Kategori arşivi: istihbarat

just a note


Greetings!

I’ve read a really useful article recently, you may like it too, please read it open message

Warmly, ertumuz

20 March, 2017 00:57


Sayın Özel büro mail grubu yöneticileri , gönderilerinizi eskisi gibi alamıyorum.Acaba bir sorun mu çıktı . Sorun yoksa benim adrese olan gönderilerinizi bir kez daha kontrol ederek gönderirseniz sevinirim . -Prof.Dr.Anıl Çeçen

EKONOMİ DOSYASI : BORCUN VARSA EFELENMEYECEKSİN, YOKSA ADAMI KIÇ ÜSTÜ OTURTURLAR /// İŞTE T.C.’NİN EKONOMİ TABLOSU


İHRACAT (MİLYAR DOLAR) İTHALAT (MİLYAR DOLAR) AÇIK (MİLYAR DOLAR)
2015 143,8 207,2 63,4
2016 142,6 198,6 56
TURİZM GELİRLERİ TURİST SAYISI ÇALIŞAN KİŞİ
2015 31,5 MİLYAR USD 36 MİLYON 1,300,000
2016 22,1 MİLYAR USD 18 MİLYON 850,000

YUKARIDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ TÜRKİYE’NİN İHRACATI, İTHALATINI KARŞILAMIYOR. AÇIĞI KAPATMAK İÇİN TURİZM GELİRLERİMİZ DE YETERLİ OLMUYOR. BU NEDENLE TURİZM SEKTÖRÜNDEN GELECEK DÖVİZLERE HER ZAMAN ÇOK İHTİYACIMIZ VAR. TURİZM GELİRLERİMİZ AZALDIKÇA DAHA ÇOK BORÇLANIYORUZ, DIŞA BAĞIMLILIĞIMIZ DAHA DA ARTIYOR.

AYRICA, 52 SEKTÖRÜ DE BESLEYEN TURİZM SEKTÖRÜNDE YAŞANAN SORUNLARIN EKONOMİYE ZARARLARI YUKARIDAKİ TABLODA GÖRÜLENDEN DAHA FAZLADIR. AB İLE YAŞANAN GERGİNLİKLER ÖNCELİKLE TURİZM SEKTÖRÜMÜZÜ VURACAK, YUKARIDAKİ OLUMSUZ TABLO DAHA DA BOZULACAKTIR.

Hollanda ve ‘Bedel’…

Devletler arası ilişkilerde belirleyici olan ekonomik güçtür. Ekonomik bağımsızlık yoksa siyasi bağımsızlık, milli onur da ayaklar altındadır. Bu ‘Kurtlar sofrası’nda 70 yıldır kaybeden taraftayız. Bizi yönetenler zengin, millet olarak biz ise tarumarız… Hollanda dahil son siyasi gelişmeleri bu çerçevede değerlendirin.

Türkiye’yi yönetenler, 2013’de İMF’ye borcumuz bitti diyerek sevinç çığlıkları attılar… Bugün Türkiye’nin borcu 500 milyar dolara yakındır.

Sadece Türk özel sektörünün toplam borcu 2016 Ekim ayı hesaplarında 224 milyar dolardır. Bunun 207 milyar doları uzun, 17 milyar doları ise kısa dönemli borçtur. Borçlu olduğumuz ülkeler ve borçlarımıza bakınız:

1. İngiltere 30 milyar dolar
2. ABD 20 milyar dolar
3. Almanya 20 milyar dolar
4. Hollanda 16,7 milyar dolar
5. Lüksemburg 12 milyar dolar
6. Bahreyn 11 milyar dolar
7. Avusturya 9 milyar dolar
8. Fransa 7 milyar dolar
9. Belçika 5 milyar dolar.

Kısa vadeli borçlarda ilk sırada yaklaşık 4 milyar dolarla İngiltere, ikinci sırada 2,25 milyar dolarla Hollanda gelmektedir!

Alacaklı ülkeler ödemeler aksayınca çeşitli ‘HACİZ’ işlemleri gerçekleştirmektedirler ve bundan milletin haberi bile olmaz!

Türkiye’nin en büyük şirketleri bir bir elinden alınır. Son örnek Petrol Ofisi’dir. Petrol Ofisi 1941’de Türkiye petrolleri için kurulmuş milli bir şirketti… 2000’de özelleştirildi. 2006’da Avusturya enerji şirketine satıldı. Geçen hafta Hollanda enerji şirketi Vitol’ün oldu. 1700’ün üzerinde akaryakıt istasyonu, 1 madeni yağ fabrikası 11 akaryakıt ve 3 LPG dolum terminali, 19 havaalanı ikmal ünitesi vardı..

Yıllardır izlediğimiz oyun aynıdır! Türk milletinin öz varlıkları yabancıların eline geçer, batı aşıkları yabancı yatırımı över! Yatırım dedikleri bize ait olanı bizim paramızla lüplemeleridir. Bugün esip gürlediğimiz Avrupalı devletlerin binlerce şirketi Türkiye piyasasında bizi sömürmektedir! Sadece Hollanda’nın Türkiye’de 3 bine yakın şirketi vardır ve Türk milleti üzerinden kar etmektedir.

Türk Akım projesinin boru hatları ve inşaası İsviçre Hollanda ortaklığı olan şirketlerce yürütülecektir. Bu işlerden siyaset ve ekonomi dünyasının önde gelenleri de gürbüzleşecektir…

Sadece başbakan Yıldırım’ın sayısı 30’dan fazla gemileri ve Hollanda’daki deniz ticareti ve emlak işleri yapan şirketleri basından görülebilir.

Bugünkü tantana ardında da çok muhtemeldir ki para pul hesapları ve buna bağlı pazarlıklar vardır. Siyasilerin son olaylar akabinde ‘Bedel ödeyeceksiniz’ mavrası acaba kimlere mesajdır? Yakında bedelin hacmi ve kimlerin cebine gireceği ortaya çıkacaktır.

Banu AVAR, 13 Mart 2017

SİYASİ DOSYA /// VİDEO : Aynanın Arkası ve Komplo Teorileri /// 15.03.2017 /// Cemal Canpolat – Erol M ütercimler


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=15wjIFAEnJ8&list=TLGGGlKBzKuNr_MxNjAzMjAxNw

EKONOMİ DOSYASI : BEĞENMEDİĞİNİZ HOLLANDA, TÜRKİYE’NİN 3 KATI İHRACATA SAHİP /// SENİN KIÇINDA DONUN YOK, EFELENİYORSUN :) BRAVO


SONER YALÇIN : Güçlüysen haklısındır

​İstanbul sokaklarının aydınlatılması amacıyla II. Abdülhamit döneminde havagazı fabrikası kuruldu. Oysa.

Havagazı dönemi bitiyor, elektrik dönemi başlıyordu. Ama vesveseli padişah elektrikten çekiniyordu!

Fransız, İngiliz ve Alman elektrik şirketleri II. Abdülhamit’ten imtiyaz koparmaya çalışırken, Hollanda’nın Royal Dutch şirketi Sumatra Adası’nda 1890’da petrol buldu. Ve bu şirket, birkaç yıl sonra dünyanın en büyük petrol-gaz devi oldu: Shell…

Bugün yıllık geliri; 234 milyar dolar.

Aynı yıl… Karl Marks’ın Yahudi olan anne tarafından kuzeni olan Gerard Philips, Hollanda’nın Eindhoven şehrinde ampuller ve bazı elektrikli aletler üreten bir şirket kurdu. Bu şirketin adı bugün 60 ülkede faaliyet gösteren Philips… Yıllık geliri, 30 milyar Euro.

Bugün AKP iktidarı Hollanda’ya ağır sözler sarf ederken, İstanbul’un en değerli caddelerinden Nispetiye’de ING Bank yeni şubesini açmaya hazırlanıyordu. II. Abdülhamit elektrikten korkarken, ING Group, Hollanda’da yangın sigorta şirketini,1845’de kurmuştu! Bugün yıllık 150 milyar dolar gelirle dünyanın en büyük bankalarından biri olan ING Bank, AKP döneminde OYK Bankası’nı satın alarak Türkiye’ye girdi. Diğer Hollanda şirketleri; (yıllık geliri 54 milyar Euro) Unilever ya da (yıllık geliri 8.5 milyar dolar) C&A’yı vb. yazmama gerek var mı? Daha geçen hafta… Shell’in Afrika’da faaliyet gösteren Vivo Energy şirketi, Türkiye’nin en büyük yakıt deposu Petrol Ofisi’ni 1.4 milyar dolara satın aldı. Şunu demek istiyorum…

İŞİN ÖZÜ ŞU

Öyle sık sık… “Ulu Hakan” denilerek maalesef büyük padişah olunmuyor! Hollanda Kraliçesi Wilhelmina adını duydunuz mu? Sanmam. 58 yıl ülkeyi yönetti. Shell’den Philips’e Hollanda’nın dünya devi endüstriyel şirketleri onun döneminde faaliyete geçti. Peki… II. Abdülhamit’ten bize ne kaldı? Aslında ekonomiyle yakından ilgiliydi; şehzadeliği döneminde “çorbacı” dediği Rum banker Zarifi sayesinde borsadan epey para kazandı. Kişisel servetini hep büyütürken Osmanlı maliyesini bir türlü geliştiremedi.

Bunun temel sebebi; kişisel kuruntuları-kuşkuları iktisadi gelişmenin önündeki en büyük engeldi. Dönemindeki kapitalist gelişme potansiyellerine soğuk baktı. Öyle ki… Anonim şirketleri, ülke gelişmesinin değil, padişaha karşı menfi düşüncelerin geliştirileceği yerler olarak gördü! Evet. Özgürlüğün, olmadığı yerde iktisadi gelişme olmaz. Gel de anlat! Kuşkusuz… II. Abdülhamit, Tanzimat Batıcılığı ile gelen dayatmalara karşı koyamadı. Okullar açmak zorunda kaldı. Çünkü, Batı sermayesi Osmanlı’da işlerini yaptıracağı/hizmetler için okuma-yazma bilen “kalifiye” elemana muhtaçtı. (Tanzimat’tan önce 2 milyon olan memur sayısı II. Abdülhamit’in son döneminde 35 milyona kadar ulaştı!)

Keza yine pek övülen demiryolları da bu sömürge politikalarının bir sonucuydu. Avrupa’dan gelen ithal ürünler ve Avrupa’ya gidecek hammadde kaynakları deve sırtında taşınamazdı. “Avrupa basını neden II. Abdülhamit’e tepki gösterdi” deniyor. Çünkü, Osmanlı ticaretini İngiliz ve Fransızlardan alıp Almanlara verdi! Hepsi bu. Kimilerinin pek övündüğü II. Abdülhamit’in “Pan-İslamizm” politikası da İngilizleri ve Fransızları sömürgelerinde sıkıştırmayı amaçlayan Alman stratejisinin ürünüydü!Konuyu dağıttık. Sadede geleyim…

ATARLANMAN KİME

Esip gürlemen kime arkadaş?… Gücün ne arkadaş?… 17 milyon nüfuslu Hollanda’nın yıllık ihracatı 477 milyar dolar. 80 milyonluk Türkiye’nin ihracatı 143 milyar dolar! Üçte biri bile değilsin! Almanya’yı hiç yazmayayım, moralin bozulur… Yani arkadaş! 1 Euro 4 TL’yi geçmişken senin kafa tutmanı kim umursar? 1 dolar 4 TL’ye yaklaşmış iken; yok Rakka imiş, yok Musul imiş seni kim dikkate alır?

Borç batağına saplanmışsın hala dikleniyorsun!

Elinizdeki tek koz, Mehmetçik!

Başka ne var arkadaş?

Hamaset edebiyatı dışında ne var?

Bu toprakların kaderi hiç mi değişmez?

Örneğin…

Yıl, 1897.

Osmanlı bir ay sonunda Yunan Ordusu’nu perişan etti. Sadrazam Halil Rıfat Paşa, Atina’ya yürünmesi için II. Abdülhamit’ten izin istedi. Devreye Avrupa girdi. II. Abdülhamit orduyu geri çekti. Ve masada kaybedilen Girit’e özerklik veren sulh anlaşmasını imza attırdı!

II. Abdülhamit’e geri adım attıran neydi?

Ne demişti Napolyon; “para… para… para…”

Yani…

Güçlü isen haklısındır!

Türkiye cari açığı bu derece vahim halde iken, bağırıp çağırmanı/artistlik yapmanı kim takar arkadaş?

Bütün meselenizin “evet” oylarını artırmak olduğunu bilmeyen var mı?

AKP’li arkadaş!

Bu krizden beslenen siyaset anlayışından hala yorulmadın mı?

Bu topraklarda sürekli laf üretilmesinden bıkmadın mı?

Yazık değil mi ülkemize…

İSTİHBARAT TEKNOLOJİLERİ DOSYASI /// VİDEO : ELEKTRONİK İSTİHBARAT NEDİR ???


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=iGy_qK9uw54

NARKOTİK DOSYASI /// VİDEO : UYUŞTURUCU BARONU CUMHUR YAKUT


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=3KuWKo2emq4

MİT DOSYASI : MİT’in ByLock raporu resmi delil


MİT’in ByLock raporu resmi delil

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ’nün şifreli haberleşme programı ByLock yazışmalarının, adli bir delil olarak kabul edilmesi gerektiği tespitini yaptı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sırasında Haymana İlçe Emniyet Müdürlüğü’ndeki eylemlere ilişkin 7 polis hakkında düzenlediği iddianamede, FETÖ davalarına giren bazı sanık avukatlarının, MİT‘in gönderdiği ByLock raporlarının "istihbarat bilgisi olduğu ve bu nedenle delil sayılamayacağına" ilişkin savunmaları değerlendirildi.

İddianamede, ByLock yazışmalarının, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun ek 1. maddesindeki "Milli İstihbarat Teşkilatı uhdesindeki istihbari nitelikteki bilgi, belge, veri ve kayıtlar ile yapılan analizler, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) ikinci kitap dördüncü kısım yedinci bölümünde yer alan suçlar (devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk) hariç olmak üzere adli mercilerce istenemez" şeklindeki hükme dikkat çekilerek, mevcut davalarda söz konusu raporların "adli bir delil olarak kabul edilmesi ve bu delile itibar edilemeyeceği şeklindeki savunmaların geçersiz sayılması gerektiği" belirtildi.

TCK’nın ikinci kitap dördüncü kısım yedinci bölümü, "Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk" başlığını taşıyor.

Bu başlık altında "devletin güvenliğine ilişkin belgeler", "devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme", "devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama", "askeri yasak bölgelere girme", "devlet sırlarından yararlanma, devlet hizmetlerinde sadakatsizlik" suçlarında verilecek cezalar düzenleniyor.

İTİRAZ EDİYORLARDI

Savcılıklar, FETÖ suçlamasıyla açılan davalarda, sanıkların örgütün şifreli haberleşme programı ByLock kullanıcısı olduklarına yönelik tespitler varsa, bunu delil olarak kullanıyor.

Mahkemeler bu bilgiyi, MİT’ten de soruyor. MİT’ten gelen raporlarda, sanıkların ByLock’u hangi tarihlerde, kaç kez kullandıkları ve mesaj içerikleri gibi tespitlere yer veriliyor. Ancak FETÖ sanıklarının avukatları, MİT’ten gelen raporların delil sayılamayacağını ileri sürüyor. Avukatlar, Anayasa’ya göre MİT’in adli soruşturma yapma yetkisinin bulunmadığını ifade ederek, teşkilat raporlarının delil niteliği taşımadığını savunuyor.

AK PARTİ DOSYASI /// Melih Gökçek’i bir ABD’li gazeteci daha yazdı : ‘İstihbarat kaynağı Google’


Melih Gökçek’i bir ABD’li gazeteci daha yazdı: ‘İstihbarat kaynağı Google’

Geçen Cumartesi günü, Associated Press (AP) muhabiri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in skandalını gündeme getirmişti.

Muhabir Josh Lederman’ın haberine göre, Gökçek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da içinde bulunduğu üst düzey yetkililerle röportaj ayarlayacağını söyleyerek ABD’li gazetecileri Ankara’ya davet etmişti.

Ancak gazeteciler, Gökçek’in "vaat ettiği" hiçbir üst düzey yetkiliyle görüşememiş, Gökçek’in "komplo teorilerini" dinlemişlerdi.

SoL’un aktardığına göre, bu skandalın ayrıntılarını, Gökçek’in davetine katılan Huffington Post muhabiri Jessica Schulberg de yazdı.

ÖKÇEK: IŞİD TEORİSYENİ

"Cumhurbaşkanı ile röportaj için Türkiye’ye gittim ve (neredeyse) tek elde ettiğim bir komplo teoristeni ile görüşmek oldu" başlıklı haberinde Schulberg, geçen hafta Gökçek’in kendisine ve diğer 10 kadar gazeteciye "refakat ettiğini" yazdı.

New York Times, Washington Post, Wall Street Journal ve Associated Press gibi yayınların Erdoğan’la röportaj için Ankara’ya yolculuk yaptığını ancak Gökçek’in "farklı bir fikri olduğunu" kaydeden muhabir, belediye başkanının gazetecilere Irak-Şam İslâm Devleti hakkındaki "görüşlerini" bildirdiğini aktardı.

"IŞİD, Başkan Trump’ın da dediği gibi, yapay, sahte bir örgüt" diyen Gökçek, Trump’ın bunu bir kere değil, üç kere tekrarladığını, bu nedenle bu sözlerde "gerçeklik payı olduğuna inandığını" söyledi.

AKÇALI İŞLER: HALKLA İLİŞKİLER

"Tam bu sıralarda, Erdoğan’la görüşemeyeceğimizi kesin olarak anlamıştım" diyen Schulberg, röportaj için nasıl temas kurulduğu hikâyesini de anlattı.

Schulberg ve diğer gazetecilerle teması, Washington merkezli bir halkla ilişkiler firmasından olan Adam Sharon kurmuş. Sharon, gazetecilere Erdoğan’la ve diğer üst düzey Türk yetkililerle yüz yüze röportaj yapma imkânı olduğunu söylemiş.

Gökçek’in röportajları ayarlamayı önerdiğini ve ekibinin de gazetecileri "ayartmak" için elinden geleni yaptığını kaydeden Huffington Post muhabiri, ayrıntılı bir gezi planı çıkartıldığını ve Gökçek ekibinin kendilerine ulaşım, barınma ve yiyecek masraflarını karşılamayı teklif ettiklerini belirtti. Muhabir, kendi masraflarının gazetesi tarafından karşılandığını da not etti.

Muhabirin aktardığına göre, ayarlamalar, Gökçek’in danışmanı Onur Erim, İstanbul merkezli bir halkla ilişkiiler firmasından Arda Sayıner ve Adam Sharon tarafından yapıldı. Sharon’un bu iş için 20 bin dolar aldığı da iddialar arasında.

GERÇEK BİR KADIN DOSTU

Kadın muhabirleri, 8 Mart nedeniyle birer gülle karşılayan Gökçek, "15 Temmuz’un daha önce hiç yayımlanmamış görüntülerini izleteceğini" söyledi. Gökçek’in danışmanı Onur Erim ise, öğle yemeği sırasında, 8 Mart "ruhuna" yaraşır bir şekilde, görüntüleri "kadınların izlemek istemeyebileceğini" kaydetmiş.

İlk "fireler" de bundan sonra başlamış. Schulberg’in aktardığına göre, röportaj listesinde yer alan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ismi, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile değiştirilmiş.

Mehmet Şimşek’le görüşüp Anıtkabir ve TBMM ziyareti yapan gazeteciler, röportajlara ilişkin bir güncelleme istediklerinde, Sayıner tarafından geçiştirilmiş.

BİR JEOLOG OLARAK GÖKÇEK

Daha sonra, Gökçek’in IŞİD ve Türkiye’deki "yapay depremler" hakkındaki teorilerini dinlemeye sıra gelmiş. IŞİD’i Barack Obama ve Hillary Clinton’ın kurduğunu ileri süren Gökçek, Financial Times muhabiri Mehul Srivastava’nın "yapay depremler" sorusuna şöyle cevap vermiş:

Türkiye’de iki çeşit deprem var. Sıradan olanlar spontane ortaya çıkarken, diğerleri tetiklenir.

Gökçek’e göre ABD ile İsrail Körfez’den enerji çıkartmak isterken "7.4 şiddetinde bir deprem yaratmış."

GÖKÇEK BÜYÜK SIRRINI AÇIKLADI

Gökçek, bu bilgileri nereden aldığı sorusuna ise şu cevabı vermiş: "Ben dünyadaki en geniş istihbarat servisine sahibim: Google. Google’da her şeyi bulabilirsiniz. Türkiye’de Google’ı en iyi şekilde kullanan kişi benim… Google’a teşekkür ederim."

Ertesi gün Başbakan Binali Yıldırım ile görüşen gazeteciler, bir sürprizle daha karşılaşmış. Görüşmeden sonra Yıldırım’a teşekkür eden New York Times muhabiri Gardiner Harris, kendilerine Erdoğan ve diğer üst düzey yetkililerle röportaj vaat edildiğinden Yıldırım’ın haberi olup olmadığını sormuş.

Huffington Post muhabiri, Yıldırım’ın "şaşırmış göründüğünü" söylüyor. Yıldırım, kendisiyle röportaj yapılacağından da iki gün önce haberdar olmuş.

GÜNDEM ANALİZİ /// FEHMİ KORU : Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürül meyelim de.


Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürülmeyelim de…

Bazen güne belli bir konuda görüş paylaşmak için başlamak niyetiyle yazı masasına oturuyorum; yazı öncesi göz attığım gazetelerin birinde karşıma çıkan bir yazıda aynı konunun benzer bir açıdan işlendiğini görünce…

Farklı bir konuya geçiyorum.

Bugün konumu, aynı gazetede (Hürriyet) çıkan bir değil, birden fazla yazı belirledi.

Hepsi de dış politikayla ilgili yazılar; yetkinlikle de kaleme alınmışlar, ancak her yazar aslında çok yaklaştığı ana tabloyu görmezden gelmiş…

Köklü değişim kapıda

Dünyamız köklü bir değişimin eşiğinde. İngiltere’nin halkoylaması ile Avrupa Birliği (AB) süreci dışına çıkma iradesi (Brexit) göstermesi ve Donald Trump gibi birinin ABD gibi bir ülkenin başkanı seçilmesi bugüne kadar geçerli kuralları geçersiz hale getirecek önemde gelişmeler…

Yeni kurallar henüz belli değil, bu belirsizlik de, ülkelerin dış politika aktörlerini, yeni düzeni etkilemeyi umdukları denemelere itiyor.

Kimi ülke eski önemini yitirmemek, kimi de yeni dönemde önemli olabilmek çabasında.

Yanlışlar yapmazsa yeni dönemde de önemi süreceği şimdiden belli olan ülkelerin başında Türkiye geliyor.

Nereden biliyoruz?

Trump’ın ilk başbaşa görüştüğü kişi olan İngiltere Başbakanı Theresa May’in Washington’dan dönerken yolunu Ankara’ya çevirmesi… CIA’nin yeni başkanı Mike Pompeo’nun Kongre’den onay aldığı gün Ankara’ya doğru yola çıkması… ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Münih’te Başbakan Binali Yıldırım ile etraflıca görüşmesi…

Yeni düzenin parametreleri yine ABD tarafından belirlenecekse, bu temaslar yazımın ana tezinin doğru olma ihtimaline işaret ediyor demektir; Türkiye bu dönemde de önemini sürdürecek tezime…

Benzer bir tahlil bölgedeki birkaç başka ülke için daha yapılabilir: Suudi Arabistan.. Ürdün.. ve tabii İsrail…

Ortadoğu yeni dönemin ilk deneme üssü olabilir ve Türkiye ile İsrail’in de yer alacağı Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve muhtemelen Katar’ın da içinde bulunacağı bir yeni ittifak ile sonuç alınmaya çalışılabilir…

İran ve Yunanistan endişeli

İran’ın böyle bir cephe oluşumundan endişe duyduğu ve bu yüzden etrafına anlamsız bir saldırgan dille bu endişesini yansıttığı fark ediliyor…

Endişesi haklı olabilir, ancak başvurduğu tedbir akıllıca değil.

Aynı rahatsızlık bazı AB üyesi ülkelerde de var.

Yunanistan’ın ‘Kardak’ gibi ada sayılması mümkün olmayan bir kaya parçası yüzünden Türkiye ile itişip kakışma yaşamasını, büyükler namına (proxy) bir hamle olarak görebiliriz.

Rahatsızlık, İngiltere’nin kapıyı aralaması ve Rusya’nın eski Sovyetler Birliği sınırlarına genişleme niyetinin fark edilmesi yüzünden; AB için harcanan neredeyse 100 yıllık çabalar boşa gidebilir diye düşünülüyor.

Haklı bir rahatsızlık, ancak dışa vurulma biçimi yanlış…

Türkiye zaten bir süredir AB ile arasındaki pamuk ipliğini ha kopardı ha koparacak; AB ne kadar esnetilirse esnetilsin o ipin durmasından yana olduğu için kopuş resmileşmiyor.

İran konusu da Türkiye tarafından bir süredir farklı değerlendiriliyor. Bütün dünyanın ambargolarla tecrit ettiği dönemde kendisine sahip çıkan nadir ülkelerden olan Türkiye’yi, Barack Obama’nın kendilerine uzattığı ele ellerini uzatarak mukabele eder etmez, ‘rakip’ olarak görmeye başlamıştı İran…

Suriye’nin büyük bir mezbahaya dönüşmesi biraz da Obama-Rouhani anlaşmasının İran’a verdiği güven yüzünden….

Yeni dönem ise, hem o anlaşmayı hem de İran’ı tehdit edeceğe benziyor.

Tahran’dan gelen Türkiye’ye yönelik yakışıksız sözler komşumuzun gelişmeleri doğru okumadığını gösteriyor.

İran ve Türkiye farklı cephelerde yer alırsa, biri bazen kazanır gibi görünse bile, sonuçta ikisi de kaybeder.

Peki, tablo buysa, Türkiye önemli ise ve bu yönde teşvik ediliyorsa, PYD/YPG konusunda zorlanmasının sebebi ne olabilir?

YPG/PYD Amerika açısından ‘vazgeçilmez’ görüldüğü için değildir bu; daha makul sebep, Türkiye direndiği bir konuda PYD/YPG kartı kullanılarak geri adım atmaya ve pozisyon değiştirmeye zorlanıyor olabilir…

Direnç gösterilen konu?

Yeni dönem savaş dönemi olarak planlanıyor: 3. Dünya Savaşı…

‘Yeni düzen’ planlayıcıları, geçen dönemin aktörlerinden farklı olarak, Ortadoğu bölgesine ‘barışçı’ gözlerle bakmıyor. Oluşmasını bekledikleri cephe de, bu sebeple, barışı amaçlayan bir cephe olmayacak. Yeni dönemin kendisine seçtiği ‘düşman’, büyük ihtimalle, Suriye ve Irak’tan çok daha ciddi bir ‘tehdit’ varsayılan bir ülke olacak.

Türkiye’nin böyle bir oldu-bittiye direndiğini düşünebiliriz.

Etrafında meydana gelen çöküş halindeki devletlere bir yenisinin daha eklenmesi Türkiye’nin çıkarına değildir.

Ne yani, Irak, Libya, Suriye, Yemen’den sonra bir de İran mı? İran’dan sonra sıra hangi ülkede?

IŞİD’e karşı oluşan cepheyle, Müslüman ülkeler, ‘sapkın’ olsa da sonuçta kendilerini ‘Müslüman’ olarak tanımlayan bir gruba karşı savaştırıldı; Suriye’de ve Irak’ta da olan bu.

Yeni dönemde yeni bir cephe ile ‘Sünni-Şii’ çatışması öngörülüyor olabilir mi?

Sırtımızdan sıvazlanarak bu yöne mi götürülmek isteniyoruz?

LAİKLİK DOSYASI : Bu Konu Bilinmeden, Hiç Bir Sorun Anlaşılmaz / // HİLAFET MESELESİ


İLETEN : Yılmaz ARSLAN – y.arslan57

Değerli Dostlar,

​Ülkemiz büyük sorunlarla boğuşmakta: Terör, ekonomi, Almanya-Hollanda ile sorunlar, referandum, ​Abdülhamit’in, Abdülaziz’in ülke gündemine sokulması, vb. Bunların nedenlerini anlayabilmek için 93 yıldır sür git devam ettirilen bir "Hilafet" sorununu, sorunun niçin çıktığı, kimlerin hâlâ dayattığı, kimlerin işin ayırdında olmayarak desteklediği…Bunlar bilinmeden, hiç bir sorunumuz bitmeyeceği gibi, yerine yenileri de eklenecektir. İyi anlaşılması gerekir.

Hilafet kaldırıldı mı kaldırılmayıp TBMM’nin bünyesinde mi bırakıldı?

​Bu konuda kimler neler neler demişler, inanılmaz! Yalnızca karşı devrimciler değil, kendini Atatürkçü olarak tanımlayan, hepimizin de onları Atatürkçü olarak tanıdığı isimler. Bunlar, hain mi? Asla. Sorun, yeterli araştırma yapmadan, birilerinin dediğini irdelemeden, konunun özüne inmeden, sorgulamadan tekrar etmelerinde.

İyi ki Cengiz Özakıncı var. İyi ki araştırmaları, belgeleri var.

Kanal B’de ​11 Mart 2017’de Cengiz Özakıncı geçen hafta başlamış olduğu konuyu sonlandırdı:

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=M-2uOjhJIdw&feature=youtu.be

Özakıncı’nın belgelerinin ana hatları:

1- Tarihin hiç bir döneminde Hilafet dünya müslümanlarının birliğini, tek odağa bağlanmayı sağlayamadı.

2- Emperyalistler Osmanlı padişahlarının halife olarak müslümanlar üzerindeki etkilerini, sömürgelerindeki müslümanların isyanlarını önlemek üzere kullandılar.

3- Atatürk ve arkadaşlarının kaldırdığı hilafet, nasıl bir hilafet idi:

a- Padişah-Halife Abdülmecit:

1853-56 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşları sırasında Abdülmecit Fransız ve İngilizlerle müttefik idi. Madalyonlar hazırlattı, üstündeki yazı: SENİN İÇİN ÖLDÜK, AVRUPA!

Silistre savaşı sonunda çıkardığı madalyonlardaki yazı: SENİN İÇİN SAVAŞTIK, SENİN İÇİN YENDİK AVRUPA!

Daha sonra Abdülmecit, bir hıristiyan tarikatı olan İngiliz devlet tarikatı GARTIER SAINT GEORGE’a üye oldu.

b- Padişah-Halife Abdülaziz:

Avrupa’ya giderek hıristiyanlardan borç para dilenen ilk padişah oldu. Bu Halife-Padişah da aynı tarikata üye yapıldı.

c- Son Halife Abdülmecit: Hilafet kaldırıldıktan sonra İsviçre’ye gitti, orada yaşadı. Haydarabat Nizamı Sir Osman Ali Han aracılığıyla İngiltere’den her ay 300 sterlin maaş aldı. (Bugünün parasıyla, 16bin sterlin = 75bin lira)

4- 1990’lı yıllarda ABD ve İngiltere’de hilafete yönelik hareketler başladı. Prens Charles…Clinton…Hatta Putin…Kıbrıslı Nazım Kıbrisi, nakşi tarikatından, İngiliz kraliyet ailesinin Seyyit soyundan geldiğini, aile erkeklerinin sünnetli olduğunu söyledi, Charles’ı halife adayı olarak gösterdi. (Not: Halife olmak için Kureyş kabilesinden gelmek gerekir)

Clinton Endonezya’da "İslam’da halife olsa, sorunları tek kişiyle hallederiz" dedi.

Putin’in danışmanlarından A. Dugin, Rusya’nın halife adayı Şeyh İmran Hüseyin ile görüştü. (Bakınız: Sheikh Imran Hosein, Islam and the West). Bu görüşmede Hüseyin, Atatürk’ün İngiltere’nin casusu olduğunu, hilafeti kaldırmasını Batı’nın istediğini söyledi.

Atatürk’ün hilafeti kaldırmayıp TBMM’de tuttuğunu ilk söyleyen kişi, Saidi Nursi (Saidi Kürdi), 19 Ocak 1923.

Sonraları, sırasıyla:

2- Adnan Menderes, Aralık 1955, "Sizler isterseniz, hilafeti yeniden kurabilirsiniz".

3- Necmettin Erbakan, 25 Eylül 1969, "Hilafetin büyük faydaları olabilir".

4- Aytunç Altındal, Süreç dergisinde, "Hilafet kaldırılmadı, Mecliste tutuldu" diye yazmıştı.

5- Refah Partisi MV Hasan Mezarcı, 26 Haziran 1992, kanun metninde olmadığı halde kanunu saptırarak, bu konuda önerge veriyor. 1993 yılında da bir öneride bulunuyor, "Demirel Halife olsun".

6- Refah Partisi MV Zeki Ünal, 1996’da hilafet önergesi veriyor.

7- Prof. Ahmet Akgündüz, 1999. Hilafetin kaldırılmadığını yazıyor.

Cengiz Özakıncı DOLMAKALEM SAVAŞLARI kitabıyla bunlara yanıt veriyor, eleştiriyor.

8- Avni Özgürel, 28 Temmuz 2004. Radikal gazetesinde hilafetin kaldırılmamış olduğunu yazıyor.

9- Prof. Hayrettin Karaman, hilafetin TBMM’de tutulduğunu yazıyor.

Cengiz Özakıncı TÜRKİYE’NİN SİYASİ İNTİHARI kitabını yazıyor, eleştiriyor. 2005.

10- Mustafa İslamoğlu, 3 Eylül 2005, hilafetin kaldırılmadığını,TBMM’de tutulduğunu yazıyor.

11- İsmet Bozdağ, Yeni Aktüel’de aynı konuyu yazıyor: Hilafet kaldırılmadı. 3 Eylül 2005.

12- Prof. İlber Ortaylı, 12 Mart 2007. "Hilafet şu anda TBMM’nin şahsında mündemiçtir" diye yazıyor.

13- Prof. Ali Satan, 2008. Aynı iddiayı tekrarlıyor.

14- Ali Bulaç, Zaman gazetesinde aynı konuyu işliyor.

15- Aytunç Altındal, 2010. "Hilafet kaldırılmadı" diyor.

16- Mehmet Şevket Eygi, 2011’de yazıyor, hilafetin kaldırılmadığını söylüyor.

17- Abdülkadir Selvi, 12 Temmuz 2012. "Hilafet kaldırılmadı" diyor.

18- Prof. Ekrem Bora Ekinci, 2012.

19- İsmail Kara, 31 Ocak 2013.

20- Time Turk.

21- Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu,"Yeni Yüzyılda İslam Dünyası" kitabında hilafetin kaldırılmadığını yazıyor.

22- Prof. Haydar Baş.

23- Arslan Bulut, 1 Temmuz 2004.

24- Erol Mütercimler, 4 Temmuz 2014. Fakat Mütercimler bu konudaki görüşünü değiştirdi, son kitabı "İsyanlar,İhtilaller, Darbeler"de hilafetin kaldırılmış olduğunu yazdı.

25- Sinan Meydan, 10 Temmuz 2014. O da hilafetin kaldırılmamış olduğunu söylüyor.

26- Dr. Selin Şenocak.

27- Can Ataklı.

Bu konunun özü:

Meclisteki hilafet tartışmaları sırasında bir kaç milletvekili kaldırılmasının karşısında oldu. Fakat reddedildi. Oy birliğiyle reddedilmiş bir öneriyi (bir tek MV Halit Akmansu dışında) kanun metni öyle çıkmış gibi 90 yıldır saptırıyorlar!

Akmansu istifa ediyor, sonra bir kitap yazıyor. Kitabında istifa nedenini de bildiriyor, “…mündemiç olduğu kabul edilmediği için” diyor. Yani, “Hilafet TBMM’nin manevi kişiliğindedir” önerisi kabul edilmediği için istifa ediyor. Bir numaralı kanıt, budur!

Dönemin Adalet Bakanı, Seyit bey. Diyor ki:

1- “Dünya müslümanlarının kabul ettiği bir hadis var, orada “Halife, Kureyş kabilesinden olur” deniyor. Biz Kureyş’ten miyiz?.

2- Yine kabul gören bir hadis’e göre Hz.Muhammed “Benden sonra hilafet 30 yıl sürecek, sonra bitecek. Ezici saltanatlar başlayacak” diyor.

Biz Peygamberi yalancı çıkarmaya mı çalışıyoruz?

3- Kuran’da bütün müslümanlara öğütlenen hilafet değil, Şura’dır. Şura da meşvereddir. Meşvered de Cumhuriyettir. Biz, Cumhuriyetiz. Cumhuriyet var, hilafet yok”.

Hilafet, Cumhuriyet sözcüğü içindedir. Hangi haliyle? Esasen. Esasen sözcüğünün Osmanlıdaki anlamı, ilk biçim, özgün ilk hâli demektir.

Adalet Bakanı Seyit bey konuşmasında ilk 4 halifeyi ayırıyor, bunlara “Hilafet-i Raşitin” diyor, sonrasını “sahte hilafet” olarak adlandırıyor.

Seyit beyin konuşması kitap olarak basılıyor, ülkenin en ücra köşelerine ulaştırılıyor.

Değerli dostlar,

Hilafetin TBMM’nin bünyesinde saklandığı safsatası niçin, nasıl 90 yıl devam ettirilebildi? Devam ettirilmesinin kimlere ne yararı oldu, olmakta? Bütün bunların açıklaması Özakıncı’nın belgelerinde…

Paylaşılması dileğiyle,

Lâle Gürman

MEDYA DOSYASI : Yüzyıllık Gazeteciliğimiz


DÖKÜMANI İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// VİDEO : TADA – Turkish Anti-Defamation Alliance 1915 Olaylarını masaya getiriyor /// DAYLIGHT ON HISTO RY – Part 1


DAYLIGHT ON HISTORY – Bölüm: 1

Amerika’nın ilk ve tek Türk televizyonu Turkish Channel’dan muhteşem bir program daha… DAYLIGHT ON HISTORY

İzlemek için : https://youtu.be/zAJOu8Xli94

Turkish Channel USA, kısa bir süre önce faaliyete başlayan TADA – Turkish Anti-Defamation Alliance ile birlikte 1915 Olaylarını masaya getiriyor.

TADA Başkanı Sevgin Oktay’ın anlatımları ve Türk Amerikan dernekleri Federasyonu eski Başkanı Kaya Boztepe ile TADA Y.K. Üyesi Bülent Doğruyol’un dönüşümlü sunumlarıyla gerçekleşen programda 1915 Olayları analiz ediliyor.

Yönetmenliğini Esin Acar’ın yaptığı Amerika’nın ilk ve tek Türk televizyonu Turkish Channel’ın gerçek belgelere dayalı, farklı bir bakış açısı ile sunulan bu programı mutlaka izleyin

Amerika’da yaşayan Türkler ve Amerika’da neler olup bittiğini merak edenler… Siz siz olun Turkish Channel’dan sakın ayrılmayın. Unutmayın, size sadece Turkish Channel yeter…

Diğer Programlarımızı izlemek için : www.TurkishChannelUSA.com

SİYASİ DOSYA : Demokratik Çerkes Hareketi referandum tavrını açı kladı


Demokratik Çerkes Hareketi, referandum tavrını açıklayan bir bildiri yayınladı.

"Birlikte yaşam için hayır" başlığını taşıyan bildiriyi yüzlerce Çerkes ve Çerkes dostu imzaladı.

Bildiride şöyle denildi:

"Yaratılmak istenen yeni Türkiye, iddia edilenin aksine her alanı kuşatmış tek merkezli yönetime dayanan bir Türkiye’dir. Böyle bir ülkede bütün kardeş halklar gibi Çerkesler olarak da bugüne kadar yaşamış olduğumuz bütün sorunların katlanarak artacağını görmek hiç de zor değildir.

Bırakın Çerkes soykırımını, Çerkes adını dahi anmaktan imtina eden, “Şimdi bir de Çerkesler çıktı başımıza” diyen, “Ergenekon Kafkas ağırlıklı bir yapılanmadır” diyen, Abhazya’nın tanınması bir yana, Abhaz çocuklarını dahi 23 Nisan Şenlikleri’nden geri çeviren, Çeçen mültecilere sefaleti reva gören, Çeçen cinayetlerinin dosyalarını tozlu raflara kaldıran, Abhazya ve Osetya’ya yönelik inkarcı anlaşmalar imzalamakta hiçbir tereddüdü olmayan bu anlayışın dayatmalarını kabul etmiyoruz.

Çerkes halkının Türkiye’deki varlığı ve gelişimi ülkede demokrasinin gelişimiyle doğrudan ilgilidir. Bu yüzden 16 Nisan’da ‘HAYIR’ demek yaşamsal öneme sahiptir. Bu suretle bizler, ‘Evet’ demeyi düşünenlerin meseleyi tekrar gözden geçirmelerini talep ediyor, halkın kutuplaştırılmasına her noktadan karşı çıkıyoruz. Çünkü bizler, sadece “hayır” için değil dünü, bugünü ve yarını bir arada düşünüyoruz. Bütün ülke yurttaşlarının kardeşlik ve eşitlik temelinde ‘yeni bir başlangıç’ yaratabileceğine inanıyoruz. Bu coğrafyanın özgürleşmesi, gelişimi ve saygınlığı adına emek veren Çerkeslerin bütün diğer halklarla bir arada kardeşçe yaşamını savunuyoruz."

SİYASİ DOSYA : VENEZUELA’DA BAŞKANLIK SİSTEMİ VAR. DURUMU NEDİR MERAK EDİYOR MUSUNUZ ??? İŞTE BUYRUN


Venezuela’nın nüfusu 30 milyon kişi… Suudi Arabistan’ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken, Venezuela’nın 296 milyar varil petrol rezervi var. Varilini 55 dolardan hesapla bak ne çıkıyor… Venezuela halkının en az Kanadalılar kadar refah olması gerekiyor.

Venezuela’da başkanlık sistemi var.

Hugo Chavez 1998’de başkan seçildi. Yoksul ve cahil ahali, onu çok seviyordu, gıda kolisi dağıtıyor, gariban mahallelere sağlık ocağı filan açıyor, devletin kaynaklarını sebil gibi kullanıyor, açlıktan nefesi kokan halkın kurtarıcısı olarak görülüyordu. Şak… Anayasayı değiştirdi, devletin yönetim şeklini değiştirdi. Artık onu sevip sevmemelerinin önemi yoktu, çünkü, artık onu başkanlıktan indirmek hukuken mümkün değildi. Muhalefeti susturdu, basını susturdu, iş dünyasını sustalı maymuna çevirdi. Onun yönetim şekli yüzünden 1.5 milyon kişi ülkeden kaçtı.

Nüfusun yüzde beşi ülkeden kaçarken… Twitter’dan kendisini takip eden üç milyonuncu takipçisine ev hediye ederek, kendisini alkışlatıyordu.

Kansere yakalandı. Halefi olarak, başkan yardımcısı Maduro’yu seçti. Bütçe dahil, tüm yetkilerini başkan yardımcısı Maduro’ya devretti.

Maduro otobüs şoförüydü, lise mezunuydu, sendikacılıktan tırmanmış, Chavez’in sağkolu olmuştu.

“Üniversite mezunu olmayan biri devlete başkan olabilir mi?” diye eleştirildiğinde… Chavez “neden olmasın” diyordu, “iktidar halkındır, elitler-seçkinciler istemese de otobüs şoförü başkan olur” diyordu.

Chavez öldü, otobüs şoförü Maduro geçici olarak başkan oldu.

Nisan 2013’te yeniden başkanlık seçimi yapıldı, başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, yüzde 50.6 oyla kılpayı kazandı. Rakibi yüzde 49.1 almıştı. Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlardan netice alınamadı, çünkü, seçim kurulu, yargı, komple Maduro’nun kontrolündeydi.. Toplum karpuz gibi ikiye bölündü.

Protesto gösterileri başlayınca, halka ateş açıldı. Harvard mezunu muhalefet lideri tutuklandı. Bizzat başkan Maduro tarafından “kendisinin başkanlığını kabul etmeyenlere konuşma yasağı” getiren yasa teklifi hazırlandı, meclis bu teklifi kabul etti iyi mi… Muhalefete kanunen konuşma yasağı getirildi. Başkanlık yetkilerini daha da arttıran yasalar çıkarttı, mesela, petrol ve madenler konusunda meclise sormadan karar verme yetkisini kendisine aldı!

Yandaş medya oluşturdu, şu anda Maduro haricinde hiçbir şey yazmıyorlar, televizyonlarda devamlı Maduro konuşuyor. Muhalif medyayı susturdu, yayınlarını beğenmediği televizyon kanallarını kablolu kanaldan çıkardı.

20 milyon kişiye 120 bin ton gıda kolisi dağıttı. Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmeye başlayınca, başkanlık bünyesinde komisyon kurdu, kıtlığın sebebinin araştırılmasını istedi. Yalaka komisyon araştırdı. Ne buldular biliyor musunuz? “Halkımızın yüzde 95’i günde dört-beş öğün yemek yiyor, bu nedenle tüketim maddelerinde sıkıntı yaşanıyor”sonucunu buldular! Kıtlığın sebebi halkın çok yemesiydi yani… Başkanın sorumluluğu, kusuru yoktu!

2015’te parlamento seçimi yapıldı. Maduro her türlü katakulliyi yaptı ama, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı. Muhalefet parlamentoyu kazandı ama… Başkan hâlâ Maduro’ydu.

Ordu, polis, yargı, onun elindeydi. Hükümeti hâlâ o kuruyordu.

Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefet, 2019’da yapılması gereken başkanlık seçimlerinin öne çekilmesi için, erken seçim talebinde bulundu. Başkan reddetti!

Bunun üzerine, erken seçime gidilmesi konusunda referandum yapılması için anayasal süreç başlatıldı. Anayasaya göre, referanduma gidilmesi için seçmenin yüzde 20’sinden imza toplanması gerekiyordu. Dört milyon imza toplandı. Nafile… Başkanın emrindeki seçim kurulu, imzaları kabul etmedi, referandum meferandum yapamazsınız dedi, kesti attı!

Muhalefet bir başka yol aradı, meclisten, Maduro’nun başkanlıktan azledilmesini talep eden karar çıkarıldı.Gel gör ki… Tüm üyeleri Maduro tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti. Meclisin azil talebinin anayasaya aykırı olduğu açıklandı!

Bunlar yetmezmiş gibi, Aragua eyaletinin valisini, kendisine başkan yardımcısı yaptı. Bu herif “uyuşturucu baronu” olarak tanınıyor! Eğer Maduro da Chavez gibi ölürse, 2019’a kadar ülkeyi bu arkadaş yönetecek.

Netice?

Şu anda Venezuela’da enflasyon yüzde 700… Bu sene yüzde 1600’e çıkması bekleniyor. Alışverişlerde kredi kartı geçmiyor, mağazalar kabul etmiyor. Hükümet devalüasyonla eriyen banknotları tedavülden kaldırıp, yerine yenilerini sürmek istedi, para basmak için bile para bulamadı!

Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor! Et, un, şeker, pirinç, süt karaborsa satılıyor, ekmek için bile kuyruk var, marketler saldırıya uğruyor, yağmalanıyor. Hal öyleyken, zengin daha da zengin oldu, bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor! Eczane rafları boşaldı, ilaç sıkıntısı var, sağlık sistemi çöktü, ameliyat malzemesi yok, yenidoğan bebek ölümleri rekor seviyeye ulaştı. İthalat bıçak gibi kesildi, alt tarafı diş macunu almak isteyen, normal fiyatının yüz misli ödemek zorunda kalıyor. Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapılıyor, yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor, özel sektör haftalık izin gününü üçe çıkardı.

Şehirlerde günde sekiz saat su kesintisi yapılıyor, her gün… Fuhuş patladı. Suç patladı, her21 dakikada bir cinayet işleniyor, her sene 17 bin adam kaçırma olayı, fidye rapor ediliyor. Gasp öyle hale geldi ki, insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken yanına almıyor.

Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor. Karayolları, limanlar ve havalimanları ordu kontrolünde tutuluyor.

Memleketin içine etti.

Başkan hâlâ başkan !!

GÜNDEM ANALİZİ : İŞTE SİZE KOMPLO TEORİSİ /// AK PARTİ HÜKÜMETİ, HOLLANDA VE ALMANYA KRİZİNİ PLANLADI /// İŞTE DETAYLAR


YILMAZ ÖZDİL : Kehanet
​Sayın hükümetimiz, referandum kampanyası için çok enteresan bir reklam filmi çekti.
Henüz seyretmediniz.
Muhtemelen bu ayın son haftasında vizyona girecek.

Reklam, stadyumda çekildi.
Milli maç oynanıyor.
Rakip takım çirkef…
Habire faul yapıyor.
Tekme atıyor.
Elle oynuyor.
Kuralları ihlal ediyor.
Hakem hiç oralı olmuyor.
Hakem bildiğin şerefsiz.
Her ne olursa olsun rakip ülkenin lehine, bizim aleyhimize düdük çalıyor, göz göre göre taraf tutuyor, haksızlık yapıyor.
Türkiye’yi resmen katlediyor.
O da ne?
Sevimli mi sevimli küçük bir kız çocuğu koşarak sahaya giriyor.
Türk bayrağı gibi, kırmızı beyaz giyinmiş.
Şak…
Hakeme kırmızı kart gösteriyor.
Haysiyetsiz hakem şoke oluyor.
Rakip takım buz kesiyor.
Farklı kulüplerin formalarıyla tribünleri dolduran gurbetçilerimiz coşkuyla ayağa kalkıyor.
Milli duygular kabarıyor.
Ağlayanlar oluyor.
Küçük kızın tertemiz vicdanı ve cesareti, Türkiye düşmanı hakemi de yeniyor, faullü oynayan rakip ülkeyi de yeniyor.
Böylece, Türk milleti kendisine karşı birleşen Avrupalıları dize getirmiş oluyor.
Yabancılar kaybediyor.
Türkiye kazanıyor.
Reklamın özeti bu.

Şimdi sıkı durun…

Ne zaman çekildi bu reklam?
Tee şubat ayı başında çekildi.
Tam tarih vermek gerekirse, asrın liderimiz henüz referandum kararını onaylamadan bir hafta önce çekildi.

Soru şudur…

Ortada fol yok yumurta yokken, şubat ayı itibariyle Hollanda ve Almanya’yla aramızda hiçbir sorun yokken, kriz emaresi yokken, hükümetimizin Avrupa’da mağdur edileceğine dair en ufak bir sinyal yokken, hatta bu konuda beklenti yokken, ihtimal bile yokken…
Tee şubat ayı başında bu “milli mağduriyet” reklamı hangi muhteşem öngörüyle çekildi?

Tee bir buçuk ay sonra Avrupa sahalarında mağdur edileceğimiz, tee bir buçuk ay önceden nasıl tahmin edildi?

Milli kriz yokken, milletimize haksızlık yapan Avrupalılara karşı, milli vurgusuyla, milli duygulara hitap edecek şekilde reklam çekilmesi, üstelik, tam isabetle milli krize denk getirilmesi… Tatlı bir tesadüf müdür, geleceği görebilme yeteneğiyle kehanet midir?

Ayrıca…

Almanya’dan karayoluyla Hollanda’ya geçen ve mağdur edilen kadın bakanımız, karayoluyla döndüğü Almanya’dan Türkiye’ye nasıl geldi?
Spor bakanımız için tahsis edilen özel uçakla Köln’den geldi.
Spor bakanımız da Köln’de miydi yani?
Köln’deydi.
E o halde…
Hadise çıkacağı belliyken, polisin müdahale edeceği belliyken, neden erkek bakanımız değil de, kadın bakanımız gitti Hollanda’ya?
Veya neden, hem kadın hem erkek bakanımız birlikte gitmediler?

Tıpkı reklamdaki gibi…
Yürekli kız çocuğunun milli mağduriyete müdahale etmesi gibi…
Kadın bakanımızın milli mağduriyet kahramanı olması ne mucizevi değil mi?

KARA & DENİZ & HAVA & ULAŞIM DOSYASI : MİT’ten yazı geldi, pilotların işine son verildi


THY’de flaş gelişme : MİT’ten yazı geldi, pilotların işine son verildi

TÜRK Hava Yolları’nda aralarında 7 pilot ve Genel Müdürlüğün Özel Kaleminde memur iki kişinin de aralarında bulunduğu 26 çalışanın FETÖ bağlantısı oldukları gerekçesiyle işlerine son verildi.

Milli İstihbarat Teşkilatı’ndan (MİT) gelen yazı üzerine yapılan operasyonda işten çıkartılanlara gönderilen yazıda "Ortaklığımıza yapılan ihbar ve şikayetler dikkate alındığında, FETÖ/PDY terör örgütleriyle bağlantınız hakkında fiillerden birini veya bir kaçını işlemiş olabileceğiniz hususu değerlendirildi ve bylock şifreli konuşma programı kullanıcısı olduğunuz tespit edildiği gerekçesiyle" denilmesi dikkat çekti.

Türk Hava Yolları, 15 Temmuz sonrasında FETÖ operasyonu ile aralarında bir genel müdür yardımcısı, 3 başkan, 2 başkan yardımcısı, 15 pilot ve kabin memurlarının olduğu toplam 211 kişiyi işten çıkartmıştı.

GÜNDEM ANALİZİ /// HOLLANDA, BİLDERBERG, PKK VE FETÖ KUŞATMASINDA TÜRKİYE : BATI İLE ÇATIŞ MA MI ? YENİLENMİŞ İTTFAK MI ?


HOLLANDA, BİLDERBERG, PKK VE FETÖ KUŞATMASINDA TÜRKİYE : BATI İLE ÇATIŞMA MI ? YENİLENMİŞ İTTFAK MI ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/hollanda-bilderberg-pkk-ve-feto.html?m=1

Abd Başkanlık seçimleri ve neticesiyle beraber siyasi literatürün üzerinde durulması gereken konusu ulus devletler ve ulusçu tutumların yeniden yükseldiğidir. Küresel zihniyetin gümrüksüz ve sınırsız bir dünya tahayyülü Donald Trump’ın Meksika’ya ek gümrük tarifesi fikri ve küresel anlaşmaları rafa kaldırmasıyla bir parça sarsılmıştı. Siyasi vaziyetlerin domino etkisi gösterdiği yerkürede bu tavır Avrupa kıtasında da taraftar buldu. Aşırı sağ, ulusçuluk ve ırkçı tonlarda milliyetçilik giderek yayılmaya başladı. Abd başkanlık seçimlerinden kısa süre evvel İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alması, Fransa’nın Afrika merkezli müstakil bağımsız politika izleme kararlılığı irili ufaklı diğer devletlerde göçmen karşıtlığı, farklı dinlere ve inançlara muhaliflik şeklinde ortaya çıktı ve seçim kampanyalarına rastladı. Bütün bunların toplamı ulus devletler yeniden keşfediliyor olarak algılanmaktadır. Hollanda Türkiye gerginliği ve hemen akabinde Fransa ile Almanya’nın Hollanda’yı destekleyen açıklamaları Türkiye kamuoyunda haklı olarak tepki gördü ve hilal haç savaşı olarak nitelendirildi.

Türkiye’nin tepkisi ve kendince belirleyeceği yaptırım kararları ne denli isabetliyse hilal haç savaşı gibi bir yaklaşım ise oldukça yanlış bir bakış açısı olacaktır. Çünkü haçı yani hristiyanlığıda var eden bu toprakların bizatihi kendisidir. Devleti Aliyye, Doğu Roma yani Hristiyan Bizans’ın komşusu, akrabası hatta devamıdır. İnciller bu topraklarda kabul edilmiş, havarilerin en önemlileri bu topraklarda yaşamış hatta haç simgesel olarak ilk kez ön Türklerce kullanılmıştır. Malazgirt meydan muharebesi bile Selçuklulara destek veren hristiyan peçenek ittifakının ürünüdür. Yani hilal ve haçın doğduğu kaynak aynı beslendiği pınar yine bizzat aynıdır. Dolayısıyla teşhisi doğru koymakta fayda vardır. Teolojik ve kültürel inançların hamisinin bu topraklar olduğu sabit olduğuna göre meselenin halklar kültürler veya inançlar ile değil bir avuç elitist karar alıcılar ile alakalı olduğu açıktır. Hollanda ve benzeri ülkelerin durumu kimlere ne kazandırmaktadır? Tabiki bu yaklaşımlar Türkiye’yi daha da çok ortadoğu’ya itmektedir ve bu 1996/99 Bilderberg grubunun tasarılarıyla örtüşmektedir. O yıllarda Bilderberg cenahında ençok tartışılan husus bir Ortadoğu Komutanlığı kurulması ve komutasının kontrollü olarak Türkiye’ye bırakılmasıydı. Bu konuları daha derinlemesine analiz ettikçe Hollanda Almanya, Bilderberg ve Fetö arasındaki şaşırtıcı bağlantılarda ortaya çıkmaktadır.

Arent Jen Wensinc, Hollandalı bir şarkiyatçıydı. İslam ve islam ülkeleri üzerine araştırmalarda bulundu öyle ki doktora tezinin adı bile ”Muhammed ve Medine Yahudileri”idi. Ona göre İslamiyet’in fetihletle Arabistan dışına hızla yayılması Medine çevresi ile sınırlı sayıda düzenlemeler getiren Kur’an dışında başka kaynağa ihtiyaç duyulduğunu bunun da Roma ve Yahudi hukuku Hristiyan ahlakı, Hellenizm’den alınan unsurlarla telafi edildiğini iddia ederek söz konusu alıntıların hadis literatüründe mündemiç olduğunu iddia etmiştir. Yani Wensinc’e göre hadis literatürü başka kültürlerden ödünçtür ve vaz geçilemez. Bu denli şaşırtıcı satırları işleyen Wensinc 1908’lerde Medine Sözleşmesi ile ilgilenmiş ve yeniden uygulanmasını şiddetle tavsiye etmiştir. Oryantalist ve şovalye ünvanlı bir Hollandalının Devleti Aliyye’ye neden ısrarla Medine Sözleşmesini önerdiği ve bu sözleşmenin daha sonra kimler tarafından önerileceği şaşırtıcı bir kurguyu ortaya çıkartacaktır.

Muhammed Peygamber’in Medine’de yaşayan gruplara yönelik uygulamaya koyulan bu sözleşmenin bazı maddeleri şu şekildedir:

1. Yahudiler kendi dininde serbest olacaklar.
2. Müslümanlarla Yahudiler, barış içinde yaşayacaklar.
3. şehir dışından bir saldırı olursa Medine birlikte savunulacak.
4. İki taraftan biri, üçüncü bir tarafla savaşırsa diğer taraf yardımcı olacak.

Dönemsel koşulları itibarıyla gereklilik olan bir anlaşmayı daha sonra Hollandalı şarkiyatçı hatırlattı ve ondan sonra Türk kamuoyunda pekçok kez paylaşıldı ancak en ilginç olanı Demokratik İslam Kongresi’nin bu mutabakata vurgu yapmasıydı. Kürt sorununa çözümde referans olarak işlenen kongreyi toplayan pkk olmuştu. Ne garip ki marksist felsefeyle kurulduğunu iddia eden bir terör örgütü şarkiyatçıların Türk Toplumuna yeniden hatırlattığı mutabakatı gündeme getirerek çözüm bileşeni olarak sunuyordu. Aslında anlaşma maddeleri bir yerlere çekilmeye çok müsaitti, serbestlik, beraber savunma ve ortak savaş kararı parçalı eyalet sisteminin unsurlarıydı. Hollanda ve pkkdan sonra dini referanslara atıfla siyasi bir yön tayini vazifesine soyunanlardan biri de Fetö lideri Gülendi. 8 Ocak 2013’de gerçekleştirdiği Sulhta Hayır vardır isimli konuşmasıyla hep Yurtta Sulh Konseyi’nin işaretini veriyor hem de Hudeybiye Anlaşmasını gündeme taşıyordu : ”Keşke şu görüºme olmasa.. şu anlaşma olmasa.. şu uzlaşma olmasa.. biz Türk milleti.. şöyle onurumuz var, böyle gururumuz var; boyun eğmesek.. bazı şeylere evet demesek’ denilebilir. Muhtemel o türlü şeylerle bazı problemler çözülecekse, işte o Hudeybiye Sulhu mülahazasıyla, Hudeybiye Sulhu’ndaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lazım. ”

Peki Hudeybiye ne idi ve hangi maddeleri içermekteydi?

Medineli Müslümanlar ve Mekkeli Müşrikler arasında yapıaln bir barış anlaşması olan Hudeybiye İslam Devletinin yani yeni devletin karşı cephe tarafından resmen tanındığının delili olarak gösterilir. Buna göre;

.Esirler karşılıklı serbest bırakılacak
.İki taraf arasında on yıl savaş olmayacak
.Müslümanlar bu yıl Kabe’yi ziyaret etmeyecek, gelecek yıl üç günden fazla ziyaret edilmeyecek ve canları ile malları güvence altında olacaktır.
Yani bu maddeleri kürt siyasi meselesine uyarlayacak olursak;
.Genel af çıkartılsın
.Operasyonlar durdurulsun ve
.Bölgede yerel kolluk gücü oluşturulsun şeklinde yorumlanabilir.

Görüldüğü gibi pkk Fetö ve daha öncesinde oryantalistlerin Türk kürt federatif modeli için referans dayanakları tarihteki İslami Anlaşmalar olmuştur.

Batılı karar alıcıların ve bazı lobilerin uygulamaları kırılgan, batıdan kopmuş ve tam manasıyla Ortadoğu’ya yönelmiş Türkiye’yi var edecek böylelikle bu anlaşmalar daha çok gündeme getirilebilecektir. Bilderberg ve Abd Türk Ordusu karargahının Konya’ya taşınması gerektiğini 1990’lı yıllarda belirtmiştir. Bu düşünce ise 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden düşünülmeye başlandı. Aslında ısmarlama tez Medeniyetler Çatışması’nı sanki gerçek bir ideoloji gibi ortaya koyarak körfez ülkeleri Türkiye işbirliğini İran’a karşı kurgularlarken İran’ın da cephesini genişletmektedirler. Bu da küreselci Fabian Derneğinin bir uzantısı olan Frankfurt Mektebi’nin, Tez ve Anti Tez teorisidir. Onlara göre rakip düşünceler olmalıdır ve bunlar birbirlerini beslemektedir. Bu lobi, bu düşünceye göre Ortadoğu’da asla yalnızca şiilerine ya da sünnilerin önünü açmaz. İki grupta kendilerince elini güçlendirir, daha fazla silah alır, daha çok petrol satar ve neticesinde istenilen sentez ortaya çıkar.
Bugün eşcinselliğin özendirildiği, uyuşturucu kafelerin bulunduğu ve katolik kiliselerinin satışa çıkartıldığı Hollanda küresel sistemin pilot bölgesidir. Hollanda, Avusturya hatta İngiltere Kraliyet ailesinin soyuna ve tarihi kültürüne kaynaklık eden Almanya ise Davos ve Bilderberg’i kurarak dünya siyasetine yön tayin edebilme gayretine girmiştir. Yani Türkiye Hollanda gerginliği, Türkiye Avrupa ilişkileri tahmin edilemeyecek kadar sistemli ve asırlara dayanan oryantalist küresel merkezin yönlendirilmesinde seyretmektedir. Türkiye’nin bu oyunları bozabilmesi ancak Avrupa’da yani en başta balkanlarda etkinliğini arttırmasıyla mümkündür. Bu bölgeler tampon kuşak olarak görülmelerinin yanında aynı zamanda kara para aklama merkezleri olarak kullanılmaktadır. Türkiye’nin oryantalist planları ve Bilderberg siyasetini deforme edebilmesi kızmadan ve küsmeden coğrafyalarla dengeli ilişkiler geliştirebilmesine bağlıdır.

Haçlı seferleri izlenimi veren veya bilmeden doğu batı savaşı olarak adlandırılan yeni düzen Türk Ortadoğu kaynaşması (fakat bu bütüncül manada bir ortadoğu değil) buna mukabil, fetö pkk söylem benzerliği ve tarihsel islami kaynakları günümüze uygulama zorlaması eşliğinde parçalı bir Türkiye manzarasını doğurur. Oyunların bozulabilmesi ancak önceliklerin dayatılmasıyla mümkündür. Farkında olan bir Türkiye önceliklerini keşfetme ve gündeme getirme kararlılığına erişebilecektir.

RESEARCH DOCUMENT : Anatoly Sergeyevich Chernyaev 1921-2017 Champion of Glasnost, Hero of Cold War’s Peaceful End


Anatoly Chernyaev with his partner Lyudmila Rudakova and their dog Yashka in September 2016" (photo by Tom Blanton)

Anatoly Sergeyevich Chernyaev 1921-2017 Champion of Glasnost, Hero of Cold War’s Peaceful End

Author of “Irreplaceable” Diary and Authoritative Books and Articles

The Archive mourns his passing

Chernyaev at the Gorbachev Foundation in 1998

Chernyaev with his daughter Anna at his 95th birthday celebration on May 25, 2016

Chernyaev in his home office 2012

Chernyaev in his study on his 95th birthday May 25, 2016

Chernyaev Vesti interview May 25, 2016

Chernyaev with Lyudmila Rudakova, Great Falls, Maryland, 2003

Chernyaev with Lyudmila Rudakova

Chernyaev and Gorbachev at the Gorbachev Foundation 2010

Chernyaev and Rodric Braithwaite at the Gorbachev Foundation, 2006

Chernyaev and Svetlana Savranskaya, Washington 2003

Chernyaev and Tom Blanton, Washington 2003

Chernyaev at a government dacha in the 1970s

Chernyaev at Gorbachev Foundation 2010

Chernyaev, Anatoly Kovalev and Alexander Bovin in Zavidovo

Chernyaev and Georgy Arbatov in Zavidovo

First trip with Gorbachev. Chernyaev in Belgium, October 1972

Previous Postings of the Chernyaev Diary

The Diary of Anatoly Chernyaev
May 25, 2006

The Diary of Anatoly Chernyaev
May 25, 2007

Anatoly S. Chernyaev Diary, 1972
May 25, 2012

Anatoly S. Chernyaev Diary, 1973
May 25, 2013

Anatoly S. Chernyaev Diary, 1974
May 25, 2014

Anatoly S. Chernyaev Diary, 1975
May 25, 2015

Anatoly S. Chernyaev Diary, 1976
May 25, 2016

The Diary of Anatoly S. Chernyaev: 1987-1988
May 23, 2008

The Diary of Anatoly Chernyaev, 1989
May 26, 2009

The Diary of Anatoly Chernyaev, 1990
May 26, 2010

The Diary of Anatoly Chernyaev, 1989
May 25, 2011

Washington, D.C., March 13, 2017 – The National Security Archive mourns the passing of our dear friend, mentor, inspiration, and colleague, Anatoly Chernyaev, in Moscow at the age of 95.

Anatoly Sergeyevich ranks as a leading protagonist of the peaceful end of the Cold War, a pioneer of “new thinking” on mutual security in international relations, and a transformative visionary for a demilitarized and democratic Soviet Union and a new Russia that tragically never came to be.

He served as the national security adviser to Soviet leader Mikhail Gorbachev from March 1986 through the end of the USSR in December 1991, preparing, participating, and often taking the official Soviet notes at summit meetings with U.S. presidents Reagan and Bush, and with world leaders ranging from Margaret Thatcher to Rajiv Gandhi.

A fount of wisdom about new ways to understand real security and competition in international affairs, Anatoly Sergeyevich drafted and co-authored many of Gorbachev’s most memorable speeches and statements, including the landmark “anti-Fulton” speech at the United Nations in December 1988 that for many observers marked the actual end of the Cold War.

Previously, as a senior member (from 1961) and as Deputy Director (from 1972 to 1985) of the International Department of the Central Committee of the Soviet Communist Party, Anatoly Sergeyevich played a leading role in the group of experts and consultants on foreign policy on whom Soviet leaders Brezhnev, Andropov, and Chernenko relied for speech drafts, talking points, and ideas about reform.

Gorbachev’s choice of Chernyaev as his diplomatic adviser in early 1986 marked a decisive break from old-style Soviet foreign policy, and a new emphasis on getting out of Afghanistan, getting rid of nuclear weapons, integrating into Europe, and settling regional disputes such in in Southern Africa and Central America.

Born in Moscow on May 25, 1921, Anatoly Sergeyevich was a voracious reader who attended Moscow State University and ultimately earned a doctorate in history in 1948 with a dissertation on the British trade union movement. But before that, as a student in 1941, he dug anti-tank ditches against the German invasion, and then commanded a mortar platoon in a ski battalion that fought the Nazis in the Great Patriotic War.

Anatoly Sergeyevich taught at Moscow State in the History faculty from 1950 to 1958, before going to Prague to serve on the editorial board of the journal Problems of Peace and Socialism from 1958 to 1961, where he gained a great deal of sympathy for criticisms of the Stalinist system that culminated in the Prague Spring of 1968.

He began writing a systematic diary of his professional and personal life in 1972, after episodic diaries dating back to the war, and continued the diary through his service at Gorbachev’s right hand, producing what Pulitzer-Prize-winner David Hoffman has characterized as “a trove of irreplaceable observations about a turning point in history.”

In 2004, Anatoly Sergeyevich donated the handwritten originals of the Chernyaev Diary and the transcriptions typed by his partner Lyudmila Pavlovna Rudakova to the National Security Archive, in order to ensure permanent public access to this invaluable record beyond the reach of political uncertainties in contemporary Russia. With translations by Anna Melyakova and Svetlana Savranskaya, the Archive has published online the Chernyaev diary covering the Gorbachev years 1985-91 and the 1972-1976 détente period.

During the 1990s and well into the 2000s, Anatoly Sergeyevich helped lead the landmark publications and conferences program of the Gorbachev Foundation in Moscow, which opened so many of the most important and highest-level primary sources on the Soviet Union and the Gorbachev era. He provided extraordinarily insightful guidance to scholars and even made time for lowly graduate students who sought to understand the end of the Cold War.

His voice forms a centerpiece of the award-winning National Security Archive book Masterpieces of History: The Peaceful End of the Cold War in Europe, 1989 (Central European University Press, 2010), and his expert guidance has informed the Archive’s work for two decades to open sources on the USSR and the Cold War.

His own publications and memoirs provide acute analysis, essential context, and often self-critical assessments of his own and Gorbachev’s fateful decisions. Chernyeav’s English-language memoir, My Six Years With Gorbachev, came out from Pennsylvania State University Press in 2000 (based on a Russian version in 1993); and he is the author of multiple other Russian-language books and articles, include a volume Letters from the Front and a prize-winning extended version of his diary/memoir published in 2010.

A champion of glasnost and access to sources, Anatoly Chernyaev was a luminary of the Gorbachev Foundation at its finest. His generosity put all scholars who study the end of the Cold War in his debt. He remains our hero.

Our condolences go out to his dear partner, Lyudmila Pavlovna Rudakova, and his whole family.

GÖÇMEN DOSYASI : Küreselleşen Dünyada “Satılık Göçmen Çocuklar”


Kreselleen Dnyada -Satlk Gmen ocuklar-.pdf

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.