Kategori arşivi: istihbarat

MEDYADAN ANALİZLER : ABD-Batı’daki Durum ve Referandum Süreci…


netanyahu_trump_wall.jpg?itok=ZViByAek

Türkiye Gündemi

16 Şubat 2017

Yeni Şafak: Süleyman Seyfi Öğün: Batı cephesinde yeni bir şey var mı?

ABD’de henüz taşlar yerine oturmadı. NATO’nun merkezde olduğu “Derin ABD Trump’ı hizâya getirmek için bastırıyor. Belki de başaracaklar. Eğer bu olursa Türkiye’nin konumu çok ciddî bir baskı görecektir. NATO tarafından hırpalanan ve mecbûriyetten Rusya’ya yakınlaşan ve bu sûretle konumunu iyileştirmeye muvaffak olan Türkiye, bu baskılamaları nasıl karşılayacak? Anlaşılıyor ki bundan sonraki adımlar Astana ittifâkını paçalamaya mâtuf olacak. Türkiye-İran ve Türkiye-Rusya arasında gerilim doğuracak adımlara karşı hassasiyet kazanmak; özellikle Rusya’nın konumuna çok dikkat etmek gerekiyor. Rusya elini çok güçlendirmiş vaziyette. Devamı…

Karar: Etyen Mahçupyan: Referandumda Kürtler ne yapacak?

Yukarıda resmedilen ruh hali hem AK Partili hem PKK’lı Kürtlerin referandum gündemini dışlamalarına neden olmuş. Metropoll şirketinin ocak ortasında yaptığı son araştırmada Kürtlerin oyları yüzde 48’e 30 ‘Hayır’ lehinde. Kararsız veya cevapsız olanlar ise yüzde 22. Oysa kendilerini ‘Türk’ olarak tanımlayanlarda bu oran yüzde 9. Metropoll bir ‘arka plan’ araştırması da yapıyor. Şöyle ki, insanlara tercihlerini sorduğunuzda size ideolojik tutumlarına ve o tutumdan ne denli emin olduklarına göre bir cevap veriyorlar. Ancak bu cevap onların seçim günü sandığa gidecekleri anlamına gelmiyor. Sandığa gitmeyi irdelemek için daha detaylı bir soru seti kullanmanız lazım ve elimizde o veriler de var. Buna göre 1 Kasım seçiminde oy verdikleri partileri temel aldığımızda, Kürt ve Zaza AK Parti’lilerin yüzde 25’i, CHP’lilerin yüzde 19’u ve HDP’lilerin de yüzde 31’i sandığa gitmeme eğilimi gösteriyor. Mesafeli duruşla ilgili bu ölçüm Kürtlerin geneline yayılan gözlemi, yani toplumun diğer kesimlerine ve Türkiye siyasetine yabancılaşma eğilimini doğruluyor. Devamı…

Bianet: Aykan Sever: NATO, Trump, Netenyahu: Para, Silah, Savaş

Mattis “haklı”. Haklı olduğu kısım şu Ukrayna krizi baş gösterince yapılan ilk NATO toplantısında taraflar ABD’nin teklifiyle, ortak savunma harcamaları için üye ülkelerin gayri safi yurt içi hasılalarının yüzde 2’si oranında artış yapmaları kararı almıştı. Bu durum bir kısmının sağcı kafasına zaten uygundu, bunun sayesinde sıradan insanların emekleri, hayatları bir kez daha silah tüccarlarının doymaz karnına doğru akacaktı. Ayrıca uygulamakta bir hayli gönülsüz oldukları burjuva demokratik değerleri de terk etmek için, bundan daha uygun bir zemin olamazdı. Bazıları da belki gönülsüzdü sesini çıkarmadı. Sonuçta dönemin Rusya ile gerilimi ve silahlanma yarışını tırmandıran silah tüccarları-Pentagon merkezli siyasetine boyun eğmişlerdi. Devamı…

Hürriyet: Abdulkadir Selvi: Kampanyanın dili kararsızların kararı

Kamuoyu araştırma şirketleriyle konuşuyorum…Sonucu kararsızların belirleyeceği konusunda ittifak halindeler. Kararsızların oranı yüzde 20 olarak gösteriliyor. Kararsızları kim yanına çekmeyi başarırsa, o taraf kazanacak. 12 Eylül’ün baskısı altında gidilen 1982 referandumundaki yüzde 91 oranı yanıltıcı olmasın. Referanduma katılım oranları düşük olduğu için sandığa gitmek için yüksek bir motivasyon gerekiyor. Kararsızların yarısının sandığa gitmeyeceği tahmin ediliyor. 55 milyon seçmenimiz olduğuna göre aslında referandumun sonucunu belirleyecek olan 5 milyon kararsız olacak. Devamı…

T24: Ömer Faruk Gergerlioğlu: Referandum Önerileri

Hayır cephesi hangi argümanların kendisini güçlü kılacağını hissetmeden yola çıkarsa kazanabileceği bir maçı kaybeder. İlk önce yapmaması gereken iki işi tekrar vurgulayalım. Anti Erdoğan söylemi ve istikrar olmadığına dair görüşe yönelme. Vatandaşın inadına ve akan suyun tersine kürekleri çekmenin anlamsızlığı ortadadır. Bu iki söylem maçın karşı sahasında oynanmasına yol açacak ve ne kadar efor sarf edilirse edilsin maçın kaybedilmesine yol açılacaktır. "Erdoğan düşmanı" şablonunun hazır olduğu bir yerde boş yere şahıslarla uğraşmak anlamsızdır, şu ana kadar olan bunca skandala rağmen tek kriteri Erdoğan hayranlığı olanla inatlaşmanın anlamı yoktur. Yine, "istikrarın varlığı" tartışmasından ziyade bundan sonra bozulacağı vurgusuna odaklanmak daha doğru olandır. Devamı…

SÜREÇ ANALİZ

www.surecanaliz.org

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : GÜNDEM ÖZEL PROGRAMI – 14 ŞUBAT 2017


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=NXyj_y3kOIg&feature=em-subs_digest

TURİZM DOSYASI : Her Şey Dahil Otelde Çalışan Aşçı Bir Ekşi Sözlük Yazarının İnanılm az İtirafları


Her Şey Dahil Otelde Çalışan Aşçı Bir Ekşi Sözlük Yazarının İnanılmaz İtirafları

Ekşi Sözlük’ün aşçı yazarlarından ”hidrofobik suaygiri”nın yıllar önce yaptığı ve sonrasında olay olan itirafları.

– kırmızı et olarak genelde hindi eti kullanırız. bu da yapısı gereği fazla süner. ne kadar pişirirseniz pişirin elastiki bir yapısı vardır. müşteriler genellikle çok az pişmesinden şikayetçidir.

– balık olarak alabalık sudak ya da kuzu balığı verilir. kuzu balığı da tercihen tuzda pişmiş olarak verilir. aslında tükettiğiniz köpek vb balıktır. hiç kuzu balığı pişirdiğimizi hatırlamıyorum.

– donmuş balıklardan genelde sudak ve kalamar kullanılır. ahtapot ege bölgesinde daha yoğundur. tabiki bunları biraya bastırıyoruz.

– bir gün akşam büfesinden kalan 50-60 kg eti tabiki çöpe atmıyoruz. bu müsrüflüktür. stajyerlere sosunu yıkatıyoruz ve başka bir sos ile bağlayarak büfeye sunuyoruz. örneğin demiglace sos ile pişmiş bir yemeğin etlerini alıp tekrar büfeye sunuyoruz

– pastane bölümüne girmek bile istemiyorum. onlardan ben bile tiksindim desem yeridir.

– kasaphanede işler bütün gelen parçalara bakar. genelde köftelerde dana döş ve gerdan kullanılır. eğer adana kebap ya da urfa kebap var ise menüde yemeyiniz. tekrar söylüyorum herşey dahil sistemin olduğu bir otelde adana kebap yemeyiniz. elinizi bile sürmeyiniz.

– soğuk bölümünde ise işler çığrından çıkmıştır. genel olarak yapılan portör muayenelerinde gaita oranı çok yüksektir. bunun nedeni mutfak personelinin hijyeninin yanı sıra mayonez içerikli yiyeceklerin bu bakterileri gereğinden fazla üremeye yol açmalarıdır. 2000 kişilik bir otelde yapılan rus salatasında aşçıların elleriyle harmanlamadığını düşünmek birazcık saflıktır.

– eğer türk gecesi var ise ve menüde çiğ köfte de mevcutsa hemen koşa koşa gidip atlamayın. önce bir düşünün. 1 kg çiğ köfte yaklaşk 2 saatte yapılıyor. orada bulunan çiğ köfte en az 20 kg dir. eğer tam kıvamında oldugunu düşünüyorsanız işler sandıgınızdan daha kötüdür.

– bütün bunlara rağmen büfede hiçbir masraftan kaçılmaz. müşetileri aldatmak için bol bol karpuz ve kabak dekoru yaparız. bir gün saydığımda büfede 20 çeşit yemek olmasına rağmen 50 ye yakın dekor vardı. önce gözünüzü doyurmak nedir bunu çok iyi biliriz.

– kendim tatile gittiğimde nedense yarım pansiyon otelleri seçerim. yemeğimi otel dışında tüketirim. içecekleri ise tabiki otelde kullanırım. kahvaltı bölümü en sevdigim bölümdür çünkü herşey hazırdır. üreten firmanın günahı boynuna.

– patates içeren yemekleri bol kalorilidir ve tokluk hissi verirler. çalıştığım mutfakta en az 3 kişiyi patates çuvalının başına dilkerim. sabahtan akşama kadar patates soydururum ve bir öğünde en az 3 yemeğim patates içeriklidir siz farketmeseniz de patatesi gördügünüzde saldırıyorsunuz. içgüdüsel bir şey galiba.

– 2000 kişilik bir otelde sıcak büfede en az 20 kişi çalışması gerekir. akşamları yemek yediğiniz büfenin önünde bekleyen aşçıların sayısı 4 ü geçmiyorsa ve kılık kıyafetleri temiz ama düzensizse orada işler pek iyi gitmiyor demektir. ben mesleğimi saklayarak hemen muhabbete girerim ve sıcak bölümünün yemeklerinin diğer bölümlerden iyi oldugunu cok yorulduklarını tahmin ettiğimden bahsederim. hemen kaç kişi yapar, nasıl yapar, maaş durumu nedir dökülürler. bu şekilde otel değiştirdiğim çok olmuştur.

– mümkün olduğunca şov olarak tabir edilen o anda hazırlanan yemekleri tercih edin. sıra bekliyorsunuz biliyorum, lezzetsiz ama hijyeniktir.

– pasta tüketecekseniz dilimlenmiş yaş pastalara ağırlık vermeyiniz. detayına girmicem başım belaya girebilir.

kaynak: https://eksisozluk.com/entry/22522782

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Habertürk Gündem – 18 Şubat 2017


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=JlNaLuSKtKE&list=TLGGW-0zsMxD1LYyMjAyMjAxNw

CIA DOSYASI : ‘ABD istihbarat birimleri ve FETÖ’cüler organize etti’


‘ABD istihbarat birimleri ve FETÖ’cüler organize etti’

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın eski avukatı Faik Işık, ‘25 Aralık kumpası’ davasının görüldüğü İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir dilekçe sundu.

Işık, işadamları Nihat Özdemir, Hayrettin Özaltın, Sedat Bacaksız ve İbrahim Erdoğan’ın avukatı olarak sunduğu dilekçesinde 25 Aralık 2013’teki operasyonda gözaltına alınan işadamlarına, ABD Hazine Bakanlığı’nın ekonomik ve finansal operasyon birimi OFAC’ın (The Office of Assets Control) ambargo için hazırladığı 375 sorunun yöneltildiğini iddia etti.

Avukat Işık, Hürriyet’e yaptığı açıklamada ise 17 – 25 Aralık operasyonlarını, ABD istihbarat birimleri ile Emniyet teşkilatına yerleşen FETÖ’cü polislerin birlikte organize ettiklerini söyledi. Işık özetle şöyle konuştu: “17/25 Aralık operasyonlarında Emniyet ve yargıda, Türkiye Cumhuriyeti unvan, makam ve yetkilerini kullanan sanıklar; OFAC’ın 375 sayfalık ambargo sorularını değiştirmeye gerek duymadan aynen sormuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal önem taşıyan projelerini ve bunları gerçekleştirmeye çalışan şirket ve işadamlarını, OFAC’ın amaçları doğrultusunda sorgulamışlardır.

İşte bu açıkça yabancı istihbarat teşkilatının amaçları doğrultusunda ulusal projeleri ve bunları gerçekleştirenleri bitirme eylemidir. Conspiracy (komploculuk) anlamında devlet içinde ‘kanun adına iş yapan kanun adamı kılığı ile’ iç ve dış rekabeti bitiren, ülke ekonomisini uşaklaştırmaya yarayan ağır bir ihanet kumpasıdır.” 25 Aralık soruşturmasında aralarında Fatih Saraç, Latif Topbaş, Nihat Özdemir, Orhan Cemal Kalyoncu ve Faruk Kalyoncu’nun da bulunduğu çoğu işadamına kumpas kurdukları iddiasıyla 69 sanık İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor.

EMNİYET DOSYASI : FETÖ istihbaratı sağır etmiş


FETÖ istihbaratı sağır etmiş

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığını ele geçiren Fetulahçı çetenin, PKK’ya yönelik istihbarat dinlemelerini zafiyete uğratmak için Çözüm Süreci boyunca tek kelime Kürtçe ve Zazaca bilmeyen polisleri dinlemelerde görevlendirdiği ortaya çıktı.

Terörle mücadeledeki istihbarat zafiyetinin perde arkasından FETÖ çıktı. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen FETÖ/PYD soruşturması kapsamında tutuklanan Sercan Özverenli’nin ifadesinden yola çıkan istihbarat birimleri, FETÖ-PKK ikilisinin “amaç ortaklığı”nı gözler önüne seren çok çarpıcı delillere ulaştı. Şüpheli Özverdi savcılığa verdiği ifadesinde, 2010 yılının İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından İstanbul ve Ankara’da sınav yapıldığını ve bu sınava çağrıldığını, yazılıyı geçtikten sonra isteğe bağlı olan meziyet sınavına girdiğini ve meziyet sınavını geçtiğini, sınavdan iki ay sonra Ankara’ya İstihbarat Daire Başkanlığı’na atamasının yapıldığının söyledi.

ZAAFİYET OLUŞMASI İÇİN DİL BİLMEYEN PERSONEL ATANDI

“Ankara’da görev yapmaya gittiğimde, PKK’ya bakan şube müdürlüğünde görevlendirildim. Hiç dil bilmeyenler dinlemede çalıştırılıyordu. İstihbarat Daire’de B Şube Müdürü Mete Cengiz’in şoförü Murat Gündüz, Fetullah Gülen’in hükümet için artık dua etmiyor, “bunların gittiği yol yol değil” gibi şeyler söylüyordu” diyen Özverenli, İstihbarat Daire’ye yeni gelmesine rağmen 2012 yılında Tunceli’ye gönderildiğini buradaki istihbarat dinlemesi ve çözümlemesi yapan personelin de ne hikmetse Kürtçe yada Zaza’ca bilmeyenler arasından seçildiğini söyledi. Özverenli “2013 yılının başlarında Ahmet Kazan isimli polis memuru bu sohbet toplantılarına katılıyordu. Dil bilmemesine rağmen dinlemede çalışıyordu. Tunceli Çevik Kuvvet’ten İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne alınan Lütfullah Korkmaz, Ahmet Kazan, Yakup Çiçek, Arslan Fakoğlu ve Lütfullah Korkmaz isimli polis memurları da bu toplantılara katılıyordu. Hiç Kürtçe veya Zazaca bilmemelerine rağmen dinlemede çalışıyorlardı” dedi. FETÖ SAYESİNDE RAHATÇA ŞEHİRLERE YIĞINAK YAPTILAR

Yapılan araştırmada, FETÖ’nün İstihbarat Daire Başkanlığı ve İstihbarat Şube Müdürlüklerine, PKK’ya karşı zafiyet oluşması, operasyonel istihbaratın durması için uzmanlaşmayan personel arasından atama yaptırttığı, Kürtçe ve lehçelerini konuşan militanlara yönelik dinlemelerde kasıtlı olarak dil bilmeyen personelin görevlendirilmesinin sağlandığı belirlendi. Terör örgütü PKK’nın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da şehirlerde rahatça yuvalanması, çözüm sürecine yönelik sabotaj eylemleri için mühimmat toplamasının önünün açıldığı ifade edildi. İstihbarat birimleri iki örgütün hedeflerinin farklı olmasına rağmen amaçları doğrultusunda geçici ittifak kurduklarını, çözüm sürecinin son bulmasıyla bir anda başlayan kaotik eylem dalgasının perde arkasında da bu ittifakın yattığı kaydedildi.

KİTAP TAVSİYESİ : Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları


Osmanlı Devleti yıkılırken verilen fedakar mücadele

Araştırmacı Mehmet Bilgin, "Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları" adlı kapsamlı çalışmasında Osmanlı’nın yıkılış döneminde İttihat ve Terakkî’nin Teşkilât-ı Mahsusa ile askerî sahada neler yaptığına odaklanıyor.

Siyasî, iktisadî ve bilhassa askerî bakımdan bir hayli zayıflamış olan Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha önce eşi benzeri görülmemiş felaketlerle karşı karşıya kaldı. Yüzlerce yıllık vatan topraklarının işgali bir yana, insan kaynakları bakımından da tarifi zor kayıplar yaşadı. Mehmet Bilgin, yaşanan bu zor günlerin genel bir muhasebesini yaptıktan sonra, Osmanlı Devleti’nin her bakımdan yeniden teşkilâtlanması için büyük çaba sarf eden İttihat ve Terakkî’nin eldeki kıt imkânlarla bilhassa askerî sahada neler yaptığına odaklanıyor. Bugün bile hakkında en fazla tartışılan konulardan biri olan Teşkilât-ı Mahsusa işte böyle netameli bir dönemde ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl Türk tarihine damgasını vurmuş yapılardan biri olmuştur. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde yaşananların üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen, ülkemizde olayın objektif olarak değerlendirilemediğini söyleyebiliriz. Bunun en önemli sebeplerinden biri, çöken imparatorluğun ardından devam eden tartışmalar ve bu tartışmaların oluşturduğu algılardır. Fakat Mehmet Bilgin, diğer tarihçilerden farklı olarak derin coğrafya bilgisi ile belgelere geçmiş olayları karşılıklı bir okumaya tabi tutarak Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu’nu ve burada yürüttükleri operasyonları inceliyor. Kitap her ne kadar Teşkilât-ı Mahsusa birliklerinin Kafkasya Cephesi’ndeki sınırlı mücadelelerine odaklansa da, dönemin genel bir değerlendirmesini sunması bakımından da oldukça büyük önem taşıyor. Bilhassa "İttihat ve Terakkî bünyesinde kararlar nasıl alınıyordu? Teşkilât-ı Mahsusa nasıl ve kimler tarafından kuruldu? Teşkilât-ı Mahsusa’ya nasıl giriliyordu? Teşkilât-ı Mahsusa’nın Sarıkamış Harekatı’ndaki rolü neydi? Teşkilât-ı Mahsusa kimler tarafından yönetiliyordu?" gibi merak edilen pek çok sorunun cevabını kitapta bulabileceksiniz. Kitaptaki önemli konu başlıklarından bazıları şöyle:

*Kafkas Cephesi’nde Teşkilât-ı Mahsusa’nın Operasyon Alanı ve Ortam *Kafkas Cephesi’nin Sol Kanadındaki Bölgenin Coğrafî Durumu *Kafkas Cephesi’nin Sol Kanadındaki Bölgede İdarî Durum *Savaş Öncesi Osmanlı-Rus Sınırı *Savaş Öncesi Osmanlı İdaresindeki Bölge *Savaş Öncesinde Rusya İdaresindeki Bölge *Kafkas Cephesi Sol Kanadındaki Bölgede Askerî Durum *Osmanlı Devleti’nin Askerî Durumu *Osmanlı Devleti’nin Seferberlik İlan Etmesi *Kafkas Cephesi’nin Sol Kanadındaki Hudut Bölgeleri *Hudut Muhafazasının Jandarmaya Devredilmesi ve Yurt Savunmasında Seyyar Jandarma Alayları *Yurt Savunmasında Seyyar Jandarma Alayları *Rusya’nın Kafkas Cephesi’nde Savaşa Hazırlanması *Seferberlik Öncesi Osmanlı-Rus İlişkileri *Rus Ordusu’nun Koordinasyonu ile Ermenilerin Kafkas Cephesi’ndeki Faaliyetleri *Teşkilât-ı Mahsusa ve Kafkasya Misyonu *Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesi ve Kafkas Cephesi’nde Savaşın Başlaması *Yusuf Rıza Bey Müfrezesinin Batum Üzerine Harekâtı *Teşkilât-ı Mahsusa Gönüllülerinin Artvin Üzerine Harekâtı *Kafkas Cephesi’nde Sol Kanat’ın Ortaya Çıkması ve

Teşkilât-ı Mahsusa’nın Yüklendiği Görev * Yakup Cemil Müfrezesi’nin Teşkili ve Bölgeye Gönderilmesi * Ardahan Harekâtı Esnasında Yusuf Rıza Bey Müfrezesinin Durumu *Borçka’nın Ruslar Tarafından İşgali *Kafkas Cephesi’nde Sol Kanat’ın Çöküşü *Türk Kuvvetlerinin Çekilmesinden Sonra Rus ve Ermenilerin Çoruh Havzasında Yaptığı Katliamlar

Ötüken Neşriyat Tel:(0212) 251 03 50

Kaynak: Osmanlı Devleti yıkılırken verilen fedakar mücadele

İRTİCA DOSYASI /// VİDEO : İŞTE ÜLKEMİZİ BEKLEYEN TEHLİKE! !!!! İRTİCACILAR YALIN KILI Ç PUSUDA BEKLİYOR


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=poF9XrkKLXE&feature=youtu.be

MHP DOSYASI /// VİDEO : Alparslan Türkeş resmen bugünleri tarif etmiş .! (Mutlaka İzleyin)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=HDx4qJtW9J4

LAİKLİK DOSYASI : Laiklik bildirisi okuyan öğrencilere uzaklaştırma cezası


Laiklik bildirisi okuyan öğrencilere uzaklaştırma cezası

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde dersten önce amfide laiklik bildirisi okuyan öğrencilere bir yarıyıl uzaklaştırma cezası verildi. Uzaklaştırma cezasına tepki gösteren CHP Grup Başkanvekili Özel, “Rektör o bildiride onu rahatsız eden ne oldu açıklamalı. Aynı bildiriyi ben de Cuma günü aynı amfide okuyacağım” dedi

İstanbul’da kahvehanede laiklik bildirisi okuyanların gözaltına alınması ve Reina Katliamı’nı protesto etmek amacıyla Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde dersten önce laiklik vurgulu bildiri okuyan üç öğrenciye bir yarıyıl uzaklaştırma cezası verildi.

Ders başlamadan önce amfiye gelen üç öğrenci, arkadaşlarına, “Artık yeter, artık buraya kadar! Okullarımızda, mahallelerimizde hiçbir IŞİD’çiye veya cihatçıya izin vermeyeceğiz. Gericiliğin karşında yükseltmemiz gereken bir bayrak vardır. Bu bayrak, ‘Laiklik’ bayrağıdır. Bugün laiklik demek özgürlük demektir, kardeşlik demektir. Bizler herkesi mücadelenin bir neferi olmaya davet ediyoruz. Gericilerden ve başkanlık sevdalılarından hesap sormaya çağırıyoruz” ifadelerinin yer aldığı bildiriyi okudu.

Rektör suç duyurusunda bulundu

Bildiri okunmasından sonra açıklama yapan Ege Üniversitesi Rektörü Cüneyt Hoşcoşkun "Üniversite bir eğitim kurumudur, hiçbir hukuksuzluğa izin vermeyeceğiz” diyerek üniversite yönetimine ve Bornova Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunarak öğrencilerin cezalandırılmasını istedi.

Ege Üniversitesi Rektörlüğü Hukuk Müşavirliği tarafından yürütülen disiplin soruşturması sonucunda üç öğrenci, “Yükseköğretim Kurumu’na ait kapalı ve açık mahallerde yetkililerden izin almadan toplantılar düzenlemek”ten suçlandı ve bir yarım yıl uzaklaştırma cezası verildi.

CHP’li Özel’den öğrencilere destek

CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, öğrencilerin cezalandırılmasına tepki göstererek, dayanışma amacıyla aynı bildiriyi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi amfisinde okuyacağını bildirdi. Özel, BirGün’e yaptığı açıklamada, “Rektör, o bildiride onu rahatsız eden ne oldu, açıklamalı’ dedi.

MHP DOSYASI : İhraçlardan referanduma… Bahçeli, iktidarı savunmada AKP’yi solladı


İhraçlardan referanduma… Bahçeli, iktidarı savunmada AKP’yi solladı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada iktidara desteğini bir kez daha gösterdi. "Hayır" diyen MHP’lilere çatan Bahçeli, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenler için "FETÖ ve PKK çizgisinde bulunmaktan rahatsızlık duymayan küçük bir grup" ifadesini kullandı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 15 Temmuz Darbe Girişiminde bulunanların verdikleri ifadelerde en ufak pişmanlık ifadesi taşımadığının görüldüğünü belirterek "AKP top çevirmesin, zamana oynamasın, idamın geri getirilmesi konusunda samimiyse Milliyetçi Hareket’in sözü söz olsun buna kayıtsız şartsız destek verecektir" dedi. Bahçeli, anayasa değişikliğine referandumda ‘evet’ diyeceklerini vurgulayarak "Cumhurbaşkanı hükümet sisteminin gelmesiyle devlete düzen, ülkeye huzur gelecek; milli birlik ve kucaklaşma ahlakı alanını genişletecektir. Türkiye tek yürek, Türk milleti tek ses olacaktır" diye konuştu.

Bahçeli’nin ‘illuminati’ ile imtihanı – VİDEO

"TÜRK DEVLETİ GERİ ADIM ATMADAN RAKKA’DA, MENBİÇ’TE MİLLETİMİZİN ÇELİKTEN İRADESİNİ GÖSTERMELİDİR"

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında konuştu. Devlet Bahçeli, Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında başlatılan El Bab kuşatması sonuç verdiğini sırada Rakka operasyonunun bulunduğunu bildirdi. Rakka operasyonunda Adana İncirlik Üssü’nün harekat merkezi olarak kullanılma iddalarının konuşulduğunu kaydeden Bahçeli "Türkiye’nin ABD’yle önümüzdeki Rakka operasyonuyla kapsamında ayrıntılı ve iki ayaklı bir taslak plan paylaştığı anlaşılmaktadır. Bu planlardan ilki, Özgür Suriye Ordusu güçlerinin Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’dan girip PYD kontrolündeki bölgeden Rakka’ya yönelmesidir. Yani sınırlarımızdan Rakka’ya kadar 54 km’lik mesafenin sorunsuz aşılabilmesi için ABD’nin PYD’yi iknası lazımdır. İkinci olarak da, El Bab’tan Menbiç ve buradan Rakka’ya doğru harekettir. Bu 180 kilometrelik hattın zorlu coğrafi şartları içerdiği de bilinen bir gerçektir. Bu operasyonda YPG’nin yer alıp almayacağı ana ve asıl tartışma konularından birisidir. YPG’nin Rakka’ya koalisyon unsurlarından bağımsız olarak doğudan girmesi, Özgür Suriye Ordusu’nun da kuzeyden güneye doğru ilerlemesi ABD’nin talepleri arasındadır. Ancak Türkiye’nin hiçbir şart altında terör örgütü PYD-YPG’yle aynı çizgide olması düşünülemeyecektir. Başbakan’ın Münih Güvenlik Konferansı’ndayken ABD’yi kast ederek “prensipte anlaşırsak, Rakka’da doğrudan operasyona girmeyeceğiz, Türkiye taktik destek verecek, ÖSO milisleri önde, biz arkada olacağız." ifadeleri konuya yeni bir boyut getirmiştir. Bize göre, gerekirse Fırat’ın doğusuna geçmeyen YPG’den Menbiç tamamen arındırılmalı, gerekirse Rakka’ya milli kudret yıldırım gibi inmelidir. Mesele Türkiye’nin savunulmasıdır. Türk devleti bu beka imtihanında geri adım atmadan, Rakka, Menbiç ve diğer terör üretim yerleri de dahil olmak üzere, milletimizin çelikten iradesini korkusuzca göstermelidir" diye konuştu.

"MEMUR GÖREVİNDEN OLUYOR DA, AKADEMİSYEN NİYE OLMAYACAKMIŞ?"

Devlet Bahçeli, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i ABD’nin derhal Türkiye’ye iade etmesi gerektiğini kaydederek böylece iki ülke arasındaki ilişkilerin canlanacağını uluslararası hukukun gereğinin sayılacağını belirtti. Bahçeli Yenikapı Ruhu’ndan asla vazgeçmediklerini vurgulayan Bahçeli, 15 Temmuz Darbe Girişiminin başarılı olmadığını ancak tehdidin de geçmediğini uygun zamanın gelmesi için beklemeye alındığını bildirdi. Darbenin siyasi ayağının hala ortaya çıkmadığını bildiren Bahçeli şöyle konuştu: "15 Temmuz feci bir olaydır, zamanla arkasındaki sis perdesi aralanacaktır. Mesela Yurtta Sulh Konseyi’nin kimlerden oluştuğu, 15 Temmuz’un siyasi ayağının ana kadro ve zirve isimleri mutlaka ortaya çıkacaktır. Dağa doğrusu çıkmak ve deşifre edilmek mecburiyeti vardır. 15 Temmuz’un karanlıkta kalan yüz ve isimlerini öğrenmek milletimizin en doğal hakkıdır. İşgale umut bağlayanlar, darbeseviciler, darbe şakşakçıları, FETÖ’nün kripto elemanları kimdir, kimlerden oluşmaktadır? El değmemiş, dokunulmamış, kendisini unutturmuş veya kenara almış FETÖ’nün kodaman ve hatırlı simaları nerelerde gizlenmekte, neden imtiyazlarla koruma altındadır? Onbinlerce kişi soruşturma geçirmiş ve tutukludur. Ancak ortada dişe dokunur, herkesin işte bu dediği isimlere tesadüf edilebilmiş değildir. Pensilvanya’nın kapısında nöbet bekleyen, telefonuna bylock indirip 1 doları cüzdanında gezdiren meşhur siyasetçilerden hiç mi iz yoktur? Bununla birlikte bazı akademisyenlerin rahatı ve konforu bozulunca, malumlarınız ortalık karışmıştır. Türkiye’nin milli ve manevi varlığı için en küçük katkı ve çabası olmayan, mukallit olmakla aydın olunacağını sanan; FETÖ ve PKK çizgisinde bulunmaktan rahatsızlık duymayan küçük bir grup hukuk semtlerine uğrayınca ayağa kalkmışlardır. Memur görevinden oluyor da, akademisyen niye olmayacakmış? Üniversiteleri babalarının çiftliğine çevirip tekellerine alanların sızlanmalarına, timsah gözyaşlarına bu milletin karnı toktur. Kampüsleri bilim yuvası yerine, ideolojik ve gayri milli akımların kampına çevirenlerin bu millete ne hayrı dokunmuş, hangi çığır açıcı fikir ve düşüncelerde imzaları görülmüştür?"

"AKP İDAMIN GERİ GETİRİLMESİNDE SAMİMİYSE MiLLİYETÇİ HAREKET KAYITSIZ DESTEK VERECEKTİR"

Devlet Bahçeli, 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı’na suikast yapmak için Marmaris’e giden darbecilerin yargılanmasına Muğla’da başlandığına dikkati çekerek davanın iki numaralı sanığının medyaya yansıyan ifadelerinin tüyler ürpertici olduğunu söyledi. Bahçeli şöyle devam etti:" Bu caninin, ‘Hiçbir şeyden korkmuyorum, darbe yaptım, cezası idam bile olsa canım yanmaz’ şeklindeki kokuşmuş sözleri en küçük pişmanlık emaresi taşımadığı gibi, Türkiye’ye meydan okumaktır. Türk adaletinin bu darbeciyi ve diğerlerini en ağır şekilde cezalandıracağına inancım tam ve eksiksizdir. Hainler idamdan korkmuyor ve milletimiz de idam talebinde ısrar ediyorsa; o zaman bize düşen bu kanuni düzenlemeyi TBMM’de yapmak, Türkiye düşmanlarına hak ettiği cezayı vermektir. Tekrar ediyorum, AKP top çevirmesin, zamana oynamasın, hakikaten idamın geri getirilmesi konusunda samimiyse Milliyetçi Hareket’in sözü söz olsun, buna kayıtsız şartsız destek verecektir. 15 Temmuz Türkiye için dönüm noktasıdır. Yakından takip ediyoruz ki, devlet kendine gelebilmiş, tam olarak ayağa kalkabilmiş değildir. FETÖ’yle irtibatı ve iltisakı olanlar hakkında hukuki yaptırım ve idari tasarruflar sonuna ve gittiği yere kadar yapılmalıdır. Türkiye bu beladan temizlenmelidir. Bu kapsamda Milliyetçi Hareket Partisi meseleye siyaset üstü bakmakta, tarih penceresinden milli şuur ve ruhla yaklaşmaktadır."

"NİYE EVET DİYOR MUŞUZ? NE YAPACAKTIK; FETÖ’NÜN YANINDA MI DURACAKTIK?"

Devlet Bahçeli, 16 Nisan’da yapılacak olan 18 maddelik anayasa değişikliğinin referandum safhasını demokratik adap ve sabır içinde yerine getireceklerini ifade ederek şu düşünceleri paylaştı:

"Elbette biz devlet için evet, millet için evet, Cumhuriyet için evet, Türklüğün bekası için evet, Türkiye için evet diyeceğiz, millet-devlet kaynaşma ve kenetlenmesine seve seve destek vereceğiz. Niye evet diyor muşuz? Ne yapacaktık; FETÖ’nün yanında mı duracaktık? Evet derken, dünkü sözlerimizle çelişmiyor muymuşuz; niye çelişelim, PKK’nın, CHP’nin, EMEP’in, ÖDP’nin, TKP’nin, elinde Ülkücü kanı olan Aydınlıkçıların kuyruğuna takılmak asıl çelişki ve çürüme değil midir? Biz Türkiye diyoruz, vatan, millet, bayrak ve devlet için elimizi taşın altına koyuyoruz. 15 Temmuz’dan sonra siyaseti kör dövüşüne sokmak, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a kadar anlamsız söz düellosuna girmek toz bulutu dağılasıya, istikrar ve milli güvenlik tam egemen olana kadar eşyanın tabiatına aykırıdır. Demokratik eleştiri haklarımız saklı kalmak kaydıyla yaptığımız da budur."

"CHP SÖZCÜLERİ DİBİ YANMIŞ TAVA GİBİ 16 NİSAN’I KARARTMAYA ÇABALAMAKTADIR, MİLLETTEN ÖDLERİ PATLAMAKTADIR"

Referandumda hayır oyu kullanacak olan vatandaşların demokratik seçimlerine saygısı olduğunu bunu tartışmanın bile abes düştüğünü kaydeden Bahçeli şöyle dedi:" Hayır diyen vatandaşlarımıza, vatan evlatlarına sözüm yoktur, bilakis iradelerine, demokratik seçimlerine saygım vardır. Bunu tartışmak bize göre abestir. Fakat hayırsızlardan oluşan, hayır cephesi kurarak müfterilik ve fesatlık yarışına giren yalancı siyasilere, emekli siyasetçilere, eski tüfeklere, bazı siyasi partilere, terör ve bölücülük taşeronlarına kesinlikle itibarımız yoktur, sırtımız da bunlara dönüktür. Çıkan sonuca herkes bağlı, saygılı ve hürmetkar olmalıdır. Bizim anlayamadığımız hayır koalisyonun niçin bu kadar gerilimli, niçin bu kadar telaşlı, niçin bu kadar tahammülsüz olduğudur. Bunlara diyorum ki, hayır da hayır var diyorsanız, buna yürekten inanıyorsanız, edep, ahlak ve ölçülü bir şekilde tezlerinizi anlatır, ardından milletimizin karar ve tercihini beklersiniz. Ne var ki, bu yapılmamakta, demokratik nezaket hiç gözetilmemektedir. Bakıyorum da, art niyetli propaganda mekanizması çoğunlukla partimizi köşeye sıkıştırıp dava arkadaşlarımız üzerinden yürütülmeye ayarlanmıştır. CHP sözcüleri, bazı anketçiler, bir kısım kalem ve çürük çarık fikir sahipleri kendi tabansızlıklarını unutup, MHP tabanının yarıdan fazlası hayır verecek kehanetiyle yatıp kalkmaktadır. Bizde taban yoktur diyoruz anlamıyorlar, gerçekten de bunlara ne desek boştur; zira kafaları büyük içi boş, tut kulaklarından çifte koş. Durum ve halleri aynen budur. Bitli baklanın kör alıcısı olur misali, CHP sözcüleri dibi yanmış tava gibi 16 Nisan’ı karartmaya, kara göstermeye çabalamaktadır. Milletten ödleri patlamaktadır. Türkiye’nin toparlanmasından, hukuki ve siyasi dengeye kavuşmasından korkup kriz ayinine çıkmaktan utanç duymayan CHP için başını öne eğeceği günler uzak değildir. PKK’nın tırmandığı dala salıncak kuran bu zihniyet; 1923’ün CHP’si değil, 1919’un Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin adeta kopyası, klonlanmış halidir. CHP, yanına aldığı bölücülük ve terörden mimlenmiş dünür ve akraba partileriyle kalburla su taşımaktadır."

"CUMHURBAŞKANI HÜKÜMET SİSTEMİYLE DEVLETE DÜZEN, ÜLKEYE HUZUR GELECEK"

MHP’nin 16 Nisan’da ‘evet’ diyeceğini yineleyen Bahçeli şu ifadeleri kullandı:" Bu ülke için yeminimiz vardır, vazgeçilmeyecektir. Milliyetçi-Ülkücü Hareket Türkiye’nin istiklaline bütün dava ve ülküdaşlarıyla sahip çıkacak, Türk-İslam ülküsünün istiklali, güçlü bir şekilde temsil ve hak ettiği mertebelere gelmesi için evet de buluşacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi bir bütündür, dava arkadaşlarım ülkesi ve milleti için gereğini yapacaklardır. İnancım bu şekildedir. Bizim ülke ve vatan sevgimizin sadakasına bile layık olmayanların hakkımızda dedikodu yapmaları yetmezmiş gibi, çevremizde dolaşıp hayır diyen ve kararsız duran çetelesi tutması, bir defa muhataplarını zilletten kurtarmaya, kirli alınlarını aklamaya şüphesiz ki kafi gelmeyecektir. Anayasa değişikliğini Türkiye için istiyoruz, milli beka ve Türklüğün kutlu varlığı için tarihi görüyoruz. Değişen hükümet etme sistemidir, peki karakter ve siyasi kan akışının istikametini değiştiren, dönüştüren kimlerdir? Cumhurbaşkanı hükümet sisteminin gelmesiyle devlete düzen, ülkeye huzur gelecek; milli birlik ve kucaklaşma ahlakı alanını genişletecektir. Türkiye tek yürek, Türk milleti tek ses olacaktır."

"BİZ ‘HAYIR’ DESEK ALAYI BİRDEN ‘EVET’ DİYE GEZERLERDİ"

İsim vermeden MHP’li muhaliflerin oluşturduğu ‘Türk Milliyetçileri Hayır Diyor’ Platformunu eleştiren Bahçeli şöyle dedi: "Hayır diyen siyaset damarı, hayırda birleşen taassup ve kör safsata, siz kimin sesine ses oluyor, hangi çevrelerin dümen suyunda ilerliyorsunuz? Kendilerine Türk milliyetçisi diyen zevat bir platform kurmuş, 1 Kasım’dan sonra ellerine tutuşturulan MHP’yi içten yıkma talimatnamesini akıllarınca aynen uygulamak ve ilerletmekle meşgullerdir. Bunlar 18 Şubat’ta Ankara’da, CHP’nin himaye, aydınlıkçıların şemsiyesi altında toplanıp, MHP’ye öteden beri ters bakan, isimleri hizip ve fitne çıkarmakla anılanların da katılımıyla sebilhane bardağı gibi dizilmişlerdir. Türk milliyetçisiyiz diyorlar, ama Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı’nı yuhalatacak, aleyhe slogan attıracak kadar ipten kazıktan boşandıklarını görmüyor, göremiyorlar. Hepsine yolları açık olsun diyor, bizden uzak, Allah’a da yakın olmalarını temenni ediyorum. Nehrin kenarına kuyu kazılır mı, bunların yaptığı budur. Aynen suyu kesilmiş değirmen gibi olduklarını anlamayacak kadar yollarını şaşırmışlar, Ankara’da toplaşmışlardır. Biz evet diyoruz ya, bunlar ille de hayır diyecekler. Hayır desek, inanınız alayı birden evet diye gezerlerdi. CHP ve Perinçek’in kanatları altına sığınıp narkozu yiyenler, ezberleri de bitince geriye sarmaya, patinaj içinde çırpınmaya başlamışlardır. Hayır diyorlarmış, sizlerin bu kutlu davaya ne hayrınız geçti de aziz milletimizi hayır demeye çağırıyorsunuz? Kurmak için uygun zaman kolladığınız partinizle karşımıza çıkın da hepinizin boy ölçüsünü görelim. 1990’lı yıllarda merhum Başbuğumuzu kurultay salonlarına sokmamak, MHP’yi ele geçirmek, davamızın haysiyetini gölgelemek için oyun içinde oyun kuranlar, şimdi kalkmışlar Türk milliyetçisi maskesiyle yine film çeviriyor, yine sahne alıyorlar. Bunlara diyorum ki, hadi oradan, bu kutlu davanın nefer ve aziz mensupları sizleri tanıyor, niyetlerinizi biliyor, haddinizi bildirmek için de emin olun gün sayıyor. "

İSTİHBARAT DOSYASI : Almanların ünlü film yıldızı ‘ajan’ çıktı !


Almanların ünlü film yıldızı ‘ajan’ çıktı!

Almanya’da Nazi dönemi ve savaş sonrası dönemin en önemli film yıldızlarından biri olan Marika Rökk’ün Sovyetler Birliği için çalıştığı iddia edildi

Almanya’nın Nazi dönemi ve 2. Dünya Savaşı sonrasındaki en önemli film yıldızlarından Marika Rökk’ün ismi Alman istihbarat belgelerinden çıktı. Gizliliği kaldırılan belgelerin bir bölümünde Rökk’ün Sovyet ajanı olduğu bilgisi yer alıyor.

1930’larda Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in, Hollywood’un kadın starlarına karşılık Alman film yıldızları yetiştirme düşüncesinin ardından yıldızı parlayan isimlerden biri de Marika Rökk olmuştu.

Macaristan doğumlu olan Rökk, Nazi yönetimiyle kurduğu yakın ilişkilerle biliniyordu. Hatta savaşın ardından Nazi yönetimiyle olan bağlarından dolayı 2 yıl oyunculuk yapması yasaklandı. Ancak gizliliği kaldırılan Alman istihbarat belgelerine göre Rökk, Nazi yönetiminden Moskova’ya bilgi aktarıyordu.

Savaş sonrasında bir süre rehabilite edilen ve savaş sonrası dönemde Alman film endüstrisinin en popüler yıldızlarından biri olan Marika Rökk, 2004’te 90 yaşında hayata veda eden kadar yaklaşık 40 filmde rol aldı.

Rökk’ün, KGB ajanı olduğu şüphesiyle istihbarat belgelerine girdiği ilk tarih ise 1951 olarak belirlendi. Belgelerde, Rökk’ün KGB’ye menajeri Heinz Hoffmeister tarafından alındığı ve yönetmen kocası Georg Jacoby’nin de benzer faaliyetlerde olabileceği iddiası yer aldı. 1951’te sinemayı bırakarak, Düsseldorf’ta küçük bir örgü dükkanı açma kararı alan Rökk’ün bu hareketi ise istihbarat raporlarında, ‘ajanlık faaliyetine devam etmek için zekice bir manevra’ olarak görülmüş.

Gizliliği kaldırılan istihbarat belgelerinde, Rökk ile ilgili iddialar için herhangi bir kanıt sunulmazken, Rökk’ün Sovyet yönetimine ne gibi bilgiler verdiğiyle ilgili detaylar da yer almadı. Alman kamuoyu, istihbarat raporlarına şüpheyle yaklaşıyor.

TURİZM DOSYASI : AK PARTİ DÖNEMİNDE TURİZM BU HALDE /// TARİH : 16.02.2017 /// YER : İzmir Adnan M enderes Havalimanı Dış Hatlar Terminali


DİN & DİYANET DOSYASI : BEKTAŞİLİK NEDİR ???


BEKTAŞİLİK

Bektaşilik, büyük Türk mutassavvıfı Hacı Bektaş-ı Veli etrafında teşekkül etmiş ve onun ismine izafeten Bektaşilik ismini almış, “mürşid olarak Hz. Muhammed’i (s.a.v.), rehber olarak Hz. Ali’yi (k.v.) pir olarak Hacı Bektaş-ı Veli’yi”[1] tanıyan Türk siyasi, kültürel ve sosyal tarihinde derin izler bırakmış, Türk-İslam tasavvuf geleneğindeki 12 tarikatten biridir. Mahiyeti ve kapsamı itibarıyla ortaya çıktığı tarihten itibaren geniş ilgi ve merak uyandırmıştır. Bektaşi Tarikatının ve inancının araştırılıp incelenmesi Türk dini tarihi için de büyük önem taşımaktadır. Bektaşilik Tarikatının kuruluş ve ilk safhaları Hacı Bektaş-ı Veli’nin biyografisi ile eş zamanlıdır.

Türk tarihinde oynadığı mühim roller ve mahiyeti itibarıyla konu üzerinde Avrupa ilmi çevrelerinde pek çok alışma yapılmıştır (von Hammer, George Jacob, F. W. Hasluck, Rudolf Tschudi, bu ilk dönem Avrupalı araştırmacıların en önemlileridir). Bektaşilik konusunda bize tanıklık edecek ve araştırmalara yön verecek derecede belge ve bilgiye sahip değiliz. Önemli ölçüde sözlü kültür geleneği içinde yaratılmış olması ve kuşaktan kuşağa aktarımda sözlü öğretinin teorik, teolojik (yazılı) formların önünde olması sebebiyle mesele bir hayli karmaşıktır. Farklı dini unsurları ve inanç pratiklerini bünyesinde barındırması itibarıyla bağdaştırmacı bir doğası vardır. Eski Türk Dini, Şamanizm, Zerdüştlük, Kalenderi, Haydari, Edhemi, Vefai gibi birçok din ve mezhepten unsur ve etkileri bünyesinde barındırır. Türklerin Şamanizm’den, İslâmiyet’e geçiş sürecinde Bektaşilik ve Alevilik önemli bir nirengi noktasıdır. A. Yaşar Ocak X. yüzyılda başlayan ve günümüze kadar gelen bu sürecin İslamiyeti benimsemeye başlayan, ancak ondan önce mensup oldukları Gök Tanrı Kültü, Tabiat kültleri, Atalar kültü gibi eski Türk inançlarıyla Şamanizm, Budizm, Zerdüştlik ve Maniheizm gibi dinlerin miras bıraktığı inançların etkisi altında yeni bir dini kabul edip kısa zamanda kendi sosyo-ekonomik yapılarına uyduran göçebe Türklerin tarihi olduğu kanaatindedir.[2]

Türklerin İslâmiyet ile ilk karşılaşmaları Abbasi halifesi El Muktedir zamanındadır. Bu halife Türk illerini islâmiyete çekebilmek için ciddi gayret sarfetmiştir. Nitekim onun bu teşebbüsleri sonucu, Volga İtil Bulgarları devlet ve millet olarak İslâmiyete girmiş ve Halife el-Muktedir’den İslâmiyet’in öğretilmesi için din görevlileri gönderilmesini istemiştir. Halife 921 yılında İbn Fadlan başkanlığında bir heyet gönderir. Bu heyet kalabalık Oğuz Türkleri içinden geçip Volga Bulgar hanlığına geldiler. Oğuzlar ve Başkurtlar henüz o sıralarda müslüman olmamışlardı, Şamanist idiler. İbn Fadlan’a göre Oğuzlar İslâmiyet’in tesiri altına girmekte ve şekil olarak ta olsa Arap tüccarların telkini ile Kelime-i şehadet getirmektedirler.[3]

Müteakiben 960’larda Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra, Abdulkerim adını almasıyla Oğuzlar ve Karluklular giderek artan bir hızla Müslüman olmuşlardır.[4]

Fakat bu din değiştirme hadisesinin tedricen ve aşamalı olarak geliştiği bir gerçektir. E. Ruhi Fığlalı bu gerçeği şöyle vurgular “toptan dahi olsa bir topluluk, hatta ihtida eden bir kişi, bütünüyle kendi harsından sıyrılamaz. Bir topluluk, nasıl ve ne derece üstün bir medeniyet seviyesine girmiş olursa olsun, yüzyıllardan beri devam eden yaşayış, düşünüş ve inanışlarını ister istemez, birden bire feda edip onlardan uzak kalamaz. Bu Türklerin İslam medeniyeti dairesine girişlerinde de böyle olmuştur. İslâm öncesi maddi manevi pek çok kültür unsuru, tabiri caiz ise adete İslamlaştırılmış ve aynı samimiyetle yaşatılmıştır”.

Çinlilerin X. yüzyıl başlarında Moğolistan’a saldırması sonucunda bölgede bir nüfus sıkışması ve asayişsizlik meydana gelir. Oğuzlar Hazar Ural bölgelerine yayılırlar.

Karahanlıların 999 yılında Samanoğulları Devleti’ne son vermeleriyle artık bütün Türkistan ve Horasan, kısaca Maveraünnehir, Türklerin muhaceretine açık alan haline geliyordu böylece bir kısmı bozkırlarda bir kısmı şehirlerde oturan Oğuzlardan müslüman olanlar, Türkmen adını aldıktan sonra Müslümanlığı kabul etmemiş ırkdaşlarına karşı mücadelelerini sürdürerek onları Karadeniz sahillerindeki Peçeneklerin yanına sürmüş; kendilerinin de X. yy. ortalarına kadar Selçukluları takiple İslâm ülkelerine ve Anadolu”ya muhaceretleri devam etmiştir.[5]

Anadolu Selçuklu Devleti, İran’da 1040 da kurulan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan 35 yıl sonra 1071 Malazgirt Zaferi’ni takiben vuku bulan büyük Türk nüfusunun muhacereti ile 1075 de kurulmuştur.[6] Anadoludaki Türk nüfusu yalnızca X. yüzyılda başlayan akın ve göçler neticesinde oluşmuş değildir. Ön Türk tarihinden itibaren Anadolu daima Türklerin etkinlik sahaları içerisinde olmuş ve bunun tabii bir sonucu olarak bir Türk nüfus tabakası oluşmuştur. Emevi ve Abbasi halifelerine paralı asker olarak çalışan Türkler bu devletin Anadolu sınırlarına öncü olarak yerleştirilmişler ve bir Türk nüfus kolonisi oluşturmuşlardı.[7]

Malazgirt Zaferi’nden sonra Sultan Alparslan Erzurum’dan İstanbul’a kadar olan bölgenin sorumluluğunu Kutalmış oğlu Süleyman Şah’a vermiştir. Altı yıl gibi kısa bir sürede Türk akıncılar İznik’e ulaştı. Anadolu’nun bu kadar kısa zamanda ele geçirilmesinde Anadolu halkının Bizans yönetiminden gördüğü iktisadi ve içtimai zulümler en önemli amiller arasındadır. Bu güç şartlar altındaki yerli halkın, kendilerine insanca muamele edileceğini, huzursuzluk çıkarmadıkları takdirde mallarına ve canlarına dokunulmayacağını, tamamen serbest olacaklarını vaat eden Türk fatihlerine karşı daha yakın ve olumlu duygular beslemelerine sebep olmuştur.

İlk göç hareketlerinden itibaren Anadolu’ya gelen Müslümanlarla Hıristiyanlar arsında hoşgörüye dayalı bir saygı ve sevgi ortamı oluşmuştur. Türkler Orta Asya’dan getirdikleri İslâm cilası altındaki sevgi ve saygıya dayalı inanışları, misafirperverlikleri, yardımseverlikleri ve çeşitli mesleki hünerleri en önemlisi taasuptan uzak dervişane yaşayışları Hıristiyanların hayranlığını kazanıyordu. Bu arada Türkmen babaları halka hitap ederken, dini veya kültürel yorumlarını, gerektiğinde onların hoşlarına gidecek bir şekil altında sunmakta hiç tereddüt göstermiyorlardı.[8]

Bu yaşam tarzı 13. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. E. Ruhi Fığlalı bu süre içinde “temelde sunni-hanefi, ama tezahürü itibarıyla melâmi tasavvuf ve tarikatların, Ahi ocak ve zaviyelerinin hakim olduğu bir dini hayat teşekkül ettiğini” belirtir.[9]

Anadolu Selçuklu Devleti I. Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzettin Keykavus ve özellikle Alaeddin Keykubat zamanında oldukça parlak dönemler yaşamıştır. Alaeeddin Keykubatın 45 yaşında zehirlenerek öldürülmesinden sonra yerine liderlikte ve yönetimde kifayetsiz II. Gıyasedddin Keyhüsrev geçmiştir. Sultanın yetersizliği ve veziri Sadettin Köpek’in yanlış yönlendirmeleri sonucu devletin ana unsuru Türkmenlerle yönetimin arası açılmış oldu. Devlet Türkmenler üzerine baskı uygulamaya başladı dönemin önde gelen sanat ve meslek teşkilatı (ahi) önderleri Ahi Evren ve Ahi Ahmet hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu siyasi huzursuzluklara iktisadi durumun bozulması ve diğer sosyal etkenler de karışınca kitlesel bir isyanın altyapısı oluşmuş olur.

Babailer İsyanı: Bozulmuş bu dirlik ve düzenliği Türkmenler lehine yeniden tesis etmek isteyen Baba İlyas ve en önde gelen halifesi ve müridi Baba İshak müridleri vasıtasıyla geniş ve etkili bir propogandaya girişir. 1240 yılında Türkmenler Kefersud’da ayaklandılar. İlk başlarda mevzi birtakım başarılar elde ettiyseler de daha sonraları Kırşehir yakınlarındaki Malya ovasında kuşatılan isyancılar mağlup edilip, öldürüldü. A. Yaşar Ocak’a göre; “Babailik ve Babai hareketi bu aşamadan sonra başlamıştır”. İsyandan kaçan bu zümreler diğer heterodoks zümrelerle dayanışma içine girerek Babailik hareketini başlatmışlardır.[10]

Türkmenler arasında yaygın bir takım dini inançları ustaca kullanarak bu ayaklanmayı mehdici bir ideoloji etrafında teşkilatlamayı bilmişlerdir.[11] Bu isyanın sonucunda Anadolu birliği parçalanmış ve Anadolu büyük yıkım ve ıstıraplara sebep olan Moğol istilasına maruz kalmıştır. Babai hareketini başlatan bu şahsiyetler XV. yüzyıldan itibaren Bektaşiliğin ve Aleviliğin teşekkülüne ortam hazırlayarak ve sosyal tabanını oluşturarak en büyük tarihi rollerini oynamışlardır. Bu zümreyi Türk tarihinde temellendiren olay Baba Resul isyanı ve onun arkasından gelişen Babai hareketidir.[12]

Bektaşiliğin kuruluşu ve tarihi gelişim özellikleri göz önüne alındığında iki aşamada değerlendirme zarureti vardır. Hacı Bektaş-ı Veli dönemi de diyebileceğimiz ilk dönem 12 imam, mehdi, Kerbela, Hz. Ali gibi şii-batıni motiflerden ziyade eski Türk inançlarının izlerini taşıyan kültlerin ana temayı oluşturduğu bir inanç çerçevesi vardır.[13] Balım Sultan’ın tarikatın başına geçtiği 15. yüzyıldan sonra ise şii-batıni akideler giderek artan bir biçimde tarikatın inanç iklimine girmeye başlamıştır.

1. Kuruluş ve İlk Dönem

Bektaşilik 13. yüzyılın ortasından itibaren Anadolu’nun Moğol istilasına uğradığı, halkın kendi kurumlarını kurmaya ve ayakta kalmaya çalıştığı bir düzlemde Ahi örgütüyle ve diğer batıni zümrelerin tabanı üzerinde kurulmuştur.

Kurucusu Hacı Bektaş-ı Veli menkabe-anlatılarla örülmüş olan bu kült kişiliğin tarihsel kimliğini ve mücadelesini, öğretisini yeterli derecede aydınlatacak bilgi ve belgeler eksiktir. Melikoff ihtiyatlı bir üslupla “çağdaşı kaynaklarda iz bırakmamasını kendi döneminde yeteri kadar tanınmamış olmasından ileri gelebileceğini” söyler.[14] Akademik gelenekten gelmeyen bir kısım sol eğilimli yazar onun efsanevi mücadelesinden ve ilkelerinden bir tarihi öncü devrimci arşetip imal etmeye çalıştılar. Bunun yanında sağ kesimden bir kısım araştırmacı da asayiş ve bütünleşme kaygısıyla onu asli duruşundan farklı biçimlerde tasvir etmeye çalışmışlardır. Hacı Bektaş-ı Veli hakkında az da olsa malumat bulabileceğimiz eserler Vilayetnâme (ölümünden sonra sözlü kaynaklardan derlenerek yazılmış ve en eskisi ve önemlisi Uzun Firdevs Tarafından yazılmış), Aşık Paşazade’nin Tevarih-i Ali Osman isimli eseri ve Ahmed Eflaki’nin Menakıbu’l-Arifin adlı eserleridir.

Vilayetnâmeye göre Hacı Bektaş-ı Veli Horasan hükümdarı İbrahim es-Sani Seyyid Muhammed ile Şeyh Ahmed isimli Nişaburlu bir alimin kızı olan Hatmenin oğlu olup asıl adı Bektaştır. Baba tarafından Hz. Ali’ye[15] bağlıdır. Bu husus gelenekte ve günümüzde bu görüş mensuplarınca çok ehemmiyet verilen bir husustur. Fakat F. Köprülü, E. Ruhi Fığlalı, İ. Melikoff gibi bu sahanın akademik uzmanları verilen malumatın kifayetsiz olduğu görüşündendir. Doğduğu coğrafyayı ve dönemi dikkate alırsak Hacı Bektaş-ı Veli’nin Türk olması daha ağırlıklı bir ihtimaldir. Doğum ve ölüm tarihini J. Kingsley Birge İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bulduğu bir Yunus Emre divanının iç kapağında düşülen tarihten hareketle 1248 de doğduğunu 1281 de Horasan’dan Anadolu’ya geldiğini 92 yıl yaşayarak 1337 yılında vefat ettiğini söylemektedir.[16] Fığlalı bu tarihlerin Osmanlı resmi kayıtlarla uyumsuzluk gösterdiğini belirterek “Ankara Kütüphanesi’ne Hacıbektaş’tan gelen bir yazma risalenin baş tarafındaki kayıttan 1209-1210 yılında doğup 1271 yılında 63 yaşında vefat ettiğine dair kaydın daha doğru olduğu kanaatindedir.

Kaynakların azlığı ve birbirine atfen söylenilen hususlar birbirinden çok farklı değildir. Mevcut tarihsel verilerden ve sözlü tarih formasyonundan gelen bilgileri birleştirdiğimizde Hacı Bektaş-ı Veli’nin Horasan’da doğup yörenin inanç ikliminde önemli bir faktör olan Yeseviliği ve Horasan melâmiliğinin atmosferini tanıdıktan sonra Anadolu’ya Sivasa geldi. Amasya’ya giderek Baba İshak’a halife oldu. Bir süre Kırşehir ve Kayseri’de kaldı. Sulucakarahöyük (Hacıbektaş) yerleşti. 13. yüzyıl Anadolu’sunun yılgın Türkmen kitlelerini bir araya toplayarak yeni bir ruh ve heyecanla bir ideal etrafında birleştirmiştir. Aşık Paşazade’nin ve Mevlevi kaynaklarının zikrettiği gibi meczup ve donanımsız bir kişinin böylesi bir cazibe ve liderlik gösterebilmesi pek inandırıcı gözükmemektedir. Fakat üzerine geldiği dönemin toplumsal ve kültürel durumuna baktığımızda durum biraz daha berraklaşır. 13. yüzyıl Anadolu’su Moğol istilasından ve iç siyasi huzursuzluklardan bunalmış Türkmen kitlelerini görürüz. Kentler ve medrese çevresinde bilgilenme ve yaşama şansı bulan insan yüzdesi son derece azdır. Nüfusun büyük bir bölümü kırsalda ve yarı göçebe ve tarımla iştigal etmektedir. Böyle bir toplumsal yapıda Türkmen kitlelerin karmaşık sofiyane nazariyeleri ve islâmın akaid, kelam, fıkıh gibi yazılı kültüre dayanan hususlarını öğrenip tam manasıyla uygulaması beklenemezdi. Bu kitleler eski dini ve örfüyle imtizaç içinde saf ve muttaki bir kabullenişle İslam’ı sözlü kültür geleneği içinde anlayıp yaşamaya çalışmışlardır. Böyle bir kültür ikliminde elbetteki kitabi-yazılı kültüre farklı gelebilecek bir tutumun oluşması normaldir. Bu aşamada kısmi bir farklılaşmanın oluştuğu da tarihi bir gerçektir.

Babai İsyanı üzerine dağılan zümrelerin Hacı Bektaş-ı Veli”nin geniş hoşgörü iklimine sığınarak kendilerini devam ettirdikleri görülmektedir. Edhemi, Cami, Şemsi, Kalenderi gibi topluluklar onun çevresinde Bektaşilik ismi altında bir araya geldiler. Bu karşılaşma sonucunda bu zümrelerin Hacı Bektaş bağlılarına birtakım inanç öğeleri aktardığı sezilmektedir. Gölpınarlı Hacı Bektaş’a atfedilen Makalat isimli esere baktığımızda, “dört kapıdan (şeriat, tarikat, hakikat, marifet) ve her kapının on makamından, ölümden, kalp ahvalinden, tasavvuftan, zahid, arif ve muhiblerden bahsetmede, insanı övmede, dünyada bulunan her şeyin insanda bulunduğunu bildirmektedir”.[17]

Bu tarikat Osmanlı İmparotorluğu’nda yaygınlaştıktan sonra Hacı Bektaş’ı İlk Osmanlı Sultanlarıyla çağdaş sayan söylentiler ortaya çıktı. Bektaşi geleneğine göre Hacı Bektaş-ı Veli, Orhan Gazi zamanında Yeniçeri ocağına dua etmiş, Yeniçerilerce pir tenınmıştır. Bu sebeble Yeniçerilere “taife-i bektaşiyan” denirdi. Yeniçerilerin başına giydiği börkün arkaya doğru sarkan kısmı da Hacı Bektaş’ın hatırasına bağlıdır. Söylentiye göre Hacı Bektaş kendisine getirilen yeniçerinin başına elini uzattığı zaman, arkaya doğru sarkan kol yenini hatırlatmak için börkün arkasına bu kısım eklenmiştir. Yeniçerinin yine bu kol yeni ile ilgili olan “yeniçeri” sözünden türediği de ileri sürülmektedir.

Hacı Bektaş-ı Veli yeniçeriliğin kurulmasından önce öldüğü için bu bilgiyi tarihi belgeler doğrulamamaktadır. Anadolu’da yaygın bir kuruluş olan ahilikte her esnaf sınıfı bir pire dayanıyordu. Ahilerin seyfi kolu olan Alperenlerde Hacı Bektaş’ı kendilerine serçeşme tanıdılar, böylece yeniçerilerle Bektaşiliği birleştiren köken söylenceleri türemeye başladı.

Hacı Bektaş’ın eserleri bahsi henüz üzerinde anlaşılamamış bir kondur. Kendisine atfedilen eserler şunlardır. a- Kitabu’l-Fevaid b- Makalat c- Şerh-i Besmele d- Şathıyye e- Tefsir-i Fâtiha f- Kelimat-ı’ Ayniye g- Hurde-Nâme dir. Esat Coşan, A. Gölpınarlı, M. Öztürk, B. Noyan gibi araştırmacılar bu eserlerin büyük ağırlıkla Hacı Bektaş-ı Veli’ye ait olduğu kanaatindedirler. A. Yaşar Ocak bu eserlerin Hacı Bektaş-ı Veli’ye aidiyetinin ispatlanmamış bir konu oyduğunu öne sürerek bu araştırmacılardan ayrılır.[18]

İlk dönem Bektaşi öğretisine baktığımızda Şii (Caferi). batıni tesirin ve motiflerin, Kalenderi üslup ve tavrın pek yer almadığını görmekteyiz. Bunula birlikte Vilayetnamedeki uygulamalara baktığımızda melameti bir tavır ve ritüel uygulamalar görülmektedir. Sema dem, telkin, muhip, tac, çerağ bunların en önemlileridir.[19]

J. Kingsley Birge’ye göre “Kırşehir yakınlarında daha sonra kendi adıyla anılacak beldeye yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli Türk yaşamının toplumsal ve dinsel pratikleriyle, az çok ortodoks İslâm görüntüsünü Orta Asyalı sufi Ahmet Yesevi’nin etkisini taşıyan bir tasavvuf sisteminde birleştiren genel Türkmen babaları hareketinin bir parçası oluyor; bu Türkmen kabileleri arasında zamanın azizi olarak genel bir kabul kazanıyor, müridler kazanıyor ve yönlendiriyor; çerağ kullanımı, lokma ve sema etmek de dahil olmak üzere basit bir ritüelin temellerini öğretiyor, kendisi özel bir başlık giyiyor ve müridler ve halifeler yetiştirip öğretisini yaymaya çalışıyordu”.[20]

Hacı Bektaş-ı Veli öğretisini “dört kapı kırk makam” esası üzerine kurmuştur. Bu ilkeler Yesevi gelenekten doğmuş bütün tarikatlarda da aynıdır. Her kapı bir diğerine geçiş için bir köprü niteliğindedir. Biri diğerine tercih edilemez. Bu yönüyle Hacı Bektaş-ı Veli yüzyıllar boyu bütün inanç renklerinin kabul, saygı ve sevgisini kazanmıştır. “Allahın yeryüzündeki halifesi” (Bakara Suresi. 30) olan insana merkezi bir önem verir. Bu öğreti 13. yüzyıl Türkmen Anadolusu’nda Türkmen aydınlanması” diyebileceğimiz Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahi Evran gibi önemli şahsiyetler tarafından zenginleştirilen bir kültürel iklimin kurulmasında büyük bir öneme sahiptir.

Hacı Bektaş-ı Veli aynı zamanda Osmanlı fetih siyasetinde önemli bir güç olan Yeniçeri ocağının manevi önderi konumundadır. Nedenleri tam olarak bilinemeyen bir süreç içinde yeniçerilerle özdeşleşti ve onlar vasıtasıyla Balkanlar’a yayılma imkanı bulmuştur.

Vilayetnâmede zikredilen bazı müridleri; “Seyyid Cemal Sultan, Sarı İsmail Sultan, Kolu Açık Hacim Sultan, Resul Baba Sultan, Pir Ebi Sultan, Tapduk Emre, Karadonlu Can Baba, Huy Ata, Sarı Saltık Baba, Bostancı Baba, Molla Saadettin, Barak Baba”dır.[21] Bu şahıslar aynı zamanda Vilayetname’nin şahıs kadrosunun önemli bir bölümünü oluşturur.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin ölümünden sonra tarikat Hacı Bektaş halifeliğinin temsili konusunda düştükleri anlaşmazlık sonucu Dedebabalar ve Çelebiler olmk üzere iki ana kola ayrılmışlardır.

Dedebabalar; Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenmediğini Kadıncık Ananın onun manevi evladı olduğu olduğunu ve geleneğin Hızır Bali, Resul Bâli, Mürsel Bâli ve onun oğlu Balım Sultan çizgisinde devam ettiği ve Balım Sultanın mücerred olup evlenmediği için bu kol burada kesilip kardeşi Kalender yolu ile devam etmiştir.[22]

Çelebiler kolu ise Hacı Bektaş-ı Veli’nin evli olduğunu ve ölümünden sonra yerine oğlu Seyid Ali Sultan’ın posta oturduğu ve silsilenen bu çizgide geliştiği görüşündedir.[23]

Balım Sultan (İkinci Pir) ve Bektaşilik

Asıl adının Hızır Bali olduğu kabul edilmektedir. Hakkında tarihi kaynaklara dayanan bilgi ve belge yoktur. Hakkında anlatılanlar sözlü gelenek vasıtasıyla tarikatin sözlü tarih anlayışı çercevesinde oluşmuştur. Türbesi Hacı Bektaş-ı veli türbesi yanındadır. Çelebiler kolu Balım Sultan’ın Hacı Bektaş soyundan Mürsel Bali’nin oğludur. Dedebabalar ise bir keramet (efsane) ye dayanarak Balım Sultan’ın Seyid Ali Mürsel Balin’nin kerameti ile doğduğu görüşündedir.[24] Bir Sırp prensesinden dünyaya geldiği yolunda rivayetler vardır.[25]

Osmanlı yönetimi ve özellikle II. Beyazıt’la iyi ilişkiler kurmuştur. Bunun sonucunda 1501 yılında resmen Dimetoka’daki tekkeden alınarak Hacıbektaş’a getirilir ve dergahın başına geçer. Osmanlı yönetimi altındaki Alevi-Bektaşi nüfusun Safevi propogandası sonucu siyasi ve toplumsal huzursuzluk çıkarmasını önemli oranda önlemiştir.

Balım Sultan ikinci pir olarak tarikatın erkan ve teolojisinde önemli yenilikler yapmıştır. Dedebabalar ekolüne göre mücerretlik erkanını koyan ve yeniçerinin uyguladığı ritüelleri Balım Sultan sistemleştirip yazılı hale getirmiştir. Bektaşi tarikatinde kendi adına bir tören balım Sultan töreni ihdas edilmiştir. Esat Korkmaz bu töreni “ikrar ayini kapsamında ek bir tören niteliği taşıyan ve ikrar ayininin belli ölçülerde yinelenmesi biçiminde bir tören olarak tanımlar”.[26]

Bazı kaynaklar hulül, tenasüh, inancı, üçleme, hurufi tesir ve içkinin (alkol), İslami emir ve yasakları (zahiri) olduğunu söyleyip tanımama gibi ilkelerin Balım Sultan döneminde tarikata girdiğini belirtir.[27] Mücerred dervişlerin kulağına menguş denilen demir halka konulması uygulaması yine bu dönemde getirilmiştir.[28]

16. yüzyıldan itibaren başlayan siyasi-sosyal ve iktisadi huzursuzluklar Bektaşi hareketini ve yaşamını daderinden etkilemiştir. Temelinde iktisadi ve sosyal huzursuzlukların bulunduğu ve Celali isyanları denilen ayaklanmalar din kisvesi ile sunulduğundan devletin şiddetli takibatına maruz kalmıştır. Bu huzursuzluklar erkan ve düzeni Bektaşiliğin sistematiğini ve iç kontrol mekanizmalarını da bozmuştur. Nihayetinde yaklaşık iki asır sonra Sultan II. Mahmut Dönemi’nde Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmış ve askerin Bektaşilikle ilgisi fiilen kesilmiş oldu. 1827 de çıkarılan bir fermanla Anadolu’daki bütün Bektaşi tekkelerinin mal varlığına el konuldu. Bu ağır darbeden sonra Bektaşiler uzun süre suskunluğu tercih ettiler. Bektaşi tekkelerine pir olarak nakşi kökenli şeyhler tayin edildi. Bektaşilik resmen Nakşibendi tarikatının bir şubesi olarak tanındı.[29]

Bu hareketin ardından Bektaşiler gizliliğe itildiği için Masonlar nezdinde bir destek buldular. Teoride de olsa aynı ilkeleri paylaşmaları bunda etkili olmuştur. Söz konusu Bektaşiler kentli, liberal, eğitimli kişiler arasındandır. Yoksa popüler bir yaygınlaşma söz konusu değildir.[30]

II. Meşrutiyet’ten sonra tarikat faaliyetlerinde bir canlanma görülür. Sarayla ve dönemin etkin siyasi gücü İttihat ve Terakki Fırkası ile iyi ilişkiler kurmuşlardır. Bu dönemde yine asırlardır süregelen felsefi bir ayrılık yeniden gündeme geldi. Vahdet-i Vücud’cu çizgi ve Vahdet-i Mevcut’cu gelenek arasında birtakım anlaşmazlıklar gündeme geldi.

Kurtuluş Savaşı öncesinde inanç ve kanaat önderleri ile görüşen M. Kemal Atatürk Hacıbektaş’ta Cemaleddin Çelebi ile görüştüğü ve onun bu görüşmeden sonra milletvekili olarak Ankara’ya çağrıldığı ve milli mücadeleyi bağlıları ile yürekten destekledikleri bilinmektedir.[31]

İnanç İlkeleri

Bektaşilik Hacı Bektaş-ı Veli’nin dört kapı ilkesi üzerine kurulmuştur. Bunlar şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yapılarıdır.

Şeriat: İslamın bütün zahir emir ve muamelatını harfiyen uymak emir ve yasaklara riayet etmeyi gerektirir.[32]

Tarikat: İlk ve en önemli adım ikrar verip pirden el almaktır. Bu süre işerisinde gösterilen mertebe lere ulaşmak için pirin gösterdiği bir takım ödevler ve uygulamalar, eğitim vardır.[33]

Hakikat: Bu kapıya ulaşan kişi hakikat alemine dalar, hakkı gerçek mahiyeti ile kavrar. Zahiri perde onun için kalkar. Bu aşamada benlikten ve bencillikten uzaklaşmış birliği gerçekleştirmiş olur.[34]

Marifet: Marifet kapısına ulaşan kişi ilim evrenine ayak basmıştır. Sırra vakıftır. Bu kapı üç aşamadan (Ayne’l-yakin, İlme’l-yakin, Hakke’l-yakin) oluşur.[35]

Bu sistematiğin dışında tevella ve teberra (ehl-i beytin dostuna dost, düşmanına düşman olma), Ehl-i Beyt sevgisi, 12 imam, 14 masum, 17 kemerbeste saygı. Hz. Ali’nin velayetin başlangıcı olduğunu kabul etmek önemli ilkelerdir.

Törenler

1. Bektaşiliğe Giriş (İkrar Ayini)

2. Görgü Cemi

3. Abdal Musa Kurbanı

4. Muharrem Ayini

5. Koldan Kopan Erkan

6. Dardan İndirme Erkanı

7. Baş Okutma Erkanı isimlerini taşır.[36]

Tarikattaki Görevler:

1. Baba: Cemi yöneten tarikattaki en yetkili kişidir

2. Rehber: Görgüsü yapılanlar yardımcı olan kişidir

3. Gözcü: Törenin düzen ve sükunetini sağlar

4. Çerağcı: Çerağın yakılması, uyandırılması meydanın aydınlatılması ile görevlidir.

5. Sazandar: Saz çalarlar. Şehir Bektaşiliği’nde semah yoktur

6. Ferraş: Süpürgeci adıyla da anılır. Temizlik işlerini yürütür.

7. Saka: Su dağıtma görevini yerine getirir.

8. Sofracı: Sofrayı kurma kaldırma işlemini yerine getirir.

9. Pervane: Semah yapma görevini yerine getiren kişidir.

10.Peyik: Cem yapılacağı haberini cemaate ulaştıran kişidir.

11.İznikçi: Cemevinin temizliğini sağlayan kişi

12.Bekçi. Giriş, çıkışları kontrol eden ve güvenliği sağlayan kişidir.[37]

Derece ve Makamlar: Bektaşilikte ilk derece muhibliktir. İkinci derece dervişliktir. Erkek muhiblerden biri dervişliğe ikrar verir ve tekkeye girer ve bir müddet hizket eder liyakati anlaşıldığında dervişlik ayin-i cemi yapılır ve derviş olur.

Üçüncü derece Babalıktır. Ehliyeti görülen derviş görülen lüzum üzerine yahut muhiblerin Dedebabaya müracaatları üzerine halife tarafından durumu incelenerek baba yapılır ve kendisine icazetname verilir. Babalar peygamber soyundan iseler taclarının üzerine yeşil değilse beyaz sarık sararlardı. Görevleri muhib ve derviş yetiştirmektir.

Dördüncü derece mücerredliktir. Hiç evlenmemiş bir derviş veya baba, ikrar vererek mücerredlik payesine erişir. Bunlar evlenmezler ve ömürleri boyunca kendilerini tarikata vakfetmiş sayılırlar.

Beşinci derece Halifeliktir. Bektaşilikte en yüksek derecedir. Baba halifelik makamlarından birine başvurarak isteği kabul edilirse kendisine icazet ve halifelik alemetleri verilir. Bunlar çırağ, tuğ, alem ve sofradır.[38]

Günümüzde Bektaşilik Tekke ve Zaviyeler Kanunu gereği yasaklanmış durumdadır. Arnavutluk, Mısır, Amerika Birleşik devletleri (Detroit) gibi yabancı ülkelerde yasal statüde faaliyet göstermektedirler. Asırlarca sürmüş bir geleneğin bıçakla kesilir gibi birden kalkması ve kaybolması sosyal olayların tabiatı icabı mümkün değildir. Asırlar boyunca zengin bir kültürel birikim (edebiyatı müzik) meydana getirmiştir. Bunların her birisi ayrı bir incelemenin konusu olacak kadar mufassaldır. Bu gelenek günümüz Türkiye’sinde entelektüel düzeyde de olsa meraklılar tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Bektaşi Musikisi

Türk tarikat geleneği içerisinde Mevlevilikten sonra musikiye en fazla önem veren ve zenginliği olan tarikat Bektaşi tarikatıdır. Kanaatimize göre bu her iki tarikatın de melami gelenekten beslenmesi ile alakalı bir hususiyettir. Bu tarikatta müziğin estetik kaygılardan ziyade kutsal bir boyutu vardır. Bu musiki umumiyetle sözlü kültür vasıtasıyla bugüne kadar aktarılagelmiştir. Divanlar ve cönkleri bunun dışında tutmakta fayda vardır. Bir ibadet (niyaz) bağlamı içerisinde belli ritüel kurallar çerçevesinde icra edilir. Bugün kütphanelerimizde ve şahıslarda bu musikinin verimleri olan yüzlerce eser vardır. Fakat bunlar maalesef gereken dikkat ve titizlikle incelenerek yazılı-elektronik kültür ortamına aktarılıp araştırmacıların istifadesine sunulamamıştır. Bu nedene Türk müziğinin zengin armonik yapısı ortaya konulmakta büyük güçlükler çekilmektedir.

Bektaşi müziği, Türk sözlü edebiyatının gür ve berrak bir kolu olan Alevi-Bektaşi üslubu üzerine kurulmuştur. Klasik musikiden daha çok halk musikisine yakındır. Başlıca mahsulleri nefes denilen ilahiler, miraciyeler, düvaz imam, semai, kalenderi, methiye denilen türlerdir. Elimizde sözlü kaynaklardan yazıya geçirilmiş 100 den fazla nefes vardır. Bektaşi raksanı, bektaşi devr-i revanı, bektaşi raksı ayrıca curcuna aksak, düyek, devr-i hindi, yürük semai, Türk aksağı, sofyan, mim sofyan gibi usulleri vardır.

Bektaşi musikisinde kullanılan temel saz bağlamadır. Yörelere göre çok değişik isimler alan bu sazlar çöğür, ruzba, ırızva, bulgari, cura, tambura ve divan sazı olarka adlandırılırlar. Kent Bektaşiliğinde klasik Türk müziği sazlarına daha fazla riayet edildiği görülmektedir. İstanbul ve çevresinde icra edilen bektaşi musıkisinde beste ve melodik yapı bakımından Klâsik Türk Musıkisi görülür. Rumeli ve Anadolu’da okunan nefesler ise saz şairlerinin besteleri niteliğinde Türk Halk Musıkisi özellikeri taşıyan, bütünüyle mahalli motiflerle meydana gelmiş eserlerdir.[39]

Sözlü kültür içerisinde üretilip aktarıldıklarından yöreden yöreye farklılıklar görülmektedir. Bir tarikat çevresinde belli bir usulle söylenirken bir başka bağlamda usuller değişebilmektedir. Geleneğin ve öğretinin gelecek kuşaklara aktarılmasında müzik ve söz birlikteliği çok önemli bir işlev görür.

Hasani yollarda yükselme “nefs Mertebeleri” ile başlar.

Hüseyni yollarda yükselme ise “Ruh Mertebeleri” ile başlar.

Kemal ÜÇÜNCÜ

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye Giriş

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 477-485

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ATATÜRK’ÜN MAL VARLIĞI KONUSUNDAKİ YALANLARA YANIT


ATATÜRK’ÜN MAL VARLIĞI KONUSUNDAKİ YALANLARA YANIT

Yalan Makinesi Gibi

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığını hayat biçimi haline getirmiş, Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı ile ürettiği tarihi yalanlarla geçimini sağlayan cemaatin kadrolu tarihçisi (?) bugüne kadar ürettiği onca tarihi yalana son olarak “Atatürk’ün mal varlığı” yalanını da ekledi. Ona göre "Atatürk mal varlığını gayri meşru yollardan elde etmiş! Aslında bu mal varlığını hazineye bağışlamak istememiş! İsmet İnönü’nün zorlamasıyla hazineye bağışlamış!" Mış mış da mış mış!… (Bkz.Çok-konusulacak-Ataturk-iddiası)

Malum! Bütün bu iddiaları da daha öncekiler gibi KOCAMAN BİR YALAN! En hafifiyle ÇARPITMA!

Ancak bu yalan, biraz aklı başında ve biraz da Atatürk’ü ve yakın tarihi bilen birinin söyleyebileceği türeden bir yalan da değil doğrusu! Çok mantık dışı bir yalan! Ben bu yalan makinesinin daha mantıklı yalanlarını da görmüştüm!

Çanakkale kahramanı, Muş ve Bitlis’in kurtarıcısı, Kurtuluş Savaşı’nın örgütleyicisi ve Başkomutanı, emperyalizmi dize getiren ilk Doğulu ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk, yaşadığı dönemde Türkiye’de mala, mülke, eve, çiftliğe, paraya hiç ihtiyacı olmadan hayatını krallar gibi sürdürebilecek bir SAYGINLIKTA ve SEVİLİRLİKTE bir liderdir. Atatürk’ün cebinde beş parası, yatacak yeri olmasa bile milletinin onu el üstünde tutacağı çok açık bir gerçektir. Nitekim neredeyse gittiği her yerde ona bir ev, köşk hediye edilmiştir. Atatürk’ün mala, mülke ve paraya ihtiyacı olmadığı gibi, üstelik annesi, babası yakın akrabaları (kız kardeşi Makbule Hanım dışında) ölmüş, çocukları da olmadığı için mal mülk, servet edinip buları akrabalarına miras bırakması gibi bir durum da söz konusu değildir.

Atatürk’ün Örnek Çiftlikler Projesi

Atatürk yokluk, yoksulluk ve parasızlık içinde bir Kurtuluş Savaşı verip, ardından yeni bir devlet kurmanın ne demek olduğunu çok iyi bildiği için, hem o zamanki halka, hem gelecek nesillere örnek olması amacıyla ÖRNEK TARIM, HAYVANCILIK VE SANAYİ PROJELERİ geliştirmiştir. (Bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri, 2 Cilt, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2011). Bu projelerin en önemlisi ATATÜRK’ÜN ÖRNEK ÇİFTLİKLER PROEJESİ’dir. Atatürk, Türkiye’nin çağdaşlaştırmıştı köyden, köylüden başlatılması gerektiğine inandığı için “Köylü milletin efendisidir” demiş ve bu doğrultuda köylüye örnek oluşturmak amacıyla modern tarım ve hayvancılık yöntemlerinin uygulandığı ÖRNEK ÇİFTLİKLER kurmuştur. Akl-ı Kemal’in I. cildinde anlattığım gibi Atatürk sonradan hazineye bağışladığı birçok örnek çiftlik kurmuştur: Ankara Orman Çiftliği (Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut, Çakırlar çiftlikleri) Yalova’da Millet ve Baltacı çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği…. Atatürk, bazen parasını vererek aldığı, bazen de kendisine bağışlanan bu çiftlikleri işletip para kazanmak değil, bu çiftliklerde modern tarım, hayvancılık ve hatta sanayi uygulamaları yaparak Türk halkına Türk köylüsüne örnek olmak istemiştir.

Atatürk, Anadolu’nun her yerinde tarım ve hayvancılık yapılabileceğini göstermek için önce Ankara’nın en bataklık, en kötü yerinde Gazi Orman Çiftliği’ni kurdurarak işe başlamıştır. Bu işle bizzat ilgilenmiş, çiftlik inşası sırasında fırsat bulabildiğinde çiftliğe giderek çalışmaları çok yakından izlemiştir. Daha sonra da Yalova, Mersin gibi birçok yerde birçok ÖRNEK ÇİFTLİKLER edinip işletmiştir. Atatürk, bu örnek çiftliklerin, hem modern tarım, hayvancılık ve sanayi yapılan yerler olmasını, hem de ağaçlandırılarak adeta yeşil bir cennete dönüştürülmesini istemiştir. Bu amaçla örneğin Ankara’daki Gazi Orman Çiftliği’ne her yıl 50.000 ağaç diktirmiştir. Burada tarım ve hayvancılık yaptırmış, fabrikalar kurdurmuş, hatta BİYOYAKIT kullanımı konusunda bile çalışmalar yaptırmıştır.

Atatürk, her konuda olduğu gibi tarım, hayvancılık, sanayi ile iç içe geçmiş yeşil bir çevre konusunda da milletine örnek olmak istemiş, bu konuda da milletine elle tutulur bir şeyler bırakmak istemiştir. Örneğin, milletine doğa ve ağaç sevgisi konusunda örnek olmak için Yalova Çiftliği’ndeki köşkünü, sırf yanındaki bir çınar ağacının dallarını kesilmekten kurtarmak için, altına ray döşetip birkaç metre kaydırmıştır. O günden sonra bu köşkün adı “Yürüyen Köşk” olmuştur.

Atatürk’ü düşünsenize! Bütün ömrü milleti için mücadele etmek uğrunda cephelerde geçmiş. Önce emperyalizmle ve yerli işbirlikçilerle, sonra da kendi ifadesiyle“kavrama sınırları biten” bazı arkadaşlarının muhalefetiyle, değişime karşı gelen kitlerle mücadele ederek tam bağımsız ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi ne yapsın malı mülkü? Gittiği her yerde zaten krallar gibi ağırlanmaktadır. El üstünde tutulmaktadır. Hiçbir yerde kendisine para ödetilmemektedir! En güzel köşklerde, evlerde yatırılmaktadır. En güzel yiyecekler ikram edilmektedir kendisine! Milletinin kalbinde çok özel bir yeri olan Atatürk, üstelik çocukları, yakınları da olmadığına göre bu Çiftlikleri, malı, mülkü ne yapacaktır. Tabi ki milletine, milletini kalkındırmak için kurduğu Halk Partisi’ne, yine milletinin tarihini ve dilini araştırması için kurduğu Tarih ve Dil Kurumlarına bırakacaktır. O da öyle yapmıştır. Yani, yalan makinesi tarihçimizin “Atatürk çiftliklerini İsmet İnönü’nün zoruyla hazineye bağışladı” iddiası kendiliğinden çürümektedir.

"Çiftlikleri Hangi Kuruma Bıraksam" Tartışmasından Bir Yalan Üretmek

Atatürk, bu çiftlikleri mezara götürmeyecekti herhalde! Bu çiftlikleri ne amaçla kurup, ne amaçla işlettiğini de bildiğimize göre Atatürk, tabi ki bilerek, isteyerek ve hatta önceden planlayarak bu çiftliklerini ölmeden önce milletine bağışlamıştır! Bu sırada tabi ki İsmet İnönü başta olmak üzere yakın dostlarıyla bu konuyu konuşmuştur. "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak, çiftlikler geliştirilerek işletilir ve millet bu çiftliklerden daha iyi yararlanır? sorusuna yanıt aramıştır. Nitekim önceleri çiftlikleri Halk Partisi’ne bırakmayı düşünmüştür. Halk Partisi’nin halkın yararına olarak çiftlikleri işletmesini planlamıştır, ama daha sonra halkın çiftliklerden daha iyi yararlanması için çiftliklerini doğrudan hazineye bağışlamayı uygun görmüştür. Yalan makinesi tarihçimiz, Atatürk’ün "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak halkın yararına olarak daha iyi işletilir sorusuna" yanıt ararken İsmet İnönü’nün görüşü doğrultusunda karar alıp çiftliklerini hazineye bırakmasını, "Atatürk’ü İsmet İnönü ikna etti! Atatürk çiftliklerini hazineye bırakmak istemiyordu! Atatürk, çiftlikler zarar ettiği için hazineye bağışladı" biçiminde çarpıtmıştır. İşin ilginç yanı, Atatürk’e saldırmak için İsmet İnönü’yü kullanan yalan makinesi tarihçimiz aslında iflah olmaz bir İsmet İnönü düşmanıdır. Her fırsatta İsmet İnönü’ye saldırn bu yalan makinesi tarihçimiz, örneğin İsmet İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’na katılması için "bohçalanarak" Anadolu’ya gönderildiğini iddia etmiş ve son olarak İsmet İnönü’yü "cami düşmanı" olmakla suçlamıştır.

Atatürk, ölmeden önce de gözü gibi baktığı çiftliklerini, içindeki mal varlıklarıyla birlikte milletine bağışlamıştır. Çiftliklerini “zarar ettikleri için hazineye bağışladığı” iddiası kocaman bir yalandır. Bunun yalan olduğunu anlamak için Atatürk’ün içinde çiftliklerinin de olduğu bütün mal varlığını bir an önce milletine bağışlamak için gösterdiği çabayı bilmek gerekir.

Atatürk’ün Bütün Mal Varlığını Milletine Bağışlama Israrı

Atatürk; 1927 yılında Büyük Nutku’nu okuduğu C.H.P’nin 2.ci Kurultayı’nda, taşınır-taşınmaz tüm mal varlığını C.H.P.’ne bağışlayacağını duyurmuştu. Daha ileride, bu partinin artık devletle tamamen bütünleştiğini görerek fikrini değiştirmiş ve mal varlığını C.H.P’ye değil, Hazine’ye bağışlamaya karar vermişti. İşte 1933 yılında bu konuda ilk adımı atmış ve gereken hukuki hazırlığı yapmasını da Genel Sekreter’i Hasan Rıza Soyak’a emretmişti. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, s.754).

Soyak, Atatürk’ün bu emrinin yerine getirilebilmesinin mümkün olmadığını, Miras Hukuku’nda “mahfuz hisse” denen bir kavram bulunduğunu, buna göre kız kardeşi Makbule Hanım sağ olduğu için mal varlığının yüzde 25’inin Makbule Hanım’a ait olduğunu, o nedenle tümünü değil ama kendi tasarrufundaki yüzde 75 üzerinde dilediğini yapabileceğini uzun uzun anlatmıştır.

Atatürk tatmin olmamış, tüm varlığını milletine yani hazineye bağışlamak konusunda ısrar etmiştir.. Sonunda; “...Her neyse, bir çaresini bulmalı ve mutlaka benim istediğim gibi bir vasiyetname yapmalıyız. Sen bu işle meşgul ol…” demiştir. Emir kesindir.

Hasan Rıza; bunun üzerine bir hukuk bilgini olan Saruhan (Manisa) milletvekili Mustafa Fevzi Efendi’ye danışmış, konuyu inceleyen M. Fevzi Efendi şöyle bir öneri sunmuştur:

Miras Hukuku hükümleri çok açık. Oradan bir çıkış göremiyorum. Yalnız aklıma bir başka nokta geliyor: TBMM Gazi için özel bir kanun çıkartsın. Sorun herhalde o zaman çözülebilir.

Atatürk’ün de uygun görmesi üzerine konu Meclis’e götürülmüş ve bu kanun çıkartılmıştır. (Kabul Tarihi: 12.6.1933, numarası: 2307.)

Atatürk’ün mal varlığının tamamını hazineye bağışlayabilmesi için Atatürk’ün isteği ile Meclis tarafından çıkarılan 2307 nolu kanunun maddeleri şunlardır:

Madde 1: Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin, Kanunu Medeni’nin 452. maddesi dairesindeki tasarrufları, mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olup, bütün mallarında muteberdir.

Madde 2: Bu kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.

Madde 3: Bu kanunun hükümlerini icraya, İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Tüm mal varlığının ulusa yani hazineye ait olduğu, 1933’te çıkarılan işte bu yasayla hüküm altına alınmış oluyordu.

İntikallerin tamamlanması ise 12 Haziran 1937’de bitmiştir.

Prof. Orhan Çekiç’in dediği gibi "Özel yasa çıkarttırarak kendine özel çıkarlar sağlayan devlet adamlarına, dünyanın her yerinde dün de, bugün de rastlanıyor, yarın da rastlanacak… Ama özel yasa çıkarttırarak nesi var nesi yok milletine bağışlayan devlet adamına, ne Atatürk’ten önce, ne de sonra bir daha rastlanmadı."

Atatürk, kâğıt üzerinde nice mal-mülk sahibi görünüyor olsa da 1933’ten itibaren O’nun artık bir dikili ağacı bile yoktur.

Atatürk’ün, yaptığı bağışlara temel olan yasayı Meclis’ten rica ederek çıkarttırdığı tarih; 12 Haziran 1933’tür… Yani, Cumhuriyet henüz 10 yaşındadır. Hastalık belirtileri de daha ortaya çıkmamıştır. Çiftliklerinin zarar etmesi diye bir durum da söz konusu değildir, çünkü daha çiftlikler yeni kuruluş aşamasındadır. Atatürk, bilerek, isteyerek, daha işin başında malını mülkünü milletine bırakmaya karar verniştir.

Aslına bakılacak olursa Atatürk’ün mal varlığının çoğu kendisine bağış ve hediye olarak verilen köşklerden, evlerden, bağlardan bahçelerden oluşmuştur. Prof. Orhan Çekiç’in de belirttği gibi: "Atatürk’ün zaman zaman ziyaret ettiği yerler belediyelerinin kendisine “yörenin bir şükran ifadesi olarak” köşkler hediye etmişlerdir. Atatürk nezaketen kabul ettiği bu köşklerin tümünü ilk fırsatta belediyelere iade etmiş, buraları o belediyeler tarafından ya “Atatürk Evi” olarak muhafaza edilmiş veya müzeye dönüştürülmüştür. Bugün Anadolu’nun neredeyse her ilinde bir Atatürk Evi ve Müzesi olmasının nedeni bundandır.

Atatürk; kendine hediye edilenler bir yana dursun, kendi parasıyla edindiklerini bile ya Yalova’da, Mersin’de olduğu gibi yöre köylüsüne veya yukarıda belirtildiği gibi hazineye bağışlamıştı. Örneğin, o günlerde bataklık olan bugünkü Etimesgut’un tüm arsalarını, bedelini ödeyerek parsel parsel satın almış, ıslah ettirmiş ve buralara Rumeli’den göç eden muhacir hemşerilerini yerleştirmiştir. Aynı şeyi Yalova için de yapmıştır ve Yalova’ya ilk gidişinin nedeni, bu bölgeye yerleştirilen Rumeli göçmenlerinin durumunu görmek içindir. Kooperatif kurulmasına öncülük etmiş 1 numaralı üyeliği kendisi almış ve bu yoldan da köylüye örnek olmuştur. Kendi çiftlikleri başarılı bir düzeye geldiğinde de bunları o yörenin köylerine bağışlamıştır."

Atatürk’ün Çiftliklerini Milletine Bağışlaması

Atatürk, kurmuş olduğu çiftlikleri 13 yıl bizzat işlettikten sonra 11 Haziran 1937 tarihinde yazmış olduğu vasiyet mektubu ile hazineye devretmiştir. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından Maliye Bakanlığı’na havale edilen o tarihi mektup şöyledir:

Başvekalete,

Malum olduğu üzere ziraat ve iktisat sahasında fenni ve ameli tecrübeler yapmak maksadı ile muhtelif zamanlarda memleketin muhtelif mıntıkalarında müteaddit çiftlikler tesisi etmiştim.

On üç sene devam eden çetin çalışmaları esnasında faaliyetlerinin, bulundukları iklimin yetiştirdiği her çeşit mahsulattan başka, her nevi ziraat sanatlarına da teşmil eden bu müessesleri ilk senelerden başlayan bütün kazançlarını inkişaflarına sarf ederek büyük küçük müteaddit fabrika ve imalathaneler tesis etmişler, bütün ziraat, makine ve aletlerini yerinde ve faydalı şekilde kullanarak bunların hepsini tamir ve mühim bir kısmını yeniden imal edecek tesisat vücuda getirmişler, yerli ve yabancı birçok hayvan ırkları üzerinde çift ve mahsul bakımından yaptıkları tetkikler neticesinde bunların muhite en elverişli ve verimli olanlarını tespit etmişler, kooperatif teşkili suretiyle veya aynı zahiyette başka suretlerle civar köylerle beraber, faydalı şekilde çalışmalar, bir taraftan da iç ve dış piyasalarla daimi ve sıkı temasta bulunmak suretiyle faaliyetlerini ve istihsallerini bunların isteklerine uydurmuşlar ve bugün her bakımdan verimli, olgun ve çok kıymetli birer varlık haline gelmişlerdir. Çiftliklerin yerine göre araziyi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilyesiz ve nefis gıda maddeleri temin eylemek, bazı yerlerde ihtikarla fiili ve muvaffakiyetli mücadelede bulunmak gibi hizmetleri de zikre şayandır.

Bünyelerinin metanetini ve muvaffakiyetlerinin temelini teşkil eden geniş çalışma ve ticari esaslar dahilinde idare edildikleri ve memleketin mıntıkalarında da müessilleri tesis edildiği takdirde, tecrübelerini müspet iş sahasından alan bu müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatı artırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçe alınan ve alınacak olan tedbirlerin hüsnü intihap ve inkişafına çok müsait birer amil ve mesnet olacaklarına kani bulunuyorum ve bu kanaatle tasarrufum altındaki bu çiftlikleri, bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücbel gösteren bir liste ilişiktir.

Müktazi kanun muamelesinin yapılmasını dilerim. 11.06.1937- Mustafa Kemal Atatürk”

Orijinal mektupta çok ayrıntılı olan söz konusu listeyi şöyle özetlemek mümkündür:

Ankara’da Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut, Çakırlar çiftliklerinden meydana gelen Orman Çiftliği, Yalova’da Millet ve Baltacı Çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği.

Bu yerlerdeki Bira Fabrikası, Malt Fabrikası, Buz Fabrikası, Soda ve Gazoz Fabrikası, Deri Fabrikası, Tarım Aletleri ve Demir Fabrikası, iki modern Süt Fabrikası, iki büyük yoğurt imalathanesi, şarap imalathanesi, değirmen, iki yağ ve peynir imalathanesi, iki tavuk çiftliği, iki özel iskele ve liman, beş satış mağazası, Çelik Fabrikası’nın %40 payı, 16 traktör, 13 komple biçerdöver, 1 deniz motoru, 5 kamyon ve kamyonet, 2 binek otomobil, 19 binek ve yük arabası, 13.100 adet koyun, 443 sığır, 69 at, 58 eşek, 2450 tavuk.

Atatürk’ün çiftliklerini hazineye bağışladığı bu vasiyet mektubu, Atatürk’ün “Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi”nin amaçlarını gözler önüne sermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Mektup, dikkatle okunduğunda Atatürk’ün aslında tüm Türkiye’yi ağaçlandırmayı, yeşillendirmeyi düşündüğü ve dahası tarımsal ve hayvansal üretimi arttırmayı amaçladığı görülecektir.

Mektupta ifade edildi kadarıyla Atatürk:

* Tarım ve ekonomi alanında bilimsel ve uygulamalı denemeler yapmak için değişik zamanlarda ülkenin değişik yerlerinde çiftlikler kurmuştur.

* Bu çiftliklerdeki çalışmalar 13 sene sürmüştür.

* Bu çiftliklerde, iklime göre her çeşit ürünler yetiştirilmiş, küçük büyük fabrikalar kurulmuş, makineli tarım yapılmış, bu makinelerin bir kısmı bu çiftliklerde kurulan tesislerde imal edilmiş, yerli ve yabancı bir çok hayvan ırkları üzerinde incelemeler yapılmış, civar köylerle işbirliği içinde faydalı çalışmalar gerçekleştirilmiştir.

* Çiftliklerin kuruldukları bölgelerdeki araziler ıslah edilmiş, düzenlenmiş ve o bölgeler güzelleştirilmiştir.

* Çiftlikler halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek temiz yerler, sağlıklı ve nefis gıda maddeleri sağlamıştır.

* Atatürk, bu çiftliklerin daha da geliştirildiği takdirde ziraat teknikleri, düzeltme, üretimi artırma ve köyleri kalkındırma yolunda çok işe yarayacaklarını belirtmiştir.

Meclis’te Atatürk’ten gelen bu “çiftlik vasiyeti” mektubunun okunmasından sonra Başbakan İsmet İnönü söz alıp özetle şunları söylemiştir:

“Sevinç ve heyecanla dinlediğimiz armağan olayı, üzerinde büyük bir önemle durulması gereken yüksek bir değerdedir.Hazineye geçen bu çiftlikler, değerleri milyonlara varan bir zenginliğe sahiptirler. Atatürk bu çiftlikleri yıllardan beri kişisel biriktirmeleri ve özellikle kişisel emeği ile meydana getirmiştir. Ve bunları herkesin Anadolu ortasında nasıl bir bayındır oturma yerinin yapılabileceğini düşünüp karamsarlığa düşerken, bilim ve çalışma ile bunun mümkün olabileceğine örnek vermek için yapmıştır. Atatürk, her türlü kişisel çıkarların, kişiliğine yönelik her türlü yararların daima üstünde kalmış ve daima kalacak olan bir ulusal varlıktır. Bu eserleri hazineye armağan etmesinin de temelli, büyük ve politik bir ideali vardır. Çünkü o, Milli Mücadele’nin ilk gününden beri bu memleketin kudretini ve zenginliğini köylülerimizin kalkınmasında, zenginliğe ve rahat geçime sahip olmasında gördü. İlk günden beri bu doğrultuda yürüdü. Biz de aynı doğrultu da yürüyoruz. Bugün de Atatürk, memleketin güçlenip zenginliğinin artması için köylünün durumunun ve ekonomik varlığının yükselmesi gerektiği kanısındadır. Atatürk, bu anlayışın ve siyasetin memleket için çok yararlı olacağı kanısı ile bu konudaki mücadelenin başındadır. Biz de onu izlemekte çok dikkatliyiz.

Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü…. Böylece Atatürk bir kere daha kendi huzur ve rahatının, vatanının şan ve şerefinde ve güçlülüğüne olduğunu gösteriyor. Biz de diyoruz ki Atatürk bizim en değerli hazinemizdir. Onun şan ve şerefini vatanın şan ve şerefi sayıyoruz.”

İnönü’nün Meclis Zabıt Ceridesi’ndeki bu konuşması yalan makinesi tarihçimizin maskesini bir kere daha düşürmektedir. İnönü, “Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü” bu nedenle hazineye devretti demiştir.

Ben Gerektiğinde Milletime Canımı Vereceğim

İnönü’nün bu konuşmasından sonra 13 milletvekili, Atatürk’ün çiftliklerini milletine bağışlamasıyla ilgili konuşmalar yapmış, yüzlercesi de Atatürk’e teşekkür telgrafları çekmiştir. Meclis Başkanlık Divanı, “Büyük İyiliği” için Atatürk’e bir teşekkür telgrafı çekmiştir. Bunun üzerine Atatürk de önce Başbakan’a sonra da Meclis’e birer mektup göndermiştir.

Atatürk’ün Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup şudur:

“Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türk’ün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin isteği ve iradesi altında yıllardan beri çalışmış olan bir hizmetçiyim. Şimdi beni çok duygulandıran olay, değersiz olsa da Türk köylüsüne ufak bir görev yapmış olduğumdur. Milletin Yüksek Temsilciler Kurulu bunu iyi görmüş ve kabul etmişler ise, benim için en unutulmaz bir mutluluk anısını bana vermişlerdir. Bundan ötürü çok yüksek bir zevkle millet, memleket ve Cumhuriyet hükümetine yapmak zorunda olduğum görevlerden en basiti karşısında gösterilmiş olan iyi duygulardan ne kadar heyecanlandığımı anlatacak güçte değilim. Söz konusu olan armağan Yüksek Türk Milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir değere sahip değildir. Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.” (Mahmut Goloğlu,Tek Partili Cumhuriyet, s. 264.)

İşte büyük adam…İşte vatanseverlik… İşte tevazu…

Bütün mal varlığını, 15 yıl uğraşıp didinip adeta yoktan var ettiği örnek çiftliklerini, milletine bağışladığı için kendisine teşekkür eden Meclise, “Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim” diye karşılık veren bir lider… O günlerde "milletine canını vermekten" söz eden Atatürk’ün kastettiği Hatay Meselesi idi. Atatürk Hatay’ı anavatana katmaya kararlıydı ve bu uğurda canını vermeyi bile göze almıştı.

Atatürk, Büyük Millet Meclisi’ne de “Yapılan bir görevdir” şeklinde kısa fakat çok anlamlı bir mektup göndermiştir. (TBMM Zabıt Ceridesi, 14 Haziran 1937.)

Atatürk’ün Vasiyeti Çiğneniyor: Atatürk Orman Çiftliği Yok Edilmek Üzere

Atatürk’ün Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi’nin ilk uygulaması olan Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği, Atatürk’ün kişisel mal varlığı içinde olduğundan 1937 yılında Atatürk tarafından şartlı olarak hazineye bağışlanmıştır. Bağışla ilgili resmi belgeye göre; Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki bütün zirai işletmeler, donanımları ile birlikte bir zirai üretim birimi olarak korunması ve işlerliğinin devamı şartı ile hazineye devredilmiştir. Bağış senedinde ayrıca, çiftlikte arazi ıslahı ve düzenlenmesi yapılması, çevrenin güzelleştirilmesi, halka gezecek-eğlenecek ve dinlenecek sağlıklı yerler sağlanması, halka nefis ve katıksız gıda maddeleri üretilmesi ve temini amacı açıkça belirtilerek bunların gerçekleştirilmesi yükümlülüğü konulmuştur. Atatürk’ün kişisel mülkünü bağışladığı hazine, Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyetini yukarıdaki yükümlülükleri ile birlikte devralmıştır.

Atatürk’ün milletin hizmetine sunduğu Atatürk Orman Çiftliği, zaman içinde Atatürk’ün vasiyeti çiğnenerek işletilmeye başlanmıştır. İhmaller, suiistimaller ve yanlış politikalar yüzünden Atatürk Orman Çiftliği gittikçe küçülmüştür. 2008 yıl sonu itibarıyla çeşitli sebeplerle çiftlik arazilerinde meydana gelen kayıp, 22.078 dekara ulaşmış bulunmaktadır. Bu miktar Atatürk’ün vasiyetiyle hazineye hediye etmiş olduğu toplam arazinin % 42’sine eşit bulunmaktadır.

2006 yılında çıkarılan 5524 sayılı yasa ile Atatürk Orman Çiftliği’nin imara açılması kanunlaşmış ve bu konuda Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne geniş yetkiler verilmiştir. Var olmayan gerçek dışı gerekçelere dayanılarak çıkarılan bu yasanın amacı, Atatürk Orman Çiftliği’nin mal varlığının belediyenin kontrolüne bırakılmasıdır. Bu yasa ile AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kontrolüne bırakılan Atatürk Orman Çiftliği, bilinmeyen bir sona sürüklenerek yok olacaktır. 5524 sayılı kanuna dayanılarak Atatürk Orman Çiftliği için yapılan imar planlarının, Ziraat Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası ve Ankara Barosu tarafından anayasaya ve yasalara aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle dava açılmıştır.

Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyeti Atatürk’ün bağışlama iradesi ile sınırlı olarak hazineye geçmiştir. 5524 sayılı yasa ile getirilen düzenlemeler ile Atatürk’ün anayasa ve medeni hukuktan doğan hakları çiğnenmektedir ve bu kanun, anayasanın mülkiyet hakkını koruyan kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın kamulaştırma için koyduğu kurallara aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın kültür ve tabiat varlıklarının korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın toprak varlığımızın korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, Atatürk’ün kişisel haklarına ve Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır. (Güven Dinçer, "Atatürk Orman Çiftliği ve Anayasal Koruma", Cumhuriyet gazetesi, 18 Mayıs, 2007).5524 sayılı kanun Atatürk’ün Yeşil Cennet Projesi’ne vurulmuş bir darbedir.

Yalova Çiftliği Araplara Satılıyor

Atatürk’ün 1929 yılında, yanı başındaki ulu çınar ağacının bir dalı zarar görmesin diye altına ray döşetip birkaç metre kaydırdığı Yalova’daki Yürüyen Köşk’ün öyküsü zaman içinde neredeyse unutulmuştur. Bırakın yürüyen köşkün ibret dolu öyküsünü, bu köşkün Atatürk’ün anısını taşıdığı ve Atatürk’ün vasiyeti gereği hazineye devredilerek milletin hizmetine sunulduğu da unutulmuş, unutturulmuştur.

Ve bir gün gelmiş, bu tarihi köşkün de içinde bulunduğu Yalova Çiftliği önce AKP’li Yalova Belediyesi’ne devredilmiş, daha sonra da Yalova Belediyesi tarafından Araplara satılmak istenmiştir.

2005 yılında AKP’li Belediye Başkanı Barbaros Binicioğlu’nun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinin ardından, Atatürk’ün kendi parasıyla kurup, ölmeden önce hazineye bağışladığı Yalova Çiftliği, turistik tesis yapılması için Araplara verilmiştir. Tesisleri, Dubai İslam Bankası ile Çalık Holding’in birlikte kurmasına karar verilmiştir.

Yüksek Planlama Kurulu kararıyla gerçekleştirilen operasyon sonucunda arazide kurulacak turistik tesisiler için 2005 yılında Dubai İslam Bankası ile ön protokol imzalanmıştır. İslam Bankası ile Çalık Holding’in kuracakları tesisler için atılan bu ilk imzada AKP’li Devlet Bakanı Ali Babacan da bulunmuştur. (“Çiftliği AraplardaHürriyet Gazetesi, 13 Temmuz 2005, s.22.)

Atatürk’ün, “vatanın tek bir dalı bile çok kıymetlidir” anlayışının sembolik ifadesi olan Yürüyen Köşk’ün de içinde olduğu Yalova Çiftliği, AKP’nin “babalar gibi satarım” anlayışıyla yandaşlara ve yabancılara haraç mezat satılmaktadır.

Atatürk’ün hazineye devredip Türk milletinin hizmetine bıraktığı Yalova Çiftliği’nin, Atatürk’ün vasiyeti hiçe sayılarak Araplara satılmak istenmesi, Cumhuriyet’in geldiği noktayı göstermesi bakımından çok düşündürücüdür!

Bugün içinde “HALİFELİK VAR” sanarak Atatürk’ün Gizli Vasiyeti peşinde koşanların, önce Atatürk’ün elimizdeki “açık vasiyetinin” hukuka aykırı olarak çiğnenmesine ses çıkarmaları gerekir. Atatürk’ün bir “vasiyet mektubuyla” hazineye devrederek Türk milletinin hizmetine sunulmasını istediği çiftlikleri, bugün bu vasiyete aykırı olarak yandaşlara ve yabancılara haraç mezat peşkeş çekilmektedir. Bu durum, hukuka, insan haklarına ve kamu vicdanına aykırıdır. Bu durum, Mustafa Kemal Atatürk’e yapılmış büyük bir saygısızlıktır.

Yalan makinesi tarihçimizin de tarihi gerçekleri çarpıtmayı bırakıp Atatürk’ün vasiyetine aykırı olarak Atatürk’ün Örnek Çiftliklerinin yandaşa haraç mezat satılmasının hesabını sorması” gerekir. Namuslu bir aydının yapması gereken şey budur!

Yalan Makinesi Tarihçimiz Atatürk’ü Bugünkü Siyasilerle Karıştırmış!

Tabi burada Şeytanın Avukatlığını yapanlar, "İyi de Atatürk bu çiftlikleri hangi parayla satın aldı?" sorusunu sorabilirler. Hemen yanıt verelim: Atatürk, çiftlikleri "çiftlik" haliyle satın almadı KURAK ARAZİLERİ satın aldı ve oraları yeşil birer cennete dönüştürdü. Örneğin Ankara Gazi Orman Çiftliği. Ankara’nın özellikle en kurak arazisi satın alınarak inşa edilmiştir. Atatürk’ün 13 yıllık çalışmaları sonunda Orman Çiftliği büyümüş ve değerlenmiştir. Dolayısıyla Atatürk, değeri milyonlarca lira tutan çiftlikleri değil çok daha ucuz arazileri satın almıştır. Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak iyi "maaş" aldığı düşünülecek olursa bunları alacak parası da vardır. Ayarıca Atatürk’e bağışlanan evler ve çiftlikler vardır. Atatürk bunları da geliştirip değerlendirmiştir.

Edindikleri servetleri eşe dosta, yandaşa akıtan günümüzün Başbakanları ve bakanlarının Atatürk’ten alacakları çok ama çok büyük dersler vardır.

Yalan makinesi tarihçimiz anlaşılan Atatürk’ü bugünkü cukkacı siyasilerle karıştırmış! Siyasi hayatları süresince mal,mülk,servet peşinde koşan, hem kendi ceplerini hem de eş, dost ve yandaşlarının ceplerini dolduran, İsviçre bankalarında gizli hesaplar açtıran, oğula gemicik alan, eşe kuyumcu dükkanı açan bugünkü siyasilerle Atatürk’ü kıyaslamak, Atatürk’ün de onlar gibi “mal, mülk, para düşkünü” olduğunu kanıtlama gayreti işçinde çırpınmak, bana soracak olursanız komik olmuş!

Yalan makinesi tarihçimiz, bugünün çalan-çırpan, eşi dostu kayıran siyasetçisine meşruiyet kazandırabilmek için “Atatürk de çalmıştı, çırpmıştı, malı, mülkü vardı!” diyebilme densizliğini göstererek hem komik duruma düşmüştür, hem de yandaşlığın-yalakalıkla tarihi çarpıtmanın son örneklerinden birini vermiştir.

Yalan makinesi tarihçimize şunu da hatırlatalım ki; eğer Atatürk, para pul peşinde koşsaydı I. Dünya Savaşı sırasında Alman komutan Falkenhayn tarafından kendisine verilmek istenen sandıklar dolusu altın rüşvetini kabul ederdi! Eğer Atatürk mal mülk düşkünü olsaydı kelle koltukta, yokluk ve yoksulluk içinde bir Kurtuluş Savaşı’nın önderi olmaya soyunmaz, işbirlikçiler gibi İngilizlerin kanatları altında gayet rahatça hayatını sürdürürdü. Ya da kendisine yapılan Halifelik tekliflerini kabul eder, para pul içinde yüzerdi.

Ah Atatürk düşmanı yobaz kafa ah!…

Yalan makinesinin daha mantıklı, ayakları daha sağlam yere basan yeni yalanlarını bekliyoruz!!!

NOT: Atatürk’ün Örnek Çiftlikler Projesi’nin ayrıntılarını AKL-I KEMAL, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri”, C.I, adlı kitabımdan okuyabilirisiniz.

Sinan Meydan – 17 Haziran 2012

Kaynak gösterilmeden kullanılamaz: Kaynak: http://www.sinanmeydan.com.tr

Fotoğraflar:

Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği ve ATATÜRK

Atatürk’ün emriyle, Yalova Köşkü’nün altına tren rayları döşetilerek kaydırılması çalışmalarından görüntüleri

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’e artık o iftirayı atamayacaklar


Atatürk’e artık o iftirayı atamayacaklar

Atatürk düşmanlarının öteden beri Atatürk’e saldırmak için kullandıkları en önemli yöntem, Atatürk’ün “dinsiz” olduğu ve “dindarlara baskı yaptığı” şeklindeki yalanı durmadan tekrarlamaktır. Yokluk ve yoksulluk içindeki bir toplumla önce emperyalizmi dize getiren sonra da çağdaş bir ulus yaratan Atatürk’ün, “onunla Allah arasında” kalması gereken din-inanç konusundaki tutumuna göre değerlendirilmesi, (gerçekten inanlar için söylüyorum) her şeyden önce günahtır! Çünkü din, Atatürk’ün de dediği gibi, “Allah ile kul arasındaki bağlılıktır”. Atatürk’ün inanıp inanmadığı, az yada çok inandığı kişisel bir tercih olduğundan sadece Atatürk’ü ilgilendirir, ancak "Atatürk’ün din düşmanı olduğu ve dindarlara baskı yaptığı" iddiası herkesi ilgilendirir, bu nedenle de üzerinde durulması gerekir.

ATATÜRK’Ü "DİNSİZ" OLARAK GÖSTERMENİN DIŞ AYAKLARI DA VAR

Atatürk’ün "dinsiz" gösterilerek Müslüman Türk insanının gözünden ve gönlünden düşürülmesi projesinin dış ayakları da vardır. Üstelik bu proje daha Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Örneğin,‘Alman asıllı Ortadoğu uzmanı Kurt Ziemke, 1930 yılında ‘Die Neu Türkei’ (Yeni Türkiye) adında bir kitap yayımlamıştır. Bu kitapta Almanya’nın Türkiye’ye yönelik uygulaması gereken politika ve stratejisi anlatılmaktadır. Bu strateji ve politikalara göre: ‘İngilizler Musul’da hedeflerine ulaşmak için bir yandan Türkiye’deki ayrılıkçı hareketlere destek verirken bir yandan Kemalist akımın yayılmasını engelleyecek önlemlere başvurmuşlardır.Yapılması gereken Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı, hem de Kürt düşmanı olduğu temasını ortaya atıp işlemektir.’ Ziemke’nin bu projesi doğrultusunda dış ve iç Türkiye Cumhuriyeti düşmanları "dinsiz Atatürk" propagandasına 1930’larda başlamışlardır.

Atatürk’ün hayatı incelendiğinde onun hayatının hiçbir döneminde hiçbir dine ve hiçbir din mensubuna kötü gözle bakmadığı, hangi dinden olursa olsun bütün dindarlara saygıyla yaklaştığı, hiçbir din mensubuna baskı yapmadığı görülecektir. Nitekim Atatürk, "Her türlü düşünceye ve inanışa saygılıyız" diyerek laiklik ilkesini hayata geçirmiştir. Atatürk’ün anladığı laiklik her şeyden önce dine ve dindara saygıdır. Aynı şekilde dinsizliğe ve dinsize de saygıdır. Yani düşünce ve inanç özgürlüğüdür.

Öteden beri Atatürk düşmanları, Atatürk’ü Müslüman-Türk milletinin gözünden düşürmek için Atatürk’e “dinsiz” diye iftira atmışlar, genç nesilleri bu çirkin iftirayla zehirlemişlerdir. İşin asıl şaşırtıcı tarafı, kendisini "Atatürkçü" diye adlandıran bazı çevrelerin de Atatürk’ü yüceltmek adına onu "dinsiz" diye adlandırmış olmalarıdır. Yani, bir grup "aşağılamak" için, bir başka grup ise "yüceltmek" için Atatürk’ün "dinsiz" olduğunu iddia etmiştir. Gerçek şu ki hiçbir konuda anlaşamayan din istismarcıları ile Atatürk istismarcıları "Atatürk’ün dinsizliği" noktasında anlaşmıştır. Örneğin, bugün Türkiye’de Atatürk’ün "dinsiz olmadığını" iddia edenler, hem Atatürk düşmanı yobaz din istismarcılarının hem de sözde Atatürkçü Atatürk istismarcılarının saldırısına uğramaktadır. Din istismarcısı Atatürk düşmanlarının ve Atatürk istismarcısı söze Atatürkçülerin Atatürk’e yönelik bu asılsız iddialarına yanıt vermek için 15 yıllık bir çalışmayla 1153 sayfalık “Atatürk İle Allah Arasında” adlı bir kitap yazdım. Bu kitabımda Atatürk’ün din anlayışını, doğumundan ölümüne kadar çok ayrıntılı bir şekilde belgelere dayalı olarak inceledim. Neredeyse bütün arşivlere girdim, yerli yabancı bütün kaynakları taradım ve 15 yıllık çalışmalarının sonunda Atatürk’ün bu ülkeye gelmiş geçmiş en bilinçli ve en gerçek inananlardan biri olduğunu gördüm. Araştırmalarım sonunda; Atatürk’ün inancını kendi içinde yaşayan, toplumun her şeyden önce dinini anlamasını isteyen, bunun için de bir Dinde Öze Dönüş Projesi geliştiren, din istismarıyla ve yobazlıkla savaşan, başka inançlara saygı duyan "kendince samimi bir dindar" olduğunu gördüm.

ATATÜRK VE DİN

Atatürk’ün nasıl "gerçek bir dindar" olduğunu bu makalenin sınırları içinde bütün boyutlarıyla özetlemek neredeyse imkânsızdır. Ancak yine de birkaç başlık altında onun kendine özgü dindarlığını şöyle özetlemek mümkündür:

Atatürk, daha 7 yaşında annesi Zübeyde Hanım’ın isteği ile Kuran-ı Kerim’i hatmetmiştir. 8 Yaşında Kuran’ın tamamını ezbere okuyabilmektedir. (Atatürk bu gerçeği 1927 yılında Ankara’da ABD Büyükeçlisine açıklamıştır.) Atatürk, daha çocukluk yıllarında Selanik’te Mevlevi-Bektaşi tekkelerine giderek ayinlere katılmıştır. (F. Rıfkı Atay "Çankaya” da bu konuda bilgi vermektedir). Atatürk, Çanakkale Savaşı yıllarında yakın dostlarına, arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Allah’a olan inancını dile getirmiş ve “Allah’ın inayeti sayesinde” bu savaşı kazanacaklarını belirtmiştir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında camilere, cem evlerine gitmiş, cuma namazlarını kılmış, cami minberine çıkıp “Allah birdir, şanı büyüktür” diye başlayan Hz. Peygamber’den övgüyle söz eden bir hutbe vermiş, TBMM’yi tekbir ve dualarla açtırmıştır. I. TBMM’de girişte hep bir hafıza Kuran okutmuştur. Aynı şekilde Cumhuriyet döneminde Topkapı Sarayı’nda Kuran okutma geleneğini sürdürmüştür. Atatürk, özel hayatında fırsat buldukça Kuran okumuş veya Kuran okutup dinlemiştir.

Özellikle özel hafızı Hafız Yaşar Okur’a Kuran okutmuştur. Atatürk zaman zaman da manevi kızlarından Nebile’ye ezan ve Kuran okutup dinlemiştir. Atatürk’ün en yakın arkadaşı Fevzi Paşa ve annesi Zübeyde Hanım beş vakit namazlarını kılan, İsmet Paşa ise elinden geldiğince ibadetlerini aksatmayan insanlardır. Atatürk çevresinde namazlarını kılan ibadetlerini yapan herkese çok saygılı davranmıştır. Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında tuttuğu özel notları arasında zaman zaman “Hafızı çağırıp Kuran okuttuğunu” yazmıştır. Yine özel notları arasında “TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR” notu göze çarpmaktadır. Atatürk, cumhuriyeti ilan ettikten sonra 1932 ramazan ayında dönemin tanınmış hafızlarını köşke/saraya çağırarak onlara Kuran okutup dinlemiştir. Makamla Kuran okunmasına büyük önem veren Atatürk, hafızların makam hatası yapmamalarına ve ayetleri tane tane okumalarına büyük önem vermiştir. Atatürk, 1930’larda Çanakkale Şehitleri için her yıl Çanakkale Mehmet Çavuş abidesi önünde mevlit okutmuştur. Aynı şekilde her yıl annesi Zübeyde Hanım’a da mevlit okutmuştur. Atatürk döneminde okullarda din eğitimi devam etmiştir. Köy ilkokullarında din derslerinde “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” adlı kitap okutulmuştur. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılar tarafından yakılıp yıkılan yüzlerce camiyi onarttırmış ve yeniden yaptırmıştır. Hatta Eskişehir Mihalıççık camisini cebinden 5000 lira verip yeniden yaptırmıştır. Ayrıca Atatürk’ün yurt dışında Paris ve Tokyo camilerinin yapımına katkıda bulunduğuna ilişkin kanıtlar vardır. Atatürk, İslam dünyasıyla da yakından ilgilenmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında İslam dünyasının desteğini yanına alan Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da İran-Irak ve Afganistan gibi Müslüman ülkelerle Sadabat Paktı’nı kurarak, Hıristiyan haçlı saldırılarına karşı Müslüman ülkelerle birlikte hareket etmiştir. Atatürk, Müslüman ülkelerin liderleriyle de çok iyi ilişkiler geliştirmiştir. Örneğin Afgan Kralı Amanaullah Han ve İran şahı Rıza Pehlevi ile kişisel dostluk kurmuştur. Atatürk, 1937 yılında Filistin’e yönelik bir Siyonist- Haçlı Hıristiyan saldırısı olacağını haber alır almaz “Filistin’e el sürülmez” diye bir bildiri yayınlayarak Müslüman Filistinlilerin yanında olduğunu herkese göstermiştir. Tarihe çok meraklı olan Atatürk en çok Hz. Muhammet’ten etkilenmiştir. Onun savaşlarını bütün detaylarıyla öğrenmiş, liselerde okutulan Tarih kitaplarında İslam tarihi bölümünün yazımına bizzat katkıda bulunarak bu kitaplarda Hz. Muhammed’in savaşlarını anlatan haritaları bizzat kendisi çizmiştir. Tarih çalışmaları sırasında Hz. Muhammet’i eleştirmeye kalkanları, “Hz. Muhammet’in kıymetinden habersiz cahil serseriler bizim tarih çalışmalarımıza katılamazlar” diye azarlamıştır. Hz. Muhammet’ten, “Benim senin adın silinir ama o ölümsüzdür” diye söz etmiştir. Atatürk, 1922 Sakarya Savaşı’ndan 1934 Soyadı Kanunu’na kadar ad olarak İslami içerikli “Gazi” unvanını kullanmıştır. Soyadı Kanunu’ndan sonra da zaman zaman “Gazi” unvanını kullanmaya devam etmiştir. Dâhinin Felsefi Kodları, Bilimsel Kafa Yapısı ve Din

"O SÜREKLİ DEĞİŞMEYİ ARZULAYAN BİR BİREY"

Atatürk, çağını aşmış bir "savaş ustası", gelmiş geçmiş en büyük örgütçülerden biri ve Asya’nın en büyük devrimcisidir. O tartışmasız bir "dahidir". (Prof.İlber Ortaylı’da son kitabı "Cumhuriyetin İlk Yüz Yılı"nda uzun uzun bu gerçeğin altını çizmiştir.) Bu kadar "üstün yeteneklere" sahip bir insanı, bir "dahiyi" anlamak doğrusu çok da kolay değildir. Hele hele "okumanın" sadece "boş zaman" etkinliği olarak kabul edildiği, "felsefe" dersinin "önemsiz" görülerek müfredattan kaldırıldığı, kitabi ve akıl süzgecinden geçirilmiş bilgininin yerine "kulaktan dolma" nakilciliğin egemen olduğu bir toplumda, Atatürk gibi çağını aşmış bir "dehayı" anlamak, özellikle de onun "felsefi derinliğini" çözmek çok zordur. Buna, bir de değişik kaygılarla bu dehanın "çarpıtılması" da eklenince, Atatürk’ün "insana”, "evrene", "doğaya" ve "tanrı"ya bakışını tam olarak ortaya koyabilmek neredeyse imkânsızlaşmıştır.

Atatürk üzerine yaklaşık olarak 15 yıldır kafa yoran ve Atatürk’ü doğumundan ölümüne kadar inceleyen biri olarak şunu söyleyebilirim ki: Atatürk sürekli genişleyen evren misali sürekli gelişen ve olgunlaşan bir düşünce dünyasına sahiptir. Bir taraftan ömrünü adadığı toplumunu kurtarmaya çabalarken, diğer taraftan içinde yaşadığı "evreni" anlamaya çalışmıştır. Atatürk’ün felsefeden, tarihe, dinden, dile, matematikten kuramsal fiziğe kadar pek çok farklı alanda 5000 civarında kitap okumasının altında "bilimsel zeka" ve "bilim insanlarına has bir "merak" ve "sorgulama dürtüsü" vardır. Atatürk’ün "göz kamaştıran başarılarının" anahtarını da burada aramak gerekir.

Yarı bağımlı, az gelişmiş bir imparatorluğun "sürekli değişimi arzulayan bir bireyi" olarak yetişen Atatürk, aile kucağında ve çevrede aldığı geleneksel dinsel eğitimden sonra (Zübeyde Hanım etkisiyle), eğitim hayatında, özellikle İstanbul Harp Okulu ve Harp Akademisi yıllarında dünyayı etkilemeye başlayan Pozitivizm, Materyalizm, Darvinizm, Sosyalizm üzerine kafa yormaya başlamış ve nitekim 1905’de not defterlerinden birine "Evvela Sosyalist olmalı maddeyi anlamalı" diye bir not düşmüştür. Atatürk’ün sonraki yıllarda karşımıza çıkacak olan "Akıl ve bilim" vurgusunun kökleri bu dönemlere gider. J. Jack Rousseau’dan, Montesquieu’ya, Namık Kemal’den Abdullah Cevdet’e birçok yerli ve yabancı aydının görüşleriyle bu dönemde tanışmıştır.

Atatürk bir taraftan pozitivizm ve materyalizm üzerine kafa yorarken diğer taraftan da "din üzerine" okumaya ve düşünmeye devam etmiştir. Okuduğu kitaplar arasında bütün tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarıyla birlikte özellikle İslam dini konusunda başta Kuran olmak üzere "yüzlerce kitap" vardır. Onun sıradan insanlardan farkı, atadan, deden gelen her bilgiyi çağının gelişmelerine paralel olarak yeniden değerlendirmesi ve sorgulamasıdır. Dolayısıyla mensup olduğu İslam dini de dahil, din ve tanrı kavramlarını bile yaşamı boyunca ciddi biçimde sorgulamıştır. Atatürk’ün, din ve inanç konusundaki görüşlerini anlamak için bu "sorgulamalara" da göz atmak gerekir.

O’NU DİĞER LİDERLERDEN AYIRAN FARKI "DİN"

Atatürk’ün, Lenin, Stalin, Napolyon, İskender gibi liderlerden ve devrimcilerden farkı "din üzerine" de ciddi bir biçimde, entelektüel düzeyde kafa yormuş olması ve dini yok etmek için değil, gerektiğinde sorgulayarak anlaşılması, anlaşılarak anlatılması için uğraşmasıdır.

Atatürk, özellikle Çanakkale Savaşı yıllarında, savaş meydanlarında karşılaştığı manzaralardan dolayı olsa gerek, din ve tanrı kavramı üzerinde düşünmüştür. Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndan yakın dostlarına yazdığı mektupların satır aralarındaki "Allah büyüktür", "Allah dilerse olur", "Allah’ın inayetine sağınarak çalışıyorum" gibi dinsel ifadeler ve Çanakkale anıları arasında bize aktardığı “Bombasırtı vakası”, onun 1915 yılında Çanakkale’de din ve Tanrı kavramını "içselleştirdiğini" kanıtlamaktadır. O günlerde askerlerinin inancıyla gurur duyan Atatürk, o günlerde bile "akılcı düşünceyi" bir kenara bırakmamıştır.

Türk insanının "inancını" çok iyi bilen Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında bilerek ve inanarak bir "dinsel meşruiyet politikasına" başvurmuştur. Müslüman Anadolu insanını, Hıristiyan işgalciye karşı en iyi birleştirecek şeyin İslam dini olduğunu görerek, Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna kadar İslam dininden övgüyle söz etmiştir. Bu sırada Meclisi dualarla açtırmış, bazen camiye, bazen cem evine gitmiş, bütün yazışmalarında dinsel bir üslup kullanmıştır. Atatürk, bunu yaparken aslında Kuran’daki "cihat" kavramından yararlanmıştır. O günlere ait "Hafıza kuran okuttum", "Hafız Kuran okudu", "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" biçimindeki kendi el yazısıyla tuttuğu özel notlarından kendisinin de samimi olarak Tanrı’ya yöneldiği anlaşılmaktadır.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı sonrasında, devrimler sürecinde "dinsel söylemlerden" neredeyse tamamen vazgeçmiştir. Büyük bir "taktisyen" olan Atatürk’ün 1923 sonrasında olumlu anlamda dinsel söylemlerini önce azaltmasının, sonra din eleştirileri yapmasının ve son olarak da dinsel söylemlerden tamamen vazgeçmesinin nedeni yine "stratejiktir": Şöyle ki: Atatürk, nasıl ki Kurtuluş Savaşı yıllarında dinin, Müslüman toplumu bir araya getireceğine inanarak olumlu anlamda "dinsel söylem" kulandıysa, dinden "övgüyle" söz ettiyse, devrimler sürecinde de "akıl ve bilimi" esas alan "laik" bir devlet kurma sürecinde dinsel söylemlerden o kadar uzak durmuş, hatta zaman zaman sarsıcı "din eleştirileri" yapmıştır. (Örneğin,VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER ve TARİH II kitapları.) Tanrısal kaynaklı monarşik Osmanlı’nın yerine kurduğu laik Türkiye Cumhuriyet’in lideri olarak Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ilanından sonra da "dinsel söylem" kullanmaya devam etmesi onu, hep eleştirdiği “dinden meşruiyet alan” Osmanlı padişahları durumuna koyardı ki, hiç kuşkusuz bu durum büyük bir tutarsızlık olurdu.

ATATÜRK’ÜN İSLAM DİNİNE HİZMETLERİ

Atatürk, 1923-1938 arasında Dinde Öze Dönüş Projesi kapsamında çok önemli çalışmalar yapmış, bir anlamda 13. yüzyılda ardına kadar kapanan “içtihat kapısını” biraz olsun aralamayı başarmıştır. Her şeyden önce İslam dininin “akla, mantığa uygun bir din” olduğu gerçeğini hatırlatmıştır. Din ile hurafeyi birinden ayırmak için mücadele etmiştir.

Özetlemek gerekirse Atatürk:

Haçlı Hıristiyan emperyalizmine karşı İslam’ın “cihat” ilkesini hayata geçirerek verdiği Kurtuluş Savaşı sonunda hem Müslüman Türk insanının namusunu, canını, malını, vatanını kurtarmış, hem de camilerinde ezanların susmasını engellemiştir. Din işlerini yürütmek ve din istismarcılarının dini kullanarak halk üzerinde baskı kurmalarını engellemek için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. İslam dinini “Türk’ün milli dini” olarak görmüş, Hz. Muhammed’i sahiplenmiş ve bu konuları da içeren Dinde Öze Dönüş Projesi’ni geliştirmiştir. Türk tarihinde İslam dini konusunda entelektüel düzeyde ciddi ciddi bizzat çalışan tek devlet adamı Atatürk’tür. İslam dininin ana kaynağı Kuran-ı Kerim’i bu konunun uzmanlarına Türkçeye tercüme ve tefsir ettirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve tercümesi. Binlerce bastırılarak ücretsiz dağıtılmıştır.

En güvenilir hadis kaynaklarından biri olan Buhari Hadislerini Türkçeye tercüme ettirmiştir. Kamil Miras tercümesi. Binlerce bastırılıp ücretsiz dağıtılmıştır.

Müslüman Türk halkının anlayarak, hissederek Tanrı’ya daha kalbi bir şekilde ve aracılara ihtiyaç duymadan yönelebilmesi için camilerde Türkçe Kuran, Türkçe hutbe ve Türkçe ezan okutmuştur. Bu iş için 1932 yılında İstanbul’un 9 hafızını özel olarak hazırlamıştır. Onlara camilerde önce Kuran’ın Arapçasını sonra Türkçesini nasıl okuyacaklarını bizzat göstermiştir. Eline Kuran’ı alıp tane tane Kuran’ın nasıl okunması gerektiğini göstermiştir hafızlara.

İslam dininin akla ve bilime aykırı hiçbir şey içermediği gerçeğinden hareket ederek yeni Türk devletinin temeline “aklı” ve “bilimi” yerleştirmiştir. Din-bilim çelişkisi içinde savrulup gitmemiş, saf/öz İslam dininin akla ve bilime engel olmadığını düşünerek Müslüman Türkiye’nin aynı zamanda çağdaş bir Türkiye olabileceği formülünden hareket etmiştir. Atatürk, "Türk milleti daha dindar olmalıdır, yalnız bütün sadeliği ile dindar olmalıdır. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif terakkiye aykırı hiçbirşey içermiyor", "İslam dini akla ve mantığa tamamen uygun bir dindir." gibi açıklamalarıyla din, bilim arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. İslam dininin gereği zannedilen, ancak aslında İslam diniyle hiçbir ilgisi olmayan ya da zaman içinde ilgisini kaybetmiş olan saltanat, halifelik, medreseler, tekke ve zaviyeler, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, fes gibi kurum, kavram ve objeleri kaldırmıştır. Cumhuriyeti ilan ederek yüzyıllar önce Emevi halifesi Muaviye’nin saltanata dönüştürdüğü devlet başkanlığını yüzyıllar sonra yeniden aslına, özüne, meşveret/danışma/halkın seçimi biçimine dönüştürmüştür. Laiklik ilkesiyle bir taraftan din ve devlet işlerini birbirinden ayırırken diğer taraftan din istismarını önlemiş ve din özgürlüğünü garanti altına almıştır. Yüzyıllar boyunca sözüm ona “dini nedenlerle” erkeklere göre birçok konuda geri bırakılmış, sınırlandırılmış, baskılanmış, hatta insanlık onuru ayaklar altına alınmış kadına, “analık vasfına” yakışır bir şekilde kadınlık ve insanlık onurunu yeniden kazandırmıştır. Atatürk’ün, Müslüman Türk kadınına verdiği medeni, sosyal, kültürel ve siyasal haklar her bakımdan İslam dininin ruhuna uygundur. Kazandığı Kurtuluş Savaşı ile emperyalizmin ayakları altında ezilen bütün bir İslam dünyasına “bağımsızlık” modeli oluşturmuş, Cumhuriyet döneminde ise İslam dünyasıyla çok iyi ilişkiler kurup, İtalya, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yayılmacı emellerine karşı Türkiye, Afganistan, İran ve Irak arasında Sadabat Paktı’nı kurmuştur.

Atatürk döneminde ezanlar okunmaya devam etmiş, camiler açık olmuş, ibadet yasaklanmamış, Kuran ilk kez anlaşılarak okunmuş, din adamlarının Allah ile kul arasına girmemesi, yani ruhban sınıfının oluşması –ki zaten İslam da ruhban sınıfı yoktur- engellenmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in dediği gibi, “…Cumhuriyet inancı ve ibadeti serbest bırakmıştı. Namaz kıldığı için tek bir kişi suçlanmadı. Camiye gitmek kimseye suç sayılamadı. Camiler daima çık kaldı. Din ve itikat, zaten dinin kabul ettiği gibi Allah’la kul arasında bir iç bağlantı olarak kaldı.”

"DİNİ TÜRKÇELEŞTİRMEK İSLAMIN ÖZÜNE AYKIRI DEĞİLDİR"

Atatürk’ün din dilini Türkçeleştirmesi, ezanı Türkçe okutması, halifeliği kaldırması, laiklik ilkesi, Arap harflerini kaldırması, tekke ve zaviyeleri kapatması ve kılık kıyafet devrimi gibi devrimlerinden hiçbiri İslam’ın özüne aykırı uygulamalar değildir. Hiç kimse şapka takmadığı için idam edilmemiş, İstiklal Mahkemeleri dini gerekçelerle tek bir din adamını bile idama mahkûm etmemiştir. İdam edilenler ya vatan hainliğinden ya da devrimlere karşı halkı kışkırttığından dolayı idam edilmiştir. Kadınların kılık kıyafeti konusunda da hiçbir devrim kanunu çıkarılmamıştır. Bu tür iddialar, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarınca uydurulmuş yalanlar, safsatalardır.

Gerçek şu ki, Atatürk kişisel olarak, inansın, inanmasın, az ya da çok inansın aslında hiçbir önemi yoktur, çünkü O önce Kurtuluş Savaşı’yla sonra Türk Devrimi’yle Müslüman Türk insanını iki kere kurtarmıştır. Bu nedenle bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan her Müslümanın Atatürk’e çok büyük bir minnet borcu vardır.

Atatürk kişisel olarak inanmazsa ne yazar! Onun inanıp ya da inanmaması inanların çoğunlukta olduğu bir ülkeyi ve o inanların inancını kurtardığı gerçeğini değiştirir mi?

NOT 1: ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZI: Son zamanlarda DİN BEZİRGANLARI Atatürk’ü "dinsiz" gösterip Müslüman Türk insanının gözünden düşürmek için akıl almaz "cinliklere" başvuruyorlar. Örneğin Atatürk’ün cenaze namazının kılınmadığı yalanını yayıyorlar. İşte Gerçek: ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZI 19 KASIM 1938 TARİHİNDE DOLMABAHÇE SARAYI’NIN MUAYEDE SALONU’NDA SAAT SEKİZ’İ ON GEÇE ATATÜRK’ÜN YAKIN DOSTLARININ ARALARINDA OLDUĞU BİR CEMAATLE DİN ALİMİ, DİYANET İŞLERİ BAŞKANI "ŞERAFETTİN YALTKAYA HOCA" TARAFINDAN KILDIRILMIŞTIR. Bazı din bezirganları da "Ama bu namazı gösteren bir fotoğraf yok" diyorlar. İyi de CENAZE NAMAZI KILINIRKEN FOTOĞRAF NEDEN ÇEKİLSİN? ATATÜRK VE DOSTLARI BUGÜNKÜ "DİN ŞOVMENLERİ"NE BENZEMEZ Kİ! UNUTULMASIN Kİ İBADET KULA ŞOV YAPMAK İÇİN DEĞİL ALLAH İÇİN YAPILIR! NAMAZIN CAMİDE KILDIRILMAMASININ NEDENİ İSE ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZININ KILANIBİLECEĞİ BÜYÜKLÜKTE BİR CAMİNİN HENÜZ İNŞA EDİLMEMİŞ OLMASINDANDIR! ŞÖYLE Kİ ATATÜRK’Ü ÇOK SEVEN TÜRK İNSANI ONUN CENAZE NAMAZINA KATILMAK İÇİN NAMAZIN KILINACAĞI CAMİYE AKIN EDECEĞİNDEN YAŞANACAK İZDİHAM SIRASINDA ONLARCA İNSANIN ÖLMESİ MUHTEMELDİR. BUNU DÜŞÜNEN YÖNETİM ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZINI DOLMABAHÇE’DE KILDIRMIŞTIR. BUNA RAĞMEN ATATÜRK’ÜN NAŞI SARAYBURNU’NA NAKLEDİLİRKEN ONU GÖRMEK İSTEYEN İNSANLAR CAMİ KUBBELERİNE MİNARELERİNE KADAR ÇIKMIŞ, BÜYÜK BİR İZDİHAM YAŞANMIŞ VE 20’DEN FAZLA İNSAN BU İZDİHAMDA ÖLMÜŞTÜR. Ayrıca İSLAMDA cenaze namazının mutlaka camide kılınması diye bir şart da yoktur. Doğrusu kişi nerede öldüyse namazın orada kılınmasıdır. Atatürk Dolmabahçe’de ölmüş namazı da orada kılnımıştır. YANİ İSLAMA SAPINA KADAR UYGUNDUR.

NOT 2: KARABEKİR’İN GÜNAHI: Atatürk’ün "din düşmanı" ve "dinsiz" olduğu YALANINI besleyen en önemli kaynaklardan biri maalesef Atatürk’ün silah arkadaşı Kazım Karabekir’in Atatürk ve din konusundaki UYDURMALARIDIR. Karabekir, 1923 sonrasında Atatük ile yolları ayrılınca, Atatürk’ün Nutuk’taki ithamlarına yanıt vermek için yazdığı kitaplarında Atatürk’ü "din düşmanı" gibi göstermiştir. Örneğin Karabekir, Atatürk’ün Kuran’ı bir kısım İslam karşıtı kişilere tercüme ettireceğini belirtmiştir. Oysaki bilindiği gibi Atatürk Kuran tercüme ve tefsir işini bu işin iki üstadına vermiştir. Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır. Yani tarih ve gerçekler Karabekir’i yalanlamıştır. Karabekir ayrıca Atatürk’ün "Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdur!" gibi açıklamalar yaptığını iddia etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırka üzerinden 1925 Şeyh Sait İsyanı ile ilişkili görülerek İstiklal Mahkemesinde idam istemiyle yargılanıp berat eden Karabekir’in Atatürk’e olan kin ve öfkesinin bir yansıması olan bu tür açıklamalarının neredeyse tamamı maalesef UYDURMADIR. Nitekim Atatürk, Karabekir’in bütün iddialarına 27 madde altında el yazısıyla yanıt vermiştir. Örneğin Karabekir’in "Atatürk bizim Bolşevik olmamızı istiyordu" iddiasına Atatürk şöyle yanıt vermiştir kendi elyazısıyla: "TAMAMEN ALÇAKA UYDURMUŞ, BANA YAPIŞTIRMAK İSTİYOR". Şunu da eklemeliyim ki, Atatürk’ü halkın gözünden düşürmek için "din düşmanı" olmakla itham eden Karabekir, hiç de öyle beş vakit namazında koyu bir DİNDAR da değildir. Hatta evine gelen çarşaflı bir hizmetçiye, "Bir kere daha o çarşafla gelirsen o çarşafı yırtarım" demiş, Atatürk’ün bazı uygulamalarını da FAZLA DİNDARCA diye eleştirmiştir. Atatürk, İsmet Paşa, Fevzi Paşa Karabekir’e göre çok daha dindardır. (Bkz. İsmet Paşa ve Din). Ancak Karabekir, dini en iyi şekilde istismar etme konusunda bütün bu paşalardan daha ileri gitmiştir. Bugün Atatürk düşmanı yobaz takımının Karabekir düşkünlüğünün nedeni, onun Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün silah arkadaşı olarak elde ettiği başarılar değil, Atatürk’ü "din düşmanı" olarak itham etmiş olmasıdır. Ah ah… Bu konuda da benim ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA adlı kitabımda geniş bilgi vardır.

NOT 3: ATATÜRK’ÜN SANSÜRLENEN MEKTUBUNU CIMBIZLAMAK: Son zamanlarda Atatürk’ü "dinsiz" diye adlandıran din bezirgânlarının eline yeni bir koz verildi. Atatürk’ün 1931 yılında İslam tarihini yazmakla görevli TTK uzmanlarına gönderdiği zehir zemberek bir mektup bu. Söz konusu mektuba geçmeden önce şunu bilmek gerekir ki, Atatürk, TARİH kitaplarında anlatılan İslam tarihi anlatımlarının da alışılmış biçimde DİNSEL değil BİLİMSEL olmasına özen göstermiştir. Daha doğrusu Atatürk BİLİM kitaplarında BİLİMSEL, din kitaplarında ise hurafelerden arınmış akılcı bir DİNSEL anlatımdan yanadır. Bu nedenle Atatürk döneminde hazırlatılıp okullarda okutulan TARİH, BİYOLOJİ, FİZİK kitapları tamamen "bilimsel" hazırlanmıştır. Bu kitaplarda EVRİM KURAMI başta olmak üzere dönemin bütün bilimsel kuramları anlatılmış, bu bilim kitaplarında eğer dinden söz edilecekse bu anlatımların da BİLİMSEL olmasına özen gösterilmiştir. Hatta bilim ve din arasında bir uyuşmazlık görüldüğünde derin felsefi tartışmalara girilmeden BİLİMSEL anlatım tercih edilmiş, zaman zaman klasik din eleştirilmiştir. Buna karşın Atatürk döneminde hazırlatılıp okullarda okutulan DİN kitapları ise hurafelere kaçmayan bir dinsel dille yazılmıştır. Örneğin Atatürk’ün 1929’dan sonra okullarda okuttuğu CUMHURİYET ÇOCUĞUNUN DİN DERSLERİ adlı kitapta ALLAH, PEYGAMBER, İSLAM DİNİ en mükemmel şekilde DİNSEL olarak anlatılmıştır. İşte Atatürk, Cumhuriyetin genç kuşaklarının okuyacağı ders kitapları hazırlanırken bu TEMEL İLKEYE uygun hareket edilmesini istemiştir. Bu ilkeye uyulmadığında ise her zaman yaptığı gibi muhataplarını çok ağır bir dille uyarmıştır. Atatürk’ün en önemli stratejik hareket biçimlerinden biri ki bu aynı zamanda onun ÜSLUBUDUR, bir konuya ne kadar önem verdiğini göstermek için zaman zaman ELEŞTİRİLERİNİ ÇOK SARSICI, SERSEMLETİCİ BİR DİLLE ifade etmesidir. İşte 1931 yılında Hz. Muhammed’in hayatını anlatan tarihçilerin yazdıklarından da memnun olmayarak onları ÇOK SARSICI, SERSEMLETİCİ bir dille uyarmıştır. Atatürk, TARİH kitabının bir DİN KİTABI olmadığı için BİLİMSEL ilkelere göre hazırlanmasını istemiş, bu kitapta dinler tarihinin de bilimsel biçimde anlatılmasını önceden tarihçilere söylemiştir. Ancak, buna karşın HZ. Muhammed’in hayatını yazan bir Arap tarihçinin İSLAMIN DOĞUŞUNU BİLİMSEL DEĞİL DİNSEL EKSENLİ anlatması Atatürk’ü çileden çıkarmıştır. Bu ARAP TARİHÇİYE NE KADAR "CİDDİ" OLDUĞUNU göstermek için TTK üyelerine hitaben yazdığı mektupta, "Ikre, Bismi, Rabbi safsatası" ifadesini kullanmıştır. Mektubun bütününde ise TARİH yazanların BİLİMSEL GERÇEKLERE dikkat etmelerini bir kere daha hatırlatmıştır. Atatürk, onu iyi tanıyanların çok iyi bildikleri gibi "bu ifadesiyle" muhataplarına, ÇOK ETKİLİ, SARSICI, bir uyarı yapmıştır. Kuşkusuz İslam tarihini yazan birine yapılabilecek en etkili uyarı DİN üzerinden yapılandır. Atatürk TARİH yazarken dinsel inançların değil BİLİMSEL gerçeklerin dikkate alınması gerektiğini AĞIR BİR DİN ELEŞTİRİSİYLE anlatmak istemiştir. Çağını aşan deha, radikal devrimci Atatürk’ün YÖTEMLERİNDEN BİRİDİR bu! Birilerinin bu yöntemi doğru bulmaması, "aşırı" ve "yanlış" bulması da pekâlâ mümkündür. "Böyle yöntem mi olurmuş, Muslüman adam ne olursa olsun ayete safsata der mi?" biçiminde, "onu diyen kişinin gerçekten ne düşündüğünü, ne hissettiğini" dikkate almadan sadece "lafza" bakarak bir değerlendirme yapmak da mümkündür tabi. Ama beğenin ya da beğenmeyin insanları çok iyi tanıyan Atatürk, iş yaptırırken zaman zaman işleri çabuklaştırmak için bu tarz SARSICI BİR ÜSLUP kullanmıştır. Ancak Atatürk’ün bu ÜSLUP/TARZ/YÖNTEM biçiminden yola çıkarak CIMBIZCILIK yapıp, "AHA DA YAKALADIM! ATATÜRK AYETE SAFSATA DEMİŞ! DEMEK Kİ DİNSİZ!" demek ancak Atatürk’ü hiç ama hiç tanımayan, Atatürk’ün dehasından, yönteminden, üslubundan habersiz kişilerin yapacağı bir çıkarım, bir çarpıtmadır. Atatürk’ün ne söylediği önemlidir, ama nerede, ne zaman, kime ve NEDEN söylediği en az ne söylediği kadar önemlidir. Atatürk’ün SANSÜRLENEN MEKTUBU Atatürk’ün "dinsiz-imansız" olduğunu değil, Atatürk’ün BİLİME ne kadar büyük bir önem verdiğini kanıtlamaktadır. En önemlisi Atatürk, sansürlenen mektubunu Kuran’ı, ayetleri eleştirmek için yazmamıştır. Atatürk o mektubu, tarih yazanların bilimsel kurallara uygun hareket etmelerinin önemini anlatmak için yazmıştır. Oysaki din bezirgânları -mektuptaki malum cümleyi çarpıtarak- Atatürk’ün o mektubunu KURAN, AYET ELEŞTİRİSİ YAPMAK için yazdığı şeklinde bir hava yaratarak kamuoyunu kandırmaktadır. Ayrıca Atatürk eğer Kuran’ın (ayetlerin) "safsata" olduğuna gerçekten inanmış olsaydı, bir devrimle aydınlatmaya çalıştığı Türk insanının Kuran’ı(ayetleri) çok daha iyi anlaması için büyük bir mücadele içine de girmezdi. Oysaki bilindiği gibi Atatürk, Kuran’ın (ayetlerin) anlamını önemsediği için Müslüman Türk insanının bu ayetlerin anlamlarını öğrenmesini istemiş, bu nedenle Kuran-ı Kerim’i TBMM’den aldığı onayla Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir ve tercüme ettirmiştir. Bugüne kadar Elmalı’nın "Hak Dini Kuran Dili" adlı tefsirinden daha iyi bir tefsir yapılabilmiş değildir. Atatürk’ün belirli bir amaçla dile getirdiği SÖYLEMİNİ, onun aynı konudaki EYLEMİ ile karşılaştırdığımızda herşey çok net olarak ortaya çıkmaktadır. Atatürk’ün Kuran’ın anlaşılması için verdiği mücadele ortadadır. Atatürk, Kuran’ın gerçekten "safsata" olduğuna inansaydı SAFSATANIN ANLAŞILMASIYLA değil ortadan kaldırılmasıyla uğraşırdı. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bu arada Atatürk’ün gerçek din anlayışını, onun ne halka yaptığı konuşmalardan, ne birilerine yazdığı mektuplardan, ne belirli amaçlarla yazdırdığı kitaplardan tam olarak anlayabilirsiniz, Atatürk’ün gerçek din anlayışını onun HER TÜRLÜ KAYGIDAN UZAK BİR ŞEKİLDE KALEME ALDIĞI ÖZEL NOTLARINDAN, NOT DEFTERLERİNDEN ANLAYABİLİRSİNİZ.ATATÜRK’ÜN NOT DEFTERLERİNE BAKILDIĞINDA, "Hafıza Kuran okuttuğunu" yazan, "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" notunu düşen Atatürk’e illa da "dinsiz" demek isteyenlere kızacak da değiliz tabi! Çünkü önemli olan Atatürk’ün inanıp inanmadığı değil, milleti için yapıp ettikleridir, o da ortadadır! Hiç unutmamak gerekir ki MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNE hizmet etmiş bir DİNSİZ, MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNE zarar vermiş bir DİNLİDEN her zaman daha makbuldur, saygıya, sevgiye ve hürmete daha layıktır! Gerçekten de HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR anlayacağınız.

NOT 4: Bu yazıya ek olarak "Cami Yalanlarına Yanıt Veriyorum" , "O Yalan Çürüdü" ve "Atatürk Dinsiz Miydi" adlı yazılarımla, özellikle de ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA adlı kitabımı öneririm. Ayrıca bu makalede geçen ATATÜRK’ÜN DİNDE ÖZE DÖNÜŞ PROJESİ hakkında AKL-I KEMAL-ATATÜRK’ÜN AKILLI PROJELERİ, 4. CİLT adlı kitabımda çok geniş bilgi vardır.

İŞTE GİZLENEN BELGELER: Atatürk ve din konusunda asıl sansürlenen belge fotoğraflar şunlardır: (Atatürk’ü "dinsiz" göstermek için buldukları herşeyi "İşte Atatürk’ün sansürlenen mektubu, el yazısı, şusu busu!" diye kamuoyuna duyuranlar, nedense şimdi göreceğiniz belge-fotoğraflardan hiç söz etmezler!)

Atatürk’ün hediye ettiği Kuran’lardan: 8 teşrin –i sani (kasım) 1925 – Çankaya “Gazi Kız Numune Mektebine dikkatle okunmak… için hediye ediyorum.” Gazi Mustafa Kemal “

Cemil Sait Bey’in tercümesi olan bu KURAN, 1932’de Atatürk tarafından Hafız Yaşar Okur’a ithaf edilerek imzalanıp hediye edilmiştir.

Bir lider düşünün hem "dinsiz" hem de kitap hediye ederken Kuran da hediye ediyor! Tabi burada Atatürk’e "dinsiz" diyenlere hayatlarında kaç kere birine veya bir kuruma Kuran hediye ettiklerini sormak gerekir!

Atatürk, 1922 tarihli 18 numaralı not defterine, önce yapacağı yenilikleri, devrimleri yazmış sonra da iki kalın çizgi arasına Osmanlıca "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" notunu düşmüştür. (Can Dündar’ın Mustafa filmini çekerken görmediği notlardan biri (!)

(Can Dündar’ın Mustafa filmini çekerken görmediği notlardan biri (!)

Atatürk’ün kendi el yazısıyla, "Din, milliyetin bir parçasıdır! Ancak taassubun (bağnazlığın) milletleri ümmet haline düşüreceğini unutmamalıdır!” notu.

Atatürk’ün Abdülbaki Gölpınarlı’ya hazırlatıp KÖY İLKOKULLARINDA okuttuğu "Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri" adlı kitabın kapağı. (1930-1931).

Atatürk’ün DİN ÖZGÜRLÜĞÜNE vurgu yaptığı el yazılı metin: "Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Türkiye’de, bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğren." (1930. Vatandaş İçin Medeni Biligler). İşte Atatürk’ün ağzından laiklik tanımı.

Atatürk 1920’lerde Ankara’da çalışma odasında Kurtuluş Savaşı planları yapıyor, yanında İsmet Paşa. Atatürk’ün hemen arkasındaki duvarda, Halide Edip’in "Türk’ün Ateşle İmtihanı" adlı romanında "Atatürk’ün çalışma odasındaki masanın hemen arkasındaki duvarda bir hoca ya da kahin tarafından yazılmış Arapça yazılar" diye ifade ettiği bazı ayetler görülmekte.

Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizmin pençeleri altında ezilen bütün İslam dünyasının kahramanıydı. 1920’lerde İslam dünyasında Atatürk, Selahaddin Eyyübi veŞeyh Ahmet Sünusi, Hıristiyan Haçlı emperyalizmine başkaldıran üç lider olarak görülüyordu. Üstelik Şeyh Ahmet Sünusi Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’le omuz omuza Türkiye’nin kurtuluşu için mücadele ediyordu. Bu üç İslam kahramanını aynı karede gösteren fotoğraflar İslam dünyasında elden ele dolaşıyordu. İslam dünyası Atatürk’ü "Son İslam Mücahidi", "İslamın Kılıcı"olarak adlandırmıştı.

Atatürk’ün ÖZEL HAFIZI, Hafız YAŞAR OKUR

Hafız Yaşar Okur, Atatürk’ün emriyle 1932 yılında Çanakkale şehtilerine HATİM okumuştur. İşte Hafız Yaşar Okur’un "Atatürk’le On Beş Yıl Dini Hatırlar" adlı kitabında bu dini töreni gösteren fotoğraflardan biri. Fotoğraf dikkatle incelenecek olursa hatim okuyan hocaların geleneksel dini giysileriyle (başlarda sarık) olduğu görülecektir.Yani bazı din bezirganlarının dediği gibi hocalar giyim kuşam konusunda zorlanmamıştır. Hatimi izleyen halk kılık kıyafet devrimi çerçevesinde şapkalı, hocalar ise sarıklıdır.

Hafız Yaşar Okur, Atatürk’ün emriyle 1932 yılında Çanakkale şehtilerine MEVLİD okumuştur. İşte Hafız Yaşar Okur’un "Atatürk’le On Beş Yıl Dini Hatırlar" adlı kitabında bu dini töreni gösteren fotoğraflardan biri. Fotoğraf dikkatle incelenecek olursa mevlit okuyan hocaların geleneksel dini giysileriyle (başlarda sarık) olduğu görülecektir. Yani bazı din bezirganlarının dediği gibi hocalar giyim kuşam konusunda zorlanmamıştır. Mevlidi izleyen halk kılık kıyafet devrimi çerçevesinde genelde şapkalı, hocalar ise sarıklıdır.

Atatürk Edirme Selimiye Camii’ni gezerken (25 Aralık 1930)

Caminin giriş kapısının üstündeki kitabeyi inceleyen Atatürk, orada yazılı olan AYETİ okumuş ve caminin imamı Fereli Ahmet Efendi’ye bu ayetin anlamını sormuştur. Daha sonra da camiye girerek incelemelerde bulunmuş ve bazı açıklamalar yapmıştır:

Atatürk, caminin içinde minberle avize arasında durmuş ve, “Beyler, hiçbir dine bağlı olmayan kalp istirahattan mahrumdur” diye söze başladıktan sonra şunları söylemiştir:

“Bakınız, ecdadımız İstanbul’un fethinden tam 125 sene sonra bu şaheser camiyi İstanbul’da değil de Edirne’de yapmış, böylece Edirne’ye mührünü basmış, tapulamıştır. Dahi Mimar Sinan sanat ve din aşkıyla bu eseri bina etmiştir.” Daha sonra avizenin üzerinde yarım kubbede yer alan Arapça yazıyı okuyan Atatürk, Müftü’ye dönerek “Hocam, bu ayet Tövbe Suresi’nin 18. Ayeti değil mi?” diye sormuş, Müftü, “Evet Paşa Hazretleri” cevabını vermiştir. Atatürk, tekrar Müftü’ye dönerek, “Bana bu ayetin manasını söyleyebilir misiniz?” diye sormuştur. Müftü de, “Bildiğim kadarıyla bu ayette ‘Allah’ın, mescitlerini, camilerini yapan ve imar edenler Allah’a ve ahiret gününe iman edip, namazlarını kılan, zekatlarını veren ve ancak Allah’tan korkanlardır. Onlar doğru yoldadır’ demektedir.” demiştir.

1932 yılında Atatürk’ün isteğiyle Sultanahmet Camii’nde yapılan Büyük Mevlitten bir görünüş. (Baştan sıra ile Hafız Yaşar Okur, Hafız Burhan, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Muallim Hafız Buri, Beylerbeyli Hafız Fahri). Fotoğrafta çok net olarak görüldüğü gibi din adamlarına yine kıyafet konusunda bir baskı yapılmamıştır. Büyük Mevlidi okumakla görevli din adamları tertemiz, en şık giysileriyle Allah’ın ve milletin karşısına çıkmıştır. Hafızlardan birinin başındaki SARIK çok net olarak görülmektedir. Yani yine din bezirganlarının iddia ettiği gibi, Atatük, din adamlarına Türkçe Kuran, mevlit okuturken onlara kılık kıyafet konusunda bir baskı yapmış değildir. Şık, temiz ve İslamın ruhuna uygun olmak kaydıyla din adamları istedikleri gibi giyinmiştir. Sarık takan da olmuştur, kıravat takan da, frak giyen de. Burada Atatürk’ün "HOCALIK SARIKLA DEĞİL DİMAĞLA (AKILLA)DIR" sözünü hatırlamak gerekir.

26 Şubat 1923, Hakkı Tarık Us’un Vakit gazetesi Atatürk’ün Eskişehir’de kendisine tesbih bakarken çekilmiş bir fotoğrafını yayınlamış: Alt yazıda“Hususi fotoğrafçımızın aldığı resim” diye bir not var.

Tesbih, Atatürk’ün bütün ömrü boyunca en önemli aksesuarlarından, en çok sevdiği özel eşyalarından biri olmuştur. Çok güçlü bir İslami çağrışımı olan tesbih Atatürk’ün elinde birçok fotoğrafına da yansımıştır. Ancak hem din karşıtı Atatürkçüleri, hem de Atatürk karşıtı dincileri fazlaca rahatsız eden ATATÜRK’ÜN TESBİHLERİ kanımca ortak bir sansüre kurban gitmiştir. Atatürk’ün çok bilinen bazı fotoğraflarında elinde görülen tesbihler bilinçli olarak silinmiştir. Atatürk’ün tesbihini sansürleyenleri anladığımızda Türkiye’yi de anlamış olacağız inanın!

Atatürk TBMM’nin açılış töreninde dua ederken

YAHUDİLİK & SİYONİZM DOSYASI : STRUMA FACİASI (24 Şubat 1942)


STRUMA FACİASI – 24 Şubat 1942

STRUMA FACİASI NEDİR : Struma Olayı veya Struma Fâciası, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerden kaçan Yahudileri Filistin’e götürmek üzere Romanya’dan yola çıkan Struma gemisinin İstanbul açıklarında bir Sovyet denizaltısı tarafından batırılmasıdır. Ölenlere rahmet, kederli ailelerine sabır dileriz.

Geçen ay, kimi gazetelerde şöyle bir demeç yayınlandı: “Bunu yapan Ankara’daki yönetim, Ankara’daki katiller! Ben bu olayı, bu cinayeti bire bir yaşadım…

Teknenin (Hitler Almanya’sı’nın işgaline uğrayan Romanya’dan Filistin’e gitmek üzere yola çıkan 769 Yahudi’yi taşıyan Struma adlı köhne geminin Aralık 1941’de İstanbul’a) gelişini hatırlıyorum. Geldiğinden iki üç gün sonra babam beni aldı. Teknenin etrafında dolaştık tekneye yanaşmamıza izin verilmedi. O, 72 gün boyunca babamın yüklendiği göreve yardımcı olarak her akşam Azap kapı’ daki iki fırından ekmek çuvallarını teslim alarak onları mavnalara yüklüyorduk. Struma’nın yanına kadar gelip oradan sarkıtılan halatlara bu ekmek çuvallarını bağlayıp yukarı yolluyorduk. Yukarıdan bize yalvarmaları, yakarmaları, çığlıkları, ‘Bizi buradan kurtarın’ diye söylenen sözleri hala bugün hatırlıyorum. Asıl bu işin acı ve hatırlamakta bile güçlük çektiğim olay şu ki, geminin halatı kesiliyor 72 gün sonra; fakat geminin motoru yok. Motorunu sökmüşler. Tekne motorsuz olarak römorkörle çekiliyor ve Şile açıklarında kaderine terk ediliyor. Motorsuz, gıdasız ve ölüme terk edilen 769 insan. Bunu yapan ise, Ankara’daki yönetim, Ankara’daki katiller. O zamanın 1942 Şubatı›nda söz sahibi olan insanlar benim nazarımda katil olarak vasıflandırılmalıdırlar. Çünkü bilinçli bir şekilde o insanların katledilmesi için emir verdiler ve İstanbul’ daki emniyet de bunu yaptı›. Artık zamanı geldi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yılda işlenmiş cinayetlerle yüzleşmesinin zamanı geldi."

Prof. Dr. Çetin Yetkin’in “Struma” adlı Kitabı’nı 12 yıl kadar önce ben yayımlamıştım. Biliyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti’ne “Yahudi Soykırımı” suçu yüklemekte kullanılan “Struma Faciası”, bu demeçte anlatıldığı gibi değildir. Konuya ilişkin okuduğum kitaplarda, hep motora dikkat çekilmiş, fakat Struma’nın hem motorlu, hem yelkenli, yani motoru dursa bile yol alabilecek türden yelkenli bir gemi olduğunun üzerinde durulmamıştır; öncelikle bunu belirteyim. Bir olayı anlamak için, öncesinden başlamak, sonrasına bakmak, konuya ilişkin belge ve bilgileri doğru bir biçimde değerlendirmek gerekir. “Derin Yahudi” adlı kitabımda (Otopsi Yay’ınları, 13. baskı, 2012) uzun uzun yazdım: Tarih boyunca Yahudileri Avrupa’ dan kovmayı amaçlayan ve bu uğurda pek çok Yahudi’yi topluca öldüren Hristiyan devletler; 1800’lü yıllarda “Yahudiler Avrupa’dan defolsun!” derken, tam bu sırada Yahudiler Aras’ından kendilerini “Siyonist” olarak tanımlayan Theodor Herzl gibi İngiliz ajanları çıkmış; “Biz Yahudiler Avrupa’dan gitmeliyiz, başka yerlere, örneğin Filistin’e yerleşmeliyiz, dinimiz böyle buyuruyor!” demeye başlamışlardı. 1870’lerde Aryan ırkçılığı resmi tarih tezi olarak benimseyen Hristiyan devletlerin, Avrupa’yı Aryan olmayan ırklardan temizleme tasarısı doğrultusunda, Yahudileri Avrupa’dan uzaklaştırma isteği; Siyonist Yahudiler tarafından diğer Yahudilere sanki kendi dinlerinin bir buyruğuymuş gibi yutturularak benimsetiliyordu.

1917’de Filistin’i işgal eden İngiltere “Yahudisiz Avrupa” tasarımı doğrultusunda bütün Yahudileri Filistin’de toplamaya başlamıştı. Ancak, Filistinli Araplar, 1929’da İngiliz yönetimine karşı Yahudi göçünün durdurulması istemiyle ayaklanmışlardı. Araplar bundan böyle topraklarının Yahudilere satılmasını istemiyor ve Arap nüfusunun Yahudi nüfusuna oranı o tarihte yüzde kaç ise, bunun böylece dondurulmasını; bu oranı değiştirecek Yahudi göçünün yasaklanmasını istiyorlardı. Bu kanlı ayaklanmadan sonra, Filistin’i elde tutmanın Arapların gönlünü kazanmaya bağlı olduğunu kavrayan İngiltere, Yahudi göçünü sınırlayacaktı. 1933’te Almanya’da Hitler iktidara gelecek ve onun Yahudileri Avrupa’dan kovup Filistin’e sürme politikası, İngilizler’in Filistin’e Yahudi göçünü durdurma politikasıyla çatışacaktı. Hitler Yahudileri korkutup Filistin’e göçe zorlarken, Siyonistler de gemiler kiralayarak Hitler’den korkan Yahudileri Filistin’e taşımaya başlamışlardı. İngilizler buna şiddetle karşı çıkmış; Siyonist örgütlerin Yahudi göçmen taşıdıkları gemileri Filistin açıklarında durdurmaya, geri göndermeye, direnen Yahudileri gemilere ateş açarak öldürmeye başlamışlardı. İngiltere, Hitler teröründen kaçan Yahudiler ’in ezici çoğunluğuna Filistin vizesi vermiyor; vizesiz gelenleri de silah kullanarak geri çeviriyordu. Geri gönderilmek istemeyen Yahudiler, içinde bulundukları gemilerin motorlarını parçalıyor, gemide delikler açıp yavaş yavaş batmasını sağlayarak bu bahaneyle gemiyi terk edip Filistin’e girmeye çalışıyorlardı.

Hitler 1941’de Romanya’yı işgal etmiş; bu ülkedeki Yahudiler Siyonist örgüt tafrandan sağlanan gemilerle Filistin’e taşınmaya başlamış; fakat bu gemiler Filistin’e vardıklarında İngilizlerin engellemeleriyle karşılaşmışlardı. İşte Struma da Romanya’dan yola çıkan bu göç gemilerinden biriydi. İngiltere’nin Filistin vizesi vermediği 769 Yahudi, Siyonist örgüt tarafından satın alınıp Panama bayrağı çekilen Struma gemisine doldurulmuşlardı. Gemi İstanbul’a geldiğinde yolcular arasında 3 Alman ajanı bulunduğunu fakat bunların adlarının saptanamadığını öne süren İngiltere, Türkiye’nin yolcuları karaya çıkartmasını böylece engellemişti. Scony Vacum Oil petrol şirketi temsilcisi bir kaç kişinin gemiden indirilmesini kabul eden İngiltere, Filistin vizesi bulunmayan diğer Yahudilerin gemiyle birlikte geri gönderilmelerini istemişti. Bu sırada motoru bozulan gemi, onarım süresince İstanbul’da kalmış, karaya çıkışları İngiltere tarafından önlenen gemideki 769 yolcunun yiyecek, içecek gereksinimleri “Türkiye Kızılay Cemiyeti” tarafından karşılanmıştı. Kızılay, her gün gemiye 300 kilo ekmek, 100 kilo galeta, 100 kilo tuzlu uskumru balığı, 50 tane limon, 10 sandık portakal, 50 kilo şeker, 100 kilo havuç, 50 kilo helva, 1600 adet yumurta, 250 kilo patates, 3 kilo tuz, 50 kilo hurma, 50 kilo incir, 50 kilo salam, 10 şişe kanyak, 2 kilo ıhlamur, 200 paket sigara, 50 kilo fındık, 50 kilo beyaz peynir veriyordu. Yetkililer, Kızılay’ın her gün verdiklerinden başka, İstanbul’daki Yahudiler ‘in de gemiye yiyecek, içecek vermelerine olanak tanımışlardı. İkinci Dünya Savaşı’na denk gelen o günlerde Türkiye’de halk, ekmeği karneyle almakta; Kızılay’ın her gün gemiye verdiği yiyeceklerin çoğunu ise ancak düşlerinde görmekteydi.

Motoru 70 günde tamir edilen gemi, İngiltere’nin Yahudi yolculara Filistin vizesi vermeyip geri gönderilmesi kararında diretmesi üzerine, 23 Şubat 1942 günü akşamüzeri Karadeniz’e çıkartılmış ve Şile açıklarında Türk karasuları sınırında karaya en yakın yerde bırakılmıştır. Kayıtlarda 24 Şubat 1942 sabahı bir patlama sonucu sulara gömülen gemiden yalnız David Stoliar’ın kurtulduğu, diğer yolcuların öldüğü yazılıdır.

Olay Filistin’deki Yahudiler tarafından derhal kınanmış, Yahudi göçünden sorumlu Siyonist Örgüt, Filistin sokaklarına astığı yaftalarda, gemide yaşamını yitiren Yahudiler ‘in katili olarak Türkiye’yi değil; yolcuların karaya çıkmasını engelleyen ve onlara Filistin vizesi vermeyip geri gönderen İngiltere’nin Filistin yöneticisi Harold Mac Michael’i suçlamıştır. Struma olayından iki yıl sonra Siyonist örgütün iki üyesi, İngiltere Devlet Bakanı Lord Moyne’yi öldürmüşler; ve sorgularında Struma’da ölen Yahudiler’in intikamını aldıklarını söylemişlerdir. O tarihte Yahudi göçmenleri Filistin’e ulaştırmakla görevli gizli Siyonist örgütün İstanbul’ daki yöneticilerinden olup Struma olayını izleyen ve bütün engellemelerin İngiltere’den kaynaklandığını bilen Heinz Ziffer, yaptıığı açıklamada: “Hiç bir zaman Türk yetkililerinin herhangi bir engellemesiyle karşılaşmadık. Olayda Türkiye’nin suçu yok.” demiştir.

Yine o tarihte Struma’yı yakından izleyen Türkiye Yahudilerinden Avram Galanti, olaydan hemen sonra aynı yıl 1942’de yayınlanan kitabında bu konuyla ilgili olarak şu gerçekleri açıklamıştır: “Struma’nın İstanbul Limanı’nda kalışı süresince gelişen olayları yakından izlemiş olan bu satırların yazarı (A. Galanti) Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, bu trajedi esnasında, yaşanan acı olayları hafifletmek ya da dindirmek adına gücü dâhilinde elinden gelen her şeyi yaptığının tanığıdır. Ayrıca, İstanbul Yahudi Cemaati Başkanı Hanry Soriano; İstanbul Deutsche Bank eski yöneticilerinden Edmond Goldberg ve Simon Brod, Rifat Caraco, Daniel Angel ve diğer pek çok Yahudi, İstanbul Belediyesi sağlık departmanı, Türk Kızılay teşkilatı; yolcuların gereksinimlerini karşılamak için büyük bir gayret ve ilgiyle çalıştılar. Geminin kalışı esnasında gösterdikleri konukseverlik ve yolcuların Filistin’e kabulü için yabancı hükümetlerle gerçekleştirdikleri temaslar nedeniyle, hükümet yetkililerine minnettarlığımızı açıkça ifade ederiz.”

Zeev Vania Hadari’nin İsrail Savunma Bakanlığı’nca İsrail’de İbranice olarak yayımlanan "Her Şeye Rağmen ‹stanbul" adlı kitab›nda, 1939-1944 yılları arasında Balkan ülkelerinden hareket eden 40 geminin Boğazlardan geçerek 21.897 (yirmibirbinsekizyüzdoksanyedi) Yahudi’yi Filistin’e ulaştırdığı yazılıdır. (Çetin Yetkin, Struma, Otopsi y.1. basım, 2000)

Yukarıda aktardığımız resmi belgelere ve somut bulgulara dayalı kaynaklarda gösterildiği üzere, 769 Yahudi’yi Romanya’da Struma gemisine bindirip yolculuğun her anını yakından izleyen Siyonist örgüt yöneticileri; geminin Filistin’e ulaşmasını engelleyenin de, Karadeniz’e geri gönderilmesinden sorumlu olanın da İngiltere olduğunu o tarihte bütün dünyaya ilan etmişlerdir. Struma’yı torpilleyip batıran ise Sovyet Rusya’dır. 1960’larda Frankfurt Savcısı’nın yürüttüğü soruşturmada, Struma’nın bir Sovyet denizaltısı tarafından batırıldığı Sovyet Devlet Arşivi belgeleriyle kanıtlanmış; 1964 Yılı’nda Jurgen Rohwer tarafından yayımlanan bu belgeler Sovyetler Birliği Savunma Bakanlığı’nın 1978’de yayımladığı kitapta da yer almıştır. Struma gerçeği böyleyken, geçen ay gazetelerde yayınlanan demeçte şöyle deniyor:

“Bunu yapan Ankara’daki yönetim, Ankara’daki katiller. O zamanın 1942 Şubat’ında söz sahibi olan insanlar benim nazarımda katil olarak vasıflandırılmalıdırlar. Çünkü bilinçli bir şekilde o insanların katledilmesi için emir verdiler ve İstanbul’daki emniyet de bunu yaptı. Artık zamanıgeldi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yılda işlenmiş cinayetlerle yüzleşmesinin zamanı geldi."

Yukarıda aktard›¤›m gerçeklerle, bu sözleri karfl›laflt›rd›¤›m zaman; 1942 Şubat’ında söz sahibi olanların başında bulunan İsmet İnönü’nün şu ünlü sözü geliyor dilimin ucuna : “Hadi Canım sen de!”

“O insanların ölüme terk edildiği gün Anadolu Ajansı vatandaşlarına ceberrut devlet anlayışını yansıtan bir açıklama yaptı. Geminin tamirinin bittiğini duyurdu. Ancak motor tamir edilememişti. Struma motorsuzdu. Motorsuz bir gemi, kaderine terk edilen 769 insanı taşıyan bir yüzen tabut oldu.” "Tekne motorsuz olarak römorkörle çekiliyor ve Şile açıklarında kaderine terk ediliyor. Motorsuz, gıdasız ve ölüme terk edilen 769 insan. Bunu yapan ise, Ankara’daki yönetim, Ankara’daki katiller.”

Önceki ay yayımlanan “Türkiye Cumhuriyeti’ne Yahudi Soykırımı Suçlaması” başlıklı yazımda; Struma’ nın Şile açıklarında bir Sovyet denizaltısı tarafından torpillenerek batırıldığını; o tarihte hiç bir Siyonist örgütün Türkiye’yi suçlamadığını; tersine, bütün Siyonist örgütlerin, Türkiye’nin Struma konusundaki insancıl tutumunu övdüklerini, belgeleriyle ortaya koymuştum. Şimdi de Struma’nın Türkiye tarafından motoru söküldükten sonra ve de motorsuz olarak Şile açıklarına çekilip 769 Yahudi yolcusu ile ölüme terk edildiği suçlamasının gerçek dışı olduğunu gösteren belgeleri sunuyorum: Bilindiği üzere, Filistin 1917’de İngiliz işgaline uğramış, İngiltere’nin sömürgesi olmuştu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Hitler Almanyası’nın işgali altına giren ülkelerde topluca öldürülmekten kaçan Yahudiler; Romanya’dan gemilerle yola çıkıp, İstanbul boğazı, Marmara, Çanakkale boğazı, Ege ve Akdeniz yoluyla Filistin’e Hayfa limanına ulaşıyordu. İşte tam bu dönemde, İngiliz yönetimi Filistin’e Yahudi göçünü sınırlamış; vize vermediği Yahudiler’in Filistin’e girmesini yasaklamıştı. İngiltere, Aralık 1941’de Romanya’dan Struma adlı gemiyle yola çıkan 769 Yahudi’ye Filistin vizesi vermemiş; geminin “ne pahasına olursa olsun” geriye gönderilmesini istiyordu. Struma İstanbul Boğaz’ına geldiğinde; Siyonist örgütün İstanbul’daki önderlerinden Simon Brod’un yakın arkadaşlık kurduğu İstanbul Liman Müdürü; geminin derhal geri gönderilmesini önlemek amacıyla: “Motoru bozuktur, motoru onarılmadan yola çıkamaz,” raporu vermişti.

Filistin’e Yahudi göçünü yürütmekle görevli Siyonist örgütler; İstanbul Liman Müdürü’nden devşirdikleri bu rapor sayesinde Struma’nın İngiliz istemi doğrultusunda Romanya’ya geri gönderilmesini önlemişler ve gemi “motor onarılıyor” bahanesiyle İstanbul’da kaldığı sürece; yolculara İngiliz vizesi sağlayabilmek için, çok yoğun bir çaba göstermişlerdi. “Motor onarılıyor” oyalaması 72 gün sürdürülebilmiş ve 23 Şubat 1942 gecesi saat 22:00 sularında gemi, sağlam olan motoru üstünde olarak, Şile açıklarına çekilmişti. 11 saat sonra, 24 Şubat 1942 sabah› 09:00 sularında bir Sovyet denizaltısı Struma’yı torpilleyerek batırmış; denize fırlayan ve tam donmak üzereyken Şile balıkçıları tarafından sağ olarak kurtarılan David Stoliar, İstanbul’da hastaneye yatırılıp iyileştirilmiş; sağ salim Filistin’e gönderilmiş; Filistin’de hem İngiliz sömürge yönetimi tarafından ve hem de Filistin’deki Siyonist örgüt tarafından olayla ilgili olarak sorguya çekilmişti. David Stoliar sıcağı sıcağına verdiği o ifadelerinde; 23 Şubat gecesi saat 22:00 sularında Şile açıklarına çekildiği zaman geminin motorunun yerinde olduğunu; bir kaç günlük yakıtlarının da bulunduğunu; 24 Şubat sabaha karşı 03:00 sularında gemi mürettebatının motor üzerinde çalıştıklarını gördüğünü, Kaptan’ın da motoru çalıştırıp gemiyi başka bir Türk limanına götüreceğini söylediğini belirtmişti. David Stoliar’ın 1942’de Filistin’de alınan ifadesinin motora ilişkin bölümü özetle şöyleydi:

“Struma bir römorkla şile açıklarına çekilirken, kaptan hiç itiraz etmedi; saat 22:00 sularında artık Struma kıyıdan 5 km uzaklıkta kendi başınaydı›; gemide yalnızca bir kaç günlük Yak’tı vardı; saat 03:00 sularında mürettebat makinelerin onarılmasıyla uğraşıyordu; Kaptan, onarım biter bitmez bir Türk Liman’ına gideceğiz, dedi.”

Rusya’nın torpilleyerek batırdığı Struma’dan kurtulan David Stoliar’ın 3 Mayıs Filistin’de 1942’ de verdiği bu ifadeler (1), ilk olarak Yahudi yazar Lieb Kupferstein’in 1942 yılı sonunda Filistin’de Tel Aviv’de İbranice basılan “Meghilath Strumah” adlı kitabında yayımlanmıştır. David Stoliar’ın 1942 Yılında, olaydan hemen 2 ay sonra verdiği bu ifadeler; yıllar sonra, gemide akrabaları ölmüş olan Romanya Yahudisi Arthur Leibovici’nin Maria Arsene takma adıyla yazıp 1972’de Romanya’da Romence olarak yayımlattığı “Struma” adlı kitabında da yer almıştır. (2) Gemiden sağ kurtulan David Stoliar’ın 1942’de Filistin’de Siyonist örgüte verdiği ifade; Struma gemisinin Türkiye tarafından Şile açıklarına motorsuz olarak terkedildiği suçlamasını çürütüyor. Bu iftira ilk kez Lord Nicholas Bethell’in 1979’da Londra’da yayımlanan “The Palestine Triangle” (3) adlı kitabı ile Bernard Wasserstein’ in 1979’da Londra’da yayımlanan “Britain and the Jews of Europe” (4) adlı kitaplar›nda yer almış ve bu kitaplardan yapılan alıntılarla yayılmıştır.

Struma’dan sağ kurtulan David Stoliar, 1942’de Filistin’de verdiği ifadelerde; Şile açıklarına çekildiğinde gemide motorun bulunduğunu ve konuştuğu Kaptan’ın da kendisine mürettebat motoru çalıştırdıktan sonra gemiyi bir Türk limanına götürmek amacında olduğunu söylemiştir. Stoliar’ın 1942 tarihli bu ifadeleri, Yahudi yazarlarca yazılıp 1942 ve 1972’de yayımlanan yukarıda belirttiğimiz kitaplarda yayımlanmıştır. David Stoliar, sağ salim Filistin’e ulaştıktan sonra; ilk iş olarak Filistin’deki Siyonistler’in düşman ilan ettikleri ve Struma’ nın batırılmasında suçlu buldukları İngiliz Ordusu’na asker olarak yazılmıştır; İngiltere’ye hizmet etmiştir; ve yıllar sonra da, Struma’daki yolculara vize vermeyi reddeden diğer ülke olan Amerika’ya yerleşerek, Amerikan vatandaşı olmuştur. Olaya iliflkin1942’ de Filistin’de verdiği ifadeleri de daha sonra 1970’lerde İngiltere’yi ve 1980’lerde Amerika’yı aklayıp, Türkiye’yi suçlayacak biçimde değiştirmiştir. Fakat gerçek, Stoliar’ın1942 ifadelerinde saptanmıştır: Şile açıklarına çekildiğinde Struma’nın motoru vardır ve bir kaç günlük yakıtı da bulunmaktadır. Kaptan, gece03:00 sularında motorun çalıştırılacağını ve gemiyi bir Türk limanına götüreceğini söylemiştir. Türkiye’yi suçlayan demeçleri, yukarıda ortaya koyduğumuz gerçekler ışığında bir kez daha okuyalım: “Anadolu Ajans› Vatandaşlarına ceberut devlet anlayışını yansıtan bir açıklama yaptı. Geminin tamirinin bittiğini duyurdu. Ancak motor tamir edilememişti. Struma motorsuzdu. Motorsuz bir gemi, kaderine terk edilen 769 insanı taşıyan bir yüzen tabut oldu.” – "Tekne motorsuz olarak römorkörle çekiliyor ve fiile açıklarında kaderine terk ediliyor. Motorsuz, gıdasız ve ölüme terk edilen 769 insan. Bunu yapan ise, Ankara’daki yönetim, Ankara’daki katiller.”

Kur’an, dünya yaşamını "hak" (ger-çek) ile "batıl" (yalan) arasında çekişme ortamı olarak tanımlıyor. Isra Suresi 81. ayet şöyledir: "Hak (gerçek) geldi, Batıl (yalan) zail oldu." Evet, öyledir; gerçek ortaya konur ve yalan silinir gider; hep öyle olmuştur.

cengizozakinci

Kaynakça: 1- David Stoliar to Jaffa C.I.D.,May 3, 1942. PRO CO 733/446 76021/42/26-7.

2- http://www.isropress.net/Struma.Rubinstein/Shimon/Notes.htm

3) Dalia Ofer, op.cit. p. 237-240. In this book Ofer relies, among other sources, on Stoliar’s testimony (p.239). Excerpts from David Stoliar’s statement, brought forth in a literary style, have been published in Romanian by the writerArthur Leibovici (under the pen-name Maria Arsene, his wife’s name) in the documentary novel The Struma, Bucharest 1972 pp. 367-372. The text of the statement is probablya translation from Leib Kupferstein’s book “Meghilath Strumah, Tel Aviv, 1942. See also Mihai Stoian, The Last Journey, Bucharest 1995 pp.166-171.

4 http://www.alpas.net/uli/struma/PersonalTragedies.htm (1) N Bethell: The Palestine Triangle: The Struggle between the British, the Jews and the Arabs _1935-48, London 1979 (pp. 113-120 “The Struma Disaster” and “Hatragedia Shel Strumah” (The _Tragedy of the Struma),Yediot Haharonot, Tel-Aviv, 20.5.1980, published in Hebrew) Bu kitabın içinde yer alan “The Tragedy Of The Struma

Ship” başlıklı bölümde Bethell, David Stoliar ile yaptığı taze bir söyleşiyi yayımlamıştır. Bu söyleşide Stoliar, 1942’de sıcağı sıcağına anlattığı olayı, 1979’da İngiltere’yi aklayacak biçimde değiştirerek anlatmaktadır. Bethell bir İngiliz politikacıdır. Lordlar Kamarası üyeliği yapmıştır. Avrupa Parlamentosunda İngiltere temsilcisi olarak görev yapmıştır. 4-1948 Londra doğumlu Prof. Bernard Wasserstein’in 1979’da yayınlanan “Britain and the Jews of Europe” adlı kitabı’nın 137. sayfasında, Struma’nın motorsuz olarak karadenize geri gönderildiği cümlesi vardır: “engineless hulk sank as a result…” (Motorsuz hurda gemi sonuçta vuruldu.) Bu, David Stoliar’ın 3 Mayıs 1942 günü Filistinde verdiği; Şile açıklarına çekildiğinde motorun gemiye takılı bulunduğunu belirten ifadesine aykırıdır.

TÜRKİYE CUMHURİYETİNE YAHUDİ SOYKIRIMI SUÇLAMASI

24 Şubat 1942 "Struma Faciası"nda Mossad’ın Sorumluluğu

İngiltere, 1939’da bir “White Paper” (Beyaz Belge) yayınlayarak Filistin’e Yahudi göçünü kısıtlamıştı. Filistin’deki Yahudiler ’in "Silahlı Savunma Gücü" (Haganah), İngiltere’nin bu kısıtlamasına karşı 1939’da "Mossad Aliyah Bet" (Türkçesi: "Göç Enstitüsü – B") (Mossad = Enstitü, Aliyah = Göç, Bet = Abece’nin "B" harfi) adlı bir gizli örgüt kurmuş ve Yahudileri yasa dışı yollardan Filistin’e sokma görevi, bugünkü Mossad’ın anası olan bu örgüte verilmişti. 1941 Yılı’nda Romanya’daki Yahudileri Yasa’dışı yollardan Filistin’e götürmek üzere köhne Struma gemisini ayarlayan ve Romen gazetelerine reklamlar vererek, yanıltıcı fotoğraflarla Struma’yı büyük ve görkemli bir yolcu gemisi olarak tanıtan; "Mossad Aliya Bet" örgütünün Romanya koluydu. Romanya Yahudileri, bu gemiyle Filistin’e gidebilmek için Mossad’ın Romanya örgütüne büyük paralar ödeyerek bilet almışlardı. Geminin kalkacağı gün limana gelen Yahudi yolcular, köhne Struma’yı görünce, Mossad tarafından reklam fotoğraflarıyla aldatıldıklarını anlayıp isyan etmişlerdi. Bunun üzerine Mossad yetkilileri, onları yatıştırıp gemiye bindirmek üzere; fotoğraflarını gördükleri lüks geminin açık denizde kendilerini beklediğini, köhne Struma’nın ise onları o lüks gemiye götüreceğini söylemişlerdi.

Mossad’ın elinde böyle sağlam ve motoru güçlü bir gemi, gerçekten de vardı ve İstanbul’da boş olarak bekliyordu. Douglas Frantz ve Catherine Collins’in birlikte yazdıkları "Karadeniz’de Ölüm: Struma’nın anlatılmayan Öyküsü" (Death On The Black Sea: The Untold Story of The Struma) adlı kitapta, Struma ile aynı tarihlerde İstanbul limanında demirli duran Mossad’ın diğer gemisi "Lily"nin, Struma yolcularına en küçük bir yardımda dahi bulunmadığı belgeleriyle gözler önüne serilmiştir:

Kitapta anlatıldığı üzere, Struma uzun yola uygun bir gemi değildi, öyleyse, Struma yolcuları, İstanbul’da, Mossad’ın sağlam gemisi "Lily"e aktarılarak Filistin’e götürülebilirdi. Çünkü Romanya’ya geri döndürülmeleri halinde yolcuların başına neler gelebileceği, Yahudi Ajansı ve diğer görevliler tarafından biliniyordu. Struma’ya yardım edebilecek biricik örgütler Haganah ve Mossad’tı. Haganah, İngilizlerin Filistin vizesi vermediği Struma yolcularını başka bir gemiye aktararak Filistin’e göndermeye girişecek olursa, İngiltere ile aralarındaki anlaşmanın bozulacağından ve zaten sayıca kısıtlanmış olan yasal göçün, büsbütün yasaklanmasından korkarak, bu girişimde bulunmadı. Bunu gizli yasa dışı göç örgütü "Mossad Aliyah-B" yapabilirdi. Mossad, Yahudileri Filistin’e götürme işinde kullanmak amacıyla Danimarka’nın Türkiye Büyükelçisinin "Lily" adlı lüks yatın Kas’ım 1941’de satın almış ve adını "Lily-Ayala" ya çevirmişti. (1)

Mossad’ın Romanya’dan yola çıkardığı köhne Struma gemisi, 800’e yakın Yahudi yolcusuyla, Aralık 1941’de İstanbul Limanı’na demirlediğinde; Mossad’ın yedek motorlu, sağlam, yeni,200 kişilik, 132 tonluk diğer gemisi "Lily-Ayala", İstanbul Liman’ında, boş olarak bekliyordu. Motoru bozulan Struma’nın onarım nedeniyle İstanbul’da kaldığı 72 gün boyunca; yolcular o köhne gemide çok güç koşullarda yaşamlarını sürdürürken; Mossad’ın İstanbul’daki "Dani" kod adlı baş ajanı Zeav Shind(2); Mossad adına satın aldıkları sağlam gemi "Lily-Ayala"nın, köhne gemi Struma’ya yardım için kullanılmamasına karar vermişti. Mossad şefi Shind, Struma faciası gerçekleştikten ve 800’e yakın Yahudi yolcu, Rus denizaltısı tarafından torpillenen bu gemide feci biçimde öldükten sonra; "Lily Ayala"yı "Struma" ya yardımda kullanmama kararından dolayı sorgulandığında; Tel Aviv’deki Haganah arşivi’nde muhafaza edilen ifadesinde, şunları söyleyecekti:

"Struma’nın denize açılmaya elverişli olmadığını ve motorunun onarılamayacağını bilen Mossad’ın tek amacı; Türkleri, Struma yolcularını gemiden indirip trenle Filistine göndermeye ikna etmekti. "Lily"e sahiptik, fakat o işe yaramazdı. Artık Danimarka bayrağı uçmuştu ve dünyada hiç bir ülke Lily’i kendi korumasına almayı istemiyordu. Filistindeki halk, Struma yolcularının hiç değilse bir bölümünü neden dolayı "Lily"e aktarmadığımızı anlayamazdı. Filistindekiler uzaktan, sahnenin özel durumunu bilmediklerinden, Struma faciasında "Mossad Aliya Bet"i suçlamaları haklıydı. Lily’nin Struma’ya yardım etmesi olanaksızdı. Bizim bunu başaracak aracımız yoktu. Struma’nın içinde bulunduğu durum göz önüne alındığında, yardım edebilecek tek güç vardı; – müttefiklerin ve özellikle de İngiltere’nin gücü."

Yahudi Ajansı da, Mossad’a, Struma yolcularının Lily’ye aktarılarak korunması yönünde emir vermemeye karar vermişti. Yahudi Ajans› tarafından verilen, İstanbul’da boş duran sağlam Mossad gemisi "Lily"nin, köhne Struma’ya yardım için kullanılmaması kararı da, akıllarda çok büyük sorular doğurmuştu. Örneğin, 1939-1944 arası Filistin’e yasadışı göçleri irdeleyen "Soykırımdan Kaçarken" (In Escaping the Holocaust) adlı akademik kitabında Yahudi tarihçi Dalia Ofer, 800’e Yakın Yahudi’nin öldüğü Struma faciasında Yahudi Ajansı’nın ve Mossad’ın İstanbul’daki yetkililerinin tutumlarını sorgulayarak, şöyle diyordu: "İstanbul’daki Mossad yetkilileri, Lily’e uygun bir ülke bayrağı bulmak için Türk liman yetkilileriyle ya da birlikte çalıştıkları Pandelis gibi gemi acentalarıyla, ilişkide oldukları İngiliz istihbaratından yardım aradılar mı? Mossad yetkilileri, 1942 Şubat ayı başında, Shertok kendi politik taktiklerinin başarısız olduğunu gördüğü zaman, kendi faaliyetlerini önemli ölçüde hızlandırdılar mı? Bu soruların yanıtı “Hayır” idi. Yahudi tarihçi Dalia Ofer’in bu soruları; "Lily"i Struma’ya yardım için kullanmamak kararını veren Mossad yöneticisi Shind’in Tel Aviv’deki sorgusunda öne sürdüğü bahaneleri geçersiz kılıyordu.

Mossad’ın İstanbul’ daki yetkilisi Shind’in, "Lily" adlı gemiyi Danimarka’nın Türkiye Büyükelçisinden satın aldıktan sonra, hiçbir ülkenin gemiye bayrak sağlamak istemediği beyanı da uydurmaydı. Romanya’da Struma’ya Panama bayrağı sağlayabilen Mossad’ın, İstanbul’ da, henüz Panama savaşa girmeden önce, Kasım 1941’de satın almış olduğu "Lily"e de Panama bayrağı sağlayabileceği açıktır. Mossad, çok önemli olan ilk haftalarda Struma için hiç bir çaba göstermemişti. Mossad’ın İstanbul’daki sağlam gemisi "Lily-Ayala", Mossad’ın Romanya’dan yola çıkardığı köhne Struma’n›n İstanbul limanında demirlediği yere çok yakın bir noktada, bomboş durmuş; "Lily" nin sahibi olan Mossadflefi Zeav Shind ve arkadaşları, Struma faciasını seyretmek dışında, herhangi bir şey yapmamışlardı.

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde belgeleriyle gözler önüne serdiğimiz üzere; Struma yolcularına yardım eden biricik devlet Türkiye Cumhuriyeti olduğu halde; ülkemizde, Struma Faciası’ndan dolayı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni "katil" olarak suçlayan yayınlar yapılmaktadır. Böyle bir durumda, Türkiye’yi suçlayanların üstünü örttükleri gerçekleri ortaya koymak, aydın sorumluluğunun bir gereğidir.

cengizozakinci

(1) Efraim Ofir, With no way out: the story of the Struma: documents and testimonies; [English translation by Joseph Wechsler and Tudor Chefner], 2003.

(2) http://www.dariendilemma.com/eng/people/Mossad/ Zeav Shind. Code name

"Dani". Shind was born in 1908 in Poland, came to Israel in 1929 and was a member of Kibbutz Aylet Hashahar. In 1937 he was the first recruit to join Brganiski and Levi Shwartz in organizing the "Ha’apala" (Illegal Immigration to Palestine). This crew was the first core of the Mossad for Aliya Beth. During 1942-44 Shind was in Istanbul in the Rescue Committee of the Jewish Agency. This committee was in contact with the Jewish congregations in the Nazi occupied territories and developed on saving operations. During 45-48 he was in USA and bought ships, among them the "Exodus" and "Haim Arlozerov". After Israel Independence in 1948, he became the general manager of "ZIM" (Israel Shipping Company). In 1952 he was the general manager of the Defense Ministry and after a short time he returned to mange ZIM again. He was married to Hava and had one daughter, Hagit. He died 1954 at the age 46. (3) Douglas Frantz & Catherine Collins, “Death On The Black Sea: The Untold Story of The Struma”, HarperCollins, 2003, sf. 168, 169.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : ERMENİ DİASPORASI ÖNCE “26 ŞUBAT HOCALI KATLİAMLARI”NIN HESABINI VERMELİ


ERMENİ DİASPORASI ÖNCE “26 ŞUBAT HOCALI KATLİAMLARI”NIN HESABINI VERMELİ

“ Hocalı’da Ermenilerin katliam yaptıkları bölgeyi gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet gördüklerini şöyle anlatıyor: Pek çok savaş gördüm, hikâyesini dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmadı."

Hulusi ŞENEL

24 Nisan ayı yaklaşıyor. Bilindiği üzere Nisan’ın 24’ü Ermeni Diasporasının kaşındığı gündür. Kendilerinin geçmişte Anadolu’da ve dün diyeceğimiz tarihte Azerbaycan Hocalı’da işledikleri cinayetleri, katliamları gözardı ederek Türkleri soykırım yapmakla suçlamaktalar.

Ermeni Diasporası bu suçlama ile 3-T denilen TANIMA, TAZMİNAT ve TOPRAK talebini yineliyerek sözde soykırım yalannını temcit pilavı gibi Türkiye’nin önüne koymakta. 100 yıldır süren bu soykırım iddialarını yalnız Türk bilimadamları ve tarihçiler değil, Amerikalı, İngiliz ve Rus meslektaşlarıda yalanlıyor ama Diaspora üyeleri bu yalanla geçimlerini sağladıkları için yalanlarından vaz geçmiyorlar.

Ermenistan ve bazı Türk-Türkiye düşmanı güçler tarafından desteklenerek güçlü bir lobi oluşturan Ermeni Diasporası, ne yazık ki Türkiye’nin yetersiz politikası nedeniyle susturulamıyor ve Diaspora meydanı boş bulunca bir takım ülkelerde soykırım yalanını gerçekmiş gibi kabul ettirebiliyor.

Türk kökenli Alman Yeşiller Partisi eş başkanı Cem Özdemir ve diğerleri ile sözde yazar Orhan Pamuk Diasporaya destek vermekteler. Alman Parlamentosundaki Türk kökenliler Türklerin Ermenilere, Asurilere-Süryanilere, Yezidilere ve Pontus Rumlarına soykırım yaptıklarını iddia etmekteler.

PEKİ ERMENİ LOBİLERİ TÜRKİYE’DEN NE İSTİYOR?

Resurection (Tekrar canlanmak):

Ermeni militanlar, 1973’te ASALA terörünü başlattı ve Amerika dahil dünyanın çeşitli ülkelerinde pek çok Türk diplomatı şehit etti. Militanlar bu kampanya ile, Ermeni milliyetçiliğini “tekrar canlandırma” yı amaçladılar.

Recognition (Tanınma):

Dünyanın “Ermeni soykırımı” iddiasını bir “gerçek” olarak tanımasını sağlamak.

Restitution (Tazminat):

Maddî-manevî kayıpları için Türkiye’ye özür diletmek ve tazminat ödetmek.

Repatriation- toprak:

Doğu Anadolu üzerinde toprak talepleri.

Amerika’da, Yahudi lobisinden sonraki ikinci en büyük lobi Ermenilere ait olduğu biliniyor. Ama Ermeniler Amerikan yönetimine ve Birleşmiş Milletler Teşkilatına soykırım yalanını kabul ettiremedi.

Birleşmiş Milletler, “1915 olaylarının “soykırım” olarak adlandırılması için hukuki karar gerekiyor” açıklamasında bulunurken bu defa Avrupa Parlamentosu ‘soykırım’ iddialarını parlamentodan geçirdi. Avrupa Birliği ise ‘trajedi’ olarak kabul ediyor.

ERMENİLERİN HOCALI KATLİAMLARI UNUTULMAMALI

26 Şubat tarihi, Azerbaycanlı kardeşlerimiz için acı bir gündür. O tarihte Ermeniler Hocalı’da Azeri kardeşlerimize yaptıkları insanlık dışı cinayetler/katliamlar unutulamaz. Türkleri soykırım yapmakla suçlayanlarda biraz Tanrı-Allah korkusu, biraz ahlâk, biraz vicdan, birazda insan sevgisi olsa başkalarını soykırım-katliam yapmakla suçlarken kendi geçmişlerinede bakarak konuşmalılar.

Amerika kıtasında Kızılderililere, Afrika kıtasında zencilere, Cezayirlilere, Avustralya kıtasında Aborojinlere, Avrupa’da Yahudilere, Azerbaycan’da Azerilere katliam yapanlar gerçeklere dayanmayan bilgilerle biz Türkleri soykırım yapmakla suçlayamazlar.

Ermeniler 100 yıl önce Türkleri soykırım yapmakla suçlarlarken, dün diyeceğimiz tarihte yani 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan-Hocalı’da katlettikleri insanları, işledikleri cinayetleri nasıl görmemezlikten, bilmemezlikten geliyorlar şaşılacak bir şey.. Ve bu Ermeni katiller 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbeycan’ın Karabağ bölgesinde, çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olmak üzere binlerce sivili acımasızca öldürdüler-katlettiler daha doğrusu soykırım yaptılar.

Bilindiği üzere vahşet 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece yarısı güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetlerinin Sovyetlerin desteği ile Hocalı’ya saldırmasıyla başladı. Ermeniler işgal ettikleri Hocalı’da öyle vahşi katliamlar yaptılar ki, hamile kadının karnını yarak bebeğini çıkarıp kadının kucağına attılar. Yaşlı, kadın, çocuk demeden insanların canlı canlı kafa derilerini yüzdüler, Hızar makinelerinde kol ve bacaklarını kestiler..

Görenlerin anlatılarına göre, katliam sırasında ellerini bir ağaca arkadan bağladıkları hamile bir kadının önüne geçen iki Ermeni, yazı tura atarak bu kadına nasıl işkence yaparak öldüreceklerini kararlaştırırlar. Doğum yapmasına çok az bir zaman kalan kadına Ermenilerden biri tüfeğindeki kasatura ile hamile kadının karnını yarıp çocuğu çıkartır. Öbür Ermeni’de kasaturasını kadının göğsüne saplar.Bir başka yerde ise bu vahşi katiller kestikleri iki Azeri kadının başlarını kale direği, bir çocuğun kestikleri başını kesip beze sararak top yaparak futbol oynarlar.

Vahşet sonrası Hocalı’da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet gördüklerini bakın nasıl anlatıyor:

" Pek çok savaş gördüm, hikâyesini dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmadı.."

Bu katliamların emrini veren ise o tarihte askeri birliklerin başında komutan olan bugünkü Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan’dır. Koçaryan yaptığı cinayetler, katliamlar sonunda 20 Mart 1996’da Ermenistana Başbakanı, 30 Mart 1998 yılında da Devlet Başkanı olur.

BAKIN ERMENİ DOKTOR YAPTIĞI İŞKENCEDEN NASIL ZEVK ALIYORMUŞ!

Katliamların içinde yer alan Dr. Zori BalayanRuhumuzun Canlanması “ adlı kitabında o dönemde Azerbaycan Türklerine karşı işlenmiş olan soykırım suçundan övünçle şöyle bahsediyor:

Biz arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz bir eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki çocuğun başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü.

İlk mesleğim hekimlik olduğuna göre, Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim.

Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görülmüştür.

ERMENİ VAHŞETLERİNİ BİRDE K. KARABEKİR PAŞA’DAN DİNLEYELİM

Ermenilerin Anadoluda isyanları sırasında ne kadar cani ve gaddar olduklarını birde Kazım Karabekir Paşa’dan öğrenelim. Kazım Karabekir Paşa Erzincan ve Erzurum’da gördüğü Ermenilerin insanlık dışı vahşet ve gaddarlığı anlatıyor;

“ 14 Şubat’ta Erzincan’ı aldık. Ermeniler pek az karşı koydular. Güzel yapılar ve kışlalar yakılmıştı. Bazılarını içini insanlarla doldurup yakmışlardı. İçi cesetlerle dolu kuyular çoktu. Müfrezem 22 Şubat’ta Mamahatun’u (Tercan) işgal etti. Burada sağ kalan kimse bulunamadı. Ermeniler bütün ahalisini öldürüp büyük çukura doldurmuşlardı.

Her taraf yanıyordu. Aşkale ve Yeniköy’de de aynı manzara vardı. 20 Şubat’ta Bayburt’a geldik. Buradaki cenazeler insanın aklını oynatacak kadar çoktu. Bütün çocuklar süngülenmiş, yaşlılar ve kadınlar samanlıklara doldurulup yakılmış, gençler baltalarla parçalanmıştı. Çivilere asılmış ciğer ve kalpler görülüyordu.

Bunları görünce, Erzurum’daki kardeşlerimizin imdadına koştuk. 11-12 Mart’ta Ilıca ve Erzurum’u aldık. Erzurum’da öyle acıklı manzaralar gördük ki insanı, insanlıktan iğrendiriyordu. Halk gözyaşı ile şuraya buraya koşuyor, kimi babasını, oğlunu süngülenmiş veya yakılmış buluyordu. Birçok sokaklarda hiç hayat görülmüyordu. Yerlerde çocuk, kadın, yaşlı kanlar içinde yatıyorlardı. İstasyon sanki bir mezarlık, ölülerini dışarıya fırlatmıştı…”

BATI BASININDA HOCALI KATLİAMLARI

– Krua l’Eveneman Dergisi (Paris), 25 Şubat 1992 tarihi: Ermeniler Hocalı’ya saldırmıştır. Bütün dünya vahşice öldürülmüş cesetlere şahit oldu. Azeriler binlerin öldüğünden bahsediyor.

– Sunday Times Gazetesi (Londra) 1 Mart 1992 tarihli: Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmiştir.

– Financial Times Gazetesi (Londra) 9 Mart 1992 tarihli: Ermeniler Ağdam’a doğru giden orduyu kurşun yağmuruna tutmuştur. Azeriler 1200 kadar ceset saymış. Lübnanlı kameraman, ülkesinin zengin Ermeni Taşnak lobisinin Karabağ’a silah ve asker gönderdiğini onaylamıştır.

– Times Gazetesi (Londra) 4 Mart 1992 tarihli: Birçok insan çirkin hale getirilmiş, masum kızın sadece kafası kalmış.

– İzvestiya Gazetesi (Moskova) 4 Mart 1992 tarihli: Kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.

– Le Monde Gazetesi (Paris) 14 Mart 1992 tarihli: Ağdam’da bulunan basın mensupları, Hocalı’da öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş, tırnakları çıkarılmış üç kişi görmüşler. Bu, Azerilerin propagandası değil bir gerçektir.

– İzvestiya Gazetesi (Moskova) 13 Mart 1992 tarihli: Binbaşı Leonid Kravets: ”Ben kendim tepede yüze yakın ceset gördüm. Bir erkek çocuğunun kafası yoktu. Her tarafta işkenceyle öldürülmüş bayan, çocuk ve yaşlılar vardı.”

– Valer Actuel Dergisi (Paris) 14 Mart 1992 tarihli: Bu ‘özerk bölgede’ Ermeni silahlı birlikleri yakın doğuda üretilmiş yeni teknolojiye, ayrıca helikoptere sahiptiler. ASALA’nın Suriye ve Lübnan’da askeri kamp ve silah depoları vardır. Ermeniler yüzden fazla Müslüman köyüne saldırı düzenlemiş ve Karabağ’daki Azerbaycanlıları öldürmüşler.

– R. Patrik, İngiliz Muhabir (olay yerinde bulunmuş): ”Hocalı’daki vahşiliklere dünya kamuoyunda hiçbir şekilde hak kazandırılamaz!!!”

– Golos Ukraini-V Stacko: Savaşın yüzü olmuyor. Yalnız çokça maske, kanlı gözyaşları, ölüm, bedbahtlık, yıkımlar. Hocalı’da bebekleri ne için katlettiler, ya anneleri? Allah insanı cezalandırmak isteyince onun aklını alıyor.

– Nie Gazetesi: (Bulgaristan) Violetta Parvanova: ”Hocalı insanlığın faciasıdır.”

– 3 Mart 1992’de BBC durumu şöyle aksettirmiş; ” Canlı yayın muhabirimiz 100 den fazla Azeri erkek, kadın ve bebek dahil olmak üzere çocuk cesetleri gördüğünü ve bunların başlarına yakın mesafeden ateş edilerek öldürüldüğünü rapor ediyor.”

– 16 Mart 1992 tarihli Newsweek’te Pascal Privat ve Steve Le Vine; ‘ ‘Geçtiğimiz hafta Azerbaycan yine bir morgun mahzeni gibiydi; bir caminin arkasına geçici olarak kurulmuş morga sürüklenerek getirilmiş düzinelerce ceset ve yas tutan mülteciler… Bunlar 25 ve 26 Şubat tarihinde Ermeni kuvvetleri tarafından istila edilen Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı köyünün Azeri sakinleriydi. Cesetlerin çoğu kaçmaya çalışırken yakın mesafeden vurulmuştu, bazılarının yüzleri paramparça idi, bazılarının kafa derileri yüzülmüştü…”

– Human Rights Watch: Hocalı katliamını Karabağ’ın işgalinden bu yana cereyan eden en kapsamlı sivil kırımı olarak nitelendirilmiştir.

– Amerikalı gazeteci Thomas Goltz: ” Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki fotoğraf çekebilmesi için kendisini objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanları anlatmak, dünyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanları bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazı cesetleri tanımaya çalıştım ama yüzlerinden vurulanlar, tanınmayacak halde olanlar vardı. Bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.”

– Hocalı katliamına tanık olan ve daha sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan,‘For the Sake of Cross’

(Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında Vahşeti şöyle anlatıyor:

“…Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar… ”

ULUSLARARASI TEPKİLER

Bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu katliama BM, AB gibi uluslararası kuruluşlar gereken özeni göstermemişlerdir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi genel olarak 1993 yılı Nisan-Kasım aylarında 822, 853, 874, 884 sayılı kararları kabul etmiştir. Bu kararlarla Azerbaycan topraklarının Ermeniler tarafından işgal edildiği belirtilmiştir. İşgalin sona erdirilmesi için bugüne kadar bir çaba gösterilememiştir.

Bu katliamların emrini veren ise o tarihte askeri birliklerin başında komutan olan bugünkü Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan’dır. Yaptığı cinayetler, katliamlar sonunda da 20 Mart 1996’da Ermenistan Başbakanlığına, 30 Mart 1998 yılında da Cumhur Başkanlığına seçiliyor.

VE SANAT VE SPOR TARİHİMİZDE ERMENİ ASILLI SANATÇILAR

Türk tiyatrosu deyince akla ilk gelen isimler hiç kuşkusuz Naşid Özcan ve çocukları Adile Naşit ile Selim Naşit… Ermeni olan aile, Türk sanatına katkı sunmuş yüzlerce isimden sadece üçü. Eski filmlerin “Horoz Nuri” lakaplı sevimli ismi Vahi Öz, Yeşilçam’ın ünlü yüzlerinden Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Turgut Özatay, Toto Karaca ve Kenan Pars adıyla tanıdığımız Kırkor Cezveciyan Ermeni oyuncular arasında en tanınanları…

Ermenilerin Türk sanatına katkıları sadece tiyatro sahneleri ya da beyaz perde ile sınırlı değil. Birçok şarkıya hayat veren ünlü besteci Onno Tunç, Garo Mafyan, Cem Karaca, Karin Karakaşlı, Rober Hatemo, Hayko Cepkin, Arto, Asu Maralman, Mine Koşan Türk müzik dünyasının Ermeni ünlüleri. En popüler Ermenilerden biri de manken Vahe Kılıçarslan.

Aynı zamanda yazar Levon Panos Dabağyan, dergici Agop Ayvaz ve dünyaca ünlü foto muhabiri fotoğrafçı Ara Güler de Ermeni sanatçılar arasında bir çırpıda sayılabilecek isimler arasında. Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan fotoğrafçılığımızın kurucuları Kevork ve Viçen yani bilinen adlarıyla “Abdullah Biraderler” de Ermeniydi. Türk resim tarihinde onlarca eser bırakan Manas Ailesi, Batı tarzında ilk Osmanlı tiyatrosunun kurucusu Agop Vartovyan yani Güllü Agop; ilk opera topluluğunu kuran, ilk Türk opereti “Arif’in Hilesi”ni besteleyen, Doğu’nun Verdi’si denen, Dikran Çuhacıyan da Türk sanatına iz bırakan Ermeni sanatçılardan.

Spor dünyasında Ermeniler

Kendi paralarıyla 1912 Stockholm Olimpiyatlarına giden ve Türk bayrağını uluslararası turnuvada ilk dalgalandıran sporcular da Ermeni Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan’dı. Bunun dışında Türk sporuna katkı sunan Ermeni sporcular ise Harutyan Artan, Zareh Kalpakcıyan, Hagop Yavruyan, Varujan Köseoğlu, Vahriç Melkonyan, Sarkis Güllap ve boksta ilk İstiklal Marşı’mızı çaldıran “Demir yumruk” lakaplı boksör Garbis Zakaryan Türk spor dünyasına katkı sunan Ermeniler arasında sayılabilir. Zakaryan, aynı zamanda Cemal Kamacı gibi ilk Balkan Şampiyonumuzu da yetiştirmiş bir sporcu.

e-posta: hulusisenel

NOT- YAZIYA AİT 3 FOTO Aşağıda

Hocalı katliamında Şehit olanlar için yapılan Anıt

Ermeni canilerinin katlettikleri Azeriler. İçlerinde çocuklar, kadınlar ve yaşlılar var.

Hocalı katliamının ogünkü lideri bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı

EKONOMİ & FİNANS DOSYASI : TÜRKİYE EKONOMİSİ (1923-1960)


TRKYE EKONOMS (1923-1960).pdf

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Emniyet İstihbarat Daire Başkanı’nın odası 8 yıldır dinleniyormuş


Emniyet İstihbarat Daire Başkanı’nın odası 8 yıldır dinleniyormuş

Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Akın Karatay’ın odasında böcek bulundu

Fethullah Gülen cemaatinin, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı‘nın makamını 2009’dan bu yılın başına kadar dinlediği iddia edildi.

Daire Başkanı Akın Karatay’ın odası, ocak ayı aşında aranırken sinyal alındı. Tavandaki karton piyerin altında dijital bir dinleme cihazı bulundu.

8 yıldır kayıtta

Hâlâ aktif olan cihazın odaya, Ramazan Akyürek’in görevden alınmasından sonra yerleştirildiği ve 4 istihbarat başkanının dinlendiği iddia edildi.

Karatay, Diyarbakır’da görevliyken HDP’li Yüksekdağ’ın aracını durdurarak arama yaptıran isim olarak biliniyordu. Karatay’ın aracı Diyarbakır’da silahlı saldırıya da uğramıştı.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.