Etiket arşivi: DARBELER DOSYASI

DARBELER DOSYASI /// NACİ KAPTAN : Darbe analizi * Türkiye?deki CIA destekli darbe başarısız, kürese l satranç tahtası altüst oldu


cambell_cia_0_opt.jpg

Darbe analizi * Türkiyedeki CIA destekli darbe başarısız, küresel satranç tahtası altüst oldu

Eric Draitser:

18 Ağustos 2016 Perşembe

Fullere ilave olarak, kötü şöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sırada Güleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi.

medyanın-işlevi.jpg

Eric Draitser

Global Research / stopimperialism.com

Kısa süre önce Türkiyede gerçekleşen başarısız darbe girişimi, Ortadoğudaki, NATOdaki ve belki de küresel düzeydeki güç dengelerini değiştirme potansiyeli taşıdığından, bir siyasi ve jeopolitik depremdi. Fakat son gelişmelerin sonuçları açık olsa da, 15 Temmuz gecesi 16 Temmuz sabahı gerçekte ne olduğu halen bir düzeyde muamma. Neden Batılı uzmanlar ve gazeteciler bağlantıların çoğunu kurmuyor?

Bu noktada bir kez daha, ABD ve AB hükümetlerine de hakim olan çıkar gruplarının hakim olduğu kontrollü medya aygıtlarına ve onların inanılmaz yanlış bilgilendirme gücüne geliyoruz. Michael Parentinin meşhur bir şekilde yazdığı gibi,

[Medyanın] işi bilgilendirmek değil yanlış bilgilendirmek, demokratik söylemi ilerletmek değil onu etkisizleştirmek ve susturmaktır. Onların görevi, günün olaylarıyla itinayla ilgilendikleri görüntüsünü her şekilde vermek, çok şey söyleyip çok az mana sunmak, pek az besleyiciyle çok kalori kazandırmaktır.

Parentinin iddiasının Türkiyedeki darbe girişiminden daha doğru olduğu bir yer yoktur. Zira medya Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetinin ABDde yaşayan milyarder Fethullah Gülenin gizli eline dair iddialarına yer verdiyse de, önde gelen medya kuruluşlarından hemen hemen hiçbiri Gülenin ve hareketinin gerçek anlamını ortaya çıkarmak için gerekli araştırmayı yürütmedi. Özellikle de, ve neredeyse büyü yapılmışçasına, Gülenin CIAle uzun zamandır sahip olduğu bağlardan, onun Türk devletinin çeşitli kurumlarına sızmasından kesinlikle bahsedilmiyor; Gülenin liderlik ettiği ve Müslüman (ve de Müslüman olmayan) dünyanın neredeyse her köşesine uzanan finans ağları ve bağlantılar hakkında da hiçbir ciddi araştırma yapılmıyor.

Ve her ne kadar Gülen, ABDdeki pek çok neo-conla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ona bağlı güçlerin siyasi rakiplerine, laiklere ve diğer Erdoğan karşıtı güçlere karşı süregiden baskıları meşrulaştırmak için darbeyi bizzat kendilerinin sahnelediği anlatısını yaysa da, medya genel olarak Türkiyedeki olayların geniş jeopolitik anlamla bağlantısını kurmadı; oysa bu, olmuş olması muhtemel şeylere bir nebze ışık tutabilirdi. Dahası medya, vazifesini daha da fazla ihmal ederek son derece kritik bir ihtimal olan ABD-NATO istihbaratının dahli ihtimalini büyük ölçüde görmezden geldi.

Bir kılavuz olarak tarih

1953 İran darbesinden 1973 Şili darbesine ve sayısız başka ülke örneğine kadar, CIA ve NATOdaki kuzenleri olan istihbarat örgütleri, geçtiğimiz haftalarda Türkiyede olana benzer pek çok darbenin parçası oldu. Ancak Türkiyedeki 2016 darbe girişimiyle 12 Eylül 1980 tarihli darbe arasındaki çarpıcı benzerliklere dikkat çekmeme gafletine düşmemek gerekir.

1970li yıllar boyunca Türkiye, çoğu Bozkurtlar ve başka gruplar gibi faşist oluşumlara atfedilen büyük bir terörizm ve şiddet kabarmasına tanık oldu. Ancak bugün bu şiddetin önemli bir bölümünün, pek çok uzmanın CIAle bağlantılı bireyler ve ağlar tarafından hazırlandığını ileri sürdüğü provokasyonlar biçimini aldığı biliniyor.

Bu kişilerden belki de en önemlisi, Soğuk Savaş boyunca Etiyopyada, Türkiyede ve başka yerlerde istihbarat koordinatörü olarak on yıllar geçiren Paul Henzeydi. Daniele Ganserin NATOs Secret Armies: Operation GLADIO and Terrorism in Western Europe,[“NATO’nin Gizli Orduları: GLADIO Operasyonu ve Batı Avrupa’da Terörizm”] başlıklı kitabında belirttiği gibi:

Bir sağcı aşırıcı daha ileride mahkemede akla yatkın bir şekilde, 1970lerin katliamlarının ve terörünün [darbe lideri General] Evreni ve orduyu iktidara getirme stratejisi olduğunu savundu: Katliamlar MİTin provokasyonuydu. MİT ve CIAin provokasyonlarıyla 12 Eylül darbesinin zemini hazırlandı. (s. 239)

Fakat elbette bu eylemler boşlukta gerçekleşmedi; olayların gerçekleşmesini kolaylaştıran istihbarat ajanları yerlerini almıştı. Meşhur yazar ve medya eleştirmeni Edward Herman ile kendisine eşlik eden Frank Brodheadin 1986 tarihli The Rise and Fall of the Bulgarian Connection [“Bulgar Bağlantısının Yükselişi ve Düşüşü] isimli kitaplarında söylediği gibi:

Paul Henze uzun CIA kariyerine 1950 yılında Savunma Bakanlığı örtüsü altında dış meseleler danışmanı olarak başladı. İki yıl sonra ise Batı Almanyanın Münih kentindeki Özgür Avrupa Radyosunda (RFE) politika danışmanı olarak sürecek altı yıllık bağlantısını başlattı. 1969 yılı itibariyle Henze, Etiyopyadaki CIA üs şefiydi; 1974-1977 yılları arasında da Türkiyede üs şefliği yaptı. Zbigniew Brzezinski Başkan Jimmy Carter için Ulusal Güvenlik Konseyi takımını topladığı zaman, Henze CIAin Beyaz Saraydaki NSC ofisindeki temsilciliğiyle görevlendirildi.

Henze ve Brzezinski arasındaki yakın bağ düşünüldüğünde, Henzenin temel olarak Brzezinskiyle aynı küresel operasyona, yani Sovyetler Birliğine karşı stratejik kazanım için terörizmin silahlandırılması operasyonuna katıldığını görmek zor değildir. Brzezinski ün kazanmış bir şekilde Afganistanda mücahitlerin yaratılmasına akıl hocalığı yaparken, Henze Türkiyede halihazırda benzer sonuçlar elde etmiş, istikrarsızlaştırma amacı doğrultusunda sağcı güçleri örgütlemişti. Gansler kitabında, anti-terör araştırmacısı ve GLADIO operasyonları uzmanı Selahattin Çelikten bir alıntı yapar. Çelik 1999 yılında şunları yazmıştı:

[ABD Başanı Jimmy Carter] haberi [Türkiye’deki 1980 darbesi haberini] alınca, darbeden kısa süre önce Ankaradan ayrılıp Washingtonda CIAin Türkiye masasında Carterın güvenlik danışanı olan Paul Henzeyi aradı Carter Henzeye onun zaten bildiği şeyi söyledi: Adamların darbe yapmış! Başkan haklıydı. Paul Henze, darbenin ertesi günü Washingtondaki CIA meslektaşlarına muzaffer bir edayla bildirdi: Bizim çocuklar (our boys) başardı!

DEMİR-YUMRUK-İSİMLİ-KİTAPTAN.jpg

Çelik Henzeden açık açık, 12 Eylül 1980 darbesinin başmimarı diye bahsediyordu. Neden böyle dediğini görmek zor değil. 1970lerin başlarından ortalarına kadar sahada bulunan, ardından Washingtonda koordinatör olurken Brzezinski liderliği altında Ulusal Güvenlik Konseyinin Türkiyeden sorumlu kilit kişisi haline gelen Henze açıkça araçsal bir rol oynamıştı. Ganslerin belirttiği gibi, Çelike göre,

Brzezinski Henzenin pozisyonunu destekledi.Ulusal Güvenlik Konseyinde, 1979 yılında Humeyninin iktidara geldiği İrandaki durum hakkında yürütülen bir tartışma esnasında Brzezinski, görüşünüTürkiye için de Brezilya için de askeri hükümet en iyi çözüm olacaktırşeklinde ifade etti.

ABD istihbaratının Soğuk Savaşta nasıl faaliyet yürüttüğüne az da olsa aşina olan hiç kimseye bunlar şaşırtıcı gelmemelidir ama, belki ABD istihbaratı, NATOdaki kuzenleri ve Türk ordusu ile derin devleti arasındaki bağlantıların derinliği zihinde şimşekler çaktıracak bir şeyleri ifade ediyor olabilir. Türkiyeli politikacı ve sosyal aktivist Ertuğrul Kürkçünin 1997 yılında Covert Action Quarterly dergisinde yazdığı gibi:

Türkiye ve ABD ordusu ve istihbarat çevreleri arasındaki yakın bağlar ile ABDnin Türkiyenin askeri işbirliğiyle ilgili kaygıları, Türkiyenin daha geniş demokrasiye giden yolunun önündeki büyük engeller oldu. [Türk siyasetçi ve gazeteci Fikri] Sağlar, ABDnin Türkiye meselelerine ilgisinin resmi NATO ilişkileri ve ticaret bağlarıyla sınırlı olmadığını savunuyor. CIAin o dönemdeki Ankaradaki Türkiye üs şefi Bizim çocuklar bu işi başardı! şeklindeki kötü şöhretli mesaja işaret ediyor. Sağlar CIA de dahil olmak üzere yabancı istihbarat örgütlerinin aşırı sağdan işbirlikçiler seçtiği ve kendi özgün çıkarları için onlardan istifade ettiği değerlendirmesini yapıyor.

Nitekim 1980 darbesinin her şeyden fazla gösterdiği şey, Türk ordusunun ve Bozkurtlar gibi aşırı sağcı faşist terör çetelerinin çeşitli biçimlerde ABD varlıkları niteliği taşıdığı ve ABD istihbaratının parmağının altında olduğudur. Elbette bunların bütünüyle onların varlığı mı, vekil güçleri mi yoksa sadece uzun zamandır birlikte çalışan işbirlikçiler mi olduğu konusunda tartışma yürütülebilir, ancak bu ayrım çok da önemli değildir. Önemli olan şey tarihi kayıtların, Türk ordusu ve derin devleti ile CIA arasındaki gizli anlaşmayı açıkça gösteriyor olmasıdır.

Fakat bütün bunlar eski bir hikaye, değil mi? Şüphesiz bu ağlar ve bağlantılar zaman içinde aşındı ve 1980de olanlar Türkiyenin iç siyaseti ve süregiden iktidar mücadeleleri açısından ancak ikincil bir önem taşıyor. Eh, evet Fakat iyice düşününce, belki de öyle değildir.

Türkiye satranç tahtasında kim kimdir?

Türkiyede kısa süre önce olan şeye dair bir analiz sunmaya çalışırken, Türkiyede iktidar için mücadele eden siyasi kanatların bir düzeyde anlaşılması gerekir. Her ne kadar gruplar arasında sık sık bir çakışma olsa da, bunlar kabaca üç kampa ayrılabilir.

Birinci kanat, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisidir (AKP). Erdoğan ve AKP Müslüman Kardeşlerin ılımlı İslamcı ortamından geldi ve yıllarını laik Türk ordusuna ve devlet düzenine karşı militanca bir mücadeleyle geçirdi. Bir Müslüman Kardeşler lideri olan Dr. Essam el-Eryan,ın 2007 yılında izah ettiği gibi, Müslüman Kardeşler bütün ılımlı İslamcılarla yakın ilişkileri bulunan bir İslami gruptur ve bunların en önde geleni Adalet ve Kalkınma Partisidir.

Bu nokta kritik bir önem taşıyor, zira Erdoğanı ve onun siyasi aygıtını, Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapındaki çok daha geniş bir uluslararası ağa bağlıyor. Dahası, Erdoğanın Suriye savaşındaki ve babası 1982 yılında Suriyede Müslüman Kardeşleri ezmiş olan Devlet Başkanı Beşar Esadın devrilmesi konusundaki fanatizmi hakkında ve şimdiki Mısır Cumhurbaşkanı Sisi tarafından devrilmiş olan Müslüman Kardeşler lideri eski cumhurbaşkanı Mursiye olan tereddütsüz desteği hakkında da bir izahat sunuyor.

İkinci kanat, gücü genellikle orduda ve derin devlet unsurlarında bulunan Kemalistlerdir. Bu kanat kendisini, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürkün mirasının bekçileri olarak görüyor. Kemalistlerin ülkedeki büyük kapitalist çıkar gruplarıyla derin bağlantıları ve ABD ve NATO ile uzun bir işbirliği geçmişleri bulunuyor. Daha önce belirtildiği gibi Türk ordusunun CIA ve NATO istihbaratı ile uzun süredir devam eden bağları bulunuyor ve en güvenilir ABD-NATO partnerlerinden biri olarak görülüyor.

Bahsedilmesi gereken üçüncü kanat ise, dünya çapındaki okullar ağının kendisini bölgenin en güçlü bireylerinden biri kıldığı, ancak ağını Pennsylvaniadaki rahat evinden yöneten Gülen kanadıdır. Gülen ağı Türkiyedeki neredeyse her devlet kurumuna sızarak önemli alanlar açtığı gibi, aynı zamanda da ABDde dev bir nüfuza sahip; bu hem ABD istihbaratıyla uzun süredir devam eden ağlar anlamında, hem de belki en az bu kadar önemli olacak şekilde, dev lobicilik ve nüfuz ticareti aygıtı anlamında böyle. Nitekim 2010 yılında Gülen hareketiyle bağları olan 6 büyük Türk-Amerikan federasyonu birleşerek, Washingtonda Türkiye ve Türki halklar meseleleriyle ilgilenen önde gelen lobi kuruluşlarından olan bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Türk-Amerikan Federasyonları Birliğini (ATAF) kurdu.

Her ne kadar darbe girişimi ordu içindeki unsurlar tarafından gerçekleştirilmiş olsa da, bu unsurların tam olarak hangi kanadı temsil ettiğinin, yahut ikisinin bir bileşimi olup olmadığının açık olmadığı hatırlanmalıdır. Ancak darbede oynamış olabilecekleri potansiyel rolü değerlendirmek için (Hizmet olarak bilinen) Gülen ağının yakın tarihini incelemek faydalı olacaktır.

Noktaları birleştirmek: Türkiyedeki darbe girişiminde Fethullah Gülen ve CIAin parmak izleri mi?

Dünyanın herhangi bir yerinde olan herhangi bir şey için CIA ve ABD-NATO istihbaratına işaret etmek kolay olsa da İmparatorluğun erişim alanı gerçekten de küreseldir somut bağlantıları layıkıyla ortaya koymadan basit bir şekilde ABDnin suç ortaklığı iddiasında bulunmama konusunda dikkatli olunmalıdır. Bu örnekte ise bu iki kat doğrudur. Ancak tam da bu noktada Gülenin önemi gerçekten de kendini ortaya koymaktadır, zira neredeyse bütün önemli devlet kurumlarına sızmış olan, onun geniş kapsamlı bağlantılar, temsilciler ve vekiller ağıdır.

Başarısız darbe girişiminden çok önce, analistler Gülen, Türk devlerine sızma ve CIA arasında bağlantı kuruyordu. Osman Softicin 2014 yılında yazdığı gibi:

Hizmet sempatizanlarının polis, istihbarat, yargı ve savcılıklar gibi en hassas yapılardan bazılarına ustaca sızmaları nedeniyle, bu hareketin çok daha güçlü ve kötü niyetli uluslararası aktörler tarafından ülkenin istikrarsızlaştırılması ve hatta Erdoğan hükümetinin devrilmesi için uygun bir mekanizma işlevi görmüş olması gayet akla yatkındır Gülenin kendisi de, Türkiyeyi istikrarsızlaştırma girişimlerinde uygun bir piyon haline gelmiş olabilir.

Gülenin adamlarının Türkiye devletinin her noktasına sızdığı iddiası yeni bir şey değildir. Nitekim en az yirmi yıldır Gülene ve Hizmet hareketine bu tür suçlamalar yöneltiliyor. Ancak resmi gerçek anlamda tamamlayan şey, ABD istihbaratı ve ABD dış politikasının elit çevreleri ile olan bağdır.

Bu noktada devreye, CIAin Ulusal İstihbarat Konseyinin eski başkan yardımcısı olan ve Gülen hareketiyle olan bağları derinlere giden Graham Fuller giriyor. Fuller geçtiğimiz günlerde Huffington Postta yayınlanan Gülen Hareketi bir tarikat değil Bugün İslamın en umut verici yüzlerinden biri başlıklı bir makalede Güleni savunacak kadar ileri gitti. Fuller bu yazıda, Gülenin ABDye 2006 yılında yaptığı Yeşil Kart başvurusuna destek için bir mektup yazdığını yeterince belgelenmesi nedeniyle başka şansı olmadığından kabul ediyor. Her ne kadar kullandığı retorik Gülene verdiği desteğin niteliğini ve arkasındaki sebebi çarpıtmaya çalışsa da, Fuller Hizmetin ABD çıkarlarıyla aynı çizgide olan ve onun etkisi altında olan, kritik bir NATO müttefikinde etkili bir silah olarak kullanılabilecek bir toplumsal hareketi temsil ettiğini dolaylı olarak ortaya koyuyor.

Fuller, Gülen hareketiyle bağlantısının hasbelkader bir bağlantı olmadığını belirtmiyor, ancak Gülencilerin, aralarında büyük etkinliklerin de olduğu çok sayıda faaliyetine katıldığı biliniyor. Bunların arasında, Gülen ağının önde gelen bir üyesi olan Kemal Öksüzün (namı diğer Kevin Öksüz) yönettiği, ünlü bir Gülenci şemsiye kuruluşu olan Turkuvaz Amerikalılar ve Avrasyalılar Federasyonu tarafından düzenlenen etkinlikler de bulunuyor.

Fullere ilave olarak, kötüşöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sıradaGüleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi. Evet, çenemizi tırmalatacak derecede enteresan.

O halde, her şeyi ortaya koyup koymadığımıza bir bakalım. Gülen milyarlarca dolarlık bir iş imparatorluğunu ve dünya çapına yayılmış özel okullar ağını yönetiyor. ABD-Türkiye ilişkilerinin yakın tarihi içinde yer almış en kötü şöhretli CIA amillerinden ikisiyle doğrudan bağlantılı. Kılcal damarları Washingtondan Orta Asyaya kadar uzanan bir siyasi lobi ağına sahip. Ha bu arada, eski Türk istihbarat şefi Osman Nuri Gündeşe göre Gülenin Orta Asya ülkeleri Kırgızistan ve Özbekistandaki okullar ağı 1990ların ortalarından sonlara kadar en az 130 CIA ajanı için örtü sağladı.

Şimdi bu denkleme, ABD politika çevreleri içindeki en etkili düşünce kuruluşlarından olan RAND firmasının 2004 tarihli ve Sivil Demokratik İslam: Partnerler, Kaynaklar ve Stratejiler başlıklı ayrıntılı raporunda ABD politikası için sunduğu önerileri ekleyelim:

Önce modernistler desteklenmeli, onlara fikirlerini dillendirmek ve yaymak için geniş bir platform sağlamak yoluyla onların İslam vizyonları gelenekselciler karşısında güçlendirilmelidir. Geliştirilmesi ve kamuoyuna çağdaş İslamın yüzü olarak sunulması gereken onlardır, gelenekselciler değil Sekülerler, duruma göre desteklenmelidir.

Öyle görünüyor ki on yıldan daha uzun süre önce, Gülen ve Erdoğanın halen dost olduğu ve örgütlenmelerinin müttefik olduğu bir dönemde, ABDnin politikası Güleni ve hem onun hem de Erdoğanın temsil ettiği ılımlı İslamcı unsurları ileri sürmekti. Kuvvetle muhtemel olarak Erdoğan ve Gülen arasındaki ayrışma (her ne kadar bu da şüphesiz belli bir rol oynadıysa da) kişisel meseleler ve egolardan ziyade, politika ve sadakatle ilgiliydi.

Başarısız darbe girişiminin jeopolitiği ve stratejisi

Hem teröristlere hem de Suriyenin ülkeden kovduğu ABD vekil güçlerine evsahipliği yapmak da dahil olmak üzere Suriyede ABD emperyalizmine sunduğu takdire şayan hizmete rağmen Erdoğan açıkça Washingtonun planlarını bozdu. Belki de en kötü suçu kısa süre önce, Kasım 2015te bir Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle özür dilemesiydi. Ancak elbette resmi Washington politikasını patlatan şey özrün kendisi değil, Türk dış politikasının ABD, NATO ve Avrupadan uzaklaşıp Rusya, Çin ve yeni gelişen Batı dışı güç bloğuna yönelmesiydi. Bu onun ağır günahı oldu. Ve her ne kadar şüphesiz Washington bunun son olmasını sağlama istediyse de, bu ilk de değildi.

Erdoğanın, dev Türk Akımı boru hattı anlaşmasının imzalanması, Çinden füze sistemleri satın alma kararı (Erdoğan daha sonra bundan caydı), Rusyayla kârlı bir nükleer enerji anlaşmasının imzalanması ve daha pek çok başka örnek de dahil olmak üzere, ABDnin hasımlarıyla anlaşmalar yapmak gibi nahoş bir alışkanlığının olduğu hatırlanmalıdır. Kısacası Washington için Erdoğan, en iyi ihtimalle güvenilmez bir müttefik, en kötü ihtimalle de tehlikeli bir siyasi manipülatör olduğunu kanıtlamıştı. Bu yüzden, ABD siyasi elitleri tarafından böyle görülen pek çok başka lider gibi, gitmeliydi. Gülenin ağı da bu noktada işe yarayacaktı.

Başarısız darbe girişimindeki olayların belki de en çarpıcı boyutlarından biri, İncirlikteki NATO üssünün kullanılmasıydı. Los Angeles Timesın belirttiği gibi:

Türk yetkililer, başkaldırının organizatörlerinin, Türkiyede bulunan 2,500 ABD askeri personelinin çoğuna ev sahipliği yapan ve ABD öncülüğündeki koalisyonun komşu Irak ve Suriyede İslam Devleti militan grubunu yenilgiye uğratma amaçlı süregiden hava kampanyası için temel bir üs olan İncirlik Hava Üssündeki subaylardan hayati önemde yardım aldığını söyledi Resmi medya, İncirlikteki en yüksek Türk askeri yetkilisi olan General Bekir Ercan Vanın tutuklandığını aktardı. Van, üste tutuklanan 10 askerden biriydi ve Türk yetkililere göre darbe girişiminin hayati bir unsuru olan, sokaklardaki hükümet destekçilerini yıldırmak üzere kullanılan F-16 savaş uçaklarına hava ikmali sağlama operasyonunun parçasıydı.

Bu bilginin içerimleri hafife alınmamalıdır. Hikayenin Erdoğancılar tarafından, belki Erdoğana sadakatsiz görülen veya laik Kemalistlere fazla sadık görülen üst düzey askeri yetkilileri tasfiye etmek için uydurulmuş olması mümkünse de, hükümetin bu anlatısının doğru olması da akla yatkındır.

Eğer durum böyleyse, bunun açık anlamı İncirlikin darbe operasyonlarının üssü, darbenin arkasındaki askeri gücün ve onların da arkasındaki ABD istihbaratının ve ordusunun mevkisi olduğudur. İncirlikin Ortadoğudaki NATO operasyonlarındaki merkeziliği düşünüldüğünde, bu üssün salt askeri personele evsahipliği yapmakla kalmayıp küresel CIA ağında bir düğüm noktası olduğunu ileri sürmek mantıksız değildir. Nitekim üssün hem Suriye-Irak sahnesinde operasyonlar yürüten insansız uçaklara evsahipliği yaptığı hem de ABDnin olağanüstü icra programının göbeği olduğu dikkate alındığında, İncirlikin çok sayıda önemli CIA varlığına evsahipliği yaptığını söylemeye bile gerek kalmaz.

O halde bu perspektiften bakıldığında İncirlik şüphesiz başarısız darbe girişiminde merkezi bir yerdeydi ve o günden beri Erdoğanın ordu saflarındaki rakiplerini tasfiye etmesinde temel bir konumda yer aldı denilebilir. Dahası üs, uzun zamandan beri Ankara ve Washington arasında bir ihtilaf konusuydu ve Erdoğan hükümeti, üs üzerinde Washingtonun izin vermeye hazırlandığından daha fazla kontrole sahip olmak istiyordu. Pek çok bakımdan İncirlik, Türk siyasetinde ve bölgenin jeopolitiğinde tektonik bir kaymanın bağlantı noktası oldu.

Son kertede, Türkiyedeki 2016 başarısız darbe girişimi, önümüzdeki yılları ve on yılları etkileyecek kalıcı sonuçlar getirecektir. Türkiye şimdi açık bir şekilde ABD-NATO-AB ekseninden uzaklaşırken, Rusya ve Çinle arasını düzeltmeye çalışacağı gibi, BRICS, Şangay İşbirliği Örgütü, Çinin Tek Kemer Tek Yol stratejisi, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve benzerlerinin simgelediği Batı dışı kampta yer almaya çalışacağı da öngörülebilir.

Darbenin başarısızlığı kuşkusuz, Erdoğanı bir partner değil bir hasım olarak gören ABD ve müttefikleri için başarısızlıktır. Kendi adına Erdoğanın yanıt vermesi gereken pek çok suçlu davranışı vardır. Erdoğanın Suriyedeki savaşın körüklenmesinden bugün Türkiyede süregiden tasfiyelere ve keyfi tutuklamalara, laik kurumlara ve insan haklarına yönelik saldırılara kadar olan vukuat kaydı bir mil uzunluğundadır. Ancak elbette suçlu rejimlerle içli dışlı olmak hiçbir zaman Washington için sorun olmamıştır.

Hayır, sorun Erdoğanın oyunu kurallarına göre, yani ABDnin belirlediği kurallara göre oynamamış olmasıydı ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Ve bu ABD destekli darbe girişimi sonrasında Erdoğan yalnızca daha da güçlenecektir. Şüphesiz Washingtondaki stratejik planlamacıları pek çok uykusuz gece bekliyor.

Çev: Selim Sezer / www.medyasafak.net

LİNK : http://medyasafak.net/haber/2089/eric-draitserturkiye-deki-cia-destekli-darbe-basarisiz-kuresel-satr

LİNK :

DARBELER DOSYASI : TÜRKİYE’DE İKİNCİ DARBEYİ KİMLER NASIL TASARLADILAR ? DARBECİLER HANGİ AÇIL IMLARI BAŞLATACAKLAR ?


TÜRKİYE’DE İKİNCİ DARBEYİ KİMLER NASIL TASARLADILAR ? DARBECİLER HANGİ AÇILIMLARI BAŞLATACAKLAR ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/02/turkiyede-ikinci-darbeyi-kimler-nasil.html?m=1

Darbe; genel olarak askeri kurumlarla ilişkilendirilen gayrı yasal bir faaliyetle ülke yönetimine katılmaktır. Türkiye gibi ordu faktörünün belirgin rol oynadığı bir ülkede de darbe özellikle askeri bürokrasi ile ilişkilendirilir. Fakat siyasetin ve toplumsal düzenin 20. yüzyıldan beri çeşitlenmesiyle darbelerde farklı yöntemlerin neticeleri olarak husule gelebilmekte Türkiye’de de bu farklılık görülebilmektedir.

A) Sanayi teşvikiyle ilgili önemli bir kararname 1970’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş ve ekonomi çok daha ağır biçimde yara almıştı. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yüksek mahkemenin müdahili, Aralık 2013 olaylarında bazı yargıç ve savcıların tutumu gibi başlıklar Yargısal Darbe adı altında izah edilebilir.

B) Yine Aralık 2013 olayları ve Gezi Parkı Olaylarında bazı polislerin faaliyetleri ile soruşturmaların yürümesi veya ortamın ısıtılması Polis Darbesi olarak izah edilebilir.

C) Gezi Parkı olaylarında kitlelerin arasına serpiştirilen profesyonel sivil itaatsizlikçilerin yönlendirmeleriyle iktidarın neredeyse düşürülme noktasına gelmesi Sivil Darbe olarak açıklanabilir.

D) Bazı maksatlarla koalisyonların kasti bozulması, 2002 senesi gibi ciddi gerekçelerden yoksun olarak erken seçim hamleleri, 2011 yılı gibi milletvekili pazarlıkları ( Fetö, iktidar partisinden 80 milletvekili istemişti) Siyasi Darbe olarak tanımlanabilir.

E) Çarpıtma, algısal yönlendirme, etki ajanlarına kaleme aldırılan ısmarlama köşe yazıları Medya Darbesi olarak belirtilebilir.

F) 1959, 1979 ve 1994 gibi borç alımları, 2001 krizi olarak adlandırılan süreçte sadece iki günde piyasalardan 5,5 milyar dolar para çekimi ve gecelik yüzde 7500 faiz oranları ile görülmemiş büyüklükte vurgunlar ise Ekonomik Darbe olarak tanımlanabilir.

G) Türkiye’de bir süre evvel meydana gelen kitlesel elektirik kesintisi, bazı kamu kurumlarının yazışmalarının sızdırılması veya internet adreslerinin kullanım dışı bırakılmaları Siber Darbe olarak tanımlanabilirken

H) 17 Ağustos 1999 depremi ile ilişkili olduğu iddia edilen suni yer kabuğu hareketleri gibi ki doğal afetlerin suni olarak tetiklenmeleri ileride daha sık görülecektir; Teknolojik/ Haarp Darbeleri olarak açıklanabilir.

Görüldüğü gibi darbeler artık çok çeşitlidir ve her darbeyi Türkiye siyasi tarihi boyunca çoğu kez tatmıştır. Pekiyi Türkiye’de darbe olur mu? Buna kimler ne için ve hangi yöntemlerle ulaşmak isteyebilirler?

Abd’nin meşhur gazetesi Washington Post yayımladığı haberde Türkiye’de askeri darbe ihtimalinin yüksek olduğunu ve 30 ülke arasında 5. sırada bulunduğunu belirtti. Bu oran Suriye, Bloivya, Nepal, Nijer gibi demokratik kültürleri oldukça zayıf olan ülkelerden bile yüksek olarak gösterilmişti. Günümüz istihbarat temininin büyük miktarı açık kaynaklardan sağlanmaktadır. Bu sebeple eski ve neredeyse her kıtada irtibat ofisleri bulunan bu yayım organının uzun hesaplamalara dayanarak bulduğu sonuç önem arz etmektedir. Bu gazete ile ilgili belirtilecek bir hususta Pulitzer Ödüllü olmasıdır. Pulitzer Abd’de bulunan Colombia Üniversitesi tarafından verilir ve üniversitenin tarihi Abd’nin tarihinden bile daha eskidir.!

İngiltere Kralı koyu protestan George tarafından "Kings Collge" olarak açılan okulun sloganı ise bir Tevrat alıntısı olan Nurun ile Nurlanacağız idi. Yani Washington Post’taki haber bu bilgisel aritmetiklere göre çok daha ciddiye alınması gereken bir durum olarak görülüyor. Kings College yani Colombia Üniversitesi binası ile Anıtkabir ise dış görünüş olarak oldukça benzerdir. Anıtkabir’i tasarlayan yabancı mimarlar sütun sayısını bile bu üniversite ile aynı olarak hayata geçirmişlerdir. Meselenin bir ucuda gerçekten Anıtkabir’e dayanmaktadır. Bir müddet evvel Türkiye’ye bir ziyarette bulunan İngiltere Başbakanı Therasa May Anıtkabir defterine "Yurtta Sulh Dünyada Sulh " yazmıştı. Yurtta Sulh Konseyi ve bildirisi, Washington Post, Anıtkabir Defteri, İngiltere ve Colombia Üniversitesinden oluşan denklem kanımızca ciddiye alınması gereken izahlara mecburdur. Tabi bu durum yalnız asker seçeneği için geçerlidir. Darbelerin artık çok farklı yöntemlerle gerçekleştirildiğini önceki satırlarda açıklamıştık. Türkiye’de bir darbe tasarlandıysa bu durumun amaçları nelerdir? Herşeyden evvel dini kehanetlerden feyiz alan milyonlarca insan dünyada bulunmaktadır.

Türkiye çözülmeden Ortadoğu çözülemeyeceği için Türkiye’de bir takım değişikliklerin hızlı ve radikal hayata geçirilmesi istenmektedir. Bir diğer husus Türkiye şu anda lobilerin en önemli projelerinden biri olan dinler arası diyaloğa kesin olarak kapılarını kapatmıştır. Yeni Dünya Düzeni olarak adlandırılan yapının besin kaynağı şehir devletleri modelini desteklememesi, döviz yerine yerli para kullanma ısrarı küresel karar vericiler nezdinde Türk siyasi yapısının nosyonunu tamamladığının göstergeleri olarak sunulmaktadır. Bu gibi kendilerince geçerli olan gerekçelerle bazı odakların yeni bir darbe hazırlığında oldukları açıktır. Ordu’da alt kademe subaylar hakkında pek bir bilgi sahibi olunamaması, 15 Temmuz sonrasında Genelkurmay özel kalemine atanan Kurmay Yarbayın tutuklanması askeri darbe hususunu yeniden yeşillendirse de yeni darbe ekonomik, toplumsal veya siyasi olabileceği gibi hepsinin birleşimi veya apayrı bir denemeylede uygulamaya koyulabilir.

Darbe ve darbeciler genel af, orduya iade itibar, maaşlara zam gibi uygulamalarla toplumsal destek arayacaklar ve muhtemelen Suriye kürt yönetimiyle yeniden temas kuracaklardır. Bunu Türkiye’nin sınırsal büyümesi olarak izah etmek suretiyle İmparatorluğun gerçek temsilcileri ve uyguluyacılarının kendileri olduklarını vurgulayarak toplumsal meşruiyet talep edeceklerdir. Bunlar tabiki birer senaryodur fakat siyasi tarih ve güncel gelişmelerin harmanı olan bu tip senaryolar yakın gelecekte farklı cenahlardan da farklı biçimlerde sık olarak gündeme getirilecektir.

DARBELER DOSYASI : SOĞUK SAVAŞ


SOĞUK SAVAŞ

Selamun aleyküm.

15 Temmuz darbe girişimindeki bana göre en sansasyonel olay İncirlik üssünün elektriklerinin kesilmesidir. İncirlik Üssü, Amerika’nın orta doğudaki en büyük üssüdür. Bütün orta doğu trafiği bu üsten sağlanır. Yani Amerikan ordusunun, kendi toprakları üzerinde bile bu derece stratejik öneme sahip bir üssü yoktur. ABD ordusunun beyni Pentagon ise, kalbi de kesinlikle İncirlik Üssüdür.

Darbe girişimi gecesi en dikkat çekici olan şey de, bu üssün elektriklerinin kesilmesi, giriş çıkışların kapatılması ve bir süre sonra uçuşa yasak bölge ilan edilmesidir. Bunun ne demek olduğunu anlayabiliyorsun di mi hacı? Link, Link, Link, Link

Yani Amerika’nın dünya üzerindeki en stratejik hava üssünün, Amerikan ordusunun orta doğudaki kalbinin elektriklerini kesip, giriş çıkışları yasaklamanın ne demek olduğunu anlayabilecek kapasitedesin di mi?

Allah aşkına öyle olduğunu söyle bana.. Nolurr…

Yoksa ”ay gene patlatıyolar bunlar kendilerini yhaa, vahşilieerr !!! Milletçe üzgünüz, herkes profil resmine siyah çelengg koysoonn !!! ” kafasındasındır ve o oksijen girmeyen kafaya ben pek bir şey anlatamam.

Ya bu ülkede hala darbe gecesi ve sonrasında İncirlik Üssünün elektriklerinin kesildiğini ve giriş çıkışların kapatıldığını bilmeyen ve ona rağmen bu ülke sınırları içindeki oksijeni soluyup tüketen terliksi beyinsizler var abi. Ciddiyim, var. Gerçi İncirlik Üssünde incir yetiştirildiğini sananlar da var ama, neyse, o tıbbın konusu.

İşte söz konusu bu hareket, dünyanın süper güç olan ülkesine yapılırsa, bu resmen bir soğuk savaş ilanıdır. Amerikalılar, Amerikan başkanı, Amerikan ordusu bu İncirlik Üssünü tamamıyla kendi toprakları olarak görürler. Yani senin bu hareketi yapman ile, gidip Washington’a askeri çıkarma yapman veya herhangi bir saldırıda bulunman tamamen ve tamamen aynı şeydir.

ABD Hava Kuvvetleri komutanı geçenlerde hani İncirlik Üssüne geldi ya, (Link) ”IŞİD ile mücadeledeeee…. bik bik bik ”(Link) diye zırvalamaya başladı hani, işte bu ziyaretin sebebi de budur.

Ben ilk bu elektrik kesme olayını duyduğumda ciddi söylüyorum inanmadım. ”Yok artık, o kadar da değil, onu yapmaya yemez henüz” demiştim. Fakat sonra gördüm ki iş gerçekten fazlasıyla ciddi ve bunu hemen yazmıştım ”soğuk savaş ilanıdır, arkası gelir” diye, maalesef gördüğünüz gibi bir bir geliyor.

Lakin olay yalnızca bununla sınırlı da değil hacı. İşin bir de Rusya boyutu var. Tarihe bakarsanız, Rusya ile yakın ilişki kurmak isteyen herkesin başı ezilmiştir bu ülkede, ta Adnan Menderes’ten başlar bu olay hatta. İlk o denemiştir Rusya ile temasları. Çünkü Türkiye’nin Amerikan sömürgesinden çıkıp da, Amerika’nın dünyadaki en büyük rakibi Rusya’nın tarafına geçmesi demek, bütün orta doğu stratejilerinin ve kozlarının tamamen ABD’nin elinden çıkıp, Rusya’nın eline geçmesi demektir.

Aklı başında hiçbir devlet de böyle bir şeye izin verecek değildir elbette. Hatta sizi biraz geriye götüreyim, şu bizim Rusya ile yaşadığımız uçak düşürme hadisesine…

O uçak gerçekten neden düşürüldü acaba?

Yani neden ”Türk akımı”, petrol, doğal gaz, enerji hatları gibi yığınla milyar dolarlık ihaleler ve projelerin hemen arefesinde böyle bir uçak düşürme olayı yaşandı ve bütün projeler durdu sizce?

Peki bu darbe girişimi neden Erdoğan Rusya ile ilişkileri düzelttikten hemen sonra oldu?

Peki, İncirlik Üssünün şuan Rusya’ya açılma ihtimalinden kaçınız haberdar?

Evet. Link, Link, Link

Amerikan ordusunun tam göbeğine, en büyük rakibi Rus ordusunu sokmaya kalkmak…

Siz daha savaş sebebi mi arıyonuz hacı?

Dikkat ettiyseniz bu olaylardan sonra Suriye’de durumlar bir anda çok tuhaf şekilde değişmeye başladı. Esed yıllardır kendisini koruyan ve kendisinin de koruduğu PKK,PYD’yi vurmaya başladı falan.

Lafın kısası, Amerika, orta doğudaki en büyük ve en stratejik ortağı ve sömürgesini kaybetmemek için her yola başvuracaktır. Gerekirse her gün bombalama, gerekirse bir darbe girişimi daha. Lakin 15 Temmuz sonrası, Türkiye resmen bir yörüngeden çıkmıştır. Ve onların Güneş Sisteminden çıkarsak, bir gezegenin sistemden çıkmasının bütün sistemin yok olmasına sebep olacağını bildikleri için, bizi bu yörüngede tutmaya çalışıyorlar.

Bu arada 15 Temmuz hakkında bir yazı yazıyorum, geçen hafta başladım, zaman buldukça yazıyorum bu yüzden uzun sürüyo. Ama yakında biter inşallah.

Bu patlamalar belli amaca göre yapılıyor ve şuan dikkat ettim de gittikçe batıya doğru kayıyor her seferinde. Allah nasip etmesin ama yine bir patlama olur ve yine geçenkine göre daha batıda olursa, sanırım amaç bunu Ankara-İstanbul’a kadar sürekli büyüterek taşımak olabilir. Allah vatanımızı milletimizi, masumları korusun.

Sağlıcakla..

DARBELER DOSYASI : Alparslan Türkeş 27 Mayıs 1960 Darbesi Radyo Bildirisi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=31Hvk-f785A

DARBELER DOSYASI : Askeri Darbeler, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu ?


Askeri Darbeler, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2015/06/askeri-darbeler-turkiyede-askeri-darbe.html?m=1

Darbe, ihtilâl, müdahale gibi teorik tanımlamalar ne şekilde olursa olsun, dünyanın her yerinde seçilmiş üyelerden müteşekkil bir parlamentonun üniformalı kişilerce kısıtlanması, dağıtılması, herhangi kararları uygulamakla sorumlu tutulması gibi pratik yaklaşımlar, antidemokratik olarak nitelendirilir. Yeryüzünün belki demokrasiye en uzak fiiliyatlarından olan askeri girişimler, on yıllardır sosyolojik perspektiflerden değerlendirilir, yorumlanır, askeri bürokrasinin davranış yapısı, ne istediği ve ne beklediği konuları tartışılır. Her toplumun sosyal yapısı müstakil bir hüviyet teşkil ettiğinden askeri girişimlerin de amaç ve beklentileri içlerinde bulundukları sosyal vaka ve parçası oldukları toplumsal sistemin unsurlarına göre şekillenirken esas olan bir husus vardır. Bu da neredeyse bütün askeri girişimlerin dış bağlantı tesis etmek neticesinde vuku bulduğudur. Askeri girişimlerin, tek bir hareketle topyekün ülke dışarısından kaynaklandığı, talimat alınması durumunda 24 saat içerisinde her şeyin olup biteceği kurgusalı oldukça indirgemeci bir yaklaşım olup, toplumun sosyolojik çarpıklığının gözden kaçırılmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, bu, sosyolojik tahlilin de noksan olacağı manasına gelmektedir. Askeri girişimlerin amaçlarına değinmeden evvel bu girişimlerin dünyanın her coğrafik biriminde gözlemlenmesi yerine bazı spesifik alanlarda daha sık karşılaşıldığı dikkat çekmektedir. Örneğin Latin Amerika’da ki vesayetçi düzen ile İskandinavya, Orta Afrika’da ki silahı tutan her rütbe üniformalının son sözü söylediği sistem ile İngiltere, Ortadoğu’da ki cuntalaşma süreçleri ile örneğin Almanya bir olamaz. Ordunun ve ordu mensuplarının tarihsel ayrıcalığından beslenen askeri müdahalelerin toplumsal olgunluk ve birikimde yeterince öne çıkamamış toplumlarda görüldüğü doğruysa da, meselenin başka boyutu da coğrafi konumlardır. Jared Diamond’un ünlü eseri nasıl ki milletlerin kaderinin hatta bir topluluğa ait bireylerin bağışıklık sistemlerinin bile coğrafi koşullara bağlı olabileceği teorisi dahilinde irdeleniyorsa, dikkatle izahat mümkündür ki, güç coğrafik koşullar altında yaşamlarını sürdüren toplumlarda da, coğrafik paralel perspektifte ordu ve mensubu ayrıcalıklıdır. Çünkü düşman çok, iklim çetin, nüfus yeterli değildir. İnsanların her daim hazır kıta birer savaşçı kabul edildiği toplumlar aynı zamanda ordu toplum olarak tanımlanırken, devlet başkanı bir nevi komutan olarak, asker yani ast konumunda bulunan her bireyin toplumsal muazzam bir itaat düzeni oluşturmasını ilke edinir. Böylelikle düşmanlara karşı hazır bir toplum, lidere karşı sorgulanamayacak meşru bir otorite inşa edilir. Özellikle Orta Asya toplum yapısının geçmişi bu yöndedir. Geçmişin bu tarihsel yansımaları üzerinde yükselen toplumlarda askerin ayrıcalıklı konumu sosyolojik bir olağandır. Dolayısıyla örneğin Latin Amerika’da demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılmasına rağmen, halk halen orduyu gerektiğinde devreye girerek tıkanık sistemi açabilen kurtarıcı statüyle eş tutmaktadır. İsrail, askeri vesayetin keskin olduğu başka bir ülkedir. İsrail’de halkın geniş katılımıyla yapılan anketlerle sabit olan husus, orduya güvenin siyasi partilere güvenden çok daha yüksek olduğudur. Devlet başkanlarının önemli kısmının asker kökenlilerden oluşan siyasal sistemlerinde, istihbarat biriminin başına da asker kökenli görevliler getirilmektedir. Yahudilerin asırlar boyunca karşılaştıkları acı tecrübeler, bağımsız devletlerini ilan etmelerinden sonra gerçekleştirdikleri konvansiyonel harpler (arap-israil savaşları) ordunun ayrıcalıklı rolünü belirler. Çünkü temel gereksinim hayatta kalmak, bunu sağlayabilecek güvenlik tedbirleri ise orduya aittir.

Aynı güvenlik kaygılarını paylaşan bir orta asya geçmişine dayanan Türkiye’de de, ordu her daim ayrıcalıklı konumda bulunmuştur. Modern ordu kavramının karşılığı 1808 Prusya sistemi yani Harp okullarının kurulması ile profesyonel subay tipine geçilmesi olduğundan, Türk tarihinin ilk modern askeri girişimi Padişah Abdülaziz’in devrilmesidir. Bu olaydan önce de pek çok askeri girişimi Osmanlı tarihinde görmek mümkündür. Mülki sınıfın genelde askerlerden oluştuğu bürokratik kadroda, arz günlerinde her daim askerler, veziri azamdan bile daha evvel Padişah’ın huzuruna çıkarlar. İstedikleri maaş zammını alamayınca ayaklanır, istemedikleri devlet adamının yaşamasına müsaade etmezler. Zaten ayrıcalıklı olan bu askeri sınıfın ise tam manasıyla bir denetim mekanizmasına dönüşmesi Genç Osman’ın katlidir. Ordu artık gerektiğinde devlet başkanını dahi öldürebilecek bir mizaca bürünmüştür. II. Sellim, III.Selim, III.Ahmed gibi Padişahların devrinde de önemli hareketler gözlemlenirken 1876 tarihi modern harp okuluna mensup zabitlerin girişimidir. Tabi bu girişim Osmanlı’dan borçlarını tahsil edemeyen bankerler ve ardındaki devletlerce de desteklense, ülkenin o dönemde bulunduğu durum iktisadi ve sosyal bakımdan oldukça kötü durumundadır. III. Selim’den itibaren zayıflayan devlet mekanizmasının adeta bir tedavisi olarak yeni topraklar yeni zenginlikler yeni askerler yani yeni fetihler kabul edildiğinden, bunun gerçekleştirilebilmesi için güçlü ve talimli bir ordu yapısına ihtiyaç olduğu tasavvuru geliştirilir. Bunun için ordu modernleştirilmelidir. II.Abdülhamit tarafından davet edilen Prusyalı Subaylar, yeni askeri mektepler, ordunun toparlanabilmesi için atılan adımlar olmuştur. O devirden itibaren pozitivizm ile yoğrulan çoğu subay, askerlik asli görev dışında kurtarıcı olarak siyasi ıslahat projeleri tasarlarlar. İkinci Modernist askeri girişim ise 1913 Babı Ali Baskını olacaktır.

Türk tarihini çok iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Cumhuriyet’i ilan ettiğinde, bu girişimine yönelik en örgütlü tepkinin ordudan gelebileceğini tahmin edebiliyordu çünkü ordu dışında zaten toplumsal bir sınıf yoktu. Bu sebeple siyasetle iştigal edecek askerlerin mutlaka ordudan istifa etmeleri şartını ilke kabul etti. 9 Kolordu ve 3 Müfettişlik olarak kurulan ordu da, muhalif ve halkın teveccühlerine mazhar olabilmiş Generallerden, Kazım Karabekir ve Ali Fuat’ı pasif görev olarak nitelendirilebilecek ordu müfettişliklerine atadı. Rauf Orbay’a ise görev bile verilmedi. Genelkurmay başkanlığına, Mustafa Kemal’e çok sadık bir General olan Fevzi Çakmak getirdi. Bütün bu olanlardan sonra zaten bir kurtuluş savaşı kahramanı olan Atatürk’e karşı hiçbir subay askeri müdahale girişiminde bulunamadı. Atatürk’ün karizmatik komutanlığı karşısında durabilecek bir general olamazdı. Keza İnönü döneminde de, İnönü’nün Harp Okuluna hakimiyeti meşhurdur. İsmet İnönü’nün at gezileri yaptığı Harp Okulu bitişiğinde, haberi alan Harbiyeli öğrencilerin, İnönü’yü görebilmek için birbirleriyle yarıştığı ve İnönü’yü hazır kıta selamladıkları bilinir. Buna mukabil 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül girişimleri neticesinde yeni oluşan asker egemenliğine dayalı idari bürokrasinin, meşruiyet kazanabilmek maksadıyla dış cephede özellikle Washington nezdinde, temaslar kurduğu bilinen gerçektir. 27 Mayıs 1960 akabinde, 235 General ve Amiral ile 3381 Subay, 251 Kurmay statülü subayın emekliye sevk edilmeleri bütçe açısından oldukça yüklü yekün getirmekteydi. Bu yekünün nereden temin edilebileceği problemine Washington yetişmiş görünüyordu. ABD, 1960 yılı içinde 103 milyon dolar yardımda bulundu. [1][1] Nitekim 12 mart sonrası Nihat Erim Başbakanlığında oluşan teknokrat hükümet, Abd’nin isteği üzerine tarım temelli Türkiye ekonomisine ağır zarar verebilecek bir kararla Haşhaş ekimini yasaklarken, 12 Eylül rejimi ise Yunanistan’ın tekrar Nato’ya dönebilmesine onay verecekti. [2][2] Keza postmodern toplum yapısına uygun olarak postmodern olarak nitelendirilen ve 28 Şubat olarak bilinen, 28 Şubat 1997, 8,5 saatlik Mgk toplantısı neticesinde 2 ay sonra Necmettin Erbakan’ın hükümetten çekilmesi Dünya’da uyandırdığı yankılar bakımından önemliydi. Erbakan Başbakan olduğuında ilk resmi ziyaretini İran’a yapıp 28 milyar doğalgaz anlaşması imzaladı. Bu süreçle, ambargo uygulanan İran ile bu denli yakın ve büyük ticari münasebet , batı nezdince tepki gördü ve Erbakan’ın üstünün çizildiği dillendirildi. Erbakan’ın hükümetten düşmesiyle, İftira ve Yalanla Mücadele derneği (ADL)[3][3] başkanı Abraham Foxman: ‘’ Türkiye Erbakan’a rağmen ayakta kaldı. En kötü dönemi atlattı.’’ [4][4] ifadeleri aslında 28 Şubat’ın lobiler nezdince de desteklendiğinin somut göstergesiydi. O dönemin Kudretli Generali Olarak bilinen Çevik Bir’in İsrailli stratejistlere yaptığı değerlendirmelerde, İsrail-Türk ilişkilerinin tehlikeye girmesine ordunun kayıtsız kalamayacağı [5][5] ifadeleri 28 Şubat başta bütün askeri girişimlerin bütünüyle dış destekli olduğu teorisinin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Oysa ki bu tip teoriler meselelerin ana eksenini kaybetmeye sebep olabilecek tehlikededir. Ordu’nun bütün girişimlerini meşruiyet bağlamında pekiştirebilmek için birtakım arayışlara girmesi nasıl bir hakikatsa, Türkiye’de tıkanan sosyal ve siyasi problemlere o dönemlerde siyaset mekanizmasının bir alternatif geliştiremediği muhakkaktır. Tabiat mağlumdur ki, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların olmadığı durumda askeri müdahalenin de doğması söz konusu olamaz. Siyasi kulvarlardaki tıkanıkların Ordu eliyle açılıp açılamayacağı ayrı bir tartışma olsa da, dış destek gayrı millilikle eşdeğer bir değerdeyse hemen bütün partilerin kurulup yükselmesi gayrı millidir. Çünkü siyasi organizasyonların kuruluş safhaları her daim dış arayışları beraberinde getirmiştir. Örneğin 1970’lerde Avrupa ile bütünleşme programına yoğunlaşan Adalet Partisi’nin oylarının bölünebilmesi ve Türkiye’nin Nato ekseninden kopmaması için Pentagon onayı ve Türk Havacı Orgenerallerin teşvikiyle Erbakan’a Milli Selamet Partisi’nin kurdurulduğu [6][6] bilinir. Benzer şekilde günümüzde ki meşhur siyasi partinin Amerika teşvikiyle kurdurulduğu A. Dilipak tarafından gündeme getirilmiştir. [7][7] Şimdi burada kilit soru dış destek ve lobisel bazda olumlu intibah, siyasi partiler söz konusu olduğunda meşru mudur? Eğer cevap Hayır ise partilerin iktidarı sivil darbe olarak nitelendirilebilir mi?

Yanlış olan bir şeyler olduğu aleni fakat siyaset mekanizmasının düzenlenip sağlıklı yapıya kavuşması zaten Ordu’nun siyaset üstü sıfatını da sonlandıracaktır.

Asker Sivil İlişkilerinin Düzenlenmesi, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu?

Global modernist dünyanın ölçeklerine uygun olarak askeri bürokrasinin sivil teamüllerin iradesi altına bütünüyle sokulması için birtakım koşulların sağlanabilmesi normalleşme olarak adlandırılabilir. Mgk Kanun değişikliği, Askeri mahkemelerin statüsü, Jandarma’nın akıbeti gibi konular ve bu yöndeki yasal düzenlemeler sivilleşme ya da normalleşme yolunda ki adımlar olarak nitelendirilse de bu sivilleşme bana göre 2003 öncesine dayanan bir süreçtir. Geneli asker kökenli Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türk siyasi tarihinde her zaman önemli bir gündemi işgal etmiş gerektiğinde askerlerin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için meclis iradesine Genelkurmay nezdinde baskı yapılmıştır. Fakat bunun istisnası 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Bu seçimlerde adaylardan bir tanesi Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş olmasına rağmen medyanın ilgisini çekmedi. Güreş nezdinde, Genelkurmay’dan kimseye telefon gelmedi. Buna Mukabil Güreş 35 adet gibi düşük oy almasına rağmen[8][8] Türkiye’de yer yerinden oynamamıştı. Bu süreci Ab İlerleme raporu ve yaptırımları izledi. Mgk kanununda yapılan değişiklikle 0r rütbesinde asker olması gereken MGK sekreterinin sivil olabileceği, Mgk kararlarının yalnızca tavsiye niteliğinde olabileceği ve asli iradenin sivil seçilmişler olduğu belirtildi. [9][9] Eskiden asker üye sayısı fazla olan bu kurum, Başbakan yardımcılarının da dahiliyle, sivil ağırlıklı teşebbüse çevrildi. [10][10] Bu düzenlemeler, Mgk genel sekreterliğinin işlevsiz hale getirildiğini ve milli güvenlik için araştırma yapma yetkisinin kaldırıldığı gibi eleştirileri beraberinde getirdi. [11][11] Barış zamanında asker kaçaklarının ve askerlikten soğutmayla ilgili fiiliyatlara teşebbüs eden sivilleri yargılayan askeri mahkemelerin yetkileri daraltılarak yalnızca askeri suçlara ve askeri kişilere yönelik olması sağlandı. [12][12] Rtük ve Yök gibi kurumlarda Genelkurmay tarafından atanan askeri üye varlığı sona erdirilerek askerin, sivil siyasete müdahil alanı daraltıldı. [13][13] Kısa bir süre evvel ise çok tartışılan askeri statülü Genel kolluk Jandarma askeri statüsünü korumak şartıyla bütünüyle İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. [14][14] Bütün bu gelişmeler kadar önemi bir husus olan ve bugüne kadar ki askeri girişimlerin çerçevesini oluşturan, içten ve dıştan gelebilecek tehditlere karşı Türk Vatanını Korumak ve Kollamak tanımlı TSK iç hizmet kanunu (md.35) değiştirilerek ‘’Silahlı Kuvvetlerin vazifesi: Yurt dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır’’ şeklinde düzenlendi. Bütün bu vakalara rağmen bazı çevreler, mgknın bütünüyle kaldırılması, askeri mahkemelerin kapatılması, TSK güçlendirme vakfının bütçesel olarak denetlenebilmesi, Askeri tesislerin kapatılarak Orduevlerinin halka açılması, sınırların bütünüyle askerden arındırılması ve belki de en önemlisi Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması gerektiğini vurgulamaktadır. Fakat yine de iç sivil denetimin belirli oranlarda tesis edilebildiği ve eskisi gibi bir askeri girişimin yaşanamayacağı belirtilmektedir.

Bütün bunlardan sonra bazı önemli çıkarımlar şu şekilde olabilir;

. Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay arasındaki protokol sorunları kolayca çözülebilir bunun için 680.000 kişilik bir birimi illa Milli Savunmaya bağlamaya gerek yoktur. Unutulmamalıdır ki 27 Mayıs 1960 müdahalesi, Ordu Milli Savunma’ya bağlıyken gerçekleşmiştir.

. Jandarma adem-i merkeziyetçi yapısından ötürü Bakanlığa bağlanması sakıncalıdır. Bakanlığa bağlansa bile Jandarma’nın bir müddet sonra Kolordu seviyesine indirilmesi ve alay komutanlıklarına, Emniyet benzeri Mülki Valilerin atanabilmesinin önünün açılmak istenmesi oldukça sakıncalıdır.

. Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaması olumlu bir gelişmedir. Fakat askeri personel statüsündeki sivil memur ve işçilerin de sivil yargıda yargılanması birtakım sorunları ve çiftbaşlılığı getirmektedir. Buna göre askeri personel olan fakat askeri kişi sayılmayan bu şahıslar görevleri ile alakalı yasal hakkı askeri yüksek idare mahkemesi nezdinde aramaktadır. Ya bu görevliler bütünüyle askeri yargıya tabi olmalı veya idari hususlarda da sivil mahkemelerle muhatap olmalarının yasal düzenlemeleri gerçekleştirilmelidir.

. Kendisi siyasal bir kurum olan orduların bütünüyle siyasetten soyutlanması düşünülemez bu sebeple teorikte olsa, ordunun bulunduğu her ülkede darbe ihtimali vardır. Özellikle güvenlik bürokrasisi üzerine inşa edilmiş ve ülkemizin de parçası bulunduğu Ortadoğu, asker ayrıcalıklı konumunu sürdürecektir.

Özellikle koalisyon tartışmalarının yaşandığı günümüzde, çözüm süreci denilen programın ne şekilde seyredeceği meçhuldür. Çünkü terör ve benzeri olayların tekrarlanması askerin ek yetki istemesini getireceğinden denetim mekanizması tekrar ordunun olabilecektir. Ayrıca torba yasanın iptali gibi tartışmaların akıbeti meçhulse de reelpolitik manada gerçekleşmesi Jandarma’nın eski özerk konumunu muhafaza etmesinin yolunu açacaktır.

Hulasa, ordu-siyaset normalleşmesi olumludur fakat bu durumun her zaman aynı istikamette süreceği belirsizdir. Askerin isteği, siyasilerin başarısızlığı, toplumun militarizasyona olan ilgisi yeni süreci belirleyebilecek etmenlerdendir. Genel seçimlerden evvel sağ ve sol kesimi temsil eden bazı gazetelerdeki kimi köşe yazarlarının belirttiği, asker geliyor, asker gelecek, asker gelsin, karargah kimin emrinde darbeye hazırlanıyor ifadeleri en az 20 sene daha ordu’nun siyaset karşısında tarafsızlığını yitirmesinin göstergesi olacağa benziyor.

DARBELER DOSYASI : SANIK KOLTUĞUNDAKİ 12 EYLÜL’Ü VE İDDİANAME Yİ TANIKLARI DEĞERLENDİRİYOR


SANIK KOLTUĞUNDAKİ 12 EYLÜL’Ü VE İDDİANAMEYİ TANIKLARI DEĞERLENDİRİYOR…

Soruşturma No: 2011/646
Esas No: 2012/2
İddianame No: 2012/2

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı böyle geçirdi 12 Eylül davasını kayıtlarına. Bu rakamların altında yüz binlerce insanın hayatı yatıyor. Bir o kadarının da cansız bedeni. Hatta cansız bedensizliği, çünkü Türkiye tarihindeki sistemli failimeçhul devrini başlatan bir dönüm noktası 12 Eylül 1980; sistemli işkenceyi de. “650.000 kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi, 50’si asıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.” Sayılar, kan sıcağında bir insan resmi düşürmez gözlere. Oysa onların hepsi bir oğul, ana, hepsi ben, siz, biz… Hepsi burada okuyacağınız insanlar… 12 Eylül yargılanmalı, evet, sadece bu değil bütün “12 Eylül”ler. Sahi AKP hükümeti döneminde 1980 darbesi yargılanıyor diye, kendi yarattığı 12 Eylül unutulur mu sanıyor? Öyleyse, bilmeli ki yanılıyor… Çünkü insanlar unutmadı, unutmayacak… İşte 12 Eylül’ü, iddianameyi bu unutmayan insanlar anlatıyor…

Terzi Fikri’nin oğlu Naci Sönmez o günleri anlatıyor : Gerçek adalet bizim omuzlarımızda

Yıl, 14 Ekim 1979. Fatsa’da Terzi Fikri’nin belediye başkanı olduktan sonra oluşturduğu 11 halk komitesinin yaydığı heyecan dolanıyor sokaklarda. Çamurlu yollar, kumar, ev içi şiddet, her şey tartışılıyor. Dokuz ay “başka bir dünyanın mümkün” olduğunu görüyor Fatsa. İşte iddianamede“Fatsa Operasyonu” başlığıyla anlatılanların nedeni de bu “dünya”. Terzi Fikri’nin oğlu Naci Sönmezne o günleri unutuyor ne de sonrasındakileri; babasına yapılan iki suikast girişimini, 1977’de Halkevi Başkanı Kemal Kara’nın öldürülerek Alevi-Sünni çatışmasının körüklenmeye çalışıldığını, Süleyman Demirel’in “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” diyerek hedef gösterişini, “Küçük Moskova” yazılarını… O zamanlar AP’lilerin, CHP’lilerin, devrimcilerin birlikte çalıştığı ilçeye karşı süren nefretin nerelere varabileceğini bilmiyor. Öğrenecek. Çünkü Fatsa’ya 12 Eylül erken geliyor. 11 Temmuz 1980’de sokakları polis ve askerler tutuyor: “Nokta Operasyonu”. Terzi Fikri ve diğerleri dövülerek gözaltına alınıyor. Sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor… Sekiz ay boyunca her hafta Efilli Cezaevi’nin yolunu tutuyor Naci. 3 Haziran 1981’de o da gözaltına alınıyor, dayak, işkence, hakaret… Kendinden çok, 14 yaşındaki kardeşi tutuklandığı için endişeli. Neyse ki Yusuf bırakılıyor…

Naci’nin suçu; okulda boykot örgütlemek, seminer vermek, öğrencileri eylemlere sevk etmek…Örgüt üyeliğinden 5-15 yıl arası hapis cezasıyla yargılanıyor. Amasya Askeri Cezaevi’nde demir coplarla karşılanıyor. Gardiyanların arasından kafasına, karnına, yüzüne cop yiyerek babasına kavuşuyor… Tutuksuz yargılanmak için tahliye edilince cezaevindeki 33 ayın parça parça olsa da 13’ünü babasıyla geçirmesini sevinçle belleğine kaydediyor. İşkenceler öyle yoğun ki sağlığını bozuyor Terzi Fikri’nin. 4 Mayıs 1985’te ölüyor. Baskılar cenazede de sürüyor. Selası verilirken hoparlörler kapatılıyor. Müftülük, kaymakam ve garnizon komutanı ortak karar veriyor: “Terzi Fikri Müslüman değildir, cenazesi yıkanmaz.” Müftülükte staj yapan bir imam talip oluyor, neyse. Sebepli sebepsiz gözaltına alınıp bırakılıyor Naci. İşyeri basılıyor. Müşterilerinin isimleri alınıyor. Babasının anmasını bile üç-dört sene öncesine kadar yapamıyor. Mezarına giderken kimlik kontrollerinden geçiriliyor ve:

– Peki şimdi Evren’in ve Şahinkaya’nın yargılanması size ne ifade ediyor?

İddianame 12 Eylül’ün tüm acı, işkence ve ölümlerini yaşayanlar için, istediğimiz içerikte hazırlanmamış. Aslında, iddianamenin zayıflığı, bizlerin bu konudaki tavırsızlığı, müdahil olmaktaki tereddütlerimizin sonucu… AKP inisiyatifine ve savcıların keyfine bırakılmış bir 12 Eylül yargılamasından istenen sonucu beklemek mümkün değil… Türkiye’nin demokrasi güçleri ciddi bir akıl tutulması, tuhaf bir suskunluk yaşıyor. İddianamedeki boşlukları doldurmak, basınç yapmak, solun, demokrasi güçlerinin elindeyken, ne yazık ki sol bu konuda AKP’nin iktidar döneminde adeta bu sorunun çözülmesine engel teşkil eden bir noktada. AKP’ye muhalefet edilecek çok konu var, ancak 12 Eylül’ün yargılanmasını, toplumda psikolojik koşullar oluşmuş, hukuksal sınırlamalar kalkmışken, görmezden gelmek bizleri tarihe karşı sorumluluğunu göstermeyen bir noktaya sürükler.

– İddianamede “Fatsa Operasyonu” diye bir bölüm var. Bu bölümle ilgili ne düşünüyorsunuz?

14 Ekim 2010’da aile olarak darbeyi gerçekleştirenler hakkında dava dilekçemizi savcılığa verdik. Dilekçeden hareketle iddianamede Fatsa’nın konu edilmesi beni sevindirdi. Darbenin koşullarının olgunlaştırılma sürecindeki kimi olaylar yazılmış. Fatsa da bu sürecin bir operasyonu olarak anılıyor. O yüzden dava günü orada olmayı, davaya müdahil olmayı düşünüyorum.

– Adalet yerini bulacak mı sizce?

12 Eylül’ün birçok uygulaması hâlâ yürürlükte, ancak parça parça da olsa, adım adım bazı iyileşmeler oldu, kimi umutlu adımların atılma olanakları ortaya çıktı… Gerçek adalet çıkması biraz da bizim elimizde. Önemli olan toplumsal hafızayı canlandırmak ve halkın vicdanında o dönemin mahkûm edilmesini sağlamak. Fikri Sönmez mahkemede “hakkında gerçek kararı Fatsa halkının vereceğini” söylemişti. Biz şimdi çubuğu onun işaret ettiği yere bükmeliyiz.

MARAŞ’IN TANIĞI YURTSEVER : Ölülerimizi anamıyoruz ne adaleti?

“Kalabalıktılar. Çok kalabalıktılar. Binlerce vardılar. Sokağın taa ucunda, bahçenin ötesinde, bahçede, evin çatısında, kapıdaydılar. Duvarları delmeye, camları kırmaya, kapıya baltayla vurmaya başladılar. Biz altı kardeş, anne-babam, kiracımız Hacı Bektaş öğretmen, bir de abimin devrimci arkadaşı, toplam on kişiydik. Ah keşke biz de kalabalık olsaydık. Şu koca mahalledeki tek Alevi ev biz olmasaydık.

Annemi anlatamam sana… Önce onu yakaladı biri. Yüzü tanıdıktı… Tekmelediler, yumrukladılar, baltaladılar.

Baltaladılar! Annemi baltaladılar!

Dili düştü annemin.

Annemi anlatamam sana… Her yanı kandı. Gözleri bizdeydi. Bizim gözlerimiz bir onda, bir dilinde. Annemin dili önünde…

Buldum! Karşı komşumuz Cemal abi bu… Cemal abi, senin çocuklar evde mi, yanlarına gidip oynayabilir miyiz?

…Biz altı kardeş birbirimize yapışmış, bir anneme, bir diline, bir bize “Gidin” diyen eline bakıyorduk. Annemi baltayla vura vura, parçalaya parçalaya öldürdüler… Babam durdurmaya çalıştı, ama nafile… “Allah’tan korkun” dedi… “Allah’tan korkun. Avradı öldürdünüz. Bari çocuklarımı bırakın.”

Muhammet amca yaklaştı yanına.

…Elinde soğuk bir metal, babamın başına koydu. Çok gürültü çıktı. Babam hemen oraya yığıldı, başından akan kan da onun çevresine. Artık konuşmadı, hareket etmedi…Ama kanı hiç durmadı…

Biz altı kardeş birbirimize sokuldukça sokulup, tek bir vücut gibi olduk”…

Bunları yaşadığında daha 11’inde Yurdagül Yurtsever. Tarih, 23 Aralık 1978. Tam 34 yılı yaralarını sarmaya çalışarak geçirdi, anne-babasız ve hep 18’inde kalacak bir abinin acısıyla. Bugün bile hâlâ, “amca”, “dayı”dediği insanların nasıl katile dönüştüğünü anlamıyor. Yemek tarifi almaya gelen kadınların nasıl olup da birer nefret makinesine dönüştüğünü de. Hatırladığı tek şey, her şeyin 19 Aralık’ta faşistlerin propaganda aracı haline gelen “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin gösterildiği Çiçek Sineması’nda patlayan bombayla başladığı. Öldürülen iki öğretmenin cenazelerinde belediye hoparlöründen yapılan “Aleviler din kardeşlerimizi katlettiler, öçlerini alacağız”anonslarını da hatırlıyor. İmamların “Oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır”vaazlarını… “Allahüekber”, “Başbuğ”sloganlarını… Bir komşuları onu ve kardeşini kaçırmasa, bu 34 yılı da yaşayamayacaktı. Beş kardeş yeniden buluşuyor amca evinde, o ana kadar birbirlerini öldü sanarak. Polise anne-babasını öldürenlerin bir bir adını veriyor. Sonra mı? Bir kısmını tutuklayıp bırakıyorlar, bir kısmını hiç tutuklamadan. Anne-babasının mezarının yerini bile bilmiyor, çünkü askerler cenazeyi vermiyor, zamanla mezar numarası da unutulunca… Bazen bugün bile kâbuslarla uyanıyor, soluk soluğa… Şimdi dört kardeşi yurtdışında. Biri psikolojik destek alıyor. Her yaz Maraş’ta baba ocağında buluşuyorlar. Hâlâ korkuyor Yurtsever. En çok içini ne acıtıyor biliyor musunuz? Ailesine işkence yapılırken üzerlerinde dolaşan helipkoterin sesi… Her duyduğunda kurtarılacağına inanıyor…

12 Eylül’ün yargılanması mı? “Adalet yerini bulsa çok güzel olacak” diyor “Ama nerede? Devlet olacakları biliyordu, müdahale etmedi.”Ona göre, çok geç kalmış bir dava bu! Yine de “Keşke adalet yerini bulsa” demekten kendini alamıyor sık sık. Birden umutlanmaktan korkar gibi, “Ama” diyor,“geçen sene Maraş’ta bir anma oldu. Bu sene izin vermediler. 34 yıl sonra anmasını bile yapamıyoruz, adaletine mi ulaşacağız?”

ÖDP’Lİ TAŞ, DARBE İDDİANAMESİNİN TARİHİ GİZLEME ÇABASI OLDUĞUNA DİKKAT ÇEKTİ

12 Eylül zihniyeti sürüyor

Taş, ‘İçeride 100’e yakın gazeteci, milletvekilleri, öğrenciler, aydınlar var. Ekonomik manada 12 Eylül’ün önünü açtığı piyasacı düzen daha da acımasızca devam ediyor’ diyor

Adalet Partili, sıkı Demirelci bir işçinin oğlu Alper Taş, babasına Tercüman okurken devamlı “öcü” gibi bahsedilen “solcuları”merak ediyor. İmam hatipte okuyor, ancak o eğitimi de hak, adalet kavramları üzerinden düşünmeyi ihmal etmiyor. Çay mitingleri, bildiriler derken sonunda solcu abilerle de tanışıyor. Ölüm, cinayet, işkence haberleri arttıkça 12 Eylül’ün ayak sesleri duyuluyor. Darbe olduğunda 13’ünde ama insanların cemselere doldurulup götürüldüğünü, kiminin kan revan içinde döndüğünü gördükçe erkenden büyüyor. 85’te üniversiteye İstanbul’a geliyor.

YÖK’e karşı mücadeleyi başlatan kuşaktan. 1988’de İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nün işgalinde tutuklanıp Sağmalcılar Cezaevi’ne yollanıyor. Üç ay kalıyor. Sonra iki kere daha misafir oluyor bu cezaevine. Mehmet Akif Dalcı’nın öldürüldüğü 1 Mayıs 1989’da gözaltına alınıp Gayrettepe’de işkence görüyor. Aramalar, ev baskınları… Şimdi ÖDP’nin genel başkanı. “İnsanların bencilleştiği, bireycileştiği, öğrenmenin değerinin kalmadığı, para için herkesin birbirini ezdiği bugünleri getiren de Kürt sorununu derinleştiren de 12 Eylül” diyor. Taş için 12 Eylül sorgusu o acılara, öldürülenlere karşı vicdanı, bilinci olanların hissetmesi gereken bir vefa borcu. O yüzden de 12 Eylül’ün yargılanmasını en çok isteyenlerden biri, ancak… Gerisi Alper Taş’tan.

78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can’dan, 12 Eylül davasına müdahil olma çağrısı

‘Binlerce kişi işkencede inledi’

12 Eylül’le derdimiz mi ne? 19 yıl beş ay cezaevinde, altı ay İstanbul, Maraş, Elazığ işkencehanelerinde tutuldum. Bir yıldan uzun süre ölüm orucu ve açlık grevlerinde bulundum. 19 yıl boyunca ailem cezaevi kapılarında ciddi mağduriyetler yaşadı. Yazık ki, tek değildim; bir milyon insan da benimleydi. Binlerce insanın acısına, binlercesinin işkencede inlemesine tanık oldum. Türkiye’nin nüfusu o dönem 45 milyon olduğuna göre, onların annesi, babası, çocuğu derken nüfusun altıda biri bu zulmü yaşadı. Sahi Kıbrıs’ın nüfusu bundan azdır, değil mi?

Evet, 12 Eylül yargılanmalı. Zaten biz 78’liler 12 Eylül darbecilerinin yargılanması sürecini 12 yıl önce başlattık. O zamanki koşullarda 12 Eylül adeta unutulmuş, toplum 12 Eylülcülerle yaşama gibi bir davranış kalıbına girmişti, taleplerimizi şaşkınlıkla karşıladılar. 12 Eylülcülerin yaptıklarını rakamlarla kamuoyuna sunduk, kitaplar, broşürler hazırladık, Türkiye’nin dört tarafında seminer verdik. 12 Eylül’ün toplum vicdanında yargılanması sürecini başlattık. Yargılanmanın önündeki en büyük engel anayasanın geçici 15. maddesiydi. 2005’te bunun kaldırılmasını gündeme getirdik, kampanya yaptık. Bunca şeyden sonra bu yargılama AKP hükümetinin gücüyle mi yapılıyor diyeceksiniz? Diyemezsiniz. Olsa olsa, taleplerimizi daraltarak kabul etmek zorunda kaldılar, denilebilir.

Daraltma da daraltma ama! Referandum yapılırken hükümet uygun gördüğü yasaları, özellikle yargıyı yürütmeye bağlama şeklindeki yasaları geçirdi. Anayasanın 15. maddesini ve askeri-sivil yargıyı birbirinden ayırmayı da bir parmak bal gibi bize sundu. Bunlar yargının yürütmenin bir kolu haline getirilmesinin aracı yapılmamalıdır diye de kampanya yürüttük.

Topyekûn yargılayın

15. madde kaldırılınca da boş durmadık. 1980-84’te Diyarbakır vahşetinin kamuoyunca bilinmesi, suçluların yargılanması için binin üzerinde suç duyurusunda bulunduk, böylece Diyarbakır’da soruşturma açıldı. Şimdi iddianamesini bekliyoruz. Türkiye’nin farklı şehirlerindeyse binlerce kişiyle, sadece Evren ve Şahinkaya ile sınırlı olmayan, cuntanın diğer elemanlarını, Bülend Ulusu hükümetinin üyelerini kapsayan, cuntaya ortak olmuş bütün emniyet müdürlerini, siyasi şubeleri, operasyon yapan timleri, askeri-sivil bütün cezaevlerinin müdürlerini ve subaylarını, bütün sıkıyönetim komutanlarını, askeri adli müşavirleri, askeri mahkemeleri, askeri yargıtayları, hatta İhsan Doğramacı başta olmak üzere üniversitelerde gençliği teslim almak için çalışanları, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e akıl veren mektubu dolayısıyla Koç ailesini, “İşçiler gülüyordu, gülme sırası bizde”diyen İTKİB Başkanı Halit Narin’i, dönemin ABD Başkanı Jimy Carter’a “Bizim çocuklar başardı” diyen CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze’yi, eski devlet yapısını tasfiye edip devletleşen 12 Eylül’ün bütün kadrosunu kapsayan suç duyurusu dilekçeleri verdik. Bütün olarak 12 Eylül’ün masaya yatırılmasını, böylece bir daha asla olmaması gibi bir sonucu arzuladık. Ancak ortaya çıka çıka iki kişiyle sınırlı bir iddianame çıktı. İki kişiye nezakaten sorulan 12 soru…

Öyleyse ne mi yapmalı? Bu iddianameyi ve davayı elimizin tersiyle bir yere atabiliriz, ancak bu davayı kabul etmeyiz mızmızlığı yapmayacağız. Çünkü bu davanın açılması bile başlı başına bir adım; bizim mücadelemiz sonucu atılan bir adım. Öyleyse adımlarımızı çoğaltacağız! Gelip mahkemede konuşacak, davanın içini dolduracağız.

Haydi mahkemeye!

Davayı tartışmak için forumlar, sempozyumlar düzenleyip, adalet arayışını derinleştirecek, hükümeti, muhalefet partilerini zorlayacağız. Bunun için de 78’liler Girişimi sözcüsü olarak, buradan bütün 78’lilere bir çağrı: Bu davaya müdahil olun. Mademki, 12 Eylül en az bir milyon insanın hikâyesinde var, yüzde biri müdahil olsa çok büyük sonuçlar elde edeceğimizi düşünüyorum. Evren, Şahinkaya ceza almasa bile, bizler bu ülkenin mahkemelerinde darbeyi belgeleyecek, adalet isteyeceğiz… Mesele onların ceza almasından öte, dönemle hesaplaşmak!

Noktayı koyarken bir çift sözü de Tayyip Erdoğan’a etmeli: Hani Türkeş, Kenan Evren’e “Fikri iktidarda kendi cezaevinde, baht utansın” demişti ya, şimdi Kenan Evren bunu Tayyip’e derse verecek cevabı var mı? Zira Evren yargılanıyor, ama yaptırdığı onlarca yasa, siyasi partiler kanunu, anayasal düzeni hâlâ geçerli.

DARBE İDDİANAMESİ

‘Bireyler değil, düzen yargılanmalı’

– 12 Eylül iddianamesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İncelediğimizde görüyoruz ki öz itibarıyla 12 Eylül zihniyetini aklıyor. 12 Eylül’ün hedeflediği bugünkü neoliberal düzeni överken 12 Eylül’ün ezdiği, yok etmeye çalıştığı sosyalist, devrimci ideolojiyi tekrar mahkûm ediyor. İddianame, AKP’nin tarihi kendi bakış açısından yeniden yazma çabasının uzantısından başka bir şey değil. 12 Eylül öncesinde yaşananları generallerin iktidar hırsının sonucu olarak yönlendirilen bir “sağ-sol çatışması” gibi gösteriyor. 12 Eylül’le Türkiye’nin emperyalizmin neoliberal küreselleşme doğrultusundaki politikalarına eklemlenmenin yolu açıldı. 12 Eylül öncesinde gerçekleşen ve iddianamede konu olan katliam ve cinayetlerse emekçi halkın yükselen devrimci hareketini bastırmak için, doğrudan kontrgerilla ve onların yönlendirdiği sivil faşistler eliyle gerçekleştirildi. Şimdi, 12 Eylül iddianamesi ve AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşma olarak gündeme getirdiği iddialarla, bu tarihsel gerçek gizlenmeye, emperyalizmin, sermayenin, sağ faşist hareketin sorumluluğunun üzeri örtülmeye çalışılıyor.

– İddianame sizi özellikle hangi söylemiyle rahatsız etti?

İddianamenin bamteli Fatsa’ya ilişkin yazılanlar. 12 Eylül öncesi yaşananlar iki farklı Türkiye’yi ortaya çıkardı: Halkın demokrasisi olarak gelişen Fatsa ve kan deryasına dönüştürülen Maraş. Devrimciler ülkenin Maraş haline getirilmesine karşı bütün ülkeyi Fatsa yapmayı amaçlıyordu. O yüzden Evrendarbe sonrası mitinglerde “Biz bu darbeyi yapmasaydık şu anda bu kürsüde Fatsa’dakiler konuşacaktı”diyordu. İddianamenin Fatsa’ya bakışı 12 Eylülcülerin Fatsa’ya bakışıyla birebir aynı. “Fatsa ilçesi, sokaklarında rahatça dolaşılamayan, resmi dairelerinde Türk bayrağı asılmayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullarında mini mini öğrencilerine dahi sol yumruklar havada Enternasyonal Marşı söyletilen, devlet gücüne karşı, barikatlarla çevrilmiş, hiçbir adli ve devlet organı faaliyet gösteremeyen, bütün meseleleri 11 halk-direniş komiteleri tarafından çözülmeye çalışılan, milliyetçi vatandaşların mallarının istimlak edilerek göçe zorlandığı, gitmeyenlerin acımasızca öldürüldüğü bir yer haline geldi” deniliyor. Devamla iddianamede cuntacılara dönük suçlama, sıkıyönetim ilan edilen yerler arasında olmamasına rağmen Fatsa’da yapılanın neden bütün Türkiye’de yapılmadığı, buna karşılık askeri darbe yapıldığıdır. İddia makamı askeri darbe yapılmadan da Fatsa’da yapılan “devlet terörünün” bütün Türkiye’de yapılabileceğini iddia ederek bunun hesabını soruyor!

– Peki 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşma için ne yapılmalı?

Yaşına başına bakmadan sadece darbe yapan iki general değil, o dönemin sıkıyönetim savcıları, valileri, emniyet müdürleri, bütün darbecileri ve işkencecileri yargılanmalı.

Bu iddianamede Evren ve Şahinkaya’nın sanık sıfatıyla yargılanması 12 Eylül düzeninin yargılanması manasına gelmiyor. 12 Eylül zihniyeti bugün de sürüyor. İçeride 100’e yakın gazeteci, milletvekilleri, öğrenciler, aydınlar var. Ekonomik manada 12 Eylül’ün önünü açtığı piyasacı düzen daha da acımasızca sürüyor. 12 Eylül öncesi emperyalizmin kanat ülkesi olan Türkiye füze kalkanıyla şimdi cephe ülkesine dönüştü. 12 Eylülcülerin koyduğu yüzde 10 barajıyla oluşmuş bir Meclis yapısı var hâlâ. 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşma aynı zamanda 12 Eylül’ün bugün AKP eliyle sürdürülen düzeniyle hesaplaşarak mümkün olabilir.

Tanrıkulu, ‘12 Eylül’ün anlaşılması için cezaevlerinde yaşananlar, özellikle de Diyarbakır Cezaevi vahşeti önemli’ diyor

Darbeciler yargılanmadan gelecek kurulamaz

“1981’in 4 Mayıs’ı, sabaha karşı geldiler… Gayrettepe’de olduğumu sorguda öğrendim… Gözlerimi bağlamadan önce oradaki kalasları, ipleri, manyetoyu gördüm. Beni askıya bağlayıp yukarıya doğru çektiler. Bu Filistin askısıymış. Hiç ilgimin olmadığı şeyleri soruyorlardı. Askıdayken elektrik verdiler.”

“Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu… ‘Tiyatrocu karı’ diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar… Beni karanlık bir odaya koydular, benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu. Hastanede olması gerekirken, işkencehanedeydi ve sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse ‘korkmadım’ demesin. İşte böyle geçen kırk beş gün…”

“Beş saat sürekli dayak yediğimi hatırlıyorum, artık baygın yatıyorsunuz… Ölümüne tanık olduğum insanlar oldu.Nurettin Yedigöl bunlardan biri. Sonradan öğrendiğime göre cesedini yok etmişler. Bugün adı ‘kayıplar listesi’nde. Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürüldü…”

Bunlar Nimet Tanrıkulu’nun işkencede yaşadıkları ve tanıklıklarının 12 Eylül iddianamesine geçen ufak bir bölümü. Daha neler yok ki? Metris’teki dayaklar, işkenceci doktorlar, işkencede hayatını kaybeden dostlar, hakaretler… Beş yıllık bir yargılanmadan sonra beraat etti Tanrıkulu. Ancak geride bıraktıklarını, insanlara yapılanları, yapılacakları bilmenin ağırlığıyla buna bile sevinemedi. Ona, 30 yıl süresince 12 Eylül darbesine ve 12 Eylülcülüğe karşı mücadele azmi veren de, 82 Anayasası’nın geçici 15. maddesinin kaldırıldığının ertesi günü 12 Eylül’ün yargılanması için dilekçe verdiren de işte bu tanıklıkları, işkencede öldürülenlere ve hatta 12 Eylül’ü görmemiş gençlere duyduğu sorumluluk. 12 Eylül’ün icraatları sadece birkaç yılla da sınırlı kalmadı. “12 Eylül bir toplum mühendisliğiydi, toplumu yeniden dizayn etmeyi amaçlıyordu, bunu da başardı” diyerek başlıyor anlatmaya:“Toplumdan, insanlığımızdan çok şey çaldı. Hâlâ da çalıyor. Çünkü 12 Eylül, kozmetik bir değişiklik yapılarak Anayasası’yla, temel kurumlarıyla hâlâ sürüyor. 1986’da İHD’yi kurarken de bugün de bütün demokratik mücadele alanlarında 12 Eylül anayasasıyla karşı karşıyayız. Yani bizim işkencemiz bitmedi, sürüyor. Bugün de sadece Kürt olduğu için binlerce gazeteci, seçilmiş yerel yönetici, siyasetçi, genç, gece evinden itile kakıla alınıp cezaevine götürülüyor, onlarca öğrenci içeride, barış diyen kadınlar tutuklanıyor.”

İşte tam da bu yüzden davanın göstermelik bir yargılamadan ibaret olduğunu düşünüyor. Biliyor ki, “12 Eylül’le iki isim üzerinden hesaplaşılamaz”. Evren ve Şahinkaya’nın kendi yasalarıyla yargılanmaları da ironik geliyor ona; “Dünyanın her yerinde darbelerden demokrasiye geçilirken darbeciler yargılanır, ancak yasalar da değiştirilir” diyor, “Türkiye’de hâlâ darbecilerin yasası var”.

Bu eleştiriler dava sürecinin dışında kalacağı anlamına gelmiyor, yargılamayı her eksiğine rağmen önemli buluyor; çünkü“bahşedilmedi”, insanların yıllardır verdiği mücadelenin bir sonucu. “Ancak” diyor,“bizim istediğimiz, uzun yıllardır mücadelesini verdiğimiz yargılanma için ‘12 Eylül gerçekleri araştırma ve adalet komisyonları’nın kurulması şart, bu noktada davanın içini doldurmak için sözlerimizi iyi kurmalıyız. Davaya müdahil olmamız lazım. En azından 12 Eylül’le ilgili istatistiklerde sözü edilen bir milyon insan sesimizi duymalı”.

Savcı Doğan Öz’ün eşi Sezen Öz, adalet beklentisini dile getirdi

Bu kadarı için bile umudum yoktu

© Sezen Öz, yeni anayasada Türkiye’nin imzaladığı ancak iç hukukunda uygulamadığı insan hakları sözleşmelerinin karşılığını görmek istiyor.

Adalet onun için canı pahasına da olsa taviz vermeyeceği bir konuydu. Vermedi de.

Oysa savcılığa başladığı 1962’den beri tehditler alıyordu Doğan Öz. “Mücadele Birliği” örgütünün kapatılmasına yol açacak dosyayı da, Necmettin Erbakan’ın kardeşiAkgün Erbakan’la ilgili yolsuzluk dosyasını da, Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’e Denizcilik Bankası’nca verilen usulsüz kredi olayıyla ilgili soruşturmayı da o hazırlıyor…

“Hep kan aktı, anlamsız kan aktı” diyerek anlatıyor o günleri Sezen Öz, “Doğan çok okuyan, önyargıları olmayan bir insandı. Kürsüye oturmak bir ayrıcalık verir insanlara, ama Doğan öyle değildi. Halktan bir insandı, her şeyini paylaşırdı. Herkesin derdini dinler, bir çare bulmak için çalışırdı. Bu gidişata çok üzülüyordu”. Her konuşmalarının “Akan kanın artık durdurulması lazım” diyerek bitmesi bundan. Bu inançla kontrgerillayı, Özel Harp Dairesi’ni araştırıyor. Sezen Öz’e, “Görevim nedeniyle bu durumun üstüne gitmeliyim. Şiddet olayları, anarşik eylemler denilecek kadar basit değil. İş çok yukarılara dayanıyor”diyor. Üç sayfalık bir ön rapor hazırlayıp,Ecevit’e iletiyor.

24 Mart 1978 sabahı… Emniyet müdürlüğüne Doğan Öz’ün oturduğu sokakta şüpheli iki kişinin dolaştığı ihbarı geliyor, ama dikkate alınmıyor! İşte o sabah, arabasında öldürülüyor Doğan Öz. Katil İbrahim Çiftçiarkasında 18 tanık bırakıyor. Bir ay sonra Bahçelievler’de yedi TİP’li genci öldürmekten yakalanıyor, Doğan Öz’ün katili de olduğu ortaya çıkıyor. Reddetmiyor suçunu; “Doğan Öz’ü (…) eski Ankara Ülkü Ocakları Başkanı Hüseyin Demirel ve (…) Hüseyin Kocabaş’ın verdikleri talimat üzerine öldürdüm” diyerek itirafta bulunuyor. Ankara Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi tarafından oybirliğiyle ölüm cezasına çarptırılıyor, ancak Asgari Yargıtay 1. Dairesi kararı bozuyor. Tam üç kere tekrarlanıyor bu, dördüncüsünde idam kararı onaylanıyor. Bu kez de ilk üç idam kararının onaylanması yönünde görüş bildiren başsavcılık tutum değiştiriyor ve dosya Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’na gönderiliyor. Kurul, yediye karşı sekiz oyla, “delil yetersizliği”ni gerekçe göstererek kararı bozuyor. Bunun üzerine Askeri Mahkeme, Türk hukuk tarihine geçen bir karar veriyor:

“Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktul Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüştür. (…) Ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararına direnilemeyeceğinden, bir oy farka da dayansa, 7/8’lik oyçokluğuna dayanan Daireler Kurulu bozma ilamına sırf, bu hukuki zorunluluk nedeniyle uyulmuş ve sanık Çiftçi’nin beraatına karar verilmiştir.”

Yedi yıllık hukuk mücadelesinden adil bir karar çıkmasa da yılmıyor Sezen Öz, kan davası gütmüyor, Kenan Evren’i ipte görmek de değil derdi, bir daha böylesi vahşetin, cinayetlerin yaşanmamasını istiyor. “İnsanları kullanarak, pek çok kan akıttırdılar” diyor, “En son Hrant Dink’le devam etti bu. Toplumsal Bellek Platformu olarak, geçici 15. madde kaldırılınca kayıplarımızın öldürüldükleri gün 12 Eylül’ü yapanlar hakkında suç duyurusunda bulunma kararı almıştık. Şikâyetimizin Ankara Savcılığı’na yollandığını öğrendik. Savcılık bizim davayı neden 12 Eylül davasına dahil etmedi bilmiyorum, ama önümüzdeki günlerde Ankara’ya gidip dilekçemizin akıbetini sormak istiyorum. Müdahil olma talebimiz olacak.”

Peki bu davadan adalet çıkacağına umudu var mı?

“Bu kadarının olacağını da ummamıştım ki…Yaşadığımız mekanizmayı gördükten sonra hiç rahat etmedik. Yeni anayasada, Türkiye’nin imzaladığı ancak iç hukukunda uygulamadığı insan hakları sözleşmelerinin karşılığını görmek istiyoruz. Yaşam hakkı en başta gelen haktır. Bu davada yargıya büyük görev düşüyor.”

DARBELER DOSYASI : GAMBİYA’DA KURGULANAN DARBE VE TÜRKİYE BENZERLİĞİ


GAMBİYA’DA KURGULANAN DARBE VE TÜRKİYE BENZERLİĞİ : ÜST AKIL GAMBİYA’DAN SONRA TÜRKİYE’Yİ Mİ KUŞATACAK?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/02/gambiyada-kurgulanan-darbe-ve-turkiye.html?m=1

Ülkeler ve coğrafyalar farklıda olsalar dünya sisteminin işleyiş mekanizması her yerde aynıdır. Sistemlerin istenmeyen adam ilan ettikleri kişiler benzer yöntemlerle bir şekilde tasfiye edilirler. İran ve Şili birbirlerine oldukça uzak ve farklı ülkelerdir. Fakat Musaddık ve Allende’ın tasfiyeleri aynı merkezin ürünleridir. Kongo ve Abd’de oldukça farklıdır. Fakat birinde bir komünist başkan askerlerce yönetimden devrilirken, diğerinde Katolik ve dindar bir başkan suikastle tasfiye edilmiştir.

Kongo’yu millileştirmeye çalışan Lumumba askerler tarafından derdest ediliyor

Sovyetler ile temas kurup Vietnam savaşını sonlandırmaktan taraf Abd Başkanı Kennedy Pentagon Cia tertibi suikastla tasfiye edilmişti.

Bu örnekleri çoğaltabileceğimiz gibi birbirlerinden oldukça farklı iki ülke Gambiya ve Türkiye’deki gelişmeleri yakinen inceleyecek benzerliklerini tahlil edeceğiz. Böylelikle Türkiye’ye çizilmek istenen rota hususunda doyurucu bir çıkarım yapabileceğiz. 18. ve 19. Yüzyılda Gambiya Abd’nin arka bahçesiydi. 3 milyondan fazla siyahi köle olarak Abd’ye taşındı. Bu dönemde Sierra Leone Valisi hakimiyeti altındaki topraklara dahil edilen Gambiya, Fransa sömürgesi Senegal ile komşu vaziyette Batı sömürgesinin parçasıydı. Gambiya 1965’te bağımsızlığını kazandı fakat sömürgeleşen bu coğrafyada Batılı güçlerin tesirinde olmaya devam etti.

1994’te devlet başkanı olan Yahya Jammeh ile millileşme adımları atan Gambiya bu dönemden itibaren batının tepkisini çekmeye başladı ve Jammeh’i tasfiye operasyonu adım adım uygulamaya koyuldu. İlk operasyon 30 Aralık 2014’te Jammeh yurtdışı ziyaretindeyken gerçekleştirildi. Askerlerin arasında olan bir grup silahlı militan Başkanlık sarayını basarak darbe girişiminde bulundu. Ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlandı ve Jammeh ülkeye döndüğünde darbecileri teşhir ederek Abd ve İngiltere’yi işaret etti. Zaten saldırıda kullanılan silahlarda Abd ürünüydü. Darbe girişimi atlatıldıktan sonra Aralık 2015’te Jammeh İslam Devletini ilan ederek bu tarihten sonraki uygulamalarıyla adeta batıya karşı siyasi ve ekonomik bir savaş açtı. Batı ile bütün iplerin kopartıldığı dönemde küresel odaklar düğmeye bastı ve ülkede sözde laik bir yönetimin iktidara getirilmesi için toplumsal grupları atomize etti. Medya ordu ve muhalefetin kampanyaları akabinde Avrupa Birliği de ekonomik yardımları durdurdu. Böylece bu baskı altında bir seçim dayatılmış oldu. Jammeh’in karşısına Adama Barrow adlı siyasetle ilgisi bulunmayan bir gayrimenkulcü çıkartıldı. Ülkedeki neredeyse tüm muhalif partilerin aynı ittifak içinde yer aldığı atmosferde ‘’çatı aday’’ Barrow oyların yüzde 45’ini alarak seçimi kazandı. Jammeh bunun bir kumpas olduğunu öne sürerek neticeyi kabul etmedi. Zaten seçimlerede şaibe bulaşmıştı. Seçim komisyonu tarafından ilan edilen ilk netice oyların hatalı sayıldığı gerekçesiyle yeniden sayılmaya başlandı ve ilan edilen yeni sonuçlar öncesine göre oldukça farklıydı. Ülkedeki kaosu işaret eden muhalif cephe ise Barrow’u kurtarıcı olarak lanse etti ve bütün bunların bir dayatma olduğunu öne süren Jammeh görevi bırakmayı reddederek 90 günlük olağanüstü hal ilan etti. Bu tablo gösteriyorduki iç muhalif cephe yetersiz kalmıştı. Bunun üzerine umulmadık bir plan hazırlandı ve buna göre Fransız sömürgesi Senegal Jammeh’in görevi bırakmaması durumunda askeri müdahalede bulunacağını duyurdu. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Gambiya işgal edildi. Barrow devlet başkanı ilan edildi. Zaten Barrow’da uzun yıllar Senegal’de yaşamıştı. Jammeh bu gelişmelerden sonra Gine’ye sürgün edildi. Bugüne baktığımızda ise İngiliz Uluslar Topluluğundan Jammeh zamanında ayrılan Gambiya’nın yeniden topluluğa dönme kararını aldığını görüyoruz. Buraya kadar izah edilen Gambiya yakın siyasi tarihi ile alakalı bir gelişmeydi. Her ne kadar coğrafya ve kültürler farklıda olsa siyasi tatbiklerin aslında ne kadarda benzer olduğunu görmek için Türkiye örneğini incelemek yerinde olacaktır.

Jammeh’e karşı ilk darbe girişimi o yurtdışı gezisindeyken olmuştu. Türkiye’de ise dönemin başbakanını tutuklatmaya yönelik girişim 2012’de Mit müsteşarının ifadeye çağrılmasıyla başbakanın ameliyat gününe denk getirilmişti. Yurtdışı gezisi, hastalık, sağlık sorunları gibi evrelerde müdahale batı merkezli küresel stratejilerin bilindik uygulamalarıdır. Gambiya’daki siyasi süreçle alakalı benzer bir olayda çatı aday meselesidir. Siyasetle ilgisi bulunmayan yabancı pasaportlu Barrow Gambiya halkına kurtarıcı olarak dayatılmıştı. Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de benzer vaka yaşandı. Uzun yıllar yurtdışında yaşamış, siyasetle ilgisi bulunmayan, İngiltere’nin etki ajanı yetiştirme kampı Exeter okulu mezunu bir aday ‘’çatı aday’’ olarak gösterilmiş kurtarıcı olarak sunulmuştu. Neredeyse bütün muhalif partilerin desteklediği bu aday önceki yıllardaki demeçlerinde İran’ın nükleer programlarını savunmuş ve Türk siyasi tarihine ait bir birikimi olmadığını ispatlamıştı. Dış basınında geniş çapta yer verdiği bu aday seçimlerden mağlup olarak ayrılmış ve istenilen senaryo uygulanamamıştı. Gambiya’ya batılı lobilerce uygulanan ekonomik baskının bir örneği Türkiye’de de görülür. 8 Nisan 2016 tarihli Uluslararası Kriz Grubu’nun raporu Türkiye’de ekonomik bir tıkanma ve akabinde siyasi çözülmeyi içeren birtakım senaryoları barındırmaktaydı. Türkiye’nin son dönemde özellikle yerli paradaki ısrarıylada uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye’nin kredi notunu düşürmek suretiyle itibar zedeleme çabalarında bulunmuşlardı. Turizm gelirleride önemli bir payı oluşturduğundan yabancı büyükelçilik ve sosyal medya gruplarının Türkiye’ye gitmeyin çağrıları güvenlik veya tedbirden ziyade ekonomik aşınmayı amaçlıyordu. Gambiya’da görülen yabancı bir ülkenin sözde istikrar için işgal girişiminin benzeri Türkiye’de de yaşandı. Bir süredir terör sebebiyle Fetö ile ilişkili gazeteci, basın yayın organları Türkiye’ye Nato müdahalesi adlı bir projeyi gündemde oldukça sık tutuyorlardı. 15 Temmuz askeri kalkışmasının yaşandığı günde İngiltere’nin bir askeri birliği Kıbrıs’ta hazır tuttuğu ve vatandaşlarının güvenliğini koruma bahanesiyle müdahalede bulunacağı ortaya çıkmıştı. Neticede Gambiya’daki yabacı askeri müdahale Türkiye’de sadece kağıt üzerinde kalmış oldu. Jammeh’in nasıl İngiliz Uluslar Topluluğuna sırt çevirdiyse, Türkiye’de uzun süredir Imf’ye sırt çevirmiş bir süredir ise Ab müzakerelerini tartışmaya açmıştı. Bu durumda lobilerin tepkisini çektiğinden Türkiye anti demokratikleşiyor etiketiyle anılmaya başlanmıştı.

Gambiya’nın vaziyetinden yola çıkarak Türkiye’de herhangi bir darbe (7 Şubat, 17/25 Aralık, 31 Mayıs 2013, 15 Temmuz) başarılı olsaydı ilk olarak nelerin uygulamaya koyulabileceğinin yanıtlarını sıralayabiliriz;

. Karar alıcılar sürgün durumuna düşürüleceklerdi.

. Batı tandaslı ekonomik reçeteler yeniden uygulanmaya başlayacaktı.

.Yeni bir iç çatışma başlatılacaktı.

.Kolay yönlendirilebilir bir aktör Türkiye’ye yönetici olarak biçilecekti.

Görüldüğü gibi Gambiya senaryosu ile Türkiye’de yaşanılanlar benzerdir çünkü planlar aynı odakların mamulleridir. Gambiya şunuda göstermiş oldu; Senegal’in işgali hiç beklenmedik bir girişimdi. Yani Türkiye’de beklenen olası darbelerde öncekilerden tamamen farklı olabilecektir. Ayrıca şu da diri bir senaryo olarak Türkiye’nin önünde durmaktadır. Oylanacak Başkanlık tasarısının kabul edilip uygulamaya koyulması akabinde Başkan yardımcıları Başkan yurtdışındayken ona vekalet edebilecek ve Başkan’ın bütün yetkilerine haiz olabilecektir. Hatırlanacağı gibi Jammeh yurtdışındayken bir darbe süreci başlamış ve devam ettirilmişti. Türhiye’nin başkan yardımcılarından birinin orduyla irtibatını kesmemiş emekli ve üst düzey bir general olduğunu düşünelim. Yeni Başkan yurtdışı gezisindeyken, yetkilerine sahip bir general farklı bir darbe girişimine sebebiyet verebilecek adımları atabilir mi? Türkiye coğrafyasının etkin bir gücüdür ve insiyatif alma kapasitesi arttıkça hedef haline gelmektedir. Önümüzdeki süreç tartışmalı vakaların yaşanabileceğinin işaretidir.

DARBELER DOSYASI /// RASİM OZAN KÜTAHYALI : 5 SENE ÖNCEKİ DARBE NASIL AŞILDI ???


FETÖ, 5 sene önce 7 Şubat 2012’de Hakan Fidan başta olmak üzere çok sayıda MİT’çiyi tutuklamak için ifadeye çağırmıştı. Bu talep açıkça kanuna aykırıydı. MİT Hukuk Müşavirliği İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na başvurarak MİT Kanunu’ndaki özel hükümleri hatırlattı. Kanun, böyle bir operasyonun gerçekleştirilemeyeceğini ve Başbakan’ın izni gerektiğini söylüyordu. Ama Fetullahçı savcılar Gülen’den aldıkları talimatla niyeti bozmuştu ve bir darbeyi kafalarına koymuşlardı…

Devam eden günlerde Fetullahçı çete "Hakan Fidan’ı alamasak bile hiç olmazsa iki MİT görevlisini alırız, daha sonra Fidan’a kadar varırız" düşüncesiyle bir atak daha yaptı ve Fetullahçı savcı, gece yarısı İstanbul’daki MİT lojmanları için arama kararı çıkarttı. Nöbetçi Mahkeme’den alınan kararda sadece iki MİT mensubunun dairesi değil, aynı kattaki bütün dairelerin de aranması isteniyordu…

Saatler 23.00’ü gösterdiğinde ellerinde arama kararlarıyla lojmanların kapısına gelen polis içeri alındı. Dairelere giren polisler saatler süren aramada, ailelerin mahremiyetini dahi didik didik etti. Bu arada MİT mensuplarının yakalanması için her gün Müsteşarlığa ait resmi binalara birer ekip gönderilmeye devam edildi…

Fetullahçı çetenin içeri tıkmak istediği Recep Tayyip Erdoğan, ertelediği ameliyata 11 Şubat 2012’de girdi. Erdoğan, ameliyat öncesi riskleri dikkate almış, sağlık ekibi ve ameliyat yeri tekrar gözden geçirilmişti. Ayrıca MİT krizinin aşılması için jet hızıyla yasal düzenleme yapılması kararlaştırılmıştı…

O yasa teklifi 10 Şubat’ta Meclis Başkanlığı’na sunuldu. AK Parti Isparta Milletvekili Recep Özel imzasını taşıyan tek maddelik teklif, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 26’ncı maddesinde değişiklik öngörüyordu. "Soruşturma İzni" başlıklı maddeye göre, MİT mensuplarının veya Başbakan tarafından özel bir görevi ifa etmek üzere görevlendirilenlerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı veya Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerinin (Özel Yetkili Mahkemeler) görev alanına giren suçları işledikleri iddiasıyla, haklarında soruşturma yapılması Başbakan’ın iznine bağlı olacaktı. Meclis’e gelen teklif, 17 Şubat’ta kabul edildi. 18 Şubat’ta ise yasa Resmi Gazete’de yayımlandı…

MİT Yasası’ndaki değişikliğin ardından Başbakanlık 24 Şubat 2013’te soruşturmaya izin verilmediğine ilişkin yazısını Savcılığa gönderdi. Savcılık, 22 Mart 2013’te kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Böylece kriz son buldu. Savcıların iddianamesi dikkate alınacak olsaydı, PKK- KCK faaliyetlerinde istihbarat toplamakla görevli MİT mensuplarının tamamı tutuklanacaktı.

DARBELER DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Darbe konseyinde kritik isim neden yok


Darbe konseyinde kritik isim neden yok

Böylesi bir ismin Savcılığın en azından şimdilik belirlediği “Konsey üyeleri” arasında bulunmaması tuhaf ve manidar değil mi?

Dün dikkat çekici iki haber vardı.

İlki Sabah Grubu’ndaydı… “Başsavcılığın gizli belgesi darbecinin kasasından çıktı” başlıklı haberde, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 15 Temmuz öncesi hazırladığı “FETÖ”cü listesinin darbeden sonra tutuklanan Genelkurmay Personel Başkanı İlhan Talu‘nun odasından çıktığı vurgulanıyordu.

Sanırsınız ki, İlhan Talu bu listeyi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kasasından çalmış.

Hayır, öyle değil. Haberde de belirtiliyor; Savcılık bunu “gizli” koduyla Genelkurmay Başkanlığı’na göndermiş.

Ki, daha önce medyaya yansıdı, İlhan Talu ve diğer bazı askerlerin ifadelerinde de yer aldı.

Savcılık bu listeyi gönderince, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar da YAŞ çalışmalarına hazırlık amacıyla Personel Başkanı Talu’ya vermiş.

Dolayısıyla o listenin Talu’nun odasında bulunmasından daha doğal ne olabilir ki?

Sadece Savcılığın değil, MİT ve Emniyet’in de darbeden kısa bir süre önce TSK’daki “FETÖ”cülerin listesini elden götürüp, Akar’a teslim ettiği biliniyor.

Burada sorulması ve şaşırılması gereken şey başka.

Şöyle ki; Darbe öncesine kadar MİT’in, Emniyet’in, Genelkurmay’ın birbirine güvenmediği, özellikle MİT ve Emniyet’in Genelkurmay’a tek bir bilgi, belge göndermediği, dava dosyalarının dahi paylaşılmadığı ortadaydı.

Kurumlararası ilişki böylesi vahim bir boyuttayken, acaba nasıl olmuştu da darbeden kısa bir süre önce Genelkurmay’a “FETÖ”cülerin listesi akmaya başlamıştı?

Bu kelimenin tam anlamıyla kediye ciğer emanet etmek, bir başka ifadeyle adeta darbecileri tetiklemek değil miydi?

Evet, 17/25 Aralık’tan Temmuz 2015 başına kadar, dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in de söylediği gibi, MİT, “Bizde hiçbir belge yok” cevabı verirken veya hakkında bilgi istenen bazı generaller için “temiz” raporu gönderirken, birden bire sadece MİT değil, Savcılık ve Emniyet hep birlikte “FETÖ”cü listesi çıkartıp, bunları niye Genelkurmay’a teslim etmişti?

Koca bir “güven bunalımından” sonra birden sağlanan bu “güven ortamının” bir sebebi, bir üst aklı olmalı, değil mi?

AKAR’I O İKNA ETMEYE ÇALIŞMIŞTI

İkinci ilginç haber; Milliyet’in manşetten verdiği, “İşte FETÖ’nün ‘yurtta sulh’ konseyi” başlıklı haberdi.

Buna geçmeden önce Sabah’ın haberinde yer alan bir hususu hatırlatalım. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 15 Temmuz’dan önce Genelkurmay’a gönderdiği o listede darbe girişiminde yer alan önemli isimlerin olduğu belirtilip, “Akın Öztürk, Mehmet Dişli, Baki Kavun, Mustafa Özsoy, Salih Ulusoy, Hakan Üstem, İrfan Arabacı, Ömer Faruk Harmancı, Ali Murat Dede, Muharrem Köse, Şener Topuç, Sami Balcı, Faruk Bal ile Akın Öztürk’ün damadı Hakan Karakuş”un isimleri sıralandı.

Peki Milliyet Gazetesi’nin Savcılık kaynaklarına dayanarak aktardığı “Yurtta Sulh Konseyi”ni oluşturduğu tespit edilen isimler hangileri?

Konseyin sanıldığı gibi 4-5 isimden değil, en az 30 tuğgeneral ve Albay rütbesindeki TSK mensubundan oluştuğunun anlaşıldığını belirten Milliyet, belirlenen isimlerle ilgili şu bilgiyi verdi:

“15 Temmuz sonrası ihraç edilen ve tutuklanan eski Genelkurmay Başkanlığı Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç’ün ismi diğer komutanlara göre bir adım öne çıkarken, üst düzey komutanlar Ömer Faruk Harmancık, Hamza Koçyiğit, İrfan Arabacı, Hava Tümgeneral Gökhan Şahin Sönmezateş, Jandarma Tuğgeneral Faruk Bal, Salih Ulusoy, Sadık Kalyoncu gibi isimlerin konsey içinde yer aldığı anlaşıldı.”

Savcılığın darbeden önce çıkardığı liste ile darbeden sonra “Konseyi oluşturduğunu” tespit ettiği isimler hemen hemen örtüşüyor.

Diğerlerine göre çok özel bir isim olan Mehmet Dişli hariç. Darbeden önceki listede var, “Konsey” listesinde yok.

Dişli’nin özellikleri malum; Öncelikle AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi… İkincisi Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın 15 yıllık yol arkadaşı… Darbe gecesi de önce “ikili oynayarak” bildiriyi imzalaması için Akar’ı ikna etmeye çalışan, “darbeci” olduğunun anlaşılmasından sonra ise Akar’la birlikte Akıncılar Üssü’ne giden, yine ertesi sabah Akar’la aynı helikoptere binip Çankaya Köşkü’ne gelen, Akar’ın burada Başbakanlık korumalarına, “O da darbecilerden” demesi üzerine gözaltına alınıp, tutuklanan isim.

Savcılık kaynakları bu ismi vermemiş veya Milliyet yazmamış olabilir, ama her ihtimale binaen yine de soralım:

Böylesi bir ismin Savcılığın en azından şimdilik belirlediği “Konsey üyeleri” arasında bulunmaması tuhaf ve manidar değil mi?

Müyesser Yıldız

Odatv.com

DARBELER DOSYASI : 1977 ORGENERAL ERSUN TASFİYESİ İLERİKİ ASKERİ DARBELERİN HABERCİSİ


1977 ORGENERAL ERSUN TASFİYESİ İLERİKİ ASKERİ DARBELERİN HABERCİSİ

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2016/10/1977-orgeneral-ersun-tasfiyesi-ileriki.html

Gündelik siyasi konuların ve geleceğe ait siyasi bakış açılarının sağlıklı bir biçimde yorumlanabilmesi yakın ve uzak tarih muhteviyatına sahip genel tarih okumalarının idrakiyle mümkün olmaktadır. Çünkü toplumsal olayların laboratuvarı tarihtir ve toplumların alışkanlıkları, yaşam biçimleri ve tutumları ile bürokratik yapıları iyi tahlil edilebilirse toplumların karşılaştığı/karşılaşacağı gelişmeler aynı veya ne denli farklı olsa da husule gelebilecek neticede isabetli oranda saptanmış olacaktır. Yani tarihte tekerrür yoktur fakat siyasi zeminler ve toplumlar ne denli değişiklik gösterseler de geçmiş ile bir bütünlük dahilindedirler böylelikle neden sonuç ilişkilerine dayanarak bütüncül bir perspektif ortaya koyulabilir. Siyasi olaylar birbirlerine benzerler, 15 Temmuz darbesi ile benzerlik gösteren en yakın tarihli vaka 1977 Kara Orgeneral Namık Kemal Ersun tasfiyesidir. Şimdi bunu izah etmeye çalışacağız.

Kısa süre evvel Ergenekon Balyoz yani Askeri Davalar neticesinde pek çok asker tasfiye edilmişti. Bu uzun süreçten sonra davaların uydurma belgelerle delillendirildiği yüksek mahkemece karara bağlandı. Pekiyi bu tasfiyeler neden gerçekleştirildi? İşte yakın tarihli benzer vaka 1977 Orgeneral Ersun hadisesinin incelenmesiyle makul bir yanıt verilebilir. Kaosun eksik olmadığı ve anarşinin tırmandığı 1970’li yıllar Gladyo yapılanmasının tezahürüydü. Soğuk Savaş konseptinde Nato tarafından hemen her Nato ülkesinde oluşturulan gizli ve paramiliter yapılar Türkiye’de de 1952’den itibaren kendisini gösterdi. Suikast, itaatsizlik, cinayet, kriz gibi vakaların kumanda merkezi olan Gladyo, Nato konseptine uygun olarak ülkeleri istediği gibi şekillendirdi. Konumu itibariyle oldukça önemli bir kuşakta bulunan Türkiye’de Gladyo eksik olamazdı, olmadı ve etkinliğini tırmandırdı. 12 Mart 1971 askeri muhtırasıyla şekillendirilmeye çalışılan Türkiye’den istenilen verim alınamadı.

Çünkü 1965’den itibaren milli ordu sanayisi ve göreli özerk dış politika ilkesini benimseyen Türkiye kısmen raydan çıkmıştı. 1971 Muhtırasıyla buna bir anlamda çekidüzen verildi fakat Nato’ya rağmen Kıbrıs çıkarması ve şahlanan ulusal gurur neticesinde bağımsız ulusal politika beklentisi o zamanın Üst Aklının planlarının dışındaydı. Bu sebeple toplumsal olaylar tertip edildi 1 Mayıs 1977 Taksim meydanı saldırıları ve Bülent Eecevit’e suikast girişimi en önemlilerindendi. İşte o zamanın hükümeti şaşırtıcı bir cesaretle bu olayların tertibi olduğu gerekçesiyle Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun ve 850 subayı Yüksek Askeri Şura kararlarını beklemeden ihraç etti. Ersun’un bu olaylarla ilgisi var mıdır yok mudur veya Gladyo’ya hizmet eden bir görevli midir bilinmez. Fakat darbeci militarist eğilimleri olduğu siyasi tarihçe sabittir. Pekiyi Ersun’un tasfiyesi neye yol açmış oldu? 1980 askeri girişimi başka bir komuta heyeti tarafından gerçekleştirilmiş oldu. Ersun çok önemli bir konumdaydı fakat darbe gerekçesiyle tasfiye edilmesine dış odaklarda ses çıkarmamışlardı. Bunun en somut göstergesi Ersun’un Askeri Yüksek İdare Mahkemesince göreve iade edilmelidir kararına rağmen, Genelkurmayca bu kararın uygulanmamasıdır. Yani Ersun başarılı olamayacaktı olsa da Genelkurmay’ın topyekün desteğinden mahrum kalacaktı. Dünya’nın hiçbir yerinde 850 subay ve ufak uzantılarıyla bir darbenin başarılı olması mümkün olamazdı.

Bu vaka bizlere Askeri davalarla şaşırtıcı benzerlik gösteren bir durumdur. Askeri Davalar; Ergenekon Balyoz vs ile sosyal yaşantıda keyifli, eğlenceli veya dingin hayata düşkün mesleki yaşantı olarak ise fevkalade disiplinli ve profesyonel olan askerler bir darbeye karşı veya isteksiz zümreyi oluşturacaklardı. Bu sebeple tasfiyeleriyle ordu eskisinden daha militarize bir mizaca büründürüldü. Ersun’un tasfiyesi ile de daha kapsamlı ve planlı bir askeri darbe oluşturuldu. Ersun darbe eğilimli fakat fevri ve duygusal bir kişiydi. Emeli anti komünist Bir Türkiye tahayyülüydü ve bunun sağlıklı bir ekonomik ve siyasi derinliği yoktu. 15 Temmuz darbesine baktığımızda da bunun uzun zamandır ve oldukça profesyonel bir biçimde tasarlandığını gördük. Ersun tasfiyesi Evren Cuntasına yol açtı, askeri davalar neticesindeki tasfiyelerle 15 Temmuz cuntası oluştu, 15 Temmuz tasfiyleri ile başka cunta veya cuntalarda oluşabilir mi? Burada vurgulanmak istenen tasfiyelerin neden yapıldığı değil, yanlış veya eksik yöntemler izlenerek başka grupları avantajlı konuma yükselttiğidir.

ASKERİ TASFİYELER VE ASKERİ DARBELER

Esasen ordunun bir kanadındaki tasfiye başka bir kanadının güçlenmesine yol açmıştır ve Türk siyasi tarihi bunun örnekleriyle doludur. Abdülhamid muhalif subayları tasfiye eder fakat mektepli subayların darbesine engel olamaz. Cumhuriyet tarihin ilk ciddi cuntası 1946’da İsmet İnönü’ye karşı oluşturulmuştur. Mani olmak için 1949’da Ordu Savunma Bakanlığına bağlanır ve 1950’de büyük çaplı tasfiyeler gerçekleşir. Fakat 1960 yılında başka bir klik yönetime el koyar. O dönemlerde kızağa çekilmiş olan Kurmay Albay Talat Aydemir ise 1962 ve 1963 yıllarında darbe girişiminde bulunmuştur. Sosyalist cunta gerekçesiyle 9 Martçı olarak anılan subaylar tasfiye edilir. Fakat bu sefer 12 Mart’ta başka bir cunta yönetime el koyar.

1977’de Ersun ve ekibinin tasfiyesi başka bir kliğin önünü açarken, askeri davalar ile 15 Temmuz cuntasının önü açılmıştır. 15 Temmuz sebebiyle tasfiyelerin olması doğaldır fakat yine olması gereken seyir aşılmıştır.

1) Askeri ateşeler arasında çağırıldığı halde yurda dönmeyen veya bulunduğu ülkeye iltica edenler vardır. Askeri ateşeler ile yurt dışı görevli askeri personel üzerinde yeterince durulmamaktadır.


2) Darbe içerisinde yer aldığı belli olan eski adli müşavir bir süre sonra başka göreve atanmış, kamuoyunda bu haberin paylaşılması üzerine gösterilen tepki neticesinde bu atamanın ‘sehven bir hata’ olduğu belirtilmiş ve subay ihraç edilmiştir. Aynı ciddiyetsizlik Tsk içindeki ByLockçular konusunda da geçerlidir. Bylock kullandığı iddia edilen personelin soruşturmalarının geçiştirildiği emekli Albay Eryaşa tarafından belirtilmiştir.


3) Darbeyi önlemde önemli sorumluluk üstlendiği belirtilen Orgeneral Ümit Dündar, Meclis Darbe Komisyonuna verdiği ifadeyle cunta ile alakalı en ufak bir bilgisi belgesi olmadığını paylaşmıştır. Komuta Kademesinin hiçbir şeyden haberleri bulunmamaları tasfiyelerin eksik yapılacağı izlenimini doğurmuştur.


4) Darbeciler arasında darbeci olmayanlarında tasfiye edildiği pekçok haber bülteniyle sabittir. Kimi darbeciler, yeni darbeler için uykuya yatmış bulunmaktadır.

SONUÇ

Türkiye kültürü ve coğrafi pozisyonu itibariyle güvenlik temelli bir devlettir bu güvenlik tanımlamasında ise ordu herşey demektir.Türk tarihinde ordu kimi zaman aydınlanma öncüsü kimi zaman rejim denetleyicisi kimi zaman ise vesayet odağı olmuş yani bir şekilde siyasette etkin konumunu sürdürmüştür. Asker Sivil ilişkilerinde sivil sistemin tesisi maksadıyla kimi zaman gerçekleştirilen tasfiyeler her daim başka militer bir kliğin önünü açmış bu da askeri müdahaleye yol açmıştır. 15 Temmuz tasfiyeleride bütünyle hukuk içerisinde, ciddi, sağlıklı istihbari raporlardan eksik olarak yürütülürse daha vahim cuntaların ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. 1977’de bir Kara Kuvvetleri Komutanı emekli edilmesine rağmen yalnızca birkaç sene sonra yine darbe olmuştu. Unutulmasınki 15 Temmuz’dan sonra komuta kademesinden kimseye dokunulmadı. Eğer darbe eğilimli bir klik varlığını devam ettiriyorsa şifrelerini bildiği mevcut muvazzaf karargah zihniyetini kendi eğilimleri doğrultusunda manüple edebilir.

DARBELER DOSYASI /// VİDEO /// Putin’in Danışmanı Aleksandr Dugin : Darbenin Arkasında ABD Var


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=knwVNmIMP_c&feature=em-uploademail

DARBELER DOSYASI /// VİDEO : ABD’de görevli, Boğaziçi Üniversitesi mezunu Profesör hanımı mu hakkak dinleyiniz…


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=rFkRiHqbD18&sns=em

DARBELER DOSYASI /// NİHAT ALİ ÖZCAN : Bilgi, analiz ve istihbarat


FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimini çeşitli yönleriyle tartışmaya devam ediyoruz. Daha uzun süre tartışmaya da devam edeceğiz. Öne çıkan konuların başında istihbaratın rolü ve sorumluluğu geliyor.

Disiplinin dışından bakanlar için olup bitenler hayret verici olabilir. Ancak tarihin tozlu raflarında göz göre göre gerçekleşmiş binlerce istihbarat fiyaskosu bulabilirsiniz. İkinci Dünya Savaşı’nda Japonların Pearl Harbor baskınından Mossad’ın karizmasını çizdirdiği 1973 Arap İsrail savaşına, CIA’nın öngöremediği İran İslam Devrimi’nden 11 Eylül saldırısına kadar…

15 Temmuz darbe girişiminin meşhur “istihbarat” hikâyesini artık herkes biliyor. Bir pilot binbaşı, aynı gün, MİT nizamiyesine gider. Bir süre kapıda bekletildikten sonra ilgililerle görüşür. Onlara kendisinin o akşam, helikopteri ile MİT karargâhına yapılacak baskında görevli olduğunu söyler.

Bu “altın” değerindeki “bilgi”, doğru analiz edilip, tam zamanlı ve kaliteli bir “istihbarata” dönüştürülemedi ve sonunda işler kontrolden çıktı. Hareketin sadece ve sadece “Hakan Fidan’ı” hedef alacağı biçiminde üretilen istihbarat, milleti, Cumhurbaşkanı’nı, hükümeti ve diğer karar alıcıları “stratejik sürprizlerden” koruyamadı.

Bu noktada üç farklı sorun olduğu anlaşılıyor. İlki, o tarihe kadar ülkenin tüm istihbarat örgütlerinin gelişmelerden haberdar olamamaları. Bu, yazının konusu değil. İkinci sorun hatalı “analiz” yapılması. Üçüncü konu ise müşterinin, Genelkurmay’ın, reaksiyonunuyla ilgili. Özellikle istihbarat alındıktan sonra eksik değerlendirilmesi, doğru kullanılmaması ve basiretli davranılmamasından söz ediyoruz.

Kitap, böyle sorunlu bir tablonun ortaya çıkış nedenlerini listelemiş. Elbette kötü bir niyet yoksa diye işe başlamış. Eğer gelişmeleri bizim hadiseye uyarlayacak olursak, kitap ilk önce ideolojik önyargılara işaret ediyor. “Yok canım, bunlar böylesine karmaşık bir işi planlayıp yapamazlar, darbe bana çok mantıklı gelmiyor” yaklaşımı.

İkincisi, insan zihninin genelde “aşırı rahatsızlık verici” analizlerden kaçınma temayülünün olması. Özellikle de cuma günleri mesai bitimine yakın.

Üçüncü neden, “dar bakışlılık” olarak tarif ediliyor. Hayat normal devam ederken, Hakan Fidan’ı hedef alan bir hareketin ikinci, üçüncü safhasının ne olabileceğinin, olamayacağının sorgulanmaması buna iyi bir örnek olabilir.

Dördüncü neden, statükoya dair güçlü önyargı. FETÖ geçmişte de denedi, 7 Şubat 2012’de, ama başaramadı. Şimdi de “bize” bir şey olmaz.

Beşincisi, olgunlaşmış tartışmalardan önce, hızlı ve kalıplaşmış bir “fikre sahip olmak”. Bunun nedeni çoğunlukla, profesyonel analist yerine “sıralı” amirlerin analiz yapmasıdır. Özellikle de “aferin” almak için.

İstihbaratçıların üstesinden gelmesi gereken en önemli konu, “karar alıcıların beğenmedikleri istihbaratı kabul edememe” sorununun nasıl çözüleceğidir. İstihbarat disiplininde de “Cassandra Sendromu” olarak tarif edilen bu hal, önemli bir konudur. Kötü haberin ileteni olmak “bürokraside” iyi bir fikir değildir. Nitekim eski Mısır’da, firavunun kötü haber getirenleri öldürmesinin olumsuz etkilerini bugün de tüm sektörlerde görmek mümkündür.

Buraya kadar “analiz” hatalarından, başarısızlığından söz ettik. Kitap istihbaratı kullananların hatalarından, yetersizliklerinden de söz ediyor. İstihbaratı akıl süzgecinden geçirmeyen, yanlış okuyan, hatalı tepki veren karar alıcılar gibi. Tıpkı 15 Temmuz’da Genelkurmay Başkanlığı’nın içine düştüğü durumu gibi.

İstihbaratı bilim, sanat ve kurumsal kültürün bileşkesi olarak gören ülkeler, işin daha iyi yapılması için hatalardan ders çıkartırlar. Gazetelere göre, MİT yeniden yapılandırılmış. İstihbarat’ın gizli devlet faaliyeti olması nedeniyle değişimin boyut ve içeriğine vakıf olmamız mümkün değil. Temennimiz, iç istihbaratta da “analizin” profesyonel bir iş, “analiz bölümünün” istihbarat üretiminin vazgeçilmez parçası olduğu fikri kabul görmüş ve çözümü basit, sonuçları ağır soruna tedbir alınmıştır.

DARBELER DOSYASI /// Şıvan OKÇUOĞLU : Darbe destekçisi Amerikalı , Fethullah Gülen’e “düşünce adamı” dedi ve devam etti


Eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin, kalkışmanın ardından tutuklananlar üzerinden Erdoğan hakkında ilginç bir iddiada daha bulundu…

15 Temmuz darbe girişiminin ardından yazdıkları ile Türk kamuoyunda dikkat çeken eski Pentagon yetkilisi Michael Rubin, kalkışmanın ardından tutuklananlar üzerinden Erdoğan hakkında ilginç bir iddiada daha bulundu. Rubin’e göre Erdoğan, hapishaneleri boşaltmak için “kanlı bir oyun tezgahlıyor” olabilir.

Kalkışmanın son derece acemice olmasından fayda sağlayarak, Erdoğan’ın gerçek ve hayali muhaliflerini tutuklatmak için bastırılan girişimi bir bahane olarak kullandığını ileri süren Rubin, tutuklanan onbinlerce kişi hakkında Erdoğan’ın bir sonraki adımını sorguluyor.

Darbe girişiminin ardından, 2003 yılında kaldırılan idam cezasının yeniden uygulanmaya başlaması konusunda Erdoğan’ın söz verdiğini, tutuklanarak suçlu bulunmalarına rağmen suç işlemeye devam eden kişiler hakkında uygulanabilecek nitelikte bir idam cezasının ise Türkiye’nin AB’den daha fazla uzaklaşarak ülkeye zarar verebileceğini belirten Rubin, bu tip bir girişim karşısında ekonomik ve diplomatik yaptırımların gündeme gelmesinin kaçınılmaz olduğunun altını çiziyor.

Rubin, yazısının içeriğinde Fethullah Gülen’i ise bir “düşünce adamı ve filozof” olarak tanımlıyor.

Erdoğan’ın tutuklanarak hapishanelere gönderilenler hakkında bir planı olup olmadığını sorguladığı yazısında Rubin, Türk politikacıları için hapsedilmenin geleneksel bir ritüele dönüştüğünü ve Erdoğan dahil çok sayıda politikacının demir parmaklıklar arkasında kaldıktan sonra yıldızlarının parladığını anımsatıyor. Darbe kalkışmasının ardından tutuklanan bürokrat ve askerlerin işkence gördükleri, bazılarının gözaltında tecavüze uğradıklarını, Erdoğan’ın ise bu konudan bahsedilmesini istememek bir yana, bu kişilerin gelecekte kendisinden intikam almalarını da imkansız hale getirecek bir planı olabileceğini iddia ediyor.

Tutukluların intihar ettiklerini söyleyerek infaz edilmelerinin mümkün olduğunu, kalkışmanın ardından şimdiye kadar 21 tutuklunun intihar ettiklerinin söylendiğini belirten Rubin’e göre, bu intihar vakaları şüpheyle yaklaşılması gereken hadiseler. İntihar ettiği söylenen bir kimsenin otopsi sonucunda kafasının arkasında iki kurşun deliği bulunsa bile, Rubin Türkiye’deki mevcut durum nedeniyle, herhangi bir bağımsız müfettiş ya da basın kuruluşunun bu bilgiyi yaymak konusunda çekimser davranabileceğini söylüyor.

İddialarını bu kadarla kısıtlı tutmayan Rubin, gerçek tehlikenin Erdoğan’ın isteği ile hapishanede çıkan bir ayaklanma görünümü verilerek sahnelenen ayaklanma oyununu bastırma bahanesiyle binlercesi olmasa bile tutukluların yüzlercesinin aynı anda infaz edilebileceğini, geçmişte Kaddafi’nin bu tip bir oyun sergileyerek 1200 tutukluyu aynı anda infaz ettiğini anımsatarak, benzer olayların Türkiye’de yaşanmasının mümkün olduğunu iddia ediyor.

Eski Pentagon yetkilisi Rubin ayrıca, Erdoğan’ın 2007 yılında ele geçirmeyi başardığı Sabah gazetesi gibi, Erdoğan yanlısı basın kuruluşlarının şimdiden bu tip bir senaryonun alt yapısını inşa edecek türde haberler yayınlamaya başladığını, yüksek güvenlikli Sincan Cezaevi’nde bir ayaklanma planı yapılmakta olduğuna dair spekülatif bilgiler yayılmaya başlanmasının kuşku uyandırıcı nitelikte olduğunu belirtiyor.

Rubin yazısını şu sözlerle sonlandırıyor;

“Erdoğan gücünü sağlama almak için kesintisiz olarak yaşanan krizler arzuluyor ve isteklerini gerçekleştirmek için kan banyosu almaya hazır görünüyor: Bu güç sayesinde Türkiye’ye istediği yönde şekil vermeyi düşünüyor. Eğer sahip olduğu güç sayesinde aklını kaçırmadıysa bile, güç sarhoşu olmalı. Hapistekiler – sürgündeki Fethullah Gülen’in eğitimli, Batı yanlısı entelektüeller ve bürokratlar, liberaller, Kürtler, sivil toplum aktivistleri ve destekçileri – ölümcül bir tehlikeyle karşı karşıyalar. Hapishanelerde kan akmaya başladığında, kimse Erdoğan’ın güvenlik güçlerinin tesadüfen ortaya çıkan bir ayaklanmayı bastırmaya çalıştığına inanmayacaktır.”

Kaynak: https://www.aei.org/publication/how-will-erdogan-purge-the-prisons/

DARBELER DOSYASI : Toplumsal Algıda 15 Temmuz Darbe Girişimi


Toplumsal Algıda 15 Temmuz Darbe Girişimi

15 Temmuz gecesi ve sonrasında yaşananların toplumsal hafızada bıraktığı izlere bakmak ve bunların analizini doğru yapmak gerekiyor. Bu doğrultuda hazırlanan en kapsamlı çalışmalardan biri, Demokrasi Nöbetleri: Toplumsal Algıda 15 Temmuz Darbe Girişimi başlıklı saha araştırması.

15 Temmuz darbe girişimi yalnızca siyasal ve hukuksal boyutuyla değil, toplumsal boyutuyla da değerlendirilmesi gereken bir süreç oldu. Sürecin sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilmesi için, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında yaşananların toplumsal hafızada bıraktığı izlere bakmak ve bunların analizini yapmak gerekiyor. Bu noktada süreç ile ilgili yapılacak veri odaklı çalışmalar gerek bugüne ışık tutması gerekse de gelecekte yapılacak çalışmalara öncülük etmesi açısından büyük bir önem kazanıyor. Bu doğrultuda bugüne kadar yapılan en kapsamlı çalışmalardan biri, SETA Vakfı’nın Demokrasi Nöbetleri: Toplumsal Algıda 15 Temmuz Darbe Girişimi başlıklı saha araştırmasına dayanan kitabı. Kitap, 18 Temmuz- 10 Ağustos tarihleri arasında, Türkiye’nin 9 şehrinde, 12 meydanda, 176 kişi ile yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakatların ve odak grup görüşmelerinin sonuçlarını içeriyor. Türkçe, İngilizce ve Almanca olmak üzere üç dilde hazırlanan çalışma kapsamında; İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Adana, Trabzon, Diyarbakır, Sakarya ve Van illerinde yapılan derinlemesine mülakatlar ve odak grup görüşmeleri ile katılımcılara 15 Temmuz gecesi sokağa çıkma motivasyonları, sokakta yaşadıkları deneyimler, sokakta kalma süreleri, darbe girişiminin başarısız olmasının nedenleri, FETÖ ve dış güçler ilişkisi, darbe girişimi sonrasında siyasal iktidarın mücadelesi, muhalefet partilerinin darbe girişimine yönelik tutumları, FETÖ’nün darbe girişimindeki rolü, darbe girişiminden önce FETÖ’ye bakış, TSK’ya ve emniyet güçlerine bakış, darbe girişimi sonrasında FETÖ’ye ve girişimi gerçekleştiren diğer unsurlara karşı mücadele yöntemleri ve darbe girişiminin başarılı olması halinde Türkiye’nin geleceğinin nasıl şekilleneceği gibi sorular yöneltildi.

SOKAĞA ÇIKARAN MOTİVASYON

Çalışma kapsamında görüşme yapılan katılımcıların yaklaşık dörtte üçü darbe girişimine tepki göstermek için 15 Temmuz gecesi sokağa çıktığını beyan etmiştir. Katılımcıların kendilerini sokağa çıkaran motivasyonları ifade ederken “vatan”, “ülke”, “millet” ve “özgürlük” gibi kavramlara yer verdikleri dikkat çekmektedir. Araştırmadan çıkan sonuca göre katılımcıları sokağa çıkaran motivasyonların temel olarak; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın canlı yayında halkı sokağa çağırması, TRT’de darbe bildirisi okunması ve camilerden sela okunması olduğu görülmektedir. Adana’da görüşme yapılan bir katılımcının “Herkes oradaydı, yani parti ayrımı yap-maksızın, etnik köken ayrımı yapmaksızın. Hatta bir örnek vereyim; yan yana oturuyoruz, yanımda Diyarbakırlı biri var, Hakkarili biri var, Edirneli biri vardı, ben işte Erzurumluyum. Dördümüz böyle yan yana oturuyorduk, aynı şey için oturuyorduk” ifadesine benzer şekilde pek çok katılımcı 15 Temmuz gecesi farklı görüşten çok sayıda insanın bir araya geldiğini vurgulamıştır. İlk gece sokağa çıkmadığını belirten katılımcıların sokağa çıkmama nedenlerinde öne çıkan iki temel unsur “korku” ve “kafa karışıklığı” olmuştur. Yine bu gruptaki katılımcılardan bir kısmı ise çıkmak istedikleri halde ulaşım problemleri sebebiyle çıkamayacak durumda olduklarını ifade etmiştir.

FAİLLERİNE YÖNELİK ALGI

Darbe girişimin faillerine yönelik sorulan soruya verilen yanıtlara bakıldığında, katılımcıların neredeyse tamamının tereddütsüz bir şekilde darbenin faili olarak FETÖ’yü gördüğü ortaya çıkmaktadır. Daha büyük bir çoğunluk ise FETÖ’ye darbe girişiminde dış güçlerin yardım ettiğini, darbe girişiminin bir dış destek olmadan zor gerçekleştirilebileceğini ifade etmektedir. Bu kapsamda Ankara’da mülakat yapılan sol görüşlü bir katılımcının “Batı’daki gazetelerin Türkiye’de diktatörlük var gibi söylemlerine kızıyordum. Aslında anlayamıyordum da. Yani tek dertleri Türkiye olamaz sonuçta. Ama bir baktım, bence bunlar darbe sonrasında Batı’yı ve kamuoyunu darbeye alıştırmak içindi. Yani mesela diyeceklerdi ki işte bakın Türkiye zaten otoriter, darbe de kötü bir şey olamaz. Türkiye AB’ye aday, NATO üyesi sonuçta, darbeyi kabul etmemeleri gerekirken yine de darbeyi kabul edeceklerdi ve zaten otoriterdi ülke diyeceklerdi” değerlendirmesi ön plana çıkmaktadır.

DARBE SONRASI TSK’YA BAKIŞ

Görüşülen katılımcıların genel itibariyle TSK içerisindeki FETÖ yapılanmasını ve bununla bağlantılı darbecileri ordunun geri kalanından ayırt eden bir yaklaşım içinde oldukları ve genel olarak ordunun geri kalanına yönelik olumlu ve sahiplenici bir tavır takındıkları ortaya çıkmıştır. Sınırlı sayıdaki katılımcının darbeden ötürü TSK mensuplarına yönelik eskisine kıyasla olumsuz bir bakış açısına sahip olduğu not edilmişse de genel itibariyle katılımcıların TSK içerisindeki FETÖ mensupları ve bağlantılı kişiler ile diğer TSK mensupları arasında bir ayrım yapmaya gayret ettiği ortaya çıkmıştır. TSK’nın katılımcılar tarafından toplumun “gözbebeği” olduğunun vurgulanması ve duygusal ve dini bağlantılı “peygamber ocağı” gibi tanımlamaların katılımcıların önemli bir bölümü tarafından dile getirilmesi,15 Temmuz sonrası TSK’ya yönelik toplumun bakış açısının çok değişmediğini ortaya koymaktadır. Bu noktada, kendilerini antimilitarist olarak tanımlayan bazı katılımcıların TSK’ya yönelik bakış açılarında olumlu ya da olumsuz hiçbir değişiklik olmadığını vurgulamaları dikkat çekicidir.

15 Temmuz sonrasındaki önemli tartışmalardan birisi, darbe başarılı olduğu taktirde neler olabileceği sorusu üzerine şekillenmiştir. Araştırma kapsamında görüşülen katılımcıların büyük çoğunluğu darbenin başarılı olması durumunda Türkiye’nin Suriye’ye benzeyeceğini vurgulamıştır. Van’dan bir katılımcının “Suriye’den daha kötü olabilirdi, darbe gerçekleşseydi ama gerçekleşemeyeceğini düşündüğüm için hayal bile edemiyorum. Suriye’nin gideceği bir yer vardı fakat bizim gideceğimiz bir yer yok” sözleri ile ifade ettiği gibi, bazı katılımcılar Türkiye’ye kimsenin sahip çıkmayacağını, bu sebeple ülkenin durumunun Suriye’den beter olacağını düşünmektedir. Katılımcıların bir bölümü de, darbe başarılı olduğu takdirde darbeciler ve darbe karşıtları arasında bir iç savaş çıkacağını ve bunun Türkiye’yi bölünmeye götürerek ülkenin bir daha düze çıkamayacak bir noktaya getirileceğini ifade etmiştir. Bu durumun Türkiye’yi dış güçlerin sömürgesi haline gelmesi ve bazı ülkelerce işgal edilmesine yol açacağı da belirtilmiştir. Bir katılımcı bu durumu, “Darbenin olduğu bir ülke kafes gibi olacaktı” şeklinde belirtmiştir. Ayrıca FETÖ lideri Fetullah Gülen’in darbenin başarılı olması halinde Türkiye’ye döneceği ve kendi din anlayışına göre bürokratik bir diktatörlük kuracağı yorumları da yapılmıştır. Sonuç olarak, 15 Temmuz darbe girişiminin toplum tarafından nasıl algılandığına bakılırken, toplumun bu girişimi, öncesinde ve sonrasında yaşanan gelişmeleri de gözeterek, bir bütün içerisinde ele aldığı not edilmelidir. Yine, darbe girişiminin toplumda yarattığı düşünülen güvensizlik duygusunun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın süreçte gösterdiği liderlik ve toplumdaki dayanışma halinin etkisiyle giderildiği görülmektedir. Yine katılımcılarca ifade edildiği gibi, bu güven duygusunun pekiştirilmesinde siyasi ve hukuki mekanizmalara ihtiyaç duyulduğu gerçeği unutulmamalıdır.

İlgili kitaba buradan ulaşabilirsiniz.

[Star Açık Görüş, 6 Kasım 2016]

DARBELER DOSYASI /// TAHA AKYOL : Darbenin röntgeni


Darbenin röntgeni

HANDE Fırat, yeni çıkan "24 Saat, 15 Temmuz’un Kamera Arkası" adlı kitabında, gerçekten 15 Temmuz’un bilinmeyen yönlerine ışık tutuyor.

Önemli olayları saatiyle, dakikasıyla anlatıyor.

Doğan TV Ankara Temsilcisi Hande Fırat ve CNN Türk Ankara Haber Müdürü Dicle Canova darbe hareketini ne zaman sezmişler?

Tam saat 22.05’te, Dicle, Hande’ye “Emniyet müdürleri Kızılay’da” diye mesaj atarak olağandışı bir hareketlenme olduğunu bildiriyor.

İki dakika sonra ikinci mesajını gönderiyor: “İstanbul köprüde bir iş dönüyor!”

Saat tam 22.10’u 38 saniye geçe Hande, CNN Türk yönetimini ve muhabirleri WhatsApp’tan bilgilendiriyor: “İş ciddi sanırım. Asker.”

MİT VE GENELKURMAY

CNN Türk köprüde olaylar olduğunu bildirmeye başlamıştır. Saat 22.55’te Başak Şengül olayların vahametini şu sözlerle açıklıyor:

“Nasıl anlatacağımızı, açıklayacağımızı bilemediğimiz, tüylerimizi diken diken eden gelişmeler yaşanıyor.”

Başbakan Binali Yıldırım saat 23.02’de NTV’ye telefonla bağlanarak “Bir kalkışma olduğu doğrudur” açıklamasını yapıyor.

Başbakan ancak saat 22.00’de MİT Müsteşarı ile görüşebiliyor, “Bu bilgiyi niye bana daha önce vermediniz” diye soruyor. Fakat cevap alamıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da darbeye dair ilk bilgiyi, tankları gören eniştesinden aldığını, sonra istihbarat geldiğini söylemişti.

Halbuki darbe hazırlığını bir pilot binbaşı saat 16.00’da MİT’e anlatmıştır. Hakan Fidan saat 18.00’de Genelkurmay’a gidip görüşmüş, Genelkurmay bütün birliklere emir göndererek uçuşları ve tank hareketini yasaklamış, fakat kanlı teşebbüs önlenememiştir.

Önlemek için bu emir hem çok geç hem yetersiz kalmıştı.

İSTİHBARAT VE KURUMLAR

Sonra?… Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın haberdar olmasına kadar geçen 3.5 veya 4 saat içinde neler oldu, neler olabilirdi de olamadı?

O karanlık saatleri bilmiyoruz!

Başbakan Binalı Yıldırım, 3 Ağustos’ta CNN Türk’te Hande Fırat’a aynen şunları söyledi:

“Eğer yeterli istihbarat alınabilseydi, bu istihbarat vakitlice elde olabilseydi, belki de bu mesele bu noktaya gelmeyebilirdi.”

Mesela Cumhurbaşkanı CNN Türk’te yaptığı çağrıyı daha erken bir saatte yapabilirdi.

Ordudaki gizli FETÖ örgütlenmesini MİT çok önceden istihbar etmeliydi.

İlker Başbuğ TBMM Komisyonu’nda MİT’in Genelkurmay’a 8 yıl bilgi vermediğini anlattı.

İşte bütün sorun, “istihbarat eksikliği” olarak ortaya çıkan “kurumlaşma eksikliği”dir.

Devlet kurumlarının kendi kanuni işlevlerini tam olarak yapabilir nitelikte olması sorunu; hem hukuken hem teknik imkân ve personel kalitesi bakımından…

15 Temmuz başarılı olsaydı Allah korusun Türkiye’de kan gövdeyi götürürdü.

Bu çok büyük bela, devlet kurumlarının hukuki işlevlerini tam olarak yapabilmesi sorunu hepimizi düşündürmelidir.

Modern devlet, kurumları “hukuki ve rasyonel” olarak etkin çalışan devlettir.

GÜLER MİSİN, AĞLAR MISIN?

Meselenin gazetecilik yönü… Hande, ilk işaretler ortaya çıkınca Aydın Doğan’ı arıyor, bilgi veriyor. Aydın Bey’in cevabı:

“Ne olursa olsun demokrasiden yana durun! Demokrasi bizim nefes alma borumuzdur!”

Biraz bekleyelim, bakalım hangi taraf ağır basacak gibi çirkin bir hesabı aklına bile getirmeden, kararlı bir demokrasi duruşudur bu.

Basın özgürlüğünün ancak demokraside var olabileceğinin bilincindeki bütün Doğan Grubu çalışanları o gece canla başla demokrasi mücadelesi verdi.

Darbecilerin bastığı tek yayın kuruluşu Doğan Grubu’nun yayın organları oldu zaten.

Bir buçuk yıl önce siyaseten şartlandırılmış bir grup, Hürriyet gazetesine taş ve sopalarla saldırarak tahribat yapmıştı. Darbe gecesi aynı insanlar “CNN Türk’ü darbeye karşı savunmaya” gelmişlerdi!

Hande, “Güler misin, ağlar mısın!” diyor, onların eski saldırılarından pişmanlık ifade eden sözlerini aktarıyor.

Her kesimden bütün keskin gruplar niye kolayca şartlandırılıyoruz, niye kendi aklımızla ve olgunlukla hareket etmiyoruz, niye husumet bizi coşturuyor diye düşünmelidir, bu olay vesilesiyle.

Hande Fırat’ı ve bütün CNN Türk çalışanlarını yürekten kutluyorum.

DARBELER DOSYASI : Köprüde linç edilen askeri okul öğrencisi Murat Tekin ‘Sopalarla parça parça ed ilmiş.”


Köprüde linç edilen askeri okul öğrencisi Murat Tekin’Sopalarla parça parça edilmiş."

15 Temmuz darbe girişiminde sabaha karşı Boğaziçi Köprüsü’nde önce boğazına basılarak öldürülen, ardından da boğazı kesilen Murat Tekin’in İzmir’de yaşayan ailesi, katilleri arıyor.

21 yaşındaki Hava Harp Okulu öğrencisi oğullarını vahşice katledenlerin bulunarak, yargı önüne çıkarılmasını istiyor. Anne Şevkiye Tekin “Çocuğum mezarında rahat değil, eminim. Biz de burada rahat değiliz. Tek isteğimiz, gerçeğin ortaya çıkarılması” diyor. Hava Harp Okulu 2. sınıf öğrencisi Murat Tekin, ailesiyle en son Ramazan Bayramı tatilinde İzmir Bornova’daki evlerinde birlikte geçirdi. 1.5 aylık yaz kampına katılmak için Yalova’ya götürülen öğrenciler arasında yer alan Tekin, 16 Temmuz’un ilk saatlerinde Boğaziçi Köprüsü’ne getirilen gruptaydı. Komutanları tarafından “Aralarında canlı bomba var” denilerek halka [Haber görseli]ateş açması istendi. Ancak o, silahını bırakıp halkın arasına girdi ve orada şişler, sopalar ve demir çubuklarla vahşice öldürüldü. Tanınmaz haldeki cesedi 10 gün sonra Yenibosna Adli Tıp Morgu’nda ailesi tarafından güçlükle teşhis edilebildi.

Son görüşme 13 Temmuz’da

İzmir Osmangazi’deki mütevazı evin oturma odasında, Tekin’in asker fotoğrafları ve Türk bayrağı ilk dikkat çekenlerden. Bir bayrak da balkonda asılı. Anne Şevkiye Tekin, oğluyla en son 13 Temmuz akşamı görüştüğünü, Murat’tan duyduğu son sözlerin “Anne yarın gemiyle Yalova’ya yaz kampına gidiyoruz. Telefonum kapalı olursa merak etme” olduğunu söylüyor. 15 Temmuz ve onu izleyen 3 akşam televizyondan sürekli olayları izlemesine karşın, Yalova’da olduğunu bildiği oğlunun başına kötü bir şey gelebileceğini düşünmediğini aktarıyor.

‘Tırnağından tanıdık’

Bir başka askeri okul öğrencisinin annesinin açtığı telefonla kuşkulanmaya başladığını vurgulayan anne Şevkiye Tekin anlatıyor: “İstanbul’daki ağabeyim, ‘buraya gelme, ortalık çok karışık’ dedi. Anne yüreği durabilir mi? Eşimle birlikte Yalova’dan araştırmaya başladık. Burada yok. İstanbul’a [Haber görseli]geldik. Harp Okulu’ndan emniyete kadar her yere baktık. Sonra okuluna gittik tekrar. “Teslim ettiğiniz kişiler hain çıktı biz bilgi veremeyiz’ dediler. ‘Bilgi almadan gitmem’ dedim. ‘Komutan kalmadı bilgi veremeyiz’ dediler. Hastanelere, Silivri Cezaevi’ne baktık, yok, yok, yok… İzmir’e dönmeden önce son olarak bir de Adli Tıp’a da bakalım istedik. Ağabeyimle eşim gitti, ben evde kaldım. Orada oğlumun cansız bedenini görmüşler ama tanıyamamışlar. Eşim saçını benzetmiş sadece. Ağabeyime, ‘Murat kaygılandığında, başparmağının ortasını kemiriyordu, oyuk kalmıştı. Parmağına bakın’ dedim. Öyle teşhis ettiler. Tırnağını yememesini söylerdim. O da ‘Belki şehit gelirim, oradan tanırsın beni’ derdi. Öyle de oldu.”

Kesici alet ve sopalarla

Baba Sedat Tekin de Adli Tıp anlarını gözleri dolarak anlatıyor: “Önce fotoğrafı gösterdiler. Çocuğumu [Haber görseli]komple açtırdım. Tanınmayacak haldeydi. Tırnağındaki oyuktan tanıdım. Ayrıca yüzünde 3 ben vardı. Oradan çıkardım o olduğunu. Sonra saçları, ayakları tanıdık gelmeye başladı. Dayanılacak gibi değildi. Kesici aletlerle, sopalarla parça parça edilmiş çocuğum”.

Niye böyle bir ölüm?

2005 yılında emekli olduktan sonra ailesini geçindirmek için öğrenci servisi şoförlüğü yapan baba Sedat Tekin de artık direksiyon başına geçemediğini anlatıyor: “Eli sopalı, demirli zalimler çocuklarımızı vahşice katlettiler. Niye böyle feci bir ölüm. Çocuğum neden öldüğünü bilmiyor şu anda.” Baba Tekin İzmir Valiliği’ne dilekçe verdiklerini ve katliamı yapanlarla darbe sorumluları hakkında suç duyurusunda bulunduklarını vurguluyor. Telefonla görüştükleri diğer öğrenci ailelerinin, çocukları cezaevinden çıkar çıkmaz kendilerini ziyarete geleceklerini söylüyor. Konuşmasında özellikle, o sabaha karşı oğluyla birlikte katledilen diğer askeri okul öğrencisi Gaziantepli Ragıp Enes Katran’ı anmadan geçmiyor.

Camiler salasını bile vermedi

Anne Şevkiye Tekin, kendilerini en çok yaralayan noktanın, oğullarının cenazesinin camiye kabul edilmemesi ve Osmangazi’deki camilerin Murat’ın salasını vermemesi olduğunu söylüyor.

Linç edilen Murat Tekin’in annesi Şevkiye Tekin cenazeyi THY’nin kargo uçağıyla İzmir’e getirdikten sonra yeni ve derin bir şok yaşadıklarını söylüyor: “Eşim, dostum tüm mahalle dolmuş buraya. Tabii ben şokta olduğum için o anda farkına varmadım, sonradan öğrendim. Camiye kabul edilmemiş evladım. Salasını verdirmediler. Çocuğumuz ölmüş, salasını bile esirgiyorlar bizden. Müslüman bir aile olarak çok yıprandık. Komşularımız bilir, devletimize, inancımıza bağlı, kendi yağıyla kavrulan bir aileyiz biz”.

Komutanlar hesap versin

Baba Sedat Tekin, yüzlerine karşı söyleyemeseler de arkalarından “hainin ailesi” damgası vuranlar olduğuna dikkat çekiyor ve ekliyor: “Teröre karşı insanlar olduğumuz halde bu damgayı yemiş olduk. Acımızdan daha üstün acı oldu bunlar. Çocuğum da orada rahat değil eminim, biz de değiliz. Devletimizden tek isteğim bunları yapanların ortaya çıkarılması. Çocuklarımızı o gece tatbikat deyip de boğaz köprüsüne götüren komutanların, onları korumayıp kalabalığın arasında bırakıp linç ettirenlerin hesap vermesini istiyoruz. Büyüklerimizden, devletimizden tek dileğim bizi duymaları. Bize bir şekilde el uzatsınlar. Cezaevlerinde yatan diğer askeri okul öğrencileri de masum, günahsız. Bunlar bir şekilde temize çıksın. Bir daha o hainlerin eline düşmesinler. Bizimki gitti, geri gelmeyecek. Ama hiç değilse yavrumun şehitliği verilsin”.

Ablasının rüyasında

Anne alıyor sözü tekrar: “2 yıl sonra okulu bitip tayini çıkınca evlendiririz, yalnız olmasın diye planlar yapıyorduk. Ne yazık ki düğün parasını cenazesine harcamak zorunda kaldık. Kaderi böyleymiş… Ona haram süt vermedim, kötü ahlâk öğretmedim. Kötü bir insan olsaydı oraya, halkın arasına gitmezdi. Allah şehitlik mertebesi verdi. Ablasının rüyasına girmiş, ‘Anneme söyle üzülmesin ben şehit oldum’ demiş. Ben ne olduğunu biliyorum oğlumun…”

DARBELER DOSYASI : Esrarengiz Binbaşı H.A. olayı ve bu darbe niye önlenemedi


Esrarengiz Binbaşı H.A. olayı ve bu darbe niye önlenemedi

DİKKATLE, çok dikkatle okuyun…

15 Temmuz günü ile ilgili en ilginç, en karanlıkta kalmış bilgiyi aktarıyorum.

***

15 Temmuz Cuma günü saat 14.45…

Yani, Başbakan Binali Yıldırım’ın, NTV televizyonuna çıkıp “Bu bir kalkışmadır” demesinden 8 saat 17 dakika önce… “H.A.” adlı sivil bir binbaşı Milli İstihbarat Teşkilatı’nın kapısından girip kendini tanıtır.

Adını bilmediğimiz binbaşı bir helikopter pilotudur.

Ayağında lastik ayakkabılar vardır.

Ankara’da Kara Havacılık Komutanlığı’nda görev yapmaktadır.

O gün tatildeyken apar topar Ankara’ya çağırılmış ve kendisine “Bu gece çok uçacağız, gece görüş dürbünlerinizi alın” denmiştir.

Yani o gece yapılacak darbenin emri verilmiştir.

BENİ YENİMAHALLE’DE MİT BİNASINA GÖTÜR

Binbaşı H.A. oradan çıkar çıkmaz bir taksiye atlar. MİT’in yerini bilmediği için taksiciye “Beni Yenimahalle’de MİT’in bulunduğu binaya götür” der…

Binbaşı H.A., saat tam 14.45’te MİT binasından içeri girer ve kendini tanıtır.

Kendisini önce bir şube müdürü ile meslek müdürü dinler.

Binbaşı, 2 MİT mensubuna olayı tek tek anlatır.

Apaçık bir şekilde o gece darbe hazırlığı yapılmaktadır. Binbaşı, darbe planının içinde bulunan 2 kişinin de adını verir. Binbaşıyı dinleyen MİT görevlisi kararsız kalır.

SAAT 16.00: BU BİLGİLER MİT MÜSTEŞARI’NA İLETİLİYOR

Saat tam 16.00’da MİT Müsteşarı’nın odasına gidip aldığı bilgiyi aktarır.

MİT Müsteşarı saat 16.21’de siyah telefondan, yani şifreli telefondan Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’i arar ve durumu anlatır.

Bu sırada MİT’te ikinci sorgu başlamıştır.

İkinci sorguyu bizzat MİT Müsteşar Yardımcısı yapar.

İkinci sorgu devam ederken MİT Müsteşarı’nın şifreli telefonu çalar.

Arayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’dır… İkinci Başkan durumu kendisine aktarmıştır.

BİNBAŞININ ÜZERİNE SES KAYIT CİHAZI KONUYOR

Bu arada binbaşının sorgusu tamamlanır. Üzerine bir ses kayıt cihazı yerleştirilir ve karargâha gönderilir.

Ancak nedense üzerindeki ses kayıt cihazını çalıştıramaz.

Binbaşının “yalan söylemediği anlaşılır”…

Bunun üzerine saat tam 17.30’da Müsteşar, sorguyu yapan Müsteşar Yardımcısı’nı Genelkurmay’a gönderir.

Saat tam 18.00’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan kendisi de Genelkurmay’a gider. Gittiğinde Genelkurmay Başkanı, İkinci Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı toplantı halindedir.

Akar, MİT Müsteşarı’na “Seni rahatlatalım, bazı tedbirler alalım” der…

SAAT 18.30’DA VERİLEN EMİRLER

Ve şu emirleri verirler:

İkinci bir emre kadar Türk hava sahasında hiçbir askeri uçak havalanmayacaktır.

Havada bulunanlar derhal yere inecektir.

Tank ve birlik hareketlenmesi yasaklanacaktır.

Şimdi saate bakalım.

Saat 18.30’dur.

Yani Binbaşı H.A.’nın MİT’in kapısından girmesinden 4 saat sonra.

İşte tam o dakika Cumhurbaşkanı akıllarına gelir.

SAAT 18.30: HAKAN FİDAN ERDOĞAN’IN KORUMA MÜDÜRÜNÜ ARIYOR

Hakan Fidan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın koruma müdürü Hasan Köse’yi arar ve “Beyefendi ne yapıyor” diye sorar.

O da istirahat ettiğini söyler.

Niye aradığı konusunda bilgi vermez.

Bundan sonra saat 21.00’e kadar bilinmeyen bir süre var.

O süre içinde neler olduğu hâlâ bilinmiyor.

Saat tam 21.00’de darbeciler harekete geçer.

BAŞBAKAN SİTEMKÂR BİR SESLE SORUYOR

Saat 18.30 ile 22.00 arasında geçen 3.5 saat içinde devletin üst kademesi ile hiçbir iletişim yapılmaz.

Başbakan, MİT Müsteşarı ile ancak saat 22.00 civarında konuşabilir. Müsteşar kendisine, “o gün ellerine geçen istihbaratı” anlatır.

Başbakan “Bu bilgiyi niye bana daha önce vermediniz” der…

Sesi “sitem yüklüdür…”

19 DAKİKA 39 SANİYE SONRA MİT’TEN GELEN TUHAF CEVAP

Başbakan’ın MİT Müsteşarı ile konuşmasından 10 dakika 39 saniye sonra…

Saat 22.10.39, Hande Fırat, MİT Basın Danışmanı Nuh Yılmaz’ı telefonundan arar.

Aralarında şu konuşma geçer:

Selam Nuh ne oluyor?

“Ne demek ne oluyor?”

Garip bir hareketlilik…

“Haberim yok.”

İyi de asker polisin silahını almış. Güvenilir kaynaklar hareketlilik var diyor.

“Bakıp arıyorum hemen seni.”

NOT: Bu konuşma yapıldığında Binbaşı H.A.’nın MİT’e gelişinin üzerinden neredeyse 8 saat geçmiştir.

MİT’E GELEN BİNBAŞI OLAYINI KİMDEN ÖĞRENDİM

BU bilgileri, Hande Fırat’ın Doğan Kitap’tan çıkan kitabı “24 Saat: 15 Temmuz’un Kamera Arkası”nda okudum.

Çok ilginç bir kitap… O meşum geceyi, saniyesi saniyesine anlatıyor.

Bir televizyoncu olarak yaşadıklarını, WhatsApp ve telefon konuşmalarını saniyesi saniyesine veriyor.

Böylece ortaya çok çarpıcı bir belgesel çıkmış.

15 Temmuz darbesini araştıran komisyon üyelerinin altını çizerek satır satır okumalarında fayda var.

9 SAAT 39 DAKİKANIN SANİYE SANİYE KRONOLOJİSİ

BU Binbaşı H.A. hikâyesinin ayrıntılarını bu kadar bilmiyordum.

Kitabı okuyunca 15 Temmuz darbesi ile ilgili kafamdaki sorular daha da çoğaldı.

Soruları soracağım ama önce kronolojiyi tekrar özetliyorum:

Saat 14.45: Binbaşı H.A. MİT’e geliyor.

Saat 16.00: Binbaşının verdiği bilgiler MİT Müsteşarı’na iletiliyor.

Saat 16.21: Bu bilgiler Genelkurmay İkinci Başkanı’na iletiliyor.

Saat 17.30: MİT Müsteşar Yardımcısı Genelkurmay’a gider.

Saat 18.00: MİT Müsteşarı bizzat Genelkurmay’a gider.

Saat 18.30: Genelkurmay Başkanı uçaklara kalkmayın, tanklara çıkmayın emri verir.

Saat 22.00: Başbakan, MİT Müsteşarı ile konuşur.

Saat 23.02: Başbakan NTV’ye çıkar ve “Bu bir kalkışmadır” der.

Saat 00.24: Cumhurbaşkanı CNN Türk’e çıkar.

Yani Binbaşı H.A.nın MİT’e gelişi ile Cumhurbaşkanı’nın konuşması arasında tam 9 saat 39 dakika geçmiştir.

Şimdi soruları sorabiliriz.

BUNCA BİLGİ VARKEN NİYE BU KADAR KAN DÖKÜLDÜ

KİMDİR o gün MİT’e gelip darbeyi önceden haber veren Binbaşı H.A…

– MİT görevlileri üzerlerine düşeni yapmışlar. Olay Genelkurmay’a kadar iletilmiş.

– Ve bu çok ciddi bilgiler niye Başbakan’a zamanında iletilmedi? Cumhurbaşkanı’nın koruma müdürü arandığı halde, niye bu hayati derecede önemli bilginin Cumhurbaşkanı’na zamanında iletilip gerekli önlemi alması sağlanamadı.

Ve geliyorum en hayati, en kritik soruya:

– Elde bu kadar bilgi varken bu darbe niye önlenemedi?

Niye bu kadar insanın hayatını kaybetmesine yol açıldı?

DARBELER DOSYASI : KOMEDİNİN BU KADARI ANCAK AK PARTİ İLE OLUR 


“Erdoğan’ın uçağını o gece Cebrail korumuş J

15 Temmuz kanlı darbe gecesinde sadece uçaklar havalanmamış. Konya Merkez vaizi Abdurrahman Büyükkörükçü’ye göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı korumak için Cebrail’in öncülüğünde pek çok şeyh de semalardaymış o gece.

”Hz.İsa Çarmıha gerilirken ve çarmıhta:” HELOİS!HELOİS LAMA SABAKTANİ?!” ALLAHIM,ALLAHIM BENİ NEDEN TERKETTİN ?!” Diye bağırırken, neredeymiş bu İsrail yar atığı Cebrail?!

Kudüs Kıralı Herodes, karşılığında üvey kızı Salomeyle aşk yapabilmek için, Vaftizci Yahya’nın başını keserken neredeymiş bu Cebrail ?!

Hz.Muhammet, Aliyi yatağına yatırarak Mekke’den kaçarken, sığındığı mağaranın kapısını bir örümcek örterken, neredeymiş bu Cebrail ?!

Hz.Muhammet, Uhut’ta bir gürz darbesiyle hendeğe düşürüldüğün de. ”Yetiş ya Ali!” Diye bağırırken neredeymiş bu Cebrail ?

Bu kadar namussuzluk ve dinle dalga geçmek ancak bu kadar olur…

OSMAN TÜRKOĞUZ

Üfürükçüler tarafından asırlarca geri bıraktırılan Osmanlı Avrupa’da utanç verici bir imaja sahipti. Öyle ki “ecdâdımız” ÜÇÜNCÜ Mustafa, sürekli yenildiği Avrupa karşısında bir çâre olabilir ümidiyle 1763’ ta Prusya Kralı Frederik’e elçi göndermiş ve “Bu kadar başarılı olabilmelerini sağlayan müneccimlerinden, varsa üç tanesini Osmanlıya da göndermelerini” talep etmişti.

Frederik ise Osmanlı elçilerini alaylı bir yanıtla geri göndermişti:

– Benim üç müneccimim var: Bilim ve çalışmak, dolu bir kasa ve tarihten ders almak !..

Cumhuriyet bizi bu değerlere taşıması için getirilmiş ve genç Türkiye dünyada büyük bir saygınlığa kavuşmuştu.

Bugüne gelince…

Yeniden müneccimler dönemine döndük.

Kapılar Cübbelilerin, Fetöcülerin, Menzilcilerin, Fesli soytarıların ve diğer üfürükçülerin ülkeyi hızla çöküşe götürdüğü bir döneme açıldı. Bir de padişahımız olursa, cumhuriyetin son tuğlaları da yerle bir edilecek…

DARBELER DOSYASI /// VİDEO : Akıncılar Üssü’nde ikinci FETO’cu Kaynak Kağıt Md’ü Kemal Batmaz (15 Temmuz)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=PYLcEcE1yFo&list=TLGGqThz7h70c0YwMzExMjAxNg

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.