Kategori arşivi: istihbarat

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Milletine Adanmış Bir Ömür /// TÜRKİYE’N İN SON KAHRAMANI : ŞÜKRÜ SERVER AYA


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/milletine-adanmis-bir-omur/

1930’da, Romanya’nın Galati şehrinde dünyaya gelir. Galati; “Kale” anlamına gelip, kökeni Kuman Türkçesi’dir. Ailesi ise; 19. Yüzyılda Trabzon’dan gelerek, Tuna Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü yerde bulunan bir liman kenti olan Sulina’ya yerleşmiştir. O zaman Sulina, çoğunlukla Türklerin yaşadığı bir yerleşim bölgesidir.

Ağustos 1939’da, Sovyetler Birliği’nin bugün Moldova olarak adlandırılan Besarabya bölgesini işgal etmesi üzerine, babası tası tarağı toplar ve ailesi ile birlikte Türk Bayraklı bir yük gemisi ile kaçarak anavatan Türkiye’ye, İstanbul’a gelir.

MÜCADELEYİ SEÇER

İlk, Orta ve Lise öğretimini takiben, bugünkü adı Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Kolej’e kabul edilir. Babasının 1951’de bir deniz kazasında yaşamını kaybetmesi üzerine, eğitimine ara verir ve ailesini destekler. Daha sonra tekrar okuluna döner ve 1953’de mezun olur.

Mezuniyetten sonra şirketini kurar, uluslararası ticarete başlar ve yaklaşık 50 yıl hem dünyayı gezer, hem de para kazanır. Daha sonra, yaşı ilerleyince işlerini tasfiye eder, keyfine keyif katacağına, balık tutup arkadaşlarına avcı hikayeleri anlatacağına, o yine zorlu bir mücadeleyi seçer.

TÜRKLER SOYKIRIM YAPTI MI?

Çocukluğunun geçtiği Arnavutköy’de, okul sıralarında ve iş hayatında çok fazla sayıda Ermeni ile ilişki kurmuş ve arkadaş olmuştur. Fakat; Ermeni iddiaları konusunda kafası karışmakta ve kuşku duymaktadır. Tarihe meraklıdır ve sonunda karar verir, 1915 olaylarının gerçek yüzünü araştıracaktır. Gerçekten ataları olan Türkler soykırım yaptı mı? Yoksa yargısız bir infaz mı söz konusuydu?

Gerçekleri öğrenmek için kolları sıvar. “Ermeni Soykırımı” iddiasında bulunan kitapları, makaleleri ve belgeleri tarar. Bu iddiaların tamamen yalan ve iftira olduğunu, büyük bir projenin bir parçası olduğunu görür. Bugüne kadar; 3’ü İngilizce olmak üzere, 5 kitap ve başvuru kaynağı yazmış ve hazırlamıştır.

BÜYÜKELÇİ MORGENTHAU

Bu değerli ve yurtsever insanımız; Şükrü Server Aya’dır. Ben de, beraber katıldığımız bir televizyon programında yakından tanıma onuruna eriştim. O günden beri arkadaşız, dostuz ve kendisini babam gibi severim!

Morgenthau; Kasım 1913-Şubat 1916 arasında, 26 aylık bir süreçte İstanbul Büyükelçisi olarak görev yapmış. Morgenthau’nun görev yaptığı dönem ile ilgili olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticileri ile olan ilişkilerini, görüşlerini ve konuşmalarını, Ermeni tehciri ile ilgili olarak duyduklarını yazdığı “Büyükelçi Morgenthau’nun Anlatısı” adlı bir kitabı var.

BAŞKAN WİLSON’UN ONAYI VAR!

Bu kitap Ermeniler tarafından; “Değeri paha biçilmez bir kaynak” olarak nitelendirilmektedir. Ermenilerin sözde soykırım iddialarının çok büyük bir kısmı, bu kitaba dayanmaktadır. Ama bu kitap; yalan, dolan ve iftiranın üstüne oturmaktadır.

Morgenthau, İstanbul’da görev yaptığı süre içerisinde, şehrin 10 km dışına dahi çıkmamıştır. Kitap, tercümanları olan Arşak Şimavonyan ve Agop Andonyan’ın anlatılarına dayanmaktadır. Büyükelçi ABD’ye döndükten sonra, Osmanlı’yı suçlayabilecek böyle bir kitap yazabileceğini Başkan Wilson’a söyler ve onayını alır. Kitabın yazarının kendisi olduğu da yalandır, biliyor musunuz? Kitap; Pulitzer ödüllü Burton J. Hendrick’e yazdırılmış ve karşılığında bugünkü değeri ile yaklaşık 1 milyon 300 bin ABD doları verilmiştir.

BÜYÜKELÇİ’NİN MANTIK DIŞI ÇELİŞKİLERİ

İşte Şükrü Server Aya; “Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau” (Büyükelçi Morgenthau’nun Mantık Dışı Çelişkileri) adlı kitabında, bu rezillikleri, kepazelikleri ve iftiraları yabancı kaynaklı belgelere dayanarak anlatıyor. Kitabında karşı konulamaz ve inkar edilemez belgeler konuşuyor, masal anlatılmıyor. Bu kitabı mutlaka alın, okuyun ve çocuklarınıza, torunlarınıza bırakmak için kütüphanenizde saklayın.

Emperyalizm ve onun güdümünde bulunan Ermeni Diasporası, boş durmuyor, ülkemizin başına çoraplar örmeye çalışıyor ve öldürücü saldırılarına devam ediyor. 14 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan AKP ise, tüm milli sorunlarımızda şimdiye kadar olduğu gibi, havanda su dövüyor ve hiçbir şey yapmıyor.

BÜYÜK YALAN

İlerlemiş yaşına rağmen; gecesini gündüzüne katarak, tek kişilik bir ordu gibi çalışan, üreten, bu konuda kendi ekonomik imkanlarını da harcayan ve bağrından çıktığı Türk Milleti’ne hizmet etmeye çabalayan Şükrü Server Aya ile gurur duyuyorum.

Halen üzerinde çalışmakta olduğu "Büyük Yalan" adlı yeni kitabı; Mart 2017’de Türkçe, Almanca, Fransızca ve İngilizce olmak üzere, dört dilde piyasaya çıkacaktır. Bu çalışma; “Ermeni Soykırımı” iddialarına karşı Şükrü Server Aya’nın nihai öldürücü darbesi de olacaktır, diyebiliriz. Mutlaka okumalısınız! Bu kitaba önsöz yazma ayrıcalığını bana verdiği için, kendisine çok teşekkür ediyorum.

Hiç şüphe yok ki; “Ermeni Soykırımı”, emperyalist bir yalandır. Bu yalan, büyük bir planın ve ulaşılmak istenen hedefin önünü açmak için uydurulmuştur. Aynen Ergenekon, Balyoz ve benzeri yalanlar gibi. Bu nedenle, yalanların içinde çelişkilerin olması çok doğaldır. Her iki yalanın ve iftiranın da amacı; bölgemize ve ülkemize yönelik olarak hazırlanan emperyalist planların realizasyonudur.

Yalanlar kendi içinde çelişkili olabilir ama 100 yıl arayla ortaya konan bu yalanların hizmet ettiği hedefler açısından, emperyalizm tutarlıdır. Hedef; dün Osmanlı, bugün de onun halefi Türkiye’dir. Bölgenin istikrarsızlaştırılması, Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerine düşmanlık, laikliğin aşındırılması, BOP kapsamında Türkiye’nin bölünmesi ve küçültülmesi planı, teröre boğulmamız, ayrıştırılma, kamplaştırılma ve rejim değişikliğine giden anayasa paketi bu amaca yöneliktir.

Türker Ertürk

E. Amiral, Araştırmacı – Yazar

RESMİ İNTERNET SİTESİ:

Facebook:

Facebook Grup:

Twitter:

Instagram:

SLAYT SHOW : TEK ADAM REJİMİNİN SONU – HİTLER’İN BERLİN’İ /// SE NE : 1945


Berlin-1945.pps

MHP DOSYASI /// VİDEO : Alparslan Türkeş – İslamiyetin Yüce Ruhuyla Kaynaşacağız


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ciWETVWTRZE&feature=em-uploademail

GÜNDEM ANALİZİ /// AYDIN ÜNAL : İSTİKBAL SAVAŞI BAŞLARKEN …


27 Mayıs 1960 darbesinin Türkiye’de o andan itibaren işbaşına gelecek hükümetlere verdiği mesaj çok açıktı: “Sınırlarınızı aşmayın. Milletten yetki aldık diyerek, sırtınızı millete dayayarak, devleti idare edebileceğiniz yanılgısına asla kapılmayın. Eğer kapılırsanız, işte sonunuz Menderes gibi olur…”

27 Mayıs’tan itibaren seçilmiş iktidarlar “sınırlarını” bildiler; sınırlarını bilmeyen, yani milletten aldığı yetkiyle, milletin arzuları istikametinde ülkeyi yönetmeye yeltenen iktidarlara ise, kimi zaman uyarıyla, kimi zaman komployla, tuzakla, kimi zaman ekonomik krizlerle, kimi zaman da darbeyle “hadleri, hudutları” bildirildi.

Bugün yaşadığımız zorlu süreç, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başına Hakan Fidan’ın getirilmesiyle başladı.

Silahlı Kuvvetler’den sonra devletin en önemli kurumu olan MİT’in başına, tamamen milli bir isimin getirilmesi, yani istihbarat teşkilatının, milletin seçtiği iktidarın tam inisiyatif kullanmasıyla yeniden şekilleniyor olması, MİT’in gerçek manada millileşmesi, “sınırın” aşılmasıydı.

İktidarı yeniden sınırlarına çekmek gerekiyordu. Fetullahçılar, tam da bunun için, devletin “gayri milli ayarlarıyla” oynayanları devre dışı bırakmak, haddi aşan iktidarları hizaya getirmek için büyütülmüş, beslenmiş, eğitilmişlerdi. MİT Müsteşarı’nı gözaltına almak suretiyle darbe yapmak istediler. Başaramadılar.

Gezi olayları, 17/25 Aralık darbe girişimi, MİT TIR’ları komplosu, artan DAEŞ ve PKK saldırıları hep “devleti korumak”, iktidara da haddini bildirmek amacıyla devreye kondu. Yine başaramadılar.

AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, saldırılar karşısında geri adım atmak yerine, sınırların berisine geri çekilmek, boyun eğmek yerine, her seferinde daha güçlü, daha kararlı şekilde milli iradeyi savundular, devletin milletle kucaklaşması için mücadeleyi daha da büyüttüler. Geri çekilmek bir yana, “inlerine gireceğiz” diyerek taarruz başlattılar.

Süreç, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de gayri milli unsurlardan temizlenmesini, TSK’nın da millileşmesini zorunlu kılıyordu. Devletin “elden gittiğini”, devletin millileştiğini, devletin “kontrol dışına çıkıp” bağımsızlaştığını görenler, son kale olan TSK’yı da kaybetmemek için 15 Temmuz darbesine başvurdular. Yine başaramadılar.

Milletin, devletini millileştirmek, devletini bağımsızlaştırmak için verdiği mücadele artık en son ve en kritik aşamaya geldi.

Bugün başlayan Anayasa değişikliği görüşmeleri, sadece 18 maddenin değişmesi, sadece sistemin değişmesi anlamına gelmiyor.

Bu süreç, Allah’ın izniyle, milletin sahip çıkmasıyla tamamlandığında, Türkiye, devletini tam anlamıyla millileştirmiş, tam anlamıyla bağımsızlaştırmış; devletle milletin tek yürek olmasını, kucaklaşmasını sağlamış olacak.

23 Nisan 1920 sonrasında, Büyük Millet Meclisi, Polatlı ve Haymana’dan gelen top sesleri altında, korkmadan, İstiklal Savaşı’na komuta etmişti; bugün de, Türkiye Büyük Millet Meclisi, patlayan bombalara, tehditlere, alçak terör saldırılarına boyun eğmeden, ülkesinin geleceği adına önemli bir süreci idare edecek.

Rejim değişmeyecek. Tek adam rejimi, diktatörlük rejimi kurulmayacak. Tam tersine, devlet-millet ayrımı ortadan kalkacak, artık devlet ile millet, aynı istikamete bakacak, aynı istikamete yürüyecek. Devleti artık millet yönetecek, devletin istikametini artık millet çizecek.

Bugün başlayan süreçle, Anayasa’nın 18 maddesi değişince, bu değişiklikler milletten de onay alınca, kazanan AK Parti ya da Recep Tayyip Erdoğan değil; kazanan CHP’lisiyle, MHP’lisiyle, HDP’lisiyle, yoksuluyla, zenginiyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Türk, Kürt, Arabı’yla 79 milyon olacak.

ABD ve AB’nin artık alenen destekledikleri PKK, devletin millileşmesini engellemek için saldıracaklar; boyun eğmeyeceğiz.

CHP, Fetullahçıların kaset kumpasıyla şekillenmiş üst yönetimiyle devletin millileşmesine itiraz edecek. Biz, CHP seçmeni adına da mücadele edecek, boyun eğmeyeceğiz.

Ya milletiyle hareket eden bağımsız bir devletle yürüyeceğiz geleceğe; ya da millet olarak daracık sınırlar içinde yine zulüm, yine zulüm göreceğiz.

TBMM bugün sadece Anayasa değişikliğini görüşmeye başlamıyor; Kurtuluş Savaşı’mızdan sonraki en büyük varolma mücadelesini, istikbal savaşını başlatıyor.

Allah yar ve yardımcımız olsun; ülkemize, milletimize, devletimize şimdiden hayırlı olsun.

MİT DOSYASI : MİT’e yılda 1,5 milyon ziyaretçi


MİT’e yılda 1,5 milyon ziyaretçi

MİT’in internet sitesinin 2016 yılı boyunca 1,5 milyonu aşkın vatandaş tarafından ziyaret edildiği bu ziyaretçilerden de 70 bininin yardımcı olmak için başvuru yaptığı ortaya çıktı.

Bir önceki yıla göre hem ziyaretçi hem de başvuru sayısı neredeyse 2 kat artarken en fazla başvuru 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı ay ve devamındaki Ağustos ayında geldi. Türkiye’de 20 Temmuz 2015 Suruç patlaması ile başlayan ve yoğunlaşan terör saldırıları sürecinde MİT’te ihbarlarda ciddi artış yaşandı. Son dönem aylık başvuru ortalamaları da 2-3 binlerden 6-7 binlere çıktı.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın internet sitesi 2016 yılı boyunca 1,5 milyondan fazla vatandaş tarafından ziyaret edildi. En fazla ziyaret 15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı Temmuz ayı ve devamındaki Ağustos ayında gerçekleşti. Temmuz ayında 222 bin vatandaş, Ağustos ayında da 250 bin vatandaş internet sitesini ziyaret ederek başvuru alanları ile ilgili inceleme yaptı.İnternet sitesini 2016 yılı boyunca 1,5 milyonu aşkın vatandaş ziyaret etti. 2015 yılında bu rakam yarısı oranında kalmıştı.

70 bin kişi

MİT verilerine göre, 69 bin 988 vatandaş MİT’e resmi başvuru yaparak "yardımcı olmak" istedi. 2015 yılı boyunca 30 bin başvurunun geldiği MİT’te 2016 yılında adeta patlama yaşandı. Hem 15 Temmuz darbe girişimi hem de 2016 yılında Türkiye’nin maruz kaldığı terör eylemleri nedeniyle bu sayıda büyük oranda artış olduğu kaydediliyor.

Edinilen bilgiye göre, vatandaş başvurularında isimsiz, sahte isimle gelen belgesiz başvurular dikkate alınmıyor. İsmini vermek istemediğini ifade eden ve görüşmek isteyen vatandaşlarla da Eniyet birimlerince görüşmeler gerçekleştiriliyor. Özellikle Temmuz ve Ağustos ayında gelen ihbarların neredeyse tamamına yakınının FETÖ ile ilgili olduğu da öğrenilirken başvuruların tamamının dikkate alınıp incelendiği kaydedildi. Terör saldırılarının ardından da gelen birçok başvurunun PKK ve DEAŞ terör örgütlerine yönelik olduğu; az sayıda da yurtdışından vatandaşın "yardımcı olmak" istediği belirtildi.

DERİN DEVLET DOSYASI : Glenn Greenwald Discusses “The Deep State” With Tucker Carlson. (İNGİLİZCE)


Glenn Greenwald Discusses “The Deep State” With Tucker Carlson…

While it might be disconcerting for some, and Glenn Greenwald is not a political ally, we hold no reservations about exposing the UniParty’s connections to Deep State constructs whenever it surfaces.

Fox host Tucker Carlson invites The Intercept’s Glen Greenwald to discuss why the intelligence agencies appear to be in conflict with President Elect Donald Trump. Glenn Greenwald breaks down how the recently leaked 35-page-dossier could have only been injected into the media narrative from one of the intel agencies at odds with, and at risk from, President Trump. WATCH:

Mounting evidence supports the ongoing thesis the Department of Defense has actually seceded from the political elites; and with the election of President Donald Trump, they are poised on the horizon to reconstruct a nationalist-minded defense, intelligence and security apparatus.

This is the fundamental paradigm shift many have discussed, yet few imagined possible.

With General Mattis as Secretary of Defense, Michael Flynn as National Security Advisor, General John Kelly the Department of Homeland Security, a top-of-class West Point graduate in Mike Pompeo brought in to take over and undoubtedly purge the CIA, and a lame duck struggle breaking out over NSA with Admiral Mike Rogers, the implications are pretty obvious.

[…] The white hats we have needed within the national security and intelligence departments are responding from a very select group within the Defense Department. (more)

Understanding The UniParty “DEEP STATE” – During the time in 2011 when political warfare over the debt ceiling was beginning to paralyze the business of governance in Washington, the United States government somehow summoned the resources to overthrow Muammar Ghaddafi’s regime in Libya, and, when the instability created by that coup spilled over into Mali, provide overt and covert assistance to French intervention there.

At a time when there was heated debate about continuing meat inspections and civilian air traffic control because of the budget crisis, our government was somehow able to commit $115 million to keeping a civil war going in Syria and to pay at least £100m to the United Kingdom’sGovernment Communications Headquarters to buy influence over and access to that country’s intelligence.

Since 2007, two bridges carrying interstate highways have collapsed due to inadequate maintenance of infrastructure, one killing 13 people. During that same period of time, the government spent $1.7 billion constructing a building in Utah that is the size of 17 football fields.

This mammoth structure is intended to allow the National Security Agency to store a yottabyte of information, the largest numerical designator computer scientists have coined. A yottabyte is equal to 500 quintillion pages of text. Yes, they need that much storage to archive every single trace of your electronic life.

Yes, there is another government concealed behind the one that is visible at either end of Pennsylvania Avenue, a hybrid entity of public and private institutions ruling the country according to consistent patterns in season and out, connected to, but only intermittently controlled by, the visible state whose leaders we choose.

[…] The Deep State does not consist of the entire government. It is a hybrid of national security and law enforcement agencies: the Department of Defense, the Department of State, the Department of Homeland Security, the Central Intelligence Agency and the Justice Department. I also include the Department of the Treasury because of its jurisdiction over financial flows, its enforcement of international sanctions and its organic symbiosis with Wall Street. All these agencies are coordinated by the Executive Office of the President via the National Security Council.

Certain key areas of the judiciary belong to the Deep State, such as the Foreign Intelligence Surveillance Court, whose actions are mysterious even to most members of Congress. Also included are a handful of vital federal trial courts, such as the Eastern District of Virginia and the Southern District of Manhattan, where sensitive proceedings in national security cases are conducted.

The final government component (and possibly last in precedence among the formal branches of government established by the Constitution) is a kind of rump Congress consisting of the congressional leadership and some (but not all) of the members of the defense and intelligence committees.

The rest of Congress, normally so fractious and partisan, is mostly only intermittently aware of the Deep State and when required usually submits to a few well-chosen words from the State’s emissaries.

[T]he Deep State does not consist only of government agencies. What is euphemistically called “private enterprise” is an integral part of its operations. In a special series in The Washington Post called “Top Secret America,” Dana Priest and William K. Arkin described the scope of the privatized Deep State and the degree to which it has metastasized after the September 11 attacks.

There are now 854,000 contract personnel with top-secret clearances — a number greater than that of top-secret-cleared civilian employees of the government. While they work throughout the country and the world, their heavy concentration in and around the Washington suburbs is unmistakable: Since 9/11, 33 facilities for top-secret intelligence have been built or are under construction. Combined, they occupy the floor space of almost three Pentagons — about 17 million square feet.

Seventy percent of the intelligence community’s budget goes to paying contracts. And the membrane between government and industry is highly permeable: The Director of National Intelligence, James R. Clapper, is a former executive of Booz Allen Hamilton, one of the government’s largest intelligence contractors. His predecessor as director, Admiral Mike McConnell, is the current vice chairman of the same company; Booz Allen is 99 percent dependent on government business.

These contractors now set the political and social tone of Washington, just as they are increasingly setting the direction of the country, but they are doing it quietly, their doings unrecorded in the Congressional Record or the Federal Register, and are rarely subject to congressional hearings.

Washington is the most important node of the Deep State that has taken over America, but it is not the only one. Invisible threads of money and ambition connect the town to other nodes. One is Wall Street, which supplies the cash that keeps the political machine quiescent and operating as a diversionary marionette theater.

Should the politicians forget their lines and threaten the status quo, Wall Street floods the town with cash and lawyers to help the hired hands remember their own best interests. The executives of the financial giants even have de facto criminal immunity.

On March 6, 2013, testifying before the Senate Judiciary Committee, Attorney General Eric Holder stated the following: “I am concerned that the size of some of these institutions becomes so large that it does become difficult for us to prosecute them when we are hit with indications that if you do prosecute, if you do bring a criminal charge, it will have a negative impact on the national economy, perhaps even the world economy.”

This, from the chief law enforcement officer of a justice system that has practically abolished the constitutional right to trial for poorer defendants charged with certain crimes. It is not too much to say that Wall Street may be the ultimate owner of the Deep State and its strategies, if for no other reason than that it has the money to reward government operatives with a second career that is lucrative beyond the dreams of avarice — certainly beyond the dreams of a salaried government employee.

The corridor between Manhattan and Washington is a well trodden highway for the personalities we have all gotten to know in the period since the massive deregulation of Wall Street: Robert Rubin, Lawrence Summers, Henry Paulson, Timothy Geithner and many others.

Not all the traffic involves persons connected with the purely financial operations of the government: In 2013, General David Petraeus joined KKR (formerly Kohlberg Kravis Roberts) of 9 West 57th Street, New York, a private equity firm with $62.3 billion in assets. KKR specializes in management buyouts and leveraged finance. General Petraeus’ expertise in these areas is unclear. His ability to peddle influence, however, is a known and valued commodity.

Unlike Cincinnatus, the military commanders of the Deep State do not take up the plow once they lay down the sword. Petraeus also obtained a sinecure as a non-resident senior fellow at the Belfer Center for Science and International Affairs at Harvard. The Ivy League is, of course, the preferred bleaching tub and charm school of the American oligarchy.

Petraeus and most of the avatars of the Deep State — the White House advisers who urged Obama not to impose compensation limits on Wall Street CEOs, the contractor-connected think tank experts who besought us to “stay the course” in Iraq, the economic gurus who perpetually demonstrate that globalization and deregulation are a blessing that makes us all better off in the long run — are careful to pretend that they have no ideology.

Their preferred pose is that of the politically neutral technocrat offering well considered advice based on profound expertise. That is nonsense. They are deeply dyed in the hue of the official ideology of the governing class, an ideology that is neither specifically Democrat nor Republican.

Domestically, whatever they might privately believe about essentially diversionary social issues such as abortion or gay marriage, they almost invariably believe in the “Washington Consensus”: financialization, outsourcing, privatization, deregulation and the commodifying of labor. Internationally, they espouse 21st-century “American Exceptionalism”: the right and duty of the United States to meddle in every region of the world with coercive diplomacy and boots on the ground (keep reading).

This, dear friends, is yet only part of what President Donald Trump is up against…

….there are trillions of dollars at stake.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : “SOYKIRIM OLDU”CULARDAN GARO PAYLAN, ERMENİ SORUNU HK. NE DİYOR ??


HDP adayı Garo Paylan: Benim belgem babaannemdi

HDP İstanbul 3. Bölge Adayı Garo Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümünde gerek Başbakan tarafından gerekse Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalarda, 100 yıldır süren inkâr politikalarının devam ettiğini gördük. Üstelik Avrupa Parlamentosunun soykırımı tanıyan kararının ardından Mecliste grubu olan diğer siyasi partilerin de hükümetten çok farklı düşünmediği bir kez daha görüldü. Biri hariç; HDP.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez Ermenileri temsil eden vekiller Mecliste olacak. Ancak Ermeni halkının acıları ne kadar yansıyacak, talepleri ne kadar dile gelecek… İşte bu soru işareti. Çünkü AKP, CHP ve MHP’nin ‘soykırım’ ifadesine gösterdiği tepki önümüzdeki döneme dair bir işaret. Ermeni okulları yöneticisi ve HDP İstanbul 3. Bölge Milletvekili Adayı Garo Paylan diğer partilerin de Ermeni aday göstermesinden memnun. Ancak Paylan, diğer üç partinin 100 yıl önce soykırımı gerçekleştiren İttihat ve Terakki zihniyetinin devamcısı olduğunun altını çiziyor. Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılında hükümet kanadından oldukça gerilimli açıklamalara şahit oluyoruz. Bu açıklamaları gören, duyan Ermeniler ne hissediyor?
Ermeniler 100 yıldır çözülmemiş, inkar edilmiş, hâlâ aynı zihniyetin tezahür ettiği bir iklimde yaşıyor. Bu da onlara ‘güvercin tedirginliği’ yaşatmaya devam ediyor. Son günlerde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, eski içişleri bakanının dile getirdiği söylemler tamamen 1915 zihniyetinin tezahürüdür. ‘Ermeniler zengindir’den başlayan bu söylemler 1915 soykırımının, Varlık vergisinin gerekçelerinden biridir. Sanki “Onlar rehinedir ve mallarına mülklerine el konulabilir” sözünün tezahürleridir. “Ermenileri deport edebiliriz” lafı vardır. Bu rehine olarak görmenin tezahürüdür. Efkan Ala “Tehcir ettik” dedi. Tehcir etmek; bir yerden başka yere götürmek… İsterseniz tahterevalliyle, isterseniz yaldızlı arabalarla götürün; bu bir soykırımdır. ‘Soykırım’ tanımının tam da kendisidir. O insanların binlerce yıldır yaşadığını kökünden söküp başka yere atmak, isterseniz öldürmeyin ki yüz binlercesi öldürülmüştür, işte bu soykırımdır. Bugünkü söylem de o dönemin muktedirlerinin yaptıklarını sahiplenmektir aslında. Halbuki bizim istediğimiz şey, o dönemin muktedirlerini fail olarak göstermeleri. Ancak katillerimizi sahiplenmeye devam ediyorlar.

KULLANILAN DİL FAİLLERİN DİLİ

Geçen sene 24 Nisan’ın arifesinde Erdoğan taziye mesajı yollamıştı. Ancak bugün, ‘soykırım’ sözüne tahammül dahi edemiyor. Bu değişimin seçimlerle mi alakası var? Yoksa zaten var olan düşüncenin dile gelmiş hali mi?
Geçen yılki taziye mesajı olumlu bir adımdı. Yani samimiyetini sorgulamadan söylüyorum; devletin başbakanından gelmiş bir üzüntü beyanıydı. Hepimizi heyecanlandırmıştı. Ancak son bir yıla baktığımızda, o dönemin muktedirlerini sahiplenircesine ‘soykırım’ kelimesine karşı pozisyon aldılar ve tam da 1915’i gerçekleştiren faillerin dilini kullandılar. Aba altından sopa gösterdiler. Bu üzüntü beyanlarını da havada bırakıyor ve Ermeniler şu cümleyi duyuyor; “Biz tehcir yaptık.” Aslında ‘ayağınızı denk alın, yaptık yine yaparız’ diyorlar. Ermeni Patrikhanesine ortak acılar ayini yaptırıyorlar. Bakın, benim acım bana aittir. Benim acım hiçbir acının ne üstünde, ne altında, ne de ortağıdır. Oysaki onlar ‘ortak acılar’ diyerek, Ermeni’nin başına gelen büyük felaketin artık kabul edilmesinin ardından, Ermeni’nin acısını başka acılarla eşitlemeye çalışıyorlar. Bunu da Ermeni Patrikhanesi ile yapmaya çalışıyorlar. Bu artık uluslararası dünya için de, Türkiye’den pek çok insan için de ‘mide bulandırıcı’. Çünkü siz buradaki Ermenileri rehine gibi kullanıyorsunuz. Ateş düştüğü yeri yakar; ben kendi acımla yüzleşilmesini ve adaletin verilmesini istiyorum. Gelin 24 Nisan günü bunu yapalım. Ama 25 Nisan günü Balkanlarda öldürülmüş Müslümanların acısının peşinde koşalım; hangi devlet, hangi muktedir bunu yapmışsa onun hesabını soralım. Kafkaslarda kim Çerkes halkına kıydıysa, onu soralım. Her acının kendi içinde idrak edilmesini sağlayalım. Bu olduğu zaman o acıyı yaşayanlar iyileşir.

Hükümetin Çanakkale’de eş zamanlı bir anma gerçekleştirmesi de bununla mı alakalı? Acıları yarıştırmak…
Anzaklar 25 Nisan’da çıkarma yapmışlardır, 24 Nisan’da değil. Yıllardır orada şafak ayini yapılır. Şimdi bu anmanın 24 Nisan’a çekilmesi şunu gösteriyor; devlet artık yeni pozisyon aldı. Evet, Ermeniler öldürüldüler, sürüldüler. Bu artık kabul ediliyor ama yeni pozisyon başka; acıları ortaklaştırmak. Çanakkale de bunun tezahürüdür. 25 Nisan’da Çanakkale’de çıkarma olmadan hemen bir gün önce, 24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni aydınlar avlanıyorlardı. Doktorlar, sanatçılar… bu ülkenin aydınlarıydı onlar. Bu ülkenin diğer demokratları ile beraber eşitlik mücadelesi veriyorlardı. Bugünkü Kürt hareketi gibi düşünelim. Düşünün ki Çanakkale’de Türkler Kürtler birlikte savaşmışlardı, pek çok kimlik oradaydı, Ermeniler de oradaydı, diğer halklardan insanlar da oradaydı. Diyelim ki Kürtler orada savaşırken, Kürt aydınları da Kürdistan’da tutuklanmış olsalar, sürülmüş olsalar siz orada yaşanan acıyla Çanakkale’de savaşmayı ortaklaştırabilir misiniz? Tüm Ermenilerin tutuklandığı, sürüldüğü, soykırımın başladığı günü, tarihi çarpıtarak ‘ortak acılar’ diye anlatarak, hangi vicdanlara çözüm getirecek.

‘HAK ETMİŞLERDİR’ DEDİRTEN BİR TARİH ANLAYIŞI VAR

Yüzleşmeden neyi anlamalıyız? Kimi kesimler tazminat talebi olarak tarif ediyor…
Tazminat sonuçtur. Bugün Almanya’ya baktığımızda Yahudi Soykırımı ile öyle büyük bir felaket yaşandı ki; bununla yüzleşilmesinin sebebi, bunların bir daha yaşanmaması içindi. Öncelikli motivasyon bu olmalı. Bu Ermeniler için iyileşme vesilesidir. Hem Türkiye’deki hem de Diasporadaki Ermeniler için önemlidir ama büyük toplum için çok daha önemli. Yüzyıldır yaşayan bir zihniyet var. Her gün şehirlerimizde dolaşıyor. Bugün Ermeni’yi döven zihniyet yarın Alevi’yi dövüyor. Öbür gün Kürt’ü dövüyor. Öbür gün dönüp dolaşıp, Gezi gençliğini dövüyor, Berkin’i öldürüyor, Roboskî’de çocukları bombalıyor. Bu kara bulut her gün üzerimizde kol geziyor ve hiç mahkum edilmiyor. Bunları mahkum etmenin yolu; o zihniyetin yaptığı en büyük suça bakmaktan geçiyor. Bizim çağrımız budur. Çocuklarımız Talat Paşa isimli okullarda eğitim görüyor, caddelerinde yürüyor. ‘Hak etmişlerdir’ dedirten bir tarih anlayışımız var. ‘O gün hak etmişlerdir’… Ermenilerden sonra Dersim’deki Aleviler de hak etmişlerdir, Roboskî’de çocuklar da hak etmişlerdir…

BURADA YAŞANDI, ÇÖZÜLECEKSE BURADA ÇÖZÜLECEK

Bir belge tartışması almış yürüyor. Katliam belgelere yansıdı mı?
Ermeniler zaten belgeleri ile doğuyor. Benim belgem benim babaannemdi. Ben aynı evde büyüdüm. 1915’de, 8 yaşında bütün sülalesini kaybeden, yetim olarak tek başına ayakta kalabilmiş biri. Belge benim dedemdi. Anneannemdi, diğer dedemdi. Onların anlattıklarıydı. Belge dediğimiz şey onların ailelerinin olmamasıydı. Onların anlattıkları; önce erkeklerin toplanarak hemen şehrin kenarında katledilmeleri, kadınların, çocukların sürünmeleri, kendilerinin bir komşuya sığınarak hayatta kalabilmeleriydi ve giden hiçbirinin geri dönmemesiydi. Bu bana anlatılanları devletin hangi belgesi karşılayacak ki. Yani devlet dediğimiz aygıt suç işler, provokasyon yapar ve belgelere istediklerini yansıtırlar. Mesela Roboskî’de öldürülenler, ‘Onlar kaçakçılık yapıyorlardı’ diye geçer devlet belgelerine. Dersim’e baktığımızda ‘İsyan ettiler, hak ettiler’ diye geçer devlet belgelerine. Bu nedenle devletin ne kendisine ne de belgelerine güveniyorum, ama buna rağmen devlet belgelerinde o kadar çok şey var ki. Yani mesela sevkiyat defterleri var. Yok edilmiştir mesela. Devletin yazdığı tehcir yasası var. Telgraflar var. İnsanlar oradan oraya sürülürken, yollarda salgın hastalıklardan ölüyor ve ‘Cesetleri ne yapacağız?’ soruları var. Talat Paşa’nın kendi el yazısıyla defteri var mesela. ‘900 bin Ermeni sürüldü’ diye. Yani, bütün bunlar belge. Bir de ‘Karşı taraf belgesini açsın’ deniyor. Karşı taraf denilen kim acaba? Mesela Osmanlıysa bahsedilen, Osmanlı bizim de devletimizdi. Orada belge varsa onlar benim de belgelerim. Ermenistan dediğiniz başka bir devletin belgeleri. Önemli olan, Osmanlı Ermenilerinin belgeleri de bu devletin belgeleri. Yani neyi neyin karşısına koyuyorsunuz? Bu mesele uluslararası bir mesele değil, burada yaşandı. Çözülecekse de burada çözülecek.

Bunca zaman sonra, geçmişe göre toplumda bir değişim görüyor musunuz?
Uzun yıllardır verilen mücadeleler… Özellikle Hrant Dink’in verdiği mücadele ve büyük toplumda da verilen mücadeleler… Artık şu noktaya gelindi: Evet kötü bir şey oldu. Başlarına büyük felaket geldi. Benim çocukluğumda, Ermenilerin bir zamanlar bu ülkede yaşadığını bilmeyen büyük bir çoğunluk vardı, hâlâ da var ama gittikçe azalıyor. Artık insanlar başımıza bir felaketin geldiğini biliyorlar. Ancak, soykırım kelimesini kullanmak istemiyorlar… Hepimiz Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırım filmleri ile büyüdük. Ermeni soykırımı düşünüldüğünde ‘Benim devletim böyle büyük bir kötülük yapmış olamaz’ refleksidir toplumdaki ki anlaşılır. Çünkü onlara büyük bir yalan söylendi, dört kuşaktır söyleniyor. Bu devlet büyük bir cinayet üzerine kuruldu. Bilmiyorlar ama artık bunun değiştiğini görüyoruz. İdrak noktasına gelindi. Adını koymakta zorlanıyoruz. Ben soykırım olarak tanımlıyorum ama açıkçası bu suçu kapsayan ve kabul eden herhangi bir kelimeye ben razıyım. Yeter ki o suçu kapsasın. O suçun mağdurlarının yüreğini soğutsun. O suçun faillerini de mahkum etsin. Talat, Enver, Cemal üçlüsünü katil olarak tanımlasın. İsimleri okullarımızın adlarından silinsin.

AKP, MHP, CHP… ÜÇÜ DE İTTİHATÇI

Seçimlere kısa bir zaman kaldı. Siz HDP’nin adayısınız. Cumhuriyet tarihinde ilk kez üç Ermeni milletvekilinin üç ayrı partiden Mecliste görev yapması söz konusu olacak…
Olumlu bir gelişme bu. HDP’nin Türkiye siyasetine feyiz verdiğini düşünüyorum. CHP’nin de böyle bir adım atması önemlidir. AKP’nin de adayının olması önemlidir. Kişisel olarak benim açımdan şundan önemli; ‘Ermeniler’ diye bir bakış var toplumda. Sanki Ermeniler bir meseleye tek tip bakan bir toplulukmuş gibi ortaya konuluyor. Ya çok kötücül sıfatlarla anılıyor ya da çok yüceltiliyor. Yani Ermenilerin de iyileri ve kötüleri var. Farklı ideolojilere sahip insanlar. Bu nedenle Mecliste birden fazla Ermeni’nin olması, farklı partilerden olması kimliğimizi normalleştiren bir durum olacak.

Bir taraftan ‘soykırım’ ifadesini kullandığı için danışmanlıktan alınan Etyen Mahcupyan’ın da partisi AKP’nin adayı var; Markar Eseyan… CHP’nin de bir Ermeni adayı var; Selina Doğan. Sizi onlardan ayıran nedir?
Sanırım üç aday içinde en şanslı olanı benim. Çünkü benim partimin Ermeni meselesinde duruşu çok net. Soykırım ile ilgili, kimliğim ile ilgili, hem de eşitlik temelinde kuracağımız gelenekle ilgili. Diğer partiler buna hazır değil bence. Diğer partilerde bir üst kimlik var, ötekiler de en fazla ‘hoş görülebilir’ bir unsur. Selina’nın da Markar’ın da işlerinin zor olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda CHP’nin içinde de AKP’nin içinde de ‘yüzleşme’ çabasında olanlar var, ama partileri öyle değil. Mesela Avrupa Parlamentosunun soykırım kararının ardından verdikleri tepki; çok manidar. Başkaca konularda birbirlerinden ayrı düşüyorlar ama iş Ermeni Soykırımı’na geldiğinde milli birlik hükümetini kuruyorlar. Zaten biri İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneği temsilcisi CHP’dir. Biri muhafazakar ittihatçı AKP’dir. MHP’yi zaten söylemeye gerek yok. HDP ise kendisini soykırımcı zihniyetten ayrıştırdı. Ermeni

NEFES ALDIRAN BİR BİLDİRGE OLDU

HDP geçtiğimiz günlerde bildirgesini açıkladı. Nasıl tepkiler aldınız?
Hayal ettiğimiz şeyi toplumsallaştırdığımızı görüyorum. Şöyle bir algı vardı: HDP Kürt partisidir, Kürt’ün mücadelesini yapar… HDP’de bütün kimlikler buluştuk. Yeni habitatımızda ortak cümlelerimizi oluşturduk. Birbirimizin hassasiyetlerini gözeterek, birbirimizi etkileyerek, ortak cümlelerimizi oluşturduk. Buna emek mücadelesi, kadın mücadelesi çevre- ekoloji mücadelesi, sol-sosyalist mücadele birikimi eklendi. Ve artık Türkiye’nin sıkışmışlığında, tek adamlığa giden sürecinde herkese iyi gelen, nefes aldıran, romantik, umut veren, coşkulu, genç, cıvıl cıvıl bir kampanya ve seçim bildirgesi ortaya konuldu. Bu da teveccüh buldu. Bakın biz orada ortaya koyduğumuz her şeyi 8 Haziran’da bir anda hayata geçiremeyeceğimizi, tek başımıza iktidar olamayacağımızı biliyoruz Ancak, Türkiye siyaseti asla ve asla bunlar söylenmemiş gibi davranmayacak. Biz güçlü bir grupla Mecliste olduğumuz anda Türkiye siyasetini çok daha güçlü bir şekilde etkileyeceğiz.

CIA DOSYASI /// VİDEO : CIA Analisti Larry Johnson : Reina Sembolik Bir Hedef


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=zN7G-opz77I&list=TLGGcsqU7W9LsCQxNzAxMjAxNw

CIA DOSYASI /// CIA şefi : İstihbarat camiamızı Nazilerle bir tutmak çok çirkin


Geçtiğimiz günlerde ABD Başkanı Donald Trump’ın Amerikan istihbarat örgütlerinin faaliyetlerini Nazilerin eylemlerine benzettiği yorumuna CIA şefi John Brennan’dan yanıt geldi. Brennan,istihbaratın Nazilerle eş tutulmasını nefretle karşıladığını dile getirerek ”çirkin” bulduğunu ifade etti.

Geçtiğimiz günlerde Trump’ın doğrulanmamış bir dosyayla ilgili Rusya’dan bilgi aldığı iddiası gündemde yer bulmuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz hafta düzenlediği basın toplantısında, "istihbarat teşkilatlarının yanlış ve sahte olduğu ortaya çıkmış herhangi bir bilgiye izin vermesinin utanç verici olduğunu" söylemişti.

Bunun yanı sıra Trump basın toplantısında, "Bence bu rezalet, ben de bunu söylüyorum, bunu yapmış olan Nazi Almanyası" ifadelerini kullanmıştı.

The Hill‘de yer alan habere göre CIA şefi John Brennan, Pazar günü yaptığı açıklamada, Trump’ın kamuoyuna söylediklerinin disiplin altına alınması gerektiğini söyledi ve dünyanın Trump’in izlediğini ve dinlediğini belirtti.

Brennan, "İstihbarat camiasının Nazi Almanyası’yla eşleştirilmesini nefretle karşıladığını” ifade ederek Trump için "sözlerinin etkili olduğunun farkına varması gerektiğini düşünüyorum" dedi.

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Kaset ‘istihbarat’ işi çıktı


Kaset ‘istihbarat’ işi çıktı

Çoğun polis olan şüphelilerin kaset kumpasları ile FETÖ’nün menfaatları doğrultusunda iktidar, ana muhalefet ve muhalefet partilerini kontrol altına alarak, siyaseti dizayn etmek istediği belirtildi.

Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve MHP’li bazı eski vekillerin arasında bulunduğu siyasilere kaset kumpası kurulmasına ilişkin fezleke hazırladı. Fezlekede, şüphelilerin 18 kişiye yönelik 11’i ev 2’si işyeri olmak üzere toplam 13 adrese dinleme cihazı ile kamera yerleştirdiği, teknik araçlarla da izleme ve dinleme yaptıkları anlatıldı. İstihbarat Daire Başkanlığı C Şubesi ile Ankara Emniyet İstihbarat Şubesi’nde görevli emniyet müdürleri ile istihbarat polisinin komplonun merkezinde yer aldığı belirtilen fezlekede, Baykal’ın arasında bulunduğu hedef kişilerin istihbarat tarafından adım adım takip edildiği ifade edildi.

Emniyet KOM Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan ve kaset soruşturmasını yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen fezlekede, kaset kumpası ayrıntılarıyla anlatıldı. Çoğun polis olan şüphelilerin kaset kumpasları ile FETÖ’nün menfaatleri doğrultusunda iktidar, ana muhalefet ve muhalefet partilerini kontrol altına alarak, siyaseti dizayn etmek istediği belirtilen fezlekede, İstihbarat Daire Başkanlığı C Şubesi ile Ankara Emniyet İstihbarat Şubesi’nde görevli emniyet müdürleri ile istihbarat polisinin komplonun merkezinde yer aldığı belirtildi.

Siyasetçilerin istihbarat polisleri tarafından nasıl takip edildiğinin grafiklerle ortaya konulduğu fezlekede, FETÖ’cü istihbarat polislerinin siyasetçileri hem dinledikleri, hem de izledikleri, hedef adreslere girip çıktıkları, komplonun kurulduğu tarih ve saatte de hedef evlerin etrafında bulundukları yine grafiklerle gösterildi.

4 yıl takip

Şüphelilerin, 2008 yılından 2012 yılına kadar kesintisiz bir biçimde bu eylemlerini sürdürdükleri, yasa dışı örgütlenme oluşturup suç işlemek amacıyla bir araya geldikleri de belirtilerek, “Devletin istihbarat faaliyetleri kapsamında görevlerinin sağladığı nüfuz ve gücü ile yasaların verdiği yetkileri görevin gereklerine aykırı kullanarak amaçlarına ulaşmak için toplumda ve kamuoyunda tanınan belirli ekonomik güce sahip kişileri, basın ve siyaset alanında belirli konumu olan devlet bürokrasisi içerisinde yer alan kişileri(eski parlamenter ve bakanlar, milletvekilleri, üst düzey askeri görevliler(general, emniyet görevlilerini) terör ve organize suç örgütleriyle ilişkilendirerek, bu kişilere ait bilgileri bildikleri halde kişinin gerçek kimliklerini gizlemek veya eksik ya da yanlış bilgi vermek suretiyle içeriği itibariyle sahte oluşturulmuş belgelerle temin edilen dinleme ve izleme kararlarını uygulamaya koyup, amaç dışı kullanmak suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal ettikleri” ifadeleri kullanıldı.

Kasetler Gülen’e götürüldü

Fezlekede, komployu kuran o dönemin istihbarat müdürlerinin, ABD’ye gittiği, söz konusu görüntüleri FETÖ’nün lideri Fetullah Gülen’e götürdükleri anlatıldı. Eski istihbarat müdürleri Gürsel Aktepe’nin 8 Nisan 2012 tarihinde yine istihbaratçı polis şefleri Lokman Kırcılı ve Tamer Bülent Demirel ile birlikte İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’den çıkış yaptıkları belirtilen fezlekede, 13 Nisan 2012 tarihinde 3 şahsın beraber İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’ye giriş yaptığı aktarıldı. Örgütün devlet yapılanması içerisinde en güçlü olduğu alanların başında güçlü bir istihbarat ağına sahip olması geldiği de kaydedilen fezlekede şöyle denildi: “Kamu kurumlarında çalışan örgüt mensupları elde ettikleri bilgileri örgüte aktarmakta ve toplanan bütün bilgiler büyük bir havuz oluşturulmaktadır. Örgüt hedeflerine ulaşmak için havuzdaki bilgi ve belgeleri amaca uygun hale getirerek hasım cephedeki kişi ve kurumlar aleyhinde kullanmaktadır. Örgütün istihbarat ağı ya da gücü konusunda bahsedilmesi gereken bir husus da Gülen’in sahip olduğu arşivdir. Bu yasadışı arşivde, örgütün yasadışı adli ve önleme dinlemeleri, kendine ait gelişmiş cihazlarla yaptığı teknik takip, telefon ve ortam dinleme kayıtları, kamu personeline yönelik fişlemeler ile örgütle teması olan öğrencilerin ve ailelerinin bilgileri bulunmaktadır.”

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI : Ajan gazetecileri deşifre eden Ulfkotte ölü bulundu !


Ajan gazetecileri deşifre eden Ulfkotte ölü bulundu!

Türkiye ve batıdan pek çok gazetecinin Alman istihbaratı BND ve ABD istihbaratı CIA’e çalıştığını söyleyen Satılmış Gazeteciler kitabının yazarı Udo Ulfkotte, Almanya’da ölü bulundu.

Junge Freiheit gazetesinin iddiasına göre, çok satan yazarlar arasında bulunan Ulfkotte, kalp krizi geçirmesi sonucu öldü.

Uzun yıllar boyunca Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi için çalışan Ulfkotte, daha sonra serbest gazeteciliği sürdürmüştü.

Ulfkotte, ABD istihbaratı CIA’nın ‘örümcek ağı sistemiyle’ satın aldığı gazetecileri deşifre ettiği kitabı Satılmış Gazeteciler ile biliniyor.

TÜRKİYE’DEKİ GAZETECİLERİN BND VE CIA’E ÇALIŞTIĞINI SÖYLEMİŞTİ

2014 yılının Kasım ayında, Yeni Şafak’a, konuyla ilgili röportaj veren Ulfkotte, Türkiye’den de pek çok gazetecinin Alman istihbaratı BND ve ABD istihbaratı CIA’e çalıştığını söylemişti.

Ulfkotte, CIA yanlısı kuruluşlardan Atlantic Bridge’in yıllıklarında son on yılda görülen isimlerin “CIA’in Türk dostları” olduğunu belirtmişti.

MİT DOSYASI /// Strateji Uzmanı Muhammed Taha Gergerlioğlu : Alman hapishaneleri Hitler dönemini andır ıyor


Türkiye lehine istihbarat çalışması yaptığı gerekçesiyle Almanlar tarafından tutuklanan ve 2×3 metrelik bir hücreye atılan Gergerlioğlu, ‘insan hakları’ edebiyatı yapan Almanya’nın hapishanelerinin Hitler dönemini hatırlattığını söyleyerek, “Kendimi 2. Dünya Savaşı esiri gibi hissettim” dedi.

Almanya’da Türkiye lehine istihbarat çalışması yaptığı gerekçesiyle Almanlar tarafından tutuklanan Strateji Uzmanı Muhammed Taha Gergerlioğlu ile hapishane sürecini ve ülke gündemini konuştuk…

• Efendim, Almanya’da tutuklanma hikâyenizi anlatır mısınız? Neler yaşadınız?

17 Aralık 2014 tarihinde saat 23 sularında Frankfurt Havaalanına inmiştim. Bir anda havaalanında, uçak perona yanaştırılmadan bloke edilmiş ve etrafında ciddi bir güvenlik tedbiri vardı. Uçaktan en son çıktım. Çıktığımda beni derdest edip, bir yere götürdüler. Sonra dediler ki: “Sana tebliğ ediyoruz. Türk devleti adına casusluk yapmaktan, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) gizli subayı olmaktan, Türk devletinin lehine çalışma ve Alman devletinin aleyhine faaliyetlerde bulunmaktan tutuklandınız.” Birkaç gün polis nezarethanesinde kaldım. Sonra mahkemeye çıkartıp, beni bir hapishaneye gönderdiler. 3 hapishane değiştirdim. 11 aya yakın hapishanelerde ömrüm geçti. Bu arada 6 ay boyunca iddianamenin hazırlanacağını söyleyerek, oyaladılar. Birinci iddianamenin boyutu değişti. Buradaki suçlamada MİT’in gezici subayı olduğumu, FETÖ, Aleviler ve bunun dışında KCK’lıları PKK’lıları yurtdışında takip ettiğimi ve bununla ilgili ellerinde delillerinin olduğunu söylediler. Avrupa’dan sanayi ve teknolojik hırsızlık ve casusluk yaptığımı iddia edip mahkeme sürecine getirdiler. Mahkeme eylül aylarında başladı, 10 Kasım 2015’te serbest kaldım.

ALMANYA VATANIM GİBİ

Ben genelde dünyanın her yerine seyahat ediyorum. Avrupa, Afrika, Amerika, Uzakdoğu, Ortadoğu bölgelerinde çok çeşitli çalışmalarım var. Bu çalışmalarım genelde özel sektörü temsilen, sanayici ve tüccarı, sivil toplum kuruluşlarını, üniversite hocalarını ve yöneticilerini temsilen kimi zaman da basın ve medya gruplarını temsilen gerçekleşti. Daha çok Almanya’ya seyahatlerim oldu. Buraya seyahatlerimin ana nedeni 5 milyon Türk, Müslüman var. Orası benim için bir anlamda da bir vatandı. Yani Müslüman neredeyse orası benim vatanımdır. Almanya’ya ilk gidişim 1994-1995 yıllarına rastlar. Bir arkadaşımın orada Allah dostlarından bir zatın yaptıklarıyla ilgili idi. O zat orada kilise civarında bir Hristiyan mezarlığında idi. Allah dostunu sevindirelim diye gitmiştik. Almanya’ya ilk gidiş hatıram da böyledir.

• Hapishane günleriniz nasıl geçti?

Hapishanede, 210 cm’e 322 cm’lik bir hücre odasında 11 ayım geçti. Hatta bazı hücreler daha küçük ve dar idi. Camdan dışarıyı görmek mümkün değildi. Camın önünde delikli sacdan yapılmış bir zırh var idi. İlk önce 300-400 senelik bir şatoda kaldım. Aynen Victor Hugo’nun hikayesi gibi geldi bana. Almanya denilince teknoloji akla geliyor. Ama camı penceresi kapanmayan bir yerdi, çok soğuk bir yerdi. Belki 10 tane kapıyı açarak gardiyanlar yanımıza ulaşabiliyorlardı. Almanya’nın yapısına baktığımız zaman dışarıdan çok demokratik, insan haklarını savunan, insan haklarını önceleyen bir tabiat görüyorsunuz sokakta. Ama hapishanelerde çok ciddi eziyet var. Alman hapishanelerinde her gün intihar var ve bunlar istatistiklere geçmiyor. Kimse de sorgulamıyor. Türkiye’nin her yerindeki insan hakları ile ilgili konuları sorgulayan Alman insan hakları savunucuları, içeriye girince anlıyorsunuz ki birinci ve ikinci dünya savaşı filmlerinden Almanya’nın üslubunu ve yapısını biliyoruz, aynı üslupta hissettim. Zannettim ki ikinci dünya savaşı esiriyim. Hiçbir farkımın olmadığını bizzat derin derin yaşadım. Hiçbir şeye dikkat etmiyorlar. Bir Müslümanın yemek konusundan tutun, insanın her türlü değeri ile ilgili bir düşünceleri yok. Sadece Alman hapishanelerinde 18 yaşından küçük kişilere çok ciddi değer veriyorlar ve onları kazanmaya çalışıyorlar. Diğerleri ile ilgili, Hristiyan olsun Müslüman olsun hiçbir dertlerinin olmadığını resmen görüyorsunuz. Sistemin gereği, Alman hapishanelerinin görevi, bir maksada ve hedefe göre hazırlanmış. Bir anlamda, birçok insanı sebepsiz yere tecrit edip sorguluyorlar. Bu ceza ve adalet kanunlarına göre, uzaktan sanki normal bir işlem gibi gözüküyor. Halbuki ciddi bir baskının, ciddi bir psikolojik baskının olduğunu halk üzerinde görüyorsunuz ve her bir birey birkaç polis tarafından sanki izleniyor. Bu hissi verirler. Almanya’daki ve Avrupa’daki yaşayan insanlara da sorduğunuzda bunu hissettiklerini söylerler.

HZ. YUSUF TESELLİM OLDU

• Bu süreçte sizi hayata bağlayan ne oldu?

Tabii ki bir Müslümanın hayata bağlanması, insan hapishaneye girdiği zaman sorguyu şöyle yapıyor. “Bu Cenab-ı Hak’tan bana bir derstir. Bu ders acaba nasıl bir derstir” diye başlıyorsunuz sorgulamaya, inancınız gereği. Zahiri sebepleri var ama batıni sebepleri nedir. Farklı sebeplerine doğru gitmeye çalışıyorsunuz. Oradaki, aşağılanmak, itelenmek, kakalanmak, insan yerine dahi konmamak bir memlekette kariyerli ve seviyeli bir iş görüyorsanız orada daha çok bu muhasebeyi ciddi yapıyorsunuz. Bu muhasebeyi yapmak, bunun Allah’tan geldiğine inanmak ve Hz. Yusuf’u örnek almak… Yusuf Suresinin tadına gerçekten hapishanede insan doyamıyor.

• Efendim, devletimiz yurtdışında varlığını hangi alanda hissettirmelidir?

Devletimiz 6 bin yıllık büyük bir devlettir. Devletimizin, Cumhurbaşkanımızla hatta Erbakan Hoca ile başlayan bir süreç. Elimizden çalınmış bir devleti tekrar geri almaya çalışıyoruz. Bunu resmen anlıyorsunuz. İçerideki ve dışarıdaki bu işi sevmeyen ve istemeyenler de hep beraber müttefik olmuşlar, sizinle mücadele ediyorlar. Bu devleti bu adaleti savunan, bir kanadı Mekke ve Medine’ye dayanan, bir kanadı Hz. İbrahim Aleyhisselama dayanan, bir kanadı Orta Asya’ya giden kendine has kadim devletin, kendine has tabiatları var. Bu tabiatın tekrar ortaya çıkmasını, istemiyorlar. Bunu yurtiçindeki insanlarımız havuzun içindeki balıklar gibi belki hissetmiyorlar ama, yurtdışında bunu çok daha iyi hissedebiliyorsunuz.

NERDEN ÇIKTI BU TAYYİP?

Sorgulanmamız bile farklı. Ben sorgulanmamda çok farklı sorular beklerken daha çok medeniyete, tefekküre dayalı, İslam’a ve Tayyip Beyin kaynaklarına dayalı sorular aldım. Hep merak edilen bu, “Nerden çıktı bu adam”. Devletimiz bu yarım yamalak haliyle bile, ihtilal yemiş ve ihtilal yapmaya çalışan grupların içimizde var olmasına rağmen, bu hali ile bile çok güçlü bir devlettir. Bu devletten, yeryüzündeki bütün devletlerin hepsi çekiniyorlar. Bunu resmen de biliyorsunuz ve hatta sizinle uğraşıldığını da o kadar iyi anlıyorsunuz ki. Tek başınıza bir hapishanede bir Alman devletinin bileğini büktüğünüzü hissediyorsunuz. İmanınız var, hedefiniz var, sizin çalışmanız ve gayeniz Resulullah’ın gayesi, ceddinizin atalarınızın gayesidir. En son devletlerimizden Osmanlı Devleti, 150-200 yıllık üzerimizde olan ataleti atmalıyız. Biz 100-150 yıllık bir ülke değiliz, binlerce yıllık bir ülkeyiz. Tekrar aslımıza dönmenin verdiği şeref ve haysiyetle hem hapishanede dimdik oluyorsunuz, göğsünüz ayrı bir kabarıyor. O zamanlar Zaman gazetesindekiler bizi “Tayyip Beyin gölge savaşçıları” olarak manşetlere taşımışlardı. Gölge savaşçısı olmak ne kadar güzel bir şeydir, bir davanın gölge savaşçısı. Hatta o başlığı okuduğum zaman bu davanın gölge savaşçısı gibi bir duruma düşebiliyorsak ne mutlu bize diye bu beni ayrıyeten sevindirmişti.

İSTİHBARATTA MODEL OSMANLI

Peki, sizce Türk devletinin istihbaratında ne gibi güçlendirmeler yapılmalıdır?

Bu çok önemli bir soru, ama Türk devletinin istihbaratının kaynaklarına ve köklerine dayanırsa güzel istihbarat olur. İstihbarat üç modeldir. Bu üç model istihbaratın bir tanesi fiziki istihbarattır. İkincisi nefsi ve heves istihbaratıdır. Üçüncüsü de ruhi istihbarattır. Bu üç istihbaratı Türkiye Cumhuriyeti Devleti şu anda kendini modellediği biçimiyle Amerikan modeli gibi bir model ile yönetiyor. Ama yıldız istihbaratı kaynaklarına giderse çok farklı istihbaratlar oluşturabilir. Bunun ilmi kaynakları vardır, sosyal kaynakları vardır, tabii kaynakları vardır. Osmanlı’daki üniversitelerde 48 temel ilim öğretirlerdi. Bunun birincisi usul ve erkan ilimi idi. Biz, medeniyetimize uygun hareketler içerisinde olabilmemiz için Osmanlı’nın usul ve erkan ilmini tekrar deruhte etmemiz gerekir. Ama nasıl bir deruhte, yeni bir felsefe, yeni bir hedef, yeni bir kızılelma ve yeni bir paradigma ile yapmalıyız. Dünkü hedefimizden istikbale gidebilmemiz için namüsait şartları, içine düştüğümüz zorunlulukların birçoğunun geçici olduğunu görmeli ve asıl tedavilerimizi nasıl yapacağımızı, teşhis ve tespitlerimizi belli kaynaklardan beslenerek yapmalıyız.

Almanya bizim için neden önemli, Almanya’daki Müslümanlara nasıl sahip çıkmalıyız?

Ben laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yerinde olsam, üç ülkede İslam’ın yayılmasını ve Müslümanların çoğalması için çok ciddi politikalar üretirim. Bir tanesi Almanya’dır, bir tanesi Rusya ve diğeri de Çin olmalıdır. Çünkü bu ülkelerde Müslümanlar çoğaldıkça Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anadolu’da rahat eder. Almanya, adeta Avrupa’nın her zaman bir savaş makinesidir, 100-200 yılda bir muhakkak bir şeyler yapar. Bizim de insanımız ve halkımız oraya göç etmiştir, 60 yıldır oradalar. Bu insanlar o kadar zor şartlar içerisinde Türk ve Müslüman olduklarını unutmadılar. Aksine Anadolu’dayken şuurlu Müslüman olmayanlar bile orada şuurlu birer Müslüman haline geldiler. Yeryüzü Müslüman için mesciddir, vatandır. Dolayısıyla Almanya’da 5 milyon Müslüman yaşıyor ve 80 milyon Müslüman adayı yaşıyor. Ben inanıyorum ki, Almanlar Müslüman olsalar, bize bile pabuç çıkarttıracak ameli güzel işler yaparlar diye düşünüyorum.

15 Temmuz için ne düşünüyorsunuz? Yeni darbeler olmaması için ne yapmamız gerekir?

15 Temmuz darbesi bence Müslümanlar için en önemli tarihtir. Bir başlangıçtır. Bizim köklerimize dönmek için, sistemin ve rejimin içerisinde bir aralıktır. Çünkü sistemimizin ve rejimimizin içerisine yerleşmiş, mafsallara yerleşmiş yabancılar var. Bu yabancılar kimi zaman paralelleri örgütlüyorlar, kimi zaman başka ülkelerin menfaatlerine çalışıyorlar. Batılı ve liberal düşüncede ve dünyayı liberal ve batılı gözle gören yabancılar ve bunların yerlileri tabii ki. Cumhuriyet dönemindeki sanki batılılaşmak için savaştık. Hep batılılarla savaştık ama batılı olmak için çok büyük gayret ediyoruz. 15 Temmuz’un ruhu farklı bir ruhtu. Bu ruh sanki başkaları tarafından istismar ediliyor. Bilhassa cemaatler üzerinden Müslümanlara saldırmaya çalışıyor. Tayyip Bey seçilmiş bir cumhurbaşkanıdır. Darbeye karşı dik durmuş ve darbeye karşı bir darbe yapmış bir cumhurbaşkanıdır. Dolayısıyla içeride mareşaldir. Dışarıda da Suriye’de ordumuz birçok seferlere ve harekâtlara giriyorlar. Dolayısıyla çifte mareşalliği elde etmiş bir kahramanı görüyoruz. 150 yıllık dar ufuktan, 6 bin yıllık bir ufka doğru gittiğimizi hissediyoruz. 15 Temmuz bunun miladıdır.

İçinde bulunduğumuz bu zor zamanda, millet ve devletimize ne gibi görevler düşüyor?

Çok şuurlu olmamız gerekiyor. Bireyin ferasetli ve basiretli, yöneticilerin merhametli ve adaletli olması gerekiyor. Biz büyük bir tarihin evlatlarıyız. Tarihimizden ötürü bugün toplu bir saldırıya maruz kaldık. Bu Kurtuluş Savaşı’ndan öte bir savaşa dönüştü. Bütün hatlarıyla, tüm teknolojik verilerle, her türlü imkânla saldırıyorlar. 100 yıllık kültür emperyalizmiyle uğraşan halkımız, ekonomik ve sosyal bir savaş veriyor. Halkın fakirleşmesi, faize bulaşması ve cahilleştirilmesi hedefleniyor. Bununla beraber de fitnenin ve ciddi dedikodunun oluşturulması; ki bu bugün sosyal medya aracılığı ile yapılıyor. Basiretli ve uyanık olunması gerekiyor. Onun için sosyal bağları iyi olan küçük küçük topluluklara ihtiyaç var. Avam bilinçlendirilmeli.

“Enişte” 15 Temmuz’u nasıl haber aldı?

• 15 Temmuz’daki “enişte” bahsinde sizin çok önemli tespitleriniz var. Bunları bir daha anlatabilir misiniz?

Milli İstihbarat Teşkilatı devletin çok önemli bir kurumudur. Kurumun çok ciddi bir şekilde yıprandığını gördüm, yıpratıldığını gördüm. Hatta birçok arkadaşımız “böyle istihbarat teşkilatı olmaz” diyor idi. Ama biz bazı şeylerine şahittik. O anda “enişteye” haberin nereden gittiği konusu vardı. Enişteye giden kaynakları bildiğim için onu kamuoyu ile paylaşmıştım. Zaten bu konuşmadan sonra MİT konusunda ciddi tartışmalar bitiverdi. İstihbaratların özellikleri şunlardır, istihbaratlar güçlülüğü ifade etmezler, zafiyeti de göstermezler. Güçlü gözükmezler, kendi haklarında yapılan yorumlara cevap vermezler. Bu arada da çeşitli kaynakların ülke içinde o zafiyet döneminde ne düşündüğünü iyi tespit ederler. Bu anlamda da 15 Temmuz süreci MİT için çok önemli bir veri alanıdır. Birçok kurumun, bireyin ve temsilin nasıl düşündüğünü ve meydanı nasıl boş bulduklarını izlemiş ve gözlemiştir diye düşünüyorum.

TÜRKİYE DOSYASI /// SEVİL NURİYEVA : SOĞUK SAVAŞ RÜZGARLARI VE TÜRKİYE


ABD’den çıkan çatlak sesler giderek bu ihtimali pekiştirmekte. Trump’ın yeni kuracağı yönetim bireyleri içerisinden “Rusya’yla savaşmalıyız” gibi beyanların çıkması, Trump’ın Rusya ile ilişkileri düzelteceğiz açıklamalarına ters düşmesi, sürecin kolay olmayacağı, dostluk ortamını kurmak isteyenlere ciddi CIA baskısı olduğunu görmemiz, bu ihtimali olağan kılmakta. Lakin bir o kadar da mümkün kılmamaktadır.

Soğuk savaş rüzgârlarının giderek doruk noktaya ulaşması ihtimali, fazlaca görünmekte. Diğer yandan ABD’nin kendi içerisindeki mevcut denge sorunu yaşaması ve iki devasa gücün birbirine düşmesi, sonuç itibari ile dünyayı da etkilemekte. Ve ABD içerisindeki bir gücün, diğer güç üzerindeki zaferi, dünyadaki gidişatı belirleyeceği ihtimali de çok yüksek!

Ama burada ABD faktörünün, dengeleri tek başına belirlemediği de ortada olan bir gerçek.

Yeni dünya düzeni kurulurken; mevcut aktörlerin dışında yeni güçlerin ortaya çıkacağı ihtimalini, Amerika’nın hesaba katmadığı Rusya ve Türkiye’nin hesap dışı hareket modeli çizmesi, oyunu bozan esas nüans oldu.

ABD ısrarla; Rusya’nın eski blok üyeleri olan Doğu Avrupa’ya askeri yığınakları toplaması, bunun karşılığında Macaristan Cumhurbaşkanı’nın Soros tarafından desteklenmesi, “açık toplumlar” adıyla STK’lara destekler sonucu “tüm ayaklanmaların altından ABD’nin çıktığını” ifade etmesi, ileride yeniden tek renkli ortamın olmadığı sürecin hızlı gelişmesinin habercisi olarak görülmelidir.

Rusya; NATO sınırlarına, ABD ise Rusya sınırlarına yakın yığınaklarla, soğuk savaş rüzgârı estirmekte. ABD bunu özellikle çok istemekte! Zira ABD, savaş ortamında karlı çıkacağına inanmakta. Lakin Rusya için bu ortam, arzu edilen bir ortam değildir. Rusya’nın ihtiyat fonlarında ve hazinesindeki durum hiç iyi değil. Hatta ileride 3. Dünya Savaşı çıkarılmasına da müsait değil.

Lakin ABD fazla ısrar eder ise, Rusya’nın yalın eliyle yapabileceklerinin örneğini, dünyanın yaşadığı iki cihan savaşında da gösterdiğini unutmamakta fayda vardır.

Rusya; Varşova Paktının dağılmasının ardından düştüğü durumu, siyasi ve jeostratejik olarak şu anda düzeltmekte ve görünen odur ki, ekonomik kriz Rusya’nın önüne engel olarak çıkmadı. Bilakis dar boğazda daha agresif olduğu da bir gerçektir!

ABD, tek kutuplu dünya düzenini geriye getirmekte zorlanacak. Zira artık yeni güçler devrede!

Türkiye; 150 sene önceki gücüne, yeniden kavuşma niyetinde ısrarlı. Masaya yedek olarak değil; tek başına, dikkate alınması hayati olan, vazgeçilmez olan, eski hedefleriyle döndü.

Tabii ki terör olaylarını, saldırıları, İstanbul’un ortasında yaşanan terörist girişimleri, alçakça yapılan büyükelçi suikastını, bu durum çerçevesinde okursak faydalı olur.

Türkiye önemli bir tarihi süreç yaşamakta! Doların zıplatılması, aynı küresel gücün, ülkemizi ekonomik olarak dağıtmak arzusu ile ortaya servis ettiği reçetedir.

Türkiye’nin masadaki konumunu sınırlamak için hamledir, bunların hepsi! Lakin Türkiye vazgeçmiyor! Hatta bunu “Erdoğan’ın hırsı” sonucu gibi görmek isteyenlere, hatta ve hatta böyle algılanması için yorum üretenlere, üzülmemek elde değil. Bu saldırıların; Türkiye’nin gelecek 100 yıldaki konumunu engellemek için yapıldığını göremeyenlere, böyle bir durumda Meclis’te Anayasa değişikliğini hoş olmayan görüntülerle küresel gidişatı okumadan tablo oluşturanlara da, acımamak elde değil.

ABD’nin hırçınlığının; Rusya’ya, Suriye’de susarken sonucunda hesaplarına gelmeyen bir durumda da kafa tuttuğunu, Türkiye’nin Suriye’de fiilen devreye girmesinden çılgına döndüğünü, askeri ve jeostratejik konumuyla fiili güç olmasından duyduğu rahatsızlığı anlamayanlara, diyecek sözümüz yok! Lakin bilmemiz gereken sadece bir hakikat var. Dünya yeniden şekilleniyor. Masa yeniden kuruldu. Aktörler değişmekte. İslam dünyasının tek bayraktarı olan Türkiye, bu masada kanıyla, canıyla, şehitleriyle yeniden söz sahibi olmakta! İçeriden ve dışarıdan durmadan saldırıların tek nedeni de budur. Ve eğer bu süreci, 100 senelik plan programla geçersek, Türkiye yeni yüz yılın çok ama çok önemli feneri olacaktır. Türkiye’nin; kimin tarafında duracağı bile, kazananın kimliğini belirleyecektir. Şimdi akıllı olmak ve hedefe odaklanmak lazım…

RAHİP SANTORO DOSYASI : Rahip Santoro’nun katili 11 yıl sonra konuştu


Türkiye’yi karıştıran Rahip Santoro cinayetinin katili Oğuzhan Akdin 11 yıl sonra konuştu. Karanlık cinayetin ardından 12 yıl hapis yatıp serbest bırakılan Akdin, Santoro’yu Hristiyanlık adına misyonerlik yaptığı için öldürdüğünü savundu.

İtalyan Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro’yu Trabzon’da 5 Şubat 2005 tarihinde silahla vurarak öldürmekten 12 yıl hapis yatan Oğuzhan Akdin cezaevinden çıktıktan sonra konuştu.

Karadeniz Gazetesi’nin haberine göre, "Kiliseye gittiğimde orada görevli olan Rahip Andrea Santoro ile karşılaştım. Zaten silah üzerimdeydi. Kendisiyle konuşmak istedim. Amacım sadece ‘misyonerlik faaliyetleri yapıyor musunuz’ diye sormaktı. ‘Bazı gençlerin Hristiyan yapıldığını bana açıklayabilir misin’ dedim. O da bana Hristiyanlığın hak dini olduğunu, gerçek dinin kendi dinleri olduğunu, bir gün mutlaka bütün Türkleri Hristiyan yapacaklarını söyledi. Bu sırada üzerimde bulunan silahı çıkararak ‘Sizin dininiz değil bizim dinimiz (İslamiyet) gerçek hak dinidir’ dedim ve tekbir getirerek ateş ettim. Rahip Santoro’ya iki mermi isabet etmişti. Çıkarken de havaya bir el ateş ettim ve olay yerinden ayrıldım" iddiasında bulundu.

TUHAF CEVAPLAR

Akdin, o dönem 16 yaşında bir liseöğrencisi olduğunun hatırlatılıp ‘Silahı nereden buldun’ diye sorulması üzerine silahı kimsenin vermediğini, o gün evden alıp çıktığını savundu. Santoro’nun misyonerlik yaptığını ise çevresindeki bazı arkadaşlarının söylediğini iddia etti.

18 YIL HAPİS ALMIŞTI

Trabzon’da 5 Şubat 2006 tarihinde, o zaman 16 yaşında olan Oğuzhan Akdin, İskenderpaşa Mahallesi’ndeki Santa Maria Katolik Kilisesi’nde rahip Andrea Santoro’yu tabancayla ateş ederek öldürdü. Olaydan 3 gün sonra Trabzon’da yakalanan Akdin’e, yargılandığı davada 18 yıl 10 gün hapis cezası verildi.

MOSSAD DOSYASI : İsrail’den MOSSAD ajanlarını koruma önlemi


İsrail hükümetinin, istihbarat servisi MOSSAD ajanlarının kimliklerinin açığa çıkmasını önlemek amacıyla yeni bir düzenleme hazırladığı bildirildi.

Haaretz gazetesinin haberine göre, İsrail hükümetinin önümüzdeki hafta pazar günü yapılacak haftalık toplantısında MOSSAD ajanlarıyla ilgili bilgi toplayan ve bu bilgileri ifşa edenleri cezalandıracak düzenlemeyi onaylaması bekleniyor.

İç Güvenlik Komisyonu tarafından onaylanacak

Gazetenin haberinde, MOSSAD ajanlarının kimliklerini veya bu ajanlara ilişkin bilgileri ifşa edenlerin 7 yıl ila müebbet hapis cezasıyla yargılanmasının öngörüldüğü ifade edildi.

Düzenlemenin Bakanlar Kurulunun ardından, İsrail parlamentosu Knesset’teki İç Güvenlik Komisyonu tarafından onaylanacağı belirtildi.

İsrail ve çeşitli Batılı ülkeler tarafından yayımlanan raporlarda, 1949’da kurulan İsrail İstihbarat Servisi MOSSAD’ın dünyanın farklı noktalarında birçok suikastta parmağı olduğu kaydediliyor

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Kim Bu Amerikalı ?


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/kim-bu-amerikali/

Son günlerde, Kenneth O’Keefe’nin videosunu herkes birbirine gönderiyor. Bana en az 20’yi aşkın farklı kişiden geldi. Amerikalı eski bir deniz piyade askeri olan Kenneth O’Keefe, katıldığı bir televizyon programında Amerika ve özellikle İsrail için neler söylemiyor neler!

O’Keefe, diğer konuşmacıların anlattıklarına katılmadığını söyleyerek başlıyor ve özetle; Amerika’nın teröre karşı verdiği mücadelenin hikaye olduğunu, İsrail’in “Büyük İsrail” hedefine yönelik genişlediğini ve büyüdüğünü, Ortadoğuyu bölüp parçalamak için mezhepsel nefretin tohumlarını ektiklerini, Irak’ı üçe böldüklerini, Suriye’de de aynı şeyi yapmaya çalıştıklarını, IŞİD’in arkasında İsrail’in olduğunu ifade ediyor.

Mavi Marmara

O’Keefe’nin söylediklerinin neredeyse yüzde yüzü doğru; ama bunları bir Amerikalı söyleyince mi daha doğru oluyor ve ilgi çekiyor? Demek ki; ne söylendiği değil, kimin söylediği daha önemli oluyor.

Peki o zaman, bu adam kim? Esasında O’Keefe’nin kim olduğunu ilk defa 6 Ocak 2011’de, yani 6 yıl önce, Mavi Marmara’nın ne olup ne olmadığını gözler önüne serdiğimiz “Mavi Marmara Operasyonu Nedir?” başlıklı yazımızda anlatmıştık. O günden bugüne kadar geçen zaman içinde “Mavi Marmara Operasyonu” konusunu iki defa daha ele almış ve bu Amerikalı’nın ne olduğunu anlatmıştım. Görünen o ki hem unutulmuş, hem de konu tarafımdan yeterince iyi anlatılamamış.

Canlı Kalkan

Amerikalı deniz piyade Kenneth O’Keefe, biraz karışık bir adam.1969 doğumlu, Irak Savaşı’na katılmış, savaştan sonra ordudan ayrılmış, İkinci Körfez Savaşı’nda “Canlı Kalkan” olarak Irak‘a gitmiş, 2001’de ABD vatandaşlığından ayrılmış, aynı zamanda İrlanda ve Filistin vatandaşı, İngiltere ve Güney Kıbrıs‘ta yaşadığını söylüyor.

Bu arada; canlı kalkan olarak Irak’a gidenlerin birçoğunun CIA ajanı olduğunu biliyoruz. Anımsarsınız; Bağdat direnmeden teslim olmuştu! Canlı kalkan kılığındaki ajanlar, Irak Ordusu’nun generalleri ile pazarlıkları kotarmışlardı.

Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım

Kenneth O’Keefe’yi, daha sonra 31 Mayıs’ta, Gazze‘ye intikalde iken İsrailli komandoların operasyonuna uğrayan Mavi Marmara’da görüyoruz. “Rotamız Filistin, Yükümüz İnsani Yardım” sloganı ile Antalya’dan yola çıkan 6 gemilik konvoyun, Mavi Marmara dahil 3’ü Türk gemisiydi. Gemilerdeki insan sayısı yaklaşık olarak 700 civarındaydı ve bunun 600’ü Mavi Marmara’daydı. Eylemcilerin çoğunluğu Türk, kalanı ise 32 ülkenin yurttaşlarından oluşmaktaydı.

Bu eylemi; lideri Amerikalı Greta Berlin olan, Özgür Gazze Hareketi (Free Gaza Movement) planlamıştı. Eylemin sevk ve idaresini ise; Türkiye orijinli, İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH) yapmıştı.

Dokuz Yurttaşımız Öldürülür

Konvoy Gazze’ye intikaldeyken, İsrail’in hızlı botları gemilere yaklaşarak çeşitli muhabere vasıtaları ile “Deniz ablukası olduğunu, Gazze’ye intikal edemeyeceklerini, ısrar ederlerse operasyon yapılacağını” belirtmelerine rağmen; eylemcilerin kararlılığı üzerine, 31 Mayıs 2010’da İsrail açısından asla mazereti olmayan o müessif olay meydana gelir ve 9 yurttaşımız öldürülür.

Mavi Marmara’da gelişen olayların bire bir tanığı olan ve Londra’da yaşayan gazeteci dostum Mahir Tan’dan öğrendiklerimi size iletiyorum: Bir İsrail helikopteri havadan yaklaşır, sallandırılan halat (Fast Rope) vasıtası ile silahlı komandolar geminin güvertesine indirilir. Komandolar silahlıdır fakat, ateş etmemişlerdir. Güvertede bulunan eylemcilerden, Amerikalı eski deniz piyadesi Kenneth O’Keefe’nin aktif liderliğinde; gemiye inen komandolar etkisiz hale getirilir, silahları alınır, tartaklanarak kapalı mekana sokulur ve orada hırpalanır. Bu gelişme üzerine; ikinci helikopter ateş açarak yaklaşır, komandolar iner ve hatırlamak bile istemediğimiz gelişmeler olur.

One Minute

Mavi Marmara’da İsrail komandolarını etkisiz hale getirerek ve hırpalayarak tırmanmaya ve karşı tarafın silah kullanmasına neden olan başrol oyuncusu; Amerikalı deniz piyade Kenneth O’Keefe’dir. İHH daha sonra yaptığı açıklamalarda, bu olayda kullanıldığını itiraf etmişti.

Mavi Marmara olayı aynen “One Minute” gibi, Erdoğan ve Türkiye’yi Sünni İslam Dünyasında parlatmak ve Büyük Ortadoğu Projesinde (BOP) kullanabilmek için planlanmış ve manipüle edilmiştir.

Osmanlı’nın Dirilişi

Kenneth O’Keefe’nin geçmişi ve sicili ortadadır. Televizyon programında Amerika ve İsrail için söyledikleri; müteakip operasyonlar için Ortadoğuda ve İslam Dünyasında güven telkin edebilmek maksatlıdır. Söylenenlere ve söyleyene değil, söylettirenlere bakmak lazım. Örneğin; bizi o ekranlara çıkarırlar mı? Hayır! Belki de aynı şeyleri söyleyecektik! Ama bizi kullanamazlar! Kenneth’i çıkar, güven telkin et, savunma mekanizmalarını felç et ve operasyonda kullan!

Mavi Marmara operasyonunun arkasında bulunan isimlerden birisi de, bazı konuşmalarına Bismillahirahmanirrahim ve Selamünaleyküm diye başlayan, Birleşik Krallık (İngiltere) İşçi Partisi eski Milletvekili George Galloway’di. Bu da Kenneth gibi, biraz karanlık bir adam. Arap Dünyası ile bayağı sıkı fıkı ve akçeli işleri var. Galloway Türkiye’nin pozisyonunu; “Osmanlı’nın dirilişi” olarak yorumluyor ve “İslam Ülkelerine Erdoğan gibi liderler lazım’’ diyordu. Şimdi ne diyor, merak ediyorum doğrusu! Pek sesi çıkmıyor da!

Gizli Müslümanlar

Emperyalizmin İslam Ülkelerini ve Müslümanları sömürebilmesinin ve yönetebilmesinin araçlarından biridir sanki; Müslüman’mış gibi davranmak veya gizli Müslüman görüntüsü vermek.

Örnek mi istiyorsunuz?

  • Alman İmparatoru ve Müslümanların koruyucusu Hacı II.Wilhelm,
  • Haydar Ebu Ali adlı gizli Müslüman Hitler,
  • Musa Nili adlı gizli Müslüman Mussolini,
  • Prens Charles da gizli Müslüman fakat veliaht olması nedeniyle açıklayamıyor,
  • Başkan Barack Hussein Obama, zaten babası Müslüman fakat konumu nedeniyle Hristiyan gibi gözüküyor, aslında Müslüman.

Bu örnekler uzar gider. Hepsinin tek bir amacı var: Aklın ve bilimin egemen olamadığı İslam Dünyasında, dince kutsal duyguları istismar ederek sömürmek ve emperyalist hedefler doğrultusunda yönlendirmek.

Türker Ertürk

E. Amiral, Araştırmacı – Yazar

RESMİ İNTERNET SİTESİ:

Facebook:

Facebook Grup:

Twitter:

Instagram:

YOLSUZLUK DOSYASI : Erdoğan ailesinin serveti dünya basınının gü ndeminde


Erdoğan ailesinin serveti dünya basınının gündeminde

Cumhuriyet’in haberine göre Başbakan Ahmet Davutoğlu’na darbe ve Cumhuriyet Gazetesi’ne yönelik saldırıyla Dündar ve Gül’e verilen hapis kararlarının ardından dış basın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı gündemine aldı.

BİLD

Almanya’nın en çok satan gazetesi Bild web sitesine “IŞİD ile işbirliği ve yolsuzluk… Erdoğan’ın yanardöner kabilesi” sürmanşetini attı. Davutoğlu’nun başbakanlıktan ayrılmasının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Boğaz’da iktidarını nasıl bir basınçla inşa ettiğini gözler önüne serdiğini” yazan Bild, “AB ile sığınmacı anlaşmasına varan ve başkanlık sistemini eleştiren Davuoğlu’nun güçlenmesine Erdoğan’ın tahammül edemediğinde Türkiye uzmanlarının hemfikir olduğunu” , yerine de Erdoğan’ın damadı olan Enerji Bakanı Berat Albayrak’ın gelmesinin beklendiğini belirtti.

“2004’ten beri Erdoğan’ın en büyük kızı Esra ile evli 38 yaşındaki Berat Albayrak’ın kabilenin köklü üyelerinden olduğu, kayınpederine ateşli hayranlığıyla tanındığı, Erdoğan’ın istediği sadakate sahip olduğunu” aktaran gazete, kabilenin paralarının nereden geldiğini sorguladı: “Üsküdar’da yüksek duvarlar arkasında kendilerini korumaya alıyorlar. Erdoğan ailesi orada 5 villada oturuyor. Malsahibi olarak oğulları Ahmet ve Bilal gözüküyor. Değeri ise yaklaşık 6 milyon Avro. Kayıtlarda Erdoğan’ın burada kiracı olduğu yazıyor. Babaları yılda 50 bin Avro’luk maaş alırken, çocukları parada yüzüyor.

Bu para nereden geliyor?

Resmi kayıt bulunmuyor. Muhalif gazete Cumhuriyet’e göre en küçük kızına dek bütün çocuklarının kozmetikten hazır yemeğe, armatörlükten mücevhere çeşitli işlerde yatırımları var.” Erdoğan kabilesinin üyeleri başlığı altında eşi Emine, büyük oğlu Ahmet Burak, küçük oğlu Bilal, büyük kızı Esra, küçük kızı Sümeyye’yi tek tek uzun uzun tanıtan Bild, Emine Erdoğan’ın haremi öven sözlerini hatırlattı.

Ahmet Burak Erdoğan’ın 80 milyon dolarlık servetini, 1998’de ehliyetsiz araba kullanırken çarptığı Sevim Tanürek’in hastanede hayatını kaybettiğini, Tanürek’i kusurlu bulan bilirkişinin daha sonra Erdoğan tarafından Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne getirildiğini, kazadan beri ortada gözükmeyen Ahmet’in aile düğünlerinde bile boy göstermediğini aktardı.

Bilal’in 3 milyon rüşvet vererek 1 milyar dolar değerinde bir emlağı 500 milyondan azına alması ve Türgev Vakfı’nın hiç para ödemeden çok değerli devlet arazilerini ele geçirmesinden başlayıp 17/25 Aralık 2013’teki yolsuzluk skandalında paraları sıfırlama konuşmalarını ve geçen yıl The Guardian gazetesinin IŞİD’in yılda 500 milyon dolar kazandığı petrol satışlarını yaptığı işadamlarından birinin Bilal olduğuna dair haberini hatırlattı.

Esra’nın da 17/25 Aralık’ta ve Türgev’de rolü olduğunu, Sümeyye’nin ise siyasetle ilgili olduğunu ve henüz 25 yaşındayken babasına danışmanlık ve çevirmenlik yapmaya başladığını kaydetti.

The New York Times

ABD’nin New York Times gazetesi “Erdoğan’ın genişleyen gücü” başlıklı başyazısında Erdoğan’ın “rakipsiz lider” konumuna gelmesinin “felaket” olacağı öngörüsünde bulunuldu. “Yalnız beş yıl önce Erdoğan’ın Türkiye’si Batı’nın ve Türk liberallerin sevgilisiydi” diye başlayan başyazıda şeffaflık yasası, akademisyen ve gazetecilerin hapsedilmesi, ekonomi yönetimi gibi konularda bir nebze bağımsız Davutoğlu’nun tasfiyesiyle Erdoğan’ın Türkiye’nin rakipsiz lideri konumuna geleceği ama bununla da hırsını alamayacağı belirtildi. Erken seçimle anayasa değiştime çoğunluğunu ele geçirmesinin felaket olacağını belirten gazete “Erdoğan’ın baskıcı eylemlerine bugüne dek ‘çocuk eldivenleriyle’ karşılık veren Batı açısından onun iktidara doymazlığını teşvik eder gözüktüğü için de büyük talihsizlik olacak” dedi.

Le Monde

Fransa’nın Le Monde gazetesi “Erdoğan, Türkiye’deki tek usta” başlıklı başyazıda, Erdoğan’ın ülkedeki “tek güç” haline gelmesini sert dille eleştirdi. “Rakiplerinin ‘yeni sultan’ dediği Erdoğan, Mustafa Kemal’in kurduğu laik cumhuriyetin yerine İslam’ı koyarak Osmanlı’yı geri getirmek için mutlak güç istiyor” saptaması yapan gazete, Türkiye’de basına karşı “amansız baskı” olduğunu, STK’ların kısıtlandığını belirterek “Laik muhalefet gerçek bir alternatif oluşturmada yetersiz ve başarız” dedi. Erdoğan’ın birleştirici rol oynamaktansa, bütün çatlakları derinleştirdiğini, buna rağmen dış etkenlerin Erdoğan’a tehdit oluşturmadığını aktararak “Bugün hiçbir dış etken Erdoğan’ın gücünü tehdit etmiyor olsa bile, kendi kibri ediyor” yorumunu yaptı. “Gelecekleri Türkiye’nin güvenlik ve istikrarına bağlı Avrupalılar, Erdoğan’ın aklını yerine getirmekle sorumludur” uyarısında bulundu.

Erdoğan’a Trump benzetmesi

Almanya’nın Süddeutsche gazetesi ABD başkanlık seçiminin ırkçı, ayrımcı söylemiyle dikkat çeken Cumhuriyetçi adayı Donald Trump’a atıfla “Donald Erdoğan demokrasiyi tehdit ediyor” manşeti attı. Demokratik dünyanın bir yanda Trump diğer yanda Erdoğan’ı kaldırmayacağını, demokratik dünyanın tehlikede olduğunu, zira en eski demokrasilerden ABD ile en genç demokrasilerden Türkiye’nin bir varoluş sınavından geçtiğini, Trump gibi Sezar tipi diktatörlük hırsından mustarip Erdoğan’ın Osmanlı sultanlık sistemini hayata geçirmeden huzur bulamayacağını belirten gazete,“Çoğulcu, demokratik Türkiye umudu, hapse atılan her gazeteci, meclisten geçen her güvenlik yasası ve AB’nin işbirliği ricasına her ret yanıtıyla gitgide kayboluyor” dedi.

İRTİCA DOSYASI : 2 FARKLI DÜNYA 2 KADIN PORTRESİ


GIDA DOSYASI /// McDonald’s’tan skandal itiraf : Et yerine hayvansal yağ hamuru kullanıyoruz


McDonald’s’tan skandal itiraf: Et yerine hayvansal yağ hamuru kullanıyoruz

Oliver’ın kazandığı davayla, McDonald’s hamburgerlerinin içindeki "et"in, hayvansal yağ hamuru ve amonyaktan oluştuğu kanıtlanmış oldu.

Ünlü İngiliz aşçı Jamie Oliver, tüketim kültürünün en büyük simgelerinden biri olan McDonald’s’a karşı açtığı davayı kazandı.

HAYVANSAL YAĞ HAMURU KULLANIYOR

Oliver kazandığı davayla, McDonald’s fast food zincirinin gerçek et yerine, kasaplık hayvanın kesiminden geriye kalan et, tendon, yağ ve bağ doku karışımından oluşan macun kıvamındaki bir hamur ile amonyak kullandığını kanıtlamış oldu.

"BU ÜRÜNLER BESİN OLARAK TANIMLANAMAZ"

İngiliz aşçı ve televizyon programcısı Jamie Oliver, hamburger ve kızarmış tavukların (nugget) lezzetinin ardındaki ürkütücü gerçekleri ortaya çıkardı. Jamie Oliver’ın ifadesiyle, McDonald’s restoranlarında servis edilen ürünler, besin olarak tanımlanamaz.

McDONALD’S TÜRKİYE AÇIKLAMA YAPTI

İngiliz aşçının açtığı davanın dünya gündemine oturmasının ardından McDonald’s Türkiye de bir açıklama yaptı.

Şirket, kullandıkları hamburger köftesinin 1996 yılından beri Türkiye’de Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından onaylı olduğunu belirtti.

Açıklamada, "McDonald’s için üretim yapan tüm üreticilerimiz Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın getirdiği kurallar ve Türk Gıda Kodeksi’ne ek olarak McDonald’s’ın üreticileri için geçerli tüm gıda güvenliği koşullarına da uymaktadır" denildi. (Ensonhaber)

ADLİYE & YARGI DOSYASI : ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ NE GETİRİYOR ??? – 30 BAŞLIKTA CEVAPLAR


ANAYASA DEKL NE GETRYOR – 30 BALIKTA CEVAPLAR.pdf

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.