Etiket arşivi: SAVAŞ

İSTİHBARAT DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : TÜRK-ALMAN İSTİHBARAT SAVAŞI


İstihbaratın her şeyi gibi savaşı da gizlidir. Ne var ki "Hiçbir şey gizli kalmaz" düsturunun her zamankinden daha geçerli olduğu günümüzde istihbarat savaşlarının da alenileştiğine şahit oluyoruz.

Almanya, bir süre önce Türkiye’ye karşı başlattığı istihbarat savaşında cepheyi paranoyakça genişletiyor. Öyle ki, ülkede Türkiye toplumuna din hizmeti vermekten başka gayesi olmayan imamları dahi casuslukla suçluyor ve haklarında adli işlem başlatıyor.

Almanya’da anayasayı korumaktan sorumlu eyalet kuruluşlarının bu savaşta en ön cepheye sürüldüğü görülüyor. Anayasayı Koruma Teşkilatı Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Başkanı Burkhard Freier, 12 imam inanışını çağrıştıracak biçimde "Casusluk yapan 13 imam var" açıklamasını yaptı.

İki yıl önce Almanya’da Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) namına casusluk yaptığı iddiasıyla tutuklanıp 11 ay sonra serbest bırakılan Taha Gergerlioğlu, imamlara yönelik operasyonu yapan asıl kuruluşun, eyaletlerin iç istihbaratına bakan Landeskriminalamt (LKA) adlı kuruluş olduğunu söylüyor.

Son olarak 15 Şubat’ta Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinde görev yapan dört imamın evinde, ‘casusluk faaliyeti yürüttükleri’ iddiasıyla arama yapıldı. 10 Şubat’ta Almanya’daki görevlerine son verilen imamlar, hafta sonu Ankara’ya dönmüştü.

Bu operasyonlar, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) Almanya’da Türkiye aleyhine yürüttüğü espiyonaj faaliyetlerinin bir mahsulü. FETÖ, sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da Diyanet’i by-pass edip bir sivil paralel diyanet oluşturmak istiyor. Belçika’da Diyanet imamları yerine Gülenist imamlar yetiştirmeyi amaçlayan Leuven Katolik Üniversitesi’nin bunun için pilot bölge olarak seçildiğini biliyoruz.

FETÖ, bir yandan bu proje için çalışıyor öte yandan da imamların kendileri hakkında bilgi topladığını ileri sürüp onları şikâyet ederek haklarında adli işlem başlatılmasını sağlıyor.

Almanya’nın FETÖ’ye bu derece müsamaha göstermesi, hatta onunla işbirliği yapmasında ise CIA parmağı aramak komplo değil. Aksine bunu görmemek ‘gerçeğe komplo kurmak’ olur.

CIA’in Yeşil Kuşak projesinin köklerinin Adolf Hitler’in Müslümanları Sovyetler’e karşı savaştırma projesine dayandığı söylenebilir. Bu Nazi anlayışı, Reinhard Gehlen gibi efsanevi istihbaratçıların esinlediği CIA’e geçmiştir.

Alman derin devleti ile CIA arasındaki ilişkileri ve her iki yapının da temellerini atan Gehlen’in örgütü ile Gülen Örgütü arasındaki benzerlikleri bu köşede 13 Nisan 2014’te Gehlen’den Gülen’e bir istihbarat hikâyesi başlıklı yazıda anlatmıştık. Gehlen 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye sığındı ve Soğuk Savaş yıllarında CIA adına Almanya’da bir paralel devlet kurdu. CIA aynı şeyi Türkiye’de FETÖ üzerinden yapmaya çalıştı, ancak başarılı olamadı.

MÜNİH’TE BİR CAMİ

Nazizm’in istihbarat konsepti ile CIA arasındaki akrabalığı gözler önüne seren pek çok araştırma var. Bunlardan biri Pulitzer ödüllü gazeteci Ian Johnson’ın A Mosque In Munich (Münih’te Bir Cami) adlı kitabı. Johnson, kitabında 1973’te Münih’te açılan bir camiyi, hikâyesinin merkezine alarak Batı’nın kadim istihbari stratejisi olan Müslümanları birbiriyle ya da başka düşmanlara karşı savaştırma stratejisini anlatıyor.

Kitap her ne kadar günümüzde İslamofobi’yi besleyecek bir niteliğe sahip olsa da, ABD ve Almanya’nın, çıkarları için bir taraftan El Kaide ve DEAŞ gibi örgütleri, bir taraftan da İslamofobi’yi kullanma hastalığını gözler önüne seriyor.

Kitapta anlatılan Prof. Dr. Gerhard von Mende, Rusya’daki Türk azınlıklar üzerine akademik çalışmaları olan bir öğretim üyesi. Mende, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi istihbaratının bir uzantısı olarak çalışır. Müslümanları örgütler. Almanya yenilir, Naziler tutuklanır, ama Mende’ye ilişilmez. Hatta çalışmalarını sürdürmesine izin verilir. Tıpkı Gehlen gibi…

Von Mende, himaye ettiği Müslüman azınlıkları bir arada tutmak ve daha kolay kontrol edebilmek için Münih’te bir ibadethane-İslam merkezi kurulmasını önerir. Hatta bu iş için bir imam bile seçer. İşin kilit noktası burası.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin istihbarat konseptini deyiş yerindeyse dölleyen ve yarım asrı aşkın bir süredir ABD’nin istihbarat operasyonlarının tarlası olan Almanya, vaktiyle imamlar üzerinden kendi yaptığı operasyonu model alarak Türkiye’yi suçlamaya çalışıyor. Kişi kendinden bilir işi atasözünü doğrularcasına…

Kendi istihbarat yetkililerinin de itiraflarından bildiğimiz üzere istihbaratının dümenini neredeyse tamamen CIA’e teslim eden Almanya, çocuk odalarında görüntü ve ses kayıtlarını internet aracılığıyla yayınlayabilen ‘Arkadaşım Cayla’ adlı interaktif oyuncak bebeği paranoyakça bir kararla piyasadan çekerek kontr-espiyonaj faaliyetleri yürüttüğünü sanıyor. İmamlara yönelik operasyonlar da bunun bir benzeri.

Almanlar, her şeyin tekniğini iyi bilip de stratejisinden yoksun olduğu için en iyi casusları yetiştirmiş ama istihbari anlamda hep yenilmiş bir ülke. Tarihteki meşhur casuslardan misallerle gidelim: Mata Hari Almanlar’a çalışıyordu. Fransızlar onu -elbette deneyerek- devşirmek üzere Belçika’ya altı Fransız ajanla ilişki kurmak üzere gönderdiler. Bu altı ajan Almanlar tarafından yakalanıp kurşuna dizildi. Mata Hari de sonunda kurşuna dizilecek ve Almanya 2. Dünya Savaşı’nda yenilecekti.

Almanlar Reinhard Gehlen, Markus Johannes Wolf gibi efsanevi casus yöneticileri ve Elyasa Bazna gibi sahada başarılı ajanlar yetiştirmiş, ama sosyete falcısı Anna Krause’nin Nazilerle ilgili olarak Sovyetlere bilgi sızdırmasına mani olamamıştı. Krause Nazi ileri gelenlerinin kehanet, parapsikoloji gibi zaaflarını kullanıp aldığı mahrem bilgileri düşmana veriyordu.

Alman Şansölyesi Angela Merkel Almanya’nın Türkiye’ye açtığı istihbarat savaşının tam olarak neresinde bilinmez. Ama Merkel’in zaman zaman ABD derin devleti ile Alman derin devleti arasında ezildiği görülüyor. Taha Gergerlioğlu’na göre Merkel, Almanya’da var olduğunu savunduğu üç derin devletten CIA kanadını temsil ediyor. Alman sermayesi derin devletin ayrı bir kanadı ve sekiz ayrı istihbarat teşkilatı da bir başka derin devlet bacağı.

ABD elektronik istihbarat teşkilatı NSA’in Angela Merkel’i dinlemesi de, CIA’in Almanya üzerindeki ‘Big Brother’ pozisyonu hakkında yeterince fikir veriyor. Dolayısıyla Almanya’nın Türkiye’ye açtığı savaşı, tıpkı FETÖ’nün savaşı gibi CIA’in ‘vekilli’ bir operasyonu olarak görmek yanlış olmaz.

JAPONYA DOSYASI : İkinci Dünya Savaşı Bitmesine Rağmen 29 Yıl Sa vaşmaya Devam Eden Japon Askeri Hiroo Onoda


s

İkinci Dünya Savaş’ı sırasında Japonya büyük bir alana geniş çapta bir saldırı başlatmış, Çin ve Filipinler’de oldukça etkili olmuştur. Japon savaş makinesi Güney Asya’da etkili olması, Amerika’ya karşı Çetin bir savaşa tutuşmasına rağmen Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan İki atom bombasıyla teslim olmuş ve savaştan tamamen çekilmiştir.

Japon İmparator Hirohito‘nun, General McArthur‘a teslimiyet belgesini imzalaması ve önünde eğilmesinin yaşandığı günlerde Pasifik açıklarında savaşın bittiğini bittiğinden haberi olmayan ve hala savaşa devam eden Japon askerleri bulunmaktaydı. Bu askerlerden biri de Hiroo Onoda‘ydı.

Hiroo​ Onoda, Filipinler’in başkenti Manila’nın 75 mil güneyinde bulunan Lubang Adasına çıkarılmış Sugi tugayına bağlı askerdi. Amerikalılar savaşın sonuna doğru Pasifik adalarına çıkartma yapmaya başlayınca, Japonlar taktik değiştirmiş ve ormanları gizlenerek Gerilla savaşı yürütme başlamışlardı. Lubang adasında da sıra aynı şekilde gerilla savaşına devam eden askerler bulunmaktaydı.

1945 Şubat’ında müttefik kuvvetler Lubang’a gelip Japon savunmasını hızlıca dağıtılır. Bu karışıklığın üzerine komutanı Binbaşı Taniguchi, Onoda ve 3 arkadaşına kesin bir Emir verdi. "Gördüğünüz ormanda çekilin ve Savaşa koşulsuz şartsız devam edin. Kesinlikle intihar etmek yok. Her ne şartta olursa olsun savaşa devam edeceksiniz. Burada gerekirse Hindistan cevizi yiyerek yaşayacaksınız. 3 yıl da sürebilir bu durum 5 yılda. Ancak ne olursa olsun sizin için geri döneceğiz. Siz İmparator ve Japonya adına bu savaşı devam edeceksiniz." Dört asker Hiroo​ Onoda, Yuichi Akatsu, Soichi Shimada ve Kinshichi Kozuka emri uygulamaya ve savaşmaya devam ettiler.

Tabii Amerikan ordusu Pasifik adalarındaki askerlerin savaşın bittiğinden haberinin olmadığını bildiği için Uçaklarda İmparatorun imzaladığı teslim belgesini ve savaşın bittiğini ilan eden belgeleri dağıtmaya başladılar.

sava%25C5%259F%25C4%25B1n%2Bbitti%25C4%259Fini.jpg

Savaşın Bittiğini Yazan Bildiriler

Onoda Bildirilere Kulak Asmıyor

Hiroo​ Onoda ve Arkadaşları bu bildirileri gördüklerinde, bunun Amerika’nın bir oyunu olduğunu ve Onları yıldırmaya hedeflediklerini düşündüler. 4 asker gerilla savaşlarına devam ediyor, karşılaştıkları askerlerlde çatışmalara giriyor, köylüleri Yaralıyor, yağmalıyor ve cephanelerini koruyorlardı.

Hatta Bu dört Japon askerleri uçaklardan düşen gazetelere bakmışlar, akrabalarından gelen fotoğrafları görmüşler ve savaşın bittiğini ilan eden bildirileri okumuş olmalarına rağmen bunları müttefiklerin zeki bir aldatmacası olarak görüyorlardı.

Onlara göre bu broşürler müttefiklerin kendilerine yıldırmak için izlediği bir Propagandaydı.

Ilk Fire Verildi

1949 Eylül’ünde Akatsu askerlerine yakalandı ya da bir başka deyişle teslim oldu. Onun ihanet ettiğini düşünüyordu geri kalan üç asker.

Üç kişi kalmalarına rağmen aynı istikrar ve inatla askerler savaşmaya devam etti. 1953’te Shimada da bir çatışmada bacağından vuruldu. Ancak iki arkadaşı tarafından orman şartlarında tedavi edildi ve tekrar devam etti. 1954 yılına gelindiğinde ise o kadar şanslı olamadı ve yine Filipin askerler ile girdiği bir çatışmada öldürüldü.

Bu kaybın ardından Onoda ve Kozuka gerilla faaliyetlerini birlikte sürdürmeye devam ettiler ve 19 yüzyıl boyunca ormanda zor şartlarda tek başlarına tek başlarına hayatta kalıp savaşa devam ettiler. Kalan iki asker Japon ordusunun sonunda adayı mütteliklerden temizleyeceğini ve kendi gerilla taktiklerini Çok işe yaradığını düşünerek, Bu inançla Sabotaj ve saldırma faaliyetlerini devam ettiler. Bu müddette muz ve hindistancevizi yakıyorlar , mermi barutlarını kullanarak ateş yakıyorlar ve bazen kuş yakalıyarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı.

Onbaşı Shimada’nın öldürülmesinden 19 yıl sonra Ekim 1972’de Onoda ve Kozuka düşmanın ! besin stoğunu sabote etmek için çiftçiler tarafından toplanan pirinçleri ateşe verdi. Bu Sabotaj eylemi Filipinli bir polis devriyesi tarafından fark edilince Çatışma çıktı ve bu çatışmada Kozuka öldürüldü. Onoda da ormana geri döndü ve saklanmaya devam etti

Japonya Farkına Varıyor

Kozuka’nın ölüm haberi Japonya’ya hemen ulaşmıştı. Japonlar şoka girmişti. Çünkü 13 yıl önce resmen ölü sayılmış bir Japon askeri yeni öldürülüyordu ve savaşın bitmesini 27 yıl geçmiş olmasına rağmen hala yaşadığını göre son kalan asker Onoda’nın da yaşadığına hükmedildi ve ardından bir arama tarama faaliyeti başladı.

Onoda San’ın Savaşı Bitiyor

Lubang adasına gelen gönüllüler, Onoda‘yla irtibata geçmek için her yolu denedi. Arkadaşları anonslar etti ancak Onoda hala Amerika’nın hala onu kandırmak için oyunlar oynadığını düşünüyordu. Onoda hala savaşa devam ediyor, Ateş açıyor köylülere göz açtırmıyor ve elinden geldiğince hala düşman gördüğü kişilere zarar vermeye çalışıyordu.

En sonunda 1974 Şubat’ında Onoda bir buçuk yıl ormanda yalnız kaldıktan sonra Norio Suzuki adında bir üniversite öğrencisi onu bulabildi ve "Onoda San Savaş bitti Japonya teslim oldu artık sende teslim olmalı ve ülkene dönmelisin" dedi.

Onoda da komutanının kendisine Emretmediği sürece teslim olmayacağını söyledi. Suzuki daha sonra ona yaklaşık iki hafta sonra burada buluşalım teklifinde bulundu. İki hafta sonra belirtilen yerde buluştuklarında Suzuki’nin yanında ona o dönem

Savaş emrini veren Binbaşı Taniguchi de bulunmaktaydı. Taniguchi askerliği bırakmış ve Kitapçılık yapmaktaydı yaşlanmıştı. Onoda, eski komutanını gördüğünde hazır ola geçti ve "Teğmen Onoda göreve hazır Komutanım" dedi.

Taniguchi gözyaşları içerisinde savaşın bittiğini ve insanlara artık zarar vermemesi gerektiğini söyledi. 1-2 anlık sessiz öfkenin ardından Onoda, Ahisaka 99 marka tüfeğini ve Kalan 500 fişeği çıkarıp binbaşıya uzattı. Ardından Bu yürekli asker Filipin ordusuna teslim oldu 10 Mart 1974 de. Onoda’ın Savaşı sona ermiş bulunmaktaydı. Teslim olduğunda tam 52 yaşındaydı. 29 yıl boyunca ufak bir adada ormanlık bölgede her türlü zor koşullar altında İnançla savaşmaya devam etmiş ve kendisine verilen görevleri fazlasıyla yerine getirmişti. Bu süreçte hiç vazgeçmemiş aynı ilk gün ki azim, inat ve kararlılıkla ve kendi Savaşına devam etmişti.

onodo%2Bteslim.jpg

Onoda Teslim Olurken

Onoda Japonya’ya Geri Dönüyor

1974’te Filipinler başkanı Markos, Onoda ve Arkadaşları’nın 29 yıl boyunca 30 kadar Filipinli asker ve polis öldürmesine, bir o kadar da bir o kadar da güvenlik görevlisini yaralanmasına rağmen onu Filipinler’de işlediği suçlardan dolayı bağışlamasını üzerine Onoda ülkesine döndü ve Japonya’da kahraman gibi karşılandı. Artık yaşlanmış olan anne ve babasını gördü. Anne ve babası Onoda’ya Filipinler’de öldüğüne inandıkları zaman yaptırdıkları mezarını gösterdi
Onoda’ya yaşadıkları oldukça ağır gelmişti. Bu sebepten huzur bulmak adına Brezilya taşındı. Orada Çiftlik kurarak hayatına devam etti. Ardından 1996’da bu Lubang’a geri dönerek bir okula 10 bin dolar bağışla bulunmuştur. Daha sonra Japonya‘ya geri dönen Hiroo Onoda, 16 Ocak 2014 de Tokyo’da 91 yaşında zatürreden ölmüştür. Ardında müthiş bir inat, bağlılık ve azim öyküsü kalmıştır.

ya%25C5%259Fl%25C4%25B1%2Bhali%2Bonoda.jpg

Onoda’nın Ölmeden Önceki Fotosu

"Teslim olmak yok 30 yıllık savaşım" adlı otobiyografisi de yayınlanan Onoda, Aslında tek başına Japonların asıl bağlılık ve kararlılık abidesi olduklarını gösteren ve İkinci Dünya Savaşı’nın en ilginç kahramanlık hikayelerinden birinin sahibidir. 29 yıl boyunca Savaşına devam etmiş ve onu bu kararından hiçbir şey alı koyamamıştır. Teğmen Onoda, Ülkemizde geçtiğimiz yıllarda Kim Milyoner Olmak İster adlı bilgi yarışmasında sorulan bir soruya da konu olmuştur.

TARİH : ÇANAKKALE SAVAŞLARININ ASKERÎ, SİYASÎ VE SOSYAL SONUÇLARI


ÇANAKKALE SAVAŞLARININ ASKERÎ, SİYASÎ VE SOSYAL SONUÇLARI

3 Kasım 1914’de başlayan Çanakkale Savaşı 9 Ocak 1916’ya kadar aralıklarla yaklaşık 14 ay devam etmiştir. 18 Mart 1915’teki deniz harekatının ardından Nisan, Haziran ve Ağustos aylarında çok kanlı muharebeler cereyan etmiş, dönemin en güçlü silahlarına sahip İtilâf Devletleri ordusu, bu süre zarfında kıyı şeridinden öteye geçememiştir. Nihayet Aralık ayından itibaren çekilmeye başlayan düşman ordusu, 9 Ocak 1916’da Çanakkale’yi tamamen terketmek zorunda kalmıştır.

Çanakkale Savaşı’nı deniz harekatı başta olmak üzere onu izleyen kara taarruzlarıyla sıradan bir askerî hareket olarak değerlendirilemez. Öncelikle Çanakkale boğazı stratejik açıdan Osmanlı Devleti’nin payitahtı İstanbul’un anahtarı olduğu gibi, aynı İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi iki kıtayı birbirine bağlayan iki önemli geçitten biridir. Boğazlara hakim olmak demek, bir ölçüde Akdeniz’de de üstünlüğü ele geçirmek demektir. Karadeniz’i çevreleyen ülkeler için de hayati bir önem taşıyan boğazların bu stratejik ve askeri öneminin yanısıra siyasi, ekonomik değeri de arzeder. Bunu iyi bilen büyük devletler tarih boyunca Boğazları kontrol etmeye çalışmışlar, Rusya sıcak denizlere inme politikasının bir gereği olarak dikkatini her zaman bu bölgeye vermiştir. Başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa devletleri kendi çıkarları doğrultusunda boğazların denetimini sağlamaya çalışırken I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Almanya bile “Drang Nach Osten (doğuya doğru)” politikası yolunun buradan geçtiğinin farkında olmuş ve siyasetini buna göre düzenlemiştir.

Dolayısıyla Türk tarihinde bir inanç, cesaret ve kararlılık sembolü haline gelen Çanakkale Savaşı’nın sonuçları, I. Dünya Savaşı’ndaki diğer cephelerden farklı olarak, sadece Türkleri değil savaşa katılan diğer ülkelerle birlikte bütün yakın çevresini derinden etkilemiştir. Ancak Çanakkale Savaşı’nın sonuçları incelenirken çoğunlukla savaşın siyasî ve askerî boyutları üzerinde durulmuş, özellikle Türk halkı üzerindeki tesirleri, başka ayrıntılar arasında unutulmuştur. Elbette Çanakkale Savaşı en başta orada mücadele eden Türk asker ve komutanlarının bir başarısıdır. Kuşkusuz bu zaferde önceliğin Türk askerinde olduğunu söylemek yanlış olmaz, zira şehit sayısı ne kadar tartışmalı olursa olsun Çanakkale’de Türk askeri namusu, vatanı ve kutsal değerleri adına, vücuduyla etten bir duvar örmüş, asırlar sürecek bir destana “Mehmetçik” adını yazmıştır.

1. Askerî Cephesi

Çanakkale Savaşı’nın askerî sonuçlarını 18 Mart 1915’teki deniz harekatından itibaren değerlendirmek yerinde olur. Zira İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan donanma, savaşın başında kendisine o kadar çok güveniyordu ki, en geç bir ay içinde Marmara’ya girerek İstanbul’u alacaklarını düşünüyorlardı. Ancak hiç beklemedikleri bir şekilde uğradıkları bu yenilgiyle planları suya düşmüş oluyordu. 18 büyük savaş gemisinin katıldığı bu muharebede 7 gemileri savaş dışı kaldığı gibi üzerlerindeki 44 top da suya gömülmüştür. Buna karşılık Türk Müstahkem Mevkii Komutanlığı, topçu gücünü büyük ölçüde korumayı başarmıştır. Sonuçta Birleşik Filo, sadece denizden zorlamayla boğazı geçemeyeceğini anlamış, kara kuvvetlerinin dahil edilmesiyle savaşın süresi ve sonuçları da değişmiştir.[1]

Boğazın açılmaması Çarlık Rusya’sını sadece silah ve malzeme yardımlarından yoksun bırakmamış aynı zamanda yarım milyonu bulan İngiliz ve Fransız askerlerini bu cepheye çekerek, Alman cephesinden uzak tutmuş ve Almanya’nın Doğu Avrupa’daki harekatını kolaylaştırmıştır. Ancak buna karşılık 310.000 kişilik seçme Türk askerini de buraya bağlamış ve Türkiye’nin insan kaynaklarını burada sarfederek diğer cephelerde zayıf kalmasına sebep olmuştur. Buna bağlı olarak İngilizler, Filistin ve Irak’ta kendi lehlerine daha çabuk sonuca gitmiş, Rusların da doğudaki harekatlarının gelişmesi kolaylaşmıştır. Türk kuvvetlerinin Çanakkale boğazını kapaması, savaşın 1916’da biteceği düşüncelerini bitirmiş savaşın iki yıl daha uzamasını sağlamıştır.[2]

Çanakkale Savaşı ile Türk askerinin Balkan Savaşı sırasında kaybettiği itibarını ve özgüvenini yeniden kazandığı görülmektedir. Zira, I. Dünya Savaşı’na kadar siyasi çekişmeler yüzünden yaşanan Balkan savaşındaki hezimet, Türk subayları arasında asla unutulmamış, bu zafer sayesinde diğer ülkelerin komutanlarından üstün olduklarını gösterme fırsatı bulmuşlardır. Bu başarıyla, Türk’ün bittiği sanılan askeri gücünün tükenmediği, koşullar ne kadar ağır olursa olsun iyi yönetildiği takdirde, tüm zorlukların üstesinden gelebilecek güç ve inanca sahip bulunduğunu göstermiştir.

Çanakkale’de bu derece önemli bir zaferin kazanılması, Türk ve Alman müttefikleri arasında farklı düşüncelere de yol açmıştır. Almanlar komuta heyetinin başında Liman von Sanders’in bulunmasından ve başka Alman subaylarının da görev yapmış olmasından dolayı zaferin asıl sahibi olarak kendilerini görmektedir.[3] Gerçekten de Ordu Komutanıyla birlikte bazı kolordu ve tümen komutanları Almandı. Çanakkale savaşları sırasında toplamı 500’e yakın Alman subay ve eri muharebe bölgesinde görev yapmıştır. Oysa Alman ordusunun muharebelere fiilen katıldığını söylemek için, kayda değer miktarda Alman birliğinin muharebeye katılması gerekirken hiçbir Alman kıtası çatışmaya girmemiştir. Bu 500 Alman askerinin yarıya yakını boğazlarda, diğerleri de istihkam ve topçu birliklerinde görev yapmıştır. Özellikle kara savaşında birinci hatta çarpışan Alman birliği olmadığı gibi, Alman personeli de bulunmamaktadır. Almanların kara savaşı sırasında verdiği iddia edilen maddi destek de abartılmış, savaş Türk’ün elindeki silah, mühimmat ve Türk’ün kanı ile kazanılmıştır.[4]

Kara harekatının sona ereceğinin Türk tarafı tarafından zamanında haber alınamayıp tedbir alınmaması bir keşif ve istihbarat yanılgısı olarak değerlendirilmektedir. Ancak buna rağmen Türk ordusunun düşmanı denize dökecek silah ve cephane imkanlarına sahip bulunmadığı bir gerçektir. Aslında İngilizler, yarımadanın boşaltılmasını çok iyi planlamışlar, büyük bir gizlilik içinde ve ustaca uygulamışlardır. Bu sayede neredeyse hiçbir zayiat vermeden kuvvetlerini çekmeyi başarmışlardır.[5] Bu sebeple müttefikler Çanakkale’de yenilgiye uğradıklarını kabul etmezler ve kaçışlarını adeta bir zafer şeklinde değerlendirirler. Böyle bir yaklaşım tarzının, İngilizlerin iç ve dış kamuoyunda sarsılan prestijleri kurtarma çabasından öteye geçemediği ise aşikardır.

Çanakkale Savaşı’nın askeri yönü üzerine en fazla tartışma, kayıpların miktarı üzerine yapılmaktadır. Konuyla ilgili her kaynağın farklı rakamlar vermesi, meseleyi daha da karışık hale getirmektedir. Halk arasında yaygın olarak bilinen 253.000 Türk’ün burada şehit olduğu bilgisi, bu açıdan zaman zaman eleştirilere uğramaktadır. Buna göre en güvenilir kaynak olması icabeden Türk Genelkurmayı’nın kayıtlarına göre, kara savaşlarında 57.084, deniz muharebesinde 179 toplam 57.263’ü şehit, geri kalanı yaralı, esir ve kayıp olmak üzere 211.000 zayiat vermiştir.[6] Liman von Sanders’e göre 218 bin zayiatın 66.000’i şehittir.[7] Kayıplar konusunda rakamların bu derece farklı olması savaşla ilgilenenler arasında zaman zaman polemiklere de yol açmıştır. 2000 yılındaki Çanakkale Zaferi Kutlama törenlerinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’de 250 bin şehit rakamını kullanmış, bunun üzerine Genelkurmay ATESE Başkanlığı bir açıklama yaparak asıl rakamın 57 bin olduğunu ileri sürmüştür.[8] Takibeden günlerde de Çanakkale savaşları bu yönüyle gazete sütunlarında yer almaya devam etmiştir. Deniz Harb Akademisi Komutanı Tuğamiral İlker Güven, konuşmasında 211 bin şehit verildiğini söylemiş,[9] Çanakkale ile ilgili araştırmalarıyla tanından yazar Mehmed Niyazi’de tartışmalara katılarak, kendi incelemeleri sonucunda bu sayının 253 bin olduğu ileri sürmüştür.[10]

Buradaki tartışma belgelerde şehit sayısına diğer kayıpların eklenip eklenmemesi konusundadır ki, bizce de eklenmesi gerekir. Zira, savaşta hasta ve sakat olanların büyük bir bölümü iş göremez olmuş, bir çoğu da hayatlarını hastanelerde kaybetmiştir. Bu rakamlardan hangisi doğru olursa olsun insan kayıplarının Türk milletine çok pahalıya mal olduğu bir gerçektir. En fazla ihtiyacı olduğu bir dönemde Türk milleti binlerce okumuş ve aydın evladını bu savaş sonucunda kaybetmiş, bunun acılarını ve olumsuzluklarını yıllarca üzerinden atamamıştır.

Kesin olmayan tahmini rakamlara göre, 100.000’den fazla öğretmen, mülkiyeli, tıbbiyeli ve Türk Ocakları’nda yetişmiş okur-yazar kaybedildiği sanılmaktadır. Böylece o günün koşullarında ülkenin beyin takımını oluşturan küçümsenmeyecek bir sayıya ulaşan bu kayıpların, olumsuz etkileri, savaş sırasında olduğu kadar, bu savaşı izleyen Milli Mücadele döneminde de fazlasıyla hissedilmiştir.[11]

Müttefiklerin kayıplarına gelince, onların kayıpları da Türklerinkinden farklı değildir. Fransız kaynaklarına göre hastalıktan ölen, yaralı, esir ve kayıplarında dahil edilmesiyle zayiatları; İngilizlerin 170.000, Fransızların 40.000’den fazladır.[12] Nihal Atsız’a göre ise müttefiklerin zayiatı İngilizlerin 250.000, Fransızların 47.000’dir.[13] İngiliz ve Fransızların deniz ve kara harekatı boyunca burada yarım milyondan fazla asker tutmaları ve bunun yarısını kaybetmiş bulunmaları, diğer cephelere kuvvet ayırabilme açısından, savaşın genel gidişi üzerinde de etkili olmuştur.

2. Siyasi ve Ekonomik Cephesi

Çanakkale deniz ve kara savaşlarında kazanılan zaferler, Balkan felaketi nedeniyle içte ve dışta sarsılmış bulunan Osmanlı Devleti’nin itibarını yeniden güçlendirmiş, İttihat ve Terakki hükümetinin ömrünü de uzatmıştır. Bu zaferle Türk milleti eski güç ve dinamizmini koruduğu, “hasta adam” nitelendirmesinin yanlışlığını ortaya koymuştur. Kuşkusuz Çanakkale Savaşı’nın en önemli siyasi sonucu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlamış olmasıdır. Zira, İstanbul’un o sırada ele geçirilemeyip, savaşın uzaması bambaşka şartlar doğurmuştur. I. Dünya Savaşı’nın sonunda ülkenin işgale uğraması karşısında verilen mücadelenin en önemli dayanak noktası Çanakkale’nin verdiği moral güçtür.

Yeni kurulacak Cumhuriyet liderini de bu savaşta bulmuştur. Çanakkale’ye Anadolu’nun her yerinden 310.000 asker gelmişti. Bu askerler orada bulunduğu sırada Kaymakam (Yarbay) Mustafa Kemal Bey’in verdiği doğru kararlar ve adeta ölüme karşı meydan okuyuşuyla gerçek bir lider olduğunu görmüşlerdi. İlk önce düşmanın karaya asker çıkaracağı yeri doğru olarak tespit etmiş, daha sonra verdiği isabetli ve cesur kararlarla savaşın gidişatı üzerinde etkili olmuştu. Bir süre sonra Liman von Sanders, Anafartalar’daki birliklerin tümünü onun yetkisine bırakmaktan çekinmemiştir. O saldırı anında askerinin önünde olarak örnek bir komutan olmuştur. Hatta bir taarruz hazırlığı sırasında askerin isteksiz olduğunu görmüş, kendisinin tepeye çıkarak kırbacıyla işaret verince hücuma kalkılması emrini vermişti. Görgü tanıkları orada vurulmamasını Allah’ın bir yardımı olarak değerlendirmişlerdir.[14] Elbette bunları gören askerler memleketlerine döndüklerinde gördüklerini ve duyduklarını herkese anlattılar. Milli Mücadele’nin daha başında Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya geçtiğinde artık herkes tarafından “Anafartalar Kahramanı” olarak tanınıyordu. O, İngilizleri bir kez yenmişti, dolayısıyla yine yenebilirdi. Mustafa Kemal Paşa, gerek Erzurum gerekse Sivas kongrelerinde bu yüzden hiç yadırganmadan kabul görmüş, büyük Millet Meclisi’nin açılışında da siyasi bir lider olarak Türk halkının önüne geçmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinde ne kadar önemi varsa, onun hayatında da Çanakkale Savaşları’nın o kadar büyük yeri vardır.

Çanakkale Savaşı’nın Dünya tarihine diğer bir etkisi de Çarlık Rusya’sının yıkılışı dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Boğazlar açılamadığından İtilaf Devletleri Rusya ile aracısız irtibat sağlayamamış ve Çarlık ordularının çok ihtiyaç duyduğu silah ve malzeme yardımı yapılamamıştı. Bunun neticesinde mahsur kalan Rusya içeriden çökerek, Bolşevikliğin eline düşmüştü. Eğer Rusya’ya yardım ulaşabilse, savaş daha çabuk bitebilir, Ruslar tarihleri boyunca istedikleri İstanbul’un işgalini gerçekleştirebilirlerdi. Bunun karşılığında ise Almanların Bağdat demiryolundan yararlanmalarına engel olunamamıştı. Doğu cephesinde serbest kalacak Rusların batıda Almanya’ya yüklenmelerine fırsat tanınmamış oldu.[15]

Savaşın Rusya’ya etkileri bu kadarla kalmadı, müttefikler 25 Nisan 1915’de Gelibolu’ya bir çıkarma harekatına giriştikleri günlerde, Almanya ve Avusturya kuvvetleri de Galiçya’da Ruslara karşı taarruza geçmişlerdi. Bu savaşın sonu da Rusya için tam bir hezimet olmuştu. Çanakkale Savaşı’nın Türk ve Almanların lehine gelişmesi Bulgaristan’ın da kararsız tutumunda değişikliğe yol açmış, Ekim 1915’te Bulgaristan’ın savaşa katılması, Rusya üzerinde bir şok tesiri yapmıştı. Çünkü artık İstanbul’un Trakya’dan yapılacak bir saldırı ile alınması söz konusu olmayacağı gibi, Türkiye’nin kazandığı bu avantajlı durumun, Rusya’yı etkilememesi için “Osmanlı Devleti” ile ayrı bir barış yapılması bile gündeme gelmişti. Diğer taraftan Bulgaristan’ın Merkezî Devletler tarafına dönmesi üzerine, İngiltere ve Fransa bilhassa Selanik yolunun Bulgarlar tarafından kesilmesinden büyük endişe duymaya başlamışlardı. Kısaca bütün bu olaylar bir araya getirildiğinde Çanakkale Savaşlarını ile birlikte boğazların ele geçirilememesi, Rusya’yı hem ekonomik ve hem de askeri ve siyasi bakımdan adeta boğmuştu. Başta da açıklandığı gibi, Çanakkale’deki Türk zaferi, Rus Çarlığı’nın yıkılmasının en etkin faktörü olmuştu.[16]

Anlaşma Devletlerinin Çanakkale’de başarısız olmaları, Bulgaristan’ın dışında diğer Balkan ülkeleri üzerinde de etkili olmuş, Romanya, İtalya ve Yunanistan’ın bir süre daha savaş dışında kalmalarını sağlamıştır.

Çanakkale Savaşı’nın ilginç sonuçlarından birisi de savaşan tarafların bir süre sonra dost olmalarıdır. İngiltere’nin sömürgeleri olan ve kısaca Anzac olarak adlandırılan Avustralya ve Yeni Zelandalı askerler, başlangıçta kendilerine anlatıldığı gibi, Türkleri vahşi ve barbar bir kavim olarak görmekteyken, savaş sırasındaki tecrübelerinden bunun gerçek olmadığı kanaatine sahip olmuşlardır. Ayrıca, İngiliz komutanların kendi hayatlarını cömertçe harcamaları da tepkilerine neden olmuş, bu olaylar gitgide aralarında ulusal bilincin doğmasını sağlamıştır. Bu yüzden 1922 yılında, Türk ordusunun Anadolu’daki harekatı sırasında İngilizlerle karşı karşıya gelme ihtimali doğduğunda, İngiltere bu ülkelere asker göndermeleri için tekrar çağrıda bulunmuşsa da, tarihinde ilk kez “ret” cevabıyla karşılaşmıştır. Bu bir ölçüde sömürgeciliğin de çöküşü anlamına gelmektedir. Ayrıca, İngiliz- Fransızların, Müslüman bir devlet karşısında yenilmeleri, kendi sömürgelerinde yaşayan müslüman halk arasında prestijleri küçültmüş, hatta bu devletlerin müstemleke halkını, karşı koymaya teşvik etmiştir.

Savaş özellikle İngiltere’nin içinde, siyasi değişikliklere yol açmış, sefer kararı veren liberal hükümet önce kolasiyonu kabul etmiş daha sonra da 1916’da istifa ederek, yerini başka bir hükümete bırakmıştır. Harekatın mimarlarından Winston Chruchill Bahriye Nazırlığı’ndan ayrılarak bir piyade taburuna komuta etmek üzere Fransa’ya gitmiştir.[17]

İtilaf devletleri tarafından Boğazların açılarak Rusya’ya ulaşılması halinde Rusya, dış alım-satım olanağına kavuşacağından, ekonomik dengesini kurup sıkıntıdan kurtulacak, İngiltere ve Fransa da, Rusya ve Romanya’nın zengin buğday ürünlerinden yararlanıp, gerek silahlı kuvvetlerinin, gerekse halkının yiyecek ihtiyaçlarını sağlamış olacaklardı ki, bu gerçekleşmemiştir. Keza boğazlar açılabilseydi, Tuna yolu da yeniden trafiğe açılıp Karadeniz’deki 120 parça ticaret gemisinden yararlanma olanağı elde edilecekti. Halbuki Çanakkale Zaferi, yalnız Rusya ile İngiltere, Fransa’nın değil, bunların aynı zamanda diğer Batılı devletlerle olan karşılıklı ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemiş, ne İngiltere, Fransa müttefiki olan Rusya’ya ihtiyacı olan silah ve cephaneyi ulaştırabilmiş ne de Rusya Batılıların ihtiyacı olan buğdayını Akdeniz’e aktarabilmişti. Nitekim Karadeniz’de; İngiltere, Rusya, Fransa, Belçika ve İtalya’nın toplam 85; Yunanistan, Romanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda’nın toplam 27; Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam tonajı 350.000’i bulan ticaret gemisi mahsur kalmıştı. Sonuç olarak I. Dünya Savaşı başında Boğazların kapatılıp, bu savaş sonuna kadar açılamaması, kuşkusuz uluslararası ticarî ilişkileri de olumsuz yönde etkilemiştir.[18]

3. Sosyal Cephesi

Bugüne kadar askeri ve siyasi yönlerinin daha çok ön planda tutulduğu Çanakkale Savaşı’nın, özellikle Türk toplumunun sosyal hayatına da etkisi büyük olmuştur. Zayiatın 250 bin kişi civarında olduğu gözönünde bulundurulursa, yaklaşık 1,5 milyon Türk’ün aile bağlarıyla bu savaştan etkilendiği görülür. Eğer bunlara akrabalık, komşuluk ve arkadaşlık bağları da eklenirse, neredeyse o günkü bütün Anadolu nüfusunun Çanakkale Savaşı’yla doğrudan ilgisi bulunabilir. Çanakkale cephesinden dönmekte olan bir Türk subayının hatıralarındaki şu manzara Türk halkının o günlerde içinde bulunduğu durumu en çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermektedir:

Sonra şafak sökerken alay Marmara sahilini takip eden yürüyüşe başlamıştı. Tespit edilen program dahilindeki mevkiler, yollar üzerinden yürüyerek her akşam yeni bir mahalle varıyor ve her geceyi muhtelif köylerde geçiriyorduk. Bir gün Tekirdağı civarında Aşıklar köyüne gelmiş ve o geceyi de burada geçirmiştik. Sabahın alaca karanlığında hareket hazırlığı yapıyorken karşıma elinde küçük bir çocukla bir ihtiyar dikildi. Kısık bir sesle açlığından, yoksulluğundan, bin bir elem ve ihtiyaçlarından bahsettikten sonra yanındaki sekiz yaşındaki kız çocuğu için efendi bu çocuğu Allah rızası için benden alın, onu ve beni ölmekten kurtarın! diye bana yalvarıyordu. İhtiyarın içeri doğru çöken gözlerinden, birbirine karışmış beyaz sakalına düşen yaşları gördükçe, sabahleyin tesadüf ettiğim şu hazin manzara beni adeta dondurmuştu. Kendi kendime bu ne acı tecelli diyordum! Bir baba çocuğunu bilmediği, tanımadığı bir adama müebbeden nasıl teslim edebilir! Çocuk ve babası her ikisi sabah soğuğunda çıplak ayaklarıyla taşlara basıyordu. Giydikleri parça parça elbisenin deliklerinden, esmerleşen cılız vücutları görünüyordu. El ele tutuşmuş ayakta benimle konuşurken takadları tükendiğinden dizlerinin titrediğini görüyordum.

Çocuğu almaya karar verdim. Zabit eşyası yüklü mekkare hayvanını sevkeden neferin birisine arkadaş! şu çocuğu hayvanın üstüne geçici olarak oturtunuz, dediğim zaman ihtiyar baba sevindi. Ellerime sarılarak ağlamaya başladı. Sürekli bana dua ediyordu. Kendisine biraz para, İstanbul’daki evimizin adresini de vermiş ve muhabere etmesini de tembih etmiştim.

Oradan ayrılıyorduk. Fakat çocuk babasının yanından ayrıldığının farkında değil. Babası hayvanın üstündeki eşyaların arasına oturtulan çocuğuna yaklaştı. Sarı saçlarını parmaklarıyla tarayarak okşadı, birdenbire gözlerinden yağmur gibi boşalan yaşlar içinde eğilerek küçük kızının renksiz, yanaklarından öptü. Yüzünü, gözünü, yanaklarını derin derin bir daha kokladı. Alay yürüyüşe başlamış ileriye doğru giderken bir taşın üstüne çömelen ihtiyar baba, başını iki eli arasına aldıktan sonra ümitsiz ve yaşlı gözleriyle bize doğru bakarken, yürüyüşümüzle onu kaybetmiştik…”.[19]

Öte yandan Çanakkale’de savaşan ve sağ kalan askerler hayatlarını nasıl ve hangi şartlarda sürdürmüşlerdir, ya da bir yakınını Çanakkale’de şehit verenler bunu nasıl karşılamışlardır? Maalesef bu konudaki çalışmaların sayısı birkaç adedi geçmez. Herkes savaşların nasıl cereyan ettiğini, kaç geminin gelip, kaç mermi atıldığını bilebilir ancak bunu yaşayan insanların hayatlarını merak etme noktasında zaafımız olduğu aşikardır. Birçok hatıra yazılmış olmasına rağmen, orada savaşanlar büyük bir alçakgönüllülükle kendi özel hayatlarından asla bahsetmemişlerdir. Bu tür bilgileri ancak satır aralarında, ayrıntılar arasında bulmak mümkündür.

Bu konudaki nadir çalışmaların ilki “Mülakatlar” başlığıyla 1918’ de Yeni Memua’nın özel Çanakkale sayısı münasebetiyle yapılan görüşmeler olmuştur. Ruşen Eşref Ünaydın, 5 Çanakkale gazisiyle görüşmekle beraber burada anlatılanlar sadece savaş sırasında yaşananlarla sınırlı kalmıştır.[20]

Geriye dönebilen askerlerin yaşadıklarıyla ilgili en çarpıcı örneklerden birisi 18 Mart Deniz Savaşı sırasında kaldırdığı 276 kg.’lık mermiyle Ocean zırhlısını batıran Seyit Onbaşı’nın hayatıdır. Savaşın sona ermesiyle memleketine dönen Seyit Onbaşı, bundan sonraki günlerini köyünde geçirmiştir. Odun kömürü yaparak Havran’a pazara götürür, geçimini öyle temin edermiş. Daha sonraki yılarda Havran’da Hacı Osmanoğulları’nın zeytinyağı fabrikasında hamallık yapmıştır. 1939 yılında zatürreye yakalanmış ve Aralık ayında vefat etmiştir. Yaşadığı yıllarda hiçbir yerden yardım almadan kendi alın teriyle geçinen Seyit Onbaşı, ölümünden 28 yıl sonra ilk defa hatırlanmış 1967-1968 öğretim yılında Havran’da “Koca Seyit” adı bir ilkokula verilmiştir. 1980 yılında Havran merkezinde Koca Seyit adına bir cami yaptırıldığı gibi adı da bir sokağa verilmiştir. 1993 yılında ise adına bir anıt yaptırılmış, doğduğu “Çamlık” köyünün adı da “Koca Seyit Köyü” olarak değiştirilmiştir. Hiç değilse memleketlileri Seyit Onbaşı’yı unutmamakta ve her yıl 18 Mart günü Kur’an-ı Kerim ve Mevlit okutularak anılmaktadır.[21]

Çanakkale Savaşı hakkında araştırmalarıyla tanınan amatör tarihçilerden Mehmet İhsan Gençcan’ın karşılaştığı bir gazinin durumu ise bu zaferi borçlu olduğumuz insanların karakterleri hakkında çok net bilgiler sunmaktadır. Gazi’nin adı Celal Dümtek’tir ve Çanakkale Savaşı sırasında patlayan bir top mermisi sebebiyle iki bacağı da dizkapaklarından kesiktir. Kesik yerler meşin kaplıdır, bunun sebebi olarak Kahraman Celal, “çirkin göründüğünden değil, yerde sürünürken acıdığından (!)” meşin kapladığını söylemektedir. Oysa bu durumdan kendisi hiç üzüntülü değildir, maaş, toprak istemeyen Celal Dümtek’in söylediği sözler, kalbinin ne kadar mutmain olduğunu göstermektedir: “Ben sürüneyim ama, milletimin başı göklerde olsun. Milletimin şerefi yüksek dursun. Ne olacaktı yani, ben sağlam bacakla, istilâ edilmiş bir vatanda dolaşacaktım… daha mı iyi idi?”.[22]

Ali Galip Gençoğlu, Türk ordusuna uzun süre hizmet eden bir subaydır. Hatıralarında onu asker olmaya özendiren, memleketlisi Mehmet Çavuş’un çocukluğunda dinlediği kahramanlık öyküleri olduğunu aktarmaktadır. Onun gibi olmak istemiş, Milli Mücadele’ye katılmış ve İzmir’in kurtuluşuna şahit olmuştur. Ama o zamana kadar görmediği Mehmet Çavuş’u tanıma arzusu hiç azalmamıştır. Vaktiyle bütün gazeteler ondan bahsetmiş, valiler, kaymakamlar o geleceği zaman karşılamaya çıkmışlardır.

Bir gün Onun Çiçekdağ kasabasının Safalı köyünde yaşamakta olduğunu öğrenir. Hemen yanına gider ve sohbete başlarlar. Ama kahraman eskisi gibi güçlü görünmemektedir. Hastalanmıştır yakın zamanlarda. Rengi biraz soluk ve bakımsız görünmektedir. Aralarında geçen konuşma sanki bütün gazilerin yaşadıklarının bir özetidir:

“Vücudumdaki yaraların miktarını bilemiyorum, bunu doktorlara muayene ettirin, kanunun bahşettiği haklardan bana da bir hak tanıyın dedim. Duyan bile olmadı. Bir kurşunla vurulup gitseydim, şehit olmuş hizmetlerimin manevi mükafatını almış olurdum. Bu mukadder değilmiş, hiç olmazsa şuracıkta birkaç günlük ömrümüzü yoksulluktan kurtarmak için yardım istedim, buna da aldırış eden olmadı.

Her ikimiz birden. Şu halde suyu getiren ile destiyi kıranın hiçbir farkı yokmuş demek zorunda kaldık.

– Ağam, Harp madalyaların yok mu?

– Evet vardır. Gerek harp madalyalarım ve gerekse istiklâl madalyam vardır. Ve iç cebimdedir. Madalyalara yakışır bir kılığım olmadığı için madalyalarım bana bir şeref değil bir utanç olduğu için iç cebimde taşımaktayım dedi.

Evet doğrudur benim madalyalarım da aynı mülahaza ve aynı sebeplerle iç cebimde idi. Biz neden böyleyiz öldürmek için cephelere sevk ediliriz, ölürsek şehitliğe erdiğimize iftihar ederiz, şayet ölmez de dönersek gazi oluruz. Ve geride kalan birkaç günlük ömür yaşamak zorundadır.[23]

Yukarıdaki örneklerde de görüleceği gibi zorlu savaşlardan zaferle çıkan kahramanlar, ağır hayat şartlarının altında ezilmeye terkedilmiştir. Gerçi kendisine harp malûlü aylığı bağlananlar da vardır, ama Selahattin Altıntoprak gibi durumu nisbeten iyi olduğu için “ben bu aylığı almak için savaşmadım, bunun karşılığında para isteyemem” deyip yardımı reddedenler de olmuştur.[24] Çanakkale Savaşı’nda çarpışan gazilerin sayısı her yıl gittikçe azalarak sonunda bugün hiçbiri hayatta kalmamıştır. Son Çanakkale Gazisi Hüseyin Gümüş’de 21 Mart 2000 tarihinde hayata gözlerini yummuş, cenazesinde sadece 5-10 kişilik cemaatla Selçuk (İzmir) mezarlığına defnedilmiştir.[25]

Çanakkale’de yaşadıkları onca zorluğa rağmen, sağ kalan askerlerin tek isteği biraz saygı ve yapılanların kıymetinin bilinmesi olmuştur. Bu konuda Çanakkale’den dönmekte olan birliğin subayının söyledikleri, herşeyin özetini vermektedir:

“Yağmur yağıyordu, soğuk bir rüzgar esiyordu… gerçekten, yollarda çok zorluk çekiyorduk. Bu subaylar, bu erat zorluk içindeydi. Biz bu zorluğu namus için, vatan için çekiyorduk. Bu bakımdan geride, sobalarının başında kalanlar bizi düşünmelidirler. Millete gazi ve şehit babalarına iyi davranmalıdırlar. Biz kanımızla bir zafer abidesi dikmeğe, yükseltmeğe gayret ederken düşünmeliyiz.”[26]

Çanakkale Savaşı’nın Türk halkı üzerindeki etkileri elbette bu kadarla kalmamıştır. Bir de şehitlerin geride kalan yakınlarının durumuna bakmak Türk halkının bu savaştan ne ölçüde etkilendiği hakkında bir fikir verebilir. Ateş düştüğü yeri yakar derler, gerçekten de öyle. Eğer o yıllara yakın yaşamış insanların anılarına bakarsanız, Çanakkale benliklerinde derin izler bırakmıştır. Kimisi oğlunu, kimisi kardeşini veya sevgilisini o topraklarda bırakmıştır. Bunlar kolay unutulacak acılar değildirler. Tıpkı Niyazi Berkes’in 30’ların sonlarında halkevi vasıtasıyla kültür araştırmaları için gittiği Ankara’nın Bayındır köyünde rastladığı yaşlı nineninki gibi:

“Bir kapı eşiğinde çok yaşlı bir kadın oturuyordu. Üstü başı yama içinde. Bu yaşlı ninenin elinde bir borazan ağızlığı. Ona baka baka ağıtlar okuyordu. Çanakkale savaşında şehit düşen borazancı oğlunun ağızlığını sağ kalan askerler ona getirmişler. O günden beri o nine (tarlaya çalışmaya gidemeyecek yaşta olduğundan) oğlundan kalan ağızlığa baka baka ağıt söylüyordu. Yetiştirdiği evlâdından elinde bir o boru ağızlığı kalmıştı. Titrek, hafif sesiyle on yedi, on sekiz yıldır yaktığı ağıtları okuyordu. Gözlerimden boşanacak yaşları saklamak için gençlerin arkasına saklandım. O seste bütün Türk halkının iniltisi yansıyordu.” Bu satırları Niyazi Berkes’ten aktaran yazar dipnota şunları eklemiş: “Niyazi Berkes, yıllar sonra bu öyküyü bana anlatırken tam karşımda oturduğu için gözyaşlarını saklayacak yer bulamadı”.[27]

Buna benzer örneklere Aydın Ayhan’ın Balıkesir yöresinde derlediği anılarda da rastlanmaktadır. Evlerinin alt katında oturan Şemsi Nene ismindeki yaşlı kadının kocası üç günlük evliyken, gönüllü olarak Çanakkale’ye gitmiş ve bir daha geri dönememiştir. Şemsi Nene, kocasının cepheden gönderdiği “Şemsim, Güneşim” diye başlayan sararmış mektupları evinin duvarlarına asmış, her sabah onların karşısında yarım bıraktığı yerden hatim indirmektedir. Şemsi Nene, kocasına söz verdiğini söyleyerek ölünceye kadar evinden dışarıya çıkmamıştır. Ali Kadir Amca ise babasını Çanakkale’de yitirmiştir. Kendisi küçük yaştayken babası şehit düşmüş, resmi de olmadığı için onu hiç görmemiştir. Oysa annesi onu her gördüğünde ayağa kalkar “beyimin yadigarı” diyerek oğlunun elini öpmektedir. Bayramlarda halası ve teyzeleri dahi aynı şekilde davranmaktadır. Zira o, bir Çanakkale şehidinin yadigarıdır. İvrindi köylerinden Şerif Dede, üç oğlunu da farklı cephelerde olmak üzere I. Dünya Savaşı’nda şehit vermiştir. En küçük oğlunu Çanakkale’ye gönderdiği günü Kur’an-ı Kerim’in bir köşesine not düşen Şerif Dede her yıl çevre köylere haber verir ve gelenler cepheye giden gençlerin uğurlandığı çeşme başına toplanır, diz çöküp bir yıl boyunca çektikleri tespihlerin okudukları Kuran’ın duasını yaparlar. Gözyaşları içinde gerçekleşen bu olay adeta kaybettikleri evlatları için her yıl düzenlenen bir ayin şeklini almıştır.[28]

Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkündür. Çanakkale ile ilgili anılara baktığınızda hepsinde bir hüzün ve gözyaşı seli insanı etkisi altına almaktadır. Ancak Türk milleti Çanakkale zaferiyle her zaman gurur duymuş ve orada savaşanları, geride bıraktıklarını aziz bilmiştir. Bugün dahi Türk insanı için Çanakkale Şehidi ya da Gazisi’nin torunu olmak övünç duyulacak bir hadise olmaya devam etmektedir. Bu sebeple Çanakkale Savaşı’nın Türk toplumu üzerindeki etkilerinin de halâ sürdüğünü söylemek yanlış olmasa gerektir.

4. Çanakkale Savaşı’nın Türk Edebiyatına Tesiri

Çanakkale savaşlarının tesirleri edebiyatçılar üzerinde de derin izler bırakmıştır. Milletlerin tarihlerini, düşüncelerini, estetik yönlerini daha doğrusu en geniş manada duygularını anlatmada önemli bir görevi yerine getiren sanatçıların, toplumu her yönden etkileyen Çanakkale savaşları karşısında da duyarsız kalması mümkün değildi. Hatta cephede olup bitenlerin halka daha iyi anlatılması için devlet tarafından bazı şair, yazar ve ressamlar 1915 Haziranı’nda savaşın henüz devam ettiği günlerde Çanakkale’ye götürülmüş; orada gördüklerini ve hissettiklerini halka ve gelecek nesillere aktarmaları istenmişti.

Bu geziye katılanlar sanatçılar şu isimlerden oluşuyordu: Ağaoğlu Ahmet, Ali Canip, Celâl Sahir, Çallı İbrahim (ressam), Enis Behiç (Koryürek), Hakkı Süha, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Hıfzı Tevfik, Mehmet Emin (Yurdakul), Muhittin (Tanin gazetesi yazarı), Nazmi Ziya (ressam), Orhan Seyfi (Orhon), Ömer Seyfettin, Selâhattin (Darüleytamlar müdürü), Yekta (bestekâr), Yusuf Razi Bey ve İbrahim Alâettin (Gövsa).

smi geçen sanatçıların her biri şahit oldukları manzaralardan derinden etkilenmişler ve eserlerinde Çanakkale Savaşı’nı işlemişlerdir. Bu savaşı konu alan eserlerin başında şiirler gelmektedir. Yukarıda isimleri geçenlerden birisi olan İbrahim Alâettin Gövsa, “Çanakkale İzleri” adını verdiği ve cephede gördüklerini şiir türünde anlatan eserini “Anafartalar’ın Müebbet Kahramanına” altbaşlığıyla Mustafa Kemal Paşa’ya ithaf etmiştir.[29] 1918 yılında Yeni Mecmua’nın Çanakkale Savaşı üzerine yayınladığı özel sayısı, Çanakkale Savaşları hakkında edebi çalışmaların ilk görüldüğü yerlerden birisidir. Bu eserde devrin Osmanlı Padişahı Sultan Mehmed Reşad’a ait bir şiirden başka, Yahya Kemal, Ziya Gökalp, Midhat Cemal (Kuntay) gibi devrin önemli şairlerinin şiirleri yanısıra daha birçok şiir yer almaktadır.[30]

Elbette Çanakkale Savaşı’nı anlatan en güzel şiir, Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ının Asım isimli bölümünde yer alan “Çanakkale Şehitlerine” isimli şiiridir.

Çanakkale’de savaşın devam ettiği sırada orada bulunmamasına rağmen, sanki gözleriyle görmüşçesine kaleme alınan bu şiir adeta savaşla özdeşleşmiş, gerek savaşın geçtiği cephelerde sonradan dikilen anıtların üzerine konularak gerekse her 18 Mart töreninde okunarak adeta herkes tarafından ezbere bilinen bir eser haline gelmiştir. Necmeddin Halil Onan’ın “Bir Yolcuya” isimli şiiri da en az Mehmet Akif’in ki kadar akıllarda yer etmiş ve Çanakkale sırtlarındaki tepelere kazınarak, boğazı geçen herkesin okuması sağlanmıştır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Çanakkale Şehitleri” isimli şiiri de hatırlanması gereken en güzel eserlerden biridir.

Bunlardan başka devrin gazete ve derilerinde pek şiir, deneme, inceleme bulunmaktadır. Bunlar hakkında incelemeler yapan Bekir Oğuzbaşaran, Behçet Kemal Çağlar, Enis Behiç Koryürek ve Zeki Ömer Defne gibi şairlerin eserlerini değerlendirmiştir.[31] Çanakkale Savaşı’nın Türk edebiyatı üzerindeki tesirlerini inceleyen diğer bir yazar da İnci Enginün olmuştur. Enginün makalesinin yayınlandığı 1986 yılına kadar şiir, hikaye, anı ve romanlarda geçen Çanakkale savaşı konusunu ele aldığı yazısında, büyük bir devletin batışına sebep olan bütün bu savaşlar, aynı zamanda savaşanlara da büyük bir savaş tecrübesi kazandırmış, cephedeki mevzii zaferler ve kahramanlık hikâyeleri, millete dayanma gücü vererek Milli Mücadele’nin kazanılmasına zemin hazırladığı görüşündedir.[32]

Çanakkale Savaşı’yla ilgili şiir alanında birçok eser bulunmasına rağmen, diğer edebi türlerdeki çalışmalar aynı oranda olmamıştır. Tiyatro eseri olarak ilk çalışma Abdülhak Hamîd Tarhan’a ait “Yadigâr-ı Harb”tir. Ayrıca Midhat Cemal Kuntay’ın “Çanakkale Hakkında Manzum Piyes” ve Lütfi Özdemir’in 2 perdelik “Çanakkale” isimli eserleri bulunmaktadır.[33] Ayrıca 1991 yılında yayınlanan Zati Ürer’e ait “Çanakkale Ne Diyor” isimli bir piyes, bu sahadaki son eser olmuştur.[34]

Hikaye türünde Çanakkale Savaşı’nı bizzat gören Ömer Seyfettin’in kaleme aldığı “Çanakkale’den Sonra”, “Kaç Yerinden”, “Bir Çocuk Aleko” ve “Müjde” isimleriyle dört çalışması mevcut olup, Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Sümbül Kokusu” isimli hikayesi de ilk akla gelenlerdir.

Roman alanında ise son yıllara kadar Çanakkale Savaşı’nı müstakil olarak ele alan bir eser yoktu. Bununla beraber Cumhuriyet dönemi tanınmış romancılarımızın eselerinde kahramanlar bir şekilde Çanakkale Savaşı ile ilgilendiriliyordu. Bunlara örnek olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanındaki kahramanı bir kolunu Çanakkale Savaşı’nda kaybetmişti. Reşat Nuri’nin kahramanlarından birçoğu da Çanakkale’ye gitmişti. Halide Edip de Milli Mücadele’yi anlatan “Ateşten Gömlek” gibi romanlarını ve “Seyyid Onbaşı” gibi hikayelerini kaleme alırken, konularını hep Çanakkale Savaşı’yla bağlanmaktaydı. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın, Aka Gündüz’ün, Peyami Safa’nın ve diğer bazı yazarların eserlerinin içinde Çanakkale Savaşı’nın da yer aldığı I. Dünya Savaşı yıllarının cephe gerisi, maddî sıkıntılar ve onların yol açtığı ahlâk düşkünlüğü dile getirilir. Bu son derece önemli konu, bazı yazarların elinde bir duygu sömürüsünden öte gitmemiştir.[35]

Çanakkale Savaşı’nı romanın asıl konusu olarak ele alan ilk yazar ise M. Necati Sepetçioğlu olmuştur. “…ve Çanakkale” ana başlığı ile “Geldiler”, “Gördüler”, “Döndüler” isimleriyle üç cilt halinde 1990 yılında yayınlanan bu roman, yazarının da önsözünde ifade ettiği gibi, başlangıçta TRT’nin filme çekmesi amacıyla senaryo olarak yazılmış, ancak bu proje gerçekleşmeyince senaryo esas alınarak roman haline dönüştürülmüştür. Sepetçioğlu romanında savaşın yaşandığı yılların İstanbulu’ndan insan manzaraları vererek, savaşın bu insanları hangi yönlerde etkilediğini ele almaktadır. Ayrıca dönemin önemli şahsiyetlerine ve olaylarına tarihi gerçeklere bağlı kalınarak bilgiler verilmesine rağmen roman Çanakkale Savaşı’na daha çok duygusal açıdan bakışıyla ön plana çıkmaktadır.[36]

1998 yılında ise Çanakkale Savaşı’nı konu edinen iki roman yayınlanmıştır. İlki Sezen Özol’a ait “Çanakkale Askeri’ne Rütbe Gerekmez” isimli eserdir. Özol bu çalışmasında Balıkesir yöresinden Çanakkale Savaşı’na katılan kendi akrabalarının anılarından yararlanarak “Kanlı Sırt” cephesinde geçen olayları anlatmaktadır.[37] 1998 yılında yayınlanan diğer eser Mehmet Niyazi Özdemir’e ait “Çanakkale Mahşeri” isimli roman olmuştur. Bu kitabında yazar iki oğlunu başka cephelerde yitirmiş Oğuz amca ile oğlu Mustafa’nın Çanakkale cephesinde birleşmeleri çerçevesinde neredeyse savaşın bütün yönleri üzerinde durmaktadır. Bu sebeple roman, zaman zaman bir tarih kitabı kadar bilgilerle doldurulduğu halde kimi zaman da insanda bir duygu çoşkunluğu yaratacak seviyeye ulaşmaktadır.[38]

2001 yılında Remzi Kitabevi’nin yayınları arasında çıkan iki kitap, Çanakkale Savaşı üzerine son edebi çalışmalar olmuştur. Necati İnceoğlu’nun “Siper Mektupları” adını taşıyan çalışması adından da anlaşılacağı gibi bir romandan daha çok Çanakkale’de savaşmış yerli ve yabancı askerlerin mektuplarını edebi dille kurgulanmış bir kitap halindedir.[39] Aynı yayınevinden çıkan Buket Uzunuer’in “Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu” isimli kitabı ise Çanakkale Savaşı’nı konu edinen Türk edebiyatındaki son roman olmuştur.Yazar bu eserinde dedesi arayan bir Yeni Zelandalı kadının Çanakkale’ye gelerek geçmişe ait izler aramasını ve bu arada Çanakkale’nin bir köyünde rastladığı yaşlı Beyaz Nine ile ortak yönlerini hikaye etmektedir. Bu arada yazar, tarihi bilgileri romanına ustaca serpiştirmiş, ancak olaylar gerçekte olduğundan farklı, daha ziyade yazarın zihninde kurguladığı biçimde verilmiştir.[40]

Edebiyatın bir dalı olarak görülen folklor araştırmalarında da Çanakkale Savaşı’nın izlerine rastlanır. Türk halkının benliğinde canlı olarak yaşayan savaşla ilgili hatıralar zaman içinde form değiştirerek birer destan veya menkıbe haline gelmiştir. Bu menkıbeler incelendiğinde savaşın hemen hemen her safhasıyla ilgili örneklere rastlamak mümkündür. Seyyid Onbaşı’nın 276 kiloluk top mermisini kaldırışı, Cevat Paşa’nın rüyası ve şehitlerin ölümsüzlüğü gibi hikayeler halk arasında her zaman canlılığını korumuştur. “Kanlı Sırt”, “Bomba Sırtı” “Kemal Yeri” gibi cephelerdeki yer adlarının burada cereyan eden hadiselere göre verilmesi de tamamıyla savaşın getirdiği bir gerçekliktir. Bunların dışında Çanakkale Savaşı ile bağlantılı olarak ağaçlar, kuşlar, Hızır-İlyas söylenceleri etrafında gelişen bir çok menkıbe, savaşın halk kültürüne kattığı değerler olarak yaşamaya devam etmektedir.[41]

Çanakkale Savaşı ile ilgili olarak bugüne kadar birçok eser yayınlanmıştır. Bunlar hatıralar, incelemeler geniş bir yer tutmaktadır. Üstelik bunlar sadece Türklerin yayınlarıyla sınırlı olmayıp, savaşa katılan diğer ulusların da bu konu üzerinde bir hayli çalışması bulunmaktadır. Etkilerinin büyüklüğü ölçüsünde her millet kendi kültüründe Çanakkale Savaşı’nın anılarını yaşatmakta ve her türde eserler vermeye devam etmektedir. Çanakkale Savaşı hakkında yapılan yayınlar hakkında Hüseyin Yıldırım’ın çalışması önemli bir rehber niteliğindedir.[42] Yalnız bu çalışmada edebi türdeki eserlere fazla yer verilmediği görülmektedir. Bu yüzden araştırmacıların faydalanması amacıyla sahasındaki bu tek eserin güncellenmesi de bir zorunluluk olarak durmaktadır.

Edebiyat bir milletin hafızası gibidir. Bu yönüyle bakıldığında Çanakkale Savaşı üzerinde yazılanlar, o günleri, gelecek nesillerin zihninde canlı tutmuş, vatan, bayrak, din gibi ortak manevi değerlerin korunmasına yardımcı olmuştur. Hatta savaşın geçtiği 1915 yılının hemen ardından yazılan farklı türlerdeki eserler, Türk askerinin kahramanlığını vurgulayarak hem askerlere hem bütün Türk halkına moral vermiş, bütün yokluklara rağmen Milli Mücadele’deki kazanılmasını sağlamıştır. Şimdiye kadar bu alanda yapılanlar önemli bir boşluğu doldurmuşsa da, özellikle tiyatro, hikaye, roman gibi edebi türlerdeki eserlerin bu savaşın önemine nisbetle sayıca az olduğu göze çarpmaktadır. Özellikle Türk sinemasının bu konuyu işleyen hiçbir eseri bulunmamaktadır. Bu sebeple Türkiye’nin bağımsızlığının ve manevi değerlerinin korunmasında Çanakkale Savaşı tarihi olduğu kadar edebi olarak da önemli ve saygın bir konu olmaya devam edecektir.

Hasan MERT

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 368-376

ANMA MESAJI : 93 HARBİ SAVAŞI KADIN KAHRAMANI NENE HATUN’U SAYGI VE MİNNETLE ANIYORUZ


(1857-22 Mayıs 1955)

Erzurum’da doğdu. 98 yıl Erzurum’da yaşadıktan sonra yine Erzurum’da, zatürre hastalığından hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından yılın annesi seçilmişti.

Tarihimizde 93 Harbi olarak anılan 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Savaşı sırasında, Erzurum’daki Aziziye Tabyası’nın savunulmasında kahramanca çalıştı. Adını bu şekilde tarihe yazdırdı. Mücâdeleye, küçük yaştaki oğlunu ve kızını evde bırakarak katılmıştı. O sıralarda 20 yaşlarında genç bir gelindi.

7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri Erzurum’un Aziziye Tabyası’na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum’lulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı. “Moskof askeri Aziziye Tabyası’nı ele geçirdi.” Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladı. Kadın – erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Üç aylık bebeğini emzirmiş, “Seni bana Allah verdi. Ben de O’na emânet ediyorum.” Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı.

Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası’na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı – tırpanlı, taşlı – sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi. 2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi.

Hemen yaralıların tedâvisine başlandı. Nene Hâtun da yaralılar arasındaydı. Fakat o yarasına aldırmıyor, evindeki bebeğini unutmuş, diğer yaralıların kanını durdurabilmek, yaralarını sarmak için çırpınıyordu. Nene Hâtun böyle bir ortamda tanındı ve saygı ile sevildi.

O’nun, vatan için gece başlayan mücâdelesi, tüm düşman Erzurum’dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum’un her karış toprağında cephâne taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın zaferinde Nene Hâtun’un ve O’nun vatan aşkını paylaşan sivil insanların da payı vardı.

Savaştan sonra da Nene Hâtun, destan kahramanlarına yaraşır bir asâletle yaşadı. Kendisini ziyâret eden NATO’da görevli Amerika’lı subayın bir sorusuna: “O zaman vazifemi yapmıştım. Bu gün de ilerlemiş yaşıma rağmen aynı hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim.” cevabını vermişti.

LİNK : http://www.kimkimdir.gen.tr/

GÜVENLİK DOSYASI /// VİDEO : Savaşlarda Kullanılması Yasaklanmış 8 Silah


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=RtqxbdnLulA&feature=em-subs_digest

TARİH /// VİDEO : FATİH SULTAN MEHMET’LE SAVAŞAN DRAKULA VLAD TEPEŞ (KAZIKLI VOYVODA) 3.VLAD OSMANLI TARİHİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=z433zUAnoqY&feature=em-subs_digest

DUYURU : LAİKLİK VE ÇAĞDAŞ TÜRKİYE SAVAŞINDA SİZ DE NEFER OLARAK YERİNİZİ ALIN !!!!


DEĞERLİ YURTSEVERLER,

TÜRKER ERTÜRK KOMUTANIMIZIN DA DEĞİNDİĞİ GİBİ BU ÜLKEYE EN ÇOK ZARARI VERENLER AMERİKA, AVRUPA, YADA EMPERYAL GÜÇLER DEĞİL KADINI 3. SINIF VATANDAŞ OLARAK GÖREN, BİLİMİ VE ÇAĞDAŞ UYGARLIK SEVİYESİNİ ŞEYTANİ İCATLAR OLARAK GÖSTEREN DİN TÜCCARI YOBAZLARDIR. DÜNYADA NEREDE İLERLEMİŞ MEDENİYET VARSA ORADA BİLİM, UYGARLIK VE SANAT VARDIR. NEREDE KARANLIK, CEHALET, GERİ KALMIŞ MEDENİYET VARSA ORADA DA YOBAZLIK VE İRTİCA VARDIR. 100 YILLIK TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN EN BÜYÜK DÜŞMANI BUNLARDIR. GEÇMİŞTE DE ONLARDI GELECEKTE DE ONLAR OLACAK.

ELİMİZDEN GELDİĞİNCE BU KONUDA SİZLERE VİDEOLAR VE MAKALELER İLETİYORUZ. BİLGİLENMENİZE KATKI SUNMAYA ÇALIŞIYORUZ. LÜTFEN SİZ DE DUYARLILIK GÖSTERİP DAĞITIN. YAKIN GELECEKTE BİLİMSEL VE DEMOKRATİK YOLLARLA İŞ BAŞINA GELEMEYECEK BU YOBAZLAR NÜFUS ÇOĞUNLUĞUNU ELE GEÇİRİP BİR OLDU BİTTİ İLE VATANIN DEĞİŞMEZ DİNAMİKLERİNE SALDIRIP YOK EDEBİLİRLER Kİ ŞU ANDA BU SALDIRILAR SON HIZ DEVAM EDİYOR.

ATATÜRKÇÜ ÇAĞDAŞ MEDENİYET TARAFINDA OLAN HER BİREY BUNU BİR KURTULUŞ SAVAŞI OLARAK GÖRMELİ VE MÜCADELEYE KATILMALIDIR. BUGÜN BOŞVERİRSEK YARIN KARANLIK BİR DÜNYAYA UYANABİLİRİZ.

ÇAĞDAŞ BİR TÜRKİYEDE KALABİLMEK DİLEĞİ İLE HOŞÇA KALIN.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

İSTİHBARAT DOSYASI /// Savaş ve Rekabetin Değişimi : Ekonomik İstihbarat


Sava ve Rekabetin Deiimi – Ekonomik stihbarat.pdf

SURİYE DOSYASI /// Eski istihbaratçı İSMAİL HAKKI PEKİN : Tek yol var o da savaş !


Eski istihbaratçı: Tek yol var o da savaş!

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Aydınlık’taki köşesinde Türkiye’nin adım adım savaşa doğru gittiğini yazdı.

Pekin “Türkiye’ye kabul ettirilmeye çalışılanlar, dayatılanlar ve zorla bir deli gömleğinin içine sokulmaya zorlanması karşısında gidilebilecek tek yol var o da savaş" dedi.

İsmail Hakkı Pekin’in iddiasına göre "Çıkacak savaşta, tabii ki istenenleri yani ikinci bir Sevr’i reddetmesi durumunda, Türkiye’ye karşı kullanılacak güç PKK, onun içerdeki ve dışarıdaki türevleri ile DAEŞ olacaktır” iddiasında bulundu.

HALKIN DİRENME GÜCÜ ARTIRILMALI

İsmail Hakkı Pekin’in ‘savaş kehaneti’nde bulunduğu yazıdan çarpıcı bölümler şöyle;

“Ordunuz hem kafa olarak hem de güç olarak milli olmak ve halka dayanmak durumundadır. Savunmanızın güçlü olması, ordunuzun halka dayanması derken anlatmak istediğim halkın direnme gücünün arttırılması ve bütün dünyanın bunu bilmesidir. Dayanma gücünüzün artırılması için halkı örgütleyecek ve onun direnmesini, ülkeye sahip çıkma iradesini sağlayacak bir örgütlenme modeli yaratmanız ve bunu uygulamanız gerekir.”

ÖZEL KUVVETLER HAZIRLANMALI

“TSK, bir taraftan profesyonelleşirken bir taraftan da halkın bir savaş durumunda örgütlenmesini sağlayacak ve ona önderlik edecek bir sistem, örgüt tesis etmek durumundadır. Bunların bir kısmı savaş durumunda nizami orduyla birlikte hareket ederken bir kısmı da özel kuvvetlerle birlikte gerilla harbi ya da gayri nizami harp yapacak şekilde kullanılmalıdır. Ancak bu hazırlıkların şimdiden başlaması gerekmektedir. Tabii öncelikle de Türkiye’nin önünde bulunan savaşın nasıl cereyan edeceğini ve nasıl oluşacağını öngören bir çalışma yapmamız gerekmektedir”.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI : “Türkiye ile savaşmak için en iyi zaman şimdi”


“Türkiye ile savaşmak için en iyi zaman şimdi"

Yeni Şafak gazetesinin yazarı Mehmet Acet, bugünkü köşesinden çok çarpıcı bir açıklama yaptı.

Hükümete yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak gazetesinin yazarı Mehmet Acet, bugünkü “Yunanistan’dan Ankara’ya ulaşan gizemli istihbarat” başlıklı yazısında çarpıcı bir iddiada bulundu. Üst düzey bir askeri yetkili ile görüştüğünü ifade eden Mehmet Acet, şöyle yazdı: “2016 sonlarında Yunanistan Genelkurmay Başkanı Evangelos Apostolakis ile Savunma Bakanı Panos Kammenos Türkiye’yi görüşmek üzere bir toplantı yaptılar. Toplantıda Yunan Genelkurmay Başkanı, ‘Türkiye ile bir savaşa girilmesi halinde en iyi zamanın şimdiki zaman olduğu görüşünü iletti.’”

Mehmet Acet’in yazısının ilgili bölümü şöyle:

“Bir ay kadar önce Ankara’da üst düzey bir askeri yetkili ile 15 Temmuz darbe girişiminin TSK’da bıraktığı tahribat üzerine konuşuyorduk.

Sözünü ettiğim askeri yetkili bana, “Savaş uçağı kullanan pilotların yüzde 50’sinin darbe girişimine karıştığı için tutuklandığını, Havacı generallerin de yarısının aynı durumda olduğunu, bu açığı kapatmak için hızlı bir programla çalıştıklarını” anlatıyordu.

Askeri yetkili, tam o sırada Yunanistan’da yapılan bir görüşmeye sözü getirdi.

Baş parmağını omuzunun arkasına doğru götürerek, “Onun bilgisi buraya geldi” dedi. (Galiba, MİT ya da Genelkurmay İstihbaratı kast ediyordu)

Peki bu istihbarat neydi?

FETÖ’nün Türk ordusu üzerinde bıraktığı hasar, elbette Türkiye’ye kem gözle bakanların dikkatinden kaçmamıştı.

Üst düzey askeri yetkilinin anlattığı, Ankara’ya da ulaşan istihbaratın konusu şuydu:

2016 sonlarında Yunanistan Genelkurmay Başkanı Evangelos Apostolakis ile Savunma Bakanı Panos Kammenos Türkiye’yi görüşmek üzere bir toplantı yaptılar. Toplantıda Yunan Genelkurmay Başkanı, “Türkiye ile bir savaşa girilmesi halinde en iyi zamanın şimdiki zaman olduğu görüşünü iletti.”

Peki o toplantıdan nasıl bir karar çıkmıştı?

Muhatabımın ifadesiyle “Keşke ekonomimiz bu kadar kötü olmasaydı diye düşünüp vazgeçtiler.””

Odatv.com

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖCÜLER GEÇMİŞTE TERÖR OLAYLARINI SÖZDE ERGENEKON ÖRGÜTÜNE YIKM IŞTI /// HATIRLAYALIM : SENE 2013


PKK Gerçeğini anlattı : ’99 Sürecinde Ergenekon Savaşı Bitirmek İstemedi’

Aytekin Yılmaz, PKK davasından dokuz yıl cezaevinde kaldı.Şiddetin bir mücadele biçimi olarak benimsenmesine karşı çıkıyor, sivil toplum çalışmalarını Mahsus Mahal Derneği’nde sürdürüyor. 1999 yılında Öcalan’ın yakalanması sonrası Ergenekon Örgütü’nün neden savaşı bitirmek istemediğini Timetürk’e anlattı. Yılmaz’ın yeni barış sürecine dair görüşleri

Sayın Yılmaz 1999 İlk İmralı süreci üzerine yazdığınız bir yazıda Abdullah Öcalan 1999 da savaşı bitirmek istedi ama Ergenekoncu Paşalar savaş bitsin istemedi diyorsunuz bunun üzerinden şimdiki süreci de konuşalım derim?

Evet. O dönem erken unutulmuş sanırım. Ya da birilerinin işine gelmiyor. Bu konuda bir hafızasızlık sorunu yaşıyoruz. Her şey çok erken unutuluyor bu ülkede. 13 yıllık bir geçmişten söz ediyoruz. Çok eski bir dönem değil, eğer ben hatırlıyorsam, bu konuya kafa yoran Kürt sorunu üzerine çalışma yapan aydın ve uzmanların da hatırlaması gerekir diye düşünüyorum.

Siz o dönem Bursa cezaevindeydiniz, 1999 da olup bitenleri daha yakından takip etme imkânınız olmuş. O dönemde neler oldu, şimdiki dönemi anlamamız açısından neler söylemek istersiniz?

Normalde hapisliğimin tüm zamanları sıkıntılı geçti ama 1999 da Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya getirilmesi PKK’li mahpuslar açısından çok sıkıntılı bir dönem oldu. 44 mahpus hapishanelerde kendini yaktı, 12 ‘si yaşamını yitirdi. Bunlardan bazıları benim kaldığım hapishanede gerçekleşti. Ortamımızın psikolojisi iyi değildi. Büyük hayal kırıklıklarının yaşandığı, moral bozukluğunun doruğa çıktığı bir dönem diyeyim kısaca.

Hayal kırıklığı dediğiniz şeyi açabilir misiniz biraz?

Öcalan’ın yakalanması genelde PKK’lilerde özelde ise hapishanedeki PKK li mahpuslarda önemli bir kırılmanın yaşanmasına neden oldu. Hatta o dönem ‘Savaş bitti’ diyen mahpus arkadaşlarımız vardı. Daha sonraki siyasi gelişmeler, birçoğunu yanılttı. Savaş bitmediği gibi, o dönem bitti diyen mahpuslardan bazıları, hapisten çıktıktan sonra dağa çıktılar ve bazıları çatışmalarda yaşamını yitirdi. Bazıları da hala dağda yaşıyor. O dönemde Öcalan’ın başlattığı sürece ilk tepki hapishanelerden gelmişti. Örgütten ayrılanlar olmuştu.

Şimdi hapishanelerde sürece karşı çıkanlar olabilir mi?

Sanmıyorum. ’99 sürecini yaşamış bir hapishane örgütü, şimdiki sürece karşı olmaz. PKK bu süreçte hem dağda hem de hapishanelerde daha örgütlü ve tek vücut duruyor.

‘99 döneminde “ savaş bitti”, hatta “Pkk bitiyor, bundan sonra savaşamaz” diyenler çoğunluktaydı. Şavaş niye bitmedi diye sorarsam neler söylersiniz?

Savaşın sona ermemesinin birçok nedeni var ama bence en önemli neden, savaşı ortaya çıkaran koşullar ortadan kaldırılmadı. Öcalan savaşı ’99 da yakalandığında bitirmek istedi. O dönem devletin sahipleri dediğim Ergenekon paşaları bitirmekten yana olmadıkları için savaş bitmedi. ’99 da Öcalan tek taraflı, şimdikinden daha kapsamlı adımlar atmasına rağmen, devlet çözüm için kılını kıpırdatmadı. Eskiden beri çözüm projesi olmayanların o dönemde de projesi yoktu.

Öcalanın tek taraflı attığı adımlar nelerdi, bugünkü ile karşılaştırırsak?

Bu dönemde yapmış olduğu açıklama bu haliyle sadece bir ateşkes ve sınır dışına çekilme açıklamasıdır. ’99 döneminde atılan pratik adımlar var, her şeyden önce o dönem Öcalan PKK de köklü bir dönüşüm gerçekleştirdi. Silahlı mücadele döneminin tüm dünyada geçerliliğini yitirdiğini, PKK’nin de silahlı direnişe son vermesi gerektiğini söyledi ve PKK de son vermişti silahlı mücadeleye, hatta PKK adını değiştirdi, KADEK oldu. Devlet o dönem bunları görmek istemedi. 5 yıl 1999 yılının 2 Ağustos’undan 2004 ün Haziran ayına kadar PKK tarafından tek bir karakol basılmadı. Öcalan’a uygun hareket eden bir PKK vardı.

İki PKK’li grup Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine o dönem gelip teslim olmuştu?

Evet.’99 un 2 Ağustos’unda PKK sınır dışına çekildi, Ekim ayında ise biri dağdan biri de Avrupa’dan iki ‘Barış grubu’ hiçbir yasal güvenceleri olmadıkları halde, Öcalan’ın çağrısı üzerine gelip teslim oldular. Bahsettiğimiz ‘99 dönemi, şimdiki dönemin anlaşılması açısından çok önemlidir. Öcalan gerilla güçlerini sınır dışına çekme kararı aldığında, devletin o dönemki sorumluları, ‘beş yüz kişi içerde kalabilir’ demişlerdi. O dönem İmralı’dan bize gelen görüşme notlarında yazılıydı. Bu durum o dönemki İmralı’ya hâkim olan, ya da Öcalan’ın muhatap olduğu kişilerin çok art niyetli olduklarını gösteren açık bir olgudur. O dönem kimse fazla üzerinde durmamıştı. Bir diğer önemli şey ise, barış grubu olarak gelip teslim olanlara yaklaşımdı. Biz, ifadeleri alınıp bırakılırlar diye düşünüyorduk. Bırakılmadıkları gibi mahkemeler iyi hal bile uygulamadılar, en üst sınırlardan ceza verdiler. Bir daha yeni gruplar gelip teslim olmasın diye generalin biri,’ Teslim olmaya gelenler olursa ateş ederiz’ demişti. Savaş yeniden başlasın diye, askerler ellerinden geleni yaptı. Tüm bu yapılanlardan sonra ’99 sürecinin önü tıkanmış oldu.

Peki o dönem İmralı’ya bakan, Öcalan’ın muhatapları art niyetli olduklarını söylüyorsunuz, o dönemki hükümetin yaklaşımı nasıldı?

Bence sadece o dönem için değil, daha önceki dönemlerde bile hükümetler Kürt sorunu ve PKK konularında insiyatifli değildirler. Öcalan’ın İmralı da olduğu bir dönemde bu daha da açığa çıkmış oldu. Öyle ki 1999’dan 2007’lere kadar hükümetler Öcalan üzerinde söz sahibi olamadılar. MHP’nin hükümette olduğu bir dönemde idam kaldırıldı. Bu gerçek aslında dediğim şeyi fazlasıyla doğruluyor.’99 da askerlerin denetiminde bir Öcalan vardı. İmralı ve Öcalan söz konusu olduğunda hükümetler açıklama yapamıyordu.

Biraz daha somuta indirebilirsek iyi olacak, bu nokta önemli?

Öcalan hakkında açıklama yapma gücünde olmayan bir hükümet Kürt sorunu gibi bir sorunda söz sahibi değil demektir. Bunu daha da genelleştirebiliriz. İmralı’ya, yani Öcalan hakkında açıklama yapamayan bir hükümet, bu ülkede iktidar değildir anlamına da gelir. Eğer ’99 İmralı sürecine ilişkin bir şeyler söylenecekse askerlere söylenmelidir. 13 yıl önce de silahlara son verilebilirdi. Bunun sorumluları hesap vermek zorundadır.

Sizce o dönem askerler, savaşı neden bitirmek istemediler?

Sadece o dönem değil, daha öncelerini de içine katarak söylemek lazım. Bu savaş bir vesayetin varlık gerekçesi olarak tarif edildi ve devam ettirildi. Ne zaman hükümet İmralı üzerinde etkili olmaya başladı 2008 yılında, yani Ergenekon operasyonlarından sonra… mesele bu kadar nettir. Çok eski dönemlere gitmeye gerek yok, benim yakın dönem dediğim dönem aslında tüm cumhuriyet tarihini özetler.

Hangi dönemleri kapsıyor bu dediğiniz şey, daha somutlaştırabilir miyiz?

PKK ilk ateşkesi 1993 te yaptı. O tarihten alırsak, devlet-PKK arasında yapılmış olan görüşmeler olarak dile getirilen şey şudur bence, Devlet bu girişimlerinde yani görüşme denilen şeylerde, ‘PKK yi nasıl etkisizleştirip, kontrolde tutabilirim’i hesaplayarak davranmıştır. Yoksa ki bazılarının iddia ettiği gibi, PKK yi muhatap alma, kürt sorununu çözme gibi bir arayış içinde olmamıştır. 1993’ ten, 2006 yılına kadar bu eksende yürütülen bir girişimden bahsedebiliriz. PKK’yi ilk defa muhatap kabul eden, Kürt sorununu çözmek isteyen hükümet AKP hükümeti olmuştur. Yani ne zaman ki sivil bir hükümet iktidar olmuştur, ilk defa o zaman Öcalan muhatap alınmıştır. Bu vesileyle bir şeyi daha söylemek isterim. 1923’ ten bugüne çok hükümet gelip geçmiştir ama bu hükümetler devlette iktidar olamamışlardır. Ne zaman ki Ergenekon operasyonları gerçekleştirildi ancak o vakit sivil bir hükümet devlette iktidar olabilmiştir. Askeri vesayetten kurtuldukça Kürt sorunun da çözüm arayışları başlamış oldu. Yolun daha çok başında olunduğu da ayrı bir gerçek. Ama askeri vesayetten kurtulmayı çok önemsemek gerekir. 90 yıldır seçilmiş hükümetlerin değil, askerlerin iktidar olduğu tarihsel bir gerçeklikten bahsediyoruz.

Tekrar ’99 İmralı dönemine dönersek, Öcalan yakalandığında ve sonrasında Ergenekoncu askerlerin etkisi altında kaldı. Çünkü İmralı da geliştirdiği ‘Demokratik Cumhuriyet Projesi’ nde yer yer Kemalist bir söyleme başvurdu, diyebilir miyiz?

İlk birkaç yılki açıklamalarında bariz biçimde bunu gözlemek mümkün. Öcalan’ın, reel politik biri olduğunu unutmayalım. Zaten o dönem İmralı’ya hakim olanların Ergenekoncu olduklarının önemli verilerinden biri de bu. Öcalan’ın ilk dönemki açıklamalarında M. Kemal’ın olumlu biri olduğuna yaptığı vurgular var. M. Kemal’i ve Kemalizm’i yeniden keşfeder bir durum çıkmıştı ortaya. Öcalan’ı yönlendirenlerin Atatürkçü kimseler olduğu çok barizdi. Ama örgüt o açıklamalara çok itibar etmiyordu. ‘Parti önderinin taktik açıklamalarıdır’ denilip geçiliyordu. İkinci bir olgu ise 2004 te silahlı mücadeleye tekrar başlama kararının İmralı’dan alınmış olması gösterilebilir. Dönemin paşaları AKP’nin güçlenmesinden tedirgin oldular ve hükümeti düşürmek için Öcalan’la anlaştılar.

2004 te savaşın yeniden başlatanlar Ergenekoncu Paşalardı diyebilir miyiz?

Karar İmralı’da alınmış olsa da dışarıda PKK’nin o dönemki durumuna denk geldi. Uzun süren eylemsizlik PKK’yi dağda ve şehirde zorluyordu. Örgütsel birliğin korunması adına PKK uydu bu karara.

Şimdi dönemler değişti, devlet de değişti, PKK de değişti diyoruz. Peki Öcalan’ın değiştiğini söyleyebilir miyiz, yeni açıklamalarına bakarak?

13 yıllık bir zamandan bahsediyoruz. Dünya değişiyor, Türkiye hızlı bir dönüşüm geçiriyor. Degişen şeyler çok fazla. Bizler nasıl değişiyorsak, Öcalan da değişiyordur muhtemelen. Ama bu değişimi ’99’daki ve şimdiki açıklamaları üzerinden soruyorsanız, çok radikal bir değişim olmadığını söyleyebilirim. Öcalan ’99 da da açıklamalarında radikal bir taleple devletin karşısına çıkmamıştı. Bu anlamıyla bir benzerlik var. O dönemde tek taraflı adımlar atmıştı, şimdi de ilk adımları atan Öcalan oldu. Bugünkü ile ’99 daki açıklamalarına baktığımda 13 yıl kaybedilmiş bir zaman ve bu süre içinde her iki taraftan da yaşamını yitiren binlerce insanımıza yanıyorum. Bu nedenle ’99 da bu savaşı bitirmek istemeyenlerden mutlaka hesap sorulmalıdır.

Bugün Öcalan’ın açıklamalarını önemseyen, buna karşılık vermek isteyen, Öcalan’la müzakere yapan bir hükümet var.
Bu sürecin riskleri neler olabilir?

Barış süreçlerini, riskler üzerine kuranlar bir arpa boyu yol alamazlar. Ayrıca savaş süreçleri daha mı az riskli… ’99 İmralı süreci bu anlamıyla da incelemeye değerdir. O dönemde de çok şey söylendi. Ama akbabalar her dönemde aynı yerde duruyorlar. Ama en kritik yerde duran hep Öcalan oldu. Hem radikal Kürt çevreleri hem de radikal ulusalcı, milliyetçi Türk çevreleri benzer oranda Öcalan’a öfkeli oldular…

Neden?

Kürt radikal çevreleri ’99 da da şimdi de ‘Öcalan davayı satıyor, Devletin oyununa geliyor’ diyorlar. Radikal Türk milliyetçileri ise ’Öcalan’la pazarlık yapılıyor, ülke bölünecek’ diyorlar. Her iki tarafa da yaranamama durumu var. Buna benzer nedenlerden dolayı da iki taraf da Öcalan merkezli başlayan süreçlere karşı duruyorlar. Öcalan’ın durduğu yer iki dönemde de bıçak sırtı bir yer! Sürecin en riskli yeri, ’99 da devletin durduğu, hiçbir adım atmadığı yerdir. Yani Kürt sorunun çözümüne ilişkin adımlar atmamak, en riskli bölgedir.

’99 da Aydınların, uzmanların yaklaşımları nasıldı?

O dönem ‘Öcalan devlete teslim oldu’, ‘PKK bitti!’ diyenler Öcalan’ın şimdiki açıklamalarını ‘Tarihi önemde’ buluyor. O dönem PKK ye ömür biçenler, şimdi PKK orta doğuda önemli bir güç diye yazıyorlar. ’99 sürecinde Türk ve Kürt aydınları çoğunlukla o süreci desteklemedi. Bugün her iki çevreden de muazzam bir destek var. Açık konuşmak gerekirse ’99 da sadece aydınlar değil, PKK içinden de sürece muhalefet edenler olmuştu. O dönem Psikolojik ortam PKK nin aleyhine işliyordu. Öcalan’ın Kenya’dan yakalanıp getirilmesi çok dezavantajlı bir konuma düşürmüştü örgütü. ’99 sürecinin yanında olmayan aydın-köşe yazarlarından bazıları günah çıkarıyorlar gibime geliyor. Çünkü ’99 sürecindeki tavırlarını örtmek için, o dönemden bahsetmek istemiyorlar. O dönem Öcalan’a küfredenler, şimdi ona çok yakın duruyorlar. Oysa Öcalan aynı Öcalan’dı. Değişen, kendileri oldu. O döneme ilişkin özeleştiri yapması gerekenler uzmanlıklarına toz kondurmuyorlar hâlâ. Ama ne yapalım ki hafıza denilen bir şey var, hatırlıyor her şeyi…

’99 süreç ile bugünkü süreç arasında belirgin farklar nelerdir, daha mı iyi bir yerdeyiz?

Karşılaştırma yapılamayacak kadar iyi bir yere gelindiğini düşünüyorum. Daha önce dediğim gibi ’99 sürecinin devlet tarafında duranlar art niyetli, savaşın bitmesini istemeyenlerdi. Bugün devlet adına Öcalan’la müzakere eden bir hükümet var. BDP’li vekillerin de sürece dahil edildiğini görüyoruz. Yeni süreçte ne devlet ne de Örgüt eski devlet ve örgüt değiller. Hükümetin iktidar olduğu, ’99 sürecinde Paşa olanların hapishanelerde olduğu bir Türkiye’yi konuşuyoruz. Siyasi çözüm için eli, iktidarı güçlü bir hükümet var. Diğer taraftan tarihinin en güçlü döneminde olan bir PKK gerçeği var.

Yeni süreçte Öcalan’ın yaptığı açıklamaları nasıl okumak gerekir?

İmralı’dan yazılan anlatılanlara bakılırsa, ’99 sürecini de yakınen takip etmiş biri olarak daha önceki söylediklerinden farklı şeyler gelmedi bana. Yol haritası denilen şeyin özeti, demokratik cumhuriyet, üniter devlette birlikte yaşama projesidir. Bugünkünün daha kapsamlısını ’99 da yazmış ve söylemişti. Görüldüğü gibi açıklamalarında kalın çizgilerle çizilmiş somut talepler yok. Yeni bir anayasa talebi bir talep değildir bence… Çünkü hükümet, meclis yeni anayasa hazırlığı içindedir epey bir zamandır. Özetçe Öcalan’ın öne sürdüğü talepler hükümet tarafından yerine getirilemeyecek talepler değil, bunun süresi önemlidir ama. PKK’nin hızlandırılmış bir süreçten yana tutumu var.

Yeni süreçte hükümet ve örgüt neleri yapmalı, neleri yapmamalı?

’99 u konuşmak bunun için önemli oldu. Hükümet bu süreçte ’99 da yapılan hatalara düşmemeli, sürecin tek taraflı devam etmeyeceğini bilmelidir. Bu anlamıyla barış süreçleri yan gelip yatma zamanı değildir. Hükümet silahların susması için değil, Kürt sorununun çözümü yönünde adımlar atmalı, öncelik olarak ufuk bu olmalıdır. Yani PKK yi ve silahlı direnişi ortadan kaldıracak şeyler, onu ortaya çıkarmış şeyleri kaldırmakla başlar. Daha önce Oslo sürecinde olduğu gibi eğer yasal hukuki altyapı hazırlanmazsa, bugün dağdan inenler yarın tekrar dağa çıkarlar. Habur sürecinde böyle oldu. Bu nedenle meclisin devreye girmesi gerekiyor. Sanırım hükümet buralarda zorlanacak…

Somut olarak bunlar yapılmalı diyeceğiniz şeyler nelerdir?

Yasal altyapısı olmayan bir barış süreci yürümez, öncelik olarak buradan başlanması gerekiyor. Son 10 yılda yaşanan deneyimler bunu açıkça gösterdi. Geçmiş Kürt isyanlarında da meclis bir biçimiyle devreye girmiştir. Öcalan’ın 1921 Koçgiri isyanını örnek vermesi de bu nedenledir. O dönemde Meclis araştırma komisyonu kuruluyor, dağdan inmek isteyenler affedilip bir yerlerde istihdam ediliyorlar. O dönem isyan önderlerini de kapsıyor bu af yasası. İsyancılar affediliyor ama Kürt gerçekliğine, kimliğine yönelik açılımlar yapılmadığı için, sonraki dönemlerde kürt isyanları devam etti. Sorunu sadece af olarak düşünmek, süreci yarıda bırakır. Şöyle diyelim, Af yasası tek başına yeterli olmaz, dağdan inecek olanlara istihdam olanaklarının da hazırlanması gerekiyor. 10 yıl 20 yıl dağda yaşamış, para kullanmamış, hiçbir hayat sigortası olmayan bir savaşçı topluma entegre olamaz. Yeni Sosyal içerme politikalarıyla bir dönem sistem dışında kalmış olanların entegrasyonunu devlet hazırlamak zorundadır. Yine bu süreçle birlikte Özür ve Telafi girişiminin başlatılması gerekiyor. Bu savaşta mağdur olan her kesimden özür dilenmeli, bunu devlet de örgüt de yapmalıdır. Sadece özür yetmez, bir de hasarın maddi manevi telafisi yapılmalıdır. Belki de bu sürecin en olmazsa olmazlarından biridir bu, Özür ve Telafi süreci. Bunun dışında yapılması düşünülen yeni anayasa Kürtleri tatmin etmek durumundadır. Kürtleri tatmin edecek bir yeni anayasa savaşı bitirebilir. Unutmayalım, içi adaletle doldurulmayan barış barış olarak kalamaz…

Burada Öcalan’ın durumu ne olabilir, olası bir af onu da kapsar mı?

Olası bir af Öcalan’ı da kapsamalıdır. Bence Öcalan’ın durumu bu sürecin başlarında değil, ortalarına doğru hatta sonuna doğru ele alınacak gibi görünüyor. Kandil, Öcalan’ın özgürlüğünü önde tutar bir yaklaşım içinde, ama Öcalan, kendi özgürlüğünü daha gerilerde bir yerde tutuyor. Açıklamalarında bunun ipuçları var. Öcalan, kabul edilebilir bir siyaset izliyor. Yakın bir zamanda bazı şeylerin Türk toplumu tarafından kabul edilmesinin kolay olmayacağını görüyor. Kandil, süreç hızla işlesin diyor ama hükümet tarafından bunun kolay olmayacağı âşikar.

Bu süreçte Öcalan’a rağmen PKK de bir gelişme olabilir mi?

’99 sürecini Öcalan’la götürmüş bir PKK, yeni dönemde de Öcalan’la birlikte yoluna devam edecektir. PKK yönetimi ’99 sürecinde Öcalan’ın projesi karşısında gitti-geldi. O dönem süreci kabullenmede çok zorlanmasına rağmen Öcalan’la birlikte yürüdü. Eğer dikkat ederseniz şimdi eskisi gibi zorlanmadılar. Ayrıca da ’99 a göre PKK çok daha güçlü, çok daha tek vücut bir durumdadır. ’99 da Öcalan’ın projesini kabul etmiş bir PKK’nin başarı şansının olmadığını söyleyenler çoktu. Ama öyle olmadı, PKK güçlenerek çıktı o süreçten…

Bu durumu neye bağlamak lazım?

Birincisi o dönem, PKK tek taraflı ateşkes yapmasına rağmen, öne sürdüğü talepler kabul edilebilir talepler olmasına rağmen, devlet adımlar atmadı. Söylediğim gibi, savaşı bitirmek istemedi. Kürtler bunu gördü ve PKK’yi sahiplendi. O süreçte devletin samimi olmadığı, Kürtlere karşı hiçbir çözüm projesinin olmadığını gördüler. PKK’yi var eden koşullar olduğu gibi korundu. Zamanla Orta Doğu’da değişen dengeler PKK ye yaradı ve güçlendirdi. Tüm bu krizleri iyi yöneten bir örgütten bahsedebiliriz…

PKK sınır dışına çekilmek için yasal güvence istiyor?

’99 da geri çekilme kararı aldı. Uygulama aşamasında devletin güvenlik güçleri operasyonlar yaptı. Beş yüz gerillanın geri çekilirken öldürüldüğü söyleniyor. Böylesi olumsuz bir deneyimi yaşamış olanların yasal bir güvence istiyor olmaları çok normaldir.

Bugün tartışılan ‘Akil İnsanlar Grubu’ sürece ne gibi katkıları olabilir?

Eğer taraflar barışmakta samimi olurlarsa, sürecin nasıl işleyeceği konusu teknik bir sorundur. Burada dogmatik olmamak lazım. Bazen diğer ülke deneyimlerinden bahsediliyor. Deneyim olarak bakılabilir ama orada öyle oldu burada da öyle olacak diye bir şey kabul etmek zorunda değiliz. Eğer illaki bir deneyim aranıyorsa, bu ülkenin geçmişine bakılabilir, sayısız Kürt isyanları deneyimi var. Eğer bu deneyimler incelenirse barışın nasıl gelemeyeceği o örneklerde çok net olarak var. Geçmişi tekrar etmemek, barış süreci için en kıymetli şey olacaktır.

Yeni süreçten beklentileriniz nedir, umutlu musunuz?

Bugünlerde en çok bu soruya muhatap kalıyoruz. Barış süreçlerinden tabi ki umutlu olmalıyız. Sadece umutlu değil, destek veriyorum, dilim döndükçe sürecin desteklenmesi gerektiği konusunda yazılar yazıyorum. Elimden şimdilik bu geliyor. İyimser olalım iyi olsun. Kötümser olunca barış daha erken geliyor mu? Ayrıca silahların susmasından daha kıymetli ne olabilir ki. Unutmayalım barışı ancak bizler, yani canı yanmışlar, savaştan zarar görmüşler ve halen görenler getirebilir ancak. Böylesi dönemlerde eleştirmekten daha çok, tarafları barışa teşvik edecek yaklaşımlar içinde olmalıyız. Hükümeti de örgütü de bir çok konuda eleştirebiliriz. Bu süreçte çözüm eksenli görüş ve önerilerle ortaya çıkmak bana daha vicdanlı geliyor. Hayalci değilim, zorlukların olduğu besbelli. 90 yıldır bozuk olanı birkaç yılda düzeltmek, işler hale getirmek kolay değildir. Silahların bir daha can almayacağı bir durum yaratılabilirse bu süreç amacına ulaşmış olacaktır.

[status draft]

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI : SAVAŞLARI DİN TÜCCARI YOBAZLAR DEĞİL BİLİM ÜRETEN SAVAŞÇILAR KAZANIR /// BİLİM İHTİYAÇTIR


Bu gördüğünüz tesis, Rusların Proton Nükleer Füze Üretim Merkezi..

Her 4 füze bir uydu fırlatıcısına bağlanarak uzay boşluğuna gönderiliyor ve orada sabitleniyor…

Kuzey kutbundaki denemelerde her nükleer füzenin düştüğü bölgedeki 100 kilometrekarelik alana yaklaşık 3.000 derecelik bir ısı yaydığı görüldü…

Bu Nükleer Proton Füzelerinden sadece Rusya’da yok, Amerika, İngiltere, İsrail, Çin ve Japonya’nın da var; Hindistan ve Kuzey Kore’de göndermek üzere…

Örneğin İsrail’in S-10 Füzeleri koordinatlar verilip Türkiye’nin başkentine gönderildiğinde önce atmosfere girmesi bekleniyor, sonra arkasındaki itiş gücünü sağlayan ateşleyici aparat ayrılıyor ve elektrikli motoruyla hedefine gidiyor.

Bu sayede ısıya duyarlı havada imha eden anti-füze hava savunma sistemleri nükleer füzeyi görmüyor, yalıtkan alaşımlı dış kaplaması sayesinde ise radarda tespit edilemiyor…

Bu füzelerden 4 tanesi Türkiye’yi haritadan silmek için yeterli!..

Bakın sadece şu gördüğünüz alanda bile bu Nükleer Proton Füzelerinden 10 tane var…

Yeni dünya savaşı artık yüz sene öncesinde olduğu gibi topla, tankla, tüfekle ya da askerle olmayacak; Çanakkale’de olduğu gibi iman gücü de bir işe yaramayacak!..

Bakın, bir buçuk milyar nüfuslu islam ülkelerinin tam ortasında yer alan ve her gün müslüman katliamı yapan 4 milyonluk İsrail’e neden dokunamadığımızı anlıyor musunuz şimdi?!

Çünkü o küçücük İsrail, farklı kategorilerde tam 51 defa Nobel Bilim Ödülü almıştır; peki ya İslam ülkeleri?!

Sıfır!

Hadi, dobra dobra konuşalım…

Bizde, Tubitak’ın Bilim Dalındaki Birincilik Ödülü’nü İmam Hatipliler’in hazırladığı "Kapağı açılınca içinde ışık yanan ekmek sepeti projesi" kazandı?!

Şimdi, biz bu kafayla bu adamlara kafa tutabilir miyiz arkadaşlar?!

İŞTE, YENİ BİR DÜNYA SAVAŞI’NDA SİZ TEKBİR GETİRENE KADAR, NEREDEN GELDİĞİNİ GÖREMEDİĞİNİZ BU FÜZELERİ KAFANIZA YİYOR OLACAKSINIZ…

VE BU SAVAŞLARI DİNSEL EĞİTİM ALAN ÜLKELER DEĞİL, BİLİMSEL EĞİTİM ALAN ÜLKELER KAZANACAK.

BUNDAN HİÇ ŞÜPHENİZ OLMASIN!

AMERİKA DOSYASI /// EYÜP KABİL : ABD, Türkiye ile savaşıyor !


Eyüp Kabil

eyupkabil

Şunun adını artık koyalım; ABD, Türkiye ile savaşıyor…

ABD, Irak ile savaştı, ABD, Libya ile savaştı, ABD, Suriye ile savaştı… Şimdi Türkiye ile savaşıyor.

Zaten Büyük Ortadoğu Projesi denilen şey neydi; 22 İslam ülkesinin yönetim ve haritalarının değişmesi değil miydi!?..

ABD bu hedefinden vazgeçmediğine göre, yaşadığımız şey; Büyük Ortadoğu Projesi’nin kapsamında olan şeyler dersek yanılmayız…

ABD’ye ait olan bu projenin Türkiye’yi de kapsadığını seneler öncesinden bilen, uyaran oldu olmasına fakat milletimizin bunu fark etmeye başladığı tarih maalesef 15 Temmuz 2016 oldu. Yani başına darbeyi yiyince…

Gerçi tam olarak anlaşıldığından hala şüphelerim var ya, neyse.

ABD’nin Türkiye ile savaşı resmi değil, örtülü bir savaş var ortada. Aslında büyük fotoğrafa baktığımızda dünya üzerinde örtülü bir savaş var. Hem de çok şiddetli bir savaş…

ABD’nin fonladığı, silahlandırdığı, organize ettiği örgütler şimdi Türkiye’ye saldırıyor.

15 Temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı, ABD, bölgedeki hedefleri doğrultusunda büyük bir avantaj elde etmiş olacaktı. 15 Temmuz’a kadar öyle sinsice, öyle sessiz ve derinden yıllar süren bir çalışma yaptılar ki, Türkiye’nin tam anlamıyla elini kolunu bağladıklarını düşünmüşlerdi. Haksız da sayılmazlardı, Rusya ile aramızı bozmayı bile başarmışlardı. Türkiye bölgede yapayalnız bırakılmıştı, bir başka deyişle Türkiye, ABD’ye muhtaç hale getirilmişti. Bütün kurumlara, bir ABD projesi olan FETÖ’nün adamları yerleştirilmişti. Cumhurbaşkanı’nın yaverine kadar her yerde ABD’nin adamları vardı.

Her şey yıllar süren bir organizasyonla düzenlenmiş, geriye bir tek düğmeye basmak kalmıştı!

Nitekim düğmeye de basıldı ancak istedikleri sonuca ulaşamadılar.

Ben bunu; herkesin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var, diye yorumluyorum.

Bu tarihten sonra Güneydoğu’da yaşanan sokak savaşlarını ve ülkemizin tamamında görülen bombalı terör eylemlerini, örtülü bir savaşla Türkiye’yi hizaya getirme gayretleri olarak okumak gerek.

Çok şükür ki Türkiye’ye diz çöktüremediler.

Cumhurbaşkanı’nın “ikinci istiklal savaşı veriyoruz” sözünü bu yüzden önemsiyorum.

Bu savaşa bir ad vermek gerekirse; Değişen Dengeler Savaşı en uygun isim olurdu bence.

Şimdi, devreye soktukları iki koz var ellerinde!

Biri ekonomik, diğeri mezhep çatışması üzerine…

Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, darbe girişiminden sonra bu iki konuya da dikkat çekmişti. Şu an görüyoruz ki, Sayın hocamız yine haklı çıkmıştır.

Mezhep çatışması konusunda, mezhep ayrımcılığını körüklemeye çalışanlara karşı hükümeti uyarmak isterim. Şu sıralar bazı basın organlarında ve bazı televizyonlarda hatta yoğunluklu olarak sosyal medyada bu konu işleniyor.

Özellikle böyle bir dönemde, bilinçli olarak Şii-Sünni ayrımcılığı yapan kişilerin gözaltına alınıp sorgulanması gerektiği kanaatindeyim. Kim bilir bu işin altından neler çıkar!

Ekonomi konusunda ise Türkiye’nin bağımsız bir ekonomiye kavuşması şart! Dolar’a bağımlı bir ekonomiyle bunu başarmak imkansız. Sıcak para (Dolar) uğruna ülkenin kaynaklarını satarak ekonomide bağımsızlık sağlanamaz. Bu anlayış ancak, ülkenin emeğini ve kaynaklarını bedavaya ABD’ye aktarmak olur.

Bu yüzden iktidar çevresinden, ekonomiye Dolar nazarıyla bakan, Türk insanının emeğini, alın terini ABD’ye transfer eden anlayışın uzaklaştırılması lazım. En iyi ihtimalle bu işi bilmedikleri için yine de uzaklaştırılmalılar.

Terör cephesiyle mücadele ederken, ekonomik ve mezhepsel cephelerde kaybetmemeliyiz. Çünkü düşman bize buralardan saldırıyor!

Mademki “ikinci bir istiklal savaşı” veriyoruz her cephede zafer kazanmalıyız, bunun da yolu, her alanda, bu işi bilenlerle beraber olmaktır.

İSTİHBARAT DOSYASI /// Savaş ve Rekabetin Değişimi : Ekonomik İstihbarat


Sava ve Rekabetin Deiimi – Ekonomik stihbarat.pdf

MK ULTRA PROJESİ : Alanı insan zihinleri olan savaş !


Alanı insan zihinleri olan savaş !

11 eylül saldırıları bugüne kadar kullanılan; ancak açıklanmayan bir kısım bilimsel tekniklerin de birer birer açıklanmasına yol açıyor.

Bugüne kadar “komplo teorisi” olarak adlandırdığımız bir kısım teknikler artık terör hareketlerinin önceden haber alınabilmesi amacıyla kamuya açık alanlarda da kullanılmaya başlandı!

Washington Times’ın dünkü nüshasında havaalanlarına yerleştirilecek güvenlik tarayıcılarıyla yolcuların beyinlerinin okunacağı ve teröristlerin bu şekilde deşifre edileceği belirtiliyor. Sistem şöyle işleyecek:

Sistem, beyin dalgalarını ve kalp atış ritimlerini alacak, analiz edecek ve böylece tehdit olabilecek yolcular ortaya çıkarılacak.

Bu haberi okuyunca beyin dalgalarım otomatik olarak Aydoğan Vatandaş adına kilitlendi. Onun bu konularda yazdığı kitaplara Türk halkının ilgisi çok yüksek. Özellikle “Agharta– Elektromanyetik savaş başladı” (Timaş Yayınları) adlı kitabı altı baskı yaptı. Bu kitap 11 Eylül saldırılarından önce yazılmıştı. Ama yayınlanması 11 Eylül saldırısından bir hafta sonraya tekabül etti.

Bir kere beyin dalgalarının frekanslarının da tıpkı parmak izleri gibi her insanda farklı olduğu ve birbirine asla benzemediğini, bunun da işleri çok kolaylaştırdığını belirtelim. Beyin dalgalarının görüntü haline dönüştürülmesi ile insanların ne düşündüğünü görme çabası bu tekniğin varacağı son nokta.

Yalnız bu sistem sadece terör eylemlerini ortaya çıkarmak için değil, bizzat teröre de hizmet edebilme potansiyelini taşıyor. Hatta 11 Eylül saldırılarının beyin kontrolü yoluyla yapıldığı bile iddia ediliyor.

Bize çok uçuk geliyor; ama bu konudaki çalışmalar her geçen gün hayatımıza daha fazla girmeye başladı. Tehlikesi şu: Elektromanyetik dalgalar gönderilerek insanlara rüya gördürülebiliyor, olmayan bir şey varmış gibi hayal gördürülebiliyor, sanal bir kısım görüntüler sürekli insan beynine gönderilebiliyor ve insan istem dışı bir kısım eylemlere yönlendirilebiliyor vs.

İBDA–C lideri Salih Mirzabeyoğlu, DGM’de kendisine elektromanyetik dalgaların kullanımı ile beyin kontrolü operasyonu yapıldığını iddia etmişti!

Bu proje, dünyada elektrik taşıyan her şeyin çevresinde bir manyetik alan olduğu ve bu alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. NSA, geliştirdiği elektronik aygıtlar ve ajanları sayesinde her insanda farklı olan ve 3–50 Hertz arasında değişen dalga boyutunu tespit edebiliyor. Hedef kişinin yaydığı elektromanyetik dalga boyutları tespit edildikten sonra bu veri NSA’nın bilgisayarlarına veriliyor ve bu bilgisayarlar ve uydular aracılığı ile o kişi 24 saat izleniyor. O kişi tam bir denetim altına alınıyor, yönlendirilebiliyor, düşünceleri okunabiliyor.

Konuşmaları dinlenebiliyor, gördükleri seyredilebiliyor, sadece onun duyabileceği sesler yayınlanabiliyor, sadece onun görebileceği görüntüler gösteriliyor, ona her türlü bedeni acı verilebiliyor.

Yani kişi NSA’nın canlı bir robotu haline getiriliyor. Bu robot söz dinlemezse karşılığını, her türlü bedeni acı çektirilerek ödüyor. Bu işkenceciler, bizimkiler gibi ‘as Filistin askısına, çevir manyetoyu, sık tazyikli suyu, yatır falakaya, sok copu’ gibi gürültülü patırtılı, zahmetli külfetli olarak yapmıyor, sadece önlerindeki bilgisayarın tuşlarına dokunarak bunu yapıyor.

Dokunuyorlar tuşa, hafıza kaybı ve davranış bozuklukları oluşuyor.

Dokunuyorlar, göz kapaklarında ani ve şiddetli kaşınmalar oluşuyor.

Dokunuyorlar, duyulan sesin yönü, şiddeti ve içeriği değişiyor.

Solunum yollarını denetleyerek konuşmanızı bozuyorlar. Genital bölgede kaşınma, beklenmedik orgazm veya yoğun acı hasıl ediyorlar.

Rüyalarınızı denetliyorlar. Birkaç dakika boyunca ayak parmaklarını istem dışı olarak 90 derece döndürebiliyorlar.

Aslında bu çalışmalar yeni değil. 50 yıl öncesine dayanıyor. 1996 yılında yayımlanan “Beyin Kontrolü ve Tanımlanamayan Gizli Hükümetler” adlı kitabında Daniel Brandt, bir insana hipnozla bir cinayet işletilebileceğini iddia ediyor. Bazı uyuşturucu maddeler de insanların beyinlerinin kontrol altına alınmasında kullanılabiliyor.

New York Times gazetesinin l6 Temmuz l977 sayısında şöyle bir haber yayınlandı: “ABD, insanlığın esir edilebileceği görünmez silahlar geliştiriyor.”

CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırdı. Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni tip bir harbe girişmesi mümkündür. Bu harp görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir!

Bu yazının uçuk kaçık bir yazı olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz!

19.08.2002 NUH GÖNÜLTAŞ

ARAŞTIRMA DOSYASI : İdeoloji – I ve II : Tarihsel Arka Plan /// Ataerkil Düzende Var Olma Savaşı “Femi nizm”


İdeoloji-I: Tarihsel Arka Plan

İdeoloji günlük yaşantımızda anlamını bilerek ya da söylenegelişi itibariyle çok kez kullandığımız bir sözcük olarak yer etmektedir. Sözcük olarak geçtiği yer fark etmeksizin çoğu kez bir tedirginliğe sebep olup, olumsuz bir hava oluşturmaktadır.

Sözün ya da düşüncenin içine “ideoloji” katıldığı zaman toplum tarafından algılanan durum, herhangi bir suçun temeli atıldığıdır. Bu tedirginliğin başlıca nedenleri arasında kavramın son iki yüzyılda hayatımıza girmiş olması ve kavramın içeriği ve tanımı bakımından sosyal bilimler çevresinde ve toplumsal olarak da genel bir kanıya varılmamış olmasıdır.

Tarih sahnesinde ortaya çıkışı 18. yüzyılın sonlarına denk gelmiş olan siyasal, sosyal, kültürel ve iktisadi olguları ve olayları yalnızca sosyal bilimlerde değil günlük yaşamda da anlamlandırma görevini üstlenen “ideoloji” kavramı yapısı dolayısıyla önemli ve çok kapsamlı bir terim olarak kullanılmaktadır.

18.yüzyıl Batı’da Fransız, Amerikan ve İngiliz Sanayi Devrimi’ne sahne olmuş ve gelecek yüzyıllar için farklılaşmanın başlayacağının işaretini vermiştir. Bu üç devrim Batı toplumlarında bir dönüşmeye neden olmuştur. Toplumlarda başlayan bu dönüşme düşünce hayatına da etkilerde bulunmuştur. Gelişen düşünce düzeyi ile birlikte insanların düşünsel olarak özgürleşmeye başlaması, dünyayı anlamada daha farklı ihtiyaçlarının olduğunu ortaya koymuştur. Bu dönüşüm, 19.yüzyılı önceki dönemlerden farklı olarak geniş kitlelerin katılım gösterdiği “İdeolojiler Çağı” olarak nitelendirilmesine neden olmuştur.[1]

Fransız, Amerikan ve İngiliz Sanayi Devrimleri ile vurgulanan temalar toplumda yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkinin sorgulanmasına neden olmuştur. Bu devrimlerle açığa çıkan hürriyet, özgürlük, adalet gibi kavramlar bireylerin kendilerini fark etmelerini sağlamıştır.[2]

Aydınlanma dönemiyle birlikte siyasal yönetim ve yönetilen ilişkisinin ve bağının dini değerlere dayandırılmasının doğru olmadığı kabul edilmeye başlanmıştır. Bu doğrultuda bireyin tüm haklarını dini değerler ve gelenekler uğruna iktidara devrettiği yönetim olgusu yerine bireyin doğuştan sahip olduğu “doğal hakları” ve bireyi korumaya yönelik bir mekanizma olduğuna dair düşünceler gelişmeye başlamıştır.[3]

Yüzyıllardan beri devam eden bu düzeni değiştirmeye çalışanlar, düzenin değişmesinden yana olmayanlar tarafından düzeni, sistemi yok etme heveslileri olarak adlandırılmıştır ve böylelikle “ideoloji” ile ilgili olarak siyasal düşünce dünyasında da toplum içinde de akla ilk gelenin olumsuz çağrışımlar olmasına neden olmuştur.

İdeoloji Nedir?

İdeoloji tüm tanımlarından önce pratik olarak açıklamak gerekirse dünyayı anlamak için kullanılan ve dünyanın nasıl bir yer olduğunu bize anlatan bir görüştür. Her birey bir ideolojiye tutunarak dünyada kendisine bir yol çizmeye çalışır.

Etimolojik olarak incelersek; Fransızca idéologie (idée+ologie) kelimesinden türemiştir.[4] Sözlük tanımında; “siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü”[5] olarak belirtilmektedir.

İdeoloji kavramı ilk kez Fransız düşünür Destutt de Tracy tarafından kullanılmıştır. Tracy ideoloji için önyargılardan arınarak düşünceleri inceleyen ve tartışan sosyal bir hareket olarak tanımını yapmıştır. Tracy’e göre ideoloji tüm bilimlerin ve düşüncelerin arasındaki ilişkilerin ürünüdür ve bütün bilimlerden üstün konumdadır. Zamanla kavram siyasal ve sosyal fikirlerin bir grup tarafından benimsenmeleri ve savunulması anlamını kazanmıştır.[6]

Sosyal bilimciler tarafından üzerine tanım olarak bir uzlaşma sağlanamamış olması “ideoloji”nin farklı yorumlamalarını görmemize neden olmaktadır. Belirsiz bir kavram olması ve her fikrin kendine göre içeriğini belirtmesi “ideoloji”nin düşünsel düzeyde anlaşılırlığını da etkilemiştir.

Marx ve İdeoloji

İlk olarak Marx’a göre ideoloji anlayışını inceleyebiliriz. Marx kavramın ortaya çıkışından yıllar sonra tekrar kullandığında anlamını daha farklı şekilde yorumlamıştı. Bu doğrultuda ideoloji bireylerin ya da ortak bir kitlenin bağlı olduğu bir düşünce sistemi olmuştu.[7] Toplumdaki sosyal ve ekonomik ilişki bağlamında ideoloji kavramını ana hatlarıyla açıklayabilmek zaman almıştı.[8] Marx’ta ideoloji kavramı iki farklı anlamda kullanılagelmiştir. İlk anlam olarak Marx ideolojiyi, toplumsal ve sosyal gerçekliklerin insanın bilincindeki ve anlayışındaki yansıma olarak görmüştür. Bu tanımlamaya göre ideoloji bir üstyapı unsuru olarak görülmüştür. Bu durum da modern düşünce akımlarının oluşumlarını açıklamaktadır. İkinci anlamda ise Marx ideolojiyi “mistifikasyon” olarak açıklar. Öğretide daha çok kullanılan anlamı ikinci olanıdır. Mistifikasyon toplumsal ve sosyal gerçeklerin çarpıtılmasıdır. Öğretide ideolojiler ve toplumsal sınıflar birbirleriyle ilişkilidir. Buna göre egemen sınıflarda ideoloji, tutucu, yükselen sınıflarda ideoloji; olan düzeni değiştirmeye istekli, devrimci, çökmüş sınıflarda ise ideoloji; mevcut olayları geçmişin gözleriyle gören gerici bir niteliktedir. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere Marx’ta ideoloji toplumsa gerçeğin sosyal sınıflar tarafından çarpıtılma halidir ve bu sebeple de gerçekle ilişki yoktur.[9] Marx’ın ideolojiye dair yorumları Batı düşünce tarihinde önemli bir yer etmiştir.[10]

Althusser ve İdeoloji

Louis Althusser de ideoloji kavramına ve kavramın gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. Althusser, genel ideoloji kuramını “bireylerin gerçek varoluş koşulları ile kurdukları imgesel ilişkinin tasarımlanması” üzerine oluşturmuştur.[11] Althusser ideolojinin yalnızca bir yanılsama olmadığını gerçek olayları da açığa çıkardığını açıklar. Althusser’de ideolojinin hayali kavramının gerçekliğin kurulması düzeyinde tanımlanması önemli bir dönüm noktasıdır.[12] Toplumun gerçek ve imgesel algılayışının birbiriyle uyum sağlaması önemlidir. Althusser’e göre ideoloji toplumsal birlikteliğin ve bütünlüğün vazgeçilmez bir parçasıdır.[13] Devletin ideolojik aygıtları teorisiyle de ön plana çıkmıştır. Althusser’e göre devletin ideolojik aygıtları baskı amacında değildir.[14] Devletin baskı amacıyla kullandığı araç tek olmakla beraber ideolojik aygıtlarında sayıda oldukça fazladır. İdeolojik aygıtlarını genellikle özel alanlarda kullanmaktadır.[15] Eğer bir sınıf, devlet iktidarını elinde tutma hedefinde ise devletin kullandığı ideolojik aygıtlar üzerinde dominant bir sistem kurarak devletin ideolojik aygıtları ile baskı aygıtlarını birlikte kullanıp sistemine işlerlik kazandırabilir.[16]

SONUÇ

İdeoloji denilince her bireyin algılayışında bir yansımasının olmasıyla beraber “ideoloji” ile ilgili farklı tanım, tutum ve yorumların olması kaçınılmazdır.

1950-1960 döneminde gelişmiş ülkelerin sınıflı toplumsal yapısındaki farklılıkların azalması ideolojilerin sonunun geldiği tezinin doğmasına neden olmuştur.[17] Tarihsel çerçevede incelediğimizde belli bir kırılma noktasında kavramın geliştirilmesine başlandığı görülse de aslında ideoloji tarihin içinde insanın olduğu her yerde ve her noktada kendisini var edebilmiştir.

Toplumsal yaşayış içinde önemli bir noktada olan ideolojiler, Liberalizm, Feminizm, Marksizm Milliyetçilik ve benzerleri gibi farklı isimlerle günümüzde de kendisini farklı kitleler ve bireyler üzerinde gerçekleştirmeye devam etmektedir.

[1] H. Birsen Örs(der.), 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2009, s.1-2.

[2] Kemal Karpat, “Türkiye’de Bugün İdeoloji Durumu”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl:8, Sayı:30 Kasım-Aralık-Ocak-2004/05, Ankara, s.25-26.

[3] H. Birsen Örs, İdeoloji: Karmaşık Dünyayı Anlaşılır Kılmak, H. Birsen Örs(der.), a.g.e., s.8-9.

[4] http://www.etimolojiturkce.com/kelime/ideoloji

[5] http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=%C4%B0DEOLOJ%C4%B0; Erişim Tarihi: 28.8.2016.

[6] Seydi Yılmaz, Şerif Mardin’e Göre Din ve İdeoloji, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Anabilim Dalı Sin Sosyolojisi Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2008, s.11; H. Birsen Örs, a.g.m., s.9.

[7] David MAclellan, İdeoloji, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2005, s.80.

[8] David Maclellan, a.g.e., s.11-12.

[9] H. Birsen Örs, a.g.m., s.15-17.

[10] Şerif Mardin, İdeoloji, İletişim Yayınları, 12. Baskı, İstanbul 2007, s.26.

[11] Duygu Onay, Louis Althusser’de İdeoloji ve Bilinç İlişkisi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe(Sistematik Felsefe ve Mantık) Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2006, s.13.

[12] Kürşad Ertuğrul, Sosyal Teoride İdeolojik Kapanımları Kıra Arayışları ve Doğu/Batı Ayırımı, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl:7, Sayı:28 Ağustos-Eylül-Ekim-1/2004, Ankara, s.29-30.

[13] Duygu Onay, a.g.e., s.13-14.

[14] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İthaki Yayınları, İstanbul 2006, s.62-63.

[15] Louis Althusser, a.g.e., s.64-65.

[16] Louis Althusser, a.g.e., s.34,67.

[17] H.Birsen Örs, a.g.m., s.38.

İdeoloji-II: Ataerkil Düzende Var Olma Savaşı “Feminizm”

Toplumsal yaşamın varoluşundan beridir güçlü olanın önde olduğu bir sosyal düzen söz konusudur. Bu olagelişin en belirgin örneği ise kadınlar ile erkekler arasındaki ilişkidir. Salt kadın-erkek eşitsizliğinden bahsetmek feminizm konusunda dar bir pencereden bakmamıza neden olacaktır. Erkek egemen bir toplumsal yaşamda kadınların sosyal ve kültürel ortak alanda ve ekonomik ve politik kararda yok sayılması ikincil değerde ve önemde bir konuma taşınmalarına neden olmuştur. Günümüzde adından sıkça söz ettiğimiz ideoloji “feminizm” temel olarak bu durumdan ortaya çıkmıştır.

Feminizm Nedir?

Feminizm denince; kadınların kurtuluş, özgürlük, eşitlik çabası ve de kadın haklarına halef olmak için yürüttükleri mücadele anlaşılmaktadır.[1] Feminizm ile ilgili en genel tanımlama kadınların sosyal düzende kendilerine karşı kurulan bakı ve sunulan zor şartlar altında var olma mücadelesin i siyasal anlamda gerçekleştirme hareketi olarak yapılabilir.[2]

Başlayan eşitlik hareketleriyle birlikte feminizmin bu alanda örgütlenmesi de gerçekleşti. Kadın hareketi olarak pek çok noktada kendi seslerini duyurmaya başlayan kadınlar modern dönemlerde pratikte örgütsel şekilde kampanya, şenlikler, festivaller düzenleyerek varlıklarını ortaya koydular. Ayrıca çeşitli kadın merkezleriyle günümüze kadar uzanmayı da başardılar. Kadın hareketinin ne yazık ki tek çıkmazı kadınların kendi içlerindeki gerçek olmayan hiyerarşi düzeni ve kişisel çatışmalar olmuştur bu durum bir yandan hareketteki kadınların birbirlerine üstünlük kurmalarında etkili olacak düşüncesiyle çalışma ve ilerleme duygusunu arttırırken diğer yandan da karşı mücadelesini verdikleri eşitsizlik, baskı gibi olguların batağına saplanıyorlardı. Yürütülen bazı projeler, kampanyalar bu yeğden askıda kalmaya mahkûm olmuştu.[3]

Bilimsel anlamda kadın hareketinin işlenmesi kadınların öncelikle erkek egemen bilim dünyasına girmesiyle başladı. 1970’li yılların başlarında geliştirilmeye başlanan kadın araştırmaları, üniversitelerde, araştırma merkezlerinde yüksekokullarda yer bulmuştur. Feminizmin bilim kanadında da bulması; kadın hakları adına gerçekleştirilenlerin yanı sıra erkeklerin de sosyal düzende kadınlara karşı olan tavırlarını ve bu duruma kaşı olan durumlarını sorgulamalarını sağlamıştı. Yine de feminizmin hareket ve bilim olarak aralarındaki pratik bağlantısızlık siyasal arenada zayıf kalmalarına neden olmuştur.[4]

Tarihsel Arka Plan

Kadın haklarının dile getirilmesi ilk kez orta çağda olmuştur diyebiliriz. Bu mücadelenin ilk ismi Venedikli Christine de Pizan’dır. Dönemde kadın düşmanlığı içerikli Gül Romanı’na(Guillaume de Lorris) karşı yazdığı Aşk Tanrısı kitabı feminist hareketin başlangıç noktası sayılabilmektedir.[5] Tarihi bu kadar gerilere gitmesine ve taleplerle ilgili seslerin yükselmesine rağmen destek bulup hareket haline gelmesi çok zaman almıştır.[6] 17. ve 18. Yüzyılda yaşanan kapitalist gelişmeler sosyal düzende kadınların ikinci plana atılmalarına neden olmuştur. Kapitalist sitemde erkek üretimin birincil varlığı haline gelirken kadın ise ev-ev işleri ile görevlendirilerek üretimin dışında bırakılmıştır. Bununla birlikte kadın-erkek arasında sosyal düzende hissedilen bir eşitsizlik meydana gelmiştir. Yine bu yüzyıllarda ortaya çıkan insan hakları karamı ise kadın bilincinde farkındalıklar oluşturmuştur. İnsan hakları kavramıyla birlikte söylemlerde yer bulan eşitlik, adalet ve özgürlük gibi olgular kadınların sistem ve hayat içinde ötekileştirildiklerini anlamalarını sağlamıştır.[7]

Birinci Dalga Feminizm

Batı toplumlarında Birinci Dünya Savaşı’ndan önce “Birinci Dalga” olarak adlandırılan feminist hareketten söz edebiliriz.[8] Birinci dalganın feminizmin kadın aktivistleri, eğitimli seçkinlerden oluşuyordu. Dayanışmaya dayalı kitlesel hareketin bir lideri yoktu. Toplumsal hayata ve siyasal düzene katılım birinci dalgada en önemli taleplerdi. [9] Bu dönemde zor şartlar altında olsa da mutlaka gerçekleştirilmesi gereken bir örgütlenmeye gidip eylemler ve kampanyalar yaparak haklarını arayan kadınlar Birinci Dünya Savaşı sonunda oy hakkı elde etmeleriyle sonuçlanmıştır.[10]

İkinci Dalga Feminizm

Birinci dalga feminizm belirli yenilikler elde etse de geniş kitlelere yayılamamıştı. 1960’lara gelindiğinde İkinci dalga feminizm daha farklı olarak ortaya çıkmıştır.[11] Bu yıllarda Simone de Beauvoir eserleriyle feminizmin algılanışını ve amaçlarını dönüştürmeye başlamıştır. Feminist kadınlara feminizmi, kadınların baskı altında ezilmesini ve erkek temelli toplumun kadınlar üzerindeki etkisini açıklamıştır. Kadını ötekileştirilmesinden ziyade erkekten aşağı görülmesini, bunun nasıl gerçekleştiği bağlamında teorik olarak ve buna nasıl duracakları bağlamın pratik olarak açıklamalar getirmiştir.[12]

Belirlenen sorunlar ve ilgilenilmesi gereken konular doğrultusunda feminist hareket kendilerine sosyal, kültürel ve siyasal tavırlar geliştirip bu tutumu tüm kadınlar arasında yaygınlaştırmayı hedeflemiştir.[13]

İkinci dalga feminizm daha örgütsel hareket etmeye çalışmıştır ve hareketi yeniden programlamaya koyulmuştur. Kadın emeğinin yanında cinsel kimliği de erkek baskısı altında yok olmaktaydı ve bu durumu değiştirmek gerekmekteydi. Toplumsal düzeni bu şekilde devam ettiren ve ayakta tutan kişi, kurum ve kuruluşlarla mücadele içince olunması fikri ikinci dalga feminizmin hedefiydi.[14]

Feminist hareket 1968 sonrasında daha geniş bir kitleye yayılmıştır kitlesel olarak genişlemenin yanında liberalizm, radikalizm, sosyalizm gibi ideolojik olarak kendilerine farklı düşünülerin içinde de yer bulabilmişlerdir.[15]

Liberal Feminizm

Kadın haklarının gelişmesinde önemli bir yer tutan liberal anlayış kadının siyasal hayattaki yerinin yok edilmesine ve iş hayatında ötekileştirilmesine karşı çıkmıştır. Kadın varlığının erkek egemenliğinin gölgesinde kalmasını eleştirmiş ve kadının sosyal ve siyasal haklarının öncelikle gerçekleştirilmesini ardında da korunması adına önemli adımlar atmıştır. Liberal feminizmin düşünürleri arasından Mary Wollstonecraf öne çıkmaktadır. Yazdığı yazılarda ve kitaplarda kadınların erkeklerle eşit olduğunu ve kadınların eğitimleri ve kendilerini geliştirme adına yapacaklarını özgürce yapması gerektiğini dile getirmiştir.[16]

Radikal Feminizm

Radikal feminizm için feminizmin en saf hali denilebilmektedir. Radikal feminizm sorunun köküne inerek haksızlıkları ve eşitsizliği ortadan kaldırmak yerine bu düzene neden olan kaynağı bulmanın peşinden gider. Bulduğu sonuç olarak ise “erkek egemenliği” ortaya çıkar.[17] Esnek gruplarla örgütlenen radikal feministlerde en önemli nokta kadınlardaki bilincin yükseltilmesi ve geliştirilmesidir. [18]

Sosyalist Feminizm

Sosyalizmin temelinden geldiği gibi devletin ve hiyerarşinin tüm kurum ve yapılarının parçalanması gerekir ki kadınların kurtuluşu gerçekleşebilsin.[19] Diğer düşünce yapılarıyla aynı sorunlar tespit edilmiş ve çözüm yolu olarak kökten bir değişim öngörülmüştür. Sosyalizmsiz feminizm feminizmsiz sosyalizmin hiçbir zaman tam anlamını bulamayacağı kabul edilmiştir.[20]

SONUÇ

Ortaya çıkışından itibaren hep aynı sorunun, haksızlığın ve eşitsizliğin düzeltilmesi ve yeni bir düzen oluşturmanın; kadın haklarının sosyal hayatın her alanında kadınlara adil bir şekilde sağlanmasının derdinde olan feminizm hareketi; zaman içinde farklı ideolojilerle de kaynaşarak her kitleye hitap ederek bir taban oluşturmuş olsa da kadın ve kadına ait sorunları –eskisi gibi ağır şekilde yaşanıyor olmasa da- ne acıdır ki yine de tam anlamıyla ortadan kaldıracak bilinç düzeyine kendi kitlesi de dâhil olmak üzere ulaşamamıştır.

Ümran Güneş

[1] Gisela Notz, Feminizm, Phoenix Yayınevi, Ankara 2012, s.13.

[2] Serpil Çakır, “Feminizm: Ataerkil İktidarın Eleştirisi”, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, H.Birsen Örs(der.), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2009, s.416.

[3] Gisela Notz, a.g.e., s.25-28.

[4] Gisela Notz, a.g.e., s.28-32.

[5] Gisela Notz, a.g.e., s.33-34.

[6] Andrew Heywood, Siyaset, Adres Yayınları, Ankara 2007, .s.86.

[7] Serpil Çakır, a.g.m., s.416-417.

[8] Şirin Tekeli, “Birinci ve İkinci Dalga Feminist Hareketlerinin Karşılaştırmalı İncelenmesi”, 75 Yılda Kadınlar ve Erkekler, Ayşe B. Hacımirazoğlu (der.), Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, s.338.

[9] Şirin Tekeli, a.g.m., s.339-341.

[10] Serpil Çakır, a.g.m., s.418; Şirin Tekeli, a.g.m., s.344.

[11] Andrew Heywood, a.g.e., s.86.

[12] Serpil Çakır, a.g.e., s.435-437.

[13] Gisela Notz, a.g.e., a.75.

[14] Şirin Tekeli, a.g.m., s.341.

[15] Dilek İmançer,”Feminizm ve Yeni Yöneimler”, Doğu Batı Düşünce Dergisi, Yıl:6 Sayı: 19 (Mayıs-Haziran-Temmuz), Doğu Batı Yayınları, Ankara 2002, s.156.

[16] Dilek İmançer, a.g.m., s.156-157.

[17] Serpil Çakır, a.g.m., s.447-448.

[18] Serpil Çakır, a.g.m., s.454-457.

[19] Daniéle Kergoat (çev.Zeynep Kıvılcım), “Cinsiyete Dayalı İşbölüm ve Cinsiyetin Toplumsal İlişkileri”, Praksis Üç Aylık Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:20(Maddeci Feminizm), Dipnot Yayınları, Ankara 2009, s.20.

[20] Gisela Notz, a.g.e., s.88-89.

GÜNDEM ANALİZİ /// ABDURRAHMAN DİLİPAK : Savaş başlıyor


Savaş başlıyor

ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper, istifasını sundu. Bu önemli.. ABD derin devletinde savaş yaklaşıyor..

Öte yandan ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın ulusal güvenlik danışmanlığı görevine kampanya döneminde yakın ekibinde yer alan emekli Korgeneral Michael Flynn’ı getireceği iddia ediliyor. Flynn daha önce ABD’nin Fetullah Gülen’le ilişkisini eleştiren bir yazı yazmıştı.

Clapper’in başında olduğu Ulusal İstihbarat Direktörlüğü, 11 Eylül’ün ardından istihbarat birimleri arasındaki koordinasyonun iyileştirilmesi amacıyla kuruldu ve çatısı altında Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA), Federal Soruşturma Bürosu (FBI) ve Savunma İstihbarat Teşkilatı (DIA) dahil 17 farklı istihbarat kuruluşu bulunuyor.

Yaklaşık 197.000 kişinin istihdam edildiği bu yapının toplam bütçesi 52 milyar dolar.

Bakın size söylüyorum, bu Gülen denen adam, ABD, İngiltere, İsrail, Vatikan, Fransa, Almanya, Benelüks ülkeleri ve NATO’nun başını da yakacak..

Bakın, bu yapının içinde NSA diye bir kuruluş da var. Tam Gülen’in işi. Adam yarım asırdır tele kulak. “Ulusal Güvenlik Dairesi / National Security Agency (NSA), ABD’nin en çok istihbarat toplayan teşkilatı olduğu tahmin edilmektedir. Kriptoloji üzerine uzman olan bir teşkilattır. 4.11.1952’de resmi olarak kuruldu. Yabancı ülkelerin iletişimlerini (telefon, e-posta vs.) dinleyerek bilgi toplarlar. Ayrıca Amerikan hükümetinin iletişimini yabancı teşkilatlardan korumak da onların görevidir. Çalışan sayısı 30.000 civarı olabileceği tahmin edilmektedir. Bunun büyük kısmını da matematikçilerin oluşturduğu ve NSA’in içinde en çok matematikçiyi barındıran kurum olduğu söylenir. İnternet, telefon görüşmeleri ve e-postaları da izlerler. Dünyadaki en büyük telefon görüşmeleri arşivine bu teşkilat sahiptir. İllegal olarak sivillerin telefon görüşmelerini kaydettikleri ve telekomünikasyon şirketlerinden telefon kayıtlarını istedikleri ortaya çıkmıştır. NSA, 1990’lı yılların başlarında 96 ülkede yılda 3.000.000 görüşmeyi dinleyebilecek kapasiteye gelmiştir. SSCB’nin yıkılmasında önemli rol oynadığı ileri sürülmektedir.” (Kaynak:Twitter)

Bu işin içinde Google da var. Global sosyal media ağları ve VOIP, Security yazılımları da bu yapı ile ilişkili olsa gerek.

Cemaat da bir yandan CIA ile öte yandan bu ağ ile yakın ilişki içinde.. Cemaat’in kripto isimlerinden bir kısmı Google, bu yapı ve bu yapı ile ilişkili kuruluşlarda istihdam edilmiş durumda.. Yani bu yapı Cemaat’in arkasında ve Cemaat de bu yapının içinde.. İç içe geçmiş bir yapıdan söz ediyorum. Bu ilişki devam ediyor. Bu ülkelerdeki istihbarat bilgileri İrangate, Watergate gibi bir skandalla bir şekilde ortaya çıkmazsa ya da bir hacker grubu bu arşivlerdeki gizli bilgileri deşifre etmezse biz işin hakikatini, tam olarak asla öğrenemeyeceğiz. İşin sırrı, ABD, İngiltere, İsrail, Vatikan istihbarat arşivlerinde gizli.

Bakın, Gülen kaçsa, iade edilse, tutuklansa, ölse de bu ilişki devam edecek. Bu okulların çoğu böyle bir istihbarat ilişkisinin paravanı idi. Truva atı idi.. Onun için ABD-Gülen ilişkisi karmaşık ve derin bir ilişki.. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı’nın bunu bilerek/görerek bir politika geliştirmesi gerek.. Yani demem o ki, ABD’nin Gülen hakkında bir karar vermesi, sanıldığı kadar kolay bir iş değil.

Siz By-Lock’dan söz ediyorsunuz. By-Lock bilişim uzmanı olmayan kişilerin kullandığı yaygın bir ağ. Asıl çekirdek kadro Deep Web kullanıyor. Raspberry Pi kullananı da var var, uydudan GSM erişimli NSA kanalı ile doğrudan uydu bağlantılı özel haberleşme ağları da var. Zaten kaçak imam Öksüz’ün de bu hattı kullandığı belirlendi. Ben Raspberry Pi ve Deep Web’i yetkililere anlatmaya çalıştım ama..

Bakın, bu yapının içinde Gülen’in kendini “Kainat İmamı” gibi takdim etmesi tepedekiler için çok da önemli değil. Gülen elleri altında yüzlercesi bulunan bir taşeron.

Gülen muhteris bir adam. Patronları gözünde taşeron olsa da, kendini dev aynasında görüyor ve bu gücü kullanarak kendine bir alan açmaya çalışıyor.. Yani hizmet ettiği örgütü de kullanmaya çalışıyor. Trump tarafından Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevine atanması beklenen emekli Korgeneral Flynn, bir süre önce Fetullah Gülen ile ilgili bir yazı kaleme almış ve bu yazısında; “Arka bahçemiz Pensilvanya’ya rahatça yerleşmiş olan bu maskeli terör ve istikrarsızlık kaynağı tarafından Washington’ın gözü boyanırken NATO müttefikimiz Türkiye’ye engel olmak mantıksızdır. Türkiye’nin bakış açısıyla Washington, Türkiye’nin Usame bin Ladin’ine sığınak oluyor. 11 Eylül’den sonra Usame bin Ladin’in Türkiye’de güzel bir köyde yaşadığını ve aynı anda Türk vergi mükelleflerinin vergileriyle fonlanan 160 okulu işlettiğini öğrenseydik ne yapardık?” yorumunu yapmıştı. Aslında Flynn’in demeye çalıştığı da tam yukarıda ifade ettiğim konu.. Bu ifadeler, gelmekte olan bir hesaplaşmanın ayak sesleri gibi geliyor bana.. ABD derin devletinin içinde bir hesaplaşma yakın. Halkın bunu anlamaması için 11 Eylül benzeri bir dış tehdit gündeme gelirse şaşırmam doğrusu!

Bakın, tekrar yazayım: National Data Base / Milli Bilgi Banka’nız olmadan, kendi güvenlik yazılımınız ve “süper bilgisayar”ınız olmadan, ne siber savunma yapabilirsiniz, ne siber istihbarat. ne de siber savaş. Önce, içinizde bunu engelleyenlerden kurtulun bana kalırsa. Ben 10 yıldır, bunu anlatmaya çalışıyorum, anlatamadım.. Bakın yapılanlar, yapılıyormuş gibi görünen şeylerdir.. Faydasız değil, ama asıl olan değildir. İTÜ de süper bilgisayar da yapılıyor, tamam, faydalı, ben o arkadaşlarla da konuştum, ama daha öte bir şey söylüyorum. Bunun ayrı yasası, en azından kanun kuvvetinde kararnamesi olması gerek. Yoksa ne olur biliyor musunuz: “Eli ayağı boş değil, yaptığı iş değil” olur. Sadra şifa olmaz. Yapıyor(muş) gibi yapmış olurlar. Faydadan hali olmaz, ama Türkiye’nin asıl ihtiyaç duyduğu iş yapılmamış olur. Bu işe harcayacağınız para inanın anında size geri döner. Daha fazlasını ithal yolu ile dışarıya ödüyoruz.. Bu ciddi bir istihdam alanı..

Basın niye bu konuda sessiz, Üniversiteler niye sessiz, meslek odaları, STK’lar, sektör aktörleri, iktidar, muhalefet niye sessiz! Niye! Ben bir kere daha söylemiş olayım. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul-zurna az! Selâm ve dua ile..

ÇİN DOSYASI /// DOÇ. DR. ULAŞ BAŞAR GEZGİN : Vietnam-Amerikan Savaşı’nda Çin’in Rolü ve So nrası


Vietnam-Amerikan Savaşı’nda Çin’in Rolü ve Sonrası

KAYNAK : http://www.cinhh.com/vietnam-amerikan-savasinda-cinin-rolu-ve-sonrasi/

Yazar: Doç. Dr. Ulaş Başar Gezgin

Bob Dylan’a kadar tarihte bir Sartre umursamamıştı Nobel’i (ama sonra almak istemişti) bir de Vietnamlı devrimci Le Duc Tho (1911-1990). Nobel Barış Ödülü 1973’te savaşın tarafları olarak Kissinger ile Tho’ya verilmişti. Tho, “Ülkeme henüz barış gelmedi.” diyerek ödülü reddetmişti. Vietnam’a barış gelmesi için 2 yıl daha beklemek gerekecekti. Ancak savaşın bitiminde Kızıl Khmerler “Tarihsel olarak bizim olan toprakları bize geri verin.” diyerek Vietnam’a saldırdı. Bunun üzerine Vietnam Kamboçya’yı işgal etti. Kamboçya’nın müttefiki olan Çin de bunun üzerine 1979’da Vietnam’a kuzeyden saldırdı. Vietnam tarafına göre Çin yenilip geri çekilmişti; Çin tarafına göre ise “Vietnamlılara dersleri verilmişti.”. Vietnam’ın Kamboçya’ya müdahalesinin iyi yanı Khmerleri devirmesi oldu. Bunun üzerine Amerika “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” diyerek ölene dek Pol Pot’u destekledi. Vietnam Kamboçya’dan 1989’da çekildi. O zamandan beri Vietnam’da tek askeri sorun Çin’in Vietnam karasularındaki adaları tarihsel gerekçelerle işgal etmesi oldu. Henüz sıcak bir çatışma yok ama ileride savaş bekleyenler var. Çin sahil güvenliği geçtiğimiz yıllarda toplamda yüzleri bulan sayıda Vietnamlı balıkçıyı teknelerini batırarak öldürdü. Mayıs’ta Obama, Vietnam ziyaretinde Vietnam’a yönelik silah ambargosunu kaldırdı. Çin’in bölgedeki yayılmacı politikaları Vietnam’ı her geçen gün ABD’ye daha çok yaklaştırıyor.

Peki bu iki ‘komünist’ değil ama ‘komünist miraslı’ ülkenin arası nasıl oldu da bu kadar açıldı? Ne oldu da bağımsızlık savaşlarında birbirlerini destekleyen iki yoldaş ülke (Hatta ‘askerlik arkadaşları’ diyebiliriz.) düşmana dönüştü? Bu yazıda bunun yanıtını vermeye çalışalım.

Öncelikle, Vietnam’ın İsa’dan sonraki ilk bin yılı Çin sömürgesi olarak geçti. Bu durum, Vietnam’ı kültürel olarak Çinlilere yaklaştırdı. Vietnamca’ya çok sayıda Çince sözcük geçti. Dahası, bir Avrupalı rahip Vietnamca için bir Latin alfabesi icat edene kadar (ki bugün bu alfabe kullanılmaktadır) Vietnam dili, Çin harfleriyle yazılıyordu. Sömürge döneminden beri, Çin’de olduğu gibi Vietnam’da da ufak bir fark dışında 12 hayvanlı ay takvimi kullanılıyor. Yine Çin’de olduğu gibi Vietnam’da da merkezi sınav, mandarin sınıfı, giysiler, soyluluk simgeleri vb. saray öğeleri aşağı yukarı aynıydı. Öte yandan, İsa’dan sonra ikinci bin yıl Vietnam’ın kendi ulusal değerlerini oluşturması için yeterli bir süreydi. 19. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Vietnam, Fransız işgalini yaşadı. Ülke, 1887’de Kamboçya’yla birlikte bütünüyle Fransız sömürgesi oldu.

Üç yıl sonra, sosyalist Vietnam’ın gelecekteki lideri Ho Çi Min doğacaktı. Babası Konfüçyüsçü olan Ho, küçük yaşta klasik Çince öğrenmiş, Fransız okullarında okumuştu. Daha sonra denizci olarak dünyayı dolaşmış, sonra Fransa’da komünizmi öğrenerek SSCB’ye gitmişti. Dönemin uluslararası komünist örgütü olan Komintern tarafından Çin’e gönderilir. Çin’de yaşayan Vietnamlıları örgütler. Fakat Çan Kay Şek’in iktidarı ele geçirmesiyle 1927’de SSCB’ye geri dönmek zorunda kalır. 1938’de yine Çin’dedir, bu kez Çinli komünist güçlere danışmanlık yapar. 1941’de Vietnam’a dönene kadar Çin’de kalır. Sonra tekrar Çin’e döner ve Çan Kay Şek güçlerince hapsedilir. Burada ünlü şiirlerini kaleme alır.[1] Sonra serbest kalır, 1945’te Hanoi’da Vietnam’ın bağımsızlık bildirgesini okur. 30 yıl sürgün hayatı yaşayan Ho Amca’nın bildiği diller arasında Mandarince ve Kantonca da vardır.

Vietnam’ın Fransız işgaline uğradığı sıralarda Çin de, Avrupalı güçlerin sömürgeci girişimlerine karşı kendini korumaya çalışıyordu. İçeride başarısız reform girişimleri ve isyanlar, dışarıda ise çoğunlukla hüsranla sonuçlanan askeri çatışmalar söz konusuydu. Başarısız cumhuriyet girişimi, Çan Kay Şek rejimini doğurmuş ve sonrasında milliyetçi güçlerle komünist güçler arasında yer yer şiddetlenip yer yer durulan bir sürekli iç savaşa dönüşmüştü. Ardından Japon işgali ve 2. Paylaşım Savaşı gelir. Bu süreçte Mao’nun yönetimindeki komünist güçler galip gelirler ve Çan Kay Şek’i ve ordusunu kovup Halk Cumhuriyeti’ni ilan ederler. Savaş bitmiştir, ülkeyi yeniden inşa etme denemelerine girişirler. Bu arada, Kore Savaşı patlak verir. Çin, Kuzey Kore’ye toplamda yaklaşık 1.3 milyon gönüllü göndererek savaşın yazgısını belirler. Kuzey Vietnam’a desteği ise daha dolaylı olacaktır.

Çin’in bu süreçte SSCB’yle arası bozulur. İdeolojik olarak farklılaşarak dünyanın ‘mazlum millet’lerinin lideri olmaya soyunur. SSCB’yle bozulan ilişkileri, sonunda Vietnam’la ilişkilerini de bozar. Çin, SSCB tehdidine karşı yeni arayışlara girer. 1971’de BM üyesi olur; 1972’de Nixon Çin’i ziyaret edip Mao’yla görüşür. Vietnam-Amerikan Savaşı sürerken yapılan bu görüşme, ilişkileri daha da bozar ve aynı zamanda Çin’in dışa açılmasının ve ABD’yle uzlaşmasının miladı olur. Vietnam-Amerikan Savaşı 1975’te biter ve yazının başına döneriz.

Her şey geride mi kaldı? Yazının başında belirttiğimiz gibi hayır. Bugün Vietnam’ın çatışacağı bir güç varsa o da Çin olacaktır. Öte yandan, iki ülkenin ekonomik büyümeye odaklanmış liderleri çok iyi biliyorlar ki, savaşın ekonomiye faydadan çok, zararı olacak. Verimli amaçlarla kullanılacak işgücü ve diğer kaynaklar, savaşa kullanılacak, altyapı zarar görecek, turizm gelirleri eriyip gidecek, yabancı yatırımcı gelmeyecek vb. Dolayısıyla, devletler savaşın faydasız olduğunun farkında; ancak geleceğin ne getireceği belli olmaz. Gerisi ABD-Çin çatışmasının askeri alana yansıyıp yansımayacağına bakar.

GÖÇMEN DOSYASI /// Zabıtaların dövdüğü tatlıcı Ali : Filistin ve Suriye’de savaştım


Aracı için direndi

Aracını vermemek için direnen Ali Kıtmir ile zabıta ekipleri arasında arbede çıktı. Kıtmir, zabıtaları bıçakla kovaladı. Bu sırada Kıtmir’in yere düşmesini fırsat bilen zabıta görevlileri, sopalarla seyyar satıcıyı dövdü. Zabıta ekipleri, bir ayağı sakat olduğu için bastonla yürüyen Kıtmir’in seyyar arabasını alarak gitti. Başından darbe alan ve yerde uzun süre yatan Kıtmir, hastanedeki tedavinin ardından zabıtalar hakkında şikâyetçi oldu.

Tatlıcı Ali Kıtmir’in dayak yediği görüntüler sosyal medyada paylaşıldı. Zabıtaların müdahalesinin büyük tepki çekmesi üzerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) görevlileri Kıtmir’i evinde ziyaret etti, zabıtalar hakkında soruşturma başlatıldı. Kolombiya’nın başkenti Bogota’da bulunan İBB Başkanı Kadir Topbaş, engelli satıcı Ali Kıtmir’i arayarak geçmiş olsun dileklerini iletti. “Nasıl bir iştir anlamak mümkün değildir” diyerek üzüntülerini dile getiren Başkan Topbaş, “Çok üzüldüm duyduğumda, nasıl bir iştir anlamak mümkün değildir. İstanbul’a geldiğimde inşallah ziyaretinize geleceğim. Hakkınızı helal ediniz” dedi.

"Suriye’de savaştım"

İki yıl önce Fatih’te bir market işlettiğini ancak kapatmak zorunda kaldığını ve seyyar satıcılığa başlatığını söyleyen Ali Kıtmir başından geçenleri şöyle anlattı: “İş yapamadığım için marketimi kapattıktan sonra yoksul bir hayat yaşamaya başladım. Beş tane çocuğum var. Seyyar satıcılığa başladım. Akşam saatlerinde Balat sahilinde seyyar arabada tatlı satıyordum. Market battığı için alacaklılar hakkımda davalar açmışlardı. Bu davalardan dolayı üç ay cezaevinde kaldım. Cezaevine girmeden önce çocuklarımı, bakacak kimse olmadığı için devlet yurduna teslim ettim. Eşim de kadın sığınma evine gitti. Geçtiğimiz ay cezaevinden çıktıktan sonra tekrar seyyar satıcılık yapmaya başladım. Ben 2009 yılında Filistin’de savaştım. 2011 yılında ise Suriye’de savaştım. Orada tek bacağımdan yaralandım. Açtığım market batınca seyyar satıcılığa başladım.”

ALMANYA DOSYASI /// Rosenburg Dosyası : Nazi hukukçular savaş sonrası konumlarını korudular


Almanya Federal Adalet Bakanlığı’nın görevlendirdiği tarih komisyonu bugün yayınladığı raporda, Nazi döneminde yargıçlık yapan ve yüzde 77’sinin NSDAP üyesi olan hukukçuların Federal Almanya’da 1945 sonrasında da görev yapmaya devam ettikleri ortaya çıktı.

‘EN FAZLA NAZİ HUKUKÇU 1957’DE GÖREVLENDİRİLDİ’

Feredal Adalet Bakanı Heiko Maas’ın görevlendirdiği Tarih Komisyonu’nun başkanı hukukçu Christoph Safferling’in Süddeusche Zeitung’a verdiği demeçte, savaş sonrasında bakanlık bünyesinde Nazi hukukçuların devlet memuru olarak görevlendirilmeye devam edildiğini ifade ederek şu çarpıcı bilgiyi verdi: ”En fazla Nazi hukukçunun çalıştığı dönem 1957 yılıdır ve bu NSDAP üyesi hukukçular en yüksek oranda da Bonn Adalet Bakanlığı’nda görevlendirilmiştir.”

Örneğin, Nazilerin iktidarın olduğu dönemde tanınmış bir ‘hukukçu’ olan Eduard Dreher, savaş sonrasında da kariyerini korumuş hatta dönemin en etkili anti-komünist dosyaların savcısı olarak isim yapmıştı.

Bir başka tanınmış Nazi hukukçu ise Heinrich Ebersberg’dir. Ebersberg de savaş sonrasında kariyerini koruyup, önemli davalara bakmıştır. Heinrich Ebersberg, Nazi iktidarı döneminde işlenen cinayetlerden haberdar olmadığını açıklamıştı sonraki yıllarda.

Tarih komisyonun bugün kamuoyu ile paylaştığı raporun adı ”Rosenburg Dosyası”.

FEDERAL ADALET BAKANI HEİKO MAAS: ‘İKİNCİ SUÇ’

Federal Adalet Bakanı sosyal demokrat Heiko Maas raporu açıklarken, ”ikinci suç”dan söz ederek, ”bakanlığımız bünyesinde işlenen suçları kabul ediyoruz” açıklamasında bulundu.

KOMÜNİSTLER HAKLI ÇIKTI

Savaş sonrası Federal Almanya’da bütün bakanlıklarda, ordu ve polis teşkilatında konumlarını koruyan Naziler konusunda Alman solunun kınama ve eleştirileri bugüne dek hep ya reddedilmiş ya da görmezden gelinmişti. Rosenburg Dosyası ile ortaya çıkan gerçekler, Alman komünistlerinin haklı olduğunu kanıtlamıştır.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.