Kategori arşivi: Araştırma

TARİH : TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “AĞAÇ”


TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “AĞAÇ”

JEAN PAUL ROUX

Yeni Türk tasarımlarında ağaç, “axis mundi” ve yaşam kaynağı olmak üzere iki ayrı rol üstlenir. Dolayısıyla, bunun eski Türk toplumlarında da benzer olduğu ve kimi zaman pek açık seçik olmayan raporların bazen o şekilde, bazen de bu şekile yorumlanmış olduğunu varsaymak, bir tedbirsizlik olmasa gerek. Daha inandırıcı ve sağlam raporların varlığı, bu düşüncenin yerinde olduğunu ortaya koymaktadır:

Örneğin, Bronz ve Taş Çağına ait heykellere ilişkin ikonografik araştırmalar bizleri oldukça aydınlatmaktadır. Bazen aynı ağaç’ta her iki sembolik anlam bir araya gelir; ancak bazen de bilmediğimiz bir anlam taşıyabilir. Sözlük yazan isterse Kâşgarlı Mahmud gibi bilgili biri olsun, bu durumda haklı yere kendimize, sözlük yazarının yaptığı açıklamaya ne tür bir anlam yüklememiz gerektiği sorusunu sorabiliriz. Nitekim ona göre Türkler, Tengri (gök tanrı) adını, göze ulu bir ağaç gibi büyük görünen her şeye takarlarmış. Ulu ağaç daha sonraları Orta Asya’da bir dizi ağaç şeklinde karşımıza çıkar: yalnız ağaç, kurumuş ağaç ve yaşlı ağaç. Bu konuya İbn-Rustah tarafından değinilmiştir. Başka iletilerin daha kolay yorumlanabildiğim söylemek de mümkün değildir. Çinliler, Kırgızlardaki ağaç ve aynı zamanda Su kültüne dikkat çekerler. Gardizi değişik hayvanlarla bağlantılı olarak ağaç’tan söz eder. T’u-küelerin kaynağı hakkındaki bir Çin raporunda şüphesiz kozmik bir eksen bulmak mümkün: On eşinden çok sayıda oğlu bulunan birinci kralın ölümünün ardından, oğullar “ulu bir ağacın etrafında toplanıp şu kararı alırlar: ağacın yambaşında yapılacak yüksek atlama yarışında en yükseğe sıçrayan kral olacaktır”. Uygurların kurban adarken etrafında dolandıkları ağaç da bir eksendir. Oğuz Kağan Destanı’nda yaşam ağacı teması kozmik ağaç temasıyla karışmaktadır. Oğuz av sırasında bir gölün ortasında bir ağaç ve bu ağacın kovuğunda (qucaq) tanrısal kaynaklı bir kız görür. Oğuz onunla evlenir ve kız kendisine üç oğul verir. Ağacın bu kovuğu (qucaq) Uygur söyleninde geçen “dal”a benzer: bir ağaç üzerinde oluşan budak dokuz ay dokuz gün sonra yarılmakta ve beş çocuk dünyaya gelmektedir. Bunların en küçüğünün adı Buku’dur. Her ne kadar buradaki amaç belliyse de, ağaca düşen, ışığın devreye girmesi gök ile olan bağlantıyı çağrıştırmaktadır: Türk ve daha sonraki Moğol söylenlerinde, aynı ışık çadırın ortasındaki duman deliğinden içeri süzülür ve bu da yine kozmik bir eksen ifade eder. “Budak”ın (qabuq) oynadığı rolün oldukça deforme olmuş bir yansımasını Raşidad-Din Fadlallah ve Abu-‘l-Gazi Bahadur Han’ın Kapçakların kökeni üzerine yazdıkları raporlarda görmekteyiz. Hamile bir kadın doğurmak üzere bir ağacın kovuğuna sığınır. Kadının dünyaya getirdiği bebek, ağacın bir oğludur. Bitki-insan şeklindeki bu türeyiş ilişkisi, bitkinin evlatlarına bulunduğu çok sayıda tavsiye ve yaptığı konuşmayla sıkça vurgulanmaktadır.

Önemli Türk gruplarının ölülerini ağaç’lara asma geleneği, mutlaka yeniden doğuş ve aynı zamanda ölülerini göğe sunma ve onları göğe uzanan yola çıkarma umudundan kaynaklanmaktadır. Üstelik genel kanaatin aksine, eski dönemlerde bile kurban edilen atlar ağap’larm yüksek dallarına asılırdı. Ibn Fadlan bu konudan bahseder. Ölülerini toprağa verenler ise, ölüyü daha önce içi oyulmuş bir kütüğün içine yerleştirir ya da T’u-küelerin yaptığı gibi, ölünün ne zaman gömüleceğini belirleyebilmek için ağacın hangi durumda olduğu göz önünde bulundurulurdu: Eğer birisi ilkbahar veya yazın öldüyse, otların ve ağaç’ların yapraklarının sararması beklenirdi. Yok eğer kişi sonbahar veya kışın öldüyse, ağaç’lar yapraklanana ve bitkiler çiçek açana kadar beklenirdi. Diğer şeylerde de olduğu gibi ağaç’larınn birarada oluşu, başka bir deyişle koruluk ya da orman, onların numina (isim) olma karakterini vurgular. Sonraki dönemlerden çok sayıda kutsanmış orman olduğunu biliriz. En eski dönemde Ötüken elbette kutsal bir dağ idi, fakat aynı zamanda kutsal bir ormandı da, çünkü çoğu kez “Ötüken’deki kutsal orman” diye bahsi geçer.

JEAN PAUL ROUX, BİLGESU YAYINCILIK, 1.BASKI – 2011, 25-27

TARİH : TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “KARTAL”


PERTEV N. BORATAV

Sözcük anlamı: “karakuş”; Karakuş, bürküt/bürgüt Türkler tarafından kartala eş anlamlı kullanılan sözcüklerdir. Si­birya halklarında muhteşem bir yeri olan bu kuş, Kaşgârlı Mahmud tarafından “Karakuş Yılduz” olarak Yunan mito­lojisindeki Jüpiter karakterli kartalını andıran Jüpiter geze­geninin belgesi olarak anılır.

Uluslararası katalogda (AaTh) 301 numaralı masal türünün genişletilmiş bir yorumu olan Kırgız kahramanlık şiiri “Er- Töştük”te olduğu gibi, aynı masalın bazı Anadolu yorumla­rında da (TTV No.72), öbür dünyanın kahramanını yeryü­züne getiren kuş bir kartala benzetilir.

Bir Anadolu halk türküsünde -bir mitolojik yaratığı veya basit bir poetik resmi hatırlatan- bu kuştan şöyle bahsedilir:

“Yüksek dağın zirvesinde haşmetli kartal yeryüzünü kap­ lamak üzere kanatlarını açtı.”

Kartal, Oğuz boylarının kuş amblemlerinden (eski Türkçede: ongon) biriydi: bunu, Raşid-ad-Din Fadallah’ın Ay Han’ın dört anlatımından ve Abu’l-Gazi Bahadır Han’ın Gün Han’ın devamı olan Salur boyu aktarımlarından anlı­yoruz. Salurlar ve hanları Kazan Han için yazıldığı düşü­nülen Dede Korkut kitabında, Oğuzların bu kuş için duy­dukları saygının bir kanıtı olarak anlaşılması gereken, “ala­ca benekli kartalın faziletlerini taşıyan kişiler” anlamında kahramanlar için çoğunlukla “Çal Karakuş erdemlü” ifadesi kullanılır.

Türk Mitolojisi, Pertev N. Boratav, BilgeSu Yayıncılık, 1.Baskı, 2012, S 83-84

JAPONYA DOSYASI : İkinci Dünya Savaşı Bitmesine Rağmen 29 Yıl Sa vaşmaya Devam Eden Japon Askeri Hiroo Onoda


s

İkinci Dünya Savaş’ı sırasında Japonya büyük bir alana geniş çapta bir saldırı başlatmış, Çin ve Filipinler’de oldukça etkili olmuştur. Japon savaş makinesi Güney Asya’da etkili olması, Amerika’ya karşı Çetin bir savaşa tutuşmasına rağmen Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan İki atom bombasıyla teslim olmuş ve savaştan tamamen çekilmiştir.

Japon İmparator Hirohito‘nun, General McArthur‘a teslimiyet belgesini imzalaması ve önünde eğilmesinin yaşandığı günlerde Pasifik açıklarında savaşın bittiğini bittiğinden haberi olmayan ve hala savaşa devam eden Japon askerleri bulunmaktaydı. Bu askerlerden biri de Hiroo Onoda‘ydı.

Hiroo​ Onoda, Filipinler’in başkenti Manila’nın 75 mil güneyinde bulunan Lubang Adasına çıkarılmış Sugi tugayına bağlı askerdi. Amerikalılar savaşın sonuna doğru Pasifik adalarına çıkartma yapmaya başlayınca, Japonlar taktik değiştirmiş ve ormanları gizlenerek Gerilla savaşı yürütme başlamışlardı. Lubang adasında da sıra aynı şekilde gerilla savaşına devam eden askerler bulunmaktaydı.

1945 Şubat’ında müttefik kuvvetler Lubang’a gelip Japon savunmasını hızlıca dağıtılır. Bu karışıklığın üzerine komutanı Binbaşı Taniguchi, Onoda ve 3 arkadaşına kesin bir Emir verdi. "Gördüğünüz ormanda çekilin ve Savaşa koşulsuz şartsız devam edin. Kesinlikle intihar etmek yok. Her ne şartta olursa olsun savaşa devam edeceksiniz. Burada gerekirse Hindistan cevizi yiyerek yaşayacaksınız. 3 yıl da sürebilir bu durum 5 yılda. Ancak ne olursa olsun sizin için geri döneceğiz. Siz İmparator ve Japonya adına bu savaşı devam edeceksiniz." Dört asker Hiroo​ Onoda, Yuichi Akatsu, Soichi Shimada ve Kinshichi Kozuka emri uygulamaya ve savaşmaya devam ettiler.

Tabii Amerikan ordusu Pasifik adalarındaki askerlerin savaşın bittiğinden haberinin olmadığını bildiği için Uçaklarda İmparatorun imzaladığı teslim belgesini ve savaşın bittiğini ilan eden belgeleri dağıtmaya başladılar.

sava%25C5%259F%25C4%25B1n%2Bbitti%25C4%259Fini.jpg

Savaşın Bittiğini Yazan Bildiriler

Onoda Bildirilere Kulak Asmıyor

Hiroo​ Onoda ve Arkadaşları bu bildirileri gördüklerinde, bunun Amerika’nın bir oyunu olduğunu ve Onları yıldırmaya hedeflediklerini düşündüler. 4 asker gerilla savaşlarına devam ediyor, karşılaştıkları askerlerlde çatışmalara giriyor, köylüleri Yaralıyor, yağmalıyor ve cephanelerini koruyorlardı.

Hatta Bu dört Japon askerleri uçaklardan düşen gazetelere bakmışlar, akrabalarından gelen fotoğrafları görmüşler ve savaşın bittiğini ilan eden bildirileri okumuş olmalarına rağmen bunları müttefiklerin zeki bir aldatmacası olarak görüyorlardı.

Onlara göre bu broşürler müttefiklerin kendilerine yıldırmak için izlediği bir Propagandaydı.

Ilk Fire Verildi

1949 Eylül’ünde Akatsu askerlerine yakalandı ya da bir başka deyişle teslim oldu. Onun ihanet ettiğini düşünüyordu geri kalan üç asker.

Üç kişi kalmalarına rağmen aynı istikrar ve inatla askerler savaşmaya devam etti. 1953’te Shimada da bir çatışmada bacağından vuruldu. Ancak iki arkadaşı tarafından orman şartlarında tedavi edildi ve tekrar devam etti. 1954 yılına gelindiğinde ise o kadar şanslı olamadı ve yine Filipin askerler ile girdiği bir çatışmada öldürüldü.

Bu kaybın ardından Onoda ve Kozuka gerilla faaliyetlerini birlikte sürdürmeye devam ettiler ve 19 yüzyıl boyunca ormanda zor şartlarda tek başlarına tek başlarına hayatta kalıp savaşa devam ettiler. Kalan iki asker Japon ordusunun sonunda adayı mütteliklerden temizleyeceğini ve kendi gerilla taktiklerini Çok işe yaradığını düşünerek, Bu inançla Sabotaj ve saldırma faaliyetlerini devam ettiler. Bu müddette muz ve hindistancevizi yakıyorlar , mermi barutlarını kullanarak ateş yakıyorlar ve bazen kuş yakalıyarak hayatta kalmaya çalışıyorlardı.

Onbaşı Shimada’nın öldürülmesinden 19 yıl sonra Ekim 1972’de Onoda ve Kozuka düşmanın ! besin stoğunu sabote etmek için çiftçiler tarafından toplanan pirinçleri ateşe verdi. Bu Sabotaj eylemi Filipinli bir polis devriyesi tarafından fark edilince Çatışma çıktı ve bu çatışmada Kozuka öldürüldü. Onoda da ormana geri döndü ve saklanmaya devam etti

Japonya Farkına Varıyor

Kozuka’nın ölüm haberi Japonya’ya hemen ulaşmıştı. Japonlar şoka girmişti. Çünkü 13 yıl önce resmen ölü sayılmış bir Japon askeri yeni öldürülüyordu ve savaşın bitmesini 27 yıl geçmiş olmasına rağmen hala yaşadığını göre son kalan asker Onoda’nın da yaşadığına hükmedildi ve ardından bir arama tarama faaliyeti başladı.

Onoda San’ın Savaşı Bitiyor

Lubang adasına gelen gönüllüler, Onoda‘yla irtibata geçmek için her yolu denedi. Arkadaşları anonslar etti ancak Onoda hala Amerika’nın hala onu kandırmak için oyunlar oynadığını düşünüyordu. Onoda hala savaşa devam ediyor, Ateş açıyor köylülere göz açtırmıyor ve elinden geldiğince hala düşman gördüğü kişilere zarar vermeye çalışıyordu.

En sonunda 1974 Şubat’ında Onoda bir buçuk yıl ormanda yalnız kaldıktan sonra Norio Suzuki adında bir üniversite öğrencisi onu bulabildi ve "Onoda San Savaş bitti Japonya teslim oldu artık sende teslim olmalı ve ülkene dönmelisin" dedi.

Onoda da komutanının kendisine Emretmediği sürece teslim olmayacağını söyledi. Suzuki daha sonra ona yaklaşık iki hafta sonra burada buluşalım teklifinde bulundu. İki hafta sonra belirtilen yerde buluştuklarında Suzuki’nin yanında ona o dönem

Savaş emrini veren Binbaşı Taniguchi de bulunmaktaydı. Taniguchi askerliği bırakmış ve Kitapçılık yapmaktaydı yaşlanmıştı. Onoda, eski komutanını gördüğünde hazır ola geçti ve "Teğmen Onoda göreve hazır Komutanım" dedi.

Taniguchi gözyaşları içerisinde savaşın bittiğini ve insanlara artık zarar vermemesi gerektiğini söyledi. 1-2 anlık sessiz öfkenin ardından Onoda, Ahisaka 99 marka tüfeğini ve Kalan 500 fişeği çıkarıp binbaşıya uzattı. Ardından Bu yürekli asker Filipin ordusuna teslim oldu 10 Mart 1974 de. Onoda’ın Savaşı sona ermiş bulunmaktaydı. Teslim olduğunda tam 52 yaşındaydı. 29 yıl boyunca ufak bir adada ormanlık bölgede her türlü zor koşullar altında İnançla savaşmaya devam etmiş ve kendisine verilen görevleri fazlasıyla yerine getirmişti. Bu süreçte hiç vazgeçmemiş aynı ilk gün ki azim, inat ve kararlılıkla ve kendi Savaşına devam etmişti.

onodo%2Bteslim.jpg

Onoda Teslim Olurken

Onoda Japonya’ya Geri Dönüyor

1974’te Filipinler başkanı Markos, Onoda ve Arkadaşları’nın 29 yıl boyunca 30 kadar Filipinli asker ve polis öldürmesine, bir o kadar da bir o kadar da güvenlik görevlisini yaralanmasına rağmen onu Filipinler’de işlediği suçlardan dolayı bağışlamasını üzerine Onoda ülkesine döndü ve Japonya’da kahraman gibi karşılandı. Artık yaşlanmış olan anne ve babasını gördü. Anne ve babası Onoda’ya Filipinler’de öldüğüne inandıkları zaman yaptırdıkları mezarını gösterdi
Onoda’ya yaşadıkları oldukça ağır gelmişti. Bu sebepten huzur bulmak adına Brezilya taşındı. Orada Çiftlik kurarak hayatına devam etti. Ardından 1996’da bu Lubang’a geri dönerek bir okula 10 bin dolar bağışla bulunmuştur. Daha sonra Japonya‘ya geri dönen Hiroo Onoda, 16 Ocak 2014 de Tokyo’da 91 yaşında zatürreden ölmüştür. Ardında müthiş bir inat, bağlılık ve azim öyküsü kalmıştır.

ya%25C5%259Fl%25C4%25B1%2Bhali%2Bonoda.jpg

Onoda’nın Ölmeden Önceki Fotosu

"Teslim olmak yok 30 yıllık savaşım" adlı otobiyografisi de yayınlanan Onoda, Aslında tek başına Japonların asıl bağlılık ve kararlılık abidesi olduklarını gösteren ve İkinci Dünya Savaşı’nın en ilginç kahramanlık hikayelerinden birinin sahibidir. 29 yıl boyunca Savaşına devam etmiş ve onu bu kararından hiçbir şey alı koyamamıştır. Teğmen Onoda, Ülkemizde geçtiğimiz yıllarda Kim Milyoner Olmak İster adlı bilgi yarışmasında sorulan bir soruya da konu olmuştur.

TARİH : Unuttuğumuz Mora Türkleri


Unuttuğumuz Mora Türkleri

Yunanistan’ın bağımsız bir devlet haline gelişi on binlerce Mora Türkünün canı ve malı pahasına gerçekleşti. 1821 isyanı başladığında Yunan topraklarında 90 binin üzerinde Müslüman nüfusun yaşadığı bilinmekteydi. Bağımsızlık ilan edilince bu rakamdan eser kalmadı. Mora Türkleri isyan süresince canlarından, Yunanistan’ın bağımsızlığı sonrasında ise mallarından oldular.

Osmanlı’nın çeşitli mahallerine dağılan Mora muhacirleri ise yıllarca sıkıntılarla boğuştu. Bu süreçte en büyük acıları onlar çektiler. Maddi-manevi büyük kayıplara uğradılar. Savaş çok yıkıcı ve acımasızdı. Dolayısıyla Osmanlı Rumları da bu süreçte zarar gördü. Ancak Rumlar, sonuçta bu acıların karşılığı olarak gördükleri bağımsız bir devlete sahip oldular.

Yunan bağımsızlığının sadece 1821 isyanının bir sonucu olduğunu söylemek çok hatalı olacaktır. Başta Rusya olmak üzere İngiltere ve Fransa’nın meseleye siyasi ve fiili müdahaleleri karşısında Osmanlı’nın direnecek gücünün olmaması bu sonucu doğurmuş oldu.

Önce, Osmanlıların Haçlı Seferi olarak nitelendirdikleri Navarin baskını, ardından Mora’nın 1828’de Fransızlar tarafından işgali ve 1828-29 Rus savaşında Osmanlı’nın ağır bir yenilgi alması, Yunan bağımsızlığının önünde hiçbir engel bırakmadı. Bundan sonra sadece yapılan uzun müzakerelerde formaliteler yerine getirildi. En son olarak Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın 1831’deki isyanı ise
Yunanistan’ın sınırlarının daha da büyümesini garanti altına almış oldu.

Şurasını açıklıkla ifade etmek gerekir ki, Rumların Osmanlı’dan bağımsız olma hırs ve arzuları, bunun gerçekleşebilmesi için hep dışarıya bel bağlamaları ve büyük Avrupa devletlerinin himayesini gözetmeleri, zaman zaman bu devletler tarafından kendi politik çıkarları uğruna suiistimal edilmelerine de zemin hazırladı.

Bu ülkelerin Yunanistan üzerindeki egemenlik kavgaları, bağımsızlıktan sonrası da şiddetini sürdürdü ve bu müdahaleler nedeniyle ülke zaman zaman ekonomik çöküş ve kaos ortamına sürüklendi. Buna rağmen kuruluşundan itibaren Yunan emellerini en önemli güç kaynağı yine hiç şüphesiz Batı’nın Helen dostluğu oldu. Sınırlarına, Avrupalıların Osmanlı aleyhine yaptıkları müdahalelerle kavuşan Yunanistan, yine bu devletlerin kayırmalarıyla sürekli olarak büyüdü ve tarihi emellerini gerçekleştirebilme imkânına doğru yol aldı.

Avrupa Maddi-Manevi İsyancı Rumlar’ı Destekledi

Osmanlı’dan bağımsızlık hayaliyle yola çıkan Rum Filiki Eterya ihtilal örgütünün 1814’de başlattığı macera, 1821’de hayal olmaktan çıktı, 3 Şubat 1830’da, yani sadece 16 yıl gibi kısa bir sonra gerçeklerle buluştu. Elbette bu maceranın başarıya ulaşmasında Helen dostu Avrupalıların gayretleri, Rum isyancıların hayallerinin çok ötesinde bir değer taşıyordu. Böylece ilk defa olarak Osmanlı Balkanında bir Hıristiyan devlet bağımsızlık kazanırken, fethinden itibaren Ege Denizi’nde mutlak Osmanlı egemenliği de yine ilk defa olarak kısıtlanmış oluyordu.

Rum isyanı kısa sürede acımasız bir din ve ırk savaşı haline dönüştü. Avrupa’dan maddi-manevi destek gören Rumlar, hedeflerinin Mora’da bir tek Türk kalmayana kadar savaşmak olduğunu en başında açıkça ilan ettiler. Olaylara şahit olan Avrupalı yazarların anlattıklarına göre, isyan bölgelerinde öyle anlar yaşanmıştı ki, Türkler için bazen ölüm kurtuluş oluyordu.

Osmanlı’nın Mora Müslümanları olarak tanımladığı zümre, isyan bittiğinde tamamen tarih sahnesinden silinmiş durumdaydı. Yaşama şansı bulan Mora Türkleri ise imparatorluğun çeşitli yerlerinde zor şartlarda hayatlarını devam ettirdiler. 0 dönemde muhacir organizasyonu yapacak resmi bir kurumun olmayışı, bu ilk Yunanistan göçmenlerinin acılarını daha da derinleştirdi.

İsyanın bitiminde Yunanistan’daki Türk emlak ve vakıfları tasfiye edilirken, bölgedeki asırlık Türk medeniyeti izleri de sonsuza kadar silinmiş oluyordu.

Doç. Dr. ALİ FUAT ÖRENÇ

LİNK : http://akademikperspektif.com/

KOMPLO TEORİLERİ : CANVAS, OTPOR, OCCUPY VE GEZİ (+ 18 ARGO İÇERİR)


CANVAS, OTPOR, OCCUPY VE GEZİ

KAYNAK : http://tylerdrdn.blogspot.com.tr/2013/06/canvas-otpor-occupy-ve-gezi.html

Selam ciğersizler.

Yazının başlığı sizi ürkütmesin, oldukça anlaşılır bir yazı olacak.
Konu hakkında yeterince konuştuğum, yeterince bilgi ve belge gösterdiğim için, bu ve eğer olursa bundan sonraki yazılar yalnızca teferruat olacaktır.

İlk yazıdan bu yana, bu olaya dahil olan uluslararası örgütlerden, yapılardan ve ittifaklardan bahsettim.
İsrail Filistin’i kan gölüne çevirirken, ”İsrail kendini savunuyor” diyen Amerika’nın, gaz yiyen insanlara gösterdiği anne şefkatini sorgulamaya çalıştım. Link, Link, Link

”alo, kendinizi mi koruyosunuz şekerim, tamam ben şimdi açıklama yaparım bebişim”

Mavi Marmara’da yardım için toplanan ve ellerinde bir tek silah bulunmayan insanların üzerine ateş açıp, onlarcasını öldüren İsrail’i yalnızca ”kınama” kararı alan Avrupa Parlamentosunun, aynı kınama kararını gazla müdahale eden Türkiye’ye de yapmasını sorgulamaya çalıştım acizane. Link, Link

Sahi Mavi Marmara’da ölen o kadar masum insan hakkında, bizim ağaç, demokrasi, özgürlük ve insan hakları aşığı ünlülerimizden hiç ses çıkaranı duydunuz mu hacılar? Merak ettim şimdi lan.

Neyse.
Geçenlerde bir de Obama’nın yardımcısı Biden açıklama yaptı Gezi olayları ile ilgili ; Link, Link

Uluslararası medyanın bu olay hakkında ne denli büyük bir ilgisinin olduğunu da merak etmiş ve sizlerle paylaşmıştım. Başta CNN olmak üzere, Amerikan medyası 9 saatten fazla canlı yayın yaptı Taksim’den.

Ve şunu bile yaptılar ;

Gaz maskesiyle dünyaya haber pazarlama.

Ha şimdi diyeceksiniz ki ; ”adam napsın olum gaz mı yesin anasını satayaam yua”

Ben de sana diyecem ki ; ”Lan haberi yapacak yer mi kalmadı anasını satayım, illa gidiyo gazın içinde yapıyo?”

Bu şekilde haber yapılmasının tek sebebi, dünyaya bu görüntüyü sunmaktır ve bir algı oluşturmaktır. Biraz beyni olan varsa bunu anlar zaten. Madem gaz var, 5 dakka sonra yap haberi embesil herif.

Medya manipülasyonun dışında, bu hareketin beynelmilel olduğunu söylemiştim. Ve biraz araştırınca kesinlikle öyle olduğunu gördüm.

Bakın Sırbistan’da Otpor ve Canvas adında sivil toplum örgütleri kuruldu.

Otpor, Sırpça ”diren” manasındadır.

Bu örgüt daha sonra, ”şiddetsiz direniş merkezi” anlamına gelen ”Canvas” adında yeniden yapılandırıldı.

Görevleri gayet basitti, şiddet kullanmadan hükumetleri devirmek. Halkı örgütlemek ve bir toplu eylem başlatmak. Daha sonra gerekli abilerin yardımıyla ülke ve dünya basınında, ve sosyal medyada eylemler hakkında haberler yaymak. Tabi yalan haber de bunun en büyük parçası.

Halkı olabildiğince örgütleyip, eylemi olabildiğince kalabalıklaştırmak için bu gibi her türlü yönetme başvururlar. Aylar, bazen de yıllar öncesinden, eylem yapılacak olan ülkelerdeki kilit isimleri özel bir eğitime alırlar. Bazen bu kişiler, Canvas’ın merkezi olan Sırbistan’a gelir, bazen de eğitimciler planlanan ülkeye giderler.

Yugoslavya’nın dağılması sürecinde ilk kez kendini gösterdi Otpor. Ama konuyu biraz araştırırsanız, bu olayda zaten küresel ellerin olduğunu şıp diye anlarsınız ciğersizler.

Yugoslavya’nın dağılışı çok kilit bir olay oldu bu yüzyıl için. Tüm insanlığa bir narkoz uygulandı ; demokrasi. İnsanlık bu uğurda her şeyi yapar hale getirildi. Ve Otpor’un, koca bir devleti parçalamada gösterdiği başarı, bu örgütün daha çok işe yarayacağını gösterdi insanlara. Bu sebeple de tüm dünyaya yayılmaya başladılar.

Canvas’ın başkanı ”bazı ülkelerde çok iyi iletişim kurduğumuz gruplarımız var, ve yakında işe koyulacaklar” diyor.

Sekiz ya da dokuz ülkeden bahsedebilecek seviyeye gelmiş durumdalar. Yani tüm dünyadaki emperyal, kapital ve sömürücü eller, kurdukları düzeni sizin yıkmanıza izin mi veriyor?

Burada ne gibi bir tehlikeden bahsettiğini ben çözemedim mesela. Gruplarının isimlerini çekinerek vermiyor. Fakat bu grupların varlığından bahsediyor. Çekindiğiniz şey halk olamaz, zira siz halk için eylem yapan sevgi pıtırcıklarısınız, onlara özgürlük vaat ediyorsunuz. Küresel güçler demeyin sakın bana, zira dediğiniz gibi sadece özgürlük arayan birkaç yeni yetmenin hükumetleri ve devletleri yıkabildiğini yalnızca embesil ergenlere yutturabilirsiniz.

Bakın Sırbistan devriminden sonra tam 37 ülkeyle çalışmışlar. Sizce bu küresel bir proje değil mi?

Nedeni de çok açık.

Yaklaşık 100 yıl önce ”ulus devletler” diye bir düzen kurulmuştu. Buna ”yeni dünya düzeni” dediler.

Fakat David Rockefeller şöyle dedi ; ”Dünyada 200 civarı olan ulus devlet sayısı, yakın tarihte 1000’e çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir. Gelecekte, devletler finans sektörü tarafından idare edildiğinde, dünyaya barış ve huzur gelecektir.”

Şimdi bir virgül atıp, hemen başka bir pencereden gidelim. Dünyaya haber pazarlama demişken, bunu biraz örneklendirelim. Örneğin Mehmet Ali Alabora, CNN International’a röportaj verdi ;

Sonra Okan Bayülgen ;

Tabi olaylar sadece bunlarla sınırlı değil ;

CNN, Kazlıçeşme mitingini ”hükumet karşıtı protesto” olarak gösterdi.

Ünlülerimiz, İngilizce tweetler atmaya başladı.

Amanpour denilen kadın bir CNN spikeri, Gezi olayları hakkında senden benden çok haber yaptı kendisi. Ve Akp danışmanı İbrahim Kalın canlı yayına bağlanıyor ;

İbrahim Kalın ”ellerinde molotoflarla ve taşlarla Beyaz Saray’a yürüyen bir grup olsa siz ne yapardınız?” diyor, ve Amanpour bacı ”Mr. Kaliiin, show is over” diyerek programı kapatıyor panpa.
Tamamı için ;

Okan Bayülgen ve Mehmet Ali Alabora’nın konuşmasını da keseydin ya abla..

A pardon, onlar özgürlük ve demokrasi adına konuşan sevgi kelebekleriydi di mi, özür dilerim..

Ve bu olayla ilgili şöyle bir şey de söyleyeyim; Taksim’de olaylar daha başlamadan, Amerikan basın organları yayın aracı kiralamışlar. Link, Link, Link

Zaten olayları ilk günden beri vermeleri, şüpheye yer bırakmıyor.

Sonra aklıma Kemal Kılıçdaroğlu geliyor, ”Bu hükumete saldıracağız ve bu hükumeti düşüreceğiz” diyor bizim kestaneci Kemal. Link, Link, Link

Lan hani o zaman demokrasi anasını satayım?

Bir kemalist için demokrasi yalnızca parti içinde kimin seçileceği derecesindedir. Bu ülkede bir parti yüzde elli değil, yüzde doksan oy alsa, bu herifler gene ”demokrasi isterüüüüükk, biz halkıııııızzz…” derler.

KeMal ne biliyordu da bunu söyledi acaba?

Sonra, Suriye’de binlerce insan ölmüşken ve hala da ölürken, ”Suriye’nin iç işine karışmayalım” diyen bu Kemal, Alman başbakanı Merkel’e Gezi hakkında mektup yazıyor ; Link, Link, Link

Fakat hızını alamıyor, bir de Hollanda’ya mektup gönderiyor ; Link, Link, Link

Tabi merdivene ters binen Kılıçdaroğlu vitesi boşa almış, kaptırdı gidiyor. Yabancı basına ”bakın Türkiye’de neler oluyor yaa” diye bir basın toplantısı yapıyor ; Link, Link, Link

Şöyle bir düşünelim şimdi ciğersizler;

  • Kemal Kılıçdaroğlu Almanya başbakanına mektup gönderiyor,
  • Kemal Kılıçdaroğlu Hollanda başbakanına mektup gönderiyor,
  • Kemal Kılıçdaroğlu yabancı basına bu olayı reklam ediyor,
  • Kemal Kılıçdaroğlu yabancı basına Türkiye’deki olayları haber yapmaları için telkinde bulunuyor,
  • Mehmet Ali Alabora İngilizce tweetler atıyor,
  • Mehmet Ali Alabora CNN’de röportaj veriyor,
  • Okan Bayülgen CNN’e röportaj veriyor,
  • Tüm ünlüler konu hakkında onlarca tweet atıyor,
  • Tüm ünlüler Taksim’de toplanıyor,
  • Madonna, Bruce Willis, Moby gibi dünyanın takip ettiği ünlüler Gezi için tweetler atıyor,
  • CNN, Taksim’de 9 saatten fazla canlı yayın yapıyor,
  • Tüm dünya medyasında, dünyanın bir numaralı gündemi Gezi oluyor,
  • Taksim’den Amerikan savaş muhabirleri maskeler takarak hükumet aleyhinde haber yapıyor.
  • Avrupa Parlamentosu Türkiye’yi kınıyor.

Yani ciğersizler, bu olayın dünyaya pazarlanması isteniyor.
Ve işin içinde kimlerin olduğunu da görün.
Bir bankanın genel başkanı bile oradayken, başka söze ne hacet.

Bu arada banka demişken, Chp’nin İş Bankası ile ortak olduğunu biliyorsunuzdur herhalde. Link, Link, Link

Sosyalist olduğunu söyleyen bir parti, halkın partisi olduğunu söyleyen bir parti, bir banka ile ortak. Zaten Chp’nin milletvekillerine bakıyorsun, neredeyse yarısı İş Bankası’nda yöneticilik yapmış. Bankacılık demek, halkı soymaktan başka bir şey değildir ciğersizler.

Bu olaylar çerçevesinde veya başka zaman, Chp’nin hiç faiz sistemini, sömürü düzenini, bankacılığı eleştirdiğini gördünüz mü?

Bir de aklıma gelmişken, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı bazı hatalı açıklamalar olmuştu. ”%50’yi zor tutuyoruz” falan yanlıştı örneğin, ve bunu dile getirenler oldu, eyvallah.
Fakat aynı kişiler Kılıçdaroğlu’nun kışkırtıcı sözlerini neden hiç ağızlarına veya yazılarına almadılar merak ediyorum.
Lan adam ”ikinci bir kurtuluş hareketini, kurtuluş savaşını başlatmalıyız” dedi olum lan.
Şahsen ben hiçbir partiye oy vermeyen ve İslam’dan başka siyasi bir görüşe sahip olmayan biriyim ve yanlış gördüklerimi söylerim.

”ya anne kameralar çekiyooooo”

Ben şunu da hatırlıyorum, şuan gaz yiyen insanlar için tüm dünyayı ayağa kaldıran insanlardan, kısa bir süre önce ; ”İsrail kendini savunuyor. 3 çocuk öldü diye politika oluşturulmaz.” gibi bir yorum da gelmişti. Link, Link

Farklı bir pencere daha açalım.
Şimdi bazılarınız merak etmiş olabilir, ”dünyanın dört bir yanından bu kadar insan, gezi için nasıl ayaklanabildi?” diye.

Olay aslında çok basit ciğersizler. Bahsettiğimiz Otpor, Canvas örgütlerinin, başkanın ağzından duyduğunuz gibi birçok ülkede faaliyet merkezleri var. Bunlar, ayaklanma için gittikleri yerde uzunca bir süre çalışıp, oluşum için insan topluyorlar. Ve bu insanlar ne yazık ki, tek merkezden yönetiliyor. Böylelikle, Türkiye’de bir eyleme kalkıştıklarında, diğer ülkelerdeki faaliyet merkezlerine haber yollayıp, oradaki insanları da aynı anda sokağa dökebiliyorlar.

Gezi için ayaklananları bir düşünün; İsrail’den Amerika’ya, Almanya’dan İngiltere ve Fransa’ya, Kore’den Japonya’ya kadar bir sürü ülke insanı Gezi olayları için ayaklandı. Çünkü işin başındaki abileri, ”etkin bulunduğumuz tüm ülkelerdeki insanları burası için ayaklandırın” diye bir emir verdi onlara.

Tabi bu işin basın ve sosyal medya ayağı da vardı.

Türk basını 28 Şubat darbesinde çok fena mimlendiği için, bu olaya eli mahkum tedbirli yaklaştı.

”Basın sansür uyguluyo yaaa” diyen embesillere söylüyorum;

Sansür uyguladığını söylediğiniz basının ”Gezi parkı” adında bölümleri var, tüm bir haber programları bu konuya ayrılmış durumda.

Fakat onların sansürden kastı şu ; ”Aylin isimli bir kızı panzer ezdi ve öldü.” haberini medyanın haber yapmasını istiyorlar. Medya, yalan olduğunu bildiği için bu haberi yapmıyor. Çünkü yalan haber yapma hakkını 28 Şubat’ta fazlasıyla kullandılar. Bu kez de aynı şeyi yapmaları, medya patronlarının kellelerini vermeleri anlamına gelir. Bunu göze alamazlar.

Fakat yalan haber yaymanın tek yolu medya değildir; ”ünlüler” vardır. ”Madem medya ile yapamıyoruz, biz de ünlüleri kullanırız.”

Ünlüler demişken de Mehmet Ali Alabora’yı ayrıca konuşmamız lazım bence. Ben pek yorum yapmadan sadece olaylar ve haberler üzerinde duracam. Mehmet Ali Alabora, olaylar başlamadan önce Londra ve Mısır’a gitmiş, haberlerde görmüşsünüzdür. Link, Link

Daha sonra ”mi minör” adlı bir tiyatro yönetmişti kendisi. kendi yorumlarını dinleyebilirsiniz.

Bu video da iki yıl öncesinin videosu.

Mehmet Ali Alabora, tıpkı Gezi’deki gibi ”özgürlük,insan hakları” gibi cibi laflar ediyor.
Yani bu olay çok daha öncesinden yürütülmeye başlanıyor gördüğümüz gibi.

Ne garip tesadüftür ki, Mehmet Ali Alabora önce bu konuları işleyen bir oyun yapıyor, Londra ve Mısır’a gidiyor ve Gezi Parkı olaylarının bir numaralı ismi oluyor, ”sen hala anlamadın mı arkadaş, hadi gel” diyor, CNN’e röportaj veriyor, İngilizce tweetler atıyor.

Düzenin değişmesini isteyen, kapitalizmi eleştiren adam kalkıyor ve bu düzenin yürümesinin en büyük sebebi olan bankaların reklamından trilyonlar alıyor anasını satayım. Hangi düzeni değiştirecen olum sen?
Bu dünyanın kanını emen kurumlardan trilyonlar alan biri bana ”düzen müzen” ayakları yapmasın, ayağına bacağına sıçtırmasın. Millet ”daha önce nerdeydin, biz zulüm görürken niye sesini çıkarmadın” deyince, utanmadan sıkılmadan ”bi çekilin ya işimiz var” diyecek kadar bu düzenin kölesi olmuş birini dinleyen ve onunla aynı yolda yürüyenlerin ağzına ayrıca sıçayım.

”ben de yürürken sakız çiğneyebiliyorum”

Halkız diye ayaklanan adam, sana imza vermeye burun kıvırırken, hangi halktan bahsediyorsun lan sen?

Bu ülkede başörtülüler sokaklarda sürüklenirken sesini çıkarmayan döl israfları, itler ve hayvan artıkları, uğruna kıçlarını başlarını açtıkları batıdan alkol yasası gelince ”özgürlüğe müdahaleeee” diye ayaklanıyor ve kendilerini özgürlük savaşçıları ilan ediyor. Halk partisi adındaki bir parti, halkı sömüren bankalardan biriyle çalışıyor.. Bu ne iki yüzlülüktür, bu ne şerefsizliktir arkadaşım ya.

Bu eylem hareketleri tüm dünyaya yayılmış durumda. Hatta zamanında Hugo Chavez için de böyle bir ayaklanma oldu ve Hugo Chavez, olayların Otpor adındaki bu küresel örgütün işi olduğunu basının önünde söyledi.

Emperyal güçlere karşı direnen adam olarak bildiğimiz ve hiçbir şeyi söylemekten çekinmeyen Hogo Chavez de bu örgütün kurban listesinde yer almış anlayacağınız.

Chavez, Otpor’un simgesini basına gösterirken

Bu örgüt Arap Baharı’nda da kendisini göstermişti. Zira bu olayın altında bizzat kendileri vardı.

Ve hep aynı sembolü görürüz, sıkılı bir yumruk ;

Aklıma da şeyi getirdi bu ;

hmmm, ilginç şimdi yani ne diyim panpa

Başkanları şöyle bir şey söylüyor ;

Gezi’de de bunlar çıkıyor karşımıza;

Hatta Halk Tv bu işe epey bir gayret harcadı ;

Takım çalışması için de birtakım taktikler varmış ;

Now here we are, in Gezi Parki ;

Son olarak Le Monde’ un karikatürüyle bitiriyoruz ciğersizler;

Şu karikatür, batının düşüncesini net olarak kanıtlamakta.

Türkiye’nin İslam’a dönmesi, kendilerinin en büyük korkusu zira.

Çünkü İslam’a dönen bir Türkiye’nin, İslam dünyasını tekrar birleştireceğini biliyorlar.

Yavuz Sultan Selim zamanında kurulan dev İslam birliğini, I. Dünya Savaşı’nda tüm güçlerini seferber ederek dağıtmışlar, çeşitli yalan efsanelerle, propagandalarla Müslümanları birbirlerine düşman etmişler, yani kısaca bölüp, parçalayıp yönetmişlerdi.

İşte tam da bu nedenle Türkiye’deki laikliğin koruyucusu, bir asırdan beri batı dünyası olmuştur.

Fakat Allah’ın vaadi gerçektir, ve İslam birliği kurulacaktır. İslam, kıyametten önce dünyaya son kez hakim olacaktır. Ve elbette diriliş, İslam’a en çok hizmet eden bu millet tarafından başlayacaktır.

2023’te sömürü anlaşmaları resmen bitecek ciğersizler. Bu tarih, bu yüzden önemli.

Mesele sadece gezi değil arkadaş, sen hala anlamadın mı..?

TARİH : MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve TIME DERGİSİ /// HATIRLAYALIM


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve TIME DERGİSİ

Bundan tam doksan yıl önce bu gün, 21.Şubat.1927 günü Atatürk, Time Dergisi’nin kapağına ikinci kez çıkmıştı. Derginin çıktığı günlerde : “Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk İlke ve Devrimleri ile dünya kamuoyunun gündemine oturmuştur. Kısa sürede büyük bir güç olarak ortaya çıkmış ve muhteşem bir ekonomik büyüme yakalamıştır. Avrupa’da totaliter rejimlerin türemeye başladığı bir ortamda, Türkiye, demokrat ve cumhuriyetçi adımlar atmaktadır.” Şeklinde övgü dolu yayınlar yapılmaktaydı.

Dünyaca ünlü Time Dergisi, yıllar sonra 90.yılında, daha önce kapağa çıkmış çok sayıda kişi arasından, 90 ayrı isim seçerek kapak hikayesini yazmış ve ilk sırayı Mustafa Kemal Atatürk’e ayırmıştır. Dergi Atatürk için; “Daha sonra Atatürk ismini alan Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası olarak ortaya çıktı” ifadesini kullanmıştır.

İşte bu da, ibret ve ders almayanlara kapak olsun.

TARİH : XX. YÜZYILDA TÜRK TOPLULUKLARI


XX. YZYILDA TRK TOPLULUKLARI.pdf

TARİH /// KAFKAS CEPHESİNDE KADER ÂNI : SARIKAMIŞ HAREKÂTI VE SONUÇLARI


KAFKAS CEPHESİNDE KADER ÂNI : SARIKAMIŞ HAREKÂTI VE SONUÇLARI

I. Dünya Savaşı yıllarında büyük bir Türk ordusunun düşman ateşinden çok dondurucu soğuklar, açlık ve hastalıklar yüzünden Sarıkamış civarındaki karlı dağlarda neredeyse tamamen yok olması, bir yazarımızın yıllar önce ifade ettiği gibi hâlâ kafalarımızın içerisinde beyazlaşmış bir kor sıcaklığı ile durmaktadır.[1] Sarıkamış yenilgisi, sadece büyük bir ordunun yok olmasına neden olmakla kalmamış, etkilerini bugün dahi hissedebildiğimiz bir felâketler dizisine de yol açmıştır. Yenilginin ardından Kafkas cephesindeki dengenin Ruslar lehine bozulması üzerine Doğu Anadolu’daki Osmanlı vilayetleri işgale uğramış, işgal yıllarında bölge, eşine az rastlanır derecede büyük bir tahribata maruz kalmış, yöre halkından milyonlarca insan ya hayatını kaybetmiş ya da yerini yurdunu terk ederek başka bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu bakımdan Sarıkamış harekâtı yakın tarihimizin en önemli olaylarından birisidir.

Kafkas cephesinde Osmanlı-Rus savaşı, Rus ordusunun 1 Kasım 1914 tarihinde Osmanlı sınırını geçerek taarruz etmesi üzerine başlamıştı. Rusların bu ilk taarruzunu Deveboynu çizgisinde karşılamak niyetinde olan 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa’nın fazla direnmeden Pasinler çizgisindeki kuvvetlerini geri çekmesi üzerine Ruslar, Erzurum’un 60 km. kadar doğusunda bulunan Köprüköy’e kadar kolayca ilerlemişlerdi.[2] Genel bir taarruzdan ziyade Osmanlı donanmasının Karadeniz’deki saldırılarına[3] karşılık vermek amacıyla harekete geçtikleri anlaşılan Rus kuvvetleri, erzak ve levâzım depolarının bulunduğu Sarıkamış’tan daha fazla uzaklaşmak niyetinde olmadıklarından bu çizgide taarruzlarını durdurmuşlardı.[4] Esasen Ruslar, birliklerinin önemli bir bölümünü batı cephesine nakletmiş olduklarından bu cephede fazla kuvvet bulundurmuyorlardı.[5]

Rus ordusunun Kafkas cephesindeki bu zaafından yararlanmak isteyen Enver Paşa, Osmanlı kuvvetlerinin Ruslar karşısında geri çekilerek savunmada kalmasını doğru bulmuyordu. Bu nedenle cephedeki duruma müdahale ederek 3. Ordu’nun Köprüköy yönünde taarruz etmesini emretti. Bu emir üzerine Türk ordusunun taarruzuyla 7 Kasım sabahı başlayan Köprüköy savaşlarında, Ruslar mevzilerini terk ederek bir günlük mesafede bulunan Azap sırtlarına kadar çekilmek zorunda kaldılar. 16-17 Kasım günlerinde Azap sırtlarında devam eden çarpışmalarda her iki taraf da kayda değer bir sonuç elde edemeyince, Kafkas cephesindeki çarpışmalar bir süre için sona erdi.[6] Çarpışmaların bu şekilde sona ermesi Ruslar tarafından memnuniyetle karşılanmış, Rus Kafkas Ordusu Başkomutanlığı’ndan, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann’a, özel bir emir almadıkça taarruza teşebbüs etmemesi bildirilmişti.[7] Böylece başlangıçta örtü savaşı, olarak karşılıklı gidiş gelişler şeklinde tezahür eden savaş bir durgunluk dönemine girmiş oldu. Cephedeki bu durgunluk Enver Paşa’nın bölgeye intikaline kadar devam etti.

Harekât Planı ve Amacı

Köprüköy ve Azap savaşlarında elde edilen sınırlı başarıları da yeterli görmeyen Enver Paşa, kesin sonuca ulaşmak için harekât planının ciddi surette değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Böylece şimdiye kadar istenilen sonucu sağlama hususunda yetersiz kalan cephe taarruzlarından vazgeçerek bir kuşatma hareketiyle düşmanın imha edilmesine karar verdi. Bu kararı vermesinde, Almanların birkaç ay önce Tannenberg’de kazandıkları zaferin de büyük ölçüde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hindenburg komutasındaki Alman orduları, 1914 yılı Ağustosu’nda başarılı bir kuşatma hareketiyle Rusların üstün kuvvetlerini Tannenberg’de ağır bir yenilgiye uğratmışlardı.[8] Bu yenilgi, Rusların kuşatma hareketleri karşısında çok zayıf kaldıklarına dair bir kanaat oluşmasına neden oldu. Nitekim bu sırada Berlin’de bulunan Türk ataşesi, İstanbul’a gönderdiği bir raporda; Rusların berkitilmiş mevzilerine taarruz etmenin yararsız olduğunu, Ruslara karşı en etkili hareketin kuşatma olacağını bildirmişti.[9]

Osmanlı ordusunda görev yapan Alman askerî heyeti başkanı General Liman von Sanders dışındaki müttefik Alman subayları ve Alman büyükelçisi Wangenheim, Enver Paşa’nın tasarladığı kuşatma hareketini kendi menfaatleri açısından yararlı görüyorlardı.[10] Almanlar, Kafkas cephesindeki Rus kuvvetlerinin başarılı bir çevirme harekâtıyla yenilgiye uğratılması halinde, Rusların buraya kuvvetli bir ordu göndermek zorunda kalacaklarından Lehistan cephesindeki Alman ve Avusturya kuvvetlerinin yükünün hafifleyeceğini düşünüyorlardı.[11] Fakat çok güç şartlar altında yapılacak olan bu harekâtın riskli olduğunu görerek, böyle bir taarruzdaki tüm sorumluluğun Türklere ait olacağını belirtmekten de geri kalmamışlardı.[12]

Enver Paşa’nın bu taarruzla ulaşmak istediği hedef, Almanların beklentilerinin çok ötesindeydi. Aras vadisindeki Rus kuvvetlerini imha etmek üzere tasarlanan kuşatma harekâtı, aslında büyük ve kapsamlı bir planın sadece ilk ve en önemli bölümünü oluşturmaktaydı. Enver Paşa, Rus kuvvetleri imha edildikten sonra Kafkas halklarının Türkler lehine bir isyan başlatacaklarına[13] ve böylece Kafkasya, İran ve Türkistan’ın ele geçirileceğine inanıyordu.[14] Hatta bununla da yetinmeyerek Afganistan ve Hindistan üzerine yürümek azminde olan Enver Paşa, 1914 Kasımı’nda Liman von Sanders’e tasarladığı kapsamlı harekâtın plan ve amaçlarını izah etmişti. Liman von Sanders anılarında bu olayı şu şekilde nakletmektedir:[15]

Enver elindeki haritanın üzerine 3. Orduya yaptıracağı bir hareketin krokisini çizdi. Buna göre Enver, anayol istikametinden ve cepheden 11. Kolordu ile Rusları oyalarken, diğer iki kolordu (9. ve 10. Kolordular) sola doğru ve dağlar üzerinden günlerce devam edecek bir yürüyüşle Sarıkamış’ta Rusların yan ve arkasını çevirecek, sonra da 3. Ordu Kars’ı zapt edecek…. Konuşmanın sonunda hayalî ve dikkat çekici fikirler ortaya attı. Bana ileride Afganistan üzerinden Hindistan’a yürüyeceğini bile söyleyerek veda etti.

3. Ordu Komutanı Hazan İzzet Paşa, tasarlanan kuşatma harekâtının başarılı olacağına inanmıyor ve taarruz konusunda da pek istekli görünmüyordu. Ordu komutanının görüşlerine pek fazla değer vermeyen Enver Paşa, bizzat cepheye gidip durumu görmek istediyse de meclis buna razı olmadı. O da yerine Hafız Hakkı Bey’i söz konusu kuşatma hareketinin icra edilip edilemeyeceğini araştırmak üzere Kafkas cephesine gönderdi. Hafız Hakkı Bey, cephedeki yetkililerle görüşüp bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra 3 Aralık’ta şu raporu gönderdi: Bir kolordu ile cepheden ve iki kolordu ile Bardız-Oltu üzerinden ihata ile Ruslara muvaffakiyetli taarruz yapılabileceğini yerinde tetkik ettim. Rütbem tashih olunursa ben de bu işi yaparım. Hafız Hakkı Bey, ordu komutanı ile kolordu komutanlarının yeterli derecede azim ve cesaret sahibi olmadıklarından, böyle bir taarruza samimi olarak taraftar görünmediklerini de raporuna eklemişti.[16]

Hafız Hakkı Bey’den istediği cevabı alan Enver Paşa, ordu komutanını taarruza teşvik etmek veya gerekirse taarruzu bizzat komuta etmek üzere cepheye gitmeye karar verdi.[17] Yanında Genelkurmay Başkanı General Bronsart von Schellendorf, Harekât Şubesi Başkanı Yarbay Feldman ve diğer maiyeti ile 6 Aralık’ta İstanbul’dan hareket etti. Denizyoluyla önce Trabzon’a ve oradan Erzurum’a ulaştılar.[18] Aralığın 15’inde Köprüköy’deki ordu karargâhına geldiler. Burada yapılan görüşmede, Enver Paşa’nın huzurunda samimi görüşlerini ifade etmekten kaçınan Hasan İzzet Paşa, istemeyerek de olsa icra edilecek harekât hakkında Enver Paşa ile mutabık kalmış gibi davrandı. Enver Paşa da harekâtın komutasını Hasan İzzet Paşa’ya havale edip ben Erzurum’a gidiyorum, ya oradan İstanbul’a dönerim veya seyirci sıfatıyla hareketinize bakarım diyerek 17 Aralık’ta Erzurum’a döndü.[19]

Sık sık cepheyi dolaşan ve askerlerin durumuyla yakından ilgilenen Hasan İzzet Paşa, birliklerin bir kış taarruzu için yeterli donanıma sahip olmadıklarını çok iyi biliyordu. Güney cephesinden buraya intikal eden birlikler içerisinde hâlâ entariyle dolaşan askerler vardı. Günden güne şiddetlenen soğuklar yüzünden donarak hayatını kaybeden askerlerin sayısı giderek artmaktaydı.[20] Ordunun yiyecek ve ulaştırma hizmetleri de yetersizdi. Nitekim Menzil Müfettiş-i Umûmîliği’nin 26 Ekim 1914 tarihli raporunda 3. Ordu’nun durumu şu şekilde değerlendirilmişti:[21]

3. Ordu’nun bulunduğu yerde bile iaşesi için mevcut menzil kolları yetersizdir. Hareket halinde açlık muhakkaktır. Doğuda demiryolları olmadığından, menzil kolları ne kadar arttırılsa yine kâfi gelmez. On günlük erzakı taşıyan menzil kolları olsa dahi on birinci günü yine açlık baş gösterir.

Başlangıçta Enver Paşa’ya itiraz edemeyen Hasan İzzet Paşa, mevcut durumda ordunun büyük bir kuşatma harekâtını gerçekleştiremeyeceği kanaatine varmış ve bu durum sinirlerini iyice yıpratmıştı. Neticede bir gün düşündükten sonra 18 Aralık 1914 gecesi telgrafla Enver Paşa’ya istifasını arz etti. Hasan İzzet Paşa bu telgrafında şöyle diyordu:[22]

Ben bu hareketleri icra için nefsimde kuvvet ve itimat göremediğimden ve esasen fevkalâde bir asabiyet gelerek rahatsız olduğumdan memuriyet-i hazıramdan affımı istirham ederim.

Enver Paşa bu telgrafı alınca, ordu komutanlığını kendi uhdesine alarak harekâtın sevk ve idaresini eline aldı. General Bronsart, 3. Ordu Kurmay Başkanlığı’na, 3. Ordu kurmay Başkanı Yarbay Guze ikinci başkanlığa, Yarbay Feldman ise Harekât Şubesi Müdürlüğü’ne atandılar. Bu arada taarruza taraftar olmayan kolordu komutanları da değiştirildi. 10. Kolordu Komutanı Ziya Paşa, daha önce (6 Aralık) emekliye sevk edilerek yerine Hafız Hakkı Bey atanmıştı. Şimdi sıra diğer iki kolordu komutanın değiştirilmesine gelmişti. 9. Kolordu Komutanı Ahmet Fevzi Paşa’nın yerine Giresunlu Ali İhsan Paşa ve 11. Kolordu Komutanı Galip Paşa’nın yerine ise Abdülkerim Paşa tayin edildi.[23] Böylece harekâta taraftar olmayan komuta kademesinin yerini genç, enerjik ve cesur bir kadro almış oldu.

Enver Paşa, ordu komutanlığını uhdesine aldıktan sonra 19 Aralık’ta taarruz emrini imzaladı. Bu emre göre taarruz 22 Aralık günü başlayacaktı. Harekâtın amacı, düşmanın asıl kuvvetlerini Kars istikametinden ayırarak Aras vadisine doğru, güneye atmak yani cephe gerisiyle bağlantısını kesip imha etmekti. Tarihimize Sarıkamış Harekâtı adıyla geçen bu kış taarruzu, tıpkı Enver Paşa’nın İstanbul’da Liman von Sanders’e anlattığı şekilde planlanmıştı. Buna göre 11. Kolordu ve 2. Nizamiye fırkası, sağ kanatta Aras vadisinde kalacak ve cepheden taarruz ederek Rusları oyalayıp asıl cepheden geri çekilmelerine engel olacaktı. 11. Kolordu burada düşmanı oyalarken, 10. Kolordu İd (Narman) -Oltu üzerinden Bardız ve 9. Kolordu ise Aras-İd arasındaki dağlardan Kötek yönünde sol koldan süratle ilerleyerek, Sarıkamış-Kars yolunu kesip Rus ordusunu kuşatarak imha edecekti.[24]

Bu harekâta katılacak olan muharip kuvvetlerin mevcudu; 9. Kolordu 25.000, 10. Kolordu 30.000 ve 11. Kolordu 35.000 olmak üzere toplam 90.000 kişiydi.[25] Harekât başladığında 11. Kolordu eski yerinde Aras’ın güney ve kuzeyinde, 10. Kolordu Tortum ve Kızılkilise civarında, 9. Kolordu ise Koşa, Hezardere, Cansur, Pertanus civarındaydı.[26]

İmha edilmek istenilen Rus kuvvetleri mevcudu ise General Bergmann’ın komutasındaki Sarıkamış Grubu ve General İstomin’in idaresindeki Oltu Müfrezesi’nden ibaret olup toplam 65000 kişiydi. Ayrıca cepheye getirilen ihtiyat kuvvetleri de vardı.[27] Rusların bu cephedeki asıl kuvvetlerini oluşturan Sarıkamış Grubu, Aras vadisinde; Karaurgan-Sanamer-Ardos-Azapköy-Zars-Yüzveren hattında bulunuyordu.[28]

Erzak kollarının yetersizliği, yörenin sarp oluşu ve dağ geçitlerinin karlarla kaplı olması gibi nedenlerle harekâta katılacak olan savaşçılara cephe gerisinden yeterli miktarda yiyecek gönderilmesi mümkün görülmüyordu. O nedenle kuşatma kuvvetleri, yanlarında taşıyabildikleri erzakla harekâtı sürdürmek zorundaydılar. Harekât başladığında birlikler, yanlarına sadece dört günlük erzak alabilmişlerdi. Bu erzak, kuru ekmek ve zeytinden ibaretti.[29] Bundan sonraki yiyecek ihtiyaçlarını düşmandan alacakları ganimetle temin edeceklerdi. Nitekim harekâttan kısa bir süre önce cepheyi teftiş ettikten ve askerin perişan durumunu gördükten sonra Enver Paşa, yayınladığı bir emirnamede özetle şöyle diyordu:[30]

“Askerler hepinizi ziyaret ettim ayağınızda çarığınız, sırtınızda paltonuz olmadığını da gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor, yakın zamanda taarruz ederek Kafkasya’ya gireceksiniz. Siz, orada her türlü nân ve nimete kavuşacaksınız. ”

Görüldüğü gibi harekâtın başarılı olabilmesi kuşatma kuvvetlerinin, en geç 4-5 gün içerisinde, Rusların erzak ve levazım depolarını ele geçirip Aras vadisinden Kars’a doğru çekilmelerine fırsat vermeden ricat yollarını kapatmasına bağlıydı. Aksi taktirde Rus kuvvetleri, Türk kuşatmasından kurtulmak üzere hızla geri çekilip Kars Kalesi’ne sığınabilir[31] veya başta Sarıkamış olmak üzere stratejik bölgelere kuvvet kaydırarak başarılı bir savunma yapabilirlerdi. Bu durumda erzak ve levazım depoları zamanında ele geçirilemeyeceğinden kuşatma kuvvetleri büyük bir yiyecek sıkıntısıyla karşı karşıya kalacağından harekât, büyük ölçüde başarı şansını kaybedebilirdi. Harekât planının bu özelliğinden dolayı, Rus ordusunun ricat yolu üzerinde yer alan ve yine bu kuvvetlerin ana lojistik üssü durumunda bulunan Sarıkamış kasabası Türk taarruzunun en önemli stratejik hedefi haline getirmiştir.

Sarıkamış kasabası, Kars’ın 50 km. kadar batısında yüksek dağların nadiren geçit verdiği stratejik bir bölgede bulunmaktadır. Bu konumu ile eskiden beri yöreden geçen askerî ve ticarî yolların kavşak noktasında yer almıştır. Güneydoğu ucundan kuzeydoğu ucuna kadar sırasıyla; Çıplakdağ, Sıpkaçdağı, Soğanlıdağı, ve Turnageldağı gibi yüksek dağlarla çepeçevre kuşatılmış olan bu kasaba civarında askerî açıdan son derece önemli iki geçit bulunmaktadır. Bunlardan biri, Soğanlıdağı’nın Sıpkaçdağı’yla birleştiği yerde bulunan Soğanlı Geçididir (2 300m). Eskiden beri ticaret kervanlarınca da kullanılan bu ünlü geçit,[32] Erzurum-Kars yaylaları arasındaki bağlantıyı sağlamaktadır. Sarıkamış bu geçidin Kars Yaylası tarafındaki başlangıç noktasındadır. İkinci önemli geçit ise kasabanın 4-5 km. kadar kuzeybatısında, Soğanlıdağı’nın Turnageldağı ile birleştiği yerde, Çoruh havzasını Aras havzasına bağlayan en kestirme yolun geçtiği Bardız Geçidi’dir (2 500 m). Bardız ve Kızılkilise istikametinden gelen yol, bu geçidi aştıktan sonra Yukarı Sarıkamış köyü üzerinden Sarıkamış’a ve oradan da Aras havzasına inmektedir.[33]

93 Harbi’nden sonra Rus hakimiyetine geçen bu bölge,[34] stratejik önemine binaen Rus ordusunun Kafkas cephesindeki ileri üssü haline getirilmiştir. Ruslar, bu amaçla o zamanlar Sarıkamış ya da Çerkezköy olarak adlandırılan bugünkü Yukarı Sarıkamış köyünün 3 km. kadar doğusunda küçük ve modern bir garnizon kasabası inşa etmişlerdi. Sarıkamış adı verilen bu kasaba, sınır birliklerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1890’lı yıllarda bir demiryolu hattıyla Kars ve Gümrü üzerinden Tiflis’e, yani Kafkasya’nın merkezine bağlanmıştı.[35] Ayrıca bu demiryolu hattına paralel olarak Osmanlı-Rus sınırındaki Karaurgan’dan Tiflis’e kadar uzanan bir şose yol daha vardı ki bu yol da Sarıkamış’tan geçiyordu. Rus birliklerinin yurtiçiyle bağlantısı büyük ölçüde demir yolu vasıtasıyla sağlanıyor; birliklerin bütün levâzımı, mühimmâtı, cephanesi, ihtiyat eşyası ve hastaneleri hep bu kasabada bulunuyordu. Sarıkamış Grubunun sahip bulunduğu tek telsiz istasyonu da yine buradaydı.[36]

Ruslar Türk kuşatması karşısında geri çekilmeyi tercih ettikleri takdirde -Enver Paşa bunu kuvvetle muhtemel görüyordu- Aras vadisinden Kars’a doğru ricat için kullanabilecekleri başlıca üç yol vardı ve bu yollardan ikisi Sarıkamış’tan geçiyordu. Köprüköy-Kötek-Sarıkamış şosesi, her mevsimde büyük birliklerin geçişine müsait yegâne yol olduğundan Ruslar şüphesiz öncelikle bu yolu kullanmak isteyeceklerdi. Bu yolun 8-10 km kadar güneyinde yer alan Horasan-Hanege-Micingirt-Sarıkamış yolu ise hem dolambaçlı ve hem de pek bakımlı olmadığından daha çok yazın veya kuru havalarda kullanılabilmekteydi. Bu iki yolun dışında Aras’ın güneyinde Velibaba-Pasin-Karakilise-Kağızman üzerinden Kars’a giden üçüncü bir yol daha vardı. Diğer yollara az çok paralel olarak uzanan bu yol, Sarıkamış’ın 15 km kadar güneyinde bulunan Karakurt’ta Aras nehrini geçerek Sarıkamış’a da ulaşıyordu. Ancak bu yol büyük birliklerin geçişi için müsait değildi. Bu durumda yörenin anayolu konumunda bulunan Kötek-Sarıkamış yolunun kesilmesi halinde Ruslar, tam anlamıyla kuşatılmış olacaktı.[37] Kaldı ki Sarıkamış’ı ele geçirdikten sonra Kağızman yolu da kolayca kontrol altına alınabilirdi.

Ruslar kışın en şiddetli günlerinde Sarıkamış’ı hedef alacak bir Türk taarruzuna ihtimal vermediklerinden, burada kayda değer miktarda bir savunma gücü bulundurmaya da gerek duymamışlardı. Birkaç bölükten ibaret olan Sarıkamış’taki Rus birlikleri, sınır muhafızları içerisinde bir istisna olarak 1877’den kalma eski berdan tüfekleriyle donatılmıştı. Sarıkamış savunmasında çok etkili olabilecek bir tek topları dahi yoktu ve hepsinden önemlisi Enver Paşa bütün bunları biliyordu.[38]

Görüldüğü gibi harekâtın hedefine ulaşması büyük ölçüde Sarıkamış’ın ele geçirilmesine bağlıydı. Bunun için harekâtın baskın şeklinde ve mümkün olabildiğince seri olarak icra edilmesi planlanmıştı.

Harekâtın Başlaması ve Başarısız Oluş Nedenleri

Enver Paşa, taarruza başlamadan önce düşmanı uyarabilecek hareketlerden kaçınılması hususunda kesin emir vermişti. Ancak bu emre rağmen Hafız Hakkı Bey, genel taarruz tarihinden iki gün önce yani 20 Aralık’tan itibaren General İstomin komutasındaki Oltu Müfrezesi’ne karşı küçük çaplı taarruz hareketlerine başladı. Ancak yukarıda da belirtildiği üzere Rus Başkomutanlığı’nın emri gereğince, Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, taarruzî keşif icrasına tevessül etmediğinden Türk tarafının faaliyetlerinden haberdar değildi. Bu nedenle General İstomin’in Hafız Hakkı Bey komutasındaki Türk birliklerinin taarruza geçtiğini bildirmesi üzerine adeta şaşkına dönmüş ve buna bir anlam verememişti. Böylece Hafız Hakkı Bey’in kuşku yaratan aceleci hareketlerine rağmen 22 Aralık’ta başlayan genel taarruz, Ruslar için tam anlamıyla bir baskın olmuştur.[39]

Bu şartlar altında başlayan Türk taarruzunun başarı şansı oldukça yüksekti. Rus komuta heyeti henüz taarruzun amacını anlayamadığından gerekli önlemleri almakta gecikmişti. Harekâtla birlikte başlayan şiddetli tipi, Rus kuvvetlerinin arkasına doğru ilerleyen 9. ve 10. Kolorduların düşmana görünmeden ilerlemesini sağlıyordu. Harekâtın ilk günü 10. Kolordu, Oltu Müfrezesi’ni bozguna uğratmış, 9. Kolordu ise karşısına çıkan birkaç bölük düşman kuvvetini perişan bir şekilde geriye doğru atmıştı. Yoğun kar ve şiddetli tipiye rağmen devam eden cebri yürüyüşler sırasında bir miktar kayıp verildiyse de Türk taarruzu ilk günlerde başarıyla devam etti. Enver Paşa ve ordu karargâhı, Sarıkamış civarındaki ilk çarpışmaları başlatacak olan 9. Kolordu’yla birlikte ilerlemekteydi.[40]

Taarruz emrine göre, 24 Aralık günü 9. Kolordu Kötek, 10. Kolordu Bardız yönünde ilerleyecekti. Oysa 9. Kolordu 24 Aralık’ta Kötek yerine Bardız’a, 10 Kolordu ise Bardız yerine Oltu’ya varmış ve öncü birliklerini Kars istikametinde harekete geçirmişti. Harekât planındaki bu değişikliğin nedeni, Hafız Hakkı Bey’in geniş bir yay çizerek kendince daha uygun olan Oltu-Ardahan yönünde ilerlemek istemesidir. Bu arada Aras vadisine giden yolların ve özellikle Kötek yolunun kar nedeniyle kapanmış olduğu da haber alınmıştı.[41] Bu durumda Enver Paşa, taarruz planını değiştirmek zorunda kalarak 9. Kolordu’nun Kötek yerine Bardız’a ve 10. Kolordu’nun Bardız yerine Kop geçidi yönüne ilerlemesini emretmişti.[42] Böylece kuşatma cephesi, eski plana göre doğuya doğru kaydırılarak 15 km. kadar uzatılmış oluyordu. Cephenin uzaması, sıfırın altında 20-25 derece soğuklarda kar ve tipiye rağmen dinlenmeye fırsat bulamadan ilerleyen Türk birliklerinin işini bir hayli zorlaştırmıştı. Ancak harekât yinede başarı sansını kaybetmemişti. Çünkü Rus komuta heyeti hâlâ taarruzun maksadını tam olarak anlayamadığından kararsızlık içerisindeydi. Gerçek maksadı, ancak harekâtın başlamasından üç gün sonra anlayabilmiş ve Sarıkamış’ta kuvvet toplamaya karar vermişlerdi.[43]

Hafız Hakkı Bey, Enver Paşa’nın genişletilmiş harekât planına da uymadı. Büyük bir kolordu ile mağlup ettiği iki alaydan ibaret Oltu Müfrezesi’ni takip etmekten vazgeçmeyerek, Abdülkerim Bey komutasındaki 32. Tümen’i Kop yönüne gönderdikten sonra kendisi 30 ve 31. Tümenlerle Ardahan istikametinde taarruza devam etti.[44] Hafız Hakkı Bey’in Ardahan’a doğru ilerlemesinden sonra 9. ve 10 Kolordular arasındaki irtibat ağır kış şartları ve mesafenin açılması nedeniyle neredeyse tamamen kesildi. Bundan sonra kolordular genellikle birbirlerinden haberdar olmadan hareket etmek zorunda kaldılar. Böylece bir an önce Sarıkamış yönünde ilerlemek yerine küçük bir düşman kuvvetinin arkasına takılarak Sarıkamış’tan uzaklaşan Hafız Hakkı Bey, 10. Kolordu’yu kış ortasında Allahuekber Dağları’na sürerek büyük bir kısmının donarak şehit olmasına neden oldu. Daha da önemlisi bu davranışıyla, zaferle sonuçlanabilecek bir harekâtın büyük bir hezimete dönüşmesine istemeden bile olsa hizmet etmiş oldu.

24 Aralık’ta Bardız’a ulaşan 9. Kolordu karargâhında Enver Paşa ile üst düzey komuta heyeti arasında bir takım görüş farklılıkları ortaya çıkmaya başladı. Enver Paşa, Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin çok zayıf olduğunu belirterek, 25 Aralık’ta Sarıkamış’a yürümek niyetinde olduğunu ifade etmiş ve maiyet komutanlarının görüşlerini almak istemişti. Kolordu komutanı Ali Ahsan Paşa, Bronsart ve Feldman, bütün kolordu birliklerinin henüz Bardız’a ulaşamadığını öne sürerek, bu kuvvetler gelinceye kadar ve 10. Kolordu da Beyköy-Vartanut hattına ulaşıncaya kadar 9. Kolordu’nun Bardız’da beklemesinin daha doğru olacağını ifade ederek Enver Paşa’nın görüşüne katılmadıklarını bildirdiler. Aslında her iki görüşün’de kendince haklı yanları vardı. Birlikler günlerdir istirahat etmeden cebri yürüyüşlere zorlandıklarından bitkin haldeydiler. Oysa şimdi Bardız’da kolorduyu günlerce besleyebilecek miktarda erzak ele geçirildiğinden, askerleri burada bir süre dinlendirmek ve arkadan gelen kuvvetlerle daha da güçlenerek Sarıkamış’a taarruz etmek fena bir fikir değildi. Ancak bu görüşü savunanlar, düşman kuvvetlerinin alacağı karşı önlemleri hiç düşünmemişlerdi. Nitekim Bardız’da bu şekilde kaybedilecek olan her dakika, zayıf bir savunma gücüne sahip bulunan Sarıkamış’a Rusların yeni birlikler getirmesine ve burayı iyice tahkim etmelerine fırsat verecekti. Bu ise harekâtın başarı şansını büyük ölçüde azaltacaktı. Sonunda Enver Paşa, komuta heyetinin görüşlerini dikkate almayarak kendi düşüncesine göre harekâtı devam ettirmeye karar verdi. Bu karar, ordu komutanı ile üst düzey komuta heyeti arısındaki güven duygusunu sarsmış oldu.[45]

Enver Paşa, Bardız’dan taarruz emri vermek üzereyken Rus ordusundaki şaşkınlık ve panik hali hâlâ devam etmekteydi. Sarıkamış Grup Komutanı General Bergmann, Aras vadisindeki asıl cepheden Sarıkamış’a kuvvet göndermek yerine 23 Aralık’ta bütün cephede Köprüköy istikametine doğru taarruz için emir vermişti.

Bu arada Tiflis’teki Kafkas Ordusu Başkomutanı Graf Vorontsov-Dashkov, Türklerin taarruza geçmesiyle birlikte cephesindeki durumun önem kazandığını haber alır almaz savaşı idare etmek üzere yardımcısı General Myshlayevski’yi Sarıkamış’a gönderdi. General Myshlayevski 24 Aralık günü Sarıkamış Grubu’nun Karargâhı olan Micingirt’e ulaşır ulaşmaz üst düzey komutanlarla bir toplantı yaptı. Bu toplantıda öne sürülen en gerçekçi görüş, Ordu Kurmay Başkanı General Yudenich’e aitti. General, Türkler sağ kanattan büyük kuvvetlerle bir kuşatma harekâtına başlamış olduklarından, Sarıkamış Grubu’nun ana cephede başlattığı taarruzun hemen durdurulmasını ve Aras vadisinden bir miktar kuvvetin derhal Sarıkamış’a gönderilerek buranın tahkim edilmesini teklif etti. General Bergmann, ise kuşatma harekâtını hâlâ layıkıyla anlayamamış olduğundan bu görüşe itiraz ederek ana cephedeki taarruzun devamı konusunda ısrarını sürdürdü. Myshlayevski de durumu kavrayamadığından Bergmann’ın görüşünü kabul ederek, daha önce başlatılan taarruzun devam ettirilmesini emretti. Ana cepheye yapılan bu taarruz karşısında Türk kuşatma kuvvetlerinin geri döneceğini umuyordu. Myshlayevski, ana cephedeki taarruzun yönetimini Bergmann’a bırakarak kurmay heyetiyle birlikte Sarıkamış’a hareket etti ve burayı kendisine karargâh olarak seçti.[46] Ancak Sarıkamış’a geldikten sonra buranın Türkler tarafından ciddi surette tehdit edildiğini anladı ve geç de olsa fikrini değiştirerek Yudenich’in Micingirt’te teklif ettiği önlemleri almak zorunda kaldı. Böylece 24 Aralık gecesi geç vakitte Sarıkamış Grubu birliklerinin önceki mevzilerine dönmelerini emretti.[47]

Rus komuta heyetinin yaptığı bu büyük hatalara rağmen 24 Aralık akşamı Sarıkamış’ta savaşın kaderini Ruslar lehine değiştirecek birtakım gelişmeler oldu. Sarıkamış’a 2. Türkistan kolordusunun her alayından birer takım askerle iki obüs topu geldi. Aras vadisindeki asıl cephede bulunan bu birlikler, Türk taarruzunun haber alınmasından önce ordu nöbetçi generali tarafından Kafkas Özel Bataryası’nı oluşturmak üzere acilen Tiflis’e çağrılmışlardı. Böylece tamamen tesadüf eseri olarak 24 Aralık akşamı Tiflis’e gitmek üzere Sarıkamış’a gelmiş bulunuyorlardı. Türklerin Sarıkamış yakınlarında görülmeleri üzerine bu birlikler alıkonuldular. Bu sırada Sarıkamış’ta büyük bir panik vardı. Sarıkamış Müfrezesi Komutanı General Voropanof ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Sarıkamış savunması için gerekli olan önlemler daha çok orada tesadüfen bulunan birtakım subayların kişisel çabalarıyla alınıyordu. Demiryolu işçilerinden birlikler kurulmaya başlandı. Tiflis’teki hastalık izninden dönmekte olan Albay Bukretof, Myshlayevski’nin emriyle, buradaki dağınık kuvvetlerden bir müfreze oluşturarak 25 Aralık akşamı Sarıkamış’ın kilidi durumunda bulunan Bardız geçidine ulaştı.[48] Yine tesadüfen Sarıkamış’ta bulunan Topçu subayı Mushelov, iki obüs topunu şehrin ana meydanındaki kilisenin yanına yerleştirdi.[49] Ruslar böylece Sarıkamış savunması için ilk muntazam kuvveti oluşturdular. Bu birlikler 2 obüs, 8 ağır makineli tüfek ve 2000 tüfeğe sahipti.[50]

Rus tarafında bu gelişmeler olurken Enver Paşa, Sarıkamış’taki kuvvetleri hâlâ topları da olmayan birkaç bölükten ibaret zannediyor ve bu kuvveti önemli bir engel olarak görmediğinden ordunun ertesi gün Sarıkamış’a gireceğine kesin gözüyle bakıyordu. Nitekim 24-25 Aralık gecesi vermiş olduğu taarruz emrinde, ordu karargâhının 25 Aralık günü öğleden sonra Sarıkamış’a nakledileceğini belirtmişti. Bu emre göre Sarıkamış taarruzu şu şekilde icra edilecekti: 9. Kolordu, 29. ve 17. Tümenleriyle Sarıkamış’ı ve Sarıkamış civarındaki geçitleri ele geçirerek buraların savunması için gerekli önlemleri alacak, 28. Tümen ise Bardız ve Yeniköy yolunu tutacaktı. 9. Kolordu bu şekilde Sarıkamış’a taarruz ederken, 10. Kolordu, Sarıkamış istikametinde yürüyecekti. Ancak kendisiyle sağlıklı bir haberleşme sağlanamayan bu kolordu, nasıl ve ne zaman Sarıkamış’a ulaşacağına dair ordu komutanlığına bilgi verecekti.[51]

9. Kolordu, önde Albay Arif Bey (Baytın) komutasındaki 29. Tümen olmak üzere 25 Aralık sabahı saat 7’de Sarıkamış’a yürümek üzere Bardız’dan hareket etti. Birlikler henüz sertleşmemiş diz boyunu aşan kar ile mücadele ederek yürüyorlardı. Kızılkilise köyüne gelindiğinde öncülerle ana birlikler arasındaki mesafe iyice azaldığından burada mola verilmişti. Ancak bu sırada karargâhıyla birlikte köye gelen Enver Paşa, sert bir ifadeyle, Albay Arif Bey ile Kolordu Komutanı İhsan Paşa’ya hemen harekete geçerek yürüyüşü hızlandırmalarını emretti. Bu olay komutanlar arasında Bardız’da başlayan soğukluğu bir kat daha artırdı. Yürüyüş düzenli fakat asker bitkin bir halde olduğu için yavaş yavaş devam etti. Akşam saat 16’da öncüler Bardız geçidine ulaştılar. Geçit noktasının her iki tarafında buraya 15 dakika önce ulaşmış olan Albay Bukretof komutasındaki düşman avcıları mevzilenmişti. Akşam olunca hava iyice soğuduğundan yorgun asker arasında donma vakaları görülmeye başlamıştı.

Bardız geçidine ulaştıktan sonra Enver Paşa ile komuta heyeti arasında yeni bir ihtilaf daha ortaya çıktı. Arif Bey ve İhsan Paşa, askerleri dinlendirmek, geride kalan birlikleri ileri yanaştırmak ve şafak sökmeden karanlıktan yararlanarak düşmanı geçitten atmak niyetindeydiler. Oysa Enver Paşa düşmanın toparlanmasına fırsat vermemek için bir an önce Sarıkamış’a girmek istediğinden bu fikri kabul etmedi. Saat 19 sıralarında bir dağ topunun geçit noktasına doğru ateş etmesini emretti. Niyeti düşman mevzilerinde görünmekte olan karartıların top olup olmadığını anlamaktı. Bu ateşe karşılık verilmeyince karartıların top olmadığına karar verildi. Gerçekten de Rusların bu noktada topları yoktu. Böylece Sarıkamış’ta top olmadığından emin olan Enver Paşa, gece taarruzu için emir verdi.[52]

Sarıkamış’taki Rus savunması yukarıda da ifade edildiği üzere alelacele oluşturulmuş 2000 kişilik derme çatma bir kuvvetten ibaretti. Bu kuvvetin bir kolorduya karşı koyması mümkün değildi. Ancak harekât başladığında üç tümenden oluşan ve 25000 kişilik bir mevcuda sahip olan 9. Kolordu, kışın en şiddetli günlerinde sarp dağlardan ilerlemek zorunda kaldığı için hem çok fazla kayıp vermiş, hem de kuvvetlerini henüz Sarıkamış civarında toplayamamıştı. 25 Aralık akşamı 29. Tümenin üç alayından sadece ikisi; 86. ve 87. Alaylar Sarıkamış yakınlarına ulaşabilmişti. Harekete geçtiğinde 8000 mevcutlu olan bu tümen, daha düşmanla ciddi bir çatışmaya girmeden %50 kayıp vererek 4000 kişiye düşmüştü. Sarıkamış yakınlarına ulaşabilenlerin miktarı ise 2000 kişi civarındaydı. Bu kuvvetler yanlarında 8 adet dağ topu getirmeyi başarmışlardı.[53] Görüldüğü gibi Sarıkamış’a taarruz etmek üzere olan Türk kuvvetleriyle burayı savunan Rus kuvvetleri sayıca birbirlerine eşit durumdaydılar.

Ancak Türk kuvvetlerinin aç ve yorgun olması Ruslar açısından önemli bir avantajdı.

25 Aralık akşamı güneşin batışından sonra başlayan gece taarruzu, altı saat sürerek gece yarısına kadar devam etti. Bu taarruz sırasında süngü hücumu ile geri atılan düşman kuvvetleri makineli tüfeklerin namlularını sökerek Bardız geçidini terk edip Sarıkamış’a doğru çekildiler. Düşmanı takip eden iki bölük Yukarı Sarıkamış yakınlarına kadar ilerledi.[54] Artık buradan Sarıkamış’ın ışıkları görülmeye başlamıştı. Ancak Bardız’dan beri sürekli olarak Enver Paşa’ya muhalefet eden İhsan Paşa burada da sahneye çıkarak yorgun askerin dinlendirilmesi için taarruzun durdurulmasını teklif etti. Ayrıca birliklerin gece taarruzuna alışık olmadıkları da öne sürülüyordu. O zamana kadar İhsan Paşa’nın muhalefetine karşı direnmeyi başaran Enver Paşa, bu defa teklifini kabul etmek durumunda kaldı.[55]

Sarıkamış’ın kilidi konumunda bulunan Bardız geçidi ele geçirilmiş, Sarıkamış’a bu kadar yaklaşılmış ve zafer için uygun bir fırsat yakalanmışken, İhsan Paşa’nın pasif kalması, sebebiyle Sarıkamış taarruzunun durdurulması, harekâtın kaderini bir anda Türkler aleyhine döndürdü.[56] Harekâtın başından beri inisiyatifi ellerinde bulunduran Türk kuvvetleri bu tarihten itibaren üstünlüklerini kaybederek hızla büyük bir hezimete doğru sürüklenmeye başladılar. Başka bir ifadeyle, kuşatma harekâtını zamanında anlayamayan Rus ordusunun hatalarından da yararlanarak, bir zafer kazanma şansı yakalayan Türk ordusu Sarıkamış civarındaki mücadeleyi 10 gün kadar daha sürdürmeyi başardıysa da esasen 25-26 Aralık gecesi savaşı kaybetmiş oldu.

Gece taarruzunu durduran birlikler, Sarıkamış sırtlarındaki ormanlık alanda gecelediler. Bu sırada 17. tümen de savaş alanına yetişti. Bu gece aşırı soğuk ve şiddetli tipi yüzünden 17. ve 29. Tümenler mevcutlarının yarısından fazlasını kaybettiler. Ateş yakmayı başarabilen askerlerin durumu bir dereceye kadar iyiydi. Birçokları ise bir ateş başı bile bulamadıklarından donarak şehit olmuşlardı.[57] Türk kuvvetleri bu şekilde büyük kayıplara uğrarken 11. Kolordu düşmanın Aras vadisindeki asıl kuvvetlerini ezemediğinden Ruslar, buradan Sarıkamış’a devamlı surette kuvvet kaydırmaya başladılar. Sarıkamış’a ilk ciddi takviye kuvveti 25 Aralık akşamı geldi ve gece boyunca devam etti. 26 Aralık’ta Sarıkamış’taki Rus kuvvetleri önceki güne göre bir kat artmış bulunuyordu.[58] Bundan sonra zaman bütünüyle Türk kuvvetleri aleyhine işlemeye devam etti. Aç ve perişan bir halde Sarıkamış civarındaki dağlarda açıkta geceleyen Türk kuvvetleri eriyip yok olurken, sıcak kışlalara, bol yiyeceğe ve iyi bir donanıma sahip bulunan Sarıkamış’taki Rus kuvvetlerinin sayısı sürekli olarak arttı. Böylece her geçen gün, Türk kuvvetlerini hezimete doğru bir adım daha yaklaştırmış oluyordu.

Türk kuvvetleri her şeye rağmen Sarıkamış taarruzunu inatla sürdürdüler. Gerçekte başarı şanslarını kaybetmiş olan birliklerin bu azmi, şaşkınlık içerisinde bulunan Rus komutanlarını ümitsizliğe sevk ediyordu. Başkomutan Vekili General Myshlayevski, Sarıkamış yakınlarında esir edilen bir subayın üzerinde ele geçirilen Türk taarruz emrini görünce, harekâtın amacını geç de olsa anladı. Savaşı kâğıt üzerinde düşünmeyi öğrenmiş olan general, Türk kuvvetlerinin eriyip gittiğinden haberdar olmadığı için tek kurtuluş çaresi olarak derhal geri çekilmek gerektiğine inanıyordu. 26-27 Aralık gecesi Bergmann ve Yudenich ile Micingirt’de yeni bir durum değerlendirmesi yaptı. Bergmann da onunla aynı fikirdeydi. Fakat Yudenich durumu anlamıştı. Çok kötü şartlar altında savaşan Türk kuvvetlerinin birkaç gün içerisinde hiç savaşamayacak bir duruma geleceğini izah etti. Bu izahat üzerine Myshlayevski, Sarıkamış’taki durum açıklık kazanana kadar geri çekilmeyi ertelemeye ikna oldu. Bu tavrı ile Yudenich, belki de Rus ordusunu kurtarmış ve hatta savaşın kaderini belirlemiş oluyordu.[59]

Rus karargâhında bu tartışmalar olurken 10. Kolordu Sarıkamış’a ulaşmak üzere Allahuekber Dağı’nı geçmekle meşguldü. Yaklaşık olarak 20000 kişilik mevcutla başlayan bu tırmanış 19 saat sürdü. Oltu Müfrezesi’nin peşine takılarak hiç gerek yokken sarp dağlara doğru sürüklenen bu kolordu, Allahuekber Dağı’nda çok büyük bir zayiat verdi. Dağı aşarak, güney yamaçlarındaki Beyköy ve Başköy’e ulaşabilenlerin sayısı 3200 kişiden ibaretti. İçlerinden birçoğunun ayakları donduğundan %20’si iş göremez haldeydi. Geriye kalanlar soğuğa ve tipiye dayanamayıp genellikle donarak şehit olmuşlardı. Buna rağmen bu birlikler, 27 Aralık’ta Selim yakınlarına ulaşarak Sarıkamış-Kars demiryolunu tahrip ettiler. Sadece keşif kolları tarafından gerçekleştirilen bu harekât, aslında Ruslar için ciddi bir tehlike oluşturmuyordu.[60] Fakat harekâtın başından beri büyük bir ümitsizlik içerisinde bulunan Myshlayevski, Sarıkamış Grubu’nun tutsak olacağına inanarak, Türkler tarafından kapatılmamış tek yol olan Karakurt-Kağızman üzerinden Tiflis’e kaçtı.[61] Türklerin savaşı kazandığına emin olduğundan, Kafkasya hükümet merkezine durumun tehlikeli olduğunu bildirdi. Myshlayevski’nin cepheden getirdiği kötü haberler Kafkasya’da büyük bir paniğe yol açtı.[62]

Ruslar açısından durum Myshlayevski’nin zannettiği kadar vahim değildi. 10. Kolordu’nun da Sarıkamış civarına intikal etmesiyle birlikte Enver Paşa’nın planı sadece teorik olarak gerçekleşmiş oluyordu. 28 Aralık günü Sarıkamış’ı kuşatan iki Türk kolordusunun toplam mevcudu, aç ve perişan halde bulunan 5000 kişiden ibaretti. Oysa aynı gün Sarıkamış’ta Rusların 15000 kişilik bir kuvveti, 34 adet topları ve birçok makineli tüfekleri vardı.[63] Buna rağmen Türk kuvvetleri bir ara Sarıkamış’a girmeyi başardılar. Fakat şiddetli çarpışmalardan sonra geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu çarpışmalar sırasında Rusların uzun menzilli sahra topları Türklerin dağ toplarına karşı büyük bir üstünlük sağlamıştı. Bu topların ateşi karşısında ormanlar içerisine mevzilenmiş olan Türk birlikleri yerlerinden kıpırdayamaz hale gelmişlerdi.[64]

Myshlayevski’nin Tiflis’e gitmesinden sonra cephenin komutasını devralan General Yudenich, 1 Ocak 1915 tarihinde karşı taarruza geçerek Türk kuvvetlerini Bardız-Sarıkamış-Eşekmeydanı geçidi arasındaki üçgende çevirmek üzere bir kuşatma harekâtı başlattı.[65] Türkler için durum ümitsizdi. Enver Paşa, 2 Ocak 1915 günü 9. ve 10. Kolorduları, Sol Cenah Ordusu adıyla birleştirerek generalliğe terfi eden Hafız Hakkı Paşa’nın emrine verdi. Bu ordunun toplam mevcudu 1500 kişi kadardı.[66] Enver Paşa, artık yapacak bir şey kalmadığını görerek, 3 Ocak günü cepheyi terk edip Erzurum’a hareket etti.[67] Ertesi gün Hafız Hakkı Paşa, 9. Kolordu karargahına gelerek elde kalan birliklere ricat emri verdi. Ancak ricat için de çok geç kalınmıştı. Bir gün önce kolorduyu kuşatan Rus birlikleri taarruza geçtiler. Hafız Hakkı Paşa atına atlayarak kurşun yağmuru altında güçlükle uzaklaşabildi. 9. Kolordu, saat 15 sıralarında düşmana teslim oldu. Esir edilenler’in miktarı 106 subay ve 80 erden ibaretti. Teslim edilen mühimmat miktarı ise işe yaramaz bir halde bulunan bir top, 3 makineli tüfek ve birkaç hayvandan ibaretti.[68] 9. ve 10. Kolordulardan arta kalanlar dağ yollarını takip ederek Bardız’ın doğusundaki Çermik köyü üzerinden Erzurum’a doğru çekildiler.[69]

Böylece büyük ümitlerle başlayan Sarıkamış Harekâtı, tarihimizin en acı mağlubiyetlerinden biri olarak noktalandı.[70] Bu harekât sırasında bütün güçlüklere rağmen hiçbir zaman bozgunluk ve yılgınlık belirtisi göstermeyen 3. Ordunun uğradığı kayıplar çok büyüktü. Hafız Hakkı Paşa’nın ricat emri verirken söylediği gibi; şereften başka her şey mahvolmuştu.[71] En çok zayiatı kuşatma harekâtını yapan 9. ve 10. Kolordular vermişti. Bu kolorduların 55000 kişilik mevcudundan geriye sadece 3000 kişi kalmıştı. 35000 mevcutlu 11. Kolordudan geriye kalanların miktarı ise 15000 kişiydi. Buna göre toplam zayiat 75000 kişi kadardır.[72] Hasta ve yaralı olarak saf dışı kalanlarla esir düşenler de bu rakama dahildir.[73] Ruslar 1915 yılı baharında harekât bölgesinden 23000 şehit naaşı toplayarak defnetmişlerdi.[74] Ancak naaşlarına ulaşılamayan ya da resmî kayıtlara geçmeyen şehitler de hesaba katıldığında can kaybının daha fazla olduğu söylenebilir.

Sarıkamış Harekâtı’nın Sonuçları

Sarıkamış Harekâtı, Türkler açısından büyük bir hezimetle sonuçlanırken müttefik Alman kuvvetleri için beklenenin ötesinde yarar sağlamıştır. Yukarıda ifade edildiği gibi Almanların bu harekâttan en önemli beklentileri, olabildiğince fazla Rus kuvvetini Kafkas cephesinde tutarak, Alman-Avusturya cephesinin yükünü hafifletmekti. Türk ordusunun bu cüretkâr kuşatma harekâtı, Rusları korkutmuş olduğundan Sarıkamış yenilgisinden sonra da Kafkas cephesindeki kuvvetlerini sürekli takviye etmek zorunda bırakmıştır. Böylece Türk ordusu savaşı kaybetmiş olsa bile savaş yılları boyunca Almanları memnun edecek miktarda Rus kuvvetini Kafkas cephesinde tutmayı başarmıştır.[75]

Bu harekât sırasında 3. Ordunun neredeyse tamamen yok olması Anadolu’yu Rus istilâsına karşı büyük ölçüde savunmasız bırakmıştı. Ancak Ruslar elde ettikleri başarının meyvelerini toplamak hususunda pek de aceleci davranmadılar. Bu savaş sırasında Türkler kadar olmasa bile kendileri de ağır kayıplara uğramışlardı. Rusların verdiği kayıp 16000 ölü ve yaralı, 12000 hasta[76] ve 2000 esir[77] olmak üzere toplam 30000 kişi civarındaydı. Ayrıca harekâtın yarattığı korku ve endişe bundan sonra daha temkinli hareket etmelerine neden olduğundan, çok güçlü oldukları dönemlerde bile aşırı hareketlere teşebbüs etmekten kaçınmışlardır.[78] Oysa savaşın başından beri Ruslarla işbirliği içerisinde hareket eden Anadolu’daki Ermeni çeteleri, Ruslar kadar temkinli hareket etme gereğini duymuyorlardı.

Sarıkamış yenilgisini fırsat bilen Ermeni çeteleri, Osmanlı topraklarında bağımsız bir devlet kurmak amacıyla birçok yerde isyan ederek Türk ordusunu cephe gerisinden tehdit etmeye ve bu hareketleriyle Rus ordusunu Anadolu’ya girmeye teşvik etmeye başlamışlardı. Özellikle 1915 yılı Nisan ayında Van vilayetinde başlayan isyanın tehlikeli boyutlara ulaşması üzerine Ruslar, uygun ortamdan yararlanarak Gönüllü Ermeni birliklerinin öncülüğünde sınırı geçip kuzeyde Tahir Gediği- Horasan çizgisine, güneyde ise Malazgirt-Van doğrultusunda ilerleyerek buraları işgal ettiler. Rus-Ermeni işbirliğinde gerçekleştirilen isyan ve işgallerin, bu cephedeki Türk kuvvetleri ile yöre halkının can güvenliğini ciddi surette tehdit etmeye başlaması üzerine Osmanlı hükümeti, 27 Mayıs 1915 tarihinde bir kanun çıkararak Ermenileri güney vilayetlerine tehcir etmek zorunda kaldı. Böylece Sarıkamış yenilgisi doğrudan olmasa bile dolaylı olarak Ermeni tehcirinin önemli nedenlerinden biri olmuştur.[79]

Sarıkamış yenilgisinden sonra bir daha eski gücüne ulaşamayan Osmanlı ordusunun bu zaafından yararlanmak isteyen Ruslar, 1916 yılı Ocak ayı başlarında yeni bir taarruz başlatarak Erzurum, Bitlis, Trabzon vilayetleri ile Erzincan sancağını da ele geçirdiler.[80] İki yıl kadar düşman işgalinde kalan bu bölge ahalisi, çok büyük can ve mal kayıplarına uğradı. Ruslardan destek gören Ermeni çetelerinin vahşet tarzında gelişen saldırıları sırasında pek çok masum insan hayatını kaybederken[81] yaklaşık olarak 1,5 milyon insan da yerini yurdunu terk ederek iç bölgelere göç etmek zorunda kaldı.[82] Böylece Hıristiyanıyla Müslümanıyla bölge nüfusunun çoğunluğu ya telef oldu ya da evinden barkından ayrılmak zorunda kaldı. Bazı tahminlere göre bütün bu olaylar sonucunda bölge nüfusu %75 oranında azalmıştır.[83] İşgal sırasında büyük bir tahribata uğrayan bölgenin geçim kaynağı, büyük ölçüde insan gücüyle yapılan tarımsal faaliyetlere bağlı olduğundan Sarıkamış yenilgisi, savaştan önce de ekonomik durumu pek iyi olmayan doğu vilayetlerinin iyice fakirleşmesine neden olmuştur.

Sarıkamış yenilgisinin siyasal düşünce alanında da önemli etkileri oldu. İttihat ve Terakki Hükümeti’nin adeta resmî bir ideoloji olarak benimsemiş olduğu Türkçülük-Turancılık fikri, savaştan önce yurt genelinde oldukça geniş bir taraftar kitlesi bulmuştu. Esir Türk illerini Çarlık Rusyası’nın boyunduruğundan kurtararak Türk birliğini sağlama arzusu, özellikle genç kuşağın kutsal ülküsü haline gelmişti. Savaş başladığında, Turan idealiyle yanıp tutuşan pek çok genç, Ruslara karşı savaşmak üzere gönüllü olarak Kafkas cephesine koşmuştu. Ancak büyük idealler uğruna başlatılan Sarıkamış harekâtının ağır bir yenilgiyle sonuçlanması, birçok insanın hayallerini yıkmış oldu.[84] Sarıkamış yenilgisi ve ardından yaşanan gelişmeler, Rusya’nın Türk sömürgelerini kaybetmek niyetinde olmayan güçlü bir devlet olduğunu ispat etti. Rusya’nın bu gücü karşısında Milli Mücadele yıllarında Türkçülük-Turancılık fikri, yerini büyük ölçüde Türkiye milliyetçiliğine bıraktı.[85]

1. Dünya Savaşı’nın iki yıl kadar uzamasına neden olan Çanakkale cephesinin açılmasına da vesile olan Sarıkamış Harekâtı, etkisini sadece Kafkas cephesinde değil savaşın genel seyri üzerinde de hissettirmiştir. Rus Orduları Başkomutanı Grandük Nikola, 2 Ocak 1915 tarihinde Londra’ya gönderdiği bir telgrafla müttefiklerinden şu şekilde yardım talep etmişti:[86] Telefonları ve telgrafları işlemez hale getiren dondurucu kış, Türk ordularını durduramıyor. Baku petrolleri ve Hindistan yolunun, Türk-Alman müttefiklerinin eline geçmesi tehlikesi vardır. İkinci bir cephe açılarak, Türk ordularının durdurulmasını dilerim. Aynı gün İngiliz Askerî Başkanı Lord Kitchener, Türklere karşı bir harekâta girişmek üzere gerekli hazırlıkların yapılacağına dair Grandük’e teminat verdi.[87] Böylece 1914 yılı Eylül ve Kasım aylarından beri Çanakkale’de bir cephe açmayı düşünen İtilaf Devletleri, 1915 yılı Şubat ayı ortalarında denizden Çanakkale Boğazı’na saldırarak burada yeni bir cephe açtılar.[88] İtilâf Devletlerinin bu cepheye büyük kuvvetler göndermesi müttefik Alman ve Avusturya kuvvetlerinin yükünü iyice hafifletmiştir.[89]

Sonuç

Yakın tarihimizin müessif hadiselerinden Sarıkamış Harekâtı’nın bir macera olduğu ve bir maceraperest olan Enver Paşa’nın bu harekâtla Almanların Avrupa cephesindeki yükünü hafifletmek uğruna, 90000 askeri Sarıkamış dağlarına gömdüğüne dair ülkemizde yanlış fakat yaygın bir görüş vardır. Bu görüş büyük ölçüde, İttihatçılar ve dolayısıyla Enver Paşa aleyhine adeta bir karalama kampanyasının başlatıldığı mütareke döneminde yazılan eserlerin etkisiyle oluşmuştur. Sarıkamış Harekâtı’na 9. Kolordu Kurmay Başkanı olarak katılan Şerif Köprülü’nün, Enver Paşa’ya karşı duyduğu husumetin etkisinde kalarak yazdığı anıları, Enver Paşa ve Sarıkamış Harekâtı’nı karalama kampanyasının öncülüğünü yapmıştır.

Sarıkamış Harekâtı’nın üzerinden 86 yıl gibi uzun sayılabilecek bir zaman geçtiği için bugün bu harekâtı, mütareke günlerindeki duygusal ortamın etkisinde kalmadan daha gerçekçi olarak değerlendirme şansına sahibiz. Böyle bir değerlendirme yapıldığında Sarıkamış Harekâtı’nın yiyecek, kışlık donanım ve ulaştırma hizmetlerinin eksik olmasına rağmen oldukça yüksek bir başarı şansına sahip olduğu söylenebilir. Kuşatma harekâtının amacını anlamakta geciken Rus komuta heyetinin şaşkınlık içerisinde yaptığı büyük hatalar da bu şansı bir kat daha artırmıştır. Ancak benzer hatalara Türk komuta heyetinin de düşmesi, özellikle 9. Kolordu Komutanı İhsan Paşa ile 10. Kolordu Komutanı Hafız Hakkı Bey’in verilen emirlere uyma konusundaki isteksizlikleri ve hadiselerin en kritik anında Sarıkamış’a tesadüf eseri bir miktar Rus kuvvetinin gelmesi, zafer şansı beliren Türk ordusunun büyük bir yenilgiye uğramasına neden olmuştur. Nitekim bu harekât sırasında Rus ordusunda görev yapan Maslofki ve Nikolski gibi subaylar da harekâtın, başarı şansı yüksek, cüretkâr bir taarruz olduğunu ve kendileri için ciddi bir tehlike oluşturduğunu kabul etmişlerdir. Onlara göre kahramanca çarpışan Türk askerleri, harekâtın ilk günlerinde galip gelebilecek durumdayken, Enver Paşa’nın maiyetindeki üst düzey komutanların inisiyatif sahibi olmamaları nedeniyle bunu başaramamışlardır.

Yrd. Doç. Dr. Tuncay ÖĞÜN

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 398-408

TARİH : Tarihimizdeki donanma baskınları ve sonuçları


Tarihimizdeki donanma baskınları ve sonuçları

Bir Amiral olarak üzülerek ifade etmeliyim ki tarihimiz donanma baskınları ile iç içedir.

1092: İlk Türk Amirali ve Donanmanın kurucusu 1090 Sakız Adası-Koyun Adaları Deniz Savaşı kahramanı Amiral Çaka Bey damadı I. Kılıçarslan tarafından öldürüldü. Sonuç: 1096 yılında başlayan Haçlı Seferleri sırasında Türk deniz gücü hiçbir şey yapamadı ve Aydınoğlu Umur Bey zamanına kadar Türkler ve Anadolu yaklaşık 300 yıl denizlerden uzak tutuldu.

7 Ekim 1571: İnebahtı Deniz Savaşı. Başında yetişmiş Amirali bulunmayan Osmanlı Donanması Haçlı koalisyon karşısında yenildi. Sonuç: Yenilmez Osmanlı Donanması efsanesi ortadan kalktı. Türk deniz gücü Doğu Akdeniz’e çekildi. Bir daha egemenlik uğruna Batı Akdeniz’e çıkamadı.

1583: İstanbul Rasathanesi vebaya ve depreme neden oluyor diye Şeyhülislam’ın fetvası ile yıktırıldı. Sonuç: Denizcilik ve genel anlamda bilimsel gelişmeye kapılarını kapayan Osmanlı sadece donanma alanında değil her alanda geri kaldı. Aydınlanma ve sanayi devrimini ıskaladı.

6 Temmuz 1770: Çeşme Baskını. Rus Baltık Donanması Osmanlı Akdeniz Donanmasını İzmir-Çeşme’de yaktı. Sonuç: Karadeniz’deki mutlak Türk deniz egemenliği ortadan kalktı. Azak Denizi ve Kerç Boğazının kontrolü Ruslara geçti. Kırım’ın kaybedilme süreci başladı. Denizlerde gerileyen Osmanlı Rusya için jeopolitik hedef, daha doğrusu yem oldu. Ruslarla 1917 yılına kadar 13 kez savaşıldı.

20 Ekim 1827: Navarin Baskını. Fransız, İngiliz ve Rus ortak donanması, Osmanlı-Mısır ortak donanmasını yaktı. Sonuç: Üç yıl sonra Yunanistan devleti kuruldu. Balkanlarda çözülme süreci başladı.

30 Kasım 1853: Sinop Baskını. İngiliz Amiral Cochrane danışmanlığındaki Rus Filosu Osmanlı Karadeniz Filosunu yaktı. Sonuç: Kırım Savaşı tetiklendi. Osmanlı Avrupa Devletleri ile müttefik oldu ve sonucunda ekonomik bağımsızlığını tamamen kaybederek Düyun-u Umumiye kontrolünde bir sömürgeye dönüştü. 1877 Osmanlı-Rus savaşında Rus orduları Yeşilköy’e kadar geldi. İstanbul’u işgalden Marmara’ya giren İngiliz Akdeniz Donanması kurtardı.

1876-1909: II. Abdülhamit Dönemi: Donanma Haliç’e hapsedildi ve kurumsal kültürü ile birlikte zayıflatıldı. Böylece Türkler 20’nci yüzyıla donanmasız girdi. Sonuç: 1878 yılında Kıbrıs, Teselya, Romanya, Karadağ ve Doğu Rumeli, 1881 yılında Tunus, 1882 yılında Mısır, 1897 yılında Girit, 1908 yılında Bulgaristan ve Bosna Hersek tamamen kaybedildi. Ardından yaşanan 1911 Libya ve 1912-13 Balkan Savaşları sonunda da Libya ve Yunanistan’ın tamamı ile Ege adaları donanmasızlık nedeniyle kaybedildi.

Beş yıl önce kurulan Bulgar devletinin orduları Çatalca’da zor durduruldu. Birinci Dünya Savaşında itilaf devletlerinin ortak donanması ve kara gücü Gelibolu yarımadasına Ege’de hiçbir engelle karşılaşmadan geldi ve asker çıkardı. Mustafa Kemal’in askerlerine “ben size ölmeyi emrediyorum” demek zorunda kaldığı Çanakkale Savaşlarında onbinlerce kayıp verildi.

Savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğunun parçalanarak sadece Karadeniz’de kısa kıyısı olan küçük Orta Anadolu devletine dönüşmesini sağlayacak Sevr Antlaşması dayatıldı. Yunan kuvvetleri hiçbir dirençle karşılaşmadan 15 Mayıs 1919 sabahı İzmir’e çıkabildi. Kurtuluş Savaşı ve Lozan zaferlerine rağmen Türk Boğazlarının egemenliği 1936 yılına kadar kaybedildi.

Donanmanın A takımı

11 Şubat 2011: Sözde Balyoz Davasının Silivri Baskını: Sahte delil ve iftiralara dayalı bu dava ve takip eden diğer isimli davalar ile Donanma, 40 Amiral ve 400 deniz subayını kaybetti. Baskını gerçekleştirenler kendi insanımız ve emperyal güçlere uşaklık eden içimizdeki hainlerdi. Kaybedilen denizciler Cumhuriyet Donanmasının A takımıydı. Sonuç: Libya krizinde Cumhuriyet Donanması, rekor sayıda gemi ile yer aldı ve ilk kez bir iç savaşta ABD, İngiliz ve Fransız emperyal çıkarlarına alet oldu.

Doğu Akdeniz’de Türkiye ve KKTC’nin çıkarları zayıflatıldı. Hakkımız olan Münhasır Ekonomik Bölgede Güney Kıbrıs ve ortakları (İsrail, ABD, Fransa, İtalya, Güney Kore) doğal gaz ve petrol çıkarma anlaşmaları imzaladı ve fiili alan çalışmaları başlatıldı. Yunanistan, Kardak benzeri Türkiye’ye yakın egemenliği andlaşmalar ile Yunanistan’a devredilmemiş 15 adacık ve kayalıkta de facto devlet uygulamalarını (bayrak dikme, bina, barınak inşaatı, sahil güvenlik uygulamaları vb) yoğunlaştırdı.

2013 yılı başından itibaren Ege ve Doğu Akdeniz’i kapsayacak -Türkiye’yi Antalya Körfezine hapsedecek- Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilanını Başbakan düzeyinde dile getirmeye başladı. Malatya – Kürecik’e yerleştirilen X Band balistik füze savunma sistemi radar tesisi ile başta Karadeniz olmak üzere çevre denizlerimizde bulunacak Amerikan Aegis sistemine sahip muhrip ve kruvazörlere bilgi aktarımı mümkün hale getirildi. Kurulmakta olan Büyük Kürdistan’ın denize çıkışı için Suriye’deki iç savaşa taraf olundu.

Mavi vatan parçası

Ülkemiz topraklarına Patriot füze bataryaları ile birlikte Amerikan, Alman ve Hollanda askerleri yerleşti. GAP ve Dicle Fırat su havzasının bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti topraklarının Büyük Kürdistan’a eklenme süreci 21 Mart 2013 tarihinde resmen başlatıldı. Suyu, (Dicle-Fırat); petrolü ve doğal gazı (Musul Kerkük), açık deniz limanları (Lazkiye ve bazılarına göre Mersin), geniş tarımsal alt yapısı (GAP), 20 yıldır dağlarda yaşayan ve kendi siyasi emelleri için ABD ve Avrupalı gizli servisler sayesinde her türlü hafif ve ağır silaha sahip, ölmeye hazır onbinlerce savaşçısı (PKK teröristleri ve peşmerge) olan bir yapılanma, Kürtlere ve böyle bir düzene 1917’den beri özlem duyan emperyal sisteme Sykes, Picot ve Wilson’un bile hayalleri

dışında olanak sunuyor.

Neymiş efendim, Misak-ı Milliymiş. Durmak yok, yola devam…

Unutmayın, her donanma baskını sonrası Türkler ve Anadolu, ya vatan toprağı ya da üzerindeki adalar ile mavi vatan parçasını kaybetti.

Donanma baskınları bayramlarla kutlanıyor.

Bu arada, İnebahtı yenilgimizin her sene 7 Ekim’de Venedik ve Kuzey İtalya’da; Navarin yenilgimizin her sene 20 Ekim’de Yunanistan’ın Navarin şehrinde bayram olarak kutlanması Türk halkını hiç mi ilgilendirmez? Neden yenildiğimiz ünlü kara savaşlarını Avrupalılar bayram olarak kutlamıyor da, Türklere karşı giriştikleri deniz baskınlarını 21’inci yüzyılda bile kutlamaya devam ediyorlar? PKK’nın barış örgütü, liderleri Abdullah Öcalan’ın ulusal kahraman ilan edildiği bir ortamda birileri 11 Şubat’ı bayram yaparsa şaşmayın…

Aklıma takılanlar

Mavi Marmara özür ve tazminat zaferi sonrası aklıma takılanlar oldu.

Mavi Marmara gemisi denize elverişlilik belgesine ve yola elverişlilik belgesine sahip olmadığı halde Marmara Denizi dışına nasıl çıktı?

Antalya’da son dakikada neden Komoros bayrağına ve siciline geçirildi?

Antalya’dan Komoros bayrağı altında yola elverişlilik belgesini aldı mı?

İsrail’in bu gemi ve konvoyu vuracağını her seviyede ve ortamda dile getirmesine rağmen Antalya’dan çıkışına neden izin verildi?

Gemiye bazı siyasiler son anda binmekten ve sefere katılmaktan neden vaz geçti?

Hükümet bu konvoya koruma sağlaması için neden Deniz Kuvvetlerini görevlendirmedi?

Mavi Vatanı izlemeye devam edin.

GIDA DOSYASI : Bu markalar sahte zeytinyağı satıyor


Endüstri ve Yem Bitkileri

KAYNAK : http://www.ulusaltarim.com/4056/Bu-markalar-sahte-zeytinyagi-satiyor

Bu markalar sahte zeytinyağı satıyor

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yaptığı kontrollerde belirlediği hileli gıda üreten firmalar ilan etti. Zeytinyağında yine dev firmalar var. Sahtekarlıkta Aydın, Manisa, Akhisar, Balıkesir ve İzmir başı çekti.

Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın internet sitesinden yapılan duyuruda 2015 yılında 724 bin 379 resmi kontrol yapıldığı bildirildi. Bu kapsamda, kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye düşürecek şekilde bozulmuş ve değiştirilmiş ürünlere ait bilgiler liste halinde yayınlandı. Zeytinyağından, et ve süt ürünlerine kadar onlarca firma ve marka ne şekilde sahtecilik yapıldığı de belirterek kamuoyuna ilan edildi.

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl yaptığı kontrollerde belirlediği hileli gıda üreten firmaları yılın son gününde ilan etti. Zeytinyağında yine dev firmalar var. Bazı firmaların üst üste 3. Kez tağşişli yağ sattığının tespit edilmesi ise şaşkınlık yarattı. Keskinoğlu, Verde ve Yonca Gıda’nın belirtilen ürünlerinde sahtekarlığa rastlandı. Yonca’nın Sırım marka yağında, Keskinoğlu’nun Migros, Verde’nin ise Carrefour marka yağlarında hile saptandı. Sahtekarlıkta Aydın, Manisa, Akhisar, Balıkesir ve İzmir başı çekti.

FİYATI ARTAN ZEYTİNYAĞINDA SAHTECİLİK ZİRVEDE, DEV FİRMALAR VAR

Son günlerde zeytinyağı fiyatlarının artması nedeniyle sızma zeytinyağı diye satılan yağların içine çiçek yağı karıştırıldığı saptandı. Yakayı ele veren sahtecilere 14 bin lira para cezası verildi.

İŞTE SAHTE ZEYTİNYAĞLARININ MARKALARI

Bakanlığın açıkladığı taklit, tağsiş ve ürününde ilaç etken maddesi bulunan firma ve markalar şunlar:

1- Körfez Gıda Paketleme İsmail KAÇKAN Ayvalık/BALIKESİR Riviera Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı(tohum yağlarının tespiti) Markası: Körfezbirlik.

2- Verde Yağ Besin Maddeleri San. Tic. A.Ş. Torbalı/İZMİR Natürel Sızma Zeytinyağı (Yağ Asidi Etil Esterleri) Carrefour.

3- Akmert Zeytincilik-Levent ÜNSAL Akhisar/MANİSA Natürel Sızma Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı(tohum yağlarının tespiti) Ünsal Mert.

4- Can Zeytinleri Gıda Tarım Komisyon İthalat İhracat San. Tic. Şti. Akhisar/MANİSA Natürel Sızma Zeytinyağı (Yağ Asidi Etil Esterleri) Olbia.

5- Körfez Gıda Paketleme İsmail KAÇKAN Ayvalık/BALIKESİR Natürel Sızma Zeytinyağı ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti) Körfezbirlik.

6- Yonca Gıda San. A.Ş Yunusemre/MANİSA Natürel Sızma Zeytinyağı (Yağ Asidi Etil Esterleri) Sırım.

7- Gürtaç Gıda Yerli Ürün Tic.-Mustafa TAÇ Köşk/AYDIN Natürel Birinci Yemeklik Sıvı Yağ (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti), trans yağ asitleri, U.V özgül soğurma) Gürtaç.

8- Gürtaç Gıda Yerli Ürün Tic.-Mustafa TAÇ Köşk/AYDIN Natürel Birinci Sızma Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti),trans yağ asitleri, U.V özgül soğurma) Gürtaç.

9- Alabaylar Yağ.I Iayv.Tar.Petrol Ürn.lhr.İth.San ve Tic. Ltd.Şti-İdris ALABAY Köşk/AYDİNNatürel Sızma Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti) yağ asidi etil esterleri) İdris Alabay Özgem.

10- Keskinoğlu Tav. ve Dam. İşi. San. Tic. A.Ş Akhisar/MANİSA Riviera Zeytinyağı Eritrodiol uvaol toplamı ve mumsu madde miktarı (pirina yağı tespiti) Migros.

11- Varpa Gıda San. Tic. Ltd. Şti. Efeler/AYDIN Sızma Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti).

12- İsmail BÖLÜK Köşk/AYDİN Natürel Birinci Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti) İsmail Bölük.

13- Ege Sele Zeytincilik- Ayben AKARPINAR YAŞKIŞ Gemlik/BURSA Natürel Sızma Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti),trans yağ asitleri) Ege Sele.

14- Gümüşoğlu Sofralık Zeytin İşletmesi-Murat GÜMÜŞ Nizip/GAZİANTEP Natürel Birinci Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, mumsu madde miktarı, ECN-42 farkı(tohum yağlarının tespiti) Murat Gümüş.

15- Şeref Gıda Korucuk/DENİZLİ Riviera Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı(tohum yağlarının tespiti) Zeysun.

16-BFM Gıda Tarım Taşımacılık Teks. San. Tic.Ltd. Şti. Buharkent/AYDIN Natürel Sızma Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, U.V özgül soğurma, mumsu madde miktarı, ECN-42 farkı(tohum yağlarının tespiti) Zeytinkent.

17-BFM Gıda Tarım Taşımacılık Teks. San. Tic.Ltd. Şti. Buharkent/AYDIN Natürel Sızma Zeytinyağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı(tohum yağlarının tespiti) Zeytinkent Riviera Zeytinyağı.

18- Şifa Zeytinyağları ve Sabun Tic. Ltd.Şti. Antakya/HATAY (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ECN-42 farkı (tohum yağlarının tespiti)) Hasdağ Rafine Vinterize Ayçiçek Yağı.

19-Pekmezler Yağ Sabun ve Pamuk San. Tic. A.Ş Şehitkamil/GAZİANTEP (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Nergiz Rafine Vinterize Yemeklik Ayçiçek Yağı.

20- Simay Yağ ve Çay Sanayi Tic. Ltd.Şti. Belen/HATAY (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Kerem Ayçiçek Yağı.

21- Simay Yağ ve Çay Sanayi Tic. Ltd.Şti. Belen/HATAY (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Simay Demirgöksel.

22- Simay Yağ ve Çay Sanayi Tic. Ltd.Şti. Belen/HATAY Rafine Vinterize Yemeklik Ayçiçek Yağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Simay Demirgöksel.

23-Simay Yağ ve Çay Sanayi Tic. Ltd.Şti. Belen/HATAY Rafine Vinterize Yemeklik Ayçiçek Yağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Simay Demirgöksel Rafine Vinterize Yemeklik Ayçiçek Yağı.

24- Simay Yağ ve Çay Sanayi Tic. Ltd.Şti. Belen/HATAY (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Simay Demirgöksel.

25- Kurtuluş Yağ Tarım Ürünleri Zeytin Zeytinyağı Sabun İmalat Nakliye Hayvancılık Gıda Pazarlama San. ve Tic. A.Ş. Kapaklı Köyü/MANİSA Rafine Vinterize Yemeklik Mısır Yağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, mısır yağından başka tohum yağları tespiti) Gülce.

26- Kurtuluş Yağ Tarım Ürünleri Zeytin Zeytinyağı Sabun İmalat Nakliye Hayvancılık Gıda Pazarlama San. ve Tic. A.Ş. Kapaklı Köyü/MANİSA Rafine Vinterize Yemeklik Ayçiçek Yağı (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Gülce Rafine Vinterize Yemeklik Ayçiçek Yağı.

27- Ata Ticaret-Serkan KURTULUŞ Akhisar/MANİSA (Yağ asitleri kompozisyonu, sterol kompozisyonu, ayçiçek yağından başka tohum yağları tespiti) Ege Gülcem.(Kaynak:www.İzmiryazıyor.com)

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : PYD/PKK TEHDİDİ, DOĞRUDAN BERTARAF EDİLMELİ


PYD/PKK TEHDİDİ, DOĞRUDAN BERTARAF EDİLMELİ

Suriye’deki savaş devam ediyor. Türkiye bu savaşın içinde. Amacın sınırlarımızdaki terör tehdidinin yok edilmesi ve güvenli bir bölge oluşturulması olduğu ifade ediliyor. Faaliyetler, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması politikası çerçevesinde yürütülüyor. Doğrudan hedef olarak IŞİD alınıyor. Ancak asıl olan PYD/PKK tehdidine, dolaylı yaklaşılmaya çalışılıyor.

El-Bab’tan sonra Rakka ve Menbiç hedef olarak gösterildi

Altı aydır devam eden Fırat Kalkanı Operasyonunda, 30 Km. mesafedeki EL-Bab’a ulaşıldıktan sonra, uzun ve çetin süren şehir muharebeleri sonucunda şehrin kontrol altına alındığı ve operasyonun bu bölümünün tamamlandığı açıklanmıştır. Bundan sonra olası sabotajlara karşı temizlik faaliyetlerinin devam edildiği de söylenmiştir.

El-Bab’tan sonra hedefin Rakka ve Menbiç olacağı da en yetkili ağızlardan ifade edilmiştir. Ancak bunun nasıl olacağı hususu henüz belirsizliğini korumaktadır. ABD Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı ziyaretten sonra, kısmen de olsa, belirginlik kazanması mümkündür. Fakat bu konuda ABD ve Koalisyonunun siyaseten belirsizliği devam etmektedir.

Rakka operasyonu için birkaç olasılık mevcuttur.

1. ABD askeri + PYD+ Koalisyon desteği

2. PYD+ ABD ve Koalisyon desteği

3. TSK+ÖSO+ ABD ve Koalisyon desteği

4. TSK+ABD askeri+ (ÖSO’da olabilir)+ABD ve Koalisyon desteği

Türkiye bunlardan ilk ikisinin olmaması için çaba göstermekte, diğerleri için ise tekliflerde bulunmaktadır.

Rakka’nın Türkiye’nin güvenliği açısından önemli bir etken olduğu söylenemez. Ancak Rakka, ABD ve Koalisyon açısından önemsendiği için, Türkiye burada meydanı PYD’ye de bırakmak istememektedir. Menbiç konusu ise farklıdır.

Rakka Operasyonuna katılmak uygun mu?

El-Bab’ kadar olan operasyonun altı ay sürdüğü bir gerçektir. Bu operasyonda yetmişe yakın şehit verilmiş, yüzlerce asker yaralanmıştır. Bunun sebebi, başlangıçta operasyona yeteri kadar kuvvet tahsis edilmemesi, harekâtın ÖSO’yu destekleyerek yürütülmesinin siyaseten tercih edilmesi, dolayısıyla harekâtın süresinin uzaması, bundan istifade eden İŞİD’in kuvvetlerini El-Bab’da toplama ve savunmasını kuvvetlendirme imkânı bulmasıdır.

Tercih edilen siyaset gereği mücadelenin ÖSO’yla birlikte sürdürülmüş olmasına rağmen, TSK’nın büyük bir fedakârlık, cesaret ve feragatle başarıya ulaşması takdire şayandır.

Hal böyleyken, Türkiye için güvenlik önceliği olmayan Rakka’ya, sırf PYD’nin prim yapmasını önlemek için katılmasının doğru olmayacağı değerlendirilmektedir. Aynı sıkıntının, El-Bab’dan daha derinlikteki bir operasyonda fazlasıyla yaşanacağı düşünülmelidir.

Menbiç konusunda geç kalındı

PYD’nin, Fırat’ın batısına geçmesi kırmızıçizgi olarak ilan edilmişken Türkiye, başlangıçta bunu engelleme faaliyetlerinde bulunmuş, ancak sonradan olaylara seyirci kalmıştır. İş işten geçtikten ve PYD yerleşik bir hal aldıktan sonra, ABD nezdinde diplomatik teşebbüslerde bulunmuştur. Yaklaşık bir yıldır bu teşebbüs devam etmekte, ancak sonuç alınamamaktadır. Şimdi bu konunun da, Rakka operasyonuna katılmanın karşılığında yeniden talep edileceği anlaşılmaktadır.

Kırmızıçizgiyi ya ilan etmeyeceksin, ya da arkasında durup, gereğini yapacaksın. Yoksa bir daha inandırıcı olamazsınız. Bu nedenle bundan sonra ilk hedef, PYD’nin derhal Menbiç’ten atılması olmalıdır. Müteakiben Afrin de hedef olmalı ve güvenli bölge, genişleyen ve uygun hale gelen bu sahada teşkil edilmelidir.

Fırat’ın doğusu da legal olarak görülmemeli

Rusya’nın Kürt kartıyla oynaması, onun güvenilir bir ülke olmadığını göstermektedir. ABD’nin de PYD’ye verdiği destek açıktır. Trump’ın ne yapacağı belli değildir. Bölgesel aktörlerin de bunlardan kalır yeri yoktur. Suriye’nin kuzeyindeki yapı ise, Türkiye’nin güvenliğinde en öncelikli meseledir. Fırat’ın batısını halletseniz de, doğusunu legal göremezsiniz.

Bu nedenlerle Türkiye, geç de kalmış olsa da, gerekli uyarılarını yaparak, PYD tehdidini derhal tümüyle ortadan kaldırmak için askeri gücünün sıklet merkezini Rakka’ya değil, bu konuya teksif etmelidir.

MİSYONERLİK FAALİYETLERİ : Oryantalizm ve Osmanlı’da Amerikan Misyonerleri


Oryantalizm ve Osmanl’da Amerikan Misyonerleri.pdf

ÖZEL DOSYA : 17.05.2006 DANIŞTAY SALDIRISININ (ALPASLAN ARSLAN) FAİLİ FETÖ ÖRGÜTÜ’DÜR /// İŞTE DELİLLERİ


DANIŞTAY DAVASI : Danıştay saldırganı Alpaslan Arslan’ın Gülen Bağlantısı

Hatırlayalım, Danıştay saldırganı Alpaslan Arslan, Ergenekon Ana Davası’ndaki çapraz sorgusunda Fethullah Gülen tarikatıyla olan irtibatını anlattı. Duruşmayı takip edenler hatırlarlar. Alpaslan Arslan saldırı öncesinde Danıştay Başkanı Mustafa Birden’in adresini ve telefon numarasını Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin Gülen’den aldığını söyledi. Arslan, Elazığ’da yaşadığı dönemde sık sık Işık Evleri’ne gittiğini ve Fethullah Gülen’e bağlı olduğunu ifade etti.

Danıştay İkinci Daire üyesi Mustafa Yücel Özbilgin’i öldüren ve Danıştay Başkanı Mustafa Birden ile birlikte 4 kişiyi silahla yaralayan Alparslan Arslan, Fethullah Gülen Tarikatıyla olan bağlantısını Ergenekon duruşmasında çok net bir şekilde anlattı. Ancak mahkeme üyeleri de aynı cemaatten olunca sümen altı edilmesi, üstünün kapatılması normal. Geçtiğimiz günlerde FETÖ ÖRGÜTÜ’ne yönelik operasyonlarda Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin heyet üyeleri Hakim Sedat Sami Haşıloğlu, Hasan Hüseyin Özese ve Hüsnü Çalmuk tutuklandı. Savcılardan Zekeriya Öz verdiği gizli bilgiler sayesinde firar etti ve şu an Alman istihbaratının kontrolünde yaşıyor. Savcı Osman Şanal’da 1 hafta önce tutuklandı. Diğer savcılarında akıbeti aynı.

17 Mayıs 2006 tarihinde Alparaslan Arslan’ın arabasından 13 Şubat 2006 tarihli Vakit Gazetesi’nin bir kopyası bulunmuştu. “İşte o üyeler” manşetiyle çıkan gazete, türban kararının altında imzası bulunan Danıştay üyelerini hedef gösteriyordu.

Alpaslan Arslan, Ergenekon Davası’nın 2010 yılındaki duruşmasında kendisine o gazeteyi gösteren kişiyi açıkladı. Bunu da hatırlıyorsunuz değil mi yada medyadan takip etmişsinizdir. Alparslan Arslan, Vakit gazetesinin Danıştay hakimlerini hedef gösteren haberini kendisine gösteren kişinin Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin Gülen olduğunu açık açık söyledi. Alpaslan Arslan, Danıştay saldırısından bir hafta önce Kemalettin Gülen’in bürosuna gitti. Kemalettin Gülen burada Alpaslan Arslan’a, Danıştay hakimi Mustafa Birden’in adresini ve telefon numarasını da verdi.

Alpaslan Arslan’ın Fethullah Gülen’in yeğeni Kemalettin Gülen hakkında söyledikleri benim 116. duruşmada söylediklerimi hatırlattı. İsteyenler duruşma tutanaklarından ilgili bölümü okuyabilirler. Ben, Alpaslan Aslan’a “neden bu saldırıyı yaptın” diye sordum; Aslan da “Beni Fethullahçılar yönlendirdi, pişmanım” demişti. Bu açıklamanın az öncesine gidip Alpaslan’a bu soruyu nasıl ve ne şekilde sorduğumu anlatayım. Böylece kapalı kapılar ardında ne dolaplar döndüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz. Benim FETÖ ÖRGÜTÜ ile tek yönlü muhabbetim 2001 yılının Şubat ayında başlıyor. Nasıl ve ne şekilde başladığını kısaca özetliyorum.

Fetullahçı İstihbaratçıların ilgi alanına 2001 Şubat ayında girdim. Bana kendileri için çalışmam şifai olarak telkin edildi öncelikle. Tam tarihini hatırlamıyorum ama telefon kayıtları hala saklanıyorsa tam tarih buradan çıkarılabilir. Şubat 2001 tarihinde (15 Şubat olabilir) tanımadığım bir numaradan arandım ve bana istihbarat servisi için çalıştığını söyleyen Yılmaz adlı birisi (Soyadını bilmiyorum ama 0543-533-1769 no’lu telefonumun kayıtları incelenirse kimin üzerine kayıtlı olduğu bulunabilir) benimle yüz yüze görüşmek istediklerini söyledi ve bir ofis adresi verdi. Ben de akabinde İstanbul Mecidiyeköy’de bulunan bu ofise gittim. Burada eğer görürsem hatırlayacağım 3 kişi bulunuyordu. Şık bir ofisti. Bana önce çay ikram ettiler, halimi hatırımı sordular. Daha sonra istihbari faaliyetlerim hakkında bilgi sahibi olduklarını ve kendileri için çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordular. Ben kibarca reddettim. Bunun üzerine eğer tekliflerini reddedersem devlet için yapmış olduğum istihbari faaliyetlerimin engelleneceğini ve ileride çok sıkıntılar yaşayacağımı söylediler. Üstü kapalı olarak tehdit ettiler. Ben yine red edince konuşma sona erdi ve ofisten ayrıldım.

Bu konuşmadan aşağı yukarı 1 hafta kadar sonra bir akşam oturduğum apartmanın otoparkına arabamı park ederken yanımda koyu renk ve camları filmle kaplı bir minivan (Hatırladığım kadarıyla) durdu. Yan kapısı açılınca yüzleri koyu renk maskeli 2 kişi direnmeme rağmen kollarımdan tutarak zorla araç içine aldılar. Bana ses çıkarmamamı yoksa önce beni sonra da ailemi öldüreceklerini söylediler. Gideceğimiz yere varınca yine kollarımdan tutarak aşağı indirip bir süre yürüttüler ve bir sandalyeye oturttular. Burada bana devletin bir birimi için çalıştıklarını ve beni de bazı operasyonlarda kullanmak istediklerini söylediler. Ben itiraz edince de işkence yaptılar. Ancak seslerinden çıkarabildiğim kadarıyla 1 hafta kadar önce Mecidiyeköy’deki ofiste benimle konuşan kişiler değillerdi. Bu kişiler muhtemelen farklı bir gruptu. Geçmiş zaman olduğu için bazı önemli detayları hatırlamakta zorluk çekiyorum, bu yüzden beni bağışlayın.

İşkence 2 gün kadar sürdü. Ben istedikleri gibi bir cevap vermedim. Daha sonra sanıyorum devam ettirmenin gereksiz olduğunu düşündüler ki beni tekrar yüzümü kapatarak bir araca bindirdiler ve gece yarısı Fikirtepe civarında evime yakın bir yerde indirdiler. Ben bu olaydan sonra konuyu aydınlatırlar düşüncesiyle MİT’in Beşiktaş’ta bulunan Bölge Müdürlüğü’ne giderek yazılı başvuru yaptım. Elimdeki dilekçeyi bina dışına çıkarak benimle görüşen yetkiliye verdim. İlgileneceklerini söyledi. Savcılığa da gitmeyi düşündüm uzun süre ancak aileme zarar verebileceklerini düşününce korktum ve vazgeçtim. Benim can endişem yok korkmuyorum ama aileme önem veririm. Bundan dolayı çekimser kaldığımı söyleyebilirim.

Bu olaydan sonra uzun bir süre farklı farklı araçların beni her yerde takip ettiğini fark ettim. Fark ettim diyorum çünkü tesadüf olamayacak şekilde ve adeta kendilerini gösterir tarzda bir takip idi. Açıkçası saklanmıyorlar ve kendilerini belli ediyorlardı. Ben bu araçların plaka numaralarını ve içindeki şahısların eşgallerini ve diğer ayrıntıları hemen Ajandama not ettim. Bu arada şunu da özellikle belirteyim. Kaçırılma olayından sonra ailem ne olup bittiğini tahmin ettiği için (Ben aileme hiçbir zaman işkence gördüğümü söylemedim, arkadaşlarımda kaldım, kavga ettim gibi farklı şeyler anlattım) Feneryolu Kadıköy’deki evimizi satarak Maltepe Kadıköy’de başka bir eve taşındık. Benim bu araç plakalarını ve şahısların eşgallerini ayrıntılı olarak kaydettiğim ajandam bu Maltepe’de taşındığımız eve girilerek gizlice alındı. Ev’den bu ajandam dışında bilgisayarımın hard diski de beraberce götürüldü. O zaman bunun basit bir hırsızlık olmadığını çok net bir şekilde anladım. Bunu MİT BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ’ne telefon ile bildirdim. Eğer Maltepe’deki evimizin telefon numarasının o dönemki telefon kayıtları arşivden bulunursa BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ ile yaptığım tüm görüşmeler görülecektir.

Maltepe’deki eve taşındıktan sonra da aynı takip devam etti. İstihbari çeşitli yöntemler kullanılarak bana zaman zaman kontrol altında tutulduğum mesajı verildi. Bazen arabamı tehlikeli şekilde sıkıştırma, bazen silah gösterme, bazen isimsiz tehdit telefonları gibi tacizler devam etti. Tabi bu taciz takibi sürerken aynı grup kız kardeşimin eşini de yani eniştemi de takip etmeye başladılar. Eniştem o dönem DOĞUŞ OTOMOTİV Firmasında 2. El araçların satışından sorumluydu. Maalesef taciz takibi yüzünden işinden rahatsızlanarak ayrılmak zorunda kaldı. Bu olaylardan sonra vücudumda ve zihnimde anormallikler olmaya başladı. Evde iken vücudumun belirli bölgeleri aşırı ısıya maruz kalıyordu. Aynı zamanda kafamın içinde sesler duymaya başladım. Telsiz sesleri, insan sesleri gibi. Bunlar devam edince bir tanıdığımız vasıtasıyla emekli bir Askeri doktora gittim. Psikiyatriste yaşadıklarımı anlatınca bana HASSAS TAKİP & MK ULTRA TEKNOLOJİSİ’nden bahsetti. Bu tacizin etkilerini azaltmak için bir süre düzenli olarak ilaç kullandım. 2003 yılına kadar çalışmalarıma İstanbul’da devam ettim. 2003 yılında baskıya dayanamayarak Düzce iline yerleştim. Düzce iline yerleşmeden önce Koçbank’ın Kozyatağı semtinde bulunan iş merkezinde Servis Müdürü olarak çalışıyordum. Baskı artınca istifa etmek mecburiyetinde kaldım. Sosyal Sigorta kayıtlarımı arzu etmeniz halinde delil olarak arz edebilirim.

Burada da aynı kontrol ve takip devam etti. Aynı zamanda İstihbari faaliyetlerime devam ettim. 0543-533-1769 nolu telefonumun HTS KAYITLARI 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİNDE (Dava şimdi Yargıtay’da olduğu için bu kurumun arşivine de gelmiş olabilir) bulunuyor. Bu istihbari faaliyetlerim devam ederken hangi istihbaratçılarla irtibatta olduğumu o kayıtlardan görebilirsiniz. Halen Düzce İstihbarat Şubesi’nde görevli Nail bey ile zaman zaman görüşüyorum. Evime yakın bir yerde oturuyor. O dönem İstihbarat Şubede görevli Hasan bey ve Nail bey vasıtasıyla elde ettiğim istihbaratı bu kanal üzerinden İstihbarat Şube ile paylaştım. Bu kapsamda yaptığım görüşmeler Yargıtay arşivinde mevcut, oradan alıp tapeleri dinleyebilirsiniz. Hatta bu ekip ile o kadar samimi idim ki evime de gelir giderlerdi. Ama tutuklandığım esnada hiçbir şekilde yardımcı olmadıkları gibi bu tarihten sonra ne telefonlarıma çıktılar (Nail bey hariç) nede beni gördükleri zaman selam verdiler. Bu taciz takibi 22.Ocak.2008 tarihine kadar zaman zaman sürekli zaman zaman aralıklarla devam etti. En sonunda 22.Ocak.2008 tarihinde 3. Dalgada yapılan operasyonla malum Fetullahçı ve Kaçak Savcı Zekeriya ÖZ’ün emri ve ALİ FUAT YILMAZER’in ve grubunun direktifi ile tutuklandım.

Gerisi mâlum. 36 ay 1 hafta tarafıma yönelik şiddet, baskı, taciz takibi ve komployu sayın Hakim heyetine ısrarla anlatmaya çalıştım. Hatta Emniyet İstihbarat eski Başkanı Ramazan Akyürek’e devlet için yapmış olduğum istihbari çalışmalarımı gizledikleri ve ayrıca bilgisayarımda bu kapsamda yapılan yazışmaların olduğu hard diski de mahkemeden gizledikleri için davalar açtım ama o dönem Yargı erkinde Fetullahçıların güçlü olmasından dolayı bir sonuç alamadım. Son mahkemede (Tahliye olduğum gün çıktığım son duruşma) anlattıklarımın hepsinin belgeli ve doğru olduğunu istenirse YALAN MAKİNESİNE dahi girebileceğimi söyleyince o duruşmanın akşamı tahliye oldum.

Tahliyemden sonra 1 sene kadar taciz takibi Düzce’de devam etti. Hakkımda asılsız iddialar ortaya attılar ve yaymaya çalıştılar. Yine bu kapsamda Düzce Cumhuriyet Savcılığı’na resmi suç duyurusunda bulundum. Aynı zamanda TBMM YASADIŞI TELEKULAK KOMİSYONU’na dilekçe gönderdim. Ama maalesef bir sonuç alamadım. Çünkü o dönem henüz PDY (Paralel Devlet Yapılanması) ile AK Parti arasında bir sorun yoktu. FETÖ’cü hakim ve Savcılar görevinin başındaydı ve FETÖ aleyhine verilen tüm suç duyuruları örtbas edildi yada takipsizlik verildi. Halen bu istihbari faaliyetlerime devam ediyorum.

Neyse, ben Danıştay Saldırısında FETÖ ÖRGÜTÜ’nün nasıl bir rolü olduğunu aktarmaya devam edeyim..

Bu açıklamanın az öncesine gidip Alpaslan’a bu soruyu nasıl ve ne şekilde sorduğumu özetleyerek anlatmaya çalışayım. Tutuklandığımızda bir şey dikkatimi çekti. Ben tüm tutuklananların Fetullah Cemaatine anti patisi ve nefreti olduğunu gözlemledim. Hatta bazıları bu örgütün gadrine de uğramışlar, aynen benim gibi. Dolayısıyla bir suçumuz yokken tutuklanınca hepimiz bunun bir operasyon olduğunu net olarak gördük. Özellikle hiş ilişkimiz yokken DANIŞTAY SUİKASTİ, HRANT DİNK CİNAYETİ, RAHİP SANTORO CİNAYETİ, CUMHURİYET GAZETESİNİN BOMBALANMASI gibi olayların üzerimize bırakılması bunun sadece bir operasyon değil dantel gibi işlenmiş ULUSLAR ARASI bir İSTİHBARAT PLANI olduğunu anlamamızı sağladı. Özellikle delillerin hukuki hiçbir geçerliliğinin olmaması, dijital delillerin kurgu ve sahte olması, sanıklar hakkında dava öncesinde illegal izleme ve ortam dinlemeleriyle yasa dışı delil toplanması ve bazılarının yandaş medya organlarında yayınlanması, hukuksuz bir davada her şeyin bu kadar aleni olmasına rağmen 1 hakim dışında (Köksal Şengün) tüm hakimlerin yıllarca tutukluluk halinin devamına karar vermesi ve bu dosyanın çöpe atılması yerine sahici olarak yürütülmesi biz de böyle bir düşünce oluşturdu.

Bunları düşününce ben Danıştay saldırısının kesinlikle FETÖ Örgütü işi olduğuna karar verdim. Ve kilitte Alpaslan Arslan’dı. Duruşmalar devam ederken Alpaslan’da anormallikler başladı. Kimine göre deli taklidi yapıyordu, kimine göre Zihin Kontrolü yapılıyordu. Ben de ceza muafiyeti almak için numara yaptığını düşünüyordum. Tahmin ettiğim de oldu. Mahkeme heyeti Alpaslan’ı Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne müşahade için gönderdi. Benim bir şekilde kendisine yakın durmam ve kafamdaki soruları sormam gerekiyordu, çünkü bu cezaevinde mümkün değildi. Farklı koğuşlardaydık. Benim de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevkim gerekiyordu. Bu nedenle ben de bir gece koğuşumda 1 kutu mide ilacı içtim. 10 dakika sonra fenalaşınca koğuşumun İMDAT butonuna basıp Gardiyanları çağırdım. Dilim aşırı şiştiği için konuşamadım ama Gardiyanlar şişliği fark edince intihara teşebbüs ettiğimi anladılar. Ve beni o gece önce Silivri Devlet Hastanesi’ne sonra da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk ettiler. İlk birkaç gün müşahade altında tutulduğum için Alpaslan’ın odasına yaklaşamadım. 3. Günün sonunda müşahade bitince hastane içinde rahatça dolaşmaya başladım. Ve fırsatını bulunca Alpaslan’ın odasının önüne geldim. Alpaslan sırtüstü yatıyordu. Ellerini başının arkasında birleştirmiş kendi kendine söyleniyordu. Önce dikkatini çekmek için yüksek sesle anne ve babasından selam getirdiğimi söyledim. Bunu birkaç kez tekrarlamak zorunda kaldım ve nihayet dikkatini çektim. Burada neler anlattığımı ve onun neler dediğini uzun uzadıya anlatmayacağım. Ama özetle şunu söyledim.

“Alpaslan bak, seni anlıyorum. Bir halt ettin ve bunun farkında mısın bilmiyorum. Ama farkında olsan iyi olur. Çünkü senin yüzünden uluslar arası FETÖ’cü çete ve CIA bu saldırıyı zıplama taşı yaparak ülkenin önde gelen yurtseverlerine operasyon yaptı. İleride de yapacakları ve ülkeyi kendi istedikleri gibi dizayn etmeye çalışacakları gün gibi aşikar. Sana çok net bir soru soracağım. Kendin mahkeme sorgusunda Fetullahçılarla aranın çok iyi olduğunu söyledin. Bu saldırıya seni onlar mı yönlendirdi ? yoksa kendi kararın mıydı ? diye sordum. O da evet beni Fetullahçılar yönlendirdi pişmanım ! diye cevap verdi. O an bulunduğu şartlar ve özel durumu nedeniyle yalan söyleyecek bir nedeni ve imkanı yoktu. Söylediğine bugün de samimiyetle inanıyorum. O cevabı aldıktan birkaç gün sonra Hastane yönetimi benim akıl sağlığım da bir sorun görmediği için cezaevine geri gönderdi. O da cezaevine geldiğinde ilk duruşmada ona bu soruyu sordum ancak sanıyorum Cemaatin gücünden çekindiği için “HATIRLAMIYORUM” diye cevap verdi. Hakimler de rahat bir nefes aldılar.

Duruşmalar devam ederken Kemalettin Gülen’i cemaatten tanıdığını söyleyen Arslan’a Fetullahçı hakim Hasan Hüseyin Özese, “cemaatten başka kimleri tanıyorsunuz?” diye sordu. İsimleri sayamayacağını belirten Arslan bu soruya şöyle yanıt verdi:

“ELAZIĞ KOVANCILAR’DA 10 YIL YAŞADIM. ÜNİVERSİTEYE ORADA HAZIRLANDIM. ORADA FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ İLE HAŞIR NEŞİRDİM. DERS ÇALIŞIYORUZ DİYE EVLERE GİDER, FETHULLAH GÜLEN’İN KASETLERİNİ İZLERDİK. FETHULLAH GÜLEN’E BAĞLIYIM, KENDİSİNİ ÇOK SEVİYORUM.”

2010 yılındaki duruşmada Arslan’a Ergenekon belgelerini nereden aldığı sorulmuştu. Aslan, bu soruya da yanıt verdi. Aslan, Fehmi Koru’nun Taha Kıvanç adıyla yazdığı yazıları düzenli takip ettiğini söyledi.

Sayın Yurtseverler, bugün geldiğimiz nokta da gizemli FETÖ ÖRGÜTÜ’nün tüm istihbarat operasyonları gün yüzüne çıkıyor. Şimdi sıra Hrant Dink cinayetinde. Bu cinayetin planlayıcısı, azmettiricisi ve uygulayıcısı olan sivil, asker ve polis tayfası şu anda hakim önünde terliyorlar. Ardından sıra Danıştay saldırısına gelecek.

Arkasından kim bilir belki bu dosya açılacak.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Yaşar Kutluay’ı Mossad ve Gülen mi şehit etti ? /// http://www.ozelburoistihbarat.com/teror/feto-orgutu-dosyasi-yasar-kutluayi-mossad-ve-gulen-mi-sehit-etti-637

Değerli Yurtseverler,

Biz hep FETÖ ÖRGÜTÜ’nü anarken CIA’nin yetiştirdiği ajan şebekesi diyoruz. Bunu söylememizin bir sebebi var. Aşağıdaki makaleyi okuyunca sanıyorum daha iyi anlayacaksınız.

Kozmik savaşlar ve zihin kontrolü ile yönetilen Suikastçiler

Haşhaşiler’den Jön Masonlara[1] isimli kitapta, Hasan Sabbah (1034-1124)’ın “Haşhaşi” olarak bilinen fedâilerinin tarihçesi anlatılmıştı. Batılılar’ın “Assassins-Suikastçılar, katiller”dedikleri, kendilerinin ise dinin esaslarını “Esasiyunu” koruduklarına ve “Sır Bekçileri” olduklarına inanan bu adamlar, tarihin en eski suikast örgütlerindendi. Derviş, dilenci veya tüccar kılığında cinayet işleyecekleri yere gönderilir, burada halkın arasına karışarak, uzun süre kendilerini farkettirmeden kamufle olurlardı. Bir yandan kurbanlarını izlerken, diğer yandan işlerini bitirinceye kadar dikkat çekmemeye çalışırlardı. Suikast öncesi hazırlıkları çok gizli yürütseler de cinayet sonrasında, herkesin gözü önünde, kalabalıkların ortasında neredeyse törenle işlerini tamamlıyorlardı. Câmiler gibi halkın en fazla bulunduğu yerler onlar için en uygun mekânlardı. Neredeyse gösteriye dönüşen bu kan dökme eyleminde, kurbanın öldürülmesi yetmiyor bir de ibret-i âlem için öldürülenin neden bunu hakettiğine dair ayaküstü vaaz bile veriyorlardı. Amaç yüreklere korku salmak, düşmanları sindirmekti ki, bunu da başarıyorlardı.

Hasan Sabbah’ın fedâilerini afyonla kendine bağladığı, onları uyuşturduğu ve bu köle askerlerden kendisine çok tehlikeli bir ordu kurduğuna inanılıyordu. Tabii bu sadece afyonun etkisi ile olacak iş değildi. “Haşhaşilerin”, Alamut Kalesi’ndeki “Yaşlı Adam”a imânları tamdı, onun “Seçilmiş kişi”olduğuna iknâ olmuşlardı. Cennete gidebilmek için onun kurallarına uyulması ve her dediğine sorgusuz itaat edilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden onun için gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlardı…

Hasan Sabbah’ın Haşhaşileri’nden günümüze, suikast örgütlerinde kullanılan teknikler kuşkusuz çok değişti. En önemli değişiklik kanımca bu işleyişte kullanılan “fedâilerde” artık gönüllülük esasına bile ihtiyaç duyulmaması. Dünyanın belli başlı güçleri halktan gizledikleri pek çok teknolojiyi sonuna kadar kullanmaktalar. Zihni yönlendirilebilen insanlar, hatta ülkeler kozmik savaşların oyuncağı haline gelebiliyor artık.

*Beyni Yıkanmış Katiller*

Beyin yıkama tekniklerinin 1930’lu yıllarda KGB tarafından Rusya’da, 1949’da Çin’de uygulandığı biliniyor. 1950’li yıllara girilirken Kore’de, savaş esirlerinde beyin yıkama ve zihin yönlendirme çalışmalarının yapıldığının saptanması üzerine CIA (Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı), bu yarışta geri kalmamak adına 1953 yılında MK- Ultra projesini başlattı. CIA, gizli zihin denetim programını, soğuk savaş döneminde ele geçirdikleri Rus casusları sorgulamakta da kullanacaktı.

“Manufacturing Killers Utilizing Lethal Tradecraft Requiring Assasination”, özetle, kitlesel suikastlar düzenleyebilecek ölümcül katil yetiştirme programı diyebileceğimiz “MK-Ultra Projesi”*[2]*, beyni yıkanmış köle katillerin yetiştirilmesini hedefliyordu. Çoğunlukla, cinayet işleyeceklerinin farkında bile olmayan bu insanlar, özel çipler, ilaçlar ve maruz kaldıkları beyin yıkama seansları neticesinde, gözünü bile kırpmadan adam öldüren suikastçilere dönüşüyorlardı.

Peki bu iş nasıl yapılıyordu? Farklı frekanslarla beyin dalgalarına etki etme gayreti Tesla’dan beri deneniyordu. Tesla ses dalgalarını havada ışık hızıyla giden elektromanyetik radyasyona dönüştüren bir aygıt tasarlamıştı. Çok daha geliştirilerek CIA tarafından bu tekniklerin yalnızca savaş esirleri üzerinde değil, yabancı liderlerin zihinlerini kontrol etmek üzere de kullanılmaya çalışılacaktı. (“Project Mkultra, The CIA’s Program of Research in Behavioral Modification” isimli Amerikan Senato belgesinde, Fidel Castro başta olmak üzere pek çok liderin zihninin kontrolünün ele geçirilmeye çalışıldığı rapor edilmiştir. Zamanın CIA Başkanı Proje açığa çıktığında bunu yalanlayamamış ve hükümet yaşayan mağdurlarına yüklü tazminatlar ödemiştir. Anlayacağınız Jacob’s Ladder ve Manchurian Candidate gibi filmler sadece hayal ürünü değil aksine doğrudan bu projeden ilham alınarak senaryolarla çekilmişlerdir.

60’lı yıllara gelindiğinde projenin adı “MKSearch” olmuş ve bu alanda kullanılacak ilaçlar üzerinde çalışılmaya başlanmıştır. New York Times, 1973’de CIA ve Pentagon’un sürdürdüğü bu projeyi kamuoyuna aktardığı zaman yer yerinden oynasa da, zaten Watergate skandalı sırasında, deneye dair pek çok belge hızlıca imha edilmiş, geriye pek bir şey kalmamıştı.Resmi açıklamalar tüm projenin 1974’te dondurulduğunu ifade edecek ancak kitleler üzerinde bunun aksini ispatlayacak değişimler, gözlenecekti. Hiç vakit geçirmeden, aynı alanda çalışmalara devam etmek üzere, 1977’de Amerikan Psikotronik Derneği (USPA) kuruldu. Dernek, Zihin-beden-çevre ilişkileri bilimi; madde-enerji ve bilinç etkileşimleriyle ilgili disiplinler arası çalışmalarla ilgilenmek üzere kurulmuştur. İnsanlarındavranışlar ve hareketlerini etkilemeyi amaçlayan kognitifzihinsel çalışmalar üzerinde çalışmaktaydılar.Bu çalışmalar beyin gücüne etki edebildiğiniz her organizmayı harekete geçirme, hatta kitlesel bir imha silahına bile dönüştürebileceği esasına dayandırılıyordu.

CIA 1970-1995 yılları arasında yine boş durmayacak, Muammer Kaddafi’yi aramak için Blue Bird, Manuel Noriega için ise 1983 yılında Land Broker projesi başlatacaktı. Kuşkusuz “Psikotronik Savaşlar” konusunda sürdürülen çalışmalarda Amerika yalnız değildi; Rusya, Çin, İngiltere İsrail gibi pek çok ülke de bu alanda at koşturmaktadır.

“Teknoloji Büyücüsü” diye tanınan ve yirmiyıldan fazla bir süre ABD Yale Nöropsikoloji Başkanlığı yapan, Prof. Jose Delgado (1915-2011) “Beynin Elektrikle Uyarılması” konusunda 1946’da çalışmalara başlamış, 1952’de ilk sonuçları rapor etmişti. Delgado, beynin ilgili merkezlerine elektrik sinyalleri göndererek “kobay” olarak kullanılan insan ve hayvanlarda davranışları ve duyguları değiştirerek zihinlerini kontrol edebiliyordu.“Zihin Kontrolü Telegram”’ın “babası” diye anılan Prof. Jose Delgado, “niçin Telegram?” sorusuna, Amerikan Kongresi’nde 24 Şubat 1974 tarihinde açık açık şu cevabı verecekti; “Toplumumuzun siyasî kontrolü için bir psikocerrahî programına ihtiyacımız var. Amaç, zihnin fizikî kontrolüdür. Kendisine sunulan normdan sapan ferd, cerrahî olarak kesilip atılabilir. Ferd, en önemli gerçeğin kendi varoluşu olduğunu düşünebilir, fakat bu yalnızca onun bakış açısıdır. Bu bakışta, tarihî yaklaşım eksiktir. Oysa insanoğlunun kendi zihnini geliştirme hakkı yoktur. Bu tarz liberal bir yaklaşım kulağa hoş geliyor tabiî. Ancak, beyni elektrikî olarak kontrol etmeliyiz. Bir gün ordular ve generaller, beynin elektrikî uyarımıyla kontrol edilecektir.” 1975’e gelindiğinde Delgado beyin araştırmalarını, bilgisayara ayarlamayı başarmıştı bile.

Biliyoruz ki günümüzde bu alanda, bilinen elektromanyetik silahlar dan, radyohipnotik sistemlerden, elektronik harp, nöro-elektromanyetik frekans saldırıları, subliminal mesajlar, HAARP, Monarch Projesi gibi pek çok farklı teknik kullanılmaya devam ediyor.

Bütün bunları anlatma niyetim, gerçek dışı komplo teorileri aktararak insanları korkutmak değil. Tam tersine son derece önemli teknolojik gelişmelere dayandırılarak sürdürülen bu modern dünyanın yeni savaş yöntemleri konusunda belge ve bilgilerle insanları uyanık tutmayı hedefliyoruz.

Amacımız, ülke olarak içinden geçtiğimiz bu olağanüstü zor günlerde, beynimizin ayarları ile nasıl oynanmış olabileceğine dikkat çekmek. Uyduların, radyo televizyon vericilerinin, GSM istasyonlarının, hatta Pokemon gibi bilgisayar oyunlarının bile istenildiğinde sıradan beyin kontrol araçları haline geldiği günümüzde, gerek coğrafi, gerek siyasi önemi açısından ülkemizin, “Yeni Dünya Düzeni”ne hizmet eden güçler tarafından savaş üssü olarak görüldüğü de tecrübe ile sabit.. Şimdilik kısmen gizli sürdürülen kozmik savaşların ve elektromanyetik silahların sonuçlarına karşı korumak için ülke olarak önlemimizi almak zorundayız. Kimsenin artık, “görmedim, bilmedim, duymadım” deme lüksü yok. Çalışmalarımızla, konunun ne kadar önemli olduğunu bir kere daha gözler önüne sererek, siper savaşlar ve zihin kontrolü konusunda farkındalıkların arttırılarak, halkı bilinçlendirici kampanyaların başlatılmasını, teknolojik kalkanların konuşulmasını hatta konu ile ilgili bağımsız bir “Bakanlık”ın kurulmasını umuyoruz. Yoksa “Bad’el harab-ül Basara”, yani Basra harap olduktan sonra yapacak bir şey kalmayacak.Sahi, Basra’da zaten harap edildi değil mi?

Son olarak, projeyi yürüten kişiler ve ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU olarak çok tehlikeli sularda yol aldığımızın farkındayız. Okuduğunuz bu birkaç sayfalık not, konu ile ilgili çalışmalarımız devam ederken olağandışı bir durum yaşarsak, bir kenarda bulunsun diye tarihe düştüğümüz küçücük bir nottur da…

1. Nalân YILDIZ, Haşhaşilerden Jön Masonlara, 2. Baskı, Kamer Yay., İst., 2016

2. Alex Constantine, Virtual Government: CIA Mind Control Operations in America, Feral House, CA, USA, 1997

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

TARİH : İslamcılar Akif’in mirasçısı olabilir mi ?


Kurtuluş Savaşımız islamcıların hafızasında -dikkat edin müslümanlar demiyorum, islamcılar diyorum- pek fena bir tecrübedir. Daha önce yazmıştım, Abdulhamit’in tahtan indirilmesi ile saltanat dönemlerini kapatan islamcılar Kurtuluş Savaşı sırasında son bir hamle ile devleti yeniden ele geçirmeye kalkmış, Devleti Ali Osmani’yi avucumuza alalım diye çıktıkları yolda bir anda emperyalist düşmanla, kendi tabirleriyle diyeyim, gavur Yunanla, kafir İngilizle yan yana düşmüşlerdir. İslamcıların içinde şüphesiz vatanperver insanlar da vardır, ancak iktidar hırsı ile yaptıkları tarihsel hata onları kolay kolay unutulmayacak -kendilerinin de unutamadığı- bir zillete mahkum etmiştir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz ve Yunan’la işbirliği yapan mollaların, hocaefendilerin haddi hesabı yoktur. Kurtuluş Savaşı’na “itithatçı oyunu” diyen Elmalılı Hamdi en masumlarıdır. Hem vatan hem de din tehlike altında iken, memleketin sadece bayrağı değil ibadethaneleri de talan edilirken, İngilizler’e hizmete koşan islamcı takımını saymakla bitiremeyiz. İstiklal mücadelesi yıllarında Çamlıca’daki ikametgahında çekirdek çitleyen Saidi Nursi, Kuvvacılara ölüm fetvası çıkaran İskilipli Atıf, Derviş Vahdeti, Mustafa Sabri Efendi, Abdülfetah Efendi, Sait Molla, Nakşibendi Şeyhi Abdulkadir, Şeyh Sait ve daha niceleri…

Kurtuluş Savaşı’na destek verenlerin içinde de pek çok din adamı, özellikle müftüler ve müderrisler vardı. Ancak bunlar siyaseten islamcı olmaktan ziyade Osmanlı istiklaline bağlı, yurtsever müslümanlardı. Ancak, işgalden önceki yıllarda İttihadı Muhammedi gibi örgütler etrafında toplanan siyasal islamcıların düşman işgali karşısındaki tutumu genel olarak içler acısıdır. Siyasal islam mecrasından gelip de iktidar hırsı ve ittihatçı kini ile hareket etmeyen hepi topu üç beş isim sayabiliriz. O gün için islamcı siyasetin, deyim yerindeyse, namusunu kurtarmış olan bu isimlerin en önemlisi hiç şüphesiz Mehmet Akif Ersoy’dur, üstelik bu işi “islamcılara rağmen” yapmıştır.(*)

İslamcılara rağmen Kurtuluş Savaşı’na katılan Akif

Mehmet Akif, Kurtuluş Savaşı yıllarından önce de edebi eserleriyle yurtsever ve halkçı bir damarı temsil etmekteydi. Mütareke dönemi gelip çattığında Akif, islamcıların meşhur Dâr ül-Hikmet il-İslâmiye Cemiyeti’ne üye idi. Tavrını işgale karşı direnen Kuva-i Milliye’den yana koyunca islamcılar tarafından bu dernekten ihraç edildi. İngilizlerin yanında saf tutan eski dostları ona karşı öylesine sert tutum aldılar ki İstanbul’da durmasına imkan kalmadı. Mustafa Kemal’in daveti ile Nisan 1920’de Ankara’ya geldi ve bu tarihten itibaren, savaşın sonuna kadar yazdıklarıyla, vaazlarıyla ve aynı zamanda milletvekili olarak yurtseverlerin yanında yer aldı.

Mehmet Akif’in bu memleket için yaptığı hizmetlerin en önemlisi, hiç şüphesiz İstiklal Marşı şiiridir. Orduya adanan bu şiir, cephede savaşan askeri adeta gökten gelen ilahi bir mesaj gibi etkilemiş, ordunun moral gücünde tarifi imkansız bir yükseleme sağlamıştır. Bu bakımdan, Mehmet Akif’e İstiklal Savaşımızın edebiyat cephesindeki komutanı desek abartmış olmayız. Akif, çağdaşı islamcıların pespaye tutumunun tam tersi bir tavırla, ismini tarihimizin en saygıdeğer köşesine yazdırmıştır.

Bugünün islamcıları ve Akif

Bugün siyasal islamcı hareketin durduğu nokta Kurtuluş Savaşı yıllarından daha parlak sayılmaz. Evet ülke fiili bir işgal altında değil, ama ekonomik ve kültürel işgalin her safhasında islamcıların payını, işgalcilerle giriştikleri gayretkeş ortaklıkları görüyoruz. Son ondört yılda islamcı ikitdar eli ile, her tür kültür ve tabiat varlığını yok ederek tüm yurda yayılan beton ve talan fırtınası yurdumuzun sadece geçmişini değil geleceğini de yok ediyor. Ülkenin tüm değerlerinin yabancılara peşkeş çekilmesi görevini bugün de islamcılar üstlenmiş görünüyor.

Kendilerine “Asım’ın nesli” diyenler, yurdun bağrına bir hançer gibi sokulan terör örgütlerinden birini bırakıp öbürünü alıyorlar. “Asım” olma iddiasındakiler, kah PKK ile, kah FETÖ ile, kah IŞİD ile düşüp kalkıyor, bir yandan fırıldak gibi dönüp öte yandan hiç utanmadan bunun reklamını yapıyorlar. Vatan kavramı ise mücahidlikten müteahhitliğe evrilen islamcı kadrolar tarafından kuru gürültü malzemesine dönüştürülmüş durumda.

İktidarın islamcı cenahta yarattığı çürüme o kadar büyük bir boyuta gelmiş ki yalandan mürekkep bir dünyayı savunmaktan en küçük hicap duymuyorlar. Misal, mücahidlerin müteahhite dönüşmesine isyan eden, bu kavramı ilk kez gündeme getiren sözde “dürüst” islamcı Levent Gültekin, bir de öğreniyoruz ki kendisi de bir müteahhitmiş. Hem de öyle böyle bir müteahhit değil, Kartal’da üç tane gökdelen inşa edecek kadar büyük bir müteahhit!

Hergün cepheden memleket evlatlarının ölüm haberleri gelirken en kaymaklı köşelere yerlemiş islamcılar şehitlik güzellemesi yapıyor. Kendi çocukları paralı mekteplerde semirip, “alkölsüz” klüplerde, milyonluk yatlarda fink atarken ana kuzuları PKK’nin IŞİD’in vahşetine sürülüyor. Akif ise kendi evinde yakacak odunu, Ankara soğuğunda sırtına giyecek bir paltosu yokken, İstiklal Marşı yarışmasından kazandığı 500 lirayı cepheye elbise diken Darül Mesai’ye bağışlamıştı.

Belli ki islamcılık para ve güç ile olan imtihanında sınıfta kalıyor, hem de kocaman bir sıfır çekerek.

Nerede bir lokma bir hırka yaşayan Akif’in ahlakı, nerede bu şuursuz talan sürüsün hayatı!

Bunun için Mehmet Akif onların sadece dilindedir, her değeri olduğu gibi onu da ancak istismar edilecek bir araç olarak görürler. Dikkat edin, İslamcılar bunca yıllık zaman zarfında Mehmet Akif gibi ikinci bir şahsiyet çıkaramamışladır. Çıkarabildikleri ancak Necip Fazıl türünde ulufe dilencileridir. Çünkü Akif, fikren islamcı olsa da ruhen bizdendir, yurtseverdir. Bugün tüfekle mermiyle değilse de, fikren ve siyaseten yeni bir istiklal savaşı yaşıyoruz. Bu savaşta Akif’in ahlakı da fikirleri de islamcılar değil, cumhuriyetçiler ve Atatürkçüler tarafından temsil edilmektedir.

Akif’in hatırasına saygı ile onun mısralarıyla bitirelim :

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş…
Sesler de: “Vatan tehlikedeymiş… Batıyormuş!”
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir tarafından!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar…
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me’mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.

(*) Bu isimlerden özel olarak bir de Şemsettin Günaltay’ı anmak isterim.

Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook Gaffar Yakınca sayfası
Instagram : deligaffar

TARİH : Göreleli Rüstemzâde Abdülhamid’in Mektuplarında Askerlik Ve Sosyal Hayat (1918- 1921)


Greleli Rstemzde Abdlhamid’in Mektuplarnda Askerlik Ve Sosyal Hayat (1918- 1921).pdf

TARİH : Orta Çağ Türk-İslâm Dünyasında “Kılavuz”lar


image.jpg

ARKEOLOJİ DOSYASI : Rusya’da Bulunan İskeletler 8000 Yıllık Genetik Devamlılığı Gösteriyor


Rusya’da Bulunan İskeletler 8000 Yıllık Genetik Devamlılığı Gösteriyor

Yeni araştırma, modern Doğu Asyalıların 8,000 yıl önce aynı bölgede yaşayan avcı toplayıcılara genetik olarak çok yakın olduklarını ortaya koydu.

Rusya’nın en doğusundaki dağlık bir mağarada bulunan 7700 yıllık iki kadının Antik DNA’sı, günümüzde o bölgede yaşayan insanlarla yakından ilişkili olduklarını gösteriyor. Yeni keşif aynı zamanda, bu bölgede tarımın, çiftçilerin bölgeye akın etmesiyle değil, aşamalı kültürel değişikliklerle yayıldığına işaret ediyor.

Araştırmaya dahil olmayan Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Mark Stoneking, “Bu keşfin en büyük önemi, 7000 yıllık bir devamlılığı göstermesi. ” diyor. Bu durum, yaklaşık 12.000 yıl önce tarımın keşfinden bu yana yapılan toplu göçler ve karışım sayesinde, Rusya, Avrupa ve Amerika’daki birçok arkeolojik alanda nadiren görülen genetik devamlılıkla çelişiyor.

7700 yıllık iki kadın kalıntısı, İngilizce’de Devil’s Gate Mağarası olarak da bilinen Chertovy Vorota Mağarası’nda bulundu. Cambridge Üniversitesi’nden popülasyon genetiği uzmanı Andrea Manica, söz konusu mağaraya özel bir ilgi duyuyordu çünkü buradaki beş insan iskeleti, çanak çömlek parçaları, zıpkınlar ve yaban saz yapraklarıyla dokunmuş ağ ve hasır kalıntılarıyla birlikte bulunmuştu. Bu yüzden bazı araştırmacılar tarımın erken bir örneğinin burada olduğunu düşünüyor.

Antik DNA, mağarada bulunan dişlerden, iç kulak kemiklerinden ve diğer iki iskelete ait kafataslarından alındı. Böylece lisansüstü öğrenci Veronika Siska, modern Avrupalıların ve Asyalıların yüzlerce genomuyla karşılaştırmak için yeterince nükleer genom dizilimi sağlayabildi. Araştırma ekibi, mağarada bulunan kadın iskeletlerinin, bugün mağaranın birkaç yüz kilometre kuzeyinde yaşayan Amur havzasındaki Ulchi adlı yerli halkla çok yakın olduklarını keşfetti. Bu yerli halk günümüzde avcılık yapıyor, balık tutuyor ve yiyeceklerinin bir kısmını ise kendileri yetiştiriyor. 7700 yıllık kadın iskeletleri aynı zamanda, doğu Sibirya’da ve Çin’de yaşayan ve nüfusları gittikçe azalan Tungus dilini konuşan etnik gruplarla da yakından ilişkili çıktı. Ayrıca, modern Koreliler ve Japonlar ile de biraz ilişkiliydiler.

Kadınlar, bugünkü Amur Havzasındaki yaşayan yerli halka oldukça benziyordu; kahverengi gözleri olduğunu gösteren genleri vardı; düz, kalın saçları vardı; cilt renkleri Asya halkına benziyordu; ve Asyalılarınkine benzer kürek şeklinde kesici dişleri vardı. Ayrıca laktozlara intoleransları vardı. Bu da sütteki şekerleri sindiremediklerini ve muhtemelen sağılabilir hayvanları gütmediklerini gösteriyor.

Ulchi halkı ve diğer Amur Havzası gruplarında, daha geç dönemlerde farklı bir grup insandan önemli miktarda DNA aldıklarına dair hiçbir kanıt bulunamadı. Bu durum, bölgede en az 7700 yıl boyunca gelişen sürekli bir nüfusun parçası olduklarına işaret ediyor. Eğer öyleyse, tarım Asya’nın bu uzak ve soğuk köşesine göç eden büyük bir tarımcı topluluk tarafından getirilmedi; bunun yerine, avcı toplayıcılar orijinal yaşam biçimlerine kademeli olarak yiyecek üreten uygulamaları ekleyerek tarımı benimsedi.

Birkaç paleogenetikçi, bu araştırmanın, mağarada bulunan kadınlar ile Ulchi halkı arasında dikkate değer bir süreklilik gösterdiğini kabul ediyor. Araştırmacılar, Asya’nın bu bölümünde Avrupa’da olduğu gibi, çiftçilerin büyük göç dalgası ile tarımın geldiğini değil, fikirlerin yayılmasıyla yoluyla geldiğini düşünüyor. Yakın Doğu’daki Anadolu çiftçileri, aletleri, tohumları ve evcil hayvanları da dahil olmak üzere bir paket halinde Avrupa’ya gelmişti ve 12.000 ila 8000 yıl önce yerel avcı toplayıcıların yerine geçmişlerdi. Harvard Üniversitesi’nden Paleogenetikçi David Reich, “Mağaradan alınan örnekler avcı toplayıcılara ait ve bu nedenle sonuçlar, tam gelişmiş tarım paketinin yayılımı hakkında az şey söylüyor.” diyor.

Bordeaux Üniversitesi’nden arkeolog Francesco d’Errico, hem Avrupa’daki, hem de Doğu Asya’daki arkeolojik ve genetik kanıtların, tarımın farklı yerlerde farklı şekillerde yayılmış olduğunu gösterdiğini düşünüyor. d’Errico, “Bu, bazı durumlarda insanların fikirleri ve teknolojileri ile birlikte hareket ettiği, bazı durumlarda ise sadece teknoloji ile hareket ettiği karmaşık bir süreç.” diyor.

Sciencemag

Makale: V. Siska, E. R. Jones, S. Jeon … & Andrea Manica. (2017). Genome-wide data from two early Neolithic East Asian individuals dating to 7700 years ago. Science Advances.

İngilizce’de Devil’s Gate Mağarası olarak da bilinen Chertovy Vorota Mağarası. F: Yuriy Chernyavskiy

Beş insan iskeletiyle birlikte çanak çömlek parçaları, zıpkınlar ve yaban saz yapraklarıyla dokunmuş ağ ve hasır kalıntılarının bulunduğu mağara. F: Yuriy Chernyavskiy

LİNK : http://arkeofili.com/

Amur Havzası

TARİH /// VİDEO : Romalıların Yaptığı 10 Çılgın ŞEY


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=PptO8IXn8TM&feature=em-uploademail

TARİH /// CEMAL ÇALIŞKAN : BAŞKANLIK SİSTEMİ’NİN İLHAM KAYNAĞI KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE OSMAN LI’DA YÜKSELME DÖNEMİ


BAŞKANLIK SİSTEMİ’NİN İLHAM KAYNAĞI KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN VE OSMANLI’DA YÜKSELME DÖNEMİ

Cemal ÇALIŞKAN

Bu yazıyı, bu dönemde yapılanlarla birlikte düşünerek okuyalım.

İslam’ın ilk sosyoloğu İbni Haldun’dur. Geniş bir coğrafyalara seyahat yaparak, uğradığı toplumlar üzerinde gözlem ve incelemelerde bulunmuştur. Bununla ilgili 2. Cilt mukaddime ismiyle eser yazmıştır. Bu eserde diyor ki “Devletler, insanlar gibidir. Doğarlar, yaşarlar, büyürler sonunda ölürler.

Devlet insan organizması gibidir.

Çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık dönemleri vardır. Gecenin en karanlık olduğu zaman, aydınlığa en yakın olduğu andır. Osmanlı, en zirvede olduğu dönemde, düşüşe geçtiği zaman olmuştur. Avrupalılarca, Kanuni, Muhteşem Süleyman olarak bilinir. Osmanlı tarihçileri de yaptığı kanunlar sebebiyle, Kanuni sıfatıyla isimlendirmişlerdir. Osmanlının onuncu padişahıdır. Meşhur Joseph Von Hammer, Meşhur ismiyle Hammer “Kanuni hakkında yazdığı tarihte, bilgiler verir.

Meşhur Devlet adamı Koç’u beyin yazdığına göre, İmparatorluğun talihi bu dönemde ters dönmüştür. Sonraki gelenler de, bu kötü talihi daha da artarak devam etmiştir. Kanuni Sultan hakkında şu bilgiler verilir.1-Hicri 10. yılda doğması, 10. padişah, 10 tane çocuğa, 10. Sadrazama 10. Defterdara, 10. nişancıya, 10 tane büyük Fakih, 10 tane Şaire, 10 büyük şehir ’in Fethine,10 tane Cami yapmak üzere, büyük eserlerin inşasına, imza atmıştır.

Babası Yavuz, Şam’da Muhiddin’i Arabî’nin Türbesini, kendisi de, Bağdat’ta İmamı Azam ve Abdülkadir Ceylanının kabrine türbe yaptırmıştır. Kanuni sultan Süleyman 46 yıl Padişahlık makamını işkâl etmiştir. Fakat devamlı cephelerde, savaşlarla uğraşmış, hatta son nefesini bile cephede vermişti.

Bu nedenle büyüklüğü hak eden Padişahların en önde gelenlerindendir. Fakat sonradan yazacağımız gibi ilk defa olumsuz uygulamalar da, bu büyük padişahın döneminde devlete girmiştir.

Kanuninin Yaptığı kanunlar:

1- Önce devletin 250 sancağını 20 vilayet altında topladı.

2- İşlenen suçların bazısını paraya çevrilmesi kabul edildi. En yüksek para çevrisi bin-otuz bin arasındaydı.

3- Kadını dağa kaçıranın, öldürmenin, dövmenin, sövmenin, sakal koparmanın ve yaralamanın karşılıkları belirlenmişti. Ayrıca zarar görenlerin para karşılığında isterse, davasından vaz geçebilmesi kabul edilmiştir.

4- Hırsızlık, içki içmek, haydutluk, yol kesmek, çapulculuk yapmak, hayvanlara eziyet yapmak gibi suçların, cezalarına da yer verilmiştir. 5- Bu gün belediyelerin yaptığı pazarda, satıcı alıcı ilişkileri, fiyatların görülebileceği yerlere asılması, işçilerin alacağı fiyatlarda düzenlenmiştir.

Devlet adamı Koç’i beyin yazdığı risalede:

1-İlk defa Devlete rüşvet, Kanuninin damadı Sadrazam Rüstem Paşa tarafından sokulmuştur. Ondan sonra gelenler de devlet görevlerini, parayla satılır hale getirmiştir.

2- Devlet toplantılarına, önceki Padişahlar direk katılırken, Kanuni Sultan Süleyman kafes arkasından izlemekle yetinmiştir. Bu da halk arasında uğursuzluk sayılmıştır.

3- Kanuni bazı yetkilerini Sadrazama devretmiştir.

4- Başta İsraf olmak üzere, devletin her görevlisi bu israfta bir biriyle yarışır olmuştur. Sarayın İsrafı ise çok daha büyük olmuştur. Bu kadar büyük işlerin hakkından gelen Kanuni, kadınlara karşı zaafı vardı. Bu nedenle tahtın en seçkin varisi olacak oğlu Mustafa’yı karısı Hürrem Sultanın teşvikiyle boğdurtmuştur. Nedeni ise, dedikodulara kulak vermesi ve inanmasıdır.

İmparatorluğun geleceğinde büyük rol oynayacak olan Şehzade Mustafa ve Beyazıt’ın idam ettirmesi, büyüklüğüne yakışmamıştır. Böylece devlet, şehzadelerin en zayıfı olan şehzade, Sarı Selime kalmıştır. Şehzadelerle beraber, onların çocuklarının da öldürülmesi emrini vermiştir. Şehzade Mustafa’nın öldürülmesi, halk ve Yeniçeriler arasında büyük üzüntüye sebep olmuştur. Bu sebeple asker arasında isyanlar baş göstermiştir. Ancak isyanlar, çok ağır cezalarla engellenebilmiştir.

Şehzadenin ölümü üzerine “Taşlıca Yahya” ismiyle şöhret bulan şairimiz bir mersiye yazmıştır. Damadı Rüstem paşa, bunu hazmedememiş, Şairin öldürülmesi için Padişah’tan izin istemiş, fakat alamamıştır. Bunun üzerine Şaire tuzak kurmuş, yanı çağırmış aralarında şu konuşmalar olmuştur.”

– Sen padişahın emrine karşı, halkı isyana teşvik mi ediyorsun?

– Hayır, biz Padişahımızla birlikte şehzademizi astık. Fakat arkasından da ağladık” demesi üzerine serbest bırakmıştır. Fakat kendisine verilen vakıfları alarak, bir nevi fakirliğe sevk etmiştir. Devlette görülmeyen olumsuz şeyler, Kanuni Sultan döneminde yaşanmıştır. Yaptığı güzel ve mükemmel özellikler yanında, diğer padişahlarda olmayan zayıflıklar kendisinde görülmüştür.

Batılı Hıristiyanlara verilen kapitülasyonların, sonraki dönemlerde devletin başına çok bela olduğunu biliyoruz. Bu dönemde devlete giren “Rüşvet” bugün de devletin başına bela olmaya devam ediyor. Bu rüşvet halkın ve devletin yozlaşmasında en büyük neden olduğunu görmekteyiz. Tayyip beyle birlikte çav çavlı camiler, saraylar, uçaklar, gereği olmayan kurum görevlilerine lüks araçlar tahsis etme, biraz Kanuni dönemi andırıyor. Sen uçağını üretemiyor, askeri malzemeyi dışarıdan alıyorsun, vatanı savunmak için gerekli olan mühimmatın yok. Ülkenin güvenliği her geçen gün tehlikeye gidiyor.

KOMPLO TEORİLERİ : OPUS DEİ VE FETÖ BENZERLİĞİ


OPUS DEİ VE FETÖ BENZERLİĞİ

Okulları, eğitim kurumları, yurtları ve televizyon kanalları bulunan yani daha ziyade seküler alanda örgütlenen Katolik Tarikatı Opus Dei 2 Ekim 1928’de Madrid’de bir papaz olan Jose Maria Escriva tarafından kurulmuştur. Okulları vasıtasıyla kendi personel kaynağını yaratan bu yapı dünyanın pekçok kudretli simasını bünyesinde barındırır. İngiltere Milli Eğitim Bakanı, Polonya hükümetinde görevli bazı bakanlar, Peru’lu politikacıların bazıları, Abd anayasa mahkemesi üyeleri, Amerikan kongresinin onlarca üyesi Opus Dei mensuplarıdır. Fetö’nün de yurtdışı okulları aracılığıyla yetiştirdiği elemanlarını o ülkelerin kilit noktalarına taşıma stratejisi bulunmaktadır. Bunun en somut örneği günümüzdeki 15 Temmuz soruşturmaları sırasında Uluslararası Ceza Mahkemesine görevli ve tutuklu bir Türk hakimin ifadesidir. İfadeye göre bu hakim Bylock kullanıcısıdır ve bunu Burkina Faso Devleti Dışişleri Bakanı aracılığı ile telefonuna indirmiştir. Bugün Bylockun bu örgütün iletişim platformu olduğu ispatlandığına göre Burkina Faso Devleti gibi pekçok kimsenin bilmediği fakat Afrika’da önemli bir ülkenin bile Bakanlar Kurulu üyesinin Fetö ile bağlantılı hatta bu okullardan yetiştirilmiş olduğu açıktır. Escriva örgütü kurduğu tarihten itibaren orduya ilgi duymuş ve asker devlet başkanı Franco’nun adeta sağ kolu durumunda bulunmuştur.

Bu alışkanlık Fetö’de de görülür. Türkiye’deki bütün askeri darbelere ilgi duyan bu yapı orduya kendi müridlerini sokma hususunda da büyük çaba sarfetmiştir. Öyle ki 1987 3. Kolordu Komutanlığı raporu fetullahçı yapılanmaya dikkat çekmiş fakat daha sonraki yıllarda bu durum ya ihmal edilmiş ya da ihmal edilmek zorunda kalınılmıştır. Fetö yöneticisi Gülen’in askeri darbelere ilgi duyduğunu belirtmiştik. Bu ilgi genelde destek boyutundadır ve gerek konuşmaları gerekse kitaplarında bu durum oldukça açıktır. 12 Mart Darbesiyle ilgili

‘’Yerineydi yapılmasaydı komünist darbe olacaktı’’ açıklamasına sahipken 12 Eylül içinde benzer ifadeler kullanır: ‘’Rusya’nın vesayetinde bir hale gelebilirdik. Bu açıdan askeri müdahaleyi yadırgamak isabetsizdir demek doğru değildir..’’

28 Şubat dönemini ordunun gözüne girebilmek veya birtakım tertipler için var gücüyle desteklemiştir.

‘’28 Şubat rahatlama sağlayacak olumlu değişimi hızlandırdı, islami kesim şunu anladı din siyasete alet edilmemeli… Niçin asker muhtıra verdi diye suçlanıyor? Bunu yanlış buluyorum isteseler böyle olacak diyebilirlerdi. Meseleyi 6 saat müzakere etmezlerdi. Tavsiye kararlar ortaya koydular. MGK anayasal bir müessesedir.’’

1998 yılında ise Milliyet gazetesinde yayımlanan söyleyişisinde orduyla flört etmeye devam ediyor: ‘’Ben kim oluyorum ki gaziler evladı orduyla aramda gerginlik olsun. Atalarım askerdir. Şükrü Paşa dedem… Laik Cumhuriyet konusunda hassas olmalıyız’’

Yine 15 Temmuz evvelinde örgüt müridlerinin orduyu darbeye davet etmeleri, Gülen’in darbeden evvelki konuşmasını haki renkli cübbesiyle gerçekleştirmesi bu askeri kalkışmayıda planladıklarını göstermiştir. Hulasa Opus Dei’ci Escriva nasıl her daim orduya yakın olduysa ve bir şeklide ordu ile iletişim kanallarını açık bulundurduysa Gülen’de aynısını yapmıştır.

Opus Dei Ordu İlişkisi

İki örgüt arasındaki bir benzerlikte bu iki yapının kapsamlı yayılma evrelerinin benzer süreçlerden geçmesindedir. Papa II. John Paul yalnızca 33 gün süren Papalığının ardından gizemli bir şekilde ölen ve otopsi yapılmadan gömülen eski Papa’nın yerine 1978’de Papa seçilmişti. Evvela bu tarihin önemini vurgulamakta fayda var. 1977 Yeşil Kuşak projesi akabine denk gelen tarihte küresel kapitalistlerin teşvikiyle Sovyetler Afganistan’a çıkarma yaptılarki sonrasında El Kaide ve Taliban doğacaktı. ( Bugünkü Işid’in ilk nüveleri) 1978 Küresel liberalleşme olan Washington Mutabakatının hayata geçirilmesiyken aynı zamanda pkk’nın Suriye’de kurdurulması ve Evanjelis Dernek “Ahlaki Çoğunluk”un Abd’de kurulmasının yılıydı. Böylesine mühim bir konjonturel evrede yeni papa koltuğuna oturdu. (Yeni Papa ilk defa 1986’da Roma Sinagog’unu ziyaret ederek Vatikan tarihinde bir ilki gerçekleştirecekti) Papa başlangıçta Vatikan’ın içerisindeki Cizvitler, Opus Dei, Dominikler gibi oluşumlarla pek bir bağ tesis edemedi. Ta ki 1981 yılına kadar.. 1981’de fikriyatı ve amacı meçhul Mehmet Ali Ağaca, Papa’ya bir suikast düzenledi. Üzerinde Meryem Ana’yı temsil eden renk olan Mavi kazaklı Ağca’nın vurduğu Papa ölmemişti..

Meryem Hristiyanlıkta Mavi renk ile özdeştirilir

Meryem Ana ve Mavi Kıyafeti

Gnostik Masonik Birlik AB; Bayrağının rengini Meryem Ana kıyafetinden almaktadır

Sublimatik bir mesajla AB Bayrağı Meryem’in arkasında gösteriliyor

Papa ile görüşen Ağaca Mavi Kazağı ile

Papa’nın akıbetine değineceğiz fakat öncelikle bir parantez açmamız gerekiyor. Ağaca Türkiye’de tutukluyken Garnizon ortasındaki Askeri Cezaevinden ustalıkla kaçırıldı. Buna yol veren ise sıkıyönetim komutanı Nurettin Ersin’di. Ersin daha sonra 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesinde Kara Kuvvetleri Komutanı olarak; Milli Güvenlik Konseyi üyeliği yapacaktı.! Parantezi kapayalım ve devam edelim.

Papa ölmedi fakat suikastın getirdiği korkuyla Vatikan’ın kapılarını sonuna kadar Opus Dei’ye açtı ve bu örgütün mutlak hakim olmasını sağladı. Pekiyi bunun Fetö’nün Türkiye’de ağırlığını hissettirmesiyle ne alakası olabilir? Fetö en kapsamlı örgütlenmesini dönemin başbakanına suikast gerekçesiyle Kozmik Oda’ya girilme sürecinde başlatırken, 27 Nisan 2007 Muhtırası bürokrasinin topyekün Fetö’ye bırakılmasına yol açtı. Bugün Kozmik Oda kararlarına müdahil olan hakim savcılar ya tutuklandı ya da firariler.. Fakat 27 Nisan muhtırası muamma olarak durmaya devam ediyor… Vatikan’da suikast sebebiyle yol verilen Opus Dei ve Türkiye’de darbe olacak sebebiyle o dönem mecburiyetten yol verilen Fetö.. 1978, 12 Eylül, Vatikan, Opus Dei, Fetö hepsi birbirlerinin uzantıları hepsi aynı fabrikanın ürünleri. İşte Fetö bu denli uluslararası bir aklın projesidir. Dolayısıyla mücadelede ulusal tedbirlerle sınırlı kalmamalıdır.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.