Etiket arşivi: Rusya

RUSYA DOSYASI /// MEHMET BERK YALTIRIK : Yeni Rusya Yine Rusya yahut Diplomat Ölümleri


Yeni Rusya Yine Rusya yahut Diplomat Ölümleri

"Diplomat ölümlerinden çok önce ilk olarak Rus askeri ve askeri istihbarat yetkililerin ölümleri söz konusu olduğunda, medyada çok yer verilmese bile, yapılanlara ilişkin “Kremlin’in temizlik harekâtı” yorumu gelmişti."

Son ayların popüler başlığı, her yeni “sır diplomat ölümlerinde” gündeme gelen “Rus dışişlerinde neler oluyor?” sorusu oluyor. Yerinde bir soru ancak hedefi hatalı. Asıl sorulması gereken Rusya’da nelerin olduğuyla ilgili olmalı.

Gerek son birkaç ay boyunca meydana gelen Rus diplomat ölümleri, gerekse QHA’nın haberlerini takip edenlerin aşina olacağı Kırım’ın işgaline karışmış askeri ve askeri istihbarat yetkililerin ölümleri (bilindiği gibi Kuzey Kafkasya ve Yugoslavya’da, Rusya’nın çeşitli saldırı operasyonlarında görev yapmış olan Rusya Federasyonu Hava İndirme Karargâhı Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Aleksandr Şuşukin 27 Aralık 2015 tarihinde, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetler Genelkurmayına bağlı İstihbarat İdaresi (GRU-Askeri İstihbarat) Başkanı İgor Sergun’un da 4 Ocak 2016 tarihinde öldüğü bildirilmişti) gerçekten hayli dikkat çekici. Ancak dikkat çekiciliği nispetinde de peşin yargılı ve meseleyi kestirmeden çözdüğünü iddia eden analiz çöplüğünü de beraberinde taşıyor.

Diplomat ölümlerinden çok önce ilk olarak Rus askeri ve askeri istihbarat yetkililerin ölümleri söz konusu olduğunda, medyada çok yer verilmese bile, yapılanlara ilişkin “Kremlin’in temizlik harekâtı” yorumu gelmişti. Şuşukin ve Sergun, Kırım’ın işgali gibi uluslararası davalara konu olabilecek bir operasyonda rol aldıklarından, ölümleri bir anlamda “delilleri yok etme” olarak nitelendirilmişti. Buna karşı pek bir yorum geliştirilemediğinden bu görüşe de pek karşı çıkan olmamıştı.

Ancak ardı arkası kesilmeyen Rus diplomat ölümleri, Rusya ile kadrolarının ilişkileri konuşulan Trump dönemi çerçevesinde, “Amerikan derin devletinin” Rusya’yı hedef aldığı yolunda türlü çeşit komplo teorisiyle açıklandı. Teori dediysem girift planlamalar ve kesişim noktaları maske kişi ve kurumlarla örtülmüş bağlantılar aklınıza gelmesin. Bilindik, herhangi bir kahvehane sohbetinde dile getirilebilecek, hepimizin çoğu gazete köşesinden aşina olduğu savlardan bahsediyorum.

Her ne hikmetse birbirlerinden ayrı tutulan bu diplomat ölümleri ve hatta yukarıda ahsi geçenlerle birlikte (1 Ocak 2017’de Ermenistan’da bir otelde ölü bulunan Binbaşı Viktor Yemelyanov ve 2016 başlarında ölen askeri yetkililer dâhil) karşımıza çıkan çerçevede Rusya idaresinde “bir kıpırdanmanın meydana geldiğini” düşündürebilecek ölümler, Rus karşıtı blokun intikam hamlesi olarak değerlendirildi. Yine her ne hikmetse Rusya’dan kendi idarecilerine yönelik ne bir karşılık verileceği tehdidi, ne bir misilleme iması geldi. Her fırsatta Kırım’ın işgaline ilişkin sahte gündem oluşturmaktan Avrupa’daki marjinal grupları manipüle etmeye sayısız kolu ve neferi bulunan muazzam “Rus propaganda mekanizması”ndan dahi bir ses çıkmadı.

“Kremlin’in buz adamı Putin” temalı soğuk savaş tandanslı satranç maçı benzetmeli teoriler Kremlin’in vaktini beklediğini ilan ededursun, Rus devleti bünyesindeki bu sır ölümler, tarihinde bu tür “kritik dönemde kadro temizlikleri” eksik olmayan Rusya’da daha başka gelişmeler olduğunun habercisi olabilir.

Bu retorik bağlamında iki teori karşımıza çıkıyor. Ya, Kremlin delillerini temizliyor yahut Rusya’daki devlet mekanizması, uluslararası baskının geleceği noktayı kestirerek şimdiden bir şeylerin hazırlığı içerisine girmiş durumda. Kremlin’in soğuk sessizliği bu nedenle dışarıdaki düşmandan çok, Rusya’nın ve hatta idari mekanizmanın içine yönelik “hasımlara” ilişkin bir mesaj yahut gerçekten de bu bilinmezlik içinde “olası iç hasımları tespit” hamlesi olabilir.

Teorinin de teorisi olarak, Rusya’nın uluslararası baskılardan sıyrılmak için doğrudan öne sürmese bile kendisini mağdur göstermek için bazı ölümlere ses çıkarmayacağı, hatta korumayı kasten gevşettiği yönünde bir tez ortaya atılabilir. Ancak bunun da çok uç bir fikir olacağını beyan etmeli.

Neticede otopsilerin içeriğine ilişkin bilgilerin tam bilinmesi bir yana ta Sovyetler döneminde zehir laboratuvarlarından meşhur “Bulgar şemsiyesine”, birçok operasyonda kimyevi bilgilerini kullanmaktan çekinmeyen bir idarenin, “sırlı diplomat ölümlerinde” uzaktan uzağa sırıtması, başka ihtimallerin de olabileceğini akla getiriyor.

Bu noktada (cevabı aşikar olsa da) başka bir soru sormalı: Yeni Rusya yine Rusya mı?

Reklamlar

ARKEOLOJİ DOSYASI : Rusya’da Bulunan İskeletler 8000 Yıllık Genetik Devamlılığı Gösteriyor


Rusya’da Bulunan İskeletler 8000 Yıllık Genetik Devamlılığı Gösteriyor

Yeni araştırma, modern Doğu Asyalıların 8,000 yıl önce aynı bölgede yaşayan avcı toplayıcılara genetik olarak çok yakın olduklarını ortaya koydu.

Rusya’nın en doğusundaki dağlık bir mağarada bulunan 7700 yıllık iki kadının Antik DNA’sı, günümüzde o bölgede yaşayan insanlarla yakından ilişkili olduklarını gösteriyor. Yeni keşif aynı zamanda, bu bölgede tarımın, çiftçilerin bölgeye akın etmesiyle değil, aşamalı kültürel değişikliklerle yayıldığına işaret ediyor.

Araştırmaya dahil olmayan Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Mark Stoneking, “Bu keşfin en büyük önemi, 7000 yıllık bir devamlılığı göstermesi. ” diyor. Bu durum, yaklaşık 12.000 yıl önce tarımın keşfinden bu yana yapılan toplu göçler ve karışım sayesinde, Rusya, Avrupa ve Amerika’daki birçok arkeolojik alanda nadiren görülen genetik devamlılıkla çelişiyor.

7700 yıllık iki kadın kalıntısı, İngilizce’de Devil’s Gate Mağarası olarak da bilinen Chertovy Vorota Mağarası’nda bulundu. Cambridge Üniversitesi’nden popülasyon genetiği uzmanı Andrea Manica, söz konusu mağaraya özel bir ilgi duyuyordu çünkü buradaki beş insan iskeleti, çanak çömlek parçaları, zıpkınlar ve yaban saz yapraklarıyla dokunmuş ağ ve hasır kalıntılarıyla birlikte bulunmuştu. Bu yüzden bazı araştırmacılar tarımın erken bir örneğinin burada olduğunu düşünüyor.

Antik DNA, mağarada bulunan dişlerden, iç kulak kemiklerinden ve diğer iki iskelete ait kafataslarından alındı. Böylece lisansüstü öğrenci Veronika Siska, modern Avrupalıların ve Asyalıların yüzlerce genomuyla karşılaştırmak için yeterince nükleer genom dizilimi sağlayabildi. Araştırma ekibi, mağarada bulunan kadın iskeletlerinin, bugün mağaranın birkaç yüz kilometre kuzeyinde yaşayan Amur havzasındaki Ulchi adlı yerli halkla çok yakın olduklarını keşfetti. Bu yerli halk günümüzde avcılık yapıyor, balık tutuyor ve yiyeceklerinin bir kısmını ise kendileri yetiştiriyor. 7700 yıllık kadın iskeletleri aynı zamanda, doğu Sibirya’da ve Çin’de yaşayan ve nüfusları gittikçe azalan Tungus dilini konuşan etnik gruplarla da yakından ilişkili çıktı. Ayrıca, modern Koreliler ve Japonlar ile de biraz ilişkiliydiler.

Kadınlar, bugünkü Amur Havzasındaki yaşayan yerli halka oldukça benziyordu; kahverengi gözleri olduğunu gösteren genleri vardı; düz, kalın saçları vardı; cilt renkleri Asya halkına benziyordu; ve Asyalılarınkine benzer kürek şeklinde kesici dişleri vardı. Ayrıca laktozlara intoleransları vardı. Bu da sütteki şekerleri sindiremediklerini ve muhtemelen sağılabilir hayvanları gütmediklerini gösteriyor.

Ulchi halkı ve diğer Amur Havzası gruplarında, daha geç dönemlerde farklı bir grup insandan önemli miktarda DNA aldıklarına dair hiçbir kanıt bulunamadı. Bu durum, bölgede en az 7700 yıl boyunca gelişen sürekli bir nüfusun parçası olduklarına işaret ediyor. Eğer öyleyse, tarım Asya’nın bu uzak ve soğuk köşesine göç eden büyük bir tarımcı topluluk tarafından getirilmedi; bunun yerine, avcı toplayıcılar orijinal yaşam biçimlerine kademeli olarak yiyecek üreten uygulamaları ekleyerek tarımı benimsedi.

Birkaç paleogenetikçi, bu araştırmanın, mağarada bulunan kadınlar ile Ulchi halkı arasında dikkate değer bir süreklilik gösterdiğini kabul ediyor. Araştırmacılar, Asya’nın bu bölümünde Avrupa’da olduğu gibi, çiftçilerin büyük göç dalgası ile tarımın geldiğini değil, fikirlerin yayılmasıyla yoluyla geldiğini düşünüyor. Yakın Doğu’daki Anadolu çiftçileri, aletleri, tohumları ve evcil hayvanları da dahil olmak üzere bir paket halinde Avrupa’ya gelmişti ve 12.000 ila 8000 yıl önce yerel avcı toplayıcıların yerine geçmişlerdi. Harvard Üniversitesi’nden Paleogenetikçi David Reich, “Mağaradan alınan örnekler avcı toplayıcılara ait ve bu nedenle sonuçlar, tam gelişmiş tarım paketinin yayılımı hakkında az şey söylüyor.” diyor.

Bordeaux Üniversitesi’nden arkeolog Francesco d’Errico, hem Avrupa’daki, hem de Doğu Asya’daki arkeolojik ve genetik kanıtların, tarımın farklı yerlerde farklı şekillerde yayılmış olduğunu gösterdiğini düşünüyor. d’Errico, “Bu, bazı durumlarda insanların fikirleri ve teknolojileri ile birlikte hareket ettiği, bazı durumlarda ise sadece teknoloji ile hareket ettiği karmaşık bir süreç.” diyor.

Sciencemag

Makale: V. Siska, E. R. Jones, S. Jeon … & Andrea Manica. (2017). Genome-wide data from two early Neolithic East Asian individuals dating to 7700 years ago. Science Advances.

İngilizce’de Devil’s Gate Mağarası olarak da bilinen Chertovy Vorota Mağarası. F: Yuriy Chernyavskiy

Beş insan iskeletiyle birlikte çanak çömlek parçaları, zıpkınlar ve yaban saz yapraklarıyla dokunmuş ağ ve hasır kalıntılarının bulunduğu mağara. F: Yuriy Chernyavskiy

LİNK : http://arkeofili.com/

Amur Havzası

TEKNİK TAKİP DOSYASI /// Rusya’dan sevgilerle : Snowden iade edilebilir


Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi’nin gizli çalışmalarını ifşa eden ve dünya genelinde yeni bir dönemin kapısını aralayan Snowden’in ülkesine iadesi tartışılıyor. Konuyla ilgili tüm detaylar haberde.

Edward Snowden’i tarif etmeye gerek var mı emin değilim. Kimilerine göre bir kahraman, kimileri içinse bir vatan haini. Kesin olan şu ki, bilgisayar dahisi olarak Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA ve Ulusal Güvenlik Dairesi NSA’de görev alan Snowden, Amerika’nın yürüttüğü küresel izleme sistemlerini ifşa etmiş, basına sızdırdığı dökümanlarla Amerika’ya bilgi veren firmaları da ortaya çıkarmıştı.

Amerikan Ulusal Güvenlik Dairesi’nin gizli belgelerini sızdıran ve küresel izleme sistemlerini ifşa eden Snowden, yargılama sürecinin adil olmayacağına inandığı için ülkesini terk etmiş ve Wikileaks ile tanıdığımız Julian Assange’ın tavsiyesiyle Rusya’ya sığınmıştı. Yaşamına orada devam eden Snowden, eğer analiz edilen istihbarat belgeleri doğru yorumlandıysa Amerika’ya iade edilebilir. Trump’ın başkan seçilmesiyle daha ılımlı bir sürece gireceği izlenimi veren Rusya – Amerika ilişkilerinin sürprizi Snowden’in ülkesine gönderilmesi olabilir.

Henüz resmiyete kavuşan bir durum yok. Ancak kıdemli bir Amerikalı yetkilinin incelediği yüksek hassasiyetli istihbarat dökümanlarına göre, Rusya’nın böyle bir olasılık üzerinde çalıştığı tespit edilmiş. Haberde yer alan ifadesiyle "Trump’ın gözüne girmek isteyen Rusya", eski istihbarat yöneticisi Juan Zarate’ye göre böyle bir adım atarak kazan-kazan stratejisi uygulamak istiyor. Eski istihbaratçının ifadesiyle kazan-kazan durumu kritik çünkü ona göre Rusya, Snowden’den alacağı her şeyi aldı ve şimdi iade ile Amerika’yı da kazanmak istiyor. Twitter paylaşımlarıyla bunu reddeden Snowden ise, Rus İstihbaratı ile işbirliği yapmadığını, bir sonrakinin kendisi olacağı endişesiyle devletlerin casuslarla çalışmayacağını dile getiriyor.

Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmediğini ancak olabileceğini söyleyen Snowden, endişe duymadığını çünkü bugüne kadar aldığı kararlardan pişmanlık duymadığnı, doğru şeyler yaptığına inandığını söylüyor. Diğer taraftan Snowden, iade kararının insan haklarına aykırı bir uygulama olacağını da not düşüyor. Benzer şekilde Snowden’in Rusya’daki avukatı da iadeye yönelik bir izlenim elde etmediklerini belirtiyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise Amerikalı eski ishtibarat uzmanı Zarate ile dalga geçercesine "komik olansa eski CIA direktör yardımcısının, Snowden’in Rusya’daki oturma izninin birkaç yıl daha uzatıldığından haberdar olmaması…" diyor.

Rusya’daki oturma izni 2020 yılına kadar uzatılan Snowden’in akıbetini kimse bilmiyor. Moskova yönetimi elindeki bu kozu, ilişkilerin normalleşmesi adına kullanır mı, işte bu kocaman bir soru işareti. Küresel politikadaki değişiklikler ve Trump’ın seçimi kazanmasında Rusların parmağı olup olmadığı tartışmaları devam ederken, bu gelişmenin bir kez daha gündeme gelmesi tesadüf mü o da bilinmiyor. Ama tüm bu gelişmeler gösteriyor ki, eğer Snowden iade edilecekse muhtemelen Trump yönetimindeki Amerika’ya iade edilecek. Bir diğer konu ise olası bir iade sonrasında, bizzat Trump tarafından vatan haini olarak tanımlanan Snowden’i nasıl bir adli-siyasi-sosyal sürecin bekliyor olacağı?

ORTADOĞU DOSYASI : Rusya, Türkiye ve Suriye’de Çözüm


21syria-master768.jpg?itok=N1lh-OaQ

BEYRUT,LÜBNAN – Rusya Cuma günü, Suriye’deki askeri varlığını büyük oranda arttıracak, Akdeniz’deki tek limanındaki savaş gemisi alanını iki katına çıkaracak ve ikinci üsse sahip olmasına neden olacak hava üssü hakkını garanti altına alan anlaşmayı imzaladı.

Anlaşma, Tartus’taki limanı ve Rusya’nın Başkan Beşar Esad’ın isyancılarla savaşında sağladığı destek noktasında önemli yer tutan Lazikiye yakınındaki üssü kapsıyor. Anlaşma, Rusya’nın Suriye’de gelecek yarım yüzyılda, ve belki de daha uzun süre, güç bulundurmasına olanak sağlıyor.

Anlaşma haberi, Esad’ın pozitif sayılacak diğer bir gelişmeyi duyduğu anda geldi: Bir Türk yetkili, Türkiye’nin altı yıldır sürmekte olan Suriye savaşını sonlandıracak bir anlaşmayı, Esad’ın görevde kalmasına izin verse de kabul edeceğini açıkça ifade etti.

Başbakan yardımcısı Mehmet Şimşek’in İşviçre’deki DAVOS Dünya Ekonomik Forumu’ndaki sözleri, Suriye’nin kuzey komşusu ve Esad’ın amansız hasımlarından olan Türkiye’nin, çözüme katkı için pozisyonunun yumuşattığını gösteriyor.

Türk hükümeti Şimşek’in sözlerinin yanlış anlaşıldığını söylese de, Şimşek’in Esad’sız bir çözüm için, “biliyorsunuz ki gerçekçi değil” dediği açık.

Bu iki gelişme, Rusya, Türkiye ve İran Pazartesi günü Kazakistan’ın başkenti Astana’daki barış görüşmelerinde görüşmeye hazırlanırken geldi.

İlk kez, ana Suriye muhalefeti diğer fraksiyonlarla birlikte, barış görüşmeleri için Esad ile masaya oturacak gibi görünüyor. Son görüşme, Şubat ayında Cenevre’de Birleşmiş Milletler’in çabasıyla yapılandı ve görüşmeler kısa süre içinde (günler içinde) çökmüştü.

Rusya Haber Ajansı Tass’a göre, Rusya’nın Suriye’yle vardığı yeni anlaşma, Rusya’nın Suriye sularındaki Tartus deniz üssündeki varlığını arttırıp, 49 yıl uzatıyor ve bu süre otomatik olarak 25 yıl daha uzayabiliyor.

Tass, anlaşmayla Rusya’nın buradaki kapasitesini iki katından fazla arttırarak içlerinde nükleer güçlü gemilerin de olduğu 11 savaş gemisini bu üsde barındırabileceğini söyledi.

Tass, anlaşmanın Rusya’ya, Rusya’nın 2015 yılında Esad güçlerine yardım için Lazikiye bölgesinde inşa ettiği Khmeimim Hava Üssü’nü de benzer şekilde uzun yıllar kullanma taahhüdü verdiğini ifade etti.

Rusya’nın hava üssüne ikinci pisti inşa ettiğine dair haberler mevcut.

Askeri anlaşma, Esad’ın Rusya’nın büyük desteğiyle isyancılar karşısında elde ettiği başarının ardından, Rusya’nın Suriye’deki güçlerini çekeceğini duyurmasına rağmen gerçekleşti.

İsyancılar, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru Rusya’nın hava desteğiyle, bir zamanlar Suriye’nin en büyük şehri olan, Halep’teki kalelerinden kovuldular.

Rusya-Suriye anlaşması, muhalifler arasında Astana’daki barış görüşmelerine katılma yönündeki momentum artarken gerçekleşti, ancak bu görüşmelerin cihadçılar tarafından reddedileceği önceden bilinen bir sonuç. En az on dört isyancu fraksiyonu görüşmelere katılıyor.

Türk hükümetinin baskısıyla, ülkenn doğusunda İslam Devleti’yle savaşan ve Birleşik Devletler tarafından desteklenen Kürt gruplar davet edilmedi. Türk hükümeti bu grupları, Türkiye’deki ayrılıkçı militan gruplarla ilişkili olmakla suçluyor.

Şimsek’in ifadeleri, Dünya Ekonomik Forumu’ndaki “Suriye ve Irak: Çatışmayı Sonlandırmak” oturumunda söylendi. Şimşek, Türkiye’nin Esad’ın yönetmeye devam etmesini kabul edebileceğini ifade etti.

Şimşek, “Esad konusundaki pozisyonumuzu merak ediliyorsa, biz Suriyelilerin acılarının ve yaşadıkları trajedilerin doğrudan Esad’ın suçu olduğunu düşünüyoruz” dedi.

Şimşek, “Ancak pragmatik ve gerçekçi olmak zorundayız. Alandaki gerçeklik büyük oranda değişti ve Türkiye artık Esadsız bir anlaşmada ısrar edemez ve bu ısrar gerçekçi olamaz. Sahadaki gerçeklik neyse onunla çalışmak/hareket etmek zorundayız” dedi.

Saatler sonra, Şimşek’in Ankara’daki makamından, Şimşek’in söylediklerinin haber hesapları tarafından çarpıtıldığını ve başbakan yardımcısının “ Türkiye’nin Esadsız bir anlaşmada ısrarcı olamayacağı” gibi bir algı yaratmak istendiğini ifade eden bir açıklama geldi. Ancak oturumun video kaydı incelendiğinde, bunun söylendiğine dair en ufak bir şüphe kalmadı.

Astana görüşmeleri, Aralık ayı sonunda Rusya arabulucuğuyla Suriye genelinde hayata geçen ateşkesin bir sonucu. Cihadçı fraksiyonların faaliyet gösterdiği yerler dışında ateşkese büyük oranda riayet edildiği gözlendi ancak farklı yerlerden çok sayıda ihlal suçlaması geldi.

Şimşek Davos’ta, “Önceliğimiz Suriye ve Irak’taki bu insani trajediye ve acılara son vermek. Bu süreç, hali hazırdaki sükuneti uzun süreli bir ateşkese çevirmeyi ve daha sonra da çatışmayı sonlandıracak daha olağan şeylerden konuşmayı amaçlıyo” dedi.

Kazakistan’ın başkentindeki görüşmeleri, Türkiye ve İran’ın desteğiyle Rusya öncülük ediyor. Geçtiğimiz hafta boyunca, Türkiye ve Rusya Birleşik Devletler ve Birleşmiş Milletler’i Astana görüşmelerine katılmaya davet etti.

Çeviren (Tam Metin): Cemal Taşpınar

(NYT,ROD NORDLANDJAN, Russia Signs Deal for Syria Bases; Turkey Appears to Accept Assad, 20 Ocak 2017)

Cemal Taşpınar

SURİYE DOSYASI : Suriye’nin Türkiye, İran ve Rusya İçin Önemi


Suriye’nin Türkiye, İran ve Rusya İçin Önemi

Astana’da, Suriye’nin geleceği açısından son derece önemli bir viraj dönüldü. Rejim, ilk kez çatıştığı muhaliflerle aynı masaya oturdu, ayrıca muhalifler Cenevre’de devam edecek müzakerelerin de tarafı haline geldi. Ateşkes konusunda uzlaşıldı, üstelik ateşkesin garantörü de Şam değil, Rusya, Türkiye ve İran oldu. Suriye’nin çok din-mezhepli, çok etnili ve ulusal bütünlüğünü koruyan bir devlet olarak kalacağı ilan edildi. Bu, Esad’ın kent ve bölgelerin sosyolojik dokusunu zorla değiştirme siyasetinin ve olası bölünme senaryolarının sonlandırıldığı anlamına geldi.

Tarafların vekalet savaşlarına son vermelerini ima eden Astana görüşmeleri, aynı zamanda İran ve Esad güçleri ile Türkiye’nin karşı karşıya gelme riskini bertaraf etme çabasını da içerdi. Bu arada ABD, muhtemelen Cenevre’de ağırlığını koyacağından Astana’da izleyici koltuğunda kaldı, PYD ise oyun dışında bırakıldı.

Kazakistan’da alınan kararlar, Türkiye’nin beklentileri açısından son derece yararlı olurken ayrıca Türkiye’yi Suriye’nin geleceğinde, hem siyasi hem de insani düzlemde etkili bir oyuncu haline getirdi.

İran ve Türkiye için risk

Suriye müzakerelerinin Türkiye’nin beklentilerini karşılar biçimde sürmesi, öncelikle Türkiye’nin güvenliği açısından önemli. Suriye’de istikrarsızlık sürdükçe, PKK ve DEAŞ gibi örgütlerin saldırılarına açık hale gelen Türkiye’nin bir yandan da yeni göç dalgaları riskiyle karşılaşma ihtimali bulunuyor. Dolayısıyla Suriye’nin istikrara kavuşması, Türkiye açısından kendisine bir alan açma meselesi değil, başkalarının kendilerine açtıkları alanlardan geri çekilmesi ve Türkiye’yi tehdit eden unsurların bertaraf edilmesi meselesi.

Bu çerçevede İran ve dolayısıyla Esad’ın geri çekilen bir pozisyonda olduklarını belirtmek gerekiyor. İran, “dövüşerek geri çekilme” yoluna Rusya tarafından zorlandıysa da, artık daha fazla ilerleme olanağı kalmadığı için de duruma razı olmuş gözüküyor. Razı olduğu durum ise en azından bir süre daha Suriye’nin başında Esad’ın kalması karşılığında geri çekilme.

Kabul etmek gerekir ki, Suriye’nin istikrara kavuşması İran açısından da bir güvenlik meselesi. Ancak İran açısından risk, terör ya da göç değil. Risk, tıpkı Türkiye için olduğu gibi, Suriye’nin bölünme veya iç savaş ortamında Türkiye ile karşı karşıya gelme ihtimali. Üstelik böyle bir durumda Türkiye’nin yanında yer alabilecek başka devletler de olabilir ve İran açısından risk, tehlikeye dönüşür.

Rusya için fırsat

Suriye, Türkiye ve İran açısından yaşamsal güvenlik sorunu iken, Rusya için aynı durum söz konusu değil. Rusya için Suriye bir risk değil fırsat konusu. Ukrayna’daki Rus genişlemesi sonrasında Moldova ve Bulgaristan başta olmak üzere bir dizi ülkede “Rus yanlısı” eğilimlerin iktidarlara gelmesi, Orta Asya’da Çin-Rus dengesini kollayan ülkelerin giderek Rusya’ya meyil etmeleri, Kosova’daki Sırpların yeniden silahlanmaya başlamaları ve Suriye’de Rusya’nın bir kaptana dönüşmesi, bu ülkenin ne ölçüde alan genişlettiğini göstermeye yetiyor.

Normalleşme sonrasında Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunu güçlendiren Rusya’nın ABD-Türkiye gerilimlerini de kendi lehine kullandığı, Türkiye’nin “Batı’ya kızgın” halini değerlendirdiğini ve kendi yanına çekebileceği bir ülke daha olduğu yolunda hesaplar yaptığını düşünmek mümkün.

Rusya’nın Birleşik Krallık’ın yüzyıllardır uyguladığı bir politikayı neredeyse aynen, ancak farklı araçlarla ve gayet başarılı biçimde uyguladığı söylenmeli. Kim bilir belki son dönemlerde İngiltere’nin Türkiye ilgisi tam da bu nedenle artmıştır.

Prof. Dr. BERİL DEDEOĞLU
Galatasaray Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

LİNK : http://www.yenidenergenekon.com/416-suriyenin-turkiye-iran-rusya-icin-onemi/

RUSYA DOSYASI /// KEREM ÇALIŞKAN : İsmail Hakkı Pekin’e gelen ilginç Rusya istihbaratı


İsmail Hakkı Pekin’e gelen ilginç Rusya istihbaratı

İşte bunun için ‘Başkanlık Sistemi’ne, Tek Adam yönetimine, Saray’daki şahsın siyasi inadı ile dış politika belirlenmesine karşı çıkıyoruz…

Erdoğan’ın ‘Başkanlık’ kampanyası tam gaz…

Reis’e destek için ‘Evet’ diyenlar baş tacı…

Gazi Meclis’i savunmak için ‘Hayır’ diyenlere baskı, dayak, sopa, gözaltı, kurşun…

CHP’li bir genç ‘Hayır’ afişi asarken sokak çeteleri tarafından kurşunlandı…

Tıpkı şarkıdaki gibi…

Sana başkanlık yolları, bana kurşunlar…

Tamam kardeşim, kurşun atın da, bir neye ‘Evet’ neye ‘Hayır’ dediğinizi anlayın…

El Bab’da Türk askeri savaşıyor…

Ne için?

PKK’nın Kuzey Suriye’de Akdeniz’e açılan bir Kürt otonom bölgesi kurmasını engellemek için…

Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güney sınırında boylu boyunca bir PKK-PYD terör devleti kurulmasını engellemek için…

Güneyimizde kurulacak böyle bir PKK-PYD devletinden Türkiye’ye sürekli terör saldırıları ve tehdidi gelmesini engellemek için…

El Bab’da ve Suriye’de Fırat Kalkanı operasyonunda verdiğimiz toplam şehit sayısı şimdilik 50’yi geçti…

Bunlar vatan için, Türkiye’nin bütünlüğü için, güneyden gelecek terör tehdidini engellemek için can veren gencecik yiğitlerimiz…

TSK El Bab’da savaşırken Ankara, Astana’da Rusya, İran ve Suriye ile Suriye barışı için masaya oturdu…

Astana’dan gelen haberler, Esad’ın görevde kalacağı, buna karşılık Suriye’nin kuzeyinde PYD’ye bir otonom bölge verileceği yönünde…

İSMAİL HAKKI PEKİN’İN AÇIKLADIĞI ÖNEMLİ İSTİHBARAT

Aydınlık gazetesinin istihbaratçı yazarı emekli koramiral İsmail Hakkı Pekin, bugünkü köşesinde Rus yetkililerin Kürt otonomi bölgesi için vaatleri olduğunu açıkladı.

İsmail Hakkı Pekin’in Türkiye açısından bu hayati bilgiyi paylaştığı cümlesi şöyle:

“Astana’daki görüşmelerde Rusya askeri heyetine başkanlık eden, Rusya Genelkurmay Başkanlığı Ana Harekat Dairesi Başkan Yardımcısı Stanislav Hacimagomedov, söz konusu taslağın Suriye’nin bölünmez toprak bütünlüğünü öngördüğünü belirtmektedir. Ancak bu konuda daha önce görüştüğüm Rus yetkililer Kürt bölgelerine otonomi konusunda vaatleri olduğunu söylediler. Böyle bir şey vuku olursa Türkiye hem içerden hem de Irak ve Suriye kuzeyinden PKK ile kuşatılacak. Ya bunu kabule zorlanacak ya da ABD ve Avrupa desteğindeki PKK ile savaşacak.’’ (İsmail Hakkı Pekin-Aydınlık 30-01-2017)

Demek ki, Astana’dan ABD-Rusya’nın PYD’ye otonom bölge verme planı boş ve palavra bir uydurma haber değil. İstihbaratçı emekli korgeneral (Ergenekon mağduru) İsmail Hakkı Pekin tarafından birinci elden, birinci ağızdan doğrulanan bir bilgi…

Görülen o ki, ABD, Rusların istediği Esad’ın görevde kalması karşılığı, PYD’ye otonom bölge verilmesi için bastırmış ve Rusya’dan bu tavizi almış…

Putin, Suriye’de Trump ile çatışmadan bir çözüm için, Trump’ın çevresindeki Neo-Con’ların da ısrarla istediği ‘Özerk Kürt Bölgesi’ için ABD’ye taviz vermiş…

Suriye’nin falında ABD koruma şemsiyesi altında, güvenli bölge statüsünde bir PKK-PYD otonom bölgesi görülüyor… PKK-PYD’nin kurduğu kantonları birleştireceği bir özerk bölge…Bir terör örgütünün kurduğu, ABD’nin yasal korumasını elde eden bir terör bölgesi…

Arada ‘keleğe gelen’ kim? Türkiye!…

Neden?

Çünkü 5 yıllık Suriye savaşı sonucunda hem Erdoğan’ın ısrarla gitmesini, devrilmesini istediği ‘Zalim Esad’ yerinde kaldı…

Esad Rusya ve İran desteği ile Suriye savaşını kazandı…

Üstelik ABD, 5 yıldır Kuzey Irak’ta ısrarla istediği PKK-PYD Kürt Otonom Bölgesi için Rusya’dan onay ve yeşil ışık aldı…

Şimdi Ankara’nın Menbiç hayalleri de suya düşüyor ve orada ABD-Rusya (Trump-Putin) şemsiyesi altında malum ve meşhur ‘PKK-Kürt terör koridoru’ kurulma planları devreye giriyor…

Daha sonra Suriye’deki bu ‘Kürdistan’ın Hatay üzerinden Akdeniz’e inmek isteyeceği de uluslararası basında artık açıkça yazılıp çiziliyor…

Türkiye ise Suriye savaşı nedeniyle hem içerde hem dışarıda yüzlerce şehit verdi ve vermeye de devam ediyor…

Ve Türkiye’nin savaşın başında Esad’a karşı savaşırlar beklentisi ile destek verdiği terör örgütü PYD şimdi Kuzey Suriye’de özerk otonom bölge kuruyor…

Gelinen bu durumun bir numaralı siyasi sorumlusu kim?

Erdoğan…

Erdoğan, Esad’ı devirme inadına kapılmasa bütün bunlar olur muydu?

Hayır olmazdı…

Türkiye Şam ile anlaşsa Kuzey Suriye’de Kürt Otonom Bölgesi olur muydu?

Erdoğan ‘Hatanın neresinden dönülse kardır’ diyerek Esad ile anlaşsa, PYD bölgesini önleyebilir miydi? Evet, önleyebilirdi…

Ankara ve Şam, Erdoğan ile Esad elele verse, hala PKK-PYD bölgesini önleyebilirler mi?

Biraz zor ama, İran’ı da yanlarına alırlarsa olabilir…

DEVLET AKLI İŞLEMİYOR

Peki bu neden olmuyor?

Devlet aklı neden işlemiyor?

Neden Türkiye’nin çıkarına değil de, Erdoğan’ın inadına göre davranılıyor?

Neden Türkiye’nin ulusal çıkarı, Esad ile anlaşıp, Suriye’de PKK-PYD devletini kurulmasını engellemeyi gerektirirken, Erdoğan’ın siyasi çıkarı için, referandum öncesinde Esad ile anlaşma kendisine oy kaybettirir korkusu nedeniyle Ankara Şam ile doğrudan anlaşmıyor?

Çünkü ‘Tek Adam’ın inadı ve siyasi hesapları, ulusal çıkarın, Türkiye’nin önüne geçiyor….

İşte bunun için ‘Başkanlık Sistemi’ne, Tek Adam yönetimine, Saray’daki şahsın siyasi inadı ile dış politika belirlenmesine karşı çıkıyoruz…

İşte bu yüzden ‘Hayır’ diyoruz…

‘Evet-Hayır’ diye kamplaşmadan önce, neyin niçin olduğunu anlamak gerekiyor…

Hiç değilse El Bab’da savaşan ve şehit düşen gencecik yiğitler anısına…

Odatv.com

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : “DEVLET ADAMI” KİME DENİR ?


BU GÜNLER ve O GÜNLER…

Kaynak: Prof. Herbert Melzig

Atatürk’ten Neşredilmiş Hatıralar-İstanbul Ekspress Gazetesi, 1952 Tefrika

Maalesef çok üzücü ve kötü günler geçiriyoruz. Büyük önderimizin, zor günlerdeki devlet adamlığına örnek olması açısından, büyük bir anısını anlatmayı kendime görev bildim.

Hükümet başındaki bürokratlara !!! Önemle duyurulur.

Saygıyla.

Emrah Çoruh

Atatürk’ün devlet adamlığı, Stalin’in verdiği bir demeç üstüne gidişi …

Stalin’in Sovyetler Birliği’nin başında olduğu dönemler… Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat Karakan… 1917 Ekim Devrimi’nin yıl dönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyor. Bu demecinde aynen şunları söylüyor:

"Herkes bilsin ki, Rus Milleti; Boğazlarla, Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…"

Aynı gece Ankara’da Sovyet Büyükelçiliği’nde de ihtilalin yıl dönümü kutlamaları yapılıyor. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk, gece yarısına doğru Stalin’in bu densiz demecinden haberdar oluyor ve maiyetine emrediyor:

"Arabaları hazırlayın gidiyorum."

"Paşamız bu saatte nereye gidecekler?"

" Sovyet Sefareti’ne."

Mahiyetin etekleri tutuşur çünkü olayı kavrarlar, içlerinden birisi Atatürk’e:

"Paşa hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz nasıl gidersiniz?"

"Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları." diye cevap verir.

Büyük önderimiz ve arabalar hazırlanır. Atatürk ve maiyeti, Sovyet sefaretinin kapısına dayanır.

Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada sefarette büyük bir balo vardır. Atatürk kendisini karşılayan Büyükelçi Karakan’ı görünce:

"Merhaba Karakan" der ve aynı sert ifadeyle devam eder. "Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusurumuza bakmazsın. Bir hususu esasından anlamaya geldim."

"Emredin Sayın Başkan"

"Ajanstan öğrendiğime göre, başbakanınız Stalin, Ardahan’la Boğazları istemiş, kararı katiymiş…Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu nutkun da bir sureti sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım."

Stalin’in nutku getirilir. Atatürk metnin o kısmını yanındakilere kelime kelime tercüme ettirir. Nutuk ajanstan geçen metin ile aynıdır. Atatürk sorar:

"Karakan, sefaret telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Bu beyannatından vazgeçip geçmediğini sorduracaksın. Başbakanın tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim. Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin başbakanından daha önemli kararım var. İstediğim cevabıalmadan sefaretinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına gideceğim…"

Karakan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Atatürk’ün söylediklerini aynen nakleder. Stalin’den gelen cevap büyük önderimizi tatmin eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir. "Stalin sürçü lisan eylemiştir. Boğazlar’la Ardahan’ı almak gibi bir arzusu katiyetle yoktur…"

Atatürk cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karakan’a hitaben "Karakan seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et."

Karakan bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla geri çağrıldığını açıklayarak: "Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile kafidir ancak memleketinizdeki vazifem sona ermiştir. Yarın hareket edeceğim."

Atatürk fazla ısrar etmez ve Çankaya’ya döner. On gün sonra şöyle bir haber gelir. Sovyetler Birliği’nin eski Ankara Büyükelçisi Karakan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir.

Evet işte böyle, daha fazla yoruma gerek var mı? Sözümü, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak için şehit düşen askerlerimizi saygıyla anarak bitiriyorum.

Güzel bir yorum:

Devlet adamı söylentiye bile tahammül edemeyip, Rus Konsolosluğunu basıp hesap sorarken, şimdikiler altın tepside sunuyorlar binbir emekle meydana getirilen memleketin değerlerini…

Rahmetli Atatürk Diyarbakır’ı kapsayan Kürt devleti haritasını görseydi, o haritayı çizenlere, duvara asanlara, yayınlayanlara ve de bu duruma aldırmayanlara yedirirdi!

Şahin Erkenez

RUSYA DOSYASI /// RUSYA’DA YÖNETİM GELENEĞİNİN DEĞİŞEMEYEN ÖZELLİĞİ : GÜÇLÜ YÜRÜTME


RUSYA DOSYASI : Rusyanın Libya Politikası


Rusyann Libya Politikas.pdf

RUSYA DOSYASI /// Rusyanın Suriyede Stratejik Hamleleri : Sonu Meçhul Başlangıç


RUSYA DOSYASI : Rusya’da Zenofobi (YABANCI DÜŞMANLIĞI)


Rusya’da Zenofobi (YABANCI DMANLII).pdf

TÜRKÇE VE TÜRK EDEBİYATI DOSYASI : Nazım Hikmet’in evlatlığı bil inmeyenleri anlattı


Rusya’da tanıştıktan sonra Hikmet’in Cengiz Ferecov’u yetimhaneden alarak evlatlığı yapmasının üzerinden 52 yıl geçti.

Türkiye gazetesinin yaptığı özel haberde Nazım Hikmet’in bilinmeyen yönleri ortaya çıktı. 10 yaşında ancak filmlerde karşılaşacağımız bir tarzda tanışan Hikmet ile Ferecov’un öyküsü bizi Azerbaycan, Moskova Türkiye üçgeninde gezdiriyor.

HER ŞEY ÖĞRETMENİNİN ELİNE VERDİĞİ O KAĞITLA BAŞLADI

Cengiz Ferecov, Azerbaycan’ın Fuzuli şehrinde yetimhaneye bebek yaşlarda bırakılır. 10 yaşına gelene kadar her çocuk gibi kötü şartlar altında hayatını sürdürürken bir gün öğretmeni eline bir şiir verip ‘bunu ezberle her gün imtihan edeceğim’ der. Küçük Cengiz’in hayatının dönüm noktası bu şiir olur. Şiiri ezberler. O güne kadar ne Nazım Hikmet’i, ne de Türkiye’yi duyan Cengiz, 1952 Haziran’ında Nazım Hikmet’in karşısına çıkıp bu şiiri okur ve evlatlığı olur. O andan itibaren de hayatı değişir. Cengiz Ferecov şimdi 61 yaşında ve Azerbaycan Tarım Bakanlığı’nda müsteşar olarak görev yapıyor. Cengiz Ferecov, onunla tanışmasını ve bilinmeyen yönlerini anlattı:

YIL 1952 MOSKOVA’DA NAZIM’A KENDİ ŞİİRİNİ OKUYOR

"1952’de 10 yaşında bir çocuktum Azerbaycan’ın Füzuli bölgesinde yetimhanede kalıyordum. Sovyetler Birliği’ne bağlı bütün yetimhanelerden 100 çocuk Moskova’ya götürülecekti beni de bu grubun içine aldılar. Önce Bakü’ye geldik, bir konferans salonuna toplandık. Kalabalığın önünde daha önce ezberlediğim Nazım’ın şiirini hatasız okudum. Herkes alkışladı. Daha sonra üniformalar dikildi ve 3 günlük tren yolculuğu sonunda Moskova’ya ulaştık. Başımızda bizden sorumlu olan Dilara Salamova vardı. Bana, ‘Yarın, Yazarlar Birliğine gideceğiz, birçok yazarla tanışacaksınız’ dedi. Hatta ‘Stalin de orada olacak’ dedi. Stalin’i görmek bizim için hayal bile edilemezdi. Sırayla o dönemin şair ve yazarlarına ait şiirleri okuduk. Benim sıram sonlara doğruydu okudum çok beğenildi, alkışlandı. Hatırladığım kadarıyla birkaç mısrasını size söyleyebilirim:

Ben senden evvel dünyadan köçmek isteyirem

Ben ölende beni yumazsınız, beni bastırmazsınız

Beni yandırıp külümü bir şeffaf şişeye dökersiniz

Benden sonra sen gelersin, sen de bastırmasınlar

Seni de yandırıp ben olan şişeye döksünler.

Biz hayatta kavuşamadık hiç olmazsa küllerimiz kavuşacak

"UZUN BOYLU KIVIRCIK SAÇLI BİRİ…"

Ön sıradan uzun boylu, kıvırcık saçlı, kızıl bıyıklı biri bana yaklaştı, dev gibi geldi beni kucakladı, öptü. ‘Beni tanıyor musun’ dedi. Tanımadığımı söyleyince ‘okuduğun şiiri ben yazdım’ dedi, nereli olduğumu sordu. Bu arada Dilara hanım geldi yanımıza. Benim Rusçam yetersizdi. Yetimhanede yaşadığımı öğrenince bana birkaç defa daha sarıldı. ‘Benim de senin yaşlarında bir Mehmet’im var ama çok uzakta benden’ dedi. Beni gezmeye götürmek için izin istedi. Yanında bir kadın da vardı. Galina Grigoryevna Kaleşnikova’yı karısı olarak tanıttı. Moskova’yı gezdirdiler o gün bana. Beyaz bir gömlek ve pantolon aldı, yedik içtik gün boyu. Nazım Amca sürekli ağlıyordu. Sonra akşam olunca beni otele bıraktılar. Ertesi gün biz Azerbaycan’a geri döndük.

"NAZIM HİKMET SENİ EVLATLIK EDİNMEK İSTİYOR"

Kısa bir zaman sonra yetimhane Şuşa’ya taşındı. Bir gün öğretmenim beni Gümrü Kerimova Vali İdris Meherremov’un yanına götürdü. Vali bana ‘Nazım Hikmet seni evlat edinmek istiyor, Moskova’ya götürüp okutup büyütecek, artık onun yanında kalacaksın, kabul ediyor musun’ diye sordu, tereddütsüz kabul ettim. Öğretmenimle birlikte Moskova’ya geldik. Tren istasyonunda bizi Nazım Amca ve Galina Hanım karşıladı. Evlerine gittik, iki katlı balkonlu çok güzel bir evdi ayrıca dört odalı apartman dairesinde bir evi daha vardı Nazım Hikmet’in. Bana çok iyi davranıyorlardı. Hayatım bir şiirle tamamen değişmişti, yeni bir okula gidiyordum çok arkadaşım olmuştu. Birçok oyuncak eşyaya kavuşmuştum. Bana rüya gibi geliyordu.

SU İŞKENCESİ, SUDAN NEFRET ETTİRDİ

Nazım Hikmet, suyla kendisine yapılan işkencelerden dolayı sudan nefret ederdi. Bir gün bile yıkandığını görmedim. Bu sebeple Galina ile sürekli kavga ederlerdi. Galina çok güzel ve iyi kalpli bir kadındı. Nazım Amcayı salatalık losyonuyla siler temizlerdi. Galina doktordu sürekli muayene ederdi. Türkiye sevgisi her zaman onu ağlatırdı. Bir gün dönebilmek en büyük isteğiydi.

"MÜNEVVER HANIM KIRGINDI"

Rusça’yı kötü konuştuğum için adaptasyon sorunu yaşıyordum memleketimi özlemiştim dönmek istediğimi söylediğimde beni her seferinde ikna ediyorlardı. Bir gün Galina akşam eve geldiğinde ona söylememem gereken bir şeyi söyleyince Nazım’la kavga ettiler, gürültüye komşular geldi. Nazım amca bana bir tokat attı, ben o gün kesin olarak dönmeye karar verdim. Komşuların da yardımıyla yük treni ile 5 günde Bakü’ye, oradan da Şuşa’ya ulaştım. Ama Nazım Hikmet beni hiç unutmadı, sürekli aradı hediyeler gönderdi. Bu zaman zarfında birkaç defa da Bakü’de görüştük. Öldüğünde cenazesine gittim eşi Münevver hanım ve oğlu Mehmet de gelmişlerdi. Moskova’da Novaya Devici mezarlığında toprağa verdiler. Nazım Hikmet bana ‘En büyük arzum bir gün Türkiye’ye dönebilmek. O olmazsa mezarım orada olsun, o da bana yeter" demişti.

RUSYA DOSYASI : Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri


Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız Esed’den sonra Beşşar Esed de baskıcı tutum sergilemiş ve bu zaten baskılardan, yasaklardan yılan halkın ayaklanmasına, Suriye’de geri dönüşümü olmayan sonuçların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve kısa zamanda Arap dünyasına yayılan halk hareketlerinden Mart 2011’de Suriye de payını almaya başlamıştır. Adına Arap Baharı denen bu halk hareketleri Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de hükümet değişikliğine neden olmuştur. Arap Baharı ile ortaya çıkan ayaklanmalar sonucu halk demokratik taleplerde bulunmuş, Esed ise bunlara baskıcı tutumlarıyla karşılık vermiştir. Sonuçta rejim yanlıları ile rejim karşıtları arasında kanlı çatışmalar başlamıştır. Bu durumdan en fazla etkilenen ülkelerden biri de şüphesiz Türkiye’dir. Bu noktada Türkiye, Suriye krizi ile birlikte vizyonunu ve misyonunu gösterebilme şansı bulmuştur. Ancak Türkiye’nin “Ortadoğu’da oyun kurucu ülke” politikası krizin başladığı 4 yıl boyunca Suriye’de karşılığını bulamamıştır. Bugün gelinen noktada ise Türkiye’nin Suriye’de çözüm olabilmesinin ve bu çözümde rol alabilmesinin yolunun Rusya’dan geçtiğini fark etmesi ve Rusya ile işbirliğine doğru ilerlemesi bu süreçte ona bir şeyler kazandırabilecek gibi görünmektedir. Rusya açısından düşünecek olursak Rusya’nın ta Çarlık Rusya döneminden beri Akdeniz’e inme düşünmesi ona Hafız Esed döneminde Suriye’de Laskiye yakınlarında askeri üs kurma imkanı sağlamıştır. Bugün ise Laskiye’de bir askeri üs inşaası bulunmaktadır. Yani Rusya’nın bölgeden çıkmayacağı kesindir. Bunu da her fırsatta gerek BM’ye gerek NATO’ya bölgede bulunan Rus askerleriyle, bölgeye gönderdiği S-300’ler, S-400’ler ile göstermektedir.

Suriye’deki Savaşın Doğuşu

1946’da bağımsızlığını kazanan Suriye arka arkaya askeri darbelere maruz kalmış ve istikrarsızlık içinde yaşamıştır. 1963’te yapılan darbe ile Baas Partisi iktidara gelmiştir. Diğer tüm muhalefeti gerisinde bırakarak 1971’de Hafız Esed devlet başkanı olmuştur. Esed demokratik görünümlü otoriter bir rejim yaratmış ve ülkede istikrarı sağlamıştır. 1973 Anayasasıyla ülkedeki bütün kurumlarda mutlak hâkimiyet sağlamıştır. Suriye’deki Nusayriler bir dini cemaat ve sosyal ayrımcılığa maruz kalmış bir mezhep olma konumundan çıkarak Suriye siyaseti ve ekonomisinde etkin bir konum kazanmıştır. Esed ülkenin stratejik konumlarına kendi ailesinden ve mezhebinden insanları yerleştirmiştir. Kolektif liderlik prensibini benimseyen Esed, kendisini merkeze alarak siyasi yapıyı şekillendirmiştir. Hafız Esed iç politikada etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden bir denge kurup azınlık yönetimi teşkil ederken dış politikada çıkar algılaması çerçevesinde politikalar üretmiştir. Arap milliyetçiliği ve İsrail karşıtlığı dış politikanın öncelikli konuları haline gelirken çift kutuplu dünyada denge politikası güdülmüştür. [1] Beşar Esed babasının ölümü üzerine Temmuz 2000’de düzenlenen bir referandumla devlet başkanı olmuştur. Bu referandum yapılmadan önce Suriye Anayasası’nda devlet başkanının yaşı ile ilgili olan maddesi değiştirilmiş, devlet başkanı olma yaşı 40’tan 34’e indirilmiştir ve bu yaş sınırı da Beşar Esed’e uymaktadır. Böylece monarşilerde bulunan yönetimin babadan oğula geçmesi özelliği Suriye’de uygulanmış ve Suriye “başkanlık monarşisi” özelliği kazanmıştır. Yeni yönetimle ortaya çıkan reform umutları menfaat gruplarının direnci sonucunda birkaç yıl içinde yok olmuştur. Çok partili sisteme geçme gibi adımlar atılamamıştır. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu, televizyon kanalı, radyo istasyonu ve internet sayfası yasaklanmış veya kapatılmıştır. Beşar Esed, 27 Mayıs 2007’de düzenlenen referandumla ikinci kez devlet başkanı seçilmiştir. Suriye’de ekonomik ve siyasi sistem hızla gelişen ve değişen toplum karşısında hantallaşmış, ihtiyaçlara ve taleplere karşılık veremez hale gelmiştir.

2010 yılında Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da ortaya çıkan halk ayaklanmaları Suriye yönetimini endişelendirse de ilk tepkileri bu ayaklanmaları önemsememek ve kendilerine güvenmek olmuştur. Beşar Esed, uluslararasındaki duruşunun halkı tarafından desteklendiğini, ülkenin yaşadığı ekonomik ve siyasi zorluklara halkının dayanabileceğini, ayaklanmayacaklarını savunmuştur. Ancak çok geçmeden ilk ayaklanma patlak vermiştir. Bu ayaklanma 17 Mart 2011 Dera kentinde ortaya çıkmıştır. En önemli nedeni de bütün ülkeyi etkileyen kuraklık ve yolsuzlukla beraber büyük bir işsizlik sorununun ortaya çıkmasıdır. Bu ayaklanma diğer kentlere de sıçramış, rejim baskıyla sorunu çözmeye çalışırken olaylar iç savaşa dönüşmüştür. Ancak halkın yaptığı bu ayaklanmalar rejim tarafından ciddiye alınmamış, bu ayaklanmaların arkasında dış güçlerin ya da aşırı kökten dincilerin olduğunu düşünmüştür. Sorunu tüm ülke genelinde olarak değil yerel bir sorun olarak düşünmüştür. Çatışmalarla birlikte yoğun insan hakları ihlalleri de ortaya çıkmıştır. Böylece sorun büyüdükçe büyümüş, iç mesele olmaktan çıkmıştır. Bu durum kısa sürede bölgesel ve küresel aktörlerin krize müdahale etmesine fırsat vermiştir. ABD, Esad rejiminin ezeli düşmanlarından biri olarak uluslararası tepki veren ilk aktörlerden biri olmuştur. Olayların tırmanması üzerine ABD konuyu bir yandan BM gündemine taşırken, diğer yandan Türkiye ve Arap Birliği ülkeleriyle yakın temasa geçmiş, bölgesel inisiyatifler geliştirilmesini ve diplomatik çabalara öncelik verilmesini desteklemiştir.10 ABD’nin çağrıları Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’dan hemen, Arap Birliği’nden ise gecikmeli karşılık bulmuş, özellikle Türkiye Esad yönetimine telkin ve baskılarda bulunmaya başlamıştır. Türkiye’nin bir taraftan Esad’a telkin ve baskıları devam ederken, diğer taraftan Arap Birliği’ni inisiyatif almaya teşvik etmesi ve muhalif grupları desteklemesi de krizin bölgeselleşmesi ve uluslararasılaşmasında etkili olmuştur. Esad’ın yönetimi terk etmesini amaçlayan grubun karşısına İran, Rusya ve Çin’den oluşan ve statükonun devamından yana tutum alan grup çıkmıştır. [2] Suriye’deki bu iç çatışma ve iktidar mücadelesine dış güçlerin dâhil olması sorunun daha da karmaşık hale gelmesine sebep olmuştur. Türkiye ise bu krizde başlangıçtan beri izlediği ahlaki ve ilkeli tutumunu kaybetme riski ile karşı karşıya kalmıştır.

Suriye Krizi’ne Türkiye’nin Bakışı ve Krizin Türkiye’ye Etkileri

Türkiye-Suriye sınırı 910 km’dir ve Türkiye’nin en uzun sınır hattı Suriye iledir. Bu ülkeler arasındaki sınır doğuda Dicle Nehri’nden batıda Akdeniz’e kadar uzanır. Türkiye’nin doğuda Şırnak’tan batıda Hatay’a kadar 6 ilinin Suriye’ye sınırı vardır. İki ülkede sınıra yakın bölgelerde yaşayan vatandaşlar arasında akrabalık vardır. İki ülke arasında ekonomi ve güvenlik alanlarında coğrafi yakınlıktan dolayı karşılıklı bağımlılık söz konusudur. Ayrıca Suriye Türkiye’nin Lübnan, Ürdün vb. Arap ülkelerine açılan kapısıdır. Su sorunu, PKK, Hatay meselesi gibi sorunlar altında Suriye-Türkiye ilişkileri belli dönemler dışında sorunlu olmuştur. AK Parti’nin 20002’de iktidara gelmesiyle ilişkiler hiç olmadığı kadar ilerlemiştir. Ancak Arap dünyasında başlayan ayaklanmaların Suriye’ye sıçramasıyla Türkiye-Suriye ilişkileri yeni bir döneme girmiştir. Türkiye ilk zamanlarda Esed ile iyi ilişkileri dikkate alarak ve bağları da koparmamak adına Esed yönetiminin bölgede yaptığı zulüm ve katliamlara sert tepki gösterememiştir. Ancak bu şiddeti ve baskıyı arttırması üzerine Türkiye’nin bu sessizliğini sürdürmesi imkânsızlaşmıştır. Esed’e sert uyarılar da bulunulmuş ancak şiddet ve baskı daha da artmıştır. Bunun üzerine dönemin Türkiye Başbakanı Erdoğan Suriye’de olanları Türkiye’nin iç işleri olarak algıladıklarını belirtmiştir.

Suriye’deki kriz, İran’ın ve Arap Birliği’nin müdahil olmasıyla bölgesel bir anlaşmazlık haline dönüşmüştür. Esed yönetiminin Arap Birliği’nin hazırladığı çözüm planına uymaması sonucunda Suriye’nin üyeliği askıya alınmıştır. Bu gelişmelerden sonra Türkiye de bu ülkeye tek taraflı yaptırımlar uygulamaya başlamıştır.

Türkiye’nin 30 Kasım 2011 tarihinde 9 madde halinde açıkladığı yaptırımlar kapsamında;

· Suriye’de halkıyla barışık bir yönetim kurulana kadar Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi mekanizmasının askıya alındığını,

· Baas iktidarında halka karşı şiddete başvuran kişilerin Türkiye’ye seya­hatlerinin yasaklandığını ve Türkiye’deki mal varlıklarının dondurulacağını, Esed rejiminin kuvvetli destekçisi konumundaki bazı işadamlarına da benzer tedbirlerin getirileceğini,

· Suriye ordusuna her türlü askeri malzemenin satış ve tedarikinin durduru­lacağını,

· Türkiye üzerinden Suriye’ye silah ve askeri malzeme transferinin önlene­ceğini,

· Suriye Merkez Bankası ile ilişkilerin durdurulacağını,

· Suriye hükümetinin Türkiye’deki finansal mal varlıklarının dondurulaca­ğını,

· Suriye hükümeti ile kredi ilişkilerinin durdurulacağını,

· Suriye Ticaret Bankası ile işlemlerin durdurulacağını,

· Suriye’deki altyapı projelerinin finansmanı için imzalanan Eximbank kredi anlaşmasının askıya alındığını duyurmuştur.[3]

2012 yılında Arap Birliği tarafından BM’ye taşınan Suriye Krizi küresel bir anlaşmazlığa dönüşmüştür. Dönemin Başbakanı Erdoğan Beşşar Esed’in iktidarı terketmetsi yönündeki yaklaşımını sürdürmüştür. Türkiye’nin muhalefet olarak sürdürdüğü temaslara karşılık Esed rejimi PKK/KCK terör örgütü liderleriyle irtibat kurmuş ve Suriye’nin kuzeyinde PKK/KCK’nın Suriye uzantısı olan PYD’ye serbestlik tanımıştır. Gerilen ilişkiler sonucunda Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-4 tipi savaş uçağı, Malatya’dan havalandıktan sonra Akdeniz üzerinde düştü. Uçakla ilgili uluslararası ajanslar “Suriye düşürdü” haberini geçti. Dün gece Başbakan Erdoğan başkanlığında yapılan güvenlik zirvesinde sonrası yapılan açıklamada da uçağın Suriye tarafından düşürüldüğü doğrulandı. Başbakan Erdoğan’ın açıklaması şöyle: “22 Haziran 2012 tarihinde görev uçuşu için Malatya Erhaç Meydanı’ndan kalkış yapan uçakla, radar ve telsiz temasının kesilmesinin akabinde yaşanan gelişmeler, yapılan toplantıda ele alınmıştır. İlgili kurumlarımızın sağladığı verilerin değerlendirilmesi ve Suriye ile yürütülen ortak arama kurtarma faaliyetleri çerçevesinde elde edilen bilgiler neticesinde uçağımızın Suriye tarafından düşürüldüğü anlaşılmıştır. Pilotlarımız dâhil arama kurtarma çalışmaları halen devam etmektedir. Türkiye olayın tam olarak aydınlatılmasının ardından, nihai tavrını ortaya koyacak, atılması gereken adımları kararlılıkla atacaktır.” [4] Uçağın düşürülmesi ve iki pilotun şehit olması sonucu Türkiye, Suriye’ye karşı angajman kurallarını değiştirmiş, Türk kara ve hava sahasına yaklaşan unsurların hedef alınacağını belirtmiştir. Bu dönemde Türkiye, sığınmacılar sorununa karşı Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge kurulabilirliği konusunda BM’ye ve NATO’ya öneride bulunmuştur. Bu öneriyi Fransa kabul ederken, ABD temkinli yaklaşmış, Rusya ise karşı çıkmıştır.

Suriye ordusuna ait topçu birliklerinden 3 Ekim 2012 tarihinde atılan top mer­milerinin Türkiye sınırları içinde Akçakale’ye düşmesi neticesinde 5 Türk vatandaşı hayatını kaybetmiş ve 10 kişi yaralanmıştır. Uçak krizinden farklı olarak bu saldırılara misli ile mukabele edilmiş, atışın yapıldığı noktalardaki hedefler Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Şam’ın kaza olduğunu iddia ettiği ancak tekrar etmeye devam eden saldırıların ardın­dan Türkiye, Suriye’ye karşı caydırıcı olmak maksadıyla Meclis’te hükümete bir yıl süre ile yurtdışına asker gönderme yetkisi veren tezkere kararını almış­tır. Türkiye bu dönemde Suriye kaynaklı tehditlere karşı ayrıca NATO’dan savunma amaçlı Patriot füze sistemi talep etmiştir. Türkiye’nin talebinin kabul edilmesiyle gönderilen Patriot hava savunma sistemi Suriye sınırına konuş­landırılmıştır. [5]

Suriye Krizi Türkiye’deki terör eylemlerinin artmasına da yol açmıştır. Daha önce sınır kapılarında meydana gelen bombalı saldırılardan sonra 11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde meydana gelmiştir. Ayrıca Suriye Krizi Türkiye’nin güneyinde bir sığınmacı sorununu meydana getirmiştir. Çatışmalardan kaçan Suriye vatandaşları komşu ülkeler olan Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’a sığınmışlardır. Bugün Türkiye’de 3 milyonun üzerinde Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Bu mesele Türkiye’de ciddi bir mali külfete yol açmış ve Suriye yakınlarındaki il ve ilçelerimizde de güvenlik sorunları ortaya çıkmıştır. Bu insanların bazıları kaçak yollarla Avrupa’ya geçmeye çalışırken yollarda telef olmuşlar büyük bir çoğunluğu Ege Denizi’nde boğularak ölmüştür. Batı bu insanların kendi ülkelerine gelmemeleri için Türkiye ile anlaşmaya çalışmışlar, bu insanların mali ihtiyaçlarını karşılayacaklarını beyan etmişlerdir. Ancak ne kadarını karşılamışlar orası tartışılır.

Suriye Krizi PKK/KCK terör örgütüne ciddi bir dış destek sağlamıştır. Suriye’deki otorite boşluğu ve Esed’in örgüte destek vermesi örgüt için bölgede hareket alanı sağlamıştır. Orta Doğu’da dört parçalı konfederal bağımsız bir Kürdistan hedefleyen terör örgütü, PYD üzerinden bölgedeki ayrılıkçı eğilimi tahrik etmiş, Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda başlangıç olarak özerk bir yönetim kurmaya çalışmıştır. Bu terör örgütü Suriyeli Kürtlerden militan temin etmiştir.

Kürt yapılanması özellikle Türkiye iç siyasete ilişkin önemli etkiler yaratırken, Suriye’de ortaya çıkan güç boşluğunda ortaya çıkan IŞİD gibi petrol kaynaklarına yakınlığı nedeniyle dünyanın en zengin terör grupları arasında sayılan silahlı gruplar Türkiye için gerek kısa vadede gerek uzun vadede daha büyük tehditler oluşturmaktadır. Bölgedeki istikrarsızlık sürdükçe bu güçlerin alanı daha da genişleyecek ve Türkiye için daha büyük bir tehdit oluşturacaklardır. 2015 yılı itibariyle IŞİD Türkiye’yle sınır komşusu olmuştur.[6]

Suriye Krizi’nde Rusya’nın Tutumu

Rusya’nın yüzyıllar boyunca yegâne amacı Akdeniz’e inmek olmuştur. Bu sebeple de Orta Doğu bölgesiyle ilgilenmeye, bölgede nüfuz edinmeye çalışmıştır. BM’de Suriye’yi defalarca ekonomik yaptırımlardan kurtaran Rusya, gerek BM bünyesinde gerekse uluslararası arenada Suriye’nin koruyucusu haline gelmiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Suriye ile geliştirdiği işbirliğidir. 2005-2010 yılları arasında Rusya, Suriye’ye 2,5-3 milyar dolar değerinde silah satmıştır. Askeri teknolojilerin yanı sıra enerji alanlarında da işbirliğini geliştirmek için adımlar atmışlardır. 2005’te Rusya ile Suriye; Ürdün, Mısır ve Suriye’yi enerji alanında birbirine bağlayacak doğalgaz boru hattının Suriye’deki uzantısının Ruslar tarafından inşa edilmesi konusunda anlaşmışlardır.

Rusya-Suriye münasebetlerinde Suriye’deki Tartus limanı ve buradaki Rus askerî varlığı da önemli rol oynamaktadır. Suriye’deki Tartus limanı, Soğuk Savaş sırasında Ruslar tarafından bir ikmal ve bakım üssü olarak kullanılmıştır. Her ne kadar bugün bu üs Ruslara ait olmasa da çok sayıda Rus askeri görevlisi, Suriye ordusunda danışman sıfatıyla görev yapmaktadır. 2010 yılından itibaren Rusya Tartus limanını yenileme ve modern teknolojilerle donatmak için bölgedeki çalışmaları hızlandırmış bulunmaktadır. Ruslar, Tartus limanını Rusya’nın Karadeniz Askeri Donanması’nın ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirmektedir.[7] Rusya’nın bu limanının yeniden yapılandırmasının sebebi sadece gemilerinin ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Rusya burada kendi bayrağını dalgalandırarak bölgede etkisini ve nüfuzunu arttırmak ve Kırım’daki üssünü kaybettiği takdirde bunu Akdeniz’de telafi etmek istemektedir. Netice itibarıyla Suriye ile geliştirilen çok yönlü işbirliği, bu ülkeyi, Rusya’nın bölgedeki en önemli dayanağı haline getirmiştir.

Rusya, Suriye Krizi nedeniyle Suriye’de uluslararası askeri bir müdahaleye kendi yakın çevresindeki krizlere örnek olmaması için karşı çıkmaktadır. Rusya, Suriye’deki kendisine dost merkezi hükümetten yanadır ve sorunun Suriyelilerin sorunu olduğunu savunmaktadır. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennady Gatilov, “Biz hiçbir zaman siyasi sürecin sonunda Esad’ın mutlaka iktidarda kalması gerektiğini söylemedik ve bu yönde ısrarcı olmadık. Bu konu Suriye halkı tarafından çözülecektir” demektedir.[8] Ancak Esad giderse Rusya’nın bölgedeki çıkarlarını nasıl koruyacağı muammadır. 2012 yaz aylarında Rusya bir yandan BMGK’nın Suriye’ye karşı sert önlemler almasını engellemeye çalışırken bir yandan da Suriyeli muhaliflerle Esad yönetiminin arasını yapmaya çalışmıştır.

Suriye Krizi’nde Türkiye ve Rusya Arasında Yaşanan Gelişmeler

Suriye Krizi’nde Türkiye ve Rusya’nın Suriye politikaları farklı olsa bile yaşanan sorunlarda ortak payda bulunabilmiş ve ticari, siyasi ve sosyal ilişkilerini devam ettirebilmişlerdi. Ancak geçtiğimiz sene Rus uçağının düşürülmesi akabinde iki ülke arasındaki ilişkiler en gergin günlerini yaşamıştır. Bugün ise gelinen noktada karşılıklı olarak zarara uğrama sonucunda geri adımlar atılmış ve Suriye’de birlikte çözüm arayışına gidilmiştir. Öncelikli olarak Suriye Krizi süresince Türkiye ve Rusya arasında yaşanan sorunlara değinmek istiyorum.

22 Haziran 2012 tarihinde Suriye tarafından Türk jeti düşürülmüş ancak Rusya Suriye politikasını değiştirmemiş aksine Suriye yanlısı bir politika izlemiştir.

10 Ekim 2012 gecesi Türkiye, askeri kargo taşıdığı şüphesiyle Moskova’dan Şam’a giden Suriye’ye ait sivil bir uçağı askeri jetler zoruyla Esenboğa Havalimanı’na mecburi inişe zorlamış ve ardından Türkiye-Rusya ilişkileri gerilmiştir. Türkiye’nin uçakta bulunan malzemelere el koymasının ardından Rusya Dışişleri Bakanı, Suriye Krizi ve Ankara’da indirilen Suriye uçağıyla ilgili olarak Türkiye’nin, bu olayda Chicago Sözleşmesi’ne dayanarak hareket ettiğini açıklayarak iki ülke arasındaki gergin ortamı bir anlamda yatıştırmıştır.[9]

Kasım 2012 sonlarında Türkiye’nin NATO’dan Suriye sınırına konuşlandırılmak üzere Patriot füzeleri talep etmesi haberi gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Türkiye-Suriye sınırının silahlandırılmasının bir alarm olduğuna dikkat çekerek Türkiye’ye bölgede tehlike seviyesini arttırmak yerine etkilerini Suriyeli muhalifler üzerinde kullanarak Suriye’de diyaloğun bir an önce kurulmaya başlanması gerektiğini söylemiştir.

24 Kasım 2015’te Rusya’ya ait Su-24 tipi savaş uçağının sınır ihlali yapması nedeniyle Türk F-16’ları tarafından düşürülmesinden sonra Türkiye ve Rusya ilişkileri gerilmiştir. Rusya, Türkiye karşıtı bir politikaya yönelmiştir. 24 Kasımda düşürülen uçakla ilgili Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamada uçağın beş dakika içinde 10 kere uyarıldığı açıklanmıştır. Kriz ile birlikte düşürülen uçağın rotası ve sınır ihlaline ilişkin olarak iki ülke arasında harita krizi ortaya çıkmıştır. Bu krizle birlikte Rusya Devlet Başkanı Putin yaptığı açıklamalarla iki ülkenin stratejik ortaklığını rafa kaldıran tutumlara yönelmiştir. Krizin ardından Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Türkiye’ye gerçekleştirmeyi planladığı ziyaretini iptal etmiştir. Ayrıca Putin Suriye’nin Laskiye kentindeki hava üssüne S-300 füze bataryaları gönderileceğini söylemiş ve Savunma Bakanlığı da S-400 hava savunma sistemi de göndereceğini açıklamıştır.

Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev, “Türkiye uçağımızı düşürmekle savaş başlattı, ama karşılık vermedik.” ifadelerini kullanmıştır. Rusya hükümeti, Putin’in imzasını attığı ekonomik yaptırımları uçağın düşürülmesinden 4 gün sonra yürürlüğe sokmuştur. Buna göre;

-Türkiye ve Rusya arasındaki vize serbestisi kaldırılmış,

-Başta gıda ürünleri olmak üzere Türkiye’den gelen birçok ürünün Rusya’ya girmesi engellenmiş,

-Türkiye’ye tur satışları yasaklandı ve charter uçuşları kaldırılmış,

-Türkiye yargı yetkisi altında bulunan şirketlerin Rusya’daki faaliyetleri durdurulmuş,

-İzin verilen yaklaşık 60 şirket dışında Rusya’daki işverenlerin yeni Türk işçi çalıştırması yasaklanmıştır.[10]

Olaylar bu şekilde seyrederken yaptırımlar yüzünden ekonomide meydana gelen zararla birlikte Türkiye Rusya ile ilişkilerini düzeltme kararı almış ve bu kararını Rusya’ya bildirmiştir. Rusya da ilişkilerden yana olmuş ancak bazı şartlar ileri sürmüştür: Resmi özür, tazminat ve pilotun katilinin cezalandırılması. Türkiye ise bu artların kabul edilemez olduğunu bildirmiştir. Ancak zamanla Türkiye’nin bu sert tutumu yumuşamıştır. İlişkilerin normalleşmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya Birlik gününde (12 Haziran) Kremlin’e mektup göndermiş ve “ilişkimiz hak ettiği seviyeye ulaşsın” demiştir. Rusya mektubun yeterli olmadığını, ilişkilerin normalleşmesi için resmi özür dilenmesi gerektiğini ifade etmiştir. 27 Haziran’da Erdoğan’ın Rusya’dan resmi özür dilediğini ve tazminat ödemeye hazır olduğunu belirten Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden düzeltilmesi için gerekli çalışmaların başlatılacağını bildirmiştir. Rus-Türk ilişkilerinin normalleşmesi için iki ülke lideri 9 Ağustos’ta St. Petersburg’da bir araya gelerek ilişkilerin krizin öncesi seviyeye getirilmesinde mutabık olmuşlardır. Sonuç olarak Suriye Krizi nedeniyle bölgede çıkar çatışması yaşayan bu iki ülke karşılıklı olarak ekonomik anlamda zarara uğradıklarını fark ettiklerinde ilişkilerini normalleştirmeye karar vermişlerdir. Bugünde Suriye bölgesinde müttefik olmaya çalışmaktadırlar.

Fırat Kalkanı Harekâtı

Fırat Kalkanı Harekâtı, Türkiye ve Türk ordusu tarafından eğitilmiş Özgür Suriye Ordusu grupları tarafından yapılan askeri bir operasyondur. Operasyonun amacı Türkiye tarafından tehlike olarak görülen unsurları temizlemek, sınır ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak ve göç sorununu yok etmek için 5 bin km²lik alanda IŞİD, YPG ve Suriye rejimi güçlerinden sivillerin güvenliği dolayısıyla tamamen temizlenmesi hedeflenen Güvenli Bölge oluşturmaktır. Harekâtın bir diğer amacı ise PYD’nin bölgede kantonları birleştirerek otonom bir yapı kurma hedefini bitirmektir. Türk Silahlı Kuvvetleri operasyonda IŞİD ve YPG mevzilerinin yoğun ateş ile hava ve kara unsurlarınca vurulduğunu duyurmuştur. 24 Ağustos’ta başlayan harekâtın ilk 6 gününde IŞİD’den 33 köy ele geçirildi. 5 Eylül’de ise IŞİD Türkiye sınırındaki tüm köylerden çıkarılmıştır.[11]

20 Ağustos 2016’da sayıca büyük bir grup muhalif ağır ve orta seviye teçhizat yüklü elliye yakın araç ile Çobanbey’den yola çıkarak Türkiye sınırına yaklaşmışlardır. 22 Ağustos 2016’da, Irak ve Şam İslam Devleti tarafından Gaziantep saldırısına misilleme olarak Karkamış’a 2 adet havan ateş yapılmıştır. Türk Kara Kuvvetleri 60 adet obüs ateşleyerek Cerablus ve Menbiç’i bombardıman ateşine tutmuştur. Karkamış’da vatandaşlara şehri terketmesi söylendi ve belde kısa sürede boşaltılmıştır. 25 Ağustos 2016’da Türk Silahlı Kuvvetleri, “Topraklar ilhak edilmeyecek Özgür Suriye Ordusu’na teslim edilecektir” açıklamasını yapmıştır.[12] Operasyona tüm dünyadan çeşitli tepkiler gelmiştir. Bunlar başlıca şöyledir:

Suriye: Suriye Dışişleri’nden yapılan ilk açıklamada, “Türk tanklarının Suriye’ye girmesi egemenliğimizin ihlalidir.” denilmiştir.

ABD: ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, “Her iki tarafa da burada asıl düşmanın IŞİD olduğunu hatırlatmaya çalışıyoruz.” ifadesini kullanmıştır. Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamada, “NATO Müttefikimiz Türkiye DAEŞ karşıtı çabalara değerli katkılarda bulundu” denilirken ertesi gün yapılan açıklamada ise ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Cook, “Fırat Kalkanı Operasyonu DAEŞ’e büyük bir darbe vurdu” şeklinde konuşmuştur.

Rusya: Rusya Dışişleri’nden yapılan açıklamada, Türkiye-Suriye sınırında yaşanan gelişmelerin Moskova’da derin bir endişeye neden olduğu bildirilmiştir. Açıklamada “Türkiye’nin Cerablus’taki operasyonlarında Şam ile işbirliği yapmalı.” ifadelerine yer verilmiştir.

PYD Lideri Salih Müslim : “Türkiye, Suriye batağında çok şey kaybedecektir.” açıklamasında bulunmuştur.

Fransa: Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Fransa, uluslararası koalisyonun ortağı olan Türkiye’nin IŞİD’le mücadeledeki çabalarını yoğunlaştırmasını memnuniyetle karşılamaktadır.” denildi. Ertesi gün cumhurbaşkanı François Hollande, “IŞİD’in saldırılarına sahne oluşunu göz önüne aldığımızda Türkiye’nin bu operasyonunu anlayışla karşılıyoruz. Fakat aynı zamanda bu operasyonun, müzakereye götüren ortak bir iradeye dönüşmesini sağlamalıyız.” açıklamasında bulunmuştur.

Almanya: Almanya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Martin Schäfer, “Türkiye’nin başlattığı harekatı anlayışla karşıladıklarını” belirterek, “Ankara’nın Uluslararası Koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı mücadeledeki hedefleri ve amaçları ile uyumlu hareket ettiğini” dile getirmiştir.

İsrail: İsrail Büyükelçiliği Ankara Maslahatgüzarı Amira Oron, “Türkiye, sınırlarında IŞİD’in olmasına izin veremez. Türkiye’yle hemfikiriz ve destekliyoruz” açıklamasında bulunmuştur.

İran: İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bahram Kasimi yaptığı açıklamada,”Suriye topraklarındaki terörist gruplarla mücadele, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan o ülkenin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarına saygı gösterilerek merkezi yönetimle koordineli şekilde yapılmalı” ifadesinde bulunmuştur.[13]

Bu tepkilere rağmen Türkiye Fırat Kalkanı Operasyonuna başlamış ve bugün hala sürdürmektedir. Bölgeyi önemli oranda temizleyebilmiş ve bölgede yaşayan Türkmen halkı evlerine geri dönebilmiştir.

Sonuç

Suriye’de ortaya çıkan kriz her ne kadar bir iç isyan şeklinde başlamış olsa da kısa zaman sonra etkisi tüm komşu ülkeleri etkilemiştir. Orta Doğu iç ve dış aktörlerin müdahalesine çok açık olan bir bölgedir. Bu bölgede ortaya çıkan sorunların çözümü kolay değildir. Sorunların çözümünde inisiyatif alınması ve küresel ölçekte ağırlığı olan aktörlerin bölge ülkeleriyle işbirliği içinde ortak bir noktada buluşması gerekmektedir. Ne yazık ki Suriye, meselede söz sahibi olan ülkelerin anlaşamamasının faturasını ödemektedir. İhmaller, anlaşmazlıklar, yanlış politikalar ve çekişmeler neticesinde içinden çıkılamaz bir çatışma alanı haline gelen Suriye, komşu ülkeler için de bir tehdit ve istikrarsızlık kaynağı olmuştur. Esed rejiminin gerilemesiyle ortaya çıkan boşluğun devlet altı gruplar tarafından doldurulması Suriye krizinin gidişatını değiştirmiş ve yeni aktörler ve pazarlık alanları oluşturmuştur.

İŞİD gibi içte ve dışta sorumsuzca hareket eden ve terörü hedefe ulaşmak için amaç edinen yapıların bölgede etki alanını genişletmiştir. Bu noktada çok yönlü ve sıfır sorunlu bir dış politika yönünde adımlar atan Türkiye’nin durumu hiç de iyi değildir. Bir yandan sınırının hemen dibinde IŞİD ile karşı karşıya gelmiş bir yandan da Suriye’nin kuzeyinde oluşmaya başlayan ve özerklik yolunda ilerleyen yeni bir Kürt oluşumuyla karşı karşıya gelmiştir. Bölgedeki Türkmenlere yapılan zulüm de bunun cabasıdır. Ayrıca Suriye’de savaştan kaçan milyonlarca Suriye’yi ülkesine almış olan Türkiye için mülteci sorunu da oldukça önemlidir. Bu insanlar hem ekonomik anlamda hem de güvenlik anlamında Türkiye’yi zor durumda bırakmaktadır. Üstelik Suriye Krizi yüzünden Rusya ile de ilişkilerinde sorunlar yaşamış, bu sorunlar yüzünden de ekonomik anlamda zor zamanlardan geçmiştir.

Rusya ile sorunlarını halletmiş ve artık bölgede aktif olmaya ve bölgedeki durumu kendi lehine çevirmeye karar vermiştir. Bunun için de adına Fırat Kalkanı Operasyonu denilen harekâta başlamış, belirli adımlar atabilmiştir. Yine de Türkiye’nin bu operasyona istikrarlı bir şekilde devam etmesi ve bölgeyle olan sınırını kendi aleyhine sonuçlar doğurabilecek her türlü etkiden arındırması gerekmektedir. Bunun için de Suriye’de Esed rejimi ile anlaşmalıdır.

Afranur ARIKAN, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler 3.sınıf öğrencisi

DİPNOTLAR

[1] Yağmur ŞEN, Suriye’de Arap Baharı, Yasama Dergisi, Ocak- Şubat-Mart-Nisan 2013, sayı 23, syf.59

[2] Oktay BİNGÖL, Krizlerin Uluslararasılaşması: Rejime Karşı Protestolardan Bölgesel Çatışmaya Suriye Örneği, syf.4

[3] Atilla SANDIKLI- Ali SEMİN, Bütün Boyutlarıyla Suriye Krizi ve Türkiye, BİLGESAM, syf:236

[4] Levent İÇGEN, Vatan Ankara, Suriye, Türk Savaş Uçağını Düşürdü! 23 Haziran 2012

[5] Atilla SANDIKLI, Ali SEMİN, Bütün Boyutlarıyla Suriye Krizi ve Türkiye’ye Etkileri, BİLGESAM, syf:237

[6] Nurettin ALTUNDEĞER, M. Ertuğrul YILMAZ, İç Savaştan Bölgesel İstikrarsızlığa: Suriye Krizi’nin Türkiye’ye Faturası, syf: 293

[7] İlyas KAMALOĞLU (KAMALOV), Rusya’nın Orta Doğu Politikası, ORSAM Rapor No:125 THE BLACK SEA INTERNATIONAL Rapor No:23, Temmuz 2012, syf:14

[8] Oktay BİNGÖL, Krizlerin Uluslararasılaşması: Rejime Karşı Protestolardan Bölgesel Çatışmaya Suriye Örneği, syf:17

[9] Merve Suna ÖZEL, Suriye Krizi Sürecinde Rusya-Türkiye İlişkisinde Uçaklar-Jetler-Sorunlar, 21. Yüzyıl Enstitüsü Bilim Birlik Barış, 4 Aralık 2015

[10] HABERUS Rusya ve Avrasya’dan Güncel Haberler, Uçak Krizinde Yıldönümü; Türk-Rus İlişkilerinde Neler Yaşandı? – Analiz, 24 Kasım 2016

[11] By Editör, El Bab ve Fırat Kalkanı Haritası, Stratejik Ortak, 25 Kasım 2016

[12] Fırat Kalkanı Operasyonu, Wikipedi Özgür Ansiklopedi

[13] Fırat Kalkanı Operasyonu, Wikipedi Özgür Ansiklopedi

KAYNAKÇA

Yağmur ŞEN, Suriye’de Arap Baharı, Yasama Dergisi, Ocak- Şubat-Mart-Nisan 2013, sayı 23

Oktay BİNGÖL, Krizlerin Uluslararasılaşması: Rejime Karşı Protestolardan Bölgesel Çatışmaya Suriye Örneği

Atilla SANDIKLI- Ali SEMİN, Bütün Boyutlarıyla Suriye Krizi ve Türkiye, BİLGESAM

Levent İÇGEN, Vatan Ankara, Suriye, Türk Savaş Uçağını Düşürdü! 23 Haziran 2012

Nurettin ALTUNDEĞER, M. Ertuğrul YILMAZ, İç Savaştan Bölgesel İstikrarsızlığa: Suriye Krizi’nin Türkiye’ye Faturası

İlyas KAMALOĞLU (KAMALOV), Rusya’nın Orta Doğu Politikası, ORSAM Rapor No:125 THE BLACK SEA INTERNATIONAL Rapor No:23, Temmuz 2012

Merve Suna ÖZEL, Suriye Krizi Sürecinde Rusya-Türkiye İlişkisinde Uçaklar-Jetler-Sorunlar, 21. Yüzyıl Enstitüsü Bilim Birlik Barış, 4 Aralık 2015

HABERUS Rusya ve Avrasya’dan Güncel Haberler, Uçak Krizinde Yıldönümü; Türk-Rus İlişkilerinde Neler Yaşandı? – Analiz, 24 Kasım 2016

By Editör, El Bab ve Fırat Kalkanı Haritası, Stratejik Ortak, 25 Kasım 2016

Fırat Kalkanı Operasyonu, Wikipedi Özgür Ansiklopedi

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Rusya, Suriye ve Türk Dış Politikası üzer ine medyadan analizler


_92860212_rusya-devlet-baskani-putin-basbakan-yildirimi-kremlin-sarayinda-kabul-etti_4447_dhaphoto1.jpg?itok=jHs_fP7D

Cumhuriyet: Ceyda Karan: Halep’in kurtuluşu Ve sonrası

Bugün cihatçı grupların iknasında Başbakan Binali Yıldırım’ın Moskova demeçlerinde doğruladığı üzere Rusya’yla temaslar ve Türkiye’nin üzerinde nüfuzu olduğu gruplara telkinlerinin rolü olduğu açık. Mühim olan sonrası… Hâlâ tek parça bir Suriye olup olmayacağı şüpheli. Savaşın canavarı IŞİD Rakka’da. Ama o, sınırın Irak tarafıyla birlikte uluslararası bilek güreşinin bir unsuru. Şimdi iki odak noktası var: Türkiye ile Rusya arasında nasıl bir pazarlığın olduğunu bilmediğimiz Halep’in kapısı ‘El Bab’. Ve yerel ateşkeslerle çıkartılan militanların doluşturulduğu İdlib. Burada 10 bin kadar Nusra, 10 bin Ahrar militanının başını çektiği gruplarla bir emirlik kurulmuş durumda. Devamı …

Gazete Duvar: Evren Balta:‘Bağımsız’ dış politika?

Dış politika kuşkusuz insanın hayat döngüsü ile karşılaştırabilecek bir mecra değil. Siyasetin hiçbir alanı öyle değil. Ama söz konusu olan bağımsızlık kavramı olduğunda dış politikayı açıklayan belki de en iyi teşbih ergenlik olabilir diye düşündüm. Ergenlik bağımsızlık, otorite, kimlik, çıkar, güç, kapasite gibi dış politikayı da belirleyen bütün temel süreçlerin insanın gündelik hayatını belirlediği bir dönemeç. İnsanın kendi hayatında “tam bağımsızlığın” ne anlama geldiğini (ve hatta gelmediğini) çoğu zaman kafasını duvara vura vura anladığı bir süreç. Ben kendimi bildim bileli Türkiye dış politikasında “tam bağımsızlık” şiarına sahip. Ama çoğu zaman “tam bağımsızlık” mevcut durum kötü gidiyorsa iktidarların her şeyin kendi ellerinde olmadığını söylemek ve kendi dışlarındaki aktörleri suçlamak için kullandıkları kullanışlı bir kavram. Devamı …

Milliyet: Sami Kohen:Suriye politikasında Rus etkisi

Suriye ordusunun kuşatma altındaki Halep’in doğu kesimini muhalif güçlerden geri alması, birkaç bakımdan önem taşıyor. 1) Askeri bakımdan, Suriye ordusunun haftalardan beri süren çetin çatışmalardan sonra, stratejik değeri de yüksek olan bu tarihi kente hâkim olması, Esad rejimi için önemli bir zaferdir. Böylece Beşar Esad 5 yıldır devam eden Suriye iç savaşında ilk kez askeri üstünlüğünü göstermiştir. Esad kendi deyişiyle bu “büyük zafer”in iç savaşın gidişatını değiştireceğine inanıyor. Ancak bunun “savaşın bitmesi için yeterli olmadığı”nı da kabul ediyor. Bunun anlamı, Esad’ın Suriye sorununda “askeri çözüm opsiyonunu” sonuna kadar kullanacağı, dolayısıyla çatışmaların devam edeceğidir. Devamı …

Karar: Garip Dalay:Dış politikada otonomi arayışı

AK Parti döneminde Türkiye dış politikasına damgasını vuran temel özelliklerin başında, uluslararası sistemde stratejik otonomi arayışı bulunmaktadır. Burada bir parantez açacak olursak, tabii ki mevcut sistemde hiçbir güç mutlak bir otonomiye sahip değil. Karşılıklı bağımlılık sadece zayıf ülkeler için değil güçlü devletler için de geçerlidir. Tabii ki farklı oran ve boyutlarda… Öncelikle Türkiye’yi tarihi, coğrafyası ve bütün kimliksel bileşenleriyle uyumlu bir şekilde dünyada konumlandıran bu arayış, AK Parti’nin bütün iktidar dönemlerine rengini çalmıştır. Yani, maksimum veya optimum otonomi arayışı Türkiye dış politikasının temel motivasyonlarının başında gelmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin stratejik kimliğini geniş ve pro-aktif bir şekilde tanımlamaya çalışmaktaydı. Tarih, coğrafya, ulusal çıkar, iç-dış politika bütünlüğü veya dengesi, ekonomi-siyaset bütünlüğü veya dengesi, güvenlik-demokrasi dengesi ve benzeri birçok unsur bu siyasetin harcına karılıyordu. Devamı …

Star: Beril Dedeoğlu:Türkiye-Rusya: İkili ilişkileri aşan kritik süreç

Türkiye-Rusya ilişkilerinin önce normalleşmesi ardından da gelişmesi yönünde önemli adımlar atılıyor. İlişkilerin geliştirilmesi konusuna kimsenin itirazının olmadığı anlaşılmakla birlikte, normalleşmenin tümüyle sağlanamadığı söylenebilir. İki ülke arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi öncelikle ekonomik ve ticari konuları içeriyor. Rusya, önce Ukrayna ardından Suriye meselesi nedeniyle bir tür ekonomik sıkıştırılmaya maruz kalmış durumda. Ayrıca, savaş içinde doğrudan yer almanın maliyetini de kaldırıyor. Bu koşullara bir de Avrupa’nın ekonomik sorunlarını çözememesiyle ortaya çıkan koşullar ve Trump dalgası eklenince, Rusya’nın yeni çıkışlar araması doğal. Devamı …

(SÜREÇ ANALİZ 9 ARALIK 2016 TÜRKİYE GÜNDEMİ)

RUSYA DOSYASI : Rusya, uçak düşürme emrini kimin verdiğini açıkladı


Rusya, uçak düşürme emrini kimin verdiğini açıkladı

Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Araştırma Görevlisi Ruslan Kurbanov, Rus uçağının vurulma emrini kimin verdiğini açıkladı… Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Araştırma Görevlisi Ruslan Kurbanov, "24 Kasım’da Rus uçağını kim düşürdü, kim bu emri verdi? Bu talimatı ne Cumhurbaşkanı ne de Başbakan verdi. Bu talimatı İncirlik Üssü’nde nöbetçi olan bir albay verdi. Fiiliyatta da bu albay Gülen’in adamıydı" dedi. NATO’nun da maskesi düştü, Türk halkı gördü! Sputnik’ten Fuad Safarov’un haberine göre NTV’de Mesto Vstreçi (Buluşma Yeri) programında konuşan Rus uzman, İncirlik Üssü’nün 15 Temmuz darbe girişimindeki rolüne şu ifadelerle işaret etti: "Türkiye’de yaşanan darbe girişiminin ardından Türk halkının NATO ile ilgili ne düşündüğü ortaya çıktı. Darbe girişimi hazırlıkları için İncirlik Üssü fiiliyatta Truva Atı görevi yaptı. Türkiye bu konuda bugün de tehlikeyi biliyor, görüyor.

Fakat yakın zamanda Türkiye’nin NATO’dan ayrılacağını söylemek doğru olmaz." ‘TALİMATI GÜLENCİ ALBAY VERDİ’ Kurbanov, 24 Kasım 2015’te Suriye sınırında düşürülen Su-24 jetine ilişkin olaraksa şunları söyledi: "Türkiye’de Gülen örgütünün toplumda oluşturduğu paralel yapı, iktidar merkezine ulaştı. Burada örgüte ABD de önemli yardımda bulundu. Bu örgüt fiiliyatta CIA’in bir ajan ağı. On yıllardır devlete sızdılar. Fethullah Gülen’in ABD’de oturma izni almasına CIA ajanları yardımcı oldu. 24 Kasım’da Rus uçağını kim düşürdü, kim bu emri verdi? Bu talimatı ne Cumhurbaşkanı ne de Başbakan verdi. Bu talimatı İncirlik Üssünde nöbetçi olan bir albay verdi. Fiiliyatta da bu albay Fethullah Gülen’in adamıydı. Rusya ve Türkiye’nin arasını bozmaya çalıştılar."

OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ ==>http://www.seviyelihaber.com/guvenlik/rusya-ucak-dusurme-emrini-kimin-verdigini-acikladi-h2762.html

RUSYA DOSYASI /// Avrasyacılık ve Rusya : Modern Üçüncü Roma


Avrasyacılık ve Rusya : Modern Üçüncü Roma

Milliyetçiliğin doğuşunda geçmişi yeniden yorumlama, tekrar tanımlama ve mitsel söylemlerin yaratılması yoluyla gerçekleştirilen kültürel dönüşümlerin önemli bir rol oynadığı anlaşılmaktadır. Kültürel dönüşümlerin altında yatan psikolojik motivasyona bakıldığında ise aşağılık ve geri kalmışlıktan kaynaklanan utanç duygusunun seçilmişliğe ve üstünlüğe taşınma arzusuyla beraber yaşadığı görülmektedir. Bu anlamda Rus tarihinde üç önemli kültürel dönüşüm süreci ve buna bağlı olarak oluşan Rus kimlik oluşum sürecinden bahsedilebilir.

Birincisi, Ruslaşma (ya da Slavlaşma) olarak ifade edilebilecek, pagan kültürden Ortodoks kültüre (Bizans etkisiyle) geçişle ortaya çıkan ve pagan olmakla kalmayıp ondan üstün olan bir kimlik iddiasıdır. İkincisi, Ortodoks kültürden imparatorluk kültürüne geçişi temsil eden, Ortodoks ama ondan daha üstün olma bilincidir (Ortodokslaşma). Buradaki Üçüncü Roma olma iddiasında, Bizans mirasını bir yandan kabul ederken diğer yandan da Rus Çarlığı’nın Bizans’tan tarihsel anlamda daha ileri, gelişmiş ve üstün bir pozisyonu yakaladığı şeklindeki bir benlik yüceleştirmesi gizlidir. Üçüncü kültürel dönüşüm ise Lenin’le beraber Sovyetlerin kurulmasıyla yaşanmıştır. İmparatorluk kültüründen ideolojik kültüre geçişte etkili olan süreç ideolojikleşme (Batılılaşma) olarak adlandırılabilir. Burada ortaya çıkan iddia da Batılı ama ondan daha üstün olma idealidir. Söz konusu üçüncü süreçte Rusya’da tarihsel bir kırılma yaşanmış, ve bu kırılmayla birlikte 19. yüzyılda yoğun bir biçimde tartışılan ve bugünlere kadar ulaşan medeniyet sorunsalı ortaya çıkmıştır. Bu süreçlerin tümünde geçmişi bir yönüyle reddetme bir yönüyle de kabullenme psikolojisi kendini gösterir. Aynı zamanda geçmişle bugün sentezlenmekte ve daha üstün olduğu iddia edilen yeni durum onaylanmaktadır.

10. yüzyılda Kiev Rusya’sının Ortodoksluğu kabulü ile Rus milli kimliğinin oluşumunda din unsuru başat bir önem kazanır. Yerli Slav halklar ile Ruslar arasındaki farklılıklar Ortodoks üst kimlik altında kaynaşarak devletin bütünleşmesi ve merkezileşmesi sağlanmış olur. Diğer yandan Bizans’ın zengin kültürel birikimi Rusya’ya taşınarak devletin hukuk düzeninin, teşkilatlanma yapısının ve yazılı dilin gelişiminin oluşturulması yoluyla güçlü bir hükümdar merkezli devletin temelleri atılmıştır. Ancak, hiç şüphe yoktur ki, öncelikli olarak Ortodoksluk üzerinden Rusya’nın Bizans mirası ile kurduğu ilişki Rus halkının pagan kültüründen kaynaklanan direncinden ve üst yönetici tabakalarının “seçici” ve “ihtiyatlı” tavırlarından bağımsız bir tarzda gerçekleşmemiştir. Ortaya çıkan kültürel etkileşim Ortodoks Bizans kültürünün Ruslar tarafından kabullenilmesini kolaylaştıracak açıklığı ve müsamahakârlığı sayesinde mümkün olmuş, fakat yine de neticede “Rus Ortodoksluğu” gibi ayrı bir dini ve toplumsal kurum vücut bulmuştur.

Ortodokslaşma ve Üçüncü Roma

Rusya’daki birinci kültürel dönüşüm süreci bu minval üzere şekillenirken 15. yüzyılda olağanüstü bir açılım olarak değerlendirilebilecek büyük bir olay yaşanmıştır. 1438 yılında gerçekleşen Floransa Konseyi’nde Ortodoks Kilisesi’nin temsilcileriyle Katolik Kilisesi’nin temsilcileri bir araya gelerek iki kilisenin Roma kilisesi çatısı altında birleşmesi konusunda karara vardılar. Altında yatan nedenlerin siyasi olduğu açık olan bu kararın iyice zayıflayan ve Osmanlı tehlikesiyle karşı karşıya olan Bizans İmparatoru tarafından verilmiş bir taviz olduğu anlaşılmaktadır. Floransa Konseyi’nde alınan bu kararın Rusya’daki yankısı daha büyük olmuştur. Moskova Prensliği ve Metropolitliği bu kararı tanımamışlar, kendi inançlarının gerçek Hristiyanlık olduğunu, Ortodoks Kilisesi’nin de gerçek inancın kilisesi olduğunu savunarak Ortodoks inançlarına ihanet etmeyeceklerini bildirmişlerdir.

Bu sürecin akabinde Moskova Prensleri İstanbul Patrikliği’nin onayına gerek duymadan Moskova metropolitlerini kendileri atamaya başlamış, böylelikle dini anlamda tamamen bağımsız hareket etme gayreti içinde olmuşlardır. 1453’te İstanbul’un fethiyle beraber Bizans İmparatorluğu yıkılınca Ortodoks Kilisesi imparatorsuz kalmış, bunun üzerine de Rusya dünyadaki tek aday olduğu iddiasına sarılmıştır. Özellikle Moskova Metropolitliği’nin ısrarları sonucu sahipsiz kalan Ortodoksluğun sahiplenilmesi olarak ifadesini bulan Üçüncü Roma teorisi kabul edilerek Rusya İmparatorluk olma yolunda önemli bir adım atmıştır.

Üçüncü Roma teorisi Pskov manastırlarından birinde rahip olan Filofey adlı biri tarafından işlendi ve yazılı olarak III. Vasili’ye sunuldu. Bu teori şöyle formüle edilmişti: Daha önce dünya hâkimiyetinin merkezi Roma idi. Sonra Yeni Roma (Bizans) oldu. Her iki Roma da düştü. Hâlbuki Üçüncü Roma ayaktadır, o da Moskova’dır. Hristiyanlıktaki “mukaddes teslis” gereğince Dördüncü Roma olmayacaktır. Öyleyse Moskova dünya hâkimiyetinin yeni merkezidir. Bu teoriye göre Moskova hükümdarları Bizans imparatorlarının halefleri ve Ortodoksluğun yüksek hamileri konumuna getirilmiştir. Ortodoksluk tek doğru ve hakiki din olmakla, Moskova yeryüzündeki doğruluğun ve hakikatin merkezi konumuna gelmiştir.

Üçüncü Roma teorisi tarihsel anlamda dini gereklerin sonucu olarak ortaya çıkmış gibi görünse de, aynı zamanda seküler bir karakter taşımaktadır. Üçüncü Roma’nın ilanı, aslında Rusya’nın “Doğu’nun hâkimi” olma vizyonuna soyunduğunun bir göstergesidir. Moğol istilasından kurtulan ve Konstantinopolis Patrikliği’nden bağımsızlığını ilan eden Rusya, Ortodoksluğun hamiliğini elde ederek Doğu’da en güçlü imparatorluk olma hayalini gerçekleştirme ufkunu yakalamış oluyordu. Moskova Rusya’sı Üçüncü Roma olma iddiasıyla bir taraftan Bizans’ın mirasını sahiplenirken, diğer taraftan da Bizans’ın vesayetinden kurtulmuş oluyordu. Dolayısıyla Üçüncü Roma idealinin esas önemi Rusya’nın 15. yüzyılda tarih sahnesine çıkarken geçmişini yeniden tanımlayan, geleceği içinse muazzam kapsayıcılıkta tanımlanan yeni bir dini-siyasi söylemi hayata geçirmesi olmuştur.

Üçüncü Roma’nın Rusya’nın küresel anlamda sahip olduğu özgün pozisyona içsel bir gönderme yaptığı ve bu özgünlük iddiasının emperyal arzulara zemin hazırladığı karşı konulmaz bir gerçektir. Üçüncü Roma ile birlikte istisnai tarihsel role dayalı seçilmişlik fikrinin Rus kimliğinin ana harcı haline getirilmesi, yayılmacı politikalar güden Rus İmparatorluğu’nun Mesihçi karakterini gözler önüne serer. Üçüncü Roma’nın hem uhrevi hem de maddi dünyayı kapsayan özel ideolojik karakteri dolayısıyla Rus Mesihçiliği’nin çok geniş amaçlara yönelik olarak şekillendiği doğrudur. Rusya, dünyadaki tüm insan topluluklarına düzen verici ve aynı zamanda tüm insani problemleri çözmeye muktedir bir tarihsel kadere yazgılı olduğu inancına kavuşmuştur. Rus Mesihçiliği’nin özünü bu inanç oluşturmaktadır. 19. yüzyıl felsefecisi Nikolai Fedorov’un “Rus kozmosu” diye kavramsallaştırdığı “insanoğlunun mukadderatındaki tüm apokaliptik değişimlerin gerçekleşebilmesinin ancak Rusya’nın siyasi ve dini liderliğinde mümkün olabileceği” görüşü Mesihçi yaklaşımın bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Batılılaşma ve Sovyet Deneyimi

Tam bu noktada Rusya’nın yaşadığı üçüncü kültürel dönüşümün sınırları içine girilmesi söz konusudur. Federov’un yüzyılı Rusya’da medeniyet sorunsalının hararetli bir biçimde tartışıldığı döneme tekabül eder. Rusya’nın hangi medeniyete ait olduğu sorusuna Slavofiller ve Batıcılar farklı cevaplar üretmeye çalışarak ülkeye yön verecek çıkış noktasını belirleme çabası içine girmiştir. Ancak ilginçtir ki cevap yeni yüzyılın başında ne Batıcı ne de Slavofil olan Lenin’den gelmiştir. İnsanlığın kaderinin sorumluluğunu üstlenmeye yazgılı olan Rusya’nın yeni elbisesi komünizm olmuştur. Çünkü artık devir imparatorluklar devri değil, ideolojiler devridir.

19. yüzyılda Batıcılar ve Slavofiller arasında yaşanan tartışmanın özü Rus olmanın nasıl tanımlanacağı üzerinedir. Bu aynı zamanda Rus milliyetçiliğinin nasıl şekilleneceğini belirleyen bir süreç olmuştur. O dönemde Rusya’da Batı’nın gerisinde kalmış olma duygusu kendini hissettirmekteydi. Ancak bu geri kalmışlık duygusu Rus milliyetçileri tarafından tepkisel biçimde üstünlük psikolojisinin temellerini oluşturan bir motivasyona dönüştürülmek istenmiştir.

Rus milliyetçiliğinin doğuşunda Batı’ya dair algının kodlanmasında hem kadere bağlı hem de tercih yoluyla ortaya konan bir bakış açısı vardır. Rusya kaderin bir cilvesi olarak Bizans mirası, Moğol istilası ve etkisi, ve Batı’dan gelen saldırılar sonucu Avrupa’dan yalıtılmış bir şekilde yaşamıştır. Öte yandan Batılıların Rusya’yı Asyalı ve barbar olarak nitelemeleri, kendilerini Avrupa’dan farklı ve hatta üstün olarak konumlandırmaları şeklinde bilinçli bir tepkiye yol açmıştır. Dolayısıyla Rusya’nın Avrupa’dan tarihsel yalıtılmışlığı ve bilinçli kopuşu 19. yüzyıl Rus milliyetçiliğinin bilincine yerleşmiş ve kökenini oluşturmuştur.
Rus milliyetçiliğinin ana karakterini belirleyen Slavofil-Batıcı çatışmasının içerdiği diyalektik, karşıtlıkların birbirleriyle etkileşimi ve bir çözüme kavuşturulması açısından anlam taşımaktadır. Temsil edilen pozisyonlar ve üretilen söylemler Rusya’da milliyetçi söylemin hangi yapısal çerçevede ortaya çıktığını göstermesi bakımından önemlidir. Ancak pek çok açıdan görülebileceği üzere Slavofiller ve Batıcılar arasındaki bu diyalektik çatışma ve ikilem halen Rusya’da tam anlamıyla bir çözüme kavuşturulmuş sayılmaz. Rusya’nın yüzünü nereye döneceği meselesi ciddi bir tartışma konusudur. Bu tartışmanın tamamlanmamasında araya Sovyet deneyiminin girmesinin de kuşkusuz büyük etkisi olmuştur. Yine de Slavofillerin çabaları Rus kimliğini Batı’dan “farklılaştırma” sürecini temsil etmektedir. Rusya’nın kökenleri konusunda Slavofillerin üretmiş oldukları mitsel söylemler, Batıcılar tarafından yöneltilen geri kalmışlık ve barbarlık suçlamalarını tersine çeviren, gurur duyulması ve medeni olarak nitelendirilmesi gereken özellikler olduğu şeklindeki geniş bir “kültürel ethos”un oluşumuna hizmet etmiştir.

Mesela bu noktada Slavofillerin kullandıkları başlıca argüman Slav halklarının sahip oldukları özgün kültürel kimlikleriyle ileride Avrupa medeniyetinin temsilcileri olacakları iddiasıdır. Batı karşısındaki aşağılık ve utanç duygusuna karşı seçilmişlik ve üstünlüğün ispatı girişiminde, Rus antikitesine (Çarlık, mir sistemi, Narodnik, Ortodoksluk, “doğal” köylülük gibi…) başvurarak yeniden tanımlanmış bir kimlik yaratma arzusu görülmektedir. Diğer bir ifadeyle Slavofiller kendi nativizmini yaratarak kendi geçmişlerini tekrar icat ederken, geçmişi yeniden mitleştirmiş ve geleceğe yönelik yeni bir toplum (ulus) tasavvuru ortaya koymuşlardır.

Ancak tüm bu tartışmalar yeni yüzyılın başında o an için beklenmedik sayılabilecek farklı bir çözümün zaferiyle sonuçlanmıştır. Lenin, Rusya’nın bu tartışmadan çıkışını ideolojik bir yaklaşımda bulmuş, komünizmin bir çözüm olacağına inanmıştır. Rusya’nın yeni ideolojisi, bir yandan Batılılaşma sürecinin bir ürünü ve fakat Batı sistemi içinde bir antitez olacağı, diğer yandan da Rus olmanın evrensel bir ideolojiye bağlanmakla Batı da dâhil tüm dünyanın liderliğini eline alacağı düşüncesini temsil etmektedir. Bu anlamda Bolşevik devrimini Mesihçilik bağlamında yorumlamak gerekir. Bolşevizm “Mesihçi tarzda bir Batılılaşma”dır; yani Rusya’nın dünyadaki en Batılı ülke olarak görülmesi anlamına gelmektedir. Mesihçi görüşte yer alan Rusya’nın tek sahici Hıristiyan ulus olduğu inancı Bolşevizm’de Batılı ülkelerin liderliğini hak eden Rusya fikrinin doğuşuna hizmet etmiştir. Stalin dönemi Sovyet Rusya’sında Mesihçi gelenek materyal koşullarını tamamlayarak zirve noktasına ulaşmış ve Sovyet komünizmi dünya topluluklarının liderliğine soyunmuştur. Tüm uluslar sadece askeri gücü dolayısıyla değil, pek çok alandaki üstün başarısı sebebiyle Sovyetlerin ayak izlerini takip edeceklerdir.

Burada bir noktanın altınının çizilmesi gerekmektedir. Sovyet ideolojisi ve yayılmacılığının altında Üçüncü Roma’da köklerini bulan Rus Mesihçiliği’nin bariz izleri görünüyor olsa da, esas itibariyle Sovyetler dönemi (özellikle Lenin dönemi) Üçüncü Roma’nın askıya alındığı bir dönem olarak değerlendirilmelidir. Sovyet Rusyası’nın din konusundaki tutumu herkesçe malumdur. Devletin Ortodokslukla meczedilmiş Mesihçi yayılmacılığının yerine sekülerize edilmiş dünya liderliği fikrinin kabul görmesi durumu söz konusudur. Ancak yine de ideoloji her ne kadar seküler bir karakter kazanmış bile olsa Rus Mesihçiliği’nin yapısal çerçevesi korunmuştur. Dolayısıyla devletlerin tarihsel süreç içerisinde ideolojileri ve toplumsal sistemleri köklü sayılabilecek değişimler göstermesine rağmen, radikal kopuşlardan ziyade dönüşüm geçirerek yenilenme ilkesine bağlı olarak süreklilik esasının korunduğu anlaşılmaktadır.

Avrasyacılık ve Üçüncü Roma Ruhunun Dirilişi

Sovyet döneminde Mesihçi gelenek (Üçüncü Roma formu) Batılılaşmanın etkisiyle seküler ideolojik bir içerik kazanmıştır. Ancak tarih göstermiştir ki bu seküler ideolojik içerik, yani komünizm, tutmamıştır. Çünkü Rus milli kimliğinin ana harcı olan ve Üçüncü Roma’nın özünü oluşturan Ortodoksluk reddedilmiştir. Bunu ilk fark edenler ise Avrasyacılar olmuştur. Avrasyacılık Sovyet tecrübesinin ilk faaliyetlerini gören ve 1920’li yıllarda ortaya çıkan entelektüel bir harekettir. Avrasyacılık bir anlamda Batıcılar-Slavofiller tartışmasını tamamlama girişimidir. Avrasyacılar en az Lenin kadar Rusya’yı Batılılaştırmak için reform girişimlerinde bulunan Petro’yu da Rusya tarihini farklı ve yanlış bir yöne çevirdiği için eleştirirler. Petro’dan beri yaşanan Batılılaşma yanlış olduğu gibi Sovyet sistemi Batı medeniyetinin kabulü anlamını taşıyordu. Kapitalist sisteme alternatif gibi görünse de komünizm ateist ve materyalist felsefesiyle Batı kültürünün bir parçasıydı. Komünizmin evrenselci yaklaşımı Batı medeniyetinin üstünlüğünü teyit eden bir anlayışa sahipti.

1920’lerde Avrasyacıları en çok endişelendiren husus Bolşeviklerin din karşıtı politikaları sonucunda Rus toplum hayatının sekülerleşmesi ve Ortodoksluğun insanların yaşamından dışlanması idi. Avrasyacılığın kurucu babası Trubetskoy’un Ortodoksluğun Rusya için hayati önemine dair görüşleri çok nettir. Trubetskoy öncelikle her kültürün alt ve üst katmandan oluştuğunu söyler. Alt katman halk kitlelerinin taleplerini karşılayan kültürel değerler hazinesidir. Üst katman ise bu değerlerin olgunlaştırıldığı, inceltildiği ve daha yüksek değerlere çıkarıldığı bir yerdir. Ama her halükarda bu katmanlar arasında karşılıklı bir etkileşim vardır ve bu etkileşimin sıhhatinden milli bütünlük doğmaktadır. Eğer bu etkileşim kurulamazsa katmanlar arasında kültürel uçurum meydana gelmekte ve milli bütünlük bozulmaktadır. Trubetskoy’un analizine göre tüm yöresel ve boysal farklılaşmalara rağmen söz konusu alt katman ve üst katman arasındaki etkileşimi kuran ve yekvücut bir sistemi mümkün kılan unsur Ortodoksluk’tur. Ortodoksluk, zamanında Rus kültürünün “sinir sistemi”ni teşkil etmişti ve onun sayesinde farklılıklar bütünleşebilmişti.

Petro sonrası dönemdeki Batılılaşmayla birlikte Rus kültürünün üst katmanlarında bu unsur önemli ölçüde baltalanmış ve kültürün esasları yıkılmıştı. Ortodoks entelektüellerle halka sirayet eden bu durum tam bir manevi boşluk ortamı doğurmuştu. Trubetskoy’a göre bu yüzden bu manevi boşluğu hisseden gerek aydın gerekse sıradan halk temsilcilerinin dini arayışları tüm Petro sonrası dönemin en bariz niteliği olmuştur. Şüphesiz, Rus kültürünün yeniden inşasında Ortodoksluk, hayatın her köşesine nüfuz etmelidir. Ancak o zaman her Rus, bu kültürde tam bir huzur ve memnuniyet bulacaktır.

Avrasyacılığın, Ortodoksluğun Rus kimliğinin oluşumundaki tartışmasız rolüne yaptığı vurguyla beraber, Avrasyacıların dünya tasavvuru, evrenselci yaklaşımı reddetmektedir. Hiçbir kültür ve medeniyet diğerine göre üstün kabul edilmez. Bu açıdan bakıldığında 19. yüzyıldan bugüne Rus kimliğinin yaşadığı bunalıma bir çözüm arayışı olarak ortaya çıkan Avrasyacılık, Batılılaşma sürecine alternatif olarak Rusya’nın özgün bir medeniyete sahip olduğu görüşünü ileri sürer. Rusya ne tam anlamıyla Doğulu ne de tam anlamıyla Batılıdır. Rusya özgün Avrasya medeniyetine aittir. Peki, bu Avrasya medeniyeti nasıl tanımlanmaktadır? Avrasya, Çarlık Rusya’sı sınırlarına tekabül eden coğrafi, tarihi ve sosyo-kültürel açıdan bütünlük oluşturan bir medeniyettir. Yapılması gereken var olan coğrafi ve tarihi bütünlüğü siyasi, ekonomik ve sosyal bir yapıya dönüştürmektir. Avrasya Birliği projesi buradan çıkmaktadır. Avrasya Birliği’nin üç önemli saç ayağından bahsedilebilir: (1) İdeaların hâkim olduğu ideokratik federal bir devlet yapısı, (2) sosyalist ve kapitalist olmayan fonksiyonel ekonomik düzen, ve (3) kültürlerin ve dinlerin serbestçe gelişimine imkan tanıyan Avrasyacı milliyetçilik.

Burada bahsedilen milliyetçiliğin nasıl bir milliyetçilik olduğu üzerinde durmak gerekir. Avrasyacı milliyetçiliğin temelinde Avrasya coğrafyasındaki toplulukların hangi tutkal ile bir arada tutulacakları sorusu vardır. Ya da aslında böyle bir tutkalı mümkün kılan koşullar mevcut olup olmadığı sorusu. Avrasyacılar Avrasya’yı birbirinin içine meczedilmiş senfonik “çokhalklı bir şahsiyet” olarak tanımlamaktadırlar. Bundan kasıt özel kültür inşa etmiş ya da inşa etmeye muktedir olan halklar bütünüdür. Ortak coğrafya ve tarihe yazgılı olmak bunun en önemli paydasını oluşturmaktadır. Avrasya coğrafyasında yaşayan toplulukları bir arada tutacak temel zamk özel şahsiyetleriyle beraber Avrasyacı milliyetçilik olmalıdır.

Bu bağlamda Avrasyacılara göre aşırı Rus milliyetçiliğinin devletin bileşenlerinin dengesini ihlal edeceği ve devlet bütünlüğünü bozacağı ifade edilmektedir. Çünkü Rusya’nın tek sahibi olan Rus halkı devrim sonrasında bu pozisyonunu kaybetmiş ve söz konusu coğrafyada bulunan gayri Rus halklarla yetkilerini paylaşmıştı. Bu yaklaşımın Rus milliyetçiliği ile Avrasyacı milliyetçilik arasında çizdiği sınır bölgedeki diğer halkların özel kültürlerine karşı bir saygı ve tanımayı ifade etmektedir. Bununla beraber Avrasyacı milliyetçilik birlikte yaşamayı sağlayacağı gibi ortak bir medeniyet projesi çatısı altında bölgesel aidiyeti perçinleyecektir. Ancak yine de Avrasyacı milliyetçilik içinde Rusya’nın nereye konulduğu, Rus halkının diğer halklar arasında nasıl bir yere sahip olduğu sorusunun cevabı muğlaktır. Rusya, Avrasya bölgesinde diğer ülkeler arasında herhangi bir ülke mi sayılacak, eşitler arasında birinci gibi bir pozisyona mı getirilecek, yoksa bölgenin lideri olarak mı tanımlanacaktır?

Böyle bir tartışmanın kökleri Sovyet Rusya’sı zamanına gitmektedir. Çarlık Rusya’sındaki egemen Rus ulusu merkezinde tanımlanan anlayış, Sovyet zamanında çok-halklı bir ulus ve bu ulusa ait bir ideoloji çerçevesinde anlaşılmıştır. Avrasyacılar bu yeni durumda bu ulusu Avrasyalı, onun mekânını Avrasya, onun milliyetçiliğini ise Avrasyacılık olarak isimlendirmişlerdir. Buradan hareketle şöyle bir sonuç çıkmaktadır. Belli bir etnik birimin milliyetçiliğinin sırf ayrılıkçılığa dönüşmemesi için daha büyük bir etnik birimin milliyetçiliği ile kombine edilmelidir. Yani, Avrasya’daki her bir halkın milliyetçiliği Avrasyacı milliyetçilikle bir terkip haline gelmelidir. Dolayısıyla burada vatandaştan, kendi halkına dair aidiyetin ötesinde, Avrasya’ya dair daha üst düzeyde bir ben-idraki beklenmektedir. Ancak başta sorduğumuz soru önemini korumaktadır. Rusya bölgede nasıl konumlanacaktır? Bu konuda Avrasyacıların da kendi içlerinde ayrıldıkları düşünülebilir. Rusya’yı bölgenin lideri olarak görenlerle, eşitler arasında birinci sayanlar mevcuttur. Ama her halükarda Avrasya’nın ve Avrasyacılığın ayakta tutulması için Rusya’nın özel bir konumunun bulunduğu ve özel bir girişimde bulunması gerektiği konusunda hemfikirdirler.

1920’lerde alternatif bir medeniyet projesi olarak ortaya çıkan Avrasyacılığın 1990’larda tekrar canlandığı görülüyor. Burada günün koşullarına uygun olarak Avrasyacılık Atlantikçiliğe, yani Amerikan küreselleşmesine karşı konumlandırılarak tekrar formüle ediliyor. Avrasyacılığın özündeki “özgün medeniyet” fikri korunmakla birlikte, daha detaylı bir Avrasya Birliği projesi kodifiye ediliyor. Çok kültürlülüğü esas alan ve çok kutuplu bir dünya idealini benimseyen yeni-Avrasyacılık Rusya’nın izolasyondan kurtularak lokomotif bir güç olarak yakın çevresiyle ilişkilerini geliştirme ve post-Sovyet entegrasyonunu sağlama misyonunu sahiplenme girişimi olarak ortaya çıkıyor. Burada Avrasya Birliği’ne giden yolda AB’ye benzer biçimde ekonomik entegrasyonun öncelikli ve itici güç olarak görüldüğü bir model savunuluyor.

Avrasyacılığın, 1990 sonrası Rusya’da tekrar canlandığı ve Rusya’nın iç ve dış siyasetinde etkin bir pozisyon kazandığı görülmektedir. Bunda önemli ölçüde Aleksandr Dugin’in etkisi vardır. Avrasyacılığın düşünsel birikimini alıp, özellikle jeopolitik alanında tekrar sistematize eden Dugin yeni bir ideoloji geliştirmiştir. Dugin için Avrasyacılık bir tercih değil, bir zorunluluk, ölüm-kalım meselesidir. Amerikancı küreselleşmenin tehdidi altındaki yenidünyada Rusya stratejik, ekonomik, sosyal ve kültürel kaynaklarını seferber etmek zorundadır. Diğer Avrasyacılar için olduğu gibi Dugin açısından da faal hale getirilip seferber edilmesi gereken kaynakların başında gelen unsurlardan biri Ortodoksluk’tur. Hristiyanlığın Katoliklik ve Ortodoksluk şeklinde ikiye ayrılmasını medeniyetsel düalizmin bir parçası olarak görmektedir. Bu medeniyetsel düalizmin sonucu olarak Ortodoksluk bir Doğu (Avrasya) dini olduğuna göre Rus Ortodoks Kilisesi sadece dini değil, sosyo-politik alanda da Rus halkının ve Avrasya medeniyetinin sorumluluklarını üstlenmeli, devlet ve toplumla karşılıklı aktif ilişkiye girmelidir. Dugin, bugünkü dünya düzeni karşısında Rusya’nın merkez güç olabilmesi için açık bir biçimde Üçüncü Roma ruhunun diriltilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

2000’li yılların başında Rusya’da Vladimir Putin’in devlet başkanı olarak iktidara gelmesiyle beraber Avrasyacı yaklaşımın yansımaları iç ve dış politikada kendini hissettirmeye başlamıştır. İdari alanda başkan olur olmaz uygulamaya koyduğu, merkezin kontrolünü sağlamak için federasyonun federal üst bölgelere bölünmesi suretiyle yedi bölgeye valiler atanması, merkezle çevre arasındaki ilişkileri sıkılaştırmak ve yakınlaştırmak amacına yöneliktir. Kültürel alanda ise Putin, Rus Ortodoks Kilisesi ile yurtdışındaki Rus Ortodoks Kilisesi’nin birleşme sürecine yardımcı olmuş ve kilise liderlerini Rus Çarı gibi Kremlin’de kabul etmiştir. Putin’in bu girişimi Ortodoksluğun sahip olduğu potansiyelin hem içeride hem de dışarıda kullanılmak istendiğinin en açık göstergesidir.

Putin’le beraber Rus dış politikasının aldığı Avrasyacı rengin yansımaları ise çok daha çeşitlilik arz etmektedir. Rus dış politikası gerek Bağımsız Devletler Topluluğu coğrafyası, gerekse de Asya ve Ortadoğu ülkeleri ile ilişkileri bakımından yeni boyutlar kazanmıştır. Avrasya coğrafyası olarak tanımlanan coğrafyada yoğunlaşan dış politika faaliyetleri, Rusya öncülüğünde kurulan yeni bölgesel örgütler ve ikili ilişkiler çerçevesinde derinleştirilmiş ve ilerletilmiştir. Eski Sovyet ülkeleriyle entegrasyonu amaçlayan girişimlerin yeni bölgesel örgütler kanalıyla gerçekleştirilmesi çabası ekonomik entegrasyon kapsamında üyeler arasındaki gümrük duvarlarının indirilmesi, Rus rublesinin ortak para birimi olarak kabul edilmesi ve Dünya Bankası benzeri bir kalkınma bankasının kurulmasından; bölgedeki su kaynaklarının verimli kullanılması, ulaşım yollarının inşası, alt yapı, ticaret ve kültürel işbirliği gibi alanlara kadar genişletilmiştir. Rusya, ayrıca, eski Sovyet Cumhuriyetleriyle güvenlik alanındaki temaslarını da yürütmekte ve askeri ittifak ilişkilerini pekiştirmektedir. Rusya’nın “yakın çevre” olarak tanımladığı ülkelerdeki askeri varlığı 2000’li yıllardan bu yana kademeli olarak artmaktadır. Post-Sovyet entegrasyon çabaları olarak özetlenebilecek tüm bu dış politika girişimlerinin somut örgütsel ağı şöyledir: (1) Bağımsız Devletler Topluluğu, (2) Avrasya Ekonomi Topluluğu, (3) Ortak Ekonomik Alan, (4) Orta Asya İşbirliği Örgütü, (5) Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü, ve (6) Şanghay İşbirliği Örgütü.

Dış politikada kullanılan enstrümanların geniş bir yelpazede çeşitlilik arz etmesi dezavantaj gibi görünse de, daha önce belirtildiği üzere esas gaye üst düzey bir Avrasya Birliği oluşturmak olduğundan, tüm bu örgütlerin belli bir zaman sonra üst bir çatı altında birleştirileceği tahmin edilebilir. AB’ye benzer bu şemsiye örgütün ne zaman kurulacağı ya da nasıl kurulacağı konusunda şimdiden bir tahminde bulunmak kolay değildir. Ancak şu an var olan söz konusu örgütlerin işleyişi ve gelişimi bu sorunun cevabını belirleyecek ana unsuru oluşturmaktadır.

Neticede son gelişmelerden hareketle şöyle bir yargıda bulunmak yanlış olmayacaktır. Post-Sovyet entegrasyonunu gaye edinen Avrasyacılık düşüncesinin modern Üçüncü Roma hayalini yansıttığı söylenebilir. Yaşanan Batılılaşma süreci ve Sovyet deneyiminin Rusya’nın dünya tarihi içindeki istisnai rolünü ve dünya liderliği idealini sekteye uğrattığı, oysa temsil ettiği özgün medeniyet pozisyonunun farkına varılması, bu pozisyonu ele geçirecek ve sağlamlaştıracak modern politika enstrümanlarının zaman kaybetmeden kullanılması gerektiği vurgulanmaktadır. Rusya ancak bu sayede hak ettiği yere ve güce ulaşacağı gibi, bu aynı zamanda Rusya için bir ölüm-kalım meselesi olarak görülmektedir. Putin dönemiyle beraber ortaya konan dış politika uygulamalarının bu niyeti belli eden izler taşıdığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Ortodoksluğun Avrasyacılar tarafından 20. yüzyılda tekrar keşfedilmiş olması da bir rastlantı olarak görülemez. Rusya’nın kuruluşundan itibaren Rus kimliğinin ana unsuru mutlak surette Ortodoksluk olmuştur. Tarihsel süreç içinde yaşanan iki büyük kültürel dönüşümde etkili olan unsur yine Ortodoksluktur. Bu gerçeğin reddedilmesiyle birlikte Rusya’nın gerilemesi fark edilip ona göre politikaların belirlenmesi, geleceğin yeniden inşası anlamına gelecektir.

(Ekopolitik Gündem, Mustafa Tüter, Mart-Nisan 2010)

RUSYA DOSYASI /// NİHAT ALİ ÖZCAN : Türkiye-Rusya ilişkilerinin karakteri değişiyor mu


Eksen | Nihat Ali Özcan

Türkiye ve Rusya, 24 Kasım 2015’te gerçekleşen uçak krizine kadar ticaretten doğal gaza, nükleer santral inşasından turizme birçok alanda stratejik ölçekte işbirliği geliştirdi. Bu ilişki, Rusya ile gerilimli bir dönem yaşayan ABD ve AB’nin mutsuzluğuna rağmen uçak krizine kadar artarak devam etti.

Ancak farklılaşan Suriye stratejileri bir süre sonra iki ülkeyi karşı karşıya getirdi. Türk hükümeti, stratejik çıkarlarını Esad’ın gidişine bağlarken, Rusya, tam tersine, Esad’ı arkalayan bir yaklaşım sergiledi. Rejime verdiği desteği her geçen gün artırarak sürdürdü. Uçak hadisesi gerilimin tepe noktası oldu.

Sekiz ay süren krizde iki ülke ilişkileri ciddi bir sınavdan geçti. Hiç beklenmedik bir anda meydan gelen 15 Temmuz darbe girişimi, iki tarafın “ortak bir anlayış” geliştirmesini hızlandırdı. Takip eden günlerde tansiyonu düşüren açıklamalar, artan diplomatik ve askeri trafik sayesinde iki ülke ilişkileri yeniden ivme kazandı.

Rusya ve Batı (Avrupa Birliği ve ABD), 15 Temmuz darbe girişimine farklı tepkiler verdiler. Batı, darbenin başarısız olmasından pek de mutlu olmadığını belli den bir tutum takındı. Darbeye odaklanmak yerine, darbe sonrasında hükümete “ayar verecek” adımlar atmayı sürdürdü. Öyle ki, Batı basını Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbenin gerisinde olduğunu ileri süren, girişimin bir komplo olduğunu ima eden yorumlar yaptı. Bu tutum Türk hükümetinde büyük hayal kırıklığına neden oldu.

Rusya, Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin tersine bir tutum takındı. İstihbarat kökenli Putin ve ekibi darbe girişimini Batılı istihbarat örgütlerinin geleneksel “örtülü operasyonlarından biri” olarak gördüler.

Putin, 1990’larda, Demirperde’nin yıkılışından renkli devrimlere, Arap Baharı’ndan, Ortadoğu’daki iç savaşlara kadar yaşanan tüm “devlet/rejim” krizlerini Batılı ülke istihbarat örgütlerinin “örtülü operasyonları” olarak gördü. Ukrayna ve Suriye krizine müdahil olarak farklı tepki verdi. Batılı istihbarat örgütlerinin hamlelerini boşa çıkarmayı hedefleyen, açıktan kuvvet kullanmayı esas alan, “karşı hamlelere” girişti. Her iki ülkede de göreceli başarı sağladı.

Putin açısından 15 Temmuz darbe girişimi, Batılı istihbarat örgütlerinin “örtülü operasyonlarının” son halkasıydı. Üstelik darbenin “işbirlikçi faili” Rus istihbaratına hiç de yabancı değildi. ABD ile ilişkilerini kuşkulu ve misyonunu muğlak bulduğu Gülen Hareketi hakkında herkesten önce şüpheleri ve fikri vardı. Bu nedenle yıllar önce Rusya’da faaliyetlerini yasaklamıştı.

Rusya’nın ABD ve AB ile ilişkileri gerilimli bir dönemden geçiyor. Kısa vadede çözümü mümkün görünmüyor. Böyle bir dönemde, NATO üyesi ve önemli jeopolitiğe sahip Türkiye’de “müttefiklerin el altından desteklediği” darbenin başarılı olmaması Rusya için kaçırılmaz bir fırsattı. Putin de öyle davrandı ve sadece ilişkileri düzeltmek için zeytin dalı uzatmakla kalmadı, aynı zamanda Batı’yı huzursuz edecek düzeye ulaşmak için yeşil ışık yaktı.

Ekonomik ilişkilerin canlandırılması, askeri ve istihbarat alanlarında işbirliği, Suriye üzerinde kontrollü/sınırlı uzlaşma, Türkiye ve Rusya’yı aynı çizgide buluşturdu. Bu sürecin ABD ve AB cephesini arayışa sevk etmesi kaçınılmaz görünüyor. Zihinlerinde “müttefikleri” Türkiye ile bir dizi soru işareti oluşacaktır. Bu durumda Putin’in hamlelerini boşa çıkaracak adımların neler olacağını bir süre sonra göreceğiz.

RUSYA DOSYASI : Rusya o ülkeden arsa satın alıyor !


Rusya o ülkeden arsa satın alıyor!

Finlandiya istihbarat servisi Supo’nun, Rusya’nın olası bir işgal durumunda kullanmak ve askeri birliklerini yerleştirmek için Finlandiya’nın bazı bölgelerinden ev ve arsa aldığına dair bir rapor yayınladığı iddia edildi.

Uzun süredir Rusya tehdidinin gündemde olduğu Finlandiya korkunç bir şüpheyle çalkalanıyor. Fin basınında çıkan haberlere göre istihbarat servisi Supo, hükümete yabancıların ülkede mülk edinmesiyle ilgili bir rapor sundu.

Iltalehti gazetesinde yer alan haberde, Rusya’nın olası bir işgal durumunda kullanmak ve askeri birliklerini yerleştirmek için Finlandiya’dan ev ve arsa aldığı iddia edildi.

Gazete, istihbarat servisinin raporuna dayandığı haberinde Rusların politik olarak hassas bölgelerde bu alımları gerçekleştirdiğini belirtirken, raporda; "Herhangi bir kriz durumunda, avantaj kazanmak için yapılan bu alımlara karşı tedbirler alınmalı. Yabancı bir ülke ulaşım hatlarına yakın ve birliklerini yerleştirebileceği alanlar satın alıyor olabilir." dendiği iddia edildi.

Gazete ayrıca Rusya’nın Kırım’ın işgali sırasında da benzer taktikler kullandığını yazdı.

Ekim ayında Fin bakanlar, Rusya’nın denge bozucu propaganda çalışmalarından dolayı endişeli olduklarını açıklamıştı.

Finlandiya ile Rusya arasında 1340 kilometrelik bir sınır hattı bulunuyor.

RUSYA DOSYASI : Rusya’da Ukrayna istihbarat amblemi histerisi


Rusya’da Ukrayna istihbarat amblemi histerisi

Rusya’da devlet memurları, gazeteciler ve sosyal ağ kullanıcıları, Ukrayna askeri istihbaratının amblemini eleştiriyor.

Rusya’da Ukrayna askeri istihbaratının yeni amblemi histeriye neden oldu.

Ukrayna askeri istihbaratının yeni ambleminde Rusya Federasyonu topraklarını kılıçla delen bir baykuşunun resmi yer aldı. İstihbaratçıların sloganı için Latinceden “Bilge kişi yıldızlara hükmeder” anlamına gelen “Sapiens dominabitur astris” ifadesi kullanıldı.

Ancak Rusya’da adı geçen Ukrayna kurumunun böyle bir resim kullanılmasına büyük tepki gösterildi. Böylece Rusya Başbakan Yardımcısı Dmitriy Rogozin, amblemin “aptalca” olduğunu ileri sürerken Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mariya Zaharova, “Ukrayna’nın mevcut dertlerine bir dert daha eklendi. Kuşbilimi derdi. Tüm Berkutlar (altın kartal/Ukrayna’nın eski Rusya yanlısı çevik kuvvet timlerinin kullandığı ad) uçup gittikten sonra, baykuşlar eline silah almak zorunda kaldı” şeklinde bir istihza yaptı.

Ukrayna istihbaratının yeni amblemi, sosyal ağ kullanıcılarının da dikkatinden kaçmadı. İnternet kullanıcıları, amblemdeki baykuşu, Rus masallarındaki iğne ile öldürülebilen korkunç bir varlığa benzetti.

Bununla birlikte Rus internet kullanıcıları arasında, “Rusya’nın günümüzde tüm dünya için asıl sorun ve engel olduğunu” itiraf eden ve Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’ya ait toprakları işgal ettiğinden dolayı Ukrayna’nın böyle bir amblem kullanmakta haklı olduğunu ifade eden kullanıcılar da var.

Öte yandan Ukrayna askeri istihbaratının yeni amblemi ne zaman kabul ettiğinin kesin tarihi bilinmiyor. Ukrayna istihbaratının resmi Facebook sayfasındaki resimin daha 7 ay önce mart ayında değiştirildiği biliniyor. Ancak Ruslar amblemi şimdi fark etti.

RUSYA DOSYASI : Rusya’dan çarpıcı açıklama ! ‘Uçağımızı Türkler düşürmedi’


Rusya’dan çarpıcı açıklama! ‘Uçağımızı Türkler düşürmedi’

Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Direktörü Leonid Petrovich Reshetnikov, geçen yıl Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının düşürülmesi ile ilgili önemli açıklamalar yaptı. Uçağı ABD’nin düşürdüğünü belirten Reshenikov, asıl hedefin Türkiye ile Rusya arasında savaş çıkarmak olduğunu söyledi.

Rusya'dan çarpıcı açıklama! 'Uçağımızı Türkler düşürmedi'

Rusya’dan geçen yıl Türkiye sınırdal düşürülen Rus jetiyle ilgili çarpıcı bir açıklama geldi.

Rusya Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Direktörü Leonid Petrovich Reshetnikov, Su 24’ü Amerika’nın düşürdüğünü söyledi. Reshetnikov, Rus askeri uçağının düşürülmesinin bir provokasyon olduğunun anlaşıldığına dikkat çekerek uçağın düşürülmesinde doğrudan ABD’nin rolü olduğunu ifade etti.

"ABD’nin asıl hedefinin Türkiye ile Rusya arasında savaş çıkarmak olduğunu" söyleyen Reshetnikov, "Uçağın düşürülmesi emri Erdoğan’dan gelmiş değildir. Bizler askeri üslerde kimlerin olduğunu biliyoruz, orada ABD’li meslektaşlarımız bulunuyor. Uçağı onlar düşürdü" dedi.

Suriye’deki gelişmelere ilişkin de değerlendirmeler yapan Reshetnikov, "Batılılar ve ABD, Suriye’nin bölünmesini bize teklif ediyor ancak bizim buna ‘evet’ dememiz mümkün değil" ifadeleri kullandı.

ulusalkanal.com.tr

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.