Kategori arşivi: Araştırma

TARİH : CEVDET PAŞA KİMDİR ? ENCÜMENİ DANIŞ VE GİZLİ TÜRK TEŞKİLATI GERÇEĞİ


CEVDET PAŞA KİMDİR ? ENCÜMENİ DANIŞ VE GİZLİ TÜRK TEŞKİLATI GERÇEĞİ

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/cevdet-pasa-kimdir-encumeni-danis-ve.html?m=1

ONUR DİKMECİ
İstihbarat ve Strateji Uzmanı

Ahmet Cevdet Paşa, 1822 yılında Bulgaristan’ın Lofça kentinde doğmuştur. Devrinin en mühim entelektüel şahsiyetlerinin başında gelen Cevdet Paşa, özellikle hukuk ve tarih alanında mühim çalışmalar vermiştir. Darûl-Muallim Müdürlüğü, Adliye Nazırlığı gibi üst bürokratik görevlerde bulunmuş, Fransız Akademisine benzer biçimde bilimsel çalışmalar düzenlemek için oluşturulan Türk İlimler Akademisi’nin 40 kişilik Encümen heyetinde yer almıştır. Makalemizin ana temasını oluşturan Cevdet Paşa Tarihi/ Tarih-i Cevdet, bu encümen heyetinin direktifleri doğrultusunda Cevdet Paşa tarafından yazılmıştır. Paşa, eserinde 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan, 1826 Vaka-i Hayriye olayına kadarki dönemi, dönemin şartlarını, Devlet-i Aliyye’nin siyasal ve sosyal durumlarını ve Dünya’da ki mühim hadiseleri aktarmıştır. Tarih-i Cevdet’te yer alan çarpıcı mevzuları başlıklar halinde kategorize edip irdelemek eserin ne anlattığı hususunda daha aydınlatıcı olacaktır.

Tarih-i Cevdet’te birinci sınıf Devlet adamlarının kusurları ortaya koyulmuştur.

Bu husus kuru bir eleştiriden çok sebep sonuç bağlamında bütünsel bir olgu olarak yer almıştır. Örneğin, Emevi Halifesi II. Velid İslâm’ı tahrik eden, Şeyhülislam Feyzullah Efendi, Köprülü Amcazede Hüseyin Paşa’nın şöhretine haset gösteren ikbal düşkünü, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, talim yaptırmadığı için nizam bozan, gereksiz harcamaları sebebiyle israfkâr olarak nitelendirilmiş Padişahlar ise doğrudan eleştirilmek yerine dönemsel eleştiriler yapmak tercih edilmiştir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın idamı, Kanuni Dönemindeki fetih politikasının eleştiriye tabi tutulması bu hususa verilebilecek örnek mahiyetindedir.

Fütuhatın Avrupa kıtasına yayılmasını açıkça tenkit etmektedir.

Yavuz’un saltanatı boyunca amacının İran ve Hindistan’ı hilafete bağlayarak, Kazan, Tataristan, Kırım’ın Osmanlı vilayeti olarak Türk ve İslâm unsurlarının Devlet-i Aliyye uhdesinde bulunmasını böylece Kafkaslarda hakimiyet sağlanacağını vurgulamıştır. Cevdet Paşa, bu düşüncesiyle isabetli bir noktaya değinmiştir. Hakikaten Kafkas hakimiyeti tam manasıyla sağlanabilse, Rusların güçlenmesi engellenebilecek II. Viyana kuşatması gibi hadiselerde Kuzey’den gelen desteklerin önüne geçilmiş olacaktı. Ayrıca kültüren ve dinen birbirine yakın bölgeleri egemenlik altına alıp ileriki zamanlarda baş gösterecek mezhepi taassupların önüne geçilerek Hilafet otoritesi sağlamlaştırılmış Doğu’da bütünlük sağlanarak akabinde kademeli Batı fütuhatı düşünülmüş olabilir.

Tarih-i Cevdet’te dikkat çeken diğer husus Türk kavramına yapılan vurgudur.

Tarih-i Cevdet’in yazılmaya başladığı XIX. Yüzyıl ortaları daha ziyade Osmanlılık kavramına dikkat çektiğinden kavram olarak dâhi Türk kelimesinden genel manada itinayla kaçınılmaktaydı. Fakat Tarih-i Cevdet’te, Osmanlı Hanedanı’nın atalarının Türkistan’da hüküm sürmüş asil kişiler olduğunun yazılıp Orta Asya’ya vurgu yapılması, Kafkasya’dan bahsedilirken Hun, Kalmuk, Hazar gibi Türk boylarının yer alması, Cengiz’in fetih hareketi anlatılırken köken olarak Farsçada olsa Türklerin yurdu manasında olan Turan ifadesinin kullanılması ve Osmanlı hanedanının Türklüğe ait güzellikleri ve yiğitliği taşıdığının açıkça yazılması Türklük ile ilgili dikkat çekici noktalardır.

Tarih-i Cevdet’te Yalnızca Devlet-i Aliyye ile sınırlı kalınmayıp dönemin Dünyada cereyan eden mühim hadiselerine de değinilmiştir.

Özellikle İkinci ciltte Amerikan Bağımsızlık savaşı bu savaşta Fransız-İngiliz çekişmeleri, Rusya’nın sıcak denizler emeli ile Prusya Kralı II. Frederik’in ölümü ayrıntılı olarak yer almıştır. Üçüncü ciltte ağırlıklı olarak Kafkasya ve Kafkas halkları hususunda bilgi verilmiş antropolojik birde tasnif yapılmıştır. Altıncı ciltte ise büyük biçimde Fransız İhtilali anlatılmıştır.

Türk Rus ilişkileri detaylı olarak işlenir.

Buna göre Ruslar, sinsi ve içten pazarlıklıdır. Türk-Rus ilişkileri kapsamında Kırım ve dolaylarının sosyal yapısıda aktarılarak bölgenin adeta kuşbakışı röntgeni çekilmiştir.

Tarih-i Cevdet’te bir diğer husus Fransız İhtilalidir.

İhtilal sonrasında çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu büyük yara alacağından Devlet-i Aliyye döneminde yaşamış bir ‘Osmanlı’ aydınının ne düşündüğü oldukça önemlidir. Fransa’nın sosyal yapısı ve iktisadi manadaki çöküntüsü detaylı anlatılır. Cevdet Paşa, Fransa’da ki sınıfsal ayrıcalığın Halk’ı nasıl bezdirdiğini açıkça anlatır ve ihtilale giden süreci bir bakıma haklı bulur. Fakat özellikle Napolyon’un Mısır seferine tepki gösteren Cevdet Paşa bunu ihtilalin ahlaksızlığı olarak nitelendirerek Fransa’da yaşanan kanlı sürecin pekçok haksızlık barındırdığını düşünür. Cevdet Paşa’nın Fransız ihtilali ile ilgili aktardıkları aslında bugün bile hemen hepimizin kabul edebileceği mahiyettedir. O ihtilali kuru bir gereksizlik olarak görmemiş, aksine Halk’ın çektiği acılara değinerek ayaklanmanın kayırmacı sistemden kaynaklandığını belirterek başlangıç olarak haklılığını savunmuştur. Netice itibariyle ihtilal yanlış sonuçlar doğurmuştur. Zaten bu da bugün hepimizin bu şekilde kabul ettiği durumdur.

Tarih-i Cevdet’te az değinilen konulardan birisi iktisadi mevzulardır.

Kalkınmaya ihtiyaç olduğunu vurgulayan Cevdet Paşa, vergilerin sağlıklı kullanılmasını istemektedir.

Tarih-i Cevdet’te Devlet-i Aliyye’de ki yenileşme hareketleri yerinde ve olumlu bulunup bu minvalde aktarılmıştır.

Bu devirde bile eleştirilen ve kendi devrinin en hararetli eleştirilerine maruz kalan III. Selim ve II. Mahmut’un uygulamalarının XIX. Yüzyılda yaşamış bir Osmanlı Aydın’ı tarafından ne şekilde idrak edilip anıldığı mühimdir. II. Mahmut’tan birkaç yerde bahsedilirken ‘’Devlet ağacına musallat olan haşereler temizlenmiş, kuru dallar kesilmiştir.’’ gibi ifadelerle olumlu benzetmelere gidilmiştir. III. Selim döneminde Devlet ileri gelenlerinden, Koca Yusuf Paşa, Tatarcık Abdullah Efendi, Halil Hamid Paşa gibi yöneticilerden lâyihalar alındığı vurgulanır. Buna göre III. Selim devrinin en büyük sorunu modern teçhizat ve eğitimden yoksun disiplinsiz Osmanlı Yeniçerileridir. Tophanelerin kurulması, Ordu’nun periyodik aralıklarla teftişi, ateşli silahların eğitimi gibi hususların yanında talimin önemi vurgulanmıştır. O devirde Talimli Asker nezareti kurulduğu da belirtilmiştir.

Tarih-i Cevdet’te bürokratik görevlerden alınma ve atanma gibi meselelerde sıkça yer almaktadır.

Yaklaşık iki asır evvelindeki bir Şeyhülislam’ın görevden alınması veya Vezir-i Azam’ın azledilmesi ilk bakışta bugün gereksiz bir ayrıntı gibi gözükebilir. Fakat anlatılan hemen bütün azil işlerinde varılacak sonuç Mevcut kadroların misli katı yönetici istihdamı, bu sebeple kabiliyetsiz kişilerin üst mevkilerde bulunması, yöneticiler, kadılar gibi ileri gelenlerin keyfi vergilendirme ve rüşvet gibi uygulamalarla Devlet mekanizmasının nasıl zarar gördüğüdür…

Tarih-i Cevdet’in belirgin noktalarını kategorize ederek vermeye çalışırken Devlet-i Aliyye’nin o zamanki genel durumu konusunda sonuca vardık. Buna göre Devlet-i Aliyye, Rusya ile her daim mücadelede, Kafkasya fütuhatını zamanında gerçekleşirememenin bedelini ödeyen, gerekli ekonmik, teknik özellikle askeri açıdan geri kalmış, yeni düzenlemeler almak zorunda kalan iyi niyetli kimi Yönetici ve Hanedanlığın kontrolündedir. Devlet-i Aliyye’nin genel durumu anlatılırken Dünya’da vuku bulan olaylara da değinilmesi bütünsel bir tarih aktarımını sağlamış ve oldukça doyurucu bir eser karşımıza çıkarmıştır.

Tarih-i Cevdet Türk siyasi tarihinin stratejik noktalarını anlamak bakımından önemlidir. Ancak bir önemde Cevdet Paşa’nın üyesi olduğu Türk İlimler Akademisini tanımak konusudur. Günümüz Türkçesindeki bu kavramın o zamanda ki karşılığı Encümeni Danış idi. Yani görüldüğü gibi Encümeni Danış gizli bir devlet yapılanması, istihbarat teşkilatı ya da kendi içerisinde gizemli ritüelleri barındıran masonik bir birim değil legal resmi, kültürel çalışmalarda bulunan ve günümüz Talim Terbiye Kurulu benzeri bir oluşumdu. Gerçi Encümeni Danış’ın James Redhouse gibi şarkiyatçı ve misyonerlik çalışmalarına önem veren bir şahısı barındırması soru işaretlerine sebebiyet verebilir ancak bu bile bu kurumu kapalı, gizli, vurucu gücü olan bir istihbarat yapılanmasına dönüştüremez. Encümeni Danış’ın yakın siyasi tarihte gündeme getirilmesi ise Hatay Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’in oğlu Murat Sökmenoğlu’nun röportajıyla eş zamanlıdır. Buna göre Sökmenoğlu kendisi gibi itibarlı ve kariyerli bürokrat ve devlet adamlarıyla toplantılar düzenleyip siyasi mevzularda tartışmaları Fahri KoruTürk tarafından ”Sizler Encümeni Danışsınız sizlere ihtiyacımız var” şeklinde karşılık buluyormuş. Tabi bu cümle bir teşvik ve onore etmenin yanında istihbari bir oluşuma vurgu yapmayan hafif nüktedan bir üslubun eseridir. 2000’li yıllarda ki bir furya Encümeni Danışı daha da gizemli hale getirdi ve Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’ndan üst düzey askeri ve sivil isimlere kadar elit bir zümrenin bu oluşumla ilişkilendirilmesine yol açtı. O tarihlerde Türkiye bir dönüşüm yaşıyor ve sivilleşmenin tepeden inme uygulamalarına tanık oluyordu. Bu durum militarist veya ulusalcı, saf ve milli duygulara haiz ancak devlet üstü gruplarda kurtuluşu arayan bir grubun umutlarını hayali organizasyonlara bağlamasına sebebiyet verdi. Encümeni Danış’ın kendisi hayal ürünü değildi ancak yapısı ve içeriği ile alakalı söylentiler gerçeğin çok dışındaydı.

Türkiye’nin de diğer devletler gibi gizli istihbari birimlerinin bulunması muhtemeldir. Bu oluşumlar ordu içerisinde bulunduğu gibi asker sivil organizasyonunu da içerebilir. Soğuk Savaş dönemindeki Özel Harp Daireleri bir anlamda, MGK Genel Sekreterliğine bağlı eskinin Toplumla İlişkiler Başkanlığı ve bağlı kuruluşları toplumun kafasındaki Encümeni Danışın karşılığı olabilir. Ancak gizli teşkilat veya teşkilatlardaki geçmişin bir süreklilik arz ettiği söylenemez çünkü en eski sistemli ve milli bir istihbarat birimi olan Teşkilatı Mahsusa’nın zihniyet, yöntem ve kadrolaşma bakımından devam ettiğini öne sürmek mümkün değildir.

Sadece işgal değil, kitlesel biyolojik nükleer siber ekonomik ve nanoteknolojik saldırıları ve doğal afetleride kapsayan hazırlık çalışma ve uygulamaları içeren birimlerin oluşturulması hayatidir. Encümeni Danış, Göktürklerden itibaren sürdüğü iddia edilen Börü Budun ve Mustafa Kemal Atatürk’ü yetiştiren teşkilat olarak gösterilen Asakiri Milliye gibi tanımlar güzel, ilgi ve heyacan uyandırıcı hikayelerdir. Ancak devlet hikayeler ile yönetilemez. Kimyasal ve Biyolojik Silahlar birimi bulunmayan bir Silahlı Kuvvetler ile Uzay Masasını var edememiş Savunma Bakanlığına sahip Türkiye kısa süre evvel işgal yaşamayacağı gerekçesiyle Seferberlik Tetkik Kurullarınıda kapatmıştı. Psikolojik Harekat ise askerler veya siviller tarafından çok büyük oranda iç kamuoyuna uygulandı. Dış istihbaratla ilişkilendirilen Mit personelinin yalnızca yüzde üçü dış görevlerde değerlendirilirken, çoğu Türk diplomat görev yaptıkları ülkelerin dilini ve kültürünü bile bilmiyordu. Zengin tarihi ve potansiyeline rağmen bu gibi zaaflarıda bulunan Türkiye için ciddi manada hükümetler ve partiler üstü bir strateji ile bu stratejilere uygun çok yönlü birimlerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bir asır daha Encümeni Danış Masalları dinlemeye dillendirilmeye imkan olmayabilir.

Reklamlar

TARİH : Sultanların Bilim Adamı Ali Kuşçu


Sultanlarn Bilim Adam Ali Kuu.pdf

TARİH : Endülüs’ün Avrupa’ya 10 Muhteşem Hediyesi


Endls’n Avrupa’ya 10 Muhteem Hediyesi.pdf

TARİH : 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı Esnasındaki Rumeli Göçünün Meclis-i Mebusan’a Yansımaları ve Yapılan Yardımlar


1877-1878 Osmanl-Rus Sava Esnasndaki Rumeli Gnn Meclis-i Mebusan’a Yansmalar ve Ya plan Yardmlar.pdf

TARİH : Nasuh Al-Matrakî – 16. YÜZYILIN OSMANLI SANAT VE MATEMATİK DEHASI (İNGİLİZCE)


Nasuh Al-Matrak – 16. YZYILIN OSMANLI SANAT VE MATEMATK DEHASI (NGLZCE).pdf

TARİH : İslam Dünyasının Alim Hanımları


slam Dnyasnn Alim Hanmlar.pdf

TARİH : Roket Bir Osmanlı İcadı mı ?


Roket Bir Osmanl cad m.pdf

TARİH : İstanbul Muvakkithaneleri


DOKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

Muvakkithane NEDİR ?

Vikipedi, özgür ansiklopedisinde anlamı nedir ?

Süleymaniye Camii’nin muvakkithanesi ve avlu girişi

Muvakkithane, (Osmanlı Türkçesi: موقّتخانه), muvakkitlerin namaz vaktini ve saati tespit ettikleri, küçük çapta astronomi çalışmaları yaptıkları mekandır.

İçindekiler

1 Anlamı ve Yapı Özellikleri

2 İşlevi

3 Muvakkithane örnekleri

3.1 İstanbul’daki muvakkithaneler

3.2 Ayasofya Camii Muvakkithanesi

4 Günümüzdeki işlevi

5 Ayrıca bakınız

6 Dış Bağlantılar

7 Kaynakça

Anlamı ve Yapı Özellikleri

Muvvakkithane, muvakkitlerin yani vakti tespit edenlerin çeşitli aletlerle namaz vaktini belirlediği, gözlem yaparak zamanı tespit ettikleri mekandır. Bu bağlamda muvakkithane, "vaktin belirlendiği mekan" anlamına gelmektedir. Namaz vakti belirlenmesiyle ilgili mesleğe daha önceki İslâm medeniyetlerinde de rastlanmasına rağmen bu çalışmanın yapıldığı hususi bir mekân olarak muvakkithâne tabirine Osmanlı İmparatorluğu’ndan önce rastlanmamıştır.[1] Muvakkithaneler şehirlerdeki büyük camilerin bahçesine inşa edilmiş bir iki odadan büyük olmayan yapılardır. Bu yapılar içinde bulundukları külliyenin veya bitişik olduğu caminin vakfı tarafından idare edilir, buralarda çalışan kimselere ise zamanı ayarlayan, vakitten sorumlu kişi manasında muvakkit denilirdi.

Ayrıca Osmanlı medeniyetinde külliye adıyla anılan yapının içerisinde pek çok farklı işlevi ve hizmeti sağlayan kamusal hizmet binaları bulunmaktaydı. İmaret, cami, şifahane gibi yapıların yanı sıra dini ve ilmi açıdan hizmet sağlayan kamu binaları arasında sayılabilecek muvakkithaneler külliyelerin içerisinde de bulunabilmekteydi. Dikdörtgen planlı inşa edilen yapıların yola bakan cepheleri geçenlerin saatleri daha iyi görebilmesi için üçgen bir düzlemde dışarıya taşacak şekilde tasarlanır; mevki olarak camilerin girişinde sağ veya sol tarafta yer alır. Bir yanı mutlaka sokağa bakan bu yapılar genelde tek katlıdır. İki katlı olanlar ise Sıbyan Mektebi, kütüphane gibi vakıf müesseseleriyle birleştirilerek kullanılmıştır.

İşlevi

Kütahya Muvakkithânesi

Bu mekanlarda yapılan en önemli faaliyet çeşitli aletler vasıtasıyla tesbit edilen namaz vakitlerinin müezzinlere bildirilmesidir. Namaz vakitlerinin güneşe göre ve hassas bir şekilde belirlenmesi, ayrıca kıble yönünün dakik olarak tayini ihtiyacı, muvakkitliğin daha Emevîler döneminde ortaya çıkmasına yol açmış, ilk muvakkithâne de Şam’daki Emevi Camii’nde kurulmuştur. Emeviler döneminde ortaya çıkan muvakkithaneler, Osmanlılarda özellikle İstanbul’un fethinden sonra yaygınlaştı. Bu tarihten önce diğer Osmanlı şehirlerinde muvakkithane kayıtlarına rastlanmakla birlikte tam olarak tespit edilemedikleri için varlıkları tartışmalıdır.[2] İstanbul’da ilk inşa edilen muvakkithane, 1470 tarihli Fatih Camii Muvakkithanesidir.[3] Buranın başına da ilk muvakkit kabul edilen ünlü bilim insanı Ali Kuşçu getirilmiştir.[4]

Bu mekanlarda çalışan muvakkitler, senelik takvim ile Ramazan ayı için imsakiye hazırlardı. Muvakkitlerin hemen hemen tamamı basit astronomi aletlerini kullanmayı bildikleri gibi içlerinde bu sahada eser verecek seviyede bilgi sahibi olanlar da vardı. İsteyenlere basit astronomi derslerinin de verildiği bu mekanlarda muvakkitlerin bilgisine göre hem bir astronomi eğitimi yeri ve hem de basit bir gözlem evi idi. Osmanlı şehirleri için Şeyh Vefa, Takiyüddin ve Darendeli Mehmed Efendi gibi kişiler namaz vakitlerini gösteren dakik cetveller hazırlayan ünlü gök bilimci ve muvakkitler arasındadır. Aynı zamanda İstanbul’daki bazı muvakkithanelerin, astrolojik hesaplara dayanarak uğurlu zamanı padişaha belirtmekle görevli olan müneccimbaşıların yetişmelerinde önemli bir yeri bulunmaktaydı. Mekanik saatler yaygınlaşması ve muvakkithânelere girmesiyle muvakkitlerin görevi zaman içerisinde saatleri tamir ve ayarlarını kontrol etmeye ve saat ve astronomi aletleri imal etmeye dönüştü. Muvakkithanelerder ayrıca astronomi, astroloji ve takvim gibi konularda ders verilir, vakit tayiniyle ilgili basit aletlerin yapımı da öğretilirdi. Bazı muvakkithâneler dönemin küçük birer rasathanesi gibi çalışmaktaydı.

Muvakkithanelerin demirbaşları arasında zaman tayini yapmak, yön bulmak, güneşin meridyen geçişini tespit etmek için kullanılan usturlap, zaman tayininde birinci derecede önemli bir ölçüm aracı olan ve üçgen şeklindeki rub’u tahtası, çift yansıma ilkesine dayanan ve ölçüm kapasitesi 90 derece olan oktant, güneş ve yıldızların yüksekliklerinin ölçülmesinde kullanılan daire-i muaddel, çeşitli küreler bulunmaktaydı.[5] Bunların yanında teknolojik gelişmelere göre farklılaşan kadran, sekstant, kum saati, güneş saati, mekanik saatler gibi astronomi aletleriyle zaman ve takvimle ilgili hat levhaları bulunmaktaydı.[2]

Muvakkithane örnekleri

İstanbul’da ilk inşa edilen muvakkithane, 1470 tarihli Fatih Camii Muvakkithanesidir.[3] Evliya Çelebi’nin aktardığına göre muvakkithane saatlerinin çok dakik olmasından dolayı Bayezid Camii Muvakkithanesi şehirdeki en şöhretli muvakkithaneydi. Bu ilk örneklerin yanında İstanbul’da pek çok muvakkithane bulunmaktaydı. Özellikle Teşvikiye Camii, Yavuz Selim Camii, Şehzade Camii, Eminönü Camii bahçeleri içerisinde bulunan yapılar ve pek çok mahallede rastlanabilecek muvakkithaneler İstanbul’un bu yapılar bakımdan zengin olduğunu göstermektedir. Payitaht İstanbul’da inşa edilen muvakkithanelerin yanı sıra Osmanlı coğrafyasında inşa edilmiş diğer muvakkithaneler Belgrad, Kalemegdan, Beyrut, Şam, Taif, Girit, Hanya, Bursa, Gelibolu, Kütahya Muvakkithanesi, Trabzon, İznik, İzmir, Aydın, Tire, Konya, Çorum, Tokat, Erzurum, Balıkesir, Manisa, Edirne, Çanakkale, Safranbolu ve Amasya gibi birçok merkezde bulunmaktadır.[6] İçindeki aletlerin korunması ve işlevini sürdürmesi bakımından Bosna-Hersek’teki Gazi Hüsrev Bey Camii önemli örneklerden sayılmaktadır.

İstanbul’daki muvakkithaneler

Sadece 29 tanesi günümüze ulaşabilmiş İstanbul’daki muvakkithanelere rastlanabilecek yapıların bazıları şunlardır:[7][8]

İstanbul’daki ilk muvakkithanenin yapıldığı Fatih Camii

Ayasofya Camii’nin zemin planı: 1. Sıbyan Mektebi 2. Şadırvan 3. Muvakkithane 4. Mütevelliler dairesi (Günümüzde Müze Müdürlüğü’nce kullanılıyor) 5. Şehzadeler Türbesi 6. III. Murad Türbesi 7. II. Selim Türbesi 8. III. Mehmet Türbesi 9. Sebil 10. Mermer sarnıç 11. Türk payanda duvarları 12. Kütüphane 13. Vaftizhane (Günümüzde Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi) 14. Sebil 15. Minareler 16. Omphalion 17. İkinci Ayasofya kalıntıları 18. Ayasofya Medresesi (günümüzde mevcut değildir) 19. Ayasofya İmareti (günümüzde mevcut değildir) 20. İmaret Kapısı 21. Mihrap 22. Hünkar mahfili 23. Minber 24. Müezzin mahfili 25. IV. Murat’ın yaptırdığı mermer kürsü 26. Bergama’dan getirilen küpler 27. Terleyen sütun 28. Üst kata çıkış rampası 29. Alt kata iniş rampası 30. Hazine dairesi

Ahmediye Camii

Atik Ali Paşa Camii

Ayasofya Camii

Bala Süleyman Ağa Külliyesi

Bayezid Camii

Beykoz Camii

Beylerbeyi Camii

Büyük Selimiye Camii

Caferağa Camii

Cerrah Mehmed Paşa Camii

Dolmabahçe Camii

IV. Murad Sebili

Eminönü Camii

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Eyüp Sultan Camii

Galata Mevlevihanesi

Humbarahane Camii

II. Mahmud Türbesi

Kandilli Camii

Kanlıca Gazi İskenderpaşa Camii

Kasımpaşa Camii

Keçecizade Fuad Paşa Camii

Kocamustafapaşa Sümbül Efendi Camii

Laleli Camii

Nişancı Mehmet Paşa Camii

Nusretiye Camii

Osmanağa Camii

Ramazan Efendi Camii

Sultanahmet Camii

Suadiye Camii

Sultan Mustafa Camii

Şehzade Camii

Teşvikiye Camii

Tevfikiye Camii

Üsküdar Valide-i Atik Camii

Üsküdar Valide-i Cedid Camii

Yavuz Selim Camii

Yeraltı Camii (Kurşunlu Mahzen)

Yenikapı Mevlevihanesi

Yeni Cami

Ayasofya Camii Muvakkithanesi

Günümüze kadar ayakta kalabilmiş ender muvakkithaneler arasında olup 19. yüzyılda yapılması sebebiyle son dönem Osmanlı izlerini taşır. Sultan Abdülmecid zamanında, Ayasofya Camii’nin onarımını yapan Fossatti Kardeşler tarafından, 1853 yılında yapılan yapı, kare planlı, kesme taş duvar örgülü olup, giriş kısmı kuzey cephesindendir.[9] Muvakkithane içerisinde, ortada, mermer ayaklı, yekpare mermerden yuvarlak bir masa yer almaktadır. Yapının muvakkithane olarak kullanıldığı dönemde, sarkaç ayarının bozulmaması için masa üzerinde duran saat ile iç kısımdaki saatlerin, dışarıdan bakıldığında herkes tarafından görülebilmesi amacıyla pencereler büyük yapılmıştır. Cami döneminde muvakkithane içerisinde yer alan büyük ayaklı saatlerin bir kısmı günümüzde müze deposunda korunmakta olup yapı günümüzde Müze Ofisi olarak kullanılmaktadır.[9]

Günümüzdeki işlevi

Muvakkithaneler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde özellikle Sultan Abdülmecid döneminde meydan saatlerinin yapılmaya başlanması ve mekanik saatlerin yaygınlaşması ile önemini yitirmeye başlamıştır. Eski bir gelenek olarak özellikle İstanbul’da saatlerinin ayarlarını kontrol için, muvakkithane saatlerinin doğruluğuna inanarak buralara uğranmaya devam edilmiştir.[3] İstanbul dışındaki eski ve mevcut muvakkithaneler arasında Kütahya Muvakkithanesi, Kayseri Saat Kulesi, Muğla Saat Kulesi, Tokat Saat Kulesi ve Çanakkale Saat Kulesi sayılabilir.

Son müneccimbaşı Hüseyin Hilmi Efendi’nin 1924 yılında vefatıyla müneccimbaşılık müessesesi lağvedilince yerine aynı yıl başmuvakkitlik adıyla yeni bir müessese kurulmuş ve başına Ahmet Ziya (Akbulut) getirilmiştir.[2] Cumhuriyetin ilanı sonrasında “Başmuvakkitlik” adı altında kurulan yeni bir müesseseye devredilen muvakkithaneler, 20 Eylül 1952’de kapatıldı. Günümüzde pek çok muvakkithane binaları değişen zamana dirense dahi ayakta kalanların bir kısmı ya amaçları dışında kullanılmakta veya metruk haldedir. Bir kısmının ise farklı amaçlarla, örneğin büfe, kafeterya, kitap satış noktası olarak kullanıldığına veya müştemilat olarak bırakıldığına rastlanmaktadır. Bu yapıların birer astronomi merkezi olarak kullanıldığı düşünülürse, bugünkü kullanım örneklerinin ne kadar tezat teşkil ettiği anlaşılabilir.

TARİH /// Şah ile Sultan Arasında Bir Acem Bürokratı : İdris-i Bitlisi’nin Şah İsmail’in Himayesin e Girme Çabası


ah ile Sultan Arasnda Bir Acem Brokrat – dris-i Bitlisi’nin ah smail’in Himayesine Girm e abas.pdf

TARİH /// Yasaklanan ve Sansürlenen Bir Kitabın Macerası : Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nin İlk Baskıları


Yasaklanan ve Sansrlenen Bir Kitabn Maceras – Evliy elebi Seyhatnmesi’nin lk Basklar .pdf

TARİH : Osmanlının Peşinde Bir Yaşam


DÖKÜMANI İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

PSİKOLOJİ DOSYASI : Daha Önce Duymadığınız 25 İlginç Psikolojik Gerçeklerden bazıları !!!


· Beyin, sıkıcı insanlardan dinlediğiniz sıkıcı konuşmaları olduğu gibi KAYDETMİYOR! Onları daha ilginç hale getirerek yeniden yazıyor.

· Yapılan bir araştırmaya göre, profil sayfalarına çok sayıda “selfie” yükleyen erkek kullanıcıların, psikopat ve narsistik kişilik bozukluğuna sahip olma olasılığı çok yüksek.

· Dinlediğiniz müzik türü, dünyayı algılayış biçiminizi de etkiliyor.

· “Aşık olmak” ile “Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğuna sahip olmak” vücutta aynı biyokimyasal etkiyi yaratıyor.

· Araştırmalara göre, parayı fiziksel olarak birşeylere “sahip olmak” için değil de, “deneyim kazanmak” için harcamak, insanı daha çok mutlu ediyor.

· Psikologların yaptığı incelemeye göre “internet trolleri” narsistik, psikopat ve sadistik kişilik özellikleri gösteriyor.
(Trol, internette insanları sinirlendirmek ya da münakaşa başlatmak için tohum ekmeye çalışan kişilere deniyor. Bu kişiler, internetteki sosyal ortamlara kasten provoke edici veya konu ile ilgisi olmayan mesajlar göndererek, duygusal tepkiler verdirtme veya başlığın konusunu dağıtma amacı güdüyor)

· Televizyonların ve popüler kültürün hayatımıza girmesiyle ortaya çıkan bir diğer ruhsal bozukluk da “Truman sendromu”… Bu hastalığa yakalananlar, hayatlarının her aşamasının tıpkı filmdeki gibi gizlice kameraya kaydedilip televizyonda gösterildiğini zannediyor.

· Bir şarkının “en sevdiğiniz şarkı” olmasının sebebi, onu hayatınızdaki “duygusal bir an” ile eşleştirmenizden ileri geliyor.

· Yapılan araştırmalar, cahil insanların kendilerini mükemmel görmeye; zeki insanların ise yeteneklerini hafife almaya eğilimli olduğunu gösteriyor.

· Paris sendromu, özellikle Japonların yakalandığı garip bir psikolojik rahatsızlık… Paris’e gelmeden önce şehirle ilgili büyük beklentileri olan kişiler, şehrin gerçek yüzüyle karşılaşınca depresyona giriyor.

· Kudüs sendromu da yine literatüre geçen bir başka ilginç rahatsızlık. Kudüs’ü ziyaret eden hacı ve turistlerden bazıları, buradaki kutsal atmosfere kendilerini kaptırıp, büyük bir dini lider olduklarına inanmaya başlıyor. Daha da ileri gidip kendini Mesih, Hz İsa ya da Hz Musa zannedenip, Kızıldeniz’i yarmaya çalışanlar da var!

· Doğuştan görme engelli olan kişiler, şizofreni hastalığına yakalanmıyor!

· Cep telefonunu kaybetmenin, artık bir fobi olarak literatürde yer aldığını biliyor muydunuz? Nomofobi, cep telefonu ve bağlantısını kaybetme korkusu demek.

· Birisine 20 saniyeden uzun süre sarıldığınızda, beyinde “sosyal bağlanma”dan sorumlu oksitosin hormonu salgılanıyor ve böylece bu kişinin size daha çok güvenmesini sağlıyorsunuz.

· İnsanlar fiziksel açıdan yorgun olduğunda, dürüst olmaya daha eğilimliler. Bu nedenle gece geç saatte yapılan konuşmalarda, itiraflar daha sık oluyor.

· Bugün liseye giden sıradan bir öğrenci, 1950’lerde psikiyatrik tedavi gören ortalama bir hasta ile aynı kaygı seviyesine sahip!

· Günümüzde araştırmacılar arasında internet bağımlılığının da artık bir akıl hastalığı olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği hakkında devam eden bir tartışma var.

Psikoloji Portalı

TARİH /// Bir Osmanlı Paşasının Padişahlık Rüyası : Sokulluzade Hasan Paşa ve Resimli Dünya Ta rihi


Bir Osmanl Paasnn Padiahlk Ryas – Sokulluzade Hasan Paa ve Resimli Dnya Tarihi.pdf

SAĞLIK DOSYASI : 20’lik dişinizi çektirmeniz gerekir mi ?????


Diş Hekimliği Açısından Gerekli Durumlar:

•Yirmi yaş dişi için ağızda hiç yer yoksa, özellikle çene yapısı küçük olanlarda.
•Diş yan çıkabilir, azı dişine baskı yapabilir.
•Kemik içinde kalarak diğer dişleri sıkıştırabilir
•Normal çıksa da diğer dişleri sıkıştırdığı için dişler arasında doğal olması gerekli olan aralığı daraltıp kolay çürümelere neden olabilir.

Beden Sağlığı Üzerine Etkileri:

Yirmi yaş dişleri, modern hayatla başlayan işlenmiş gıda tüketiminin sonucunda gelişen çenedeki küçülmeye paralel olarak kaybolmaya yüz tutmuş organdır. Tüm evrim süreçlerinde olduğu gibi güdükleşerek kaybolmaktadırlar. Nöral terapinin tıbba kazandırdığı “Bozucu Alan” yaklaşımına uygun olarak beden için olumsuz uyaran kaynağı oluştururlar. Bu etkileri nedeniyle birçok hastalığın asıl kaynağı olabilirler. Özellikle baş ağrıları ve hormonal etkileri çok dikkat çekicidir.

•Migren ağrısının nedeni olabilirler. Özellikle lise çağı genç kızlarda.

•Genç erkelerde küme baş ağrısına neden olabilirler.

•Özellikle genç kızlarda hormonal olumsuz etkileri sancılı adet kanamalarından, düzensiz kanamalara ve en ağır olumsuz etkisi olarak polikistik over hastalığına sebep olabilirler.

•Eklemler özellikle omuzda impigment ve kollarda tendinit gelişmesine zemin hazırlayabilirler.

•Kalp üzerine olumsuz etkileri vardır.

•Tinnitus ve işitme sorunları ile birlikte baş dönmesi – vertigo ataklarının alt yapısında yer alabilirler.

Yirmi yaş dişlerinin bu etkileri genel tıp uygulamalarında bilinmemektedir. Bu nedenle çekilmesin yorumları yapılabilir. Hastalar ve hekimler nöral terapide bozucu alan yaklaşımı ve Gökmen Yaklaşımı hakkında bilgiye sahip olurlarsa konuya daha doğru yaklaşabilirler.

Yirmi Yaş Diş Çekiminde Dikkat Edilecekler!

•Dişin çekimini bu konuda deneyimli bir diş hekiminin yapması önemlidir. Güdük organ olduğu için kökleri zayıftır ve çoğunlukla kırılarak kemik içinde kalabilir. Hekim dikkatli bir şekilde kalan parçayı da çıkarmalıdır. Bundan dolayı çene cerrahı ile çalışma tercih edilebilir. Diş hekimine kök bırakılmaması gerekliliği belirtilmelidir. Çünkü kalan parça da bozucu alan etkisini devam ettirir.

•Cerrahi uygulama çok sorun yaratacaksa (özellikle gömülü dişlerde) çekim gerekliliği tekrar gözden geçirilmelidir.

•Eksik dişler nedeniyle kayma oluşmuş ve yirmi yaş dişleri azı dişi görevi görüyorsa çekilmemelidir. Ayrıca devamındaki azı dişlerin durumu nedeniyle (eksik, kanal tedavili, kemikle ilişkisinde sorun var gibi…) ve köprü ayağı olması yakın zamanda gerekli olabilecekse bırakılabilir.

•En önemlisi ailesinde ve kendisinde romatizmal hastalık veya semptom geçmişi olanlarda doğrudan çekimler romatizmayı açığa çıkarabilir. Bu hastalarda nöral terapi ile ön hazırlık yapılıp sonra diş çekilmelidir (Gökmen Yaklaşımı).

Nörolog Dr Emel Gökmen

TOPLUM BİLİMİ DOSYASI : Türkiye Toplumsal Eğilimler Araştırması


Trkiye Toplumsal Eilimler Aratrmas.pdf

KOMPLO TEORİLERİ /// Dünyanın En Güçlü İş İnsanlarını Bünyesinde Bulunduran Gizemli Ör güt : Trilateral Komisyonu


Dünyanın En Güçlü İş İnsanlarını Bünyesinde Bulunduran Gizemli Örgüt : Trilateral Komisyonu

İşte dünyanın belki de en gizemli örgütü olan Trilateral Komisyonu’nun akıl almaz tarihi ve amaçları:

Trilateral Komisyonu’nun varlığı açık olsa da, amaç ve uygulamalarına dair pek bir şey bilinmiyor.

Dünyanın en zengin insanlarından olan David Rockefeller ve eski ABD Ulusal Güvenlik danışmanı olan Zbigniew Brzezinski tarafından Temmuz 1973 tarihinde kurulan örgüt, Japonya, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın iş, bankacılık ve politika alanındaki en en güçlü 325 insanını üyesi yapmıştır.

Bilinen, komisyonun dünyanın bu bölgeleri arasında ekonomik iş birliği oluşturmak amacıyla kurulduğudur.

Ancak komisyonun bundan ibaret olmadığı konusunda elimizde sağlam kanıtlar mevcut. Pek çok araştırmacıya göre örgütün esas amacı, İlluminati Örgütü söz konusu olduğunda da adından sıkça söz edilen "Yeni Dünya Düzeni"ni (New World Order) getirerek tüm dünyayı ekonomik ve politik açıdan tahakküm altına almaktır.

Kısacası örgütün temel amacı, gezegeni her açıdan kontrol altında tutmak.

Kendi içinde de hiyerarşik bir düzeni olduğu düşünülen örgüt, çok uluslu banka ve şirketleri aynı çatı altında toplayarak tüm dünya adına kararlar almayı, dünya nüfusunu kontrol etmeyi, savaşları organize etmeyi ve kontrol altında tutulması gereken coğrafyalar için kararlar almayı amaçlamaktadır.

Yazar Alex Christopher, konu hakkında kaleme aldığı kitapta konuyu şöyle açıklıyor:

"Trilateral Komisyonu, David Rockefeller tarafından kurulmuş uluslararası bir organizasyondur. Bu organizasyon, İlluminati’nin politik alanda elde edemediği egemenliği, ekonomik alanda elde etmeye çalışmaktadır."

Komisyonun üyeleri arasında çok tanıdık isimler bulunuyor.

George Bush, Dick ve Lynne Cheney, Bill Clinton, Al Gore, Jimmy Carter, Walter Mondale gibi isimlerin komisyonun üyelerinden olduğundan söz ediliyor. Ayrıca Avrupa Merkez Bankası, Dünya Bankası ve IMF gibi bankaların ve Shell, Sony, Samsung, Comcast, Time Warner, Levi-Strauss, Daikin, Ford, Chrysler, Toyota, Mitsubishi, Johnson and Johnson, IBM, Boeing ve Citigroup gibi uluslararası şirketlerin temsilcilerinin de komisyon toplantılarında yer aldığı biliniyor.

Komisyonun kurulduğu günden bu yana üzerinde çalıştığı plana, "Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen" adı veriliyor.

Yazar Patrick Wood, bugün dünyamızın içinde bulunduğu ekonomik kaosun sebebinin direkt olarak Trilateral Komisyonu tarafından tasarlanan "Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen" (New International Economic Order) olduğunu düşünüyor. 1977 yılında Başkan Nixon’ın ABD‘nin sahip olduğu petrole fiyat kontrolleri getirmesiyle petrol fiyatları dünya çapında artışa geçmiş ve böylece gelişmekte olan ülkeler geri ödeyemeyecekleri paraları bankalara borçlanmak zorunda kalmışlardı. Yazara göre bu sürecin tamamı planlıydı ve bu planı yaparak bu ülkeleri himayesi altına alan da Trilateral Komisyonu’ydu. Ekonomi alanında alınan bir başka karar ise dünya altın rezervlerinin tamamen birkaç kişinin ya da ailenin eline geçmesiydi…

Eldeki veriler, özellikle Bush dönemi politikalarının, komisyonun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini gösteriyor.

Bugün pek çok kişi komisyonun amacının bir dünya diktatörlüğü kurmak olduğunu düşünüyor. Eski bir NATO çalışanı olan Johannes B. Koeppl, ABD hükümetinin teröristlere değil, halka karşı savaştığını belirtiyor ve ABD başkanlarının da karakter ya da uygulamalarına göre değil, önceden hazırlanmış bu ekonomik programa sadakatlarine göre seçildiklerini de ekliyor. Şüphesiz dünyamızın belirli birkaç aile tarafından yönetildiğini ve emperyalizmin bu azınlık tarafından işletildiğini ilk kez duymuyoruz. Ancak çarpıcı olan, Trilateral Komisyonu’nun ortaya çıkmış ve çıkmakta olan kanıtlarla birlikte bu tiyatronun kaynağı olduğunun anlaşılması. Bakalım daha neler göreceğiz sevgili dostlar…

TARİH : ÖLMEZ AĞAÇ ZEYTİN


ÖLMEZ AĞAÇ ZEYTİN

Doğanın Döngüsünün, Yaşamın ve Sonsuzluğunun Simgesi

Hiç bir ağaç, insanlık tarihinde zeytin ağacı kadar kutsal kabul edilmemiş ve üstüne bu kadar efsane yaratılmamıştır. Dini kitaplar insanlık için zeytinin önemini vurgularlar. Mitolojik öykülerde zeytin, zeytin ağacı ve zeytinyağı kutsaldır. Antik çağa ait sağlık kitaplarında en çok zeytinin adı geçer, çağa ait paraların çoğunda bir bereket sembolü olarak zeytin dalı vardır, paradan önce zeytinyağının adı ”sıvı altın”dır… Akıl ve zaferin, zeytin dalı barışın, zeytinyağı da saflık ve sadeliğin sembolü olmuştur. Zeytinyağı ayrıca “huzur”, “bereket”, “yardımseverlik”, “evrensel iyilik” “barış ve birliktelik” kavramlarının simgesi olarak da benimsenmiştir. Antik çağda yeşil zeytin dalı, diğer yeşil bitkiler gibi “Ölümsüzlük ve Yeniden Doğuş” simgesi sayılmıştır.

Efsaneye göre Havva ile birlikte yasak meyveyi yiyerek cennetten kovulan Adem, Tanrı’dan kendisini ve tüm insanlığı bağışlamasını diler. Oğlu Şit’i cennet bahçesine gitmesi için görevlendirir. Cennet bahçesinin bekçiliğini yapan melek, Şit’in duası üzerine ona üç tohum verir. Melek, bu tohumları babası Adem öldüğünde onu toprağa gömmeden ağzına yerleştirilmesi gerektiğini söyler. Adem kısa süre sonra ölünce, Hebron Vadisi’ne gömülürken ağzına bu üç tohum konulur ve gömüldüğü yerde üç ağaç yeşerir; zeytin, sedir ve servi. Bu ağaçlar Tanrı ve insan arasında barışı sağlamıştır.

Tüm kutsal kitaplarda zeytin ağacı kutsallığın, bolluğun, adaletin, sağlığın, zaferin, refahın, bilgeliğin, aklın ve arınmanın sembolüdür.

Kutsal kitaplarda geçen Nuh efsanesine göre yarattığı Ademoğlu’nun yeryüzüne kötülük tohumları saçtığını gören Tanrı, onu bir tufanla cezalandırmaya karar verir. Ve Nuh’a bir gemi yapmasını, bu gemiye tüm hayvanlardan bir erkek bir dişi almasını söyler. Büyük tufan başladığında bu gemide olan canlılar hariç, yeryüzü üzerinde yaşayan her şey silinir. Tufan bittiğinde Nuh, suların çekilip çekilmediğini anlamak için güneşin battığı yere doğru bir güvercin salar. Nuh’un gemisine bir zeytin dalıyla geri dönen güvercin, büyük sel felaketinin sona erdiğini belli eden bir işaret sayılmıştır.

Kuran-ı Kerim’de zeytin kelimesi 4 Surede 6 kez geçer. (Tin Suresi, Nur suresi, En’am suresi, Nahl Suresi) Tin Suresi; “İncire ve Zeytine ant olsun” diye başlar.

İbranice yazılmış ilk İncil kitabı olan Hakimler kitabında geçen bir öyküde, ağaçların kendilerine kral seçmek için ilk olarak zeytin ağacına başvurduklarından bahseder. Kral olması için seçilen zeytin ağacı Allah’ın ve insanın övdüğü zeytinyağından vazgeçmek istemez ve kral olmayı rededer.

Mısır mitolojisine göre bundan binlerce yıl önce tanrıça İsis, Mısırlı’lara zeytin ağacının nasıl yetiştirilip, ondan nasıl faydalanacaklarını öğretir. Onlar için zeytin, tanrısal erdemlere işaret eder. Tutankamon’un başındaki zeytin dallarından oluşan taç, adaletin tacıdır. Güneş Tanrısı Râ’ya, zeytin dalları sunan III.Ramses : “Senin şehrin Heliopolis’i zeytin ağaçlarıyla süsledim. O zeytin ağaçları ki, meyvelerinden halis zeytinyağı elde edilir. Bu zeytinyağı, senin tapınağını aydınlatan kandilleri besleyen yağdır.”der.

Eski Yunan ve Roma Uygarlıklarında kutsal bir aileden gelmiş olmanın işareti bir zeytin ağacının altında doğmuş olmaktır. Çünkü Zeus’un ikiz çocukları Apollon ve Artemis’in zeytinlikte doğmuştur. Yine efsaneye göre, bu uygarlıklar ölülerinin sayısı kadar zeytin ağacı dikerler. Yunan mitolojisinde zeytin ağacıyla ilgili en bilindik hikaye Parthenon’un alınlığında bulunan kabartmalarda bulunur. Öyküye göre; Atina’yı kimin koruyacağını belirlemek isteyen Zeus, Tanrılar Meclisi’ni toplar. Alınan karara göre, kente en değerli armağanı veren tanrı, Atina’nın koruyucusu olacaktır. Denizler, depremler ve atlar tanrısı Poseidon meclise savaşlarda çok işe yarayacak bir at sunar. Athena, mızrağının ucunu toprağa saplar ve topraktan ince dallı, koyu yeşil yapraklı ve yeşil meyveli bir ağaç çıkar ve şöyle der: ”Bu ağaç büyüyüp yüz yıllarca yaşayacak, meyvesinin yağı tüm dünya tarafından aranır hale gelecek, gölgesiyle insanları serinletecek, odunuyla ısıtacaktır.” Yarışı Athena kazanır ve ağaç Akropolis’e dikilir. Bir süre sonra ise Poseidon’un Atina’ya hakimi olamamasına içerlenen oğlu Halirrothios, zeytin ağacını kesmek için elindeki baltayı sallar fakat balta ters döner ve Halirrothios’un kafasını keser.

Antik Yunan’da zeytin ağacına verilen önem kanunlarla bir kez daha vurgulanmıştır. Antik çağın yedi büyük bilgesinden biri olarak kabul edilen Atina’lı devlet adamı Solon’un koyduğu kanuna göre zeytin ağacı kesenlerin cezası ölümdü. Milattan önce 8. yüzyılda yaşayan Homeros’un destanlarında zeytin ağacına ilişkin zengin tasvirler mevcuttur. Homeros’un gölgesinde oturduğu zeytin ağacı, yaşlı bilgenin kulağına şöyle fısıldar:

“Herkese aitim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden öncede buradaydım, siz gittikten sonrada burada olacağım.”

Antik çağda yapılan olimpiyatlarda ve savaşlarda kahramanlık gösterenler sadece zeytin ağacının dallarından örülmüş çelenklerle ödüllendirilir, başları zeytin dallarıyla taçlanır ve içi zeytinyağı dolu amfora hediye edilirdi.

Yeryüzünde yetişen ilk ağaç zeytin ağacıdır. Atina şehrini Athena’nın zeytin ağacı korur. Allah, Kuran-ı Kerim’de ”zeytine and olsun” der. Sezar’ın adaletinin simgesi olan tacı zeytin dalındandır. Büyük bilge Solom’un kanunlarında zeytin ağacı kesmenin cezası ölümdür. Zeytin ağacı akıl ve zaferin, zeytin dalı barışın, zeytinyağı da saflık ve sadeliğin sembolüdür. Zeytin ağacının hasatı, kararmanın kabuktan meyve etine geçtiği dönemde, yani Kasım ayında yapılır.

Zeytinin adı kutsal kitaplardan gelmektedir. İbranice “zeyt” sözcüğü Arapça’da “ez-zeyt” e dönüşmüş ve bu söz Türkçede zeytin olarak kullanılmıştır. Batı’da kullanılan “olive” sözcüğünün kökeni olan “ela” sözcüğünün temelinde ise eski bir Anadolu halkı olan Luwiler’in etkisi büyüktür. Luwiler zeytine “ela” diyorlardı. Bugünkü Aliağa Körfezi’nin bulunduğu yere antik çağda “Elaeia Körfezi” yani Zeyindağı Körfezi deniliyordu. Bugün İspanyolcada bulunan “elaaara”, Latincede “olea” veya “olivum” sözcüklerinin ve en genel adı ile “olive” nin kökeninde aslında hep Luwiler vardır.

Dört mevsim gelir geçer ama dallarında gri, yeşil, gümüş yaprakları dökülmeden durur. Akdeniz’i, Ege’yi, güneyi sever. Kendine özgü hafif kokulu, küçük, narin, sarı ve beyaz çiçekleriyle karşılar baharı. Yaz aylarında çiçekleri meyveye durur. Sonra yaz geçerken meyveleri irileşir, olgunlaşır. Hasat zamanı, sonbahardır. Çok çok uzun ve verimli bir ömrün sonunda boşalan gövdesi kurur ama köklerinden yeşeren sürgünler yeniden yeni bir ağaca dönüşür.

Boyu 2- 10 metre arasında değişen ancak 15-20 metreye kadar da çıkabilen bir bitkidir. Meyveleri önceleri yeşilken ekim-kasım aylarında morarıp olgunlaşır. Genellikle 300-400 yıl gibi uzun ömürlü bir ağaç olan zeytinin 2000 yıl yaşayanları olması onun olasılıkla kuraklıktan etkilenmeyen bir bitki olmasındandır.

Antik çağda zeytinyağının önemli bir kullanım alanı da tıptır. Koslu Hipokrates (M.Ö. 460-377) ve Pergamonlu Galenos’un önerdiği ilaçlar arasında zeytinyağı da yer almaktadır. Galenos’un zeytin ile ilgili görüşü mideyi güçlendiren ve iştah açan bir gıda olduğu şeklindedir. Ona göre zeytinin çeşitli şekillerde hazırlanan biçimleri vardır ancak mideyi güçlendiren ve iştah açan özelliğe uygun olan çeşidi sirke içinde saklanan zeytindir.

Zeytinyağının tıp ile ilişkili bir diğer kullanım alanı ise masajdır. Celsus’un sağlık ile ilgili bir aktarımı zeytinyağının bu alandaki kullanımı hakkında da fikir vermektedir. “Hem dinç, hem de kendisinin efendisi olan sağlıklı bir insan, zorunlu kurallara bağımlı olmamalıdır ve ne tıbbi bir bakıcıya, ne bir masöre ne de bir yağlayıcıya ihtiyacı vardır”. Bu aktarımdan da anlaşıldığı gibi antik dönemde masaj, sağlık için gerekli görüldüğünde önerilen yöntemlerdendir. Masaj yapılırken yağ kullanımı ise işlemi kolaylaştırmakta ve hastayı rahatlatmaktadır.

Antik dönem tıbbı değerlendirildiğinde zeytinyağının merhem gibi ilaçların hazırlanmasında kullanıldığı, yara ve yanıkların tedavisinde ya da çeşitli işlemler sırasında kayganlaştırıcı olarak uygulandığı düşünülmektedir.

İlk Zeytin Yetiştiriciliği

Kökü tarih öncesine dayanan yabani zeytin ağacının kaç bin yaşında ve anayurdunun tam neresi olduğu konu­sunda arkeobotanikçiler, tarihçiler ve arkeologlar arasında bir görüş bir­liği olmamakla beraber,pek çok kaynakta,Zeytinin ilk anayurdunun Mezopotamya, Güneydoğu Anadolu (Mardin, Maraş ve Hatay üçgeni) olduğu yazmaktadır. Oradan da Akdeniz ve Hazar havzasına, Ege Adaları, Yunanistan ve İspanya’ya yayıldığı tahmin edilmektedir.

Uluslararası saygınlığa sahip Dünya Zeytin Ansiklopedisi yazarı M. Blazquez ise “Zeytin yetiştiriciliği yaklaşık altı bin yıl önce Anadolu` da başlamıştır” görüşünü savunuyor ve bu bölgede eski dönemlerde yaşamış halklar içinde yalnızca Asur ve Babillerin zeytincilikle ilgili bilgi sahibi olmadıklarına dikkat çekiyor.

Ama zeytini ilk ehlileştirenler, üzüm, incir, nar, hurma gibi birçok meyva ağacının ilk yetiştirildiği uygarlıklar beşiği Ön Asya`da, Suriye ve İran`ın kesiştiği yayda oturanlar olsa gerek: Persler, Mezopotamyalılar ve büyük bir olasılıkla, Akdeniz`in doğusundan içeride Mezopotamya`ya kadar yayılan Suriyeli ve Filistinliler. Nitekim, Yakın Doğu`da zeytin yetiştirildiğine ilişkin en eski kalıntıların İsrail ve Ür­dün`de kalkolitik döneme (M.Ö. 3700-3200) kadar gitmesi de bu tezi güçlendiriyor.

Bu halklar, tarım ve ticarete yatkınlıkları ve becerileriyle yabani zey­tin, (delice zeytini) ağaçlarını aşıladılar. Onlara iyi bakarak, daha sık yapraklı ve daha çok yağ veren bir kültür bitkisine dönüştürdüler, çoğalttılar ve önce Akdeniz kıyı şeridi boyunca geliştirdiler, sonra da başka yerlere yaydılar.

Zeytinin bir kültür bitkisine dönüşmesi, M.Ö. 4000`lerde gerçekleş­ti. Ancak, meyvasının sıkılıp yağının çıkarılması, zeytinyağının yaygınlaş­tırılması için yaklaşık 1500-2000 yıl daha gerekecekti.

Doğal Tıpta Zeytin ve Zeytinyağının Yeri

Eski dönemlerin aksine daha çok “içimizi” koruduğuna inanılan ve bu nedenle sofrada sıkça tüketilmeye çalışılan bitkisel bir yağdır. Eski Roma’da yalnızca kralların ve imparatorların yağla meshedilmesi ve naaşın yağla yıkanması geleneğinden gelen; bugün artık diğer tüm yağlar içinde “en sağlıklısı” olarak ünlenen zeytinyağının ve zeytinin çeşitli yaralanmalarda ve iltihaplarda kullanıldığı bilinmektedir. Bu açıdan halk tıbbı alanında tedavi edici özelliğiyle ön plana çıkar. Kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktarılan ve “kültürel evrensel”dir. İnsanın doğaya ilk tepkilerinden birini temsil eden ve hastalığı tedavi etmede çeşitli bitkiler, madensel ve hayvansal maddelerden yararlanan “doğal halk tıbbı”, hastalık tedavisinde dinsel ritüeller, kutsal sözler ve benzeri işlemlerden de yararlanmıştır.

Pek çok kaynakta zeytin ve zeytinyağı gibi, özellikle Anadolu halkının tedavi yöntemlerinde gündelik olarak sıkça başvurduğu çeşitli şifalı bitkiler, halk ilaçları ya da doğal ilaçlar adıyla sınıflandırılmıştır. Tedavi amaçlı kullanılan bitkiler daha toplanma aşamasında iken bazı özelliklere dikkat edilir. Şifalı otların toplanması ve kurutulması, geleneksel olarak yılın belli dönemlerinde yapılır. Dini bayramlar, ayın gökyüzündeki çeşitli pozisyonları ve yıldızlarla/burçlarla ilgili farklı zamanlar, bitkilerin toplanma dönemlerini belirler. Bitkileri toplamak, belli bir bilgi gerektirdiği için tarihsel olarak bu işi kendine meslek edinenlerin -genellikle kadınların- varlığı da çeşitli kaynaklarda belirtilmektedir.

Tarih Boyunca Zeytinyağının Kullanıldığı Diğer Alanlar

Bugün zeytin ile ilgili elimizde bulunan belgelere bakıldığı zaman, zeytinyağının ağırlıklı olarak dini ayinlerde arınma ve kutsama maksadıyla kullanıldığı göze çarpıyor. Eloisis şenlikleri bunun en belirgin örnekleridir. Eski Mısırda da firavunların mezarına zeytinyağı koymuşlardır.

Romalılarda kutsal ekmeğin saklandığı mihrabın aydınlatılmasında zeytinyağı kullanımı şarttı.

Yahudilerin Antlaşma sandığı da zeytinyağı ile kutsanmıştır. Yetki güç ve bilgeliğin simgesi olarak kralların başına sürülmüş bu gelenek günümüzde Avrupa krallarının taç giyme törenlerinde hala sürdürülmektedir.

Zeytinyağı yiyecek olarak kullanılmasının yanında tarih boyunca sabun, aydınlatma, kozmetik, ilaç ve takı yapımında da kullanılmıştır. Sabun Osmanlı devrinde genel olarak zeytinyağı ve prina yağından (zeytin küspesi) yapılırdı. Girit, Ayvalık, Edremit, Midilli, İzmir, Cunda ve Urla Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel sabun üretim merkezleriydi.

Zeytinyağı günümüzde de yaygın olarak kullanılan bir sabun maddesidir. Eski Yunan’da zeytinyağına hoş kokan baharatlar karıştırılıp, güzellik merhemleri yapılmış, uzun yolculuğa çıkanlar tabanlarına yara olmasın diye zeytinyağı sürmüş, güreşçiler ve koşucular ise yarışma öncesi adalelerini yumuşatmak için zeytinyağı kullanmıştır.

İspanya’da 1. Dünya Savaşı sıralarında zeytinyağı tütsülenerek dumanı buruna çekilmekte baş ağrısında, öksürük tedavisinde, bazı deri hastalıklarında ve zehirlenmelere karşı tedavi amacı ile kullanılmıştır. Yine zeytinyağı kaynar suya damlatılıp içilerek mide hastalıklarının tedavisinde kullanılmış, yılanların eve girmesini önlemek amacıyla zeytin keseler içinde evlere asılmıştır.

Tarih öncesi çağlarda yapay aydınlatmada, yanma süresinin uzun olması nedeniyle saf zeytinyağı kullanılmıştır.

“Sıvı Altın”nın Faydaları

Zeytin, besleyici değeri çok yüksek olan bir meyvadır. Protein, karbonhidrat, kalsiyum, demir, magnezyum, fosfor, çinko, selenyum, tuz, B1, B2, B3, B5, D, E, K vitaminleri, beta-karoten, doymamış yağlar ve antioksidanlar içerir.

Zeytinyağının bilinen birçok faydası vardır:

Günde 2 kaşık zeytinyağı alanlarda koroner kalp hastalığı riskini azalttığı bilinmektedir.

Yüksek tansiyon, trigliserit ve kolesterol düşürücüdür (iyi kolesterol HDL’yi yükseltip kötü kolesterol LDL’yi düşürücü özelliği vardır).

İçerdiği A ve E vitaminleri ve doymamış yağ asitleri nedeniyle kalp-damar hastalıklarını önleyici, kalbi destekleyici, kanser engelleyici olarak kabul edilir.

Kan dolaşımı rahatsızlıkları zeytinyağıyla beslenenlerde az görülür.

Zeytinyağı, Omega-6 yağ asidinin, omega-3 yağ asidine oranını da düzenlemektedir. Bu oranlardaki dengesizlik, hastalıklar ve kanser de dahil olmak üzere, kalp ve bağışıklık sistemi ile ilgili birçok hastalığın ilerlemesine neden olur. Düzenli kullanıldığında zeytinyağının, kalbe, diyabete, aşırı şişmanlığa, hücre yaşlanmasına, safra kesesi taşlarına ve son yapılan araştırmalarda prostat, kalınbağırsak (kolon), meme kanserlerinde korunma sağladığı bilinmektedir.

Zeytinyağı, yaşlanmanın hem genel olarak doku ve organlar, hem de beyin fonksiyonları üzerinde ki etkilerini geciktirmektedir. Osteoporozu ve Alzheimerdeki hafıza kaybını önlemeye yardımcı olmaktadır.

Zeytinyağı, AIDS hastalığının nedeni olan HIV mikrobuna karşı savaşmaktadır. Enfeksiyonun tüm vücuda yayılmasını engeller. Granada’daki bilim adamları yaptıkları çalışmada, zeytinyağı kullanımının, AIDS mikrobu olan HIV’in yayılmasını %80 seviyesinde azalttığını gösterdiler.

Zeytinyağında bulunana linoleik asit, prostaglandin denilen ve insan hücrelerinde bulunan, vücudun kendini yenilemesinde önemli yeri olan maddenin üretimini sağlar. Özellikle sinir hücrelerinin gelişmesinde rol oynar.

Zeytinyağı, iyi bir laksatiftir. Sürekli kabızlık çekenlere, sabahları aç karnına bir bardak suyla, 2 kaşık zeytinyağı almaları önerilmektedir.

Zeytinyağ, çocuk gelişiminde hayati önem taşıyan yağ asitlerini, anne sütüne eş miktarda içerir. Zeytinyağında bulunan oleik asit, annesini emerek beslenen bebeğin sinir dokularının gelişimi açısından çok faydalıdır. Günde birkaç damla zeytinyağı, bebeğin gelişimine büyük katkı sağlar.

Vücuttaki tutulmaları azaltmak için, zeytinyağlı masajlar yapılır. Zeytinyağı tortusu, siyatik, mafsal ağrılarına, sürülürse iyi gelir. Zeytinyağı, romatoid artritleri önlemeye yardımcı olur.

Zeytin ağacının yaprakları da, mikrop öldürücü, ateş düşürücü, yatıştırıcı, kan şekerini ve yüksek tansiyonu düşürücü, iştah açıcı, idrar söktürücü özelliklere sahiptir.

Şeker hastalığına zeytin yaprağı önerilirken; Oleuropein adlı maddeden hareketle vücudumuzda oluşan eleanolic asit, virüs ve mikrop yok edici ve AIDS’i önleyici özelliği vurgulanmaktadır .

Doğu Akdeniz’in doğal bitki örtüsü olan zeytinin, Akdeniz’in kültür bitkisi halini alması binlerce yıllık bir süreçtir. Bu dönüşüm sırasında zeytin coğrafyanın doğal bir parçası iken kültürün de önemli bir parçası halini almıştır. Zeytin ve zeytinyağı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de halk tıbbı pratikleri içinde önemli bir kullanım alanına sahiptir.

Prof.Dr. Ahmet AYDIN Diyor ki

Temel olarak üç çeşit zeytinyağı vardır; Natürel, rafine ve bunların karışımı olan Rivyera.

1-Natürel Zeytinyağları: Bunlar zeytin ağacı meyvesinden, doğal özelliklerini değiştirmeyecek bir sıcaklıkta sadece mekanik veya fiziksel işlemler uygulanarak elde edilen, berrak, yeşilden sarıya değişebilen renkte, kendine özgü tat ve kokuda olan doğal halinde gıda olarak tüketilebilen yağlar.

Natürel zeytinyağlarının da asitlik derecesine göre üç çeşidi vardır;

1. a) Natürel Sızma Zeytinyağı: Kokusu ve tadında kusur olmayan, serbest asitlik derecesi (oleik asit cinsinden) en çok % 1 olan natürel zeytinyağı. Meyvenin bütün vitamin ve minerallerini içeriyor. Natürel sızma zeytinyağı her tür yemeklere uygun olmakla beraber salatalar için ideal. En pahalı zeytinyağı budur.

2. b) Natürel Birinci Zeytinyağı: Kokusu veya tadında çok hafif kusurları bulunabilen, serbest asitlik derecesi en çok % 2 olan natürel zeytinyağı.

3. c) Natürel İkinci Zeytinyağı: Kokusu veya tadında tolere edilebilen kusurları bulunan, serbest asitlik derecesi (oleik asit cinsinden) en çok % 3.3 olan natürel zeytinyağı.

2- Rafine Zeytinyağı: Zeytin ham yağının yapısında değişikliğe yol açan metotlarla (yüksek basınç, yüksek sıcaklık) rafine edilmesi sonucu elde edilen, sarının değişik tonlarında rengi olan kendine özgü tat ve kokuda bir yağ. Serbest asitlik derecesi en çok % 0.3 ‘tür. Bu yağ daha çok kızartma yağı olarak kullanılıyor.

3- Riviera Zeytinyağı: Rafine zeytinyağı ile doğal halinde gıda olarak tüketilebilecek natürel ikinci zeytinyağlarının karışımından oluşan, yeşilden sarıya değişen renkte, kendine özgü tat ve kokuda bir yağdır. Serbest asitlik derecesi en çok % 1.5‘dir. Zeytinyağının canlı ve kuvvetli kokusuna pek alışık olmayanlar bu tip zeytinyağını tercih ediyor.

Sızma ve Riviera zeytinyağı arasında ne fark var?

Sızma zeytinyağı, zeytinlerin taş baskısı ile elde ediliyor. Bu nedenle vitamin ve diğer besleyici unsurları zarar görmüyor. Riviera zeytinyağında ise, mevcut zeytinden maksimum yağı çıkartmak için yüksek sıcaklık ve basınç uygulanıyor. Bu durumda fiyat ucuzluyor ama zeytinyağının bütün olumlu özellikleri de nerdeyse yok oluyor hatta zararları da oluyor.

Zeytinyağı alırken nelere dikkat etmeliyiz?

Zeytinyağı alırken en dikkat edilecek unsur zeytinyağının karışık (tağşiş) olup olmaması. Zeytinyağı en çok ayçiçeği, kanola ve mısır yağları ile karıştırılıyor. Böylesi tağşişlere marketlerde de rastlanabiliyor. Ama daha çok yol kenarlarında yağ satanlara, denetimden uzak yerlerde rastlanıyor.

Adi plastik kaplarda tutulan zeytinyağı, plastik hammaddesini kolaylıkla çözebilir ve temelde petrol ürünü olan bu maddeler ciddi kanser riski taşıyor. Zeytinyağı hassas, güneş ışığı ve ısıya fazla tahammülü yok. Tercihan cam şişede, ışık geçirmemeli, ağzı sıkıca kapatılmış ve her kullanımdan sonra kapatılabilecek şekilde kapak takılmış olmalı.

Son söz şair Arif Damar’ın dizelerinden:

Yaşamak sadece sevmektir, inan bana.
Sevmeyenler dünyamızda yaşamıyor.
Yaşamak suda, toprakta, insanlarda görünerek;
bir “Zeytin Ağacı” gibi.
Bir Zeytin Ağacı gibi, ne güzel
denize yakın olacaksın,
uzayan dallarında, yapraklarında ışık
ta derinlerde köklerin.

Bir zeytin ağacı gibi, bin yıl severek
yaşamak her gün…

Derleyen: Deniz Avınca ÇETİN

http://www.astroset.com/

Kaynaklar:

1- www.sanatkaravani.com

2- Yrd.Doç.Dr. Melike KAPLAN /Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Halkbilim Bölümü. Arş.Gör.,Seda KARAÖZ ARIHAN/Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü.

3- www.apelasyon.com

4- Dr. Erman Gündoğdu-Zeynep Uygur www.yaklasansaat.com

5- www.beslenmebulteni.com

TARİH : Türklerin Kökeni


Trklerin Kkeni.pdf

TARİH : Kösem Sultan’a Ait Bir Muhallefât Kaydı


Ksem Sultan’a Ait Bir Muhalleft Kayd.pdf

TARİH : IV. Murad’ın Torunu Fatma Hanım Sultan’ın Muhallefatı


IV. Murad’n Torunu Fatma Hanm Sultan’n Muhallefat.pdf

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.