Etiket arşivi: Devlet

HACKER DOSYASI /// VİDEO : DEVLETİN HACKERLARI ve İSTİHBARAT-HACKER İLİŞKİSİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=FsaSc45BW_Q

Reklamlar

KÜRT SORUNU DOSYASI : DEVLET ELİYLE “KÜRDİSTAN”I KURUYORLAR, HÜK ÜMET HALA CART CURT EDİYOR /// YERSEN !!!!


YILMAZ ÖZDİL : Kürdistan bayrağı

​Sabah işe geldim.
Bilgisayarı açtım.
Mesaj yağmış…
“Kürdistan bayrağı tarihte ilk kez Türkiye’nin başkentinde Ankara Esenboğa Havalimanı’nda göndere çekildi, bu konuyu yazın lütfen.”

Nesini yazayım birader…

Pkk’nın tanık, TSK’nın sanık yapılmasına şaşmadın da, Kürdistan bayrağının dalgalanmasına mı hayret ettin?
“Diyarbakır’a karışırım” diyen Barzani’nin Akp kongresinde onur konuğu yapılmasından rahatsız olmadın da, Türkiye seninle gurur duyuyor diye alkışlanmasından rencide olmadın da, Kürdistan bayrağının göndere çekilmesini mi yadırgadın?

“Yaşasın Kürdistan, keşke sayın Öcalan da aramızda olsaydı” diyen Barzani’nin, başkanlık sarayını biz inşa etmedik mi?
Barzani’nin babasına anıt mezar dikmedik mi?
Kürdistan’ın başbakanlık binasını, içişleri bakanlığı binasını, merkez bankası binasını, üniversitelerini, altyapısını, alışveriş merkezlerini, toplu konutlarını, otellerini, parklarını biz yapmadık mı?
Kürdistan’ın havalimanlarını “milletin orasına koyacağım” diyen yandaş müteahhit yapmadı mı?
Barzani’nin yancısı Talabani “hiçbir pkklıyı Türkiye’ye teslim etmem, Türkiye’ye kedi bile vermem” derken, pkklıların ücretsiz tedavi edildiği hastaneleri biz yapmadık mı?
Kürdistan’da askeri faaliyet göstermeyelim diye kafamıza çuval geçirdiler… Teşekkür mahiyetinde, Kürdistan’daki Amerikan üssünü biz yapmadık mı? Kürdistan Amerikan Elçiliği’ni biz yapmadık mı?
Kendi vatandaşımıza 20 kuruştan verdiğimiz elektriği, Kürdistan’a yarı fiyatına, 10 kuruştan vermiyor muyuz?
Kürdistan’ın çöpçülük işini, çöp toplama işini biz yapmıyor muyuz?
Kürdistan silahlı kuvvetleri, takvimde başka gün yokmuş gibi, tam 29 Ekim’de, Cumhuriyet Bayramı’nda, topuyla füzesiyle Kürdistan bayraklarıyla, Türkiye topraklarında resmi geçit yapmadı mı?
Kürdistan silahlı kuvvetleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrak taşıyıcısı THY uçakları tarafından taşınmadı mı?
Kürdistan silahlı kuvvetlerinin yediği lahmacunun parasını bile Türkiye Cumhuriyeti devleti ödemedi mi?
TC silinirken, Pkk bayrağı serbest bırakılmadı mı?
Pkk bayrağıyla alakalı suç duyurusunu inceleyen savcılık “sarı kırmızı yeşil renkler pkk sembolü manasına gelmez, Senegal’in Gana’nın Kamerun’un bayrağı da yeşil kırmızı sarıdır” deyip, takipsizlik kararı vermedi mi?
Bodrum’a tatile gelen yabancı turist, dövmeciye girdi, omzuna Türk bayrağı yapılmasını istedi, dövmeci Türk bayrağı yerine Pkk bayrağı kazıdı, turist şikayetçi oldu, dava açtı ama… Hapis cezasına çarptırılan pkk’lı dövmeci, sayın hükümetimizin yargı paketiyle affa sokulmadı mı?
Akp’nin başbakanı “ulus devlet ayrıştırıcıdır, ulusçulukla hesaplaşma zamanı geldi, bana serok Ahmet diyorlar, bana biji serok Ahmet diyen dillerinize kurban olayım, Kobani’ye selam ediyorum, Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyorum” demedi mi?
Başbakan yardımcımız “Kandil’le direkt görüşülmesini arzuluyorum” demedi mi?
Tbmm başkanımız “Pkk bayrağı taşımayı suç olmaktan biz çıkardık” diye övünmedi mi?
Aynı Tbmm başkanımız “Abdullah Öcalan oruç tutardı, camiye giderdi, namazında niyazında çocuktu, kandırıldı” demedi mi? Gelmiş geçmiş en kanlı teröriste “zavallı apocuk” demeye getirmedi mi?
Akp milletvekili “pkk seçime girsin, seçilsin” demedi mi?
Akp milletvekili “bağımsız Kürdistan için silah kullanabilirsiniz” demedi mi?
Akp milletvekili “pkk terör örgütü değildir” demedi mi?
Akp genel başkan yardımcısı “Türk yoktur” demedi mi?
“Ulus devlet Allah’ın belasıdır, Türk kimliği bölücüdür, Türk bayrağı demeyelim Türkiyeli bayrağı diyelim, Öcalan çok karizmatik” diyenler, akil insan yapılmadı mı?
Türkülerinde “barutun kokusu düştü burnuma, dört bir yanı istiyorum dibinden patlatayım, tutmak istiyorum Kürdistanımı” diyen Şivan Perver’e, adeta “barış güvercini” muamelesi yapılmadı mı, Akp mitinginde düet yaptırılmadı mı?
Pkk’lılar Habur’da havai fişekle karşılanmadı mı?
Oslo’da masaya oturulmadı mı?
Apo’ya Diyarbakır meydanında Ulusa Sesleniş konuşması yaptırılmadı mı?
Pkk kurşunuyla tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş, şeref madalyalı subayımız, Pkk itirafçısının yalanıyla intihar ettirilmedi mi?
Diyarbakır Akp teşkilatı temsili mahkeme kurup, şeref madalyalı şehit binbaşıyı müebbet hapis cezasına çarptırmadı mı?
Şehit babasına hapis cezası verilmedi mi?
Gazilerin protezlerine haciz gelmedi mi?
Şehit tabutu, portakal kasası gibi, kamyonette taşınmadı mı?
10 şehidimiz toprağa verilirken, başbakanımız şarkıcılarla birlikte Somali’ye gidip, Somalililere moral vermedi mi? Sekiz şehidimiz toprağa verilirken, dışişleri bakanımız Myanmar’a gidip, Myanmarlılara ağlamadı mı? 15 şehidimiz varken, Akp milletvekili stadyumda sünnet düğünü yapmadı mı? Sekiz şehidimiz toprağa verilirken, genelkurmay başkanı hulusi bey nikah şahidi olmadı mı?
Akp borazanı haline getirilen anadolu ajansı, Murat Karayılan’ın Kandil’deki basın toplantısını canlı yayınlamadı mı?

Nesini yazayım…

Irak Kürdistan’ı birinci çinko.
Suriye Kürdistan’ı ikinci çinko.
Tombala’nın eli kulağında mı diyeyim?

Eminim hatırlarsanız… Sınırötesi harekat yapmamıza karşı çıkan Barzani “Türkiye bizim topraklarımıza girerse, savaş anlamına gelir, karşılık veririz” dediğinde, asrın liderimiz esip gürlemişti, “Barzani muhabatım değil, haddini aştı, terör örgütüne yataklık yapıyor, söylediği lafların altında ezilir, bizim kim olduğumuzu tarih iyi bilir, biz aşiret değiliz, bedeli çok ağır olur” demişti. Abdullah Gül hiddetlenmişti, Barzani için Washington’a telefon etmiş, “susturun şu adamı, yoksa biz susturmasını biliriz” demişti. Bülent Arınç ağır konuşmuştu, “verdiğimiz ekmek bile hâlâ Barzani’nin kursağında duruyor, uyarıyorum, perişan olur” demişti. Akp grup başkanvekili tehdit etmişti, “Barzani’nin ağzından çıkanı kulağı duysun, sabrımızı taşırmasın, sonu Saddam’ın sonuna benzer” demişti. Sayın basınımız “Ortadoğu’nun dansözü, küstah Barzani, kukla Barzani, Osmanlı tokadı istiyor, günah bizden gitti, Barzani kaşınıyor, Barzani kudurdu” manşetleri atmıştı.

Breh breh breh…
Şimdi aynı Barzani, asrın liderimiz tarafından Mabeyn Köşkü’nde, binali bey tarafından da Çankaya Köşkü’nde ağırlandı mı diyeyim?

Devlet püskevit oldu mu diyeyim?

Bunların hepsi milletin gözünün önünde yaşanıyor… Sonra dönüp, aynı milletin gözünün içine baka baka “hayır diyenler pkklıdır” diyorlar mı diyeyim?

Bu kafayla gidelim, referandumda aynen devam edelim, Kürdistan bayrağını göndere çekerken, bari Türk bayrağını indirmediklerine şükredelim mi diyeyim?

BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI : Burjuva devlet bir vampire dönüşürken…


Burjuva devlet bir vampire dönüşürken…

Devlet artık bildik devlet olmaktan çıkıyor, geleneksel işlevlerine yabancılaşıyor ve giderek toplumun kanını emen bir vampire dönüşüyor… Görünen o ki, dev şirketlere büyük elçi atanması için uzun zaman gerekmeyecek…

Yıllar önce bir politikacı: “Hocam, özelleştirmeye niye karşı çıkıyorsunuz. Ne güzel işte, zarar eden bu kurumlar, bu işletmeler satılacak, o parayla yenileri kurulacak” demişti. Aslında özelleştirme lehine ileri sürülen gerekçelerin hiç bir inandırıcılığı olmadığını, asıl amacın sermaye sınıfına değer (varlık) aktarmak olduğunu, hiç bir kapitalistin zarar eden bir şirketi, bir kamu kurumunu satın almayı aklından bile geçirmeyeceğini, bu kurumların bidayette kâr etsinler diye kurulmadığını, istenirse pekâlâ verimli bir işleyişe kavuşturulabileceğini, kaldı ki, “verimliliğin” herkes için aynı anlama gelmediğini, bu kurumların bu toplumun insanlarının verdikleri vergilerle kurulduğunu, hepimize, kamuya ait olduklarını, bunları bizden habersiz birilerine peşkeş çekmenin kabul edilebilir olmadığını, vb.” anlatmaya çalışmıştım…

İÇ KOLONİZASYON

Özelleştiriyorlar zira sistem içine sürüklendiği “yapısal krizden” bir türlü çıkamıyor, dolayısıyla sermaye değerlenme sorunuyla karşı karşıya… Böylesi bir ortamda hazır bir pazarı olan kamu işletmelerine ve kamu hizmeti veren kurumlara el koymak sermaye sınıfı için bir çözüm yolu olarak görünüyor. Başka türlü söylersek, bir tür “iç fetih” veya “iç kolonizasyon” söz konusu…

Ziraat Bankası, BOTAŞ, PTT, BİST, TÜRKSAT, ETİ Maden, Çaykur ve Borsa İstanbul’un, Türkiye Varlık Fonu’na devredildiğini duyduğumda, devlet yapısının ve devlet-sermaye ilişkisinin yeni bir nitelik kazandığını, yeni bir eşğin daha aşıldığını düşündüm… Neoliberal küreselleşme çağında devletin yegane misyonu, sermaye sınıfının tek yanlı çıkarını gerçekleştirmektir. Tabii her ülkede, her devlette olaylar aynı yoğunlukta ve aynı biçimde yaşanmaz. Fakat, Türkiye’de ondan fazlası söz konusu. Burjuva yasallığı külliyen by-pass ediliyor. Artık devlet ‘bildik’ devlet olmaktan çıkmış bulunuyor. Standart burjuva devletin yerini, mafyalaşmış/çeteleşmiş bir yapı ve işleyiş alıyor. Dolayısıyla “Anayasa dayatmasını” bu bütünlük içinde kavramak gerekir… Bu kurumların Varlık Fonuna devredilmesi, özelleştirilmelerinin (yağmalanmarının, talan edilmelerinin) ilk adımı demeye geliyor. Başka türlü söylersek, yerli-yabancı (ki, orada kimin eli kimin cebinde belli değildir) “işbitirici kapitalistlere” peşkeş çekilmelerinin yolu açılmış oluyor. Bunların denetimden ve vergiden muaf bir statüye kavuşturulmalarının başkaca bi izahı olamaz…

DEVLET HAZİNESİNDEN CUMHURBAŞKANLIĞI HAZİNESİNE

Gerçek durum böyle ama başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş, bu operasyonun söz kounusu kurumların “daha iyi, daha etkin yönetimi için yapıldığını” söyledi. Tabii başbakan yardımcısının “etkin yönetimden” neyi kastettiği ilgili herkesin malûmudur… Aslında ikiyüzlülüğü sevmeyen biri, her halde “biz bu kurumları “iş bitiriciler taifesi” (toplumun işini bitirenler densin) daha kolay yağmalasın, talan etsin diye yaptık” derdi.. Aslında bu, Osmanlı İmparatorluğunu XXI’inci yüzyılda ihya etmek isteyen AKP’nin son marifeti… Osmanlı İmparatorluğunda iki türlü hazine vardı: Hazine-i Hassa ve Hazine-i Hümayun. Hazine-i Hassa padişahın özel hazinesiydi. Padişah o hazineyi istediği gibi kullanırdı. Ebette Hazine-i Hümayun da Padişaha bağlıydı ama Vezir-i Azam tarafından yönetilirdi.. Varlık Fonuyla Hazine-i Hassa’nın bir versiyonunu devreye sokmak istedikleri anlaşılıyor. Eğer anayasa değişikliği kabul edilirse, artık Vezir-i azamın karşılığı olan başbakanlık da olmayacağı için, bir tek saray hazinesi olacak… Devlet hazinesinden cumhurbaşkanlığı hazinesine (saray hazinesine densin) bir transfer yaparak, dayatmak istedikleri tek adam rejiminin alt-yapısını oluşturmak istiyorlar…

Osmanlı İmparatorluğunda dış fetihler, dış yağma ve talan zora girdiğinde, iç fetihe yönelmek esastı. Bu amaçla haraçlar (vergiler) sürekli artırılırdı. AKP geride kalan 14-15 yılda sermayeye peşkeş çekilmemiş, yağmalanmamış, talan edilmemiş bir şey bırakmadı. Özelleştirmeler, ‘Yap-İşlet-Devret’ ve şimdilerde de ‘Kamu-Özel İşbirliği’ (KÖİ) ile yağma ve talan yeni bir ivme kazanmış görünüyor. Artık şirketlere kâr garantisi veriliyor ki, bu, kapitalistleri maaşa bağlamaktır. Bu uygulama kapitalist (girişimci) tanımını da değiştiriyor.. Malûm, kapitalist girişimci (müteşebbis) risk alandır. Velhasıl, tam bir miras yedi mantığıyla hareket ediyorlar. İnsan havsalasını zorlayan bir yağma ve talan hız kesmeden yol alıyor…

Türkiye’de siyaset, oldum olası bütçenin ve hazinenin yağmalanması için yapılan bir şeydir ama AKP ölçüyü iyiden iyiye kaçırdı. AKP döneminde imar faaliyeti tam bir yıkıma ve yok etmeye dönüştü. Oysa imar, Arapça ümrân’dan türeme bir kelime: 1. Ma’murluk, bayındırlık, bayındırlaşma; 2. Medeniyet, ilerleme, refah ve saadet, mutluluk anlamlarını içeriyor. Bir bütün olarak insanların ve toplumun durumunun iyileşmesi, bir üst aşamaya yükselmesi, uygarlaşması demeye geliyor. AKP’nin yaptığıysa tam bir yıkım ve yok etme operasyonu… Ne var ne yoksa, betonlaştırıyorlar, asfaltlaştırıyorlar. Yol, köprü, tünel, konut yapılmamış, yağmalanmamış bir karış yer bırakmamaya yeminliler. Ne yazık ki, insanlar bu güne kadar bu saldırı karşısında etkin bir karşı duruş ortaya koymayı başaramadı.

VAMPİRE DÖNÜŞEN DEVLET

Bu gün dünya artık finans baronlarının (parası olan, parayı manipüle edebilenlerin) çiftliği haline gelmiş bulunuyor, politikacılar da sadece finansın hizmetinde veya finansın bir parçası… “Bal tutan parmağını yalar” denmiştir… Artık finans baronlarının, parası olanların dünyasında yaşıyoruz… Her şey finans tekelleri için ve her şeye onlar karar veriyor. Bu durum geleneksel politik yönetici sınıfın sınırlı “meşruiyetini” de yok ediyor. Bu sınıf daha şimdiden paranteze alınmış sayılabilir. Böylesi bir ortamda oynanan “demokrasi oyununun” da artık hiç bir inandırıcılığı yok. Siyasi partilerin, seçimlerin, parlamentoların artık kitleleri adatma/oyalama yetenekleri aşınmış bulunuyor. Devlet, büyüklü-küçüklü hırsızların elinde tam bir baskı-şiddet-terör aygıtına dönüşüyor. Başka türlü söylersek, burjuva devlet insanların kanını emen birer vampire dönüşmekte… Ne demek istediğimi görmek için, Türkiye’de son bir kaç yılda yapılanları şöyle bir hatırlamak yeterli… Anayasa değişikliğiyle neyin amaçlandığı da…

Esasen sorunun kökü derinlerde. Kapitalizmin etiği yoktur veya “ahlâk dışıdır”, (amoral) denmiştir. Oysa etik, sınır demektir, potansiyel olarak yapılabilir olanı yapmamak, sakınmaktır. Kapitalizmin bir ahlâkı yoktur ama eski dönemlerden miras kalan antropolojik ahlâkı da yok ediyor, akıl almaz bir meta fetişizmi ortaya çıkarıyor ve her türlü değer, değer ölçüsü, nîrengi noktası yok oluyor.

BURJUVA DEVLETİN DÖNÜŞÜMÜ

Şimdilerde devletlerin bazı işlevlerini şirketler, “iş dünyası” üstleniyor ki, bu bilinen anlamdaki burjuva devletin ‘dönüşmesidir’… Aslında özelleştirme, devletin en vazgeçilmez işlevlerini de kapsamaya başladı. Bu, devletin metamorfoza uğramasıdır. Artık şirket mantığı tüm devlet kurumlarına sirayet ediyor. “Hukukun by-pass edilmesi, özel güvenlik, “özel ordular”, vb. olacakların habercisi… Daha 1938 yılında dönemin ABD başkanı Franklin D. Roosevelt, Senato’ya gönderdiği bir uyarıda, “Eğer halk, özel iktidarın, özel çıkarların devletten daha güçlü hale gelmesine göz yumarsa, bu demokrasinin ve demokratik devletin sonu olur ve esas itibariyle faşizmden başkası değildir” demişti.
Yakın zamanda medyaya yansıyan önemli bir haber gözden kaçtı: Danimarkalı bir bakan, Google, Apple, Amazon, Facebook gibi şirketlerle diplomatik ilişki kuracaklarını açıkladı: “Artık bundan böyle Google, Apple veya Amazon diplomatik ilişkiler kurulması gereken yeni uluslar olarak görülmelidir” dedi… Görünen o ki, dev şirketlere büyük elçi atanması için uzun zaman gerekmeyecek…

Buraya kadar söylenenlerden burjuva devletin sonu geldi sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Zira, devlet olmadan ne kapitalizm, ne de sermaye sınıfı var olabilir. Ama, devlet artık bildik devlet olmaktan çıkıyor, geleneksel işlevlerine yabancılaşıyor ve giderek toplumun kanını emen bir vampire dönüşüyor. Dolayısıyla neden söz ettiğini bilmek önemlidir…

* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar’ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI : TÜRK DEVLET ANLAYIŞI VE OSMAN TURAN


TÜRK DEVLET ANLAYIŞI VE OSMAN TURAN

Sahasının büyük âlimi, rahmetli Osman Turan Hoca’nın kaleme aldığı “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi”, bugün bütün Türk tarihçileri için kaynak eser vazifesini gören bir başyapıt diyebiliriz. Onun büyük bir titizlik ve sezgiyle yazdığı bu kitap Türk kültürü üzerine ortaya konan pek çok çalışmanın ışığı olmuştur. Biz de şimdiye değin Türk kültürüne yönelik araştırmalarımızda rahmetli hocamızın başta bu eseri olmakla birlikte sayısız incelemelerinden yararlandık.

Prof. Dr. Osman Turan (1914-1978), esas itibarıyla hepimizin bildiği gibi Selçuklu çağı uzmanıdır. Bu alanda yazdıklarıyla abideleşmiş olan hocamızın, benim için yol gösterici çalışmaları yukarıda da belirttiğim üzere “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” ile “Oniki Hayvanlı Türk Takvimi” adlı eseridir. Bu ikinci araştırmasıyla Doktor unvanını alan Osman Turan, burada günümüzde dahi Türkler tarafından kullanılan hayvan takviminin menşei ve hususiyetlerine değinir. O, bunun Türklerin milli takvimi olduğunu ortaya koyar. Bilindiği gibi bu takvimde zaman 12, 60 ve 180 yıllık daireler halinde de dönüyordu. Üçyüz altmış beş günlük dilime yıl deniyordu, bunun da yıldız/yılduz kelimesiyle alâkalı olduğunu ileri sürenler vardır. Bu takvim hususunda Kaşgarlı’dan öğrendiğimize göre, birinci yıl sıçan, sonra ut (öküz), pars, tavşan, lu (yada nek/ejder, timsah), yılan, yunt (at), koyun, biçin (maymun), tavuk, it, tonguz (lagzın/domuz) gelir. Yılın ilk ayı bahara tesadüf eder ki, bugün Nevruz olarak bilinir.

Belki bu vesile ile kendisini örnek aldığım ve izinden yürümeye çalıştığım, yine Allah’ın rahmetine kavuşan bir diğer hocam olan Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in bir sözünü anmadan geçemeyeceğim. O meşhur “Türk Mitolojisi” adlı eserinde şöyle diyor: “Türk kültürü ve Türkçe, yağmaya uğramış bir mal gibidir. Elinde delil olsun, olmasın herkes ondan bir parçayı alıp, başka kültürlere mal ediyor”. Herkesin şahit olduğu üzere kendi kültürümüze ve benliğimize sahiplenemediğimizden zaman zaman elin oğlu çıkıyor, bize ait ne varsa kendisine yamayabiliyor. Dolayısıyla bizler, bu büyük âlimler sayesinde tarihimizi ve kültürümüzü öğrendik. Türk milleti olarak onlara çok şey borçluyuz.

Türk devlet yapısını başta Türk yazıtları ve diğer kaynaklara göre incelediğimizde Türk Devletinin somut bir varlık olduğunu, mevkilerin gökten yere doğru indiğini sağa, sola, öne ve arkaya dağıldığını görürüz. Hâkimiyetin bu şekil bir silsile takip etmesi Börü Tonga’nın (Mo-tun) unvanındaki “Tengri-kut” sözünde de yatmaktadır. Bütün bunlar Türk ülkesinde, devletin en yüksek makamından, en aşağıdaki görevlisine kadar muazzam bir emir-komuta zincirinin var olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla bu karizmatik hâkimiyetin başlıca hususiyetlerinden biri de, kağan vazifesinde liyâkat göstermediği takdirde, otoritesinin kaybolabileceğidir. Yani Tanrı tarafından, Tanrı’nın izniyle tahta çıkan kağanlar, bu görevlerini lâyıkıyla yerine getiremezlerse, uzun süre başta duramıyorlardı.

Türk devlet ve hâkimiyet mefhumunun temelinde, cihânşûmûl, yani bütün cihanı içine alan bir devlet fikri bulunur. Türk devletinin esas amacı, “Tört bulung” üzerinde Türklerin kutsal hâkimiyetini sağlamak ve “güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” her tarafa Türk adaletini yaymaktır. Bunu eski Türk inanç sistemiyle de birleştirenler vardır. Osman Turan Hocamız’ın belirttiği üzere, tarihin derinliklerinden beridir Tanrı’ya bağlı bulunan Türkler, O’nun seçkin bir kavmi olduklarına ve Tanrı tarafından korunduklarına inanıyorlar, Türk hakanları Allah’ın cihan hakimiyetini kurmakla kendilerini görevlendirdiklerini düşünüyorlardı.

Tarihte her iki Roma’ya da baş eğdiren büyük Hun önderi Yılduz Kağan 408 sıralarında, Bizans’ın Trakya valisi ile yaptığı bir barış görüşmesinde; “güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her tarafı fethedebilirim” diyerek sınırsız gücüne dikkat çekiyordu. Ondan yaklaşık 166 yıl sonra, soylu torunlarından Türk Şad (İstemi Yabgu’nun oğlu) tıpkı onun gibi, yine Bizans elçilerine “güneşin doğduğu yerden, batı sınırlarına kadar her yer bize tabidir” diyordu. İki Türk beyinin birbirlerinden habersiz, böyle sözler sarf-etmeleri, elbette ki tesadüfi bir olay değildir. Bu telakkilerin hepsi, Türk cihan hâkimiyeti ile bağlantılı şeylerdir. 6. asrın sonlarında Avar hakanı da Bizanslılara şöyle diyordu: “Bütün milletlerin başıyım, güneş benim üzerimde doğuyor ve yakında bana itaat etmeyen kimse kalmayacak”. İşte buna binaen Prof. Dr. Osman Turan “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” adlı bu muazzam eserinde; “devlet-i ebed müddet” şuurunun çok mükemmel bir şekilde hafızalara kazındığını, bu muazzam devletin de yer yüzünde bazı vazifeleri olduğunu ortaya koyar.

Bu anlayış ve görüş yani Tanrı’nın adı ve adaletini hâkim kılma Türklerden, Moğollara da yansımıştır. Bu durum İlhanlı hükümdarının, Şam meliki Nasır’a yazdığı mektupta çok açık bir şekilde beliriyor. Hülagu’ya atfedilen bu sözler şöyledir: “… malumdur ki biz Tanrı’nın ordusuyuz, Tanrı bizi öfkesinden yaratmıştır. O, bizi gazabını çekmiş bir kavmin üzerine musallat etmiştir. Dualarınız boşunadır. Çünkü siz haram yiyor, bid’atlarda bulunuyorsunuz. İmandan ve Tanrı’dan uzaklaşıyorsunuz… Sapıklığın, düşkünlüğün, horluğun ve kötü işin tutsağısınız. Doğudan batıya kadar olan mülklerin sahipleriyiz.”.

Netice itibarıyla Türk denen bu savaşçı kavmin işi sadece kılıç sallayıp, harp yapmak değildi. Onun başlıca görevleri, Tanrı’nın verdiği devlet ve güç ile Tanrı adına dünya nizamını kurmaktır. Bu Türk devletinin başlangıcından, bu güne kadar devam etmiş bir dünya görüşüdür ki, Osman Turan da eserlerinde bu konunun üzerine basa basa durur.

Kök Türk Yazıtlarında Türk cihân hâkimiyeti anlayışının en güzel örneklerine rastlamamız mümkündür. Ancak şurası da vardır ki, Kök Türkler dünya düzeni için mücadeleye girişmeden önce, kendi içlerinde huzur ve istikrarı sağlamışlardı. Bu da “yaradılış destanı” ile ilahî bir şekle sokuluyordu: “Üze Kök Tengri asra yagız yer kılundukda ikin ara kişi oglı kılınmış. Kişi oglınta üze eçüm-apam Bumın Kagan, İstemi Kagan olurmış; olurıpan Türk bodunıng ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş”. Bu durum günümüz devlet yapıları için de geçerlidir. Dünyada saygın bir yere sahip olmanın yolu, önce halkın kendi arasında birliği kurmasına bağlıdır. Böylelikle daha güçlü olunur ve karşıdakilere bu hissettirebilir.

Kendi içerisindeki düzen sağlandıktan sonra Bilge Kağan doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar bütün kavimleri itaate alarak, bir otorite tesis ettiğini, şu şekilde dile getirmişti: “Türgiş kağanı benim milletimden, yani Türk’dü. Bilmediği, yanıldığı ve suç işlediği için Türgişlerin kağanı, bakanları, beyleri de öldü. On Ok halkı eziyet çekti. Atalarımızın kazanmış olduğu topraklar sahipsiz kalmasın diye, Az halkını düzenleyip, tanzim ettim. Bu sırada Kırgız Bars, beğ idi. Kağan adını burada biz layık gördük. Küçük kız kardeşimi prenses olarak verdik. Kendisi yanıldı ve öldü. Halkı kul-köle oldu. Kögmen ülkesi sahipsiz kalmasın diye Az ve Kırgız halkını da düzene soktuk”.

Bilindiği gibi Arap orduları, Maveraünnehir çevresinde giriştikleri hareket sırasında bu bölgedeki idarî yapıya ve intizama büyük ölçüde darbe vurmuşlardı. Bu yüzden meydana gelen yönetim boşluğuna nihayet vermek amacıyla, Türk ordularının 710 yılı sonlarında Sogd bölgesine bir sefer yaptıkları Kök Türk Yazıtlarında; “Sogd halkını düzene sokmak için Yinçü Ögüz geçilerek, Temir Kapı’ya kadar ordu sevkettik”, diye anılmaktadır. Vatandaşı ister Türk olsun, ister olmasın hükümdar, onun herşeyinden kendini mesul tutardı. Dolayısıyla eski Türk hakanı ülkesinin sınırları içerisinde hiçbir yerde huzursuzluğa göz yummazdı. Gerektiğinde devletin güler yüzünü, gerektiğinde de sert duruşunu göstererek sukûneti sağlardı.

Çok dindar bir hükümdar olarak tanınan Sultan Gazneli Mahmud’un malının ve mülkünün haddi-hesabının olmadığı malûmdur. O, ülkesinin sınırları içerisindeki herkesin can güvenliğini düşünürdü. Bir keresinde Hindistan’a giden bir kervanın yolda soyulması üzerine, bu olayda mallarını yitiren bir kadının; “kontrol edemeyeceğin yerleri niye alıyorsun” demesi yüzünden, bundan sonra topraklarından geçen bütün kervanların korunacağını duyurduğunu biliyoruz.

Yine buna bağlı olarak tarihi bir notu da daha aktarmak istiyoruz. Birgün çeşitli milletlere mensup bir tüccar kafilesi, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1192-1211) huzuruna gelerek, Antalya’nın Frenk hâkimini şikayette bulunurlar. Çalışıp, kazandıkları, çocuklarının rızkına Antalya limanında el konulduğunu, üstüne üstlük Frenk valinin küstahça; “şu anda adil sultan haşmet ve gurur içinde, Konya’da saltanat tahtı üzerinde oturmaktadır. Mazlumları korumak için adalet sofrasını yaymıştır. Onun yanına gidin, davanızı anlatın da asker toplayıp, sizin derdinizin dermanını bulsun. Mallarınızı yağmadan kurtarsın, size geri versin”, diye alay eder. Sultan Gıyaseddin bunları duyunca, çok hiddetlenmiş; “mallarınızı geri alıp, onları eksiksiz olarak size vermeden yerime oturmayacağım. Bulunamayan eşyanızı da hazinemden karşılayacağım, saltanat bayrakları Antalya’ya hareket edince, onlarla işimiz olacak”, demiş ve Antalya üzerine yürümüştür. Nihayet bu şehir zaptolunarak, bölgedeki haksızlık ve hukuksuzluklar sona erdi. Bu yüksek düşünceli Türk hükümdarı hem dünyadaki gerçek görevini yerine getirme, hem de sözünü tutmanın huzuru içinde, Konya’ya döndü.

Tarihte kendi tebasına ve bütün insanlığa karşı sorumluluk duyan, ulvî bir anlayışla hareket eden bir devlete ve örneklerine az rastlanır. İşte bu mesuliyet anlayışı, Türk’ün cihan hâkimiyeti mefkûresi ve insanlık sevgisinden doğmaktadır.

Bu cihân hâkimiyeti anlayışı bilindiği üzere, daha sonraki yüzyıllarda, özellikle İslamiyet ile birlikte cihâd fikri şekline dönüşmüş, temeli tarihin çok eski devirlerine kadar inen, bu Türk adaletini yayma ve uygulama ülküsü, dinî bir tezahür şeklinde daha da kuvvetlenerek uygulanmaya çalışılmıştır ki, eserlerinde bu konuyu da titizlikle inceleyen Prof. Dr. Osman Turan şöyle bir tespitte bulunmaktadır: Esasında Türk cihan hakimiyeti adalete, insanlık duygusuna ve milletlerin arzusuna dayanmasa idi Türk kudretinin tarih boyunca yaşaması da mümkün olmazdı. Türk idaresinin Avrupalılardan farkı, yabancılara ikinci sınıf insan veya köle muamelesi yapılmasıydı.

Osman Turan, Türk devlet anlayışını özünü meydana getiren Tanrı-Kut ilişkisini yerinde tespit edebilen ender şahıslardan birisidir ki, bilindiği üzere eski Türk devletinde siyasi iktidar “kut” kelimesi ile karşılık bulmuştur. Yani Kut’un sahibi olan devletin de hâkimidir. Kök Türk Yazıtlarına baktığımızda, “kut” ve “kutluluk” Türk kağanlarına, dolayısıyla hükümdar ailesine ve kişilere Tanrı tarafından bağışlanmaktadır. Türk kültür tarihinin abidelerinden birisi olan Kutadgu Bilig’de kut’un mahiyeti: “Fazilet ve kısmet kutdan doğar, beyliğe giden yol ondan geçer, herşey kut’un eli altındadır” diye, belirtiliyor. Kök Türk tarihinden hatırlayacağımız üzere, İl-teriş Kağan’ın ölümünden sonra belki de kısa bir müddet devletin başına geçen İl Bilge Katun’un iktidarı da “kut” ile şöyle açıklanmaktadır ki, Bilge Kağan: “Umay’a benzeyen annem katunun devleti (kutu) sayesinde, küçük erkek kardeşim Köl Tigin er adını aldı”, diyor. Bundan yola çıkarak Osman Turan Hoca; Türk tarihinde devletin kutsiyeti ve hükümdarın babalık sıfatı bu düşüncenin mahsulüdür, dedikten sonra nihayet, nizam-ı alem davasının din, devlet, vatan ve millet gibi dört mukaddes unsura dayandığına, işaret eder.

Türk tarihini bir bütünlük içerisinde düşünen Prof. Dr. Osman Turan, Türklerdeki devlet anlayışı ve bağlılığının çok köklü bir manevi yapıdan geldiğini, yönetenlerle, yönetilenler arasında mükemmel bir anlayış olduğunu vurgular ki; bu sistemde herkes görevini layıkıyla yerine getirmekteydi. Bu düşünceye sadık kalındığı müddetçe Türk devletlerinin bünyesi sağlam olmuştur. Herkesin tek bir amacı vardı, o da kimseye muhtaç olmadan, bağımsız bir şekilde yaşamak idi. Kiçik Kutlug Alp Yabgu’nun, Kür Şad’ın, Enver Paşa’nın, Şahin Bey’in şehâdetleri hep bu büyük milletin hürriyeti içindir. İşte bu yüzden tarih, kahramanların hayat hikâyesidir.

Bize göre, Osman Turan’ın son devir Türk tarihçilerinin en büyüklerinden birisi olmasının ana sebebi, onun Türk kültürünü çok iyi bilmesiyle beraber, eski Türk tarihine de vakıf bulunmasıdır.

Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ

Töre Dergisi, Sayı 3, Ankara 2012

TARİH : OSMANLI KLASİK ÇAĞINDA HANEDAN, DEVLET VE TOPLUM


image00384

osmanli klask ainda hanedan devlet ve toplum

TARİH : OSMANLI KLASİK ÇAĞINDA HANEDAN, DEVLET VE TOPLUM


osmanli-klasik-caginda-hanedan-devlet-ve-toplum

İSTİHBARAT DOSYASI /// ERKAN MACİT : DEVLETLERİ ÇÖKERTEN CASUSLAR


DEVLETLERİ ÇÖKERTEN CASUSLAR

Erkan MACİT

Casusluğun tarihi de en az insanoğlunun kendisi kadar eski. Öğrenme ve gizleri ortaya çıkarma güdüsü insan yaradılışının bir parçası olsa gerek, tarihin her döneminde haber alma ihtiyacı olmuş, sonuç olarak casuslar ve bunları yönlendiren organizasyonlar vücut bulmuştur. Kendini güvende hissetmek ve bilginin getireceği güce sahip olmak isteyenler, her zaman bunu elde etmenin savaşını vermişlerdir. Bundan hareketle, bilinen ‘diğerinin’ aksine, casusluğun gerçek anlamda ilk meslek olduğu bile iddia edilebilir.

Organize casusluğun ilk olarak ne zaman başladığına dair rivayetler mevcut. Tevrat’daki Yeşua’nın vaadedilmiş topraklara yaptığı yolculuğu, şehrin ele geçirilmesini kolaylaştırmak için Eriha’ya iki kişinin gönderilmesini göz önünde bulundurursak, ‘insanoğlunun kendisi kadar eski olma’ iddiasını destekleyebiliriz sanırım. İran destanlarında, Iran-Turan savaşlarının arkasında casuslar olduğundan dem vurulur. Hatta Orhun yazıtlarında bile, toplum içinde huzursuzluk yaymaya çalışan, günümüzün tabiriyle ‘ajan provokatörlere’ karşı uyanık olunması gerektiğine işaret edilir. Ama kesin olan bir şey var: Düşmanı mağlup etmek için gizli yollardan bilgi toplama ihtiyacının, dünyanın her döneminde, tarihin her diliminde mevcut bulunması.

Dalilah: Filistinli Kadın Casus

Casusluk mesleğinin ya da bilincinin ne kadar eskilere gittiğini göstermesi açısından, İsrail efsanelerinden olan Samson ve Dalilah’ın hikayesi oldukça ilginç bir örnek teşkil eder.

Rivayetlere göre, oldukça güzel bir kadın olan Dcdilah, İsrail milleti arasında casusluk yapıp, İsraillilerin efsanevi kahramanı Samson’u safdışı bırakarak, istihbarat tarihinin bilinen ilk kahramanlarından biri olmuştur.

M.O. 1100’lü yıllarda vadedilmiş topraklar üzerindeki Filis- tin-lsrail mücadelesi tüm hızıyla devam ediyordu. İsrailli bir çift, uzun zamandır evli olmalarına rağmen çocuk sahibi olamıyor, bunun için sürekli Allah’a yakarıyorlardı… Bir gün kendilerine bir melek göründü ve yakında bir çocukları olacağını müjdeledi. Ama tek bir şartla: İnsanüstü kuvvetiyle nam salacak ve İsrail milletine büyük iyiliği dokunacak olan bu çocuğun saçları asla kesilmeyecekti, çünkü eşsiz gücünü saçlarından alacaktı. Samson ismi verilen çocuk hızla serpildi. Sınırsız gücü ile ilgili hikayeler dört bir yana yayıldı. Elleriyle bir aslanı bile öl- dürebiliyordu. Filistinlilerle yapılan savaşlarda tek başına bir orduydu adeta. Savaşlardan devamlı mağlup çıkan İsrail milletinin yüzünü güldürecek kahraman nihayet gelmişti. Ölü bir eşeğin çene kemiğiyle bin Filistinliyi birden öldürdüğü rivayet ediliyordu. Filistinlilerin evlerini ve tarlalarını ateşe veriyor, adeta onlara dünyayı dar ediyordu. Üstün güçleri olduğu için de bir türlü mağlup edilemiyordu. İsraillileri bölgenin tek hakimi yaptı. Saçlarından aldığı güç, bu hakimiyetin sigortasıydı. Onu savaş meydanında mağlup edemeyeceklerini anlayan Filistinliler, tarihin ilk ‘cinsel espiyonaj’ olayını gerçekleştirmeye karar verdiler. Filistin’in en güzel kadınlarından birini sarayına yolladılar. Kadın bir şekilde Samson’un sınırsız gücünün sırrını ortaya çıkarmakla görevliydi. Güzelliğiyle aklını çeldi ve onu evlenmeye ikna etti. Düğün merasiminde Samson, Filistinli davetlilere bir bilmece soracağını, bilemediği takdirde hepsini öldüreceğini söyledi. Filistinli eşi bir gece öncesinden Samson’dan bilmecenin cevabını öğrendiği için, bunu arkadaşlarına fısıldamıştı. Doğru cevabı alan Samson, ihanete uğradığını ve ‘bilgi sızdırıldığını’ anladı ve herkesi öldürdü. Kadını da sarayından kovdu. Operasyonun ilk kısmı başarısız olmuştu ama, Filistinlilerin pes etmeye niyeti yoktu. Samson’un güzel kadınlara olan zaafını keşfetmişlerdi. (Bu zaaf kendisinden yüzlerce yd sonra gelecek bir- çok önemli ismin de çoruna mal olacaktı.) Bir müddet sonra ilk kadının kendisinden daha güzel kızkardeşi Dalilah’a görev verildi. Dalilah da kısa sürede Samson’u baştan çıkarttı ve gücünü, uzun saçlarından aldığını keşfetti. Bir gece onu sarhoş ederek saçlarını kesti ve gözlerini de oydu. (Bazı kaynaklar sadece saçlarını kestiğini belirtir.) Filistinli askerlerin yardımıyla da zincire vurdu. Efsane Samson yolun sonuna gelmişti. Dalilah gerçekleştirdiği cinsel istihbarat sonucu 1100 gümüşle ödüllendirildi.

Ne Dalilah, cinselliğini istihbarat için kullanan ilk kadın, ne de Samson, kadınlara düşkünlüğünü canıyla ödeyecek ilk erkek olacaktır…

İngiliz İstihbarat Dünyası ve ‘Robinson Crusoe’

Şu hepimizin hani okuduğu “Robinson Crusoe” ve Moll Flanders gibi dünya klasikleri arasına girmiş eserlerin İngiliz yazarı ünlü romancı Daniel DeFoe tam anlamı ile bir macera adamıydı. Tabii ki bu kitabın sayfalarında kendisine yer bulduğu için de, iyi bir casus!

Daniel DeFoe ticaretle uğraşmış, başarısız olarak iflas etmişti. Hatta bu yüzden bir müddet hapis de yattı. Bir ara alacaklılarından kaçmak için Andreu) Moreton takma ismiyle yaşadı. Ticari hayatta başarısız olmasına rağmen oldukça zeki biri olan DeFoe, sonunda para kazanmak için casusluk yapmaya karar verdi. Bu işin hakkını öylesine iyi verdi ki, yazarlığı bir kenara, halen ‘Ingiliz İstihbarat Dünyası’nın babası olarak anılır!

Londra’da doğup büyüyen DeFoe iyi bir eğitimin ardından 1683’de tüccar olarak iş dünyasına atıldı. Monmouth Dü- kü’nün gerçekleştirdiği ayaklanmaya katıldığı için az daha idam ediliyordu, canını zor kurtardı. Bu olayın ardından işleri kötüye gitti ve iflas etti. Borçlarından dolayı girdiği hapisten çıktıktan sonra, geçimini sağlamak için kalemine sarıldı. Dini ve politik konularda yazılar yazıyordu. Ama 1702’de yazdığı ‘Shortest Way with Dissenters’ (Muhaliflerle Kestirmeden) isimli eseriyle, dönemin İngiltere’si şimdiki kadar demokrat olmadığından olsa gerek, bir kez daha hapsi boyladı. Pratik zekalı DeFoe, hapisten kurtulmanın en kestirme yolunun, çok eleştirdiği hükümet adına çalışmaktan geçtiğini görmüştü. Bunun için seçtiği yol, casusluk olacaktı.

1702’de, dönemin en parlak politikacılarından Avam Kamarası üyesi Robert Harley’e bir mektup yazarak yardım istedi. DeFoe’nin eserlerini beğenen Harley, kulis yaparak Kraliçe An- ne’in DeFoe’yi affetmesini sağladı. Newgate hapishanesinden çıkan DeFoe, Harley’e düşüncesini açtı. Harley de gizli kapaklı işlere çok meraklıydı. DeFoe’nin teklifini kendi gizli servisine örnek olarak kullanacaktı.

‘The Earl of Cowper’ isimli eserinde Harley için şöyle yazıyordu: ‘Hile yapmayı çok severdi, hatta gerekli olmasa bile. Kendi kendini tatmin etmek için her fırsatta kurnazlığım kullanırdı. Eğer bir insanın dünyaya hûekar olarak gelmesi gerekseyeli, bu Harley’den başkası olmazdı.

DeFoe’nun teklifi basitti. Köy köy tüm İngiltere’yi dolaşacak, her sınıftan vatandaşın politik karakterini rapor edecek bir casusluk ağı kuracaktı. Bu raporlar düzenli olarak Harley’e sunulacaktı. Bu arada hükümet işlerinde çalışanlar da yakın takibe alınacak ve ahlaki durumları rapor edilecekti. Siyasi partiler de bu kontrol mekanizmasına dahil olacaktı.

DeFoe, ayrıca politik bakımdan karışık bir halde olan ls- koçya’da da bir casusluk ağı kurulmasını öneriyordu. Ve 1704’de, kitapları ile birçok çocuğun hayallerini süsleyen ünlü yazar, İngiliz tarihinin ilk bilinçli istihbarat çalışmasını başlatıyordu. Köy köy dolaşıp casus toplayacaktı. Harley ve diğer yetkililerin desteğini alarak çıktığı seyahatinden önce yazdığı raporda şunları söylüyordu: ‘İnanıyorum ki, bu seyahat, İngiltere’de bu güne kadar hiç yapılmamış istihbaratın temellerini atacaktır… ’

At sırtında çıktığı bu seyahatte, ‘Alexander Goldsmith’ ve ‘Claude Guilot’ takma isimlerini kullanan bir tüccar olarak kendini tanıtan DeFoe, rolünü iyi yapmak için gerçekten de bir şeyler alıp satıyordu.

Zamanla istihbarat işini kıvırabilecek çekirdek bir kadro kurmuştu. Bu kişiler kısa zamanda hükümet karşıtı görüşlere sahip vatandaşları ünlü yazara iletmeye başladı. Londra’da bir ofis açan DeFoe, kendisine gelen bilgileri rapor haline dönüştürüyor ve Harley’e sunuyordu. Bu yazımlar esnasında, daha sonradan istihbarat dünyasında oldukça yaygın bir tarz olacak, havadan sudan detayları bile dile getiriyordu. Önemsiz gibi görülen detaylar, gelecek yüzyılda birçok istihbarat başarısına imza atacaktı.

Bu raporlar Harley’in elini oldukça kuvvetlendirdi. 1706’da dış işleri bakanlığına gelince, DeFoe’yu, Ingiltere ile birlik görüşmelerini sürdüren İskoçya’ya gönderdi. DeFoe’nun görevi, kimseye hissettirmeden birlik lehine çalışmalar yapmaktı. Is- koçya’mn önde gelen isimleriyle temaslar kuruyor, onların görüşlerini Harley’e imzasız mektuplar şeklinde aktarıyordu. De- Foe’nin birlik yanlısı raporlar göndermesi üzerine cesaretlenen Harley, görüşmeleri hızlandırdı ve iki ülkenin birleşmesi 1707 yılında resmiyet kazandı. Kraliçe Anne’in 1714’de ölmesiyle Hannover Kralı George, İngiltere tahtında hak iddia ederek bu ülkeye geldi. George, uzun zamandır düşmanlarını dize getirmek için zaten kendine has bir casus örgütü kurmuştu. Geor- ge’un başbakanı Lord Townshend, vakit geçirmeden PeFoe’yu ‘baş casus’ olarak atadı.

DeFoe’nun yeni görevi, ‘Prens Charlie’ olarak da bilinen ve Ingiliz tahtında hak iddia eden Charles Stuart’ı tahtına döndürmeye çalışan Jakobitler hakkında istihbarat toplamaktı. Stuart Hanedanlığı, sürgünde bulunduğu Avrupa’da İngiltere’yi tekrar işgal etmek için ordu kurmaya çalışıyordu. DeFoe, yeni görevinde başarılı olmak için en az zekası kadar kuvvetli olan kalemini kullanmaya karar verdi.

Önde gelen Jakobit yayın organlarından Weekly Joumal’da editör olarak işe başladı. Beş yıl boyunca gazetede yazdığı, laf cambazlıklarıyla dolu köşe yazılarında, Jakobitlerin kafasını oldukça karıştırdı. Böylelikle, gelecek yüzyılda oldukça sık kullanılacak ‘casus gazeteci’ modelinin en güzel örneğini sunuyordu. 1720’de birden gazeteden ayrıldı ve aynı zamanda casusluğu da bıraktı. Artık başarılı romanlarından elde ettiği gelirin tadını çıkaracaktı. Ama zamanla sefaletin pençesinden kurtulamadı. Bir zamanların başarılı casusu, eski düşmanlarından değil, ama yine alacaklılarından kaçıyordu. O tarihten sonra onu gören olmadı. 26 Nisan 1731’de St. Giles varoşlarındaki ucuz bir han odasında ölü olarak bulunmasına rağmen, ölüm sebebi hiç öğrenilemedi. Ya öfkeli bir alacaklısının ya da kendisini deşifre eden Jakobit ajanlarının kurbanı olmuştu. İngiliz istihbarat teşkilatının ilk yaratıcısı, daha çok bilinen kimliğiyle dünyanın en önde gelen yazarlarından biri olan DeFoe, hiç kimsenin katılmadığı bir merasimle toprağa verildi…

Casusluk tarihinin en önemli ismidir Defoe

Kaynak; Gizli Gerçekler /Erkan MACİT

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : İşte devletin gizli bilgilerini çalıp Gülen’e veren o isim


Fetullahçı Terör Örgütü, Kurmay Albay Baki Kaya’ya kumpas yaptı. 2009 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki Kozmik Oda’yı açtırdı. Devletin arşivini çaldı. Gizli belgeler arasında Beyaz Kuvvetler üyelerinin isimleri de vardı.

Takvim yaprakları 19 Aralık 2009’u göstermekteydi. Yer, başkent Ankara’nın Çukurambar semtiydi… Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara Bölge Başkanlığı’nda görevli Özel Kuvvetler mensubu bir albay ve bir binbaşı, bir devlet büyüğüne yönelik suikast hazırlığı yaptıkları iddiası ile derdest edildi. Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan iki subay savcılık ifadelerinde, devlet görevlilerini değil, bir Silahlı Kuvvetler mensubunu takip etmekte olduklarını söyledi. Bunu bahane eden savcı Mustafa Bilgili ile Hakim Kadir Kayan, Ankara’da Özel Harp Dairesi olarak bilinen Seferberlik Tetkik Kurulu’na girdi. Devletin kozmik odasındaki bilgileri ele geçirdi. Bu isimlerin tam 8 yıl sonra FETÖ’cü olduğu belirlendi!

‘RAPORLUYDUM…’

İşte bu sürece giden ve iki subay tarafından takip edilen asker Kurmay Albay Baki Kaya’nın ta kendisiydi. Kurmay Albay Baki Kaya, yıllar sonra sessizliğini bozup A Haber’de Erkan Tan’ın sunduğu Arka Plan programında önemli bilgiler verdi. "O dönem kalp krizi geçirmiştim. Raporluydum. Mustafa Bilgili gelip ifademi aldı. Suikast tiyatrosu ile Seferberlik Tetkik Kurulu’ndaki odanın kilidi açıldı" dedi. Kozmik Oda’dan çıkarılan devletin savaş planları ise Özel Yetkili savcılar eliyle FETÖ’cü bilirkişiye verildi. Bilirkişilerden biri de TÜBİTAK eski çalışanı Ünal Tatar‘dı. Firari Tatar, elde ettiği belgeleri ABD’ye gidip teröristbaşı Gülen’e ulaştırdı. Bu ihanete FETÖ’den tutuklanan Genel Kurmay eski Adli Müşaviri Muharrem Köse de katıldı. Köse belgelerin bizzat Savcı Mustafa Bilgili tarafından alınmasını sağladı.

İŞTE O AÇIKLAMALAR

11 VE 16 NUMARALI ODALARDA HANGİ BİLGİLER VARDI?

Peki Seferberlik Tetkik Kurulu’nun devlet için önemi neydi? FETÖ’nün sinsi bir planla girdiği 11 ve 16 numaralı odalarda hangi bilgiler vardı? İşte bu sorunun cevabı da Kozmik Oda soruşturmasında saklıydı. Savcılığın tespitine göre Kozmik Oda’da şu bilgiler vardı: "TC Devleti’nin güvenliği açısından hayati derecede öneme sahip, iç-dış savaş ve seferberlik gibi kurumlarda askeri faaliyetlere ilişkin çok gizli ibareli devlet sırrı niteliği bulunan 320 Dijital Veri. Ayrıca Mukavemet Teşkilatı (Beyaz Kuvvetler) Mensubu’nun isimlerini taşıyan 212 sayfa belge."

* FETÖ’nün kumpası yüzünden hayatı kararan Baki Kaya, emekliye ayrıldı.

İRTİCA DOSYASI : EY VATANDAŞ, MODERN BİR DEVLETTE Mİ, YOKSA ÇAĞD IŞI BİR ÜLKEDE Mİ YAŞAYACAKSIN ??? KARAR VER !!!!


YILMAZ ÖZDİL : Evetçi rektörler… Bilim insanı mı? Saray imamı mı?

Sabahattin Zaim Üniversitesi rektör yardımcısı profesör, “ben bu ülkede cahil, okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum, ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, cahil halktır, profesörden başlayarak en tehlikeli olanlar üniversite mensuplarıdır, en güvenilir olanlar, ilkokul bile okumamış olanlardır, okuma oranı arttıkça beni hafakanlar basıyor” dedi. Bu herifi YÖK’e yönetici yaptılar.

Kadın profesör Akp’den milletvekili adayı oldu, kazanamadı, rektör adayı oldu, gene kazanamadı, dindar cumhurbaşkanı tarafından metazori rektör yapıldı, tarihteki ilk türbanlı rektör oldu, yandaş medya tarafından ayakta alkışlandı, ne kadar Atatürkçü akademisyen varsa hepsine kan kusturdu, neticede fetocu olduğu anlaşıldı, tutuklandı! Senelerce başörtümüz yüzünden üniversiteye giremedik diye oy istediler, kendilerinin atadığı ilk türbanlı rektör darbeci çıktı.

Profesör Veysel Eroğlu, “NASA da kim oluyor, bizim teknolojimiz onlardan ileri, NASA bizim çok gerimizde” dedi. Hükümetimiz tarafından “ilim adamı” kabul edilen Cübbeli Ahmet, profesör Veysel Eroğlu’nu tasdikledi, “Mars’ta su var mı, Merih’te et var mı, but var mı, manyak manyak işler, masrafa değmez, akılsız, salak herifler, hepsi cahil zaten, ver bana 100 bin dolar hepsini anlatayım” dedi.

Hacettepe Üniversitesi profesörü, trenlere mescit yapılmasını istedi, Devlet Demiryolları inceledi, virajlarda kıble denk getirilemeyeceği için yapılamadı.

İTÜ profesörü, rüyasında tarikat şeyhi gördü, tarikat şeyhi “YÖK yanlış işler yapıyor” dedi, rüyasındaki şeyhin sözlerini dilekçeye döken profesör, başbakanlığa gönderdi, başbakanlık inceledi, “kardeşim arıza mısın?” demedi, gereğinin yapılması için milli eğitim bakanlığına havale etti, milli eğitim bakanlığı dilekçeyi inceledi, gereğinin yapılması için YÖK’e havale etti iyi mi.

Dumlupınar Üniversitesi doçenti, evini dergaha çevirdi, çarşaflı eşini peygamber ilan etti, çarşafın üstüne kafasına taç takıp, çıplak ayaklarını öptüren bu arkadaşın “gökyüzünde nikahımız kıyıldı” diyerek, gözüne kestirdiği müritleriyle yattığı anlaşıldı.

Selçuk Üniversitesi profesörü, dekolte giyen kadınların tecavüzü göze alması gerektiğini söyledi, “kadının evden çıkması caiz değildir, parfüm haramdır, kadının topuklu ayakkabı giymesi ayete aykırıdır, saç boyama caiz değildir, kadının fazla laf etmeden arada sırada konuşmasında sakınca yoktur” dedi.

Yıldız Teknik Üniversitesi profesörü, teknoloji panelinde konuştu, İslami usüllerle, helal bisiklet üretilebileceğini izah etti.

Lise mezunu dolandırıcı, sahte üniversite diplomasıyla Kastamonu Üniversitesi’nde bölüm başkanı oldu, kimse uyanmadı, şakır şakır ders verdi, mis gibi dekan olacaktı, profesör olarak Mustafa Kemal Üniversitesi’ne transfer olmaya kalktı, tesadüfen enselendi.

Yıldız Teknik Üniversitesi profesörü, Gezi parkına alışveriş merkezi dikilmesine karşı çıkanları “gavur” ilan etti, “Yahudi, Ermeni veya Rumsanız, Gezi eylemlerinde aktif rol almanızı anlayışla karşılıyorum, soyunuzu araştırın” dedi.

TBMM’de dağıtılan imam hatip mezunlarının dergisinde, plajlarımızdaki boğulma vakalarını önlemek için “bilimsel” öneri getirildi. “Herhangi bir kişi denizde boğulmak üzereyken, samimi şekilde dua ederse kurtulur” denildi.

TRT’de “bilimsel” program yayınlandı, CIA ve Mossad’ın cinlerle istihbarat topladığı, KGB’nin cinler sayesinde düşman denizaltılarını takip ettiği açıklandı. NASA yetkililerinin uzayda kaybolan uyduların cinler tarafından tamir edilmesi için Türkiye’ye geldiği, Turgut Özal aracılığıyla Sakarya’daki bir hoca’dan yardım istediği anlatıldı.

İsmi Abdülhamid olarak değiştirilen GATA’nın profesörü, şizofreni hastalığının cin çarpması yüzünden meydana geldiğini izah etti. İnsan beynine yerleşen cinlerin şizofreniye sebep olduğunu, tedavi için dini şifacılarla üfürükçülerin faydalı olabileceğini söyledi.

TÜBİTAK başkan yardımcılığı da yapan YÖK başkanı profesör, akademik yıl açılış konuşmasında “domatesin içine öyle bir mekanizma yerleştirirler ki, milletimiz yok olabilir” dedi.

Selçuk Üniversitesi profesörü, kalçaya takılan platinleri, sanayi sitesinde tornacıya yaptırdı.

Profesör sağlık bakanımız, Türkiye’deki sağlık sisteminin ABD’den çok daha iyi durumda olduğunu söyledi, keneden korunmak için pantolon paçalarını çoraba sokmamızı önerdi.

Fahri profesör unvanı bulunan asrın liderimiz, neden matematik dersi, fizik dersi, “kimya” dersi tartışılmıyor da, din dersi tartılışıyor derken… Türk profesör Aziz Sancar “kimya” dalında Nobel kazandı.

Varlığıyla onur duyduğumuz Mardinli profesör Aziz Sancar, “bu ödül Atatürk ve Cumhuriyet sayesinde kazanıldı” diyerek, Nobel ödülünü tam 19 Mayıs’ta Anıtkabir’e teslim ederken… Mardin üniversitesinin “imam” rektörü, şeytan rıdvan gibi video hazırladı, Cumhuriyet’in sonu anlamına gelen referandum için “evet diyorum” filan dedi.

Açıkça görüldüğü üzere…

Evet-Hayır seçimi değildir.

*

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” vizyonuyla, “ulemaya soralım” arasındaki tercihin, referandumudur.

İRAN DOSYASI : İran ‘Devrim Muhafızları Devleti’ne dönüşebilir


İran ‘Devrim Muhafızları Devleti’ne dönüşebilir

Rafsancani’nin ölümünden sonra sivil-asker ilişkileri ciddi şekilde etkilendi ve bu olumsuz etkilenme, zaman geçtikçe daha da belirgin hale gelecek.

Eski İran cumhurbaşkanlarından Ekber Haşimi Rafsancani’nin 8 Ocak’ta ölümü, İran siyasi liderliğinde şok etkisi yaptı. Müesses nizamın karşısında duran ve Rafsancani’den hoşlanmayan siyasi muhalifler dahi, onun ölümüne sevinemediler.

Ülkenin karmaşık güvenlik yapısına yakından bir bakış, Rafsancani’nin ölümünden dolayı oluşan genel anlamdaki hayal kırıklığının sebeplerini anlamada ve onun yokluğunun İran siyasetine etkilerini çözümlemede yardımcı olabilir.

İran, iki ordusu olan bir ülke. Prensipte ülkenin muhafazasından sorumlu olan Milli Ordu, bir de, görevi, mevcut teokratik siyasi sistem içinde tanımını bulan ‘İslam Devrimi’ni muhafaza etmek olan Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) var.

İran’ın ayrıca beş istihbarat kurumu var: İstihbarat Bakanlığı (Vezâret-i Ittılâat) yürütmenin altında, Ordu İstihbarat Koruma Teşkilatı (Sâzmân-ı Hifâzât-ı Ittılâat-i Artiş) ise Milli Ordu’nun altında çalışıyor. Kalan üç istihbarat teşkilatının hepsi de DMO’yla bağlantılı: DMO İstihbarat Teşkilatı (Sâzmân-ı Ittılât-ı Sipâh), DMO İstihbarat Koruma Teşkilatı (Sâzmân-ı Hifâzât-ı Ittılâat-ı Sipâh) ve DMO’yu Koruma Teşkilatı (Sâzmân-ı Hifâzât-ı Sipâh).

DEVRİM MUHAFIZLARI ORDUSU’NDAKİ İÇ DENGELER

DMO, Dini Lider Ayetullah Hamaney’in en gözde gücü. Kararlılıkla Dini Lider’in arkasında duran birleşik bir güç olarak görünmesine rağmen DMO, çeşitli yapısal ve kurumsal sorunlar taşıyor. Bu problemlerden bazısı, herhangi bir askeri maceraya kalkışılması ihtimalini asgariye indirmek için [bilerek] oluşturulmuştur. DMO dahilinde görev yapan hiçbir komutanın mutlak iktidar sahibi olacak şekilde yükselmesine müsaade edilmez. Zaten DMO’da bu şekilde yükselmeye zemin oluşturacak bir komuta zinciri yahut hiyerarşi de yoktur.

DMO, birbirinden büyük ölçüde bağımsız, hepsi eşit rütbede ve doğrudan Dini Lider’e bilgi veren olan komutanların başında bulunduğu alt birimlere ayrılır. Her birine, kontrol altında tutmaları için ülkenin belli bir kısmı tayin edilir. Böyle olmasının ardındaki mantık şudur: Ülkeye bir saldırı olması veya işgal edilmesi durumunda, bütün birimler diğerlerinden bağımsız bir şekilde iş görmeye ve direnmeye muktedir olacaktır. Halbuki daha önce de belirtildiği üzere, bu işin arkasındaki gizli amaç, hırslı bir komutanın askeri bir maceraya kalkışmasının önüne geçebilmektir.

SADAKAT LİYAKATTEN ÖNCE GELİYOR

Ayrıca, Türk Ordusu, Pakistan Ordusu ve diğer birçok düzenli ordunun aksine, DMO, kendi kendini yapılandırmış, kıdem ilkesinin geçerli olduğu ve profesyonel askerlerden oluşan bir askeri güç değil. Genel olarak İran silahlı kuvvetlerinde, ama özellikle DMO’da yüksek rütbeli bir komutan olmak için gereken anahtar niteliğindeki özellik, sadakattir. İktidardaki dini yetkililer, ‘niyet saflığının’ ‘amel saflığından’ önce geldiğini vurgular. Bu nedenle, 27 yıl boyunca İran Silahlı Kuvvetleri’nin genel kurmay başkanlığını yapmış olan Hasan Firuzabadi’nin esasen, formel hiçbir askeri eğitimi olmayan bir veteriner olması şaşılacak bir durum değil. Öte yandan üst düzey DMO komutanı Muhsin Rızai’nin herhangi bir konuma gelmesinin önü kapatılmıştır. Bu yüzden de DMO komutanları, Dini Lider’in gönlüne girebilmek için sürekli bir rekabet içindeler.

DMO’yu sarmış diğer bir büyük mesele, yolsuzluk. Nitekim daha birkaç gün önce üç üst düzey DMO komutanının yolsuzluk suçlamasıyla tutuklandığı haberi basına yansıdı. Daha önce de eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, DMO komutanlarından "Bizim kaçakçı biraderlerimiz" diye bahsetmişti.

RAFSANCANİ’NİN DMO KOMUTANLARIYLA BAĞLANTILARI

Rafsancani’nin, bazı DMO komutanları ile güçlü bağları vardı. Bu komutanların birçoğu, servet ve iktidarlarını, kendilerine İran-Irak savaşından sonra kalkınma projeleri tahsis eden Rafsancani’ye borçlu. İran’ın Ortadoğu’daki yayılmacı emellerinin başlıca sembolü haline gelen Kasım Süleymani gibi komutanların dahi Rafsancani’ye bir derece saygıları vardı. Ayrıca, Rafsancani’yi sevmeyen muhafazakar siyasetçiler, fiili durum olarak, onu görmezden gelemiyordu; bunun böyle olduğu, cenaze töreninde de çok belirgindi.

Rafsancani bir pragmatist olmamasına rağmen, kendisini pragmatik bir siyasetçi olarak göstermeyi başardı. Nitekim İran sınırları ötesinde de belli bir derecede saygı itibar görüyordu. Örneğin Suudi kraliyet ailesiyle yakın ilişkileri vardı. Aynı zamanda Türkmenistan’ın iktidar elitleriyle ilişkileri iyiydi. Şu anda İran, her iki ülkeyle ilişkilerinde tarihi bir düşüş yaşıyor. Daha da önemlisi, son yıllarda Rafsancani kendisini, özellikle Belucistan Sünnileri başta olmak üzere, etnik-dini azınlıklara, azınlık yanlısı bir siyasetçi olarak takdim etmeyi başarmıştı, ki Dini Lider’in kapısı Belucistan Sünnilerine senelerdir kapalı durumda.

HAMANEY SONRASIYLA İLGİLİ YANLIŞ HESAPLAR

Rafsancani’nin önemi, Dini Lider’in ölümüyle ilgili senaryolarla da yakından ilgiliydi. İran’ın siyasi elitleri, hasta olduğu söylenen Dini Lider’in, sağlığı yerinde olan Rafsancani’den önce öleceğine ve Rafsancani’nin ise öyle bir durumda, yeni Dini Lider’in seçiminde kendisine düşen rolü oynayacağına dair yanlış bir hesap yaptılar. Bu hesaba göre Rafsancani’nin, bazı DMO komutanlarıyla yakın ilişkisini kullanacağı ve aralarındaki ihtilaflardan faydalanacağı bekleniyordu.

Şu anda hayatta olsaydı, muhtelif güçlü DMO komutanlarının arasında ve (bir bütün olarak) DMO ile siyasi iktidar sahipleri arasında – ‘ideal’ olmasa da – belli bir güç dengesi teşkil edebilirdi. En ideal beklenti ise, kendisine ait olan Dini Liderlik Konseyi Projesini gerçekleştirmesiydi. Bu projeye göre Dini Liderlik pozisyonu tek bir kişinin uhdesinde olmayacak, bir grup fakih tarafından doldurulacaktı.

Rafsancani’nin ölümünden sivil-asker ilişkileri ciddi şekilde etkilendi ve bu olumsuz etkilenme, zaman geçtikçe daha da belirgin hale gelecek. Dini Lider’in ölümünden sonraysa durum, ülkenin bir grup DMO komutanının merhametine kalmasıyla daha da kötü bir hal alacak.

Ayetullah Haşimi Şehrudi, Ayetullah Laricani, Ayetullah Reisi gibi, Hamaney’e halef olabilecek muhtelif isimler zikrediliyor. Fakat bütün bu kişiler, dikkatleri, Dini Lider’in oğlu Mücteba Hamaney’i bir sonraki Dini Lider olarak öne çıkarma gayretlerinden başka yerlere çekme taktiğinin bir parçası olarak görülmeli.

YENİ DİNİ LİDER MÜCTEBA HAMANEY OLABİLİR

Ayetullah Hamaney’in, Humeyni ve Rafsancani’nin çocuklarının başına gelenlerin kendi çocuklarının da başına gelmesini istemiyor olması gayet anlaşılabilir bir durum. Humeyni’nin oğlu Ahmed Humeyni’nin ölümünün üstündeki sır perdesi hâlâ kalkmış değil; torunu Hasan Humeyni ise geçen sene Koruyucular Konseyi tarafından Uzmanlar Meclisi’nde seçime girmekten men edildi. Rafsancani’nin oğlu Mehdi ise demir parmaklıklar ardında. Bu nedenle yukarıda ismi geçen adayların hiçbiri, Hamaney’in önceliği olmamaktan öte, DMO komutanları arasında bir konsensüs oluşturacak potansiyele bile sahip değil.

Esasen [işaret edilen isimler için söylenen] yetkin olmadıkları gibi uydurma bir sebebe ek olarak DMO komutanları arasındaki çıkar çatışmaları, Mücteba Hamaney’in bu komutanlar nezdinde meşru ve birleştirici bir güç olarak yükselmesine ve nihayet bir sonraki Dini Lider olmasına yardım edecektir. Etrafını DMO komutanlarının aldığı genç, tecrübesiz ve zayıf bir Dini Lider’in gölgesi altında, DMO’nun talimatlarına kulak asmayan herhangi bir cumhurbaşkanı, ya post-modern bir darbe ile koltuğundan edilecek ya da meclis tarafından görevden alınacaktır, zira milletvekillerinin çoğu DMO ile iyi ilişkilere sahip yahut bizzat eski DMO üyeleri.

İran’da cumhurbaşkanlığı, esasen, Cumhuriyetçi olmayan kurumlardan gelebilecek hukuki ve hukuk-dışı müdahalelere açık, zayıf bir makam. Rafsancani gibi güçlü bir destekçinin yokluğu da cumhurbaşkanı olacak kimsenin önündeki seçenekleri iyice kısıtlayacaktır.

RUHANİ’NİN KONUMU ZAYIFLADI

İdeal olarak böyle bir durumda, cumhurbaşkanı olan kimse, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi esnasında tanık olunduğu gibi, halka çağrıda bulunup desteğini talep etmelidir. Ama böyle bir hamle yapabilmek, etkin ve karizmatik bir lider ister. Böyle güçlü bir kişiliğin ise Koruyucular Konseyi bariyerini aşması mümkün olmayacak. Daha da önemlisi, Türkiye örneğinde, 15 Temmuz darbecileri halkın iradesine teslim oldular, halbuki DMO söz konusu olduğunda böyle bir şey de mümkün olmayacak. Bu konudaki en iyi örnek, yüzlerce kişinin tutuklandığı, işkenceye uğradığı ve öldürüldüğü, tartışmalı 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin akabindeki ayaklanmaların büyük bir şiddetle bastırılmasıdır.

Cumhurbaşkanı Ruhani’ye gelecek olursak, muhafazakarlar şimdiden onu tek dönemlik bir cumhurbaşkanı olarak bırakabilmek için zemin yoklamalarına başladılar. Daha birkaç gün önce, Koruyucular Konseyi sözcüsü Kedhudai, cumhurbaşkanı olmasının, Ruhani’nin 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmasını garanti etmediğini belirtti. Kadhudai, her yeni meclis seçiminde, adaylıkları engellenen onlarca meclis üyesini örnek gösterdi.

Mevcut Dini Lider’den oğluna yumuşak bir iktidar geçişi sağlayabilmek için cumhurbaşkanlığı makamında Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Başkanı Said Celili veya İmam Humeyni Yardım Komitesi Başkanı Perviz Fettah gibi bir kişinin olması büyük önem taşıyor. Ali Laricani veya Tahran Belediye Başkanı Kalibaf gibi isimler dahi bu amaca hizmet edebilecek kimseler değil; zira muhafazakar olmalarına rağmen mevcut konumlarına kendi gayretleri ile geldikleri için bağımsız kişilikleri ile hareket ediyorlar.

YEŞİL HAREKETİ HALA CANLI

Bir önceki seçimde Ruhani, Rafsancani’ye bel bağlamıştı. Ama bu sefer kendi ayaklarının üstünde durması gerekecek. Ayrıca, Rafsancani’nin ölümüyle ortaya çıkan boşluğu doldurmak ve farklı hizipler arasında arabulucu olacağı bir konumu elde etmeyi de düşünmeyecek. Geçtiğimiz birkaç sene içinde, Dini Lider’in her bir açıklamasını, Ruhani’nin itiraz niteliğindeki açıklamaları takip etti. Muhtemelen artık buna devam edemeyecek. Bunun yerine, artık Dini Lider’e yaklaşmaya çalışacaktır.

Ancak bu yaklaşma gayretleri, reformcu destekçilerinden en az bir kısmını kaybetme riski anlamına geliyor. Reformcular halihazırda ılımlılar ile birleşmiş bir durumda olsalar da en sonunda kendi reformcu kimliklerine yeniden sahip çıkacaklardır. Daha açık söylenecek olursa, reformculara ve Yeşil Hareketi’ne son sekiz senede yapılan ağır baskılara rağmen, Rafsancani’nin cenazesine katılanların sayısı ve atılan sloganlar, Yeşil Hareketi’nin hâlâ canlı olduğunu ve Cumhurbaşkanı Ruhani’nin kendilerini arkadan vurduğunu düşündükleri anda da daha radikal bir biçimde yeniden teşkilatlanma ve ortaya çıkma potansiyeli taşıdıklarını düşündürüyor.

[Teşgom Kemal İstanbul’da yerleşik bir araştırmacıdır ve İran dış politikası ve iç siyaseti hakkında çalışmaktadır]

İNGİLTERE DOSYASI /// VİDEO : Craig Murray – İngiltere Haydut Bir Devlettir


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=BZ0BmsPvi5Y

İNGİLTERE DOSYASI /// VİDEO : Craig Murray – İngiltere Haydut Bir Devlettir


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=BZ0BmsPvi5Y

DUYURU : DEVLET YETENEKLİ GENÇLERİ “DEVLET HACKER”I OLARAK YETİŞTİRECEK /// İŞTE BAŞVURU YERİ


BAŞVURU İÇİN WEB SİTESİ : https://www.siberyildiz.com

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : PKK içindeki devlete ait istihbarat ajanlarının listesini Kandil’e veren FETÖ’n ün imamı gözaltında


FETÖ’nün eğitim imamı olan C.B., devlete ait istihbarat ve emniyet ajanlarının listesini Kandil’e verdiği haberinin ardından savcılık tarafından gözaltına alındı.

FETÖ’nün; PKK içindeki devlete ait istihbarat ve emniyet ajanlarının listesini Kandil’e verdiği ve daha sonrasında bu kişilerin infaz edildiği haberinin ardından savcılık harekete geçti. FETÖ’nün eğitim imamı olduğu ve Metina’daki görüşmeye katıldığı öne sürülen C.B. Bursa polisinin operasyonuyla gözaltına alındı. Bursa merkezli 7 ildeki operasyonda toplam 27 kişi gözaltında bulunuyor.Bursa Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından FETÖ/PDY soruşturması kapsamında bünyesinde 8 adet özel eğitim kurumu bulunduran Lotus 16 Eğitim İşletmesine operasyon düzenlendi. 7 ayrı ilde 47 farklı adrese eş zamanlı yapılan operasyonda 27 kişi gözaltına alındı.

METİNA’YA GİDEN GRUPTA YER ALIYORDU

Alınan bilgiye göre, FETÖ’nün eğitim imamı olan ve Metina’ya giden grupta yer aldığı iddia edilen C.B. İstanbul’da gözaltına alınırken, 4 kişinin de Bylock kullanıcısı olduğu tespit edildi.C.B.’nin 2014 yılında Kuzey Irak İmamı T.B. ve cemaatin yöneticilerinden D.E. ile birlikte Metina’da Murat Karayılan ve Fehman Hüseyin ile buluştuğu iddia edildi. Kirli pazarlıkta emniyet ve MİT’in PKK içindeki haber kaynaklarının isim listesinin PKK yöneticilerine verildiği öne sürüldü.

ÖĞRENCİLERE GÜLEN’İN KONUŞMASI İZLETİLMİŞ

Ayrıca yapılan operasyonlarda gözaltına alınan A.K.’nin soruşturma kapsamındaki eğitim kurumunda sinevizyon ile öğrencilere Fetullah Gülen’in 17-25 Aralık ile ilgili yaptığı konuşmasını izlettiği ortaya çıktı.

DUYURU : DEVLETE TERÖRLE MÜCADELE DE YARDIMCI OLMAK İSTER MİSİNİZ ?? /// ARANAN TERÖRİSTLE Rİ YAKALATIN !!!!


WEB SİTESİ LİNKİ : http://www.terorarananlar.pol.tr

KAMPANYA : PARASIZLIK YÜZÜNDEN GENELEVDE ÇALIŞMAK ZORUNDA KALAN NİNELERİMİZE DEVLET SAHİP ÇIKSIN ! !!!


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

ÖZEL BÜRO GRUBU, Türkiye’nin bir kanayan yarasını daha gündeme getirme kararı aldı. Hemen konuya girelim. Türkiye’nin yaşlı nüfusu oldukça fazla. Şanslı olan yaşlılarımıza çocukları yada akrabaları bakıyor. Bir kısmı ise devletin koruması altında huzurevlerinde barınıyor. Bunlar şanslı doğmuş olanlar.

Ama ya dışlanmış, hor görülmüş, 2. Sınıf vatandaş muamelesi gören yaşlılarımız ne durumda ?

Gençliğinde kader kurbanı olmuş, bir çoğu ailesinin kendisini terk etmesi nedeniyle yada koca şiddeti, yetim kalma gibi sebeplerden hiçbir zaman sıcak bir yuva sahibi olamamış kadınlarımız ne durumda düşündünüz mü ?

Biz söyleyelim o zaman.

Haberdeki örnekte de okuyacağınız gibi 80 yaşında hala seks işçisi olarak çalışmaya mecbur bırakılmışlar. Onlar için bir umut yok, bir gelecek yok.

Ama madem ki sıfatlarımızın başında “İNSAN OLMAK” var. Bu duruma seyirci kalamayız. Eğer insan isek kalmamalıyız. Biz bu çirkin kadere elbette DUR diyebilecek güçteyiz. Hayatları boyunca yüzü gülmeyen kadınlarımıza, ninelerimize insanlığın ölmediğini gösterebiliriz. Onları hiç olmaz ise yaşlılıklarında rahat ettirebiliriz, her ne yapmış ne yaşamış olurlarsa olsun. Bu bizlerin insanlık vazifesidir.

Şimdi lütfen bu kampanyaya bir 5 dakikanızı ayırın ve tüm sosyal medya çevrenize, üye olduğunuz mail gruplarına gönderin.

Gönderin ki yarın vicdanımızda kara bir leke oluşmasın !!!

LÜTFEN TIKLAYIN :

KAMPANYA : PARASIZLIK YÜZÜNDEN 80 YAŞINDA SEKS İŞÇİSİ OLARAK ÇALIŞAN NİNELERİMİZ E DEVLET SAHİP ÇIKSIN !!! /// https://istihbaratveanaliz.wordpress.com/2016/11/15/kampanya-parasizlik-yuzunden-80-yasinda-seks-iscisi-olarak-calisan-ninelerimiz-e-devlet-sahip-ciksin/

***

HABERİN KAYNAĞI : http://www.aydinlik.com.tr/toplum/2016/80-yasinda-5-liraya-genelevde-calisiyor

HABER BAŞLIĞI : 80 yaşında 5 liraya genelevde çalışıyor
İzmir Valiliğinin yaptığı çalışma, genelevlerde yaşamı gözler önüne serdi. 80 yaşında 5 lira karşılığında cinsel ilişki kuran H., torunlarına bakmak için çalışmaya mecbur olduğunu söyledi

Hayati ÖZCAN/AYDINLIK

İzmir’de 23 genelevde yapılan anket, bu evlerde çalışan kadınların yaşam koşullarını ortaya koydu. Evlerde çalışan kadınların yaşları 23 ile 80 arasında değişiyor. Anket çalışması sırasında 80 yaşındaki H., torunlarını okutabilmek için 5 TL karşılığında çalışmaya devam ettiğini söyledi.

İzmir Barosu Kadın Hakları Danışma ve Hukuk Araştırma Merkezi temsilcilerinin de katılımıyla İzmir Valiliği bünyesinde oluşturulan Genelevde Çalışan Genel Kadınların Hak İhlallerini Tespit ve Araştırma Alt Komisyonu kadınlarla görüştü. Genelevlerde çalışan kadınların bazılarının yaşlarını bile bilmediği, nüfus cüzdanlarının ise kendilerinde değil genelevin patronunda olduğu ortaya çıktı. Yaşamları boyunca, babalarından, erkek kardeşlerinden ve kocalarından korkan kadınların, genelevde de patronlarından korktuğu gözlemlendi. Kadınların bu işi ortalama 18.68 yıldır yaptıkları ve bir kısmının da bu süre boyunca 3-4 kere dışarıya çıktığı görüldü. Genelevde günlük çalışma saati ise en düşük 5 en yüksek 14 saat.

YAŞLARI BÜYÜTÜLMÜŞ

Komisyon üyeleri, 115 kadınla görüştü. Kadınların yaşları 23 ile 80 arasında değişiyor. Yaş ortalaması 43.65. Ancak birçoğu vesika alabilmek için yaşını büyütmüş. 80 yaşında olup da hâlâ genelevde çalışan H., komisyon üyelerine, torunlarını okutmak zorunda olduğu için hâlâ müşteri kabul ettiğini söyledi. H. “Vizite ücretini çok düşük tutuyorum. 5 TL de olsa yine para kazanıyorum” dedi. H., genelev dışında başka bir iş verilmediği için burada çalışmaya mecbur olduğunu söyledi.

Kadınların eğitim durumları incelendiğinde, büyük çoğunluğunun ya hiç eğitim almadığı ya da sınırlı aldığı görülüyor. Kadınların yüzde 15.7’si okuma yazma bilmiyor. Yüzde 57.4’ü ilkokul, yüzde 10.4’ü ortaokul, yüzde 14,8’i lise, yüzde 0.9’u üniversite mezunu.

KOCASI GETİRDİ

Kadınların yüzde 43.5’nin bekar, yüzde 43.5’nin boşanmış yüzde 13’nün dul olduğu görüldü. Yapılan görüşmelerde, kadınlar evlilikleri sırasında yoğun olarak taciz, şiddet ve tecavüze uğradıklarını söylediler. Kadınların büyük kısmı, kocaları tarafından başka erkeklerle para karşılığı birlikte olmaya zorlandığını belirtti. Kadınlardan biri genelevde çalışmaya nasıl başladığını şu sözlerle anlattı: Diyarbakır’da evliydim, kocam her fırsatta dövüp zorla beni başka erkeklere pazarlıyordu. Aileme gidemezdim “gelirsen kefenle çıkarsın” diyorlardı. Kocam “Senin için İzmir’de boru fabrikasında iş buldum” dedi. Doğru düzgün bir işte çalışacağım diye sevindim. Bir geldim o geliş 20 yıldır burada çalışıyorum.

Kadınların yüzde 47,8’i resmi nikah, yüzde 17,4’ü imam nikahı, yüzde 5,2’si hem resmi hem de imam nikahı ile evlendiğini söyledi. Yüzde 28,7 ise hiç evlenmediğini belirtti. Genelevde çalışan kadınların çocuk sayısı ortalama 1.12 çıktı. Kadınların bir kısım çocuklarıyla hiç görüşmezken bir kısmının çocukları da annelerinin hasta bakımı ve bunun gibi işlerde çalıştığını düşünüyor. Çocuk sahibi olan kadınların çoğu, vesikalı oldukları için başka iş bulamadıklarını, deneseler de geneleve geri dönmek zorunda kaldıklarını söylediler.

Para karşılığı ilk ilişki 11 yaş!

Genelevde çalışan kadınlara ilk cinsel deneyimlerini yaşadıklarında kaç yaşında oldukları da soruldu. En düşük 8, en yüksek 23 çıktı. Cinsel deneyim yaş ortalaması ise 16. Komisyon üyeleri, 8 yaşında cinsel deneyimin söz konusu olamayacağını, bunun tecavüz olduğunu değerlendirdi. Para karşılığı ilk cinsel ilişkide en düşük yaş 11, en yüksek yaş 43. Yaş ortalaması, 21.22. Burada çıkan 11 yaş sonucuyla ilgili de, böyle bir talebin o yaşta çocuktan gelmesinin mümkün olmadığı çocuğun aile bireyleri tarafından başka erkeklerle para karşılığı cinsel ilişkiye zorlandığı değerlendirmesine de yer verildi.

İller arası nakil

Kadınların yüzde 22.6’sı Ege Bölgesi, yüzde 20,9’u Akdeniz Bölgesi, yüzde 18.3’ü Marmara Bölgesi, yüzde 9.6’sı Karadeniz Bölgesi, yüzde 9.6’sı İç Anadolu Bölgesi, yüzde 7,8 Güneydoğu Anadolu Bölgesi, yüzde 1.7’si Doğu Anadolu Bölgesi şehirlerinde yüzde 2.6’sı da yurtdışında doğduğunu söyledi. Çalışmayı yapan komisyon üyeleri, her bölgeden kadının olması durumunu farklı illerdeki genelevlerden nakille yer değişikliği yapıldığı şeklinde değerlendirdi.

30 kez düşük yaptı

Kadınların yüzde 78.3’ü düşük ya da kürtaj yapması haline evet yüzde 21.7’si hayır yanıtını verdi. Düşük sayısı, 0 ile 30 arasında değişiyor. Ortalama düşük sayısı 4.40. Kadınların yüzde 57.4’ü düşük ya da kürtajı özel sağlık kuruluşunda, yüzde 9.6’sı resmi sağlık kuruluşunda, yüzde 7’si kendi kendine, yüzde 3.5’i ebe ve benzeri sağılık personelinin yardımıyla yaptığını söyledi.

Yaşlansa da burada yaşıyor

Yaşı ilerleyen kadınlar, genelevlerde yaşamaya devam ediyor. Artık yeterince para kazanamayan bu kadınlar, dışarıdan ev tutamadıkları için genelevin patronundan oda kiralayarak burada yaşamaya devam ediyor. Yaşlanan genelev kadınları, tutukları odanın yanındaki odada da düşük ücretlerle müşteri kabul ediyor.

TARİH : Osmanlı Devlet Muhasebe Sisteminde Birimler


Osmanl Devlet Muhasebe Sisteminde Birimler.pdf

KAMPANYA : PARASIZLIK YÜZÜNDEN GENELEVDE ÇALIŞMAK ZORUNDA KALAN NİNELERİMİZE DEVLET SAHİP ÇIKSIN ! !!!


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

ÖZEL BÜRO GRUBU, Türkiye’nin bir kanayan yarasını daha gündeme getirme kararı aldı. Hemen konuya girelim. Türkiye’nin yaşlı nüfusu oldukça fazla. Şanslı olan yaşlılarımıza çocukları yada akrabaları bakıyor. Bir kısmı ise devletin koruması altında huzurevlerinde barınıyor. Bunlar şanslı doğmuş olanlar.

Ama ya dışlanmış, hor görülmüş, 2. Sınıf vatandaş muamelesi gören yaşlılarımız ne durumda ?

Gençliğinde kader kurbanı olmuş, bir çoğu ailesinin kendisini terk etmesi nedeniyle yada koca şiddeti, yetim kalma gibi sebeplerden hiçbir zaman sıcak bir yuva sahibi olamamış kadınlarımız ne durumda düşündünüz mü ?

Biz söyleyelim o zaman.

Haberdeki örnekte de okuyacağınız gibi 80 yaşında hala seks işçisi olarak çalışmaya mecbur bırakılmışlar. Onlar için bir umut yok, bir gelecek yok.

Ama madem ki sıfatlarımızın başında “İNSAN OLMAK” var. Bu duruma seyirci kalamayız. Eğer insan isek kalmamalıyız. Biz bu çirkin kadere elbette DUR diyebilecek güçteyiz. Hayatları boyunca yüzü gülmeyen kadınlarımıza, ninelerimize insanlığın ölmediğini gösterebiliriz. Onları hiç olmaz ise yaşlılıklarında rahat ettirebiliriz, her ne yapmış ne yaşamış olurlarsa olsun. Bu bizlerin insanlık vazifesidir.

Şimdi lütfen bu kampanyaya bir 5 dakikanızı ayırın ve tüm sosyal medya çevrenize, üye olduğunuz mail gruplarına gönderin.

Gönderin ki yarın vicdanımızda kara bir leke oluşmasın !!!

LÜTFEN TIKLAYIN :

KAMPANYA : PARASIZLIK YÜZÜNDEN 80 YAŞINDA SEKS İŞÇİSİ OLARAK ÇALIŞAN NİNELERİMİZ E DEVLET SAHİP ÇIKSIN !!! /// https://istihbaratveanaliz.wordpress.com/2016/11/15/kampanya-parasizlik-yuzunden-80-yasinda-seks-iscisi-olarak-calisan-ninelerimiz-e-devlet-sahip-ciksin/

***

HABERİN KAYNAĞI : http://www.aydinlik.com.tr/toplum/2016/80-yasinda-5-liraya-genelevde-calisiyor

HABER BAŞLIĞI : 80 yaşında 5 liraya genelevde çalışıyor
İzmir Valiliğinin yaptığı çalışma, genelevlerde yaşamı gözler önüne serdi. 80 yaşında 5 lira karşılığında cinsel ilişki kuran H., torunlarına bakmak için çalışmaya mecbur olduğunu söyledi

Hayati ÖZCAN/AYDINLIK

İzmir’de 23 genelevde yapılan anket, bu evlerde çalışan kadınların yaşam koşullarını ortaya koydu. Evlerde çalışan kadınların yaşları 23 ile 80 arasında değişiyor. Anket çalışması sırasında 80 yaşındaki H., torunlarını okutabilmek için 5 TL karşılığında çalışmaya devam ettiğini söyledi.

İzmir Barosu Kadın Hakları Danışma ve Hukuk Araştırma Merkezi temsilcilerinin de katılımıyla İzmir Valiliği bünyesinde oluşturulan Genelevde Çalışan Genel Kadınların Hak İhlallerini Tespit ve Araştırma Alt Komisyonu kadınlarla görüştü. Genelevlerde çalışan kadınların bazılarının yaşlarını bile bilmediği, nüfus cüzdanlarının ise kendilerinde değil genelevin patronunda olduğu ortaya çıktı. Yaşamları boyunca, babalarından, erkek kardeşlerinden ve kocalarından korkan kadınların, genelevde de patronlarından korktuğu gözlemlendi. Kadınların bu işi ortalama 18.68 yıldır yaptıkları ve bir kısmının da bu süre boyunca 3-4 kere dışarıya çıktığı görüldü. Genelevde günlük çalışma saati ise en düşük 5 en yüksek 14 saat.

YAŞLARI BÜYÜTÜLMÜŞ

Komisyon üyeleri, 115 kadınla görüştü. Kadınların yaşları 23 ile 80 arasında değişiyor. Yaş ortalaması 43.65. Ancak birçoğu vesika alabilmek için yaşını büyütmüş. 80 yaşında olup da hâlâ genelevde çalışan H., komisyon üyelerine, torunlarını okutmak zorunda olduğu için hâlâ müşteri kabul ettiğini söyledi. H. “Vizite ücretini çok düşük tutuyorum. 5 TL de olsa yine para kazanıyorum” dedi. H., genelev dışında başka bir iş verilmediği için burada çalışmaya mecbur olduğunu söyledi.

Kadınların eğitim durumları incelendiğinde, büyük çoğunluğunun ya hiç eğitim almadığı ya da sınırlı aldığı görülüyor. Kadınların yüzde 15.7’si okuma yazma bilmiyor. Yüzde 57.4’ü ilkokul, yüzde 10.4’ü ortaokul, yüzde 14,8’i lise, yüzde 0.9’u üniversite mezunu.

KOCASI GETİRDİ

Kadınların yüzde 43.5’nin bekar, yüzde 43.5’nin boşanmış yüzde 13’nün dul olduğu görüldü. Yapılan görüşmelerde, kadınlar evlilikleri sırasında yoğun olarak taciz, şiddet ve tecavüze uğradıklarını söylediler. Kadınların büyük kısmı, kocaları tarafından başka erkeklerle para karşılığı birlikte olmaya zorlandığını belirtti. Kadınlardan biri genelevde çalışmaya nasıl başladığını şu sözlerle anlattı: Diyarbakır’da evliydim, kocam her fırsatta dövüp zorla beni başka erkeklere pazarlıyordu. Aileme gidemezdim “gelirsen kefenle çıkarsın” diyorlardı. Kocam “Senin için İzmir’de boru fabrikasında iş buldum” dedi. Doğru düzgün bir işte çalışacağım diye sevindim. Bir geldim o geliş 20 yıldır burada çalışıyorum.

Kadınların yüzde 47,8’i resmi nikah, yüzde 17,4’ü imam nikahı, yüzde 5,2’si hem resmi hem de imam nikahı ile evlendiğini söyledi. Yüzde 28,7 ise hiç evlenmediğini belirtti. Genelevde çalışan kadınların çocuk sayısı ortalama 1.12 çıktı. Kadınların bir kısım çocuklarıyla hiç görüşmezken bir kısmının çocukları da annelerinin hasta bakımı ve bunun gibi işlerde çalıştığını düşünüyor. Çocuk sahibi olan kadınların çoğu, vesikalı oldukları için başka iş bulamadıklarını, deneseler de geneleve geri dönmek zorunda kaldıklarını söylediler.

Para karşılığı ilk ilişki 11 yaş!

Genelevde çalışan kadınlara ilk cinsel deneyimlerini yaşadıklarında kaç yaşında oldukları da soruldu. En düşük 8, en yüksek 23 çıktı. Cinsel deneyim yaş ortalaması ise 16. Komisyon üyeleri, 8 yaşında cinsel deneyimin söz konusu olamayacağını, bunun tecavüz olduğunu değerlendirdi. Para karşılığı ilk cinsel ilişkide en düşük yaş 11, en yüksek yaş 43. Yaş ortalaması, 21.22. Burada çıkan 11 yaş sonucuyla ilgili de, böyle bir talebin o yaşta çocuktan gelmesinin mümkün olmadığı çocuğun aile bireyleri tarafından başka erkeklerle para karşılığı cinsel ilişkiye zorlandığı değerlendirmesine de yer verildi.

İller arası nakil

Kadınların yüzde 22.6’sı Ege Bölgesi, yüzde 20,9’u Akdeniz Bölgesi, yüzde 18.3’ü Marmara Bölgesi, yüzde 9.6’sı Karadeniz Bölgesi, yüzde 9.6’sı İç Anadolu Bölgesi, yüzde 7,8 Güneydoğu Anadolu Bölgesi, yüzde 1.7’si Doğu Anadolu Bölgesi şehirlerinde yüzde 2.6’sı da yurtdışında doğduğunu söyledi. Çalışmayı yapan komisyon üyeleri, her bölgeden kadının olması durumunu farklı illerdeki genelevlerden nakille yer değişikliği yapıldığı şeklinde değerlendirdi.

30 kez düşük yaptı

Kadınların yüzde 78.3’ü düşük ya da kürtaj yapması haline evet yüzde 21.7’si hayır yanıtını verdi. Düşük sayısı, 0 ile 30 arasında değişiyor. Ortalama düşük sayısı 4.40. Kadınların yüzde 57.4’ü düşük ya da kürtajı özel sağlık kuruluşunda, yüzde 9.6’sı resmi sağlık kuruluşunda, yüzde 7’si kendi kendine, yüzde 3.5’i ebe ve benzeri sağılık personelinin yardımıyla yaptığını söyledi.

Yaşlansa da burada yaşıyor

Yaşı ilerleyen kadınlar, genelevlerde yaşamaya devam ediyor. Artık yeterince para kazanamayan bu kadınlar, dışarıdan ev tutamadıkları için genelevin patronundan oda kiralayarak burada yaşamaya devam ediyor. Yaşlanan genelev kadınları, tutukları odanın yanındaki odada da düşük ücretlerle müşteri kabul ediyor.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : 30 YILLIK PKK YALANI/’MEKAPLILAR’ DEVLETİN BAŞINA NASIL BELA OLDU ???


KAYNAK : https://kemalkaplan.blogspot.com.tr/2012/06/mekaplilar-devletin-basina-nasil-bela.html

1984 yılında ilk eylemini yaptığında bir grup eşkıya diye küçümsenen PKK, aradan geçen 28 yıl içinde öyle bir noktaya geldi ki; siyasi bir güç olarak TBMM’de temsil edilir oldu. Elebaşı yakalanmış olmasına ve 13 yıldır tecritte olmasına rağmen, örgütü cezaevinden yönetti. Sonunda devlet, silah bırakması için bizzat örgütle görüştü. Olmadı, olmadı… 28 yıldır milyarlarca dolar terörle mücadeleye ayrıldı. Olmadı. 30 bine yakın sivil-askerin kanı örgütün eline bulaştı. Peki terör neden bitmiyor? PKK nasıl bu kadar büyüdü ve güçlendi? Örgüt neden yok edilmiyor? 90’lı yıllarda Bekaa’ya girilmesi tartışılırken, bugün Kandil dümdüz edilsin deniyor. Ancak sınırlarımız içindeki PKK unsuru bile yok edilmiyor. NEDEN?

Nedenler muhtelif ve dönem dönem değişiyor. 90’larda PKK’nın yok edilmeme sebebi farklıyken, 2012 yılına gelindiğinde sebepler farklılık gösteriyor.

Evet, yanlış duymadınız; PKK birtakım siyasi, askeri ve ekonomik nedenlerden ötürü yok edilmiyor.
Genelkurmay Başkanı Özel, PKK’nın son Dağlıca baskınından sonra, Kandil’e girebileceklerini, fakat Türk halkının bedel ödemeye hazır olması gerektiğini söyledi. 30 yıldır bedel ödeyen başka bir millet var mı?..

PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti nezdindeki yerini ve konumunu daha iyi anlamak için başbakanın konuşmalarındaki satır aralarına dikkat etmek gerekiyor. 9 Eylül 2012 tarihinde Tayyip Erdoğan partisinin il başkanları toplantısında Murat karayılan’a hitaben şöyle konuşuyor: “Bugün yine terörist başlarından bir tanesi yine tehdit sallıyor, ‘AK Partili milletvekilleri bölgeye giremeyebilirler’ AK Parti’nin yöneticileri de milletvekilleri de bu tür kuru tehditlere evvelallah pabuç bırakmayacak ve yola öyle devam edeceklerdir. Yalnız ben şunu hatırlatayım, bu yaptıklarınız hayra alamet değil. Biz şu anda Eyüp sabrındayız. Bir yere kadar sabrederiz ondan sonra şapkaları farklı olarak değişmeye de başlarız. Bunu da çok açık net şekilde söylüyorum.

Bu sözler; ülkesinde 30 yıldır, 30 binden fazla insanı katleden bir terör örgütü için, o ülke başbakanın sarf ettiği sözler.

En başa dönelim…

APOCULAR’DAN PKK’YA…

1976’da Ankara’da küçük bir gruplaşma halindeyken 1978 yılından itibaren Hilvan-Siverek civarında kimi aşiretlerle kendisi dışındaki solcuları ve Kürtleri hedef alan eylemlerle sesini duyurdu. O dönemde Apocular olarak bilinen ve Siverek’teki Bucak aşiretine karşı silahlı eylemlerde, militanların ayaklarına giydiği ayakkabılar nedeniyle “Mekaplılar” diye adlandırılan terörist grup, 17 Kasım 1979’da PKK ismiyle partileşti(!).

12 Eylül döneminde açılan davanın iddianamesinde 12 Eylül 1980’e kadar 213’ü sivil 243 kişiyi öldürdüğü belirtilen PKK örgütü, bu dönemde yakalanmayan kadrolarını Filistin, Lübnan ve Suriye’ye çeken ve daha sonra Kuzey Irak’ta üslenen PKK, ilk büyük eylemini 15 Şubat 1984’de yaptı: Siirt’in Eruh ve Hakkari’nin Şemdinli ilçesini basan teröristler, karakollara ve askeri lojmanlara saldırdılar. Her iki ilçeyi bir süre kontrol altında tutan örgüt militanları, ilçe meydanından ve cami minaresinden bir süre propaganda yaptı ve daha sonra da Kuzey Irak’a döndükleri bildirildi. Sadece Eruh’ta 1 askerin şehit düştüğü olay, ölü sayısının az olmasına da bakılarak ilk anda çok önemsenmedi. Son birkaç yıldır zaman zaman ve yer yer görülen vur-kaç eylemlerinden biri sanıldı. PKK sonraki her 15 Ağustos’u önceleri “ilk kurşun günü” sonra da “Diriliş Bayramı” olarak yeni eylemlerle kutlama kararı aldı.

ÖZAL’A BASKIN NEDEN HABER VERİLMİYOR?

ANAP hükümetinde Sağlık Bakanı olan Bülent Akarcalı, Turgut Özal’ın ölümüyle ilgili araştırma yapan DDK’na verdiği ifadede, PKK’nın 1984 yılındaki ilk eylemi olan Eruh baskınını, TSK’nın Turgut Özal’a 24 saat önce haber verdiğini açıkladı. Akarcalı bu durumun son derece düşündürücü olduğunu, bugünkü araştırmaların 1984 yılına kadar uzanması gerektiğini söylüyor. Akarcalı DDK’ya son derece önemli ve bir o kadar da dikkat çekici ayrıntılar anlatmış. Bir bölümü şöyle:

“93 yılında yaşanan Uğur Mumcu, Adnan Kahveci, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın sıralı ölümlerindeki şüphelerin ortaya çıkarılması için 15 Ağustos 1984 tarihindeki Eruh katliamı ile araştırılmaya başlanması gerekir. 93’deki olayların olduğu dönemi yaşadığımız için çok daha global, kapsayıcı bir analiz yapma imkanına sahip olduğumuza inanıyorum. 1983 sonu büyük bir sürpriz ile Anavatan Partisi iktidara geliyor. 25 Mart 1984’te yerel seçimleri yapıyoruz. Belediyelerin tümü Doğu ve Güneydoğu hariç emekli veya muvazzaf subaylar tarafından yönetiliyordu. Yapılan belediye seçimlerinin büyük çoğunluğunu ANAP kazandı. Bütün adaylarımızı belki de ilk defa olarak mahalli insanlar Kürt’ü, Zaza’sı, Süryani’si, Türk’üm, Arap’ım diyenlerden belirledik. Bu insanlar belediye başkanı ve il genel meclis üyesi oldu. Turgut Bey bu kapsamda bir demokratikleşme hareketini başlattığını söyledi. Parti olarak da bütün çalışmalarımızı bu yönde yaptık. Tam o sırada büyük bir katliam ile karşı karşıya kaldık. Öyle ki, bir cumartesi akşam üstü katliam oluyor biz o sırada Meclis’teyiz. Çok iyi hatırlıyorum. Ben Turgut Bey’i gece saat 01.00’de makam arabasına binmesine eşlik ettim. Ertesi gün bizim o katliamdan haberimiz oldu. Düşünebiliyor musunuz? Silahlı Kuvvetler ülkenin Başbakan’ına katliamı 24 saat sonra bildirdi. Eruh katliamı telsiz ve telefon kayıtlarından ülkenin Başbakanı’na hangi saatte haber verildi, öğrenilsin. Gece 01.00’e kadar haber verilmediğini ben bire bir biliyorum. Bu katliam neden, nasıl olmuş, kimler tarafından yapılmış hiçbir şey bilmiyoruz ki. 93’te yaşanan olayların başlangıcı da bana göre Eruh’tur. Ortada bu işlerin tasarımını yapmış yerli yabancı bir yapılaşma var ise bu yapılaşma Eruh öncesi de vardı. Ortaya çıktı, geri çekildi, tekrar çıktı, geri çekildi. Kimse bu konuların temeline inmek istemiyor. Turgut Bey’in ölümü de bu konuların üzerine gidilerek araştırılmalı.”
Bu olaydan sonra Başbakan Turgut Özal, ya idrak edemedi veya yanlış bilgilendirildi. Çünkü yaptığı açıklamada, “5-10 eşkıya” tanımlaması yaparak o yıllarda PKK’yı küçümsüyordu. Belki de gereken tedbirler bu nedenle alınmamış olabilir. Ancak Özal sonraki yıllarda PKK’nın ölümcüllüğünü daha iyi anlayacaktı.

OHAL ÇIKMAZI

1990’lı yıllara gelindiğinde PKK artık; köy yakan, otobüs tarayan, askeri konvoylara saldıran, tarihte görülmemiş terör eylemleri gerçekleştirmeye başlamıştı. Olağanüstü Hal Bölgeleri oluşturulmuş, buralara OHAL valileri süper yetkilerle atanmıştı. OHAL de PKK’nın eylemlerini durdurmaya yetmiyordu. Peki nasıl olmuştu da PKK birkaç yılda, 5-10 eşkıyadan, kurtarılmış bölge ilan eden ağır silahları bulunan, mensuplarının sayısı bile bilinmeyen koca bir bela haline gelmişti.

Valilere terörle mücadele için milyonlarca dolar bütçe ayrılıyordu. Valilerin bu bütçeyi nasıl ve ne şekilde kullandığı ise muamma. Sonraki yıllarda birçok yolsuzluk iddiası ortaya atılmış, valiler suçlanmıştı. Silah alımlarındaki yolsuzluk iddiaları ise ayyuka çıkmıştı. Küçük bir karakol komutanı başçavuş bile puslu havadan yararlanır olmuş, kaçakçılara göz yumup haracını alarak, cebini doldurma yoluna gitmişti. Kaçakçılarla anlaşamayınca da, askerlerine saldırı emri vererek, sınır ihlali yapan kaçakçılarla çatışmaya girip onları yok ederek kahraman bile olmuşlardı. Birilerinin deyimiyle bölgede, “at izi it izine karışmıştı”

Terörü önlemek için alınan tedbirler sanki tam tersine terörü körüklemek için kullanılıyordu.
Bölgede, gerçekten ne yaşandığını kimse bilmiyordu. Sadece sızan bilgiler bir araya getirilerek, durum değerlendirmesi yapılamaya çalışılıyordu.
Bu arada;
Köy yakma ve cinayetlerin faillerinin PKK’lılar ve askeri otorite tarafından mı yapıldığı tartışmaları artarken, özel timin öldürdüğü terörist başına pirim alması da, bu tür olayların artmasına neden oluyordu.

Sonraki yıllarda bizzat bölgede görev yapanların itirafları da yenir yutulur cinsten değildi.
Silah ve uyuşturucu kaçakçılığını bizzat güvenlik güçleri tarafından yapıldığı, faili meçhullerin ve keyfi işkencelerin uygulandığı ve her türlü yasadışı işlerin bölgede güvenlik güçleri tarafından işlendiği iddialar arasındaydı.

Tüm bu kargaşa OHAL uygulamasını bir çıkmaza sürüklemesine rağmen, bölgede: 1978 yılında sıkıyönetim uygulanmaya başlamış, 1987 yılında ise şekil değiştirerek, OHAL kapsamına alınmıştı. AKP’nin iktidara gelmesiyle ilk icraatlarından biri OHAL’in kaldırılması olmuştu. Tarih 30 Kasım 2002. Bölge 23 yıl olağanüstü bir şekilde yönetildi. OHAL her 4 ayda bir olmak üzere toplam 43 kez uzatıldı.

23 yılda hangi unsurlar OHAL’den yararlanıp siyasi ve şahsi menfaatler elde ettiler araştırıldığında ortaya çıkacaktır. Bu süreçte hangi güçler palazlandı. Kimler yardım etti, dış bağlantılarıyla da araştırılması gerek. Ayrıca bölgedeki dış gelişmeler nasıldı. Suriye ile sürekli yaşanan su ve PKK krizi kimlerin ekmeğine yağ sürüyordu.

ÇOK BİLİNMEYENLİ DENKLEMİN TEK BİLİNENLİ CEVABI: 1993

1993 bazı şeyler için milat oldu. PKK ve Kürt sorununda kesin çözüm dile getirenler ve bunun için gerçekten, ama gerçekten çalışma içinde bulunanlar öldü veya öldürüldü.

Bunlardan ilk kurban ocak ayında öldürülecekti. Uğur Mumcu, bir süredir PKK’nın devlet bağlantısını araştırıyordu. Bunları açıklamak için, birkaç gün sonra TRT’de programa çıkacaktı. 24 Ocak 1993’te aracına bomba konularak suikast kurbanı oldu. 4 yıl sonra suikastı araştırmak için mecliste bir komisyon kuruldu. Komisyon raporunu ilk okuyanlardan biri olarak, her sayfasında başka bir fail gördüm. En sonunda da, alakasız bir şekilde İran menşeli Selam grubuna fatura çıkarıldı ve müebbet yediler.

Çok değil aradan 12 gün geçmişti (5 Şubat). ANAP’ın harika çocuğu Adnan Kahveci tartışmalı bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Kahveci, birçok siyasi otorite tarafından geleceğin ANAP lideri ve başbakan olarak değerlendiriliyordu. Cumhurbaşkanı tarafından verilen talimatla Kürt raporu hazırlamıştı. Ve çevresindekilere bu Kürt sorununu mutlaka çözeceğini söylüyordu.

Tesadüf mü bilinmez ama Adnan Kahveci’nin ölümünden 12 gün (17 Şubat) sonra da Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis uçak kazasında ölecekti. Yine şaibeli bir kaza… Yıllarca davası sürdü.

ABD’den bile inceleme ekibi geldi. Raporlarda uçağın düşmesinin sabotaj yüzünden olacağı iddia edildi. Eşref Bitlis, PKK sorunu için Talabani ve Barzani ile görüşüyor, cumhurbaşkanı Özal ile de sürekli irtibatlı haldeydi.

Türkiye ard arda yaşanan bu ölümlerle sarsılırken, PKK’da boş durmuyor şiddetin dozunu arttırıyordu. Yıl sonuna kadar yaşanacak olaylar, 1993’ü tarihe kara yıl olarak geçirecekti.

Eşref Bitlis’in ölümünden tam 2 ay sonra (17 Nisan) bu defa Kürt meselesinin çözümü için devletin birçok kurumunu harekete geçiren cumhurbaşkanı Turgut Özal, kalp krizinden hayatını kaybedecekti.

Bir kâbus ülkenin üzerine çökmüş ve Kürt sorununu çözmeye yönelik adım atan herkesi yutuyordu. 2012 yılında DDK yaptığı inceleme ve araştırmalar neticesinde Özal’ın öldürülme ihtimalinin büyük olduğu yönünde bilgiler içeren rapor hazırladı.

Ancak olaylar bununla da bitmedi. Tartışmaları bugüne kadar devam eden, Madımak Oteli’nin yakılması, terhis edilen 33 erin şehit edilmesi, Başbağlar katliamı, gibi birçok olay 1993 yılında gerçekleştirildi.

1993 yılı belki de PKK’nın yeniden diriliş yılıydı. Ve varlığını tescil ettirdiği yıl. 93 değerlendirmesi yaparken, şunları göz önünde tutalım: Kahveci’nin ölümünden sonra ANAP’taki durum. Özal’ın ölümüyle kimlerin yolu açıldı. Hangi isimler siyaseten parladı. Uğur Mumcu’nun ölümüyle hangi uluslar arası ilişkiler darbe gördü. Ölümü içeride hangi örgütsel yapılanmaların işine yaradı. Eşref Bitlis’in ölümüyle, TSK içindeki güneydoğu politikası hangi yöne kaydı.

ÖLÜM ÜÇGENİNDE…

Özal’dan boşalan koltuğa başbakan Demirel oturunca başbakanlık makamı da ilk defa bir kadınla tanışıyordu: Tansu Çiller. Çiller başbakan olduktan birkaç ay sonra, herkesi şaşırtarak kürt meselesinin çözümü için Bask modelinden söz etti. Başta Demirel olmak üzere büyük tepki gördükten sonra, “terör ya bitecek, ya bitecek” diye tarihi sözünü etti. Ancak ortalığı sarsacak açıklama daha sonra geldi.

Çiller, “Teröre destek veren 60 işadamının elimizde listesi var” dediğinde ise ortalık toz duman olacaktı. Listede ismi olduğu iddia edilen bazı işadamları Düzce-Sapanca-Hendek ölüm üçgeninde cesetleri bulundu. Bazıları ise milyonlarca dolar haraç ödeyerek canlarını kurtardı.
Bu haraçlar hangi yetkililere ödendi?


ÖCALAN YAKALANDI AMA… ERGENEKON İLE EŞZAMANLI UYANIŞ

ABD Türkiye’ye büyük bir sürpriz yaparak Abdullah Öcalan’ı kucağına attı. 1999 yılında bir dizi seyahatten sonra PKK lideri Abdullah Öcalan, Türk yetkililere teslim edildi. Yıllardır yok etmeye çalıştığı örgütün liderinin kucağında oturduğunu gören Türkiye başlangıçta ne yapacağını bilemedi. Kısa bir debelenmeden sonra hemen kendine geldi. 3 ayda hazırlanan jet iddianameyle Apo yargılandı. İdama mahkûm edildi. Edildi edilmesine ama asılmadı. Dönemin başbakan yardımcısı MHP lideri Devlet Bahçeli yıllar sonra itiraf etti. “Siz olsaydınız siz de asamazdınız.” ABD ve batı baskısına işaret etti.

Apo için Marmara Denizi’nin ortasında bir ada tahsis edildi. İmralı. Adaya geliş gidiş kontrollü. Avukatlar, akrabaların görüşmesi izne bağlı. Tam bir tecrit. Ne hikmetse-dünyada bir örneği yok-Apo PKK’yı İmralı’dan yönetmeye başladı.

Öcalan’ın yakalanmasından sonra örgüt, adeta uykuya daldı. Bizimkilerde “örgüt bitti” sanarak, rehavet had safhaya tırmandı ve PKK ile ilgili kimse parmağını kıpırdatmadı. Taa ki, 2007 yılında tarihin en girift operasyonu başlayana kadar. Ergenekon. 2008 yılında ilk Ergenekon davası başladığından, sonra PKK’da yavaş yavaş gözlerini ovuşturmaya başlamıştı. Kanlı örgüt kış uykusundan uyanıyordu. 2012 yılına gelindiğinde ise, neredeyse her gün bir eylem haberi alıyoruz. Her gün şehit haberleri yürekleri dağlıyor.

Yaklaşık 3 yıl önce Ergenekon’dan tutuklanan ve daha sonra serbest bırakılan Aydınlık grubunun önde gelen bir ismiyle görüşmüştüm. Bana önümüzdeki dönemde büyük eylemlerin olacağını söylemişti. Ben bunu Ergenekon operasyonuna yönelik protestolar olarak algılamıştım o zaman.


KANDİL’E NEDEN GİRİLMİYOR

1990’lı yıllarda PKK Suriye’de bulunan Bekaa Vadisi’nde konuşlanıyordu. Bekaa’ya harekât zaman zaman dile getirilir, sonra da siyasiler, stratejistler, yapılacak bir harekâtın problemlerinden günlerce bahsederlerdi. Baba Esad burnundan kıl aldırmaz. Bizi her zaman PKK’yla tehdit ederdi. Gün oldu, devran döndü. Baba öldü, yerine oğlu geçti. Apo yakalandı. Suriye ile ilişkiler düzeldi. Ama PKK kuş oldu. Kandil’e uçtu. Bu defa da, Kandil harekâtı konuşuldu. PKK’nın azdığı dönemlerde Kandil bombalandı bile. Fakat günler öncesinden başlayan, “Kandil bombalansın” veya siyasilerin “Kandil’e hava harekâtı yapabiliriz” açıklamalarından örgüt tüyoyu kapmış kampı boşaltmıştı. Biz de TV’de Genelkurmayın dağıttığı görüntüleri, örgütün işinin bittiğini düşünerek, gerile gerile izledik. Böyle birkaç hava harekâtı yapıldı. Sonuç ortada.

Geçmişte boş kampları bombalayan TSK, PKK’nın her gün can almasına seyirci(!) kalamazdı. Örgütün 19 Haziran’da yaptığı Dağlıca baskınında 8 askeri şehit etmesinden sonra, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in Kandil’e operasyon yaparız ama şartlara bağlı açıklaması gündeme bomba gibi düştü.

Özel’in, şartlarından biri Türk milletinin kayıplara hazır olmasıydı. 30 yıldır, 30 bin insanını kaybeden bir milletten istediği şey buydu. Sayın genelkurmay başkanının…

Röportaj yapmak için gazetecilerin elini kolunu sallaya sallaya gittiği Kandil, dünyanın en iyi orduları arasında sayılan Türk Ordusu için ‘Kaf Dağı’ydı. 30 yıldır terörle mücadeleye ve silah alımına ve TSK’ya ayrılan bütçelerin, kaç tane Türkiye doyuracağını varın siz hesap edin. 25 yıl boyunca bütçeden en büyük payı alan TSK, aynı zamanda denetime de kapalı olan TSK, bugüne kadar Kandil’e girmeyi neden talep etmedi.

Yıllardır MGK kararlarıyla hükümetlere istediği her şeyi yaptırma kabiliyeti olan TSK, neden terörü kaynağında yok etmeyi düşünmedi? Bu nedenleri çoğaltarak kendinize sormaya devam edin.


MEDYA YALANA ORTAK

1990’lı yıllarda büyük PKK eylemlerinden sonra, büyük operasyon düzenleyen TSK’dan zaman zaman şu haberi alıyorduk: “500 PKK’lı ablukaya alındı” “200 PKK’lı bilmem ne mevkiinde sıkıştırıldı.” Hatırladınız mı?…

Bu haberlerle şehitlerine ağlayan halkın yüreğine su serpilirdi. Aradan günler geçer, sıkıştırılan PKK’lıların yok edildiği veya teslim olduğu haberi gelmezdi. Hiçbir siyasi veya televizyoncu-gazeteci-yazar veya soruşturmacı televizyon gazetecileri, “Ablukadaki teröristlere ne oldu, operasyonun bilançosu nedir” diye sormazdı.

O günleri unuttuk ama medyamız sağ olsun yine hatırlattı bize.

19 Haziran Dağlıca eyleminden sonra, eyleme katılan 300 PKK’lının ablukaya alındığı haberleri yine TV ve gazetelerimizin başköşesini süsledi. Aradan 8 gün geçmiş nedir operasyonun bilançosu. Gen. Kur. açıklamış, 28 terörist öldürüldü diye. Dünyanın en büyük operasyonel güçlerinden bir olan Türk ordusu 300 kişiden 28’ini etkisiz hale getirebilmiş, diğerleri de kaçmış.

Şayet bu durum gerçekse, genelkurmay başkanı haklıdır. Kandil operasyonunda büyük kayıplar değil, birliği orada bırakıp geliriz. Burada da gıyabi cenaze namazı kılarız.

Ne var ki, durumun taktik olduğunu düşünüp içimi rahatlatıyorum. Zira TSK, PKK’yı özellikle bitirmiyor.

PKK’NIN BİTMEMESİNİN EKONOMİK VE ASKERİ YÖNÜ

Askerlik görevimi ifâ ettiğim birlikte özel harpçi bir başçavuş vardı. Deli bozuğun biriydi ama mert, delikanlı biriydi. Nöbetçi olduğu geceler anılarını dinlerdim. Gazeteci olduğumu bildiği halde anlatırdı, bana güvenirdi.

Güneydoğu’daki olaylarla ilgili sorularımı cevaplardı. Bana bir gün dedi ki: “Bunların hepsi fasa fiso, PKK istense 1 haftada yok edilir. Şimdi olaya daha yukarıdan bak. Askeri bir değerlendirme yapalım. Avrupa ülkelerini düşün, orduları en son ne zaman savaştı. Sanırım en son ikinci dünya savaşında. Dünyada sürekli savaşan kaç ordu var. ABD, İsrail ve Türkiye. ABD dünyanın her yerinde istediğinde savaşabiliyor. Bazen İngiltere’de peşine takılıp, bazı bölgelerde savaşıyor. İsrail zaten malum: Filistin. Türk ordusu 20 yıldır savaşta PKK ile. Bunun getirdiği üstünlüğü bir düşünsene. Hangi ülkeyle savaşsak köklerini kazırız. Yıllardır PKK ile savaşta Türk ordusunun geliştirdiği savaş teknikleri var. Bunları sadece tatbikatlarda denemiyor, PKK üzerinde uyguluyor. Aldığı silahları PKK üzerinde deniyor. Çatışmalarda askerinin becerisini görüyor. Sonuçları analiz ediyor. Ülke olarak mali açıdan pahalıya patlıyor. Bir de ölen askerler var. Ama savaşta olur böyle şeyler. Fakat bizde sağladığı üstünlük hiçbir şeye değişilmez. Tüm dünya biliyor bunu.”

Yorumu size bırakıyorum.

Ekonomik yönü ise, geçici köy korucularıdır (GKK). Türkiye’de 57 bin köy korucusu bulunuyor. Bu rakamın 77 binlere kadar çıktığı dönemler olmuştur. Yine dikkat çekici bir unsur: PKK’nın ilk eyleminden 1 yıl sonra 26 Mart 1985 GKK, muhtarlık kanununda yapılan değişiklikle vücuda getirilmiştir.

Bölgede işsizliğin had safhada olması, teşviklere rağmen bölgeye yatırım gitmemesi, GKK’luğu cazip bir istihdam olarak karşımıza çıkarıyor. Devletin binlerce kişiye iş sağlama olanağı. İstihdamın adının ‘geçici’ olması, fakat 27 yıldır da ‘geçmemesi’ manidardır.

Korucunun varlığının teröre bağlı olması ardında birçok sorunu getirmiştir. GKK öncelikle terör bittiğinde işsiz kalacağını çok iyi bilmektedir. İşte bu içgüdüyle zaman zaman PKK tarafında yer almış. Zaman zaman kaçakçılık yapmış. Zaman zaman ise faili meçhul cinayetlere karışmıştır.
İdari bakımdan kaymakamların, mesleki bakımdan ise jandarma bölük komutanının emir ve komutası altında olan GKK, hakkında TBMM Faili Meçhul Siyasi Cinayetler Araştırma Komisyonu raporunda şunlar yazıyor:
“Çoğu kez hem devletten maaşlarını almışlar, hem de terör örgütüne -kimi zaman korkudan, kimi zaman isteyerek- yardım ve yataklık yapmışlardır. Bazıları ise korucu kimliği ile silah, uyuşturucu vb. kaçakçılığı yapmışlardır. İşledikleri fiiller yüzünden mahkemece aranan korucular, maaşlarını düzenli olarak aldıkları halde yakalanamamışlardır. 1985 yılında başlatılan Koruculuk uygulamasında 1997 yılına dek geçen süre içerisinde 23 bin 817 geçici köy korucusu görevinden uzaklaştırılmıştır. Bu korucuların 20 bin 319’unun görevi ihmal suçunu işlediği açıklanmıştır. İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı rakamlara göre, koruculuk uygulamasının başlatıldığı tarihten günümüze kadar geçen süre içerisinde, 2 bin 402 korucu terör suçlarına karışmış, 936 korucu hakkında mala karşı işlenen suçlardan, 1234 korucu hakkında şahsa karşı işlenen suçlardan, 428 korucu hakkında da kaçakçılık suçundan işlem yapılmıştır.”
Nasıl buldunuz raporda yazanları.

Devlet kendi eliyle terör yaratmakta çok marifetli görünüyor.

PKK’nın zuhurundan sadece 1 yıl sonra, GKK’ların oluşturulması, kafalarda pek çok soruyu gündeme getiriyor. 800 bin olduğu açıklansa da, 1 milyondan fazla asker olduğu söylenen TSK, ülke içinde terörü engelleyemeyecekse, o takdirde polis engellesin. O da olmuyorsa bunları lav edelim başka örgütlenmelere gidelim. Yeniçeri Ocağı iş görmediğinde, Nizam-ı Cedid’in kurulması gibi. Ne gerekiyorsa yapalım. Yeter ki, terör belasından kurtaracak siyasi ve askeri ferasete sahip olsun.

PKK’nın ilk eyleminden bu yana, ülkeyi yönetenlerin; selefin halefe bıraktığı miras, özlü söz de bu olsa gerek: "BIÇAK KEMİĞE DAYANDI"
28 yıllık takvim içinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin PKK politikasını anlamak bakımından son derece manidar bir "politik söz"…

KAMPANYA : PARASIZLIK YÜZÜNDEN GENELEVDE ÇALIŞMAK ZORUNDA KALAN NİNELERİMİZE DEVLET SAHİP ÇIKSIN ! !!!


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

ÖZEL BÜRO GRUBU, Türkiye’nin bir kanayan yarasını daha gündeme getirme kararı aldı. Hemen konuya girelim. Türkiye’nin yaşlı nüfusu oldukça fazla. Şanslı olan yaşlılarımıza çocukları yada akrabaları bakıyor. Bir kısmı ise devletin koruması altında huzurevlerinde barınıyor. Bunlar şanslı doğmuş olanlar.

Ama ya dışlanmış, hor görülmüş, 2. Sınıf vatandaş muamelesi gören yaşlılarımız ne durumda ?

Gençliğinde kader kurbanı olmuş, bir çoğu ailesinin kendisini terk etmesi nedeniyle yada koca şiddeti, yetim kalma gibi sebeplerden hiçbir zaman sıcak bir yuva sahibi olamamış kadınlarımız ne durumda düşündünüz mü ?

Biz söyleyelim o zaman.

Haberdeki örnekte de okuyacağınız gibi 80 yaşında hala seks işçisi olarak çalışmaya mecbur bırakılmışlar. Onlar için bir umut yok, bir gelecek yok.

Ama madem ki sıfatlarımızın başında “İNSAN OLMAK” var. Bu duruma seyirci kalamayız. Eğer insan isek kalmamalıyız. Biz bu çirkin kadere elbette DUR diyebilecek güçteyiz. Hayatları boyunca yüzü gülmeyen kadınlarımıza, ninelerimize insanlığın ölmediğini gösterebiliriz. Onları hiç olmaz ise yaşlılıklarında rahat ettirebiliriz, her ne yapmış ne yaşamış olurlarsa olsun. Bu bizlerin insanlık vazifesidir.

Şimdi lütfen bu kampanyaya bir 5 dakikanızı ayırın ve tüm sosyal medya çevrenize, üye olduğunuz mail gruplarına gönderin.

Gönderin ki yarın vicdanımızda kara bir leke oluşmasın !!!

LÜTFEN TIKLAYIN :

KAMPANYA : PARASIZLIK YÜZÜNDEN 80 YAŞINDA SEKS İŞÇİSİ OLARAK ÇALIŞAN NİNELERİMİZ E DEVLET SAHİP ÇIKSIN !!! /// https://istihbaratveanaliz.wordpress.com/2016/11/15/kampanya-parasizlik-yuzunden-80-yasinda-seks-iscisi-olarak-calisan-ninelerimiz-e-devlet-sahip-ciksin/

***

HABERİN KAYNAĞI : http://www.aydinlik.com.tr/toplum/2016/80-yasinda-5-liraya-genelevde-calisiyor

HABER BAŞLIĞI : 80 yaşında 5 liraya genelevde çalışıyor
İzmir Valiliğinin yaptığı çalışma, genelevlerde yaşamı gözler önüne serdi. 80 yaşında 5 lira karşılığında cinsel ilişki kuran H., torunlarına bakmak için çalışmaya mecbur olduğunu söyledi

Hayati ÖZCAN/AYDINLIK

İzmir’de 23 genelevde yapılan anket, bu evlerde çalışan kadınların yaşam koşullarını ortaya koydu. Evlerde çalışan kadınların yaşları 23 ile 80 arasında değişiyor. Anket çalışması sırasında 80 yaşındaki H., torunlarını okutabilmek için 5 TL karşılığında çalışmaya devam ettiğini söyledi.

İzmir Barosu Kadın Hakları Danışma ve Hukuk Araştırma Merkezi temsilcilerinin de katılımıyla İzmir Valiliği bünyesinde oluşturulan Genelevde Çalışan Genel Kadınların Hak İhlallerini Tespit ve Araştırma Alt Komisyonu kadınlarla görüştü. Genelevlerde çalışan kadınların bazılarının yaşlarını bile bilmediği, nüfus cüzdanlarının ise kendilerinde değil genelevin patronunda olduğu ortaya çıktı. Yaşamları boyunca, babalarından, erkek kardeşlerinden ve kocalarından korkan kadınların, genelevde de patronlarından korktuğu gözlemlendi. Kadınların bu işi ortalama 18.68 yıldır yaptıkları ve bir kısmının da bu süre boyunca 3-4 kere dışarıya çıktığı görüldü. Genelevde günlük çalışma saati ise en düşük 5 en yüksek 14 saat.

YAŞLARI BÜYÜTÜLMÜŞ

Komisyon üyeleri, 115 kadınla görüştü. Kadınların yaşları 23 ile 80 arasında değişiyor. Yaş ortalaması 43.65. Ancak birçoğu vesika alabilmek için yaşını büyütmüş. 80 yaşında olup da hâlâ genelevde çalışan H., komisyon üyelerine, torunlarını okutmak zorunda olduğu için hâlâ müşteri kabul ettiğini söyledi. H. “Vizite ücretini çok düşük tutuyorum. 5 TL de olsa yine para kazanıyorum” dedi. H., genelev dışında başka bir iş verilmediği için burada çalışmaya mecbur olduğunu söyledi.

Kadınların eğitim durumları incelendiğinde, büyük çoğunluğunun ya hiç eğitim almadığı ya da sınırlı aldığı görülüyor. Kadınların yüzde 15.7’si okuma yazma bilmiyor. Yüzde 57.4’ü ilkokul, yüzde 10.4’ü ortaokul, yüzde 14,8’i lise, yüzde 0.9’u üniversite mezunu.

KOCASI GETİRDİ

Kadınların yüzde 43.5’nin bekar, yüzde 43.5’nin boşanmış yüzde 13’nün dul olduğu görüldü. Yapılan görüşmelerde, kadınlar evlilikleri sırasında yoğun olarak taciz, şiddet ve tecavüze uğradıklarını söylediler. Kadınların büyük kısmı, kocaları tarafından başka erkeklerle para karşılığı birlikte olmaya zorlandığını belirtti. Kadınlardan biri genelevde çalışmaya nasıl başladığını şu sözlerle anlattı: Diyarbakır’da evliydim, kocam her fırsatta dövüp zorla beni başka erkeklere pazarlıyordu. Aileme gidemezdim “gelirsen kefenle çıkarsın” diyorlardı. Kocam “Senin için İzmir’de boru fabrikasında iş buldum” dedi. Doğru düzgün bir işte çalışacağım diye sevindim. Bir geldim o geliş 20 yıldır burada çalışıyorum.

Kadınların yüzde 47,8’i resmi nikah, yüzde 17,4’ü imam nikahı, yüzde 5,2’si hem resmi hem de imam nikahı ile evlendiğini söyledi. Yüzde 28,7 ise hiç evlenmediğini belirtti. Genelevde çalışan kadınların çocuk sayısı ortalama 1.12 çıktı. Kadınların bir kısım çocuklarıyla hiç görüşmezken bir kısmının çocukları da annelerinin hasta bakımı ve bunun gibi işlerde çalıştığını düşünüyor. Çocuk sahibi olan kadınların çoğu, vesikalı oldukları için başka iş bulamadıklarını, deneseler de geneleve geri dönmek zorunda kaldıklarını söylediler.

Para karşılığı ilk ilişki 11 yaş!

Genelevde çalışan kadınlara ilk cinsel deneyimlerini yaşadıklarında kaç yaşında oldukları da soruldu. En düşük 8, en yüksek 23 çıktı. Cinsel deneyim yaş ortalaması ise 16. Komisyon üyeleri, 8 yaşında cinsel deneyimin söz konusu olamayacağını, bunun tecavüz olduğunu değerlendirdi. Para karşılığı ilk cinsel ilişkide en düşük yaş 11, en yüksek yaş 43. Yaş ortalaması, 21.22. Burada çıkan 11 yaş sonucuyla ilgili de, böyle bir talebin o yaşta çocuktan gelmesinin mümkün olmadığı çocuğun aile bireyleri tarafından başka erkeklerle para karşılığı cinsel ilişkiye zorlandığı değerlendirmesine de yer verildi.

İller arası nakil

Kadınların yüzde 22.6’sı Ege Bölgesi, yüzde 20,9’u Akdeniz Bölgesi, yüzde 18.3’ü Marmara Bölgesi, yüzde 9.6’sı Karadeniz Bölgesi, yüzde 9.6’sı İç Anadolu Bölgesi, yüzde 7,8 Güneydoğu Anadolu Bölgesi, yüzde 1.7’si Doğu Anadolu Bölgesi şehirlerinde yüzde 2.6’sı da yurtdışında doğduğunu söyledi. Çalışmayı yapan komisyon üyeleri, her bölgeden kadının olması durumunu farklı illerdeki genelevlerden nakille yer değişikliği yapıldığı şeklinde değerlendirdi.

30 kez düşük yaptı

Kadınların yüzde 78.3’ü düşük ya da kürtaj yapması haline evet yüzde 21.7’si hayır yanıtını verdi. Düşük sayısı, 0 ile 30 arasında değişiyor. Ortalama düşük sayısı 4.40. Kadınların yüzde 57.4’ü düşük ya da kürtajı özel sağlık kuruluşunda, yüzde 9.6’sı resmi sağlık kuruluşunda, yüzde 7’si kendi kendine, yüzde 3.5’i ebe ve benzeri sağılık personelinin yardımıyla yaptığını söyledi.

Yaşlansa da burada yaşıyor

Yaşı ilerleyen kadınlar, genelevlerde yaşamaya devam ediyor. Artık yeterince para kazanamayan bu kadınlar, dışarıdan ev tutamadıkları için genelevin patronundan oda kiralayarak burada yaşamaya devam ediyor. Yaşlanan genelev kadınları, tutukları odanın yanındaki odada da düşük ücretlerle müşteri kabul ediyor.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.