Etiket arşivi: TSK DOSYASI

TSK DOSYASI /// Amiral Soner Polat : Üniforma


Amiral Soner Polat : Üniforma

Üniforma İtalyancadan dilimize geçmiş bir kelime! Latin kökenli! "Üni" tek anlamında bir ön ek! Forma"biçim" anlamına geliyor… Üniformanın sözlük anlamı şu: Mesleki, kurumsal ya da sanatsal nedenlerle giyilen tek tip kıyafet! Bir başka sözlükte şöyle geçiyor: Aynı işi yapanların giydikleri, özellikleri tüzükle belirtilmiş, aynı tip giysi; orduda giyilen resmi giysi. Üniforma asıl anlamını silahlı kuvvetlerde bulur. Aynı statüde olanların kıyafetleri mutlak olarak benzerdir. Sadece üniformaya takılan rütbe işaretleri farklıdır. Bu nedenle üniformada en küçük bir farklılık hemen dikkat çeker. Tahsis edilen dışında benzer bir ayakkabı giyseniz bile sırıtır. Bu durum sadece TSK için değil dünyadaki tüm ordular için geçerlidir.

ÜNİFORMA DEVLETİN VARLIĞININ GÖSTERGESİDİR.

Serin bir Mayıs günüydü. Hâkim sınıfından Albay rütbesindeki bir subay kısa kollu beyaz üniformasının üzerine sivil bir kazak giymişti. Lojmanın asansöründe kendisini görünce şaşırdım. Binbaşı olmama rağmen istem dışı, doğal bir tepki göstererek kendisini uyardım. Önce dikkatle 2-3 saniye dik dik baktı! Sonra aniden kazağını çıkararak eline aldı.

SSCB 1991 yılında dağıldıktan sonra Gürcistan, Ermenistan, Arnavutluk gibi ülkelerin askerleri NATO ülkelerinde görülmeye başladı. İlk dikkat çeken şey üniformalardaki farklılıklardı. Çok sayıda subay benden üniforma ve üniforma aksesuarı talep etti. "Niçin" diye sorduğumda, "daha güzel ve kullanışlı olduğunu" belirttiler. Bu cevap üzerine şunu anladım: Yeknesak üniforma aynı zamanda gerçek anlamda bir devlet varlığının da göstergesidir.

TÜRBANLI BİR ORDUDA NELER OLUR

Türbana yeşil ışık yakılması ile maalesef üniformadaki yeknesaklık fiilen bozuldu. TSK’da ilk kez aynı statüdeki kişiler bundan sonra farklı kıyafet giymeye başlayacak. Bunun disiplini nasıl felç edeceğini kısa süre içinde göreceğiz.Deniz Harp Okulu’nda savaş beden eğitimi temel derstir. Büyük bir bölümü yüzme havuzunda yapılır. Su üstünde ve sualtında çeşitli dayanıklılık testleri yapılır. Türban takan bir öğrenci bu derste nasıl bir kıyafet giyecektir. Haşema mı? Eğer bu öğrenciler ayrı bir eğitime tabii tutulacaksa, birlik, bütünlük ve disiplinden söz edilebilir mi? Türban takan, yüzme ve dayanıklılık konusunda çok yetenekli bir subay adayı düşünelim. Uluslararası bir askeri yarışmaya gittiğinde, nasıl bir kıyafet giyecektir?

Ayrıca, türban takanların malum bir zihniyet tarafından korunup, kollanacağını bilmem söylemeye gerek var mı? Askere sormadan askere ait düzenlemeler yapan bir siyasi irade ile gidilecek yolun sonu ne olur? Korkarım ki siyasi iklime bağlı olarak farklı tavır ve davranışlar ortaya çıkacak! Zaman içinde türban takanların sayısı arttıkça, rekabet halinde iki grubunçekişmesi huzursuzluk yaratacak! Bu durum ise kaçınılmaz olarak silah arkadaşlığı ve dayanışma duygularına büyük bir darbe indirecek!

ORDU İÇİNE FİTNE VE FESAT SOKULAMAZ!

TSK’nın komuta yapısı, lojistik ve sağlık sistemi, okulları, terfi sistemi hedef alındı. Bayramlarda bile protokolden dışlamak için düzenlemeler yapıldı! Anayasa değişikliği onaylanırsa askeri yargı da ortadan kalkacak!Bir seferberlik ya da savaş durumunda Geri Bölge Emniyet’ini valiler sağlayacak!

Maalesef orduda birlik ve dayanışma ruhunu zedeleyebilecek girişimler vakayı adiye oldu. Tüm bu duygusal ve tepkisel adımların, önünde sonunda TSK’nın harbe hazırlık seviyesini aşağı indireceğini biliyor muyuz? Veya böyle bir kaygımız var mı?

TSK’yı ideolojik bir hesaplaşma sahnesi yapmak kimseye yarar sağlamaz!

TSK milletin, hepimizin göz bebeğidir. Varlığımızın yegâne teminatıdır. Ona kendi ideolojimizi dayatamayız! Siyasi bir ideolojiye bağlı olan asker savaşamaz! Balkan Savaşı iyi incelenmelidir. Bu topraklar zayıf bir orduyu kaldırmaz! Hesapsız kitapsız işler çevirerek pilot sandalye oranını kritik bir seviye düşürdük. Dünya ile rekabete hazır yetişmiş insan gücünü, geleceğin komutanlarını hırs, korku ve vehimlerimize kurban ettik! "Kandırıldık!" diyerek işin içinden sıyrıldık! TSK güçlü olmazsa, hiçbir mevki ve makamdaki şahıs gür sesle konuşamaz! Devlet teorisinin ilk çağlardan başlayarak yeniden incelenmesini şiddetle tavsiye ediyorum…

Amiral Soner Polat

spolat102

ulusalkanal.com.tr

TSK DOSYASI /// AHMET TAKAN : Türk askeri Başika’dan (çaktırmadan) çekiliyor…


Türk askeri Başika’dan (çaktırmadan) çekiliyor…

ahttakan

El Bab’dan dün sabah erken saatlerde, terör örgütü IŞİD’in bombalı araçla gerçekleştirdiği saldırı haberini aldığımda yüreğim hopladı. Bu satırların yazıldığı saatlerde can kaybı ve yaralılar konusunda bilgiler henüz tam netlik kazanmamıştı. Halbuki, siyasi iktidarın sözcüleri önceki gün El Bab’ın tamamen kontrol altına alındığını söylüyorlardı. Dün de havuz medyasının başlıklarında "El Bab bitti" diye yazıyordu…

Aslında, bugün biraz iç siyaset yazmaya niyetlenmiştim. Sabah gelen patlama saldırısını duyunca yeniden El Bab gerçeklerinin peşine düştüm. Bölgedeki askeri kaynaklara, yeniden, "El Bab’da kontrol tamamen sağlandı mı" sorusunu yönelttim. Aldığım bilgilere göre, El Bab’da kontrol tamamen sağlanmadı. Bombalı araç saldırısı da bunu gösteriyor. TSK, El Bab ilçe merkezinde kontrolü tam olarak sağlamaya çalışıyor. Ön planda ÖSO güçleri kullanılıyor. Yoğun bir EYP ve mayın temizliği gerçekleştiriliyor. IŞİD’in önemli bir gücü El Bab’ı terk etti ama binalar içinde sivil görünümlü IŞİD militanları hâlâ mevcut. Bunların bir çoğunun canlı bomba olma ihtimali yüksek. Çok temkinli hareket ediliyor.

Bölgedeki askeri kaynaklara, Mehmetçiğin moral ve motivasyonunu sordum. Daha önce bu köşeden sizlere ilettiğim bilgilerde bir değişiklik olmadığını işittim. Fakat, öyle bir bilgiye ulaştım ki, şaşkına döndüm. Bomba haberi vermeden önce, "Başika" diyeceğim ve Irak ile aramızda büyük krize sebep olan bu konuda son güncel gelişmeleri hatırlatacağım;

Irak’ın Musul kentine yakın Başika kampında resmiyete göre TSK peşmergeye eğitim veriyor. Irak’tan gelen "Türk askeri Başika’dan çekilsin" tehditlerine karşı R.Erdoğan, Irak Başbakanı Haydar İbadi’yi çok sert eleştirmişti. Erdoğan, daha sonra 7 Ocak’ta Başbakan Binali Yıldırım’ı Başika kampı konusunda görüşmelerde bulunmak üzere Irak’a göndermişti. Yapılan görüşmelerin ardından AKP iktidarının geri vites yaptığının ilk işaretleri de gelmeye başlamıştı. Başbakan Yıldırım, Türk askerinin Başika’daki varlığıyla ilgili "Tamamen barış sağlanınca, bu konuda Irak hükümetinin hassasiyetini de biliyoruz, burada işler yoluna girdiğinde gereken neyse yapılacak, bu kadar açık ve net" demişti. İki ülke arasında varılan mutabakata göre yayınlanan ortak bildiride, "İki taraf, Başika Kampı’nın bir Irak kampı olduğunu vurguladı" ifadesi yer almıştı. Binali Yıldırım’ın Irak’tan dönmesinin hemen ardından Irak’ın Ankara Büyükelçisi ‘Başika krizi’ konusunda Türkiye’yle anlaştıklarını belirterek kamptaki Türk askerlerinin Musul operasyonu sonrasında çekileceğini açıklamıştı. Büyükelçi Hişam Ali Ekber İbrahim el Alevi, Musul operasyonunun üç ay içinde biteceğini de ileri sürerek şöyle demişti;

"Türkiye’nin de Irak topraklarında operasyon yapmasını istemiyoruz. Başika sorunu çözülürse diğer askeri iş birliği konularını da Türkiye ile görüşürüz. Türk askerinin Musul operasyonu sonrası Başika’dan çekilmesi konusunda anlaşıldı. Musul operasyonunun üç ay içinde bitmesi amaçlanıyor."

Büyükelçinin açıklamalarının ardından konuşan Savunma Bakanı Fikri Işık ise şunları söylemişti;

"Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğüne ve üniter yapısına saygılı. Başika’daki Türk askeri varlığı bir keyfiyet değil zorunluluk. Bu sorun Irak ile dostane şekilde çözülecek. Türkiye’nin Başika konusunda önyargısı yok. Irak’ın da tereddüdü olmaması gerekiyor."

Başbakan Binali Yıldırım ile Münih’te görüşen çapulcu başı Barzani de kendisine sorulan soru üzerine, Başika Kampı‘nın ilk olarak Irak güçlerinin IŞİD’e karşı eğitimi için düşünüldüğünü belirtmiş ve "Bu konu aslında Sayın Başbakan’ın Bağdat ve Erbil ziyaretleri sırasında çözümlendi" demişti.

Musul operasyonunun sürdüğüne dair haberlere yoğunluk verildi… Rakka’ya operasyon gündemin birinci sırasına girdi…

El Bab’a dönelim… Bölgedeki askeri kaynaklarıma, Mehmetçiği sorarken aldığım bilgilere bir de Başika’da görev yapan özel kuvvetlere mensup askerlerimizin bir bölümünün El Bab’a sevk edildiği eklendi. Türkiye’den giden komandolarımızla birlikte Başika’dan gelen özel kuvvetlerimiz, ilçe merkezinde ÖSO güçlerine destek veriyor. Askeri kaynağımın şu cümlesi çok çarpıcıydı;

"Başika’dan gelen askerler ‘biz neden buradayız’ diye sorguluyorlar. Huzursuzlar…"

Terör örgütü PKK’yı temizlemek için gerçekleştirilen meskun mahal operasyonları sırasında KKTC’den çekilen komando taburunun hikayesini bu köşeden duyurmuştum. Bunun yanlış olduğunun altını çizmiştim. Genelkurmay kaynakları, bunun geçici bir intikal olduğunu belirtip, görev tamamlandıktan sonra taburun KKTC’ye geri döneceğini bildirmişti. Ne oldu? Bilen yok!.. Türküdeki gibi, "Giden dönmüyor. Acep nedendir"!.. Operasyon bölgelerinde hiç dönmeyen, dinlenemeyen askerlerimiz var. KKTC’den askerimizin parça parça çekilmesine benzer bir senaryoyla Başika’da da karşı karşıya mıyız?..

İktidarın dört gözle beklediği Barzani’nin gelişi öncesinde Ankara adeta cadı kazanına dönmüş durumda… Barzani’nin referandum hediye paketinden 2 PKK’lı ismin daha çıkacağı iddia ediliyor. Tabii, her şey pazarlıklar sonucu netleşecek.

Bu arada, bir kez daha ısrarla altını çiziyorum. Afrin’e dikkat!.. PKK/PYD’nin saldırı iddiaları ile ilgili çok ciddi ve kritik bilgiler ulaşıyor Ankara’ya…

Rabbim, Mehmetçiğin yar ve yardımcısı olsun…

Kaynak: Türk askeri Başika’dan (çaktırmadan) çekiliyor… – Ahmet TAKAN

TSK DOSYASI : Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kı lan yönetmeliğini değerlendirdi


Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliğini değerlendirdi

Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliğini aydinlik.com.tr için değerlendirdi

Milli Savunma Bakanlığı’nın bugün, TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliği yayınlaması kamuoyunun gündemine bomba gibi düştü.

TÜRBAN YÖNETMELİĞİNİN İÇERİĞİ

Düzenlemeyle Türk Silahlı Kuvvetleri Kıyafet Yönetmeliği’nin “Genel Hükümleri” bölümüne eklenen maddede, “Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri mensubu bayan subaylar, sözleşmeli subaylar, astsubaylar, sözleşmeli astsubaylar ve askeri öğrenciler ile bunların adayları ve kursiyerleri, resmi üniformalarıyla birlikte şapka, bere veya kep altına başlarına taktıkları üniforma renginden istihkak olarak verilen desensiz giysileri yüzlerini kapatmayacak şekilde takabilirler” ifadeleri yer aldı.

Aydinlik.com.tr olarak konuyu, FETÖ’nün bir dönem hedef aldığı ve Ergenekon/Balyoz kumpaslarıyla hapse attığı komutanlara sorduk.

‘BÜYÜK EKSİK GİDERİLDİ(!)’

Emekli Tümamiral Semih Çetin:Türk Silahlı Kuvvetlerinin en önemli eksikliklerinden bir tanesi giderildi(!) Bundan sonra TSK’yı kimse tutamaz(!) Buna ne denilebilirki…

‘TSK’NIN BİRLİĞİNE DARBE’

Emekli SAT komandosu/ Albay Ali Türkşen:Türk Silahlı Kuvvetleri’ne siyasetin girdiğinin ve bundan sonra daha da fazla gireceğinin en bariz göstergesi bu karardır. Fiziki olarak işlerini sürdürmesindeki güçlük bir yana türbanın siyasi simge olduğunun göstergesidir. Bu uygulamanın TSK morali üzerine olumsuz etkisi olcağını değerlendiriyorum. TSK içerisnde ikilik yaratacaktır. Amir ile memur arasında çok büyük sıkıntılara sebep olacağından hiyerarşiyi sarsacaktır. Tamamen TSK’nın içerisine siyasetin olumsuz etkilerinin gireceği bir uygulama olacağını değerlendiriyorum. Çok da vahim olduğunu değerlendiriyorum. Etkileri basit olmayacak. Eğer, “Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kökünden değiştirmeye karar verdik” diyorlarsa açık açık onu söylesinler. 16 Nisan’da zaten bunun alt yapısını yapıyorlar. Onun küçük küçük yapı tyaşları. Eğer “evet” oylarını artırmak için yapıyorsa hoş değil, bel altı vuruş. Eğer TSK komuta kademesi de buna herhangi bir tepki vermiyorsa onlar da rejim değişikliğini kabul ediyorlardır.

‘TÜRBAN SİYASİ SEMBOL’

Emekli Tümgeneral Beyazıt Karataş: Bu referandum için oynadığı kozlarından bir tanesi, daha önce polis teşkilatında da yapmışlardı. Orada da çok tutmadı. Bu onaylayacağımız bir uygulama değil. Siyasi bir mesaj. Üniformanın ve yapılan görevlerin kıyafeti var. Her meslek kendine uygun kıyafetle yapılır. Ordu içerisine Siyasal İslamın simgesine sokarsanız orduyu zayıflatırsınız. Türbanın başörtüsü ile bir ilgisi yok. Büyük Ortadoğu Projesi Siyasal İslam’ın bir projesidir. Siyasal İslam’ın simgesini orduya sokarsanız orduyu zayıflatırsınız. Bunun referandumn öncesi olması da referandum sonrasına ışık tutuyor. Neden hayır dediğimizin gerekçeleri de bunlar. Bu birlik beraberlik açısından siyasi olarak, ekonomik olarak birleştirmediği gibi daha da ayrıştırıyor. Ordunun içerisine siyaseti bu kadar sokarsanızsonra bu ordu balkan harbi günlerine döner.

Kaynak: Aydınlık

TSK DOSYASI : FIRAT KALKANI, CERABLUS OPERASYONU


FIRAT KALKANI , CERABLUS OPERASYONU

KAYNAK : http://tylerdrdn.blogspot.com.tr/2016/08/firat-kalkani-cerablus-operasyonu.html

Selamun aleyküm.

Aslında birkaç sene öncesinden, hatta belki ilk andan itibaren yapmamız gereken bazı sınır operasyonları vardı. Fakat, devletin başına geçip de ”hadi şunu şunu yapalım, şuraya girelim, şurdan çıkalım” demekle maalesef bu peynir gemisi yürümüyor.

O şuan ”Şunu şunu yapmalıyızz, bu adamlar salak yaa, bunlar şuna destek oluyo, ben olsam şöle yapardımmm” diyen ”uzaktan Einstein”lar var ya hani, o adamlar bırakın devletin başına getirmeyi bir baş öğretmenlik veya okul yönetimi teslim edilse ve uzaktan atıp tuttukları şeyleri yapmaları beklense ”ya işin içine girince hiç de öyle değilmiş yaa’‘ derler.

Biz burada, daha kendi boğazlarını bile düşman savaş gemilerine kapatamayan, o savaş gemileri bize sıkılmak, atılmak üzere bombalarla mermilerle dolu halde, o ”geçilmez” dediğimiz Çanakkale Boğaz’ından geçerken, tırnaklarımızı yemekten başka bir şey yapamayan bir devlet sisteminden bahsediyoruz.

Link, Link

Rus gemileri, Amerikan gemileri, Fransa-Almanya gemileri iki haftada bir bizim boğazlarımızdan Akdeniz’e; Suriye’ye, Libya’ya, Mısır’a tonlarca mühimmat gönderiyor ve sen maalesef ki 100 yıl önce yaptığın sözde bağımsızlık özde sömürge anlaşmaları gereği, bu gemilere elini bile süremiyorsun. Farkındasın di mi?

Link

Neyse.

Şöyle bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Suriye’nin kuzeyi, Türkiye’nin güneyi, şuan çatışmaların en çok olduğu yer çünkü stratejik olarak kesinlikle ve kesinlikle en önemli yer. Ve Sınır Ötesi isimli yazıda PYD’nin kantonlarını birleştirme ve güneyimizde bir toprak bütünlüğü sağlamaya çalıştığını konuşmuştuk. İşte şuanki tüm olaylar bununla alakalı.

Asıl savaş şuan bu kısımda yaşanıyor. Çünkü şu sarı kısımda gördüğünüz yerler PYD’ye ait. Yani bizim bildiğimiz dille PKK’nın Suriye’deki ismi. Aynısı yani. Cizire Kantonu, Kobani Kantonu ve Afrin Kantonu’nun tam ortasında ”Cerablus, Azez” kısmı yer alıyor gördüğünüz gibi.

PYD, YPG ve PKK’nın bu savaşın en başından beri olan amacı da, bugünkü amacı da, Suriye’nin kuzeyindeki, Türkiye’nin güneyindeki bu bölgeleri kantonlar haline getirip bir toprak bütünlüğü sağlamak. Suriye’de çıkan savaşın sebebi de budur, şuan Irak’taki savaşın sebebi de. Hatta Irak’ın işgalinin sebebi bile budur. ”100 yıl önce belirlenen sınırların değiştirilmesi.”

Sınırların tekrar dizayn edilmeye başlandığı bu dönemde, tıpkı yüz yıl önce çok haklı sebepleri olduğuna inanan ve Osmanlı Devleti’ne baş kaldırıp, işgalci kuvvetlerin yanında yer alanlar olduğu gibi; aradan yüz yıl geçmesine rağmen hiçbir şey değişmedi ve bugün de ”bizim şöyle haklı sebeplerimiz” var deyip, işgalci kuvvetlerin yanında saf alanlar var.

O gün Osmanlı’daki devlet düzenine karşı olanlar, bu muhalifliklerini devletin toprak bütünlüğünü ve birliğini korumasına engel olacak şekilde yapıyorlardı. Bugün de, ‘‘Türkiye neden Suriye’ye giriyor !!!!!! Bizi savaşa sürüklüyorlarrr !!!! Biz barış istiyoruzzz !!! ABD’nin yanında savaşa giriyorlarrr !!! ” diye çığırtganlık yapıyorlar. Yani takvimler değişir, üzerindeki yapraklar değişir, ama yaprakların üzerinde yazan olaylar hiç değişmez. İnsan da, devlet de hep aynıdır.

En son geçen sene Kobani’yi almak için çok büyük numaralar çevirmişler ve sonunda da almışlardı. Hatırlayın, Selo Demirtaş ”Kobani’de çocuklar ölüyor, IŞİD orayı aldı ve Türkiye hiçbir şey yapmıyor” diye bütün paralı köpeklerini sokağa dökmüştü ve o paralı, gözü dönmüş, salyalı köpekler ülkeyi birbirine katmış, her yeri yakıp yıkmış ve onlarca insanı öldürmüştü.

Maalesef, gerek devlet gerekse biz, bu oyunu göremedik ve IŞİD’in birkaç günlük sözde, göstermelik işgalinden sonra PYD oraya girmiş ve Kobani’yi ele geçirmişti. İşte tüm o gürültü patırtı, sözde IŞİD işgalleri falan tamamen bu yüzdendi.

Geçen hafta da PYD resmen ABD askerlerinin yanında Münbiç’e girdi.

E iyi de nasıl girdi? Peki Zeki Müren de onları gördü mü?

Münbiç bir süredir Daeş kontrolündeydi. Kobani olaylarının üzerinden yeterince zaman geçmişti ve bir sonraki operasyona geçilebilirdi. İşte yine ortaya atılan senaryo aynıydı anlayacağınız, önce IŞİD bir yere giriyor, hemen ardından HDP Türkiye’de ve dünyada bir gündem oluşturuyor ve onun hemen ardından da PYD, YPG güçleri ”IŞİD’le savaşıyor (!) ” ve bölgeyi IŞİD’den kurtarıyor (!) .
Ve böylece de PYD ve YPG, işgallerine meşruiyet kazandırmış oluyor.

Şimdi şu haritaya dikkatli bakın. PYD, Kobani’nin batı sınırındaki Münbiç’i de ele geçirmişti birkaç hafta öncesine kadar. O kantonların, yani sarı bölgelerin nasıl adım adım birleştirildiğini gördünüz di mi?

Münbiç, Fırat Nehrinin batısında kalıyor. Ve Münbiç’ten sonraki hedef de ”Cerablus” anlayabileceğiniz üzere. Fırat Nehri, Kobani ve Cerablus-Münbiç’i birbirinden ayırıyor. Ve Fırat’ın doğu tarafı tamamıyla YPG’nin elinde. Ama doğu ile batıdaki YPG topraklarının arasında Cerablus, Azez bölgesi var.

YPG, Cerablus’a çıkarma yapmaya başladı bildiğiniz gibi. İşte bu yüzdendir ki, Türkiye’nin kendi toprak bütünlüğü için kesinlikle ve kesinlikle sınır ötesine operasyon yapması lazımdı. Çünkü sınırlarının dibinde, senin de içinde yıllardır silahlı bir örgüt barındıran YPG, baştan başa Irak’tan Akdeniz’e kadar bir toprak bütünlüğü sağlarsa, sence bir sonraki adımları neresi olur?

Sınır hattının ele geçirilmesiyle PKK-PYD güçleri tamamen birleşip, bu toprakları da bize karşı bir üs olarak kullanmazlar mı sence?

İç savaşın başlamasından bu yana, Daeş ile birlikte en çok toprak işgal eden yapı YPG. Fakat Daeş, hem Amerika’nın hem dünyanın bir numaralı terörist grubuyken, YPG bir terör örgütü olarak tanımlanmıyor ABD ve dünya tarafından. Yukarıdaki haritaya bakarsanız, YPG’nin üç yıl içerisinde ne kadar büyüdüğünü görebilirsiniz. Bir sonraki hedefleri de bu toprakları tamamen birleştirmek.

Tabii ki bir sonraki adım da, kendileriyle bağlantılı olan diğer bölgeleri birleştirmek.

Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun da neredeyse bir fikir etrafında birleşip tamamen HDP’nin eline geçmesini, şuan sanırım daha iyi okuyabilirsiniz.

Şu kırımızı kısım da Irak Bölgesel Kürt yönetimi. Şimdi şu haritanın beyaz kısımlarını, PKK, PYD, YPG, ve HDP haritalarıyla birleştirin bakalım nasıl bir sonuç ortaya çıkıyor…

İşte Fırat Kalkanı ve bunun ilk ayağı olan Cerablus operasyonu, bu yüzden bu kadar önemlidir ve gereklidir. Nato’nun beş senedir ”Işid’le savaşıyoruz, alamıyoruz” dediği Cerablus’u 5 saatte aldık. Kendi sınırlarının güvenliğini, öyle eline çekirdek alıp, ‘‘ay inşallah bize bişey yapmazlarrr” diye oturarak izlersen, ”ya biz niye savaşıyoruz kieee” diye etliye sütlüye karışmadan, dizini kırar oturursan, yakın gelecekte etin de gider elinden, sütün de.

Fırat Nehrinin sınır olduğu ve ötesine YPG’nin, PYD’nin geçemediği bu proje, daha aşağılara veya doğu batı yönünde devam etmeli ki, hiçbir zaman PYD-PKK toprak bütünlüğü sağlayamasın.

İşin manidar ve komik tarafı nedir aslında biliyor musun hacı, düne kadar ”AKP Kürdistan devleti kuracakkkk, BOP eş başkanı bu adaammm !!! ” diye kendilerine bir muhalif hayat sevdası, hayat amacı edinenler, bugün tuhaftır tek başına Kürdistan kurulmasına karşı çıkan bu devleti ”ne işimiz var Suriye’de, Amerika’nın oyunları hep bunlarr!!!!! ” diye eleştiriyor bu kez.

Yani bunları memnun etmek mümkün değil zaten, bunlar Osmanlı döneminden beri aynılar. ”İstemezüüükk” tayfasıdır bunların adı.

Neyse.

Fırat Kalkanı Operasyonu işte bu sebeplerden ötürü çok önemlidir. 24 Ağustos 2016’da başlayan bu operasyonlar daha bir gün geçmeden sonuç verdi. Kesinlikle devamı gelmeli ve orada TSK’nın denetiminde bir güvenli bölge oluşturulmalı.

Ha bu arada tarih sevenleriniz var mı?

Tarih güzel şeydir, okuyun…

Selametle….

TSK DOSYASI : Al-Bab Savaşı Neden Çok Önemli ?


al-bab-savasi-neden-cok-onemli

TSK DOSYASI : Fırat Kalkanı Harekâtı küresel güçlere karşı mı yapılıyor ?


Fırat Kalkanı Harekâtı küresel güçlere karşı mı yapılıyor?

Hükûmet, “FIRAT KALKANI OPERASYONU NEDİR? EL-BAB NEDEN ÖNEMLİDİR?” başlığı altında bir açıklama yayınladı. (1)

Açıklama, oldukça geniş kapsamlı ve zihinlerdeki pek çok soruya cevap verecek nitelikte… Açıklamanın birkaç yerinde, “TR Diplomacy” damgası var. Bu damgadan bildiriyi, Dışişleri Bakanlığı‘nın hazırlamış olduğu anlaşılıyor. Bildiride kullanılan dilden, doğal olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de katkısı olduğu ortaya çıkıyor.

Açıklama, 4 maddelik bir girişle başlıyor.

İlk olarak, “Sınırlarımızda ve coğrafyamızda yaşanan sorunların temel nedenleri?” sorusuna, özetle; “Küresel Güçlerin Ortadoğu coğrafyasında yürüttükleri yeni güç mücadeleleri ve çıkar politikaları… PYD/PKK’nın bir koridor oluşturma girişimi, DEAŞ’ın bir terör devleti kurma isteği ve küresel güçlerin çeşitli manevralarla PYD/PKK’yı bu koridorda ilerlemeye yönlendirmesi.”

İkinci maddede, “Operasyonun amacı ne?” sorusuna, özet olarak, “Bölgemizde artan terör tehdidini ortadan kaldırmak, sınırlarımızı güvence altına almak, PKK/PYD’ye teslim edilmek istenen bölgenin bu terör örgütünün eline geçmesinin önlenmesi, DEAŞ’ın bölgeden atılması, güvenli bölge yaratılarak, buraya Türkiye’de de bulunan Suriyelilerin yerleştirilmesi.”

Üçüncü maddede, “Türkiye nasıl bir strateji izliyor” sualinin cevabı, özetle, “Türkiye terörle mücadelede savunmadan taarruza geçerek yeni bir strateji uyguladı. El-Bab’ın terörden arındırılmış bir bölge haline getirilmesinden sonra DEAŞ’a karşı Rakka, PKK/PYD’ye karşı Münbiç ve Afrin operasyonlarının başlaması hedefleniyor.”

Dördüncü maddede ise, “KÜRESEL GÜÇLER, PKK/PYD ve DEAŞ gibi terör örgütleriyle neyi amaçlamaktadır?” sorusunun cevabı, “Türkiye sınırı boyunca bir PKK terör devletinin temellerinin atılması… DEAŞ terör örgütüyle Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması… Kuzey Irak Kürt Yönetiminden Barzani’nin düşürülüp PKK’nın getirilmesi… Sürekli bir tehdit oluşturularak, istendiğinde Türkiye’ye şantaj yapılabilmesi… Petrol ve uyuşturucunun uluslararası piyasalara taşınabilmesi için taşeron örgütlerle küresel güçlerin kontrolünde yeni rotaların oluşturulması… Böl-yönet yöntemiyle bölgenin ikinci bir dilimlenmeye tabi tutulması… İstikrarsızlığın sürdürülmesiyle silah ihtiyacının artması, güçlü devletlerin daha fazla silah satmalarının sağlanması… İstikrarsızlaşan bölgenin başta petrol olmak üzere kaynaklarının küresel ve bölgesel güçler tarafından paylaşılması” olarak veriliyor.

Derli-toplu bir açıklama… Oldukça aydınlatıcı ve küresel güçlere ağır suçlamalar yöneltmesi bakımından da son derece“cesurca” hazırlanmış bir metin. Türkiye, bu açıklamalarıyla, Suriye’ye girmekle küresel güçlere karşı harekete geçtiğini vurgulamış oluyor. Peki, harekete geçmiş olmakla, başarılı da olmuş oluyor mu? Bu sorunun cevabı açıklamanın gelişme bölümlerinde… Ancak oraya geçmeden önce, yukarıdaki açıklamalarla ilgili bir sual zihnimize takılıyor: Üçüncü maddede, “El-Bab’dan sonra hedefin Afrin, Münbiç ve Rakka olacağı” söyleniyor.

Bu hedefleri şimdiden açık etmek ne kadar doğru? Bu açık istihbarat, gerek küresel güçleri, gerekse oraları elinde tutan “taşeron” örgütleri, mevzilerini tahkim etmeye, tedbir almaya ve hatta bizi caydıracak politikalar üretmeye yöneltmez mi?

Öte yandan, madem sınırlarımıza El-Bab’dan daha yakın olan Afrin ve Mümbiç hedef listesinde, ilk önce bu noktaların ele geçirilmesi daha uygun olmaz mıydı? Böylece, El-Bab’a giden yolun her iki tarafı da emniyete alınır, daha güçlü ve güvenli bir biçimde El-Bab’a doğru ilerleme imkânı doğmaz mıydı?

El-Bab Neden Önemli?

Yukarıdaki girişten sonra, hükûmet açıklaması, “El-Bab neden önemli?” sorusunun cevabına geçiyor… “El-Bab adı üzerinde bölgenin kapısıdır. İlçede, iç savaştan önceki son nüfus sayımına göre 64 bin kişi yaşıyordu. Stratejik bir öneme sahiptir. Birbirinden ayrılan bölgelerin birbiriyle kurduğu bağlantılarda anahtar rolü üstlenmektedir. El-Bab’a hâkim olan güç, bölgeyi kontrol altına alacaktır.” dedikten sonra; PKK/PYD ve DEAŞ açısından da hayatî önem atfedildiği bilgisini veriyor. Paylaştığı aşağıdaki harita da her iki terör örgütü için El-Bab’ın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor:

Türkiye’nin de gerek PKK/PYD koridorunu, gerekse DEAŞ koridorunu önlemek için El-Bab’a muhakkak girmesi gerektiğini vurguluyor.

Neden Suriye’deyiz?

Hükûmetin açıklamasında sorduğu ve cevabını verdiği kritik sorulardan birisi, “neden Suriye’deyiz?” suali!

Şöyle cevaplanıyor: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin desteğiyle 24 Ağustos’ta başlayan Fırat Kalkanı Harekatı’nda Özgür Suriye Ordusu güçleri, Halep’in kuzeyinde Türkiye sınırındaki Azez-Cerablus ilçeleri arasında bin 840 kilometrekareyi IŞİD’ten arındırmıştı. Ancak IŞİD, kaybettiği topraklara dönebilmek için zaman zaman Bab’dan sevk ettiği gruplarla saldırıyor. IŞİD’ın Türkiye sınırından 27,5 kilometre uzaklaştırılmasıyla sınırdan sızmalara karşı da önemli bir avantaj sağlanmıştı. Türkiye, örgütü olabildiğince geriletip sınır topraklarını IŞİD’ın füze menzilinin dışına çıkarmayı amaçlıyor. Sınırın ve arındırılan bölgenin korunabilmesi halinde, güvenli alana Suriyeli sığınmacıların yerleştirilmesi ve yaşam alanları inşa edilmesi mümkün olacak. Bab’ın alınması halinde IŞİD, sınırdan yaklaşık 30-35 kilometre uzaklaştırılmış olacak. Bu nedenlerle IŞİD’ın yuvalandığı Bab’dan çıkartılması gerekiyor.”

Burada IŞİD kısaltması kullanılmış, DEAŞ’la aynı anlamda olduğunu hatırlatalım. Bu açıklamayla birlikte aşağıdaki harita paylaşılıyor. Harita, harekâtın kapsamını ve geldiği noktayı çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

El-Bab’ın Türkiye tarafından alınmaması halinde oluşabilecek tehlikeler şöyle dile getiriliyor: “Bab ilçesinin Fırat Kalkanı’yla ele geçirilmemesi halinde burayı ABD destekli PYD/PKK’nın ya da Beşşar Esed rejiminin girmesi bekleniyor. Halihazırda, Esed ordusu ve rejim yanlısı yabancı terör gruplarından Hizbullah, Bab’a 10 kilometre mesafede. Rejimin Bab’ı alması durumunda, buranın kuzeyinde öngörülen güvenli bölge tehdit altına girecek.- Devletleşecek PKK tehdidine karşı tedbir PKK/PYD Bab’a hakim olursa, yüzlerce kilometreye yayılmış ama iki parça olan hakimiyet kuşağını birleştirecek. Terör örgütünün Fırat Nehri’nin batısındaki parça ile doğusundaki parçayı birleştirebilmesi, Bab’ı almasına bağlı. PKK, Suriye’deki ‘devlet inşası’nı, Türkiye-Suriye sınırının kuzeydoğusundan Hatay’ın karşısındaki Afrin ilçesine uzanan hatta gerçekleştirmeye çalışıyor. Türkiye, PKK’nın çok daha büyük bir tehdide dönüşmesine set çekebilmek için örgütü Bab’dan uzak tutmak zorunda.”

Burada en dikkat çeken husus, El-Bab’a “Beşşar Esed rejimi”nin girmesinin de bir tehlike ve tehdit unsuru olarak görülmesi!

O halde, uzun vadede El-Bab kimin elinde kalmalı?

Açıklamaların devam eden bölümünde, “TSK destekli ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) operasyonu” vurgusu yapılıyor. Yani ele geçirilen bölgeleri TSK destekli ÖSO elinde tutacak. Peki, eğer bu durum gerçekleşirse, yıllardan beri çok titizlendiğimiz ve daha geçen hafta Rusya ve İran‘la birlikte imzaladığımız, “Moskova, bildirgesinde” ilk madde olarak zikredilen, “Suriye’nin toprak bütünlüğü korunmalı” ilkesine ters düşmüş olmaz mıyız?

Harekât hangi safhada ve nasıl ilerliyor?

Açıklamada bu konuda da son derece ayrıntılı bilgiler var. Okuyalım:

“TSK destekli ÖSO, 13 Kasım’da Bab’ın 2 kilometre yakınına ulaşmış, 9 Aralık’ta kuzeybatı yönünden ilerleyerek ilçe merkezine girmek için hazırlıklara başlamıştı. Önceki gün de ilçe merkezinin girişindeki bazı noktaları çok şiddetli çatışmaların ardından ele geçirmişti. IŞİD, Fırat Kalkanı Harekatı boyunca en ciddi direnişini Bab’ta gösteriyor. Harekata karşı savunma hattını Bab’da kuran örgüt, sık sık bomba yüklü araçlarla saldırıyor. Araçlara yüklenen bomba miktarı, çoğu zaman uçakların attığı bombanın eşdeğer düzeyinde olabiliyor. Kimi zaman sivil araç gibi sokulan patlayıcı yüklü kamyonetler, yüksek süratle hedefe yol alıyor. Bu nedenle vurularak durdurulmaları oldukça zorlaşıyor. Güdümlü füze ya da tankların isabet yüzdeleri, hedefin hızlı hareket etmesinden ötürü azalıyor. Bomba yüklü araçlar, her an tüm yönlerden hatta cephe hattının arkasından gelebiliyor. Bu tür mobil saldırı araçları en iyi, 24 saat devrede olan insansız hava araçlarının nokta atışlarıyla durdurulabiliyor.

Bab ilçe merkezinde meskunmahal savaşı başlarken, yaklaşık 2,5 yıldır ilçede yerleşik olan teröristler, ‘sivilleşme’ avantajını kullanıyor. Sivil yaşama kamufle olmuş teröristler kendilerini gözden kaybettirebiliyor. Küçük gruplar halinde sık sık hızla mobilize oluyorlar. Bu nedenle sayılarını, hangi noktalardan saldıracaklarını, nerede yığınak yaptıklarını, cephane sakladıklarını ve tuzak kurduklarını tespit etmek kolay değil. Teröristler, Harekat unsurlarının geçecekleri yerlere çok sayıda el yapımı patlayıcı ve bubi tuzakları kurmuş durumda.

Harekat ilçe merkezinde ilerlediği esnada, sivillere ait evlerdeki terör hücreleri arkadan ansızın saldırabiliyor. Fırat Kalkanı Harekatı’nda ele geçirilen diğer bölgelerin aksine, Bab’da halen onbinlerce sivil bulunuyor. Öte yandan terör örgütü, hava taarruzları, top ve havan saldırılarına karşı sivilleri kalkan olarak kullanıyor. IŞİD teröristleri ilçedeki karargah, komuta, toplanma merkezi gibi unsurlarını sivillerin kalabalık olduğu yerlerin içine taşıdı. Fırat Kalkanı Harekatı’ndaki üst düzey bir karar alıcı, IŞİD karşısında kayıpları en az tutacak ama kararlı bir şekilde ilerlemeyi amaçladıklarını, bunun aceleye getirilmesinin doğru olmadığını bildirdi. Yetkili, stratejik aklın, ‘gerektiği kadar bekleme’ ve ‘saldırı için en uygun anları yakalama’yı mecbur kıldığını belirterek, ‘Hareket tarzımız yavaş yavaş çabuk çabuk ilerlemek. Bab’ı da böyle alacağız’ dedi.”

Bu açıklamalardan, El-Bab’a girilmiş olduğu anlaşılıyor. Hükûmet, El-Bab’da, iç savaş başlamadan önce 64 bin kişinin yaşadığı bildiriyor. Başka bir kaynak ise, şehirde 70 bin kişinin yaşadığını yazıyor. (2)

El-Bab’daki nüfus bilgisi hayatî önemde… Kentin nüfusu iç savaş şartlarına rağmen azalmamış artmış. Demek kentin sakinleri El-Bab’ı terk etmemiş. Hatta belki ilçeye yeni katılımlar olmuş. Bu, çok ilgi çekici!

Neden, acaba?

İlçe, iki buçuk yıldır IŞİD’in elinde…

Suriye’de neredeyse bütün il ve ilçelerden dışarıya göç varken El-bab’dan neden göç olmamış? Bir terör örgütünün işgalinde olan şehirden halk neden kaçmamış?

Bu ilçeden 2,5 yıldır niçin hiç ses-seda yok? IŞİD, halkı sindirdiğinden mi yoksa IŞİD’le gönüllü bir beraberlikleri mi var?

Bu sorunun cevabı son derece önemli… Çünkü eğer, IŞİD’le ilçe halkı gönüllü olarak bir arada yaşıyorsa, TSK destekli ÖSO’nun işi çok zor olabilir. Zira, ÖSO’ya karşı halk en azından pasif direnç gösterecek demektir.

Yok, IŞİD, halkı sindirdiği için seslerini çıkaramıyor ve bir an evvel IŞİD’den kurtulmak istiyorlarsa, o vakit, TSK ve ÖSO’nun işi oldukça kolaylaşabilir. Çünkü arkalarına şehir halkını alacaklar demektir.

Gerçi, IŞİD’in sivil halkı “canlı kalkan” olarak kullanmamaya çalıştığı, bilgisinden halkın terör örgütünün yanında olmadığı anlamı çıkıyorsa da kat’i bir bilgiye ulaşamıyoruz.

Normal şartlarda, hiçbir şehir halkının bir terör örgütüne destek vermeyeceğini düşünüyoruz.

Umarız, El-Bablılar da IŞİD’le beraber yaşamaktan hiç hoşnut değillerdir ve kendilerini terör örgütünden kurtaracak olan TSK’nın yanında yer alırlar.

O zaman, TSK’nın işi daha kolay olur ve ilçe kısa süre içinde tam olarak kontrol altına alınabilir.

İsmail Hakkı Cengiz

Kaynaklar:

(1) Yeniçağ Gazetesi, 25 Aralık 2016, http://www.yenicaggazetesi.com.tr/neden-suriyedeyiz-1398g.htm

(2) BBC Türkçe, 18 Kasım 2016, http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-38010304

TSK DOSYASI : MSE Rapor Musul Harekatı ve Türkiye


MSE Rapor Musul Harekat ve Trkiye.pdf

TSK DOSYASI : Türk Tipi Profesyonel askerlik ve Ordu’nun geleceğ i üzerine tezler


” Şamlıurfa Ceylanpınar İlçesinde Boztepe Karakolu’nda görev yapan Çavuş U.A. cinnet geçirerek arkadaşları K.Y. ve R.Y.’yi öldürdükten sonra intihar etti.” (09.12.2014, Kaynak: DHA)

” Suriye sınırında nöbet tutan er E.Ç. şakalaştığı silah arkadaşının tüfeğinden çıkan merminin başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitirdi.” (03.01.2015, Kaynak: Urfapress)

” Hakkari’de Zap Jandarma Karakolu’nda Vatani görevini yapan Ö.B. tartıştığı arkadaşı tarafından öldürüldü.” ( 17.01.2015, Kaynak: Milliyet)

” N.Ö.’nün askerleri pkk marşı söylüyor” (Kaynak:Dailymotion video örtübağı)

İçtimaiyat alimleri toplumları özelliklerine göre genel olarak; Avcı toplayıcı, Çobanlık ile geçinen, İlkel tarım, Tarım toplumları ve Endüstriyel toplumlar olarak beş kategoride tasnif etmişlerdir. Buna göre Antik Çağ veya dilimizdeki yaygın kullanımıyla İlk Çağ olarakta adlandırılan ve M.Ö. 5000’li yıllara dayanan Tarım toplumu yazının da icat edildiği evre olduğundan bir hayli önem taşımaktadır. Tarım dönemi olan Antik Çağ’da Dünya’nın pekçok bölgesinde değişik seviyelerde medeniyetler görülmektedir. Antik Mısır, Antik Yunanistan, Antik Roma, İskitler, Etrüksler, Fenike, Antik Çin, Antik Kore, Antik Hindistan, Babil, Asur, Akad, Sümer, Med, Aztek, Maya, İnka gibi topluluklar Amerika kıtası, Asya, Ortadoğu gibi coğrafik bölgelerde bulunan döneminin mühim toplulukları olarak tanımlanır.

İşte Antik Çağ’a da denk gelen evrede, Akad ve Sümerler; ordu birliklerinin oluşturulduğu medeniyetler olarak kabul görmekte ”Ordu” denilen teşekkülün filizi olarak tarih kitaplarında yer bulmaktadırlar. Esasen Ülkemizde tatnınmış Sümerolog Muazzez Çığ çalışmalarıyla Sümerlerin bir proto-Türk olduğu yönünde teorileri öne sürmekte ve Asurluların Sami kökenli olduğu başka araştırmacılar tarafından ortaya atılmaktadır. Sami yani Arap ve Yahudi ırklarının kökeni olarak gösterilen Samiler, aynı zamanda Nuh Peygamber’in oğullarından Ham, Yasef ve Sam’dan Sam’ın soyundan gelenler olarak vurgulanırken, Yafes’in soyundan gelenler ise Türk olarak nitelendirilmektedirler. Bu İbrani felsefeyi ciddiye almayan pekçok değişik etniki çalışmalarda yapılmış özellikle Cumhuriyet yıllarında Türk Tarih Tezi kapsamında Asurluların ön-Türk grubuna dahil olduğu yönünde kuramlar oluşturulmuştur. Netice itibariyle Ordu kavramını tabiata armağan eden toplulukların ırksal tanımı kesin çizgilerle tarif edilemese de , Ordu’yu geliştiren ve belirli sisteme dayandıran Millet’in Türkler olduğu bilinmektedir. Büyük Hun Hükümdarı Motun ( ya da bilinen adıyla Mete) orduyu; On, Elli, Yüz, Bin olarak nicel kategorize etmiş; Onbaşı, Ellibaşı, Yüzbaşı gibi komutanları birliklerin başına atamıştır. Eşsiz bir disiplin üzerine inşaa ettiği Ordu’nun kuruluş tarihi M.Ö. 209 olarak saptanmıştır. Zaten bu tarih Genelkurmay başkanı Merhum Cemal Tural döneminde de dikkate alınarak, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın kuruluş yılı olarak belirtilen Yeniçeri Ocağının kuruluş tarihi ile değiştirilmiştir. Şu halde bugünkü modernize edilmiş ordu birliklerinin mucidi Orta Asya kökenli Türklerdir. Türk Milleti’nin farklı coğrafyalarda var ettiği devletler ve savaş meydanlarında gösterdiği başarılar hususuda düşünüldüğünde Türklerin, Ordu Millet veyahut Asker Doğarlar metaforuyla tanımlanması oldukça haklı bir önermedir.

Değişen Şartlar ve Ordu

Tabiat kuralı olan bir gerçeğe göre her olayı kendi devrinin koşullarıyla değerlendirmek rasyonel ve bilimsel olandır. Bu sebeple Ordu , Askerlik, Asker Sivil ilişkileri gibi kavramların tekrar ele alınarak mantıki çözümlemeler oluşturmak Ulusal Güvenlik açısından kuvvetli ehemmiyet arz etmektedir. 1000 veyahut 1500 sene evvel modern askeri okulların, askeri müfredatın oluşmadığı, salgın hastalıklar ve kısıtlı tedavi yetersizlikleri sebebiyle insan yaşam sürelerinin kırklı yaşları ancak görebildiği ölüm oranlarının yüksek, nüfus artış oranlarının yeterli olamadığı bu sebeple silah altında daha genç yaşlarda ve büyük oranlarda daha fazla asker tutulabilme zarureti Asker Toplum gerçeğini bir realite olarak karşımıza çıkarabilir. Fakat endüstri devriminden itibaren günümüz Endüstri sonrası toplumsal düzeninde büyük oranda ve bireyleri modernize edilmiş askeri eğitimlere tabi tutamadan Ordu bünyesine dahil etmek Ordu, Toplum ve Güvenlik açısından ne denli kârlı görülebilir? İşte bu tam bir muammağadır..

Zorunlu Askerlik ve Türkiye

Bu yazının yazılış gayesi bir vicdan-i retçilik savı veyahut zorunlu askerliğin azılı muhaliflik bayraktarlığını yapmak değildir. Yunanistan, Almanya, Danimarka, Hollanda gibi Avrupa Ülkeleri ile Rusya, Kore, Çin, İran, Suriye, Brezilya gibi ülkelerde askerlik uygulaması yapılmaktadır. Danimarka ve Almanya gibi vicdan-i ret hakkının bulunduğu ülkelerde ise bireyler askere gitmeyebilirler fakat yasaların öngördüğü belirli sürelerde kamu hizmeti veya sosyal hizmet gibi görevlerde bulunurlar. Yani ne askere giderim, ne kamuda çalışırım şeklinde bir keyfiyet sözkonusu değildir. Fakat; Amerika, Fransa ve İngiltere’de Ordu tamamiyle profesyonel hüviyettedir. Esasen bu modelleri birer örnek olarak belirleyip Türk askeri sistemini bu doğrultuda düzenlemek sağlıklı olmaz. Özellikle Amerika’da Ulusal Ordu dışında profesyonel askeri şirketlerde pekçok insan istihdam edilmektedir. BlackWater buna güzel bir örnek olarak verilebilir. İngiltere ve Fransa, Ordu insan ihtiyacının bir kısmını Ülke vatandaşları olan fakat üçüncü dünya ülkesi olarak nitelendirilen yerlerden temin edebilmektedir. Kısacası bu üç ülkenin sosyal yapısı ile Türkiye çokta benzer görülemez. O halde Türkiye’ye özgü bir model geliştirilmek zorunludur.

Makalemizin girişinde verdiğimiz haberlerin kaynakları ve tarihleri belirtilmiştir. Yalnızca birkaç ay içerisinde garnizonlar dahilinde görevli yükümlü erler mantıksız ve basit gerekçelerle silahla istenmeyen sonuçlara sebebiyet vermektedirler. Askeri mahalde profesyonel asker olarak tanımlanan Subay, Astsubay ve Uzman sınıfı personel ile alakalı benzer bir haberi ya işitmezsiniz veyahut nadir olarak rastgelebilirsiniz. Çünkü onlar belirli kıstaslara göre seçilmiş güvenlik soruşturmaları tam olarak yapılmış mesleklerinin niteliklerine göre davranabilen bireylerdir. Halishane duygulara haiz yiğit Vatan evlatları ise askerliklerini yerine getirirken profesyonel olmadıklarından acemice davranabilirler. O halde çözüm nedir? Türk tipi yönetim, Türk tipi başkanlık, Türk tipi ekonomi gibi önermelerin sunulduğu ülkemizde Türk tipi profesyonel orduya şiddetle ihtitaç vardır. Profesyonel askerliğe karşı durumda bulunan özellikle üst rütbeli askerler yine iyi niyetleriyle bu modelin orudunun kabiliyetini ve savaş meziyetlerini körelteceği anti tezlerini ” Analar oğullarına kına sürerek askere yollar” ”Bu Millet evlatları için askere gitmek düğündür bayramdır” gibi duygusal yoğunluk ihtiva eden fakat mantıki olarak artık pek ehemmiyeti bulunamayan cümlelerle süsleyerek kamuoyuna sunmaktadırlar. Bir kere savundukları aynı zamanda kendilerini zan altında bırakmaktır eğer profesyonel askerlik olumsuz bir uygulamaysa hizmetleri karşılığında maaş alan bir profesyonel olan şahsiyetleri de askerlik meziyetlerini yitirmiştir. Savaş, kitlesel savaş, düşük yoğunluklu harp gibi olaylarda erleri sırf profesyonel olacakları için silah bırakan kişi fakat kendilerini yani profesyonel yönetici askeri personeli çetin birer savaşçı olarak lanse etmek vicdani kanaatle bağdaşamaz. Kaldı ki memeleketimizde her kişi sağlıklı ve Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olmak koşuluyla askere alındığında yazımızın başında verdiğimiz haber gibi garnizon içerisinde bayrak yakan, bölücü türküler çığıran üniformalı ve silahlı askerlerin ne denli Türk askeri sistemiyle bağdaşabileceği sizlerin takdirine bırakılmıştır.

Türk Tipi profesyonel askerlik şu maddeler halinde açıklanabilir:

1) Askerlik üç kısıma ayrılmalıdır. Profesyonel askerler, Askerliğini bedel ödeyerek yerine getirenler, Askerlik görevinden muafiyet talep edip karşılığında sosyal hizmet programlarında maaşsız olarak belirli sürelerde istihdam edilenler.

2) Profesyonel askerlik yani profesyonel er istihdamı hususnda birkaç ay evvel kuvvet komutanlıkları er alım ilanlarını kamuoyu ile paylaşmış fakat beklediği ilgiyi görememişti. Bunun sebebi istihdam edilmek istenilen erlerin sözleşmeli olarak tercih edilmeleridir. Profesyonel erlerin sözleşmeleri 3’er yıldan az olmamak koşuluyla yapılır ve kadroya geçebilme durumları garantileşmiş husus değildir. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak ; 24 yaşındaki bir kişinin 6 yıl süreyle profesyonel er olarak istihdam edildiğini farz edelim. Sözleşme bitiminde 30 yaşında olacak ve sivil hayatta yaşamını idame ettirebilecek mesleği bulunamayacak durumda olacak şahıs, bundan sonra ne yapacaktır? Profesyonel erliğin kadro şartı ile yapılması esas olmalı profesyonel erlerin görev sürelerine göre kıdemleri bulunmalı Uzman ve Astsubay kadrolarına geçiş imkanı tanınmalıdır. Terfinin bireyin motivesini arttıran etken olduğu unutulmamalıdır. Profesyonel erler belirli usullere göre seçilmeli, güvenlik soruşturmaları askeri savcılıklar tarafından gerçekleştirilmeli, verimli rehabilitasyon uygulamalarına tabi tutulmaları gerekmektedir. Profesyonel askerliğin gereği olarak kapatılan Uzman Jandarma okulu ise yeniden açılarak faaliyete başlamalıdır.

3) Askerliğini bedel ödeyerek yerine getirecek olanlarda mutlak asgari lisans diploması ve belirli yaş kriterine haiz olup o dönem için belirlenecek miktardaki tutarı bankalara yatırarark askerliğini yerine getirmiş kabul edilecek olanlardır. Sağlanan gelir sivil istihbarat veya sivil güvenlik bürokrasisini içine almadan yalnızca askeri maksatlara yönelik harcanmalıdır.

4) Son seçenek ise sosyal hizmet programlarında görev yapacak olanlardır. Bu gruptakiler il ve ilçelerde; yaşlı, çocuk, kimsesiz, engelli gruplarına yönelik merkezlerde maaş almadan gönüllü olarak belirli süre görev yapmalıdır. Askerlik Vatan’a hizmet demekse sosyal hizmette Vatan hizmeti olduğundan pekalâ askerlik olarak kabul edilebilir.

Bu seçeneklere ek veya ara bir seçenek olarak belirli şartlara haiz kişilerden belirli süre Asteğmen alımı yapılabilir. Neticede Asteğmenlikte profesyonel bir askerliktir.

Türk tipi profesyonel askerlik ile daha mobilize, ast üst ilişkilerini son derece iyi bilen, verimli bir ordu yaratılmış olunacaktır. Er alımı yapılmayacağı için(profesyonel olmayan), genel kolluk görevlisi Jandarma çok daha profesyonel yapıya kavuşacak, garnizon içi asker ölümleri ortadan kalkacak, ordu modernizasyonu çağın gerekliliklerine göre dizayn edilmiş olacaktır.

Güçlü, tarihi geleneğine yaraşır, kabiliyetini arttırmış ordu müessesesi ancak profesyonel askerlik sistemi ile mümkün olacaktır.

TSK DOSYASI /// YILMAZ ÖZDİL : Asansör paşası


YILMAZ ÖZDİL : Asansör paşası

Noel arefesi…

Lefkoşa.

Kumsal mahallesi.

Numara 2.

Tek katlı, bahçeli ev.

Saat 22 suları.

Hava ayaz.

Boğuk, tok vuruşlar yırtıyor geceyi aniden, trok trok trok…

Kalleş basıyor.

*

Mürüvvet hanım lambaları söndürüyor telaşla…

Hakan kucağında, uyuyor.

Bebe henüz, 10 aylık…

Dalıyor çocukların odasına, öbür koluna Kutsi’yi alıyor, dört yaşında, "kalk Murat" diye sesleniyor bi yandan…

Gözlerini ovuştura ovuştura kalkıyor Murat, güya en büyükleri o ama, altı yaşında…

Eteğinin ucundan tutuyor anasının geceliğini…

Dışardan adeta hüzün abajuru gibi sızan sokak lambasının cılız ışığında, hayalet misali, parmaklarının ucuna basa basa banyoya süzülüp, dördü birden küvete giriyor ve koyun koyuna sarılıyorlar, çıt çıkarmadan, duyulmasın diye nefes bile almadan.

*

Korkunç bekleyiş başlıyor.

*

Bir dakika.

İki dakika.

Üç dakika.

Saniyeler, asırlar gibi uzuyor.

*

Önce şangırtı duyuyorlar.

Pencere.

Kırılıyor.

Sonra ayak sesleri…

Salondalar.

Vahşi haykırışları geliyor.

Ve…

Tekmeyle açılıyor banyo kapısı.

Eokacı üç Rum.

Basıyorlar peşpeşe tetiğe.

Tarıyorlar.

33 el

*

(Bu "kanlı noel" gecesi, merhum gazeteci Ömer Sami Coşar tarafından tek kareyle ölümsüzleştirildi.

Hafızalarımıza mıh gibi çakılan bu fotoğraf, kanlı noelde yaralanan, kasıklarından boğazına kadar alçıya alınan bir mücahidin sargı bezlerinin arasına saklanarak, Türkiye’ye ulaştırıldı.

Bu tek kare fotoğraf, Kıbrıs’ta yaşanan insanlık suçlarını görmezden gelen dünyanın suratına tokat gibi çarptı, Barış Harekatı’na giden sürecin miladı oldu.)

*

Mürüvvet hanımı alnından vurmuşlardı.

Yedi yerinden daha.

Murat’tan üç kurşun çıktı.

Kutsi’den iki.

*

Evin direği, baba, tabip binbaşıydı, o sırada evde değildi.

Son üç günde 103 Türk köyü basılmıştı, yakılmıştı, ağır yaralılar vardı.

Bu yüzden Gönyeli’ye gitmişti, insan kurtarmaya, göreve.

*

Bir babanın başına gelebilecek en büyük felaketi yaşayan bu tabip binbaşı, evlatlarının cenazelerini kendi elleriyle yıkadı.

Minik bedenlerini, santim santim yokladı.

Hakan’da kurşun izi bulamadı.

Çünkü, 10 aylık bebecik…

Vücudunu yavrularına siper etmeye çalışan annesinin altında kalmış, nefessizlikten boğularak can vermişti.

*

Sonra?

Rum taburu kurdular oraya.

Nizamiyesine şunu yazdılar:

"Cesursan, gel al!"

*

Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra bu mübarek memlekete toprak kazandıran tek lider, Karaoğlan…

Türk taburu kurdurdu tam oraya.

Nizamiyesine de şunu yazdırdı:

"Cesurum, geldim aldım!"

*

Ve bugün öğreniyoruz ki…

KKTC’nin kuruluş yıldönümü için resepsiyon vermişler, genelkurmay başkanı hulusi beyin korumaları, komutan binecek diyerek, 93 yaşındaki Rahşan Ecevit’in asansöre binmesini engellemeye çalışmışlar.

Üstelik…

Rahşan Ecevit, özel bölümde KKTC büyükelçisi ve başbakan yardımcısıyla birlikte oturan hulusi beyin masasına davet edilmemiş, başka masaya gönderilmiş.

*

Tabip binbaşının aile fotoğrafına bakarak yazıyorum.

*

Asansör paşası…

15 temmuzdan beri yaşananlarla yerin dibine girdiğin yetmiyor, bin o asansöre hangi seviyeye istersen oraya in.

TSK DOSYASI : “MEHMETÇİK” DÜNYANIN EN VİCDANLI ASKERİDİR /// İŞTE KORE SAVAŞI VE BİR BABA-KIZ HİKAYESİ


Koreli Küçük Kız ile Türk Askerinin Yıllara Yayılan Öyküsünü Okurken Gözleriniz Dolacak!

Kore televizyonu, hazırladığı "Ayla: My Korean Daughter(Ayla: Benim Koreli Kızım)" adlı belgesel ile muazzam bir buluşmaya zemin hazırlamış. Bu dokunaklı öyküyü okurken mendilinizi hazır bulundurun.

Çoğumuz Kore Savaşı hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Oysa bir dönem binlerce askerimiz bir ülkeyi korumak için dünyanın öbür ucuna gitmişlerdi ve yüzlercesi şehit olmuştu. Geride ise göz yaşart…

6.1b7910 Şubat 2016


Süleyman ve Ayla’nın hikayesine ise yeterince değinememiştik. Şimdi onların hüzünlü hikayelerine detaylarıyla bakalım.

1950 yılında Kore’ye gitmiş, 25 yaşında bir Türk genci Süleyman ile onun kanatları altına aldığı küçük bir Koreli kızın öyküsü bu.

1950 yılında Kore'ye gitmiş, 25 yaşında bir Türk genci Süleyman ile onun kanatları altına aldığı küçük bir Koreli kızın öyküsü bu.

Süleyman, savaş alanında gidecek hiçbir yeri olmadığını öğrendiği çocuğu yanına alır.

Süleyman, savaş alanında gidecek hiçbir yeri olmadığını öğrendiği çocuğu yanına alır.

Karla kaplı alanda soğukta büzülmüş bir halde bulur küçük kızı. Kimsesizdir, çünkü anne ve babası Çinliler tarafından öldürülmüştür.

Karla kaplı alanda soğukta büzülmüş bir halde bulur küçük kızı. Kimsesizdir, çünkü anne ve babası Çinliler tarafından öldürülmüştür.

Türk askeri, bu sevimli kıza Ayla ismini verir. Ayla, çok geçmeden alışır Türk askerlerinin bulunduğu ortama.

Türk askeri, bu sevimli kıza Ayla ismini verir. Ayla, çok geçmeden alışır Türk askerlerinin bulunduğu ortama.

Savaş sürerken tam bir buçuk yıl boyunca Ayla’yı yanından ayırmaz ve ona babalık yapar genç Süleyman.

Savaş sürerken tam bir buçuk yıl boyunca Ayla'yı yanından ayırmaz ve ona babalık yapar genç Süleyman.

Ülkeden ayrılma vakti geldiğinde kızı olarak benimsediği Ayla’yı yanında götürmek ister Süleyman, ama şartlar izin vermez.

Ülkeden ayrılma vakti geldiğinde kızı olarak benimsediği Ayla'yı yanında götürmek ister Süleyman, ama şartlar izin vermez.

Ve aradan 60 yıl geçer. O Türk askeri, 85 yaşına geldiğinde, bu küçük kızın nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyor.

Ve aradan 60 yıl geçer. O Türk askeri, 85 yaşına geldiğinde, bu küçük kızın nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyor.

Gözleri doluyor. Onu evladı gibi benimsediğini ve İstanbul’a getirme çabalarının sonuçsuz kaldığını dün gibi hatırlıyor.

Gözleri doluyor. Onu evladı gibi benimsediğini ve İstanbul'a getirme çabalarının sonuçsuz kaldığını dün gibi hatırlıyor.

Türk askerinin üssündeki tek yetim Ayla değildi. Anne ve babasını kaybeden 20 kadar yetim çocuğa da sahip çıkılmıştı.

Türk askerinin üssündeki tek yetim Ayla değildi. Anne ve babasını kaybeden 20 kadar yetim çocuğa da sahip çıkılmıştı.

Ankara Okulu 1979 yılında başka bir okul ile birleştirilmiş. Eski bina yıkılmış ve yerine Ankara Parkı yapılmış.

Ankara Okulu 1979 yılında başka bir okul ile birleştirilmiş. Eski bina yıkılmış ve yerine Ankara Parkı yapılmış.

Bunun üzerine Ankara Okulu’ndan mezun olanlarla tek tek görüşülüyor.

Çocukken öğrendikleri Türkçe marşı hala ezbere söyleyebiliyorlar. Şu an ne anlama geldiğini bilmeseler de. (Marşı dinlemek isteyenler videoya tıklayabilir.)

Ayla’yı tanıyıp tanımadıkları soruluyor. Tanıyanlar olsa da şimdi nerede olduğu hakkında bilgilerinin olmadığını belirtiyorlar.

Ayla’yı bulma umutları tükenirken 1 ay sonra güzel bir haber geliyor.

Ayla'yı bulma umutları tükenirken 1 ay sonra güzel bir haber geliyor. 👊


Ankara Okulu öğrencilerinden olduğunu söyleyen bir adam, Türk askerinin okula getirdiği Ayla’yı hatırlıyordur.
Mezun olduktan sonra ablasıyla iletişimde kalmaya devam ettikleri öğreniliyor.

Ve güzel haber. Bu iletişim sayesinde Ayla bulunuyor. O küçük kız, şimdi 60’larında bir kadın.

Ve güzel haber. ✌️ Bu iletişim sayesinde Ayla bulunuyor. O küçük kız, şimdi 60'larında bir kadın.


Kullandığı isim "Kim Eunja"dır. Bir çocuk yuvasında çalışıyor.

Ankara Okulu’ndan ayrıldıktan sonra iş bulmuş ve evlenmiş.

Ankara Okulu'ndan ayrıldıktan sonra iş bulmuş ve evlenmiş.

Ayla’nın bugün sahip olduğu tek aile bireyleri, oğlu ve torunları.

Ayla'nın bugün sahip olduğu tek aile bireyleri, oğlu ve torunları.

Kocasının ise hayatını kaybettiği öğreniliyor.

Kore televizyonu, Ayla’nın kapısını çalıyor. Ayla, neyle karşılaşacağından habersizdir.

Kore televizyonu, Ayla'nın kapısını çalıyor. Ayla, neyle karşılaşacağından habersizdir.

Ve Süleyman ile olan fotoğrafları gösteriliyor.

Fotoğraflardan hemen tanır. Hatıralar canlanır. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar Ayla. Onca yıl hissettikleri nasıl da ortaya çıkıyor…

Fotoğraflardan hemen tanır. Hatıralar canlanır. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar Ayla. Onca yıl hissettikleri nasıl da ortaya çıkıyor…Fotoğraflardan hemen tanır. Hatıralar canlanır. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar Ayla. Onca yıl hissettikleri nasıl da ortaya çıkıyor…

O da Süleyman’ı bulmaya çalışmış ama bırakın bilgiyi, elinde fotoğraf bile yokmuş.

60 yıl… Koca bir 60 yılın ardından Süleyman Birbiley, Kore hükûmetinin aracılığıyla ülkeye davet edilir.

60 yıl... Koca bir 60 yılın ardından Süleyman Birbiley, Kore hükûmetinin aracılığıyla ülkeye davet edilir.

Beraberinde eşi ve 30 Türk Kore gazisi de vardır.

Gaziler, buluşmadan bir gün önce şehitliği ziyaret ederler.

Gaziler, buluşmadan bir gün önce şehitliği ziyaret ederler.

60 yıl önce evlerine dönemeyen Türk gençleri bugün bu şehitlikte yatıyor. Hayatını kaybeden 741 gençten 462’si burada.

Süleyman Amcamız, en yakın arkadaşlarından birini savaşta kaybetmiş. Buradaki mezarını görünce gözyaşlarını tutamıyor.

Süleyman Amcamız, en yakın arkadaşlarından birini savaşta kaybetmiş. Buradaki mezarını görünce gözyaşlarını tutamıyor.Süleyman Amcamız, en yakın arkadaşlarından birini savaşta kaybetmiş. Buradaki mezarını görünce gözyaşlarını tutamıyor.

Ve arkadaşının mezarına kapanıyor…

Ayla, "Bu babam için. Kendisi yurt dışından geliyor ve ben de babam için bir hediye bakıyorum" diyerek buluşma öncesinde bir takım elbise alıyor.

Ayla, "Bu babam için. Kendisi yurt dışından geliyor ve ben de babam için bir hediye bakıyorum" diyerek buluşma öncesinde bir takım elbise alıyor.

Bu esnada Süleyman Amca da kaldığı otelde, getirdiği hediyeleri hazırlamakla meşguldür.

Bu esnada Süleyman Amca da kaldığı otelde, getirdiği hediyeleri hazırlamakla meşguldür.

Ve büyük gün gelip çatar. İkisinin de heyecanı gözlerinden okunuyordur.

Ve büyük gün gelip çatar. İkisinin de heyecanı gözlerinden okunuyordur.

Ankara Okulu yıkıldıktan sonra yerine yapılan Ankara Parkı’nda, yani 60 yıl önce Süleyman’ın Ayla’yı bırakmak zorunda kaldığı yerde buluşma gerçekleşiyor.

Ankara Okulu yıkıldıktan sonra yerine yapılan Ankara Parkı’nda, yani 60 yıl önce Süleyman’ın Ayla’yı bırakmak zorunda kaldığı yerde buluşma gerçekleşiyor.Ankara Okulu yıkıldıktan sonra yerine yapılan Ankara Parkı’nda, yani 60 yıl önce Süleyman’ın Ayla’yı bırakmak zorunda kaldığı yerde buluşma gerçekleşiyor.

Belki de hayatlarında ilk kez bu kadar gözyaşı döktüler, bu kadar mutlu oldular.

Ayla şimdi 60’ın üzerinde olmasına rağmen, sonunda gurur duyabileceği anne ve babasını buldu.

Ayla şimdi 60'ın üzerinde olmasına rağmen, sonunda gurur duyabileceği anne ve babasını buldu.

Hayattayken bu anı yaşayabildikleri için iki taraf da mutlu.

Süleyman Amca, kendi elleriyle Türk lokumu yediriyor kızı Ayla’ya.

Süleyman Amca, kendi elleriyle Türk lokumu yediriyor kızı Ayla'ya.

Tıpkı 60 yıl önce de yaptığı gibi.

Tıpkı 60 yıl önce de yaptığı gibi.

Sona eren hasretin ardından ayrılık vakti geliyor.

Sona eren hasretin ardından ayrılık vakti geliyor.


Süleyman Amca, kızının aldığı giysiyi giymiştir.

Ayla, annesi olarak gördüğü Demet Hanım’ın yorgun düştüğünü görünce, ona hemen masaj yapmak istiyor.

Ayla, annesi olarak gördüğü Demet Hanım'ın yorgun düştüğünü görünce, ona hemen masaj yapmak istiyor. 😊


Bu veda bu kez uzun süreli olmayacak, bundan emindirler. Anne ve babasını uğurladıktan sonra, Türkiye’ye bir gün gideceklerini söylüyor Ayla.

Sevgi, zamanla ya da uzaklıkla eksilmiyor; bunu bir kez daha anlıyoruz Süleyman ve Ayla ile.

Sevgi, zamanla ya da uzaklıkla eksilmiyor; bunu bir kez daha anlıyoruz Süleyman ve Ayla ile.


Şimdi kaç yaşında olduğunun önemi olmaksızın Ayla onlar için hala 5 yaşındaki o küçük tatlı kız.
Sevgiyle kalın.

LİNK : https://onedio.com/haber/koreli-kucuk-kiz-ile-turk-askerinin-yillara-yayilan-oykusunu-okurken-gozleriniz-dolacak–739051?utm_source=onediocom&utm_campaign=facebook_page&utm_medium=facebook

TSK DOSYASI /// Süleyman Çelik : TÜRK SUBAYININ ŞEREFİ !..


Müyesser Yıldız’ın, Oda TV’de yazdığı, asker hastanelerinin Sağlık Bakanlığı’na bağlanması, garnizon komutanlarının protokolden çıkarılması ve 29 Ekim’de resmi törene katılan general ve subayların Anıtkabir’e girişinde üzerlerinin aranması karşısında sesinin çıkarmayan Genelkurmay Başkanı’nı eleştiren yazısını yönlendirmiştim.

Bu yazı üzerine İsa Kartal arkadaşım, Türk subayının saygınlığının nereden nereye geldiğini gösteren aşağıdaki notu gönderdi. Kendisine teşekkür ediyorum.

Bir tarihte, İstanbul’da bir belediye otobüsünde bir bayanın cüzdanı çalınır. Bayan farkına varınca otobüs sürücüsüne haber verir. Sürücü kapıları kilitler ve otobüsü polis karakolunu çeker. Polisler herkesi aramaya başlarlar. Otobüste bir de albay vardır. Sıra ona gelir. Polis albayı aramak istemez, onun hırsızlık yapacağına düşünmez. Albay itiraz eder, “ben ayrıcalık istemem, beni de arayacaksınız” der. Polis “peki öyleyse” der ve tam aramaya başlayacağı sırada, otobüsün arka sıralarından vatandaşın biri itiraz eder, “hayır onu aramayın, cüzdanı ben çaldım. Olay bu hale gelince albayın aranmayacağını düşünerek cüzdanı onun paltosunun cebine attım. Ben hırsızım ama Türk subayına hırsızlığı yakıştıracak kadar alçak değilim” der.

* * *

Milletvekillerinden oluşan bir heyetle, 27 Temmuz 1920’da Ankara’dan Batı Cephesine hareket eden Mustafa Kemal Paşa 31 Temmuz 1920 günü, Afyonkarahisar Kolordu Komutanlığında subaylara hitaben aşağıdaki konuşmayı yapmıştır. Müyesser Yıldız’ın yazısında söz ettiği konuşma budur.

“Düşmanlarımızı yenmek, insanca ve bağımsız yaşamak için kuvvet lazımdır. Kuvvet ordudur. Ordu ise arkadaşlar ancak subaylar sayesinde vücut bulur. “Ordunun ruhu subaylardır” sözü çok bilinen, gerçek bir askerlik felsefesidir.

Milletimizi yok etmek isteyen düşmanlarımız herkesten önce subayları öldürür. Onları aşağılar ve tahkir ederler. Ne yazık ki işgalciler buna da teşebbüs ettiler. Ancak yaşamında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan hayatta iken düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: şerefini korumak! Oysa düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi ayaklar altına almaktır.” (Anadolu’da Yenigün gazetesi, 10 Ağustos 1920)

* * *

Dün 10 Kasım için Anıtkabir’e gelen subaylar gene arandı.

Bu arada dün Anıtkabir’de, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın katılımıyla "Ata’nın huzurunda ordu millet el ele" temalı etkinlik yapılacaktı.

Son anda Genelkurmay’dan yapılan açıklamada "Anıtkabir Komutanlığında 10 Kasım 2016 tarihinde saat 15.00’te yapılması planlanan ‘Ata’nın Huzurunda Ordu Millet El Ele’ temalı faaliyet iptal edilmiştir" denildi.

Genelkurmayca hazırlatılan dev afişlerle duyuruları yapılan bu etkinlik neden iptal edildi?

TSK, milletin en çok güvendiği kurumdu. Öyle de olması gerekir. Çünkü ordusuna güvenemeyen bir millet geleceğine güvenemez.

Son yıllarda azalmış olan bu güven bundan sonra sıfırlanmaz mı?

Millet, “Genelkurmay Başkanlığı verdiği sözü bile tutamıyor” demez mi?

Askeri güvenilmez, hatta sözünde durmaz durumuna düşüren kim?

Türk subayının şerefini kimler ayaklar altına alıyor?

TSK DOSYASI : Belge sızıntısının üstünü kapattılar !


Askeri lise sınav sorularının 1984’ten itibaren çalındığını vurgulayan emekli Albay Önsel, Genelkurmay’dan bilgi sızıntısı yapıldığının tespit edildiğini ancak kapatıldığını ileri sürdü…

TBMM 15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nda konuşan emekli Jandarma Kurmay Albay Mustafa Önsel, Genelkurmay’dan belge sızıntısı olduğunu tespit ettiklerini, ancak konunun kapatıldığını öne sürdü. 2008’de Teknik İstihbarat Daire Başkanlığı da yapan emekli Albay Önsel, komisyonda özetle şu mesajları verdi:

ÖZEL SİVİL SINIF: Harp okulunda da 1982’de özel bir sınıf ihdas edilmiştir. Tamamen sivil kaynaklı öğrencilerden oluşuyor bu kısım. Mezuniyetleri 1985’te olmuştur bunların, yani 1985’te teğmen çıkmışlardır. Sivil dedim, sizin için çok önem arz etmeyebilir bu söylediğim ama bilen için bu çok önemlidir, böyle bir şey olmaz bizde. Harp okulu, bir askerî lise kaynaklı, bir de sivil lise kaynaklı oluyor ve bütün kısımlar karma olur, bütün kısımlar karmadır.

11’İ GENERAL ÇIKTI: 1985’te, dediğim gibi, mezun oluyorlar, teğmen çıkıyorlar. Şimdi, bu kısmın başka rastlantısal özelliği ne? Bu kısmın yarısı general oluyor, 11 kişi general. Şu anda tespit ettiğim tabii, belki 13 kişidir ama 11 tanesi general. Peki, olabilir, bu da rastlantı olabilir diyebiliriz. Bu 11’in 11’i de 15 Temmuz gecesi darbenin içerisinde.

SORULARI ÇALIP VERDİLER: 1985’te askerî liseye sızmaya başlıyorlar, sızma. 1986’da kütle hâlinde bu çok dilleniyor. 1986’da bütün askerî liselerde yani Işıklar, Maltepe ve Kuleli Askerî Lisesinde öğrencilerin atıyorum, 400 kişi alınıyorsa Kuleli Askerî Lisesi’ne, rakamlarda şaşırma olabilir, 400-450, yarıya yakını Türkçe sorularını tam yapıyor. Tabii, merkezî sistemden soru sistemi, merkezden almışlar. Belli ki kendi bildikleri öğrencilere vermişler.

1994 DEVRESİ DARBECİ: 1986 dedim değil mi? Bunlar ne zaman bitiriyor askerî liseyi? 1990’da. Harp okuluna gidenler ne zaman bitiriyor? 1994’te. 1994 devresi, TSK tarihinde, en fazla kurmay subayın çıktığı devre. 130-135 kişi kurmay olmuş. Kazananlar kim? Bakıyorsunuz genel itibarıyla Türkçe sorularını zamanında tam yapanlar.

GENELKURMAY’DAN SIZINTI: Bu arada bizim istihbarat birimleri bir kurmay albayın Genelkurmay’dan bilgi sızdırdığını, belge sızdırdığını tespit ettik, somut. Bu çok üst seviyede paylaşıldı, istihbarat başkanı, işte ikinci başkan, genel komutan, Genelkurmay’da da İkinci Başkan ve İstihbarat Başkanı seviyesinde İsmail Hakkı Pekin, İstihbarat Başkanı da karşı tarafta. Neyse sonuç ne oldu? Ne oluyor biliyor musunuz? Sadece istifa ettiriliyor adam. Bir arama, neyi sızdırdı, ne yapıldı, böyle bir araştırma söz konusu olmadığı gibi bu olaydan bir hafta sonra o belge ve bilgi sızdıran kurmay albay…

‘Bilgisayar tamir edilirken bulundu’

“Birisi Levent’te bir bilgisayarcıya gider tamir için fakat bir parça filan lazım olur, ‘bir saat sonra’ der, canı sıkılır adamın ama gider. Sonra, merak eder bilgisayar tamircisi, bir tane şifreli dosya, bir tanesini kırabilir yalnız, merak ettiği için. Bir açar, İstanbul’da askerî lisesi subaylarının faaliyetleri. Hemen kapatır, kopyalar onu, bir CD’ye alır, tamir eder, verir, onu da getirir, Selçuk Çakmaklı’ya verir. Bakın, çok ilginçtir ‘karargâh evleri’ olayı buradan çıkmadır zaten. Esasında, ışık evleri bu şekilde, açık bir şekilde deşifre olur. Bu CD’yi alırlar, derhal komutana, komutan Genelkurmay Başkanı’na, Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’tır, o da verir, ‘bununla ilgili rapor hazırlayın’ der, rapor hazırlanır. Sonra ne olur? Sonra, Selçuk Çakmaklı ve Cengiz Köylü başka yerlere tayin edilir.

TSK DOSYASI /// MUSTAFA ÖNSEL : Sen de mi Işık Paşa ??


Işık Koşaner, 27’nci Genelkurmay Başkanı. Çok kritik bir dönemde (2010-2011) bu göreve gelmiş. O zamanlar biz kumpasa uğrayanların şansı olarak değerlendirdiğimiz bir komutan. Dürüst, askerlik onuru taşıyan bir adam. Ama…

Işık Paşa’nın Darbeleri Araştırma Komisyonunda verdiği ifadeyi okuyunca… Bazı konularda “Sen de mi be komutanım” demek durumunda kaldım. Siz, bazı konularda gerçekten gerçekliğinizi yitirmiş, yanınızdakilerin etkisine çok girmişsiniz, etrafınız çoğunlukla FETÖ’cü subay görünümlü alçaklarla çevrildiği için de çoğu şeyi görmemişsiniz desem elbette saygı sınırlarını zorlamış olurum. Bunları, gönlümdeki saygısını kaybetmemiş eski bir komutanıma atfen söyleyemem. Ama bu, bildiğim bazı gerçekleri de yutkunarak geçiştireceğim anlamına gelmemeli.

Bu çerçevede saygıda asla kusur etmeyeceğim biri olan eski Genelkurmay Başkanı (E) Orgeneral Işık Koşaner’e seslenmek istiyorum.

DERİN ÇELİŞKİYİ DE VURGULAMADAN GEÇERSEM GELECEK NESİLLERE İHANET ETMİŞ OLURUM

Sayın komutanım, öncelikle sizi yakın zaman Genelkurmay Başkanlarının hepsinden farklı bir yere koyduğumu belirtmek istiyorum. Ama…

Komisyonda söylediklerinizden hareketle, bu zamana kadar içimizde olan, asla dışarıya vurmadığımız bazı şeyleri size en kısasından ifade etmeye çalışayım. Bunun yanı sıra Komisyonda konumunuz itibarıyla kamuoyunu yanılgıya sevk edecek bazı konularla ilgili doğru bilgiye dayanmayan açıklamalarınıza cevap verme zarureti nedeniyle bu metni kaleme aldım.

Bu bağlamda, öncelikle isimli davalarla ilgili söylediklerinize değinelim. Ne diyorsunuz? “Büyük bir general, subay, astsubay kitlesi yok yere hapisteydi. Savcı ve hâkimlerin tutumları aleni olarak hukuka aykırıydı. Rastgele toplu tutuklamalarla Silahlı Kuvvetlere mesaj veriliyordu. Amaç, kamuoyunda nezdinde TSK’yı aşağılamak ve kadrolarımızı boşaltarak, kendi kadrolarına yer açmaktı. Biz asker olarak emir verdiğimizde askerimiz koşarak ölüme gidiyor. Biz onun hakkını ölümüne korumak zorundayız. YAŞ kararlarında bunların hepsini (İsimli davalardan yargılananlar) bana attıracaklardı. Bunu yaptığım zaman suça ortak olacaktım.”

Bakın sayın komutanım; sizi, elbette o karanlık dönemde görevini zerrece yerine getirmeyen, Genelkurmay Başkanlığı gibi bir makamı sadece işgal edenlerle kıyaslamayacağım. Ama sözlerinizdeki derin çelişkiyi de vurgulamadan geçersem gelecek nesillere ihanet etmiş olurum. Kendime olan saygıyı kaybederim.

ÖMER HALİSDEMİR BUNUN EN GÜZEL ÖRNEĞİNİ VERMİŞTİR

Ast, komutanın emriyle ölüme gider. Askerliğin gereği budur. 15 Temmuz günü -mekânı cennet olsun- Ömer Halisdemir bunun en güzel örneğini vermiştir. Komutan astın hem babasıdır, hem amiridir, hem silah arkadaşıdır. Silah arkadaşları, birbirlerinin bırakın dirisini, ölüsünü bile düşmana bırakamaz. Hakkını da hukukunu da elbette ölümüne korumak zorundadır. Zaten siz de bunu ifade etmişsiniz.

Peki, o gün için komutanlık makamını işgal eden diğer yüreksizlere göre çok daha onurlu bir şekilde istifa etseniz de, bu çok doğru ve komutanlığın gereği bir davranış mıydı sayın komutanım?

Bu şekilde bizim hakkımızı ölümüne korumuş mu oldunuz? Cevabın hayır olduğunu biliyorsunuz. Siz, sadece bizim hakkımızın yenmesine ortak olmadınız. Kendi ifadenizdir, itiraz edemezsiniz…

Yani bizi öldürecek düşmanla birlikte hareket etmediniz. Vicdanınız bu biçimiyle rahat. Ama askerliğin temel prensipleri açısından da vicdanınızı yokladınız mı? Bu anlamda vicdanız ne diyor size sayın komutanım? Yani bizi düşmanın eline bırakıp gittiniz 2011 yılında. Ondan sonra ne bir nefes ne de bir ses verdiniz…

BİR FATİHA OKUYAYDINIZ BARİ BE KOMUTANIM

Balyoz’da 2012 yılında hüküm verdi düşman, 2013’te betona gömdü. Diğer isimli davalarda da benzer şeyler oldu. Bir Fatiha okuyaydınız bari be komutanım.

Ne diyeyim, biz öldük, siz ortak olmadınız, biliyorum çok üzülmüşsünüzdür de. Bir de beddua etmişsinizdir kumpasçılara, ona da yürekten inanıyorum…

Ama bunları yetmiş beş yaşındaki anam da yaptı be sayın komutanım. Sizin, anamdan farklı olarak yapmanız gereken şeyler olması gerekir herhalde değil mi?

Sizin geçmişte iyi bir asker olduğunuzu biliyorum ama…

Siz bu davranışınızı bir daha sorgulayın, ne kadar büyük bir yanlış yaptığınızı göreceksiniz. İnanıyorum görmüşsünüzdür de…

***

Bunları yazarken cezaevinde birlikte kaldığım ve İstanbul Casusluk Davasından yargılanan genç denizci subay/astsubaylar geldi aklıma.

Ne kadar üzülmüşlerdi onların davasıyla ilgili “Yine mi bu denizciler? Nedir kardeşim bu adamlardan çektiğimiz yahu” söyleminiz nedeniyle. Nasıl okuyamamıştınız bir kısım isimli davayı. Belli ki yanınızdakiler sizi yanlış yönlendirmişti.

Sahi, o zamanki etrafınızda bulunan kurmay kadrosuna baktınız mı hiç? Kaçı FETÖ kalkışması kapsamında cezaevinde şimdi? Bunu neden soruyorum biliyor musunuz? Anlatayım…

ESAS SORUN BURADA

Meclisteki Darbeleri Araştırma Komisyonunda verdiğiniz ifade sırasında özellikle bir konuda söyledikleriniz öylesine yüreğime dokundu ki. Hani komisyon üyelerinden biri Harbiye’de 2008-2014 yıllarında oluşturulan “şok mangalarını” sormuş, sonra da mobing yapıldığı iddialarına temas etmiş, çok naif bir örnekle de, “Harbiyelilerin sıcak asfaltta süründürülmelerinden” bahsetmiş ya.

Siz de buna karşılık en soğuğundan bir cevapla, “Onlara soğuk asfalt mı bulacaktık” demişsiniz, arkasından da “Şok mangalarının bütün askeri birliklerde olduğundan, bunun kışlanın güvenliği için oluşturulduğundan” bahsetmişsiniz ya. Yapmayın komutanım! Bu kadar mı uzaksınız sözü edilen konuya. Şimdi bari Ağacın Kurdu’nu okuyaydınız desem gerçekten saygısızlık gibi olacak ama…

Sayın komutanım, bahse konu şok mangasının, sizin ifade ettiğiniz mangayla bir ilgisi yok. O isimlendirme, tamamen bu işkence grubuna alınan çocukların kendi yakıştırmaları. Artık söylene söylene oturmuş bir ifade.

Hani demişsiniz ya “soğuk asfalt mı bulacaktık. Çamurda da dikende de sürüneceğiz” diye. İtirazım yok, elbette öyle olmalı. Ama bakın sayın komutanım, sıcak asfaltta, çamurda, dikenli alanda, özellikle domuz pisliklerinin bulunduğu alanda sürünmek, sabaha kadar eğitim yapmak, hatta aç ve uykusuz bırakılmak, su dahi içirilmemek, saatlerce “yat kalk, sürün” yapmak, sabaha kadar çam ağacının yapraklarını toplamak, hakaret işitmek, aşağılanmak insani olmasa da, herkese, yani bütün Harbiyelilere uygulansa, eleştirilse de, kabul edilebilir bulunmasa da, kendi içinde tutarlılık taşır.

Burada söz konusu olan bir bölükten sadece bir grup öğrenci ayrılıyor, bunlara eğitim adı altında işkence yapılıyor. Yani onlara yapılanlar diğer arkadaşlarına uygulanmıyor sayın komutanım. Esas sorun burada. Ve bu uygulamaya uğrayanların çok büyük kısmı askeri lise kaynaklı, çoğunlukla asker çocukları, dahası genelde derslerinde başarılı ve disiplinli öğrenciler. Bunlarla ilgili pek çok somut veriyi Ağacın Kurdu isimli kitabımda belirttim.

Ne demişsiniz, “Konuyu tek tek incelettim. Burada öğrencilerin ayrılma sebepleri başka. Kendi arzularıyla ayrılamıyorlar, bu yola giriyorlar.” Yapmayın komutanım! Bakın, bu konuyu o zaman kime incelettiyseniz onu sorgulayın. Yukarıda, onun için etrafınızdaki kurmay kadrosuna baktınız mı diye sordum.

Bu söylem, kendilerinden olmayan -özellikle başarılı çocukları- sistem dışına itmek için işkence yapan FETÖ’cülerin argümanıdır. Bu işkenceler yüzünden sakat kalan hatta ölen çocuklar var komutanım. Bu konuyla ilgili olarak o kadar çok kanıtlı şey ortaya çıktı ki. Konuyla ilgili sivil savcılıklarda yüzlerce ifade ve belge var. Konu davaya dönüştüğünde neler olduğunu hukuki açıdan da göreceksiniz. Böylesi bir şeyi nasıl sahiplenirsiniz?

Bu yaklaşımınız inanın konuyu çok iyi bilen beni, işkence gören o çocukları ve de ailelerini hatta konuyu bilen kamuoyunu derinden yaralamıştır.

Hani bizim için demişsiniz ya “YAŞ kararlarıyla hepsini atacaklardı, bu suça ortak olacaktım. Onun için istifa ettim.” Burada tam da böyle bir şey var sayın komutanım. Böylesi bir ifade, FETÖ’cü alçakların işkencelerine bilmeden de olsa destek anlamı taşır. Göreceksiniz konuyla ilgili yapılacak kovuşturmada FETÖ’cüler böyle bir şey yapmadıklarına, sizin sözlerinizi delil olarak gösterecekler.

Bu tür bir söylemle, dün olmadığınız zulme ortaklık, kusura bakmayın ama bu konuda gerçekleşmiştir.

HALA ŞAŞKINLIK İÇİNDEYİM

Artık bugün “Bunu bilmiyordum” diyecek durumunuz yok sayın komutanım. Bunu da, olmaması lazım ama dün “yanıltıldığınızı” düşünerek ifade ediyorum. Elbette sözü edilen konunun, dün de, komutanlık sorumluluğunun gereği doğrusunu bilecek ve gerekli tedbirleri alacaktınız. O olmamış. Ya bugün? Ayyuka çıkan böylesi bir konudaki yaklaşımınız inanılası bir şey değil!

Hala şaşkınlık içindeyim. Sizin gibi onurlu bir insan, bir komutan böyle doğru olmayan şeyleri nasıl söyler?

Komutanım, bir şey daha ifade etmeme müsaade buyrun. Yanlış anlamayın ama acaba emekli olduktan sonra gündemden mi koptunuz? Neden bunu sordum? Artık çok aleni olan yukarıdaki konuyla ilgili yaklaşımınızın yanı sıra, 15 Temmuz’la ilgili “Cumhurbaşkanının açıklamasından sonra bunun bir FETÖ darbesi olduğunu anladım” demişsiniz ya onun için. Bu söyleminizi de hayretle karşılamadım desem yalan olur.

İsimli davalardan yargılanan bizler, daha savaş uçaklarının şehirlerin üzerindeki alçak uçuşunu görür görmez, köprüyü kesen askerlerin varlığından haberdar olur olmaz bunun bir FETÖ’cü kalkışma olduğunu anlayıp karşı harekete geçerken, sizin bunu görmemenizi gerçekten anlamakta zorlandığımı ifade etmeyi bir zorunluluk sayıyorum. Demek bunların sistemi ele geçirdiğinden haberiniz olmamış. Ne diyeyim ben şimdi…

İnanın bu satırları üzülerek yazıyorum… Bunları, en azından Işık Koşaner gibi bir komutandan duymak istemezdim, istemezdik. Saygılarımla…

Mustafa Önsel

Odatv.com

TSK DOSYASI : ŞEHİT ASKERİMİZ Jandarma Er Erkan Özdemir’İN TRAJİ K HİKAYESİ /// CENNETİ MEKAN OLSUN


Hakkâri’nin Şemdinli İlçesi’nde, 9 Ekim’de PKK’lı teröristlerce bomba yüklü araçla düzenlenen terör saldırısında şehit düşen Jandarma Er Erkan Özdemir’i (20) hatırlatmak için, “Üniforması üzerine bol gelen minyon asker” demek yeterli.

Düzce’nin Yığılca İlçesi Aydınyaya Köyü’ndeki evinde oğlunu gözyaşları içinde habertürk’ten Ümran Avcı’ya anlatan anne Havvagül Özdemir, “Çok minyondu benim oğlum. Gören ‘Bundan asker mi olur?’ diyordu.
Üniforması bile boldu üstüne. O fotoğrafı yemin töreninden sonra evci izniyle gittiği Kocaeli’nde halasının evinde çektirmişti. Sonradan terziye verdik de daralttık” dedi.

‘AKLIMA DÜŞTÜNÜZ MERAK ETTİM ANNE’

Acı haberi, Milli eğitim’de hizmetli olarak çalışan baba Şenol Özdemir’in tayininin çıktığı MarmaraAdası’nda aldıklarını söyleyen Havvagül Özdemir, “Günde 10 defa arardı Erkan’ım. Bir gece önce, gece yarısı saat 01.00’de aradı.
Vakitsiz çalınca çok korktum. Yüreğim ağzımda telefonu elime aldığımda baktım Erkan arıyor. ‘Hayırdır bu saatte?’ dedim. ‘Hiç’, dedi, ‘Aklıma düştünüz, merak ettim aradım’ dedikten sonra kapadı. Daha çok Sabahları 8 gibi arardı” diye konuştu.

‘ERKAN’IMI ARADIM AMA KİMSE AÇAMADI’

Oğlunun şehit haberini nasıl aldığını ise anne Özdemir şöyle anlattı: “Sabah uyuyakalmışım. Bir uyandım saat 10.30. Telefonumda Erkan’ın cevapsız çağrısı yok. Nasıl korktum. Aradım, çalıyor ama açan yok. Onlarca kez aradım. O korkuyla pencereden bakıyordum. Bir ambulans ile polis aracının evin önüne yanaştığını gördüm. Bize gelmesinler diye evin anahtarını kaptığım gibi üst komşuya kaçtım. Kapılarını çaldım çaldım, kimse yoktu. Sonra mecburen aşağı indim. İnmez olaydım…”

‘OĞLUM HİÇ YAŞAYAMADAN GİTTİ’

Erkan’ın Güneydoğu’da görev yaptığı için ayda yaklaşık 400 lira maaş aldığını söyleyen anne Özdemir, “Son iki aydır maaşını çekmiyor, biriktiriyordu. ‘Tezkeremi alınca o parayla gezip tozacağım’ diyordu. Savaştepe’deyken lise bittikten sonra bir yıl oto yıkamada çalıştı. Hiç yaşayamadan, tek bir hayalini bile gerçekleştiremeden gitti çocuğum” diye gözyaşı döktü.

Elinde cep telefonu oğlunun fotoğraflarına teker teker bakan Havvagül Özdemir, şöyle devam etti: “Perşembe günü Hakkâri’den birliğinden aradılar. Erkan’ımın eşyalarını kargoya vereceklermiş. Sanki Erkan’ım gelecek gibi heyecanla bekliyorum.
Yavrum üşüyordu. ‘Buralar soğuk anne’ diyordu. Üşümesin diye çamaşırlar alıp gönderdim, daha eline bile geçmemişti yeni çamaşırları. Bir de benim çocuğum makarnayı çok severdi. O gidince ben de ağzıma makarna süremez oldum. Yiyemem, geçmez ki boğazımdan…”

‘KAVGA BİLMEZDİ’

Baba Şenol Özdemir ise şunları söyledi: “Erkan Balıkesir’de doğdu. Bulunduğumuz Savaştepe’de iki okul vardı. Biri imam hatip, diğeri öğretmen lisesi. Puanı öğretmen okuluna yetmeyince imam hatip lisesine kaydoldu. Nasıl duygusal, nasıl kibar bir çocuktu anlatamam. Oğlumu, ‘Sana vursalar bile sen kimseye tek bir fiske atmayacaksın’ tembihleriyle büyüttüm. Tek bir arkadaşıyla kavga etmişliği yoktu. Nasıl kıyarlar böyle bir cana?” Ailesine olan düşkünlüğü nedeniyle Erkan’ın annesine gönderdiği mesajlarda, merak etmesinler diye neredeyse attığı her adımı haber verdiği görüldü.

Telefonunun kapalı olacağından bile anne babasını haberdar eden şehit Erkan Özdemir’in annesine attığı son mesajları ise şunlardı:

“Annem biz çıktık yola gidiyoruz haberiniz olsun”, “Ben telefonu şarja takıyorum kapalı olacak haberiniz olsun”, “Ben yol aramasındayım merak etmeyin teli açamazsam…”

TSK DOSYASI /// TSK’ya müthiş öneri : F-16’ları biz uçururuz


TSK’ya müthiş öneri: F-16’ları biz uçururuz

TSK bünyesindeki hava üslerinde yer hizmetlerinde görev yapan 36 asker, "Muharip (savaşçı) pilot olmak istiyoruz" diyerek başvuru yaptı.

Darbe girişimi sonrasında en büyük personel açığı Türk Hava Kuvvetleri’nde doğdu. Envanterindeki 290 savaş, 83 nakliye, 65 keşif ve 7 yakıt ikmali uçağı ile Akdeniz havzasının en büyük filolarından birine sahip Hava Kuvvetleri’nden yapılan ihraçlarla muharip pilot sayısı sınırın altına düştü.

UZUN YILLAR ALIYOR

Dünya ortalaması savaş uçağı başına 2 pilotken, Türkiye’de bu oranın 0.8 pilota kadar düşmesi ülke güvenliğini tehdit ediyor.

300’ün üzerinde pilotun ihraç edilmesiyle doğan savaş uçağı pilotu açığını kapatmak için Türk Hava Kuvvetleri, kamu ve özel üniversite mezunlarının pilotluk başvurularına 671 sayılı KHK ile izin verdi. Özellikle Fırat Kalkanı, PKK ve DAEŞ mücadelesi ile Musul operasyonu gibi harekatlarda havadan destek verebilecek savaş uçağı pilotlarının yetişmesi uzun yıllar alıyor.

Bu gelişmeler üzerine Kara, Hava, Jandarma ve Deniz Kuvvetleri komutanlıklarında çalışan pilot lisansına sahip askerler harekete geçti. Askeri eğitim aldıktan sonra çeşitli rütbelerde muvazzaf olarak çalışan 36 asker, uluslararası geçerliliği olan pilot lisansına sahip olduklarını ve savaş pilotu olabileceklerini belirten dilekçelerini birliklerine verdi. Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda 11, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda 7, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda 7 ve Jandarma Komutanlığı’nda 11 subay ve astsubay, muharip (savaşçı) pilot olmak üzere gönüllü oldu.

UÇAK GARAJINA DÖNDÜ

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) Türk Silahlı Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde PPL ve ATPL gibi uluslararası geçerliliği olan lisansa sahip 300’ün üzerinde asker olduğunu belirten bir dilekçe hazırlayarak, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Milli Savunma Bakanlığı’na gönderdi. Dilekçede, söz konusu muvazzaf ve emekli 300 askerin eğitim aldıktan sonra muharip pilot olarak uçabilecekleri belirtildi. TEMAD Genel Başkanı AHMET KESER, "Hava Kuvvetleri uçak garajına döndü. Avrupa’da pilotluk eğitimini tamamlayan bu askerler özel havayolu yerine orduda kalmayı istiyorsa sadece Vatan sevgisindendir" diye konuştu.

TSK DOSYASI : JANDARMA NASIL VE NEDEN TASFİYE EDİLDİ ?


JANDARMA NASIL VE NEDEN TASFİYE EDİLDİ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2016/10/jandarma-nasil-ve-neden-tasfiye-edildi.html?m=1

Fransız kaynaklarında ‘Silahlı Adamlar’ manasına gelen ‘Gendermarie’ XIV. Louis zamanında Fransız kralının muhafız kıtası olarak kullanılmaktaydı. Krala bağlı olup sarayı korumakla görevli olan jandarmanın Avrupa’da ilk doğduğu ülke Fransa’dır. Zamanla Fransa’da genel asayişi sağlayabilmek için daimi ve paralı askeri birimin kullanılması gerektiğinden jandarma ve benzeri teşkilatlar; Fransa geneli ile Avrupa kıtasında kullanılmaya başlanmıştır. Türk güvenlik sistemi incelendiğinde ise askeri statülü kolluğun binlerce yıllar evveline uzandığı görülmekle beraber Subaşı olarak tabir edilen ve asayişi sağlamakla görevli askerler göze çarpmaktadır. Geleneği Türk İslam medeniyeti evveline dayanan askeri statülü kolluk jandarma adıyla Osmanlı Devleti zamanında özellikle cihan harbinde firarlarla mücadele etmede kullanılan asli unsur olmuş ve kurumsal yapısı tanımlanmıştır. Bu devirde Umum Jandarma Komutanlığı olarak adlandırılan birim askeri talim ve terbiye bakımından Harbiye Nezaretine diğer görevleri dolayısıyla Dahiliye Nezaretine tabiydi. Cumhuriyet döneminde ise yeni kabul edilen jandarma kanunuyla Binbaşı ve yukarı rütbeliler İçişleri Bakanı’nın önerisi üzerine Cumhurbaşkanı’nın onayı ile atanmaktaydı. 1937 yılındaki jandarma kanunundaki ilave ile de, jandarma subaylarının geçici olarak valiliğe, kaymakamlığa ve nahiye müdürlüğüne vekaleten atanmalarına imkan sağlanmıştı. 1961’de jandarma bölge komutanlıklarının kurulmasından sonra jandarma komutanı 1982 Anayasası ile Milli Güvenlik Kuruluna dahil edilmişti. 1980’lerin ortalarından itibaren düşük yoğunluklu harp hususunda adeta uzmanlaşan jandarma, terörle mücadelenin bel kemiğini oluşturdu. Bu önemli askeri birim uzun yıllar öncesinden itibaren sistemli olarak yıpratılma ve sindirme fiiliyatlarına tabi tutuldu. Çünkü Jandarma’nın tasfiyesi Türk güvenlik bürokrasisinde telafi edilemeyecek bir yara açacak bu durum ise Türkiye’nin zayıflatılmasına olanak verecekti.

ADIM ADIM JANDARMA’NIN TASFİYESİ

Jandarma’yı etkisizleştirme ve tasfiye operasyonları 1990’lardan itibaren başlamıştı. Çünkü Jandarma askeri statüsü olmasına rağmen genel kolluk hüviyetinde bir birimdi envanteri ise Nato’ya kayıtlı değildi. Ayrıca gerilla savaşında uzmanlaşan Jandarma ülkesel meselelere milli güvenlik temelli çözüm üretme noktasında etkin olmaya başlamıştı. Bunu izah edecek en ideal örnek Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in dönemin siyasi komutasıyla uyumlu ve kürt sorunu ile alakalı milli bir proje geliştirilmesiyle ilgili stratejisiydi. Bitlis, Çekiç Güç’ün terör örgütü pkk’ya yardım ettiğini raporlamakla kalmadı kürt meselesinin iç kulvarda çözümü için gayret etti ve o dönemki Barzani ekolünü tasfiyeyi düşündü. Fakat çok geçmeden Jandarma nezdinde Bitlis, suikast olduğu bugün neredeyse yüzde yüz ispatlanan bir uçak arızasında hayatını kaybetti. Zaten bir müddet sonra kürt meselesei ile ilgili planda uygulanamadı. Jandarma özerk operasyonlarla adından Beyaz Enerji vakasında da gösterdi. Buna göre yolsuzluk yapıldığını belirleyen Jandarma hiçbir baskıya boyun eğmeden operasyonlarını genişletti. Bu durum dönemin siyasilerinin canını sıktı ve siyasiler " Operasyonu Jandarma yapıyor bilgimiz yok" cümleleriyle şikayetlerini kamuoyu nezdinde paylaşmaya başladılar. Büyük telkin ve görüşmelerden sonra operasyonlar ancak durdurulabildi fakat Jandarma bazı mercilere göre haddini aşmaya başlamıştı. O tarihlere paralel Ab ilerleme raporlarında Jandarma Türk hükümetine şikayet edilmekte bir takım yasal düzenlemeler talep edilmekteydi. İlerleyen yıllarda özellikle büyük şehirlerde Jandarma yetkilerini Polise devretmeye ve Jandarma sorumluluk alanları daraltılmaya başlandı. 2006 Şemdinli Umut Kitabevi bombalanması vakasıyla alakalı olayı inceleyen savcı iddianamesinde Jandarma Orgeneral Fevzi Türkeri’yi hedef gösterildi.

Jandarma’nın yıpratılma süreci yeniden başlatılmış oluyordu. Yıllar sonra yüksek yargı mercilerince uydurma bulgularla delillendirildiği ve geçersiz olduğu belirtilen askeri davalar sürecinde iddianamelerde Jandarma Orgeneral Şener Eruygur Jandarma teşkilatını polise alternatif kullanmakla ve darbecilikle itham edildi. Oysa Jandarma zaten genel kolluktu ve sorumluluk sahasında elbette polisin yetkilerine haizdi. Askeri davalarda "Kıskaç" isimli gizli tanığın ifadeleriyle varlığı meçhul Jitem adlı yapının kurucuları olarak Jandarma Orgeneral Teoman Koman ve Jandarma Orgeneral Aydın İlter’in isimleri belirtildi. Jandarma Albay Hasan Atilla Uğur darbecilik, Kayseri Alay Komutanı Jandarma Albay Cemal Temizöz ise işkence, faili meçhul, darbe gibi ithamlarla tutuklandılar. Bu somut örneklerden son otuz yılın tablosuna baktığımızda; Orgeneral Eşref Bitlis, Orgeneral Adnan Doğu, Orgeneral Aydın İlter, Orgeneral Teoman Koman, Orgeneral Fevzi Türkeri, Orgeneral Şener Eruygur, Tuğgeneral Ali Aydın Tuğgeneral Veli Küçük, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Albay Cemal Temizöz, Albay Hasan Uğur, Albay Abdülkerim Kırcı, Albay Kazım Çillioğlu, Albay Rıdvan Özden gibi isimlerin üç özellikleri mevcuttur. Bunlardan birincisi bu isimlerin her biri muvazzaf ve yüksek rütbeli birer askerdirler. İkincisi bu isimler ya şüpheli tertiplerle öldürülmüş, ya tutuklanmış hedef gösterilmiş, ya da intihara sürüklenmiştirler. Üçüncüsü ise bu isimlerin tamamı JANDARMA PERSONELİDİRLER . Jandarma’nın tasfiyesi yalnız bu vakalarla sınırlı kalmadı. Ast personelin gözünde birer idol jandarma’nın genel hüviyeti içerisinde ise son derece faydalı olan personel birer birer pasifize edilirlerken illegal bazı örgütlerin mensuplarıda jandarma teşkilatına sızdırıldı. Çünkü jandarma askeri, adli ve mülki yetkilere sahipti. Bunun dışında komutanı Milli Güvenlik Kurulu üyesi olduğundan teşkilat devlet yönetiminde söz sahibi oluyordu. Polisten farklı olarak ağır silahlara sahipti ve olağan üstü durumlarda Kara Kuvvetlerine bağlı olarak görev yaptığından bu birimin vurucu gücü konumunda olacaktı. Bu sızmalar gerçektende jandarmayı tahrip etti öyleki 15 Temmuz darbe girişimiyle Jandarma binası darbecilerin karargahı olarak kullanıldı. Birim yara aldığı gibi kurumsal itibarıda sarsılmıştı. Darbeden sonraki süreçte jandarma bütünüyle İçişleri Bakanlığına bağlandı.

JANDARMA NASIL BİR KURUMSAL YAPIYA DÖNÜŞTÜRÜLMELİDİR?

Jandarma bütünüyle İçişleri Bakanlığına bağlanmadan önce ilk olarak sınırlardaki görevini Kara Kuvvetleri’ne devretmiş sonrasında askeri statüsünü korumakla beraber İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştı. Bu durum uzun süre eleştirildi. Dünya’daki örneklerine baktığımızda 56 ülkede jandarma ve benzeri askeri statülü kolluk bulunmakta olup teşkilatların tamamı İçişleri Bakanlıklarına bağlı olarak görev yapmaktadırlar. Şili’de tüm ülke jandarma sorumluluk sahası içindeyken Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan’da İçişleri Bakanı’nın yetkilendirilmesi durumunda yine bütün ülkede görev yaparlar. İtalya’da ise bölge kısıtlaması olmamakla birlikte ihbarı alan ilk kolluk birimi olayla ilgili çalışmalarını sürdürmektedir. Bu uygulamalara baktığımızda Türkiye’nin askeri sosyolojik perspektifide dikkate alındığında jandarmanın genel kolluk olarak sürekliliğini koruması önemlidir. Profesyonelleşme iç güvenlik ile alakalı bir teşkilatın temel doktrini olduğundan jandarma bünyesine hiçbir surette erler kabul edilmemeli orta vadede ise yükümlülerin hiçbiri jandarma bünyesinde görev yapmamalıdır. Kapatılan Uzman Çavuş okulu yeniden açılarak jandarmanın asli kaynağı uzman çavuş yetiştirilmesine devam edilmelidir. Jandarma teşkilatının idari yönden İçişleri Bakanlığı’na bağlanmasında bir sakınca olmamakla birlikte, jandarmanın itibarının korunması ve manüplasyonlardan uzak tutulması sebebiyle Generaller ve İl Alay Komutanları askeri silsileye göre atanmalıdırlar. Jandarma komutanının da Mgk üyeliği devam ettirilmeli, Genel Komutanlık her daim Orgeneral rütbesindeki bir askerce icra edilmelidir.

SONUÇ

Jandarma bazı kesimlerce milli ordu olarak nitelendirilmektedir. Eski bir kurumsal kültürü bulunan bu ordu özellikle düşük yoğunluklu harp konusunda uzmanlaşmıştır. Pentagon raporları 2014-2026 yılları arasını Ortadoğu coğrafyasını bir gerilla harbinin merkezi olarak tanımlaması ve bu coğrafyanın gerilla harbinde en başarılı birimi olan Jandarma Teşkilatının uzun yıllardan beri sistematik olarak baskı, yıpratılma ve zedelemeye tabi tutulması jandarma ile milletin arasını açmakla kalmamış bu birimin etkinliğinede set çekmiştir. Terörle mücadelenin asli unsuru Jandarma’nın tasfiyesi Türkiye’nin terörle mücadele başarısını sekteye uğratacağı gibi askeri üniformanında ağırlığını düşürür. Artık yapılması gereken ulusal güvenlik politikalarının yeniden tanımlanmasıyla beraber siyasi iradeye bağlı fakat sorumluluk alanlarını ve eski etkinliğini korumuş jandarmanın tesis edilmesidir.

TSK DOSYASI : TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN TOPLUMSAL VE KURUMSAL DÖNÜŞÜMÜYLE İLGİLİ TEORİLER


TRK SLAHLI KUVVETLERNN TOPLUMSAL VE KURUMSAL DNMYLE LGL TEORLER.pdf

TSK DOSYASI : Hilmi Özkök’ün “bilgilendirdik” dediği belgeyi yayımlıyoruz


Gazeteciler Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan, TSK’nın MGK’ya sunduğu o Gülen raporunu “Mahrem” adlı kitaplarında yayımlamıştı.

Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök TBMM’de oluşturulan 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu’nda yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“2004 Milli Güvenlik Kurulu’nda silahlı kuvvetler olarak dedik ki; ‘Bu örgüt çok büyük bir imkan kabiliyetine kavuştu. İmkan kabiliyeti yıllar içinde oluşur ama niyet bir gecede değişir. Aynen böyle söyledik. Dedik ki; icra planı yapılsın, bu iş takip edilsin. O zaman o kadar tehlikeli bir örgüt olarak görülmüyor tabi, iyi niyetli görülüyor. Ama biz MGK’da bunu açıkça söyledik. Hükümeti kesin olarak bilgilendirdik ve durum iyi değil, dedik. Orada bir karar alındı. Ona icra planı denildi. Hükümete tavsiye ediyor MGK bunu. Hükümetin unsurları da orada olmakla beraber. Ne yapılıyor diye izledik, açıkça söyleyeyim pek fazla bir şey yapıldığını görmedik.”

Evet…

2004 yılındaki MGK’larda, hem TSK hem MİT Hükümet’i Cemaat konusunda bilgilendirmişti. Cemaat’le mücadele edilmesi gerekliliği MGK kararlarına girmiş, ancak Hükümet buna rağmen gerekeni yapmadığını itiraf etmişti. Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, yaptığı açıklamada, “2004’teki MGK kararı hükümet tarafından yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir Bakanlar Kurulu kararı alınmamış, hiçbir işlem yapılmamıştır” demişti.

TSK’NIN GÜLEN SUNUMU

Peki, o MGK’larda TSK, Hükümet’e hangi uyarılarda bulunmuştu?

Gazeteciler Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan, TSK’nın MGK’ya sunduğu o Gülen raporunu “Mahrem” adlı kitaplarında yayımlamıştı.

“Milli Güvenlik Kurulu’nun 24 Haziran 2004 tarihli toplantısı / Nurculuk faaliyetleri ve Fethullah Gülen konulu gündem maddesi için Genelkurmay Başkanlığı’nın takdim metni” başlığını taşıyan 12 sayfalık sunum-rapor Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e hitaben şu ifadelerle başlıyordu: “Sayın Cumhurbaşkanım; müsaadelerinizle Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz ifadesi ile konuşmama başlamak istiyorum: ‘Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz bir milletin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir.’"

Sunumda Fethullah Gülen’in stratejisi şöyle anlatılıyordu: “F. Gülen İrticai Grubu devletin bütün kadrolarında, özellikle de Milli Eğitim Bakanlığı, Emniyet Teşkilatı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde kadrolaşmayı, bünyesinde bulunan vakıf, okul ve dershanelerde eğittiği gençlerden oluşan bir taban oluşturmayı ve kendisine maddi destek sağlayacak sermayeyi oluşturarak dini esaslara dayalı devlet kurmayı esas alan bir stratejiyi benimsemiştir. Söz konusu grup, bu stratejisi doğrultusunda ‘Hoşgörü ve Barış’ mesajları vermekte ve hiçbir kuvvet tarafından geri adım atmaya zorlanamayacağı bir duruma ulaştığında, mevcut rejimi yıkarak, yerine dini esaslara dayalı bir rejim kurma amacını ılımlı görünümü altında gizlemektedir. Ayrıca, devlete karşı savaş vererek amaçlarına ulaşmanın yıpratıcı olduğunu bilerek sistemle ters düşmek yerine, onunla barışık ama onu içten içe ele geçirici bir politikayı yeğlemektedir.”

ASKERİ OKULLARA SIZMA

Cemaat’in askeriyeye sızmak için yaptığı gizlenme çalışması raporda şöyle aktarılıyordu: “Askeri okullara giren öğrenciler hakkında yapılan güvenlik soruşturmalarında gruba ait dershanelerin sakınca teşkil etmesi üzerine, grupla özdeşleşmiş dershane isimlerinin değiştirilmesine veya askeri okullara giriş için hazırlanan bu gruba mensup öğrencilerin söz konusu dershanelere kayıtsız olarak devam etmesine karar verildiği tespit edilmiştir.”

Raporda Cemaat’in “Legal Yan Kuruluşları” ise şöyle sıralanıyordu: “F. Gülen Nurcu Grubu’nun, başta Genç İşadamları (TUGİAD), Hür Sanayici ve İşadamları (HÜRSİAD), Aktif Sanayici ve İşadamları dernekleri olmak üzere 145 dernek, Türkiye Teknik Elemanlar, Akyazılı Orta ve Yüksek Eğitim, Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar, Safa Eğitim Yardımlaşma ve Dayanışma vakıfları olmak üzere 190 vakıf vasıtasıyla legal gö- rünüm altında gerçek amaç ve stratejisine hizmet edecek şekilde faaliyetlerini sürdürdüğü tespit edilmiştir.”

Cemaat’in “basın-yayın faaliyetleri” ise Genelkurmay raporunda şöyle aktarılıyordu: “Başta Zaman gazetesi, Sızıntı ve Aksiyon dergileri, Samanyolu TV, Burç FM. ve Dünya Radyo ile Cihan Haber Ajansı gibi kurum ve kuruluşları olmak üzere yurtiçi ve yurtdışında grubun görüşleri doğrultusunda yayın yaptığı tespit edilebilen beş gazete, 30 dergi, 12 televizyon, 17 radyo…”

HUMEYNİ GİBİ DÖNECEK

Raporun sonuç kısmında şu tespitler dikkat çekiyordu: “ABD’de düzenlediği Abant Platformu benzeri organizasyonlar ile Türkiye’de kabul görmeye, ABD’de ise Büyük Ortadoğu Projesi’nde Ilımlı İslam için kendi Nurculuk hareketlerinin ideal bir örnek olduğunu göstermeye yönelik faaliyetlerini arttırarak sürdüreceği, Bu çerçevede; 1980’li yıllarla birlikte ABD tarafından ‘Yeşil Kuşak’ teorisi kapsamında sosyalist bloğun güneyden İslami bir kuşak ile çevrilmeye çalışıldığı, günümüzde ortaya atılan Büyük Orta Doğu Projesi’nin ise bazı Afrika ve Asya ülkelerini de kapsamakla birlikte aynı teori üzerine oturtulduğu göz önüne alındığında, Fethullah Gülen’in bu projenin amaçları doğrultusunda Ilımlı İslam için bir örnek kabul edilerek destekleneceği, Üst yönetiminin ABD’de düzenlenen Abant Toplantısı’nı başarılı bulup Ilımlı İslam kavramının destek görmesi ve kendilerine diğer radikal dini yaklaşımlara nazaran daha sempatiyle bakılmasını fırsat bilerek bundan sonraki Abant Toplantıları’nın öncelikle Brüksel, müteakiben Moskova’da düzenlenmesi yönünde karar almak suretiyle, ABD’nin yanında Avrupa Birliği ve Rusya’nın da desteğini sağlamaya çalışacağı, Kendisiyle bağlantılı şirketlerin ekonomik açıdan mutlaka dışa açılmalarını sağlayarak, yabancı ortaklıklar kurmak suretiyle Türkiye’nin dışarıdan kuşatılmasını ve herhangi bir şekilde faaliyetlerinin engellenmesine yönelik gelişmeleri önlemeyi amaçladığı değerlendirilmektedir. Bunun yanında, özellikle son dönemde ABD ve Avrupa’da Kemalizm’in öldüğü, Türkiye’deki laiklik anlayışının işlevsiz kaldığı, Türkiye için en iyi yönetimin Ilımlı İslam olduğu yönünde gündeme getirilen fikirlere ve ABD Dışişleri Bakanı’nın bile sonradan yanlış anlaşıldığın belirtse de Türkiye’yi bir İslam devleti olarak nitelendirmesi göz önüne alındığında, Büyük Orta Doğu Projesi kapsamında kilit bir yere sahip olan Türkiye açısından, İran’da şartlar hazırlandıktan sonra Humeyni’nin dönüşünün sağlanmasına benzer bir rolün Fethullah GÜLEN için de planlanmış olabileceği, ABD Dışişleri Bakanı’nın ‘Türkiye İslam cumhuriyetidir’ yönündeki ifadesinin bir ABD politikası olması durumunda Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye biçilmeye çalışılan bu rol ile gündeme getirilen Ilımlı İslam anlayışının mevcut din ve devlet anlayışımızla bağdaşmayıp, büyük çelişkiler taşıdığı kıymetlendirilmektedir.”

Hilmi Özkök’ün bugün anlattığı gibi, TSK’nın uyarıları o dönem dikkate alınmadı.

Ancak 10 yıl sonra AKP, Cemaat konusunda o günkü uyarılarda yazanları dile getirmeye başladı.

Odatv.com

TSK DOSYASI /// Mehmetçikten Mektup : MAAŞIMIZI ÖDEDİĞİNİZİ SÖYLEYEN GAFİLLER !!! NASIL ÖLMEMİZİ İSTERSİNİZ ??


İLETEN : E. KUR. ALB. ÖMER TAŞCIOĞLU

Mehmetikten Mektup.pdf

TSK DOSYASI : Jandarma Yarbay Mehmet Alkan’ın Açıklamaları ve Asker Sivil İlişkilerinin Yeni Şifrele ri


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/

Geçtiğimiz günlerde Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinde Şehit olan Jandarma Yüzbaşı Ali Alkan’ın cenaze töreninde, ağabeyi aynı meslekten Jandarma Yarbay Mehmet Alkan’ın üniformalı halde siyasileri özelliklede iktidar partisini hedef alan sözleri kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Bu tartışmalar üzerine eksik belirtilen, hatalı yorumlanan veya değinilmeyen hususları vurgulamak gerekli hale geldi. Yarbay’ın söz ve tavırları özellikle Ulusalcı, Milliyetçi, Kemalist hatta Milli Görüş ekolü ile adlandırılan sağ muhafazkar cehanta savunulurken karşı siyasi görüşler ise tam tersi bir tavır üzerinden yorumlama gayreti içerisine girdiler. Yarbay’ın sözleri ”Ordu’nun orta kedemsindeki Subayların öfke patlaması” olarak tanımlandı. Buna göre asker rahatsızdı veya bu öfke tamamıyle kişisel bir duygusal durumun neticesiyse bile ”Vatanseverler” askerini kimseye yem edemezdi. Karşı siyasi cenah mensupları ise eleştirilerini belgesiz iddialarla kamuoyuna sunmuş ve askerin herdaim güçlü olması gerektiğini, bu davranışın örgütün eline büyük koz verdiğini dolayısıyla Subayın artniyetli bir tavır içerisinde olduğu vurgulanmıştı. Bütün bunlardan sonra bu olayın çeşitli yönlerden irdelemelerini gerçekleştirebiliriz;

1) Yarbay’ın beyanatları orta kademenin bir isyanı olarak adlandırılamaz. Çünkü Yarbay rütbesi Türk Silahlı Kuvvetlerinde orta kademe statüsünde bir makam değildir. Subay rütbelerinden, Asteğmen ve Yüzbaşı dahil olmak üzere Asteğmen ile Yüzbaşı arasındaki rütbeler küçük kademeli olarak adlandırılırken, Binbaşı rütbesi dahil olmak üzere Binbaşı’dan Albay rütbesine (Albay dahil) haiz Subaylara kadarki kademe Üst Rütbeli Subay olarak tanımlanır. Ayrıca Asteğmen ve Albay dahil olmak üzere Asteğmen’den Albay rütbesine kadarki Subaylar Askeri Memur olarak tanımlanırken, Tuğgeneral dahil olmak üzere Tuğgeneralden Orgenerale (Orgeneral dahil) olan rütbeler Subay’dır fakat Askeri Memur olarak tanımlanmazlar. Yani, Yarbay’ın tavrı Orta Kademli değil Üst Kademeli bir Subay’ın tavrıdır.

2) Yarbay’ın tavrını gözlemleyerek Ordunun Üst Kademe bütün Subaylarının aslında siyasi iktidardan veya daha uygun bir yaklaşımla siyasi uygulamalardan rahatsız olduklarını vurgulamak bilimsel bir yaklaşım olmayabilir. Bu konuda elde bir veri yoktur yani yaklaşım tahminden ibarettir.

3) Yıllarca Jandarma teşkilatı için iktidar yanlısı yapılanmanın en yoğun olduğu yer benzetmesi yapılırdı. Fakat bunun çok doğru olmadığı bu olayla görülmüş oldu. Elbetteki bir Subayın tavrı bütün Jandarma teşkilatını özetlemez fakat bazı husularda bilgi verebilir. Jandarma askeri statülüde olsa neticede bir genel kolluk birimidir ve bu bakımdan Polis teşkilatından hiçbir farkı bulunmamaktadır. TSK’nın üvey evlatları şeklinde bir benzetmede yapılan bir Jandarma Subayı’nın siyasi erki hedef alması bu kolluk biriminde üst mevkilerde zannedildiği gibi iktidarla yıldızı çokta barışan kişilerin bulunmadığı ipucunu bizlere verebilir.

4) Bu Jandarma Subayı’nın, Jandarma Okullar Komutanlığında görevli olması sebebiyle yani asayişle ilgili konularda direkt ilgisinin bulunmayan bir görevde olması nedeniyle soruşturma yetkisinin Jandarma Genel Komutanlığında olduğu kararı verilmiştir. Böylelikle kısa süre evvel her bakımdan İçİşleri Bakanlığına bağlanan bir birimin halen özerk yapısının hiç değilse Emniyet teşkilatına nazaran çok daha korunabildiği anlaşılmaktadır. Özerk bir Silahlı Kuvvetler ülkeler için mühimdir.

5) Şu andaki Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kocaeli Garnizon Komutanı olduğu dönemde Korgeneral rütbesiyle İlker Başbuğ’un izniyle askeri davalarda tutuklu olan bazı Generalleri ziyeret etmiş bir Komutandır. Hissi olarak Subay’a sahip çıkacağı normal ve olması gerekendir.

6)Yarbay’ın isyanını dile getirenlerin, manşetleri süsleyen basın kuruluşlarının, askeri davalar yaşanırken sessiz kalması yadırganacak bir davranış biçimidir. Bu durum Askerin olumlu veya menfi olarak her daim gazeteler, yazarlar, siyasiler tarafından politik argüman olarak kullanıldığının göstergesidir. Militarizmide, darbeyide, vesayetsiz toplumuda büyük oranda sivil/üniformasız cenah tesis etmektedir.

7) 28 Şubat sürecinin mağduriyeti ile bağdaştırılan Milli Görüş hareketinin, siyasi platformdaki tüzel kişiliği genel başkan seviyesinde Yarbay’ı hain ilan edenleri, hain ilan ederek, politikada keskin bir asker karşıtlığının muhafazakar camiada bile olamayacağını, ast üst kavramı ayrımının artık bulunmadığının mesajını vermiş olmuştur.

8) Üniformalı bir Üst Subayın tepkisi demokratik bir davranış olarak tanımlanmalıdır. Liberal değerler ve demokrasi unsurları bakımından her daim ”Batı” ile karşılaştırılan Türkiye’nin bu tepki baımından da Batı ile karşılaştırılması gerekir. Unutlmasın ki ABD’de kısa süre evvel üniformalı polisler Vali’yi arkalarını dönerek ve konuşmaya kayıtsız kalarak göstermişlerdi.

9) Ordu’nun profesyonelleşmesi, küçülmesi, askerlerin garnizon dışarasında üniformasız olmaları, askerlik şubelerinin kapatılması gibi uygulamalar insani, modern döneme uygun, globalist ölçekli ordusal dönüşümlere paralel olarak adlandırılrken, halen neden bir Subay’dan iki asır evvelinin Prusya tipli bir Karacı askerinin davranışı beklenir? Modern ölçeğe uygun olan üniformalıda olsa Suaby da olsa bir insanın insani tepki göstermesi değil midir? Askerden asker gibi askerlik bekleyenler bu ortamın askerin egemen olduğu yıllar evvelinin Türkiye’sinde olduğunu unutmamalıdırlar. Çok disiplinli militarize asker modeliyle yıllarca mücadele edenler şimdilerde bu Subayı disiplinli bir militar olmamakla eleştirenler değil miydi?

10) Kabul edilsin veya edilmesin toplumun bir kesiminde artan bir askeri müdahale isteği belirmiştir. Türkiye’de siyasi belirsizlik devam ettiği sürece askere duyulan eğilimde artacaktır.

Yarbay Mehmet Alkan’ı yıpratmamak adına bu meselenin soruşturma açılmadan kapanması yakışır bir davranış olacaktır. Üç mensubunu Muvazzaf asker yapmış ve bu evlatlarından bir tanesini Şehit vermiş Alkan ailesinin Yarbay ferdine bir de soruşturma açmak bu aileye en büyük haksızlık olacağı gibi TSK’nin itibar kaybetmesine sebebiyet verebilecektir.

Sivil asker ilişkilerinin dönüşümü ”üniformalıya vur” zihniyetinden ibaret bir süreç değil, sivillerinde üzerlerine düşenleri yerlerine getirmeleriyle mümkün olabilecek bir devlet sistemidir.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.