibi.. Peki bu saldırılarla birlikte hem ABD ‘de hem dünya üzerinde dönüşümler yaşandığını vurgulanmıştır.

11 Eylül 2001 tarihinden ABD’ye yapılan terör saldırısı sonrasın da ABD içerinden güvenlik manasında değişimlerin yaşanmasına neden olmuştur . Yaşanan saldırılar sonrasın da ABD Başkanı olan George W. Bush’un terörist eylemi gerçekleştirenlere karşı gerekli cevabın verileceğine dair mesajlarına yaptığı “Ulusal Sesleniş“ konuşmasın da görmekteyiz . Gözetim Politikaları ve Terörizm: 11 Eylül 2001“ adlı çalışmada ilk olarak gözetim nedir, hangi araçlarla ve nasıl gerçekleştirilir, devletlerin kendi sınırları içerinden hangi amaç(lar) düzleminden bunlara başvurmaktadır. Ve bu süreç başlıkta belirtildiği üzere ABD’nin yaşamış olduğu 11 Eylül 2001 saldırısı ile devlet içerinde yaşananlar ifade edilmeye çalışmıştır . Bu yaşanılan sürecin terörizm, güvenlik ve insan hakları düzlemin de bakış açısına değinilecektir.

Gözetim Politikaları

Gözetim, Fransızca “ bakarak olmak” manasına gelen surveiller fillinden türetilmiştir. Ve boş mekanın çok ötesinde, belli insan davranışlarının dikkate alındığı süreçleri ifade etmektedir. Basit bir örnekle havuz kenarında can kurtaranın yaptığı gözetim gibi. Veya çocuklarını bakıcıya bırakmış olan ebeveynlerin evlere kurmuş olduğu gizli kamera sistemleri gibi. Sokaklarda böyle değil midir? Hem gizli hem de açıktan kamera sistemlerinin insanlara doğru yönlendirilmesinden insanlar hoşnuttur. Peki ya gerçekte gözetim nedir? Etkileme, yönlendirme, yönetme, koruma gibi kişisel enformasyona dönük odaklı, sistemli ve düzenli ilgi olduğunu söyleyebiliriz. Bu manada gözetim birey odaklı , kısıtlı olmakla birlikte protokole ve tekniklere dayanmaktadır. Rutinleşen bir eylem olmakla birlikte modern topluma özgün bir parçadır. Yani enformasyon temelli bir teknolojinin gelişmesidir.[1]

İnsanların günlük yaşamlarına bakıldığı vakit bir gözetleme ve takip edilme mantığında yaşadıklarını yeniden ifade etmek hata olmasa gerek. Bunun teknolojik gelişmeler düzleminde çoğalma, üretme ve klonlama vasıtasıyla gözetleme teknolojilerinin hızla yayılmaya başladığının vurgusunu yapmak gereklidir. Bunları ise güvenlik kameraları bilgisayarlar, kişisel kimlik numaraları (PIN) gibi günlük hayat içerindeki mekanizmalar yoluyla yapmaktadır. Sınırları belirli toprak parçası üzerine yaşayan insanları sahibi olduğu otorite ile yönetme gücünü elinde bulunduran devletler özellikle hükümet tarzı yönetimler George Orwell’in Bin dokuz seksen dört isimli eserinde yapılan benzetme benzeri yasal olan ve yasal olmayan içerikle insanları izlediği görülmektedir. Ancak bu izleme bazı insanlar için tehlike arz etmemesinin yanında bazıları için tehlike arz etmektedir. Gelişen teknoloji ile insanların mahremiyet alanlarına e-posta, güvenlik kameraları, kimlik kartları benzeri yollarla çiğnendiği görülmektedir.[2]

Yıllara göre baktığımız vakit 1960’larla birlikte başlayan bilgisayarlaşma eğilimi başta Avrupa ülkeleri olmak üzere enformasyon teknolojisi yaşayan devletlerde de siyasal tepkileri de beraberinde getirmiştir. Teknolojik manada yaşanılan bu gelişme siyasetin de bir sektörü haline gelmiştir. İngiltere, Almanya, Kanada, ABD gibi ülkelerde prensiplerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu prensiplerde kişisel verilerin nasıl ele alınacağı, kimlerin sorumlu olacağı , bilgi toplamanın nedenlerinin ne/neler olabileceği ve izin konusunda izahatlar yer almaktadır. Öyle ki 1980’lerle birlikte iletişim ağında yaşanan gelişmelerle birlikte adil manada bilgi toplamaya karşı bir meydan okuma yaşamıştır. Ve devamında ise 1990’larda sonra bilgi toplumuna doğru ilerleyen sürecin daha yüksek sesle dinlendirilmeye başlanıldığını görüyoruz.[3]

Bilgi toplumu demek aynı zaman da gözetlenen toplum demektir.[4] 21. yüzyılın milenyum çağı olarak tanımlanmaktadır. Bu çağda insan yaşamını giderek kolaylaştıran veya basitleştiren gelişmelerin – internet, toplu taşıma araçları, koordinatlar, güvenlik kameraları , cipli kimlik kartları, telefonlar ve iletişim ağları gibi – insanların kendi içerindeki özgür alanlarının giderek daha fazla aşınmaya başladığı görülmektedir. Bu aşınmanın altında nasıl bir neden yatmaktadır? Gözetim, uygulama bütünlüğü ve belli bir amaçla alakalı bir durumdur. Yani bir güç ilişkisinden bahsetmekteyiz. Bu ilişki de devletlerin daha doğru yönetimde olan hükümet benzeri mekanizmaların kontrol amaçlı niyetleri ile alakalı bir bakış açısı ile yapmaktadır.

11 Eylül 2001 Örneği

11 Eylül 2001 tarihinde ABD tarihinin en büyük saldırısı yaşandı. 11 Eylül 2001 sabahı Boston’dan kalkan 11 sefer sayılı Amerikan Airline’s ait uçak 08.45 ‘te Dünya Ticaret Merkezinin Kuzey Kulesine çarptı.Aradan 18 dakika sonra ikinci bir uçak yine Boston’dan kalkan 156 tane yolcu uçak Dünya Ticaret Merkezinin güney kulesine çarptı. Üçüncü bir uçak ise Washington Dulles Havaalandan kalkan 77 sefer sayılı yolcu uçağının Pentagon binasına dalış yapmıştır. Dördüncü bir uçak ise 93 safer sayılı olup Pennsylvania eyaletinin Pittsburg kentinde düşmüştür. Gerçekleşen bu saldırılar sonrasında binlerce insan yaşamını kaybetmiştir.

Bu saldırılar hem ABD halkında hem de dünya üzerinde bir dönüşüm yaşatmıştır. Saldırılar sonrasında ABD Başkanı George W. Bush’un Ulusal Trajedi değerlendirmesinde teröristlerin yaptıkları bu eylemin demokratik inançlarına karşı işlenen bir girişim olduğuna değinerek sorumluların muhakkak cezalandırılacağının vurgusu yapılmıştır. Bunun üzerine Başkan 14 Eylül 2001 tarihinde yapılacaklarla alakalı olarak Kongreden yetki talep ettiğini görüyoruz.[5]

Terör konusunda ilk düzeleme ABD tarafından yapılmıştır: Anti-terörizm Act adlı yasa teklifinden sonra Temsilciler Meclisi ve Senato temsilcilerinin hızlı bir şekilde yeni bir vizyon hazırlanmıştır: Patriot Act . Sonrasında ise USA Act isminde 12 Ekim 2001 tarihinde yapılan oylama ile kabul edildi ve 26 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Vatanseverlik Yasası olarak bilinen Patriot Act adlı yasada polise ve istihbarat servislerine terör konusunda yeni yetkiler verildiğini görüyoruz. Bu noktada yetkililer, terörist gruplarla bağlantı içinde olduğu şüphe edilen yabancıları süresiz olarak tutuklayabilir ve alıkoyabilir . Aslında bu yasanın 2004 sonunda sona ermesi gerekiyordu.

USA Act ise metne bakıldığı vakit açık bir şekilde terörist eylemleri tanımlamaz. Bu sokaktan gelen baskılara karşı cebir kullanmak maksadıyla yapılan bir gözdağıdır. Belirtildiği gibi toplumsal kontrolün yanında özel hayatında kontrol edilmesi vardı. Terör eylemlerine destek verenleri suçlu diye diye tanımlanmaktadır. Bu suçluları yargılamak amacıyla 13 Kasım 2001 yılında Başkanın tarafından özel askeri bir mahkeme kurulmasına izin verildi . Davalar gizli olabilir ve sivil yargılamaya gidilmez . Sivil avukatlar talep edilebilmesine rağmen “devlet sırrı “ikazı ile hem gazetecilerin hem de avukatın çıkması gerekmektedir. Düzenleme sonrasında kökenleri Arap, Müslüman, Güney Asyalı bin iki yüzden fazla insan tutuklanmış ve alıkonulmuştur. Bazıları serbest bırakılmalarına rağmen bazıları ise haksız yere tutuklu kalmaya devam etmiştir. Bu kişilerin hem avukat talep etme hem de itiraz etme hakkı yoktur.

Müslüman yabancıları kayıt etmek için Ulusal Güvenlik Giriş- Çıkış Kayıt Sistemi kurulmuştur. Ve bu sistem ile on bin dosya oluşturuldu .Ve Temmuz 2003 yılında hazırlanılan rapor sonrasında çoğu insanın onur kırıcı durumda kaldıkları kanıtlanmıştır. Yürütmenin güçlendirilmesi sonrasında nüfus üzerine denetim aygıtlarının kullanılmasına kadar uzandığını görmekteyiz. 20 Aralık 2001 tarihinde Office of Homeland Security (Anavatan Güvenliği Ofisi) kuruldu. 6 Haziran 2002 yılında ise İç Güvenlik Bakanlığı kuruldu. 25 Kasım 2002 tarihinde Seneto ve Temsilciler Meclisi bu önlemleri kabul etmesi sonrasında Yeni İç Güvenlik Bakanlığı kritik alt yapıları korumayı paylaşan merkezileşme noktasın da beş feodal büronun bir araya getirildiğini görüyoruz. Seferberlik bağlamında halkın üzerinde baskılar görülmektedir.[6]

Yönetim bir nevi seferberlik ilan edilerek halk üzerinde yapılan baskılarla hedeflenmektedir. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği programı ile hükümet için casusluk etmeye ve her şüpheli olayı haber etmeyi teşvik etme maksatlı toplum polisi görevi yerine getirilmesi amaçlanmıştır . Ancak programında yaşanılan başarısızlık sonrasında Pentagonun şüpheli olayları bildirmek maksadıyla askeri personel ve vicdan sahibi yurttaşların bir araya getiren gizli bir ağ kuruldu. Bu programın amacı nüfus üzerine denetleme yapmak amaçlanmıştır. ABD sınırları içerisinde hava yolculuğunu kontrol etme noktasın da düzenlemelerinin yapıldığını görmekteyiz. Kontrol amaçlı olarak 2004 yılında Computer Assisted Passanger Prescreening System II (Bilgisayar Destekli Yolu Örgütlenme Sistemi II ) üzerinden yüz milyon yolcu üzerinde araştırma yapılmıştır.[7]

İnternet gözetimi kesin olarak Patroit Act ile yasalaşmıştır. İnternet konusunda FBI tarafından “Carnivore” adında geliştirilen sistemde mahkemeden alınan özel bir izin ile internet üzerine bağlantı kurulabileceği öngörülmektedir. Bu düzlemde şüphelenilen bir kişinin internet ağına el konulabilir. Yaşanılan bu elektronik gelişme ile birlikte ABD’nin yeni önlemler aldığı görülmektedir. Bu noktada her cihaz kullanılabilir olmasında bir serbestlik vardır. Siber Güvenlik noktasında 13 Kasım 2001 yılında kabul edilen Siber Güvenlik Yasasının, Polisin mahkeme izni olmaksızın telefon dinlemesi veya elektronik takip yapmasına izin vermektedir. Ulusal Güvenliğin çıkar düzlemin de kullanıcıların kimlikleri üzerinden gözetleme yapıldığı vurgulanmaktadır. Genel mantıkta gözetleme ise terörle mücadele konusunda Savunma Bakanlığının geliştirdiği Total İnformation Amareness planının kullanıma sunulduğu görülmektedir.

Bunun devamında ise Patroit II diye adlandıracak olan İç Güvenliği Güçlendirme Yasası 2003 Adalet Bakanlığı tarafından hazırlandığı görülmüştür. Bu yasa ile birlikte hukuk askıya alınmıştır. Yürütme güçlendirmiş olup olağanüstü halin konumlandırılması manasında bir adım atılmıştır. Bunun yanında bu yasa tüm ABD ‘liler ile alakalıdır. Aynı zamanda bu yasanın iki ayaklı olduğu ifade edilmektedir: Bir yandan yurttaşların korunması öngörülürken diğer yandan ise yabancılar için hukuk askıya alınmıştır. Patroit II uygulanmamış olduğunu belirtilmiştir. Sadece yurttaş olmayanların haklarının sınırlandırması noktasında birkaç önlemin alındığı belirtilmiştir.[8]

Obama dönemine baktığımız vakit eleştirilere maruz kalan Vatanseverlik Yasasına hiç dokunulmadığı görülmektedir. Bu tartışmalı üç maddeye bir eleştiri de bulunmayarak 26 Mayıs 2011 tarihine kadar uzattığı görülmektedir . Bu maddelerden ilk ki Lone Woft ( Yalnız Kurt) yasasıdır. Bu yasaya göre ABD hükümetinin açık bir kanıt gerekmeksizin ABD vatandaşları haricindekileri izleme hakkına sahiptir. İkinci madde, Bussiness Record (İş kayıtları) yasasında bir soruşturma maksadıyla kişinin haberi olmaksızın kişinin maddi kayıtlarına FBI veya federal hükümet tarafından görevlendirilen kişiler tarafından kullanılabilecektir ve taraflardan zorla bilgi alınabilecektir. Üçüncü madde ise Roving Wiretaps (Gezici Telefon Dinlemesi) maddesinde elektronik kayıtlarını – telefon görüşmeleri veya internet yazışmaları dinleme ve okuma hakkını sağlamaktadır.

2008 yılında FISA içerinde birçok değişikliğin yapıldığı görülmektedir. Bu düzlemde yetki düzleminde yetki alanlarında genişleme ve kişisel hayatı engelleyene hukuksal engeller kaldırılmıştır. Arama izni olmaksızın yapılan dinleme – gözetleme süresi 48 saatten yedi güne çıkartılmış ve 2008 öncesinde gözetleme manasında mahkeme kararı olmaksızın yapılan 72 saatlik uygulamayı dört aya çıkartılmıştır. “Terörizme karşı savaş“ a genel olarak toplum içerisinde hayata geçiren kurum FBI olmuştur. FBI mensupları Yurtseverlik Yasası öncesinde geçerli sebep sunmak kaydıyla toplu taşıma, oteller veya diğer umumi konaklama tesisleri , depolama tesisleri , araç kiralama firmaları ile sınırlı çerçevede bilgi toplamak maksadıyla mahkemeye başvurma hakkı bulunmaktaydı. Bu gelişmenin haklı gerekçe mantığında olağanüstü derecede genişletildiğini görüyoruz. Arama kayıtlarının mahkeme izni olmaksızın kullanılması yasak iken 11 Eylül sonrasında durumun değiştiği görülmüştür. Yurtseverlik Yasasının 505. Maddesinde Ulusal Güvenlik Mektubu “ (National Security Letter; NSL) içeriği ve kullanım konusunda geniş bir kapsama ulaştığı görülmektedir.

Bu yasa öncesinden NSL çıkarmak sadece FBI da bulunan üst düzey yetkililer tarafından kullanılıyorken yaşanılan genişletme sonrasında ise sahada çalışan tüm FBI ajanları, İç Güvenlik Bakanlığı, Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA), Merkezi İstihbarat Ajansı (CIA) ve Savunma Bakanlığının belli memurlarının kullanımına açılmıştır. Ve bu gözetleme faaliyetinin istismar edilen bir araç haline dönüşmüştür. Yapılan araştırmalar sonrasında 2006 yılında 50.000’den fazla NSL işleme sokulduğu tespit edilmiştir. Öyle ki FBI’ın Başkanlığına bağlı olarak çalışsan İstihbarat Gözetim Kuruluna verdiği raporları inceleyen “ Elektronik Sınır Derneği “ 2001-2008 yılları arasında ki NSL kullanımlarının 40.000 civarında hukuk ihlalinin yapıldığı görülmektedir. Öyle ki Obama hükümetinin NSL’lerin kapsamının genişletilmesi önerisini Temmuz 2011 yılında Kongreye sunulmuştur.[9]

“ Posse Comitatus “ yasasının 1807 yılındaki Ayaklanma Yasası ile birlikte yürürlüğe girmiştir. “Ayaklanma Yasasının“ Eyalet Vali’sinin talebi üzerine ABD Başkanın Ulusal Muhafızları görevlendirme yetkisini ifade eder. Bu yasa 29 Eylül 2006 tarihinde Kongre’nin 333. ve 334. Bölümlerinin yetki düzleminde düzenlemeye gidildiği görülmektedir. Yasanın yeni halinde ABD Başkanı herhangi bir eyalette kamu düzenin bozulması sonrasında Vali onayı olmaksızın eyaletlere asker gönderebilmektedir. Buna örnek ise 11 Ocak 2010 yılında yaşanan domuz gribi olayında yaşanmıştır. Hukuksuzluğu zedeleyen diğer bir gelişme ise 2012 Ulusal Savunma Yetkisi Yasası ile yaşanmıştır. Bu yasa ile birlikte özellikle 1021 sayılı bölüm uyarınca ABD Başkanı teröristlere yardım etme şüphesi üzerinden ülke içerisinde bulunan Amerikan vatandaşını süresiz olarak tutuklu olarak askeri gözetim altında tutabilir veya cezaevine gönderme yetkisine sahiptir.[10]

Terörizm – Güvenlik – İnsan Hakları

Terörizm konusunda yapılan taramaya baktığımız vakit üzerinde uzlaşılan ortak bir tanımlanırken yapılmadığı görülmektedir. Kavramın etimolojik olarak literatür çalışmaları yapıldığı vakit Türkçe karşılığında “yıldırma, cana kıyma ve mali yakıp yıkma, korkutma, tedhiş gibi anlamlara gelmektedir. Ancak terörizm kona da yapılan tanımlara baktığımız vakit herhangi bir amaca ulaşmak için kitleleri yıldırmaya yönelik şiddet kullanılması veya zorlayıcı ve şiddet içeren davranışa gibi yapılan tanımlamaları kısaca sıralamak mümkündür. Özellikle birinci dünya sonrasında Cemiyeti Akcan düzleminde Milletler Cemiyeti gibi bazı gelişmeleri yaşmaktayız.

Bu noktada Uluslararası alanda basitçe Milletler Cemiyeti döneminde başlatıldığı görülmektedir. Çeşitlilik düzleminde devlete karşı terörizm ve Devlet terörizm. Yapılan eylemlerin siyasi maçlı insan eylemlerin bir amaç durumunda yer aldığı görülmektedir. Tarihsel manada terörizm örneklerine yapılan geri dönüşe gidebilmemize rağmen özellikle soğuk savaşı döneminden sonra içerinde küreselleşmenin etkisi ile birlikte terörizm kavramı ile yakından tanışmaya başladık. 1990’lardan başlayarak ortaya atılan teorik söylenenlerin uluslararası boyutta etkileyecek olan pratikte yansıma 11 Eylül ile yaşanmıştır. Bu tarz bir olayın insan haklarını kısıtlayıcı bir gelişme yarattığını belirtmek gerekir.[11]

Güvenlik denildiği vakit Ulusal Güvenlik aklımıza gelmektedir. Tarihsel olarak güvenliğin gelişimine baktığımız vakit özellikle devlet denilen mekanizmanın 300-400 yıllık tarihi içerinden günümüze kadar Ulusal etki üzerinden gelişme göstermiştir. Ancak küreselleşmenin etki sonrasında güvenlik noktasında parametresel bakış açısında yaşanan çeşitliliğin güvenliğin özele indirgeme yani insana doğru indiğini görüyoruz. İnsani güvenlik noktasında çeşitli sıkıntıların – gıda, çevre gibi – ortaya çıkmasının yanında terörizm mantığının yaşanılan sorunun içerine dahil edilebileceği vurgulanmıştır. Bunun neticesinden İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler yapısı içerisinde 1948 yılında ilan edilen ve 1949 yılında kanul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi maddelerinin zedelendiği görülmektedir. Terörizm de bu zedeleme üzerinden beslenmektedir.

Ancak insanların yaşamsal haklarını savunmakla görevli olan devlet denilen mekanizmanın 11 Eylül 2001 sonrasında terörizme karşı savaş adı altında milli güvenlik kavramında insanlar üzerinde tasarruflar gerçekleştirmeye devam etmektedir. Örneğin, dört yıllık periyotlar halinde yürürlükte kalabilen PATROİT Act yasası 21 Temmuz 2005 yılında kabul edildiğinde 16 maddenin 14’ünün yürürlükte kaldığını görüyoruz . Bu yasa ile özgülükler ülkesi olarak tasvir edilen ABD ‘de kişi özgülüklerinin yasal düzenleme ile daimi kılındığı görülmektedir. Bunun yanında özel yaşama müdahale edilmesinin meşrulaştırılması ve ifade hürriyetinin sınırlandırılması sürekli bir hal almıştır.[12]

SONUÇ

Devletlerin sınırları içerinde yaşayan her insanın sahibi olduğu kimlik numaraları vardır. Bu numaralar üzerinden devlet denilen yapı insanlar üzerinden bir kontrol sağlamaya çalışır . Ancak devletin , insanları kontrol etmesi noktasında bu kimlik numaraları yetmez. Özellikle 1960’larla birlikte teknolojik olarak yaşanılan atılımlar ve devamında 1980’lerde , 1990’lar ve 21.yüzyıl da gerçekleştirilen atılımların insan yaşamlarını koruma manasında katkı sunmasına rağmen tam tersine onların özel hayatlarının suiistimal edilmesini de sebebiyet vermiştir. Devletleri yöneten hükümet tarzı yönetimlerin insanları kontrol etmek maksadıyla onlara karşı eylemlerini bir algı üzerinden yapmak için çeşitli yol ve yöntemler bulmaya çalışır. Bu yollar bazen gizlice bir izleme ile yapılırken bazen de bir olay sonrasında düzeni sağlama bahanesi üzerinden insanların mahremiyetlerini sözde hukuksal zeminden ve de inşaların hayatlarını koruyoruz bahanesi üzerinden yapmaya çalışırlar. 11 Eylül 2001 tarihinde ABD ‘ye yapılan terör saldırısı buna bir örnektir.

11 Eylül 2001 saldırısı yaşandıktan sonra dönemim ABD Başkanı olan George W. Bush’un yaptığı açıklama da yapılan terör saldırışı demokrasiye karşı geliştirilen bir eylem olduğundan bahsetmiştir. Bu saldırıları gerçekleştirenlere sert cevaplar verileceğine dair ifadeler vardır. Öncelikle Başkan kısa süre sonra Kongreden yetki istediği görülmüştür. Ve sonrasında yapılan düzenlemelere kısaca değinmek gerekir.

  • Vatanseverlik Yasası olarak bilinen PARTOİT ACT oluşturuldu. Bu yasa ile Polis ve İstihbarat Servislerine yeni yetkiler verilmiştir. Şüphelileri süresiz tutuklama ve alıkoyma yetkisi verildi.
  • Suçluları yargılamak adına 13 Kasım 2001 yılında Mahkeme oluşturuldu. Arap , Müslüman , Güney Asyalı bin iki yüzden fazla insan tutuklanmış ve alıkonulmuştur. Bazıları serbest bırakılmalarına rağmen bazıları ise haksız yere tutuklu kalmaya devam etmiştir.
  • Müslüman yabancıları kayıt etmek için Ulusal Güvenlik Giriş- Çıkış Kayıt Sistemi kurulmuştur. Ve bu sistem ile on bin dosya oluşturuldu .Ve Temmuz 2003 yılında hazırlanılan rapor sonrasında çoğu insanın onur kırıcı durumda kaldıkları kanıtlanmıştır.
  • Yürütmenin güçlendirilmesi sonrasında nüfus üzerine denetim aygıtlarının kullanılmasına kadar uzandığını görmekteyiz. 20 Aralık 2001 tarihinde Office of Homeland Security (Anavatan Güvenliği Ofisi) kuruldu. 6 Haziran 2002 yılında ise İç Güvenlik Bakanlığı kuruldu.
  • Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği programı ile hükümet için casusluk etmeye ve her şüpheli olayı haber etmeyi teşvik etme maksatlı toplum polisi görevi yerine getirilmesi amaçlanmıştır..
  • Kontrol amaçlı olarak 2004 yılında Computer Assisted Passanger Prescreening System II (Bilgisayar Destekli Yolu Örgütlenme Sistemi II) üzerinden yüz milyon yolcu üzerinde araştırma yapılmıştır.
  • İnternet gözetimi kesin olarak Patroit Act ile yasalaşmıştır. İnternet konusunda FBI tarafından “ Carnivore” adında geliştirilen sistemde mahkemeden alınan özel bir izin ile internet üzerine bağlantı kurulabileceği öngörülmektedir.
  • Siber Güvenlik noktasında 13 Kasım 2001 yılında kabul edilen Siber Güvenlik Yasasının , Polisin mahkeme izni olmaksızın telefon dinlemesi veya elektronik takip yapmasına izin vermektedir. Ulusal Güvenliğin çıkar düzleminde kullanıcıların kimlikleri üzerinden gözetleme yapıldığı vurgulanmaktadır.
  • Genel mantıkta gözetleme ise terörle mücadele konusunda Savunma Bakanlığının geliştirdiği Total İnformation Amareness planının kullanıma sunulduğu görülmektedir. Bunun devamında ise Patroit II diye adlandıracak olan “İç Güvenliği Güçlendirme Yasası 2003” Adalet Bakanlığı tarafından hazırlandığı görülmüştür. ABD‘liler ile alakalıdır. Aynı zamanda bu yasanın iki ayaklı olduğu ifade edilmektedir : Bir yandan yurttaşların korunması öngörülürken diğer yandan ise yabancılar için hukuk askıya alınmıştır. Patroit II uygulanmamış olduğunu belirtilmiştir. Sadece yurttaş olmayanların haklarının sınırlandırması noktasında birkaç önlemin alındığı belirtilmiştir.
  • Obama dönemine baktığımız vakit eleştirilere maruz kalan Vatanseverlik Yasasına hiç dokunulmadığı görülmektedir. Lone Woft (Yalnız Kurt) yasası, Bussiness Record (İş kayıtları) yasası ve Roving Wiretaps (Gezici Telefon Dinlemesi) maddelerinin aynen kaldığı görülmektedir.
  • Arama izni olmaksızın yapılan dinleme – gözetleme süresi 48 saatten yedi güne çıkartılmış ve 2008 öncesinde gözetleme manasında mahkeme kararı olmaksızın yapılan 72 saatlik uygulamayı dört aya çıkartılmıştır . “Terörizme karşı savaş “ a genel olarak toplum içerisinde hayata geçiren kurum FBI olmuştur.
  • Ulusal Güvenlik Mektubu “ (National Security Letter; NSL) içeriği ve kullanım konusunda geniş bir kapsama ulaştığı görülmektedir. Bu yasa öncesinden NSL çıkarmak sadece FBI da bulunan üst düzey yetkililer tarafından kullanılıyorken yaşanılan genişletme sonrasında ise sahada çalışan tüm FBI ajanları , İç Güvenlik Bakanlığı , Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) , Merkezi İstihbarat Ajansı (CIA) ve Savunma Bakanlığının belli memurlarının kullanımına açılmıştır. Ve bu gözetleme faaliyetinin istismar edilen bir araç haline dönüşmüştür. Yapılan araştırmalar sonrasında 2006 yılında 50.000’den fazla NSL işleme sokulduğu tespit edilmiştir. 2001-2008 yılları arasında ki NSL kullanımlarının 40.000 civarında hukuk ihlalinin yapıldığı görülmektedir. Öyle ki Obama hükümetinin NSL’lerin kapsamının genişletilmesi önerisini Temmuz 2011 yılında Kongreye sunulmuştur.
  • “Ayaklanma Yasasının “ Eyalet Vali’sinin talebi üzerine ABD Başkanın Ulusal Muhafızları görevlendirme yetkisini ifade eder. Bu yasa 29 Eylül 2006 tarihinde de ABD Başkanı herhangi bir eyalette kamu düzenin bozulması sonrasında Vali onayı olmaksızın eyaletlere asker gönderebilmektedir.
  • Hukuksuzluğu zedeleyen diğer bir gelişme ise 2012 Ulusal Savunma Yetkisi Yasası ile yaşanmıştır. Amerikan vatandaşını süresiz olarak tutuklu olarak askeri gözetim altında tutabilir veya cezaevine gönderme yetkisine sahiptir.

Yukarıda 11 Eylül 2001 saldırısı sonrasında Amerika Birleşik Devletlerinde İç Güvenlik manasında yaşanan gelişmeler yer almaktadır. Bu gelişmelere baktığımız vakit yönetim seferberlik mantığı üzerinden insanlar üzerinde baskı gerçekleştirmiştir . Öyle bu olay temelli baskı mantığı ile kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde yer alan bazı hükümleri çiğnediği görülmektedir.[13] Yani ABD örneğinde olduğu gibi devlet sınırları içerindeki halkı kontrol etmeye çalışır. Bunun için kimlik numaralarından tut bütün teknolojik imkanları kullanarak gerçekleştirir.

SERDAR ÇUKUR

ABANT İZZET BAYSAL ÜNİVERSİTESİ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER A.B.D ( MASTER)

1. David Lyon (2013 ) ,” Gözetim Çalışmaları- Genel Bir Bakış ” , 1. Baskı , Çeviren : Toprak , Ali , İstanbul : Kalkedon Yayıncılık , ss ,30-32.

2. David Lyon (2006) ,” Gözetlenen Toplum “ , 1. Baskı , Çeviren : Soykan , Gözde , İstanbul : Kalkedon Yayıncılık ,ss ,258-262 .

3. David Lyon , 2006 ,ss ,262-284.

4. David Lyon , 2006 ,s, 60.

5. Enver Bozkurt ve Selim Kanat( 2007 ), “ ULUSLARARASI TOPLUMUN PARADOKSU : TERÖRİZM , İNSAN HAKLARI , GÜVENLİK VE 11 EYLÜL SONRASI MEYDANA GELEN DEĞİŞİKLİKLER “, 1. Baskı , Ankara : Asil Yayın Dağıtım ,ss, 141-143.

6. Jean – Claude Paye (2009) , “ Hukuk Devletinin Sonu” , 1. Baskı , Çeviren : Lüküslü , G. Demet , Ankara : İmge Kitabevi ,ss, 23- 27.

7. Jean – Claude Paye (2009) , “ Hukuk Devletinin Sonu” , 1. Baskı , Çeviren : Lüküslü , G. Demet , Ankara : İmge Kitabevi , ss ,29-31.

8. Jean – Claude Paye , 2009, ss, 32-62.

9. Oyan Altuntaş , Ekin ( 2012 ) ,” KAPİTALİZMİN DOĞAL BİR EVRESİ TOTALİTER –POLİS DEVLETİNİN YÜKSELİŞİ VE ABD ÖRNEĞİ “ , Cilt 9 ,Sayı 35 , ss , 40-45 , http://www.academia.edu/2378277/U%C4%B0_Dergisi_35._Say%C4%B1_-_%C4%B0%C3%A7erik .

10.Ekin Oyan Altundaş , 2012 ,ss , 46-53 .

11.Enver Bozkurt ve Selim Kanat , 2007 , ss ,7-58.

12.Enver Bozkurt ve Selim Kanat , 2007 , ss,58-170.

13.https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/203-208.pdf

TERÖR DOSYASI : Terörün Propaganda Alanı Olarak Sosyal Medya ve Kontrol Mekanizmaları


xl-2015-social-media-terrorist-1.jpg

Türkiye terör saldırılarının ve küresel oyunların hedefi halindedir. İçinde bulunulan şartlar dikkate alındığında Devletimizin teröre ve terör örgütlerine karşı tavizsiz bir mücadele vermesi kaçınılmazdır. Teröre karşı verilen mücadelenin önemli ayağını da internet ve özellikle sosyal medya oluşturmaktadır.

Bilindiği gibi terör örgütlerinin militan ve sempatizan kazanmalarının en etkin yolu nu internet ve sosyal medya oluşturmaktadır. Terör örgütleri ideolojik tavırlarıyla birlikte buna olumlu bakmaya müsait ve her türlü istismara açık gençlik kitlesine internet üzerinden çok rahatlıkla ulaşabilmektedir. Sosyal medya platformları üzerinde oluşturulan sayfalar aracılığıyla her geçen gün yüzlerce genci kandırmayı ve kirli emelleri uğruna kullanmayı başarmaktadırlar.

Gelişmişlik düzeyi yüksek ülkelerde devlete bağlı istihbarat birimleri oluşturdukları özel birimler marifetiyle internetteki terör yanlısı oluşumları an be an takip etmekte ve tespit ettikleri kişiler üzerinde adli işlemler başlatmaktadırlar. Meydana gelen terör saldırıları sonucu söz konusu eylemleri över mahiyetteki paylaşımlar ve bu paylaşımları yapanlar emniyet birimlerince takip edilmekte ve yargı önüne çıkarılmaktadır. Başta ABD olmak üzere batı ülkelerinin neredeyse tamamında bu gibi durumların örneğini görebilmek mümkündür. Batı dünyası için hal böyle iken elbette ki ağır terör riski altında olan Türkiye açısından da internet üzerindeki terör yandaşı paylaşımların takip ve tespiti oldukça önem taşımaktadır. Terör örgütlerinin personel kaynağı haline getirdiği bir takım mecralar üzerinde yaptırım uygulanması, sayfa sahiplerinin ve üyelerinin tespit edilerek hakim önüne çıkarılmaları bir keyfiyet değil adeta mecburiyettir.

Ülkemizde yaşayan kimilerine göre bu durum ifade özgürlüğüne müdahale olarak görülse de terör örgütü yandaşlığı veya propagandacılığı ile ifade özgürlüğünün net bir şekilde bir birbirinden ayrılması gerekmektedir.

Terör eylemlerini övmek, bu eylemleri siyasi menfaat, toplumu kamplaşma ve kutuplaşma amacıyla bir araç olarak görmek, eylemleri gerçekleştiren teröristleri masum hatta kahraman olarak göstermeye teşebbüs etmek ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Bunun ifade özgürlüğü olduğunu öne sürmek dahi kirli amaçlara hizmet etmek anlamına gelir.

Bu sebeple;

Kişiler sosyal medya üzerindeki paylaşımlarından ötürü hukuken sorumluluk altındadırlar. Türk Ceza Kanununda belirtilen suç ve suçluyu övme ile nefret suçu sayılabilecek her türlü paylaşım bunu oluşturan kişiler ile bu paylaşımları paylaşan kişiler de doğrudan doğruya cezai yaptırımın muhatabı olacaklardır. Yani bu gibi paylaşımları kendisinin oluşturmadığı savunması, kişileri ceza almaktan kurtaramayacaktır.

Sosyal medya şirketleri uyguladıkları politikalar gereğince terör, çocuk istismarı, ırkçılık ve nefret suçu, insan kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti gibi konularda ilgili devletlerle İP numaraları paylaşmakta ve suçluların tespiti konusunda iş birliği yapmaktadırlar. Bu sebeple; kişiler bir takım sahte hesaplar üzerinden bu türlü paylaşımlarda bulunsalar dahi tespit edilebilmeleri teknik ve pratik anlamda mümkün olabilmektedir.

Her ne kadar bu hesaplar ve internet sayfaları ilgili birimlerce kontrol edilse de bu gibi paylaşımlarda bulunan kişilerin vatandaşlarca tespiti halinde ilgili birimlere bilgi verilmesi, belki de yeni bir kanlı terör eyleminin engellenmesi belki de bir gencimizin bu örgütlerce kandırılmasının önüne geçilmesine vesile olacaktır. Bu anlamda vatandaşlık bilinci önemlidir ve terörle mücadele yalnızca devletin değil her vatandaşımızın da üstüne düşen önemli bir vazifedir.

TERÖR DOSYASI /// NEDRET ERSANEL : TERÖRİST KAÇ İSTİHBARAT SERVİSİNİN ELİNDEN ALINDI ? ???


Küresel, bölgesel, yerel kümelerin kesişme noktasına baştan oturan Ankara kendini yeniden tarif ediyor…

Bu tarif, “bağımsız” Türkiye’nin, pek az aksi ihtimalin kaldığı ortamda “büyük başarı mümessilliği”nin işaretini veriyor.

10 Aralık 2016’da İstanbul-Beşiktaş’ta, Vodafone Arena yakınında ve Maçka Demokrasi Parkı içinde iki ayrı bombalı intihar saldırısı meydana geldi…

38 emniyet personeli ve 8 sivil şehit oldu, 166 kişi yaralandı. 2 canlı bomba da öldü.

17 Aralık 2016’da, Kayseri’de, bomba yüklü araçla düzenlenen terör saldırısında 14 asker şehit oldu, 55 kişi yaralandı. Bir seri gözaltının ardından, 12 Ocak’ta, hedef alınan komando tugayının 4 askerinin gözaltına alındığı ortaya çıktı…

19 Aralık 2016’da, Ankara’da, Rusya Büyükelçisi Andrey Karlov’a saldırı düzenlendi. Büyükelçi hayatını kaybetti. Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli saldırgan Mert Altıntaş öldürüldü…

Soruşturmada, Altıntaş’ın mezun olduğu İzmir’deki polis okulunda birlikte öğrenim gördüğü 4 polis hakkında ‘FETÖ bağlantılı’ raporu hazırlandığı, 2015 yılında emniyet içindeki paralel yapılanmayı inceleyen istihbarat birimlerince hazırlanan raporda, Altıntaş’ın da yer aldığı 5 polis hakkında idari inceleme istendiği, ancak raporun sümenaltı edildiği belirlendi. (16/01, Akşam.)

2017 yılının ilk saatlerinde İstanbul-Ortaköy’deki Reina’da 39 kişinin hayatını kaybettiği saldırı düzenlendi. Zanlısı Pazartesi gecesi yakalandı.

2016 yılı kötü bir yıldı… Daha ilk ayı Sultanahmet’teki canlı bomba saldırısı ile başladı, 15 Temmuz’da dünyada emsali görülmemiş bir hale yükseldi.

İşte yukarıdaki dört terör saldırısı ile birlikte 2017’ye kadar sirayet etti…

TERÖRLE MÜCADELENİN SON PUZZLE’I…

Bu olayların tamamı, FETÖ, PKK/PYD, DAEŞ, DHKP-C ve bir seri yavru terör örgütü eliyle gerçekleşti.

Bu örgütlerin hepsi saldırıları tek tek üstlenseler de, eylemleri “organize” gerçekleştirdiler…

Bu organizasyonu da adını/sanını artık herkesin bildiği, hatta kabinedeki bir çok bakan tarafından adıyla, sanıyla zikredilen ülke(ler) eliyle gerçekleştirdi.

Saldırganın canlı yakalanması, bu örgütlerin arasındaki “bağ/network/şebeke”yi belirgin hale getirmesi noktasında “son aşama” sayılabilir! Başarı katmerli çünkü başka istihbarat örgütlerinin elinden de alınmış oldu.

Kısaca, dört olayın bağlantıları, failleri, yolları/yordamları bütünüyle ortaya çıkarıldı, çıkarılıyor. Bu puzzle’ın son parçası gibi!

Çünkü, güvenlik ve terörle mücadelenin “tamamlanmış” haritası da, bölgesel ve küresel puzzle’ın eksik parçasını oluşturuyor…

Yani…

Değişen küresel/bölgesel şartlar ile Türkiye’nin “her terör saldırılarını çözme/çökertme noktasının buluştuğu yerdeyiz!..

RANDEVU!..

ABD Başkanlık seçim kampanyası süresince hissettiğimiz ama seçimin ardından neredeyse elle tutulan “korku kokusu”, küresel iklime yayılmış bulunuyor.

ABD seçim sandığına Rus siber/istihbarat servisleri eliyle müdahale edildiği iddiası ile Karlov suikastı arasında, bununla Suriye’deki ittifak ve Astana sürecinin potansiyelleri hakkında…

Hatta, Türkiye ve Rusya Trump yönetimini Suriye çözümüne katkıya davet ederken, Beyaz Saray’ın, “bize Astana daveti gelmedi” sözleri ile.. Doğu Avrupa’ya Soğuk Savaş’tan bu yana görülmemiş NATO askeri yığınağı arasında “izah edici ilişki” görülmezse…

Hangi randevudan ve yerinden bahsettiğimiz anlaşılamaz…

Önemli bir terör saldırısının fail ve bağlantılarının ortaya çıkarılması bu denli yüksek jeo-politik oluşum yaratabilir mi?

Eğer, on yıllar, onbinlerce insan ve trilyonlarca doların yatırıldığı, karşılığında misliyle sonuç alınacak plan çökmesin diye bu silahların horozları kaldırıldıysa, evet.

Olan da bu zaten.

Donald Trump’ın Reina katilinin yakalanması ile eş zamanlı süren Avrupa Birliği ve NATO’ya yönelik eleştirileri, bunu Alman Bild gazetesine yapmış olması, kullandığı “modası geçmiş, köhne” ifadelerinin muhatabının aslında daha çok Berlin, genel olarak Avrupa’nın “yaşlı ülkeleri” olması…

Sonunda da iş gelip, Obama’nın da şikayetçi olduğu, Avrupa’yı korumanın bedeline geliyor. Trump da Avrupa’ya “pamuk eller” cebe diyor.

NATO da Amerika gibi yaygın ve güçlü müesses nizama sahip. Amerika’daki ile de iltisaklı!

Obama yönetiminin Varşova’da yaptığı NATO zirvesi ve ardından gelen askeri yığınak, büyük umutlar ve nobel barış ödülü bağlanan Başkan’ın yenilgisini gösteriyordu.

Peki Trump bu savaşı kazanabilecek mi?

İngiltere Başbakanı ile Rusya Dışişleri Bakanı’nın dün çakışan basın toplantılarında söyledikleri..

Başbakan May; “AB’den ayrılıyoruz ama Avrupa’dan ayrılmıyoruz”. Yani? Almanya’dan ayrılıyorlar yani ve Trump da destekliyor.

ABD ordusu Norveç’te? ABD-Miami’de yaşanan son saldırı?

Öyle veya böyle; Türkiye bu kaos ortamında canı en yanmış, hepsiyle savaşmış ve yenmiş ülke olarak “önemli bir başarının mümessili” görünüyor…

İlginç olan, Anayasa değişiklikleri zamanlamasını eş-zaman sepetine eklediğinizde iç halkada da siyasi tasfiyelerin iyice kapıya dayandığı hissediliyor…

Bu manada Kılıçdaroğlu’nun Haziran-2015 seçimlerinin ardından MHP’ye “Başbakanlık” teklif etmesi ile şimdiki “randevu” talebi de aynı yere düşüyor.

Türkiye’nin küresel randevusundan çok uzak bir yere…

TERÖR DOSYASI : Dolardaki yükselişin sebebi Deutsche Bank terörü !


Dolardaki yükselişin sebebi Deutsche Bank terörü!

Döviz kurlarındaki artış ile Türk lirasına yönelik müdahalenin başını Deutchebank’ın çektiği bir kısım Alman bankaları ve Alman istihbaratı çıktı.

Merkez Bankası’nın (MB) belirlemelerine göre, döviz borcu olan yaklaşık 26 bin 890 Türk şirketinin bin 100’ü toplam döviz borcunun yüzde 75’ini elinde tutuyor. Alman bankalarından borçlanan Türk firmalarına Deutschebank’ın ve diğer Alman bankalarının borçlarını ödemeleri konusunda baskı yaptığı belirtiliyor Türkiye’deki firmaların yabancı para cinsinden riski Merkez Bankası tarafından 2016 yılının 3’üncü çeyreğinden itibaren takibe alındı. Döviz riski olan firma sayısı 27 bine yakın çıkınca, Merkez Bankası da döviz borcu bulunan şirketlerin kur riskini talep etmeye karar verdi. Merkez Bankası şirketlere "borçlandıysan bana bildir" demeye hazırlanıyor. Şirketin döviz geliri olup olmadığına bakılarak bazı kurallar olabilecek.

ALMANLAR HAREKETE GEÇTİ
Merkez Bankası’nın döviz riski olan şirketlerle ilgili tedbir almaya çalışmasının ortaya çıkması üzerine Alman bankaları harekete geçti. Türkiye’nin ithalatında Çin’den sonra ikinci sırada gelen Almanya‘dan ithalat yapan Türk firmaları, ciddi miktarda dövizle kredi çekiyor. Aylık ithalatta ortalama olarak ilk sırayı 1 milyar 884 milyon dolarla Çin alırken, 1 milyar 722 milyon dolar ile Almanya ikinci sırada. Peşinden de Rusya ve İtalya geliyor.

FETÖ HUZURSUZLUĞU
Öte yandan FETÖ operasyonları kapsamında gayrimenkullerine el konulan FETÖ’cü şirketlerle ilgili de Alman bankalarının yabancı para kredi pozisyonlarını kapatmaları için sıkıştırdığı dile getiriliyor. İstanbul’da TMSF’nin yönetimindeki üç FETÖ şirketi yöneticisinin İstanbul’da Deuchebank tarafından çağrıldığı öğrenildi. Alman bankalarından alınan krediler karşılığı teminat olarak verilen gayrimenkullere TMSF el koyunca, Alman bankaları kredilerin ödenmesi konusunda sıkıştırmaya başladığı ifade ediliyor. Almanların yaptığı bu baskı bankacılık alanında Türkiye’de faaliyet gösteren diğer yabancı menşeli bankaları da harekete geçirdi.

"YÜKSELİR" BASKISI
Bütün yabancı bankalar 3 ay olarak uyguladıkları kredi pozisyonlarını bir ay içerisinde kapatmaları için Türk firmalarına baskı yapmaya başladı. Yabancı menşeili bankaların bir ay içerisinde dolar kurunun çok daha yukarılara çıkacağı yorumunu yaptığını anlatan bir şirket yetkilisi, bu kapsamda yabancı para cinsinden kredi pozisyonlarının kapatılmasının istenildiğini dile getirdi.

Merkez Bankası verilerine göre; Ekim 2016 tarihi itibariyle finansal kesim dışındaki firmaların 212.6 milyar liralık net döviz açığı bulunuyor. Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri tablosuna göre Eylül 2016 değerlerine göre varlıklar 1 milyar dolar, yükümlülükler 639 milyon dolar arttı. (Yenişafak)

TERÖR DOSYASI /// “YALNIZ KURT” EYLEMCİLERİNE KARŞI MÜCADELEDE BİR YÖNTEM ÖNERİSİ : Bİ O-ÇÖZÜMLEME


YALNIZ KURT EYLEMCLERNE KARI MCADELEDE BR YNTEM NERS – BO-ZMLEME.pdf

TERÖR DOSYASI : ÖZEL HARPÇİ’DEN BEŞİKTAŞ PATLAMASI HAKKINDA ÖNEM Lİ AÇIKLAMALAR


EMİN ÇÖLAŞAN: Özel harpçi uyarıyor

​Sevgili okurlarım, bazen burada sizlerden gelen mektuplara ve mesajlara yer veriyorum zira içlerinde önemli uyarılar, bilgiler oluyor. Bunları bizler doğal olarak bilmiyoruz. Ya da aklımıza gelmeyen konular. İşte onlardan biri… Yazanın geçmişteki görevini mektubun sonunda öğreneceksiniz. İşte o uzman mektubu… Kendisi istemediği için ismini vermiyorum:

“Emin abi lütfen şu konuyu vurgulayın. Teröristlerin hedefi toplu haldeki polis gruplarıdır. Patlayıcı yüklü bir aracı, ya da intihar yeleği giymiş bir teröristi durdurmak için en çok dört polis yeterlidir.
Zaten bu durdurmaların tamamı patlamayla sonuçlanmaktadır. Eğer durdurma anında bombanın mekanizması çalışmamış ve patlama gerçekleşmemişse, teröristle asla yakalamaya yönelik bir boğuşma yaşanmamalıdır.
Şahıs derhal vurularak etkisiz hale getirilmelidir.
Az bir polis grubu teröristler için cazip bir hedef değildir.
Tek noktada kalabalık gruplar yerine çok noktada az personel ile kontrol yapılmalıdır.
Görevli polis arkadaşlar uykusuz, yorgun ve moralsiz olmamalıdır.
Sabit kontrol noktalarından daha çok, seyyar polis birimleri kullanılmalıdır.
Şüpheli araçlar ve şahıslar mobil timler tarafından takip edilmeli, vatandaşın en az etkileneceği yerde bekletilmelidir. Müdahale inisiyatifi polisin elinde olmalıdır.

Maçka parkındaki polis müdahalesi ne yazık ki yanlıştır.
Allah mekanlarını cennet etsin ama şehit polislerimizin eğitim ve müdahale yetersizliği açıkça görülmektedir.
Patlayıcı madde yüklü olabilecek bir şahsa müdahale tarzı bu değildir.
Terörist ilk müdahalede kendini patlatmamış, tüm polislerin başına toplanmasını beklemiştir. İyi eğitilmiş teröristlerin intihar eylemcisi olduğu unutulmamalıdır.
Bu tür terör saldırılarına karşı eğitim, işin olmazsa olmazıdır ve ne yazık ki yetersizdir.
Yapılan bunca bombalı saldırıya rağmen halen de bariz hatalar yapılması insanı düşündürmektedir.
Adeta toplum bir iç savaşa hazırlanmaktadır.
Kana kan intikam sloganı terörizmin ulaşmak istediği hedeftir. Devletin sloganı olamaz. Saygılarımla.”

Hemen ardından ikinci mesaj geldi:
“Sayın Çölaşan, çok yakında Beşiktaş benzeri bir katliam yaşanmaması için lütfen şu önerimi yetkililere iletin.
Ben Ankara Çankaya’da (…) sitesinde oturuyorum. Meşhur (…) avm’sinin yanındaki site. (Site ile avm’nin isimlerini ben
sildim. EÇ)
Benim oturduğum blokun önündeki avm’ye giden yolun üzerinde polis kontrol noktası var. 24 saat görev yapıyorlar.
Sayıları trafik, güvenlik, terörle mücadele ve zaman zaman da Özel Harekatçılarla birlikte ortalama 20 polis civarında.
Hemen karşı kaldırımda bir otobüs durağı ve bekleyen kalabalık bir halk topluluğu.
Kontrol noktasına 30 metre mesafede 32 katlı, ön cepheleri tamamen cam olan bir site.
Teröristlerin hedef aramasına hiç gerek yok!
Sadece bir araca bomba yüklemeleri yeterli.
Sanırım çok yakında burayı da keşfedecekler…
Ve sizler gazetelere yeni manşetler atacaksınız, televizyonlar yeni ölümlerin içinden bir sürü acıklı hikayeler çıkaracak, siyasetçiler camilerde bayrağa sarılı tabutların başında terörle mücadele konusunda kararlılık nutukları atacaklar.
Yazık olacak insanlarımıza.

Neden bu polisleri yem gibi kullanıp şehit olmalarına neden oluyorlar? Polis vatandaşın güvenliği için elbette kendi hayatını gerektiğinde seve seve tehlikeye atacak, belki de feda edecektir. Polis yüksek riskli bir hedefken hangi teçhizat ve taktik yöntemlerle korunmaktadır? Tehdit bellidir. İntihar eylemi için bombalı araç ve teröristler. Neden polis teyp hırsızlarını, ya da adi suçluları arar gibi basit taktik, teknik ve teçhizat ile görev yapmaktadır? Polis yorgundur, polis mutsuzdur. Terörle mücadele ise yüksek moral ve motivasyon ister.

Sayın Çölaşan, bu yazılanları okur musunuz bilemem. Bu yazdıklarımı okur mektubu olarak kullanabilirsiniz. Ancak teröristlere hedef tarifi yapmış olmaktan korkuyorum. Tek çekincem budur. Size bu analizleri yaparken bir terör uzmanı olduğumu söylemek isterim. Öyle tv’lerde yorum yapan uzmanlar (!) kadar olmasa bile benim de kendimce bir kariyerim var. Özel Kuvvetler’de 12 sene çalışmış, devlet tarafından Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası’yla ödüllendirilmiş, sonra da malûlen emekli olmuş bir TSK mensubuyum. İsmim sizde gizli kalmak kaydıyla saygılar sunarım.

TERÖR DOSYASI : Beşiktaş’taki Terör Saldırısının Ardından medyad an analizler


besiktas_saldirisi.jpg?itok=WKY28g40

Türkiye Gündemi

12 Aralık 2016

Yeni Şafak: Süleyman Seyfi Öğün: Terör

Teröristler yine yapacaklarını yaptılar. Beşiktaş ile Bursaspor arasında oynanan maçın hemen ardından bombalar patladı.. Ortalık kan gölüne döndü. Büyük çoğunluğu gencecik polisler olan 38 yurttaşımız hayatını kaybetti. Onlarca kişi de yaralandı. Böyle bir zamanda yazı yazmak çok zor.. Kelimelerin hükmünü kaybettiği anlar bu anlar.. Henüz kesin bir açıklama yok; ama bâzı belirtilerden bu işi yapanın PKK olduğu anlaşılıyor. Görünen şu: Terör, bahanesi ne olursa olsun, tek başına hareket etmiyor. Endüstriyel bir dünyâda yaşıyoruz. Bu şu demek: hayatımızda endüstrisi olmayan hemen hemen hiç bir şey kalmadı. Terör bundan muaf değil. Terör güçlü bir endüstri ve bu endüstriye birileri büyük bir yatırım yapıyor. Her terör örgütünün arkasında kapalı, karanlık ve çok katmanlı ilişkilerin mevcut olduğunu biliyoruz. . Modern terörü, bir miktar insanın sözüm ona “kurtuluş” için biraraya geldiği, amatör bir iş olarak görmek çok sığ bir bakışı ifâde ediyor. Herhangi bir terör örgütünün büyümesi ve halk desteği almasını da bir basitlemenin konusu hâline getirmemek gerekiyor. Evet devlet-toplum ilişkilerinin bozuk olduğu yerlerde bu ilişki geçerlidir. Yâni “devlet eziyor, terör örgütü doğuyor ve halk tabanını büyütüyor” denilebilir. Bu sâdece devlet aklının tutulmasıyla açıklanabilir. Devletlerin ahmaklaşması ve terörü tırmandırmaları sık rastlanabilir bir olgudur. Ahmaklaşmalar da bâzen gizli bir aklın varlığına işâret ediyor olabilir. Terörün bir endüstri olduğunu dikkatten kaçırmazsak bu tarz bir devlet ahmaklığının da bu endüstriyi besleyen; yâni ona yatırım yapan bir iş olduğunu anlayabiliriz. Bu tarz süreçler, devletin terörden mağdur olan ve güvenlik endişesine kapılan çok daha büyük çoğunluklar üzerindeki iktidârını kuvvetlendiren etkiler doğurabilir. Devamı için…

Cumhuriyet: Tayfun Atay: Devlet sınıfta kaldıkça terör savaş ilan eder

Terörle mücadeleden “terörle savaş” tabirine “11 Eylül” (2001) hadisesiyle geçildi. İlk resmi kullanımı da sanırım George W. Bush’a borçluyuz. Tabirin vurgusu, küresel kapitalizme aynen onun gibi küresel işleyişe sahip cihatçı tedhiş örgütlerinden gelen tehdit üzerindedir. Ana karakteristik itibarıyla da intihar saldırıları işaretlenir. İstanbul’da Dolmabahçe ve Maçka Parkı’nda art arda vuku bulan dehşet verici iki kanlı terör saldırısı sonrası Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da Bush gibi konuşmuş. “Türkiye terörle mücadele etmiyor, terörle savaşıyor” diyerek… Terörü bir devlete karşı “savaş gücü” olma noktasına, düzeyine, kapasitesine neyin getirdiğini biraz aşağıda tartışmaya açacağız, ama ona geçmeden terörle savaş nasıl bir savaştır, bunun üzerine bir iki not düşelim. Terörle savaş, konvansiyonel (devletler-arası) olmayan, korkunç asimetrik bir savaştır. Üstelik de gerek insan gücü, gerek teçhizat donanımı, gerekse teknolojik düzey bakımından zayıf olanın (terör örgütü) güçlü olan (devlet) karşısında avantajlı olduğu bir asimetrik savaş… Burada zayıf taraf, güçlü tarafın zaaflarını yakalar, onların üzerine gider, oralardan vurur. Güçlü taraf ise aynı yönde bir imkâna sahip değildir. Çünkü karşısında kendisi gibi gözle görülür, ucu-bucağı belli, çapı-gücü ölçülebilir mahiyette bir hasım yoktur. Evet, belki terör örgütünün kitlesel destek bulduğunu bildiğiniz ya da düşündüğünüz topraklara taarruz edebilirsiniz. Ama buralar birer saldırı hedefi olmaktan öte sizi içerisine çeken bir anafora da dönüşebilir. Hem oradan çıkamazsınız, hem de geride bıraktığınız ve kalbinizi temsil eden yerleri açık birer karşı hedef hâline getirirsiniz. Devamı için…

Haber Türk: Özcan Tikit: Vicdanımıza saldırdılar

Onlar bu ülke, bu millet için, bizler evimizde, işimizde veya eğlencemizde güven içinde olalım diye canlarını verdiler. Türkiye’mizin kalbi İstanbul’umuzun en eşsiz manzarasına bakan muhitinde emniyetimiz için nöbet beklerken ölüme yürüdüler. Farkındasınız değil mi? Kalleşler yaptıkları bu saldırılarla polisimizi hedef alarak bu toprak parçası üzerinde yaşayan her bir neferimizi korkutmaya, sindirmeye ve nihayetinde de esir almaya heves ettiklerini gözler önüne serdiler.“Çevik Kuvvet” ya da “Polise saldırdılar” deyip geçebilir miyiz? Asla, hem de milyon kere asla… Bunun üzerinde durup düşüneceğiz. Milletin adalet duygusu diye bir şey varsa bunun başladığı yerdir polis… O polis, bir toplumu toplum yapan, her bir ferdin yan yana kardeşçe yaşamasını mümkün kılan adaleti ve güveni, kendisine yine bu millet tarafından verilmiş yetki çerçevesinde tesis etmek için olması gereken yer her neresiyse her daim oradadır. Polis bu milletin ta kendisi, vicdanıdır yani. Milletin adaletinin kılıcı polis ve askerdir ve bu hepimizin zihnindeki altın kuraldır adeta. Korkakça ve kalleşçe eylemlerle, polisimize-askerimize saldıranlar, bize bu altın kuralı unutturabileceklerini, bizi bu saldırılarla yıldırabileceklerini sanıyorlarsa fena halde yanılıyorlar. Bu milletin her bir ferdi, polisine ve askerine yapılan her hain eylemin doğrudan kendi canına ve vicdanına yapıldığının farkındadır. Devamı için…

T24: Hakan Aksay: Kapılar tutulmuş, yollar kesilmiş, şehir yenilmiş… Neylersin!..

…Onlarca insan öldürüldü yine. Yüzlerce kişinin gelecekleri, hayalleri, umutları söndürüldü. Her bir insan hayatı, lanet olası siyasi hesapların topundan bin kat değerlidir. Onca ölümün ardından bir an bile empati yapmayı denemeden hemen kolları sıvayıp “Başkanlık olmazsa kaos olur” ve “Başkanlık sistemi gelecek, terör bitecek” diye haykırarak politik kavgalara girişebilmek için nasıl bir yürek sahibi olmalı insan? İçişleri Bakanı "teröristlerden intikam alınacak” dedi dün. Devletin görevi intikam almak mı, yoksa yurttaşlarının can güvenliğini sağlamak mı? Ne demişti Cumhurbaşkanı 8 ay kadar önce: “Biz siyasiler ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz. Çünkü halk size oylarını ‘Benim can ve mal güvenliğimi sağlayacaksın’ diye veriyor.” Kimden gelirse gelsin – PKK, IŞİD, öteki örgütler – tüm terör eylemlerini lanetliyorum. Ama neden 2-3 yıl önce bütün bunlar olmuyordu? “Güzellikle 400 milletvekili verilmemesi” sonrasında, 7 Haziran’ın yok sayılarak 1 Kasım’da tablonun yeniden değiştirilmesinin ardından, neden her bir aşamada daha çok kan dökülüyor? Bir sonraki adım başkanlık ise oraya kadar ve ondan sonra daha ne kadar kayıp vermemiz gerekiyor? Devamı için…

SÜREÇ ANALİZ

www.surecanaliz.org

TERÖR DOSYASI : Emniyetin bombalı saldırı istihbaratı belgesi nasıl sızdırıldı ?


Geçtiğimiz hafta Beşiktaş’ta gerçekleşen bombalı saldırının dehşeti daha akıllardayken sosyal medyaya düşen yeni bir emniyet istihbarat belgesi tartışmalara yol açtı…

Türkiye geçtiğimiz Cumartesi akşamı İstanbul Beşiktaş’ta gerçekleşen bombalı saldırıların acılarıyla boğuşurken sosyal medyaya düşen yeni bir saldırı istihbaratı belgesi tartışmalara yol açtı.

Odatv’nin haberine göre; Ankara Emniyeti‘nin iç yazışması olduğu anlaşılan belgenin gerçekliği emniyet kaynaklarına göre teyit edildi…

PKK’nın Ankara’da birden fazla canlı bomba eylemine hazırlandığı istihbaratının yer aldığı belgede, saldırıyı yapacak araçların markasından eylemcilerin kaldığı mahalleye kadar neredeyse tüm ayrıntılar yer alıyor…

Belgenin gerçek olmasının dehşeti bir yana, devletin çok gizli bir istihbarat belgesinin yine dışraya nasıl sızdırıldığı ise ayrı bir tartışma konusu oldu…

Daha önce cemaatin sızdırdığı bilinen benzer belge ve bilgilerin bu sefer kim veya kimler tarafından servis edildiği bilinmiyor. Ancak hem devletin kendi güvenliği hem de halkın can güvenliğinin yine büyük tehlikede olduğu çok acı şekilde görülüyor… (Odatv)

İşte o belge:

TERÖR DOSYASI /// CEVHER İLHAN : Terörü önleyici istihbarat zâfiyeti


Cevher İLHAN

cevher

Terörün azması ve İstanbul Beşiktaş’taki terör saldırıları, terörle mücadelede önleyici istihbarattaki başarısızlığı bir defa daha gündeme getiriyor.

Başbakan Yardımcısı ve hükûmet sözcüsü Kurtulmuş’un ifâdeleri: “Plânları detaylı bir şekilde çalışılan, zamanlaması yapılıp doğrudan çevik kuvvet mensubu polislerinin toplanma yerlerinin hedef alındığı bombalı araçta uzmanların tesbitiyle en az 300-400 kiloluk bir patlayıcı kullanılmış. O denli ki aracın patladığı yerde metrelerce derinlikte büyük bir çukur açılmış ve ortada araba yok…”

TONLARCA PATLAYICI NASIL TAŞINIP İSTİF EDİLMİŞ?

Bilindiği gibi, “çözüm süreci”nde dönemin Başbakanının özel temsilcisi MİT Müsteşarı Fidan’la birlikte Oslo müzâkerelerinde, MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, muhataplarına “Biliyoruz, metropolleri de bu arada patlayıcılarla doldurdunuz” diyerek örgütün büyük miktarda patlayıcı stokladığını söylemişti.

Başta Emniyet olmak üzere ilgili mercilerin MGK ve Bakanlar Kuruluna sundukları resmî raporlarda, PKK’nın “şehir savaşı” için kırsaldan şehre 80 bin uzun namlulu silâhı yığınak yaptığı; dahası bu silâhları nerede depoladığının, hangi mahallere yığınak yapıldığının, hangi örgüt mensuplarının evlerinde silah saklandığının bilindiği, kaleşnikof ve pompalı tüfekle çeşitli tip ve ebattaki tabancalarla, başta el bombası olmak üzere muhtelif patlayıcıların ve silahların adediyle markası ve diğer mühimmat türlerinin tespit edildiği kaydedildi. (Sabah, 8.8.15)

Bu arada AKP Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, “Yaklaşık 200 ton bombayı şehirlere doldurdular” ikrarında bulundu. (Milliyet, 12 2.16)

Nitekim, son bir –bir buçuk sene içinde, onlarca vatandaşın katledildiği 26 Temmuz 2015 Lice saldırısında 300 kg, 2 Ağustos 2015 Ağrı Doğubayazıt patlamasında 2 ton, 13 insanımızın öldürüldüğü 8 Eylül 2015 Iğdır bombalamasında 1 ton, 29 vatandaşın can verdiği 17 Şubat 2016 Ankara saldırısında 100 kg, 38 kişinin katledildiği 13 Mart 2016 Ankara Kızılay patlamasında 300 kg, 24 Mart 2016 Diyarbakır Mermer saldırısında 2 ton patlayıcı kullanılırken; 8 vatandaşın katledildiği 31 Mart 2016 Diyarbakır Bağlar saldırısında 300 kg patlayıcı infilak ettirildi.

Yine 13 köylünün can verdiği 12 Mayıs 2016 Diyarbakır Dürümlü köyü patlamasında 15 ton, 4 kişinin öldüğü 18 Mayıs 2016 Şemdinli saldırısıyla üç insanımızın vefat ettiği 25 Mayıs 2016 Mardin Midyat saldırısında 1’er ton, 11 can verdiğimiz 7 Haziran 2016 İstanbul Vezneciler saldırısında 400 kg, 6 vatandaşın katledildiği 8 Haziran 2016 Midyat bombalamasında 500 kg patlayıcı patlatıldı…

“YENİ GÜVENLİK KONSEPTİ”

Kısacası, son bir senede canlı bomba ve özellikle bombalı araçlarla yapılan saldırılarda yüzlerce insanımız katledilirken sözü edilen 200 tonun 60 tonu kullanılmış. Her ne kadar operasyonlarda tonlarcası imha edilse de, halen büyük miktarda patlayıcının terör örgütünün elinde olduğu ortada.

Bunun yanısıra, onlarca canlı bombanın Doğu’dan Batı’ya büyük şehirlerde dolaştığı uyarısı Emniyet ve İstihbarat’ça yapılıyor. Peki, ihbarı yapılan bunca “canlı bomba” nereden ve nasıl yurt içine sızıp metropollerde kendilerini, bombalı araçları patlatıyor?

Vakıa şu ki, iktidar cânibinde her fırsatta “terör örgütlerinin kabiliyetinin kısıtlandığı” iddialarının ileri sürüldüğü vetirede, Türkiye’nin 81 ilinde eşzamanlı “huzur operasyonu”nun yapıldığı duyurulduktan bir gün sonra yüzlerce kilo patlayıcı taşıyan bombalı intihar aracının İstanbul’un ortasında patlatılması, öncelikle yine önleyici istihbaratı değerlendirme zaafını ve terörle mücadeledeki başarısızlığı sözkonusu ediyor.

Gerçekten, son kanlı saldırıda İstanbul’a nereden gelmişler, aracı nasıl bulmuşlar, 300-400 kilo patlayıcıyı nerede – nasıl yüklemişler ve nasıl fark edilmeden İstanbul’un kalbine kadar sokmuşlar?

Hani, 100’lerce vatandaşın katledildiği Ankara saldırılarından sonra şehirlerde güvenlik konsepti devreye sokulup istihbarata ağırlık verilecekti?

TERÖR DOSYASI /// ERGÜN DİLER : TAK operasyonu


TAK operasyonu Ergün Diler

DAHA önce birkaç kez yazdım. Önemli bir kazaydı!

Daha doğrusu kaza süsü verilmiş suikasttı! TOTAL’in CEO’su Christophe de Margerie, garip bir şekilde AVRUPA-RUSYA ittifakına inanıyordu. Bunun için de çekinmeden çalışıyordu. Moskova’ya gitti. Rusya’ya uygulanan ambargonun saçma olduğunu düşünüyor ve bunun yıkılması gerektiğini savunuyordu.

Her yerde geri adım atmadan bunları anlatıyordu. Uçağına atlayıp ekibiyle birlikte Rusya’ya gitti. Özel görüşmeleri vardı. Toplantılar bittikten sonra aynı uçakla geri dönecekti.

Arkadaşlarıyla birlikte uçaktaki yerini aldı. Kaptana "KALK EMRİ" verdi. Uçak hareket etti. Ancak olmayacak olan oluyordu!

Kar kamyonu yola fırladı ve hızını artıran uçağa çarptı. BÜYÜK BIYIKLI lakabıyla bilinen Total’in CEO’su Christophe de Margerie ve 3 arkadaşı, yaşamını yitirdi. BÜYÜK BIYIK Avrupa ile Rusya’nın yan yana olmasını savunuyordu. Ama OBAMA’nın da içinde bulunduğu ekip ABD-AVRUPA yakınlaşmasını doğru buluyordu. BÜYÜK BIYIK bambaşka bir oyuna kalkıyordu ama gücü yetmiyordu…

ÖLDÜRÜLDÜ!

Ölümünden iki gün önce yaptığı konuşma çok daha ilginçti: "Avrupa’yı özellikle ülkemi bile bile ateşe atamam. Ambargo yanlıştır. Bunu düzelteceğim. Neye mal olursa olsun…" Sonuçta dengeyi kurmaya çalışan CEO gitti…

Ancak onun kurmaya çalıştığı denge şimdi yine bir petrolcü tarafından hayata geçirilecekti!

ABD Başkanı Trump, Dışişleri Bakanı olarak Exxon Mobil CEO’su Rex Tillerson’u düşünüyordu! Aradaki fark dengede RUSYA’nın karşısında Avrupa’nın değil de ABD’nin yer alacak olmasıydı! Demek ki Rusya önemliydi!
ABD ile Avrupa arasında köprü kuran güç, BÜYÜK BIYIK’ı ortadan kaldırdı…

Görülüyor ki AVRUPA büyük DENGE’de olmak isteyen bir güçtü! Birileri de onu dışarıda tutmak istiyordu… Şimdiki bütün işaretler Avrupa’nın kapının önünde kalacağı yönündeydi… Avrupa kendini kurtarmak için TÜRKİYE’yi ateşe atmak istiyordu. Bunun için de elinde TAK gibi PKK gibi FETÖ gibi kullanışlı örgütler vardı…

AK PARTİ kimsenin yapamadığını yapıp BARIŞ SÜRECİNİ siyasi risk alarak başlattı.

Her şey iyi başladı. Ama bu ANKARA’nın BATI’ya meydan okumasıydı. Kimsenin yapamadığı yapılacak Avrupa’nın ve Amerika’nın kurduğu oyun kendi aklımızla yenilecekti. Kaderimizi biz çizecektik! Türk Kürt birlikte…

Ancak devletin içine hiç ummadığımız kadar FETÖ’cü sızmıştı. Bilinenlerin aksine bu rakam çok büyüktü. Kriptoları hala bilen var mı kestiremiyorum. Öyle etkili yerlerde görev aldılar ki her adımı yakından izlediler… Demirtaş umut oluvermişti. AK Parti’nin karşısına dikilenler oraya sığınmıştı. Oyları da artmıştı.

Ama Demirtaş’ı Amerika’ya çağıranlar, Graham Fuller’le görüştürenler, Avrupa başkentlerinde sokak sokak dolaştıranlar BARIŞ SÜRECİNE karşıydı. BARIŞ geldiği an PKK silah bıraktığı an tarih başka türlü akacaktı… Gazete ve televizyonlarını bunlara açanlar aslında BARIŞI bitirmek için atılacak adımlara yer buluyorlardı!

Avrupa’nın bütün güçlü devletleri elini PKK içine sokmuştu. Kanlı örgüt para, propaganda ve silah konusunda hiç zorluk çekmiyordu!

Bütün Avrupa başkentleri onlara sonuna kadar açıktı…

HDP üzerinden gelen KOL’a bir de FETÖ destek atıyordu. Bilinmeyen bir ittifak vardı.

Biz anlamıyorduk. Ta ki DİYARBAKIR BELEDİYESİ’ne otoparktan giren FETÖ’cüleri görünceye kadar… Eller kenetlenmişti.

FETÖ ve arkasındaki KÜRESEL GÜÇ BARIŞIN Ankara tarafından getirilmesinekarşıydı. Şiddetle hem de… Yabancı istihbaratörgütlerinin cirit attığı ÖRGÜTE MİT degirdi. Sonra FETÖ’cü polisler tek tek hepsinideşifre etti. OSLO’yu anlatmama gerek yok!

7 Şubat zaten bu işe soyunan DEVLET GÖREVLİLERİNE verilen büyük uyarıydı.

MİT’çiler alınsa işin ucu Tayyip Bey’e kadar gidecekti… Cumhurbaşkanı-Başbakan-MİT karar veriyor ama içeride birileri dışarısının talimatıyla süreci bombalıyordu! Devletin içinde bir devlet vardı! Demirtaş da ABD-AVRUPA arasındaki hattın oyuncusuydu.

KÜRESELCİLERİN kazanması için çırpınıyordu… FETÖ’nün önemli imamlarından Süleyman Hamit Müftigil, Demirtaş’ı yanlarına alıp bütün siyasi figürleri ortadan kaldıracaklarını söylüyordu! Yani Demirtaş onlarlaydı. ABD’den Avrupa’ya kadar çizilen eksende koruma altındaydı. Tam destek vardı… YABANCILARIN meydana getirdiği PKK sorununu YABANCILAR çözmemize izin vermiyordu. İçeride kavga ve huzursuzluk isteniyordu.

FAYSAL DUNLAYICI, Alman istihbaratının PKK’nın başına getirmek istediği isimdi. İngiltere’de yakalandı, tutuklandı.

Ama Almanlar bir şey vererek onu aldı…

Kullanacaklardı. Planları vardı. Ancak bir başka güç devreye girdi! Bu CIA’ydı! Süleymaniye’de DUNLAYICI’yı ortadan kaldırdı. Bombayla…

Öcalan da yakalanmıştı… Yeni bir denge gerekiyordu. Ve ORTAYA TAK çıktı!

PKK’nın içinden ayrılacak bir grup, ses getirecek eylemlerde bulunacaktı. TAK buydu!

Toplanan ekip, Öcalan’ın yakalandığından dolayı intikam alacaktı! Aslında böyle bir şey yoktu! TAK’ı kuranlar, Öcalan’dan da nefret ederdi! Öcalan Suriye’den çıktıktan sonra hiçbir AVRUPA devleti onu almadı. Ama şimdi bakıyoruz ki bütün PKK ve FETÖ Avrupa’da!

Demek ki Öcalan’la dertleri vardı.

Güvendikleri ve liderliğe oynattıkları isimler farklıydı! Bu nedenle elebaşı KENYA’dan getirildi!

TAK için gönüllü ekip kuruldu! Öyle söylendi!

Organizasyonun başında ALMAN İSTİHBARATININ KULLANDIĞI "NASIR" KOD İSİMLİ Erzurumlu Faruk Bozkurt vardı… Bozkurt’u öneren de AVRUPA’da standardını bozmadan yaşayan SABRİ OK’tu! Aradan 1 yıl ya geçti ya geçmedi Faruk Bozkurt bu görevi yapamayacağını söyledi! TAK ile PKK arasında çelişkiler yaşadığını söylüyordu! Örgütte bunlar olacak işler değildi. Olmuyordu da… Faruk Bozkurt kimsenin bilmediği bir şekilde ölü bulundu!

İNFAZ EDİLMİŞTİ! Sonra Cemil Bayık, TAK’ı tasfiye ettiklerini açıklıyordu. Ama bu mümkün değildi. Ona kimse bir şey sormazdı!

TAK özellikle AVRUPALI İSTİHBARAT GÜÇLERİ TARAFINDAN şehirler ile BATILI BAŞKENTLERDE kurulan ve yönetilen,PKK’dan bağımsız bir örgüttü. İlişkisi var gibigörünür ancak kararlar bambaşka yollarla alınırve uygulanırdı!

TAK için kimliğini, kişiliğini, duygusunu, insanlığını kaybetmiş isimler seçilirdi. Doktorlar eşliğinde 45 günlük seanslarla "SEN BÜYÜKSÜN VE ÖNEMLİSİN!" kursları verilirdi! İlaçlarla tabii… Tam bir istihbarat örgütünün yapacağı işlerdi bunlar. HİÇ OLAN BİRİ KURTARICI (!) olarak canlı bombaya dönüştürülürdü!

TAK, Faruk Bozkurt’un imtiyazlı olarak aldığı isimler tarafından devam ettirildi! Arasında YABANCI İSTİHBARAT vardı! Avrupa çok pahalı bir mücadeleyi çok ucuza yapıyor ve Türkiye’yi böylece kontrol etmek istiyordu!

Avrupa’nın gözünde Türkiye, TOTAL CEO’su Christophe de Margerie gibiydi… Ne Avrupa ile bütünleşebiliyoruz ne de ayrı bir yola gidebiliyoruz. Asırlık ilişkiler yeni yollar bulmayı zorlaştırdı. Onlar da bunun rahatlığıyla Türkiye’nin canını yakan operasyonları TAK gibi taşeronlara yaptırdı… Amaç SÖZ DİNLEYEN BİR TÜRKİYE meydana getirmekti… Kendisi için yol aramayan, milli bağımsız bir çizgisi olmadan ne denilirse yapan bir TÜRKİYE istediler. Siyaset de, finans dünyası da, iş adamlarımız da, medyamız da, bürokrasimiz de buna razı oldu! Kimse öne çıkıp "Hayır burada hatalısınız! Türkiye gibi koca bir tarihi olan devlet kimsenin oyuncağı olamaz.

Biz Avrupa ile savaştık. Hem de yıllarca.

Dost olmaya razıyız. Ama olmayacaksak da mücadeleye hazırız…" diyemedi… Tayyip Bey’e kadar bunu kimse yapamadı… Onlar da bu güvence ile gelip istedikleri sonucu aldı. Düne kadar…

Şimdi çok önceleri başlaması gereken kavga başladı. Ve sürecek… Asıl olarak karşımızda duran AVRUPA. Gizlemiyorlar da bunu… ABD de örgüte silah yardımı yaparak yanımızda olmadığını çekinmeden gösteriyor. Herkes bize fatura ödeterek yanına almaya çalışıyor. Bizi Gezi ile, Oslo ile, 17-25 Aralık ile, 15 Temmuz ile yıkamadılar… Ellerinde zarar verebilecekleri iki silah var! Biri PARA, biri de PKK ya da TAK!

Böyle gelecekler… İçerideki adamları güçlü kılıyordu onları. Şimdi o değişiyor. Emre Taner, MECLİS DARBE ARAŞTIRMA KOMİSYONUNA ne diyordu?

"MİT İstanbul Bölge Başkanı olduğum dönemde, Fetullah Gülen’in Ümraniye’de kaldığı eve girdik… Saat farkıyla, dakika farkıyla girdik. Yatağı henüz sıcaktı. İçeriden, emniyetten haber verilmiş kendisine. Böyle bir noktada başına gelecekleri hesap ettiği için Türkiye’de kalmak istemedi ve gitti…" Biz hep içeriden vurulduk…

15 Temmuz’u bize yaşatıp kaçabilenler nerede? Almanya’da… Fransa’da… Belçika’da…

Hollanda’da… Yakın zamanda emekli olan DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANI

"Avrupa, içerideki bütün operasyonlarda yer alıyor. Güçlü Türkiye istemiyor…" demişti!

Önceki gün Diyarbakır 8’inci Ana Jet Üs Komutanlığı’ndan eğitim uçuşu için kalkan F-16 C tipi savaş uçağı, iniş sırasında henüz belirlenemeyen nedenle düştü. Pilot, çakılmadan önce fırlatma koltuğunu kullanarak F-16’yı terk etti. Bu ÜS 15 TEMMUZ’da DARBECİLERLE beraberdi! İlginç olan şuydu! Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal, KATAR’a gidiyor aynı gün F-16 bilinmeyen bir nedenle düşüyordu!

Birileri, bizim sınırımızı aşmamızı istemiyordu! Ya da bana öyle geliyordu!

Ne dersiniz!

NOT: 15 Temmuz gecesi 6 F-16 savaş uçağı bombalarla yüklü olarak pistin ucundaydı.

"SAKIN HAVALANMAYIN!" emri verildiği halde, o 6 uçak havalandı ve darbede görevini yaptı… Eklemek istedim!Bu yazının kısa yolu.

http://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2016/12/14/tak-operasyonu

Dünkü yazıyı okumak isteyenler içinde 13 Aralıkın yazısının kısa yolu.

http://www.takvim.com.tr/yazarlar/ergundiler/2016/12/13/tak-diye-geldiler

TERÖR DOSYASI /// VİDEO : SorguluYorum – Ferit Atay – Türker Ertürk – Rıza Zelyut – Terör Olayları


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=xsVklYsVsHU

TERÖR DOSYASI : “İstihbarat nedir, ne değildir ?”


Milliyet yazarı Tunca Bengin, meydana gelen terör saldırılarının ardından tartışılan "istihbarat ve güvenlik zafiyeti" ile ilgili olarak "Bir uyarı vardır analize dayanır. Nedir? Başlattığı hendek teröründe büyük zayiat veren, Fırat Kalkanı harekâtıyla da Suriye’deki koridor planları çöken, PKK/YPG, Türkiye’de ses getirici eylem yapabilir. Zaten terör örgütü de bunu saklamıyor, internet ortamından alenen duyuruyor. Ses getirici eylem için de İstanbul başta olmak üzere, havaalanları, AVM’ler, bakanlıklar gibi yerler bir istihbaratçının normal analiz edebileceği hedefler arasında" dedi. Bengin, "Aslında bunlar gazetecilerin, hatta sokaktaki insanın dahi kestirebileceği şeyler" görüşünü savundu.

Tunca Bengin’in "İstihbarat nedir, ne değildir?" başlığıyla yayımlanan (15 Aralık 2016) yazısı şöyle:

Her terör saldırısından sonra olduğu gibi yine “istihbarat ve güvenlik zafiyeti”ni tartışmaya başladık. Bir taraf diyor ki; istihbarat zafiyeti var, olmasaydı bombacılar yakalanır ve bu katliam önlenebilirdi. Aksini savunanlar ise diyor ki; Emniyet Genel Müdürlüğü İstanbul’daki saldırıdan 37 gün önce 81 il valiliğini uyarmış, olaydan bir gün önce 40 bin polisle ülke çapında yapılan operasyon da bu konudaki duyarlılığın kanıtı. Dahası, küresel tehdit teröre karşı dünyanın hiçbir yerinde yüzde yüz etkin önlem söz konusu değil. Olmadığı da birçok ülkede yaşanan örneklerle ortada. Kaldı ki; bugüne kadar yakalanan çok sayıda canlı bomba var…

Yani 44 şehit verdik, son 1.5 yılda düzenlenen bombalı kalleş saldırılarda yitirdiğimiz insanlarımızın sayısı 500’e yaklaştı ama biz hâlâ istihbarat ve güvenlik zafiyeti var mı yok mu ve benzer olaylar her ülkede olabilir noktasındayız. Oysa her ikisinde de zafiyet olduğu çok açık ve net. Aynen 15 Temmuz darbe girişiminde olduğu gibi…

Şöyle ki; Bir uyarı vardır analize dayanır. Nedir? Başlattığı hendek teröründe büyük zayiat veren, Fırat Kalkanı harekâtıyla da Suriye’deki koridor planları çöken, PKK/YPG, Türkiye’de ses getirici eylem yapabilir. Zaten terör örgütü de bunu saklamıyor, internet ortamından alenen duyuruyor. Ses getirici eylem için de İstanbul başta olmak üzere, havaalanları, AVM’ler, bakanlıklar gibi yerler bir istihbaratçının normal analiz edebileceği hedefler arasında… Aslında bunlar gazetecilerin, hatta sokaktaki insanın dahi kestirebileceği şeyler…

Bir de örgütün içinden alınan bilgiye dayanan, eylemi örgütün hangi mensubu ne zaman yapacak, geliş istikametleri nedir, günü, saati gibi somut bilgiye dayanan sıcak ya da “gerçek” istihbarat vardır.

Özetle; eylem önlenemiyorsa, olaydan 4-5 gün önce araba satın alan teröristler, olay günü de Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Vatan Caddesi’nde cirit atıp 12 saatlik bir İstanbul turunun ardından bombalar ve patlayıcı yelekler giymiş olarak Dolmabahçe’ye kadar gelebiliyorsa o zaman bu nokta değil analize dayanan istihbarattır. İşte 37 gün önce valiliklere yapıldığı ve “Kameralar sürekli incelenecek, arama yapılmayan kişi kalmayacak, otoparklarda araç kalmayacak” gibisinden önlemler içerdiği söylenen uyarı da böyledir. Yani istihbarat değildir…

MİT yeniden yapılandırılmalı ama…

Darbe girişimi ve terör saldırılarındaki istihbarat ve güvenlik sorunları MİT’in ne kadar önemli bir kuruluş olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla da günün şartlarına uygun, yeniden yapılandırılması konusunda herkes hemfikir. Nitekim bu yönde de düğmeye basılmış durumda. Ancak MİT eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in buna zamanlama açısından itirazı var:

“Yaşadığımız olaylar liyakatin ve hukuk devleti kavramının MİT içinde yerleşmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. MİT bünyesindeki FETÖ yapılanmasının ve yapılan temizliğin derecesi dikkate alındığında bu sorunun ciddiyeti ortada. Ama olağanüstü hal döneminin yaşandığı bir süreçte KHK’larla MİT’e şekil verilmesi de çok hatalı. Muhalefetin katılmadığı, destek vermediği yeni bir MİT yapılanmasını ya da devlet güvenlik konseptinin yeniden belirlenerek yapılandırılması çok riskli. TBMM’de bir yeni yapılanma tartışmasının gündeme gelmesi, siyasi partilerimizin özellikle ana muhalefet partisinin desteği alınarak şekillendirilmesi kaçınılmaz olmalıdır. Aksini düşünmek istemiyorum…”

TERÖR DOSYASI /// M. KEMAL SALLI : BEŞİKTAŞ KATLİAMI VE “FIRAT KALKANI”


M. Kemal SALLI
mksalli

Bölgemizde, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının hemen ardından, 22 ülkenin sınırlarını değiştirmeyi hedefleyen Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirme bağlamında bir dünya savaşı yaşanmaktaysa ve ülkeniz hem stratejik konumu nedeniyle hem de bölgesel bir aktör olarak bu savaşın kapsama alanı içindeyse, Beşiktaş katliamına basit bir terör eylemi olarak bakamazsınız. Bir ülkenin en büyük metropolünden tüm dünyada yankı uyandıracak bir operasyon gerçekleştirilmişse, bu katliamın arkasındaki güç yalnız Türkiye’ye değil, tüm dünyaya bir mesaj veriyor demektir.

Bölgenin siyasi haritasını yeniden şekillendirmeyi hedefleyen küresel güç PKK/YPG ve DEAŞ gibi örgütleri operasyonlarında maşa olarak kullanıyorsa, “Beşiktaş’taki katliamı hangi örgüt gerçekleştirdi?” sorusu doğru bir soru olamaz: arkasındaki gerçek aktörleri ve hedeflerini görmek gerekir.

Ortadoğu’daki tablo göründüğü kadar karmaşık değil. ABD ve Batılı dostlar politik sorunlarını Türkiye üzerinden çözmeye çalışıyorlar. Türkiye kendini güney sınırları boyunca kuşatacak ABD/İsrail Koridoro’na “hayır!” dedikçe, “Fırat Kalkanı” operasyonlarını derinleştirdikçe bombalar patlıyor.

Başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş, Beşiktaş katliamına ilişkin açıklamasında, “Kesin değil, ama oklar PKK’yı gösteriyor” demişti. Katliamın kriminolojik yapısına bakıldığında da PKK’nin parmak izlerini rahatça görebiliyoruz.

Doğrudur, Beşiktaş katliamını PKK yapmış olabilir, ama bu noktada terör ve terör örgütleri konusundaki şaşmaz kuralı bir kez daha hatırlamamız gerekir: “Hiçbir terör örgütü arakasında bir devlet desteği olmadan varlığını sürdüremez.”

Taksim’deki katliamın ardındaki gerçek aktörleri, hedeflerini ve vermek istedikleri mesajı görebilmek için olaya bu çerçeveden bakarak değerlendirmek gerekir.

Bölgemizde, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmasının hemen ardından, 22 ülkenin sınırlarını değiştirmeyi hedefleyen Büyük Ortadoğu Projesi’ni (BOP) hayata geçirme bağlamında bir dünya savaşı yaşanmaktaysa ve ülkeniz hem stratejik konumu nedeniyle hem de bölgesel bir aktör olarak bu savaşın kapsama alanı içindeyse, Beşiktaş katliamına basit bir terör eylemi olarak bakamazsınız. Bir ülkenin en büyük metropolünden tüm dünyada yankı uyandıracak bir operasyon gerçekleştirilmişse, bu katliamın arkasındaki güç yalnız Türkiye’ye değil, tüm dünyaya bir mesaj veriyor demektir.

Bölgenin siyasi haritasını yeniden şekillendirmeyi hedefleyen küresel güç PKK/YPG ve DEAŞ gibi örgütleri operasyonlarında maşa olarak kullanıyorsa, “Beşiktaş’taki katliamı hangi örgüt gerçekleştirdi?” sorusu doğru bir soru olamaz: arkasındaki gerçek aktörleri ve hedeflerini görmek gerekir. Bu hedeflerin neler olabileceğinden “Fırat Kalkanı Tehlikeleri” ve “Fırat Kalkanı mı, Dicle Kalkanı mı?” başlıklı yazılarımda söz etmiştik.

Beşiktaş katliamını Ortadoğu’daki gelişmelerden, özellikle de Suriye’deki güç mücadelesinden ayrı düşünemeyiz. Beşiktaş katliamına uzanan gelişmeler zincirinin en önemli aşaması, BOP’un en önemli hedeflerinden biri olan “Kürt Koridoru” görünümlü ABD/İsrail Koridoru’nun tıkanmış olmasıdır. “Saddam’ın kimyasal silahlarını yok etmek” (!) ve demokrasi getirmek” (!) için Irak’ı işgal eden çağdaş haramilerin hesapları, Rusya ve İran’ın Esad’a destek vermeleri nedeniyle Suriye parselinde duvara tosladı. Irak’ın yağmalanan petrol ve doğalgazını Akdeniz’e taşıyacak olan ABD/İsrail Koridoru Fırat’ı aşamadı. Koridor Halep’i aşıp Akdeniz’e ulaşamadı, ama Suriye’deki paylaşım kavgası henüz sona ermiş değildir.

Türkiye de, kendisini 1200 kilometrelik güney sınırları boyunca kuşatacak bu koridorun oluşmasından büyük rahatsızlık duyuyordu. Rusya ile yaşanan uçak düşürme krizi dolayısıyla gerginleşen ilişkilerini normalleştiren Türkiye’nin “Fırat Kalkanı” operasyonu başlatmasıyla “koridor”un önüne bir engel daha konmuş oldu.

“Türkiye açısından Suriye coğrafyasında, Çobanbey’den Halep’e, Bayır-Bucak’a uzanan Türkmen coğrafyası ne kadar önemliyse, Irak’ta Telafer’den Musul-Kerkük’e, Bedre’ye uzanan Türkmeneli coğrafyası o kadar önemlidir. Hatırlayalım, İsrail’in güvenliğini sağlamak açısından, Türkiye’yi güney sınırları boyunca kuşatacak olan bir “Koridor” oluşturma çalışmaları 1991’de, I. Körfez Savaşı sonrasında, Irak’ın 36. Paralel boyunca bölünmesiyle başlatılmıştı.

Kerkük referandumu ve Musul’un kurtarılması sonrasındaki gelişmeler, Irak’ın bölünmesi gibi bir sonuç üretirse, Fırat Kalkanı’nı zorunlu kılan gerekçeler bir Dicle Kalkanı’nı gündeme getirebilir.

Çünkü Türkiye, Irak Türkmeneli coğrafyasını oluşturan Telafer, Zaho, Eski Kelek, Musul, Kerkük, Erbil, Mahmur, Altunköprü, Tavuk, Tuzhurmatu, Tazehurmatı, Kıfri, Karatepe, Diyala, Mendeli ve Bedre’de bugüne kadar uygulanan insanlıkdışı uygulamalara, katliamlara daha fazla seyirci kalamaz.

Çünkü Türkiye, onyıllar boyu ülkemizin birliğini, bütünlüğünü hedef PKK terör örgütünün komuta merkezinin Türkmeneli’ndeki Kandil’de barınmasına artık izin veremez. Petrol zengini bir bölge olduğunun anlaşılmasından bu yana, Kandil’e artık, yalnızca, PKK Karargahı olarak bakılmıyor. PKK hem Irak’ta hem de Suriye’nin kuzeyinde oluşturulan kantonlarda, uyuşturucu ticareti yanı sıra petrol ticareti de yapıyor.

Türkiye, 1926’da, Irak’ın bağımsız bir ülke olması koşuluyla vazgeçtiği Musul ve Kerkük petrollerinin bir referandum komedisiyle bir başka ‘yönetime’ devredilmesine kayıtsız kalamaz.”

“…Görüldüğü gibi, Türkiye’nin 15 Temmuz savrulmasına rağmen başarıyla yürüttüğü ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu, önümüze, çok ciddi sorunlar yığmıştır.”

“ …Bizi bir ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu yapmaya mecbur bırakan dinamikleri ve önümüze çıkarabileceği sorunları görmek ve önlemini almak zorundayız.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’nin oğlunun doğduğu yer olan Çobanbey’de bir “Güvenli Bölge” oluşturmak amacıyla gerçekleştirdiğimiz ‘Fırat Kalkanı’nın maddi ve ruhani boyutlarını görmek ve bilmek zorundayız. Bizi ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu yapmak zorunda bırakan gelişmeler, yalnızca sınır güvenliği sorunu değildir; Türk’ün ve İslam’ın sancaktarı olmuş Türk milletinin tarih sahnesinde kalabilme mücadelesidir. Bu mücadele, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ortadoğu’nun siyasi haritasını yeniden şekillendirmek üzere yola çıkan bir süper güce karşı varlığını sürdürme mücadelesidir.”

ABD İLE OLDUĞU GİBİ, RUSYA İLE DE SORUNLARIMIZ VAR

ABD, Fırat Kalkanı operasyonuyla sınırdan El Bap’a kadar uzanan bölgede bir güvenli bölge oluşturarak, hem koridorun önünü kesmeyi hem de hem de terör tehdidini yok etmeyi hedefleyen Türkiye, El Bap’a yürürken hem ABD hem de Rusya’nın itirazıyla karşılaştı. ABD, “Karadaki en sağlam dostum olan PKK/PYD’ye dokunma” derken Rusya da, “El Bap’ aşıp Halep’e yaklaşma” diyor. Türkiye’nin El Bap’ı kontrol altına alarak Halep’in kuzeyindeki muhaliflerle yeniden ilişki kurmasını istemiyor.

TÜRKİYE TARİHİ BİR SINAVDA

Türkiye’nin bir devlet refleksiyle başlattığı “Fırat Kalkanı”operasyonuyla ABD’nin “enerji koridoru” önündeki duvarı daha da güçlendirmesi ABD ve Batılı ortaklarının planını zora sokmuş oldu. Türkiye’nin ÖSO’ya destek olarak sürdürdüğü “Fırat Kalkanı” sürecinde ABD’nin “Karadaki en sağlam müttefikim” dediği PKK/YPG’ye darbeler indirmesi de Suriye’de duvara toslamış olan Batı cephesinde tedirginlik oluşturmuştu. Şu aşamada ABD’nin PKK/PYD’den vazgeçmesi mümkün değil; o nedenle PKK/PYD’ye yatırım yapmaya devam ediyor. Silahlandıyor, asker ve bürokrat olacak şekilde eğitiyor ve Irak ile Suriye’nin kuzey parsellerini birleştirerek Akdeniz’e uzanan ve İsrail’in güvenliğini sağlayacak olan bir kuşak oluşturmaya çalışıyor. Türkiye PKK/YPG’ye darbe vurdukça ABD’nin kaşları çatılıyor.

Beşiktaş katliamı dahil, günümüzde Ortadoğu ve Uzakdoğu’daki gelişmelerin perde arkasını görebilmek için, ABD seçim sonuçları çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Obama döneminde ABD, Ortadoğu ve Uzakdoğu’da uyguladığı politikalarda beklediği sonuçları alamadı; zorlanıyor. ABD gemisini yüzdürebilmek için yönetimde değişiklikler yapmak istiyor. Neo-conlar hedeflerine ulaşamadılar. Bütün anketlerin Hillary Clinton’ı göstermesine rağmen, ondan 1 milyon daha az oy alan Trump’ın kazanması nedenlerini doğru değerlendirmek gerekir. Anlaşılan o ki, Pentagon ağırlığını koyarak ABD’nin Ortadoğu ve Uzakdoğu’da duvara toslayan politikalarını revize etme hazırlığında..

5 Ocak’ta göreve başlayacak olan Trump, Rakka operasyonu’nun Nisan 2017’ye ertelendiğini açıkladı. Nedenini bilemiyoruz, ama konu enerji hatlarına yeni güzergah bulmakla ilgili olduğu sanılıyor. Ortadoğu’daki paylaşım kavgasının asıl nedeni de enerji kaynakları ve dağıtım hatlarıyla ilişkili.

ENERJİ HATLARI KAVGASI

Türkiye, ortak bakanlar kurulu toplantısı yaptığı dönemde, Esat’la, Katar doğalgazının Suudi Arabistan, Irak, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması konusunda anlaşmışlardı. Fakat, Rusya, İran ve Çin’in devreye girmesi sonucunda vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Estirilen Arap Baharı rüzgarlarıyla Suriye kaosa sürüklendi, parçalanma noktasına geldi. Kıbrıs, Mısır, Katar, Gazze, İsrail doğalgazının Avrupa’ya taşınması konusunda ABD ile Rusya arasında büyük bir kavga yaşanmakta, ama AB ülkeleri de Çin de kavgadan uzak değil. Rusya Avrupa’nın doğalgaz ihtiyacının yüzde 33’ünü karşılıyor. ABD, Ortadoğu petrolünü ABD/İsrail Koridoru içinden Akdeniz’e ulaştırırken doğalgazını da Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırarak AB ülkelerini Rusya’ya bağımlı olmaktan kurtarmayı planlıyor.

Türkiye kendini güney sınırları boyunca kuşatacak ve terör üretecek ABD/İsrail Koridoru’na karşı çıkarken, Rusya da, kendisini “petrol tedarikçisi” konumundan uzaklaştıracak olan bu “koridor”a karşı duruyor. Bu arada, Ukrayna’da önü kesilen Putin Rusyası, imzaladığı anlaşmayla doğalgazını Türk Akımı kanalıyla Anadolu üzerinden Avrupa’ya ulaştırmanın hazırlığını yapıyor. Azerbaycan doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak olan TANAP 2018’te açılıyor..

Enerji merkezli böylesine bir karmaşa içinde restler çekiliyor, sürpriz ortaklıklar kuruluyor. İsrail Türkiye ile ilişkilerini hızla normalleştiriyor ve Rusya’nın Türk Akımı’na paralel bir doğalgaz boru hattı için anlaşma imzalanıyor. Tablo sıkıntılı ve karmaşık gibi görünse de, göründüğü kadar karmaşık değil. ABD ve Batılı dostlar politik sorunlarını Türkiye üzerinden çözmeye çalışıyorlar. Türkiye kendini Güneysınırları boyunca kuşatacak “korıdor”a “hayır!” dedikçe, “Fırat Kalkanı” operasyonlarını derinleştirdikçe bombalar patlıyor.

Beşiktaş katliamının özü, özeti bu. Allah ülkemizi terör belasından korusun..

TERÖR DOSYASI : MASALCI AMCALARDAN/TEYZELERDEN KÜÇÜKLERE LA FONT EN MASALLARI /// İYİ UYKULAR


32 YILDIR politikacı, sivil-askeri bürokrat, PKK’nın bitirilmemesinde hepsinin dahli var.

1988 TURGUT ÖZAL: Bu devlet haince kan döken teröriste bedelini ödetecek güçtedir. ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

1992 SÜLEYMAN DEMİREL: Terör örgütü şimdi de masum çocukların canını almaya başladı. ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

1996 TANSU ÇİLLER: Terör ya bitecek ya bitecek.Kimseye bir çakıl taşımızı vermeyiz. ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

1997 MESUT YILMAZ: Avrupa,terör örgütüne daha fazla kucak açmaya devam edemez. ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

1999 BÜLENT ECEVİT: Terör örgütüne yardım eden herkes, hesap vermeye hazır olsun. ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

2011 R.TAYYİP ERDOĞAN: Ramazan ayına hürmeten sabrediyoruz. Ama artık sabrımız tükeniyor. ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

2016 BİNALİ YILDIRIM : Devletimiz bu çapulculara meydan vermez, bu işi biz çözeceğiz. ARTIK BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

TERÖR DOSYASI /// DİLEK ÖZCAN : İSTANBUL PATLAMASININ KONUŞULMAYAN/ANLATILMAYAN DETAYLARI


DİLEK ÖZCAN : İSTANBUL PATLAMASININ KONUŞULMAYAN/ANLATILMAYAN DETAYLARI

Bir bombanın ardından yaşananlar, pek çoğumuz için ölü ve yaralı sayısından ibaret oluyor. Oysa o bombanın patlamasıyla başlayan ilk saniyeden itibaren çok daha fazlası yaşanıyor. Görülen zararlar konuşulmuyor, yalnızca yaralı denen insanların ne yarasına sahip olduğundan bahsedilmiyor… Adli Tıp doktorlarından Dr. Joseph Erdem tarafından yazılan bu yazıda tüm bu zayiatı okuyacaksınız…

Patlayıcı madde infilakında sadece insanlar ölmez. Kollar bacaklar kopar, gözler kör olur, işitme kayıpları, süregen ve geçici hafıza kayıpları ve travmalar da olur. Bir tnt gücündeki patlamada bile, 350-400 metrekare çevredeki bütün kuşlar, ciğerleri patlayarak ölür. Aynı etki, patlamaya 100-200 metre yakındaki sokak kedi ve köpeklerine de olur. Etrafta kırılan camını bile değiştirecek parası olmadığı için, kaç gece soğukta yatacak evler olur.

Patlamanın ilk blust etkisi ses hızındadır. Patlamaya yakınlık oranınca, ilk önce akciğer, dalak, bağırsak, östaki borusu gibi içinde basınç olan organlar patlar. Sonra, yaklaşık 3000 derece alevi ile sizi kavurur. En son, şarapnel-parça etkisi ile sizi yaralar. Bütün bunlar saniyenin yarısında olur.

Terörizm amaçlı bir patlamadan sonra, en çok da ölen insan sayısından bahsedilir. Ancak asıl etkisi ölü sayısından çok arkada kalanlarda görülür. Patlama ile ölenlerin yakınlarındaki travmalar, patlamadan sağ ya da yaralı çıkmış insanların o can pazarında parçalanmış insanları gördüğünde yaşadığı travmalar, hayat boyu ruhi ve bedensel sakat kalanlardan kimse bahsetmez. Hele o kadar insanın öldüğü bir bombalamada, sokakta kaç kuş, kedi, köpek öldü kimse saymaz…

Ancak, bir patlamanın kimsenin bahsetmediği gerçeğinde bunlar da vardır. Kolu kopmuş 15 yaşında bir kızdan kime ne? Kaç kuş mu ölmüş? Otopsi için patlamada parçalanmış çocukları, morgta elimizde iğne iplikle birleştirirken ne hissederiz kimse bilmez… Televizyonda sadece ölü yaralı sayısı duyarsınız, ki o da yalan dolandır.

En çok size anlatılmayan detaylara bakın. Asıl bomba o detaylarda saklı.

Dr. Joseph Erdem
Adli Tabip
Kriminal Psikiyatri & Klinik Psikoloji Uzmanı

TERÖR DOSYASI /// 11 Eylül’ü Yeniden Düşünmek : Paradigma Değişimi ve Uluslararası Sistem


11 Eylül’ü Yeniden Düşünmek: Paradigma Değişimi ve Uluslararası Sistem

Tarihte dünya politikasına yön veren belli başlı dönüm noktaları vardır. Bunlar dünyayı sarsan gelişmelerdir: İspanya Veraset Savaşları ve Utrecht Barışı, Otuz Yıl Savaşları ve Vestfalya Barışı, Amerikan Devrimi, Fransız Devrimi, 1815 Viyana Kongresi, Dünya Savaşları, Sovyetler Birliği’nin dağılması vb. Bunların dışında, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından günümüze kadar geçen süreçte, 11 Eylül 2001 terör saldırıları gibi dünya politikasını derinden etkileyen benzer bir gelişme yaşanmadı. New York’un simgelerinden Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerini yerle bir eden ve ABD Savunma Bakanlığı binası Pentagon’u hedef alan “9/11” saldırıları, ABD’nin teröre karşı küresel bir savaş başlatmasına yol açtı ve tüm Amerikalıları birleştirdi.

11 Eylül olaylarının hemen arkasından Başkan Bush, Amerika’nın teröristleri barındıran Afganistan’daki Taliban benzeri rejimleri hedef tahtasına yerleştirdiğini, teröre karşı dünya çapında bir savaş başlattığını duyurmuştu. Yeni savaş planını da Haziran 2002’de şöyle açıkladı: “Savaşı düşmanın kapısına götürmeli, en ciddi tehditleri henüz ortaya çıkmadan bertaraf etmeliyiz.” ABD kendi güvenliğine karşı tehdit olarak gördüğü her hükümeti, önlem amacıyla alaşağı etmek için, uluslararası hukuku çiğnemek pahasına “tek taraflı” harekete geçmeye hazırdı. Zaten bu eşi benzeri görülmemiş terör saldırılarının ardından, ABD “meşru savunma” çerçevesinde dünya çapında müthiş bir desteği arkasına almıştı. Böyle bir ortamda Bush yönetimi, 11 Eylül saldırılarını Yeni Amerikan Yüzyılı projesinin hedefleri doğrultusunda bir fırsata çevirdi.[i]

Afganistan’daki Taliban rejimini deviren Başkan Bush ve Yeni Muhafazakârlardan oluşan (Neoconservatives) Amerikan yönetimi, çok geçmeden Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini de devirmeye karar verdi. Ancak 2003’te Irak’ın işgal edilmesi, Orta Doğu’ya “istikrar” ve “özgürlük” getirmek bir yana, başta Irak olmak üzere, bu coğrafyadaki ülkelerin yeni bir şiddet ve kargaşa ortamına sürüklenmesine neden oldu.

Öte yandan, 11 Eylül saldırıları sonrası yaşanan ani şoktan sonra, “dünya bir daha asla aynı olmayacak” gibi söylemlerin yerini artık daha dikkatli analizler aldı. Bununla birlikte 11 Eylül 2001 sonrası süreçte, ABD’nin en üstün konumda yer aldığı “Vestfalya ulus devlet sistemi”ne esaslı bir meydan okuma olan, farklı bir uluslararası sistem düşüncesi ortaya çıktı. Bir taraftan uluslararası terör tırmanışa geçerken, diğer taraftan devlet dışı oyuncuların uluslararası sistem içindeki görünürlüğü artmaya başladı. 11 Eylül sonrası dönemin değişen dinamiği, Vestfalya devlet sisteminin yeniden yorumlanması ihtiyacını ortaya çıkardı. Bu gelişmeler uluslararası ilişkiler disiplininde yeni bir tartışmaya da yol açtı. Bugün gelinen noktada ise “kendi sınırları içinde güvenli ulus devlet modeli” artık zamanını doldurmuştur.

Buraya kadar yaptığımız tespitler aynı zamanda bir dizi soruyu da beraberinde getirmektedir: Öyleyse 11 Eylül olayları bir “paradigma” değişimine yol açmış mıdır? Uluslararası sistem açısından, 11 Eylül “yeni bir milat” mı yoksa Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra oluşan yeni dünya düzeninin kendi içindeki bir “kırılma noktası” mıdır? Yeni dünya düzenindeki yeri tam olarak ortaya konamayan 11 Eylül 2001 tarihi, 15. yıldönümü geride bırakılırken, uluslararası sistem açısından tek başına bir analiz konusu olmayı hak ediyor. Bu çalışmamızda 11 Eylül’ün dünya politikasında yarattığı büyük etkiyi sorgulayacak, bir “paradigma değişimi” yaşayıp yaşamadığımızı tartışacak ve kabuk değiştiren “uluslararası sistemin tanımının nasıl yapılması gerektiği” sorusuna yanıt arayacağız.

Paradigma Değişimi

Paradigma değişimleri çoğu zaman şiddetli bir sarsıntı ve travma anlarında ortaya çıkar. 1945’ten itibaren uluslararası sistemdeki uzun ve dengeli bir dönemin ardından, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması bu güç dengesini bozan şiddetli bir sarsıntıya neden oldu. Bu sarsıntı yaklaşık 50 yıldır değişmeyen uluslararası sistemin yapısal temellerini de sarstı. Yeni dünya düzenine geçiş iki eksende gerçekleşti: “İki kutuplu sistemin sona ermesi” ve “kapitalist sistemin hızlıca yeni bir model olarak ortaya çıkışı.”[ii] Yaklaşık 10 yıl sonra, 11 Eylül 2001’deki terör saldırıları belirsiz olan uluslararası sistem üzerine bir şok dalgası halinde yayıldı. Aynı zamanda 11 Eylül’le gelinen yeni dönemde, ABD’nin teröre karşı savaşı, Bush’un Irak, İran ve Kuzey Kore’yi “şeytan ekseni” ilan etmesi ve buna paralel olarak Ortadoğu haritasının değişeceği söylemleri öne çıktı.

11 Eylül olayı en azından Vestfalya sisteminin şekillendirdiği egemenlik düşüncesinde ve uluslararası sistemi algılamamızda bir değişim yaratmıştır.[iii] Bu yönüyle uluslararası ilişkiler disiplininde yeni ufuklar açan bir dönüm noktasıdır. 11 Eylül’le birlikte, uluslararası ilişkileri açıklayan devlet merkezli paradigmalar büyük bir darbe almıştır. Çünkü artık El Kaide ve DAEŞ gibi “devlet dışı” veya “devlet benzeri” oyuncuların (uluslararası kimlik kazanmış terör örgütlerinin) dünya gündemini belirleyecek eylemler yapabileceği ve uluslararası ortamı şekillendiren tek unsurun devletler olmadığı ortaya çıkmıştır.

Buna bağlı olarak, 11 Eylül sonrası uluslararası ortam “paradigma değişimi” tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. İkiz Kulelerin yıkılmasıyla birlikte gelişen süreçte, bir paradigma değişiminin olup olmadığı ve dünyaya başka pencerelerden bakmanın nasıl olacağı konusu, yanıt bekleyen bir soru olarak belirmiştir. Bu noktada paradigma değişiminin ne anlama geldiği önemlidir: Paradigma “belli bir zaman dilimindeki baskın dünya görüşü” diye tanımlanabilir.

Genel ilişkilerin oluşumunu açıklayan bir paradigma varsa, bu alandaki kuramların ondan türetilmesi gerekir. Bununla birlikte, paradigma kavramına ün kazandıran Amerikalı bilim felsefecisi Thomas Kuhn, paradigma kavramını birden çok anlamda kullanır. Kuhn’a göre paradigma, belli bir zaman diliminde alanında genel kabul gören yaklaşım, model veya teoridir. Bir paradigma yanlışlanmış olsa ya da yürürlükteki sorunları çözemez hale gelse bile yerini yeni bir paradigma alıncaya kadar terk edilmez.[iv]

Paradigma aynı zamanda, bireylerin ve toplumların neyi nasıl algıladıklarını, neyi benimseyip neyi benimsemediklerini yansıtır. Bu anlamda, paradigma basit bir ifadeyle insanların olaylara, konulara bakış açısıdır. İnsan bir olayı, bir kavramı ya da durumu, kendisinin dış dünyayı algılayış şekliyle, zaman içinde belirlenmiş bir takım düşünce kalıplarıyla yorumlar. Paradigmalar haritalara benzer. Harita temsil ettiği şeyi ne kadar gerçekçi olarak yansıtırsa o derece değer kazanır. Harita ne kadar netse tespitler o kadar doğru olur.

Haritanın gizemli olduğu, şifreli işaretler taşıdığı iddia ediliyorsa, tam bir bilmeceyle karşılaşılır. Bu durumda paradigma bir “enigma” ya da “gerçekleri saptıran bir analiz çerçevesi” haline gelir. Mevcut paradigmanın yetersiz kaldığı ortaya çıkınca, paradigma değişimi için yeni yaklaşımlar ortaya atılmaya başlar. Yanlışlanan paradigmaların, belli belirsiz rotaların neden değişmesi gerektiği konusunda, aşağıdaki yaşanmış bir olay örnek verilebilir:

İki savaş gemisi günlerdir kötü hava şartları ve yoğunlaşan sis altında manevra yapmaktadır. Karanlık çöktükten kısa bir süre sonra, iskele tarafındaki nöbetçi askerin sesi duyulur: “Işık! Sancak tarafında… Işık düz ilerliyor komutanım.”

Gemidekiler diğer savaş gemisiyle tehlikeli bir çarpışma rotası üzerinde olduklarını düşünürler. Bunun üzerine geminin komutanı askerlere emir verir: “Gemiye sinyal gönder! Çarpışma rotasındayız. Rotanızı 20 derece değiştirmenizi öneriyoruz.”

Karşıdan şu sinyal gelir: “Rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir.” Komutan: “Sinyal gönder: Ben komutanım. Rotanızı 20 derece değiştirin.” der. Karşıdaki “Ben deniz onbaşıyım. Rotanızı 20 derece değiştirirseniz iyi olur.” diye cevap verir.

Komutan bu cevabı alınca iyice sinirlenir ve hırsla emreder: “Sinyal ver! Ben bir savaş gemisiyim. Rotanızı 20 derece değiştirin.” Ardından karşıdan ışıklarla cevap gelir: “Ben bir deniz feneriyim.” Komutan rotayı değiştirir.[v]

11 Eylül Olayları Nedir, Ne Değildir?

11 Eylül’de gerçekte ne olmuştur? Şüphesiz yaşanan olay sadece İkiz Kulelerin çökmesi ve Pentagon’un bir kısmının yıkılmasından ibaret değildir. Uluslararası ilişkiler çalışmalarında komünizmin çökmesinden beri görülmemiş etki yaratan bir olay gerçekleşmiştir. 11 Eylül olayları ve hemen arkasından ABD’nin tartışmalı “önleyici savaş” stratejisiyle, Afganistan ve Irak’a yaptığı askeri müdahalelerin yarattığı etki sonucu, uluslararası ilişkiler kuramları dünya çapında yeniden ele alınmaya başladı. Uluslararası sistemin kurgusuna yönelik yeni düşünceler ortaya atıldı. Dünyada bu olayı ve sonuçlarını konu edinen kitaplar, yazılar, analizler, tartışmalar birbirini izledi. Bu ivmeyle birlikte 11 Eylül siyasi bir fenomen haline geldi.

İkinci Pearl Harbor Saldırısı ya da Atom Bombası Etkisi Mi?

11 Eylül olaylarına gösterilen dünya çapındaki bu büyük ilgi, komplo teorilerinin etkisiyle kimi zaman gerçeklerden uzaklaşılmasına ve bu tarihi olayın giderek bir efsaneye dönüşmeye başlamasına sebep olmuştur. 11 Eylül’den sonraki dünya düzeniyle ilgili saptamalar yapılırken bunlar da dikkate alınmalı, 11 Eylül’ün tarihi önemi büyütülmemelidir. Tarihi bir olguyla ilgili kesin bir yargıya varılırken, tarihteki benzer olaylarla karşılaştırma yapmak, doğru bir yargıya varmak için daha iyi bir yoldur. Böylece abartılı veya eksik yaklaşımların önüne geçilebilir. Her şeyden önce İkiz Kulelerin çökmesi tarihte devirler açıp kapatan dönüm noktalarından değildir. Avusturya-Macaristan Prensi Franz Ferdinand’a Saraybosna’da düzenlenen suikast gibi, zaten bir kıvılcım bekleyen düşman blokların bir dünya savaşı başlatmasına neden olmamıştır. Aynı şekilde 11 Eylül, yarattığı etki itibarıyla bir Pearl Harbor saldırısı da değildir.[vi]

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları gibi, yüz binlerce insanın ölümüne neden olan, etkileri on yıllar boyunca silinmeyen ve bir dünya savaşını bitiren tarihi bir olayla karşılaştırıldığında, 11 Eylül küresel çapta daha sınırlı etki yaratmıştır. Dolayısıyla bu fenomen dünya savaşları başlatan ya da bitiren bir olay değildir. Kaldı ki dünyayı Soğuk Savaş dönemindeki gibi yeni bir kutuplaşmaya itmemiştir. Var olan sıkı bir kutuplaşmayı da ortadan kaldırmamıştır. Öyleyse 11 Eylül sonuçları açısından nasıl tanımlanmalı ve uluslararası ilişkiler disiplininde ona ne tür bir yer verilmelidir?

Var olan uluslararası ilişkiler paradigmaları 11 Eylül’de gerçekte ne olduğunu açıklamakta zorlanmaktadır. Örneğin Michael Cox ve İngiliz Okulu kuramcılarından Barry Buzan, 11 Eylül sonrası yaptıkları dünya politikası analizlerinde neorealism, globalism, bölgeselcilik, yapısalcılık, postmodernizm ve daha birçok uluslararası ilişkiler kuramının yaşananları açıklamakta yetersiz kaldığı konusunda hemfikirdir. Buzan’a göre 11 Eylül yarattığı etki açısından, 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında ortaya çıkan “petrol krizi”nden ziyade “Küba füze krizi”ne benzer ve artık bunun aydın çevrelerde devrimci bir etki yaratması pek mümkün değildir.[vii] Şunu da eklemek gerekir ki uluslararası ilişkiler ne tek bir nedene bağlanabilir ne de 11 Eylül gibi tek bir olayla, iyi kurgulanmış bir kuramın geçerliliği veya geçersizliği düşünülebilir.[viii]

Sonuçta 11 Eylül sonrası dönemde, dünya politikasını etkileyen temel sorunlar ve somut gerçeklikler varlığını sürdürmüştür. Örneğin dünyadaki maddi kaynakların eşitsiz dağılımı, ekonomik araştırmalarda neoliberalizmin etkisi, Avrupa bütünleşme süreci, NATO’nun genişlemesiyle ilgili sorunlar, Çin’in ekonomik yükselişi, Japonya’daki mali krizler ve buna benzer etkenler dâhil dünyada birçok şey değişmeden kalmıştır. Buraya kadar yapılan saptamalardan 11 Eylül’ün sistem içinde ani, tehlikeli ve keskin bir dönüş olduğu sunucu çıkarılabilir. Bu olayın uluslararası ilişkilerde sınırlı etkide ama önemli bir kırılma noktası olduğu görülmektedir. Ancak ne kadar önemli olduğunu sadece zaman gösterebilir.

2.Dünya Savaşı ya da Sovyetler’in Çöküşü Gibi Bir Milat Mı?

11 Eylül uluslararası ilişkiler kuramlarında büyük bir değişikliği gerektirmemiştir. Bu sonuca ulaşırken uluslararası ilişkiler kuramlarının çoğulcu doğasının farkına varmak önemlidir. Tek bir baskın kuram değil ama birbirleriyle rekabet eden ve çekişen birçok yaklaşımın varlığı söz konusudur. Bu yaklaşımların her biri aşırı karmaşık olan dünya sisteminin önemli bir yönüne odaklanır. Herhangi bir olayın bir kurama diğerleri üstünde üstünlük kurmasına fırsat vermesi, olanaksız olmamakla birlikte pek olası değildir.[ix] Şu sorular 11 Eylül’ün uluslararası ilişkiler çalışmaları üzerinde ne derece etkili olduğu hakkında bir fikir verebilir: a) 11 Eylül var olan kuramların herhangi birini geçersiz kılmakta mıdır? b) Bu olay birbiriyle rekabet halinde olan yaklaşımlar arasındaki dengeyi değiştirmiş midir?[x]

Bu sorulara verilecek yanıt basitçe “hayır” olacaktır. Buzan’ın ifade ettiği gibi, 11 Eylül uluslararası terörle mücadeleye özel bir ilgi gösterse de dünya politikasındaki birçok önemli gelişmeye hiç dokunmamıştır. Bu olay bölgesel yaklaşıma (territoriality) karşı bölgesel olmayan yaklaşım (deterritorialisation), askeri gücün sınırları ve kullanımı, devlete karşı devlet olmayan oyuncular, tek kutupluluğa karşı küreselleşme ya da küresel düzeye karşı bölgesel düzey arasındaki tartışmalarda dengeyi bozucu bir etki yapmamıştır. Yeni bir kuram gereksinimi ortaya çıkarmak bir yana, var olan kuramlar arasında farklı bir tartışma zemini bile oluşturmamıştır.[xi] Neoliberalizmin kurucularından Robert O. Keohane de benzer şekilde bu konu üzerinde durur: “Burada teorik fikirler arasındaki rekabete daha az vurgu yapılmalı, onların nasıl sentezleneceğine daha çok dikkat çekilmelidir”.[xii]

11 Eylül sömürgecilik karşıtı yaklaşımlara konu olmamıştır. Bu olay ne realizmi egemen bir paradigma haline getiren 2. Dünya Savaşı ne uluslararası politikanın ekonomik yönünü yeniden canlandıran 1970’lerin petrol krizi ne de askeri güvenliği bir öncelik olmaktan çıkaran “Soğuk Savaş’ın bitişi” ile aynı kapsamda değerlendirilebilir. 11 Eylül saldırıları her ne kadar Amerikan kamuoyunda büyük bir psikolojik etki yaratmış olsa da Pearl Harbor saldırısı gibi ABD’yi topyekün savaşa sürükleyen bir olay değildir. Aynı şekilde, dünya tarihinde başlı başına bir milat olan Sovyetler Birliği’nin çöküşüne benzer bir olay da değildir.

Öte yandan geçmişte birçok yazar, 11 Eylül’de olduğu gibi Küba füze krizinin sonuçlarına büyük önem vermiştir. En çok üzerinde durulan sonuçlar Kremlin’le Beyaz Saray arasında doğrudan ilişkilerin kurumsallaşması (kırmızı telefon), siyasi bakımdan geri adım atan Devlet Başkanı Kruşçev’in SSCB’de durumunun zayıflaması, özellikle denizlerde Sovyet askeri gücünün artması, süper güçlerin hayati çıkarlarının açığa çıkması ve önemli bir bunalım karşısında iki tarafın da sınırlı siyasi kazançlarla yetinebileceklerinin anlaşılmasıydı. Ayrıca bu krizin NATO stratejisindeki “topyekün karşılık” öğretisinin, “esnek karşılık”a dönüştürüldüğü dönemde meydana gelmesi sonucu, ABD’nin eskisi gibi Avrupa ve Türkiye’yi desteklemeyeceği kaygısı gündeme gelmişti.

Bu çerçevede başat güçlerin bakış açılarında kalıcı bir değişiklik yapan (bir anlamda paradigma değişimine yol açan) ve çeşitli politikaların yeniden ele alınmasına neden olan Küba füze krizi, 11 Eylül için daha iyi bir karşılaştırma olacaktır. Küba füze krizi 11 Eylül’le benzer şekilde aniden ve kısa bir zaman diliminde gerçekleşmiş, dikkatleri Amerikan topraklarına, ABD’nin iç güvenliğine yöneltmiştir.[xiii] İki durumda da vatan güvenliği öne çıkmıştır. Her iki olay da ortaya çıkardığı ani şok dalgasıyla, “uluslararası sistemin fay hatlarını harekete geçiren” ama “genel sistemin değişmesine neden olmayan” bir etki yaratmıştır. ABD’yi hedef alan bu iki olayın uluslararası sistemi bu kadar sarsmasının nedeni, ABD’nin sistemdeki merkezi ve kritik konumudur.

11 Eylül Sonrası Uluslararası Sistem

Uluslararası sistemin ana hatları büyük devletlerin tarihsel süreç içinde geliştirdikleri ortak değerler çerçevesinde şekillenmiş ve bu ortak değerler küresel nitelikte bir düzen oluşturmuştur. Artık bugünün dünyasında, iki kutuplu sistemin nükleer silahların gölgesinde kurulan dehşet dengesi anlayışı yoktur ve uluslararası politika gündemini Soğuk Savaş dönemindeki gibi sadece güvenlik konuları belirlememektedir. Devlet uluslararası politikadaki baskın konumunu devlet dışı oyunculara devretmeye başlamıştır.

Bir sistem çözümlemesi yaparken, tarihsel ve coğrafi etkenler yüzünden, uluslararası ilişkilerde birbirine karşıt farklı bakış açılarının olduğunu dikkate almak önemlidir. Batılı bir insanın, dünyaya Afrika veya Asya’daki eski bir sömürge ülkesinde yaşayan yerli bir insandan farklı bir gözle bakması şaşırtıcı değildir. Bu açıdan, bir İngiliz veya Amerikalının uluslararası ilişkileri realist ya da pluralist paradigmalar çerçevesinde, eski bir sömürge ülkesi insanının da sosyalist-marksist paradigma çerçevesinde yorumlama eğiliminde olması doğaldır.

Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından, daha istikrarlı ve barışçıl dünya düzenine doğru bir gidiş yaşandığı düşüncesi egemendi. Dünyanın geniş bir coğrafyasında yaşanan çatışmalar, güvenlik sorunları, bölgesel hesaplaşmalar ve kurulan yeni ittifaklarla ilgili tartışmalar da azalmıştı. Dünyanın gidişatı konusunda daha iyimser analizler yapılmaktaydı. Ancak 11 Eylül olayı, dünyaya eski yılların dehşet, korku ve savaş günlerine ani bir geri dönüş yaşatmıştır. Bu anlamda 11 Eylül’ün önemli sonuçlarından biri de tarihsel bir geri dönüş olmasıdır.

Ayrıca, 11 Eylül sonrası yeni Amerikan stratejilerini destekleyip desteklememe konusunda, NATO ve AB içinde tarihi, büyük bir bölünme yaşanmıştır. ABD’nin teröre karşı savaşı ve uluslararası hukuku zorlayan yeni Amerikan stratejisi, Atlantik ötesi ilişkilerde gerilimlere ve Asya’da ittifakların yön değiştirmesine yol açmıştır. Sistem içi dengeler sarsılmıştır. Diğer taraftan yükselen Çin’in, ileride uluslararası sistemin kilit oyuncusu olma olasılığı yüksektir. Yaşadıkları çeşitli sorunlara rağmen, uluslararası sistemde Avrupa Birliği, Japonya ve Rusya büyük güç olma potansiyeli bulunan oyunculardır.

Türkiye, Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya gibi ülkelerin büyük güç olma olasılıkları da ekonomik alanda yapacakları atılımlara bağlıdır. Gelecekte Çin’in yükselen gücünü dengelemek amacıyla, Asya‘daki Japonya, Güney Kore, Tayvan ve diğer Güneydoğu Asya ülkeleri bir araya gelebilirler ve ABD ile işbirliği içerisinde bulunabilirler. Malezya, Singapur ve Tayland gibi ülkeler de Çin’i dengelemek amacıyla Hindistan ile daha sıkı işbirliği içerisinde bulunabilirler. Oluşan yeni koşullara göre sistem içi denge arayışı her dönemde görülen bir gelişmedir.

Bugünkü uluslararası sistem hem hiyerarşik, hem de çok merkezli bir yapıdır. Bu sistemde askeri ve siyasi alanlarda, ABD’nin baskın konumunun devam ettiği, dünya siyasetinde belirleyici olduğu gerçeğinden hareketle, sistemin hiyerarşik bir yapıyla işlediği sonucu çıkarılabilir. Buna rağmen ekonomik açıdan bakıldığında, uluslararası sistem daha ziyade çok merkezli bir görünümdedir. ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki gibi müttefiklerine söz geçiremediği göz önünde tutulursa, ABD ekonomik bir dev olmakla birlikte, tek büyük güç değildir. Dolayısıyla 11 Eylül sonrası dönemde, uluslararası ilişkilerin yapısı ve oyuncuları bir değişim sürecinden geçmektedir.

Sonuç: 11 Eylül Paradigmayı Değiştirdi Mi?

11 Eylül saldırılarını izleyen yıllarda uluslararası sistemdeki güç hiyerarşisi, gücün dağılımı, işlev düzeni, kuralları ve oyuncu tanımlaması sorgulanır hale gelmiştir. Aynı zamanda, 11 Eylül saldırıları ne kadar kırılgan bir uluslararası sisteme sahip olduğumuzu göstermiştir. Dünyamız artık devletlerin tekel olduğu bir sistem veya düzen olmaktan çıkmış, devlet dışı oyuncuların sistem içindeki görünürlüğü artmıştır. Geleneksel ulus devlet modelinin “vatan” tanımı artık anlamını kaybetmeye ve başka bir ifadeye dönüşmeye başlamıştır. Ek olarak 11 Eylül, ulus devlet sisteminin seküler karakterinin sorgulanmasında süreci hızlandırıcı etki yapmıştır. Uzun zamandır tartışılan uluslararası sistem – din ilişkisini yeniden gündeme getirmiştir.

Bütün bu değerlendirmelerden sonra yanıtı bulunması gereken kritik soru şudur: 11 Eylül bir paradigma değişimine yol açmış mıdır? Bu sorunun yanıtı paradigma değişimi ifadesiyle neyin kastedildiğine göre değişir. Bu bakımdan eğer paradigma değişimi ifadesiyle, “belli bir zaman dilimindeki baskın dünya görüşünün değişmesi” kastediliyorsa, 11 Eylül sonrası dönemde bir paradigma değişiminin yaşandığına tanık olduğumuz söylenebilir. Buna karşın, bu paradigma değişimi egemen uluslararası ilişkiler paradigmalarının artık terk edildiği anlamına gelmez.

Dolayısıyla 11 Eylül’den sonra, “egemen uluslararası ilişkiler paradigmalarının yerini yeni bir paradigmanın aldığı” anlamına gelen bir paradigma değişimi söz konusu değildir. Çünkü İkiz Kulelerin yıkılması egemen bir paradigmayı yıkmak bir tarafa, yeni bir kuram gereksinimi bile yaratmamıştır. Başka bir deyişle, 11 Eylül’den sonra dünya düzenini algılama açısından paradigma değişimi yaşanmıştır ama bu değişim uluslararası ilişkiler paradigmalarını geçersiz kılacak nitelikte bir değişim değildir.

11 Eylül sonrası dünya politikasıyla ilgili bu saldırıların hemen arkasından yapılan bazı yorumlar, daha çok şok havası içinde, kıyamet alameti niteliğinde yapılmış abartılı yorumlardır. 11 Eylül artık uluslararası ilişkiler çalışmalarında tarihteki benzer olaylar da dikkate alınarak, daha mantıklı ve gerçekçi bir şekilde yorumlanmalıdır. Öncelikle, Demir Perde’nin ortadan kalkmasının uluslararası ilişkilerde bıraktığı derin izler düşünüldüğünde, 11 Eylül’ün daha geri planda kalan tarihi bir gelişme olduğu rahatlıkla söylenebilir. 11 Eylül 2001, Soğuk Savaş sonrası yeniden şekillenen uluslararası sistem içinde bir “milat” değil fakat çok önemli, ani ve tehlikeli bir “dönüm noktası” olarak tarihe geçecektir.

Ümit Çelik, Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Doktora Öğrencisi

[i] Daha geniş bir analiz için bkz: Ümit Çelik, “Rusya – ABD İlişkileri II: 11 Eylül’den Rus-Gürcü Savaşı’na”, İrfan Kaya Ülger (ed.), Putin’in Ülkesi: Yeni Yüzyıl Eşiğinde Rusya Federasyonu, Ankara, Seçkin Yay., 2015; ss. 491-493.

[ii] Anoush Ehteshami, “9/11 As a Cause of Paradigm Shift?”, School of Government and International Affairs, Working Paper, Durham, Durham University Press., 2007.

[iii] Bülent Aras, “11 Eylül, Dünya Siyaseti ve Afrika”, http://www.tasamafrika.org/2008/21-baras.pdf.

[iv] Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Çev: Nilüfer Kuyaş, İstanbul, Alan Yay., 1982, ss. 161-170.

[v] Stephen R. Covey, The Seven Habits of Highly Effective People: Powerful Lessons in Personal Change, London, Simon&Schuster Ltd., 1992, p. 33.

[vi] Michael Cox, “Paradigm Shifts and 9/11: International Relations After the Twin Towers”, http://asrudiancenter.wordpress.com/2008/06/26/paradigm-shifts-and-911-internationalrelations-after-the-twin towers.

[vii] 11 Eylül’den sonra bu teoriler arasında yapılan karşılaştırmalar için bkz.: Barry Buzan, “The Implications of September 11 for the Study of International Relations”, Draft Manuscript, Conference on the ‘Research Agenda in International Politics in the Aftermath of September 11th’, Swedish Institute of International Affairs, Stockholm, 10–11 Nisan 2002.

[viii] Cox, “Paradigm Shifts and 9/11: International Relations After the Twin Towers”.

[ix] Bu konuda bkz: Ümit Çelik, “Uluslararası İlişkilerin Karmaşık Doğası ve Stanley Hoffmann’ın Rulet Oyuncusu Modeli”, Uluslararası İlişkiler Portalı, http://www.uiportal.net/uluslararasi-iliskilerin-karmasik-dogasi-ve-stanley-hoffmannin-rulet-oyuncusu-modeli.html; Ole Waever, “Four Meanings of International Society: A Trans-Atlantic Dialogue”, B. A. Roberson (der.), International Society and the Development of International Relations Theory, Londra, Pinter, 1998, p. 80.

[x] Buzan, “The Implications of September 11 for the Study of International Relations”.

[xi] Aynı yer.

[xii] Robert O., Keohane, “The Globalization of Informal Violence, Theories of World Politics and the Liberalism of Fear”, New York, SSRC, 2002, http://www.ssrc.org/sept11/essays/keohane.htm.

[xiii] Buzan, “The Implications of September 11 for the Study of International Relations”.

Kaynakça

ARAS, Bülent, “11 Eylül, Dünya Siyaseti ve Afrika”, http://www.tasamafrika.org/2008/ 21-baras.pdf.

BUZAN, Barry, “The Implications of September 11 for the Study of International Relations”, Draft Manuscript, Conference on the ‘Research Agenda in International Politics in the Aftermath of September 11th’, Stockholm, Swedish Institute of International Affairs, 10–11 Nisan 2002.

COX, Michael, “Paradigm Shifts and 9/11: International Relations After the Twin Towers”, http://asrudiancenter.wordpress.com/2008/06/26/paradigm-shifts-and-911-internatio nal-relations-after-the-twin-towers.

COVEY, Stephen R., The Seven Habits of Highly Effective People: Powerful Lessons in Personal Change, Londra: Simon & Schuster Ltd., 1992.

ÇELİK, Ümit, “Rusya – ABD İlişkileri II: 11 Eylül’den Rus-Gürcü Savaşı’na”, İrfan Kaya Ülger (ed.), Putin’in Ülkesi: Yeni Yüzyıl Eşiğinde Rusya Federasyonu Analizi, Ankara, Seçkin Yay., 2015.

EHTESHAMİ, Anoush, “9/11 As a Cause of Paradigm Shift?”, School of Government and International Affairs, Working Paper, Durham, Durham University Press., 2007.

KEOHANE, Robert O., “The Globalization of Informal Violence, Theories of World Politics and the Liberalism of Fear”, New York, SSRC, 2002, http://www.ssrc.org/sept11/ essays/keohane.htm.

KUHN, Thomas, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, Çev: Nilüfer Kuyaş, İstanbul, Alan Yay., 1982.

WAEVER, Ole, “Four Meanings of International Society: A Trans-Atlantic Dialogue”, B. A. Roberson (ed.), International Society and the Development of International Relations Theory, Londra, Pinter, 1998.

TERÖR DOSYASI : Radikal İslamcıların yeni kozu Telegram


Avrupa ülkelerinde pek yaygın olmayan mobil mesajlaşma uygulaması Telegram, giderek radikal İslamcıların taraftar avına çıktığı bir platform haline dönüşüyor.

Avrupa ülkelerinde yaşayanlar WhatsApp ve Facebook başta olmak üzere Tango, Viber ve Line gibi mobil mesajlaşma uygulamalarını tercih ederken Rusya ve Ortadoğu’da ise Telegram hayli popüler. Hatta uygulamanın menşei olan Rusya’da Telegram, son dakika haberlerinin paylaşıldığı en önemli platform durumunda.

Ancak son dönemde uygulama yavaş yavaş Avrupa ülkelerinde de yaygınlaşıyor. Federal Alman Siyasi Eğitim Merkezi (BPB) tarafından Berlin’de düzenlenen bir basın toplantısında, Telegram’daki Almanca sohbet kanalların sayısının 130’a ulaştığı açıklandı. Bunların yaklaşık üçte ikisi radikal İslamcıların propaganda platformu niteliğinde. Bazı kanallarda hergün şiddet motifleri içeren 100’ün üzerinde mesaj paylaşılıyor.

Telegram ile işbirliği yapılamıyor

Bu veriler, gençlerin sanal alemde maruz kaldığı tehlikelere dikkat çekmeyi hedefleyen Jugendschutz.net isimli kurumun araştırmasında yer alıyor. BPB ile ortak çalışan bir devlet kurumu olan Jugendschutz.net, son bir yılda internette gençlere yönelik yasadışı faaliyetlerin sayısında dört misli artış tespit etti. Kurumun müdür yardımcısı Stefan Glaser, inclenenen 6300 platformda binden fazla yasa ihlali tespit edildiğini, bunlardan yüzde 75’inde savaş ve şiddetin övüldüğini üçıkladı.

Halihazırda 100 milyondan fazla aktif kullanıcısı bulunan Telegram’ın sabit bir idarî merkezi yok. Facebook ve Twitter gibi platformlarda resmî bir şikayet merci mevcutken, Telegram’da böyle bir olanak söz konusu değil. Hal böyle olunca da gerçek bir idamın görüntüleri eşliğinde yapılan “Haydi gençler cepheye!” türünden çağrılar da dolaşımda kalmaya devam ediyor.

Popüler platformlar üzerinden reklam

Radikal İslamcılar, Telegram kanallarını daha geniş kitlelere ulaştırabilmek için Facebook başta olmak üzere, tüm popüler sosyal ağlarda reklam yapıyor. Buralarda açılan sayfalarda Telegram’daki içerikler paylaşılıyor ve daha fazlası için söz konusu uygulamanın indirilip kanala abone olunması çağrısı yapılıyor.

Jugendschutz.net uzmanlarının tespitlerine göre, örneğin “İslamî usullere uygun beden eğitimi hareketleri” adı altında üstü kapalı olarak temel komando eğitiminden kesitler sunuluyor. Batılı kültürlere karşı nefret içeren ifadalerin yanı sıra ilgi çekici görsellerle de gençlere radikal unsurlar sevimli gösterilmeye çalışılıyor.

Dışlanan, hakir görülen ve ekonomik durumu kötü olan çocuk ve gençlerin bu tür içeriklere daha çok ilgi gösterdiğini kaydeden Federal Alman Siyasi Eğitim Merkezi’nden Stefan Glaser, eğitim faktörüne de dikkat çekiyor: “Okullardaki siyasi eğitim yetersiz kalıyor. Özellikle üçüncü ya da dördüncü sınıfta okuyan çocuklar, siyasi değerlerle ilgili bilgileri almaya hazır. Onların bu bilgi açlığı mutlaka giderilmeli.”

TERÖR DOSYASI /// VİDEO : Üst Akıl (İngiltere) İŞİD’i, PKK’ya Siper Etti


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=WW2j69Qava0&feature=em-uploademail

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.