Etiket arşivi: AK PARTİ

GÜNDEM ANALİZİ : İŞTE SİZE KOMPLO TEORİSİ /// AK PARTİ HÜKÜMETİ, HOLLANDA VE ALMANYA KRİZİNİ PLANLADI /// İŞTE DETAYLAR


YILMAZ ÖZDİL : Kehanet
​Sayın hükümetimiz, referandum kampanyası için çok enteresan bir reklam filmi çekti.
Henüz seyretmediniz.
Muhtemelen bu ayın son haftasında vizyona girecek.

Reklam, stadyumda çekildi.
Milli maç oynanıyor.
Rakip takım çirkef…
Habire faul yapıyor.
Tekme atıyor.
Elle oynuyor.
Kuralları ihlal ediyor.
Hakem hiç oralı olmuyor.
Hakem bildiğin şerefsiz.
Her ne olursa olsun rakip ülkenin lehine, bizim aleyhimize düdük çalıyor, göz göre göre taraf tutuyor, haksızlık yapıyor.
Türkiye’yi resmen katlediyor.
O da ne?
Sevimli mi sevimli küçük bir kız çocuğu koşarak sahaya giriyor.
Türk bayrağı gibi, kırmızı beyaz giyinmiş.
Şak…
Hakeme kırmızı kart gösteriyor.
Haysiyetsiz hakem şoke oluyor.
Rakip takım buz kesiyor.
Farklı kulüplerin formalarıyla tribünleri dolduran gurbetçilerimiz coşkuyla ayağa kalkıyor.
Milli duygular kabarıyor.
Ağlayanlar oluyor.
Küçük kızın tertemiz vicdanı ve cesareti, Türkiye düşmanı hakemi de yeniyor, faullü oynayan rakip ülkeyi de yeniyor.
Böylece, Türk milleti kendisine karşı birleşen Avrupalıları dize getirmiş oluyor.
Yabancılar kaybediyor.
Türkiye kazanıyor.
Reklamın özeti bu.

Şimdi sıkı durun…

Ne zaman çekildi bu reklam?
Tee şubat ayı başında çekildi.
Tam tarih vermek gerekirse, asrın liderimiz henüz referandum kararını onaylamadan bir hafta önce çekildi.

Soru şudur…

Ortada fol yok yumurta yokken, şubat ayı itibariyle Hollanda ve Almanya’yla aramızda hiçbir sorun yokken, kriz emaresi yokken, hükümetimizin Avrupa’da mağdur edileceğine dair en ufak bir sinyal yokken, hatta bu konuda beklenti yokken, ihtimal bile yokken…
Tee şubat ayı başında bu “milli mağduriyet” reklamı hangi muhteşem öngörüyle çekildi?

Tee bir buçuk ay sonra Avrupa sahalarında mağdur edileceğimiz, tee bir buçuk ay önceden nasıl tahmin edildi?

Milli kriz yokken, milletimize haksızlık yapan Avrupalılara karşı, milli vurgusuyla, milli duygulara hitap edecek şekilde reklam çekilmesi, üstelik, tam isabetle milli krize denk getirilmesi… Tatlı bir tesadüf müdür, geleceği görebilme yeteneğiyle kehanet midir?

Ayrıca…

Almanya’dan karayoluyla Hollanda’ya geçen ve mağdur edilen kadın bakanımız, karayoluyla döndüğü Almanya’dan Türkiye’ye nasıl geldi?
Spor bakanımız için tahsis edilen özel uçakla Köln’den geldi.
Spor bakanımız da Köln’de miydi yani?
Köln’deydi.
E o halde…
Hadise çıkacağı belliyken, polisin müdahale edeceği belliyken, neden erkek bakanımız değil de, kadın bakanımız gitti Hollanda’ya?
Veya neden, hem kadın hem erkek bakanımız birlikte gitmediler?

Tıpkı reklamdaki gibi…
Yürekli kız çocuğunun milli mağduriyete müdahale etmesi gibi…
Kadın bakanımızın milli mağduriyet kahramanı olması ne mucizevi değil mi?

AK PARTİ DOSYASI : “CENABET” AK PARTİNİN MAŞALLAH DEDİĞİ 3 GÜN YAŞIYOR /// İŞTE 46 MADDEDE İSPATI :)


YILMAZ ÖZDİL : Hollanda

1. ​Kaddafi, asrın liderimize ödül verdi, Kaddafi’yi kafasını taşla eze eze öldürdüler.

2. Hüsnü Mübarek, cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’le kucaklaştı, Hüsnü Mübarek’i kafese koydular.

3. Asrın liderimiz Beşar Esad’la kardeş oldu, Suriyeliler o günden beri birbirini vuruyor.

4. Cumhurbaşkanımız Pakistan’a gitti, Benazir Butto’yu havaya uçurdular.

5. Başbakanımız Lübnan meclisinde konuştu, ertesi sabah Lübnan işgal edildi.

6. Cumhurbaşkanımız Yemen’e gitti, bakanlarımızla birlikte Yemen türküsünü söyleyip ağladılar, Yemen’de iç savaş çıktı.

7. Başbakanımız Filistin lideriyle el sıkıştı, o gece Gazze’ye füze yağdı.

8. Ürdün başbakanı Ankara’ya ayak bastı, Ürdün’e dönmeden istifa etti.

9. Gürcistan’la yakınlaştık, asrın liderimiz Saakaşvili’ye sarıldı, ertesi gün Rusya tanklarla Gürcistan’a girdi.

10.Suudi kralı, asrın liderimizle dindar cumhurbaşkanımıza madalya taktı, turp gibiydi, felç oldu.

11.Başbakanımız Irak’a gitti, henüz Irak’tayken Irak meclisi basıldı, bakanlar rehin alındı, 45 kişi öldü.

12.Afrika açılımı yaptık, ne Tunus kaldı kardeşim, ne Fildişi Sahili, kan gövdeyi götürdü.

13.El Beşir’e Çankaya köşkünde mantı yedirdik, Sudan resmen ikiye bölündü.

14.Arjantin devlet başkanı geldi, gelmeden önce seyahat harcırahı çalındı, dönünce kansere yakalandığı açıklandı.

15.Arnavutluk başbakanı düğüne geldi, asrın liderimizin oğlu Bilal’in nikah şahidi oldu, ertesi sabah sancılarla kıvrana kıvrana hastaneye zor yetiştirdiler, yatırıp safra kesesini aldılar.

16.2010’u Japonya yılı ilan ettik, 2011’de tsunamiyle dümdüz oldular, nükleer santral bile patladı.

17.Cumhurbaşkanımız Güney Kore’ye gitti, elli sene sonra ilk defa Kuzey Kore’den füze fırlattılar.

18.Yunanistan başbakanı kış olimpiyatımıza geldi, Yunanistan’da halk ayaklanması çıktı, hükümet istifa etti.

19.Irak cumhurbaşkanı Talabani, başbakanımızla görüştü, görüşüş o görüşüş, o günden beri Talabani’yi gören yok, bazı kaynaklara göre bitkisel hayatta makineye bağlı, bazı kaynaklara göre öldü.

20.Romanya başbakanı geldi, anlaşmalar imzaladı, gidince derhal istifa etti.

21.İspanya başbakanıyla bizim başbakan medeniyetler ittifakı kurdu, adamcağız siyaseti bıraktı.

22.Bizim Silvio İtalya’nın en zengin insanıydı, mahkum oldu, sosyal hizmet cezasına çarptırıldı, herife huzurevinde çöpçülük yaptırdılar.

23.Portekiz başbakanı, cumhurbaşkanımızı karşıladı, el sıkıştı, sonra gitti kendi cumhurbaşkanına istifasını sundu.

24.Ukrayna’yla vizeleri kaldırdık, Ukrayna başbakanı tutuklandı.

25.Polonya’yla irtibat kurduk, Polonya devlet başkanının uçağı düştü, rahmetli oldu.

26.Asrın liderimizin Kosova’ya gideceği açıklandı, Kosova sokaklarına hoşgeldiniz pankartları asıldı, asrın liderimiz gitmeden 12 saat önce Kosova hükümeti düştü.

27.Asrın liderimizin ABD’ye gideceği açıklandı, başına gelecekleri tahmin eden Obama beyzbol sopasını çıkardı, gezi iptal oldu. Asrın liderimiz azimli davrandı, ertesi sene illa ABD’ye gitti, henüz dönmeden kasırga çıktı, insanlar öldü, Oklahoma afet bölgesi ilan edildi.

28.Başbakanımızın El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları çözmek için Filistin’e gideceği açıklandı, duyulması bile yetti, Filistin hükümeti istifa etti.

29.Cumhurbaşkanımız İsveç’e gitti, külkedisi olarak tanınan İsveç prensesi şak diye öldü iyi mi… Cumhurbaşkanımızı korumakla görevli olan İsveçli polislerden biri motoruyla kanala uçtu, o da öldü, prensesle beraber gömdüler.

30.NATO genel sekreteri geldi, otelin banyosunda düştü, omzu çıktı.

31.Rusya dışişleri bakanı geldi, otelde merdivenden yuvarlandı, sol eli bilekten kırıldı.

32.Gürcistan cumhurbaşkanı geldi, gelmişken burda kamp yapan Gürcistanlı bisikletçileri ziyaret etti, bisikletten düştü, kolunu kırdı.

33.Burkina Faso dışişleri bakanı geldi, bizim dışişleri bakanıyla ortak basın toplantısı yaparken, bizimki lafı uzattı, adam ağaç gibi devrildi, bayıldı, hastanede güç bela ayılttılar.

34.Mursi’ye gittiler, sırtını sıvazladılar, Mısır’da darbe oldu, Mübarek’i kafesten çıkardılar, Mursi’yi kafese koydular.

35.Asrın liderimiz olimpiyat oylaması için Arjantin’e gitti, merhabalaştılar, Arjantin devlet başkanı beyin kanaması geçirdi.

36.Olimpiyatı Tokyo kazandı, asrın liderimiz Tokyo’yu tebrik ediyorum dedi, Tokyo valisi istifa etti.

37.Güney Afrika’yla vizeleri kaldırdık, olan Mandela’ya oldu, rahmetli oldu.

38.Angelina Jolie bizimkilerin elini sıktı, gitti memleketine göğüslerini aldırdı, boşanmaya karar verdi.

39.Cumhurbaşkanımız Almanya cumhurbaşkanını Kayseri’de ağırladı, bilahare, Almanya’ya iade-i ziyarete gitti, neticede, Almanya tarihinde ilk kez Almanya cumhurbaşkanı istifa etti.

40.İspanya başbakanı Türkiye’ye geldi, bakalım İspanya hükümetinin başına ne gelecek diye merak ediyorduk, bu sefer iş Kral’a patladı, İspanya Kralı’nın kızıyla damadını yargıladılar, kontmuş dükmüş dinlemediler, mallarına el koydular.

41.Cumhurbaşkanımız İtalya’ya gitti, İtalya hükümeti istifa etti. Cumhurbaşkanımız Roma’da kalmış, çok istemesine rağmen, hava muhalefeti nedeniyle Floransa’ya gidememişti. Sanırım İtalya’nın en şanslı şehri Floransa diye düşünmüş olmalılar ki, Floransa belediye başkanına hükümeti kurma görevi verdiler.

42.Cumhurbaşkanımız Letonya’ya gitti, akabinde, Letonya’da süpermarket binası çöktü, 54 kişi öldü, Letonya hükümeti istifa etti.

43.Fransa cumhurbaşkanı Paris’te mis gibi oturuyordu, durup dururken Ankara’ya gelmeye niyet etti, gelmeden üç gün önce sevgilisiyle yakalandı, first lady hastanelik oldu, ayrıldılar.

44.Başbakanımız Ukrayna devlet başkanını Ankara’da ağırladı, Ukrayna’da iç savaş çıktı, Ukrayna devlet başkanı canını kurtarmak için Rusya’ya kaçtı.

45.İtalya büyükelçisi, ülkesinin reklamı için Michael Schumacher’in kullandığı ilk Ferrari’yi Ankara’ya getirdi, sergiledi, bir ay geçti geçmedi, Michael Schumacher kafasını kayaya vurdu, hâlâ komada…

46.İngiltere Kraliçesi bizim cumhurbaşkanına şövalye madalyası taktı, İngiliz halkı Avrupa Birliği’ni terk etti.

Galiba üç sene önceydi, cumhurbaşkanımızın Hollanda’ya gideceği açıklandı, Hollanda prensi çığ altında kaldı, bitkisel hayata girdi, cumhurbaşkanımız Hollanda’ya ayak bastı, Hollanda hükümeti istifa etti, Hollanda kraliçesi iade-i ziyarete geldi, bizim cumhurbaşkanına Hollanda Aslanı madalyası taktı, prens öldü, kraliçe tahtı bıraktı.

Ve dün… Hollanda hükümeti, bizim dışişleri bakanının uçağının Hollanda’ya inişine izin vermedi.
*
Hakikaten çok ayıp ettiler ama…
Maaşallah dediğimiz üç gün yaşıyor birader, naapsalardı yani!

SAADET PARTİSİ DOSYASI : CIA, NECMETTİN ERBAKAN’A BOYUN EĞDİREMEDİ AMA EĞİLENLER AK PARTİ’Yİ K URDU /// İŞTE ERBAKAN VE 28 ŞUBAT


28 Şubat hâlâ iktidarda

Yıl,1993.
Güneydoğu’da uzun yıllar görev yapan emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever, kimi faili meçhul cinayetler konusunda bana özel bilgi veriyordu. Aydınlık gazetesindeki köşemde bunları isim vermeden yazıyordum. Çok geçmedi…
Ersever ve iki arkadaşı kaçırılıp öldürüldü.
Aydınlık gazetesini arayan kişi, “Ersever’i infaz ettik. Sıra Soner’de” deyip telefonu kapattı. Ardından adresime postadan Ersever’in nüfus kağıdını gönderdiler.
Sıra bende miydi?..
Ankara’dan kaçtım…
Saklandığım yerde boş oturamazdım; “Erbakan” kitabını yazdım. Bir yıl sonra kitap “Hangi Erbakan” adıyla çıktı.
Yıl, 2011.
Silivri Cezaevi’ne atılalı henüz 15 gün geçti; Necmettin Erbakan 27 Şubat’ta vefat etti. Koğuşta televizyondan dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları ve diğer AKP’li politikacıların Erbakan ardından dizdiği methiyeleri seyrettim.
Tarih, bahtsızların bilimidir. Erbakan siyasal yaşamı boyunca itilerek, bastırılarak, eziyet edilerek ve arkadan hançerlenerek yalnızlığa terk edilmiş bir politikacıydı.
AKP’lilerin Erbakan’ı öven sözlerine karşılık koğuşta “söylesenize, ‘o kimsenin hizmetine girmedi’ desenize” diye bağırdığımı anımsıyorum!
Sesimi kim duyabilirdi?..
Hakikatin başka kalıplara sokularak tanınmaz hale getirilmesine karşı çıkmalıydım.
Yazdığım kitapta Erbakan’ın yaşamını 1993 yılına kadar getirmiştim. Şimdi, Silivri zindanında hayatının sonuna kadar olan bölümünü de yazmalıydım.
AKP’liler gerçeği söylemiyordu çünkü…

CIA-Erbakan ilişkisi

Yıl, 1989.
Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla Soğuk Savaş bitti.
Sovyetler Birliği dağıldı.
CIA, başta Kafkasya ve Balkanlar olmak üzere Müslüman ülkelere “Ilımlı İslam” teorisiyle girme stratejisini hayata geçirdi.
Soğuk Savaş döneminden ilişkisi olduğu FETÖ’yü bu bölgelere bu amaçla soktu.
O yıllarda… Türkiye ekonomik ve siyasi krizlerle uğraşıyordu. PKK terörü artmıştı. Devlet içinde Susurluk benzeri çeteler oluşmuştu. Faili meçhul suikastlar oluyordu.
Halk yoksullaşmıştı. Yolsuzluk, gelir dağılımı adaletsizliği, enflasyon, faizler tarihi zirvedeydi.
Tüm bunlar Özal’ın getirdiği -ABD patentli- neoliberalizmin sonuçlarıydı.
O süreçte iki partinin şansı vardı: SHP ve RP.
1989 yerel seçiminde büyük başarı sağlayan SHP, kısa sürede belediyelerdeki -rüşvet gibi- başarısızlıklarla umut olmaktan çıktı. RP’nin ise yıldızı parlıyordu…
Bunu kavrayıp kitap yazan tek ben değildim kuşkusuz! Graham Fuller gibi “Ilımlı İslam” taraftarı CIA ajanları, Harry Cole ya da Eugene Zajac gibi ABD diplomatları RP ile ilişki kurdu.
O dönem partinin dışişleri sorumlusu Abdullah Gül, Erbakan’ı -1992 ve 1994’te- ABD’ye götürdü. Öyle ki… 1994 yılının ilk dokuz ayında RP ile ABD’liler arasında 15 görüşme yapıldı. Büyükelçilikte RP’liler ile temas kurmak için Dean Deal adlı -muhtemelen CIA ajanı- görevlendirildi.
Ankara’ya ziyarete gelen CIA Başkanı John Deutch Erbakan’la da görüştü.
Wikileaks sızıntılarında Amerikalı diplomatlar, RP’den “Kürt sorununu çözecek parti” diye bahsediyordu. Dillerindeki “hoca” gitmiş “profesör” gelmişti; Erbakan’a yeni imaj çiziliyordu. Ve:
21 Aralık 1995 genel seçiminden RP yüzde 21.4 ile birinci parti olarak çıktı. Erbakan başbakan olacak mıydı?
Bu sorunun yanıtı, Müslüman ülkelerde İran ile nüfuz kavgası veren ABD için de riskler taşıyordu. Erbakan’a güvenebilir miydiler?..

Neoliberal-Takiye

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Peter Tarnoff Türkiye’ye geldi; Erbakan’ın evinde görüşme yapıldı. Çıkarken medya önünde Erbakan’ın elini sıkıp, “sizinle çalışmak zevk olacak” dedi.
ABD, Erbakan’a şans verecekti.
BOP’un Ilımlı İslam lideri yapacaklardı. Ama…
Milliciliği değil, küreselleşmeyi seçecekti…
İslam Ortak Pazarı gibi projeleri unutacaktı…
Kamu korumacılığını değil, özelleştirmeyi savunacaktı…
Sıkı kemer sıkma politikalarını uygulayacaktı…
O sığ emperyalizm laflarını etmeyip İsrail ve ABD ile dost olacaktı…
Erbakan başbakanlık koltuğuna oturdu.
Ve bu emperyalist dayatmaların hiçbirini yapmadı! Aksine…
Kamu çalışanına yüzde 50 ve asgari ücrete yüzde 70 zam yaptı.
Tarımsal Destekleme Fonu’nu ve esnafa verilen teşvikleri artırdı.
Bankaların repo oranlarını düşürdü. “Havuz” sistemiyle özel bankaların kamuyu sömürmesinin önüne geçmeye çalıştı.
Hele dış politika… İlk yurtdışı gezisini ABD’nin baş düşmanı İran’a gerçekleştirip 23 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması yaptı. Müslüman D-8’lerin kurulmasına öncü oldu. Uzatmayayım…
Sonra ne oldu?
Kültürel sorunlar, ekonomik ve siyasi gündemin önüne geçti.
Ardından… 28 Şubat oldu.
Ardından… RP’de “Yenilikçiler” diye Erbakan’a karşı çıkan bir ekip doğdu. Bunlar sonra -Erbakan’ın deyimiyle arka kapıdan kaçanlar partisi- AKP’yi kurdular.
Erbakan’ın yapmak istemediklerini yapmak için -kısa dönem Erbakan’ın arkasında olan ABD ile İsrail lobisi tarafından- iktidara getirildiler. CIA ürünü FETÖ ile bu amaçla ittifak yaptılar.
Bugün “28 Şubat mağduruyuz” diye hiç söylenmesinler.
28 Şubat doğumludurlar!
Siyasi, ekonomik ve dış politika alanında 28 Şubat hâlâ iktidardadır!
Öyle bağlanmışlar ki…
FETÖ’den darbe yemelerine rağmen hâlâ ABD’nin gözüne bakmaktadırlar!

TURİZM DOSYASI : AK PARTİ DÖNEMİNDE TURİZM BU HALDE /// TARİH : 16.02.2017 /// YER : İzmir Adnan M enderes Havalimanı Dış Hatlar Terminali


FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ VE AK PARTİ İLİŞKİLERİ NE DURUMDA /// HATIRLAYALIM


YILMAZ ÖZDİL : Hayır diyenlere rabbim şahit…

"Cemaatin ileri gelenleri, mensupları bugüne kadar ne getirdiler de bunu geri gönderdim, yapabileceğim ne varsa yaptım, rabbim şahittir, ne istediniz de alamadınız" diyen kimdi? Asrın liderimiz.

Akp iktidara gelir gelmez "yurtdışındaki cemaat okullarını destekleyeceksiniz, ziyaret edeceksiniz, elçiliklerdeki resmi törenlere davet edeceksiniz" diye genelge yayınlayan kimdi? Abdullah Gül.

İktidara gelir gelmez 23 Nisan’a alternatif olarak feto’nun Türkçe olimpiyatlarını kutlamaya başlayan, hatta ilk olimpiyatı kendi himayesinde yaptırarak, "milyonlarca insan şu anda gözyaşı dökerek bizi izliyor, bunların arasında birisi var ki, gurbette tek başına hüzünle bizi seyrediyor, televizyon başında bizi izleyen o güzel insana teşekkür borcum var" diyen kimdi? Bülent Arınç.

"Türkçe sevgi dilidir, barış dilidir, Yunus’un dilidir, Mevlana’nın dilidir, aç herkese sineni aç, onun gibi ilaç diyen fethullah gülen hocaefendinin dilidir" diyen kimdi? Binali Yıldırım.

Cemaatin hedefleriyle Türkiye’nin hedeflerinin "tamamen örtüştüğünü" söyleyen kimdi? Ahmet Davutoğlu.

"Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış filan, bunlar kargaları bile güldürür" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Hüseyin Çelik.

"Bu yolu açan, bu ateşi yakan, bu fikri veren muhterem fethullah gülen hocaefendiye gönül dolusu saygılar gönderiyorum, kendisine çete diye hitap edilmesi büyük haksızlıktır, vicdansızlıktır" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Bekir Bozdağ.

Cemaat hakkında "faaliyetlerinin daha fazla arttırılması, daha yaygın hale getirilmesi, vatanseverlik görevidir" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Numan Kurtulmuş.

Cemaate yönelik suçlamalar hakkında "aynen 28 Şubat gibi, aynen 12 Eylül öncesi gibi senaryodur, derin devlet harekete geçti, cemaati döverek, cemaate saldırarak Türkiye’nin değişim yönünü etkilemeye çalışıyorlar" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Süleyman Soylu.

Cemaati savunarak "insan merkezli bir hizmeti esas alan insanlara ‘hizmetlerinizi durdurun’ denir mi, aksine, teşvik edilir, desteklenir, elden ne geliyorsa o katkı sağlanır, bu gerçeği görememek ferasetsizliktir" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Faruk Çelik.

Feto’ya yönelik suçlamalar hakkında "şiddetle kınıyorum, daha ağır kelime kullanmamak için kendimi zor tutuyorum, hayatı insanlığa hizmetle geçmiş bir büyük zat için suçlamalarda bulunmak, son derece çirkindir, kara lekedir, fethullah gülen hocaefendi hayatının her döneminde tertemiz kalmış bir kişidir, kendisine şükran borçluyuz" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Recep Akdağ.

Feto için "gönül dünyalarını imar eden, bu hizmetlere öncülük eden, gurbetten sılaya gelme özlemi çeken büyüğümüze saygı ve şükran hislerimi ifade ediyorum" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Suat Kılıç.

"fethullah gülen hocaefendi son 1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir, evrensel Türk rönesansını başlatan Türk mucizesidir, Shakespeare gibi evrenseldir, ona düşmanlık edenlerin utanması gerekir" diyen kimdi? Akp milletvekili Hüseyin Kocabıyık.

"Vicdanlı bir insan olarak diyorum ki, bu hizmetlerin durdurulmasını isteyeceğinize, gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz" diyen kimdi? Akp milletvekili Ahmet Gündoğdu.

Fethullah’a Feto diyenleri azarlayarak, "terbiyeni takın, Fethullah Gülen’e feto diyemezsin, özür dile" diyen kimdi? Melih Gökçek.

"fethullah gülen vatan hasretiyle dışarda yaşıyor, ona karşı yapılanlar cezasız kalmayacak" diyen, "fethullah gülen hareketine yönelik düşmanca tavırları hiçbir vicdan sahibi onaylamaz" diyen, "benim ümidim fethullah gülen okulları" diyen, "demokrasi kıvılcımı" diyen, "vizyoner lider" diyen, "Türkiye’nin övüncü" diyen, "hocaefendi barışçı, nazik, çok naif bir insan" diyen, "ceviz kadar beyni olanlar hocaefendinin büyüklüğünü anlayamaz" diyen kimdi? Yandaş medya.

MHP yöneticilerinin kumpas kasetleri piyasaya servis edildiğinde, Devlet Bahçeli feto’yu suçladığında, feto’ya toz kondurmayarak… "MHP’nin fethullah hocaefendiye saldırısı, bana göre ihanet derecesindedir, hiç ahlaki değil, çok çirkin bir şey, yani hocaefendi işi gücü bırakmış da MHP’yle mi uğraşıyor, bir defa onun bulunduğu makam böyle bir şeye müsaade etmez, onun meşgalesi böyle bir şeye müsaade etmez, çok çok çirkin, çok ayıp bir şey, ben bunu ihanet derecesinde kınıyorum" diyen kimdi? Asrın liderimiz.

Şimdi ne diyor?

"Hayır diyenler aslında 15 Temmuz’un yanındadır" diyor.

Hepimizin komple ahmak olduğunu bile varsaysak… "Aslında" kimlerin kimin "yanında" olduğuna "rabbim şahit" değil miydi yahu?

MİLLİ GÖRÜŞ DOSYASI : BİR MİLLİ GÖRÜŞÇÜ’NÜN (ABDÜLMECİT YÜCEL) PENCERESİNDEN AK PART İ VE MİLLİ GÖRÜŞ TARİHİ


Koca Yürekli Dava Adamı

MTTB, Akıncılar, Milli Selamet Partisi, ev sohbetleri, akşam toplantıları, eylemler, çalışmalar, teşkilatlanmalar… 1980 Darbesi’nin ardından muhafazakâr camiadaki hemen her ismin aşina olduğu gruplar ve olaylar bunlar. Derneklere, vakıflara, sosyal çalışmalara göz açtırılmayan o dönemde, bir grup insan Türkiye’nin en büyük siyasi hareketinin temelini attı. 1983’de kurulan Refah Partisi, ülkedeki mevcut siyasal durum nedeniyle mümkün olandan daha fazla cesaret ve daha fazla çabayla ayakları üzerinde durabiliyordu. Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının olağanüstü çabaları neticesinde parti başarı üstüne başarı sağladı. Tabii Abdülmecit Yücel’inki gibi göz yaşartıcı hikâyeler eşliğinde.

Yıl 1985. 12 Eylül darbesinin ardından kapatılan Milli Selamet Partisi’nin üyeleri, Refah Partisi’ni yeni kurmuş. Fakat Milli Güvenlik Konseyi’nin vetoları nedeniyle yönetici kadro partide görev alamıyor. Buna rağmen geri kalan üyelerin hepsi, halkı bu yeni partiyle tanıştırma gayretinde. Seçimlere katılabilmek için hızla teşkilatlanmaları lazım. Maddi-manevi sayısız sıkıntıya rağmen çalışmaya başlıyorlar. 19 ilçenin henüz sadece 8’inde teşkilat kurulmuş. Bu nedenle her gün farklı bir bölgede, farklı arayışlar içindeler. O dönem partinin İstanbul İl Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel hikâyesinin önemli dönemeçleri de bu yıllarda yaşanıyor. Bu süreç içinde sayısız fedakârlıklar yapılıyor. “Dava”yı omuzlayan bu insanların azmi de hâlâ zihinlerden çıkmıyor.

DAVANIN MAYASINDA VAR

Abdülmecit Yücel, o günkü çalışmalarıyla hâlâ akıllara gelen, dönemin simge isimlerden biri. Yücel’i tüm arkadaşları dava için kendi acısını hiçe sayan, hayatını ortaya koyan bir adam olarak tanımlıyor. Onun hikâyesini geçtiğimiz hafta haberleştirilen bir video sayesinde yeniden hatırladık. 1993 tarihli videoda, o tarihte henüz Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Abdülmecit Bey’i anlatıyor. Gelin biz de hikâyeye önce Erdoğan’ın gözüyle tanık olalım:

“Sene 1985. İstanbul’da İl başkanlığı görevine getirildim. İstanbul’un 19 ilçesi vardı fakat kurulan parti teşkilatı sayısı 8 idi. Yoğun bir gayretle, 3 ay içerisinde 19 ilçenin tümünde teşkilatlarımızı kurduk. Her akşam 18 ile 22 arasında açık olacak diye karar aldık. Bu kararı il merkezinden telefonlarla sürekli kontrol ediyorduk. Bir akşam, nöbetler ne durumdadır diye il merkezine uğradım. Dediler ki, Şişli cevap vermiyor. Bunun üzerine nöbetçi arkadaşıma dedim ki, sen aramaya devam et, ben de bir arabaya atlayıp bakayım. Gittim ki, kapı açıldı. O zaman kapıda, ismen henüz tanımadığım, gözleri yaşlı bir kardeşimiz vardı. ‘Niye ağlıyorsun?’ diye sordum. ‘Biraz kederlendim başkanım’ dedi. ‘Ya hu neyin var, belki ben yardımcı olabilirim’ dedim, ‘Biraz kederlendim başkanım, hiçbir derdim yok’ dedi. ‘Peki, telefon cevap mı vermiyordu’ dedim, “Başkanım bir işim vardı, onun için yarım saat geç açtım teşkilatı’ dedi. İşte bu ağlayan kardeşimiz, bana ağlama gerekçesini açıklamayan bu kardeşimiz, Abdülmecit kardeşimizdi. Ertesi sabah ağlamanın gerekçesini öğrendim. Meğerse Abdülmecit kardeşimin refikası doğum esnasında şehit olmuş. O da yavrusunu yengesine teslim etmiş. Hanımını da hastanenin morguna indirmiş. Nöbetim var diyerek koşarak nöbete gelmiş. Değerli kardeşlerim, bu davanın mayasında Abdülmecitlerin bu imanı var.”

İLÇE İLÇE GEZİP TEŞKİLAT KURDUK

Erdoğan’ın teşkilata örnek olarak anlattığı bu hikâyenin kahramanı olan Yücel’in hayat hikâyesi hayli ilginç. 1985’den sonra Abdülmecit Yücel’le beraber Şişli İlçe Başkanlığı’nın çalışmalarında bulunan ağabeyi Sami Yücel de o günleri “dava için çalıştık” sözleriyle özetliyor. “Tayyip Bey’in de teşvikiyle eksik teşkilatları kurmak için çabalıyorduk” diyen Yücel, o günlerde yaşananları şöyle anlatıyor:

“Şu anda AK Parti İstanbul Milletvekilimiz olan Ekrem Erdem, Şişli İlçe Başkanımızdı. Naci Çelik, Mukadder Başeğmez, Mehmet Ali Battal, Yusuf Tülün ile Şişli İlçe Teşkilatı’nı bizim evimizde kurmaya niyetlendik. Ne binamız, ne de bir ofisimiz vardı. Toplantıları Naci Çelik’in ofisinde yapardık. Bizler de oraya sürekli demlik demlik çay taşırdık. Tayyip Bey o günlerde de gelirdi ilçe teşkilatına. Nizam Yayınları’nın sahibi olan Ahmet Ercan Gerçek de maddi-manevi yanımızdaydı. Daha sonra Mecidiyeköy’de bir yer kiralandı. Ardından da ilçe ilçe gezdik. Adalar, Şile, Şişli hatta Edirne… Buralarda teşkilatı kuracak kimseler bulmaya ve onlara yardım etmeye gidiyorduk. Darbe nedeniyle insanlar siyasetten uzak duruyordu. Bir kişinin iki ilçeye başkanlık ettiği dönemler yaşanmıştı. Yeter ki daha çok insana anlatalım derdimizi diye düşünürdük.”

Abdülmecit Bey’in kardeşi Siyami Yücel ise, “O yıllar benim çocukluğuma denk geliyor. Bizler evde demlenmiş çayı götürüp ikram edebilme telaşesindeydik. Harçlıkları toplayıp tutulan otobüslerle Ankara’ya kongreye giderdik. Şimdi o günleri düşününce aklıma bir grup yiğit insan geliyor” diyor.

KOŞARAK GÖREVE GİTTİ

Abdülmecit Yücel’in eşi vefat ettikten sonra bebeğini teslim alan yengesi Cemile Yücel de olayların birinci elden şahidi. Yücel, yaşananları şu sözlerle anlatıyor:

“Abdülmecit’in eşi rahatsızdı ama yine de teşkilatı kurmak için Edirne’ye gitti. Bir gün sonra da eşini hastaneye kaldırdık. Doğumdan sonra eltimi kaybettik. Elime kızı Sümeyye’yi verdi, koşarak gitti. Nereye gittiğini bile anlamadım o an. Meğer görev yerine gitmiş.”

DEMİREL’İN KALESİNİ DÜŞÜRDÜ

Abdülmecit Yücel, bu hadiseden kısa bir süre sonra Isparta’ya taşınır. Mücadele ve fedakârlıkla dolu ömrünün diğer bir kısmı da burada geçer. Yücel’in arkadaşlarından olan AK Parti İstanbul Milletvekili Ekrem Erdem de, “Abdülmecit’in niyeti, Isparta’ya gidip Demirel’in kalesini düşürmekti” diyor. Yücel, Refah Partisi’nin Isparta İl Teşkilatı’nın kurulmasında büyük rol oynar. Kızı ve yeni eşiyle yerleştiği Isparta’da yeni bir hayat kurar. Ardından diğer kızı Betül dünyaya gelir. Parti çalışmalarında hızla yükselir ve Ege Bölge Müfettişi olur. Sık sık İstanbul’a gelmekte, teşkilatlanma modelini Ege’ye taşımaya çalışmaktadır. Çalışmaları neticesinde gerçekten de Demirel’in kalesi düşer ve bir süre sonra Isparta Belediye Başkanı DYP’den istifa ederek Refah Partisi’ne geçer. Yücel, 1992’de yine İstanbul’daki bir parti çalışmasına katılmak üzere beş arkadaşıyla Isparta’dan yola çıkar. Ancak Kütahya civarında gerçekleşen bir trafik kazasında hayatını kaybeder.

‘BİZİ BU GÜNLERE GETİREN AŞK’

Gerçek Hayat’ın eski yazı işleri müdürlerinden Faruk Yücel’in de amcası olan Abdülmecit Yücel’in hikâyesinin hâlâ insanları etkilemesi ancak samimiyetle açıklanabilir. O yıllarda Yücel’in arkadaşı olan, şu an aktif siyasetin içindeki sayısız isim hâlâ yaşananları teşkilatlarda, arkadaş sohbetlerinde, gençlere yönelik çalışmalarda anlatıyor. AK Parti’nin 15 yıllık iktidarının temelinde Abdülmecit Yücel ve arkadaşlarının gösterdiği çalışma azminin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yani Erdoğan’ın söylediği gibi, “Bu davanın mayasında evladını, eşini, çoluğunu, çocuğunu evinde bırakıp, adeta bir sefere gidercesine yola çıkan yiğitlerin inancı var, aşkı var, heyecanı var. İşte bu aşk, bu heyecandır bizi bugünlere getiren.”

***

Babamızı hep kürsü de hatırlıyoruz

Abdülmecit Yücel’in iki kızı, anneleriyle beraber İstanbul’da yaşıyor. O günleri hem hüzün hem de mutlulukla anıyorlar. Sümeyye Yücel Aktaş, Betül Yücel ve anneleri Safiye Yücel’le o günleri konuştuk…

Babanızın parti içindeki konumu ve yaşananlar malum. Bu koşuşturma içinde onu görebiliyor muydunuz mesela?

Sümeyye Yücel Aktaş: Çocukluğuma dair anılarıma dönüp baktığımda aklıma gelenler; partiye dair toplantı ve kongre hazırlıkları sırasında koşturduğum koridorlar… Babamın eve geç saatte gelse de gönlümüzü almak için ellerinin dolu dolu oluşunu unutmuyorum.

Betül Yücel: Bir çocuk için parka gitmek, şarkı söylemek neyse partinin bir organizasyonuna katılmak, şiir ezberlemek, marş okumak oydu benim-bizim için. Babamı kürsüde hatırlıyorum özellikle. Annemi hatırladığım yerler ise kermesler.

Bildiğim kadarıyla Cumhurbaşkanımız da babanızla olan dostluğu nedeniyle hâlâ sizinle irtibat halinde… O size yaşananları nasıl anlatıyor?

Betül Yücel: Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda kendisi ve eşi Emine Hanım’la bir aile büyüğümüze ziyaret sırasında karşılaştık. Babamı anlatırken videodaki olayı onun ağzından bir kez daha dinlemek nasip oldu.

Sümeyye Yücel Aktaş: Doğrusu Cumhurbaşkanımız ile sürekli yüz yüze görüşmüyoruz. Ama babamın onda farklı bir yeri olduğunu biliyoruz. Yaşanılanları anlatarak babam ve bu yola hizmet etmiş kişilerle yaşadığı dönemi, davanın nasıl bugünlere geldiğini insanlara hatırlattığını düşünüyorum.

Malum videonun sosyal medyada yayılması üzerine neler hissettiniz?

Sümeyye Yücel Aktaş: Şaşkınlık, heyecan, hüzün gibi birçok duyguyu aynı anda yaşadım diyebilirim. Seneler sonra ismini bir haber vasıtasıyla olsa da görmek buruk bir sevinçti.

Betül Yücel: Şunu söyleyebilirim ki babamın toplantı konuşmaları ve vefatından sonra gerçekleşen kongre kaydı ondan kalan değerli şeyler bizim için. O kaseti kaç kez izledik bilmiyorum. Videoyu görünce genel yorumlardan çok onu tanıyan ve ona dair özel yorum yapan biri var mı diye baktım. Umduğum esas şey kendisine dair bilmediğim bir şeyler öğrenmek. Teşkilattan bir arkadaşı yıllar sonra görüştüğümüzde kızdığında nasıl davrandığını anlatmıştı mesela. Bu benim için çok değerliydi.

34 YILA SIĞAN KOCAMAN BİR HAYAT

Konuşulanlar sizi şaşırttı mı?

Sümeyye Yücel Aktaş: Dönemin zorluklarını yaşayıp, her koşulda mücadele edenler ve benzer örnekleri yaşayıp görenler için şaşırtıcı olmasa da hepimiz için zorlular karşısında motive edici bir anı. Bazı insanlar için şaşırtıcı, bazı insanlar için tanıdık gelmesini de normal karşılıyorum.

Betül Yücel: Babamla ilgili anıları ve daha nicelerinin hikâyelerini dinleyerek büyüdük. İnanılan değerler için zaman, emek ve gerektiğinde daha fazlasını vermenin önemine gönülden inanıyoruz. Dünya hepimiz için bir imtihandan… Babam 34 yaşına anne, baba, eş, evlat acısı ve dava kaygısı sığdırdı.

Safiye Hanım, siz Isparta’daki günlerine yakından şahit oldunuz. O günlere dair neler hatırlıyorsunuz? Yoğunluğun yanında ‘babalığı’nı nasıl götürüyordu?

Safiye Yücel: Isparta İl başkanlığında Gençlik Kolları Başkanı olarak görev yapıyordu. Onun teşkilat içinde çalışma temposu alışageldiğimiz bir durumdu. Kendisinden beklenen görevi hep tam yapma gayretinde oldu. Çocuklarla geçirdiği zamanları dolu dolu geçirmeye çalışır, ufak işleri dahi onlarla yapmayı önemserdi.

***

Temeli samimiyet olan bir dava

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anlattığı hikâyenin en önemli tanığı, dönemin Şişli İlçe Teşkilatı Başkanı olan, AK Parti İstanbul Milletvekili Ekrem Erdem. O günlerde teşkilatları büyük zorluklarla kurduklarını anlatan Erdem, bir ilçe binalarının dahi olmadığını, arkadaşları Naci Çelik’in dükkânında toplandıklarını söyleyerek şunları anlatıyor:

“Okmeydanı’nda Naci Çelik’in dükkânında toplanmaya başladık. Çerçevesi var camı yok. Oralara biz plastik, branda çiviledik. Oraya iki arkadaşımız çay getirirdi. Ama tabi o çayın kıymetini şimdiki gençler anlamaz. Getiren de Abdülmecit Yücel’le abisi Sami Yücel’di. Ardından bir bina bulduk, yerleştik. Saat 22.00’ye dek nöbetler olurdu. Bir gün bir arkadaş arayıp Abdülmecit’in eşini doğum sırasında kaybettiğini haber verdi. Ben de herkese haber verdim. Ertesi sabah cenazeden sonra biz yine ilçeye geldik. Baktım Abdülmecit orada. ‘Ne yapıyorsun burada’ dedim, ‘sen evine git’ diyorum. Yok diyor, benim nöbetim var.”

DESTANSI BİR MÜCADELE

“Biz ne zaman Abdülmecit’i ansak gözlerimiz dolar” diyen Erdem, Yücel’i “bir dava adamı” olarak tanımlıyor. Yücel’in Isparta’da da yoğun biçimde çalıştığını anlatan Erdem şunları ifade ediyor:

“O gün için Isparta Refah Partisi için çok zor bir yerdi. Ancak Abdülmecit’in samimi çalışmaları neticesinde her şey değişti. Dönemin Isparta Belediye Başkanı partisinden istifa edip, Refah Partisi’ne geçti. Altan Raşit Civan’dan bahsediyorum. Çok destansı bir mücadele verdik biz o zaman. Ufukta başkanlık yok, milletvekilliği yok, meclis üyeliği yok… Bunlar hayalimizde bile yok. Ama bir dava şuuruyla çalışıyoruz. Bir adanmışlık vardı. Bu adanmışlık bizi bugünlere kadar getirdi.”

BİZ GÜZEL İNSANLARLA ÇALIŞTIK

Başka bir arkadaşımız daha vardı: Mustafa Fidan. Genç yaşta kansere yakalandı. Rahatsızlığına rağmen en çok çalışanımız oydu. Doktorlar artık yapacak bir şey yok dediklerinde ise bana geldi, ‘Başkanım hakkınızı helal edin, izniniz olursa ben Suşehri’ne, memleketime gidip orada teşkilatlanma yapmak istiyorum’ dedi. Yani o durumdayken bile bu dava için bir şeyler yapmak istiyordu. Biz inanın güzel insanlarla çalıştık. Bu dönemlerin simge ismi de bizim için Abdülmecit Yücel’dir. O gün yüzde 4 oyumuz vardı. Ufukta bir iktidar da yoktu. Ama şimdi iktidar partisiyiz. 15 yıldır devam eden bir başarı. AK Parti’nin temelinde böyle bir samimiyet olmasaydı gücünü muhafaza edemezdi.”

***

‘Size acıyorum çocuklar, ne işiniz var Refah Partisi’nde’

O günlerde Refah Partisi’nin İstanbul İl Başkan Yardımcılığı yapan Necdet Külünk de teşkilatlanma aşamasındaki tüm çalışmalarda bulunan isimlerden. Külünk, neler yaşandığını net bir biçimde aktarıyor:

“12 Eylül 1980 darbesinden bir gün sonra, 13 Eylül’de o dönem Milli Selamet Partisi’nin gençlik kolları başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’la ikinci başkan olan ben bir araya geldik. Doktor Akif Çamlı’nın evindeki bu toplantıda ortak bir karar aldık: Ekibi dağıtmayacağız dedik. Stratejimiz ev sohbetleri. Bir şekilde bu sohbetlerle işleri yürütecektik. Avukat Ahmet Tekdal’ın başkanlığında Refah Partisi’ni kurduk. İstanbul İl Başkanı da Kahraman Emmioğlu oldu. Kahraman Bey bir süre sonra yorulduğunu söyledi. Erbakan’a, ‘Tayyip Bey bu işi götürür, her şeyine ben kefilim’ dedi. Tayyip Bey de beni arayarak, ‘Seni de teşkilatlanma başkanı olarak yanımda görmek istiyorum’ dedi. Biz hep beraber kolları sıvadık. Yoğun bir tempoda çalışıyoruz. Bir gün icra toplantısında, ben teşkilatlarımızı en azından geceleri açık tutalım dedim. Biz ilden tüm ilçeleri arayarak bir vukuat olup olmadığını böylece öğrenecektik. Yine benim nöbette olduğum bir gün Şişli İlçe Teşkilatı cevap vermedi telefonlara. Yaklaşık 40 dakika sonra Abdülmecit Yücel açtı telefonu. ‘Abdülmecit neden geç kaldın?’ diye sordum. ‘Başkanım hanımım doğum esnasında vefat etti. Onu hastanenin morguna yerleştirdim. Bebeği de teslim ettim. Sonra da teşkilata geldim’ dedi. O bunları söyleyince o bir taraftan ben bir taraftan ağlamaya başladık. Abdülmecit bana hâlâ, ‘Hakkınızı helal eder misiniz’ diyor. Orada belki beş dakika kalakaldık ikimiz de

HEDEFLERİ ÇOK YÜKSEK

Abdülmecit, bir süre sonra il başkanlığında yanımıza geldi. Tayyip Bey’in odasındaydık. Bize, ‘Isparta’ya yerleşmek istiyorum. Süleyman Demirel’in kalesini düşürmek istiyorum’ dedi. Hedefe bakar mısınız? Diş teknisyeniydi, Isparta’da işini de kurdu. Orada öyle yoğun bir parti çalışması yaptı ki Isparta Belediye Başkanı arkadaşımız kendi partisinden ayrılıp Refah Partisi’ne geçti. Özetle hakikaten Abdülmecit, Demirel’in kalesini düşürdü.

HÂLÂ TANINAN BİR HOCA

1983 yılında Tayyip Bey’le şöyle akitleştik, ‘Biz parti yüzde 10 barajını aşmadan hiçbir yeri talep etmeyelim. Ne milletvekilliği ne de belediye başkanlığı’. Biz teşkilatlanmayla ilgiledik, ev sohbetleri, toplantılar, koşuşturmayla geçti günlerimiz. Gel zaman git zaman bir gün çalışmalar için koştururken, o dönemde büyük bir caminin imamı olan bir hocamıza rastladık. Adını vermek istemiyorum. Sabah namazının ardında, Karaköy’de Faysal Finans’ın önündeydik. ‘Hayrola çocuklar burada ne işiniz var?’ dedi. Biz de o dönemde Beyoğlu’na teşkilatı kuracak adam arıyorduk. Perşembe Pazarı’nda birileriyle görüşeceğimizi söyledik. Bize aynen şöyle söyledi, ‘Size acıyorum çocuklar, Anavatan Partisi gibi parti varken neden Refah Partisi’nde siyaset yapıyorsunuz’. Boynumuzu büktü bizim. Ama onu Allah’a havale ediyorum. Hâlâ yaşayan bir hocadır kendisi.”

***

Partiye katılacak insan bulamıyorduk

O günlerin başka bir şahidi de Yalçın Özer. Refah Partisi Şişli ilçe Teşkilatı’nda çalışan Yalçın Özer bugünde AK Parti Şişli İlçe Başkan Yardımcısı. “1983 yılında kurulan Refah Partisi’nin Şişli ilçe teşkilatını oluşturmak için çok büyük gayretler sarf ettik” diyen Özer, yönetim kurulunu oluşturabilmek için 14 kişiyi dahi bulmakta zorlandıklarını ifade ediyor. Özer şunları anlatıyor:

“1980 ihtilalinden sonra kimse partide görev almak istemiyordu. Şişli ilçe başkanlığına Ekrem Erdem Bey getirildi. Toplantılar esnasında Abdülmecit Yücel kardeşimizi tanıdık. 1985 yılında Mecidiyeköy’de yeni bir ilçe merkezine taşındık. Artık kendimize ait bir ilçe merkezimiz vardı. Partide nöbetler tutuyorduk. Abdülmecit’in nöbetine denk gelen bir günde hanımı doğum esnasında vefat ediyor. Ben partinin idare amiri idim. Akşam ilçe merkezinde karşımda Abdülmecit Yücel’i görünce şaşırdım. ‘Kardeşim eşin vefat etti, başsağlığına gelen olur. Sen hemen eve git’ dedim. ‘Yok abi ben nöbetimi tutacağım’ dedi. Bu durumu ilçe başkanımız Ekrem Erdem’e bildirdim. Bu fedakârlık dalga dalga bütün teşkilatlara yayıldı. İl Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan Bey’e de bu durum bildirilmişti. Artık toplantılarda bu hadise hep örnek olarak anlatılmaya başladı.”

***

Fedakârlığın sembolü oldu

Mehmet Kaya, hem 80’li yıllarda Refah Partisi’nin teşkilatında görev yapmış, hem de Abdülmecit Yücel’in yakın arkadaşı olan bir isim. Kaya, 80’li yılları “düşünce dünyamızda ideallerimizin oluşmaya başladığı yıllar ilginç dönemler” olarak tanımlıyor. Kaya arkadaşıyla yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor:

“Abdülmecit ve diğer arkadaşlarla birlikte böyle ilginç ve zor dönemleri birlikte yaşadık. O dönem Şişli Akıncılar Derneği’nin faaliyetlerine katılıyorduk. Camiye gittiğimizde müezzinliği Abdülmecit yapardı. Davudi bir sesi vardı, duygu yüklüydü. Mahallemizdeki gençlerin Abdülmecit Abisi olmuştu kısa sürede. Abdülmecit diyordu ki eğer biz Müslümanlığımızın gereğini yerine getirmezsek, kim getirecek? Onu farklı kılan bu irade ve kararlılık idi. İkimizde yakın dönemlerde askere gittik. Görev dönemimizde 12 Eylül 1980 asker darbesi oldu. Döndüğümüzde dernekler, vakıflar ve partilerin faaliyetleri yasaklanmıştı. Yeni kurulmuş olan Refah Partisi’nin faaliyetlerine katıldı. Şişli teşkilatında görev aldı. Tüm arkadaşlar canla başla çalışıyordu. Birimizin yaptığı fedakârlık diğerlerini daha fazlasını yapmaya teşvik ediyordu. Eşinin doğumunda Abdülmecit bu örnekliği ve fedakârlığı zirveye taşıdı. O fedakârlıklarımızın sembolü oldu.’’

***

Hikâyesi dilden dile dolaştı

1985 yılında Refah Partisi’nin teşkilatlanma çalışmalarında aktif rol alan isimlerden biri de Hikmet Şen. Üsküdar İlçe Teşkilatı’nın kurucularından olan Şen, Abdülmecit Yücel’in hikâyesinin yıllardır teşkilatlarda dilden dile dolaştığını anlatıyor:

“Ben Refah Partisi’nde kapatılana dek çeşitli görevlerde bulundum. Parti, ilk yıllarda hanım üye kabulünde çok istekli değildi. Ancak rahmetli Necmettin Erbakan hocamızın talimatı ile hanımlar komisyonu kurulması hususunu Recep Tayyip Erdoğan Bey’in il başkanı olarak çok sıkı takip ediyordu. Üsküdar’da ilk hanımlar komisyonu eşim Sevgi Şen’in yardımıyla kurduk ve yönetime İlk hanım Komisyonu sorumlusu acizane ben oldum. Bu durum, arkadaşlar arasında KKK (Kadın Kuvvetleri Komutanı) olarak esprilere konu olmuştu.

‘SİZLERİ AİLEMDEN ÇOK SEVİYORUM’

İlçe muhasipliği yaptığım dönemlerde Abdülmecid Yücel’in hikâyesi anlatılırdı hep. Bu hikâye hepimiz için çok etkili bir moral kaynağı olmuştur. İl idare amiri rahmetli Ahmet Cengiz Arancı’nın, bu hikâyeyi anlattıktan sonra bize dönerek ‘Allah için sizleri eşimden çocuklarımdan çok seviyorum’ demesi de hiç aklımdan çıkmaz. Rahmetli Abdülmecit Yücel’in hikâyesinin bir benzeri de benim başımdan geçti. Babam akciğer kanseriydi ve uzun müddet yoğun bakımda kalmıştı, oksijen tüpüne bağlı yaşıyordu. Rutin kontrol için hastaneye gittik. Akşam olunca izin alıp ilçedeki haftalık yönetim kurulu toplantısına gittim. Gece toplantısı esnasında yönetim kurulu başkanımız Mehmet Bingöl, ‘Hikmetçiğim, baban ağırlaşmış sen eve git’ dedi. Anlamıştım. Eve geldiğimde babam ölmüştü.

Dediğim gibi, muhasiplik yaptım partide. Üye aidatlarını titizlikle takip ediyorduk. Bir akşam Ümraniye’de oturan inşaat işçileri bana aidatlarını verdiler. Fakat biliyordum ki belki de otobüs paralarını vermişlerdi ve yürüyerek gideceklerdi. Mustafa Aksoy ağabeye, ‘Bu arkadaşlardan aidat almasak mı?’ dedim. ‘Almalısın Hikmetçiğim, bereket bu gibi kişilerin verdiklerindedir’ dedi.”

AK PARTİ DOSYASI : DURMAK YOK !!! YOLA DEVAM :))


[status draft]

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// VİDEO : FETÖ ÖRGÜTÜ VE AK PARTİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=mQqgvdaKTkc&feature=youtu.be

ÇOCUK HAKLARI DOSYASI : AK PARTİ ÇOCUKLARIMIZI KORUYAMAZ /// LÜTFEN ÇOCUKLARINIZI KORUYUN


NİHAT GENÇ : Cemaat’in abisinin çocuk tecavüzleri böyle kapatıldı

Kitabın çıkmış hikayeyi baştan sona anlatmışsın ama olsun kamuoyu bir daha benim sütunumda okur. Tabii Taner önce cemaatin resmi avukatlığını yapan CHP’li Atilla Kart okusun hikayeni… Cemaatin bu resmi avukatlarını Halk TV ekranına çıkartanlar okusun…

Adı: Taner Topsakal…

Meslekten atılalı 10 yılı geçiyor.

Hikayesini okumayı mide kaldırmıyor.

İnsanlık kaldırmıyor.

Hukuk kaldırmıyor.

Kendisi de bir zamanlar ‘cemaatçi’ tabir edilen bir polisti…

Bir cemaatçi rehber öğretmeni dokuz çocuğu hukuki terimle fiili livata suçuyla kıskıvrak yakaladı.

Başına gelmeyen kalmadı, sen misin yakalayan bir buçuk yıl hapis yatırdılar.

On yıldır bir iş güç sahibi olamadı…

Mesleğinde kalsaydı bugün III. Sınıf emniyet amiri olacaktı…

Onu meslekten kovanların bir kısmı hala görevinde, diğer kısmı FETÖ’den yakalandı ama hala maaşlarını hapiste bile almaya devam ediyor.

Taner Topsakal’ı hizmetçilik yapan eşi geçindiriyor.

Beş parasız hapis sonrası günlerinde bir de annesi öldü…

Ey ülkemin TV programcıları, ey senaristleri, bu akıl dışı insanlık ötesi ‘hikayelerini’ neden okumazsınız…

Anlat Taner, tane tane anlat…

Taner Topsakal: Anlattım ağbi, ‘FETÖ Sıfır’ı Tüketiyor’ kitabımda başımdan geçenleri…

-Bu kitabı nerden bulabilirim…

Taner Topsakal: Cemaat kitabı yasaklayıp kaldırdı ağbi, bulamazsın, belki bir arkadaşımızda varsa…

-Bana bir tane gönderebilir misiniz?

Taner Topsakal: Kitabı da oku, karşılaştır ağbi, ben sadece başlangıç olayını kısaca anlatayım…

-Hepsini anlat Taner?

Taner Topsakal: Sayfana sığmaz ağbi, giriş hikayesi yeter…

İNGİLİZ POLİSLER SUNUM YAPIYOR

-Bir özet geç, o zaman…

Taner Topsakal: Şöyle ağbi, meslekteyken görevimiz Cinsel suçlar… İngiltere’ye toplantıya gidiyoruz. Cinsel Suçların Soruşturulması Komisyonu var… İngiliz polisler sunumda bize şunları söylediler: İngiltere merkezli bir internet sitesi var… Bu internet sitesinin ana teması çocuk pornografisi… Resimler, videolar, iğrenç resimler… Ülkelerinde çok ağır suç… Yakalanan 15-20 yıldan aşağı kurtulamaz…

– Sonra…

Taner Topsakal: İşte bunları anlattılar. Toplam 22 ülkeden bu siteye giriş varmış. Söz konusu ülkelerle ilgili operasyon yaptıklarını, ancak bunlardan ikisine, biri Türkiye, operasyon yapamadıklarını anlattılar. Zoruma gitti. ‘Biz niye yapamıyoruz‘, dedik. ‘Bizim teknolojik altyapımızın, emniyetçi birikimimizin, Türkiye’de çocuk pornocularını yakalamaya yetmeyeceğini düşündüklerini’ söylediler…

-İngiliz polisler sizi aşağıladı mı?

Taner Topsakal: Yok ağbi, ağrımıza gitti, milli mesele yaptık, ‘biz bu operasyonu yapacağız’ dedik. O dönem İngilizlerin dediği kadar olmasa da geriydik biraz… Döndük Türkiye’ye ‘bilişim uzmanı’ aramaya başladık. Bilişim sektöründen profesyonel arkadaşlarımız vardı. Onlarla oturduk toplantılar yaptık. Bize… ‘Bu ICQ numarasına bir mesaj gönderin. Mesajı açtığı, okuduğu zaman bize mesaj düşecek. Oradan IP’sine ulaşabilirsiniz’ dedi…

-Film başladı yani…

SİSTEM KURULDU

Taner Topsakal: Nerden bilebilirdik, sonumuz başladı ağbi… Biz sistemi kurduk. Mesajı yolladık, beklemeye başladık. Açtı nihayet. IP numarası çıktı. Hemen servis sağlayıcısını tespit ettik. Ankara savcılıktan bir karar çıkarttık, servis sağlayıcısının bilgileri vermesini içeren bir yazı. Bilgileri aldık. Bursa’da bir telefon numarası çıktı. Telefonun sahibini de adresini de bulduk…

-Hatırladım, gazeteler televizyonlarda haberleri çıktı, o pornocu cemaatçi öğretmen olayı..

Taner Topsakal: Cemaatçi rehber öğretmen, adı: Özgen İmamoğlu isimli bir şahıs… Bakan adına bir görevlendirme ile 10 kişilik bir ekip olarak gittik Bursa’ya. Müdürümüzün adı Mutlu… Sıkı bir şekilde tembih etti. Çok hassas konu. Kimseye bahsedilmeyecek. Eşleriniz bile duymayacak. Bursa Emniyet müdürü Reşat Altay’dı. Ona da ne için geldiğimizi söylemedik, rahatsız bile oldu hatta.

-Eee sonra…

Taner Topsakal: Özgen İmamoğlu hakkında araştırma yapmaya koyulduk. Geçmişine baktık. Gördük ki cemaate bağlı bir okulda rehber öğretmenlik yapıyor. Daha önce Gaziantep’te zihinsel engelli çocuklarla ilgili bir devlet okulundaymış… Sonra bağlantılı olduğu şahıslara baktık. Bir kuruyemişçi bir de şekerlemeci esnaf var. Onunla sıkı irtibatta olduğunu gördük. O siteye, o dükkandan da girilmiş. Esnaf da cemaatten birisiydi…

-Hem himmet topluyor hem çocukları düzüyorlar yani…

Taner Topsakal: Bu sapık tek katlı evde oturuyor. Evin karşısında şansımıza bir inşaat var. Müteahhidine dedik ki, ‘karayollarından geliyoruz, karşıda yolun yoğunluğunu ölçeceğiz, müsaade eder misin? Gerekirse kira filan de veririz…’ Zaten hava şartları kötü inşaat da durmuş. Etrafta kimse yok yani. Bu arada Bursa Emniyeti bizden huylandı. Onlar da bizi takip ediyor… Komedi…

-Eee, polisler polislere karşı birbirinize mi girdiniz…

Taner Topsakal: Komedi. Köşe kapmaca oynuyoruz. Etrafa soruyoruz çaktırmadan, herkes ‘çok iyi adamdır, çocuklara ücretsiz ders verir’ filan diyor. Gerçekten de evine sürekli 10-11 yaşlarında çocuklar geliyor. Bir çocuk geliyor. O içerdeyken başka çocuk gelirse içeri almıyor. Çocuk ısrarla zile basarsa camdan ‘yarım saat sonra gel’ diye bağırıyor. Çocukları tespit ettik.

‘Bu çocuklarla mülakat yapalım’ dedik ama sıkıntılı bir iş. Hem psikolojileri açısından hem olayın gizlenmesi açısından…

-Sonra Taner?

Taner Topsakal: Bir pedagog bulduk, bir hanım. Operasyonla ilgili bilgi verdik. Bir senaryo hazırladık. Resmi yazıları yazdık. Çocukların okuluna gittik. ‘Milli Eğitim Bakanlığı’ndan geliyoruz testler yapacağız’ diyerek. Tabii asıl Özgen İmamoğlu’nun (cemaatçi sapığın) evine girip çıkan çocuklara odaklanıyoruz. Uzman bize, bir rapor hazırladı: ‘Bu adam bu çocuklara tecavüz edecek, henüz etmemiş ama hazırlanıyor. Küçük küçük istismarlara başlamış. Beyinlerini de hazırlıyor’.

-Tecavüze hazırlandığını nasıl anladınız?

Taner Topsakal: Mesela ders çalışırken ‘hadi biraz dinlenelim’ diyor. Bilgisayar da çok yaygın değil o zamanlar çocukların ilgisini çekiyor. Ekranda oyun oynarken birden porno bir resim çıkartıyor. Çocuk şaşırıyor, bu gülüyor filan. Görüntüler genelde çocuk pornosu, erkek çocuk pornosu… O görüntü sanki çok normalmiş gibi davranıyor. Aşama aşama yapıyor bunları. Zaten kendisini sevdiriyor. Hediyeler alıyor, derslerine yardım ediyor…

FETHULLAH’IN KİTAPLARI HER YERDE

-Eee sonra?

Taner Topsakal: Bir ay takip ettik. Neden uzattınız derseniz ailelerin infialini dikkate alıyoruz. Bir de cemaat mensubu ya… Cemaat ‘bize çamur atıyorsunuz’ demesin diye, hiç hata olmasın istiyoruz… ‘Suçüstü yapabilir miyiz?’ derdindeyiz. Sonunda yüzün üstünde bir polis ekibiyle operasyona karar verdik. Biz eve girinceye kadar delilleri yok eder diye endişeleniyoruz. Her sabah aynı saatte evden çıkıyor. Kapısının önüne çıktığında… Bursa Ahlak Büro Amiri Hakan Yüksel koluna girdi. Dondu kaldı…

-Kıskıvrak yakalandı…

Taner Topsakal: Gözaltına alındığını söyledi. Taşkınlık yapmadı, sonra Mutlu müdür koluna girdi, ne için geldiğimizi biliyor musunuz, dedi. Bu (sapık) ‘evet biliyorum’ dedi… CD‘ler, fotolar, artık onların peşindeyiz. Eve girdik aramaya başladık. Cemaat’in Fethullah’ın kitapları sağda solda. Ve çekyatın altında bir çanta… İçinde belki binlerce çocuk pornosu görüntüsü… CD’ler var, çıktılar alınmış… Bilgisayarını aldık, sildiği dosyalara ulaştık. Binlerce görüntü.

-Kurtulma şansı kalmadı…

Taner Topsakal: Sorun şu ki bizim mevzuatımızda bu ağır suç değil, mevzuatın ‘kabahatler’ bölümünde düzenlenmiş. Gülünç bir parayla yırtabilir. İçimiz içimizi yiyor. Biliyoruz bu adam sapık, ama adama tırnağımızı geçiremiyoruz…

-İyi de kanıtlarıyla yakaladınız işte…

Taner Topsakal: Dur ağbi, avukatları akın etmeye başladı. Bir anda 5-6 avukat. Birisi de abisi. Kötü davranışlar tersleşmeler başladı. Sanki haksız hukuksuz bir operasyon yapmışız gibi. Bu arada görüntüleri incelemeye devam ediyoruz. Gaziantep’teki okulda da yapmış, duştaki çocukları çekmiş. Bir yandan avukatlarla boğuşuyoruz. Biri geliyor diğeri gidiyor. ‘Yargısız infaz yapıyorsunuz’ diye bağırış çağırış… Biri de ‘siz bu cemaat’i karalamak için yapıyorsunuz, sizinle hesaplaşacağız’ diyor…

İNSANIN MİDESİ KALDIRMIYOR

-Eee sonra…

Taner Topsakal: Tam o sırada ağbi, inanılmaz bir şey oldu, yukarıdan bağırtı sesleri geldi. Baktık, bizim kaset seyretsin diye koyduğumuz memur… ‘Acil gelin’ diye bağırıyor… Çıktık yukarı. Özgen İmamoğlu, engelli çocuklara tecavüz ediyor… Alenen fiili livata…

-Filme almış, çocukları düzerken kasete almış, kaydetmiş…

Taner Topsakal: Sekiz dokuz ayrı çocuğa ayrı ayrı… Hatta bir tane bebe var iki yaşında çocuğa…

-Ya ne diyorsun sen ya…

Taner Topsakal: Ağbi sıkı dur, bir de Özgen İmamoğlu’nun (sapık) yeğeni var, ona da tacizde bulunuyor. Üstelik misafirlikte. Çocuk uyurken gitmiş, soymaya çalışıyor filan çocuğu… Midemiz kalktı, kustuk ağbi, bildiğin kustuk, bu görüntülere dayanılır mı ağbi, kustuk…

-Eee Taner?

Taner Topsakal: Bu da sorguda bir şeyler anlatıyor, psikolojik terimler kullanıyor, neymiş ‘geriye dönüş hastalığıymış…’ O da kendisini çocuk zannediyormuş zaman zaman… İşte öyle oyunlar oynuyormuş… Ama artık sorgunun da bir hükmü yok. Kasetler elimizde kapı gibi maddi deliller. Gittik yanına, ‘bulduk’ dedik, gösterdik, o dakikadan sonra sustu, kitledi kendisini…

-Ee mahkeme?

Taner Topsakal: Dur ağbi, avukatlar sardı etrafımızı, ‘siz cemaate komplo kuruyorsunuz’ diye yeri göğü yıkıyorlar. ‘Gel’ dedim avukata, ‘sana bir şey göstereyim. Kaset 90 dakika sürüyor ama 10 dakikadan fazla dayanıp izleyecek misin?…’ Gene de izletmedim. Görüntülerden çıktı aldım. Özgen İmamoğlu, net, çocuk net, fiili livata net. Bağıran adam gördü… Gözleri doldu. Kağıtları ters çevirdi. Şunları söyledi… ‘Özür dilerim, cemaat’in imamları bizi çağırdılar. Bize karşı bir iftira kampanyası başlatıldı. Öğretmenimize iftira atıyorlar. Gidin kurtarın. Ona istinaden geldik. Olayın bu boyutlarını bilmiyorduk’ dediler…

-Avukatlar davadan çekildiler mi?

Taner Topsakal: Hayır ağbi, beş avukat vardı, üçü böyle dedi. Ama ikisi, birisi Özgen İmamoğlu’nun (sapığın) ağbisi. Onlar devam ettiler. Görüntüleri gördükleri halde, hala hakaret diklenme… ‘Ben hem abisi hem müvekkiliyim, görmek istiyorum müvekkilimi’ dedi… İtiraz ettim…

-Avukatlığına güveniyor…

LİNÇ ETMEYE GELDİLER

Taner Topsakal: ‘Siz avukatlığını yapamazsınız çünkü siz de mağdursunuz’ dedim, şaşırdı… Sonra cinsel taciz görüntülerini izlettim. ‘Bakın’ dedim, ‘mağdur çocuklardan birisi de sizin çocuğunuz… Sizin evinizde yapmış bunu…’

-Çıldıracağım…

Taner Topsakal: Avukatın karısı da yanındaydı, kadın görüntüleri görünce düştü bayıldı. Adam da şok oldu. Aldılar götürdüler. Bir daha hiç görmedim onları, müşteki de olmadılar.

-Ee Taner?

Taner Topsakal: Olay patladı. Gelen giden il müdürü ortalık fena karıştı. Kamuoyu duyunca halk galeyana geldi. Bursa emniyet müdürlüğünün önünde beş-altı bin kişi. Linç etmek istiyorlar. Mutlu müdür ‘Çok hassas operasyon, hakaret istemiyorum’ dedi. Fiske değmeyecek. Bir polis arkadaşımızın annesi TV’den görmüş, oğlunu arıyor, ‘Ona bir tane vurmazsan hakkımı helal etmem’ diyor. Gitti müdüre, müdürüm, annem hakkını helal etmem diyor bir tane vurmam lazım, gitti bir yumruk attı.

Adliyeye çıkarttık, fırıldaklar başladı. Fezlekeyi psikolog hanımın raporuna yaslıyoruz, görüntüler de var. Çocukları çağırmaya başladık. İlk tuhaflık, Ağır Ceza bakması gerekirken Basın Savcılığına verildi iş. Neyse basın savcısı geldi, okudu, dosyalara baktı, çocukları çağırdı…

Savcıya ‘ne yapacaksınız’ dedik, ‘çocukların ifadesini alacağım’ dedi… ‘Böyle sorgu olmaz, çocuklara testlerle filan yaklaştık, hem zaten psikoloğun raporunda her şey var. Maddi deliller de var.’ Savcı tersledi bizi. ‘İşime karışmayın’ dedi… Soruları kendisi önceden hazırlamış. Aynen şu kelimelerle soruyor: ‘Özgen İmamoğlu sana cinsel istismarda bulundu mu?’ Şimdi bunu sorduğu çocuk 12 yaşında. Çocuk istismarı ne bilir. ‘Yok bulunmadı’ diyor. Bu arada emniyete gelen Özgen İmamoğlu’nun avukatları, zaten öğrencilerin yakınlarını, ailelerini bağlamışlar. Çocuklarla yapılan uzman mülakat raporları var… Biz istiyoruz ki çocuklar en az hasarla kurtulsun. Gerekirse gelmesin, müşteki bile olmasın. Uzman psikolog böyle ifade alınır mı diyerek isyan etti, bağıra çağıra çıktı odadan…

Mutlu müdürle biz girdik içeri. Müdür, savcıya resmen hakaret etti. ‘Sen ne yaptığını sanıyorsun, neyin peşindesin?’ diyerek. O da dedi ki: ‘Ben savcıyım, ifadelerini alıyorum…’ İfadeyi aldık baktık, kargacık burgacık ismini yazmış altını da imzalamış. Oysa temel kuraldır hukukta 12 yaşındaki çocuğun ben şikayetçiyim ya da değilim deme durumu yok, onun adına babası annesi gelir ifade verir, şikayetçi olur veya olmaz…

GÖRÜNTÜLERİ YOK ETTİLER

-Ve cemaatle savaş başladı…

Taner Topsakal: Cemaat bu işin üzerini kapatacak. Bir yolunu bulup kurtaracaklar eminiz. Mutlu müdür, Adalet Bakanlığı’nı aradı, biz arıyoruz. Tanıdığımız hakim savcı bulalım telaşındayız. Yok olmadı… Savcı çocukların ifadesini o şekilde aldı… Bir yolunu bulup kurtaracaklar…

-Eee Taner?

Taner Topsakal: Biz Ankara’ya döndük… Bir hafta on gün geçti. Bursa Cumhuriyet Savcılığı daha doğrusu Bursa Mahkemesi ‘Bursa’da yaşanılan olaylarla ilgili, cinsel istismarla ilgili, delil tespit edilmediğini, zaten bu konuda hiçbir mağdurun şikayetçi olmadığını, delil görüntülerde şahsın daha önce çalışmış olduğu Gaziantep ilindeki okul öğrencileri olduğu için, olay yerinin Gaziantep olması sebebiyle dosyanın Gaziantep Mahkemesine gönderilmesi, yetkisizlik kararı verilmesi’, doğrultusunda bir açıklama yaptı. Özgen İmamoğlu da Gaziantep’e gönderildi. Gaziantep Mahkemesi de ‘delil bulunmadığı’ gerekçesiyle bu sapığı tahliye etti.

-Film yeni başlıyor yani…

Taner Topsakal: Şok olduk. Hakimi aradık. ‘bunu nasıl tahliye edersin…’ Hakim gelen dosyaların içinde bir şey olmadığını. Şikayetçi bulunmadığını. Sadece ifadesinin gönderildiğini söyledi. Kasetleri hatırlattık. ’13 tane tecavüz görüntüleri de var’ dedik. ‘Yok’ dedi, 12 tane geldi bana onlarda da parkta filan çocukları çekmiş. Bunda bir şey yok ki… Resmen kaseti yok etmişler. Mutlu müdür ta başından kasetleri yok ederler diye kopyalar çıkartmıştı.

-Eee sonra Taner?

Taner Topsakal: Bir sabah işe geldik, bu işe bakan kim varsa çekmecesi zorlanmış, bazısı kırılmış, görüntüleri aramışlar. Ama hiçbirimiz görüntüleri büroda tutmuyorduk zaten…

ANA HABER’DE YAYINLANDI

-Kasetleri basına verseydiniz?

Taner Topsakal: Aynen öyle yaptık ağbi, duyarlılıkları artsın neyin haberini yaptıklarını bilsinler diye görüntüleri olduğu gibi basına verdik… Belki hatırlayanlar çıkar… Defne Samyeli Show TV Ana Haberi sunuyordu o günlerde de yeni anne olmuştu. Bununla ilgili haberi okurken hüngür hüngür ağlamıştı. ‘Ben bu görüntüleri izledikten sonra kendime gelebileceğimi zannetmiyorum. Zaten yayınlayabilmemiz mümkün değil. Böyle bir adamın serbest bırakılmasından ben insan olarak utanıyorum’ demişti…

-Hatırladım…

Taner Topsakal: Burası şahsi yorumum ağbi, Samyeli’nin o tepkisi cemaatin husumetini çekti, 2014 yerel seçimlerine gidilirken ‘Defne Samyeli ile Recep Tayyip Erdoğan’ın ilişkisi olduğu, muta nikahı kıydıkları’ haberleri çıktı, bu bir kanaat his…

-Ne oldu bu sapığa sonra…

Taner Topsakal: Kaçtı gitti. Facebook’tan yazdığı bir yazıyı okudum, yazıda Kırgızistan ve Kazakistan’da olduğundan, cemaat oraya kaçırmış, orada görev vermiş…

DAVALAR BAŞLADI

-Senin başına ne geldi Taner?

Taner Topsakal: Bu anlattığım olay sadece giriş ağbi, bir küçük fragman, asıl olaylar şimdi başlıyor, bunlar ipimi çekti, Nuh Mete Yüksel davasını bilirsin, ona kumpas kurdular, sonra beni, o zaman Ergenekon davaları başlamamıştı, önce meşhur Atabeyler davasına sonra Sauna davasına bağladılar…

-Anlaşıldı Taner, bunları anlattığın kitabı gönder bana, konuştuklarınla orada söylediklerini aynen düzeltip bu röportajı tamamlayayım, şimdi ne yapıyorsun nasıl geçiniyorsun?

Taner Topsakal: Meslekten attılar, işsizim, irili ufaklı bir çok iş denedim başaramadım, elde var sıfır, beni atanların bir yarısı hala emniyette… Afedersin eşim hizmetçilik yapıyor, bütün gelirim bu…

-Kitabın çıkmış hikayeyi baştan sona anlatmışsın ama olsun kamuoyu bir daha benim sütunumda okur.

Tabii Taner önce cemaatin resmi avukatlığını yapan CHP’li Atilla Kart okusun hikayeni…

Cemaatin bu resmi avukatlarını Halk TV ekranına çıkartanlar okusun…

Mehmet Altan’ları grup toplantısında özgürlük şampiyonu yapıp CHP’lilere Mehmet Altan ismini alkışlatan genel başkanları okusun…

Sonra Taner, Silivri’ye koşup, bu dosyaları görmeyip cemaat TV’lerinde onlarca yıl ahkam kesenleri fikir özgürlüğü kahramanlığı yapan CHP’li vekiller okusun…

“BEN DE CEMAATÇİYDİM”

Taner Topsakal: Bir daha unutmadan söyleyeyim ağbi, bu sapığın davasına başladığım güne kadar ben de cemaatçi tabir edilen polislerdendim, bu davayla hayatım, fikirlerim, inançlarım, dünyam değişti…

-Sağol Taner, cesaretin için onurlu duruşun için sağol…

Taner Topsakal: Ağbi bir gün gel sana ‘rüya imamlarını’ anlatayım…

-Rüyaların da mı imamı var…

Taner Topsakal: Ağbi, rüya imamları, cemaatte kim rüya görürse bütün rüyaları dinler, notlarını alır, bu rüya kullanılmaz, bu rüya işe yarar diye tasnif eder… Tabii cemaatçi çocuklar ağbilerin gözlerine girmek için sıkı rüyalar anlatırlar, rüya imamı bu rüyaları tek tek toplar…

-Taner kardeşim, benim ODA TV’deki yazı sütunum bitti, sen bu ‘rüya imamını’ Kemal Kılıçdaroğlu’yla tanıştırsan…

Sen bu rüya imamını Cemaatin resmi avukatlarını Halk TV’ye çıkartanlara anlatsan…

Taner Topsakal: Tam on sene sürdü davam ağbi, on sene, hukuki prosedürler bitti, biz bittik, kimse duymadı bizi, hiç kimse sesimiz olmadı, on sene süründük hala sürünüyoruz, sonunda beraat ettik, ama hala göreve dönemedik…

Nihat Genç

Odatv.com

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// SONER YALÇIN : AK PARTİ VE FETÖ ÖRGÜTÜNÜN PERDE GERİSİNDEKİ FA ALİYETLERİ


Yazdığı kitapta Fetullah Gülen’in eşcinsel hayatına da yer vereceğini söyleyen ve cesedi denizde bulunan Gazeteci Haydar Meriç’i 2011 yılında kimler, nasıl öldürdü?
Dosya 15 Temmuz darbe girişimi ardından yeniden açıldı ve yeni bilgiler bulundu.
Haydar Meriç’in havadan denize atıldığı tespit edildi.
Adli Tıp Kurumu‘nun yaptığı incelemelerde, Gazeteci Meriç’in cesedinde sürüklenme izi olmadığı, itibarıyla kıyıdan denize atılmadığı belirlendi. Vücudunda çarpma izi tespit edilmesi, cesedinin havadan denize atılmış olabileceğini kanıtladı.
Peki…
Gazeteci Meriç’i havadan kim/kimler denize attı? Polis bu soru üzerinde durdu. İlginç ilişkiler ortaya çıktı.
Kilit isim Tarkim Havacılık’ın sahibi Faruk Bayındır idi. Ne tesadüf ki…
İşadamı Bayındır’ın data cihazıyla, Gazeteci Meriç’in telefon sinyali, cinayetin işlendiği tarihte aynı anda kesilmişti! Teknik delillerle kafanızı karıştırmayayım; polis Faruk Bayındır‘ın peşine düştü. Faruk Bayındır ABD’ye kaçtı!
Ancak. İşadamının ilk vukuatı değildi bu…
Yıl yine 2011.
Genel seçime 1.5 ay kala Türkiye, MHP’lilerin seks kasetlerini konuşuyordu.
Kasetler, “Farklı Ülkücüler” adlı sitede yayınlanıyordu.
Faruk Bayındır’ın, bu siteye 15 kez kredi kartından ödeme yaptığı ortaya çıktı!
Sahi… Kimdi bu Faruk Bayındır?
Adı bile muammaydı; Bakırköy Asliye Altıncı Hukuk Mahkemesi’nin 2004/6 sayılı kararı gereğince, “İbrahim Bayındır” ismini, “İbrahim Faruk Bayındır” olarak değiştirmiş ve daha sonra ise adını”Faruk Bayındır” olarak kullanmaya başlamıştı!
Yani… Karşımızda ilginç bir portre var…

Eroin kaçakçılığı

2011 yılında…
Faruk Bayındır, İstanbul Küçükçekmece Belediyesi’nde AKP Meclis Üyesi idi.
Genel seçim öncesi meclis üyeliğinden istifa ederek İstanbul 3. bölgeden AKP milletvekili adaylığına müracaat etti.
MHP seks kasetleriyle ilgisi ortaya çıkınca milletvekili adayı yapılmadı. Fakat…
Seks kasetleriyle ilgili hakkında soruşturma da yapılmadı!
Faruk Bayındır’ı koruyanlar kimlerdi?
Medya adını 2008 yılında duydu. Tarımsal ilaçlama faaliyetleri vermek amacıyla 1994’te Adana’da kurulan Tarkim Havacılık, 2008’de Orhan Air ve Borajet şirketleri yoluyla, havacılık sektörüne hızlı giriş yaptı. Cem Uzan‘ın sahibi olduğu Rumeli Havacılık’ı TMSF’den satın aldı.
17 adet jet uçağıyla Türkiye’nin en büyük özel jet filosuna sahip oldu.
Milyonlarca dolarlık bu paranın kaynağı neydi?
Ortaklarından biri, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün avukatlarından olan ve polis okullarında ders veren Halil İbrahim Koca idi.
Ortaklardan diğeri, ABD’de yaşayan ve Amerika-Türk Koalisyonu’nun başkanı Yalçın Ayaslı idi.
Üçüncü ortağı ise, Çalık Holding yönetim kurulu başkanı Ahmet Çalık’ın eniştesi Abdülkadir Taçyıldız idi. (Çalık’ın diğer eniştesi Ali Akbulut, -FETÖ’nün bankası- Bank Asya’nın büyük ortaklarındandı. Ve Zaman gazetesinin imtiyaz sahibiydi.)
Hepsini bir araya getiren FETÖ müydü?
Faruk Bayındır’ın ne parasının kaynağı, ne de bu tuhaf ilişkileri araştırma konusu oldu. Aksine…
Süper lüks uçaklarını kimi AKP’li bakanların emrine verdi!
Keşke… Bir dönem Erdoğan’ın sağ kolu olan AKP milletvekili Mücahit Arslan çıkıp arkadaşı Faruk Bayındır’ı anlatsa!
Keşke… Faruk Bayındır’ın yüksek yargıdaki akrabaları çıkıp konuşsa…
Konuşacak, yazacak ne çok konu var değil mi?

Mesela…
Faruk Bayındır’ın kayınpederi Ahmet Özbey uyuşturucu kaçakçısıydı. 1993’te şirketinde 556 kilo eroinle yakalandı! ( Ahmet Özbey’in tahliyesi için DGM’de nelerin yaşandığını o duruşmanın hakimi Köksal Şengün’e sorun da anlatsın!)
Kayınpederine rağmen Faruk Bayındır’a Türk hava sahası nasıl açıldı?
Sahi… Her tarakta bezi olan FETÖ uyuşturucu işinde de var mıydı?
Bunun gibi nice sorular yanıt ararken…
AKP’li görünen kripto Cemaatçiler; II. Abdülhamit ve Yavuz Sultan Selim gibi suni konularla gündemi saptırıyor!..

DARBELER DOSYASI : KOMEDİNİN BU KADARI ANCAK AK PARTİ İLE OLUR 


“Erdoğan’ın uçağını o gece Cebrail korumuş J

15 Temmuz kanlı darbe gecesinde sadece uçaklar havalanmamış. Konya Merkez vaizi Abdurrahman Büyükkörükçü’ye göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı korumak için Cebrail’in öncülüğünde pek çok şeyh de semalardaymış o gece.

”Hz.İsa Çarmıha gerilirken ve çarmıhta:” HELOİS!HELOİS LAMA SABAKTANİ?!” ALLAHIM,ALLAHIM BENİ NEDEN TERKETTİN ?!” Diye bağırırken, neredeymiş bu İsrail yar atığı Cebrail?!

Kudüs Kıralı Herodes, karşılığında üvey kızı Salomeyle aşk yapabilmek için, Vaftizci Yahya’nın başını keserken neredeymiş bu Cebrail ?!

Hz.Muhammet, Aliyi yatağına yatırarak Mekke’den kaçarken, sığındığı mağaranın kapısını bir örümcek örterken, neredeymiş bu Cebrail ?!

Hz.Muhammet, Uhut’ta bir gürz darbesiyle hendeğe düşürüldüğün de. ”Yetiş ya Ali!” Diye bağırırken neredeymiş bu Cebrail ?

Bu kadar namussuzluk ve dinle dalga geçmek ancak bu kadar olur…

OSMAN TÜRKOĞUZ

Üfürükçüler tarafından asırlarca geri bıraktırılan Osmanlı Avrupa’da utanç verici bir imaja sahipti. Öyle ki “ecdâdımız” ÜÇÜNCÜ Mustafa, sürekli yenildiği Avrupa karşısında bir çâre olabilir ümidiyle 1763’ ta Prusya Kralı Frederik’e elçi göndermiş ve “Bu kadar başarılı olabilmelerini sağlayan müneccimlerinden, varsa üç tanesini Osmanlıya da göndermelerini” talep etmişti.

Frederik ise Osmanlı elçilerini alaylı bir yanıtla geri göndermişti:

– Benim üç müneccimim var: Bilim ve çalışmak, dolu bir kasa ve tarihten ders almak !..

Cumhuriyet bizi bu değerlere taşıması için getirilmiş ve genç Türkiye dünyada büyük bir saygınlığa kavuşmuştu.

Bugüne gelince…

Yeniden müneccimler dönemine döndük.

Kapılar Cübbelilerin, Fetöcülerin, Menzilcilerin, Fesli soytarıların ve diğer üfürükçülerin ülkeyi hızla çöküşe götürdüğü bir döneme açıldı. Bir de padişahımız olursa, cumhuriyetin son tuğlaları da yerle bir edilecek…

FUTBOL DOSYASI /// VİDEO : AK PARTİ’NİN BÖYLE OLUR FUTBOL FEDERASYONU – TFF İzmir Marşı’nı suç s aydı


Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) 1. Lig ekiplerinden Ümraniyespor ile Adana Demirspor’un karşı karşıya geldiği mücadelede taraftarların “İzmir Marşı’nı söylemesini ‘suç’ sayarak konuk takımı disipline sevk etti.

TFF 1. Lig’in 9. haftasında Ümraniyespor, sahasında Adana Demirspor ile karşılaştı. 1-1’lik beraberlikle sonuçlanan maça Adanademirspor taraftarlarının hep bir ağızdan İzmir Marşı okuması damga vurdu. Taraftarlar, “Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa” tezahüratlarıyla slogan attı.

Ancak TFF dün aldığı kararla Adanademirspor kulübünü, taraftarların yaptığı tezahürat nedeniyle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’na (PFDK) sevk etti.

Alınan kararda sevkin gerekçesi “çirkin ve kötü tezahürat” olarak belirtilmesi ise dikkat çekti.

Adanademirspor taraftarı İzmir Marşı’nı böyle okumuştu :

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=tW94bLQGT5s&feature=youtu.be

TÜRKİYE DOSYASI : AK PARTİ HÜKÜMETİ LAFTA NE DİYOR ?? REELDE NE OLUYOR ??


LAFTA;

"YENİDEN DİRİLİŞ" !!

GERÇEKTE;

TARIM ÇÖKMÜŞ,

TURİZM ÇÖKMÜŞ,

İHRACAT ÇÖKMÜŞ,

SANAYİ ÇÖKMÜŞ,

EĞİTİM ÇÖKMÜŞ,

İTİBAR ÇÖKMÜŞ,

HÜKÜMET ARAP PARASI (BORCU) İLE MÜTEAHHİTLİĞE DEVAM EDİYOR 🙂

AK PARTİ BAZI ŞEYLERİ HALA HAZMEDEMİYOR /// VİDEO : Yasaklanan Atatürk Reklamı 29 Ekim Cumhuriye t Bayramı


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=6bxbhE8NdRY&feature=youtu.be

DUYURU : AK PARTİ, TÜRK SANAT DÜNYASININ KEPENKLERİNİ KAPATIYOR /// LÜTFEN PAYLAŞIN !!


Değerli Dostların Dikkatlerine

İlişikteki e-posta da Türkiye’deki sanat kurumlarının kapatılması ile ilgili bir duyuru yer almaktadır. Ülkemizin bir çok yörelerinde, yer üstüne çıkarılmış antik tiyatrolara ve halen de yer üstüne çıkarılma çalışmaları devam eden antik tiyatrolara ve o devirlerde Anadolu’da yaşamış insanların sanata olan saygılarına ve medeniyetlerine saygımız ve hayranlığımız gereği böyle bir olayın gerçekleşmesine şahsen ihtimal vermiyorum.

Saygılarımla…

Altan Lostarın

***

Arkadaşlar merhaba,

Aşağıda yer alan metni mümkün olduğunca çok yere ulaştırmayı hedefliyoruz.

Lütfen listenizdeki herkese yollar mısınız?

Sevgiler ve teşekkürler.

Değerli Basın Mensupları;

Hükümetin başta Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Halk Dansları Topluluğu, Devlet Çok Sesli Korosu olmak üzere toplam 52 sanat kurumunun kapatılmasını öngören yasa tasarısı bizim ve çocuklarımızın geleceğini yok ediyor.

Bizler Cumhuriyet’in kültür-sanat kurumlarının kapatılmasına sonuna kadar karşıyız. Yapılması planlanan model baskıcı ve gerici bir modeldir ve sanatın özgürlüğünü elinden almaktadır.

Bunun yanı sıra Eğitim fakülteleri, güzel sanatlar liseleri, konservatuvarlar da topun ucunda. Türkiye’de sanatın ölüm fermanı olan 52 sayfalık yasa tasarısı mecliste yarın, öbür gün onaylanabilir.

Cumhuriyet’in çağdaş sanat kurumları tek tek yok ediliyor. Esasında hepimizin bildiği gibi asıl yok edilmek istenen laik Cumhuriyetimizdir.

STK DOSYASI : AK PARTİ ŞİMDİ DE AKUT’U ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞIYOR /// SESSİZ KALMAYIN !!!


YILMAZ ÖZDİL: AKUT

Ne müthiş anlatmış şair…

nerede bir insan ölse

oralı olur yüreğim

olmalı zaten

olmazsa, insan olmaz yüreğim

Çok kıymetlidir insan hayatı.

Her bir insan, en kıymetlidir.

2 bin 411 insan kurtardılar.

2 bin 411 insan.

Depremde enkazdan…

Selde azgın sulardan…

Denizde boğulurken…

Heyelanda göçük altındayken…

Dağda donmak üzereyken…

Yangında alevler arasından…

Ormanda bir başına kaybolmuşken…

2 bin 411 insan.

Otobüse bindirsen "50 otobüs dolusu hayat" eder.

Kedi, köpek, keçi, koyun, caretta, martı, karaca, keklik, porsuk, kertenkele, eşek, fok, tilki, hayvan deniyor ama, 1047 can kurtardılar.

297 cenaze çıkardılar.

Ölüyü kurtarsan ne olur, kurtarmasan ne olur diye küçümseyenler olabilir. Bazen öyle yerde ölürsün ki kardeşim… Dağın başında, mağaranın dibinde, denizin derinliğinde, öylesine hiçleşirsin ki, bir kabri olsa da başında dua edebilsek diye yalvarır ailen.

20 senedir hayatımızdalar.

Bu 20 sene zarfında, 2 bin 548 kurtarma operasyonu yaptılar. Güne böl… 20 senenin 7 senesi operasyonda geçti, üç günde bir yani, buzda, çığda, karanlıkta, beton blokların altında.

Seminerler verdiler, okulları dolaştılar, bir milyona yakın vatandaşı doğal afet konusunda eğittiler.

Ülke çapında 36 bölgede ekip var. İstanbul’daki merkez 365 gün 24 saat, gece gündüz, bayram yılbaşı, aralıksız, telefon-telsiz başında ihbar bekliyor. Felaket anında, derhal plan koordinasyon merkezi kuruluyor, ekip ve cihaz yönlendirmesi yapılıyor.

2 bin 200 gönüllüsü var. Herkes onları maaşlı zanneder. Halbuki, hiçbir karşılık beklemeden, hiç para almadan, üstüne kendi ceplerinden para harcayarak çalışıyorlar. Van Erciş depremi mesela, 100 gönüllüyle katıldılar, günlerce can kurtardılar, 76 bin liralık masraf çıktı, bağışlara dokunmadılar, gönüllüler kendi cebinden ödedi.

Peki, kim bu gönüllüler? Türkiye profili… Hekim, hemşire, öğrenci, işçi, memur, öğretmen, mühendis, emekli, her siyasi görüşten insanlarımız… Operasyon çağrısı geldiğinde, ellerinde ne iş varsa bırakıp, hiç düşünmeden koşarlar. 20 kiloluk sırt çantalarında, çadır, mat, uyku tulumu, kask, kurtarma cihazları, koşarlar. Operasyon bölgesinde bazen birkaç saat kalırlar, bazen günlerce… Kimi işine gidemez, kimi sınavına giremez, kimi senelik izninden yer. Bu yüzden kimi işini kaybeder, kimi sınıfta kalır, böyle sayısız örnek var, asla şikayet etmezler. Çünkü, hayat kurtarmışlardır. Hayat en kıymetlidir.

Bu mucizeyi bir avuç cesur arkadaşıyla birlikte yaratan adam, Nasuh Mahruki… Marmara depreminde memleket acz içinde ağlarken, adeta uzaylılar gibi girdi hayatımıza… Sadece "bir kişi"nin "her şeyi" değiştirebileceğini kanıtladı. Belediyelerin, itfaiyelerin, hatta silahlı kuvvetlerin bakış açısını değiştirdi. Ulusal bilinç geliştirdi.

(1999’da annesi vefat ettiğinde, Gölcük’te felaket bölgesindeydi, cenazeye gidemedi. Çünkü… "Oğlum şu anda insan hayatı kurtarıyor, bireysel acımızı haber verip dikkatini dağıtmayalım" diye düşünen, muhteşem bir babanın oğlu o… Osmanlı’da deniz kuvvetleri komutanlığı yapan, sancak gemisinde vuruşurken yanarak şehit düşen, Nasuh oğlu kaptan-ı derya Ali Paşa’nın torunu… "Yanarak ölen" anlamına gelen Mahruki soyadını, şeref mirası olarak taşıyan bir sülalenin evladı… "Vatan lafla sevilmez, eylemle sevilir" diyen, kar leoparı, Everest’e tırmanan ilk Türk.)

Ve şimdi… Sırf Nasuh’un fikirlerini beğenmiyorlar diye, sırf AKP’yi eleştiriyor diye, sırf gençlere rol model oluyor diye, sırf bu sebeplerle Nasuh’un kolunu bükmek için, AKUT’a kumpas kuruyorlar, saray oyunlarıyla AKUT’un yönetimini ele geçirmeye çalışıyorlar.

Nasuh, AKUT’un ruhudur.

Nasuhsuz AKUT…

Olsa olsa ak’ut olur.

Doğal afetten vazgeçtik, kendi hatalarından kaynaklanan ölümleri bile "fıtrat" diye örten zihniyetten sözediyoruz.

Kendileri gibi düşünmeyenlere başsağlığı bile dilemeyen zihniyetten sözediyoruz. Maalesef tecrübeyle sabittir… Enkaz altında kalanları bile "bizden mi, onlardan mı?" diye ayırır bunlar!

*

Dolayısıyla…

Akut’taki darbe girişimine sessiz kalıp, bana ne diyen, aman ben karışmayayım diye düşünenler için yazıyorum bu satırları.

Bu yazıyı kesip, cebinizde saklayın.

Yarın öbür gün, enkaz altında kendinizle başbaşa kaldığınızda, acaba beni kurtarmaya gelecekler mi diye beklerken, çıkarır okursunuz!

SAĞLIK DOSYASI : AK PARTİ HÜKÜMETİ GATA KONUSUNDA HALKA YALAN SÖYLÜYOR /// İŞTE KANITLARI


YILMAZ ÖZDİL : İşte GATA gerçeği

Sağlık bakanı Recep Akdağ’ın, sağlık bakanlığını Menzil cemaatinin etkisine terk ettiği kanaati kamuoyunda yerleşmiştir. Bu bakan, şimdi aynı şeyi GATA ve 35 askeri hastanede de yapacak.

Sağlık bakanı "terör bölgesinde yaralananlar bakanlığa bağlı hastanelerde, üniversite hastanelerinde tedavi edilmiştir, GATA’ya getirilen küçük bir kısımdır" diyor. Bu iddia doğru mudur? Ocak ayıyla Ağustos ayı arasında devlet veya üniversite hastanelerine giden yaralı sayısı 119’dur. Aynı dönemde askeri hastanelere gelen yaralı sayısı 1523’tür. Sağlık bakanı doğru söylemiyor.

Sağlık bakanı, askeri doktorla sivil doktor arasında fark olmadığı izlenimi veriyor. Bu doğru değildir. Askeri tıbbiyeli dört askeri kamp eğitiminden geçiyor. Havacı askeri tabipler iki ay uçuş fizyolojisi eğitimi görüyor, uçuş eğitimi görüyor. Denizci tabip subaylar sualtı dalış eğitimi alıyor. Bu askeri eğitimler, silah arkadaşlığı duygusu yaratıyor. Askerler, komutanım dediği doktora güveniyor.

Askeri sağlık sistemi sadece GATA değildir. GATA merkezdir. Yurdun değişik yerlerinde 35 askeri hastane ve 600 askeri sağlık merkezi var. Sırf bu sağlık merkezlerinde 1000 askeri doktor çalışıyordu. Mesela, Diyarbakır askeri hastanesindeki bir doktor, gerekirse GATA’daki hocasını arar, ne yapacağını sorardı. Şimdi bu zincir koptu.

GATA ve askeri sağlık sistemi kötüleniyor. Karalama kampanyası yürütülüyor. Düşük kapasiteyle çalıştığı söyleniyor. Halbuki, askeri hastaneler sefer görev hastanesidir. Asla tam dolu çalışmaz. Hele Türkiye gibi, ordusu savaşan bir ülkenin askeri hastaneleri, sürekli stratejik miktarda boş yer tutar.

Sağlık bakanlığı bu boş tutulan yerleri dolduruyor, her hastanenin alabileceği hastaları GATA’ya alıyor. Bu akıl dışı politikanın bedelini de savaşan askerlerimiz ödüyor. Mesela… GATA’nın yanık tedavi bölümünü doldurdular, Suriye’de IŞİD saldırısında ağır yaralanan uzman çavuş Akif Güleç nakledilemedi, Adana’da, bu konuda uzmanlığı olmayan bir hastanede şehit oldu. Sağlık bakanı vicdan azabı çekmek yerine, "GATA’da yanık ünitesinde nöbetçi doktor yok" diyerek halkı yanıltmaya çalışıyor. Akif’in şehit olmasının hesabını Allah’a sadece IŞİD teröristleri değil, sağlık bakanı da verecek.

Yüzbaşı Özgür Özekin, Hakkari’de üç gün hastanede tutuldu, tomografisi bile çekilmeden Ankara’ya getirildi. Neden üç gün bekletildi? Çünkü… Sağlık bakanlığının helikopterini kullanan pilot, gitmeye korktu. Özgür Özekin yüzbaşı, hastaneye getirildiğinde, olması gereken multicic potasyum ilacı yoktu, ailesinden temin etmesi istendi. Aile bu ilacı Eskişehir’den bulabildi, saat 23.30’da GATA’ya yetiştirdi ama, yüzbaşımız saat 01.30’da şehit oldu.

Sağlık bakanı "yüzbaşıya 40 ünite kan verildi" diyerek, kurtarılamayacak durumda olduğunu ima etti. Oysa, 100 ünite kan verilip kurtarılan gazilerimiz var. Üstelik, şu soruya hiç cevap vermedi, GATA’da her zaman bulunan ilaç, nasıl oluyor da sivile devredilince bulunmuyor?

Sağlık bakanının verimliliği, Özgür yüzbaşıyı, Akif çavuşu şehit etti. Van’da polis memuru Muhammet Acar yaralandı, genel durumu çok iyi olmasına rağmen, özel hastanede şehit oldu, savcılık soruşturma açtı. Sağlık bakanı hâlâ askerin canını-kanını parayla hesaplayıp, verimlilik hesabı yapıyor.

Sağlık bakanı, askeri doktorların çatışma alanına gitmediğini, PKK’yla gerçekleşen kent çatışmalarında bu görevi sağlık bakanlığının yaptığını söylüyor. Ve bu yalan, şehitlerin canı üzerinden söyleniyor.

Gerçek şudur… Yaralanan asker ve polisleri, sağlıkçı astsubay ve erbaşlar tahliye ediyor. Sağlık bakanlığı unsurları, çatışma bölgesine sokulmuyor. Bu çatışmalarda iki sağlıkçı astsubayımız, biri Şırnak’ta, biri Hakkari Çukurca’da şehit oldu. Yaralılarımız, çatışma bölgesinden çıkarıldıktan sonra, 112 ile tahliye ediliyor.

Sağlık bakanı "çatışma bölgesinde yoklar" diyor ama… 1984’ten bu yana 8 tabip, 2 diş tabibi, 2 veteriner, sağlık astsubayı ve 25 sıhhiyeci erbaş şehit oldu. Sağlık bakanına önerim, Allah’tan korkmasıdır.

Sağlık bakanı açıkça yalan söylüyor, "GATA’daki öğretim üyelerinin birçoğunun muayenehanesi var, bu devir sırasında muayenehaneleri tercih ettiler, GATA’yı bıraktılar" diyor. Rakamlara bakalım… 15 Temmuz öncesinde, Ankara GATA ve İstanbul Haydarpaşa’da çalışan 500 öğretim üyesinden sadece 27’sinin muayenehanesi vardı. Bu rakamları Hacettepe ve Ankara Tıp’la karşılaştıralım… Hacettepe’de 415 öğretim üyesi var, 65’i yarızamanlı çalışıyor. Ankara Tıp’ta 452 öğretim üyesi var, 101’i yarızamanlı çalışıyor. Açıkça görüldüğü gibi, askeri rakamlar, sivil tıp fakültelerinin çok çok altında.

Sağlık bakanının kamuoyunu yanılttığı bir başka konu, harp cerrahisi… Akla ve vicdana aykırı olarak küçültüyor, GATA’da harp cerrahı sayısının çok az olduğunu söylüyor, "şu anda 5 harp cerrahı, 2 askeri psikiyatrist var, ihtiyacı karşılamıyor, gazilerimizin büyük kısmı üniversite hastanelerinde tedavi edildi" diyor.

Kasten çarpıtıyor, karalıyor. Harp cerrahisi 2008 yılında tanımlandı, 2010’da anabilim dalı olarak kuruldu. Bu anabilim dalı, dünyada da çok yenidir. Genel cerrahi uzmanı bir hekim, beyin cerrahi, ortopedi, plastik cerrahi ve göğüs cerrahide altışar ay rotasyon yaparak harp cerrahı oluyor. Sayıları 8’dir. Görevleri, çatışma alanına en yakın bölgede ilk müdahaleyi yapıp, konunun uzmanı doktora sevketmektir. GATA’da oturdukları doğru değildir. Çatışma ne zaman yoğunlaşsa, bu anılan harp cerrahları derhal bölgeye gider.

Cerrahlıksa, kadın doğum bölümü hariç, GATA’daki tüm doktorlar cerrahtır. Bakan çarpıtıyor. Harp cerrahi anabilim daha üyesi olmak başka şeydir, harp cerrahisinde uzmanlaşmış ortopedist, göz doktoru, kulak-burun-boğaz veya plastik cerrah olmak başka şeydir. Bakan bunu bilmiyor mu? Biliyor. Çarpıtmak işine geliyor.

GATA’daki cerrahlar kadar yaralanma gören sivil doktor var mı? Asla temenni etmeyiz, ancak… Sağlık bakanının çocuğu silahla yaralansa, benzer yaralanmalarda 1600 defa ameliyata girmiş askeri doktorun ameliyat etmesini mi ister, yoksa sivil doktoru mu tercih eder?

GATA’nın tasfiye edilmesiyle Güneydoğu’daki askeri sağlık sistemi de çöktü. Diyarbakır askeri hastanesi kapatıldı. Selahaddin Eyyubi devlet hastanesine bağlandı. Bu hastane, en fazla PKK’lı doktorun ve hemşirenin olduğu hastanedir! Sağlık bakanlığının Güneydoğu’daki tüm sistemi terör örgütünün kontrolündedir. Asıl mücadele edilmesi gereken budur. Sağlık bakanı askeri tabiplerle uğraşacağına, gitsin, gazilerimizi tedavi etmemek için izin alan PKK’lı doktorlarla, zehirlemek için uğraşan PKK’lı hemşirelerle uğraşsın!

Gazilerimiz, terör bölgesinde sağlık bakanlığına bağlı devlet hastanelerine, özel hastanelere gönül rahatlığıyla emanet edilemiyor. GATA, 15 Temmuz’dan bu yana Diyarbakır, Şırnak, Hakkari ve Van askeri hastanelerine 275 öğretim üyesi uzman doktor, 42 yardımcı sağlık personeli yolladı. Ayrıca, sağlık bakanlığının talebi üzerine, Nusaybin ve Yüksekova devlet hastanelerine 85 askeri personelle destek verdi.

Aslına bakarsanız, askeri hastaneler, Güneydoğu’da sadece askerin değil, tüm devlet memurlarının emanet edildiği yerdir. Şırnak ve Cizre’deki çatışmalar sırasında Şırnak devlet hastanesi askerlere ve eşlerine hizmet veremedi. Yüksekova ve Nusaybin’de operasyonlar yapılırken, polis özel harekatçıların tedavi edildiği dönemde, PKK’lı doktor ve hemşireler hastaneden uzaklaştırıldı, sistem ancak o şekilde işletilebildi.

Hakkari’deki askeri hastane, tugayın içinde… Sağlık bakanlığı tugayın içindeki hastaneye el koydu. Hastanede sadece 5 doktor kaldı. Göğüs cerrahi uzmanı yüzbaşı, Yüksekova devlet hastanesine yollandı. Bilerek söylüyorum… Bölgedeki askeri hastanelerden devlet hastanelerine gönderilen askeri hekimlerin can güvenliği yoktur!

Uyarıyorum… Eğer devlet hastanelerine gönderilen askeri hekimlerimiz, nöbette veya cadde ortasında PKK’lılar tarafından şehit edilirse, bunun sorumlusu sağlık bakanı olacaktır.

Rehabilitasyon merkezi Türk milletinin bağışlarıyla yapıldı. Kolunu bacağını gözünü kaybeden aslanlarımızın fiziki ve ruhi tedavileri amacıyla çalışıyordu. Sağlık bakanlığı el koydu, doldurdu. Gaziler kapıdan geri çevriliyor.

"GATA’dan ayrılan yok, eski personelle devam ediyoruz" deniyor. Doğru değil. Sistemde büyük moral bozukluğu var. GATA mensuplarında "bir yıla kalmaz, hepimizi dağıtırlar" duygusu hakim.

Savaşan subayların astsubayların, sağlık bakanlığına güveni kalmadı. Ailelerine "yaralanırsam beni özel hastaneye yatırın" şeklinde, adeta vasiyette bulunuyorlar.

Akp hükümetinin hatasının bedelini, savaşan askerlerimiz canlarıyla ödeyecek. Sonra eski sisteme tekrar dönülecek. Cumhurbaşkanı Erdoğan "bizi yanılttılar" diyecek, helallik isteyecek. Sağlık bakanı ve sağlık bilimleri enstitüsü rektörü görevden alınacak. Sonra GATA’nın eski doktorlarına "geri dönün" çağrısı yapılacak. Bu arada dökülen kan, sağlık bakanı başta olmak üzere, bu sistemi savunanların elindeki kandır. O nedenle… Bu suça ortak olunmaması konusunda rica ediyor, asker hayatıyla oynanmaması gerektiğini ifade ediyorum.

Kime ait bu sözler?

Terör uzmanı, Gaziantep milletvekili, Profesör Ümit Özdağ’a ait.

Nerede söyledi bunları?

TBMM’deki basın toplantısında söyledi.

Peki sizin niye hiç haberiniz olmadı?

Çünkü, haysiyetli (!) basınımız ambargo uyguluyor, yazmıyor, göstermiyor, haberiniz olmasın, ruhunuz bile duymasın isteniyor.

*

Duyduk duymadık demeyin ey ahali…

GATA bangır bangır imha ediliyor.

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : AK PARTİ’İNİN PKK İLE MÜCADELESİNDE ŞEMDİNLİ FAKTÖRÜ


YILMAZ ÖZDİL: Şemdinli

14 Ağustos’u 15 Ağustos’a bağlayan gece…

Abdullah Ekinci, kendisine bağlı militanları topladı.

Pkk’nın kurucularındandı, kod adı "gözlüklü Ali"ydi.

"Silahlı propagandaya başlıyoruz, Şemdinli’yi basacağız" dedi.

Planı detaylarıyla açıkladı.

Grubu ikiye ayırmıştı, birincisi saldırı grubuydu, diğeri ajitasyon grubuydu, herkesin ne yapacağını tek tek anlattı.

Önce saldırı grubu hareket edecek, beş dakika sonra öbür grup devreye girecekti.

Eylem saati tam 21.30’du.

Dağıldılar.

15 Ağustos saat 20’de, Berarej mevkiinde ceviz ağacının altında toplandılar.

Gündüzün kavurucu sıcağı ayaza dönmüştü, hava zifiri karanlıktı.

Saat 21.10’da Şemdinli girişindeki trafonun yanına geldiler, "hacı" kod adlı Seferi Yılmaz’la buluştular.

Şemdinli’yi avucunun içi gibi bilen Seferi Yılmaz, başka bölgelerden gelen teröristlere kılavuzluk yapacaktı, önlerine düştü.

Saldırı grubunun yarısını, karakolun karşısındaki caminin yanına, duvar kenarına yerleştirdi.

Geriye kalanları, inşaat halindeki askerlik şubesine götürdü.

İnşaata girdiler.

İçerde beş altı işçi yatıyordu.

Korkmayın, size bir şey yapmayacağız dediler, başlarına silahlı bir nöbetçi bırakıp, çatıya çıktılar.

Ellerinde roketatar, Belçika yapımı Nato piyade tüfeği G1, Sovyet yapımı, ayaklı, uzun namlulu, Diktiriyof tabir edilen, makineli tüfek PK vardı.

En önce roketatarın tetiğine bastılar, subay gazinosu vuruldu.

Ardından yaylım ateş başladı.

Aşağıdan yukardan, sınır tabur komutanlığı, ilçe bölük komutanlığı, subay gazinosu hedef alındı.

Aralıksız beş dakika sürdü.

Saldırı grubu geri çekilirken, ajitasyon grubu kahvehanelere daldı, "Kürdistan’ı kurduk, yaşasın PKK" sloganları atarak, vatandaşlara bildiri dağıttı.

Hepbirlikte geri çekildiler, gene trafonun yanında buluştular.

Her şey 10 dakika içinde olup bitmişti.

Şemdinli’den ayrılmadan önce, bombalı pankart astılar.

Üzerinde Kürtçe "halka duyuru, tüm yollar mayınlıdır" yazıyordu.

*

Milattı bu.

İhanetin miladı.

*

Türkiye Cumhuriyeti devleti, 15 Ağustos 1984 gecesi saat 21.30’da, tarihinde ilk kez bölücü terör örgütü tarafından vuruldu.

Eruh ve Şemdinli eşzamanlı olarak basıldı.

*

Eruh’ta er Süleyman Aydın şehit oldu.

Bölücü teröre verdiğimiz ilk şehitti.

Bu nedenle, Şemdinli önemsenmedi, zamanla unutuldu, toplumsal hafızada sadece "Eruh baskını" kaldı.

*

Şemdinli’den bahsetmeyip, Eruh baskınını önemsemek, Pkk’nın da işine geliyordu.

Çünkü, Eruh baskınını Pkk’nın rol model aldığı, heykelini bile diktiği Mahsum Korkmaz gerçekleştirmişti.

*

Halbuki…

Türk milleti, 15 Ağustos 1984 gecesi bir değil, iki şehit vermişti!

*

Şemdinli baskınında, jandarma astsubay çavuş Memiş Arıbaş ağır yaralanmıştı.

1963 doğumluydu.

Aksaraylı’ydı.

Helikopterle koma halinde Van’a götürüldü, oradan uçakla GATA’ya kaldırıldı ama, beş gün dayanabildi, son nefesini verdi.

Baba ocağındaki kabrinde, şehadet tarihi olarak "15 Ağustos 1984" yazıyor.

*

E, bakıyoruz bugün…

*

Memiş Arıbaş’ın mezun olduğu astsubay okulu kapatıldı.

Memiş Arıbaş’ın mensubu olduğu jandarma genel komutanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden koparıldı, adeta belediye zabıtası yapıldı.

Memiş Arıbaş’ın kaldırıldığı GATA’yı padişah abdülhamid’in hastanesi yaptılar, türbanlı biyokimyagere devrettiler.

Ve…

Memiş Arıbaş’ı Şemdinli’de şehit eden, tarihteki ilk pkk baskınında kılavuzluk yapan "hacı" kod adlı Seferi Yılmaz, şu anda Şemdinli’de belediye başkanı!

*

Hâlâ deniyor ki, hesap soracağız, kanları yerde kalmayacak filan…

Hastirin ordan!

MİZAH : AK PARTİ HİZMETTE SINIR TANIMIYOR /// TÜBİTAK’TAN ASRIN PROJESİ :))))))) ))


Artık PAPAZ eriğini gönül rahatlığı ile yiyebileceğiz..

Eriği üstten koyuyorsun, içerde gusül abdesti alıp aşağıdan düşüyor

MİZAH : AK PARTİDEN İŞSİZLİĞE MÜTHİŞ ÇÖZÜM :))


13876387_639900776167780_1636285822784554839_n.jpg?oh=6921008602e63e6a9cfba260c7c5cb1b&oe=5859DB37

YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.