Etiket arşivi: AMERİKA DOSYASI

AMERİKA DOSYASI : Türk – Amerikan İlişkilerinde Terör Faktörü


Türk – Amerikan İlişkilerinde Terör Faktörü

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3060/turk-amerikan-iliskilerinde-teror-faktoru–ozdemir-akbal.html

1994 yılında Beech Super King Air BE-200 modeli bir tayyarenin Ankara semalarında motor keserek düştüğü haberi gelmişti. Çok Önemli Kişi taşıyan bu uçakta dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, maiyeti ve iki pilotumuz şehit düştü. Çok şey yazıldı, söylendi; o dönemde kulağımda kalan bir laftır, Alaska şartlarında uçan bu tayyare nasıl olur da Ankara soğuğunda motor keser. Komplo meselelerini bir kenara bırakarak terörle mücadelede bir babayığidi daha en şerefli rütbeyle uçmağa gönderdik… O vakitler aynı zamanda Çekiç Güç’ün Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge faaliyetlerini sürdürdüğü zamanlardı. Aslında Amerikan dilince Poised Hammer yani ateşlenmeye hazır bir silahın horozunu ifade eden bu tabir, Türkçe’ye ne hikmetse Çekiç Güç diye çevrilmişti. Burada mesele çeviri de değil ancak bazı ifadelerin anlamları kendi içeriğinde saklıdır.

O dönemde basına sık sık yansırdı, ABD kuvvetleri bölücü terör örgütünün yoğun bulunduğu mıntıkalara yiyecek giyecek paketlerini düşürdü!? diye. Bunun ardından Korg. Hasan Kundakçı’nın sevk ve idaresinde kış şartlarında operasyon nasıl ifa edilir adlı bir kurs niteliğini haiz Çelik Harekâtı yürütülmüştür. Bu harekât sırasında, Harbiye talebeleri aldıkları üç kuruş maaşı, operasyon bölgesinde faaliyette bulunan ağabeyleri ve müstakbel silah arkadaşları için bağışlamış, 13 Mart’ta içeceği iki çay ya da kahveden feragat etmiştir. Bu dönem Türkiye’nin terörle mücadele konusunda hayli faal bulunduğu bir zamandır. ABD ile olan ilişkiler bağlamında da harekât sırasında olumsuz açıklamalar gelse de ilişkiler akamete uğramamıştır.

1999’dan itibaren bölücü terör örgütü elebaşının, başta Özel Kuvvetler Komutanlığı personelinin çabaları olmak üzere, ele geçirilmesi ile olaylar neredeyse bitme noktasına gelmiştir. Bu noktada; bölücü örgüt elebaşısının teslim edildiği iddialarına; CIA açık kaynaklarında, Yunan İstihbaratı EYP’nin, bölücü örgüt elebaşının transferiyle ilgili olarak görevlendirdiği Bnb. Savvas Kalenteridis’i fiyaskoyla suçlaması en açık cevabı içermektedir. Sonuç olarak, terör örgütü elebaşı hakkında ABD sadece adil yargılanması yönünde açıklamalar yapmakla yetinmiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir ve adil bir şekilde de yargılanmıştır adı geçen şahıs. Ancak, yapılan tüm uyarılara rağmen, adının bir türlü belirlenemediği bir politikasızlık ve güvenlik bürokrasinin hiçe sayıldığı dönem dolayısıyla, bölücü terör örgütü stratejik avantaj kazanmış, bu avantaj da son dönemde yaşadığımız malum olaylara sebebiyet vermiştir. Bu süreçte Türk-Amerikan ilişkilerinin Kürecik Radarı, Suriye meselesi gibi olaylar dolayısıyla “tarihinde hiç olmadığı kadar iyi” dönemi yaşanmıştır. ABD’den de Türkiye’deki “demokratik açılım”dan ne derece memnun olduğunu ifade eden açıklamalar gelmiştir. Görüldüğü gibi gerek Irak’ın kuzeyindeki de facto yapılanma, gerek de bölücü terör örgütü konusunda ABD için bu dönem aleyhte ifadeler hayli düşük tonlu şekilde dile getirilmekte, tanımın ne olduğu konusunda tartışmalar bulunan “model ortaklık” olarak ikili ilişkiler açıklanmaktadır.

Suriye meselesinde, stratejik hedeflerin değişimi de yukarıda anılan ikili ilişkilerin gerilmesine sebep olmuştur. Bu aşamada bölücü terör örgütünden başka bir de IŞİD meselesi gündeme gelmeye başlamıştır. IŞİD’ın Musul’a yürüdüğünün çok ağır ifadelerle TBMM çatısı altında tartışılmasından kısa bir süre sonra, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu basılarak tüm personel ve hatta çocukları esir edilmiştir. Türkiye’nin IŞİD ile mücadele konusunda o dönem daha ağır hareket etmesi ve İncirlik Üssü’nün koalisyon güçlerine açılma tartışması Türk-Amerikan ilişkilerini terör bağlamında geren bir başka noktayı oluşturmuştur. Bu süre zarfında hem Türkiye’nin Peşmerge güçlerini kuzey hattından Suriye’ye dahil etme planı, hem ABD ve Rusya’nın IŞİD ile mücadele konusundaki rasyonel aktör arayışı, PYD’nin silahlı kolu YPG’nin bu bölgede bir aktör haline gelmesine neden olmuştur. Böylece Türkiye hem IŞİD hem de YPG ile uğraşmak zorunda kalan bir ülke haline dönüşmüştür. Üstelik IŞİD konusunda sağlanan kısmı uluslararası mutabakata rağmen; YPG konusunda böyle bir husus da mevcut değildir. YPG üzerinde böyle bir hassasiyetin bulunmayışı Türkiye’nin stratejik kurulumundaki kırılgan eklem noktasını oluşturmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’nin, Irak’ın Kuzey bölgesindeki defacto yapıya bölücü terör örgütüyle mücadelenin neredeyse devredilmesi anlamına gelecek girişimlerde bulunması ancak ve ancak YPG’nin elini kuvvetlendirecektir. Dolayısıyla yukarıda süreç gelişimini arz etmeye çalıştığım dönemdeki gibi inisiyatif ele alınarak, Irak’ın kuzeyindeki şer yuvalarının dümdüz edilmesi gereği hasıl olmuştur. Dış mihrak meselesi elbette mevcuttur. En başta da önce bölücü terör örgütüne şimdi de kendi ifadeleriyle YPG’ye lojistik destek veren ABD bu hususta kendi pozisyonunu net bir şekilde belli etmektedir. Ancak gelişmeler bize göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kararlı bir şekilde hareket ettiğinde bu dış mihraklar sesinin hayli düşük bir halde çıkarabilmektedir. Dolayısıyla kararlı ve cesur adımlar doğru noktalara yönlendirilerek atılmalıdır. Çözüm Türkiye Cumhuriyetinin kendi güvenlik aygıtlarındadır. Bir devletimsi yapıya Türkiye’nin güvenliği emanet edilemez.

Reklamlar

AMERİKA DOSYASI : Nolacak Bu ABD Dışişleri Bakanlığı ve Güvenlik Karar Alma Mekanizmasının H ali


"Nerden Geldim Bu Foggy Bottom’a" – Nolacak Bu ABD Dışişleri Bakanlığı ve Güvenlik Karar Alma Mekanizmasının Hali

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3709/nerden-geldim-bu-foggy-bottoma-nolacak-bu-abd-disisleri-bakanligi-ve-guvenlik-karar-alma-mekanizmasinin-hali–sanli-bahadir-koc.html

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın karar alma sürecindeki konumu zaten on yıllardır geriliyordu.

Ağırlık uzun süredir Beyaz Saray’a (ve W Bush döneminde Pentagon’a) kayıyordu.

Ama Trump yönetiminde Dışişleri’nin pozisyonu şimdiye kadar tam anlamıyla serbest düşüş içinde.

ABD’nin en büyük petrol şirketi Exxon’un başkanlığını bırakıp bakanlık görevine gelen Rex Tillerson belki daha önceki görevinin verdiği alışkanlıkla kameralardan kaçıyor.

Ya da belki de Tillerson Trump’ın ve Beyaz Saray’ın ne yaptığını tam bilmediği için yanlış bir şey söylemekten korktuğu için az konuşuyor

Bakanlığı yönetmesinde ona yardım edecek çok sayıda pozisyon boş duruyor.

Çok sayıda görevli Obama yönetiminin adamları oldukları düşünülerek aniden kovulmuştu.

Odalar, pozisyonlar, masadaki koltuklar boş bekliyor.

Bakanlık uzun zamandır basın brifingi düzenlemiyor.

7 Müslüman ülkeye yasak konurken Bakanlık’a hiç danışılmamış.

1000 bakanlık görevlisi bu karara benimsemediklerini yazmışlardı.

Bakanlık yetkilileri Beyaz Saray girişimlerini yabancı yetkililerden öğreniyor.

Yemen’de kötü giden terör operasyonu için karar verilirken masada bakanlıktan kimse yokmuş.

Tillerson’ın yardımcısı olarak önerdiği Elliott Abrams son dakikada Trump’tan kesik yedi.

Sebep Abrams’ın kampanya sırasında Trump’ı eleştirmesi.

Gerçi isabet olmuş da olabilir, çünkü Abrams için azılı bir neokon ifadesini kullanmak haksızlık olmayabilir.

Kilit noktada çok boş yer var ve oralara atanacak isim listesi bile olmadığı söyleniyor.

İsimlerin belirlenmesi, onlarla konuşulup ikna edilmesi, güvenlik kontrolleri, Kongre’den onay … bunlar aylar alabilecek süreçler.

Tillerson bir süre üst düzeyde iskelet bir kadroyla iş yapmak zorunda kalabilir.

Kısacası Dışileri Bakanlığı’nda (Foggy Bottom) moraller sıfır.

Kendine güçlü bürokratik destek almadan Tillerson’ın Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik Konseyi tartışmalarında ağırlığını koyabilmesi daha da zor olabilir.

Bu arada Ulusal Güvenlik Konseyi’nde de sorun var.

İlk baştan itibaren Flynn’in bu göreve uygun olmayan bir karakteri olduğunu yazmıştık.

Ama onun ayrılması da sonuçta doğruysa bile yanlış nedenle olmuş gibi.

Ama bu başka bir mesele.

Onun yerine teklif yapılan başkan bir general Robert Harward düşünmek için bir süre istedikten sonra görevi kabul etmedi.

Bu kararda kendi adamlarını getirme, mevcut bazı isimleri postalama isteğinin reddedilmesinin etkili olduğu düşünülüyor.

Bir ihtimal Steve Bannon’un başında olacağı bir tür gölge UGK’yı da kabullenememiş olabilir.

Şu anda UGK’deki üst düzey ekip oldukça zayıf.

20-30 yıldır devlette önemli görev almamış televizyon yorumcuları üst düzey görevlerde.

Harward gelseydi güvenlik karar alma süreçlerine bir düzen ve disiplin getirebilirdi.

Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nde bu denli sorunlar varken, Trump gibi devlet tecrübesi olmayan, disiplinsiz, aklına geleni yapan bir Başkan’la ABD dış politikasının işi zor.

Onun ne yapacağını anlaması gereken ve ona göre yol belirlemek durumunda olan müttefiklerin de.

Bu konuda bkz Jualian Borger, “Out of the loop: Rex Tillerson finds state department sidelined by White House” Guardian, 17 Şubat 2017.

AMERİKA DOSYASI : “Çırak” Trump’ın Geçiş Dönemi Sorunları ve Türkiye Olarak ABD Sisteminden Öğrenebileceklerimiz


"Çırak" Trump’ın Geçiş Dönemi Sorunları ve Türkiye Olarak ABD Sisteminden Öğrenebileceklerimiz

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3173/cirak-trumpin-gecis-donemi-sorunlari-ve-turkiye-olarak-abd-sisteminden-ogrenebileceklerimiz–sanli-bahadir-koc.html

Trump yönetimi devralmaya sadece dünya görüşü, zihniyet, bilgi, görgü ve siyaset olarak değil ekip olarak da hazır mı?

Yoksa işi acemi bir “çırak” gibi görev başında mı öğrenecek?

Ekibi hazır mı?

Trump’ın 15 bakan adayından henüz sadece 2’si Kongre’den onay alabilmiş durumda.

Yeni Başkan’ın 660 üst düzey pozisyona atama yapması gerekiyor ama bunların sadece 29’unu yapabildi.

Trump’ın zorunluluk nedeniyle Obama tarafından atanmış 50 milli güvenlikle ilgili ve diplomatik üst düzey görevlisini yerinde tutması bekleniyor.

Trump, hazırlıksızlık, amatörlük, beceriksizlik, ciddiyetsizlik, yavaş davranma ve bazı sorunlu personel tercihleri gibi nedenlerle Beyaz Saray’a “tam kadro” giremeyecek.

Bakan adaylarından birini Kongre’nin reddetmesi kimseyi şaşırtmayacak.

Amerikan halkı Washington dışından birini başkan yapmak istiyordu.

Bunun bazı iyi yönleri olabilir ama işte böyle bedelleri de var.

Daha önce devlet tecrübesi olmamış olması Trump için önemli bir handikap.

Washington dışından gelmek bir başkana belki bazı meselelere “taze bir dimağ” ile bakma şansı veriyor olabilir.

Ama işte kadro kurma, program belirleme, bürokrasiyi tanıma ve çalıştırma, değişik kurumlar arasında koordinasyonu sağlamak için tecrübe, görgü, ciddiyet, hazırlık gibi şeylerin önemi var.

Amerikan bürokrasisinde Trump’a karşı malum nedenlerle ciddi bir direnç veya en azından mesafe olabileceğini de hesaba katarsak Trump’ın işi biraz daha zor görünüyor.

Bush’tan Obama’ya geçiş iki tarafın da gayreti ve ciddiyeti nedeniyle sorunsuz gerçekleşmişti.

Obama da ne kadar çekinceleri de olsa Trump ekibine devir için ekibini özel olarak çalıştırdı.

Yüzlerce konuda kısa uzun brifing kağıtları yazıldı, yüzyüze görüşmeler yapıldı, gelebilecek telefonlar beklendi.

Ama anlaşılan Trump tarafı aynı ciddiyeti göstermemiş.

Hazırlanan kağıtların çoğunun okunduğu bile şüpheli.

Çok sayıda pozisyonun boş(alacak) olmasının pratik sonuçları olacaktır.

Kongre’de elenenler de olursa/olunca iş daha da ciddileşebilir.

Trump ekibi hala bakan adayları için gerekli hukuki hazırlıkları tam yapmamış olmakla eleştiriliyor.

Trump’ın görevi devralma sürecinden uzun süre sorumlu olan Vali Christie’nin bu görevi bırakmaış olması yaşanan aksaklıkları bir parça açıklayabilir ama esas nedenin Trump olması daha yüksek ihtimal.

Trump’ın informal, düzensiz, kuralsız, süreçsiz, twittervari yönetim tarzı gerçekten çok sorunlu.

Bu ilk dönemde hem kariyeri, hem kişiliği hem de Kongre’deki oturumlarda gösterdiği performansla puan toplayan Savunma Bakanı emekli general James Mattis öne çıkabilir.

Türkiye’nin de ABD’deki devri-teslim sürecinden yakından çalışarak öğreneceği şeyler olabilir.

Hele Başkanlık sistemine geçilecekse bu neredeyse şart.

Belki bu süreci düzenleyen bir yasa çıkarmak, adayların daha adaylık sürecinde Başkanlık’a hazır olmaları için gereken hazırlıkları yapmalarını (olabildiğince) sağlamak için düzenlemeler yapmak gerek.

Başkanlık meselesinin nasıl sonuçlanacağını söylemek için hala erken ama olursa görevi devraldığı ilk günden hazır olmalı görevi devralacak Başkanlar ve ekipleri.

Yeni başkanlar mevcut politikalar, devlet içi örgütlenmeler/süreçler ve sırlar hakkında sağlıklı, hızlı ve eksisksiz bilgilendirilmiş olmalı.

Değişiklikler kabul edilirse Başkanlık makamı o kadar ciddi yetkilerle donanmış olacak ki “işi görev başında staj yaparak öğrenme” , zaman kaybetme ve hata yapma lüksümüz olmayabilir.

“Başkan olacak adamlar” göreve gelmeden aylar önce ekibini önemli ölçüde kurmuş, seçildiğinde neyle karşılacağı ve ne yapacağı hakkında kafasında ciddi bir resim oluşmuş olmalı.

“Ya bir seçilelim düşünürüz o zaman” denebilecek bir şey değil bu.

“Devlette devamlılık,” “devlet ciddiyeti,” “2500 yıllık devlet geleneğimiz” gibi tumturaklı ifadeleri kullanmayı çok seviyoruz ama bunların içini dolduracak prensipler, kurallar, normlar, alışkanlıkları edinme ve geliştirme konusunda o kadar da başarılı değiliz.

Türkiye’nin Başkanlık sistemine “hem de böyle” geçmesiyle ilgili başka yerlerde bir çok kez ifade ettiğimiz çekince ve itirazlarımız devam ediyor.

Ama olur da bu sisteme geçeceksek o zaman onu da “adam gibi” yapmalıyız.

ABD sistemi kusursuz değil ve sık sık standart altı liderler, suboptimal politikalar ve ciddi başarısızlıklar üretebiliyor.

Ama yine de titiz şekilde etüd ederek ondan öğrenebileceğimiz, esinlenebileceğimiz ve belki de taklit edebileceğimiz çok yönü var.

AMERİKA DOSYASI : ABD, Yeni Dünya, Yeni Kıble


ABD, Yeni Dünya, Yeni Kıble

KAYNAK : http://srecaio.blogspot.com.tr/search?updated-min=2016-01-01T00:00:00-08:00&updated-max=2017-01-01T00:00:00-08:00&max-results=10

Tarih 1.000 yılları. Viking Leif Ericson Norveç Kralı’ndan aldığı Hristiyanlığı yayma görevi doğrultusunda Grönland’ın batı kısımlarını görmek için, yola çıktı. Gemisini Amerika kıtasını daha önce gören ve rapor eden Herjólfsson’dan satın almıştı. Bulduğu topraklar büyük olasılıkla Kanada’nın Newfoundland bölgesiydi. Ericson’ın Hudson Körfezi ya da Büyük Göller yolu ile Minnesota’ya kadar ulaştığı da iddia ediliyordu. Kuzey Amerika’ya ayak basan ilk Avrupalıydı.

Amerika’yı Kristof Kolomb’dan beş asır önce Vikinglerin keşfettiği doğruydu…

1492’de Amerika’ya ayak basan Kristof Kolomb rastladığı bölgeyi Hindistan, yerlileri de Hintliler olarak nitelendirdi. Aslında haksız sayılmazdı. Yerlilerin ataları Asya’dan Buzul Çağı’nın yaşandığı M.Ö. 60.000-35.000 yılları arasında Bering Boğazı’nı geçerek Sibirya’dan Amerika’ya gelmişlerdi.

Kolomb‘un da asıl görevi Hristiyanlığı yaymak ve İspanya Krallığı’na yeni topraklar armağan etmek olmuştu. Amerika Kıtası’nın 1492’de keşfinden sonra Avrupa’dan göçler başladı. İspanyollar 1565’te Florida’ya yerleşti. İngilizler ilk devamlı yerleşimi 1607’de Virginia’da kurdu. Hollanda 1614’te Manhattan adasına geldi. 1664’te İngiltere burayı ele geçirdi. 18. yüzyılda Fransızlar İngiliz kolonilerini tehdit ediyordu.

Hepsi yerli halkların aleyhine toprak sahibi oluyorlardı. İngilizler, İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler alıp buralara yerleştirerek koloniler kurdular. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13’e yükseldi. Bazı yerliler Avrupalı beyaz adamlarla birlikte yaşarken, çoğu teslim olmayı reddetti ve Batı’ya göç etti. Sayıları milyonları bulan yerliler 1890’da sadece 250.000’e düşecekti.

Doğudaki 13 koloni dışındaki topraklar İspanya, İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından paylaşılıyordu.

Osmanlı’da Gerileme Devri’nin başladığı dönemde, 1763’te Paris’te bir barış antlaşması imzalandı. İngiltere ve Prusya’ya karşı Fransa, Avusturya ve Rusya arasında, 1756-1763 yıllarında geçen Yedi Yıl Savaşları sömürge paylaşımı, ticaret hakları ve deniz egemenliği için yapılmış, İngiltere galip gelmişti. Avrupa’da sınırlar pek değişmedi, fakat İngiltere ilk defa bir dünya gücü olarak tanındı, Asya ve denizlerinde güç dengesi sağlayacak hale geldi. Hindistan İngiliz ekonomik sisteminin en önemli parçası oldu. Meksika’nın kuzeyindeki Amerika İngilizce konuşan dünyanın bir uzantısı haline geldi. Hindistan, Afrika ve Amerika’daki Kanada, Büyük Göller ve Mississippi Vadisinin üst kısmındaki Fransız toprakları, İngiltere’nin denetimine geçti.

Fransa Krallığı büyük bir yenilgi almıştı, ancak 1789 Fransız İhtilali’ne kadar, 26 yıl, durumu idare edebildi. İngiltere de ekonomik olarak yıpranmıştı. Durumunu düzeltebilmek amacıyla, çay ve damga vergisinin kolonilerde de uygulanmasını istedi. Ancak 13 koloni, İngiltere parlamentosunda Amerikalı temsilcilerin olmadığını ileri sürerek, bu vergileri kabul etmedi. İngiltere, 1764-1773 arasında kolonilere kâğıt para, şeker, pul, damga, resim ve çeşitli mali yükler getirmeyi sürdürdü.

1774’te toplanan 1. Philadelphia Kongresi’nde, 13 İngiliz kolonisi ağır vergiler yükleyen İngiltere ile savaşa karar verdi. İngiltere, 1774-1776 arasında, vergilere ek olarak, zorlayıcı ve cezalandırıcı yasalar ve önlemler uygulayarak, savaşa hazırlanan kolonilere yanıt verdi.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1775’te başladı. Koloniler, milisler ve çiftçilerden oluşan 20.000 kişilik düzensiz bir ordu topladı. General Washington ordunun başına geçti. Fransız General Lafayette de, gönüllü gruplarla İngilizlere karşı çarpışıyordu. İngiliz Ordusu 42.000 kişilik eğitimli bir kuvvetten ve Alman kökenli 30.000 paralı askerden oluşuyordu.

Ve önemli bir tarih… 4 Temmuz 1776. Fransız Devrimi’nden 13 yıl önce…

13 İngiliz kolonisi İkinci Philadelphia Kongresi’nde bağımsızlıklarını ilan etti ve İnsan Hakları Bildirisi kabul edildi: “İnsanların doğuştan, yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme gibi başkasına devredilemez hakları vardır. Devletler, bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Eğer herhangi bir hükümet şekli, bu gayelere aykırı hareket ederse, bu hükümeti değiştirip, yerine bir yenisini getirmek milletin hakkıdır.”

ABD’nin kurulmasında yayınlanan bu açıklama daha ziyade John LOCKE’dan etkilenmişti. Mutlakiyet yönetimine açtığı sarsıntılar sonucunda İngiliz, Amerikan ve Fransız büyük devrimlerin temelleri oluşmuştu. Doğal hukuk doktrinini savunuyordu. İnsan doğası bencildi, herkes eşit ve özgürdü, hayatını, sağlığını, özgürlüğünü ve varlıklarını savunmaya hakkı vardı. Güçler ayrılığı esastı, devrim hem bir haktı hem de bir ödevdi. Yöneticinin otoritesi mutlak değildi. Karşılıklı güven ile toplumsal sözleşme oluşturulmalıydı. İnsanın özgürlüğü yasalarla, güven ve kayıt altına alınmalıydı.

Kısacası, genç ABD tepesinde bir kral istemiyordu…

Savaş devam etti ve 1777’de İngiliz ordusunun bir kısmı Saratoga’da yenilerek teslim oldu. Saratoga zaferi, Fransızları 1778’de savaşa girmeye teşvik etti. ABD ve Fransa arasında bir ittifak yapıldı. Kolonilere 1776’dan beri el altından para ve malzeme yardımı yapan Fransa, filolarını ve ordularını hazırladı ve Haziran 1778’de İngiltere’ye savaş ilan etti. Bu, savaş dinamiklerini değiştirdi ve İngilizler denizlerdeki egemenliğini kaybetmekle kalmayıp, Fransa’nın İngiltere’yi istila tehlikesiyle dahi karşılaştı.

1779’da İspanyollar, 1780’de Hollandalılar da savaşa girdi. 1780’den sonra deniz savaşı İngilizlerle Amerikalıların Avrupalı müttefikleri arasında geçti. İspanya ve Hollanda, Britanya Adaları’nı büyük ölçüde denetime alarak İngiliz deniz gücünü açık denize çıkarmadı. 1781’de, Washington, Fransız birliklerinin desteğiyle, Yorktown Muharebesi’nde İngiliz General Cornwallis’i yenerek savaşın sonucunu belirledi.

3 Eylül 1783. Fransız Devrimi’nden altı yıl önce…

Fransa, İspanya ve Hollanda’dan yardım alan kolonilere yenilen İngilizler barış istedi ve 8 yıl süren savaş sonunda Paris Versaille Antlaşması imzalandı. İngiltere, batıda Mississippi Irmağını da içine alan geniş sınırlarla, 13 sömürgenin oluşturduğu ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı, İspanya Doğu ve Batı Florida’yı, Fransa Antillerden bazı adaları ve Senegal’i aldı.

Rönesans, reform, keşifler ve icatlar sonrası güçlenen Batı’nın, zayıflayan Doğu’ya egemen olmak için, liderlik kavgası ve sömürgelerin ele geçirilmesi için açgözlü bir paylaşım mücadelesi başlıyordu.

ABD’nin ilk yüzölçümü 835.687 kilometrekare idi (Türkiye kadar), daha sonra, Fransa, İspanya, Rusya ve Meksika ile yapılan antlaşmalarla ve savaşlarla bugünkü 9.371.786 kilometrekareye kadar büyüyecekti.

Sırada iç mücadeleler vardı…

Her koloninin ayrı bir devlet olmasını isteyen Cumhuriyetçilerle, her devletin içişlerinde serbest, fakat güçlü bir merkez etrafında birleşmesini isteyen Federalistler arasındaki çatışmalar 1787’de başladı ve 4 yıl sürdü. Kanlı çatışmalardan sonra Konfederasyon yeniden düzenlendi. Bağımsızlıklarını ilan eden eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla bir araya gelerek Amerika Birleşik Devletleri’ni kurdu.

1800’lere kadar toparlanan ABD, topraklarını genişletmeye ve temizliğe başlıyordu. 1803’te Louisiana Bölgesi Fransa’dan 15 milyon $’a satın alınıyor ve topraklar iki katına çıkıyor. 1819’da İspanya Florida’yı ABD’ye terk ediyor. 1820’de kuzeydeki Maine, özgür eyalet olarak birliğe katılıyor. Kölelik Missouri’de serbest bırakılıyor. 1821-1825 arasında, İspanya ve daha sonra Meksika’nın izniyle, Amerikan göçmenler Teksas’a yerleşiyor.

ABD’nin 1823 Monroe Doktrini ile Avrupalıların Amerika kıtası topraklarını tekrar kolonileştirilmesi önleniyor. Meksika, 1830’da Amerikan göçmenlerin Teksas’a yerleşmelerini yasaklıyor. 1830-1840’larda, binlerce yıl önce Asya’dan gelen kızılderililerin yurtlarından doğuya doğru uzaklaştırılması siyaseti uygulanıyor…

1835’te başlayan Teksas Bağımsızlık Savaşı 1836’da Teksas’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle sona eriyor. ABD’ye katılmayı resmen isteyen Teksas, 1836-1845 arasında, ABD’nin Pasifik’e genişlemesini istemeyen İngiltere baskısıyla bağımsız kalıyor. Meksika 1842’de Teksas’a saldırıyor, ancak İngiltere’nin müdahalesiyle ateşkes ilan ediliyor. Sonunda bağımsız cumhuriyet Teksas 1845’te 28’inci Eyalet olarak ABD’ye iltihak ediyor. Teksas üzerinde toprak iddiasını sürdürünce, 1846’da ABD Meksika’ya savaş ilan ediyor. 1847’deki Buena Vista zaferiyle yenilen Meksika, 1848 Antlaşması ile Rio Grande nehrinin kuzeyinde kalan bütün toprakları Amerika’ya terk ediyor…

Kölelikle ilgili İç Savaş başlıyor…

1857’de Kongre’nin sömürgelerde köleliği serbest bırakmasını ve kölelerin vatandaş olmasını önleyen kararı ABD Yüksek Mahkemesince kabul edildi. Bir yıl sonra, Başkan Abraham Lincoln birlikten ayrılma tehdidinde bulunan köleci Güneylilere ve demokratlara ultimatom verdi. 1860 yılına gelindiğinde, kuzeyde köleliğin reddedilmesine tepki olarak güneyde 11 konfederasyon eyaleti oluştu. Ertesi yıl, Güney Carolina ve arkasından altı Güney Federe Devleti’nin Birlikten ayrılıp silaha sarılmasıyla ABD İç Savaşı başladı.

Başkan Abraham Lincoln 1863’te Konfederasyon eyaletlerindeki kölelere özgürlüklerini verdi.

ABD İç Savaşı’nın sona erdiği 1865 önemli bir kilometre taşı. Köleliğe karşı olan kuzeyin zaferi 600.000 kişinin ölümüne yol açtı. ABD’nin Birinci Dünya Savaşında 116.000, ikinci Dünya Savaşında 405.000, Vietnam’da 58.000 kişinin kaybından fazlaydı.

Aynı yıl, ABD’nin cumhuriyetçi Başkanı Lincoln suikast sonucu öldürüldü.

Birliğini sağlayan ABD genişlemeye başlıyordu. 1867’de Alaska Rusya’dan 7,2 milyon $’a satın alındı.

Biraz da komplo teorisi (!) 1877 yılında, John D. Rockefeller, Cecil Rhodes, John P. Morgan, Mayer A. Rothschild ve Andrew Carnegie beşlisi ABD’de Yuvarlak Masa’yı oluşturdu. Bölgesel şekilde yönetim birimlerinin oluşturulması ve dünyanın tek elden yönetimi öngörülmekteydi. Öncelikle İngilizce konuşan dünya halkları birleştirilecek ve yönetim altına alınacaktı.

1898’de Hawaii kendini ABD’ye bağladı. Aynı yıl Porto Rico, Guam ve Filipinler için İspanya ile savaş başladı.

20. yüzyıl başındayız. Geriye bakıyoruz. Vergiler ve yasal düzenlemelerde özyönetime razı olan 13 İngiliz kolonisi, İngilizlerle çatışmanın genel savaşa ve bağımsızlığa gideceğini düşünmemişti. Ama olaylar ve uluslararası rekabet yeni bir ulusun temellerini attı. Güçlerini, ekonomilerini, toplumlarını ve yaşamlarını yeniden düzenlediler. Yani, Amerikan Devrimi önce ekonomik, sonra siyasaldı. Devrim, özgür yaşamayı ve mülkiyet haklarını isteyen orta sınıf tarafından desteklendi. Daha bağımsızlık elde edilmeden, savaş sürerken, İnsan Hakları Bildirisi’ni yayınlayan bir anlayış egemendi…

Ama sonra bir şeyler değişti…

ABD’nin Anglo-Protestan kültür ve inancının bir ürünü olduğunu hatırlıyorum. Çabuk zengin olma, fırsatçılık, bakir ve zengin doğal kaynaklar, geliştirilen iyi bir ulaştırma sistemi, finans sihirbazlığı, sanayileşme, acımasız ve açgözlü bir rekabet öne çıktı. Tek amacın parasal başarı ve güç olduğu, "bırakınız yapsınlar" doktrini, Püritenist ve Evanjelist tarikatların öne çıktığı Protestan ahlakı ve eğitimi gibi unsurlar bir araya geldi. Aşırı bireysel, hırslı, dünyaya egemen olmaya soyunan, yönetimin seçilmiş üstün insanlara ait olmasına inanan, WASP (Beyaz, Anglo Sakson, Protestan) ağırlıklı bir yapı ortaya çıkıyordu.

İngiltere I. Dünya Savaşı’ndan sonra gücünü yitirmeye başlayınca onun “Tek Dünya Devleti” kurma çabasını ABD devralmaya başladı. II. Dünya Savaşı’nda faşist Almanya ve Japonya’yı çökerttikten sonra Batı’nın liderliğini ilan etti.

İçe dönük ABD artık dışa dönecekti.

Hedefte Sovyetler Birliği vardı…

Demokrat Başkan Truman (12 Nisan 1945-20 Ocak 1953) komünizmin yayılmasına karşı özgür insanların desteklenmesi için müdahale doktrinini kabul etmişti. 1947 yılında SSCB’nin yayılmasını ve komünizmin önlenmesini öngören Marshall Planı ve Truman Doktrini ile Avrupa’yla beraber Türkiye ve Yunanistan’a ABD ekonomik yardımı başladı. 1950’lerde Yunanistan, Milliyetçi Çin ve Kore’ye müdahale bu anlamda yürütüldü. ABD küresel ve bölgesel örgütlenmelere de gitti. 1945’te Birleşmiş Milletler, 1949’da NATO, 1954’te Güney Doğu Asya’da SEATO, 1955’te Türkiye, İngiltere, Irak, İran ve Pakistan’ın dâhil olduğu Bağdat Paktı (Sonra CENTO) kuruldu.

Böylece 1945-1990 arasındaki Soğuk Savaş başladı. Sovyetler ve komünizm karşıtı isterik ve paranoyak bir ortam doğdu. Komünizme karşı din silahı kullanılacaktı. Türkiye’de CIA desteği ile 1951 yılında kurulan İlim Yayma Cemiyeti Soğuk Savaş’ın ülkeye ilk armağanı oldu. İslam’ın siyasi çıkarlara alet edilmesinin önü açıldı. Gerici, hilafetçi, Amerikan işbirlikçisi siyasetçiler, bürokratlar, akademisyenler yetiştirilmeye başlandı. İslamcılar yurtsever, Amerikan karşıtı, tam bağımsızlık taraftarı ise vatan haini olacaktı. Örgütlenme artıyordu. Komünizmle Mücadele Derneği’nin ilk şubesi 1956 tarihinde İstanbul’da kuruldu.

Cumhuriyetçi Parti’den emekli general Dwight D. Eisenhower 20 Ocak 1953 yılında sekiz yıllık başkanlık dönemine başladı.

1956’da SSCB Macar İhtilali’ni bastırdı, uluslararası komünizm sarsılıyordu. Aynı yıl başlayan Arap-İsrail Savaşı Orta Doğu’da alarm sinyalleri verdi. Başkan Eisenhower doktrinine göre, ABD Ortadoğu’nun patronu olmaya başlayacaktı. Komünizmin etrafı çevrilecek ve daha fazla genişlemesine izin verilmeyecekti. Aynı tarihlerde, ABD Türkiye liderliğinde İslam Birliği kurulamayacağını anlamıştı. Orta Doğu’ya Sovyet ve Türkiye korkusu yaymaya başladı, ABD kötü adam değildi.

ABD ekonomisi iyi gidiyordu. Güneyde baskı altında bulunan siyahlar kuzeydeki sanayi bölgelerine göçüyordu. Siyahların lideri Dr. Martin Luther King sosyal haklarda eşitlik isteyen hareketi başlatmıştı. 1961’de göreve başlayan Demokrat Başkan Kennedy bu hareketi destekliyordu. Uzayın keşfi ile birlikte komünizm karşıtlığı da öne çıkıyordu. Amerikan yüzyılı yükseliyordu. Avrupa da toparlanmıştı, 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), 1960’ta 18 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada’nın da üye oldukları Avrupa İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) kuruldu.

1962 önemli bir kavşak oldu. ABD ve SSCB arasında Küba Krizi patlak verdi. Sovyet nükleer füzeleri ABD’nin çok yakınına gelmişti. Bunalım Soğuk Savaş’ın doruk noktasındaydı. Sonunda sorun çözüldü. Küba’dakilere karşılık, Türkiye’deki nükleer Jüpiter füzeleri söküldü. "Yumuşama" ve "görüşme" havası yaratıldı. Ama bazı sorunlar da peşinden geliyordu. NATO’nun Avrupalı ortakları böylesine büyük bir bunalımda, görüşlerinin alınmayacağını gördü. Nükleer kâbustan korunmak için klasik silahların önemi artmalıydı. ABD ile SSCB devlet başkanlarının gizli, çabuk ve doğrudan haberleşmeleri amacıyla doğrudan telefon hattı-hotline-kuruldu.

O yıl, SSCB uzay yarışında da geri kalmadığını gösterdi, Mars’a ilk roketi fırlattı.

Başkan Kennedy 22 Kasım 1963’te bir suikast sonucu öldürüldü. Nedeni bu güne kadar anlaşılamadı. Bir iddiaya göre, suikasttan beş ay önce, Amerikan banknotlarındaki FEDERAL RESERVE NOTE yazısını sildirmek, borç para vererek devletten faiz toplama gücünü FRB’nin elinden almak istemişti. Amerikan Hazinesi, kasasındaki gümüş karşılığında basacağı banknotları piyasaya sürebilecek, FRB’ye faiz ödemek zorunda kalmayacaktı. Kennedy öldürüldükten beş ay sonra ABD FRB’den aldığı kâğıt dolarları piyasaya sürüp, FRB’ye faiz ödemeye devam etti. Suikast gerekçesi olarak, Vietnam Savaşı’nı sona erdirmeyi planlaması da söylenir. Suikastın bir Mossad ürünü olduğu da ileri sürülmektedir.

Kennedy’nin yerine derhal yardımcısı Johnson geçti. 1964’te BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs’a uluslararası kuvvet gönderme kararı sonrası, Başkan Johnson’un Başbakan İnönü’ye yazdığı Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesine karşı çıkan mektubu NATO’da ve Batı’da ciddi bir kriz yarattı. Ankara ile Moskova arasında yakınlaşma dönemi başladı. Ertesi yıl, ABD Demirel’den Türk- Kürt federasyonu istedi. Asker şiddetle karşı çıktı. 1945’te ABD uzmanları Türkiye’de yaptığı inceleme sonrasında, CIA tarafından 1948’de yazılan Kürt azınlık raporu buzdolabından çıkarıldı. Doğu Anadolu bir sömürgedir, TC’ne karşı kurtuluş savaşı vermelidir (!) 1930’larda İngilizlerin ve Almanların “Kemalist Cumhuriyet hem din düşmanı, hem Kürt düşmanı” teması ABD tarafından devralınmıştır. ABD, Soğuk Savaş nedeniyle dondurduğu Kürt ayrılıkçılığını ısıtır. Artık Sovyet tankları Doğu Anadolu’dan İskenderun Körfezi’ne inebilir. Kürtleri kışkırtabilir. Ama Sovyetler de İslam kartını oynar. Fransa da geri kalmaz, Ermeni sorununu ısıtır.

1965’te Başkan Johnson Vietnam Savaşı’nı başlattı. Eisenhower döneminde Fransızlar Vietnam’dan çekilince komünistler ve milliyetçiler arasında iç savaş çıkmıştı. ABD Birleşmiş Milletler’le beraber, ülkenin Kuzey ve Güney Vietnam olarak ikiye ayrılmasını sağlamıştı. Ama Vietkong komünist gerillalar Güney’e saldırınca ABD Güney Vietnam askerlerini eğitmek amacıyla bölgeye asker göndermişti. Kennedy döneminde asker sayısı 16 bini aşmış ancak sıcak çatışmaya girmemişlerdi. Başkan Johnson ve halefi Cumhuriyetçi Nixon döneminde silahlı mücadeleye girilmişti.

1966 yılı Batı’da önemli bir çatlamaya sahne oldu. De Gaulle, Fransa’nın NATO askeri kanadından çekildiğini açıkladı. ABD’nin örgütteki güçlü rolünü ve İngiltere ile özel ilişkisini protesto etti. Fransa ABD ve İngiltere ile eşit şekilde üçlü bir yapıya girecekti. Aldığı yanıtı yetersiz bulan de Gaulle, bağımsız bir savunma gücü kurmaya başladı. NATO-Varşova Paktı savaşının içine çekilmek yerine Doğu Bloku ile ayrı bir barış seçeneği istedi. Akdeniz’deki filosunu NATO komutasından aldı. Yabancılara ait nükleer silahların Fransa topraklarında konuşlandırılmasını yasakladı.

1970’e gelindiğinde Protestan misyoner örgütü “American Board” Türkiye’deki Dinlerarası Diyalog Nurcularıyla el eledir. “Işık Evleri” kurulur. Erbakan da Milli Nizam Partisi’ni kurar. Yeniden Osmanlılaşma başlar. İslam Dinarı, İslam ortak pazarı, Birleşik İslam Devleti gündemdedir.

ABD’nin 1971 Çin hamlesi var sırada…

Cumhuriyetçi Başkan Richard Nixon Çin’i Sovyetler’e karşı bir denge unsuru görüyordu. 1969’da göreve başlamasından itibaren Çin liderlerine görüşmek için diğer devletler aracılığıyla haberler gönderiyordu. Bu arada Ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger 1971’de Çin’e gizli bir ziyaret yaptı. ABD-Çin ilişkileri yumuşama dönemine girmişti. Pakistan bu temaslarda belirleyici oldu. "Pingpong Diplomasisi", Çin ile ABD’nin 20 yılı aşkın kapalı kapılarını açmasının başlangıcı oldu. Arnavutluk başta olmak üzere bazı ülkeler Çin’in Birleşmiş Milletlere üye olmasını önerdi. Çin ABD’nin desteğiyle ve üçte iki çoğunluk kararıyla Birleşmiş Milletler’e veto yetkisini haiz "daimi üye" olarak girdi. Çin Cumhuriyeti, Milliyetçi Çin veya Tayvan BM’den atıldı.

Nixon Dönemi (20 Ocak 1969-9 Ağustos 1974) kritikti…

Ekonomide olumsuz gelişmeler oluyordu. 1970’lerde çokuluslu şirketler dünya ekonomisini denetime almaya başlamıştı. “Tek Dünya Devleti” projesi gündemden düşmüyordu. Nixon sürekli açık veren bütçe ve ticaretin baskısı nedeniyle altın rezervlerinin erimeye başlamasını önlemek için doların altın standardına son verdi.

1972’de de başka önemli olaylar da gündemdeydi…

Nixon Çin’i ve SSCB’yi ziyaret etti. Sovyet lideri Brejnev ile silahlanma kontrolü anlaşmasını imzaladı. Yumuşama (Détente) başladı, sonucunda balistik füzelere karşı savunma füzelerini ve nükleer füzeleri sınırlandırma, yani SALT I antlaşması imzalandı. Soğuk savaşta bir ilk yaşanıyordu.

Nixon Kuzey Irak’taki Kürdistan Demokratik Partisi"ne de el atıyordu. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yaptı; bu görüşmeden sonra CIA tarafından "Kürdistan Demokratik Partisi"ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderildi. Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyordu. Barzani-ABD ilişkileri, Henry Kissinger eliyle yürütülüyordu. MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ataşesi MOSSAD Ajanı Yaakov Nimrodi aracılığı ile gerçekleşiyordu. Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyordu.

17 Haziran 1972 günü Nixon’ın kaderini belirledi. Beş hırsız Watergate iş merkezindeki rakip Demokratik Parti’nin merkezine girerken yakalandı. Seçimi az farkla kazanan Başkan Nixon’ın Cumhuriyetçi Parti’siyle bağlantılıydılar. Demokrat Parti’nin telefonlarını gizlice dinlemek üzere mikrofonlar yerleştirmeye çalışıyorlardı. Nixon hırsızlığın arkasında olan bütün siyasetçilerin ortaya çıkarılması için Adalet Bakanı Richardson’ı görevlendirdi. Richardson, Cox isimli savcıyı bu göreve atadı. Cox, Beyaz Saray’da başkanın bütün konuşma kayıtlarını istedi. Nixon reddetti ve Cox’un görevden alınmasını emretti. Adalet Bakanı Cox’u görevden almayı reddedince Nixon Richardson’ın işine son verdi. ABD Yüksek Mahkemesi Başkan Nixon’ı bant kayıtlarını savcılara teslim etmeye zorladı. Nixon bant kayıtlarını teslim etti ama halkın desteğini kaybetmişti ve Kongre’de Nixon’ı görevden almak üzere soruşturmalar başlamıştı. 8 Ağustos 1974 tarihinde Nixon televizyonda yaptığı bir konuşmayla ertesi gün istifa edeceğini açıkladı. Yerine Başkan yardımcısı Gerald Ford (9 Ağustos 1974-20 Ocak 1977) başkan oldu. Böylece Nixon ABD tarihinde başkanlıktan istifa eden ilk ve tek başkan oldu.

1973’te David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski tarafından dünyanın tek elden yönetimi için Yuvarlak Masa teorisinin bir ayağını temsil eden Trilateral (Üçlü) Komisyonu kurulmuştu.

Burada bir parantez açmalıyım.

ABD tarafından planlanan ve dayatılan Yeni Dünya Düzeni’nde, makro düzeyde “Tek Dünya Devleti”, mikro düzeyde ”Site Devletler”e dayanan bir yapı esas alınmaktadır. İmparatorluk benzeri federal devletlerin oluşturacağı büyük bir dünya koalisyonunun adımları atılmaktadır. Ulusal yapıları parçalamaya yönelik mikro (etnik) milliyetçilik akımları desteklenmektedir. Yani ulus devletler tarihten silinmeye çalışılmaktadır. Yeni Dünya Düzeni, ulus devletlerin birleşmesi sonunda kurulacak ”Birleşik Devletler” ile ulus devletlerin parçalanması sonunda kurulacak ”Site Devletler” üzerine inşa edilecek ve dünya coğrafyası yeniden çizilecektir.

Şema kabaca bellidir. Hristiyan Amerika ve Avrupa, Müslüman Orta Doğu, Konfüçyüsçü Asya Konfederasyonları. Sonra da sıra “Tek Dünya Dini”ne gelecektir…

Bunu komplo teorisi olarak küçümseyenler de vardır. Olabilir. Sanırım küresel yağmacılar da böyle düşünüyor. Aslında soru şudur: “Dünya, gerçekten süper güç ABD tarafından yönetiliyor mu? Yoksa perde arkasında başkaları mı var?” Bana ikincisi daha akla yatkın görülüyor…

Her taşın altında Yahudi parmağı aramak değil amacım. Ama şu bilgileri de görmezden gelemiyorum: Uluslar üstü ölçekte yapılanan ve Derin Dünya Devleti (DDD) denen üç örgüt var. ”Uluslararası Dış İlişkiler Komisyonu (CFR), Bilderberg Grup (BG) ve Trilateral, Üçlü Komisyon (TC)”. Bu üç örgüt, dünyanın en zengin Yahudi iş adamlarınca kurulan ve sadece Yahudi kökenli peygamber hanedanından geldiği iddia edilen üyelerin kurduğu Yuvarlak Masa (Round Table) örgütüne bağlı faaliyet göstermektedir. ABD ile dünya genelinde uygulanacak politikaları CFR; Avrupa’da uygulanacak politikaları Bilderberg; Asya’da uygulanacak politikaları Trilateral Komisyon belirlemektedir. Round Table ise DDD Karar Organıdır.

DDD’nin Türkiye uzantıları da bellidir. Uluslararası sermaye ile işbirliği yapan sözde ulusal sermaye, Masonik ve Dini Gizli Örgütler, Kürt-İslam Örgütleri, Fethullah gibi sahte Ilımlı İslam önderleri ve İkinci Cumhuriyetçiler.

DDD’nin has adamı Kissinger dışişleri bakanı olarak yoluna devam etti. 1974’te Ulusal Güvenlik Konseyi ile bir taslak hazırladı: Ulusal Güvenlik Etütleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD’nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri (NSSM 200). Soykırımın ABD hükümetinin resmi millî güvenlik politikası olması öneriliyordu. Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, dünya nüfusunun en çok 8 milyarda tutulmasını ve 2075’te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını öneriyordu. Bu kadar nüfus artışının “savaşlar ve devrimlere” yol açacağını söyleyen NSSM 200, gıda kontrolünün hızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor, modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen “çok fazla sermaye yatırımı” gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM 200’ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceği idi. NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin dışındaki nüfus artışının % 47’sinden sorumlu olduğu varsayıldı: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etiyopya ve Kolombiya.

Cumhuriyetçi Parti’den Gerald Ford (9 Ağustos 1974-20 Ocak 1977) döneminde Doğu Bloku ile yumuşama siyaseti ve Kissinger’in dış politikası devam etti. Ama Türkiye ABD ilişkileri bozuldu. Haşhaş ekimi durdurulmadığı ve Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle adadaki askerler geri çekilmediği için 1978 yılına kadar sürecek ABD silah ambargosu başladı. Aselsan ve Roketsan gibi Savunma Sanayi firmaları bu dönemde kuruldu. 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. ABD ile Savunma İşbirliği Anlaşması yürürlükten kaldırıldı. Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesisleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “kontrol ve gözetimi” altına alındı. ABD bu yaptırımlara dayanamayarak 1976′da üslerle ilgili yeni bir Savunma İşbirliği Anlaşması imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi ambargonun kaldırılması şartına bağlanmıştı.

Başkan Ford Demokratların çoğunlukta olduğu Kongre ile mücadele etti. Artan petrol fiyatları ve ekonomik durgunlukla da baş etmesi gerekti.

1975′te başka önemli olaylar da vardı. ABD 58.000 zayiattan sonra Vietnam’ı terk ederek Savaş’a son verdi. Bu savaş, ABD’de savaş karşıtı kitlenin büyümesini sağlamıştı. ABD Vietnam’ı bölme düşüncesini gerçekleştiremedi; Kuzey ve Güney, Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti adıyla birleşti.

Komünizm buradaki savaşı kazanmıştı…

1975’te Siyonizm Birleşmiş Milletler’de ırkçı kabul edildi. 72 Komünist ve İslam ülkesi lehte, 35 liberal demokrasi aleyhte oy verdi. 32 ülke çekimser kaldı. Türkiye Siyonizm’in ırkçılık olduğuna ilişkin kararı destekledi. Bir yıl sonra, JINSA, Jewish Institute for National Security Affairs, Ulusal Güvenlik Konularında Çalışan Yahudi Enstitüsü, ABD Yahudi cemaati tarafından kuruldu. Savunma bakanlığı çevresiyle yakın bağlar tesis etti ve Richard Perle gibi yeni muhafazakâr-neocon düşünürlere ev sahipliği yapan bir merkez oldu. Pentagon ile Tel Aviv arasında önemli bir köprü görevi üstlendiği, İsrail’in ABD’deki dışişleri ve savunma mekanizması gibi çalıştığı söylenmektedir.

Sıra Demokrat Parti’den Başkan Jimmy Carter (20 Ocak 1977-20 Ocak 1981) dönemine geldi…

Beyaz Saray’ın Asya siyasetini düzenleyen Trilateral-Üçlü-Comission, diğer adıyla “Brzezinski Hükümeti” 1973’te kurulmuştu. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başındaki Brzezinski, Carter döneminde ünlü Samuel Huntington’u bu komisyona aldı. Burada Huntington aşırı görüşlerini hafızalara yerleştirdi, ama Brzezinski bunları açıklayamadı. Huntington 2020 ve 2050 yıllarında neler olabileceğini öngörmeye çalışıyordu. İslam, dünyada ve ABD’de en büyük din haline gelecekti. 1940’lı yıllarda Batı’ya, ideolojilerin çöktüğünü ve insanlığın büyük dinler bünyesinde yeni reçeteler arayacağını öne süren İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin, gündeme getirdiği konuyu ortaya çıkarmıştı. İslam sahneye yerleşiyordu. Teslim mi olacaklardı, yoksa sahneden gitmesi için bir şey mi yapacaklardı? Batı, Müslümanlığa yönelik yeni bir strateji belirlemeliydi. Huntington’a göre, Batı’nın temsil ettiği değerler dünyanın ortak malı değildi. Batı bu değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan yararlanmada da tek hak sahibiydi. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, faturasını ödemek zorundaydı. İslâm dünyası, Haçlı Batı’ya tüm servet ve kaynaklarını verse de bu olgu ve iddia değişmezdi. Batı ve “Ötekiler” vardı. Medeniyetler çatışacaktı, Büyük Satranç Tahtaları oyunda olacaktı…

Amerikan toplumunu siyasi yönden etkileyen kilit yazarlar Zbigniew Brzezinski, Samuel Huntington, Francis Fukuyama, Paul Kennedy ve Henry Kissinger aşağı yukarı böyle düşüneceklerdi. Rüzgâr ekiyorlardı, fırtına biçeceklerdi…

1977′de SEATO (Güney Doğu Asya Anlaşma Örgütü) dağıtıldı. ABD Vietnam Savaşı’nda SEATO üyelerinden çok az yardım alabilmişti. Savaşın vahşeti dünyada olumsuz algılanıyordu. Örgüt çatlamıştı. Sessizce dağıtıldı.

Başkan Carter‘ın da çabalarıyla Türkiye’ye silah ambargosu 1978 yılında tamamen kaldırıldı. Bundan dört ay önce, komünistler Afganistan’da iktidarı darbeyle ele geçirmişti. Aynı günlerde Demirperde’den Roma’ya gelen Polonyalı Karol Wojtyla Papa seçildi. Muhalefetin karşısında tutunamayacağını anlayan Polonyalı komünistler koruyucuları Sovyetleri yardıma çağırdı, Papa İkinci Jean Paul, seçilmesinden 8 ay sonra memleketi Polonya’ya gitti ve on yıl sonra Doğu Bloku’nun ve SSCB’nin çökmesine neden olacak olaylar zincirini başlattı.

Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgali, Batı tarafından Varşova Paktı’nı yıkmak için fırsat olarak değerlendirilmişti. CIA ile İngiliz MI6 örgütleri Sovyetleri yaptığına pişman etmekle görevlendirildi. Rus askerlerine direnen yerel Afgan güçleri silâh ve mühimmatla desteklenirken, Polonya’daki Dayanışma Sendikası’nın bir siyasi güç haline gelmesi için gizli yardımlar başlatıldı. İşgalci gücün elindeki silâh ve mühimmat görüntüsü versin diye savunma sanayii uzmanlarının bile “Bu yüzde 100 Rus yapımı” diyecekleri ustalıkta çakma silâh ve mühimmat Mısır ve Çin’de üretilerek Afganlara iletildi. Bu arada, Polonya’da sisteme karşı düşünürlerin ‘Samizdat’ (yeraltı) eserlerini çoğaltmak için matbaa makinaları ve baskı malzemeleri gizli yollardan ülkeye sokuldu. Savaşın sonlarına doğru Sovyet askerleri yeni üretilen MI 24-D helikopterleriyle dağlarda üstünlük kurmaya başlayınca, ‘Rus yapımı’ görüntülü kaleşnikoflarla onlara karşı direnilemeyeceğini anlayan Amerikalılar, Mücahitlere ‘Stinger’ hava savunma füzeleri verecekti.

Aynı tarihlerde Çin’de iktidar mücadelesini reformcu Deng Şiaoping kazandı. 1979’da Çin ile ABD arasında resmi diplomatik ilişkiler kuruldu.

Karşılıklı hamleler geliyordu…

1979’da İran’da PEHLEVİ hanedanının sonunu getiren Humeyni ve mollaların İslami Devrimi sonrası İran CENTO yükümlüklerini reddetti, Pakistan ve Türkiye de çekildi, SEATO gibi CENTO da dağıldı, ama NATO devam ediyordu. Afganistan’dan sonra İran da ABD’yi üzüyordu.

Ama bu aylarda Orta Doğu’da sevindirici bir gelişme oldu. Mısır ve İsrail arasında ABD başkanı Carter gözetiminde 12 gün süren gizli pazarlık sonuçlandı. Enver Sedat ve Menahem Begin arasında Camp David Antlaşması imzalandı. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in ”mekik diplomasisi” işe yaramıştı. İsrail Sina Yarımadası’ndan çekiliyor, İlk kez bir Arap ülkesi, Mısır İsrail’i resmen tanıyor ve ABD’ye yakınlaşıyordu. ABD, Mısır’a para desteği sağlayacaktı. Diğer Arap ülkeleri de SSCB’ye yakınlaşacaktı.

Nixon ve Ford yönetimleri sırasında Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yapan ve Amerikan dış politikasını adeta tek başına yöneten Kissinger kimdi?

Alman Yahudi’siydi ve buna son derece önem veriyordu. Dışişleri Bakanı olduğu sıralarda, İsrail’e verdiği çarpıcı destekle bunu ortaya koymuştu. Noam Chomsky, Kissinger’ı "Amerikan dış politikasını ‘Büyük İsrail’ hedefine endekslemiş kişi" olarak tanımlıyor. Dışişleri’ndeki görevi sona erdikten sonra önemli lobi ve think-tank’lerdeki etkisi bitmemişti. Kissinger Associates adlı lobi şirketi ile belirleyici bir rol oynamıştı. Amerika’daki Yahudi finans çevreleriyle dikkat çekici bir yakınlığı vardı. Amerika’daki Yahudi lobisinin en önemli isimlerinden biriydi.

1980’lere girerken ABD ve Batı’nın optik kablo, haberleşme uyduları, bilgisayarlarla internet kültürünü yaymayı hızlandırdığı Dünya İletişim Devrimi’nin başladığını görüyoruz. Batı’da muhafazakârlık da yeniden yükselişe geçiyordu. Ekonomi piyasanın “gizli eline” bırakılıyordu. Zenginlerin iktidarı doğaldı ve mükemmeldi, eşitsizlik gerekliydi. Sınıf mücadelesi siyasetin merkezinden kovuluyordu. Onun yerine dini temeldeki uygarlıklar çatışması ve etnik milliyetçilik geçiyordu.

1980 yılı Türkiye için özel bir yıldı. 12 Eylül darbesi ile Yeşil Kuşak’ta yer alan Türk İslam sentezi ve yeniden Osmanlılaştırma hareketleniyordu. Göstermelik ABD patentli Atatürkçülük başlatıldı. CIA’nın Türkiye şefi Paul Henze 12 Eylül darbesini Başkan Carter’a “bizim çocuklar başardı” diye haber vermişti. 1977 yılında Ankara’dan ayrılarak Beyaz Saray’da başkana danışmanlık yapmakla görevli Ulusal Güvenlik Konseyi’nde CIA temsilcisi olarak 1980 yılına kadar görev yapmıştı. Şöyle diyordu: Atatürk İlkeleri Yeni Dünya Düzeni ile ölmüştür. İran ve Arap parasıyla desteklenen dincilik Türkiye için ciddi bir tehlike değildir. Nurcular ilericidir. Nakşibendiler gerici değildir. Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni içindeki yeri ILIMLI İSLAM’dır. Kemalizm terk edilmelidir. CIA Ortadoğu şefi Graham Fuller de, Fethullah Gülen’e sahip çıkıyordu. Kemalizm’e son verilmeli, Osmanlı ile övünülmeliydi. Radikal İslam’ın Orta Doğu’yu ele geçirmesine engel olmak için devletler İslamcı yapılıyordu. İslamcılar Sovyet yanlısı olamaz, ama ABD karşıtı olabilirdi. Erbakan ve arkadaşları gibi…

Yeni Dünya Düzeni içindeki Orta Doğu Birleşik Devletleri’nde Kürdistan da kurulacaktı. Ulus devletler Avrupa’da yaşanan şiddetten doğmuştu, ama kendileri de şiddet yayıyordu. Yavaş yavaş aşınıyordu, yok olmaya mahkûmdu. Çare federal devletler içinde özerk bölgeler oluşturmaktı. Cengiz Çandar’ın “Orta Doğu Çıkmazı” kitabı Siyonistlerin Osmanlıcılığını işliyordu. Hilafetçi Marksizm ve Türk İslam Sentezi gibiydi. Orta Doğu ülkeleri etnik ve dini yönden parçalanacaktı. Irak üçe, Lübnan beşe, Suriye dörde bölünecekti. Bu Siyonist plan 2003’te Irak’tan başlayarak ABD tarafından yürürlüğe konacaktı.

Cumhuriyetçi Parti’den Ronald Reagan (20 Ocak 1981-20 Ocak 1989) dönemine bakıyorum.

Reagan yumuşamayı kabul etmiyordu. Sovyetler kötü bir imparatorluktu, güçlü bir askeri duruşla üzerine gidilmeliydi. 1983’te Stratejik Savunma Girişimi, yani Yıldız Savaşları projesini başlatarak dünya siyasetini etkilemeye başladı. Bu proje, SSCB’nin kıtalararası balistik füzelerini uzaydan kontrol edilen uydulardan gönderilen lazer ışınları ile Amerikan topraklarına ulaşmadan yok etmesi üzerine kuruluydu. 1980’lerde ekonomisi çökmeye başlayan SSCB’nin kaldıramayacağı kadar büyük bir yük getirdiğinden SSCB bu tasarıya bir karşılık veremeyecekti. İki süper gücün birbirini yok etme yeteneğine dayanan "dehşet dengesi" bozulacaktı. Ayrıca, bu girişim 1972 yılında imzalanan Anti-Balistik Füzeler (ABM) anlaşmasına da aykırı idi. SSCB’yi benzeri bir girişime zorlayarak SSCB’nin dağılmasını hızlandırmak amacını da taşıyordu.

Reagan’ın Yıldız Savaşları projesine Gorbaçov yanıt verdi vermesine, ama farklı şekilde. Sovyet komünist sisteminin durduğunu ilan ederek…

O zamanlar NATO Savunma Koleji’ndeydim. Sovyetler Birliğinde halk ayaklanmalarını tartıştığımızı hatırlıyorum. Ben bunun olmayacağını savunuyordum. Sonraları anladım ki, Gorbaçov da o zamanlar bu olasılıktan korkuyormuş.

Aslında, 1924-1953 arasındaki 30 yıllık zorba Stalin rejimi herşeyi mahvetmişti. Ondan sonra geçen ikinci 30 yıl ise yaraları sarmaya çalışmış, ancak hastalığı tedavi edememişti. Sovyetler’in gücü kalmamıştı. “Hasta Adam” dedikleri Osmanlı’nın durumuna düşmüşlerdi. Ülkenin içindeki yangını görmeyen, ama yurtdışında serüven peşinde koşan son Çar’a benziyorlardı. Gorbaçov “kral çıplak” diyordu, "Eğer glasnost ve perestroyka yoluna gidilmeyecek olursa, Sovyet rejimi ve Rusya ayakta kalamayacak" diye uyarıyordu. Kızılordu ve KGB bu atılımı destekledi. Sovyetlerin bu malî güçle ABD’yle rekabet edemeyeceğinin farkındaydılar. Birinci sınıf bir ordu, ikinci sınıf bir toplum ve üçüncü sınıf bir ekonomi nasıl yürüyecekti? KGB, “Köklü reformlar yapılmadığı takdirde Sovyetler trajik bir yenilgiye uğrayacak” diyordu. Toplumsal, siyasi ve ekonomik reformlar ile nükleer silahların kontrolü, bölgesel politikalar ve Üçüncü Dünya ülkeleriyle ilişkileri öne çıkararak harekete geçiyordu.

ABD’de Irangate skandalı 1986’ya damgasını vurdu. ABD tüm dünyayı İran’a ambargoya çağırırken, “Lübnan’da rehin tutulan vatandaşlarına karşılık” diyerek İran’a silah satıyor, parayı da Nikaragua’daki anti-komünist Contra gerillalarına aktarıyordu. Ancak ABD İran’la doğrudan temas halinde değildi, arada İsrail adına David Kimsche vardı.

1987 sonunda ABD ve SSCB arasında Orta Menzili Nükleer Silahları Sınırlandırma Antlaşması (INF) imzalandı. İki ülkenin menzilli 500 ile 5.499 km arasında olan nükleer füzeleri yasaklanıyordu, Avrupa’da bunların tümü ortadan kaldırılacaktı. Nükleer ve stratejik silahların azaltılması ile ilgili ilk görüşme 1969′da yapılmıştı. SALT I Antlaşması, 1972′deydi. Savunma amaçlı füzeler sınırlandırılıyordu. Bu antlaşmadan sonra 1979′daki SALT II Antlaşması uzun menzilli nükleer silahların sınırlandırılmasını öngörüyordu. Ancak aynı yıl SSCB’nin Afganistan’ı işgale başlamasına bağlı olarak, ABD Kongresi onayını alınamadığı için sonuçsuz kalmıştı.

1988’de Irak Halepçe katliamı yaşandı. İran-Irak savaşı başladığında Reagan ABD desteğini iletmek üzere Donald Rumsfeld ve özel bir CIA ekibini Bağdat’a gönderdi. Ticaret Komitesi’nin izniyle Amerikan şirketleri Saddam Hüseyin’e şarbon ve böcek ilaçları göndermişti. Saddam bunları Halepçe’de kullandı, İran askerlerinin yanında, çoğu kadın ve çocuk, 6.357 Kürt öldürüldü. Kürtlerin ABD’den yediği ağır darbelerden biriydi.

Aynı yıl SSCB için önemli değişiklikler getirdi. Sekiz yıllık savaştan sonra Afganistan’dan çekilmek zorunda kalan Komünist Parti, Gorbaçov’un Perestroyka politikasını onayladı Ekonomi çökme noktasına gelmiş, büyük zorluklarla karşılaşılmış, eşgüdüm sağlanamamıştı. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükleri temel alan Glasnost politikasında da büyük zorluklarla karşılaşılmıştı. Glasnost ABD’nin tüm olanakları ile tetiklemesiyle kontrolden çıkmış ve patlama noktasına varmıştı. Ulusal güvenliği yok edecek bir aşamaya gelmişti.

Cumhuriyetçi Başkan George Bush (20 Ocak 1989-20 Ocak 1993) dönemine geliyorum…

Vergileri azaltma projesi ticaret ve bütçe açıklarına neden olmuştu. ABD tarihinde ilk kez borçlu ülke durumuna düşüyordu. Klasik ve nükleer askeri güç azaltılmaya başladı. 1989 tarihi bir dönüm noktasıydı. SSCB pes etmişti. 9 Kasım’da Berlin Duvarı yıkıldı, Soğuk Savaş’ın sonuna gelinmişti. Varşova Paktı’nın da sonuydu.

Soğuk Savaş tarihine kısa bir bakış atabilirim…

1947-1974 kapitalizmin altın çağıydı. ABD, küresel istikrarı sağlamak, hegemonyasını dayatabilmek ve ekonomik gelişmeyi garantiye almak için NATO, BM ve AB’yi kurdu, Avrupa’ya ve Japonya’ya yardımlar yaptı. Sovyetlerin etrafını çevirdi. 1974-1989 arası kapitalizmin kârlılığı sona erdi. Soğuk savaşta yeni bir döneme girildi. Vietnam Savaşı ve OPEC krizi itibarını sarsınca ABD, çöküntüyü ve gerileyişi tersine çevirmeye çalıştı. 80’lerle birlikte Altın Çağ sona eriyordu. Refah devletinin, kapitalizm üzerinde oluşturduğu baskıya karşı yeni muhafazakârlık yükselişe geçiyordu. Bu mücadeleyi besleyen temel güç, iki silahlı kampın birbirleri karşısında duydukları korkuydu. İki taraf da bunu kendi amaçları için kullanıyordu.

Soğuk Savaş desteklenebilir miydi?

Caydırıcılığı istikrarsızdı ve nükleer eşitliğin sağlanması giderek daha masraflı oluyordu. Silahlanma yarışı yoluyla teknolojik avantaj peşinde koşan süper güçler arasındaki yoğun rekabet dönemini yumuşama dönemi izliyordu. Başlıca nükleer devletler egemenlikten vazgeçmişlerdi.

Aslında Soğuk Savaş, SSCB ve ABD ekonomilerini yapısal krizlere sürükleyerek sona ermişti. Sovyetleri biliyorum. 1960’lardan itibaren, teknolojik-ekonomik olarak çok gerisinde olduğu, kapitalist sistemle baş edememişti. Kalkınamayan sosyalist ülkelere yardımlar devam etmişti. Ve özellikle Afganistan Savaşı’nın harcamaları çok ağırdı.

Peki, galip geldiğini bildiğimiz ABD neden zayıflamıştı?

Birincisi, finanse ettiği Avrupa ve Japonya’yla rekabet edemez hale gelmişti. İkincisi sosyal devlet ve savaş harcamaları açık verilerek finanse edilmişti. Ve üçüncüsü, dolar zayıflamıştı.

Bir başka açıdan, ABD-Sovyet çekişmesi Avrupa’nın küresel İmparatorluğunun mirası için bir çatışmaydı. İşin gerçeği, Soğuk Savaş’ta Batılı ekonomik, askeri, siyasal ve toplumsal sistemler üstünlüğünü kanıtlamıştı. Özetle kapitalizm ya da liberal demokrasi galip gelmişti. Artık hiçbir sistem liberal demokrasiye karşı direnemeyecekti. Marksist Leninist ideolojinin ve sistemin işi bitmişti. “Tarihin sonundan” söz ediliyordu. Dünya muzaffer Batı’nın kalıbına uyacaktı…

1989’da Asya’da iki önemli gelişme oldu. İran dini lideri Humeyni öldü. Reformcular hareketlenmeye başlıyordu. Çin’de yaşanan sıkıntılar politik gelişmelere yansıyordu. Komünist Parti’nin ve Kızıl Muhafızların siyasi denetiminde azalma olmamasına ilk tepki Tiananmen Meydanı’nda toplanan üniversite öğrencilerinden geldi. Tanklar kullanıldı, yüzlerce insan öldü ve yaralandı.

Yılsonunda ABD yozlaşmış lider General Ortega’yı devirmek üzere Panama’yı işgal etti.

1990’lara bakıyorum…

Batı’da Yeni Muhafazakârlığın (Neo-Con) yükselişi dikkat çekiyordu. İktisadi bakımdan aşırı liberal bir program ile ideolojik olarak muhafazakâr, gerici anlayışın bir siyasi ifadesiydi. Yeni emperyalizmin ihtiyaçlarına bir yanıttı. Bush ekibinin en belirgin özelliği Yahudi köktenciliği ile yeni muhafazakâr geleneği birleştirmesiydi. Sovyet sisteminin dağılmasından sonra Batı ‘Sanayi Çağı’nı geride bırakmıştı ve ‘Bilgi Çağı’nda post modern topluma geçiyordu.

1990’lar bölgemizde nasıldı?

Soğuk Savaş’ın sonunda Orta Asya Cumhuriyetleri’nde CIA destekli Fethullah Gülen’in okulları açılıyordu. Aytunç Altındal Osmanlı sekülarizmini ve hilafete dönüşü, Yeşil Kuşak ve Hilafetçi Marksizm’i işliyordu. Abdurrahman Dilipak” İnanç Federasyonu”, Mehmet Altan” II. Cumhuriyet”, Ali Bulaç “Medine vesikası ve çok hukukluluk” temalarını ele alıyordu. Müslümanların, Yahudilerin ve Müşriklerin katıldığı İlk İslam Devletinin Anayasası örnek olabilirdi.

1990 Türkiye’de seri cinayetlere tanık oluyordu. Türk Ceza Kanununun Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesinin kaldırılmasına karşı çıkan Atatürkçü aydınlar öldürülüyordu: Prof. Dr. Muammer AKSOY, Çetin Emeç, Turan Dursun, Prof. Dr. Bahriye Üçok.

Aynı yıl Irak Kuveyt’i 4 saatte işgal etti. Saddam Kuveyt’in bol petrol üretip fiyatları düşürmesini gerekçe gösterdi ve Kuveyt’i Irak’ın ili ilan etti. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Türkiye’yi plansız, hazırlıksız ve donanımsız olarak Irak topraklarına, Irak Savaşı’na ABD önderliğindeki saflarda dahil etme kararını engellemenin tek yolunu istifa etmekte görmüştü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay. İstifayı kabul eden Özal’ın arkasında ABD vardı. ABD ve müttefik güçlerin Birinci Körfez Savaşında yenilen Irak Kuveyt’ten çekilmeyi kabul etti, BM Güvenlik Konseyi müttefiklerin Irak’ta Kürtlere güvenlikli bölge kurmasına karar verdi.

Avrupa’da da tarihi bir olay gerçekleşti. Doğu ve Batı Almanya birleşti. ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB ile Doğu ve Batı Almanya arasında Berlin′de "4+2 Toplantısı" yapıldı. SSCB ilke olarak iki Almanya′nın birleşmesini kabul etti.

Önemli bir hamle daha vardı. NATO ve Varşova Paktı ülkeleri Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması’nı (AKKA) imzaladı. Atlas Okyanusu’ndan Ural Dağları’na kadar ülke grupları için belirlenen azamî silah miktarları herhangi bir bölgede istikrarsızlık yaratmayacak şekilde belirleniyordu.

Demokrat Başkan Bill Clinton’un (20 Ocak 1993-20 Ocak 2001) sekiz yıllık iktidar döneminde, ABD tüm tarihinin en barışçı ve en parlak ekonomik dönemlerinden birini yaşadı. Roosevelt’ten bu yana ilk defa bir demokrat parti adayı ikinci kez başkan seçildi. Tarihin en düşük işsizlik, 30 yılın en az enflasyonu, halkın en fazla ev sahibi olduğu, suç oranının en fazla düştüğü ve insanların ekonomik olarak en güçlü olduğu dönemlerden birine imzasını attı. Uzun yıllardır ilk defa bütçe denklendi ve hatta bütçe fazlası yaşandı. 1998’de Monica Lewinsky skandalı patlayınca Kongre’nin suçlaması Senato’da aklandı, ama Clinton’un itibarı sarsıldı.

ABD’nin Gülen Cemaati’ne ilgisi bu yıllarda artıyor. 1997’de Gülen Cemaati’nin tüm medya yöneticileri ABD’ye gidiyor. Cemaat şakirtlerinin bolca bulunduğu Boston’daki Emerson College’de radyoculuk, televizyonculuk okuyorlar. Fethullah Gülen 1999’da sağlık sorunları nedeniyle ABD’ye gidiyor. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Nuh Mete Yüksel’in Gülen hakkında soruşturma açtığı haberleri duyuluyor. Ecevit Gülen’e, "Sağlığın için Amerika’ya git " diyor. Sempatisi vardır.

Cumhuriyetçi oğul George W. Bush’un (20 Ocak 2001-20 Ocak 2009) sekiz yıllık döneminde sıra…

Başkan Bush, göreve başlar başlamaz, 2001 Mart ayında, karbon dioksit ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salımını azaltmayı amaçlayan Kyoto protokolünü reddetti. Uygulama ABD ekonomisine ağır hasar verecekti.

11 Eylül 2001 tarihi ABD ve dünya yakın tarihinde önemli bir kilometre taşı…

El-Kaide tarafından kaçırılan uçaklar ABD’de iki hedefe intihar saldırısı düzenledi. 19 hava korsanı dahil 2.996 kişi öldü, 10 milyar $ maddi hasar meydana geldi. Olay sonrasında ABD tarafından “Terörizmle Savaş” başlatıldı. Bir süre sonra, bin Ladin’in yaşadığı ve Taliban’ın koruması altında El-Kaide’nin etkin olarak faaliyet gösterdiği Afganistan’a karşı, birçok ülkenin de desteklediği savaşa girişildi. 1980’lerde Ruslarla savaşta kullanılan dağlardaki mağaralarda ele geçen Taliban ve El Kaide savaşçıları Küba’daki Guantanamo üssüne götürüldüler.

El Kaide’nin amacı neydi?

ABD’nin zayıflığını gözler önüne serecek ve El Kaide’nin gücünü ortaya koyacaktı. Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Endonezya gibi İslam ülkelerini ve Sovyetler Birliği’nden kopan Müslüman ülkeler Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ı yanına alacaktı.

11 Eylül saldırıları ile küresel işgali haklı kılan savaş çetesine karşı Amerika’daki bazı kurumlar ve guruplar yoğun bir mücadeleye başladı. CIA ve Dışişleri Bakanlığı içindeki belli bir grup Türkiye konularında, demokrasi ve insan hakları temelli bir politikayı dayatarak amaca ulaşmak istiyordu. Yani "daha az dövecek ama daha fazla sömürecekti. Diğer grup; Bush yönetimi ve amaca daha sert yöntemler ile gidilebileceğini iddia eden Muhafazakâr Musevi lobisi, ‘neocon’lardı. Irkçılık yanlısı, İslam düşmanı, ötekinin hakkını reddeden Pentagon merkezli guruptu. İki gurup ta oryantalist, yani emperyalist bir bakışa sahipti.

2001’deki İkiz Kuleler ve Pentagon saldırısı 1933’teki Reichstag, Alman parlamento binası, yangınını anımsatıyordu. Yangın Hitler’in önlenemeyen yükselişi için çok ustaca kullanılmış, Alman kapitalizminin faşizme dönüşmesinde dönüm noktası olmuştu. İkiz Kuleler ve Pentagon saldırısı da küresel bir işlev gördü: Bu olaydan sonra, küresel kapitalizm küresel faşizme dönüşecekti.

Başkan Bush sertleşiyordu. Ulusal füze savunma kalkanı projesine engel olan Anti Balistik Füze (ABM) anlaşmasından çekileceğini bildirdi. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Rusya ve ABD’nin, ABM gibi caydırıcı nükleer anlaşmalara daha fazla ihtiyaç duymadığını söyledi. Kuzey Kore, İran, Irak gibi ülkelerden gelecek balistik füzelere karşı korunmasız kalacaklardı. 2002 Haziran’da ABD ABM anlaşmasını resmen sona erdirdi. Rusya da yanıt verdi. 1993’te imzalanan çok başlıklı füzelerle ilgili Start II anlaşmasını yok sayıyordu. Diğer yandan, Bush ve Vladimir V. Putin Mayıs’ta imzaladıkları anlaşmayla nükleer başlık sayılarını 1.750 ila 2.200 arasında sınırlamayı kabul etmişlerdi. Bu Start II anlaşmasının da altında bir rakamdı. İşin arka planında Rusların yeni çok başlıklı Topol-M füzeleri vardı. ABD savunmasını geçebilirdi ve daha ucuza geliyordu.

Kasım 2002’de Birleşmiş Milletler’in 30 silah denetçisi, dört yıl aradan sonra Irak’taydı. Kitle imha silahlarını arayacaklardı. ABD’nin gazabında kurtulabilecekler miydi? Orta Doğu’da ve Orta Asya’da istikrarı sağlayabilecek tek küresel güç Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Batı yarımkürede ABD’ye tehdit olabilecek her gücün ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Aynı günlerde Türkiye’de Erken Genel Seçimler yapıldı. İslam tarihinde ilk kez İslamcı bir parti serbest seçimleri kazandı AKP aslında bir ABD projesiydi. Tıpkı 28 Şubat gibi. 1996’da ABD Ankara Büyükelçisi Abromowitz Recep Tayyip Erdoğan’ı geleceğin başbakanı olarak hazırlamıştı. Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni içindeki yeri ILIMLI İSLAM’dı. Kemalizm terk edilmeliydi. 28 Şubat Fazilet Partisi’ni bölüp AKP’yi yaratacaktı. Kemal Derviş Türkiye’ye gönderilmişti, DSP, ANAP; MHP koalisyonundan azami fayda sağlandıktan, acı reçeteler hayata geçirilip, üst üste iki kriz yaratıldıktan sonra “en olmayacak zamanda” seçime gidilmişti. Hepsi “aynı projenin” ayakları idi. İrticaya karşı tavır alan ve bu nedenle 28 Şubatı destekleyenlerin yanı sıra, yeni ABD projesine hizmet edenler maskelerini çok sonraları atacaktı.

ABD NATO’yu da harekete geçirdi. 11 Eylül saldırıları, tarihinde ilk kez Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesinin uygulanmasına neden oldu. Bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılmaktaydı. Teröristlerin veya kitle imha silahlarının dolaşımını engellenecekti, gemi trafiğinin güvenliği arttırılacaktı. NATO, 2003’te 42 ülkenin askerlerinden oluşan Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) komutasını aldı. Tarihinde ilk kez Kuzey Atlantik bölgesi dışında bir görevin komutasını alıyordu.

Aynı tarihlerde, Noam Chomsky Federal Orta Doğu’yu destekliyordu. Millet sistemi gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun güzel yanları örnek alınabilirdi. AB’ye göre, Kemalizm Türkiye’nin önünü tıkıyordu. AKP liderlerinden Abdullah Gül “Türkiye Anadolu’ya hapsedilemez” diyordu.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice (Chevron Petrol Şirketi Yöneticisiydi, Şirket, en büyük tankerine onun adını vermişti) Washington Post gazetesindeki makalesinde; “Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye dahil 22 ülkenin sınırlarını değiştireceğiz” dedi.

1 Mart 2003’te Türkiye-ABD ilişkileri ciddi anlamda sarsıldı. ABD’nin Irak’ı işgalinin öncesinde, tüm plan ve hazırlıklarını bu doğrultuda yapmışken, TBMM’nin Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarından geçmesini öneren tezkereyi reddetmesiyle yaşandı. ABD tarafında büyük bir şok vardı.

İkinci ABD-Irak Savaşı 20 Mart’ta başladı. Bu kez çok uluslu güç devredeydi. 38 ülkeden 300,000 asker harekâta katıldı. 250.000 asker Amerikalıydı. "Korku ve Dehşet" operasyonunda Basra’ya çıkan birlikler 9 Nisan 2003’te Bağdat’a girdi. 20 Mayıs 2003’te Bush tüm dünyaya "Irak’ta savaşın resmen bittiğini ilan etti.

Sıra Türkiye’ye ders vermeye gelmişti. ABD Milli Günü 4 Temmuz’da, Irak Süleymaniye’de Çuval Olayı ile Türkiye’nin kulağı çekilmeye başlıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bitirme amaçlı psikolojik operasyonda, 100 kişilik bir ABD Birliği Talabani Pesmergelerinin de katılımıyla Türk Özel Tim Bürosu’nu basarak, 3 subay ve 8 astsubayı gözaltına aldı, Bağdat’a götürdü. Başlarına Çuval geçirilen, tokatlanan ve hakarete uğrayan 11 asker 57 saat sonra serbest bırakıldı.

CIA yönetiminde Irak’ta 300 milyon dolar harcanarak yapılan kitle imha silahları aramasında bir sonuç çıkmadı. İddialar gerçek değildi. Ama 2003 sonuna doğru iyi haber geldi, Saddam yakalanmıştı. Üç yıl sonra idam edildi.

Federal Reserve güdümlü ABD’den Türkiye’ye ders devam ediyordu. Atatürk’ün mirasının büyük bölümü kaybedilmek riski altındaydı. Eski Osmanlı haşmetinden geri kalan bir şey yoktu. Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin arasında yer alabilirdi. Dar kafalıydı, paranoyaktı, marjinaldi, bu yüzden ABD ile dostluğu bitmişti. Avrupa’da sevilmeyen bir ülkeydi. Avrupa’nın yeniden hasta adamıydı. Türkiye 1950’den sonra “Ilımlı İslam’a geç, Osmanlı’ya dön, İslam ülkelerinin önderi ol, Birleşik Orta Doğu Federasyonu kur, Osmanlı millet düzenine geç, Osmanlı eyalet sistemine dön, Türk-Kürt Federasyonu’nu kur, Türk-Yunan Federasyonu’nu kur, İstanbul merkezli Yakın Doğu Federasyonu’nu gerçekleştir” nasihatlerini dikkate almamıştı.

Kasım 2006’da, Neocon’ların önemli ismi Savunma Bakanı Donald Rumsfeld istifa etti. Yerine CIA Direktörü Robert Gates atandı. 2006 ara seçimleri kamuoyunda ABD’nin Irak siyasetinin referandumu olarak algılandı. Cumhuriyetçi Parti’nin bu seçimlerde ağır bir yenilgiye uğraması üzerine Rumsfeld günah keçisi olmuştu.

ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, 5 Mayıs 2007’de Amerika’ya bir kripto geçti: ‘Erdoğan ile Büyükanıt anlaştı; Ergenekon operasyonu başlayabilir.’ Altı ay sonra, ABD’deki buluşmada Erdoğan Bush’tan Ergenekon düğmesine basma işaretini aldı. Türk Ordusu’na saldırıda Emniyet içindeki Fethullahçı ekibe yardımcı olacak 35 üst düzey CIA-Pentagon yetkilisi Ankara’ya geldi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı binasına çok yakın eski ABD Jusmmat binasında yerleşen Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) ile irtibatlı çalışmaya başladı. Sonra Yıldız Bürosu’na taşındılar. Ekiplerin ortak çalışmaları sonuç verdi. 1 Temmuz 2008 ABD’nin Türkiye’ye darbelerinin somutlaştığı başka bir tarih oldu. Ergenekon soruşturması kapsamında emekli Orgeneraller, Hurşit TOLON ve Şener ERUYGUR, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün ve Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alındı.

Eylül 2008’de ABD büyük bir kriz yaşıyordu. ABD’nin en güçlü finans kuruluşlarından Lehman Brothers iflasını istedi. Yani batıyordu. 158 yıllık şirket yüz milyarlarca dolara hükmediyordu. Bank of America Merill Linch’i 50 milyar dolara satın aldı, batmaktan kurtardı. Bunlar, dünya ekonomilerine yön veren, gelişmekte olan ülkeleri ip üzerinde oynatan şirketlerdi. Bankalara el koymayı, iflasları ABD kaldıramayacak gibiydi. ABD, Avrupa ve G-7 ülkeleri merkez bankalarının çöküşü engellemek için aktardığı yüz milyarlarca dolar yetmeyecekti. Bütçe açığını kapatmak için yüz milyarlarca dolara, ekonomisini ayağa kaldırmak için trilyonlarca dolara ihtiyaç duyan, kaynak ve fonlar için savaşlar, işgaller planlayan bir ülke ne hallerdeydi. Ekonomisini dengede tutmak için yıllardır dünyadan çektiği devasa fonlar artık başka adreslere gidiyordu. Asya ve petrol bölgelerinden akan dolarlar yeterince gelmiyordu, ABD devasa dış borcunu karşılayabilecek miydi? Bush yönetiminin yanlış uygulamalarının ABD’ye maliyeti 3 trilyon dolar olmuştu. Emlak piyasasındaki krizin ardından gelen krizin ABD’ye ve dünyaya maliyeti de 8 trilyon dolar olmuştu.

Çare bulundu. Kapitalizmin kurucusu ABD 12 trilyon $’lık dünya tarihinin en büyük devletleştirmesini yaptı. Mortgage, taksitli ev alma kampanyaları yapan iki banka battığı için devlet el koydu! Yıllarca dünyaya “Özelleştirin, devletin elinde bir şey kalmasın, devlet ayakkabıcılık yapmaz” dedi. Ona inananlar ellerinde ne varsa babalar gibi sattı…

4 Kasım 2008 ABD tarihinde ilk defa siyahi bir aday Demokrat Barack Obama (20 Ocak 2009- 20 Ocak 2017) 44’üncü başkan seçildi.

Cumhuriyetçiler cezalıydı…

Bush görevi devrederken, ABD ekonomisi baştan iyi gitmesine rağmen, son yıllarda 80 yılın en kötü krizini yaşıyordu. Irak’taki terörle savaş yanlış istihbarata dayanmıştı. ABD’nin dünyadaki inandırıcılığı zedelenmişti. Amerikan kamuoyu seçimlerde cumhuriyetçileri cezalandırmıştı. Afganistan’da Osama bin Laden yakalanamamıştı. İyi haber, köktenci İslamcılıkla savaşta ABD topraklarında 11 Eylül’den sonra bir terör yaşanmamıştı.

1,4 trilyon dolarlık 2009 bütçe açığı ABD’nin son 60 yıldaki rekoru oldu. GSYİH’nın yüzde 11’i kadardı. Kamunun toplam borcu, 2008’de 5,8 trilyon dolardı. Dünyada değer değişim piyasasında 120 trilyon $ dolaşmaktaydı. ABD’nin gayri safi milli hâsılasının sekiz katı fazladan para pompalamıştı. % 70’i sanal paraydı.

2010’da ABD 2.000’den fazla, Rusya 3.000 kadar nükleer silaha sahipti. Stratejik nükleer savaş başlıklarını yüzde 25 ila 30 arasında azaltacak şekilde anlaştılar.

Irak’taki son muharip ABD tugayı sorumluluğu Irak güvenlik güçlerine terk ederek ülkeden ayrıldı, Irak askerini ve polisini eğitecek 6 Tavsiye ve Yardım Tugayı kaldı. Savaş bütçesinden kısmak için Irak ve Afganistan’dan çekilme gündeme geldi. Obama, seçim kampanyasında söz verdiği gibi Irak’tan belirtilen tarihte ABD askerlerini çekti. Ancak, ABD’ye her ay 6,7 milyar $’dan fazlasına mal olan Afganistan savaşına 40 bin asker daha gönderme planını onayladı.

2011’de Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da patlak veren Arap Baharları yaşandı. Tunus’ta diktatör Zeynel Abidin Bin Ali 23 yıl sonra devrildi. Mısır’da Mübarek istifa etti, yönetim orduya geçti. ABD önderliğindeki, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada koalisyonu, Libya’ya havadan ve denizden büyük bir askeri operasyon başlattı. Muhalifler başkent Trablus’a girdi, Kaddafi öldürüldü, 42 yıllık dikta rejimi bitti. Sıra Suriye’deydi. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı İsrail dostu Yahudi asıllı Jeffrey Feltman ile Bush ailesinin 25 yıllık dostu Suudi Arabistan Washington Büyükelçisi Bender Bin Sultan ortaklığında hazırlanan “Feltman-Bender Planı” devreye sokuldu ve iç savaş başlatıldı. Beşar Esad yönetimi Rusya ve İran’dan askeri ve parasal destek alırken, muhalifler Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’den militan ve silah desteği aldı. Ama tüm operasyonu perde arkasından yöneten ABD ve İsrail idi. Geri planda kalmayı tercih eden ABD, en uygun aday olarak İslamcı partilerde saygın olan Erdoğan’ı seçti. Erdoğan, aralarındaki dostluğa güvenerek Esad’ı 72 saatte ikna edebilecekti. Esad Erdoğan’a ABD’nin istediği reformlar konusunda söz verdi, ancak sözünü tutmadı. Erdoğan mahcup olup, öfkelendi. Türkiye katı tavır izlemeye başladı. Bir zamanlar Esad’ın en yakın müttefiki olan Erdoğan, şimdi en keskin düşmanıydı.

2011 sonunda ABD’nin net borcu 14 trilyon 785 milyar $‘a yükseldi.

2012 Haziran’da Türkiye’nin “Diyalog Ortağı Statüsü” için Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) başvurusu, ŞİÖ Devlet Bakanları Zirvesi’nde onaylandı. ABD Türk dış politikasından memnun olmadığını açıkladı. ABD “Büyük Kürdistan”ı kurmak için düğmeye basmıştı. Suriye’deki terörün başına Kürt kökenli biri getirildi. Suriye’nin Akdeniz’e kadar Türkiye ile sınırını oluşturan kuzey şeridinin, Kuzey Irak’taki Barzani devletine bağlanması planlanıyordu. Türkiye’deki “Yeni Anayasa”, PKK ile ana dilde eğitim ve silah bırakma pazarlıkları, başkanlık sistemi, eyalet modeli gibi tartışmalar, aslında ABD dayatması olan Öcalan’ın “demokratik özerklik” talebinin hayata geçirilmekte olduğunu gösteriyordu.

2013 sonunda Kılıçdaroğlu’nun Washington’da ağırlanmasından sonra ABD’nin Erdoğan’a alternatif arayışı başladı. Gülen Cemaati ABD izniyle Erdoğan’a meydan okuyacaktı. AKP’yle Cemaat arasındaki gayri resmi koalisyon resmen bitiyordu. 17 Aralık’ta AKP’ye “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu” başladı. Neoconlar, İsrail ve Cemaat İran’la para transferinin durdurulmasını istedi. Obama’nın AKP ve Müslüman Kardeşler aracılığıyla Ortadoğu’da Şii eksenine karşı bir Sünni ekseni yaratma projesinin çökmesi ve Ruhani iktidarını fırsat bilerek Türkiye’nin İran’la yakınlaşmasını sindiremeyen Neoconlar ve İsrail sorumlu olarak Erdoğan-Davutoğlu-Fidan troykasını görüyordu. Obama’nın Erdoğan’la telefon görüşmesinde çekilip dünyaya servis edilen beyzbol sopalı fotoğrafı canlanıyordu.

2014’te, ABD Hazine Bakanlığı, Türkiye’nin aralarında bulunduğu bir dizi ülkedeki şirket ve kişileri, İran’a yaptırımları deldikleri gerekçesiyle kara listeye aldı. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ricciardone “Türkiye ile Suriye konusunda anlaşamadık. Türkiye, terör listesine aldığımız El Kaide ile uzantıları El Nusra ve Ahrar el Şam gruplarına destek verdi” dedi.

2015’te, Mısır’ın darbecileri “darbe mahkemesi” kurdular. Darbeyle indirdikleri Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye idam kararı çıkardılar. Arkalarında Suudi Arabistan vardı. ABD, Mısır’ın darbecilerini desteklemek için 1,3 milyar dolarlık yardımı serbest bıraktı.

2016 başında, ABD’nin İran’a uygulattığı ambargo resmen kalktı. ABD İran ile anlaştı. Washington’ın en güçlü lobi örgütlerinden İsrail yanlısı AIPAC, 47 ABD milletvekilinin desteğiyle Obama’ya gönderdikleri mektupta, “İran’a altın transferinde aktif olarak bulunan Halkbank’ın kara listeye alınmasını bekliyoruz” dediler.

15 TEMMUZ 2016 Gülen Cemaati’ne mensup askerler DARBE girişiminde bulundu. İran’ın dini lideri Hamaney, Türkiye’deki darbe girişiminin ABD tarafından yapıldığına dair güçlü şüphelerin olduğunu öne sürdü. ABD darbenin başarılı olup olmamasını pek önemsemedi. “Size karşı herşeyi yaparım,” mesajını verdi. Gelecek hamlesi ekonomik güç kullanarak olacaktı.

ABD’nin son 16 yılına bakıyorum. Yani yirmi birinci yüzyılın ilk yarısının üçte birine…

Sekiz yıllık cumhuriyetçi Bush yönetimi dünya ekonomisinde ve güvenliğinde sert gücünü kullanarak ABD hegemonyası kurmayı denedi ama başaramadı. Girişim Afganistan, Irak savaşlarındaki başarısızlıkların, ABD’den başlayan mali krizin etkisiyle çöktü. BOP, ılımlı İslam gibi kavramlara önem kazandırdı; siyasal İslamın yükselişini kolaylaştırdı. Sekiz yıllık demokrat Obama yönetimi ise, yumuşak gücünü kullanarak ülkesini ekonomik krizden çıkarmaya, küresel güç dengesinin kaymasını ve nüfuzunun azalmasını durdurmaya, saygınlığını kazanmaya ve eşitler arasında birinci durumundaki ülke kalabilmeye çalıştı. İmparatorluk refleksini terk etmeye, müttefiklere, liderlik, rıza alma politikalarına dönmeye başladı. Almanya ve Çin yükseldikçe, Rusya Batı’nın yayılma eğilimine direndikçe, ABD hegemonyasının geri getirilemeyeceği anlaşılıyor. Askeri yöntemlere geri dönme eğilimi artıyor. ABD ve Batı, daha saldırgan bir tutum almaya başlıyor. Emperyalizmin ılımlı İslam arayışı tükeniyor, siyasal İslam dalgası IŞİD, Boko Haram gibi canavarlıkları tetikliyor.

Tek boyutlu bir ABD yok. Çok elemanlı bir kimya deneyi gibi. Askeri, kültürel ve teknolojik gücü hala iyi durumdadır, rakip tanımamaktadır. Fareed Zakaria’nın dediği gibi, “Medeniyetler Çatışması dönemine girmedik. Sadece Batı uygarlığının 16’ncı yüzyıldan bu yana sahip olduğu tarih yapma ve tarih yazma tekelini yitirmekte olduğu süreçten geçiyoruz. Batı’nın dışındaki öteki uygarlıklar yükseliyor. Doğu geri dönüyor…

ABD Orta Doğu bataklığından en az zararla çıkmak istiyor. Rusların da devrede olduğu Suriye’de ve Irak’ta kontrolün sağlanması, petrolün kontrolü kadar önemli. Petrolün stratejik değeri azaldıkça, ABD’nin önceliği Orta Doğu’dan Pasifik ve Çin’e kayıyor. ABD’nin dikkatini Uzak Doğu’ya vermesi için güç toplaması lazım. ABD yol ayrımında. Dünyayı küreselleştirme ve BOP iddiasından vazgeçebilir. Ya da 15 trilyon $ borçla yoluna devam edip, İngiltere gibi zayıflayabilir. Sonunda kabuğuna çekilebilir.

Siyasal olarak, ABD’nin dünya liderliği ve polisliği, ekonomik olarak uluslararası yağmacıların egemenliği, adalet olarak güçlünün haklılığı, kültürel olarak tekdüze tüketim ve Hollywood kültürünün yerleşmesi kaçınılmaz değil. Fransa-İngiltere-Almanya güç mücadelesi Avrupa’yı yıpratıp ABD’yi yaratmıştı. Şimdi sıra ABD’nin yıpranmasındadır.

Artık emperyalizm denilince devletlerin yerini güçlü şirketler alıyor. Yeni Dünya Düzeni’ni bir anlamda Apple, Amazon, Facebook, Microsoft ve Google kuruyor. Ticaretin, serbest piyasanın kurallarını, küresel kültürü biçimlendiriyor. Savaşsız, kavgasız, gürültüsüz evlerimize ce ceplerimize kadar girdiler. Hepsi ABD şirketi ama Amerikan devleti bunları kontrol imkânına sahip değil. Bu beşlinin küresel gücünü kontrol etmek için başka ülkelerde tepkiler de başladı: Yeni antiemperyalizm nasıl olacak?

Türkiye açısından bakarsak…

İçerde paralel yapı, dışarda, 160 ülkede 2000’e ulaşan okul ABD’nin Truva atları idi. Hedef ülkelerdeki sermaye sahipleri, etkili bürokratlar ve politikacıların çocukları üzerinden bilgi toplamayı ve bu kişileri Yeni Dünya Düzeni’nin misyonerlerine dönüştürmeyi hedefliyordu. Okullar ılımlı İslam’ın misyoner okulları olacaktı, çevresinde yeni bir burjuva sınıfı oluşturulacaktı. Foyaları meydana çıktı.

Türkiye’ye sopa gösterilmesini isteyenlerle, havuç verilmesini ön görenler şimdi ayrıştı.

Orta Doğu’da BOP taşeronluğu Gülen Cemaatine ve AKP’ye verilmişti. Son dört, beş yıldır AKP kontrolden çıktı. Erdoğan ABD ile ipleri kopma noktasında tutuyor. ABD 15 Temmuz darbe girişiminde çok geç ve yetersiz destek verdi. Fethullah Gülen ABD’de yaşamaya devam ediyor. ABD PKK ve YPG’yi destekliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a sürekli destek veren ABD 60 yıldır İmam Hatipli İslamcıların çoğunun kıblesiydi. Şimdi kıble değişiyor.

Asıl soru, Türkiye 200 yıldır pençesine düştüğü küresel sömürgecilerden kurtulabilecek mi?

AMERİKA DOSYASI : Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ ile ABD Seçim S onuçları Üzerine Söyleşi


Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ Kimdir?

Lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde tamamlayan Mehmet Bülent Uludağ, yüksek lisans ve doktorasını yine aynı üniversitede “Rusya ve Sovyetler Birliği’nde Gürcüler ve Gürcistan” ile “Avrasya’nın Uluslararası Sisteme Açılmasına Etkileri Yönüyle SSCB ve Sonrası Dönemde Kafkasya’daki Ulusçu-Ayrılıkçı Akımlar” tez konuları ile tamamladı. Araştırma bursu ile doktora sonrasında Kırgızistan Celalabad Ekonomi ve Girişimcilik Üniversitesi’ne giderek saha çalışmalarına katılan Uludağ, İletişim Yayınları-Tarih ve Toplum Dergisi’nce düzenlenen, “1999 ve 2000 Yıllarında Türkiye Üniversitelerinde Tarih Konusunda Yazılmış En İyi Doktora Tezi Yarışması” Jüri Özel Ödülü’nün de sahibi oldu. Uluslararası Örgütler ve Dünya Siyasi Tarihi kitaplarının yazarı Bülent Uludağ, şu anda İzmir Katip Çelebi Üniversitesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde ders vermektedir.

2016 ABD Başkanlık seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha önceki seçimlerle bir kıyaslama yapmak gerekirse ne gibi farklılıklar var?

Amerikan sisteminde gördüğümüz üzere; seçim reklam şirketlerinin kampanyası gibidir. Bizdeki gibi liderler, ideolojiler, fikirler çağdaşlık vb. değil de, o seçim dönemi için pazarlanacak stratejiler belirlenir. Şimdi Obama kampanyasını hatırlayalım. 2008 yılında Obama’nın yürüttüğü çalışmalar Bush’un alt üst ettiği Amerikan imajını düzeltme operasyonuydu. Obama’nın ekibinin reklamcıları biz Amerikan seçmenine bunu önerelim dedi ve ilk dönem için konuşursak bu tuttu fakat ikinci dönem açısından konuşursak tam bir felaket oldu. Cumhuriyetçiler de oturup nasıl bir strateji oluştururuz diye düşündüler. Ancak Obama’nın başarısızlıkları Amerika’yı küçük düşürdü, Amerika’yı değersizleştirdi.

Bush ve Obama’dan Trump’a gelen süreç nasıl işledi?

Obama, siyah Amerika ile bir nevi Amerika’nın iç barışı diye nitelendirilebilinecek siyahların desteğini, başka beyaz olmayan grupların desteğini örneğin Meksikalılar, Latinler, Çinliler ile birlikte Amerikan potasında buluşturdular. Bu tabi çok net değildir yani Obama seçimi kazanmak için, Amerika’nın farklı renklerini bir araya getirdi. Amerika’nın tarihinde de bir zamanlar köle olan siyahların da başkan olabileceğini gösteren bir reklam kampanyasına dönüştü. Bush’da bu durum tam tersi olmuştu. Bush seçildikten 1 yıl sonraki 11 Eylül saldırıları üzerinden politikalarını oluşturdu.

2. dönemini de yine terörle mücadele üzerinden oturttu. (2004 kampanyası) O saldırılar Amerika’yı o kadar sarsmıştı ki, Amerikalılar bir dönem daha Bush demiştir hem de açık ara farkla kazanarak. Mesela 2000 seçimlerini ise çok zor kazanmıştır. Toplam alınan oylarda da Demokrat aday daha fazla oy almıştır. Florida’da oylar defalarca sayıldı ve bu oylar seçimin sonucunu belirledi. Ama bu terör, 11 Eylül, Afganistan, Irak vs. Bush’un oylarının artmasına sebep oldu ve 2. dönemi çok rahat kazandı.

2008’e gelindiğinde de bozulan Amerikan imajı, Irak’ta nükleer silah üretildiğine dair hiçbir delilin bulunamaması, hukuksuzluk, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde İngiltere başbakanı ile bu işlere ortak girilmesi sonucu bozulan bir imaj vardı. Dünyada, Müslümanlarda, Afrikalılarda, Siyahlarda bozulan bu Amerikan imajını düzeltmek lazımdı ona da Demokratik Parti Stratejisyenleri karar verdi. Algı, bu siyahi başkanı satarsak Amerikan halkı da bunu alır dünya da bunu alır şeklindeydi. İmaj yenileme operasyonuna giriştiler fakat bu Obama adına başarısız oldu. Bu operasyon ilk dönemde tuttu fakat ikinci dönemde ise başarılı olamadı. Arap Baharı ve Arap Baharı’na olan umursamazlığı, Putin’in Avrupalıların korkaklığını görmesi ve buna göre hamleler yapması, Batılıların Ukrayna’da büyük hatalar yapması yani renkli devrimlerin çıkmaza girmesi tamamen ABD ve Batılıların güçsüzlüğünü göstermektedir.

Obama ve Trump’ı karşılaştırmak gerekirse bu iki başkanın farklılıkları seçim sonucunu etkilemiş olabilir mi?

Trump, “Make America Great Again“ diyor. Great yerine “reliable” yani güvenilir, sözünü tutan bir Amerika lazım. Yani Obama döneminde olan kötü imajın düzeltilmesi gerekir. Bazılarına göre Obama Ortadoğu’da o kadar umursamaz davrandı ki Osmanlı nazırlarından birisinin deyimiyle “Bu kadar cehalet ancak tahsille olur.” Bu durumu tanımlayan en güzel ifadedir. Obama’nın terörizmi desteklemesi ve kimseyi umursamaması Trump ve Cumhuriyetçi Senatörlerce eleştirildi ve Obama son dönemlerde ciddiyete alınmayan bir adam haline geldi. Ben daha önce hiçbir Amerikan Başkanının bu hale düştüğünü hatırlamıyorum. Belki de birileri zenci imajının aşağılanmasını istediler yani şişirdikleri balonu patlattılar. Trump, seçimleri imajıyla kazanmadı aslında burada demokratların aday tercihi yanlıştı. Ayrıca Obama nedeniyle yükselen bir siyahi karşıtlığı var bu noktada ise Trump’ı öne süren ve bu projeyi götüren siyasetçiler ve reklamcılar “Biz beyaz Amerika’yı oynamalıyız çünkü Obama nedeniyle oluşan bir tepki var ve bunu kullanmalıyız.” diye düşünmüş olabilirler.

Beyaz Amerika dedikleri Mississippi havzalarından başlayıp California’ya kadar uzanan devasa bir ülkedir. Bu geniş bölge insanı, Klasik Amerika’yı yansıtır yani dünyayı Amerika’dan ibaret zanneden bir Kovboy Amerikası’dır. Böyle bir Dünya, Musul’da ya da Kuzey Kore’de ne olduğuyla ilgilenmez onun derdi sözünün dinlenmesi ve ciddiye alınmasıdır. Obama’nın tersi bir profil yaratmak gerekirse aslında sadece Amerika’da değil Avrupa’da da yükselen bir İslam karşıtlığı varken bunu değerlendiren bir kampanyaya da Trump gibi bir adam yakışırdı. Yani sorunun cevabı olarak etkilemiştir.

Daha önce de tarihte Trump benzeri bir başkan profili gördük mü?

Evet, ben 1980 seçimlerinde Trump kadar tutucu Ronald Reagan’ı hatırlıyorum. O günlerin koşullarıyla Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, İran’da yaşanan ihtilaller, Amerika’nın aşağılanması bütün bunların etkisiyle Reagan gibi sağ muhafazakâr gibi bir tepki ortaya çıktı. Fakat Jimmy Carter’ın güzel idealleri vardı ama onun dönemi Amerika açısından kötü bir dönemdi. Yaşlılık döneminde İran’ı ziyaretinde İranlılar Carter’ın düşündükleri gibi şeytan olmadığını gördüler çünkü Humeyni onu öyle göstermişti. Belki de Carter’da Amerikalıların İran’da yaptığı hataların farkına varmıştı.

Bir diktatörü böyle koşulsuzca desteklemek yanlış bir şeydi. En azından onu İngiltere’de ki gibi bir meşruti monarşiye dönmeye ikna edebilirlerdi. Bu İran halkının hayatı pahasına bir diktatörlüktü. Bunlar çökmüş politikalar olarak tarihe geçtiler. Carter’da maalesef geçmişte alınan derslere rağmen aklındakileri uygulama fırsatı bulamadı. Ondan sonra uzunca bir süre Clinton’a kadar sağ Amerika görüyoruz. Trump’ın Reagan’a benzeyen yönleri var ama o dönem Soğuk Savaş’ın çetin bir dönemiydi ve Reagan da tamamen Anti-komünizm üzerine Afganistan’da ve daha birçok yerlerde politikalar oluşturuyordu. Türkiye’deki 12 Eylül darbesi de bundan bağımsız değildir, İran’a karşı başlatılan Irak Savaşı da bundan bağımsız değildir. Bunların her biri küresel Amerikan politikalarının birer yansımasıdır.

Trump’ın Regan kadar başarılı olacağını düşünüyor musunuz?

Ben buna pek ihtimal vermiyorum. Bunu destekleyen reklam kampanyaları da beyaz karşıtlığını ve İslam karşıtlığını kullanarak destek vermiştir. Çünkü kampanya profesyonel bir iştir. Bundan sonra gerileyen bir Amerika görüyoruz ve dünyanın da en borçlu ülkelerinden birisidir. Dünyanın merkez bankası olmasıyla çelişiyor. Azı göstermek ise bu ekonomik çöküşü durduramaz.

Trump’ın düşündüğü şeyler; gümrükleri arttırarak işsizlikle mücadele etmek, Çinlilere gümrük koymak, Meksikalıların başına bela olmaması için de onlara duvar örmek, gerekirse NAFTA’yı da kaldırmak, NATO’yu bitirmek ve Avrupalıların ve Japonların katkılarıyla bunları yapmak. NATO demode olmuştur diyor, demodelikten kastı Amerika’nın liderlik yaptığı bir örgüttür. Trump’ın bildiği ama söylemediği bir şey Amerika’nın askerileşmiş bir ekonomi olmasıdır. Bu yapı elbette bir anda oluşmadı, 2. Dünya Savaşı’ndan beri bu böyledir. Amerikan ekonomisini 1929 bunalımından da İkinci Dünya Savaşı ve savaş harcamaları geliştirmiştir. O masraflarla ekonomi canlanmış ve çarklar dönmeye başlamıştır.

Kamu harcamaları artmış ve işsizlik azalmıştır. Yoksa kara delik gibi ekonomiyi yutan bir girdaptır, 1929 Ekonomik Krizi. Devletin bile çaresiz kaldığı bir dönemdir. Orada New Deal (yeni paylaşım) denen bir hadise vardır. Yeniden servet dağıtılacak ve bu devletin eliyle olacaktır insanlarda tüketim oluşacak ve o tüketim üretimi pompalayacak böylece çarklar da tersine dönecektir. Başarılı olan bu hadise İkinci Dünya Savaşı masrafları ve siparişleri ve Amerikan devletinin borçlanma politikası olmasa bunu başaramayacaktı.

Soğuk savaşa neden ihtiyaç duydular? Çünkü bu çarkı sürdürmek gerekiyordu. Milyonlarca insanın işsizliği söz konusuydu. Marshall planı gibi birçok anlaşma söz konusuydu. Türkiye’ye, Yunanistan’a, İran’a Truman Doktrini vardı. Bunlar karşılanmadığı takdirde ise çarklar tersine dönecekti. IMF, Dünya Bankası da bu amaçla kuruldu. Küresel ölçekte böylesi bir krize müdahale etmemiz gerekir diye düşündüler. Kapitalizmin iki önemli çocuğu olarak doğmuştur IMF ve Merkez Bankası. Dünya bankasının iyi bir polis görüntüsü varken IMF, kötü polisi oynar. Ama Dünya Bankası krediler açar kalkınmayı amaçlar, ilerleme ve zenginleşmeyi hedef edinir. Fakat Sovyetler Birliği ve sosyalist ekonomiler bunun dışındaydı. İşte Soğuk Savaşın bir sebebi de buydu aslında.

İslamofobi hakkında düşünceleriniz nelerdir ve Trump’ın gelmesi nasıl etkileyecektir?

Trump’ın ekibi islomofobiyi kullanmıştır, Obama ve siyah karşıtlığını kullandıkları gibi. Ama uygulamalarda sistematik bir islam karşıtlığı oluşturulamaz. Bunlar Amerikan anayasasına aykırıdır. Sistematik bir Arap, Türk, İran karşıtlığı da oluşturulamaz. Ortadoğu’da da yeterince Arap gücü dağıtıldığı için bundan sonraki dönem rehabilitasyon dönemi olabilir. Çünkü Obama bunu yapamazdı, Obama kaosu oluşturan adam olarak tarihe geçecektir. Kaosa göz yuman ve batının korkaklığını simgeleyen bir adamdır. Bu yüzden Ortadoğu’da bir rehabilitasyon beklenebilir. Türkiye’deki girişimlerin arkasında da Obama’nın Türkiye’yi kötü bir şekilde yönetmek isteyen bir ekibi vardır. Batılılar zaten her zaman Obama ve Amerika’nın arkasına sığınırlar ama bu da fiyaskoyla sonuçlanınca bu ekibin miadı dolmuştur. Musul’da DAEŞ’te her birinin arkasında kuşkular vardır. En önemlisi de İsrail’in hatırına bunların Mısır ve Türkiye’de darbeye olan etkileridir. Bunlar da Obama’nın en büyük hatalarındandır. Amerikan tarihinde utanç verici bir başkan olarak anılacaktır. Onun adına karar veren ekibinde oluşturduğu manzara ortadadır.

Küresel ölçekte düşünüldüğünde, Rusya açısından Trump’ın kazanmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Soğuk Savaş döneminde dahi Amerika, Rusya ile karşı karşıya gelmek istememişlerdir. Bu dönemde dahi Rusya ile zıtlaşmak istememeleri tamamen Batılıların güçsüzlüğünü gösterir. Putin’in amacı Slav İmparotorluğunu ve Orta Asya’yı da yanına alarak yeniden bir Avrasya İmparatorluğu ya da bir örgüt şeklinde kurmaktır. Putin bu çerçevede silahlanma ve savaş politikalarınıda her zaman Avrupalıların önüne getirecektir, artık batının korkaklığını görmüştür. Trump da bunları göz önüne alarak ihtiyatlı bir politika izliyor olacaktır. Ukrayna, Amerika’ya bu kadar umut bağlamanın acısını çekiyor. Bu belki Ukrayna’da batı karşıtlığını da oluşturur. Rusların tekrar bu ülkede kontrol sağlamak istemesini bile doğurabilir. Avrupalılar Ukrayna’nın Ruslarla savaşını düşünemiyor bile. Böyle bir savaş Avrupa’ya en az 5 milyon mülteci getirir. Zaten Suriye, Irak ve Pakistan’dan gelen mültecilerin durumu ortadadır. Bu yüzden tam bir açmaz içindedir. Rusya’ya bir enerji bağlılığı vardır, Putin bunu da sonuna kadar kullanacaktır.

Trump ekibi bu avantajlı durumu gördüğü için Putin’le böyle bir zıtlaşmaya girmeyecektir. Zaten masrafları azaltıp Amerika halkına 25 milyon kişiye iş bulma vaadinde bulundu. Bu sözleri tutması Avrupalılara, Meksiklalılara, Çinlilere duvar örerek olur, Ruslarla anlaşıp bazı savunma harcamalarını kısarak olur. Rastgele Ortadoğu’da Afganistan’da gelişigüzel para saçmamakla olur.

Peki bu bağlamda, Trump’ın ‘Make America Great Again’ sloganına geri dönecek olursak sizce bu söylem ile savunmaya çalıştığı politika nedir?

Trump bunu ekonomiye ve işsizliğe çare bulmak olarak nitelendiriyor. Maceracı bir Amerika değil, içeride işsizliğin azaldığı, istikrarın arttığı bir Amerika olarak görüyor. Great olarak nitelendirdiği budur. Eskisi gibi emperyal politikalar üretmek kolay değildir. Çinlilere kapıyı kapama düşüncesi de hoş değildir. Çin’deki gibi ucuz üretim Amerika’da olabilir mi? Bunun bedeli Amerika’ya enflasyon olur. Çin’e giden Amerika sermayesini geri getirmektir asıl mesele. Çin nasıl dünya merkezinin merkezi oldu? Ucuz iş gücü ve ucuz enerji. Buraya birçok devlet Asya, Avrupalılar da girmeye çalıştı. Amerika’nın avantajlı olduğu sektörler uçak sanayi ve yüksek teknolojidir. Trump bu noktada diyor ki harcamaları kısarak kamuyu ayıracağım, yeni yatırım ve inşaat alanları geliştireceğim, enerji dar boğazını aşacağım, Ortadoğu’ya enerji bağımlılığını azaltacağım. Bunları savunarak kendi yandaşı Amerika’nın orta batı bölgelerindeki beyaz kitleleri desteklemek istiyor.

Biraz da diğer başkan adayına bakacak olursak Clinton’ın savunduğu politikalar nelerdir, nerelerde yanlış yaptı?

Clinton kampanyasındaki hatalı noktalar; Obama fiyaskosunu görmezden gelen bir şekilde ortaya çıktı. Sırf kadın olduğu için bazı şeylerin görmezden gelineceğini zannetti. Yani ilk kadın başkan olmanın avantajlarını kullanmaya çalıştı. Fakat unuttuğu bir şey var; kadın Batı uygarlığında önemlidir ama Amerikan uygarlığında öyle zannedildiği kadar önemli değildir. Amerikalılar kendilerini Trump’ın maço tavırlarında hissederler. Brezilya’da da, Arjantin’de de, Avrupa’da da kadın bakanlar mevcuttur. Oralar dahi Avrupa’nın kültürel olarak biçimlendiği yerlerdir.

Bundan ötürü kadının önemi, Hristiyan geleneği Avrupa’ya özgüdür. Bu hatalı bir stratejiydi. Orada bir de Demokrat Parti ekibinin hatalı aday seçimi vardır. Trump’ı göğüsleyecek bir aday mevcut değildi. Trump hiçbir özelliği ile kazanmadı, mevcuta tepki olarak oylar onda toplandı. Hillary’nin çıkmazı; Amerika toplumunda kadın önemlidir fakat kadınların birbirleri ile rekabeti erkeklerle olan rekabetinden çok daha fazladır. Feminizmin ana vatanı Amerika değil Avrupa’ydı yani bu hatalı bir stratejiydi. Birde isim olarak Amerikan halkı hanedanı sevmez. Kennedy ailesi ve Bush vardı fakat onların durumları farklıydı. Oğul Bush Amerikan imajını yerle bir etmiştir fakat baba Bush başarılıydı. Bush’u yükselten Irak başarısıydı. Obama bile 2012’de bundan yararlanmıştır.

Obama döneminde YPG’ye, PYD’ye silah yardımı yapan bir Amerika vardı ve Obama Fetullah Gülen’in iadesi konusunda isteksizdi. Trump terör örgütlerine yardım politikası konusunda nasıl bir yol izler?

IŞİD olayını çözebilirlerse ve Irak’ta sünni-şii rehabilitasyonunu sağlayabilirlerse YPG’ye gerek kalmayacaktır. YPG Suriye içerisinde siyasal bir güç olacaktır, silahlı gücü olmayacaktır. IŞİD olayının çözülmesi aynı zamanda Suriye krizine de ışık tutacaktır. Orada da seçimler gündemdeydi. Bunun çözülmesinin yöntemi konusunda anlaşmazlık ortaya çıkıyor. Yani Rusların Esad’da ısrarının sebebi de budur, farklı bir alternatif bulamamışlardır. Çünkü Suriye’de kaybeden olarak anılmak istemiyorlar. Trump’ın söylemi ne olursa olsun, islamofobi altındaki söylemleri devam ederse IŞİD ile mücadele edemezler. Trump, IŞİD’in Obama’nın orada çıkardığı sahte bir örgüt olduğunu ileri sürüyor. Burada çok kısa bir sürede IŞİD’in çöküşünü görebiliriz.

Obama’nın dahi bu tiyatroda sahte bir figüran olduğunu düşünüyorum. Bir kaos senaryosunda Obama ve IŞİD hesapta birbirlerinin anti-tezleriydi. Ama aslında ikisi de senaryonun bir parçasıydı. Obama’nın da miadı dolmuştu, hatalı olan bu kaos üzerine sırf kadın olduğu için Clinton’ın seçilebileceğini düşünmekti. Amerikan halkı bu tür şeylerden hoşlanmazlar. Ronald Reagan’ın bir siyasi başarısı ve etkili bir siyasi geçmişi vardı. Fakat Clinton’ın böyle bir başarısı mevcut değildir.

IŞİD’e karşı İran, Rusya ve Suriye birlik içerisindeler. Burada Amerika ile yeni bir kutuplaşma mümkün olabilir mi?

Kutuplaşma olmaz, eğer olursa da Trump bu kaosun bir an önce bitmesini isteyecektir. Obama yönetimin komplosuyla oluşmuştur. Ama belki komployu oluşturmak senaryonun bir parçası olduğu gibi çözmek de senaryonun bir parçasıdır. Her biri de İsrail’in güvenliği için yapılacaktır, kaos da İsrail’in güvenliği içindir. Türkiye’deki darbe dahil İsrail’in güvenliği içindir. Rusya dışişleri bakanı açık bir şekilde Suriye için Batılılarla savaşa girmeyiz dedi. Şuan orada Esad’ın kalması Türkiye’nin de lehinedir. Amerika, Ortadoğu’da kaosu devam ettirmek için bir çok ülkeyi bu oyuna dahil etti. Trump da oyunun devamı olarak kaosu bitiren adam rolündedir.

Peki son olarak, Türkiye’deki sistem tartışmaları açısından değerlendirecek olursak, bu seçimin sürecini ve sonuçlarını göz önüne bulundurduğumuzda yorumunuz nedir?

Türkiye açısından değerlendirecek olursak; bizdeki başkanlık sistemi tartışmaları gündemdedir. Trump ve Clinton kendi içlerinde ince bir rekabet yaptılar fakat Türkiye’de durum böyle olmayacaktır. Seçimler sonrasında birbirlerini tebrik etmeleri dahi güzel bir hareketti. Bu centilmence davranışı Türkiye’de de görmek istiyorum. Başkanlık sistemini gözü kapalı savunmamak gerekir çünkü Türkiye de bir Amerika değildir. Türkiye’ye şu yönde faydalı olur; koalisyon olmaz ve hükümet istikrarı olur. İcra gücü kuvvetli olur. Onun dışında Amerikan sistemi Türkiye’den farklıdır.

ABD Seçim SonuçlarıABD Seçim Sonuçları

Merziye GÖK – Yunus KARAYAMA

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi TUİÇ Temsilcisi

Editör: Aslınaz İLHAN

Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ ile ABD Seçim Sonuçları Üzerine Söyleşi yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

AMERİKA DOSYASI /// ABD’DE ASKERİ DARBEYE DOĞRU : KURUMLARARASI ÇATIŞMA, SİLAHLANMA VE ULUSAL SİYASET


ABD’DE ASKERİ DARBEYE DOĞRU : KURUMLARARASI ÇATIŞMA, SİLAHLANMA VE ULUSAL SİYASET

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/02/abdde-askeri-darbeye-dogru.html?m=1

Uluslararası gündemin en revaçtaki konusu Trump’ın 7 müslüman ülkeye uygulayacağı vize yasağıydı. Yalnız burada bir detay vardı. Savunma eski Bakanı Wesley Clark birkaç sene önceki röportajında Pentagon’un 7 ülkede düzensizlik yaratmak için çalışma başlattığını belirtmişti. İşte o gün belirttiği 7 ülke ile Trump’ın gündeme getirdiği ülkeler tamamen aynı. Irak, İran, Suriye, Libya, Sudan, Yemen, Somali. Bu ülkelerin belirgin ortak özellikleri bulunmaktadır. Öncelikle ülkeler zengin maden yer altı kaynaklarına sahiptirler. Sonrasında ülkelerin hepsi Vaad Edilmiş topraklar dahilinde veya bitişiğindedir. Bir sonraki özellikleri Büyük Ortadoğu projesi kapsamında olmaları ve daha sonraki özellikleri ise hepsinin etnik ve mezhebi çatışmaları barındırmalarıdır. Yani ülkelerin afaki seçilmedikleri açıktır. Burada Pentagon’un stratejisiyle Trump’ın kararının örtüştüğü görülmektedir. Bir diğer önemli konu ise Trump tarafından Adalet Bakanlığının düzenlenmesinden sonra Bakanlığında vize yasağını savunan açıklama yapmasıdır. Bu durum geçici midir bilinmez fakat polis ve istihbarat desteğininde şu an için sağlanabildiği görülüyor. Çünkü ulusal polis teşkilatı Fbı Adalet Bakanlığına bağlı bir adli kolluktur. Trump’ın dış politik tutumu enteresan biçimde küresel lobilerle uyumluyken iç siyasi cephe için tavrı lobilerle çelişmektedir. Kendi yazdığı ve Türkçe’ye de çevrilen kitabında İran’ı teröristlere destek vermekle niteleyen Trump şu ifadeleri kullanmaktadır:

"Bu ülkeye ulaşabilecek füzeler yaparlarsa çok daha büyük bir tehdit haline gelecekler. Dünyanın her yerindeki terör örgütlerini destekliyorlar… İran’ın bu canileri desteklemesini engellemeliyiz…İranlılar Birleşik Devletler’in tesislerini denetlemesini engellemeye karar verirse askeri harekattan başka yapabileceğimiz çok fazla birşey yok. " Ve bu satırlarını doğrular nitelikte bugünlerde İran’ın terörist devlet olduğunu belirten Trump, Kudüs’ü ise İsrail’in başkenti olarak görmek istediğini belirtti. Yani bu Alman kökenli Trump’ın Alman tezler yerine Anglosakson politikaya eğimli olduğunu göstermiş oldu. Suriye kürtlerine hayranlığını dile getirirken şu an için dinler arası dialog ile alakalı bir adım atmadı. İç cephede küreselcilerle çeliştiğini belirtmiştik. Gerçektende küreselcilerin en büyük projeleri olan Transatlantik ve Transpasifik anlaşmalarını rafa kaldırması bunun en büyük göstergesi. Ayrıca kaleme aldığı kitabında Meksika sınırına duvar örmekten bahsederken bunun maliyet karşılama seçenenlerinden biri olarak gümrük vergileri koyulması çözümünü öneriyor. Gümrüksüz ve sermayenin serbest dolaşımda olduğu düzen yine küreselcilerin projeleri kapsamındaydı. " Ortadoğu’da 6 trilyon dolar harcadık bu parayla Amerika iki kez yeniden kurulurdu" beyanatı yanlış olarak Abd, Ortadoğu’dan çekiliyor olarak yorumlanmıştı. Oysa Abd güvenlik bürokrasisinin akıl hocası Brezenski Abd’nin Ortadoğu politikaları için " Amerika çekilirse İran İsrail, Arabistan İran savaşları çıkabilir. Amerika’nın dengeleyici rolüne güven azalır. Rusya ve Çin jeopolitik olarak kriz bölgelerinde başat rol oynamaya başlar" diyerek bir realiteyi vurguluyordu. Kanımızca Trump Ortadoğu’da bir vekalet savaşından taraf. Bunun için ise kürtler ile temasını halen sürdürürken Türkiye’yi de gücendirmemeye çalışıyor. Gerçekten de Brezenski’nin dediği gibi Abd hakimiyetinde olmayan Ortadoğu; Abd’nin uluslararası etkinliğini sarsar ve Trump’un son derece önem verdiği İsrail’i tehlikeye sokar. Bu bakımdan Ortadoğu politikası küreselcilerin Ortadoğu politikasıyla benzerlik göstermektedir.

Batı’da vurgulanmak istenen konuların kimi zaman bir film, kimi zaman klip, kurgusal politik tiyatrolar, kıyafet hatta duruşlarla mesaj olarak verilmesi yaygındır. Bu aslında masonik gruplarında iletişim biçimleridir. Trump masasına Winston Churchill heykelciğini koyarak bu alışkanlığı tekrarladı. Küreselcilerin temsilcisi Churchill ile ancak benim elimin altında bir aksesuar olabilirsiniz imasında bulundu. Bundan sonra tabiki Amerika’da kurumlar ve bürokratlar savaşını göreceğiz. Lakin Abd siyaseti bu denli gerginliği kaldırabilir mi? Bu ayrı bir tartışmanın konusudur. Önceki yazılarımızda Trump’a karşı tasfiye seçeneklerinden birinin askeri darbe olabileceğini belirtmiştik. Bunu yine tekrarlamakla birlikte güncelleme gereği duyuyoruz. Pentagon Trump Fbı birlikteliği devam ettirilebilirse bir darbe küresel sermaye gruplarına karşı gerçekleştirilebilir. Yani bir gün Amerikan Merkez Bankası Fed’in tanklarla kuşatıldığını görürsek çok şaşırmamak gerekiyor. Bu durum Avrupa kökenli 13 ailenin tasfiyelerine yönelik bir girişim olacaktır. Trump yine seçim sürecinde silahlanma hakkından taraf olduğunu belirtmişti.

" Silah bulundurma ve taşıma hakkının neden yasalara uyan yurttaşlar için çok önemli olduğunu anlamalı ve bunun farkına varmalıyız. Bu hakkı kısıtlamak için önerilen bürokrasinin israf ve hepimiz için olası bir tehlike olduğunu kabul etmeliyiz. Oğullarım ve ben Ulusal Silah Derneği üyesiyiz ve bundan gurur duyuyorum."

Silah taşıma ve siviller hakkındaki görüşlerini askerler için uyarlayan Trump:

" Silahlı Kuvvetler üyelerinin üslerde ve askerlik şubelerinde silah taşımalarına izin vermemiz gerekiyor"

Şeklinde bir önermeyle tam manasıyla silahlanmış bir ordu teklif etmişti. Bu durum kimin işine yarar bilinmez fakat Georgia Güvenlik Güçleri adı altında toplanan silahlı bir grup milis Trump’ı desteklediklerini ilan ettiler bile. Halkın silahlanıp Trumpperver zincirler oluşturması paralel ordu olarak tanımlanabilir mi? Bunu zaman gösterecektir.

Kuruluşundan, yasalarına, sembol binalarından, kurucu babalarına kadar İlluminant düzenin başarılı bir ürünü olan Abd’de küreselcilere açılan savaşın neticesi merakla bekleniyor. Amerikan halkı tarihinde olmadığı karar darbeye yakın durumda.

AMERİKA DOSYASI : Trump İsrail-Filistin Siyasetini Şimdiden Deği ştiriyor


israel-master768.jpg?itok=OZBxpng8

Sadece iki günlük Donald J. Trump yönetimi, Filistinliler yeniden isyanın eşiğindeyken, Amerikan Büyükelçiliğinin konumu, olası büyük yerleşim yeri bloklarının ilhakı gibi konular üzerinden İsrail ve Filistinliler arasındaki siyaseti yeniden şekillendiriyor.

Pazar birçok yönden yoğun bir manevra yapma günüydü, Obama yönetimi ile olan kötü ilişkiler, birçok İsraillinin arzusuyla sona erdi. Ama Trump’un, elçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e ne zaman ve ne kadar hızlı taşıyacağı konusundaki sorular, yıllardır Amerikan başkanlarının canının sıkan bir ikilem oldu.

Filistinliler ve Arap liderler, Washington’daki yeni yönetimin getirebileceği değişiklikler için hazırlandı. Pazar günü Filistin’in yetkili başkanı Mahmud Abbas ve Ürdün II. Kralı Abdullah bir araya geldi ve her iki lider de elçiliğin taşınmasına karşı kuvvetli itirazlarını tekrarladılar.

Liderler koordineli tepkileri için her hangi bir planın detayını yayınlamadı fakat her ikisi de elçiliğin taşınması durumunda şiddetin yeniden çıkması konusunda uyarıda bulundu.

Filistin önderliği, şuan her durumda uzak bir olasılık olarak görünen- İsrail’in iki devletli bir çözüm üzerinde müzakereler yapmak için ilk şartı olarak kabul ettiği İsrail’in tanınmasını iptal edeceğini belirtti.

Abbas “Umarım Amerikan yönetimi iki düzlemde hareket eder: birincisi elçiliğin Kudüs’e taşınmasını tartışmamak ve ikincisi ise yönetim için, siyasi mutabakatı başarma amacıyla İsrail ve Filistinliler arasında müzakerelere öncülük etmektir dedi.

Pazar günü İsrail haber medyası, Trump yönetiminin elçilik binasını en kısa sürede taşıyacağını ilan edeceğine dair spekülasyonlarla doluydu. Bu, İsrail’in ağırlıklı olarak Arap Doğu Kudüs’ün ilhakını resmen tanıması anlamına geliyor. Doğu Kudüs 1967 savaşı sırasında Ürdün’den alınmıştı.

Beyaz Saray alelacele yapılacak bir açıklamanın yaratacağı spekülasyondan kaçınmaya çalışıyor gibi göründü.

Trump’ın sözcüsü Sean Spicer açıklamasında, “bu konuyu tartışmanın bile henüz çok başında olduklarını” ifade etti.

Netanyahu açıklamada konuşmayı “sıcak bir sohbet olarak” niteledi fakat elçiliğin açılması konusuna değinmedi. Netanyahu insanlar Filistinliler ile barışı tartıştılar dedi ve Netanyahu Şubat’da Washington’ı ziyaret etmeyi planlıyor.

Trump’ın elçilik konusundaki niyetinin belirsizliği sürerken, Netanyahu sert bir siyasi konumlanma sürecine girdi.

Bir yandan, Netanyahu Beyaz Saray’da Obama’dan daha çok hemfikir göründüğü birinin olmasından dolayı mutlu, öte yandan Trump’un danışmanları ve İsrail yerleşimlerinin Batı Şeria’yı işgal etmesini destekleyen atanmış İsrail Büyükelçisi David. M. Friedman bir şekilde Netanyahu’un muhafazakâr rakiplerine siyasi olarak bir adım daha yakın duruyorlar.

Ayrıca Başbakan puro ve pembe şampanya gibi hediyeleri uygun olmayan bir şekilde kabul edip etmediğinden, daha iyi haberler yapması için bir gazete ile komplo kurup kurmadığına kadar ciddi soruşturmalar dizisi ile kuşatılmış durumda.

Aslında Netanyahu, hem Trump’ın muhatabı hem de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimcilerin savunucusu şeklinde kendini konumlandırarak rakiplerini bastırmaya çalışıyordu.

Netanyahu, Obama yönetimi ve kendisi arasındaki temel tartışma konusu olan Doğu Kudüs’teki binalara herhangi bir kısıtlama yapılmasına karşı olduğunu beyan etti. Pazar günü, şehir Obama’nın itirazları üzerine ertelenen 566 konut için onay verdi.

Ama aynı zamanda Netanyahu, eğitim bakanı ve aşırı sağın önde gelen sesi baş rakibi Naftali Bennet’in girişimlerini, onu ikna ederek potansiyel olarak çok etkili sonuçlar doğuran bir kanun teklifini engelledi: Kudüs’ün kuzeydoğusunda yer alan 40.000 kişilik bir yerleşim olan Ma’ale Adumim’in ilhakı. Bennet, Netanyanu’nun Şubat ayında Trump ile görüşmesi sağlanıncaya kadar böyle bir mevzuatı ertelemeyi kabul etti.

Ma’le Adumim şimdi birçok İsrailli tarafından Kudüs’ün banliyösü olarak görülüyor ve Netanyahu ve Ortadoğu uzmanlarının herhangi bir barış antlaşması durumunda İsrail’de kalmayı umduğu yerleşim yerlerinden biri. Fakat Batı Şeria’nın kuzeyini ve güneyini bir birine bağlayan stratejik konumu ve Kudüs dışındaki ilhakın sembolik başlangıcı olmasından dolayı, herhangi bir ilhak durumunda Filistinliler ve diğer Arap liderler arasında büyük bir protesto başlatabilir.

Kudüs Belediye Başkan Yardımcısı Meir Turgemen şehrinin, 1967 tarihli Kudüs’ü bölen sözde yeşil hat boyunca inşa edilen binalara Amerikan itirazlarının geçmişte kaldığı yeni bir döneme girdiğini söyledi.

İsrail radyosuna verdiği bir demeçte “Trump başkan olduğunda Kudüs’te bina inşa etmenin ya da büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması konusunda anlaşmazlık olmayacağını söyledi.” – “Ben sadece onun vizyonunu uyguluyorum.” İfadelerini kullandı.

Çeviren (Tam Metin): Ali Beştaş

(NYT,IAN FISHER,Trump Presidency Is Already Altering Israeli-Palestinian Politics,22 Ocak 2017)

AMERİKA DOSYASI : Amerika, Şu Anda Bir Arap Ülkesine Benziyorsun


indir_1_0.jpg?itok=LWKknuky

Kulübe hoşgeldiniz…

Sevgili Amerika,

Başkanlık seçimlerinizin dramasını, bir süredir ilgi ve merakla izliyorduk. Kendi ülkelerimiz ve sizinki arasındaki benzerlikleri farketmemek çok zor. Hummalı göreve başlama protestoları ve kalabalığın büyüklüğüne dair sert anlaşmazlıklardan, istihbarat servisinin politikaya girişi ve sağ kanat aşırılıkçılarının yükselişine kadar, epey bizim doğrultumuzda ilerlediğiniz görülüyor ve aynı zamanda, tıpkı bizim gibi, bölgenizde olup bitenleri açıklamaya çalışan dış muhabirlere karşı yükselen bir merak da söz konusu. Nereye gittiğiniz konusunda çılgına dönmüş olabilirsiniz, ama biz değiliz! Belki de bu, farklılıklarımızı bir kenara koymak ve ne kadar benzer olduğumuzu anlamak için bir imkân olur.

Hadi baştan başlayalım. Kampanya sırasında, Amerikan “mukhabarat” (istihbarat, devlet güvenliği, örneğin sizin FBI’ınız) ​​başkanının, sadece belirli bir soruşturma çizgisini takip etmeyi seçerek seçim sürecini elinde tutabilme etkisini öğrenmekten dolayı şaşkınız. Bilebileceğiniz üzere bu, bağımsızlığımızdan beri siyasetimizin daimî bir özelliği. Şaşkınlığımız, o dönemki devlet başkanı ve Arap politikasının bir diğer önemli özelliği olan Amerikan istihbaratı arasında çiçeklenen düşmanlığa tanık olmaya başlayınca hayrete dönüştü.

Bu da yetmezmiş gibi, kimilerinin sonuçlara etkisi olduğunu iddia ettiği, seçimlerinizdeki yabancı müdahalelerin raporları hakkında duyumlar almaya başladık. Tabii ki, bu durumla da epey aşinayız, özellikle yüzyıllardır süren sizin yönetim çabalarınız sebebiyle. Yine de, Amerika gibi bir ülkede "yabancı eller" ve "gizli gündemler" konusunu duymak bir sürpriz oldu. Acınızı anlıyoruz.

İşin iyi tarafı, bu aynı zamanda komplo teorilerinin de yayılmaya başladığı zamandı. Bizi bilirsiniz; komplo teorilerine epey düşkünüz- özellikle dış güçlerden kaynaklanan entrikaları içerdiklerinde- ve kendimizi bu türün duayeni olarak görüyoruz. Entrikalarınız köşelerde biraz pürüzlü, fakat itiraf etmeliyiz ki yaratıcılığın en üst seviyesinde. Trump’ın seçilmesi bir Rus komplosu muydu? Rus komplosundan bahsetmek, Trump’ı küçümsemek adına yapılan bir liberal komplo muydu? İstihbarat Trump’a zarar vermek için mi bilgi sızdırdı? Trump’ın sızdırılan bilgilerine olan medya ilgisi de onun yönetimini düşürme amaçlı bir liberal komplo teorisinin parçası mıydı? Bütün bunlar hoş bir biçimde karışık ve açık uçlu, tıpkı bizim sahip olduklarımız gibi.

Liberalleriniz, kahraman CIA’in kolu olan istihbaratı, iktidardaki aşırılıkçıları ve Rusya’dan müdahale eden dış güçleri kovmak için desteklemeye başladığında, işler daha da ilginçleşmeye başladı. Hatırlayacaksınız ki son yıllarda Mısır, Tunus ve Suriye’de benzer deneyimler yaşadık ve dünya konumumuzu anlamadığında hayal kırıklığına uğradık. Bununla beraber, devlet güvenliği için aleniyete dökülen yakınlıkları, ulusun aydın gardiyanlarını görmek dokunaklıydı.

Son zamanlarda, Amerikan "derin devleti" ile ilgili guruldamalar duymaya başladık bile.Bu ayrıca aşina olduğumuz bir şey ve pek çok farklı bakış açısını beraberinde getiriyor. Derin devlet yeni başkanı yerinden etmeye çalışacak mı? Yargı sistemi, siyasi programı bloke etmeye çalışacak mı? Ordu hangi tarafta olacak? Yabancı muhabirler "Amerikan devletinin gölge organları" hakkında konuşmaya başlayacak mı? Derin devletin eğlence kolu olan Hollywood başkana karşı çıkmak için gücünü nasıl kullanacak? Heyecandan başımız dönüyor.

Ve bu arada, ordudan bahsetmişken, başta başkanın askeri zemini olmadığı için hayal kırıklığına uğrasak da; hükümetin üst düzey görevlerine bir dizi generali atayarak durumu çabucak idare etmeye başladı. Kabine toplantılarına üniformalarıyla katılacaklarını umuyoruz; askeri kıyafetlerle çevrelenen ulus lideri konusunda oldukça güven verici bir takım şeyler var – sadece Saddam Hüseyin’i düşünün.

Trump açıkça büyük askeri görüntülerle ilgileniyor. Ordu, Pennsylvania Bulvarı’na doğru ilerliyor. Ordu, geçit törenleri sırasında New York ve Washington üzerinde uçuyor. İşte, liderlerin ne kadar büyük düşündüğünü gerçekten anlayan biri (Ayrıca, ona kendi seçkin askeri üniformalarını yapması için harika terziler de önerebiliriz.). Yeni başkana teşekkürlerimizi sunuyoruz, artık “Amerikan rejimi” terimini kullanabiliriz; ülkeniz bu şerefi tam olarak kazandı.

Tabii ki, bu dönüşüm için bir diğer önemli nokta, cumhurbaşkanının medyaya yönelik kibirli tutumu. Bizim hoş benzerliklerimiz. Basını, kendisini yerinden etmek için gizli komplolara dahil olmakla itham etmekten, belirli muhabirlerden soru almayı reddettiği için Beyaz Saray’a girişleri konusunda tehdit etmeye kadar Başkan Trump, bize kendi liderlerimizden birkaçını hatırlatıyor.Öyle ki, bir Arap liderinin CNN’nin yayın alanı hakkında ettiği şikayetler, aşağı yukarı siyasi hayatımızın temelini oluşturuyor.

Bu durum Başkan, medyayı istihbaratla olan kavgasını üretmekle suçladığında cumartesi günü ilginç bir dönüş yaşadı ve Haber Alma Bakanı Sean Spicer, Trump’ın başlangıç töreninin kalabalığının boyutlarını bildirdiği için medyayı kınadı. Başkan ve Bay Spicer tarafından medyaya yapılan örtülü olmayan tehditler, epey Arap yönetimi ruhuna sahip.

Trump’ın müdahil olmaya dayalı ihlaller ve usandırıcı basın ile nasıl başa çıkmayı planladığını görmek için bekliyoruz. Bu zamana dek, bize Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, belki de diğer liderlerden daha çok, basını geriye/yerine götürmek adına çaba sarfeden lideri, anımsattı. Sayın Erdoğan gibi basının özgürlüğünü aşamalı olarak azaltma örneğini izlemeye devam edecek mi, yoksa Arap yaklaşımını seçip tüm medyayı bir veya iki devlet medya organıyla mı değiştirecek?

Amerikan halkıyla gerçekten dayanışma hissettiğimiz an, BBC muhabirlerinin normalde Orta Doğu ülkesindekiler için kullandıkları bir tonla vatandaşlarınızı küçük görmesiydi. Muhabirler, çiftçiler ve fabrika işçilerinin nasıl hissettiğini anlamak ve küçümseyici sorular sormak için, Birleşik Devletler’ in her bir köşesine gönderildi. İngiliz Yayın Şirketi’ndenim, BBC’ye aşina mısınız? Haberlerinizi nereden alıyorsunuz? Öfkeli hissediyor musunuz? Din, oylamalarınızda bir rol oynuyor mu? (Eksik olan tek şey, baş parmaklarında mavi mürekkep olan insanların fotoğraflarıydı; lütfen, bu uygulamanın ileride tanıtıldığını düşünün.)

Kırsal kaleler ve kentsel burçlar hakkında da konuşmak lazım. Kökeni geçmişe dayanan derin sosyal ve coğrafi bölünmeler. Kabile bölünmeleri gibi değil, ama ilgimizi ateşlemek için gereğinden fazla dini ve siyasi mezhepçilik var. Liberaller ve muhafazakârlar kimlerdir ve anlaşmazlıkları nasıl başladı? Alternatif sağ ve Çay Partisi arasındaki fark ne? Yeni muhafazakârlar ve paleo-muhafazakârlar arasındaki hizipleşmenin temeli ne? Farklılıkları açıklamaya çalışan yabancı muhabirleri izlemek büyüleyici.

Ve ayrıca, bir de karışıklık mevzusu var. Görev başlangıcına kadar geçen sürede, rejim karşıtı gençlik protestoları hakkında duyumlar almaya başladık. Hadi ama! Bu, tam da intihalin sınırında. Lütfen kendi entrikalarınızı yazın ve bizimkileri ödünç almayı bırakın.

Her ne kadar protesto gösterisine başlamadan önce liderlerin iktidara gelmesini beklesek de sizin önalımsal devrim yaklaşımınızı seviyoruz.

Ve göreve başlama töreni, ne kadar da muhteşem bir şov: protestolar, isyanlar, biber gazı- bir Arap devrimi için gerekli tüm bileşenlere sahip. Amerika Bankasının kırık camlarının fotoğraflarını gördük ve alevler içinde kalan bir limuzinin. Görünüşe bakılırsa, Kara Blok sahneye çıktı. Birisi Trump heykelini ve Amerikan bayrağını yaktı (peki tamam, bu Kanada’da oldu, ama yine de oldu). Bu anların daha çok fotoğraflanmasını ve yabancı basında fotoğraf denemelerine dönüşmesini bekliyoruz.

Eğer bu protestoların başarılı törenlere dönüşmesini istiyorsanız, işte size bir iki elzem ipucu: Sosyal medyayı kullanın ve protesto hareketinin yayılması için Twitter ve Facebook’un önemini vurgulayın. Hareketinizin lidersiz ve organik olduğundan emin olun. Herhangi bir geleneksel siyasi partiye ya da yerleşik ideolojilere ait olmadığınız gerçeğini vurgulayın. Kolayca akılda kalan sloganlar bulun. Ve hepsinden önemlisi, ılımlı taraf olduğunuzun altını çizdiğinizden de emin olun. Kendi protestolarımızda keşfettiğimiz üzere, gazeteciler ve analistler, bu tarz şeyleri duymaktan hoşlanıyor.

Dış güçlerden yardım alırken dikkatli olun. Kanada ve Meksika’nın iç işlerinize müdahil olmaya çalışacaklarını duyduk. Ruslar halihazırda dahil olmuş durumda, bu ise, durumun uluslararası bir çatışmaya dönüşeceğini umut ediyor. Amerika’ya müdahale etmenin doğru mu yanlış mı olacağı, rejim değişikliğinin çabucak sağlanıp sağlanmayacağı ya da uzun süreli bir karışıklık olup olmayacağı, aracılı savaşın gündemde olup olmadığı gibi farklı düşünce parçacıkları tufanına hazır olun.

Yine de bu yola kalkışmadan önce bir uyarıda bulunalım. Devrim denen şeyi kendi başımıza denedik ve bizim için pek de iyi gitmedi. Belki de sadece yeni rejimde yaşamaya adapte olmanız gerekiyordur. Bir diktatörün görevde olmasının, Arap ülkeleri için en iyi çözüm olduğunu, aksi takdirde kaos olacağını her zaman söylemişizdir. Belki de Amerikan insanlar o kadar şeyden sonra demokrasiye hazır değildir. Hadi bununla yüzleş Amerika, şu an bir Arap ülkesine benziyorsun.

Saygılar,

Arap Dünyası

Not: Bayrağınızı yeniden tasarlama cesaretinde bulunduk; beğendiniz mi? Ayrıca, Arap Birliği’ne başvuru formu ekliyoruz, katılmayı göz önünde bulundurun.

Çeviren (Tam Metin): Gaye Polat

(Politico, Karl Sharro, America, You Look Like an Arab Country Right Now, 22 Ocak 2017)

Gaye Polat

AMERİKA DOSYASI : John’un ‘Kanun Dışı Trump’ Gerçekleri


16krugmanweb-superjumbo.jpg?itok=uUVBonRT

İnsan hakları ikonu ve Trump’ın göreve başlamasını protesto eden kişi olarak da bilinen ABD Temsilciler Meclisi Georgia eyaleti üyesi John Lewis, Cuma günü NBC kanalındaki Chuck Todd’a milyonlarca Amerikalının düşündüğüne benim de inandığım bir şey söyledi.

“Bu kez seçilen başkanı yasalara uygun görmüyorum. Bence Ruslar onun seçilmesine ve Hillary Clinton’ın adaylığının yerle bir edilmesine de yardım ettiler. Lewis’ın sert değerlendirmelerin yer aldığı videonun yayınlandığı gün, FBI müdürü James Comey ve diğer istihbarat memurları meclis üyelerine çok gizli bir brifing vermişti; şüphesiz bizlerin sadece ölümlüler olduğu bilgisini açıklamak da gizli bir şey değildi. Toplantıdan sonra ABD Temsilciler Meclisi Kaliforniya eyaleti üyesi Maxine Waters hiddetlendi; bilgilerin gizli olduğunu, FBI müdürüne itibar edilmemesi gerektiği dışında hiçbir bilgiyi paylaşamayacaklarını söyledi. Lewis, sözlerine şöyle devam etti: “Duyguların yoğunlaştığını veya taraftarların ıstıraplarının anormal derecede şiddetli olduğunu öne sürmek kolaydır. Fakat şiddetle ve kararlı bir şekilde iddiama devam ediyorum; sadece, bizden önceki olağanüstü olayları tamamen ideolojik görmek, gerçek endişemiz olan egemenliğimizin tehlikeye atıldığı konusunda bizi körleştirir.’’

Henüz göreve başlamamış tweetçi başkan, özellikle Lewis’ın değerlendirmesine aldırmadan edemedi. Her cumartesi sabahı erkenden, muhtemelen hatırladığım en sakıncalı siyasi sosyal medya anlarından birinde Lewis’e ardı ardına iki tweet atarak karşılık verdi: “Temsilciler Meclisi üyesi John Lewis, seçim sonuçları hakkında yalan yanlış konuşmak yerine, zamanını korkunç ve harabe halde olan(suçların artışından bahsetmiyorum bile) bölgesini iyileştirmeye harcamalı. Sadece konuşuyor, konuşuyor ve konuşuyor- ne icraat var ne de sonuç. Çok üzücü!’’

Şimdi durun ve az önce okuduğunuz şey hakkında biraz düşünün: O, bir efsaneye sataşan çapkın erkek; son derece ahlaklı birine sataşan ahlak yoksunu adam; adalet savaşçısına sataşan entelektüel zayıflama… Bu Martin Luther King Jr. hafta sonundaydı, eksiği yok.

Trump Lewis’e “Sadece konuşuyor, konuşuyor ve konuşuyor- icraat yok’’ diye ithamda bulunuyor, ki Lewis kendisini adalet için defalarca siper etmiş, daha o zamanlar genç olan Trump’ın Vietnam Savaşı süresince paralı okullarda askerliğini tecil ettirdiği zamanlarda tutuklanan, dövülen ve korkutulan bir kişidir.

Aslında, Trump’ın beş tecili 1965’teydi, ki ‘Selma Özgürlük Yürüyüşleri’ ve Lewis’ın coplu bir eyalet askeri tarafından acımasızca dövüldüğü ve kafatasının çatladığı ‘Kanlı Pazar’ da aynı yıldaydı.

Tesadüfen, Trump nihayetinde kendisi ve babasına 1968 Adil Konut Yasası’nı ihlal ettikleri için Adalet Bakanlığı tarafından dava açılmadan önceki yıl tasarı olan ‘4-F statüsün’den* kalıcı muafiyetini aldı; ki bu da Lewis’in savunduğu birçok adalet konusundan biridir.

Zamanında The New York Times belirtmişti: “Hükümet ‘Trump Management’ın ırk ve renk sebeplerinden dolayı kiralama veya kira pazarlığını reddettiğini öne sürdü. Ayrıca şirketin ırk faktöründen dolayı farklı kiralama koşullarına ihtiyaç duymasıyla ve siyahilere mevcut apartmanların olmadığı yalanını söylemekle suçladı.’’

Açık konuşalım: Donald Trump John Lewis’ın gölgesinde kalmayı bile hak etmiyor. Trump’ın yorumunun aşırı derecedeki uygunsuzluğu hiçbir şeyle kıyaslanamaz türdendir ve oldukça antipatiktir. Ayrıca, Lewis’ın Trump’ın kanuna aykırılıkları hakkında söylediklerini çok ölçüsüz veya en azından konu dışı bulmuyorum.

Aklıma oldukça mantıklı bir soru geliyor: ‘Meşru’ kelimesi burada hukuktaki ya da ilkedeki anlamını ifade eder mi?

Şu bir gerçektir ki Trump hukuki olarak ne olursa olsun, bana bunu yazarken veya size okurken ne kadar acı çektirse de, başkan seçildi ve Cuma günü yasal olarak 45. başkan olarak göreve başlayacak. Düşmanca davranışlar sergileyen bir devlet aktörü olsa bile, seçim kampanyalarında etkileme odaklı hareket etmiş kişinin başkanlığını iptal edecek hiçbir anayasal veya yasal mekanizma yoktur. Anayasayı oluşturanlar propaganda saldırılarında kullanılacak dijital savaşı öngöremezlerdi. Anayasa, elektrik ışıkları icat edilmeden önce kabul edilmişti.

Ancak meşruiyeti düşünebileceğimiz başka bir yol, seçimine uymayan başka bir kriter daha var: Meşruiyetin ‘geçerli ilkelere veya kabul edilmiş kural ve standartlara uygunluk’ olarak tanımlandığında durum böyledir.

Burada, Lewis ve destekçileri sağlam temellere dayanıyorlar. Trump geleneklerimize karşı geldi; hayatı sürekli zıtlaşmalarla dolu; Comey, Clinton’ın e-maili ile ilgili hiçbir anlam ifade etmeyen son dakikadaki saldırgan tavrıyla işlere köstek oldu(ki bu mail şu sıralar incelenmekte); ve istihbarat teşkilatımız kendinden çok emin bir şekilde Rusya’nın Clinton’a zarar verip Trump’a yani seçilmesini istedikleri adaya destek çıkmak için seçimlerimize müdahale ettiğini düşündüğünü söyledi.

Önemi hiç azalmayan, öğrenmemiz gereken tek şey ise Rusya ve Trump kampanyası arasında gizli bir anlaşma ve bilinmeyen başka bir bağ olup olmadığıdır.

Bay Trump, kendimden emin ve vicdanen rahat bir şekilde John Lewis’a katılıyorum ve ben de sizi yasalara uygun bir başkan olarak görmüyorum. Başkanlığınız bizim standartlarımızı ve ilkelerimizi ihlal eden müdahaleleriniz olduğu sürece yasalara uygun değildir. Beyaz Saray’da kaldığın sürece bronz göğsünde o yüz karası ünvanını taşıyacaksın.

*4-F : ABD’de askerlik yapabilmek için bazı fiziksel sağlık sorunlarının olmaması koşulu.

Çeviren (Tam Metin): İrem Aksel

(NYT,Charles Blow, John’s Gospel of Trump’s Illegitimacy,16 Ocak 2017)

İrem Aksel

AMERİKA DOSYASI /// Beyaz Saray’da Bir İsyancı : DONALD TRUMP ME SELESİ


20170204_ldd001_0.jpg?itok=wQfmHqE7

Donald Trump başkan olarak devraldığı dünyaya öfkelenirken, Amerika’nın müttefikleri bu durumdan dolayı kaygılılar ve bunda haklılar

Washington devrimin pençesinde. Donald Trump başkentin parlak beyaz kemeraltlarına karşı politika ve kararname molotov kokteylilerini havaya atarken, geçen ayki yemin töreninin yarattığı umutsuzluk henüz canlı. Trump henüz durmadı. Trans Pasifik Ortaklığından çıkmak, NAFTA’nın yeniden görüşülmesini talep etmek ve Meksika’yla araya duvar örmek, göçü kontrol altına almak, Brexit yanlısı Britanyalılar ve Ruslarla arayı iyi tutmak, Avrupa Birliği ile arayı soğutmak, işkenceyi savunmak, basına saldırmak: kendisi ve vazifelendirdiği kişileri takiben, arkalarında enkaz bırakacakları düşüncesi.

Eleştiriler, Trump’ın pervasız ve kaotik olduğu yönünde. Geçen hafta – gizlice tasarlanan, aceyle yasalaşan ve Amerika’yı terörden arındırmak amacını muhtemelen gerçekleştirmeyecek – yedi Orta Doğu ülkesinden vatandaşların girişine koyduğu yasak bunlardan biri. Trump’ın Cumhuriyetçi müttefikleri dahi, bu iyi ve popüler politikanın Trump’ın icrası nedeniyle bozulduğundan yakınıyorlar.

Normalde politikada kaos başarısızlığa götürür. Trump’ta kaos, planın bir parçası gibi. Kampanyasında verdiği abartılı gibi gelen sözler, şimdilerde Washington’ı ve dünyayı sarsmayı amaçlayan son derece ciddi isyan anlamına geliyor.

Kokteyl Partisi

Trump’ın isyanını anlamak için bu öfkenin kullanımından başlamalıyız. Diğer tarafın hatalı değil de kötü olduğu bölünmüş bir Amerika’da, çatışma siyasi bir varlıktır(kazanç). Trump bu meydan okuyan konuşmalarını, incelikli düşünceye saldırmak için kullanıyor, dahası Trump’ın destekçileri, onun, hain ve aç gözlü elitleri Washington’daki salonlardan gerçekten çıkarabileceğine ikna olmuş durumdalar.

Trump’ın danışmanları Stephen Bannon ve Stephen Miller, bu mantığı hükümete taşıdılar. Göstericilerin ve medyanın daimi olarak Trump’tan yakınmasını, onun bir şeyleri doğru yaptığının kanıtı olarak görüyorlar. Eğer West Wing’in (Batı Kanadı’nın) dışavurumu kaotik ise, bu Trump’ın söz verdiği gibi macera adamı olduğunu gösterir. Göç yasağının gizliliği ve karmaşası başarısızlığın değil, onun destekçilerinin, halkın iradesini yerine getirmemeyi alışkanlık haline getiren uzmanlardan nasıl kaçındığının ifadesi.

Çatışma siyasetiyle, onlarca yıllık Amerikan Dış Politikası’nı reddeden bir dünya görüşünden faydalanılıyor. Taktik olarak, güvenlikten çevreye her şeyi yöneten çok taraflı kurumlarla ilgilenmek için Trump’ın az zamanı var. Trump, Amerika bedel öderken daha az bedel ödeyen diğer ülkelerin ödüllerin çoğunu aldığını düşünüyor. Amerika pazarlık gücünden faydalanarak, ülkelerle tek tek görüşerek daha iyi bir anlaşmayı kapabilir.

Bannon ve diğerleri Amerikan diplomasisini stratejik olarak da reddediyorlar. Onlar, çok taraflılığın modası geçmiş bir liberal uluslararasıcılık içerdiğini düşünüyorlar. Bugünün ideolojik mücadelesi küresel insan hakları üzerine değil, “Yahudi-Hrıstiyan” kültürünün, diğer medeniyetlerin, özellikle İslam’ın saldırısından korumak üzerine. Bu noktadan bakıldığında, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği bu noktada engel ve Vladimir Putin bir süreliğine potensiyel müttefik.

Kimse Trump’ın bunlara ne derece inandığını bilemez. Belki de, iktidar debdebesi arasında bu gerilla savaşından yorulacak. Belki de piyasadaki bir olay, ulusun CEOsunun(Trump) huzurunu kaçıracak ve Trump Bannon’u çevresinden uzaklaştıracak. Belki de bir kriz onu, genel kurmay başkanı, savunma bakanı ve dış işleri bakanının yardımına zorlayacak ve bu kişilerden hiçbirisi ‘isyancı’ tipler değiller. Ancak bunun yakın zamanda olacağını düşünmeyin. Ve Trump’ın başlangıçta verdiği zararı küçümsemeyin.

Trumpça Konuşma

Trump’ın isteklerini reddeden Amerikalılar, doğal olarak, en çok Trump’ın ülkelerine yapabileceklerinden korkuyorlar. Endişelenmekte haklılar, ancak kurumlardan ve hukuktan dolayı kısmı koruma altındalar. Tüm dünyada, Trump’ı kontrol edecek çok az şey var. Bunun sonuçları vahim olabilir.

Aktif Amerikan desteği ve katılımı olmaksızın, küresel işbirliği mekanizması başarısız olabilir. Dünya Ticaret Örgütü’nün adı anılmaya değmeyebilir. Birleşmiş Milletler kullanılmaz hale gelebilir. Sayısız anlaşma ve uzlaşma yıkılabilir. Her biri tek başına dursa da, hepsi Amerika’yı müttefiklerine bağlayan ve dünyada gücünü yansıtmasına izin veren bir sistem oluşturuyor. On yıllardır oluşturulmaya çalışılan işbirliği alışkanlığdan bu denli kolayca geri dönülemez, bunun zararı kalıcı olabilir. Güvensizlik ve karşılıklı itham sarmalında, dünyanın halinden memnun olmayan ülkeler bunu değiştirmenin cazibesine kapılabilirler – eğer gerekirse güç kullanabilirler.

Ne yapmalı ? İlk görev zararı sınırlamak. Trump’a son vermenin mümkünatı az. Ilımlı Cumhuriyetçiler ve Amerika’nın müttefikleri ona, neden Bannon’un ve yardımcı ideologlarının yanlış olduğunu söylemek zorunda. Amerika’nın en dar anlamdaki çıkarında bile, onların iki taraflılık planı yanlış, çünkü ikili ilişkiler ağının karmaşıklığından ve çelişkilerinden kaynaklanan ekonomik zarar, daha sert görüşmelerden kazanılabilecek kazanımları aşacaktır. Aynı zamanda Trump, müttefiklerin Amerika’nın en büyük güç kaynağı olduğu fikrine ikna edilmeli. Amerika’nın eşşiz bağı/networkü, ekonomisi ve askeri gücü kadar onu dünyada süper güç yapma noktasında önemli rol oynuyor. Müttefiklikler Amerika’nın Doğu Asya’da Çin, Doğu Avrupa’da Rusya ve Orta Doğu’da İran gibi rakiplerinin önüne geçmesine yardımcı oluyor. Eğer Trump gerçekten ‘Önce Amerika’ diyorsa, önceliği müttefiklerini küçümsemek değil onlarla bağını güçlendirmek olmalı.

Eğer bu tavsiye yok sayılırsa ? Amerika’nın müttefikleri bu çok taraflı kurumları, finanslarını attırarark ve aralarındaki kavgayı sınırlayarak, Trump sonrası dönem için korumalı. Ve Amerika liderliğinin olmadığı bir dünya için plan yapmalılar. Eğer birisi Çin’in bu tür bir görevi üstlenmesini isterse, bu arzu edilebilir olsa bile, Çin buna hazır değil. Avrupa, artık NATO’yu düşük finanse etme ve AB’nin dış hizmetlerini – bir Dış İşleri Bakanlığına en yakın olanı – mahrum bırakma lüksüne sahip olmayacak. Bölgesel güç olarak Brezilya, Latin Amerika’da öncülük görevine hazırlanmalı. Orta Doğu’nun asabi/huysuz Arab devletleri İran ile barış içinde yaşamanın bir formülünü bulmalı.

İki taraflılık ve baştan savma bölgeselcilik, açıkça Amerika için Trump’ın miras aldığı dünyadan daha kötü bir yere dönüşecek. Çok daha kötü olmadan bu süreci bitirmek, saldırma heveslilerinden kurtulmak ve rotayı değiştirmek için geç değil. Dünya bu tür bir sonucu ummalı. Ancak sorunla baş edebilmek için de hazırlanmalı.

Çeviren (Tam Metin): Cemal Taşpınar

(Economist,Editorial, An insurgent in the White House, 2 Şubat 2017)

AMERİKA DOSYASI : Trump Kimi Örnek Alıyor /// Donald Trump ve Si yaseti


trump%2Bkimi%2B%25C3%25B6rnek%2Bal%25C4%25B1yor.jpg

Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan son seçimde başkan olan Cumhuriyetçi aday Donald Trump(1946-), Geçtiğimiz günlerde yemin ederek görevine başladı. Adaylığı hakedişinden, başkanlık seçilmesine kadar dünya gündemine oturmuş, hala yaptığı açıklamalar ve icraatlarıyla adından sıkça söz ettirmektedir. Özel hayatı, çocukları, güzel karısı, çalkantılı yaşamı ve Geçmişiyle dünya gündeminden hiç düşmeyen Trump, Amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en yaşlı başkanı olmuştur.

Açıklamaları, genel dünya düzenine yaptığı itirazlar, çok farklı bir Başkan olacağının sinyallerini vermektedir. Trump açıklamalarında, genel olarak Avrupa Birliği’nin dışlayan, sınır ülkeleriyle arasına mesafe koyan ve özellikle Göçmen sorunu ile oldukça yoğun bir şekilde mücadele eden bir profil çizmiştir. Amerika’nın sadece Amerikalılardan oluştuğunu ve dünyadaki tek önemli şeyin Amerika olduğunu öne süren Trump, bu açıklamaları ve yürüttüğü programla geçmiş dönemlerde Amerikan başkanlığı yapan James Monroe hatırlatmaktadır.

Florida’yı İspanya’dan satın alan ve Amerikan Bağımsızlık savaşında komutanlık yapan 5. Amerikan başkanı James Monroe, Amerika ve Dünya Tarihine "Amerika, Amerikalılarındır" lafıyla oturmuş bir siyasetçidir.
Monroe döneminde Amerika refaha kavuşmuş ve dış siyasette barış hakim olmuştur.

James Monroe Kimdir

james%2Bmonreo.jpg


Demokratik-
cumhuriyetçi partiden aday olarak Federalist rakibine fark atarak Başkan olan James Monroe, o dönem Yeni kurulan Amerika Birleşik Devletleri siyasetinde Monroe doktrini ni uygulanmış ve başarılı olmuştur. Başkan olur olmaz Amerika’yı Avrupa’dan gelecek kötü etkilere karşı koruma ve kapatma kararı almış, uygulamıştır.

Trump’da uyguladığı harita ve izlediği yol, James Monroe ile benzerlik taşıdığı ve rol model olarak onu aldığı görülmektedir.

Amerikan Çıkarları Ön Plana Çıkıyor

Trump
, sadece Amerikan çıkarlarını düşünen bir siyaset izleme hedefinde ilerlediği, hem stratejistler hem de basın tarafından sürekli tekrarlanmaktadır. Sadece Amerika’nın önemsendiği Trump siyaseti Bu plan doğrultusunda ilerlemekte ve açıklamalar sertleşmektedir. Geçtiğimiz günlerde Meksika duvarı meselesi ve Avrupa Birliği‘ni hor gören açıklamaları, Trump’ın sadece Amerika’ya düşündüğü, önceki başkanlar ve dönemlerin aksine dış dünya ile çok fazla uğraşmak yerine sadece Amerika ve çıkarları için hareket edebileceği öngörülmektedir.

Trump Avrupa’daki Aşırı Sağ Düşünceleri Körüklüyor

marine%2BLE%2BPen.jpg
Marine Le Pen


Trump,
Avrupa Birliği’ni Almanya’nın oyuncağı gibi görmektedir ve bu sebepten yaptığı açıklamalar, birliğin gereksiz olduğu ve birlikten vazgeçilmesi fikrini savunmaktadır. (Trump’ın dedeleri Alman göçmeni bir ailedir. Ayrıca trump’ın dedesi ve babası aralarında genelev işletmeciliği ve kumarhaneler gibi pek çok eğlence sektöründe mekanlar açmış ve çalıştırmış kişilerdir) Trump’un bu düşüncesi İngiltere’de oldukça kabul görmüş ve hatta Trump İngiltere’nin birlikten ayrılmasını savunan bakanları ve siyasetçileri övmüştür. Buna paralel, Yaklaşan Fransız başkanlık seçimlerinde benzer açıklamalar yapan aşırı sağ parti lideri Marine Le Pen, yine aynı şekilde Fransa’nın birlikten ayrılması gerektiği ve Euro’dan vazgeçilmesi konusunda sert açıklamalar yapmıştır. Hatta Fransız başkan adayı Le Pen, Trump’ın günümüzde etkisinin azaldığını iddia ettiği Elit kesimin yani Anglosakson Avrupa’sının yeniden uyanmasına vesile olacağı şeklinde bir açıklaması da bulunmaktadır. Yine le Pen, Trump’ın getirdiği, potansiyel terörist gördüğü 7 ülkeyi kapsayan vize yasağı kararını( İran, Somali, Irak, Suriye, Sudan,Libya, Yemen) destekleyen Bir açıklamada bulunmuştur.

Yani Trump ideoloji olarak Amerika vatandaşlığı fikrini benimsemiş ve Elit kesimin yükseleceği ve siyaseti şekillendireceği görüşünü ön plana koymuştur.

Trump ve Siyonizm

trump.jpg

Trump’ın zaten Müslümanlara bakış açısı daha başkan adayı iken yaptığı açıklamalarda su yüzüne çıkmıştır. İslamofobik açıklamaları ile eleştirlmesine rağmen seçilen Trump, başkan adayı seçim kampanyasında Müslümanları ülkeden atacağını bile söylemiştir. Bu nedenle Müslüman düşmanı bir Başkan profili sergilemektedir. Ayrıca Trump’ın babası Fred Trump, siyahi karşıtı ırkçı örgüt Ku Klux Klan örgütüne üyelikten hapis yatmıştır.

Komplo teorisyenlerinin genel görüşü Amerika’da Başkanlığı, Siyonizm tarafından yönetildiği ve bu nedenle en uygun başkanın Hillary Clinton olacağıydı. Trump seçilince yine iddiaya göre Amerika’nın kaotik çöktü. Farklı bir başkan profili sergilendi ancak Trump açıklamaları gösteriyor ki bu dönemde hem Amerika’nın çıkarlarını ön planda tutmakta, hemde İsrail’de oldukça desteklemekte. Görevine başladıktan sonra yapılan Bir açıklamada İsrail’in başkenti Kudüs olarak söylenmiş ve ayrıca İsrail’in vaat edilmiş topraklar projesine çok büyük bir katkı yapacak söylemler geliştirilmiştir.

Trump, Suriye’de güvenli bir bölge kurulması kararını ısrarla desteklemekte ve her yerde söylemektedir. Bu açıklamada ki amacın Suriye ve bölgenin güvenliği değil, Aslında güvenli bir bölge oluşturularak bu bölgenin İsrail’in eline verilmesi projesi olduğu söylenmektedir. Trump açıklamalarında terör örgütü PYD’ye hayranlık duyduğunu ifade eden kelimeler kullanmıştır. Yani PYD’yi açıktan desteklemeye devam edeceklerinin sinyalini daha başkan adayı ilen vermiştir. PYD ya destek vererek bu bölgede güvenli bölge oluşturularak, Suriye’nin belirli bir bölümünün İsrail’in yıllardan beri süregelen vadedilmiş Topraklar projesine katılacağı İddia edilmektedir.

Trump ve Darwinizm

Trump
, kendi kitabı olan "Zengin Olmanızı İstiyoruz" kitap başlığının belirttiği gibi Trump, aynı Darwinizm düşüncesi gibi doğal seleksiyon, yani güçlü olan kazanır düşüncesini benimsediği görülmekte. Yani kaybeden bir insan topluluğu ve ülke istememektedir. Sadece Elit tabakanın kazandığı ve bu uğurda yükselen bir Amerika hayal ettiği, uyguladığı planlar çerçevesinde görülmektedir.

AMERİKA DOSYASI /// MEHMET EMİN HAZRET : ABD’NİN YENİ BAŞKANI TR UMP’IN ASYA POLİTİKASI


ABD’NİN YENİ BAŞKANI TRUMP’IN ASYA POLİTİKASI

Mehmet Emin HAZRET

Pasifikten Baltık denizine kadar uzanan Avrasya büyük karasının üzerinde yaşayan ve nüfusu 10 milyonu geçen Milletlerin içinde bağımsızlığını elde edemeyen tek halk Uygur Türkleridir. Uygurların hak ettiği özgürlüğe kavuşamamasındaki sebeplerin başında ise, uygar dünya ile mensubiyeti olmayan, içe dönük ve kapalı kültüre sahip bir Uzakdoğu ülkesi olan Çin’in sömürgesi ve komünist rejimin boyunduruğu altında bulunmasıdır. Uygurların hala esaret altında yaşamasındaki temel dış etken ise, 2. Dünya Savaşı galibi ülkeler tarafından kurulan yeni dünya düzeninin kurbanları arasında yer almış olmasında yatmaktadır.

Son ve yeni gelişmelerle, Uygurların Çin esaretinden kesin olarak kurtulup, ana vatanları Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını tekrar kazanabilmesi için ufukta yeni umutlar ve kurtuluş ışıkları gözükmektedir.

Şimdi, bu gelişmeler nelerdir? İnceleyelim;

ABD Yeni Başkanı Donald Trump ve Ekibi Dış Düşman Olarak Çin’i Seçmiştir

ABD, dünyayı tek başına kontrol etme güç ve kapasite ve yeteneğini yavaş- yavaş yetirmeye başlamıştır. Yeni seçilmiş başkan Donald Trump son çıkışları ile, iş adamı kökenli biri olarak daha pratik düşünen bir lider olduğunu göstermektedir. Onun “ ABD’yi büyük yapacağım.” Sloganının altında, küçülen ABD’nin gerçeğini kabullenmekle beraber “ABD’nin ekmeğini çalana da izin vermem.” mesajı da yatmaktadır. Rasyonel politikacı Donald Trump, “Madem ABD tek başına artık dünyayı yönetemiyor, o zaman iki ezeli rakipten birini dosta çevirmeli” yolunu seçmeyi zorunlu olarak hissetmiş ve tüm engelleri aşarak Putin Rusya’sı ile barış yapmaya ve daha sonra ise, ortak olmaya karar vermiştir. Diğer rakip Çin’i ise, ” ABD’nin yeni düşman adayı ülkesi ” olarak seçmiştir.

ABD’nin 2017 yıllık askeri bütçesi 622 milyar dolardır. ABD’nin dev silah endüstri sininin çarklarını döndürmek için ABD Ordusunun sürekli harekât ve operasyonlar yapması ve hatta savaşması gereklidir. Bu yüzden Trump kuracağı yeni kabinesine ABD Ordusunun üç emekli Generalini Bakan adayı olarak açıklamıştır. 2015’de dünya genelinde yapılan silah ticaretinin tutarı yaklaşık 80 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Bu küresel silah ticaretinde ABD’nin tek başına payı 40 milyar dolar olup, küresel silah ticaretinin % 50.lık bölümü ile en önde gelmektedir. Buna karşılık, ABD’nin Eylül 2016′ de sadece Çin’den kaynaklanan cari ticaret açığı 42 milyar dolar olmuştur. Bu yüzden, durumun ciddiyet ve vahametini kavrayan 5 milyarder iş adamı arkadaşını de kabinesine almıştır. Milyarder iş adamlarından biri Exxon Mobil’in eski CEO’su Rex Tillerson’dur. Rex Tillerson ABD Dış İşleri Bakanı olarak atanmıştır. Tillerson, Rusya ile çok iyi ticari ilişkisi olan ve Putin tarafından Rusya devlet madalyası takdim edilen bir Rus dostu olarak tanınmaktadır.

ABD.’nin yeni Dış işleri Bakanı Tillerson 12 Ocak 2017 günü Senatodaki oturumda, Güney Çin denizini kast ederek “Biz Çin’e net olarak şu mesajı göndereceğiz; Çin yapay adalar yapımını durdurmalı. Çin’in bu adalara yaklaşmasına kesinlikle ve asla izin vermeyeceğiz.” Diye konuşmuştur.

13 Ocak Çin komünist partisi resmi yayın organı gazetesi “Global Times” İngilizce yayınında Rex Tillerson’a cevaben “Bu bahaneyle Washington güney Çin denizine büyük çapta asker sevkiyatı yapma niyetindedir. Başvuracağı yöntemler ile Çin’in güney Çin denize girmesini engellemeyi düşünmesi aptallıktır.” diye yazmış ve ABD’yi açıkça tehdit etmiştir. Bu sözleri ile Rusları sevindiren müstakbel Dış işleri bakanı Rex Tillerson daha ilk adımda Çin’e gözdağı vermiş ve korkuya kapılan Çin’i çileden çıkartmıştır.

Aynı gün Başkan Trump tarafından savunma bakanı olarak atanan Orgeneral James Mattis, savaş tehlikesi üzerinde konuşurken; “ İkinci Dünya Savaşından beri günümüzdeki en büyük tehlike terörizm ve Çin’in güney Çin denizindeki harekâtıdır… Çin çevresinde ve bölgede uluslararası toplumun kendisine olan güvenini kaybetmiştir.” Diye konuşmuştur.

Donald Trump kabinesini oluşturmaya devam ederken,21 Aralık 2016 günü Beyaz Saray Ulusal Ticaret Kuruluna (White House National Trade Council) Başkanlığına ünlü akademisyen Peter Navarro’yu atamıştır. Yeni başkan Peter Navarro yeni kabinedeki tek akademisyendir. Harvard Üniversitesi’nde doktorasını yapmış ve daha sonra Kaliforniya Üniversitesi’nde uzun süre ekonomi Profesörü olarak çalışmıştır. Prof.Navarro’nun çeşitli tarihilerde ABD hükümeti ile kamuoyunu Çin’e karşı uyaran 3 kitabı bulunmaktadır.

Navarro bu eserlerinde, küresel serbest rekabet kurallarına uymayan Çin’in, ABD ekonomisinin altını oyduğuna dair yol ve yöntemlerini bütün açıklığı ile ortaya sermiş; Çin’in ABD endüstrisi ile üretiminin çökmesine nasıl sebep olduğunu vurgulamıştır. Seçim kampanyasında Trump’in dillendirdiği Çin mallarına % 45 oranında gümrük vergisi uygulayacağı söylemi ile fikrinin arkasında Peter Navarro’un etkisinin olduğu bilinmektedir. ABD kamuoyuna “Çin, ABD ekonomisinin katilidir.” diye yüksek sesle haykıran bu ünlü akademisyenin bu göreve atanmasının özel bir anlamı bulunmaktadır.

Pekin, son aylarda Çin parasını uluslararası rezervler arasına sokmayı başarmıştır. Çin böylece ABD Dolarını alt etmeyi amaçlamaktadır. Yuan, Dolar gibi rezerv konumuna geldiğinde ABD’nin elindeki en büyük koz Çin’in eline geçmiş olacaktır. Dolar ise, Dünya’da ABD’nin en önemli güvenirliği, itibarı ve karşı konulamaz etkin bir silahıdır. ABD sadece dünya piyasasını kontrol eden milli parası ABD Dolarının geçerliliği ve üstünlüğünü korumak ve sarsılmaz ve sorunsuz bir şekilde devam ettirmek için bile Çin ile savaşa girmeyi göze alabilecektir.

Tayvan’dan Başlayan Gerginlik

Donald Trump başkanlık seçimini kazandıktan sonra, Tayvan devlet başkanı Sey Yingven’in tebrik telefonunu kabul etmiştir. Bu durum ise, ABD’nin Tayvan ile diplomatik ilişkisi kesildikten sonraki 37 yıl sonra bir ABD başkanının ilk defa Tayvan ile üst düzey temasa geçmesi anlamına gelmektedir. Bu telefon görüşmesinden dolayı çileden çıkan Çin hükümeti, Donald Trump’a karşı daha önceleri en ufak bir eleştiri yapmaya bile cesaret edemezken, Tayvan devlet başkanı Seyyingven’ı “ durumdan vazife çıkaran bir şark kurnazı” olarak suçlamıştır. Çin Komünist Partisi yayın organı “Global Times”, “Tayvan’ı bir an önce silah zoru ile Çin ana karasına mutlaka bağlayacağız ve Çin’i birleştireceğiz.” açıklamasını yapmıştır. Buna karşılık Başkan Trump, demokratik seçimlerle işbaşına gelen ve ABD den milyarlarca dolarlık silah satın alan müttefik bir ülkenin başkanının tebrik telefonunu kabul ederken, Çin’den izin alma gereği duymadığını açıklamıştır. Başkan Trump ayrıca, “Çin, güney Çin denizinde yapay ada inşa ederken, Çin parasının gerçek değeri üzerinde spekülasyonlar yaparken, ABD mallarına % 9-10 arasında vergi uygularken bize sordu mu ? ” sözleri ile twitter hesabından cevaplamıştır. Ayrıca Trump, bir adım daha ileri giderek “ Ne zamana kadar tek Çin politikası takıntısına takılacağız?” açıklamasını de sözlerine eklemiştir. Yeni Başkan Donald Trump’ın bu sözleri Çin’de şok etkisi yaratmıştır. Pekin şoktayken, ABD’nin Pasifik’teki deniz kuvvetleri komutanı Amiral Harry Haris 15 Aralık 2016 günü Avustralya ziyaretinde “ Çin ile savaşmaya her zaman hazırız .” açıklamasında bulunmuştur.

Başkan Barak Obama da, ABD parlamentosunda kabul edilen 2017 Yıllık askeri bütçe tasarısına Tayvan ile resmi üst düzey askeri ilişkide bulunmak gibi birçok maddeyi içeren kanun maddeleri eklemiş ve bu tasarı da onaylanmıştır. ABD Tayvan ile olan ilişkilerini en alt seviyeden, devlet seviyesine yükseltmiştir. Böylece yeni Başkan Donald Trump’ın uzak Doğu stratejisi netleşmiş ve uygulamalarının da önü açılmıştır.

ABD, Çin Tarafından Aldatılmasını Hazmedememektedir

ABD ve batı Avrupa ülkeleri 35 yıldan beri, Çin’in kalkınması için finans ve teknolojik destek sağlamaktadır. ABD. Türkiye’ye yapmaktan kaçındığı özel gümrük indirimi ve teşvikini Çin’e uygulamıştır. Günümüzde Çin, dünyanın ABD’den sonra 2. en büyük ekonomik gücü haline gelmiştir. Bu muazzam güç ise, Çin’de tek ve hâkim bir siyasi güç olan, Çin komünist partisi tarafından ve bu Parti’nin 21 kişilik Politbürosu (Merkezi Komitesi) üyesi olan mutlak Tiranlar tarafından yönetilmektedir.

ABD bu özel ayrıcalık ve yardımları Çin’e sağlarken, gelişen ve kalkınan Çin’in uygar dünyanın bir parçasına dönüşeceğini ön görüyordu. Ancak, Çin Komünist Partisi yönetimindeki Çin, bu yardımlar ve özel olarak uygulanan bu ayrıcalıklar sayesinde kalkındıkça içeride kendi halkına ve bunun yanında özellikle işgali altındaki Doğu Türkistan,Tibet ve Güney Moğolistan bölgeleri ile diğer Çinli olmayan uluslara baskı ve asimilasyonu günden güne arttırdı. Dışta ise komşularına ve çevre ülkelerine olan tehdit ve şantajlarını artırmaya ve bölge ve dünya barışını tehdit etmeye ve korku yaratmaya başladı. Sonuçta kendilerinin kalkınıp gelişmesine yardım etmek için dev yatırımlar yapan Avrupa ve ABD şirketlerini ülkeden gitmeleri için yeni yaptırımlar ve baskılar uyguladı. Böylece bu dev yatırımcı şirketler Batı kapitalizminin iştahını kabartan 1.5 milyarlık dev pazardan bir biri ardı sıra bu ülkeden kovulmaya başlandı. Bu baskı ve ağır yaptırımlara direnen ve bu ülkede varlığını sürdüren şirketler ise, ağır müeyyideler ve vergi cezaları altında ezilmektedir.

ABD elitleri sonunda Çin konusunda çok kötü şekilde yanıldıklarını anladılar. Çünkü Çin 2007 de uzaya bir roket göndererek yörüngede ömrünü tamamlayan kendi uydusunu vurarak yok etmişti. Bu durum ABD’yi telaşlandırdı. 13 Mayıs 2013 tarihinde Çin, ilk Anti uydu özelliğine sahip uydusunu uzaya gönderdi. 14 Mayıs 2013’te Çin Komünist Partisi organ yayını olan “Halkın Günlüğü” gazetesi” Siçüan eyaletinin Şichang uydu fırlatma merkezinden fırlatılan DN-2 Tipi roketin uzaydaki uyduları vurma denemesinin üçüncüsünü gerçekleştirdiklerini açıkladı. Bu, durum ise, Çinin ABD ile uzay savaşına hazır olduğunu ilan etmesi idi. Daha sonra, Çinli Hackerler ABD’nin kritik devlet kurumlarına siber saldırılar yaptı ve devletin çok gizli bilgilerine ulaşarak bu bilgileri Çin devleti adına çaldılar. Daha sonra, Çin’in ABD’ye ait gizli bilgileri çalması ve önemli bazı kurumları çalışamaz hale getirmesi, Çin Deniz Kuvvetlerinin deniz tatbikatında ABD uçak gemilerinin gövdelerindeki zırhları konumundaki kalın çelik duvarları delik deşik etmesi, Çin büyüsüne kapılmış olan ABD devlet adamları ile ABD Ordusu Komutanlarının derin uykusundan sıçrayarak uyanmasına sebep olmuştur.

ABD, Çin’in kalkındıkça ve geliştikçe ÇKP’nin komünist rejiminin daha çok güçlendiğinin farkına varmış durumdadır. Çin, bugün ABD ve Batı ülkelerinin destek ve yardımları ile dünya barışını tehdit eden ve tüm insanlığı korkutarak geleceklerini karartan bir ülke konumuna gelmiştir.

En sonunda uyanan ve aklını başına alan ABD, bugün bundan 40 sene önce yürürlüğe koyduğu “Kızıl Çin ile iş birliği yaparak Sovyetler Birliği’ni Dengeleyerek Önleme ” stratejisini tam tersinden uygulamaya sokmaya hazırlanmaktadır.

Trump –Putin Yakınlaşması

Trump seçim kampanyası sırasında Putin’e övgüler yağdırırken, Putin’in de Trump’a karşı her zaman saygı ve sevgi içeren cümleler sarf ettiği görüldü. Putin’in Paskalya bayramı münasebetiyle gönderdiği kutlama mektubunu Trump’ın “çok güzel bir mektup “ olarak değerlendirmesi ve Putin’in Donald Trump’ın seçimi kazanması ile ilgili olarak “Buna bizden başka kimse inanmamıştı” tarzında açıklama yapması iki ülke ilişkilerinin önündeki tüm engelleri aşabileceği sinyallerini vermekte idi. 06 Ocak 2017 Tarihinde Trump; “Sadece aptal insanlar Rusya ile iyi ilişkiler kurmanın kötü olduğunu düşünebilir” diye tweet attı. Şu anda görünen odur ki, yeni başkan Donald Trump Rusya ile ilişkileri geliştirmeye kararlıdır.

Donald Trump yeni kabinesinin Dış İşleri Bakanı olarak Rex Tillerson’u ataması, bu konudaki son durumu şüphe bırakmayacak şekilde netleştirmiştir. Rex Tillerson Exxon Mobil Şirketinin CEO’su iken, Vladimir Putin ile çok yakın kişisel dostluğu olan ve “Rusya’nın Dostu” şeref madalyası verilmiş olan bir iş kişi olarak öne çıkmaktadır.

ABD ile ilişkilerini pekiştiren Rusya, Avrupa sınırlarındaki güvenlik sorununu ve kendisine karşı tehdit algısını da çözebilecek ve her yönden rahatlayabilecektir. Tarih’te Rusya’ya saldırı hep batı cephesinden yanı Avrupa’dan gelmiştir. Günümüzde ise, Rusya’nın karşısında yeni savaş tutkularından arınmış ve uzaklaşmış bir Avrupa vardır. Avrupa, huzur ve refaha savaşsız ulaşmanın formülünü çoktan bulmuştur. Rusya için ABD ile iyi dostluk kurmak, Rusya’nın refah ve istikrar, hatta Türkistan Cumhuriyetlerinin geleceği ve selameti açısından olumlu ve büyük katkılar sağlayabilecektir.

Son olarak Obama hükümetinin 35 Rus diplomatı sınır dışı kararı iki ülke ilişkisini krize sokacak tehlikeli bir hamle idi. Vladimir Putin’in misilleme yapmayacağını açıklaması, ABD’nin 45. Başkanı Donald Trump’ı çok sevindirmiştir. Trump, Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Bu harika bir hareket. Onun (Putin’in ) çok akıllı olduğunu hep biliyordum.” ifadesini kullanmıştır. Bu sınır dışı etme olayı ve sonrasındaki gelişmeler, Trump ve Putin’in iki büyük ülkeyi dost ve ortak yapmak için kesin kararlı olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır.

Bugün güney Çin denizinde ABD ile Rusya’nın çıkarları kesişmektedir. Vietnam’da Rusların Sovyetlerden kalma askeri üssü bulunmaktadır. Güney Çin denizinde petrol aramak için Ruslar ile Vietnamlıların ortak kurduğu petrol ve doğalgaz arama ve çıkarma şirketleri yıllardır bu sularda faaliyetini sürdürmektedir. Vietnam ordusuna ait Denizaltılar ile hava savunma sistemleri dâhil tüm savaş araç ve gereçlerinin % 95’i Rus yapımıdır. Hindistan’ı güney Çin denizinde iş birliği teşvik eden ülke, ABD den daha çok Rusya’dır. Hint şirketleri de güney Çin denizinde Vietnam ile ortak petrol aramaları yapmaktadır.

Aynı zamanda Çin ile sınır ihtilafı hiç bitmeyen Hindistan’ın 2016 askeri bütçesi Rusya’dan geçerek Dünya’da 3. sıraya oturmuştur. Çin’e karşı, ABD, Rusya, Hindistan’dan ibaret üç nükleer güç hızla birbirlerine yakınlaşmaktadır. Son yıllarda Japonya ile Hindistan arasındaki özel ilişki ise yine bu anlamda çok önemlidir.

Ancak, Barack Obama’nın giderayak Avrupa’ya yaptığı silah sevkiyatı Donald Trump’ı sıkıntıya sokacak bir şantaj görünümünde bir girişim olmuştur. ABD. Ordusu 87 Abrams M1A1 tankı, 20 Paladin obüs, 136 Bradley savaş aracı ve yüzlerce tekerlekli aracın bulunduğu toplam 2 bin 800 savaş aracını Almanya’nın kuzeyinde bulunan Bremerhaven Limanı’na intikal ettirmiştir. Üç yük gemisiyle gelen askeri malzemelerin yanı sıra 4 bin Amerikan askeri de bu askeri malzemeler ile birlikte gelmiş bulunmaktadır. Gelen bu ABD askerleri Estonya, Polonya, Romanya, Bulgaristan gibi AB üyesi 7 ülkeye dağılarak Rusya’ya karşı adeta yeni bir askeri duvar örmüş bulunmaktadır. Bu askeri yığınak, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Rusya sınırına yapılan en büyük askeri yığınak olarak tarihe geçmiştir. Eğer yeni başkan Donald Trump, eski Başkan Obama tarafından giderayak kucağına bırakılan bu problemi çözebilirse; Rusya ile Avrupa’yı savaşın eşiğine getirecek bu fiili durumun önüne geçebilir ve Avrupa cephesinde büyük askeri masraflar ile ekonomik yükten de kolayca kurtulabilir.

Çin Devlet Başkanı Şijinpeng Ne Yapmaya Hazırlanıyor?

Çin devlet başkanı Şi jenping, Ocak 2017 nin ilk günlerinde 1. Nolu genelge adı ile bir genelge yayınlamıştır. Ardından derhal, , Çin Halk Kurtuluş Ordusu Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sey Yingting, Savunma bakanı Liu Yazho, Genel Kurmay Başkanlığı nezdindeki ÇKP genel sekreteri Ding Yidong başta olmak üzere, Çin Ordusunun yüksek rütbeli 47 Generali görevinden almıştır. Bazı yüksek rübeli generallerin içinde bulunduğu bir çok ordu mensubunu tutuklayarak hapsetmiştir. Görevden alınan Çin Ordusu Komutanları arasında Güney Çin Bölgesi Kolordusu ( güney Çin denizi ve çevresi de bu kolorduya bağlıdır.) Komutanı Korgeneral Vang Jiao Ching da vardır. Doğu Türkistan’daki Çin İşgal Orduları Başkomutanı Orgeneral Zhu Fuşiong da işten el çektirilip hapsedilenler arasında bulunmaktadır. Daha önceki yıllarda Emekli Genel Kurmay başkanı Orgeneral Gu Beyşiung , Genelkurmay başkan yardımcısı Orgeneral Şüy Seyhu ( ceza evinde öldü) başta 24 general de sadece 2014-2015 yıllarında tutuklanmıştır.

ÇKP Genel sekreteri olarak, Devlet başkanı, Çin halk Kurtuluş Orduları Başkomutanı başta bir çok görevleri tek başına elinde toplayan ÇKP’nın son Mültimilyarder Kızıl Kapitalıst diktatörü Şi Jingping Ordu içindeki kendi düşüncesine muhalif ve liberal görüşlü olduklarına kanaat getirdiği üst düzey Generalleri temizlemek sureti ile Çin Ordusunun tek ve mutlak hâkimi konumunu güçlendirmiş ve böylece ciddi şekilde bir muhtemel savaş hazırlığına girişmiş bulunmaktadır.

Çin, günümüzdeki siyası, ekonomik ve toplumsal durumun kendi aleyhinde gelişmekte olduğunun çok iyi farkındadır. İç ve dış krizin baskısı altında kalan Çin devlet başkanı Şi, krizi yönetmek ve sona erdirmek bahanesi ile ordu ve hükümetin en üst 13 yetkilisini tasfiye ederek tek başına kendi elinde toplamış durumdadır.

Tüm diktatörlerin otoriteyi elde etme yolundaki tek aracı savaşmaktır. Günümüzde, Mao’nun hayatında asla sahip olamadığı, Deng Xiaping’ın ise, hayal bile edemediği büyük ve tartışmasız ve en üst yetkileri Şijinpeng elinde toplamış durumdadır. Ancak Şi, önceki liderler Mao ve Deng gibi otorite ve yeteneğe hiç sahip değildir. Bunu kazanabilmesi için büyük ve kapsamlı bir savaşa ihtiyaç duymaktadır. Şijingpeng’in asıl amacı Doğu Türkistan üzerinde batıya yürüyerek 2020 yılı ve sonrasında Türkistan( Orta Asya) Türk Cumhuriyetlerini komple işgal etmek ve ardından Hazar havzası ve denizine ulaşmaktır. Ancak, doğu Pasifik bölgesinde Japonlar, Güney Pasifikte ABD ve müttefikleri Çine karşı yeni bir cephe açmış durumdadır. Çin Lideri Şi, şimdilik Pasifikte küçük veya orta ölçekli bir Savaşa girmeye hevesli görünmektedir. Kesin ve tam bir Otorite olmak için savaş şarttır, ancak, savaşa girdikten sonra bir de o savaştan çıkamamak riski de bulunmaktadır.

Pekin’ i askeri harekâta bu kadar acil bir şekilde zorlayan diğer önemli nokta Tayvan’ın durumudur. Tayvan’ da 2006’deki bir kamu yoklamasında kendilerini Çinli olarak görmeyenlerin oranı % 55 olarak tespit edilmiştir. Tayvan’da bu kez 2016 yılında yapılan bir kamuoyu yoklamasında “Ben Çinli değilim” diyen Tayvanlıların oranı % 75’e yükselmiştir. Bu dönüşüm devam ederse, 10 Sene sonra Tayvan’da kendisini Çinli olarak kabul eden ve gören kimse kalmayacaktır. Tayvan 1885- 1945 yılları arasında 6/ yıl süre ile Japonya tarafından yönetilmiştir. 1945 te Japonlar Tayvan’dan çekildiğinde 300 bin Japon, Tayvan vatandaşı olarak bu adada kalmıştı. O zaman Tayvan nüfusu 6 milyon idi. Aradan 71 sene geçti. Bugün 23 milyonluk Tayvan nüfusu içinde 6 milyon Japon kökenli ve Japon kanı karışmış olan Tayvan vatandaşı yaşamaktadır. Tayvanlıların Çin’den daha çok Japonya’ya meyli ve daha yakın gönül bağı vardır. Eğer Çin çok kısa zamanda Tayvan’ı işgal etmezse, Bu adayı Çine katma hayali ebedi hayal olarak yok olacaktır. Şijinpeng, Tayvan’ı Çin ana karesine katmak için askeri harekât yaparsa hem ülke içinde destek bulacak, hem gerçek “önderlik” sıfatı de böylece tescillenmiş olacaktır.

Ancak, Çin’in Tayvan’a saldırması, ABD’ye saldırması ile eş değerdedir. Ayrıca, Japonya da Çin’in bu saldırılarına karşı kenarda susarak beklemeyecektir. Şijinpeng bu aptallığı yapar mı?

Çin’de ekonomik, toplumsal ve siyasi kriz gün geçtikçe derinleşmektedir. ÇKP iktidarından umudunu kesen ve ÇKP’nin zengin ettiği kapitalist kesimin ülkeden servet ve para kaçırma dalgasının önüne bir türlü geçilemiyor. Kitlesel sosyal patlamanın nerede ve ne zaman patlayacağını tahmin etmek şu anda mümkün görünmemektedir. Hongkong’da bağımsızlık yanlısı partinin oyları hızlı yükseliyor. Tayvan halkı ise, ırki ve kan bağı olan Kıt’a Çini’nden hızla uzaklaşıyor. ÇKP işgalindeki Doğu Türkistan ve Tibet’teki tepkisel eylemler ve direniş toplumsal boyut kazanmaktadır.

İç muhalifleri bastırma ve rejim karşıtlarını ortadan kaldırmanın yasallığını kendi toplumu ile uluslararası kamuoyunu inandırmak için Çin’in her hangi bir ülke ile bir savaşa girişmesi ihtimali gün geçtikçe kuvvetlenmektedir.

Olası böyle bir savaş patlak verdiğinde; Çin’in kontrolünden çıkacaktır. Bu durumda ABD’nin Çinli muhalifler ile bağımsızlık mücadelesi vermekte olan halkların silahlanmasına imkân ve katkı sağlamaya mecbur kalacağı kesindir.

Kaynak: http://www.uyghurnet.org/

AMERİKA DOSYASI : ABD’nin Güvenli Bölgeden Anladığı Nedir ?


ABD’nin Güvenli Bölgeden Anladığı Nedir?

Donald Trump’ın bir Amerikan televizyonuna verdiği mülakatta “Suriye’de halk için mutlaka güvenli bölgeler kuracağım” şeklindeki sözleri Türkiye’de çok farklı şekillerde yorumlandı. Neredeyse bu açıklamayla eş zamanlı olarak, kaynağının kim veya hangi kurum olduğu belli olmayan sözde bir plana ilişkin “içerik” de bir yerlerden basına sunuldu. Sözde plana göre, ABD Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt özerk bölgesi kurulması fikrini desteklemekteydi.

Trump’ın ayrıntıya girmeden yaptığı “güvenli bölgeler” açıklamasıyla, kaynağı meçhul “ABD destekli Kürt özerk bölgesi” bilgisi bir araya gelince üzerinde tartışılacak bir durum ortaya çıktı. Nitekim son üç gündür basınımızda bu konuyla ilgili çok sayıda yorum yer aldı.

Obama döneminde ABD’nin PYD’ye yardım ederken, karşılığında özerklik sözü verdiği yönünde çok fazla haber çıkmıştı. Washington resmî yollardan bu yönde hiçbir açıklama yapmamış ama DEAŞ’la mücadele adı altında PYD’yi desteklemeyi sürdürmüştü. Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen ABD bu politikasından vazgeçmemişti.

Yine Obama döneminde PYD’nin Ayn el-Arab ile Afrin arasındaki bölgeyi ele geçirerek, Hatay vilayetine doğru uzanan bir koridor oluşturması düşüncesi ABD silahlı kuvvetleri tarafından desteklenmişti. Hatta söz konusu bölgenin PYD için “temiz” hale getirilmesinde ABD hava kuvvetleri doğrudan görev almıştı.

Fırat Kalkanı harekâtı bu oyunu bozdu. Koridora dönüştürülmek istenen alanın TSK ve Türkiye’ye müzahir Suriyeli muhaliflerce denetlenmesi, DEAŞ’ın bu bölgeden tamamen çıkarılması ve PYD’nin de bölgeye girmesine izin verilmemesi Obama’nın koridor hedefine darbe vurdu.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı harekâtıyla alanda varlığını tescil etmesi, Suriye için kurulan diplomasi masasında da yerini almasını temin etti. Bugün Türkiye-Rusya-İran öncülüğünde yürütülen bir süreçten söz ediyoruz. Astana görüşmelerinde ulaşılan önemli ilerlemelerin önümüzdeki hafta Cenevre’de BM ve Batılı devletlerin katılımıyla yapılacak daha geniş çaplı bir toplantıda pekiştirilmesine çalışılacak.

Suriye Üçlüsünün bugüne kadarki görüşmelerde üzerinde mutabakat sağladığı en önemli başlıklardan biri, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması hususudur. Yani, Türkiye, Rusya ve İran Suriye’nin bölünmesini istemiyorlar. Hâl böyle iken, Suriye’de bir Kürt özerk bölgesi kurulmasını gündeme getirmenin bu üç devlet arasındaki mutabakatı bozmaya müteallik bir hamle olduğu açık.

Trump’ın “halk için güvenli bölge” ifadesini hangi çerçevede kullandığını şu an için bilmiyoruz. Fakat söz konusu “güvenli bölge” Türkiye’nin yıllardır dile getirdiği ama Obama yönetimine bir türlü kabul ettiremediği tarzdan bir güvenli bölge ise, bunun herhangi bir memnuniyetsizliğe yol açmasına gerek yok. Zaten Türkiye sayesinde ortada fiilî bir güvenli bölge var. El-Bab’ın DEAŞ’tan Menbiç’in de PYD’den tamamen temizlenmesini müteakip burası Suriyeli sivillerin sığınacağı emniyetli bir hayat alanına dönüşecektir. Fırat Kalkanı’na başlarken Türkiye’nin kendisine stratejik hedef olarak belirlediği ve dünyaya da ilan ettiği zaten budur.

O hâlde Trump liderliğindeki yeni ABD yönetimine düşen Suriye’de ne şekilde olacağı veya hangi amaca hizmet edeceği belli olmayan yeni arayışlara girmeden önce, Türkiye’nin başlattığı girişimlere tam destek vermek olmalıdır. Türkiye ile yeni bir başlangıç yapmaktan söz eden yeni ABD yönetimi bu çerçevede üç adım atabilir.

Birincisi, PYD’ye verilen desteğin derhal kesilmesidir.

İkincisi, silahlı PYD terör unsurlarının Menbiç’ten tamamen çıkartılması için gerekli baskının yapılmasıdır.

Üçüncüsü, Fırat Kalkanı sonucunda oluşan fiilî güvenli bölgenin, Birleşmiş Miletler tarafından hukuken de güvenli bölge ilan edilmesi için Güvenlik Konseyi’nde gerekli desteğin verilmesidir…

Türkiye’de bir kesim Suriye’de bir Kürt özerk bölgesinin kurulmasını ve ABD’nin de buna destek olmasını çok arzu ediyor. Bu hevesle, ABD’den gelen her açıklamayı kendi istedikleri gibi yorumlayarak, bir yandan da Obama döneminde PYD ve FETÖ sebebiyle sarsılan Türk-Amerikan ilişkilerinin daha da bozulmasını istiyorlar. Türkiye’nin alanda ve diplomasi masasında attığı adımların, bu beklentilerin gerçekleşme ihtimalini sıfırladığının henüz farkında değiller. Ya da farkındalar da, melunluk hücrelerine işlediğinden huylarından vazgeçemiyorlar.

Prof. Dr. ÇAĞRI ERHAN
Kemerburgaz Üniversitesi Rektörü

LİNK : http://akademikperspektif.com/

AMERİKA DOSYASI /// FARUK LOĞOĞLU : Trump ve Türkiye : Tehlikeli ilişkiler !


Faruk Loğoğlu : Trump ve Türkiye: Tehlikeli ilişkiler!

Sözlerinde sınır tanımayan Trump ölçüsüz bir çıkışla ilişkilere beklenmedik bir anda ağır zararlar verebilir. Bu ciddi bir ihtimaldir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde Türkiye ABD’yle ilişkilere Ankara sükûnetle ve gerçekçi yaklaşmalıdır.

ABD Başkanı Trump “önce Amerika” sloganıyla selefi de dâhil herkese sataşarak göreve hızlı başladı. İlk icraatı yaklaşık 50 milyon kişinin yararlandığı “Obamacare” sağlık sigortası uygulamasına son vermek oldu. Ardından medyayı aşağıladı. Aynı nefeste Kanada ve Meksika’yla serbest ticaret anlaşmasını yeniden müzakereye açacağını, Trans-Pasifik Ticaret Ortaklığından çekildiğini açıkladı. Seçimlerde Hillary Clinton’dan daha az oy almasının nedenini yasadışı göçmenlere bağlayarak, Meksika sınırına duvar örme emrini vererek ve 7 ülke göçmenlerine giriş yasağı getirerek göçmen karşıtlığını sürdürdü.

Popülist, köşeli söylemlerle, ifade özgürlüğüne çarpık bakan, cinsiyet eşitliğine inanmayan Trump, Amerikan tarihinde, kendi ülkesinde ve dünyada kadınların başını çektiği yaygın protestolarla birlikte göreve başlayan ilk Başkan oldu.

Peki, Trump başkanlığındaki ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerde neler bekleyebiliriz? Bu köşedeki son yazımda Trump’dan beklentilerinde AKP ”hüsrana uğrar” demiştim. Neden mi?

Trump Amerika’nın kepenklerini indiriyor – dünyanın işi zor!

1. Terörle mücadele konusundan başlayalım.

a) Çünkü Trump’ın “radikal İslam” anlayışı ile AKP’nin terörün İslam diniyle ilişkisine dair anlayışının örtüşemeyeceğini kısa zamanda göreceğiz. Örneğin, Müslüman Kardeşler’in Trump tarafından terörist ilan edilmesi AKP’nin ideolojik tercihlerini göz önünde bulundurduğumuzda Türkiye’yi ABD’yle Ortadoğu’da, hassaten Mısır’da, karşı karşıya getirebilecektir. Trump’ın yine kendine göre varsa bile, “radikal İslam” ile “radikal olmayan İslam” arasındaki çizgiyi pek dikkate almayacağı ve yönelimleri rahatlıkla “İslam”la mücadeleye dönüşebileceği için Müslüman dünyanın sesi ve hamisi olmaya soyunan AKP zor tercihler yapmak durumunda kalacaktır.

b) Çünkü PKK konusunda Trump’ın Türkiye’yle daha fazla işbirliğinde bulunacağına dair somut bir işaret yoktur. PKK ABD’nin terörist listesindedir. Ancak geçmiş yönetimler bu konuda Türkiye’yle işbirliğinde hep yetersiz kalmışlardır. Trump’ın da aynı çizgiyi sürdürmesi halinde sorun, Türkiye’nin PKK’yla mücadelesindeki mevcut koşullar ışığında, daha da ciddiyet kazanacaktır.

c) Çünkü Trump “YPG teröristtir” dememiştir. Suriye’deki Kürtlere şahsen sempati duyduğunu da saklamamıştır. IŞİD’le mücadelede müttefik olarak gördüğü PYD/YPG’ye silah yardımı yapmayı ve desteklemeyi vaat etmiştir. Üstelik Obama’nın PYD/YPG yanlısı olmakla bilinen Özel Temsilcisi Bret McGurk’e görevine devam etmesi teklifini yapmıştır. Bütün bunlar Trump’ın PYD/YPG konusunda önceki yönetimin politikasını en azından muhafaza edeceğini göstermektedir. Dolayısıyla, PYD/YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak gören, terörist diyen, onlara verilen silahların sonunda PKK’ya gittiğini değerlendiren AKP bu konuda nasıl bir yol izleyecektir? Örneğin, “El Bab’dan sonra Menbiç’e gideceğiz” söyleminde ısrarlı olacak mıdır?

2. Suriye’de Esad’ın geleceği Trump için ikincil bir sorundur. Esad’ın konumu giderek sağlamlaşmaktadır. AKP de Esad saplantısından kopmaya başlamış olmakla beraber, Suriye’nin bugünü ve yarını üzerinde pürüzlerin çıkmaya devam etmesi Türkiye-ABD ilişkilerini etkilemeye devam edecektir. Astana Bildirisinde IŞİD ve El Nusra terörist örgütler olarak ateşkes kapsamı dışında tutulmuştur. Fakat YPG yoktur. Dolayısıyla, Fırat Kalkanı çerçevesinde YPG’ye karşı yapılacak operasyonların ABD’yle ciddi sürtüşmelere yol açması işten bile değildir. Aynı şekilde, AKP’nin bugüne kadar desteklediği muhalif örgütlerin Suriye’deki ateşkesi bozmaya kalkışmaları da Türkiye-ABD ilişkilerinde sorun yaratabilir.

3. Trump İsrail’e tam destek vereceğini, iki devlet formülüne itibar etmeyeceğini, İsrail’in başkentinin Kudüs olması gerektiğini ve ABD Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını ilan etmiştir. Filistin davasını hep en önde savunmuş ve başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin Devleti’ni destekleyen Türkiye Trump’ın bu çıkışları karşısında ne yapacaktır?

4. AKP iktidarının ABD’den temel beklentilerinden biri de 15 Temmuz darbe teşebbüsünde kilit rol oynayan Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iadesi ve FETÖ’yle mücadelede etkin işbirliğidir. Bu haklı bir beklentidir. Ancak Amerika’da yargıya müdahale mümkün değildir. Trump’ın da böyle bir yetkisi yoktur. Olsa olsa -ikili anlaşmayla çok ayrıntılı koşullara bağlanan- geçici tutuklama ya da yargı sürecinin biraz çabuklaştırılması olabilir. Dolayısıyla, adalet sistemine intikaliyle birlikte birkaç yıl sürebilecek olan bir yargı sürecinden söz ediyoruz. İadeyi çabucak sağlayamazsa AKP bu konuyu nasıl yönetecektir?

5. Ermeni iddiaları konusunda Trump’ın peşin bir Türkiye aleyhtarlığı veya bağlayıcı bir açıklaması bulunmamaktadır. Ancak Ermeniler yine de umutludur. Obama kendi kampanyası sırasında “soykırım” demiş, ancak başkanlığı boyunca bu görüşüne resmiyet kazandırmamış, soykırım tabirini kullanmamıştı. Trump tersini yapabilecek yapıdadır.

Çünkü ilgisiz bir kriz nedeniyle, İslam dinine zaten menfi yaklaşan Trump’ın Türkiye’ye öfkelenerek “soykırım” deyivermesi maalesef dışlanabilecek bir ihtimal değildir.

6. İran’la nükleer konuda varılan anlaşmaya Trump karşı çıkmaktadır. Bu duruş politikaya dönüşür ve ABD-İran ilişkileri yeniden gerginleşirse, Ortadoğu’daki zaten duyalı olan dengeler tekrar sarsılacak, İran’ın vereceği olası tepkiler nedeniyle, bölgede son yıllarda derinleşen mezhepler eksenindeki kutuplaşma daha da keskinleşebilecektir. ABD’yle gerginlik İran’ın ağırlıklı rol oynadığı Suriye sorununu da olumsuz etkileyecektir. Böyle bir durumda Türkiye’nin hem ABD’yle, hem İran’la ikili ve bölgesel planda ilişkilerinde yeni sorunlar ortaya çıkabilecektir.

Özetlediğim bu altı başlık Trump döneminde Türkiye-ABD ilişkilerini olumsuz etkileyebileceğini değerlendirdiğim noktalardan hemen akla gelenlerdir. Bunların ötesinde Kıbrıs, Irak, bölgesel planda Kürt meselesi, İsrail’le ilişkiler gibi daha birçok konuda iki ülke arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkabilir. Buna mukabil AKP için göreceli iki rahatlama noktasından biri dünyaya bir “pazar” gözüyle bakan Trump döneminde Türk-Amerikan ekonomik ve ticari ilişkilerinin önemli büyüklüklerde olmaması, diğeri demokrasi, hukuk, özgürlükler konularında Ankara üzerindeki baskının azalacak olmasıdır. Neticede Türkiye-ABD ilişkileri, Obama döneminde olduğu gibi, kopmadan, fakat daha sert iniş ve çıkışlarla devam edeceğe benzemektedir. İlişkilerin tarihi ve tarafların ortak çıkarları bize bunu öğretmektedir.

Fakat bütün bu öngörüleri bir çırpıda berhava edecek bambaşka bir potansiyel vardır. O da yine Trump’ın kişiliği ve ona bağlı üslup meselesidir. Trump’da Obama’nın efendiliği, Putin’in soğukkanlılığından eser yoktur. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP yetkilileri Obama döneminde Amerika’ya hoşnutsuzluklarını “eyyy”li ve sert sözlerle ifade ederlerdi. Ancak Obama ve çevresi en azından üslup planında durumu alttan alırlardı. Şimdi Ankara bu üslubu sürdürdüğü takdirde Trump’ın tepkisi Obama’nınkinden çok farklı olabilir. Sözlerinde sınır tanımayan Trump ölçüsüz bir çıkışla ilişkilere beklenmedik bir anda ağır zararlar verebilir. Bu ciddi bir ihtimaldir. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde Türkiye ABD’yle ilişkilere Ankara sükûnetle ve gerçekçi yaklaşmalıdır. İlişkilerinin yönetimi Trump’lı Washington’a bırakılmamalı, dizginler mümkün mertebe Ankara’nın elinde tutulmalıdır. Bu da demek oluyor ki AKP iktidarının işi zordan da zordur!

AMERİKA DOSYASI /// VİDEO : Başkan Trump’ın İnanılmaz Arabasının 5 Özelliği


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=uzpc1gUJstU&feature=em-subs_digest

AMERİKA DOSYASI /// ÜNAL ÇEVİKÖZ : Donald Trump ve Ortadoğu


Donald Trump ve Ortadoğu

ABD’nin 45. Başkanı seçilen Donald Trump 20 Ocak tarihinde yemin ederek görevine başladı. Trump ABD’de olduğu kadar tüm dünyada da büyük yankı uyandıran bir başkan olmaya aday. Yemin töreninde yaptığı konuşmada da bu öngörüleri haksız çıkaracağına dair bir işaret vermedi. Aksine, beklentileri, hatta korkuları teyit etti.

Dünya’nın korkuları bir yana, Türkiye için en önemli konuyu yeni ABD yönetiminin Ortadoğu’da nasıl bir politika izleyeceği sorusu oluşturuyor. Görevi devralmasından bu yana geçen iki günlük süre içinde Trump bu politikanın temel parametrelerinin ipuçlarını verdi bile.

Tören konuşmasından başlayalım. Trump’ın konuşmasında dikkat çeken unsurlardan biri "radikal islamcı terör" ifadesiydi. Bu vurguyla dünyayı bu beladan kurtarmak için "eski ittifakları güçlendireceğinden ve yeni ittifaklar kuracağından" söz etti.

Bu sözlerin Ortadoğu’da IŞİD’e karşı mücadelenin sürdürüleceği anlamına geldiği muhakkak. Ancak Trump’ın olaya bakışında "islamcı terör" vurgusunu yapması, müslümanlar hakkında daha önce kullandığı ifadelerle bir arada okunduğunda, ABD’de müslümanları oldukça zor bir dönemin beklediğine işaret ediyor. Obama bu tür duyarlılıklar konusunda çok daha özenli bir söylem kullanırdı.

Göreve başlayan Trump’ın ilk resmi misafiri İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu. Bu ziyaret sırasında Trump’ın Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınacağını açıklamasını bekleyenler var. Trump daha önce zaten böyle bir vaatte bulunmuştu.

Obama yönetiminin İsrail ile olan ilişkilere nispeten mesafeli bir duruş sergilediği konusunda kuşku yok. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in Filistin’de yeni yerleşim bölgeleri kurmayı durdurması kararına ABD’nin veto yerine çekimser oy kullanması Obama yönetiminin İsrail ile ilişkileri hakkında yeterince fikir veriyor. Trump bu kararı ABD’nin veto etmesi gerektiğini savunmuştu.

Trump, bir yandan İsrail ile ilgili politikalarda daha gözetici olacağının sinyallerini verirken, bir yandan da İran karşıtı söylemlerle bir bakıma Obama döneminde İsrail’i hayal kırıklığına uğratan politikaları da değiştireceğini gösteriyor.

Son olarak göreve başlamasının ilk gününde merkezi haber alma teşkilatını (CIA) ziyaret eden Trump’ın burada yaptığı konuşmada da Irak konusundaki ifadeleri oldukça çarpıcıydı. Trump Irak’ta petrolü ABD’nin yönetmediğini, IŞİD’in bu sayede ele geçirdiği petrol gelirleriyle palazlandığını, bu hatanın düzeltilmesi ve ABD’nin Irak’ta petrolün yönetimi konusunda söz sahibi olması gerektiğini belirtti.

Ana hatlarıyla özetlenecek olursa, Trump’ın Ortadoğu’ya bakışını IŞİD ile mücadele, Irak petrolleri, İran karşıtlığı ve İsrail’e destek olarak açıklamak mümkün. Böyle bakınca, Suriye’nin gündemde ön sıralarda yer almadığı sonucu çıkıyor. Esasen Astana’da yapılacak toplantıyı ABD’nin sadece oradaki Büyükelçisi aracılığı ile gözlemci olarak izlemesi de başka bir sonucu akla getirmiyor.

Konuya küresel düzeyde ABD-Rusya ilişkileri açısından bakmak da mümkün. Suriye’de Rusya’nın bu denli ileri bir düzeyde sahada bulunması ve barış görüşmelerinde ön alması ABD’nin dikkatini daha çok Rusya’nın bulunmadığı Irak’a yönlendirmesine yol açıyor. İsterseniz "yeni Sykes-Picot budur" da denebilir.

Türkiye’de ABD’nin PYD/YPG politikasını değiştirmesi bekleniyor. Hatta, Türkiye’nin son zamanlarda Esad’a yönelik ısrarlı itirazlarını oldukça yumuşatmasının politika değişikliği anlamına geldiğini, şimdi sıranın ABD’de olduğunu, ABD’nin PYD politikasının da bu nedenle değişmesi gerektiğini düşünenler var.

Türkiye Suriye konusundaki politikasını yeni koşullara göre ayarlamışsa, bu ulusal çıkarları gözeten realpolitik uygulamasının bir gereği olarak görülmelidir. ABD’nin Suriye’deki ulusal çıkarlarının ve o bölgedeki realpolitik anlayışının nasıl tanımlanacağını ise zaman gösterecek.

Türkiye’nin "PYD/YPG’ye verilen desteğin kesilmesi" beklentisine nasıl bir yanıt verileceğini de zaman gösterecek. "Eski ittifakların güçlendirilmesi" ifadesini bu desteğin sürdürülmesi, hatta daha da kuvvetlendirilmesi şeklinde okuyacak olursak bu konuda ciddi bir sıkıntıyla karşılaşacağımız anlaşılıyor. ABD’de bazı çevrelerde PYD’ye doğrudan silah yardımı yapılmasını savunanlar dahi var.

Türkiye ile ABD arasındaki geleneksel müttefiklik ilişkileri son on beş yıldır ciddi bir sınavdan geçiyor. Bu sınavın verildiği bölge Ortadoğu. Sınavın temel denklemi konusunda iki görüş var. Birinci görüş, ABD’nin "Büyük Ortadoğu Projesi" olarak adlandırılan hesaplarında Türkiye’nin "kendine biçilen rolü" oynamak istememesi sonucu ilişkilerin olumsuz etkilendiği yönünde.

Diğer görüşe göre, Türkiye’nin Ortadoğu’da izlediği geleneksel laik, tarafsız, uluslararası hukuk temelli, ulusal çıkarlarını gözeten realpolitik uygulamalarının yerini mezhepçi, taraf tutan ve Ortadoğu’daki sorunlara ideolojik bakan uygulamaların aldığı belirtiliyor.

Her hal ve karda, önümüzdeki dönemde Türkiye-ABD ilişkilerini belli koşullara, taleplere ve beklentilere bağlı bir denklem içinde görmeye devam ettiğimiz takdirde önemli bir ilerleme sağlamamızın güç olacağı anlaşılıyor. Bu sıkıntının çaresinin Rusya ile yakınlaşmak olduğunu düşünmek ise dış politika denklemini daha da karmaşık bir hale getiriyor.

AMERİKA DOSYASI /// EYÜP KABİL : ABD, Türkiye ile savaşıyor !


Eyüp Kabil

eyupkabil

Şunun adını artık koyalım; ABD, Türkiye ile savaşıyor…

ABD, Irak ile savaştı, ABD, Libya ile savaştı, ABD, Suriye ile savaştı… Şimdi Türkiye ile savaşıyor.

Zaten Büyük Ortadoğu Projesi denilen şey neydi; 22 İslam ülkesinin yönetim ve haritalarının değişmesi değil miydi!?..

ABD bu hedefinden vazgeçmediğine göre, yaşadığımız şey; Büyük Ortadoğu Projesi’nin kapsamında olan şeyler dersek yanılmayız…

ABD’ye ait olan bu projenin Türkiye’yi de kapsadığını seneler öncesinden bilen, uyaran oldu olmasına fakat milletimizin bunu fark etmeye başladığı tarih maalesef 15 Temmuz 2016 oldu. Yani başına darbeyi yiyince…

Gerçi tam olarak anlaşıldığından hala şüphelerim var ya, neyse.

ABD’nin Türkiye ile savaşı resmi değil, örtülü bir savaş var ortada. Aslında büyük fotoğrafa baktığımızda dünya üzerinde örtülü bir savaş var. Hem de çok şiddetli bir savaş…

ABD’nin fonladığı, silahlandırdığı, organize ettiği örgütler şimdi Türkiye’ye saldırıyor.

15 Temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı, ABD, bölgedeki hedefleri doğrultusunda büyük bir avantaj elde etmiş olacaktı. 15 Temmuz’a kadar öyle sinsice, öyle sessiz ve derinden yıllar süren bir çalışma yaptılar ki, Türkiye’nin tam anlamıyla elini kolunu bağladıklarını düşünmüşlerdi. Haksız da sayılmazlardı, Rusya ile aramızı bozmayı bile başarmışlardı. Türkiye bölgede yapayalnız bırakılmıştı, bir başka deyişle Türkiye, ABD’ye muhtaç hale getirilmişti. Bütün kurumlara, bir ABD projesi olan FETÖ’nün adamları yerleştirilmişti. Cumhurbaşkanı’nın yaverine kadar her yerde ABD’nin adamları vardı.

Her şey yıllar süren bir organizasyonla düzenlenmiş, geriye bir tek düğmeye basmak kalmıştı!

Nitekim düğmeye de basıldı ancak istedikleri sonuca ulaşamadılar.

Ben bunu; herkesin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var, diye yorumluyorum.

Bu tarihten sonra Güneydoğu’da yaşanan sokak savaşlarını ve ülkemizin tamamında görülen bombalı terör eylemlerini, örtülü bir savaşla Türkiye’yi hizaya getirme gayretleri olarak okumak gerek.

Çok şükür ki Türkiye’ye diz çöktüremediler.

Cumhurbaşkanı’nın “ikinci istiklal savaşı veriyoruz” sözünü bu yüzden önemsiyorum.

Bu savaşa bir ad vermek gerekirse; Değişen Dengeler Savaşı en uygun isim olurdu bence.

Şimdi, devreye soktukları iki koz var ellerinde!

Biri ekonomik, diğeri mezhep çatışması üzerine…

Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, darbe girişiminden sonra bu iki konuya da dikkat çekmişti. Şu an görüyoruz ki, Sayın hocamız yine haklı çıkmıştır.

Mezhep çatışması konusunda, mezhep ayrımcılığını körüklemeye çalışanlara karşı hükümeti uyarmak isterim. Şu sıralar bazı basın organlarında ve bazı televizyonlarda hatta yoğunluklu olarak sosyal medyada bu konu işleniyor.

Özellikle böyle bir dönemde, bilinçli olarak Şii-Sünni ayrımcılığı yapan kişilerin gözaltına alınıp sorgulanması gerektiği kanaatindeyim. Kim bilir bu işin altından neler çıkar!

Ekonomi konusunda ise Türkiye’nin bağımsız bir ekonomiye kavuşması şart! Dolar’a bağımlı bir ekonomiyle bunu başarmak imkansız. Sıcak para (Dolar) uğruna ülkenin kaynaklarını satarak ekonomide bağımsızlık sağlanamaz. Bu anlayış ancak, ülkenin emeğini ve kaynaklarını bedavaya ABD’ye aktarmak olur.

Bu yüzden iktidar çevresinden, ekonomiye Dolar nazarıyla bakan, Türk insanının emeğini, alın terini ABD’ye transfer eden anlayışın uzaklaştırılması lazım. En iyi ihtimalle bu işi bilmedikleri için yine de uzaklaştırılmalılar.

Terör cephesiyle mücadele ederken, ekonomik ve mezhepsel cephelerde kaybetmemeliyiz. Çünkü düşman bize buralardan saldırıyor!

Mademki “ikinci bir istiklal savaşı” veriyoruz her cephede zafer kazanmalıyız, bunun da yolu, her alanda, bu işi bilenlerle beraber olmaktır.

AMERİKA DOSYASI : Trump döneminde dünya sakinleşecek mi ?


Trump döneminde dünya sakinleşecek mi ?

Seçilmiş ABD Başkanı Donald Trump, bu hafta Cuma günü başkanlık koltuğuna oturuyor. Trump’ın Amerikanın ‘kurulu düzeni’nden gelen baskılara rağmen Rusya ile ilgili sıcak mesajlar vermesi yeni dönem için umutların yeşermesi ihtimalini güçlendiriyor.

Son dönemde dünyanın iki süper gücü, Rusya ile ABD arasında yaşanan gerilim Donald Trump’ın ABD başkanlık koltuğuna oturmasıyla sona erecek mi? İki güç sadece Ortadoğu’da değil Uzak Doğu’da ve Doğu Avrupa’da da ciddi rekabet halinde. Rusya’nın Ukrayna’ya dolaylı müdahalesi ve Kırım’ı ilhak etmesi ilişkileri çıkmaza sürükleyen, hatta ABD’nin Rusya’ya ambargo uygulamasının başlıca nedenini oluşturuyor. Mevcut ABD Başkanı Obama, giderayak Doğu Avrupa’ya silah sevkiyatı yaparak, Rusya’yı küplere bindirdi. Uzakdoğu’da Çin-ABD rekabetinin yanı sıra zaman zaman ABD-Rusya gerginliği yaşanıyor. İki ülke Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulama alanı olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ise farklı telden çalıyor.

Trump geri adım atmıyor

Trump’ın seçim sürecinde Rusya’ya ilişkin sergilediği pozitif duruşunu seçildikten sonra da devam ettirmesi, ‘iki ülke arasında sürtüşmenin azaltılması’ açısından önemli. İçeriden ne kadar baskı gelirse gelsin, Trump, Rusya’ya yönelik olumlu mesaj vermeye devam ediyor. Öyle ki Trump, daha başkanlık koltuğuna oturmadan Moskova ile iyi ilişkiler kurulduğu takdirde Obama döneminin Rusya politikasının temelini oluşturan ‘yaptırımların’ bile kaldırılacağını ilan etti. Trump’ın şu sözleri de dikkat çekiyor: "İyi geçinirseniz ve Rusya bize gerçekten yardımcı olursa neden iyi şeyler yapan birisine yaptırım uygulayasınız?"

Dikenli tel çok

Şunu da söyleyelim, Trump döneminde iki ülke arasındaki tüm anlaşmazlıkların ortadan kalkacağını beklemek de safdillik olur. Neticede bu anlaşmazlıkların temelinde kökleri İkinci Dünya Savaşının sonuna dek inen süper güç rekabeti yatıyor. Bu arada Trump’ın Savunma Bakanı adayı Orgeneral James Mattis’in Senato Silahlı Hizmetler Komitesinde yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e karşı sert bir tutum takınması ve Moskova’yı ‘NATO ittifakını bozmakla’ suçlaması, hatta Rusya’yı ABD açısından en büyük tehditlerinden biri olarak göstermesi de dikkat çekiyor. Ancak Trump, Mattis’i dengelemek için Dışişleri Bakanı adayı olarak Exxon Mobil’in CEO’su Rex Tillerson’ı seçti! Tillerson’ın, hem Putin’le hem de Rusya’nın dev petrol şirketi Rosneft’in patronu Igor Seçin’le yakın iş ilişkileri tesis etmiş olduğu biliniyor.

Buna ilave olarak Tillerson’ın 2013 yılında Rusya’nın Dostluk Nişanı’yla onurlandırıldığını da değerlendirmeye katarsak, Washington ve Moskova arasındaki ilişkilerin Trump görevi devraldıktan sonra muhtemelen düzeleceği söylenebilir.

Ortadoğu yine sıkıntılı

Buna mukabil, Ortadoğu ile ilgili konuların da ABD-Rusya ilişkilerinin gündemini belirlemeye devam edeceği hesaba katılmalı. Trump’ın Ortadoğu politikasının ayakları netleşmiş değil… Rusya’nın ise net. Moskova, son dönemde Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır, Suriye ve Libya dahil bölgedeki birçok ülkeyle siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerini geliştirdi. Rusya’nın Suriye’de hem deniz, hem de hava üssü bulunuyor. ABD’nin ise bölgede birçok ülkede askeri üssü var. Trump, mesela, şimdiden Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile çok iyi ilişkiler tesis etti. Trump Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma niyetini de önceden beyan ettiği ve Filistin’deki barış süreciyle ilgili oldukça İsrail yanlısı bir tutum benimsediği için İsrail Başbakanı Netanyahu da memnun olmalı. Putin de Sisi ve Netanyahu ile iyi ilişkilere sahip… Ancak Putin, İsrail-Filistin anlaşmazlığında sesini gür çıkartmamaya özen gösteriyor.

Sonuç olarak kafalardaki temel soru şu: ABD’de Irak’ın işgalinde başı çeken sertlik yanlısı Cumhuriyetçi şahıslar, büyük ihtimalle Trump’ı Ortadoğu’da Rusya’ya karşı daha sert bir tavır almaya teşvik edeceklerdir. Eğer bu gerçekleşirse, makara yeniden başa sarılacak ve Rusya-ABD ilişkileri Obama döneminden daha da sıkıntılı hale gelecektir.

AMERİKA DOSYASI : ‘Rus istihbaratı ve Trump ile ilgili iddiaların kaynağı 4Chan adlı internet sitesi’


ABD basınında yayınlanan Rus istihbaratı ve Trump’la ilgili iddialar büyük bir yankı uyandırırken, iddiaların kaynağıyla ilgili açıklama geldi. 4Chan adlı forumun kullanıcıları, Rus istihbaratının Trump’ın itibarına zarar verebilecek bilgilere sahip olduğuna dair haberlerin ilk olarak sitelerinde yer aldığını belirtti.

Sitenin kullanıcıları, hafta başında basına sızdırılan ABD başkanlığı görevini 20 Ocak’ta devralacak olan Donald Trump’la ilgili 35 sayfalık PDF dosyasının kaynağının 4Chan forumu olduğunu öne sürdü. Trump’la ilgili iddiaların geçmişinin Kasım 2016’ya uzandığı kaydedildi. 4Chan kullanıcılarına göre Trump muhalifi Cumhuriyetçi stratejist Rick Wilson sahte dosyayı ele geçirdiğinde bunun gerçek olduğunu düşündü ve dosyayı CIA’ye iletti. Trump. Obama. Yaptırımlar © Sputnik/ Vitaliy Podvitski ABD’li senatörler Rusya’ya yeni yaptırım hazırlığında CNN ve BuzzFeed’in haberleştirdiği ismi belirtilmeyen eski bir İngiliz istihbaratçının notlarında, Trump’ın Rus istihbarat servisleri tarafından en az 5 yıldır yetiştirildiği ve desteklendiği iddia ediliyordu. BuzzFeed’in kanıtlarla desteklenmediğini gizlemediği, CNN’in ise doğrulatamaması nedeniyle tamamını yayınlamadığı notlarda, Rus istihbarat servislerinin elinde, Trump’ın itibarına zarar verebilecek bilgiler olduğu öne sürülüyordu. Haberlere göre bunlar, Trump’ın bir Rusya gezisi sırasında ‘sergilediği alışılmışın dışında olan davranışları’ da içeriyordu. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da Rusya’nın Trump ya da seçimlerdeki rakibi Hillary Clinton hakkında itibarlarına zarar verecek belgeler toplamadığını vurgulamıştı. Söz konusu haberler hakkında İngilizcede ‘ucuz kurgu’ anlamına gelen ‘pulp fiction’ ifadesini kullanan Peskov, "Buna İngilizcede ‘pulp fiction’ denir" demişti. Trump da Rus istihbaratçıların kendisiyle ilgili bilgilere sahip olduğu yönündeki haberleri ‘siyasi cadı avı’ olarak tanımlamıştı.

Daha fazla: https://tr.sputniknews.com/abd/201701111026729091-rusya-abd-trump-4chan-kaynak/

AMERİKA DOSYASI : Amerika’nın Afganistan Müdahalesi ve Sonrası


Amerika’nın Afganistan Müdahalesi ve Sonrası

Amerikan müdahaleciliği 20. Yüzyıldan beri başta Latin Amerika olmak üzere batı yarımküre olarak adlandırılabilecek bölgedeki ülkelerde gerçekleştirdiği müdahalelerle başlamıştı. Daha sonra bu müdahaleci tavrını dünyaya egemen olabilmek adına Orta Asya ve Orta Doğu bölgelerine doğru yaydı. Amerika’nın Soğuk Savaş döneminde gerçekleştirdiği müdahaleler ile Soğuk Savaş sonrası dönemde gerçekleştirdiği müdahalelere farklı adlar verdi. Soğuk Savaş döneminde ABD “meşru hükümetin çağrısı” , “kendi vatandaşlarını koruma” veya “meşru müdafaa” gibi gerekçeler gösterdi. Soğuk Savaş sonrası dönemde ise “insani müdahale” , “teröre karşı savaş” gibi gerekçeler ileri sürdü. Bir diğer ve en önemli gerekçesi ise “demokratikleştirme” çabaları oldu.

Aslında ABD Orta Asya’ya Soğuk Savaş döneminde pek fazla önem vermemiş ve bölgeyle pek ilgilenmemişti. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra bir süre bölgeyle uzaktan ilgilendi. Ancak bölgenin önemini anlayınca bölgeye yönelik politikalar geliştirmeye başladı. Sovyet Rusya’nın çökmesiyle kurulan Rusya Federasyonu bölgede hala varlığını korumaya ve ABD’nin bölgeye girmesini engellemeye çalışıyordu. Yine de Amerika’nın Orta Asya’dan vazgeçme gibi bir şansı yoktu çünkü artık Orta Asya Amerika için hayati önem arz ediyordu.

Dönemin ABD Başkanı Bill Clinton’un Orta Asya politikası dört temel unsura dayanıyordu: Bölge devletlerinin demokratikleşme ve pazar ekonomisine geçiş süreçleri hızlandırılacak ve sağlamlaştırılacak; Hazar enerji kaynaklarının güvenliği sağlanacak, bunun için de buradaki enerji potansiyelinin Rus denetiminde olmayan güzergahlarla dünya pazarlarına aktarılması için projeler geliştirilecek; bölgesel çatışmalar barışçıl yollarla çözüme kavuşturulacak ve Amerikan firmalarının bölgedeki ticari faaliyetleri desteklenecekti.

11 Eylül 2001 tarihine kadar Amerika’nın bölgeye olan ilgisi daha çok ekonomik nedenlere dayanmıştı. Yine de bölgenin stratejik öneminin de farkındaydı bu sebeple de Rusya, Çin ve Hindistan’ın etkinliğini dengelemeli ve bölge ülkeleriyle çok yönlü işbirliğine girmeliydi ancak bölgede aktif rol oynayan Rusya ve Çin ABD’yi sürekli olarak engellemekteydi. ABD bölgede yoğun olarak insan hakları ihlallerinin de boy gösterdiğinin farkındaydı. Bölge ülkelerinde demokratik olmayan yönetimlerin iş başında olması Amerika için bölgeye müdahale etme konusunda önemli bir adım olabilirdi ancak mevcut yönetimin değişmesi sonucu bölgede aşırı İslamcı ve Taliban gibi grupların yönetime gelmesi ve güç kazanmasından endişe ettiği için herhangi bir yaptırımda bulunmadı.

Gerçekten de, Orta Asya Cumhuriyetleri her türlü kökten dinci İslami grubu barındırmaktaydı. Radikal İslamcı olan bu grupların küreselleşmeyi reddeden ve küreselleşmeyi hedef alan tutumları Amerika’yı rahatsız etmekteydi. 11 Eylül 2001’de gerçekleştirilen terörist eylemler bir yandan ABD’ye “terörle mücadele” söylemiyle dünyanın belirli bölgelerinde askeri operasyonlar yapma hakkı tanırken diğer yandan da birçok ülkeyle yakın işbirliği içine girmesine yol açtı.

11 Eylül Olayları

11 Eylül 2001’de, 19 El-Kaide eylemcisi dört yolcu uçağını ele geçirdi; bunlardan ikisi Dünya Ticaret Merkezi’ne, bir diğeri Pentagon’a çarptı, dördüncü uçak ise yolcuların hava korsanlarına karşı ayaklanmasından sonra Pensilvanya’daki bir tarlaya indirildi. Saldırılarda yaklaşık üç bin kişi öldü.

Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerini ve Pentagon’un bir kısmını tahrip eden bu saldırıların yaşandığı 11 Eylül tarihi hem uluslararası ilişkiler hem de ABD’nin Soğuk Savaş dönemi stratejileri açısından önemli bir dönüm noktasıdır. 1990’lı yıllarda Sovyetler’in çöküşüyle Doğu Bloku’nun yıkılması sonucu ABD dünyada tek hegemonik güç olabilecek durumdaydı. Tıpkı François Fukuyama’nın “Tarih’in Sonu” adlı tezinde söylediği gibi Amerika tek başına kalmıştı ve bu Amerika’nın dünyayı biçimlendirme etkisini arttırmıştı ancak bu o kadar da uzun sürmedi. 11 Eylül saldırıları sonrasında bunun böyle olmadığı ortaya çıktı.

Bu saldırılar ABD’nin güvenlik algılamasını değiştirdi. 11 Eylül saldırıları sonrasında yeni bir dış politika geliştirildi ve Yeni Amerikan politikasında “Sovyet tehdidi”nin yerini “terör tehdidi” aldı. ABD’nin “ya bizimlesiniz ya teröristlerle” cümlesiyle ifade edilen Bush Doktrini ve “önleyici savaş” stratejisiyle 2001’de Afganistan ve ardından 2003’te Irak’ın işgali gerçekleştirildi.

ABD, saldırılardan El-Kaide örgütünü sorumlu tuttu. Bu örgütün Afganistan’da bulunan lideri Usame Bin Ladin’in iade edilmesini, tüm örgüt üyelerinin ya ABD’ye teslim edilmesini ya da Afganistan sınırları dışına çıkarılmasını istedi. ABD’nin tüm ısrarlarına rağmen Taliban’ın Ladin’i teslim etmemesiyle iki ülke arasında kriz başladı ve bu da Afganistan’ı terörizmin savunucusu konumuna getirdi.

11 Eylül Sonrası Amerikan’ın Afganistan Müdahalesi

ABD ile Afganistan arasındaki bu kriz sürerken 4 Ekim 2001’de İngiltere Başbakanı Blair, Usame bin Ladin’in El-Kaide örgütünün 11 Eylül saldırılarından sorumlu olduğuna dair kanıtları parlementoda yaptığı konuşmasında sundu. Bu da Başbakanlık internet sayfasında yayınlandı. Bunun sonucunda ABD’nin Afganistan’a müdahale edeceği kesinleşti ve müdahale 7 Ekim 2001’de başladı. 7 Ekim 2001’de George W. Bush düzenlediği basın toplantısında “ABD ordusunun Afganistan’da El-Kaide teröristlerinin eğitim kamplarını ve Taliban rejiminin askeri tesislerini bombalamaya başladığını, çünkü Taliban’ın ABD’nin taleplerini yanıtsız bıraktığını” açıkladı.

7 Ekim 2001 günü ABD İngiltere’yi de yanına alarak, El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in saklandığı Afganistan’a karşı “Sonsuz Özgürlük Operasyonu” adı verilen hava operasyonlarını başlattı. ABD’nin Afganistan operasyonuna İngiltere’nin dışında Rusya, Çin, Türkiye gibi ülkeler de destek verdi; İtalya, Almanya, Hollanda, Çek Cumhuriyeti, Gürcistan, Özbekistan, Tacikistan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Filipinler, Yeni Zelanda ve Kanada gibi ülkeler de askeri destekte bulunabileceklerini açıkladılar. ABD ve İngiltere’nin beraber gerçekleştirmiş olduğu bu müdahale Güvenlik Konseyi’nin almış olduğu kararlar ve meşru müdafaa hakkı çerçevesinde oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 11 Eylül olaylarıyla ilgili, 12 Eylül 2001’de 1368 sayılı, 28 Eylül 2001’de de 1373 sayılı kararları aldı. Bu kararlarda, terörizmin uluslararası barış ve güvenliğe tehdit oluşturduğu ve ABD’nin meşru müdafaa hakkına sahip olduğu belirtildi. Ancak burada ABD’nin terörizmle mücadele için askeri güç kullanabileceğine dair bir hüküm bulunmuyordu ve bu kuvvet kullanımı için bir sınırlama da getirilmedi. Bu belirsizlik ABD’nin Afganistan müdahalesine meşruiyet kazandırdı. Maalesef Afganistan bunun bedelini çok ağır ödedi.

ABD, Afganistan’da El−Kaide’ye ve ona destek veren Taliban rejimine karşı sürdürdüğü operasyonlar kapsamında Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan hava sahalarından yararlanmaya başladı. Kırgızistan’a 3000, Özbekistan’a 1000 Amerikan askeri yerleştirilirken, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’a yapılan ekonomik yardımlar bir önceki yıla göre 2 kat arttırıldı. Ayrıca Amerikan savaş uçaklarının acil durumlarda Almatı havaalanına inebilmesi için Amerika ile Kazakistan arasında anlaşma imzalandı.

Bölgeye girmeye çoktandır hevesli olan Amerika “insani müdahale” kapsamında değil ancak “terörle mücadele” söylemiyle girdi. Bu da bölgeye güçlü bir şekilde girebilmenin yolunu arayan Amerika’nın Orta Asya’ya yönelik askeri müdahalelerinin önünü açtı. Bu durumu Rusya’nın geçici onayı ve bölge ülkelerinin işbirliği sağlamış oldu.

Koalisyon Güçleri yaptıkları operasyonlar neticesinde Taliban rejimini devirmeyi başardı ve ülkenin yeniden inşa edilme sürecini başlattı. Ülkenin yeniden inşası için 5 Aralık 2001 tarihinde BM önderliğinde Afgan grupların da katılımıyla Bonn Antlaşması imzalandı. Taliban rejimi sonrasında ülkede doğabilecek istikrarsızlık endişesi nedeniyle güvenliğin sağlanması ve bölgenin yeniden inşa sürecine yardımcı olması amacıyla Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF) oluşturuldu. 2003’te ISAF görevini NATO’ya devretti. 2006 yılında ise bölgedeki NATO varlığı daha çok hissedilir oldu.

Barack Obama Mayıs 2014 yılında yaptığı bir konuşmasında Afganistan’daki askeri varlığını azaltacağını söyledi. ABD ile Afganistan Senatosu 2015 yılında yürürlüğe girecek olan ikili antlaşma imzaladı ve bu antlaşma uyarınca Afganistan’daki ABD askeri varlığı azaltıldı, 9.800 personel Afganistan askerlerine terörle mücadele amacıyla eğitim vermeye başladı. NATO ise Aralık 2014 itibariyle 87.000 askerini Afganistan’dan çekme kararı aldı. Afganistan Senatosu tarafından onaylanan Barış için Ortaklık Kuvvetlerinin Statüsü Anlaşması’na (SOFA) göre NATO, Afgan güvenlik güçlerine eğitim, destek ve danışmanlık hizmeti sağlamak amacıyla Afganistan’da varlığını sürdürecektir. 2015’in ilk ayında başlatılan Kararlı Destek Misyonu çerçevesinde 40 ülkeden toplamda 12.500 askerin hizmet vermesi planlandı. Ayrıca Ortak Özel Harekat Komutanlığı’nın Taliban ve El Kaide’ye karşı mücadele edeceği ve grupların kendilerine güvenli bölgeler yaratmasının önüne geçileceği belirtildi.

Afranur ARIKAN, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

KAYNAKÇA

  • Serdar ÖRNEK, 11 Eylül Olayları Ve Afganistan Operasyonu, Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ocak 2012
  • Türkkaya ATAÖV, 11 Eylül: Terörle Savaş Mı Bahane Mİ, 11 Eylül ve Sonrası, Alkım Yayınevi, 27 Şubat 2004
  • Ömer Faruk KARAGÜZEL, 11 Eylül Ve Bush Doktrininin Sürekliliği, Umran Dergisi, Eylül 2011
  • Çağrı Taner ERHAN, ABD’nin Orta Asya Politikası ve 11 Eylül Sonrası Yeni Açılımları, Aylık Strateji ve Analiz e-dergisi, Ekim 2003, sayı:9
  • Kerem BATIR, Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Amerikan Müdahaleciliği ve Uluslararası Hukuk, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Yönetim Bilimleri Dergisi, 1 Ocak 2011
  • Şatlık AMANOV, ABD’nin Orta Asya Politikaları, Gökkubbe Yayınları, 24 Aralık 2007
YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.