Etiket arşivi: TÜRKİYE

NEO-CONLAR & EVANJELİSTLER DOSYASI /// TÜRKİYE EVANJELİZM İSRAİL ÜÇGENİNDE : DÜNYA SAVAŞI MI ? YENİ DÜNYA İTTİFAKI MI ?


TÜRKİYE EVANJELİZM İSRAİL ÜÇGENİNDE : DÜNYA SAVAŞI MI ? YENİ DÜNYA İTTİFAKI MI ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/turkiye-evanjelizm-israil-ucgeninde.html?m=1

Onur Dikmeci
İstihbarat ve Strateji Uzmanı

16. Yüzyılda Papalığa karşı bayrak açanlar Protestanlığı kurdular. Aslında dinler yönetsel eylemlerin yönlendiricisiydi öyleki zamanla bazı hristiyan hükümdarlar Konsil Teorisi olarak adlandırılmış bir yöntemle kimi zaman Papa’dan farklı bir kararı konsillerden çıkartma yoluna gidiyorlardı. Bu durum daha sonradan Papalık tarafından kontrol altına alınmıştır. Yani protestanlık gerçekten bir ihtiyaçtan mı doğmuştur yoksa bir takım çıkar gruplarının Katolizme karşı geliştirdikleri kaotik komplo mudur? bu husus halen tartışma konusudur. Protestanlık katolizme göre daha liberal tonlu görünsede protestanlık içerisinden doğan evanjelis ekol oldukça muhafazakârdır. Fakat bu tutucu bir tassubi akım olmaktan çok farklıdır. Kutsal kitap temel olduğundan okumak ve yazmak mecburidir. Bu sebeple evanjelisler okuma yazma öğretiminde kurslar açmışlar, dersler vermişlerdir. Dini eğitimin yanında felsefi ve fenni müspet ilimlerede oldukça önem vermişlerdir. Çünkü Amerikan halkının kurtuluşu kendilerine bağlıdır bunun için ise imani olduğu kadar entellektüel birikiminde oldukça kuvvetli olması gerekir. Amerika’nın kurtuluşu kadar dünyaya nizam vermeside Belirlenmiş Yazgı teorisi olarak evanjelis sistemde yer bulur . Bu teori Kuzey Amerika kıyımlarının ve Küba, Filipinler, Meksika çıkarmalarının dayanağını oluşturmuştur. Yine 1840 pasifik yayılmacılığına meşruiyet "Belirlenmiş Yazgı" teorisinin neticesiyle sağlanır. Tamamiyle Tevrat esinlenmeli teori seçilmiş İsrailoğulları ve Arzı Mevud’un Protestanlığın bir kolu olarak Amerikan siyasetine uyarlanmasından başa birşey değildir. Burada belirtmek gerekirki İsrailoğulları teolojik literatürleri gereği seçilmişliklerine iman ederler. Bu seçilmişliğin sebebi Tanrı’nın İsrailoğullarına sevgisi ve atalarına verdiği sözün gereğidir. Ahitleşme İbrahim Peygamber ile başlar fakat bu basit neredeyse tek taraflı bir sözleşmedir. Ahitleşme Musa Peygamber ile daha detaylı bir hal alır çünkü bu sefer On Emir ile Musevi şeriatı benimsenmiş ve İsrailoğullarının uyması istenmiştir. Zaten Musa öncülüğünde Mısır’dan çıkış artık seçilmişliğin tescili olmuş ve kabul edilen kutsal soy Yakup Peygamber aracılığıyla günümüze değin intikal etmiştir .

Evanjelisler kutsal ruhun çabasıyla gönüllerinin döndürüldüğü imanı ikinci doğum olarak görürler bunun gereğide eğlence ve boş zevkler yerine ihtiyatlı bir hayatı tercih etmişlerdir. Evanjelisler Amerikan halkının seçilmiş olduğuna iman ederlerken bu sebeple askeri, politik ve ekonomik yayılmayı hak telakki ederler. Onlara göre Amerika’nın kuruluşuda İsrail’in kuruluşu misali Tanrısal buyruğun gereğidir. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Abd’nin kuruluşu 18. Yüzyıl iken İsrail’in kuruluşu 1948’dir. Nasıl olurda 18. Yüzyılda kurulan bir devlet 1948’de kurulan devletten feyiz almış diye sorulabilir. Fakat şimdiki İsrail tarihte kurulmuş olan üçüncü İsrail’dir. İlk İsrail Babil Kralı Nebukadzender tarafından yıkılmış ve 430 yıllık Mısır sürgünü yaşanmıştır. İkinci İsrail Devleti M.S. 70’de Romalı Titus tarafından yıkılmış ve 70 yıllık Babil sürgünü yaşanmıştır. İşte Amerika’nın kuruluşunu örnek aldığı İsrail bu devletlere tekabül etmektedir. İsrailoğullarının sürgüne tabi tutulmalarıda unutulmamış Amerikan Mühürü tasarlanırken, Franklin ve Jefferson tarafından Nil’den geçen İsrailoğullarını temsil eden figürler tavsiye edilmişti. Abd’nin kuruluşu ile İsrail arasında paralellik kuran evanjelislerin bu inancı aslında tamamiyle Tevrat esinlenmesidir. Yayılmak istediği toprağı Vaad Edilmiş olarak gördüğünden Küba, Filipinler, Kuzey Amerika istila ve yayılma hareketleri meşru telakki edilmiştir. Evanjelislerin dış politika argümanı siyonizm ile bazı ölçülerde örtüşür. Onlarda Ortadoğu merkezli dünya savaşına ve Büyük İsrail’in hayata geçirilmesinde hemfikirdirler. Fakat filmin koptuğu nokta Mesih’in kimliği ve kurtuluşa ereceklerin kategorisidir. Siyonist görüş Mesih’i Kral Davud soyundan beklemektedir. Çünkü onlar İsa Peygamber zamanında büyük acılar çektiklerini öne sürerler. İsa Peygamber bekledikleri manada asla bir birleştirici olamamış uysal bir öğretmenlik vazifesi görmüştür. Oysa Mesih savaşçı, hükümdar ve İsrailoğullarının düşmanlarını ezecek nitelikte olmalıdır. Yine evanjelisler kendileriyle beraber ancak tevbe edecek 144 bin Yahudinin Tanrı Krallığına ereceğine inanırlar. Bu da siyonist bakış açısı ile uyuşmayan durumdur.

Evanjelis ekol kıyamet savaşları evvelinde Yeni Ahit kaynaklı bazı kehanetlerin gerçekleşeceğine iman ederler. Onlara göre Fırat nehri kurumalı Kuzey’den gelen ordular Ortadoğu’da kan dökmeli, Paneas nehri kızıl renkte akmalı Süleyman Tapınağı yıkılmalı ve Armageddon savaşı yaşanmalıdır. Bu kehanetler aslında gerçekleştirilme zemini bulmuştur. Kuzey orduları Rusya olarak işaret edilmektedir bugüne baktığımızda ise Rusya Ortadoğu’ya yerleşmektedir. Paneas Ürdün civarında bulunmaktadır yani bu Ortadoğu coğrafyasında sınırsal değişilikleri ifade eder. Yine Babil denilen bugünki Irak’ın önemi Tevrat’ta pekçok kez bildirilir. Bu önemli ülke bu sebeple işgal edildi ve bölündü. Bağdat’ta açılan Evanjelis kiliselerin sayısı sekizi buldu. ..Kutsal Metinler Ortadoğu ile bu denli alâkadarken hegomanik işgalin sadece Irak ile sınırlı kalması beklenemez. Ortadoğu denilen coğrafyada hemen her ülke bundan nasibini alacaktır. Kitlelerin özgürleşmesi gibi oldukça popüler bir propaganist söylem üzerinden her ülkenin hassas etniki ve mezhebi yapıları itinayla gündeme getirilmiştir ve getirilecektir. Aslında geçmişte İmparatorlukların parçalanıp Ulus Devletlere dönme evreleri ve bugünün merkezi devletlerinin parçalanıp küçük yapılı serbest ticaret ve güç savaşları yapılan ülkeleri haline gelmeleri benzer süreçler teşkil etmektedir. Aslında amaç kutsal kehanet ve semavi kitaplarda aktarılanların nasıl gerçekleştiğini anlatmaktan ziyade mit, mitoloji ve dini referans kullanılmak koşuyla tasarlanan düzene bir meşruiyet sağlamaktan başka birşey değildir. Kimseyi ulus ötesi şirketlere ait bir proje için kolay kolay harekete geçiremezsiniz fakat özellikle dini argümanlardan faydalanarak oluşturulan bir sistemi ilahi düzenin gereği olarak kolayca benimsetebilirsiniz. Bu benimsetmenin oldukça cazip yöntemlerinden biride film sinema endüstrisidir.

Özellikle Hollywood merkezli endüstri son yıllardaki filmlerinde işlediği konularda beşeri fıtrat dışı bilimsel ilerlemeyi ve teknolojiyi yakalamış insanlığın adeta yaratıcı hüviyetine soyunduğunu vurgulamaya başladı. Bununla birlikte kıyamet savaşları, istila senaryoları ve beklenen kurtarıcı konulu yapımlar oldukça öne çıkartıldı. Bunlara en önemli örneklerden bir tanesi Geride Kalanlar filmiydi. Bu yapıt oldukça önemliydi çünkü evanjelis ekolün beklediği Mesih’in ikinci kez gelişini ve kendisine iman edenleri göğe yükseltişini bu kadar açık ve net ifade eden bir yapım olmamıştı. Arınma Gecesi serileri ise ilk kez Günahta Arınma prensibini bu denli net ifade eden günah işleme özgürlüğünü dini itikat gibi sunmanın yanında güçlü ve zengin olanların hakim olacağı bir düzen tahayyülü belkide Ortadoğu işgallerinin meşruiyetine mesaj gönderecek bir çalışma olmuştu. Evanjelizm, protestanlık, din çekişmeleri ve bunları anlatan eserlerden müteşekkil bir dünya Türkiye’nin hazırlık katsayısını yükseltmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü er ya da geç her inancın kesişim noktası Türkiye olarak beliriyor.

Türk siyasi mekanizması geçmişte protestanlığa oldukça hoş görülü yaklaşmıştı. Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in Türkler hakkındaki olumsuzluk ve hakaret içeren ifadelerine rağmen Türk devlet sistemi asla duygusal davranmamış ve katolizme karşı protestanlığı devamlı kollamıştır. Katolizim şii ittifakıda bu yıllarda bu mecburiyetten doğmuştur. Yahudiler ile de tarihsel olarak herhangi bir sorunu bulunmamasına karşın modern Türk siyasi tarihi genelde yahudi karşıtlığı üzerinden kurgulanarak adeta katolizmin tezlerini destekledi. Buna karşın son zamanlarda Hollanda ve Almanya merkezli protestan lobilerin Türkiye karşıtı tutumları teolojik siyasetin hangi noktasına gelindiği hususunda düşündürmeye başladı. Evet protestan kiliseler boşalmıştı fakat Vatikan’ın prestij ve otoriteside artık sorgulanmaktaydı. İlk defa bir Papa istifa ettirildi ve şimdiki Papa’dan sonra Aziz Malaki kehanetlerine vurgu yapılarak başka bir ruhani önder gelmeyeceği dillendirilmeye başlandı. Anlaşılan artık kiliselerin ve kutsal kitapların pek bir önemi yok önemi olan yalnızca bir avuç dini kehanetten ibaret. Ve ortadoğu merkezli kıyamet savaşının bir an önce başlatılması gerekiyor. Bu yüzden protestan kaynaklı evanjelisler giderek hızlandılar. Çünkü daha Suriye bile tasfiye edilemedi. Oysa en geç 2018’e kadar istenilen bütün sınır değişiklikleri gerçekleştirilmeli ve bu yüzyıl bitmeden dünya nüfusu yarım milyar kişiye indirilmeliydi. Protestan lobi ısrarla bir ortadoğu komutanlığı fikri üzerinde duruyor çünkü ancak bu şekilde sünnilik belirli bir derecede sistemli bir orduya kavuşabilir. Bunun neticesinde de Kabe savaşları ile dünyanın yeni yönü tayin edilmeye çalışılacak. Kanımızca ülkelerin istikrarsızlaştırılması projesinde İran, Çin Rusya Hindistan güzergahı izlenecek. Parçalı devletlere hamilik edecek bölgesel yedi veya on federasyonun yeni tehdit algısıda dünya dışı gelişmelere çevrilecek. Çünkü lobiler her daim bir tehdit kurgulamak zorundalar.
Ortadoğu’da ki mühim değişiklikleri bir anlamda İsrail ekolüde istiyor fakat Mesih’in kimliği, hüküm süresi, somut dünya soyut dünya tanımlamaları protestanlardan ya da evanjelislerden farklılık arz ediyor. Türkiye ise hala teolojik çalışmalar sürdürmüyor. Kimin papa olması gerektiği ile ilgilenmiyor, ibrani kaynakları incelemiyor, evanjelislerin propaganda merkezlerini deşifre edemiyor.

Türkiye’nin son yıllarda bir dönüşüm yaşadığı ve gelişme gösterdiği muhakkak olmakla birlikte inanç savaşları ve yaklaşan yeni dünya savaşına hazırlıksız yakalanma ihtimali oldukça ürkütücü bir gerçeğide göstermiş oluyor. Türkiye yalnızca İslam ya da sünni dünyanın değil bütün inançların merkezi ve kaynağı olduğunu bilerek güven ve farkındalıkla hareket etmelidir. Paganist inançlarda, semavi dinlerde ya bu topraklarda hayat buldular ya da bu topraklar üzerinden tanımlanıp yayıldılar. Dolayısıyla teolojik bir birikimide edinmek şart. Bunun dışında Türkiye her bölge ile temasını sürdürmeli. Ancak bir parçada oyuna dahil olarak diğer dinlerin ve mezheplerin çekişmesinden yararlanmalı. Sünnilik ve alevilik arasında pek fark yoktur buna karşın katolizm evanjelizm ve yeni dönemim museviliği ciddi ayrılıklar içerir. Ancak bu farklılıklar yansıtılmıyor ve yumuşak güç savaşları biçiminde kendisini gösteriyor. Dolayısıyla derin ayrılıkları bulunmayan iki mezhep üzerinden yıllarca oyalanan Türkiye, ciddi ayrılıkları bulunan diğer inançlardan neden yararlanmasın ya da yeni bir yorumda bulunmasın ?

Türkiye için ortadoğu ve avrupa vaz geçilmezdir. Yeni dünya savaşının ahantarını ve belkide hologramik Mesih planının tarihini kendi atacağı adımlarda aramalıdır. Abd bugün evanjelizmin kalesidir fakat Türkiye’nin de müttefikidir. Abd ile ilişkilerin kopartılması mümkün değildir o halde yapılması gereken yahudi lobileriyle ilişki geliştirmek ve bu mekanizmaları gerektiğinde birbirleri yerine ikame etmektir. Yahudi lobisi ile evanjelizm aynı şey değildir ve aralarında ihtilaf vardır. İki grubun öncelik sıralamaları farklıdır. İsrail’i var eden protestan siyaset zamanı gelince onu ortadan kaldırmayıda bilecektir. Çünkü petrol misyonunu tamamladığında artık İsrail’in güvenliği söylemi bir kenara bırakılacak belki İsrailoğullarının seçilmişliği sorgulanacak ve İsrail’in kendi ayakları üzerinde durması beklenecektir. Fakat evanjelis ekol ile İsrailyat bakışının örtüştüğü husus ise ortadoğunun küçük ve istikrarsız devletlerden oluşmasıdır. Bu devletlerin akıbeti kimin hamiliğinde çizilecek sorusunun yanıtı olarak Türkiye cevabı verilebilir. Parçalı bir ortadoğu federasyonuna kanat gerecek Türkiye İsrail ikilisi katolikler tarafından desteklenmeyecektir. Evanjelisler ise bunu bir yere kadar destekleyeceklerdir. Netice itibariyle ana merkezden yönetilecek dünya devleti planına yaklaşılmaktadır. Lobilerin çekişmeleri merkezin kumandasının kimlerde olacağıdır.

Donald Trump’ın Kudüs merkezli İsrail projesi yahudilere bırakılmış bir İsrail’den ziyade Beyaz Amerikalıların yöneteceği bir yapı olarak tasarlanmıştır. Aynı zamanda Trump nezdinde devletçiler küreselciler çatışması başlamıştır. Bu kadar çok çatışmanın yaşandığı bir dünyada çiçek edebiyatı gerçekçi durmaz. Bu planlarda ne şekilde söz sahibi olunacağı iktisat, ordu ve bilim üçlüsünün milli ideal belleneceği Türkiye’ce tahlil edilmelidir. Yalnız çok önemli bir detay var. İktisat aynı zamanda protestanlığı doğuran bir durumdu. Unutulmamalı ki protestanların manifestosunda faiz serbestisi ilk sıralarda yer almaktaydı. Muhafazakar değerlere yönelmiş ve iktisadi atılımlar yapmış Türkiye’de bazı çevreler İslami Protestanlık icad etme gayretine girişebilirler. İşte bu durum ortadoğu merkezli dünya savaşını hızlandıran bir etmen olabilir. Çünkü İslami Protestanlarda Mesih’i beklemeye koyulacaklardır. Hal böyleyken inançların şekil itibariyle birbirlerine benzetilmeye çalışıldığı gözden kaçmamalı. Zaten yeni dünyanın klasik argümanlarından bir taneside tek dindi. Türkiye herkesçe merakla izlenmekte ve en şaşırtıcı ülke olmaya devam etmektedir.

Reklamlar

EKONOMİ DOSYASI : BEĞENMEDİĞİNİZ HOLLANDA, TÜRKİYE’NİN 3 KATI İHRACATA SAHİP /// SENİN KIÇINDA DONUN YOK, EFELENİYORSUN :) BRAVO


SONER YALÇIN : Güçlüysen haklısındır

​İstanbul sokaklarının aydınlatılması amacıyla II. Abdülhamit döneminde havagazı fabrikası kuruldu. Oysa.

Havagazı dönemi bitiyor, elektrik dönemi başlıyordu. Ama vesveseli padişah elektrikten çekiniyordu!

Fransız, İngiliz ve Alman elektrik şirketleri II. Abdülhamit’ten imtiyaz koparmaya çalışırken, Hollanda’nın Royal Dutch şirketi Sumatra Adası’nda 1890’da petrol buldu. Ve bu şirket, birkaç yıl sonra dünyanın en büyük petrol-gaz devi oldu: Shell…

Bugün yıllık geliri; 234 milyar dolar.

Aynı yıl… Karl Marks’ın Yahudi olan anne tarafından kuzeni olan Gerard Philips, Hollanda’nın Eindhoven şehrinde ampuller ve bazı elektrikli aletler üreten bir şirket kurdu. Bu şirketin adı bugün 60 ülkede faaliyet gösteren Philips… Yıllık geliri, 30 milyar Euro.

Bugün AKP iktidarı Hollanda’ya ağır sözler sarf ederken, İstanbul’un en değerli caddelerinden Nispetiye’de ING Bank yeni şubesini açmaya hazırlanıyordu. II. Abdülhamit elektrikten korkarken, ING Group, Hollanda’da yangın sigorta şirketini,1845’de kurmuştu! Bugün yıllık 150 milyar dolar gelirle dünyanın en büyük bankalarından biri olan ING Bank, AKP döneminde OYK Bankası’nı satın alarak Türkiye’ye girdi. Diğer Hollanda şirketleri; (yıllık geliri 54 milyar Euro) Unilever ya da (yıllık geliri 8.5 milyar dolar) C&A’yı vb. yazmama gerek var mı? Daha geçen hafta… Shell’in Afrika’da faaliyet gösteren Vivo Energy şirketi, Türkiye’nin en büyük yakıt deposu Petrol Ofisi’ni 1.4 milyar dolara satın aldı. Şunu demek istiyorum…

İŞİN ÖZÜ ŞU

Öyle sık sık… “Ulu Hakan” denilerek maalesef büyük padişah olunmuyor! Hollanda Kraliçesi Wilhelmina adını duydunuz mu? Sanmam. 58 yıl ülkeyi yönetti. Shell’den Philips’e Hollanda’nın dünya devi endüstriyel şirketleri onun döneminde faaliyete geçti. Peki… II. Abdülhamit’ten bize ne kaldı? Aslında ekonomiyle yakından ilgiliydi; şehzadeliği döneminde “çorbacı” dediği Rum banker Zarifi sayesinde borsadan epey para kazandı. Kişisel servetini hep büyütürken Osmanlı maliyesini bir türlü geliştiremedi.

Bunun temel sebebi; kişisel kuruntuları-kuşkuları iktisadi gelişmenin önündeki en büyük engeldi. Dönemindeki kapitalist gelişme potansiyellerine soğuk baktı. Öyle ki… Anonim şirketleri, ülke gelişmesinin değil, padişaha karşı menfi düşüncelerin geliştirileceği yerler olarak gördü! Evet. Özgürlüğün, olmadığı yerde iktisadi gelişme olmaz. Gel de anlat! Kuşkusuz… II. Abdülhamit, Tanzimat Batıcılığı ile gelen dayatmalara karşı koyamadı. Okullar açmak zorunda kaldı. Çünkü, Batı sermayesi Osmanlı’da işlerini yaptıracağı/hizmetler için okuma-yazma bilen “kalifiye” elemana muhtaçtı. (Tanzimat’tan önce 2 milyon olan memur sayısı II. Abdülhamit’in son döneminde 35 milyona kadar ulaştı!)

Keza yine pek övülen demiryolları da bu sömürge politikalarının bir sonucuydu. Avrupa’dan gelen ithal ürünler ve Avrupa’ya gidecek hammadde kaynakları deve sırtında taşınamazdı. “Avrupa basını neden II. Abdülhamit’e tepki gösterdi” deniyor. Çünkü, Osmanlı ticaretini İngiliz ve Fransızlardan alıp Almanlara verdi! Hepsi bu. Kimilerinin pek övündüğü II. Abdülhamit’in “Pan-İslamizm” politikası da İngilizleri ve Fransızları sömürgelerinde sıkıştırmayı amaçlayan Alman stratejisinin ürünüydü!Konuyu dağıttık. Sadede geleyim…

ATARLANMAN KİME

Esip gürlemen kime arkadaş?… Gücün ne arkadaş?… 17 milyon nüfuslu Hollanda’nın yıllık ihracatı 477 milyar dolar. 80 milyonluk Türkiye’nin ihracatı 143 milyar dolar! Üçte biri bile değilsin! Almanya’yı hiç yazmayayım, moralin bozulur… Yani arkadaş! 1 Euro 4 TL’yi geçmişken senin kafa tutmanı kim umursar? 1 dolar 4 TL’ye yaklaşmış iken; yok Rakka imiş, yok Musul imiş seni kim dikkate alır?

Borç batağına saplanmışsın hala dikleniyorsun!

Elinizdeki tek koz, Mehmetçik!

Başka ne var arkadaş?

Hamaset edebiyatı dışında ne var?

Bu toprakların kaderi hiç mi değişmez?

Örneğin…

Yıl, 1897.

Osmanlı bir ay sonunda Yunan Ordusu’nu perişan etti. Sadrazam Halil Rıfat Paşa, Atina’ya yürünmesi için II. Abdülhamit’ten izin istedi. Devreye Avrupa girdi. II. Abdülhamit orduyu geri çekti. Ve masada kaybedilen Girit’e özerklik veren sulh anlaşmasını imza attırdı!

II. Abdülhamit’e geri adım attıran neydi?

Ne demişti Napolyon; “para… para… para…”

Yani…

Güçlü isen haklısındır!

Türkiye cari açığı bu derece vahim halde iken, bağırıp çağırmanı/artistlik yapmanı kim takar arkadaş?

Bütün meselenizin “evet” oylarını artırmak olduğunu bilmeyen var mı?

AKP’li arkadaş!

Bu krizden beslenen siyaset anlayışından hala yorulmadın mı?

Bu topraklarda sürekli laf üretilmesinden bıkmadın mı?

Yazık değil mi ülkemize…

GÜNDEM ANALİZİ /// FEHMİ KORU : Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürül meyelim de.


Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürülmeyelim de…

Bazen güne belli bir konuda görüş paylaşmak için başlamak niyetiyle yazı masasına oturuyorum; yazı öncesi göz attığım gazetelerin birinde karşıma çıkan bir yazıda aynı konunun benzer bir açıdan işlendiğini görünce…

Farklı bir konuya geçiyorum.

Bugün konumu, aynı gazetede (Hürriyet) çıkan bir değil, birden fazla yazı belirledi.

Hepsi de dış politikayla ilgili yazılar; yetkinlikle de kaleme alınmışlar, ancak her yazar aslında çok yaklaştığı ana tabloyu görmezden gelmiş…

Köklü değişim kapıda

Dünyamız köklü bir değişimin eşiğinde. İngiltere’nin halkoylaması ile Avrupa Birliği (AB) süreci dışına çıkma iradesi (Brexit) göstermesi ve Donald Trump gibi birinin ABD gibi bir ülkenin başkanı seçilmesi bugüne kadar geçerli kuralları geçersiz hale getirecek önemde gelişmeler…

Yeni kurallar henüz belli değil, bu belirsizlik de, ülkelerin dış politika aktörlerini, yeni düzeni etkilemeyi umdukları denemelere itiyor.

Kimi ülke eski önemini yitirmemek, kimi de yeni dönemde önemli olabilmek çabasında.

Yanlışlar yapmazsa yeni dönemde de önemi süreceği şimdiden belli olan ülkelerin başında Türkiye geliyor.

Nereden biliyoruz?

Trump’ın ilk başbaşa görüştüğü kişi olan İngiltere Başbakanı Theresa May’in Washington’dan dönerken yolunu Ankara’ya çevirmesi… CIA’nin yeni başkanı Mike Pompeo’nun Kongre’den onay aldığı gün Ankara’ya doğru yola çıkması… ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Münih’te Başbakan Binali Yıldırım ile etraflıca görüşmesi…

Yeni düzenin parametreleri yine ABD tarafından belirlenecekse, bu temaslar yazımın ana tezinin doğru olma ihtimaline işaret ediyor demektir; Türkiye bu dönemde de önemini sürdürecek tezime…

Benzer bir tahlil bölgedeki birkaç başka ülke için daha yapılabilir: Suudi Arabistan.. Ürdün.. ve tabii İsrail…

Ortadoğu yeni dönemin ilk deneme üssü olabilir ve Türkiye ile İsrail’in de yer alacağı Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve muhtemelen Katar’ın da içinde bulunacağı bir yeni ittifak ile sonuç alınmaya çalışılabilir…

İran ve Yunanistan endişeli

İran’ın böyle bir cephe oluşumundan endişe duyduğu ve bu yüzden etrafına anlamsız bir saldırgan dille bu endişesini yansıttığı fark ediliyor…

Endişesi haklı olabilir, ancak başvurduğu tedbir akıllıca değil.

Aynı rahatsızlık bazı AB üyesi ülkelerde de var.

Yunanistan’ın ‘Kardak’ gibi ada sayılması mümkün olmayan bir kaya parçası yüzünden Türkiye ile itişip kakışma yaşamasını, büyükler namına (proxy) bir hamle olarak görebiliriz.

Rahatsızlık, İngiltere’nin kapıyı aralaması ve Rusya’nın eski Sovyetler Birliği sınırlarına genişleme niyetinin fark edilmesi yüzünden; AB için harcanan neredeyse 100 yıllık çabalar boşa gidebilir diye düşünülüyor.

Haklı bir rahatsızlık, ancak dışa vurulma biçimi yanlış…

Türkiye zaten bir süredir AB ile arasındaki pamuk ipliğini ha kopardı ha koparacak; AB ne kadar esnetilirse esnetilsin o ipin durmasından yana olduğu için kopuş resmileşmiyor.

İran konusu da Türkiye tarafından bir süredir farklı değerlendiriliyor. Bütün dünyanın ambargolarla tecrit ettiği dönemde kendisine sahip çıkan nadir ülkelerden olan Türkiye’yi, Barack Obama’nın kendilerine uzattığı ele ellerini uzatarak mukabele eder etmez, ‘rakip’ olarak görmeye başlamıştı İran…

Suriye’nin büyük bir mezbahaya dönüşmesi biraz da Obama-Rouhani anlaşmasının İran’a verdiği güven yüzünden….

Yeni dönem ise, hem o anlaşmayı hem de İran’ı tehdit edeceğe benziyor.

Tahran’dan gelen Türkiye’ye yönelik yakışıksız sözler komşumuzun gelişmeleri doğru okumadığını gösteriyor.

İran ve Türkiye farklı cephelerde yer alırsa, biri bazen kazanır gibi görünse bile, sonuçta ikisi de kaybeder.

Peki, tablo buysa, Türkiye önemli ise ve bu yönde teşvik ediliyorsa, PYD/YPG konusunda zorlanmasının sebebi ne olabilir?

YPG/PYD Amerika açısından ‘vazgeçilmez’ görüldüğü için değildir bu; daha makul sebep, Türkiye direndiği bir konuda PYD/YPG kartı kullanılarak geri adım atmaya ve pozisyon değiştirmeye zorlanıyor olabilir…

Direnç gösterilen konu?

Yeni dönem savaş dönemi olarak planlanıyor: 3. Dünya Savaşı…

‘Yeni düzen’ planlayıcıları, geçen dönemin aktörlerinden farklı olarak, Ortadoğu bölgesine ‘barışçı’ gözlerle bakmıyor. Oluşmasını bekledikleri cephe de, bu sebeple, barışı amaçlayan bir cephe olmayacak. Yeni dönemin kendisine seçtiği ‘düşman’, büyük ihtimalle, Suriye ve Irak’tan çok daha ciddi bir ‘tehdit’ varsayılan bir ülke olacak.

Türkiye’nin böyle bir oldu-bittiye direndiğini düşünebiliriz.

Etrafında meydana gelen çöküş halindeki devletlere bir yenisinin daha eklenmesi Türkiye’nin çıkarına değildir.

Ne yani, Irak, Libya, Suriye, Yemen’den sonra bir de İran mı? İran’dan sonra sıra hangi ülkede?

IŞİD’e karşı oluşan cepheyle, Müslüman ülkeler, ‘sapkın’ olsa da sonuçta kendilerini ‘Müslüman’ olarak tanımlayan bir gruba karşı savaştırıldı; Suriye’de ve Irak’ta da olan bu.

Yeni dönemde yeni bir cephe ile ‘Sünni-Şii’ çatışması öngörülüyor olabilir mi?

Sırtımızdan sıvazlanarak bu yöne mi götürülmek isteniyoruz?

DARBELER DOSYASI /// NACİ KAPTAN : Darbe analizi * Türkiye?deki CIA destekli darbe başarısız, kürese l satranç tahtası altüst oldu


cambell_cia_0_opt.jpg

Darbe analizi * Türkiyedeki CIA destekli darbe başarısız, küresel satranç tahtası altüst oldu

Eric Draitser:

18 Ağustos 2016 Perşembe

Fullere ilave olarak, kötü şöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sırada Güleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi.

medyanın-işlevi.jpg

Eric Draitser

Global Research / stopimperialism.com

Kısa süre önce Türkiyede gerçekleşen başarısız darbe girişimi, Ortadoğudaki, NATOdaki ve belki de küresel düzeydeki güç dengelerini değiştirme potansiyeli taşıdığından, bir siyasi ve jeopolitik depremdi. Fakat son gelişmelerin sonuçları açık olsa da, 15 Temmuz gecesi 16 Temmuz sabahı gerçekte ne olduğu halen bir düzeyde muamma. Neden Batılı uzmanlar ve gazeteciler bağlantıların çoğunu kurmuyor?

Bu noktada bir kez daha, ABD ve AB hükümetlerine de hakim olan çıkar gruplarının hakim olduğu kontrollü medya aygıtlarına ve onların inanılmaz yanlış bilgilendirme gücüne geliyoruz. Michael Parentinin meşhur bir şekilde yazdığı gibi,

[Medyanın] işi bilgilendirmek değil yanlış bilgilendirmek, demokratik söylemi ilerletmek değil onu etkisizleştirmek ve susturmaktır. Onların görevi, günün olaylarıyla itinayla ilgilendikleri görüntüsünü her şekilde vermek, çok şey söyleyip çok az mana sunmak, pek az besleyiciyle çok kalori kazandırmaktır.

Parentinin iddiasının Türkiyedeki darbe girişiminden daha doğru olduğu bir yer yoktur. Zira medya Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetinin ABDde yaşayan milyarder Fethullah Gülenin gizli eline dair iddialarına yer verdiyse de, önde gelen medya kuruluşlarından hemen hemen hiçbiri Gülenin ve hareketinin gerçek anlamını ortaya çıkarmak için gerekli araştırmayı yürütmedi. Özellikle de, ve neredeyse büyü yapılmışçasına, Gülenin CIAle uzun zamandır sahip olduğu bağlardan, onun Türk devletinin çeşitli kurumlarına sızmasından kesinlikle bahsedilmiyor; Gülenin liderlik ettiği ve Müslüman (ve de Müslüman olmayan) dünyanın neredeyse her köşesine uzanan finans ağları ve bağlantılar hakkında da hiçbir ciddi araştırma yapılmıyor.

Ve her ne kadar Gülen, ABDdeki pek çok neo-conla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ona bağlı güçlerin siyasi rakiplerine, laiklere ve diğer Erdoğan karşıtı güçlere karşı süregiden baskıları meşrulaştırmak için darbeyi bizzat kendilerinin sahnelediği anlatısını yaysa da, medya genel olarak Türkiyedeki olayların geniş jeopolitik anlamla bağlantısını kurmadı; oysa bu, olmuş olması muhtemel şeylere bir nebze ışık tutabilirdi. Dahası medya, vazifesini daha da fazla ihmal ederek son derece kritik bir ihtimal olan ABD-NATO istihbaratının dahli ihtimalini büyük ölçüde görmezden geldi.

Bir kılavuz olarak tarih

1953 İran darbesinden 1973 Şili darbesine ve sayısız başka ülke örneğine kadar, CIA ve NATOdaki kuzenleri olan istihbarat örgütleri, geçtiğimiz haftalarda Türkiyede olana benzer pek çok darbenin parçası oldu. Ancak Türkiyedeki 2016 darbe girişimiyle 12 Eylül 1980 tarihli darbe arasındaki çarpıcı benzerliklere dikkat çekmeme gafletine düşmemek gerekir.

1970li yıllar boyunca Türkiye, çoğu Bozkurtlar ve başka gruplar gibi faşist oluşumlara atfedilen büyük bir terörizm ve şiddet kabarmasına tanık oldu. Ancak bugün bu şiddetin önemli bir bölümünün, pek çok uzmanın CIAle bağlantılı bireyler ve ağlar tarafından hazırlandığını ileri sürdüğü provokasyonlar biçimini aldığı biliniyor.

Bu kişilerden belki de en önemlisi, Soğuk Savaş boyunca Etiyopyada, Türkiyede ve başka yerlerde istihbarat koordinatörü olarak on yıllar geçiren Paul Henzeydi. Daniele Ganserin NATOs Secret Armies: Operation GLADIO and Terrorism in Western Europe,[“NATO’nin Gizli Orduları: GLADIO Operasyonu ve Batı Avrupa’da Terörizm”] başlıklı kitabında belirttiği gibi:

Bir sağcı aşırıcı daha ileride mahkemede akla yatkın bir şekilde, 1970lerin katliamlarının ve terörünün [darbe lideri General] Evreni ve orduyu iktidara getirme stratejisi olduğunu savundu: Katliamlar MİTin provokasyonuydu. MİT ve CIAin provokasyonlarıyla 12 Eylül darbesinin zemini hazırlandı. (s. 239)

Fakat elbette bu eylemler boşlukta gerçekleşmedi; olayların gerçekleşmesini kolaylaştıran istihbarat ajanları yerlerini almıştı. Meşhur yazar ve medya eleştirmeni Edward Herman ile kendisine eşlik eden Frank Brodheadin 1986 tarihli The Rise and Fall of the Bulgarian Connection [“Bulgar Bağlantısının Yükselişi ve Düşüşü] isimli kitaplarında söylediği gibi:

Paul Henze uzun CIA kariyerine 1950 yılında Savunma Bakanlığı örtüsü altında dış meseleler danışmanı olarak başladı. İki yıl sonra ise Batı Almanyanın Münih kentindeki Özgür Avrupa Radyosunda (RFE) politika danışmanı olarak sürecek altı yıllık bağlantısını başlattı. 1969 yılı itibariyle Henze, Etiyopyadaki CIA üs şefiydi; 1974-1977 yılları arasında da Türkiyede üs şefliği yaptı. Zbigniew Brzezinski Başkan Jimmy Carter için Ulusal Güvenlik Konseyi takımını topladığı zaman, Henze CIAin Beyaz Saraydaki NSC ofisindeki temsilciliğiyle görevlendirildi.

Henze ve Brzezinski arasındaki yakın bağ düşünüldüğünde, Henzenin temel olarak Brzezinskiyle aynı küresel operasyona, yani Sovyetler Birliğine karşı stratejik kazanım için terörizmin silahlandırılması operasyonuna katıldığını görmek zor değildir. Brzezinski ün kazanmış bir şekilde Afganistanda mücahitlerin yaratılmasına akıl hocalığı yaparken, Henze Türkiyede halihazırda benzer sonuçlar elde etmiş, istikrarsızlaştırma amacı doğrultusunda sağcı güçleri örgütlemişti. Gansler kitabında, anti-terör araştırmacısı ve GLADIO operasyonları uzmanı Selahattin Çelikten bir alıntı yapar. Çelik 1999 yılında şunları yazmıştı:

[ABD Başanı Jimmy Carter] haberi [Türkiye’deki 1980 darbesi haberini] alınca, darbeden kısa süre önce Ankaradan ayrılıp Washingtonda CIAin Türkiye masasında Carterın güvenlik danışanı olan Paul Henzeyi aradı Carter Henzeye onun zaten bildiği şeyi söyledi: Adamların darbe yapmış! Başkan haklıydı. Paul Henze, darbenin ertesi günü Washingtondaki CIA meslektaşlarına muzaffer bir edayla bildirdi: Bizim çocuklar (our boys) başardı!

DEMİR-YUMRUK-İSİMLİ-KİTAPTAN.jpg

Çelik Henzeden açık açık, 12 Eylül 1980 darbesinin başmimarı diye bahsediyordu. Neden böyle dediğini görmek zor değil. 1970lerin başlarından ortalarına kadar sahada bulunan, ardından Washingtonda koordinatör olurken Brzezinski liderliği altında Ulusal Güvenlik Konseyinin Türkiyeden sorumlu kilit kişisi haline gelen Henze açıkça araçsal bir rol oynamıştı. Ganslerin belirttiği gibi, Çelike göre,

Brzezinski Henzenin pozisyonunu destekledi.Ulusal Güvenlik Konseyinde, 1979 yılında Humeyninin iktidara geldiği İrandaki durum hakkında yürütülen bir tartışma esnasında Brzezinski, görüşünüTürkiye için de Brezilya için de askeri hükümet en iyi çözüm olacaktırşeklinde ifade etti.

ABD istihbaratının Soğuk Savaşta nasıl faaliyet yürüttüğüne az da olsa aşina olan hiç kimseye bunlar şaşırtıcı gelmemelidir ama, belki ABD istihbaratı, NATOdaki kuzenleri ve Türk ordusu ile derin devleti arasındaki bağlantıların derinliği zihinde şimşekler çaktıracak bir şeyleri ifade ediyor olabilir. Türkiyeli politikacı ve sosyal aktivist Ertuğrul Kürkçünin 1997 yılında Covert Action Quarterly dergisinde yazdığı gibi:

Türkiye ve ABD ordusu ve istihbarat çevreleri arasındaki yakın bağlar ile ABDnin Türkiyenin askeri işbirliğiyle ilgili kaygıları, Türkiyenin daha geniş demokrasiye giden yolunun önündeki büyük engeller oldu. [Türk siyasetçi ve gazeteci Fikri] Sağlar, ABDnin Türkiye meselelerine ilgisinin resmi NATO ilişkileri ve ticaret bağlarıyla sınırlı olmadığını savunuyor. CIAin o dönemdeki Ankaradaki Türkiye üs şefi Bizim çocuklar bu işi başardı! şeklindeki kötü şöhretli mesaja işaret ediyor. Sağlar CIA de dahil olmak üzere yabancı istihbarat örgütlerinin aşırı sağdan işbirlikçiler seçtiği ve kendi özgün çıkarları için onlardan istifade ettiği değerlendirmesini yapıyor.

Nitekim 1980 darbesinin her şeyden fazla gösterdiği şey, Türk ordusunun ve Bozkurtlar gibi aşırı sağcı faşist terör çetelerinin çeşitli biçimlerde ABD varlıkları niteliği taşıdığı ve ABD istihbaratının parmağının altında olduğudur. Elbette bunların bütünüyle onların varlığı mı, vekil güçleri mi yoksa sadece uzun zamandır birlikte çalışan işbirlikçiler mi olduğu konusunda tartışma yürütülebilir, ancak bu ayrım çok da önemli değildir. Önemli olan şey tarihi kayıtların, Türk ordusu ve derin devleti ile CIA arasındaki gizli anlaşmayı açıkça gösteriyor olmasıdır.

Fakat bütün bunlar eski bir hikaye, değil mi? Şüphesiz bu ağlar ve bağlantılar zaman içinde aşındı ve 1980de olanlar Türkiyenin iç siyaseti ve süregiden iktidar mücadeleleri açısından ancak ikincil bir önem taşıyor. Eh, evet Fakat iyice düşününce, belki de öyle değildir.

Türkiye satranç tahtasında kim kimdir?

Türkiyede kısa süre önce olan şeye dair bir analiz sunmaya çalışırken, Türkiyede iktidar için mücadele eden siyasi kanatların bir düzeyde anlaşılması gerekir. Her ne kadar gruplar arasında sık sık bir çakışma olsa da, bunlar kabaca üç kampa ayrılabilir.

Birinci kanat, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisidir (AKP). Erdoğan ve AKP Müslüman Kardeşlerin ılımlı İslamcı ortamından geldi ve yıllarını laik Türk ordusuna ve devlet düzenine karşı militanca bir mücadeleyle geçirdi. Bir Müslüman Kardeşler lideri olan Dr. Essam el-Eryan,ın 2007 yılında izah ettiği gibi, Müslüman Kardeşler bütün ılımlı İslamcılarla yakın ilişkileri bulunan bir İslami gruptur ve bunların en önde geleni Adalet ve Kalkınma Partisidir.

Bu nokta kritik bir önem taşıyor, zira Erdoğanı ve onun siyasi aygıtını, Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapındaki çok daha geniş bir uluslararası ağa bağlıyor. Dahası, Erdoğanın Suriye savaşındaki ve babası 1982 yılında Suriyede Müslüman Kardeşleri ezmiş olan Devlet Başkanı Beşar Esadın devrilmesi konusundaki fanatizmi hakkında ve şimdiki Mısır Cumhurbaşkanı Sisi tarafından devrilmiş olan Müslüman Kardeşler lideri eski cumhurbaşkanı Mursiye olan tereddütsüz desteği hakkında da bir izahat sunuyor.

İkinci kanat, gücü genellikle orduda ve derin devlet unsurlarında bulunan Kemalistlerdir. Bu kanat kendisini, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürkün mirasının bekçileri olarak görüyor. Kemalistlerin ülkedeki büyük kapitalist çıkar gruplarıyla derin bağlantıları ve ABD ve NATO ile uzun bir işbirliği geçmişleri bulunuyor. Daha önce belirtildiği gibi Türk ordusunun CIA ve NATO istihbaratı ile uzun süredir devam eden bağları bulunuyor ve en güvenilir ABD-NATO partnerlerinden biri olarak görülüyor.

Bahsedilmesi gereken üçüncü kanat ise, dünya çapındaki okullar ağının kendisini bölgenin en güçlü bireylerinden biri kıldığı, ancak ağını Pennsylvaniadaki rahat evinden yöneten Gülen kanadıdır. Gülen ağı Türkiyedeki neredeyse her devlet kurumuna sızarak önemli alanlar açtığı gibi, aynı zamanda da ABDde dev bir nüfuza sahip; bu hem ABD istihbaratıyla uzun süredir devam eden ağlar anlamında, hem de belki en az bu kadar önemli olacak şekilde, dev lobicilik ve nüfuz ticareti aygıtı anlamında böyle. Nitekim 2010 yılında Gülen hareketiyle bağları olan 6 büyük Türk-Amerikan federasyonu birleşerek, Washingtonda Türkiye ve Türki halklar meseleleriyle ilgilenen önde gelen lobi kuruluşlarından olan bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Türk-Amerikan Federasyonları Birliğini (ATAF) kurdu.

Her ne kadar darbe girişimi ordu içindeki unsurlar tarafından gerçekleştirilmiş olsa da, bu unsurların tam olarak hangi kanadı temsil ettiğinin, yahut ikisinin bir bileşimi olup olmadığının açık olmadığı hatırlanmalıdır. Ancak darbede oynamış olabilecekleri potansiyel rolü değerlendirmek için (Hizmet olarak bilinen) Gülen ağının yakın tarihini incelemek faydalı olacaktır.

Noktaları birleştirmek: Türkiyedeki darbe girişiminde Fethullah Gülen ve CIAin parmak izleri mi?

Dünyanın herhangi bir yerinde olan herhangi bir şey için CIA ve ABD-NATO istihbaratına işaret etmek kolay olsa da İmparatorluğun erişim alanı gerçekten de küreseldir somut bağlantıları layıkıyla ortaya koymadan basit bir şekilde ABDnin suç ortaklığı iddiasında bulunmama konusunda dikkatli olunmalıdır. Bu örnekte ise bu iki kat doğrudur. Ancak tam da bu noktada Gülenin önemi gerçekten de kendini ortaya koymaktadır, zira neredeyse bütün önemli devlet kurumlarına sızmış olan, onun geniş kapsamlı bağlantılar, temsilciler ve vekiller ağıdır.

Başarısız darbe girişiminden çok önce, analistler Gülen, Türk devlerine sızma ve CIA arasında bağlantı kuruyordu. Osman Softicin 2014 yılında yazdığı gibi:

Hizmet sempatizanlarının polis, istihbarat, yargı ve savcılıklar gibi en hassas yapılardan bazılarına ustaca sızmaları nedeniyle, bu hareketin çok daha güçlü ve kötü niyetli uluslararası aktörler tarafından ülkenin istikrarsızlaştırılması ve hatta Erdoğan hükümetinin devrilmesi için uygun bir mekanizma işlevi görmüş olması gayet akla yatkındır Gülenin kendisi de, Türkiyeyi istikrarsızlaştırma girişimlerinde uygun bir piyon haline gelmiş olabilir.

Gülenin adamlarının Türkiye devletinin her noktasına sızdığı iddiası yeni bir şey değildir. Nitekim en az yirmi yıldır Gülene ve Hizmet hareketine bu tür suçlamalar yöneltiliyor. Ancak resmi gerçek anlamda tamamlayan şey, ABD istihbaratı ve ABD dış politikasının elit çevreleri ile olan bağdır.

Bu noktada devreye, CIAin Ulusal İstihbarat Konseyinin eski başkan yardımcısı olan ve Gülen hareketiyle olan bağları derinlere giden Graham Fuller giriyor. Fuller geçtiğimiz günlerde Huffington Postta yayınlanan Gülen Hareketi bir tarikat değil Bugün İslamın en umut verici yüzlerinden biri başlıklı bir makalede Güleni savunacak kadar ileri gitti. Fuller bu yazıda, Gülenin ABDye 2006 yılında yaptığı Yeşil Kart başvurusuna destek için bir mektup yazdığını yeterince belgelenmesi nedeniyle başka şansı olmadığından kabul ediyor. Her ne kadar kullandığı retorik Gülene verdiği desteğin niteliğini ve arkasındaki sebebi çarpıtmaya çalışsa da, Fuller Hizmetin ABD çıkarlarıyla aynı çizgide olan ve onun etkisi altında olan, kritik bir NATO müttefikinde etkili bir silah olarak kullanılabilecek bir toplumsal hareketi temsil ettiğini dolaylı olarak ortaya koyuyor.

Fuller, Gülen hareketiyle bağlantısının hasbelkader bir bağlantı olmadığını belirtmiyor, ancak Gülencilerin, aralarında büyük etkinliklerin de olduğu çok sayıda faaliyetine katıldığı biliniyor. Bunların arasında, Gülen ağının önde gelen bir üyesi olan Kemal Öksüzün (namı diğer Kevin Öksüz) yönettiği, ünlü bir Gülenci şemsiye kuruluşu olan Turkuvaz Amerikalılar ve Avrasyalılar Federasyonu tarafından düzenlenen etkinlikler de bulunuyor.

Fullere ilave olarak, kötüşöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sıradaGüleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi. Evet, çenemizi tırmalatacak derecede enteresan.

O halde, her şeyi ortaya koyup koymadığımıza bir bakalım. Gülen milyarlarca dolarlık bir iş imparatorluğunu ve dünya çapına yayılmış özel okullar ağını yönetiyor. ABD-Türkiye ilişkilerinin yakın tarihi içinde yer almış en kötü şöhretli CIA amillerinden ikisiyle doğrudan bağlantılı. Kılcal damarları Washingtondan Orta Asyaya kadar uzanan bir siyasi lobi ağına sahip. Ha bu arada, eski Türk istihbarat şefi Osman Nuri Gündeşe göre Gülenin Orta Asya ülkeleri Kırgızistan ve Özbekistandaki okullar ağı 1990ların ortalarından sonlara kadar en az 130 CIA ajanı için örtü sağladı.

Şimdi bu denkleme, ABD politika çevreleri içindeki en etkili düşünce kuruluşlarından olan RAND firmasının 2004 tarihli ve Sivil Demokratik İslam: Partnerler, Kaynaklar ve Stratejiler başlıklı ayrıntılı raporunda ABD politikası için sunduğu önerileri ekleyelim:

Önce modernistler desteklenmeli, onlara fikirlerini dillendirmek ve yaymak için geniş bir platform sağlamak yoluyla onların İslam vizyonları gelenekselciler karşısında güçlendirilmelidir. Geliştirilmesi ve kamuoyuna çağdaş İslamın yüzü olarak sunulması gereken onlardır, gelenekselciler değil Sekülerler, duruma göre desteklenmelidir.

Öyle görünüyor ki on yıldan daha uzun süre önce, Gülen ve Erdoğanın halen dost olduğu ve örgütlenmelerinin müttefik olduğu bir dönemde, ABDnin politikası Güleni ve hem onun hem de Erdoğanın temsil ettiği ılımlı İslamcı unsurları ileri sürmekti. Kuvvetle muhtemel olarak Erdoğan ve Gülen arasındaki ayrışma (her ne kadar bu da şüphesiz belli bir rol oynadıysa da) kişisel meseleler ve egolardan ziyade, politika ve sadakatle ilgiliydi.

Başarısız darbe girişiminin jeopolitiği ve stratejisi

Hem teröristlere hem de Suriyenin ülkeden kovduğu ABD vekil güçlerine evsahipliği yapmak da dahil olmak üzere Suriyede ABD emperyalizmine sunduğu takdire şayan hizmete rağmen Erdoğan açıkça Washingtonun planlarını bozdu. Belki de en kötü suçu kısa süre önce, Kasım 2015te bir Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle özür dilemesiydi. Ancak elbette resmi Washington politikasını patlatan şey özrün kendisi değil, Türk dış politikasının ABD, NATO ve Avrupadan uzaklaşıp Rusya, Çin ve yeni gelişen Batı dışı güç bloğuna yönelmesiydi. Bu onun ağır günahı oldu. Ve her ne kadar şüphesiz Washington bunun son olmasını sağlama istediyse de, bu ilk de değildi.

Erdoğanın, dev Türk Akımı boru hattı anlaşmasının imzalanması, Çinden füze sistemleri satın alma kararı (Erdoğan daha sonra bundan caydı), Rusyayla kârlı bir nükleer enerji anlaşmasının imzalanması ve daha pek çok başka örnek de dahil olmak üzere, ABDnin hasımlarıyla anlaşmalar yapmak gibi nahoş bir alışkanlığının olduğu hatırlanmalıdır. Kısacası Washington için Erdoğan, en iyi ihtimalle güvenilmez bir müttefik, en kötü ihtimalle de tehlikeli bir siyasi manipülatör olduğunu kanıtlamıştı. Bu yüzden, ABD siyasi elitleri tarafından böyle görülen pek çok başka lider gibi, gitmeliydi. Gülenin ağı da bu noktada işe yarayacaktı.

Başarısız darbe girişimindeki olayların belki de en çarpıcı boyutlarından biri, İncirlikteki NATO üssünün kullanılmasıydı. Los Angeles Timesın belirttiği gibi:

Türk yetkililer, başkaldırının organizatörlerinin, Türkiyede bulunan 2,500 ABD askeri personelinin çoğuna ev sahipliği yapan ve ABD öncülüğündeki koalisyonun komşu Irak ve Suriyede İslam Devleti militan grubunu yenilgiye uğratma amaçlı süregiden hava kampanyası için temel bir üs olan İncirlik Hava Üssündeki subaylardan hayati önemde yardım aldığını söyledi Resmi medya, İncirlikteki en yüksek Türk askeri yetkilisi olan General Bekir Ercan Vanın tutuklandığını aktardı. Van, üste tutuklanan 10 askerden biriydi ve Türk yetkililere göre darbe girişiminin hayati bir unsuru olan, sokaklardaki hükümet destekçilerini yıldırmak üzere kullanılan F-16 savaş uçaklarına hava ikmali sağlama operasyonunun parçasıydı.

Bu bilginin içerimleri hafife alınmamalıdır. Hikayenin Erdoğancılar tarafından, belki Erdoğana sadakatsiz görülen veya laik Kemalistlere fazla sadık görülen üst düzey askeri yetkilileri tasfiye etmek için uydurulmuş olması mümkünse de, hükümetin bu anlatısının doğru olması da akla yatkındır.

Eğer durum böyleyse, bunun açık anlamı İncirlikin darbe operasyonlarının üssü, darbenin arkasındaki askeri gücün ve onların da arkasındaki ABD istihbaratının ve ordusunun mevkisi olduğudur. İncirlikin Ortadoğudaki NATO operasyonlarındaki merkeziliği düşünüldüğünde, bu üssün salt askeri personele evsahipliği yapmakla kalmayıp küresel CIA ağında bir düğüm noktası olduğunu ileri sürmek mantıksız değildir. Nitekim üssün hem Suriye-Irak sahnesinde operasyonlar yürüten insansız uçaklara evsahipliği yaptığı hem de ABDnin olağanüstü icra programının göbeği olduğu dikkate alındığında, İncirlikin çok sayıda önemli CIA varlığına evsahipliği yaptığını söylemeye bile gerek kalmaz.

O halde bu perspektiften bakıldığında İncirlik şüphesiz başarısız darbe girişiminde merkezi bir yerdeydi ve o günden beri Erdoğanın ordu saflarındaki rakiplerini tasfiye etmesinde temel bir konumda yer aldı denilebilir. Dahası üs, uzun zamandan beri Ankara ve Washington arasında bir ihtilaf konusuydu ve Erdoğan hükümeti, üs üzerinde Washingtonun izin vermeye hazırlandığından daha fazla kontrole sahip olmak istiyordu. Pek çok bakımdan İncirlik, Türk siyasetinde ve bölgenin jeopolitiğinde tektonik bir kaymanın bağlantı noktası oldu.

Son kertede, Türkiyedeki 2016 başarısız darbe girişimi, önümüzdeki yılları ve on yılları etkileyecek kalıcı sonuçlar getirecektir. Türkiye şimdi açık bir şekilde ABD-NATO-AB ekseninden uzaklaşırken, Rusya ve Çinle arasını düzeltmeye çalışacağı gibi, BRICS, Şangay İşbirliği Örgütü, Çinin Tek Kemer Tek Yol stratejisi, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve benzerlerinin simgelediği Batı dışı kampta yer almaya çalışacağı da öngörülebilir.

Darbenin başarısızlığı kuşkusuz, Erdoğanı bir partner değil bir hasım olarak gören ABD ve müttefikleri için başarısızlıktır. Kendi adına Erdoğanın yanıt vermesi gereken pek çok suçlu davranışı vardır. Erdoğanın Suriyedeki savaşın körüklenmesinden bugün Türkiyede süregiden tasfiyelere ve keyfi tutuklamalara, laik kurumlara ve insan haklarına yönelik saldırılara kadar olan vukuat kaydı bir mil uzunluğundadır. Ancak elbette suçlu rejimlerle içli dışlı olmak hiçbir zaman Washington için sorun olmamıştır.

Hayır, sorun Erdoğanın oyunu kurallarına göre, yani ABDnin belirlediği kurallara göre oynamamış olmasıydı ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Ve bu ABD destekli darbe girişimi sonrasında Erdoğan yalnızca daha da güçlenecektir. Şüphesiz Washingtondaki stratejik planlamacıları pek çok uykusuz gece bekliyor.

Çev: Selim Sezer / www.medyasafak.net

LİNK : http://medyasafak.net/haber/2089/eric-draitserturkiye-deki-cia-destekli-darbe-basarisiz-kuresel-satr

LİNK :

GÜNDEM ANALİZİ /// HOLLANDA, BİLDERBERG, PKK VE FETÖ KUŞATMASINDA TÜRKİYE : BATI İLE ÇATIŞ MA MI ? YENİLENMİŞ İTTFAK MI ?


HOLLANDA, BİLDERBERG, PKK VE FETÖ KUŞATMASINDA TÜRKİYE : BATI İLE ÇATIŞMA MI ? YENİLENMİŞ İTTFAK MI ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/hollanda-bilderberg-pkk-ve-feto.html?m=1

Abd Başkanlık seçimleri ve neticesiyle beraber siyasi literatürün üzerinde durulması gereken konusu ulus devletler ve ulusçu tutumların yeniden yükseldiğidir. Küresel zihniyetin gümrüksüz ve sınırsız bir dünya tahayyülü Donald Trump’ın Meksika’ya ek gümrük tarifesi fikri ve küresel anlaşmaları rafa kaldırmasıyla bir parça sarsılmıştı. Siyasi vaziyetlerin domino etkisi gösterdiği yerkürede bu tavır Avrupa kıtasında da taraftar buldu. Aşırı sağ, ulusçuluk ve ırkçı tonlarda milliyetçilik giderek yayılmaya başladı. Abd başkanlık seçimlerinden kısa süre evvel İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alması, Fransa’nın Afrika merkezli müstakil bağımsız politika izleme kararlılığı irili ufaklı diğer devletlerde göçmen karşıtlığı, farklı dinlere ve inançlara muhaliflik şeklinde ortaya çıktı ve seçim kampanyalarına rastladı. Bütün bunların toplamı ulus devletler yeniden keşfediliyor olarak algılanmaktadır. Hollanda Türkiye gerginliği ve hemen akabinde Fransa ile Almanya’nın Hollanda’yı destekleyen açıklamaları Türkiye kamuoyunda haklı olarak tepki gördü ve hilal haç savaşı olarak nitelendirildi.

Türkiye’nin tepkisi ve kendince belirleyeceği yaptırım kararları ne denli isabetliyse hilal haç savaşı gibi bir yaklaşım ise oldukça yanlış bir bakış açısı olacaktır. Çünkü haçı yani hristiyanlığıda var eden bu toprakların bizatihi kendisidir. Devleti Aliyye, Doğu Roma yani Hristiyan Bizans’ın komşusu, akrabası hatta devamıdır. İnciller bu topraklarda kabul edilmiş, havarilerin en önemlileri bu topraklarda yaşamış hatta haç simgesel olarak ilk kez ön Türklerce kullanılmıştır. Malazgirt meydan muharebesi bile Selçuklulara destek veren hristiyan peçenek ittifakının ürünüdür. Yani hilal ve haçın doğduğu kaynak aynı beslendiği pınar yine bizzat aynıdır. Dolayısıyla teşhisi doğru koymakta fayda vardır. Teolojik ve kültürel inançların hamisinin bu topraklar olduğu sabit olduğuna göre meselenin halklar kültürler veya inançlar ile değil bir avuç elitist karar alıcılar ile alakalı olduğu açıktır. Hollanda ve benzeri ülkelerin durumu kimlere ne kazandırmaktadır? Tabiki bu yaklaşımlar Türkiye’yi daha da çok ortadoğu’ya itmektedir ve bu 1996/99 Bilderberg grubunun tasarılarıyla örtüşmektedir. O yıllarda Bilderberg cenahında ençok tartışılan husus bir Ortadoğu Komutanlığı kurulması ve komutasının kontrollü olarak Türkiye’ye bırakılmasıydı. Bu konuları daha derinlemesine analiz ettikçe Hollanda Almanya, Bilderberg ve Fetö arasındaki şaşırtıcı bağlantılarda ortaya çıkmaktadır.

Arent Jen Wensinc, Hollandalı bir şarkiyatçıydı. İslam ve islam ülkeleri üzerine araştırmalarda bulundu öyle ki doktora tezinin adı bile ”Muhammed ve Medine Yahudileri”idi. Ona göre İslamiyet’in fetihletle Arabistan dışına hızla yayılması Medine çevresi ile sınırlı sayıda düzenlemeler getiren Kur’an dışında başka kaynağa ihtiyaç duyulduğunu bunun da Roma ve Yahudi hukuku Hristiyan ahlakı, Hellenizm’den alınan unsurlarla telafi edildiğini iddia ederek söz konusu alıntıların hadis literatüründe mündemiç olduğunu iddia etmiştir. Yani Wensinc’e göre hadis literatürü başka kültürlerden ödünçtür ve vaz geçilemez. Bu denli şaşırtıcı satırları işleyen Wensinc 1908’lerde Medine Sözleşmesi ile ilgilenmiş ve yeniden uygulanmasını şiddetle tavsiye etmiştir. Oryantalist ve şovalye ünvanlı bir Hollandalının Devleti Aliyye’ye neden ısrarla Medine Sözleşmesini önerdiği ve bu sözleşmenin daha sonra kimler tarafından önerileceği şaşırtıcı bir kurguyu ortaya çıkartacaktır.

Muhammed Peygamber’in Medine’de yaşayan gruplara yönelik uygulamaya koyulan bu sözleşmenin bazı maddeleri şu şekildedir:

1. Yahudiler kendi dininde serbest olacaklar.
2. Müslümanlarla Yahudiler, barış içinde yaşayacaklar.
3. şehir dışından bir saldırı olursa Medine birlikte savunulacak.
4. İki taraftan biri, üçüncü bir tarafla savaşırsa diğer taraf yardımcı olacak.

Dönemsel koşulları itibarıyla gereklilik olan bir anlaşmayı daha sonra Hollandalı şarkiyatçı hatırlattı ve ondan sonra Türk kamuoyunda pekçok kez paylaşıldı ancak en ilginç olanı Demokratik İslam Kongresi’nin bu mutabakata vurgu yapmasıydı. Kürt sorununa çözümde referans olarak işlenen kongreyi toplayan pkk olmuştu. Ne garip ki marksist felsefeyle kurulduğunu iddia eden bir terör örgütü şarkiyatçıların Türk Toplumuna yeniden hatırlattığı mutabakatı gündeme getirerek çözüm bileşeni olarak sunuyordu. Aslında anlaşma maddeleri bir yerlere çekilmeye çok müsaitti, serbestlik, beraber savunma ve ortak savaş kararı parçalı eyalet sisteminin unsurlarıydı. Hollanda ve pkkdan sonra dini referanslara atıfla siyasi bir yön tayini vazifesine soyunanlardan biri de Fetö lideri Gülendi. 8 Ocak 2013’de gerçekleştirdiği Sulhta Hayır vardır isimli konuşmasıyla hep Yurtta Sulh Konseyi’nin işaretini veriyor hem de Hudeybiye Anlaşmasını gündeme taşıyordu : ”Keşke şu görüºme olmasa.. şu anlaşma olmasa.. şu uzlaşma olmasa.. biz Türk milleti.. şöyle onurumuz var, böyle gururumuz var; boyun eğmesek.. bazı şeylere evet demesek’ denilebilir. Muhtemel o türlü şeylerle bazı problemler çözülecekse, işte o Hudeybiye Sulhu mülahazasıyla, Hudeybiye Sulhu’ndaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lazım. ”

Peki Hudeybiye ne idi ve hangi maddeleri içermekteydi?

Medineli Müslümanlar ve Mekkeli Müşrikler arasında yapıaln bir barış anlaşması olan Hudeybiye İslam Devletinin yani yeni devletin karşı cephe tarafından resmen tanındığının delili olarak gösterilir. Buna göre;

.Esirler karşılıklı serbest bırakılacak
.İki taraf arasında on yıl savaş olmayacak
.Müslümanlar bu yıl Kabe’yi ziyaret etmeyecek, gelecek yıl üç günden fazla ziyaret edilmeyecek ve canları ile malları güvence altında olacaktır.
Yani bu maddeleri kürt siyasi meselesine uyarlayacak olursak;
.Genel af çıkartılsın
.Operasyonlar durdurulsun ve
.Bölgede yerel kolluk gücü oluşturulsun şeklinde yorumlanabilir.

Görüldüğü gibi pkk Fetö ve daha öncesinde oryantalistlerin Türk kürt federatif modeli için referans dayanakları tarihteki İslami Anlaşmalar olmuştur.

Batılı karar alıcıların ve bazı lobilerin uygulamaları kırılgan, batıdan kopmuş ve tam manasıyla Ortadoğu’ya yönelmiş Türkiye’yi var edecek böylelikle bu anlaşmalar daha çok gündeme getirilebilecektir. Bilderberg ve Abd Türk Ordusu karargahının Konya’ya taşınması gerektiğini 1990’lı yıllarda belirtmiştir. Bu düşünce ise 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden düşünülmeye başlandı. Aslında ısmarlama tez Medeniyetler Çatışması’nı sanki gerçek bir ideoloji gibi ortaya koyarak körfez ülkeleri Türkiye işbirliğini İran’a karşı kurgularlarken İran’ın da cephesini genişletmektedirler. Bu da küreselci Fabian Derneğinin bir uzantısı olan Frankfurt Mektebi’nin, Tez ve Anti Tez teorisidir. Onlara göre rakip düşünceler olmalıdır ve bunlar birbirlerini beslemektedir. Bu lobi, bu düşünceye göre Ortadoğu’da asla yalnızca şiilerine ya da sünnilerin önünü açmaz. İki grupta kendilerince elini güçlendirir, daha fazla silah alır, daha çok petrol satar ve neticesinde istenilen sentez ortaya çıkar.
Bugün eşcinselliğin özendirildiği, uyuşturucu kafelerin bulunduğu ve katolik kiliselerinin satışa çıkartıldığı Hollanda küresel sistemin pilot bölgesidir. Hollanda, Avusturya hatta İngiltere Kraliyet ailesinin soyuna ve tarihi kültürüne kaynaklık eden Almanya ise Davos ve Bilderberg’i kurarak dünya siyasetine yön tayin edebilme gayretine girmiştir. Yani Türkiye Hollanda gerginliği, Türkiye Avrupa ilişkileri tahmin edilemeyecek kadar sistemli ve asırlara dayanan oryantalist küresel merkezin yönlendirilmesinde seyretmektedir. Türkiye’nin bu oyunları bozabilmesi ancak Avrupa’da yani en başta balkanlarda etkinliğini arttırmasıyla mümkündür. Bu bölgeler tampon kuşak olarak görülmelerinin yanında aynı zamanda kara para aklama merkezleri olarak kullanılmaktadır. Türkiye’nin oryantalist planları ve Bilderberg siyasetini deforme edebilmesi kızmadan ve küsmeden coğrafyalarla dengeli ilişkiler geliştirebilmesine bağlıdır.

Haçlı seferleri izlenimi veren veya bilmeden doğu batı savaşı olarak adlandırılan yeni düzen Türk Ortadoğu kaynaşması (fakat bu bütüncül manada bir ortadoğu değil) buna mukabil, fetö pkk söylem benzerliği ve tarihsel islami kaynakları günümüze uygulama zorlaması eşliğinde parçalı bir Türkiye manzarasını doğurur. Oyunların bozulabilmesi ancak önceliklerin dayatılmasıyla mümkündür. Farkında olan bir Türkiye önceliklerini keşfetme ve gündeme getirme kararlılığına erişebilecektir.

TOPLUM BİLİMİ DOSYASI : Türkiye Toplumsal Eğilimler Araştırması


Trkiye Toplumsal Eilimler Aratrmas.pdf

SİBER GÜVENLİK DOSYASI : Türkiye’de Siber Güvenlik


Trkiye’de Siber Gvenlik.pdf

GÜVENLİK DOSYASI : Uluslararası Güvenlik ve Türkiye


Uluslararas Gvenlik ve Trkiye.pdf

TARİH : Osmanlı-Safevi Münasebetlerine Dair Türkiye’de Yapılan Çalışmalar Hakkında Birkaç Not


Osmanl-Safevi Mnasebetlerine Dair Trkiye’de Yaplan almalar Hakknda Birka Not.pdf

KİTAP TAVSİYESİ : Osmanlı’dan Günümüze Alman Gizli Servisi Türkiye Faaliyetleri


KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

TÜRKMENLER DOSYASI : Türkiye’nin Irak Türkmenlerine Yönelik poli tikası (TÜRKÇE – İNGİLİZCE – ARAPÇA)


DÖKÜMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

SOITM vakfı kitabı “Türkiye’nin Irak Türkmenlerine Yönelik politikası” XVI. bölümü başlığı “Erdoğan hükümetinin Irak Türkmenleri için yazdığı yıkıcı tarih” İngilizce, Türkçe ve Arapça olarak ekte bulunmaktadır.

Bu bölümün içerdiği konular şunlardır:

·Özetle Türkmen siyasi hareketi ve Irak Türkmenleri hakkında

· Irak Türkmen Meclisinin son 5 yılı

· Bağımsız genel Irak Türkmen meclisi kurmak için Türkmenlerin girişimleri

1. 2010 yılı girişimi

2011’de Irak Türkmen Meclisinin sona erdirilmesi

2. 2013 yılı girişimi

3. 2014 yılı Ocak ayı girişimi

4. 2014 yılı Kasım ayı girişimi

Bayraktar’ın tavrı

5. 2015 yılı Nisan ayı girişimi (TÖG Harekâtı)

Bu girişimin başarısızlığa uğratılma süreci

1. Türk hükümetinin doğrudan müdahaleleri

2. Türkiye’ye doğrudan bağlı bazı Türkmen örgütleri tarafından erken ret

3. Türkiye yanlısı Geçici Komitenin bazı üyelerinin çekilişi

4. Türkmen sivil toplum kuruluşlarının çekilmesi

5. Türkmen partilerinin süreçten çekilmeleri

Milliyetçi Türkmen Topluluğu (MTT)

Milliyetçi Türkmen Hareketi (MTH)

Türkmenli Partisi (TEP)

Türkmen Adalet Partisi (TAP)

· Sonuçlar

· Öneriler:

Irak Türkmenleri üzerine herhangi bilgi için bizimle irtibata geçmeniz rica olunur

Saygılarımla

Dr. Sheth J. Pashalar

Chairman of SOITM Foundation

Iraqi Turkmen Human Rights Research Foundation (SOITM)

Tel/fax: +31 (0) 24 844 14 14

Mobile: +31-616262586

Email: soitm

Website: www.turkmen.nl

Turkmen tribune: www.turkmentribune.com

CIA DOSYASI : CIA eski Türkiye şefi Paul Benard Henze’nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporundan


KAYNAK : www.nacikaptan.com

CIA eski Türkiye şefi Paul Benard Henze’nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporundan

TARİH /// ADOLF HİTLER : ‘Ankara Moskova’ya müttefik olursa, Türkiye’yi işgal edip size veririz’


‘Ankara Moskova’ya müttefik olursa, Türkiye’yi işgal edip size veririz’

Nazi lideri Adolf Hitler’in Türkiye’yi işgal edip İtalya’ya vermeyi planladığı iddia edildi.

Sovyet istihbarat kurumu KGB’den emekli Albayı, dış istihbarat yazarı İgor Damaskin’in yazdığı ‘Stalin ve İstihbarat’ adlı kitabında, 1934 yılında Hitler ve dönemin İtalyan faşist lideri Benito Mussolini arasındaki geçen ilginç diyalogu aktarıldı.

‘TÜRKİYE SSCB İLE İTİFAK YAPARSA İŞGAL EDER SİZE VERİRİZ’

Yazar, "29 Haziran 1934 yılında Sovyet lideri Josef Stalin’e bir Polonyalı kaynaktan şöyle bir bilgi ulaştırıldı: Konu Hitler-Mussolini görüşmesiyle ilgiliydi… Görüşmede SSCB’nin işgal edilmesi konusu ele alındı. Hitler Mussolini’ye, Türkiye topraklarını –Türkiye’nin SSCB’yle ittifak yapması durumunda- ve Kırım’ı önerdi" diye yazdı.

Rusya’da 2009 yılında yayınlanan ‘Wehrmacht’ın general ve subayları anlatıyor… Belgeler. 1944-1951" adlı kitapta da Hitler’in 2. Dünya Savaşı’nda Türkiye’ye saldırmayı planladığı iddia edilmişti.

JEOPOLİTİK & JEOSTRATEJİK DOSYASI : JEOPOLİTİK TEORİLER VE TÜRKİYE


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/jeopolitik-teoriler-ve-turkiye.html?m=1

JEOPOLİTİK TEORİLER VE TÜRKİYE

Türkiye’nin misyonu ve akıbeti ile alakalı teorileri inceleyen bilimsel makale ve analizler jeopolitik kavramına yoğun atıfta bulunurlar. Bu verilerin ortak özelliklerine göre Türkiye’nin jeopolitik konumu oldukça yüksek öneme haiz bir potansiyeli barındırmaktadır. Yalnız burada çoğu zaman jeopolitik ile tanımlanan coğrafya ile anılan ile karıştırılmaktadır. Coğrafya bir ülkenin savaş, ilhak, işgal hariç yani değişmeyen konumudur. Fakat jeopolitik ülkenin konumunun dünya politik yapısına göre bulunduğu yeri ifade etmektedir. Yani jeopolitik konum değişebilen bir değerdir. Türk siyasi tarihinde Orhun Abidelerinde Ötüken Ormanları savunma stratejisinin bel kemiği olarak tanımlanırken bir anlamda jeopolitik kavramada atıfta bulunulmuştur. Ancak bilimsel disiplinler jeopolitik kavramının İsveçli Rudolf Kjellen tarafından ilk kez kullanıldığını vurgulamaktadır. Jeopolitik genel olarak ülkelerin özel konumlarından dolayı elde ettikleri askeri, siyasi, ekonomik önemi ifade için kullanılır. Soğuk savaş döneminde İzlanda önemli bir jeopolitik konumdayken coğrafyası değişmemesine rağmen günümüzdeki jeopolitik konumu yüksek değildir. Nato 1949 yılında kurulduğunda Türkiye’yi bünyesine katmaya istekli değildi. Ne zamanki Abd hava kuvvetleri Sovyetler ile alakalı istihbaratın üçte birinin yalnızca Türkiye’den elde edilebileceğini raporladı bundan sonra Nato’nun da ilgisi değişti. Yani Türkiye’nin jeopolitik konumu önem kazanmıştı.
Klasik dönemden itibaren batı merkezli birtakım teoriler oluşturuldu ve bunlar batılı devletlerin güvenlik ve politik referans noktaları olarak belirdi. Klasik dönem teorileri Avrasya bölgesinin önemini vurgularken modern teorilerde de bu özellik devam etti. Çünkü enerji kaynakları bu yüzyıldaki mücadelenin ana teması olacaktı ve bu kaynakların çoğunluğu Avrasya’da bulunmaktaydı.

KLASİK JEOPOLİTİK TEORİLER

Halford John Mackinder tarafından ortaya koyulan kara hakimiyeti teorisi genel olarak gücü kara ve deniz olarak sınıflandırır. Ona göre yeni sistemde dünya egemenliğini ancak kara gücü sağlayabilir. Kalpagah yani Heartland doktrini ortaya koyan Mackinder’a göre Doğu Avrupa’ya hakim olan merkez bölgesini kontrol eder merkezi kontrol eden dünya adasını dünya adasın ı kontrol eden ise dünyayı yönetir. Doğu Avrupa ve Sibirya üzerinden Rusya ve Orta Asya’yı kucaklayan Avrasya’nın denetimi önemlidir. Asya ve Afrika’nın geri kalanı ise dünya adasını oluşturmaktadır. 1943’te bu teori güncellenerek Doğu Sibirya ve Sovyetlerin doğu bölgeleri Heartland’dan çıkarılmış merkezden uzak bölgeler iç kenar bölgelere dönüşmüştür. Mackinder kitaplarını İngilizler için yazmasına rağmen kuramlarını en fazla kullananlar Almanlar olmuştur. Özetle kara hakimiyet teorisi kara hakimiyetine öncelik vermektedir çünkü gemiler ne kadar büyük ve donanımlı olsalar da üs ve limanlara ihtiyaç duyacaklarından karaya bağımlı kalacaklardır.

Deniz hakimiyeti teorisi Alfred Thayer Mahan tarafından 1890’da yayımlanan ”Deniz Kuvvetlerinin Tarihe Etkisi” adlı eseriyle ortaya koyulmuştur. Mahan dönemim koşullarından etkilenmiştir çünkü sanayi devrimi ham madde arayışını arttırdığından malzeme temin ihtiyacı deniz yollarının önemini yükseltmişti. Mahan eserinde bazı tespitlerde de bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi, Abd, İngiltere, Almanya ve Japonya’nın Rusya ve Çin’e karşı birleşeceğidir. Böylelikle Çin kontrol altına alınacak ve Rusya kuşatılabilecektir. Bugün de bunun izdüşümleri görülür. Soğuk Savaş döneminde Rusya kuşatılmış, şimdiki dönemde ise Çin’in kuşatılma stratejisi uygulanmaya koyulmuştur. Mahan’ın eserleri halen deniz harp okullarında okutulmakta ve Abd donanma militarizminin kaynağını oluşturmaktadır.

Nicholas Spykman tarafından oluşturulan kenar kuşak teorisi ise Mackinder’ın teorisine benzemekle beraber bazı farklılıklar taşımaktadır. Spykman’a göre Avrasya’nın asıl güç potansiyeli sadece Kalpagah’ta değil aynı zamanda bunu çevreleyen ülkeler kuşağındadır. Rimland yani kenar kuşak denilen bu hatta: Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin ve Kore bulunmaktadır. Uluslararası politikayla ilgili bazı öngörülerde bulunan Spykman’a göre;

1) Avrupa Birleşik Devletleri ortaya çıkabilir
2)Bir veya iki devletin hegemonyasında bir Avrupa oluşabilir
3) Güçlerin eşitliğinden müteşekkil bir Avrupa doğabilir
Spykman eserinde her olasılığı değerlendirmektedir. Spykman’ın teorisi 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetlere karşı izlenen yaklaşımın ilhamını oluşturur.

2. Dünya savaşı sonrasında tartışılan bir başka teori ise hava hakimiyetidir. Bu teoriden de büyük oranda istifa edilmiştir. Abd Soğuk Savaş döneminde üç radar istasyonu kurmuş ve Alaska Kanada arasında hava üsleri oluşturmuştur. Hava hakimiyeti Körfez ve Yugoslavya harekatı esnasında etkin kullanılmıştır ve teorinin yıldızı parlamıştır. Ancak Afganistan ve Irak harekatlarında hava operasyonlarıyla istenilenin tam anlamıyla elde edilemeyişi yalnız hava gücüyle başarının çokta mümkün olmadığını göstermiştir.
Teknolojinin gelişmesi askeri bilimleri geliştirdiği gibi buna uygun olarak stratejilerde değişti. Günümüzde tartışılan teorilerin en yenileri arasında uzay hakimiyeti teorisi gösterilebilir. Everett Dolman’ın astropolitik yaklaşımına göre Ay’a hakim olan Uzay’a, Uzay’a hakim olan ise Dünya’ya hakim olur. Uzay hakimiyeti teorisi strateji ve düşünmenin sınırlarının olamayacağınıda göstermiş olmuştur.

MODERN JEOPOLİTİK TEORİLER VE KÜRESELLEŞME

İki kutuplu dünya düzeninin son bulmasından sonra dünyaca ünlü bazı stratejistler ısmarlama olup olmadığı belli olmayan bazı makaleler kaleme aldılar ve yeni politik tariflerde bulundular. Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu mu? tezi bunların başında gelmektedir. Ona göre ideolojik farklılıklar ve belirleyicilikler ortadan kalkmış, artık ekonomiye dayalı bir rekabet oluşmuştur. Gelecekte tüm dünya batı medeniyeti üzerine inşa edilecek yeni düzenin temelinde batılı değerler, liberal demokrasi ve serbest pazar olacaktır. Fukuyama aslında sınırların olmadığı ve batının kurguladığı bir dünya hükümeti önermiştir. Gelinen noktada Asya Kaplanları ve yükselen Asya Değerleri aslında tek bir batılı kültürün ya da batı merkezli dev devletin şu an için mümkün olmadığını göstermiştir.

Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi ise en çok tartışılan politik konulardandır. Dünyayı; Batı, İslam, Konfüçyüs, Japon, Slav, Latin, Hint, Afrika olmak üzere sekiz medeniyete ayırmış ve küresel siyasetin Batı İslam Konfüçyüs arasında cereyan edeceğini vurgulamıştır. Yani ona göre Rusya’nın zayıflaması ile başka medeniyetler yükselecektir ve bunlar İslam ile Çin medeniyetleridir. Ona göre de ideolojik belirleyicilik sona ermiştir ve mücadelenin kaynağı kültür olacaktır. Bu vesileyle bugün için Batı ile İslam medeniyeti arasında çatışma öngören Huntington aslında tezinde kısmen başarılıdır. Örneğin; Afganistan işgalinden sonra müslüman ülkeler Abd’ye ambargo uygulamamışlardır. Müslüman Libya işgaline bazı müslüman devletlerde destek verdikleri gibi Müslüman İran’a ambargo uygulamasını Abd ile beraber en şiddetli savunan müslüman körfez ülkeleri olmuştur.
Huntington makalesinde İslam dünyasının liderliği içinde karşılaştırmalar yapmakta, İran, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı eledikten sonra bu misyona en uygun olarak Türkiye’yi takdim etmektedir. Fakat Türkiye’nin en büyük handikapı ise laik mizacıdır. Laisizmi esnetmiş ve ortadoğu islam kültürüne daha istekli eğilmiş bir Türkiye özellikle ortadoğu islam dünyasının da lideri olacaktır.

Zbigniew Brzezinski, soğuk savaş yeşil kuşak projesinin mucidi olduğu için teorileri üzerinde dikkatle durulması gereken bir isimdir. Büyük Satranç Tahtası tezine göre Avrasya, kültürel üstünlük mücadelesinin oynandığı satranç tahtasıdır. Ülkeleri Jeostratejik Aktör ve Jeopolitik Eksen olarak kategorize etmiştir. Aktörler küresel güçte iken, Jeopolitik Eksene dahil olanlar önemli konumda bulunan fakat küresel güce erişemeyen devletlerdir. Fakat bu kategoride Türkiye ve İran’a dikkat çekmekte bu iki ülkenin potansiyelleri bakımından aynı zamanda Jeostratejik Aktör olabileceğinide vurgulamaktadır.

David Passing ve George Fridman gibi çok önemli isimler, Türkiye’nin yükselen önemine dikkat çekerlerken İsrail ile de yakınlaşacağını savunurlar. Aynı zamanda bu isimler Türkiye’nin Rusya ile çekişme halinde olacağını ve bunun neticesinin Türk Rus savaşına kadar varabileceğini pekçok kez işlemişlerdir.
Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünya literatüründe en çok kullanılan kavramlardan biri küreselleşme idi. Zihinsel ve bilimsel algının ilerlemesi ile geçmiş yılların tecrübelerinin neticesi olarak sınırların giderek flulaştığı yeni bir dönemden bahsedilmektedir. Bu olgunun olumlu yanları şu şekilde sıralanabilir;

.Dünyanın bir ucuyla diğer ucu arasındaki fark giderek azalmıştır
.İnsanların bilgiye erişimi hiç olmadığı kadar kolay hale gelmiştir
.Demokrasi, insan hakları, şeffaflık gibi kavramlar gelişme göstermiştir
.Sermaye dolaşımında serbestlik sağlanmıştır
.Güvenlik politikaları yeni paktlar doğurmuştur
.Vasıtalar, internet, teknolojik gereçler zamanın tasarruflu kullanılmasına olanak sağlamıştır

küreselleşmenin olumsuz özellikleri ise genel olarak;

.Mikro milliyetçilik ve uluslararası elitler ulus devletlerin geleceğini belirsiz hale getirmiştir
.Kayıt dışı ekonomide artış yaşanmıştır
.Yeni sömürgecilik anlayışları gelişmiş kapitalizm keskinleşmiştir
.Zengin ile fakir kesim arasındaki fark giderek açılmakta, sosyal devlet mekanizmaları ise sarsılmaktadır
.Açlık, paramiliter savaşlar, virüsler gibi tehditler yayılmıştır
.Bilgiye ulaşımın kolaylığı bilgi putperesti yani yalnızca bilgiyi amaçlayan fakat analiz, muahakeme ve vicdani kanaatlerden yoksun bir popülasyon yaratmıştır
.Tüketimler artmış, yalnızca tüketince memnun olan, huzursuz, amaçsız ve sadist egomanyak bir nesil doğmuştur.

Görüldüğü gibi her olguda olduğu gibi küreselleşmeninde iki yönlü bir mizacı vardır. Bu olgunun Türkiye’yi diğer devletler bağlamında nasıl etkileyeceği önemlidir. Klasik ve Modern jeopolitik teorilerin Türkiye’ye etkileri ve küreselleşme bağlamında bazı önemli büyük devletlerin Türkiye tasavvurları ile Türkiye’nin jeopolitik rotasının tayininden evvel Türkiye’nin bazı avantaj ve dezavantajlarına değinmemiz gerekiyor.

Türkiye dünyanın önemli enerji kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Hazar Havzası, deniz ulaşım yolları kavşağında Akdeniz Havzası, Karadeniz Havzası ve Türk Boğazları, SSCB ve Yugoslavya’nın dağılması sonucu yapısal değişikliklere uğrayan Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’nın merkezinde bulunur. Devlet kurma geleneği bulunan ve zengin bir tarihi kültürel mirastan beslenmekle beraber bugün 80 milyonu aşan nüfusu, Avrupa’nın Rusya’dan sonra en büyük ve ciddi ordusuna sahip olması ile ciddi caydırıcılık özelliğine sahip bir ülke olmasını sağlamıştır. Bunların yanında Türkiye;

.Demokratik, sosyal, laik hukuk devleti yapısı ve piyasa ekonomisini kabul eden bir ülke olarak Batı sistemi ile ortak paydaya sahiptir

.Din, etnisite, imparatorluk geleneği gibi faktörlerle Doğu’nun da ortak değerlerini paylaşmaktadır

.Birleşmiş Milletler, NATO, gibi uluslararası paktlara taraf olmakla beraber işbirliği prensibini paktlar kurulduktan itibaren başvuru yapmak suretiyle göstermiştir.

Bunlar yanında Türkiye’nin ciddi dezavantajlarıda vardır. Pekçok paramiliter terör örgütüyle mücadelesi, her daim siyasi gruplaşmanın yaşanması, cari açık oranı ve işsizlik miktarının artması, orta sınıfların giderek azalması, eğitim sorunları ve istihdam yetersizliği ile genç popülasyonun değerlendirilememesi, öz benlik kavramının doğu batı arasında sıkışması ve melez yapay eğreti bir değerler sisteminin toplumsal kültür haline gelmesi, son askeri kalkışma ile güvenlik bürokrasisinin sarsılması, halen nükleer bir güç olamamasının yanında sürdürülebilir enerji kaynaklarından yeterince istifade edememesi, İmparatorluktan bu yana on yılları kapsayacak ulusal stratejisinin bulunmayışı handikaplar olarak sıralanabilir.

Türkiye bu coğrafi konum, jeopolitik ve jeostratejik faktörleriyle yalnız deniz gücüne önem vermesi uzun kara sınırlarının mevcudiyeti dolayısıyla tehdit yaratacaktır. Şimdiye kadar bir Uzay Ajansı ve Uzay Komutanlığı kurulmamış olmasıda çok ciddi bir eksiktir.

Bunun yanında modern jeopolitik teorilerde göstermiştirki Türkiye, yeni düzenin temel taşı olacaktır. Fakat Huntington’un önerdiği tez İslam Dünyasının liderliği gibi gözüksede derinlemesine incelendiğinde böyle bir kavramın geçerli olmadığı yalnızca Ortadoğu’nun birkaç ülkesine endekslenen bir Türkiye ile Türkiye’nin tarihi misyonu ve potansiyelinin seyreltilmeye çalışıldığı anlaşılacaktır. Brzezinski, Türkiye ve İran’ı birbirine rakip göstermiş, Passing ve Fridman ise ısrarla Türkiye Rusya savaşı tasarlamışlar çok küçükte olsa bunda başarılı olmuşlardır. Rus uçağının düşürülmesi hadisesinde iki ülke savaşmamıştır ancak siyasi ve ekonomik ambargolar Türkiye’yi zora sokmuştur.

Bunun yanında önemli ülkelerle ikili ilişkilerde ikircikli bir tavır göstermektedir. Abd her fırsatta Türkiye ile önemli müttefik olduğunu vurgulasada çoğu uluslararası olayda Türkiye’nin aleyhinde hareket etmiştir. Avrupa Birliği, Türkiye’nin ve Türkiye ile ilişkilerin öneminden bahsetsede herdaim özellikle Türk güvenlik sistemi ve idari yapısıyla alakalı Türkiye’nin düşünmediği taslakları masaya koymuş özellikle Kıbrıs, Ege ve Ermeni meselesi gibi durumlarda Türkiye’yi suçlu ilan etmiş, Türkiye’nin haklı terör operasyonlarını bile eleştirmiştir. Rusya Türkiye ile el sıkışmakta ve müttefikliklerinin önemini hatırlatmaktadır. Ancak halen ülkesinde pkk ve pydnin irtibat ofisleri bulunmaktadır ve Ermeni tasarısını desteklemektedir. Her ülke kendi çıkarları minvalinde bir dış politika tesis ettiğinde aslında dostlukların kağıt üzerinde kaldığı Türkiye’nin aleyhine faaliyetlerin geliştiği görülecektir. Neticede klasik ve modern jeopolitik teoriler batı merkezli kuşatmalar için veri durumunda olmuş bir anlamda bu yazılanlar mutlaka olacaktır psiklojisi belkide meşruiyet veya psikoljik bir hazırlık sağlamıştır. Modern jeopolitik teoriler arasında yakın zamanda ulus devlet küresel sermaye çekişmelerini inceleyen çalışmalarda görebileceğimiz gibi her teorinin bir şekilde Türkiye’ye dayandığı unutulmamalıdır.

Türkiye ısmarlama tezlere endeksli bir politik tutum belirleme alışkanlığı edinirse bu yüzyılda ençok zarar gören ülkelerden biri haline gelecektir. Yeni teorilere göre Türkiye, İran ile savaşacaktır, Rusya ile savaşacaktır, Abd’den askeri yardım alacaktır ve kendisini değiştirebilirse Ortadoğu’ya liderlik yapacaktır. Gerçekten Türkiye’nin harbe ihtyiacı var mıdır? Türkiye hangi coğrafi dilime liderlik edecektir? askeri kapasitesini hangi metodlarla modernize edecektir? gibi kavramların cevabı Türkiye’nin o zaman dilimlerindeki mevcut çıkarlarına göre kendi siyasi ve güvenlik bürokrasisine endeksli oluşturulacak çözümlerde aranmalıdır. Küresel sistem göstermiştir ki her ülkenin birbirlerine bağımlılığı söz konusudur. Yani Türkiye’de bir oranda Nato’nun parçası olmaya devam edecek, bünyesindeki yabancı üslere müsade edecek ve uluslararası anlaşmalara imza atacaktır. Fakat bağımlılık kesinlikle sömürge minvaline dönüşmemeli, yani jeopolitik öneminin farkında, dengeli ancak birtakım merkezlerde hazırlanacak program ve reçeteleride itebilen parlak güç sıfatına erebilen daha az bağımlı ilkesini benimseyecek düzenini oluşturmalıdır.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Türkiye’nin İç Politika Eksenli Dış Politikası


Türkiye’nin İç Politika Eksenli Dış Politikası

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/analiz/3894/turkiyenin-ic-politika-eksenli-dis-politikasi–ersin-dedekoca.html

Marc Pierini’nin Carneie Europe’de yayınlanan “Turkey’s Domestically Driven Foreign Policy” başlıklı yazısı aşağıda özetlenmiştir.(*) Yazının başındaki özette, “Türkiye, seçeneklerinin iç politika önceliklerine göre belirlendiği, dış politika zorlukları ile yüz yüze” cümlesi yer almıştır.

Ülke seçmenleri 16 Nisan’da “anayasa değişikliği” için, hayati önem taşıyan referandum oylamasına gittiklerinde, ülke yönetimi de Suriye, Rusya, ABD, NATO, ve AB başlıklarındaki dışsal çoklu zorluklarla uğraşır olacaklardır. Benzer şekilde bu tür zorluklar, ülke içinde yükselen “politik tansiyon” bağlamında da yaşanmaktadır.

Suriye topraklarında yapılan Fırat Kalkanı operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ender karşılaşılacak bir savaş sevkiyat görevi yaşamaktadır. Coğrafyanın yol açtığı çeşitli sınırlamalara karşın (Türk sınırından 19 mil uzaklığa asker ve zırhlı sevkiyatının yanında, bunun gerektirdiği ikmal, bakım, kurtarma operasyonlarının saatler içinde yerine getirilmesi), asker ve teçhizat konusundaki kayıplar sınırlı kalmıştır.

Operasyonun ana amacı, İslam Devleti güçleri ile savaşarak, onları Türkiye sınırından uzaklaştırmak olup, bu amaç, 24 Şubat itibariyle Al Bab’ın alınmasıyla kısmet gerçekleştirilmiştir. Ancak harekâtın asıl amacı, Suriye Kürt güçlerinin (YPG), Fırat’ın doğusundaki Kobane bölgesi ile, en batıdaki Afrin’in birleşerek, Türkiye_Suriye sınırının önemli bir kısmının Suriye Kürtleri’nin kontrolüne geçmesini engellemekti. Ankara, PYD ve YPG’yi, ayrılıkçı PKK’nın bir şubesi olarak görmektedir.

İşte tam bu nokta, Türk dış politikasının, ülke iç politikasıyla harmanlandığı yerdir. Yönetimin burada hedeflediği strateji, anılan anayasa referandumunu kazanabilmek amacıyla, ülkedeki Kürtlerin TBMM’deki siyasi temsilcisi HDP ile, terör örgütü PKK’yı sıkıştırmak/ezmektir. Önümüzdeki anayasa referandumunda “hayır” oyu kullanacak Kürtlere karşı da, Ankara yönetiminin uluslararası desteğe gereksinimi bulunmaktadır. Bunun için kullanılacak yöntem de, Rusya ve Batı’yı, Suriye Kürtleri’ne verdikleri desteği durdurmaları için ikna etmektir.

Ancak uluslararası sahnede durum çok farklıdır. Washington ve Moskova, İslâm Devleti’nin Suriye başkenti olarak iddia edilen Rakka’yı geri alma konusunda YPG’yi çok önemsemektedir. Bu bağlamda TPG güçlerinin ABD, Batılı ülkelerden askeri silah ve teçhizat yardımı aldıkları ve Rusya’nın da desteğini sağladıkları bilinmektedir. En önemlisi de, bugüne IŞİD’e karşı yapılan silahlı mücadelede, hep YPG güçleri yer almış ve başarılı da olmuşlardır. Rakka’nın, Türkiye’nin isteği doğrultusunda, YPG dışında tekrar alınması olanaksız görünmektedir. Bu aşamada ne Rusya ne de ABD, Türk ve Kürt güçlerinin birlikte kullanılması riskini almak istememektedir.

Ankara’nın bu yaklaşımı uluslararası düzlemde de buna koşut olarak sürmekte, son olarak Cenevre’de yeniden başlayan Suriye barış görüşmelerine Suriye Kürtleri’nin alınmamasını istemektedir. Ancak bu talebin yerine getirilmesi de, Amerika’nın, kuzey Suriye’de sürücü bir barışın sağlanması için tüm tarafların katılması konusundaki ısrarı karşısında, olanaklı görünmemektedir. Ankara’nın, Amerikan yaklaşımında değişim umuduna karşı Amerikan’ın yeni yönetiminin, diğer dış politika ilişkilerinde yaşandığı gibi, hangi yönde karar vereceğini kestirmek çok zor.

Bunlara ek olarak Rusya, Vladimir Putin’in Eylûl 2015’de yaptığı açıklamaya paralel olarak, Suriye Kürtleri’ni, siyasî çözümün başat unsurlarından biri olarak görmektedir. Bir diğer anlatımla, Ankara Suriye konusunda askeri ve siyasî olmak üzere iki güçlük ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Dışardan bakıldığında, Türkiye’nin sınır dışı askerî operasyonu ve uyguladığı diplomasinin sınırlı ve zaman içinden gelen risklere karşı da gerektiği kadar dengeleyici olmadığı görülmektedir. Özellikle NATO ve AB’nin savunma ve enerji konularına karşı Rusya’nın oynadığı ve her iki birliği de zayıflatmaya yönelik satranç oyununda Rusya’nın, Türkiye’yi piyon olarak kullanıp kullanmayacağı konusunda.

Türkiye Savunma Bakanlığı tarafından 22 Şubat’ta yapılan açıklamada, Rusya’dan S400 füze kalkanı alınması ile ilgili görüşmeler yapıldığı belirtilmiştir.(**) Söz konusu bilgilendirme, Türk dış politikasındaki “belirsizliği” ortaya koymaktadır. Ankara’nın böylece tüm füze savunma sistemlerini Rusya sistemine göre yeniden kurmasının, NATO’nun politikalarına karşı iki yönde tesiri olacaktır: Bunlardan birincisi, Rus yapısı sistem ve bu sistemin Rus uzmanlarının, NATO’nun ikinci büyük ordusuna yerleşmesi; ikincisi de, Türkiye’nin, bağlılığını çeşitli kereler belirttiği NATO füze savunma sistemini, geride büyük bir boşluk bırakacak şekilde terk etmesi olacaktır.

Ankara’nın böyle bir “taktiksel” arzusu belki anlaşılabilir. Ancak böylesi bir taktiğin uygulamaya geçmesinin, tahmin edilemez boyutlarda derin bir “stratejik” etkisi olacağı çok açıktır. Özellikle, Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’a, 2029 yılına kadar sınırsız bir güç sağlayacak önümüzdeki referandumda “evet” oylarının çoğunlukta olduğu bir sonuç çıkması halinde.

Stratejik çıkarlar yönünden baktığımızda da, ekonomi ve hukuk kuralları zemininde oldukça büyük güçlükler olmasına karşın, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin daha iyi durumda olduğunu ve bunun, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası arttığını görmekteyiz. Ancak, referandumda “evet” oylarının öne geçmesinin en önemli etkisi, acil ve minimal düzeydeki hukukî standartlar konusunda yaşanacaktır. Böylesi bir gelişme ülkenin AB ile ilişkilerini, stratejik bir düzlemden “uygulama” düzlemine taşıyacaktır. Bu gelişmedeki tek öncü bayrak da, güncellenecek olan “AB-Türkiye Gümrük Birliği” olacaktır.

Ülkenin uyguladığı tüm politikalar “yerel” niteliktedir: Türkiye’nin cari dış politikası, iç politik gerçekler tarafından belirlenmektedir. Ankara’nın dış askerî harekâtları ve duruşu/pozisyon aynı, önemli savunma kararları ve AB üyeliğinde yaşanan maksatlı geri dönüşlerde olduğu gibi, sadece “iç güç kullanımının” bir parçası olarak görülmektedir.

(*): Mark Pierini,”Turkey’s Domestically Driven Foreign Policy”,Garneie Europe,27.02.2016, http://carnegieeurope.eu/strategiceurope/?fa=68109

(**): “Russian air defense system purchase ‘most likely,’ Turkish minister confirms”,Daily News,22.02.2017, http://www.hurriyetdailynews.com/russian-s-400-missile-systems-most-possible-to-purchase-in-negotiations-turkish-defense-minister.aspx?pageID=238&nID=110039&NewsCatID=345

AMERİKA DOSYASI : “Çırak” Trump’ın Geçiş Dönemi Sorunları ve Türkiye Olarak ABD Sisteminden Öğrenebileceklerimiz


"Çırak" Trump’ın Geçiş Dönemi Sorunları ve Türkiye Olarak ABD Sisteminden Öğrenebileceklerimiz

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3173/cirak-trumpin-gecis-donemi-sorunlari-ve-turkiye-olarak-abd-sisteminden-ogrenebileceklerimiz–sanli-bahadir-koc.html

Trump yönetimi devralmaya sadece dünya görüşü, zihniyet, bilgi, görgü ve siyaset olarak değil ekip olarak da hazır mı?

Yoksa işi acemi bir “çırak” gibi görev başında mı öğrenecek?

Ekibi hazır mı?

Trump’ın 15 bakan adayından henüz sadece 2’si Kongre’den onay alabilmiş durumda.

Yeni Başkan’ın 660 üst düzey pozisyona atama yapması gerekiyor ama bunların sadece 29’unu yapabildi.

Trump’ın zorunluluk nedeniyle Obama tarafından atanmış 50 milli güvenlikle ilgili ve diplomatik üst düzey görevlisini yerinde tutması bekleniyor.

Trump, hazırlıksızlık, amatörlük, beceriksizlik, ciddiyetsizlik, yavaş davranma ve bazı sorunlu personel tercihleri gibi nedenlerle Beyaz Saray’a “tam kadro” giremeyecek.

Bakan adaylarından birini Kongre’nin reddetmesi kimseyi şaşırtmayacak.

Amerikan halkı Washington dışından birini başkan yapmak istiyordu.

Bunun bazı iyi yönleri olabilir ama işte böyle bedelleri de var.

Daha önce devlet tecrübesi olmamış olması Trump için önemli bir handikap.

Washington dışından gelmek bir başkana belki bazı meselelere “taze bir dimağ” ile bakma şansı veriyor olabilir.

Ama işte kadro kurma, program belirleme, bürokrasiyi tanıma ve çalıştırma, değişik kurumlar arasında koordinasyonu sağlamak için tecrübe, görgü, ciddiyet, hazırlık gibi şeylerin önemi var.

Amerikan bürokrasisinde Trump’a karşı malum nedenlerle ciddi bir direnç veya en azından mesafe olabileceğini de hesaba katarsak Trump’ın işi biraz daha zor görünüyor.

Bush’tan Obama’ya geçiş iki tarafın da gayreti ve ciddiyeti nedeniyle sorunsuz gerçekleşmişti.

Obama da ne kadar çekinceleri de olsa Trump ekibine devir için ekibini özel olarak çalıştırdı.

Yüzlerce konuda kısa uzun brifing kağıtları yazıldı, yüzyüze görüşmeler yapıldı, gelebilecek telefonlar beklendi.

Ama anlaşılan Trump tarafı aynı ciddiyeti göstermemiş.

Hazırlanan kağıtların çoğunun okunduğu bile şüpheli.

Çok sayıda pozisyonun boş(alacak) olmasının pratik sonuçları olacaktır.

Kongre’de elenenler de olursa/olunca iş daha da ciddileşebilir.

Trump ekibi hala bakan adayları için gerekli hukuki hazırlıkları tam yapmamış olmakla eleştiriliyor.

Trump’ın görevi devralma sürecinden uzun süre sorumlu olan Vali Christie’nin bu görevi bırakmaış olması yaşanan aksaklıkları bir parça açıklayabilir ama esas nedenin Trump olması daha yüksek ihtimal.

Trump’ın informal, düzensiz, kuralsız, süreçsiz, twittervari yönetim tarzı gerçekten çok sorunlu.

Bu ilk dönemde hem kariyeri, hem kişiliği hem de Kongre’deki oturumlarda gösterdiği performansla puan toplayan Savunma Bakanı emekli general James Mattis öne çıkabilir.

Türkiye’nin de ABD’deki devri-teslim sürecinden yakından çalışarak öğreneceği şeyler olabilir.

Hele Başkanlık sistemine geçilecekse bu neredeyse şart.

Belki bu süreci düzenleyen bir yasa çıkarmak, adayların daha adaylık sürecinde Başkanlık’a hazır olmaları için gereken hazırlıkları yapmalarını (olabildiğince) sağlamak için düzenlemeler yapmak gerek.

Başkanlık meselesinin nasıl sonuçlanacağını söylemek için hala erken ama olursa görevi devraldığı ilk günden hazır olmalı görevi devralacak Başkanlar ve ekipleri.

Yeni başkanlar mevcut politikalar, devlet içi örgütlenmeler/süreçler ve sırlar hakkında sağlıklı, hızlı ve eksisksiz bilgilendirilmiş olmalı.

Değişiklikler kabul edilirse Başkanlık makamı o kadar ciddi yetkilerle donanmış olacak ki “işi görev başında staj yaparak öğrenme” , zaman kaybetme ve hata yapma lüksümüz olmayabilir.

“Başkan olacak adamlar” göreve gelmeden aylar önce ekibini önemli ölçüde kurmuş, seçildiğinde neyle karşılacağı ve ne yapacağı hakkında kafasında ciddi bir resim oluşmuş olmalı.

“Ya bir seçilelim düşünürüz o zaman” denebilecek bir şey değil bu.

“Devlette devamlılık,” “devlet ciddiyeti,” “2500 yıllık devlet geleneğimiz” gibi tumturaklı ifadeleri kullanmayı çok seviyoruz ama bunların içini dolduracak prensipler, kurallar, normlar, alışkanlıkları edinme ve geliştirme konusunda o kadar da başarılı değiliz.

Türkiye’nin Başkanlık sistemine “hem de böyle” geçmesiyle ilgili başka yerlerde bir çok kez ifade ettiğimiz çekince ve itirazlarımız devam ediyor.

Ama olur da bu sisteme geçeceksek o zaman onu da “adam gibi” yapmalıyız.

ABD sistemi kusursuz değil ve sık sık standart altı liderler, suboptimal politikalar ve ciddi başarısızlıklar üretebiliyor.

Ama yine de titiz şekilde etüd ederek ondan öğrenebileceğimiz, esinlenebileceğimiz ve belki de taklit edebileceğimiz çok yönü var.

ALMANYA DOSYASI /// PROF. DR. YAŞAR HACISALİHOĞLU : Güç tahterevallisinde Almanya’nın Türkiye ka ygısı


Güç tahterevallisinde Almanya’nın Türkiye kaygısı

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu

yasar.hacisalihoglu

Almanya’nın Gaggenau kasabasında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın katılacağı referandum etkinliği Alman yetkililer tarafından iptal edildi.

Almanya’nın bu refleksi ve bunun gerekçeleri yeni bir durum değil. Ayrıca ilk de değil. Bir sürecin dışa vurumu. Güç mücadelesinin klasik davranışlarının tezahürü. Güç tahteravellisinde yaşanılan tedirginliğin akıldışılığı. Güç yarışındaki rahatsızlığın, demokratlığı kolayca unutturması.

Yakın geçmişi hatırlayalım; Almanya Dış İstihbarat Servisi’nin (BND) Türkiye’yi 2009’dan bu yana dinlediğini kabul eden Alman Hükümeti, NATO üyesi Türkiye’nin ABD, İngiltere ve Fransa gibi dost ülke olmadığını belirtmişti. Dünyanın en yüksek kapasiteli havalimanının İstanbul’da yapılıyor olması Almanya’yı rahatsız etmişti. Aynı Almanya Gezi olaylarında da başrollerdeydi. Rahatsızlığını her vesilede dile getirmiş hatta bu dönemde AB’nin 3 yıl aradan sonra Türkiye ile "Bölgesel Politikalar" faslını açma girişimini engellemişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Köln şehrinde Almanya’da yaşayan 18.000 Türk’e hitap edeceği toplantı günü Almanya’nın büyük gazetelerinden BILD; “Hoş gelmediniz, burada istenmiyorsunuz” manşetiyle yayımlanmıştı. Türkiye’de Kobani provokasyonunun tırmandırılmaya çalışıldığı dönemde ise Alman 1. Devlet Televizyonu internet sitesinde Cemil Bayık ile yapılan röportaj yayımlanmış ve Bayık’ın "Silahlı militanları yeniden Türkiye’ye gönderdik" dediği ifade edilmişti. Almanya; Putin’in Türkiye ziyaretinde Güney Akım projesinin Türkiye’den geçeceğini duyurmasından ve giderek Türkiye-Rusya yakınlaşmasının artmasından da rahatsızlık duymuş, “Türkiye NATO üyesi olduğu gerçeğine uygun tavır sergilemeli ve NATO çıkarlarına uygun davranmalı" demişti.

15 Temmuz darbecileri FETÖ ihanet şebekesi elemanlarının süreç içinde meskeni haline gelmişti.

Tüm bu tepki ve rahatsızlık uyandıran hadiseler; gerek iki ülke arasındaki ilişkinin seyrine ilişkin gerekse genel anlamda yani devletlerarası güç mücadelesine yönelik önemli anlamlar içeriyor. Genel anlamda bakıldığında, iki kutuplu siyasal sisteme dayalı Soğuk Savaş dönemi sona erdikten sonra, yeni dönemde devletlerarası güç mücadelesinde bir dizi yeni yöntem dikkat çekmektedir. Bunlardan en belirgin olanı; devletlerarası güç mücadelesinde geçmişte olduğu gibi aktörlerin keskin bloklaşma yerine daha esnek işleyen ittifakların öne çıkması. Bu durum yeni saflaşmalar olarak nitelendirilebilir ama çoğu zaman birbirleriyle çekişme içinde olan aktörlerin aynı ittifakta yer almaları mümkün olmaktadır. Bu durum esas itibarıyla, ittifaklar içine girerek birbirini kontrol etmeye dayalı yeni bir politik stratejiyi işaret ediyor. Bunun yanı sıra devletlerarası güç mücadelesinde bilhassa silahlı örgütlerin araç haline getirilmesinin bir yansıması olarak devletlerin istihbarat servislerinin daha teknik yeni davranış biçimlerine bürünmeleridir. Geniş halk kitlelerini ülkenin yönetimlerine veya rejimlerine karşı kışkırtıcı çağa uygun yeni yöntemler geliştirmek ve uygulamak istihbarat servislerinin odaklandığı yeni ilgi alanıdır.

Almanya’nın yaptığı gibi bir ülke başka bir ülkenin şehre dair projelerinden rahatsızlık duyması ve bunu da gerçek nedenleri gizleyerek sözde çevre, insan hakları, demokrasi gibi değerler üzerinden yapıyor gibi göstermesi stratejik nitelikli yeni istihbarat hamlelerine işaret ediyor.

Yıllık 150 milyon yolcu kapasiteli İstanbul’un yeni açılacak olan havalimanı, mevcut durumda Almanya’nın Frankfurt Havalimanı’nın kaldıramadığı yükünü devralarak, çevresinin en büyük aktarma istasyonuna dönüşecek ayrıca ekonominin ağırlık merkezinin Avrupa’dan Asya’ya kaydığı bir dönemde İstanbul dinamik bir merkez hüviyeti kazanacak. Buna THY’nin başarılı yükselişi de eklendiğinde Almanya’nın rahatsızlığının çevre meselesinden değil stratejik üstünlük kaybından dolayı olduğu görülür. Aynı şekilde Türkiye-Rusya yakınlaşmasında da Almanya’nın NATO sopasını gösterme çabası, Türkiye’nin Avrupa akacak gazın stratejik vanası durumuna gelmesinin rahatsızlığıdır.

Tüm bunlar aslında stratejik bir gerçekliğe işaret ediyor. Stratejik anlamda aktörler arasında oluşmaya başlayan eşit konuma gelme hali, taraflar arasında güvensizliği üretir. Bilhassa kendini daha ileride gören taraf açısından bir başka aktörün onun mevcut konumuna yaklaşma eğilimine ve sürecine girmiş olması, kendini güvensiz hissetmesine zemin hazırlar. Çünkü benzer amaçlara sahip olmaları, benzer coğrafi alanlara ilgi duymaları bir süre sonra kaçınılmaz olarak çıkar çatışmasına yol açar. Almanya’nın yeni kaygı eşiği, Türkiye’nin son on yılda katettiği mesafenin yanı sıra şimdi de stratejik nitelikli ileri teknolojiye dayalı üretim ekonomisini geliştirme çabasıdır.

Türkiye’nin yeni hükümet yönetimi modeliyle uzun stratejik hedefler koyabilmesi, alışılmışın dışında yeni ittifaklar kurması veya kurulanlara girmesi ve yine devletlerarası zeminde ikili düzeyde yeni ilişki dinamiği oluşturması Almanya’yı mevcut pozisyonunu zedeleyeceği kaygısına itmektedir. Bilinmektedir ki, Türkiye’nin bundan sonra sıçrayacağı ikinci seviye, Almanya’nın bulunduğu seviyedir.

Kısacası Almanya’nın bugünkü ruh hali; tıpkı kişisel iktidar/güç hırsı gibi devletlerarasında yaşanan devlet hırsının dışavurumudur. Herhalde hiç kimse Almanya’nın bizi bizden daha fazla düşünerek, çevre değerlerimizin zarar görmemesi ve toplumsal ilişkilerde demokrasinin zedelenmemesi için büyük kaygılar duymasının samimiyetine inanmıyordur.

Nitekim Avrupa’nın bugüne kadar sergilediği ikiyüzlülüğü; 15 Temmuz’da halkın demokrasi direnişine yönelik gösterdikleri tutumda da olduğu gibi ortada samimiyet bırakmayacak kadar boyutlanmıştır.

ORTADOĞU DOSYASI : TÜRKİYE– KUZEY IRAK İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE SEÇENEKLER; KAMU D ÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞININ YAPILANDIRILMASI VE ORTADOĞU


TÜRKİYE– KUZEY IRAK İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE SEÇENEKLER; KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞININ YAPILANDIRILMASI VE ORTADOĞU

Kaynak : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/turkiye-kuzey-irak-iliskilerinin.html?m=1

Türk siyasi tarihinin en önemli konularından biri kürt meselesiyken Barzani yönetimi ile temas bu meselenin önemli bir ayrıntısını oluşturur. Birinci dünya savaşında Irak’ta Barzani grubuna ait idamlar bu grup ile Türkiye arasını açtı ve Barzani ile büyük yakın teması Sovyetler Birliği sağladı. Sovyetlerin desteğiyle İran’da bir yıl civarı kürt devleti yaşatabilen Mustafa Barzani daha sonra Sovyetlere gitti ve Stalin’in onayıyla askeri akademiye girerek General oldu. Yani modernize ordulaşma sürecinde Sovyetler önemli bir katkı sağlamıştı.

Kürt siyasi vaziyetine istikbal tayin etme meselesi soğuk savaş döneminde daha da belirginleşti. Bölgede İsrail’in arap olmayan devletlerle işbirliği stratejisi ve Abd’nin Omega projesi bağlamında arap milliyetçiliğini zedeleme çalışmaları için kürt siyaseti dengeleyici bir politika olabilecekti. 1965’de Barzani ile artan temas 1966’da askeri eğitimler ve yıllık elli bin dolar destek bu grubun yıldızını daha da parlattı. Fakat Barzani ile ilişkilerin sürpriz bir ülkeside İran’dı. İran da zaman zaman Barzanileri desteklemekten geri durmamıştı. Yani Barzani; İngiltere, Rusya, İran, Abd, İsrail gibi ülkelerle tarihin belirli dönemlerinde temas kurmuş ve bu ülkelerin menfaatleri doğrultusunda hem kullanılmış hem de isteklerini kopartmaya çalışmıştı.

1990’lı yıllardan itibaren Türkiye kürt meselesini kendi insiyatifiyle çözüme kavuşturmayı istediğinden bu yönde girişimlerde bulundu. Çünkü pkknın bitmesini istiyor ve ana karargah olarak gördüğü Kuzey Irak ile alakalıda birtakım stratejiler geliştiriyordu. Özellikle 27 Ağustos 1992 Diyarbakır Mgk toplantısıyla uygulama kararı alınan Kale Harekat planı bu yolda önemli bir adımdı. Bu doğrultuda Barzani ile görüşmeler üst düzeyde yapıldı ve el altından desteklendi. Bu gruba Türk diplomatik pasaportu tahsis edildi. Bölgenin şartları gereği Barzani ve Talabani arasında başlayan çatışmalarda Türkiye Barzani grubunu desteklerken bu durum Talabani tarafından eleştirildi. O dönem Talabani’yi de İran destekliyordu. Yani bölge büyük devletlerin hakimiyet mücadelesinide yansıtıyordu. Irak’tan pkk bağının kesilmesi ve yurt içerisinde boğulmak istenmesi Türkiye açısından terörü bitirecek ve Irak’ın kuzeyinde etkinliğini sağlayan Türkiye Ortadoğu’daki konumunu güçlendirecekti. Fakat istenen gerçekleştirilemedi. 24 Mayıs 1993’de 33 erin şehid edilmesiyle pkk ile çatışmalar başladı Barzani grubu ise ağırlıklı olarak Cia’nın kontrolüne girdi. Bugün gelinen süreçte Irak’ın toprak bütünlüğü parçalandı ve Kuzey Irak bağımsızlığa hazırlanıyor. Bunu destekleyen kuvvetli verilerde mevcut. Bölgede Exon Mobil, Bp ve Rosneft gibi farklı ülkelerden enerji devi şirketlerin petrol yatırımları ile sağlanan gelirin bir kısmı bölgenin finansesinde kullanılacaktır.

İşte bu hassas süreçte bölge bayrağının göndere çekilmesi ve Ankara nezdinde resmi protokol aslında 1990’lı yılların politikasının daha olgun biçimidir. Çünkü bölgenin petrolden başka geliri yoktur. Peşmerge gücü düzenli ordu mahiyetinde değildir bu gücün talimnameleri bile hazır değildir. Bölgenin sağlıklı eğitim kurumları ve yumuşak güç mekanizmaları bulunmamaktadır. Bu bağlamda bir bağımsızlık bölgeye yalnızca bir külfet getirir. Çünkü nakşi Barzani yönetimindeki bölge İran ve araplarında hedefinde olacağı için yeni güvenlik zaafları doğacaktır. Şu halde Türkiye’nin hamiliğinden yoksun bir kürt devletinin yaşaması mümkün değildir.

Bu bağımsızlık diğer ülkelerdeki kürt gruplarıda tetikleyecektir. Fakat büyük bir kürdistan fikri şu anda geçerli değildir. Barzani her ne kadar Türkiye’de Hdp’li vekillerin tutukluluğu hususunda eleştiride bulunsada pkk’nın bölgede barınmasına müsade etmemiş yani siyasi mekanizmadan taraf olduğunu işaret etmişti.

2007 yılında gerçekleştirilen pkk kongresinde mektubu okunan Abdullah Öcalan’da bağımsız bir kürdistan fikri yerine ülke sınırları içerisinde federatif kürdistanlar teklif etmişti. Suriye Pyd’si ise pkkya yakın konumunu devam ettiriyor. Yani, pkk federatif kürt yönetimlerinden, Barzani ise gelinen süreçte bölgesinin bağımsızlığından yana bir poltika belirledi.

Türkiye’nin Barzani ile teması son derece mühimdir. Bölge dünyaya Türkiye ile entegre olacağı gibi Türkiye’de bölgede ağırlığını hissettirecek ve Ortadoğu denkleminde önemli bir bölüm olarak varlığını sürdürecektir. Romantik tepkiler şu anda Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Türkiye’de ki Suriye kökenlilere vatandaşlık verilmesi ve Barzani’nin himayesi ileride oluşturulması muhtemel Ortadoğu Komutanlığının komuta merkezinin Türkiye’de olmasını sağlayacaktır.Öte yandan Barzani, Türkiye iç siyasetinde kürt meselesi üzerinde de etkilidir. Kendisine bağlı gazeteciler yoluyla kamuoyu oluşturduğu gibi destekledği kürt gruplar, pkknın sivil itaatsizlik eylemlerini reddederek sürtüşmeye girmiştir.(Örneğin Doğu vilayetlerinde kepenk kapatma eylemlerini reddeden kürt esnafın büyük bölümü Barzani ile ilişkiliydi)

Kuzey Irak ile temas edecek ülkelerin başında Abd gelmektedir. Zaten Abd’nin soğuk savaş sonrası Ortadoğu’da bulunma gerekçeleri güncellenmiş bölgedeki amerikan karşıtlığı ile mücadele, mezhep dengesi, terör gruplarının yaratılması ve kontrolünün yanına kürt siyasi hareketinin yönlendirilmeside mevcudiyet gerekçelerine eklenmişti. Günümüzde kürt siyasetinde Abd’nin etkinliği oldukça büyüktür bunu Brazani’nin bağımsızlık açıklamasından da anlayabiliriz. Münih konferanası sırasında Abd Başkan yardımcısı Mike Pence ile görüşme gerçekleştiren Barzani akabinde danışmanı Hemin Hawrami’ye kürt heyetinin amacının bağımsız kürdistan olduğu açıklamasını yaptırmıştı. Şu halde Türkiye’nin Barzani üzerinden Abd ile ek bir diyalog koşulu doğabaileceği gibi Abd ile çıkar çatışmasıda görülebilir. Bu durum şu an için bir çelişki gibi görünsede Abd kürt siyaseti hususunda Türkiye’nin coğrafi konumu ve kültürüne sahip değildir. Bölge ve bu yeni siyaseti tekrar incelediğimizde

Bölgede Kürt Devletinin Türkiye bakımından Dezavantajları;

.Petrol fiyatlarının düşmesiyle bölge gelirlerinin sarsılması ve istikrarsızlığın Türkiye’yi de etkilemesi
.Türk işadamlarının milyarlarca dolarlık tahsilat belirsizliği ve bunun bölge ilişkilerini olumsuz etkileyebileceği
. Bölgedeki devletin Abd Türkiye sürüncemesinde kalabileceği seçeneği
.Bölgedeki devletin ekonomik kaynaklardan yoksun kalması durumunda nüfusun atıl hale gelebileceği ve özellikle Türkiye istikametinde büyük şehirlere yeni bir göç dalgası başlatabilme ihtimali
.Türkmenlerin manevi kopuş sürecinin başlayabileceği gerçeği
.Devletleşmenin domino etkisi yaratarak diğer sınırlarıda tetikleyeceği ve Barzani’nin kürt irredentistliği hususunda cesaretelenebileceği
.İran ile Türkiye ilişkilerinin gerilebileceği ihtimali


Bölgedeki Kürt Devletinin Türkiye bakımından Avantajları;

. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerin sürekliliğine katkı
.Türkiye’nin enerji ihtiyacının karşılanması
.İleriki yıllarda Türkiye’ye federatif entegre olasılığının doğması
.pkk’nın tasfiyesi ve Pyd’nin gayrı yasal gruplardan silahsızlandırılmasına olanak sağlayabilme ihtimali
.İran’a karşı dengeleyici bir kulvar oluşturulabilme girişimi
.Türkiye’nin siyasi, kültürel ve askeri hegemonya kurabilme kapasitesini teşvik etmesi
.Geleceğin su politikaları üzerinde Türkiye menfaatine projeler geliştirilebilmesi

Bölgedeki Kürt Devletinin Uluslararası sistem bakımından dezavantajları

.Çoğunluğu şii olan Irak’tan sünni bir bölümün kopmasıyla Irak’ın şii oranının yüzde 65’ten yüzde 85’e çıkma ihtimal ve Basra körfezinin şiileşmesi

.Irak’ın yeniden parçalanmasından bir kez daha Abd’nin sorumlu tutulması ve batı karşıtı arap milliyetçiliğinin yükselebilme ihtimali

.Yeni devletin iktisadi ve kültürel istikbalinin belirsizliği gibi sıralanabilir. Siyaset aktüel bir kurum olduğundan tabiki maddeler değişme ve farklılaşmada gösterebilecektir. Şu bir gerçekki bölgede oluşabilecek yeni dengelere karşı Türkiye’nin önceden hazırlıklı olması şarttır. Kuzey Irak bölgesi Irak Kürdistanı olarak bağımsızlığını ilan etmesi halinde Türkiye;

.Askeri müdahale seçeneğini uygulayabilir
.Ambargo uygulayabilir
.Devleti tanıyarak ilişkilerini geliştirebilir
.Devlet ile dolaylı görüşmelerde bulunabilir

hangi seçenek geçerli olursa olsun Türkiye’nin devlet aklıyla hareketi ve bölgede hegemonya kurmaya yönelik seçeneklere yönelmesi ve işgalci duruma düşecek sert güç gösterilerinden kaçınması gerekir.

Bu hususta önemli bir konuda Türkiye’de yürütülen çözüm süreci zamanında hayata geçirilmiş olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın bu hususlarda aktif ve belirleyici görev üstlenme zamanının geldiğidir.

Terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığına bağlı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2010 yılında kurulmuştur. Müsteşarlığın görevleri tüzüğüne göre genel olarak

MADDE 6 – (1) Terörle mücadele alanında;

a) Politika ve stratejiler belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütmek ve bu politika ve stratejilerin uygulamasını izlemek,
b) Güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden gelen stratejik istihbaratı değerlendirmek ve ilgili birimlerle paylaşmak,
c) Gerekli araştırma, analiz ve değerlendirme çalışmaları yapmak veya yaptırmak,
ç) Güvenlik kuruluşlarına ve ilgili kurumlara stratejik bilgi desteği sağlamak ve bunlar arasında koordinasyonu temin etmek,
d) Kamuoyunu bilgilendirmek ve halkla iletişimi sağlamak,
e) Uluslararası gelişmeleri Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde izlemek ve değerlendirmek,
f) İnceleme ve denetleme yapmak ya da yaptırmak.
şeklinde özetlenebileceği gibi ana ve yardımcı hizmet birimleriyle bu görevler doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Özellikle 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden kurumsallaştırılan güvenlik bürokrasisinde Mit’in üç yıl içinde bütünüyle dış istihbarata yönelik olarak görev yapması tasarlanmıştır.

Şu halde Emniyet ve Jandarma yurtiçinde görevleri doğrultusunda yalnızca taktik istihbarat hususunda faaliyet göstermeli Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı ise ulusal iç çatı istihbarat strateji birimi olarak şekillendirilmelidir. Müsteşarlığın faaliyetleri yalnızca terör husunda çalışmalar değil buna ek olarak düzen ve güvenliği oluştran her unsuru ihtiva eden yapıya dönüştürülmelidir. Her ne kadar iç yapıya dönükte olsa dış istihbarattan sorumlu Mit ile ortak çalışmaların yanında, dış olayları yerinde takip edebilmek için yurtdışı hassas bölgelerde de KDGM personeli görevlendirilmelidir. 2010 yılında çözüm sürecinde kürt meselesiyle ilgili sürece yardımcı adımları belirlemek için hayata geçirilen müsteşarlık yalnızca bu meseleyle sınırlı kalmamalı fakat önündeki en önemli görevin, kuruluş gerekçesi olan kürt siyasetinin, bir kolu olan Kuzey Irak meselesi olduğundan hareketle bu sürece dinamik katılımı ve Türkiye Cumhuriyet’i menfaatleri doğrultusunda stratejik istihbarat üretimi ve değerlendirilmelerde bulunması beklenmelidir. Çünkü Barzani ve etki sahası Türkiye’nin iç güvenlik programından müstakil düşünülemeyecek entegre bir yaklaşımı gerektirmektedir.

MOSSAD DOSYASI : MOSSAD’ın sitesinden Türkiye analizi


MOSSAD’ın sitesinden Türkiye analizi

Irak’ın geçen hafta ilk defa Suriye’de bir hava baskını gerçekleştirmesi çok dikkat çekti.

Irak’ın geçen hafta ilk defa Suriye’de bir hava baskını gerçekleştirmesi çok dikkat çekti. İsrail istihbaratı Mossad’a yakınlığı ile bilinen Debka sitesi, bu gelişmeyi “Irak, ABD olmadan IŞİD’i vurdu” şeklinde yorumladığı analizinde ABD’nin dışlanmakta olduğunu öne sürdü. Ankara’dan yapılan bir açıklamada Türkiye’nin Rakka operasyonu için Fransa, İngiltere ve Almanya ile “işbirliğini” planladığı belirtilirken “Amerika’nın ise zikredilmediğini” savunan Debka, Trump Yönetiminin Rakka operasyonunda “Türk ordusunu istemediği” iddiasına da yer verdi.

Debka, Irak hava kuvvetlerinin 24 Şubat’ta Suriye’de “İslam Devleti’ne yönelik ilk bombardıman gerçekleştirdiğine” dikkat çekerek girdiği analizinde Irak Savunma Bakanlığı Sözcüsü General Tahsin İbrahim’in Bağdat baskınının Moskova, Şam ve Tahran ile koordine edildiğini belirttiğinin altını çizdi.

Irak Başbakanı Haydar ibadi’nin de Suriye’deki baskına değinirken ABD’den söz etmediğine de dikkat çeken Debka, Bağdat’tan yapılan açıklamalarında ABD’den bahsedilmemesinin “İslam Devleti ile savaşın geleceği ve Amerika’nın operasyondaki yeri açışından büyük önem taşıdığı” savunuldu.

Debka, Haydar İbadi’nin Musul’un kurtarılması için ABD’nin Irak ve Suriye’deki Komutanı General Stephen Townsend ile birlikte çalışırken diğer cephelerde Rus ve İranlı ortaklarını “kullanarak ikili bir oyun oynayabileceğini” iddia etti.

Analizde Irak’ın Suriye baskınının zamanlanmasını da “talihsiz” olarak niteleyen Debka, bu bağlamda ABD Savunma Bakanı General James Mattis ve Genelkurmay Başkanı General Joseph Dunfond’un Pazartesi günü Başkan Trump’un Pentagon’dan istediği Suriye politikasına ilişkin gözden geçirmeyi sunmaları öngörülürken, Trump’un Salı günü de Kongre’deki dış politikaya ilişkin bir konuşma yapacağını anımsattı.

Debka, Pentagon’un Suriye’deki operasyonlar için daha çok bölgesel askeri gücüne dayanan tavsiyelerde bulunması olasılığına dikkat çektikten sonra IŞİD ile savaşın, Washington’dan uzaklaştığı yönünde başka işaretlerin de olduğunu savunarak “Trump Yönetimi, Rakka’nın IŞİD’ten alınmasına yönelik taarruzda Türk ordusunun herhangi bir rolü üstlenmesine itiraz ettiğini belli etti” iddiasında da bulundu.

Ardından Rakka operasyonuna ilişkin olarak geçen günlerde Ankara’dan gelen bir açıklamaya gönderme yapıldı. Debka, açıklamaya göre Türkiye’nin “Rakka’yı kurtarma operasyonuna, Fransa, İngiltere ve Almanya ile işbirliğiyle liderlik yapmayı planladığını” öne sürerken “Amerika’nın ise hiç zikredilmediğini” savundu.

Odatv.com

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI /// NECMETTİN ÖZDİN : Değişen dünya düzeni ve Türkiye


Değişen dünya düzeni ve Türkiye

Hala bir geçiş dönemindeyiz. Bu dönem, realist bir pozisyon almayı Soğuk Savaş ve sonrası dönemin uluslararası kurumlarına bağlı kalmayıp Astana görüşmelerinde olduğu gibi çok taraflı oynamayı gerekli kılmaktadır. Aynı şekilde, İngiltere Başbakanı Theresa May’in ziyareti ile atılan ticari ve özellikle de stratejik adımlar da bu anlamda not edilmelidir.

Soğuk Savaş sonrası Amerikan liderliğindeki geçiş dönemi olan “tek-kutuplu dünya düzeni” sona ermiştir. Günümüz dünyası artık ekonomik ve ticari ilişkilerin ülkeleri birbirine bağlayan ve dış politikalarında ortak hareket etmelerini sağlayan bir dönem değildir. Bu ekonomik ve ticari ilişkilerin uluslararası ilişkilerdeki rolünü küçümsemek anlamına gelmemektedir. Aksine, bugünün konjonktüründe ekonomik ilişkilerin üzerine inşa edilecek olan daha girift ve çok yönlü stratejik ilişkilerin tesisi yeni bir dünya düzenine geçildiği böylesi bir dönemde daha sağlam bir pozisyon almayı sağlayacaktır. Geldiğimiz nihai noktayı şöyle tanımlayabiliriz: Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerikan liderliğindeki tek-kutuplu düzenin global düzeyde istikrar üretemediği bir yapı ve çok-kutuplu uluslararası düzensizliğe karşı bir denge arayışı.

1945-1991 yılları arası Soğuk Savaş döneminde güç dengesi dönemin iki süper gücü Rusya ve ABD’nin başını çektiği iki kutuplu bir yapı ile sağlanmıştı. Nükleer silahlar ve karşılıklı caydırıcılık üzerine inşa edilmiş iki kutuplu bu sistem tarihsel anlamda istikrarlı bir dönemi işaret etmekteydi. Bu dönemin sonunda, “Liberal Dünya Düzeni” tüm uluslararası kurum ve değerleri ile ABD liderliğinde galip gelen taraf olmuştu. Liberal dünya düzeninin zaferi ile sonlanan Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika uluslararası ekonomik ve siyasi örgütlenmeler, karşılıklı özel ilişkiler ve demokrasi söylemi ile dünya siyasetinde liderlik rolüne soyunmuştur.

Soğuk Savaş sonrası dönemde gerek Demokrat (Clinton, Obama) gerekse Cumhuriyetçi (Baba ve Oğul Bush) başkanların dış politika elitlerinin söylemlerindeki ince farklar dışında ana gündemlerinde herhangi bir değişiklik olmamış ve nihai amaç olarak “küresel Amerikan hegemonyası” stratejisi ile tek-kutuplu bir dünya düzeni hedeflenmiştir.

Güç ve otorite boşluğu

Bazı stratejisiler, Soğuk Savaş sonrasında ABD liderliğinde tek-kutuplu olarak başlayan uluslararası sistemin uzun bir süre istikrarlı bir şekilde devam edeceğini iddia ederken, bazıları tek-kutuplu bu dönemin bir ara dönem olacağını ve belli bir süre sonra diğer büyük güçler tarafından dengeleneceğini söylemiştir. Geçen 20 yıllık dönem zarfında Amerikan’ın liberal hegemonyası bir itiraz ve bunun doğal sonucu olarak karşı bir dengeleme ile karşılaşmamıştır. Bunun sebebini ise, diğer büyük güçlerin kendilerine yönelik direkt bir jeopolitik tehdit ve güvenlik problemi ile karşılaşmamasında aramak gerekmektedir.

Örneğin, 11 Eylül olaylarının akabinde Amerikan’ın uluslararası terörizme karşı ilan ettiği savaşa diğer büyük güçler Çin ve Rusya’nın herhangi bir itirazı olmamış, aksine terörizme karşı stratejik işbirliği geliştirilmiştir. ABD’nin Afganistan müdahalesinde BM Güvenlik Konseyi ve NATO’nun 5. Maddesi işletilmiş, Afganistan ile birlikte Özbekistan ve Kırgızistan gibi Orta Asya ülkelerinde askeri üsler açılmıştır. Arkasından Irak müdahalesi, Saddam rejiminin devrilmesi ve yeni bir “devlet inşası” süreci yaşanmıştır. Her ne kadar Rusya’dan bu müdahale için bazı itirazlar gelmişse de nihai olarak Saddam rejimi devrilmiş ve sonrasında bölgenin en öncelikli güvenlik sorunu haline gelen DEAŞ gibi terör örgütlerinin oluşmasına ortam hazırlayan güç ve otorite boşluğu oluşmuştur.

Buraya kadar her şey normal seyrinde işledi. Takip eden yıllarda ise eski Sovyet coğrafyasında yeşeren “renkli devrimler” eliyle ülkelerde yönetim değişiklikleri gerçekleşmeye başladı. Demokrasi ve insan hakları söylemi ile “fonlanan” ayaklanmalar Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan gibi ülkelerde iktidarları yerinden etti. Putin, tüm bu yaşanan olaylardan rahatsızlığını 2007 Münih konuşmasında yüksek sesle dillendirmiş, tek kutuplu dünya düzeninin asla kabul edilmeyeceğinden bahsederek çok kutuplu bir dünya düzeninin ilk sinyallerini vermiştir. Gürcistan ve Ukrayna olaylarında ise, askeri güç kullanarak bu söyleminde ne kadar ciddi olduğunu ve taviz vermeyeceğini açıkça göstermiş oldu.

Orta Asya’yı “Balkanlaştırma” hedefinde gerçekleşen “renkli devrimler”den Orta Doğu bölgesinin mahrum kalması düşünülemezdi. Nitekim 2011 yılı geldiğinde Tunus’ta ilk kıvılcımı çakılan ve “Arap Baharı” olarak kodlanan yeni bir dalga tüm bölgeyi etkisi altına altı. Halk ayaklanması olarak başlayan süreç sonrasında Batılı istihbarat ve demokrasi elemanlarının faaliyet alanına dönüştü. Bunun sonucunda, Mısır’da seçilmiş bir hükümet düşürüldü ve peşinden Libya müdahalesi geldi. Libya örneğinde Obama yönetimindeki ABD, Birleşmiş Milletler mekanizmasını işleterek yola çıkmış, fakat daha sonra NATO’yu devreye sokarak Libya’da bir oldubitti yönetim değişikliğine gitmiştir. Derken sıra Suriye’ye gelmişti ki, Putin Suriye’yi stratejik ve jeopolitik olarak son kale olarak konumlandırdı ve bütün askeri ve siyasi imkânları ile Suriye konusuna müdahil oldu. Suriye, Türkiye için başından beri siyasi çıkarlardan bağımsız insani bir konu olarak konumlandırılırken, Rusya ve ABD maalesef Suriye krizini güç mücadelesi için bir sahne olarak kullanmaktan çekinmedi.

Yeni düzen arayışı

Bugünkü uluslararası sistemi ve aktörler arasındaki ilişkileri belirleyecek olan Soğuk Savaş döneminin katı bloklaşmaları değildir. Brexit ve Trump yönetimi Trans-Atlantik dünyasında bir kırılmayı ve Amerikan liderliği ile devam ettirilmesi mümkün olmayan tek-kutuplu uluslararası yapı yerine yeni bir düzen arayışını işaret ediyor.

Trump yönetimi AB projesine sıcak bakmamakta ve bu anlamda İngiltere’nin Brexit kararını desteklemektedir. İki ülkenin liderleri Çin’e karşı hemfikir durumdalar. Çin’in ekonomik dev bir güç olarak tüm Batı pazarlarını istila ettiği görüşündeler. Çin, her iki ülkeye devasa miktarda (ABD ile 650 milyar dolar; İngiltere ile 80 milyar dolarlık ticaret hacmi) mal ihraç etmektedir. Çin’in bu ekonomik gücünün nihai olarak askeri ve siyasi bir güce dönüşmesi için attığı adımlar her iki ülkeyi stratejik olarak birbirine yaklaştırmış durumdadır.

İngiltere, Çin’e karşı ABD için vereceği desteğe karşılık olarak, Rusya konusunu gündeme getiriyor ve Putin yönetimine uygulanan ambargolar konusunda taviz verilmemesini talep ediyor. Bu noktada, İngiltere bir eliyle Çin’i diğeri ile de Amerika’yı tutarak bir denge arayışında iken, Trump yönetimindeki Amerika ise aynı şekilde bir eli ile İngiltere’yi yanına çekerken diğer elini de Rusya’ya uzatmakta. Nihai durumda, bildiğimiz güçler dengesi üzerine kurulan girift ilişkiler ağı görüntüsü veren bir uluslararası düzen resmi ortaya çıkmaktadır.

Trump yönetimi, içeride Obama yönetimi sürecince Demokrat Parti pratikleri olan sağlık reformu, sosyal devlet harcamaları ve finansal regülasyon gibi bazı uygulamaların terk edildiği, yerine Cumhuriyetçilerin savunduğu savunma ve yüksek altyapı harcamalarında artış, iş dünyasına yönelik vergi indirimi ve finansal sektörün daha da serbestlik kazanacağı bir dönemi işaret etmektedir. Trump yönetimi ilk iş olarak Obama yönetimin Çin’e karşı bir hamle olarak kurguladığı Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı (TPP) iptal etti. Bu dönemde, ABD ve Çin’in karşılıklı hamleleri ile başlayan, diğer gelişmiş ülkelerin de (Hindistan, Japonya, Rusya, İngiltere) katılımı ve alacakları pozisyon ile birlikte şekillenecek olan küresel ticaret kurallarının yeniden yazılacağı daha sert günler beklemeliyiz.

Trump’ın kabinesindeki kilit isimler iş dünyası seçkinlerinden milyarderler ve emekli generallerden oluşuyor. İç politikaya yönelik atılan tüm adımlar (göçmen karşıtlığı gibi) Amerika’nın ekonomik olarak liderliğinin yeniden tesisini amaçlayan pragmatik açılımlardır. Kabinedeki stratejik, askeri ve ekonomik dengelerin de gösterdiği gibi dış politika ekibinin Amerika’nın dünya liderliği görevinden vazgeçeceğini bekleyemeyiz. Fakat diğer yönetimlerden farklı olarak bu yeni dış politika elitlerinin büyük güçler politikasını ve güçler dengesini yeniden kurgulayacağını ve bu noktada özellikle İngiltere ile Kıta Avrupası’nın, Rusya ile büyük Avrasya bölgesinde bir denge politikası takip edeceğini bekleyebiliriz.

Önümüzdeki dönemde, Avrupalı liderlerin Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin düşünecek epeyce vakitleri olacaktır. Çünkü AB bu dönemde kendi iç meseleleri (yükselen ırkçı söylem ve ekonomik problemler) ile ilgilenirken küresel meselelerle herhangi bir varlık gösteremeyecektir. Büyük hesaplaşmasının ise küresel ekonomik güç olarak Çin’in askeri ve siyasi olarak da gücünü gizlemediği Asya-Pasifik bölgesinde olacağını Trump yönetimi açıkça ifade etmektedir.

Günümüz dünya siyaseti bir önceki yüzyıldan farklı olarak güçler dengesi mekanizmasının henüz tam olarak oturmadığı ve dolayısıyla tam bir düzenden bahsedemediğiniz uluslararası sistem görünümündedir. Bu yüzyılda gerek ABD, gerekse Rusya ve Çin gibi büyük güçler için en öncelikli tehdit uluslararası güçler dengesinin olmayışıdır. Ukrayna, Libya ve en son olarak da Suriye krizleri tamamen büyük güçler arasında gerçekleşemeyen mutabakat ve bunun neticesinde uluslararası dengenin sağlanamamış olmasının sonuçlarıdır.

Uluslararası ilişkilerde aktörler arasındaki ekonomik işbirliği ve karşılıklı bağımlılık güvenlik ve jeopolitik kaygılar söz konusu olduğunda aktörler üzerinde bağlayıcı bir rolü olmayabiliyor. Ekonomik çıkarlar, siyasi ve jeopolitik hesaplar söz konusu olduğunda heba edilebiliyor. Çünkü uluslararası politika rasyonel aktörler olan devletlerin güvenlik, güç ve hayatta kalmak gibi daha hayati konularda birbirlerini yakından takip ettikleri ve ince hesapların eksik olmadığı bir sahne görünümündedir.

Hala bir geçiş dönemindeyiz ve bu dönem, realist bir pozisyon almayı bir önceki dönem olan Soğuk Savaş ve sonrası dönemin uluslararası kurumlarına bağlı kalmayıp Astana görüşmelerinde olduğu gibi çok taraflı oynamayı gerekli kılmaktadır. Aynı şekilde, İngiltere Başbakanı Theresa May’in ziyareti ile atılan ticari ve özellikle de stratejik adımlar da bu anlamda not edilmelidir.

Hâlihazırda, büyük güçler arasında karşılıklı pozisyonların netleşmiş olduğu bir dünya düzeninden bahsetmek mümkün değildir. Böylesi bir uluslararası sistemde, Türkiye için en uygun strateji realist bir duruş ve bunun gerekliliği olarak da sabit bir pozisyondan imtina etmek ve hatta olabildiğince kaçınmaktır.

necmettinozdin

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.