Etiket arşivi: GÜNDEM ANALİZİ

GÜNDEM ANALİZİ /// FEHMİ KORU : Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürül meyelim de.


Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürülmeyelim de…

Bazen güne belli bir konuda görüş paylaşmak için başlamak niyetiyle yazı masasına oturuyorum; yazı öncesi göz attığım gazetelerin birinde karşıma çıkan bir yazıda aynı konunun benzer bir açıdan işlendiğini görünce…

Farklı bir konuya geçiyorum.

Bugün konumu, aynı gazetede (Hürriyet) çıkan bir değil, birden fazla yazı belirledi.

Hepsi de dış politikayla ilgili yazılar; yetkinlikle de kaleme alınmışlar, ancak her yazar aslında çok yaklaştığı ana tabloyu görmezden gelmiş…

Köklü değişim kapıda

Dünyamız köklü bir değişimin eşiğinde. İngiltere’nin halkoylaması ile Avrupa Birliği (AB) süreci dışına çıkma iradesi (Brexit) göstermesi ve Donald Trump gibi birinin ABD gibi bir ülkenin başkanı seçilmesi bugüne kadar geçerli kuralları geçersiz hale getirecek önemde gelişmeler…

Yeni kurallar henüz belli değil, bu belirsizlik de, ülkelerin dış politika aktörlerini, yeni düzeni etkilemeyi umdukları denemelere itiyor.

Kimi ülke eski önemini yitirmemek, kimi de yeni dönemde önemli olabilmek çabasında.

Yanlışlar yapmazsa yeni dönemde de önemi süreceği şimdiden belli olan ülkelerin başında Türkiye geliyor.

Nereden biliyoruz?

Trump’ın ilk başbaşa görüştüğü kişi olan İngiltere Başbakanı Theresa May’in Washington’dan dönerken yolunu Ankara’ya çevirmesi… CIA’nin yeni başkanı Mike Pompeo’nun Kongre’den onay aldığı gün Ankara’ya doğru yola çıkması… ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Münih’te Başbakan Binali Yıldırım ile etraflıca görüşmesi…

Yeni düzenin parametreleri yine ABD tarafından belirlenecekse, bu temaslar yazımın ana tezinin doğru olma ihtimaline işaret ediyor demektir; Türkiye bu dönemde de önemini sürdürecek tezime…

Benzer bir tahlil bölgedeki birkaç başka ülke için daha yapılabilir: Suudi Arabistan.. Ürdün.. ve tabii İsrail…

Ortadoğu yeni dönemin ilk deneme üssü olabilir ve Türkiye ile İsrail’in de yer alacağı Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve muhtemelen Katar’ın da içinde bulunacağı bir yeni ittifak ile sonuç alınmaya çalışılabilir…

İran ve Yunanistan endişeli

İran’ın böyle bir cephe oluşumundan endişe duyduğu ve bu yüzden etrafına anlamsız bir saldırgan dille bu endişesini yansıttığı fark ediliyor…

Endişesi haklı olabilir, ancak başvurduğu tedbir akıllıca değil.

Aynı rahatsızlık bazı AB üyesi ülkelerde de var.

Yunanistan’ın ‘Kardak’ gibi ada sayılması mümkün olmayan bir kaya parçası yüzünden Türkiye ile itişip kakışma yaşamasını, büyükler namına (proxy) bir hamle olarak görebiliriz.

Rahatsızlık, İngiltere’nin kapıyı aralaması ve Rusya’nın eski Sovyetler Birliği sınırlarına genişleme niyetinin fark edilmesi yüzünden; AB için harcanan neredeyse 100 yıllık çabalar boşa gidebilir diye düşünülüyor.

Haklı bir rahatsızlık, ancak dışa vurulma biçimi yanlış…

Türkiye zaten bir süredir AB ile arasındaki pamuk ipliğini ha kopardı ha koparacak; AB ne kadar esnetilirse esnetilsin o ipin durmasından yana olduğu için kopuş resmileşmiyor.

İran konusu da Türkiye tarafından bir süredir farklı değerlendiriliyor. Bütün dünyanın ambargolarla tecrit ettiği dönemde kendisine sahip çıkan nadir ülkelerden olan Türkiye’yi, Barack Obama’nın kendilerine uzattığı ele ellerini uzatarak mukabele eder etmez, ‘rakip’ olarak görmeye başlamıştı İran…

Suriye’nin büyük bir mezbahaya dönüşmesi biraz da Obama-Rouhani anlaşmasının İran’a verdiği güven yüzünden….

Yeni dönem ise, hem o anlaşmayı hem de İran’ı tehdit edeceğe benziyor.

Tahran’dan gelen Türkiye’ye yönelik yakışıksız sözler komşumuzun gelişmeleri doğru okumadığını gösteriyor.

İran ve Türkiye farklı cephelerde yer alırsa, biri bazen kazanır gibi görünse bile, sonuçta ikisi de kaybeder.

Peki, tablo buysa, Türkiye önemli ise ve bu yönde teşvik ediliyorsa, PYD/YPG konusunda zorlanmasının sebebi ne olabilir?

YPG/PYD Amerika açısından ‘vazgeçilmez’ görüldüğü için değildir bu; daha makul sebep, Türkiye direndiği bir konuda PYD/YPG kartı kullanılarak geri adım atmaya ve pozisyon değiştirmeye zorlanıyor olabilir…

Direnç gösterilen konu?

Yeni dönem savaş dönemi olarak planlanıyor: 3. Dünya Savaşı…

‘Yeni düzen’ planlayıcıları, geçen dönemin aktörlerinden farklı olarak, Ortadoğu bölgesine ‘barışçı’ gözlerle bakmıyor. Oluşmasını bekledikleri cephe de, bu sebeple, barışı amaçlayan bir cephe olmayacak. Yeni dönemin kendisine seçtiği ‘düşman’, büyük ihtimalle, Suriye ve Irak’tan çok daha ciddi bir ‘tehdit’ varsayılan bir ülke olacak.

Türkiye’nin böyle bir oldu-bittiye direndiğini düşünebiliriz.

Etrafında meydana gelen çöküş halindeki devletlere bir yenisinin daha eklenmesi Türkiye’nin çıkarına değildir.

Ne yani, Irak, Libya, Suriye, Yemen’den sonra bir de İran mı? İran’dan sonra sıra hangi ülkede?

IŞİD’e karşı oluşan cepheyle, Müslüman ülkeler, ‘sapkın’ olsa da sonuçta kendilerini ‘Müslüman’ olarak tanımlayan bir gruba karşı savaştırıldı; Suriye’de ve Irak’ta da olan bu.

Yeni dönemde yeni bir cephe ile ‘Sünni-Şii’ çatışması öngörülüyor olabilir mi?

Sırtımızdan sıvazlanarak bu yöne mi götürülmek isteniyoruz?

Reklamlar

GÜNDEM ANALİZİ : İŞTE SİZE KOMPLO TEORİSİ /// AK PARTİ HÜKÜMETİ, HOLLANDA VE ALMANYA KRİZİNİ PLANLADI /// İŞTE DETAYLAR


YILMAZ ÖZDİL : Kehanet
​Sayın hükümetimiz, referandum kampanyası için çok enteresan bir reklam filmi çekti.
Henüz seyretmediniz.
Muhtemelen bu ayın son haftasında vizyona girecek.

Reklam, stadyumda çekildi.
Milli maç oynanıyor.
Rakip takım çirkef…
Habire faul yapıyor.
Tekme atıyor.
Elle oynuyor.
Kuralları ihlal ediyor.
Hakem hiç oralı olmuyor.
Hakem bildiğin şerefsiz.
Her ne olursa olsun rakip ülkenin lehine, bizim aleyhimize düdük çalıyor, göz göre göre taraf tutuyor, haksızlık yapıyor.
Türkiye’yi resmen katlediyor.
O da ne?
Sevimli mi sevimli küçük bir kız çocuğu koşarak sahaya giriyor.
Türk bayrağı gibi, kırmızı beyaz giyinmiş.
Şak…
Hakeme kırmızı kart gösteriyor.
Haysiyetsiz hakem şoke oluyor.
Rakip takım buz kesiyor.
Farklı kulüplerin formalarıyla tribünleri dolduran gurbetçilerimiz coşkuyla ayağa kalkıyor.
Milli duygular kabarıyor.
Ağlayanlar oluyor.
Küçük kızın tertemiz vicdanı ve cesareti, Türkiye düşmanı hakemi de yeniyor, faullü oynayan rakip ülkeyi de yeniyor.
Böylece, Türk milleti kendisine karşı birleşen Avrupalıları dize getirmiş oluyor.
Yabancılar kaybediyor.
Türkiye kazanıyor.
Reklamın özeti bu.

Şimdi sıkı durun…

Ne zaman çekildi bu reklam?
Tee şubat ayı başında çekildi.
Tam tarih vermek gerekirse, asrın liderimiz henüz referandum kararını onaylamadan bir hafta önce çekildi.

Soru şudur…

Ortada fol yok yumurta yokken, şubat ayı itibariyle Hollanda ve Almanya’yla aramızda hiçbir sorun yokken, kriz emaresi yokken, hükümetimizin Avrupa’da mağdur edileceğine dair en ufak bir sinyal yokken, hatta bu konuda beklenti yokken, ihtimal bile yokken…
Tee şubat ayı başında bu “milli mağduriyet” reklamı hangi muhteşem öngörüyle çekildi?

Tee bir buçuk ay sonra Avrupa sahalarında mağdur edileceğimiz, tee bir buçuk ay önceden nasıl tahmin edildi?

Milli kriz yokken, milletimize haksızlık yapan Avrupalılara karşı, milli vurgusuyla, milli duygulara hitap edecek şekilde reklam çekilmesi, üstelik, tam isabetle milli krize denk getirilmesi… Tatlı bir tesadüf müdür, geleceği görebilme yeteneğiyle kehanet midir?

Ayrıca…

Almanya’dan karayoluyla Hollanda’ya geçen ve mağdur edilen kadın bakanımız, karayoluyla döndüğü Almanya’dan Türkiye’ye nasıl geldi?
Spor bakanımız için tahsis edilen özel uçakla Köln’den geldi.
Spor bakanımız da Köln’de miydi yani?
Köln’deydi.
E o halde…
Hadise çıkacağı belliyken, polisin müdahale edeceği belliyken, neden erkek bakanımız değil de, kadın bakanımız gitti Hollanda’ya?
Veya neden, hem kadın hem erkek bakanımız birlikte gitmediler?

Tıpkı reklamdaki gibi…
Yürekli kız çocuğunun milli mağduriyete müdahale etmesi gibi…
Kadın bakanımızın milli mağduriyet kahramanı olması ne mucizevi değil mi?

GÜNDEM ANALİZİ /// HOLLANDA, BİLDERBERG, PKK VE FETÖ KUŞATMASINDA TÜRKİYE : BATI İLE ÇATIŞ MA MI ? YENİLENMİŞ İTTFAK MI ?


HOLLANDA, BİLDERBERG, PKK VE FETÖ KUŞATMASINDA TÜRKİYE : BATI İLE ÇATIŞMA MI ? YENİLENMİŞ İTTFAK MI ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/hollanda-bilderberg-pkk-ve-feto.html?m=1

Abd Başkanlık seçimleri ve neticesiyle beraber siyasi literatürün üzerinde durulması gereken konusu ulus devletler ve ulusçu tutumların yeniden yükseldiğidir. Küresel zihniyetin gümrüksüz ve sınırsız bir dünya tahayyülü Donald Trump’ın Meksika’ya ek gümrük tarifesi fikri ve küresel anlaşmaları rafa kaldırmasıyla bir parça sarsılmıştı. Siyasi vaziyetlerin domino etkisi gösterdiği yerkürede bu tavır Avrupa kıtasında da taraftar buldu. Aşırı sağ, ulusçuluk ve ırkçı tonlarda milliyetçilik giderek yayılmaya başladı. Abd başkanlık seçimlerinden kısa süre evvel İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alması, Fransa’nın Afrika merkezli müstakil bağımsız politika izleme kararlılığı irili ufaklı diğer devletlerde göçmen karşıtlığı, farklı dinlere ve inançlara muhaliflik şeklinde ortaya çıktı ve seçim kampanyalarına rastladı. Bütün bunların toplamı ulus devletler yeniden keşfediliyor olarak algılanmaktadır. Hollanda Türkiye gerginliği ve hemen akabinde Fransa ile Almanya’nın Hollanda’yı destekleyen açıklamaları Türkiye kamuoyunda haklı olarak tepki gördü ve hilal haç savaşı olarak nitelendirildi.

Türkiye’nin tepkisi ve kendince belirleyeceği yaptırım kararları ne denli isabetliyse hilal haç savaşı gibi bir yaklaşım ise oldukça yanlış bir bakış açısı olacaktır. Çünkü haçı yani hristiyanlığıda var eden bu toprakların bizatihi kendisidir. Devleti Aliyye, Doğu Roma yani Hristiyan Bizans’ın komşusu, akrabası hatta devamıdır. İnciller bu topraklarda kabul edilmiş, havarilerin en önemlileri bu topraklarda yaşamış hatta haç simgesel olarak ilk kez ön Türklerce kullanılmıştır. Malazgirt meydan muharebesi bile Selçuklulara destek veren hristiyan peçenek ittifakının ürünüdür. Yani hilal ve haçın doğduğu kaynak aynı beslendiği pınar yine bizzat aynıdır. Dolayısıyla teşhisi doğru koymakta fayda vardır. Teolojik ve kültürel inançların hamisinin bu topraklar olduğu sabit olduğuna göre meselenin halklar kültürler veya inançlar ile değil bir avuç elitist karar alıcılar ile alakalı olduğu açıktır. Hollanda ve benzeri ülkelerin durumu kimlere ne kazandırmaktadır? Tabiki bu yaklaşımlar Türkiye’yi daha da çok ortadoğu’ya itmektedir ve bu 1996/99 Bilderberg grubunun tasarılarıyla örtüşmektedir. O yıllarda Bilderberg cenahında ençok tartışılan husus bir Ortadoğu Komutanlığı kurulması ve komutasının kontrollü olarak Türkiye’ye bırakılmasıydı. Bu konuları daha derinlemesine analiz ettikçe Hollanda Almanya, Bilderberg ve Fetö arasındaki şaşırtıcı bağlantılarda ortaya çıkmaktadır.

Arent Jen Wensinc, Hollandalı bir şarkiyatçıydı. İslam ve islam ülkeleri üzerine araştırmalarda bulundu öyle ki doktora tezinin adı bile ”Muhammed ve Medine Yahudileri”idi. Ona göre İslamiyet’in fetihletle Arabistan dışına hızla yayılması Medine çevresi ile sınırlı sayıda düzenlemeler getiren Kur’an dışında başka kaynağa ihtiyaç duyulduğunu bunun da Roma ve Yahudi hukuku Hristiyan ahlakı, Hellenizm’den alınan unsurlarla telafi edildiğini iddia ederek söz konusu alıntıların hadis literatüründe mündemiç olduğunu iddia etmiştir. Yani Wensinc’e göre hadis literatürü başka kültürlerden ödünçtür ve vaz geçilemez. Bu denli şaşırtıcı satırları işleyen Wensinc 1908’lerde Medine Sözleşmesi ile ilgilenmiş ve yeniden uygulanmasını şiddetle tavsiye etmiştir. Oryantalist ve şovalye ünvanlı bir Hollandalının Devleti Aliyye’ye neden ısrarla Medine Sözleşmesini önerdiği ve bu sözleşmenin daha sonra kimler tarafından önerileceği şaşırtıcı bir kurguyu ortaya çıkartacaktır.

Muhammed Peygamber’in Medine’de yaşayan gruplara yönelik uygulamaya koyulan bu sözleşmenin bazı maddeleri şu şekildedir:

1. Yahudiler kendi dininde serbest olacaklar.
2. Müslümanlarla Yahudiler, barış içinde yaşayacaklar.
3. şehir dışından bir saldırı olursa Medine birlikte savunulacak.
4. İki taraftan biri, üçüncü bir tarafla savaşırsa diğer taraf yardımcı olacak.

Dönemsel koşulları itibarıyla gereklilik olan bir anlaşmayı daha sonra Hollandalı şarkiyatçı hatırlattı ve ondan sonra Türk kamuoyunda pekçok kez paylaşıldı ancak en ilginç olanı Demokratik İslam Kongresi’nin bu mutabakata vurgu yapmasıydı. Kürt sorununa çözümde referans olarak işlenen kongreyi toplayan pkk olmuştu. Ne garip ki marksist felsefeyle kurulduğunu iddia eden bir terör örgütü şarkiyatçıların Türk Toplumuna yeniden hatırlattığı mutabakatı gündeme getirerek çözüm bileşeni olarak sunuyordu. Aslında anlaşma maddeleri bir yerlere çekilmeye çok müsaitti, serbestlik, beraber savunma ve ortak savaş kararı parçalı eyalet sisteminin unsurlarıydı. Hollanda ve pkkdan sonra dini referanslara atıfla siyasi bir yön tayini vazifesine soyunanlardan biri de Fetö lideri Gülendi. 8 Ocak 2013’de gerçekleştirdiği Sulhta Hayır vardır isimli konuşmasıyla hep Yurtta Sulh Konseyi’nin işaretini veriyor hem de Hudeybiye Anlaşmasını gündeme taşıyordu : ”Keşke şu görüºme olmasa.. şu anlaşma olmasa.. şu uzlaşma olmasa.. biz Türk milleti.. şöyle onurumuz var, böyle gururumuz var; boyun eğmesek.. bazı şeylere evet demesek’ denilebilir. Muhtemel o türlü şeylerle bazı problemler çözülecekse, işte o Hudeybiye Sulhu mülahazasıyla, Hudeybiye Sulhu’ndaki mantık ve muhakemeyle, yapılması gereken şey neyse onu yapmak lazım. ”

Peki Hudeybiye ne idi ve hangi maddeleri içermekteydi?

Medineli Müslümanlar ve Mekkeli Müşrikler arasında yapıaln bir barış anlaşması olan Hudeybiye İslam Devletinin yani yeni devletin karşı cephe tarafından resmen tanındığının delili olarak gösterilir. Buna göre;

.Esirler karşılıklı serbest bırakılacak
.İki taraf arasında on yıl savaş olmayacak
.Müslümanlar bu yıl Kabe’yi ziyaret etmeyecek, gelecek yıl üç günden fazla ziyaret edilmeyecek ve canları ile malları güvence altında olacaktır.
Yani bu maddeleri kürt siyasi meselesine uyarlayacak olursak;
.Genel af çıkartılsın
.Operasyonlar durdurulsun ve
.Bölgede yerel kolluk gücü oluşturulsun şeklinde yorumlanabilir.

Görüldüğü gibi pkk Fetö ve daha öncesinde oryantalistlerin Türk kürt federatif modeli için referans dayanakları tarihteki İslami Anlaşmalar olmuştur.

Batılı karar alıcıların ve bazı lobilerin uygulamaları kırılgan, batıdan kopmuş ve tam manasıyla Ortadoğu’ya yönelmiş Türkiye’yi var edecek böylelikle bu anlaşmalar daha çok gündeme getirilebilecektir. Bilderberg ve Abd Türk Ordusu karargahının Konya’ya taşınması gerektiğini 1990’lı yıllarda belirtmiştir. Bu düşünce ise 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden düşünülmeye başlandı. Aslında ısmarlama tez Medeniyetler Çatışması’nı sanki gerçek bir ideoloji gibi ortaya koyarak körfez ülkeleri Türkiye işbirliğini İran’a karşı kurgularlarken İran’ın da cephesini genişletmektedirler. Bu da küreselci Fabian Derneğinin bir uzantısı olan Frankfurt Mektebi’nin, Tez ve Anti Tez teorisidir. Onlara göre rakip düşünceler olmalıdır ve bunlar birbirlerini beslemektedir. Bu lobi, bu düşünceye göre Ortadoğu’da asla yalnızca şiilerine ya da sünnilerin önünü açmaz. İki grupta kendilerince elini güçlendirir, daha fazla silah alır, daha çok petrol satar ve neticesinde istenilen sentez ortaya çıkar.
Bugün eşcinselliğin özendirildiği, uyuşturucu kafelerin bulunduğu ve katolik kiliselerinin satışa çıkartıldığı Hollanda küresel sistemin pilot bölgesidir. Hollanda, Avusturya hatta İngiltere Kraliyet ailesinin soyuna ve tarihi kültürüne kaynaklık eden Almanya ise Davos ve Bilderberg’i kurarak dünya siyasetine yön tayin edebilme gayretine girmiştir. Yani Türkiye Hollanda gerginliği, Türkiye Avrupa ilişkileri tahmin edilemeyecek kadar sistemli ve asırlara dayanan oryantalist küresel merkezin yönlendirilmesinde seyretmektedir. Türkiye’nin bu oyunları bozabilmesi ancak Avrupa’da yani en başta balkanlarda etkinliğini arttırmasıyla mümkündür. Bu bölgeler tampon kuşak olarak görülmelerinin yanında aynı zamanda kara para aklama merkezleri olarak kullanılmaktadır. Türkiye’nin oryantalist planları ve Bilderberg siyasetini deforme edebilmesi kızmadan ve küsmeden coğrafyalarla dengeli ilişkiler geliştirebilmesine bağlıdır.

Haçlı seferleri izlenimi veren veya bilmeden doğu batı savaşı olarak adlandırılan yeni düzen Türk Ortadoğu kaynaşması (fakat bu bütüncül manada bir ortadoğu değil) buna mukabil, fetö pkk söylem benzerliği ve tarihsel islami kaynakları günümüze uygulama zorlaması eşliğinde parçalı bir Türkiye manzarasını doğurur. Oyunların bozulabilmesi ancak önceliklerin dayatılmasıyla mümkündür. Farkında olan bir Türkiye önceliklerini keşfetme ve gündeme getirme kararlılığına erişebilecektir.

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Şimdiki Zaman /// 12.03.2017 /// Prof. Dr. Gaye Usluer – Erol Mütercimler – Gürkan Hacır


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=W94WNiEXqxY&list=TLGGwPebYZn9Gt8xMjAzMjAxNw

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Halk Arenası /// 10.03.2017 /// Sinan Meydan – İrfan Değirmenci – Züb eyir Kındıra – Murat Ergün


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=Z5B7142YoxM&list=TLGGgfkjFoYJTSwxMTAzMjAxNw

GÜNDEM ANALİZİ : NEYİN NE OLDUĞUNU BİLELİM, ONA GÖRE KONUŞALIM


BİLELİM

Bir ülkenin parası değer kaybediyorsa o ülkede şu iki şey var demektir:

1) Siyasi iktidarsızlık

2) İktisadi bozukluk

Bu iki gelişmede şu iki şeyi doğurur:

1) Güvensizlik

2) İtibarsızlık

Bu ikilemlerde tehlikeli iki şeyi tetikler:

1) Sosyal kargaşa

2) Siyasi çatışma (İç-Dış)

Bunlardan kurtulmanın yolu da iki şeyle olabilir:

1) İsraftan kaçınıp, sosyal dayanışma

2) Siyasi erkin değişmesi veya sanal olmadan gerçek anlamda erkin güven tazelemesi.

YILMAZ KARAHAN

www.yenidenergenekon.com

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : GÜNDEM ÖZEL PROGRAMI – 14 ŞUBAT 2017


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=NXyj_y3kOIg&feature=em-subs_digest

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Habertürk Gündem – 18 Şubat 2017


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=JlNaLuSKtKE&list=TLGGW-0zsMxD1LYyMjAyMjAxNw

GÜNDEM ANALİZİ : Nilüfer Göle ve Devşirme Zombilerin Geri Dönüşü


Nilüfer Göle – kendisi Marx’ın falan bileğini bükmüş biridir.

Nilüfer Göle’ye iyi bakın. Başımıza gelen felaketin ete kemiğe bürünmüş ilk hali badem bıyıklı diktatör portresiyse ikinci hali işte bu kadının görüntüsüdür. Her bakımdan Avrupalı, laikçi teyzelerin o tozlu modernliğinin ötesine geçmiş, gerçek bir çağdaş. Bakışlar, jestler, konuşurkenki o kararlı tavırlar.. Nasıl kararlı olmasın, Türkiye’nin gerçek iktidarı Nilüfer Göle’dir.

Siz bilmiyor musunuz Türkiye’de batılıların istediklerini öne çıkardıklarını, canları kimi isterse onu iktidar vitrinine taşıdıklarını? Ülkemizde hayli uzun bir süredir ABD’nin ve AB’nin artık “iç siyasi amil” sayıldığını?

Peki düşündünüz mü hiç, nasıl çalışır bu iç siyasi amiller diye? Valilere, kaymakamlara genelge göndererek değil herhalde. Batılılar, üç yüz yıldır bundan biraz daha karmaşık fakat çok daha etkili bir yöntem kullanırlar: kendi adamlarını yetiştirirler. Genelge, tamim falan göndermeden kendi başına harekete geçip görevini layıkıyla yerine getirecek aparatlar yaratırlar. Batı siyasetinin ileri uçlarıdır bunlar. Batının zihinsel kalıplarına sonuna kadar imanlı, onun yönelimlerine gecikmeksizin uyum gösteren, yerel (ya da ulusal) “önyargılarından” tamamen arınmış zinde hücreler.

Hücre dediysem sakın şu IŞİD’in uyuyan hücreleriyle falan karıştırmayın. Onlar gibi boşgezerlikten yamyamlığa terfi eden çapsız ibrikçi takımı değildir bunlar. Aksine, her biri mesleğinde en yukarılara çıkmış, her sözü dokuz batman çeken insanlardır.

Bürokrat olurlar, sanatçı olurlar, gazeteci olurlar, iş adamı olurlar, mebus olurlar ve hatta parti başkanı bile olurlar. Ama en bol bulundukları yer, tabii ki basın ve akademidir. Zaten bu ikisi birbirine geçmiş gibidir. Akademide parlattıklarına mutlaka basında bir yer açarlar, nadiren görülmekle birlikte, tersi de olur, pek sivrilttikleri, önünü açtıkları gazetecilere akademiden de küçük bir iki ünvan ayarlayıverirler.

Sömürge tipi “aydının” yetiştirilişi

Dikkat ederseniz, satın alırlar demiyorum, “yetiştirirler” diyorum. Çünkü satın almak, en evvel, kaba bir yöntemdir, kulağa hoş gelmez. İkincisi, satın alma riskli bir iştir, her an sizden daha yüksek fiyat ödeyen bir rakibiniz piyonunuzu elinizden alabilir. Oysa yetiştirilmiş adam sadıktır, maliyeti düşüktür, uzun erimde faydası saymakla bitmez. Şüphesiz, batılıların satın aldıkları ya da kiraladıkları adamları da vardır, ancak bunlar genellikle daha çapsız olanlardır, altın kadro her zaman “yetiştirilmiş” olanlardan kurulur.

Bunun için Batı, bu yetiştirme işini çok ciddiye alır. Şimdilerde modası geçmiş olsa da “oryantalizm” diye koskoca bir disiplin kurmuştur bu iş için. Bugünse o eski açıktan sömürgecilik dönemi kapandığı için, çok çeşitli yetiştirme yerleri geliştirilmiştir. Mesela, sosyal bilimler alanında dünyanın belli başlı okullarının tamamında bunları yetiştiren kuluçka mekanizmalar vardır. Herkesin kapısından kolay kolay giremediği, sadece öğrencisi olabilmek için bile üstün başarı göstermeniz gereken bu bölümlerin belki de en önemli işlevi doğunun en iyi yetişmiş, en parlak çocuklarını devşirmektir. Öylesine titiz bir seçim sürecidir ki bu, işe daha lise yıllarından eleme yaparak başlarlar. Sizin ülkenizde açılmış yabancı mekteplerin asıl varlık sebebi de budur: müstemleke aydını yetiştirmek.

Bu eleme işi, bazen gerçekten karikatür gibi bir şeydir. Lise veya üniversite sıralarında normal bir şey yapıyormuş gibi burs ya da değişim programı başvuru formlarını dolduran gençler kendilerine sorulan ahret suallerine birazcık salim bir kafayla bakacak olsalar “hayvan mı seçiyorsunuz be” diye isyan ederler. Ama bakmazlar, bakamazlar. Çünkü o formları önlerine yine o yollardan geçmiş “saygın” öğretmenleri koymuştur.

Batılılar bu elemeleri menbaında yapacak yeter miktarda “yerli” yetiştirmişlerdir. Abiler, ablalar yeni gelenlere hocalık yaparlar. Kimler burs alacak, kimler hangi programa seçilecek, kimlerin önü nerelere kadar açılacak son derece doğal bir sürecin parçası olarak belirlenir. O denli sağlam bir seçici mekanizma kurulmuştur ki gerçekten de çoğu durumda akademik başarının önüne hiçbir şey geçemez ve bu özellik sistemin bir erdemi olarak sunulur. Akademik başarının en önemli kriterinin “Batının orta/uzun erimli siyasetine su taşımak” olduğu ise görülmez. Oysa buradaki asıl başarı tüm sistemin bu biricik ilkeye uygun biçimde çalışıyor olmasıdır. Batının yetiştirdiği aydınlar, Batı düşüncesinin ali menfaatlerini kendi kişisel çıkarlarının bile üstünde tutmaktadırlar. Düşünsenize karşınızda yüksek bir ideale imanla bağlı, varlığını onun varlığına adamış bir “irfan ordusu” var. O muhteşem “elit” görüntüyü azıcık kazısanız altından bizim şu “paralel yapıya” rahmet okutacak bir cemaat örgütlenmesi çıkar.

Akademiyi örnek olarak sundum. Bu sistem basında, sanatta, siyasette, hatta iş dünyasında bile üç aşağı beş yukarı aynı biçimde çalışır. Ünlü gazetecilerimiz arasında Avrupa ülkelerinden burs, yardım, destek, özel gezi vs. almayan insan yok gibidir. En kıytırık Avrupa ülkelerinin konsoloslukları bile resepsiyonların davetli listelerini bu amaçlarla hazırlar. Düşünün bakalım Hollanda konsolosunun bizim henüz adını sanını duymadığımız sinemacılarımızla, şairlerimizle falan ne işi olabilir? ABD elçisi neden Türkiye’deki sivil toplum gönüllülerine “başarı ve takdir” ödülü verir? Alman konsolosluğu neden adı sanı duyulmadık bir ressamın sergisine sponsor olur?

Önce mesleki kariyer, sonra paneller, TV programları, röportajlar, resepsiyonlar, köşe yazıları falan.. Tamamı o işlevsel aydının yetiştirilmesi içindir.

Devşirme zombilerin geri dönüşü

İşte Nilüfer Göle, bu yetiştirilmiş aydın kitlesinin en tipik örneklerinden biridir. Türkiye’deki İslamcı rejimin kurulmasında (batının bir aparatı olarak) katkısı azımsanamaz. İslamcılığı övmeye, kendi ifadesiyle”AKP iktidarından çok önce başlamıştır”, yani o yollarda emeği çoktur. Sosyologdur, sosyoloji dersine Marx’ın, Weber’in ve Durkheim’ın üstünü çizerek başlar. Sosyo ekonomik teoriler artık bir çöp olmuştur, onun yerine kimlik, din, etnisite, kültür ıvır zıvır gelmelidir. Avrupa kendi toplumsal düzenini böyle kurmaz, ama Göle gibiler vasıtasıyla tüm doğuya bu çer çöpü pazarlar. Yıllar sonra o çer çöp boğazımıza takılıp ciğerlerimizi parçalamaya başlayınca aynı adamlar, Göleler, İnseller, Belgeler falan yeniden piyasaya çıkıp “aaa nerede hata yaptık acaba” diyerek, bu sefer aynı pisliğin lacivertini önümüze sürerler.

Göle’nin tekrar piyasaya sunulması asla bir tesadüf değildir. Paris’te bir panel, “alternatif” ve solcu etiketli bir gazeteciyle röportaj ve hemen T24’te, CNN’de, Hürriyet’te çarşaf çarşaf haberler!

Hmmm… peki panelde başka kimler varmış bakalım. Göle’nin yanında tüm bilimsel tezini “ceberrut Kemalizm” üzerine kurmuş ve Avrupa entelijansiyasından dayak yiye yiye sonunda PKK’ye “demokratik” deme noktasına gelmiş ultra-Avrupacı bir başka akademisyenimiz, bay Hamit Bozarslan yer alıyor. Güzel. Onun yanında yine bir yerli akademisyenimiz, çok kültürcülüğün yılmaz savunucularından bayan Riva Kastoryano. Bu da güzel.

Ama hepsinden daha güzeli masada “Alevilerin siyasi yönelimleri” üzerine araştırmalarıyla tanınan bir Fransızın da yer alması. Evet yanlış duymadınız, Alevi uzmanı bir Fransız. Tuhaf mı geldi kulağınıza, şaşırmayın, Batılının gözünde Alevi, Amazon ormanlarında yaşayan bir böcek türü gibi incelenmesi gereken bir şeydir, bu işi kendi devşirmelerine yaptıramazsa bizzat içinden uzman yetiştirir. Alevilere de gidip aleviliği bir Fransızdan dinlemek düşer! İsterseniz itiraz edin, en iyi Alevi uzmanı Fransız bu konuda o kadar iyidir ki Türkiye’nin en saygın yayınevi (diğer üç katılımcı gibi onun da) kitabını basıp yayınlamıştır bile!

Panel katılımcıları nasıl? Mahşerin dört atlısı gibiler değil mi? Evet, gerçekten öyleler, gelin görün ki bu mahşeri biz yaşıyoruz. Bu akademik devşirmelere de bizim yaşadığımız felaketlerin üzerinden ahkam kesmek düşüyor.

Konuşulanlar -her zaman olduğu gibi- Batı’nın yeni Türkiye’den beklentileriyle inanılmaz bir uyum içinde. O kadar ki ABD ya da Fransız elçiliği bir arzuhal yazıp hükümete verse ancak bu kadar olabilirdi! Başlıklar belli, AKP islamcılıkta ne kadar ileri gitmeli, Kürtler konusunda ne yapmalı, Alevileri ne etmeli, Kürt aydınları nasıl davranmalı, Aleviler devlete ne kadar mesafe koymalı… Maşallah en çok ihtiyaç duyduğumuz bir anda hepimize bol bol yetecek akıl yine aynı kafalardan yine aynı panellerden, demeçlerden, makalelerden geliyor, eksik olmasınlar.

Nilüfer hanım korkuyor, peki biz ne edelim?

Bayan Göle, o kadar umursamaz, o denli pişkin ki hiçbir pişmanlık emaresi taşımıyor. “1980 sonrası laik/müslüman kavgası başladı. Ben AKP’nin iktidara gelmesinden çok önce Modern Mahrem kitabını yazdım. AKP iktidara geldiğinde AB üyeliği, Türkiye’nin önemli sorunlarıyla yüzleşme gibi önemli adımlar atıldı. Kemalist/İslamist kırılması arasında, toplumun sorunlarının çözülebilmesi için medyatör/aracı olmaya çalıştık. Bugün olsa yine aynı şeyi yapardım.” diyerek islamcı rejimin kurulmasına nasıl da ta en başlardan destek verdiğini itiraf ediyor.

Bütün bu tantananın neden koparıldığını ise hemen arkasından söylediklerine bakarak anlıyoruz : “Ama AKP bugün geldiği noktada, bütün bu aracı sesleri yok etti. Entellektüel, seküler, Avrupa yanlısı bütün aracı sesleri ortadan kaldırmak istiyorlar. Türkiye için de tehlikeli olan budur.” Hanımefendinin meramı ne kadar açık değil mi? Aslında bütün mevzu artık kendisini eskisi kadar dinlemeyen AKP’ye içerlemiş olması!

Ancak bunun sadece Göle’nin kişisel muradı olduğunu sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Avrupalılar, 1 Kasım sonrası çıkan tabloyla “En Yeni”-Yeni Türkiye’nin kurulmaya başlandığını biliyorlar. AKP’nin seçim zaferinin sarhoşluğuyla kendilerine kulak tıkamasından endişe ediyorlar. Bu “en yeni”-yeni rejimin oluşumunda kendi payları es geçilmesin istiyorlar.

Bunun için Nilüfer hanım ilk kez “korkuyorum” diyor. Biz ucunu Göle gibilerin tuttuğu islamcılık tezgahının ortasında onca yıldır hapislerde çürüyoruz, sokaklarda meydanlarda öldürülüyoruz, Nilüfer hanım, bir zahmet bugün korkmaya başlıyor!

Göle’nin Ruşen Çakır röportajındaki dilinin ise her yanından çirkinlik, her yanından sefalet akıyor. Söylediklerine bakılırsa İslamcılar Paris’teki yaşam tarzına, Nilüfer hanımın Saint Germen’de şarap içmesine falan saldırmışlar, bütün mevzu bundan ibaretmiş. Hadi Charles Hebdo neyse, o anlaşılabilir birşeymiş, sonuçta peygamberin karikatürünü çizmişlermiş, öldürülebilirlermiş… Ama öyle dans eden, şarap içen “masum” insanlara saldırmak, aman tanrım! Ah pardon, “oh mon diyö”!

E hanımefendinin korkması doğal tabi. “Böyle giderse Burka’yı savunduğuma falan bakmaz benim de başıma bir iş getirirler” diyor olabilir. Peki biz ne yapalım? Sanırım bizim payımıza da korkmak düşüyor, bu denli sığ yaklaşımları olan biri sırf adının önüne nal gibi “Prof” yazıldı diye hayatımıza, geleceğimize dair böylesi pervasız laflar edebildiğine göre, korkmayalım da ne edelim!

Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiç bir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram : deligaffar

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Levent Gültekin’den gündeme bomba gibi düşecek açıklamalar


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=O9jMN9DpxSg&feature=youtu.be

GÜNDEM ANALİZİ /// D.Ali Ercan : OSMANLI’NIN MEŞ’UM MİRASI


D.Ali Ercan : OSMANLI’NIN MEŞ’UM MİRASI

daliercan

Değerli arkadaşlar,

1300 de Bilecik/Söğütte küçük bir Beylik olarak kurulan,

1453 te Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğunun Başkenti Konstantinopolis’i (İstanbul) ele geçirerek genişlemesini sürdüren,

1500 lerde 4 milyon km.karelik toprakların üzerinde gücünün doruğuna erişen, ancak (Şeriat batağına saplanmış olduğundan) Dünyada değişen Paradigmalara, özellikle Avrupa’daki Aydınlanma sürecine, sosyal reformlara ayak uyduramayan, Keşif ve İcatları ıskalayan, Bilimsel-Teknolojik gelişmelerin gerisinde kalan Osmanlı İmparatorluğu,

1600 den itibaren duraksama ve düşüş dönemine girmiş, Talana, Haraca dayalı Ekonomisi çökmeye, Silah gücü etkisizleşmeye, Orduları yenilmeye ve

1700 lerden itibaren (1699 Karlofça antlaşması) topraklarını kaybetmeye başlamıştır.

Osmanlı-Rus Savaşlarındaki Yenilgiler (1774) geri dönüşü olmayan bir çöküş sürecini tetiklemiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar Topraklarının %80 ini kaybetmiş olan Osmanlının Başkenti İstanbul, 16.Mart.1920 de İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa…) tarafından işgal edilmiş ve Osmanlı Devleti "fiilen" son nefesini vermiştir. (TBMM nin 1.Kasım.1922 "Saltanatın ilgası" kararı ile Osmanlı Devleti "resmen" son bulmuştur.)

***

Son dönemlerinde çaresizlik içerisinde kıvranan ve battıkça batan Haşmetli Osmanlının bir zamanlar hükümran olduğu Avrupa’dan Borç dilenmesi çok hazindir. 1854-1874 arası alınan borçlar, şimdiki Osmanlıcıların Büyük Padişahı (Ulu Hakan) 2. Abd-ül-Hamid Han zamanında ödenemeyecek bir düzeye (~240 milyon altın Lira) geldiğinde Devlet artık İFLAS etmiştir… Bu borçların tasfiyesi için 1876 da Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) kurulmuş ve Osmanlının ekonomisi bilfiil yabancıların kontrolüne geçmiştir.

Lozan antlaşmasıyla Osmanlı borçlarının %62 sini (85 milyon Lira ~600 ton Altın) üstlenen Türkiye 1954 yılına kadar bu borçları taksit taksit ödeyerek kapatmıştır. Bu muazzam borç yükü ve sıfır altyapı nedeniyle sanayileşmek, okullaşmak ve diğer sosyal reformlar çok çok büyük zorluklarla yapıldı… Türkiye Cumhuriyeti ekonomisi sıfırdan değil, sıfırın altından başlamıştı. Buna rağmen o "Büyük buhran" yıllarında bile, 1930-1938 arasında, Türkiye ekonomisi yıllık ortalama +%6 gelişimini sürdürebilmiştir. Mustafa Kemal’e laf edeceklerin önce bu rakamları bilmesi gerekir.

Değerli arkadaşlar, 1930 da 10 milyon $ olan dış borç, 1960 ta 1 milyar dolar sınırını, 2000 yılına gelindiğinde ise 100 milyar dolar sınırını aşmıştır… Son 15 yılda bu miktar 4 katını aşmış ve Dış borcumuz (faiziyle birlikte) 430 milyar dolar düzeyine gelmiştir. İktidar Partisinin "Zamanımızda Türkiye’yi 4 e katladık" şeklindeki söylemleri aslında dış Borcun 4’e katlandığı anlamını taşıyor. Son durumda Milli gelirimizin %60 ı kadar Dış Borcumuz bulunuyor; (Yani cebinizdeki 100 Liranın 60 Lirası borç) Ve bu borç her gün ~ 100 milyon dolar artıyor! Bu gidişle TC kuruluşunun 100. Yılında "Borcu Gelirine eşit bir Ülke" olacak demektir… Maaşallah !!! æ

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Türkiye’nin Nabzı – 9 Şubat 2017 (Yaşar Hacısalihoğlu, Erol Mütercimler, Can Ataklı, Cem Küçük)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=gAbImVniRqo&list=TLGGb7JCcWyKFzMxMTAyMjAxNw

GÜNDEM ANALİZİ /// DR. YALÇIN KOÇAK : Akışkan Modernite


Polonyalı Sosyolog Zygmunt Bauman 9 Ocakta vefat ediyor, literatüre “Akışkan Modernite” diye bir kavram çakıyor bu 92´lik filozof.

Bilhassa sosyal medya ya da insanların medya maymunu rolüne soyunmasından sonra toplum, insan eskitir olmuş. Bir şarkı sözüyle şöhret olup sonra yok olan, bir dizi film ile asansörle şöhretin zirvesine taşınan ama sonra buharlaşan köpük kişiliklerle son onlu yıllarda çok karşılaştık. Eskilerin “yüz eskimesi” dediği konu da belki bu muydu?

Toplumumuz çok çabuk yüz eskitiyor, kurum eskitiyor, parti eskitiyor, fikir ve kavram eskitiyor, problem artırıyor, çözüm azaltıyor, kaynak tüketiyor.

Ekmeğin buğdayı, sofranın mercimeği de artık ithal ediliyor sonra dövizin yükselmesinden şikâyet ediliyor.

Yükte hafif, paha da ağır; ne üretiyorsunuz, ne kadar üretiyorsunuz? Yüksek teknolojiye ne derece hâkimseniz, Dünya´da o kadar varsınız.

Topraklarınızın kıymetini ne kadar bilirseniz, o toprak da size o derece verimli olur, sadakat gösterir. Dünya´da bilhassa Asya´da, Afrika´da tarım işletmelerini özel şirketlerimize kurduralım, kendi müteşebbis adamlarımıza kredi verelim, ürünü alalım, Alivre alış veriş yapalım, Toprak Mahsulleri ve Devlet Malzeme Ofisleri´nin atıl kadrolarını çalışmaya zorlayalım. Ziraat Bankası insiyatif kullansın. Birileri yarını düşünsün, bu günden ön alsın, inanın yarından yakın bir zamanda çok geç olabilir ve eyvah para etmez.

Durdukça kokuşan su gibi olduk, yosun tutuyor, beyinlerimizin dahi üretim kabiliyetini kaybediyoruz. Türk´ün tefekkür dünyası geniştir. Bizim baktığımız yer yanlış. Şimdi sosyal medya ve akıllı telefon ile düşün dünyamız ipotek altında, büyük bir hücum var, kredi kartınızdaki harcamalardan eğilimleriniz, internette tıkladığınız ilanlardan ihtiyaçlarınız, takip ettiğiniz haberlerden ilgi sahalarınız hatta saplantılarınız dahi tespit edilerek bilgi arşivlerinde İP numaranızla tanımlanıyor ve depolanıyorsunuz.

Akan bir nehir gibi geçen bir hayat var.

Kutsal olan yaşama hakkı ve ona dahi müdahale eden kapalı kapıların arkasındaki dünyayı yöneten sufli elit, baronlar ve baronesler. Buna ister günün Modernite´si deyin ister Postmodern yaşam biçimi… Ne kavram koyarsanız koyun, sonuçta Batı tarzının, Batılı kafanın Batılıca ürettiği kavramların sıvılaşması ile oluşan Akışkan Modernite kavramının bizdeki karşılığı, bu kavramlara klasik ve moda kavramları üzerinden bakarsak bu devrin modası olarak görürsek bu Akışkan Modernite´nin sıvılaşmış ilişkilerin ´´cıvık işler´´ olduğunu da çarçabuk anlamış oluruz.

Bize yakışanı inşa edelim, yeni medeniyet mimarlarımız üçüncü bin yılın yükselen Türk Medeniyetinin manifestosunu yazsın, medeniyet mühendislerimiz yol planımızı projelendirsin, medeniyet filozoflarımız, din âlimlerimiz dünyadaki kötü gidişata dur diyecek, umut ve şevk getirecek müjdeci İslam´ı anlatarak, tekfircileri lanetlesinler, hariciliğin arka politikasındakileri sıralasınlar; “Elhamdülillah Türküm” demekle, “Ne mutlu Türküm diyene” sözlerinde ki eş anlamların ruhunu, dokusunu ve kokusunu bu milletle paylaşsınlar.

Türkler İslam´ı yeniden yaşatmalıdırlar, Ezanı da Bayrağı da Batı´ya taşımalıdırlar.

Büyük devlet olmanın üç şartı vardır; Toprağın büyük olacak. Nüfusun büyük olacak. Büyük de bir idealin olacak. Bizim neyimiz noksan, sizce…?

GÜNDEM ANALİZİ /// EKREM ATAER : Herkesin gazeteci, istihbaratçı ve siyasetçi olduğu günler…


Herkesin gazeteci, istihbaratçı ve siyasetçi olduğu günler…

Beni bu kadar bıktıran ve gelecekte daha da yaşanılmaz kılacak bu günlere tabii ki kocaman bir HAYIR…

Bu hafta sizlere çokbilmiş şeyler yazmayacağım, kimsenin bilmediği sırları falan da duymayacaksınız benden. Hadi, alın çayınızı veya kahvenizi biraz pazar sabahı sohbeti yapalım, şöyle sakin sakin. Ne bileyim öyle geldi içimden… Açıkçası sıkıldım. Özledim sakin konuşmayı, yazmayı, şarkı türkü söylemeyi…

Biraz eski pazarları hatırlayarak yürüyelim bu sabah… Annelerimizin erken saatlerde kalkıp hazırladığı hamur işlerinin veya kızarmış ekmeğin kokusunu duyarak kalktığımız, bütün aile tek kanal siyah beyaz ama bu günkünden daha renkli televizyonun başına öbeklendiğimiz pazar sabahlarını… Orta halli evlerimizin tek tuvaletinin önünde şaklabanlıklar yaparak kuyruğa girdiğimiz, western filmlerini seyretmeyi ve hep Kızılderililerin tarafını tuttuğumuz günleri hatırlayın… Tarkan filmlerini seyrettikten sonra bütün mahalle veletlerinin tahta kılıçları ile sokağa fırlamalarını, Hikmet Şimşek’in çeşit çeşit enstrümanlarla oluşmuş kalabalık orkestraların müziğini bize anlatmasını hatırlayın. Sıra sıra dizilmiş abilerin, ablaların “Yurttan Sesler” adı altında yapmacıksız, abartısız, kırılıp dökülmeden, eğilip bükülmeden türküler söylemesini… Ümit Tokcan’ı, Can Etili’yi, Mehmet Erenleri, Ali Gürlü’yü, Nida Tüfekçi’yi ve daha bir çoğunu özledim. Başka bir büyüsü vardı sanki türkülerin, şarkıların bile. “Televizyonunuzu Kapatmayı Unutmayınız!” yazısını ise çok özledim.

Yazmak rahatlatır bilir misiniz? Yazarken o yıllara gittim, içimi tatlı bir özlem kapladı ve o günlerden bu günlere baktım.

Bu hızlı ve gergin geçen, hoşgörünün dibe vurduğu, kimsenin dinlemediği, herkesin sürekli konuştuğu günlere baktım: Herkesin “birinç” olduğu, haklı olduğu, herkesin bildiği, herkesin kendi istihbarat örgütünü kurduğu günlere… Her cep telefonunun haber alma merkezi gibi çalıştığı, haber alamayınca, haber uydurup 7 kez Münir ÖZKUL’u, 4 kez Fatma GİRİK’i öldürdüğü günlere… Güleyim mi, ağlayayım mı bilemedim, çıkamadım işin içinden.

ÇOK YOĞUNUZ!

Neler görüyoruz değil mi yaşadığımız günlerde? Herkesin tarihçi, herkesin sosyolog, herkesin sanatçı, herkesin gazeteci, istihbaratçı ve siyasetçi olduğu günler… Tekstil atölyesinde çalışan kızın 5 yıllık kalkınma planı tartıştığına, İlber Ortaylı’nın Lale Devri’ni yanlış anlattığını savunan pet shop (hayvanat dükkanı) sahibine bile rastladım. İnanmayacaksınız, son meclis görüşmelerinden vekil sayısının 600’e çıkarılmasının kendisine seçilme şansı açtığına sevinenlere bile…

Kime sorsan kimse televizyon seyretmiyor (!) ama medya nedense seyredilmeyen ürüne anormal yatırımlar yapıyor!

Kime “N’aber? Nasılsın? diye sorsan” aldığın yanıt “Çok yoğunum!”

Bak yine tutamadım kendimi, kaptırıp gittim, neyse…

Beni bu kadar bıktıran ve gelecekte daha da yaşanılmaz kılacak bu günlere tabii ki kocaman bir HAYIR.

Bu arada kahveyi de soğuttuk iyi mi ? Hadi ben kahvemi tazeleyeceğim, siz de aşağıdaki garip şekle tıklayın.

Bülent ORTAÇGİL. Nefis bir şarkı söylüyor.

GÜNDEM ANALİZİ /// Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı : AVRUPA’YA DÖNERSEK ÖLÜRÜZ


Avrupa’ya dönersek ölürüz

Ayça Örer 9 Ocak 2017

2017’nin ilk günlerinde Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’ya 2016’da değişen dengeleri ve ittifakları sorduk. Rusya’yla ittifakta gecikildiğini söyleyen Duralı’nın uyarıları var. Bunlardan birincisi, tarihi unutmamak ve geçmişte yaptığı yardımların bedelini acı ödeten Rusya’yla duygusal değil akli bir ilişki kurmak. İkincisi, içinde bulunduğumuz kimlik bunalımında yüzümüzü Avrupa’ya dönmemek. Avrupa’yla yakınlaşmadaki ısrarın 1920’lerde alınan ölüm kararının infazı olduğunu vurgulayan Teoman Hoca, Cumhuriyet devrimlerinin de günümüze kadar gelen bir “boşanma travmasına” yol açtığını söylüyor.

2016, bir darbe girişimi atlattığımız, birçok terör saldırısına maruz kaldığımız, iç ve dış politikada önceliklerimizi değiştirdiğimiz bir yıl oldu. Bu süreci nasıl değerlendirirsiniz?

Dış politikada önceliklerin değiştirilmesinden kastınız Rusya’ya yanaşmamızsa, o gecikmiş bir adımdır. Kapı komşusuyuz, yüzyıllardır ve hep düşman kalmışız birbirimize. Bu düşmanlığın onlara da bize de kazandırdığı bir şey olmadı. Aklın buyurduğu, buydu. Rusya’yla birçok bakımdan benzeşiyoruz. Rusya Federasyonu’nda büyük miktarda Türk ve Müslüman yaşıyor. Onlarla bizim önemli bağlarımız var. Rusya’yla Türkiye düşman kaldığı sürece bu kesimlerle de bağlantı kuramıyoruz. Bizim oraya yanaşmamız denize düşen yılana sarılır misalidir. Hep yanaşmaya çalıştığımız, peşinden koştuğumuz, Avrupa-Amerika bize bu sefer çok keskin, açık bir şekilde sırt çevirince bir mecburiyet içinde kaldık. Rusya’ya döndük. Bizden pek beklenmeyecek akli gerekçelerle bu teması kurmamız gerekiyordu. Bu yakınlıklar kurulurken, devlet adamlarının kişisel eğilimleri de önemlidir. Rusya, Avrasya yoluna girmiştir. Çünkü Rusya’da bizimkinden epey önce bir kimlik arayışı başlamıştır. 19. yüzyılın ilk yarısına giden bir kimlik arayışı var.

Aslında bu kimlik arayışı süreciyle de tarihsel bir benzerliğimiz var diyebilir miyiz Hocam?

Evet. Bizde biraz daha geç çıktı. Rusya’da bu süreçte Slavcılar, Avrupacılar ve Avrasyacılar denilen üç ayrı yol çıktı. Bu yollardan birine sapıp kimliklerini tespit etmeyi düşünmüşlerdir. Zaman zaman Rusçular, zaman zaman Slavcılar, zaman zaman Avrupacılar ön plana çıkmıştır. Sanatta siyasette karşılaştığımız bir tercih karışıklığına yol açmıştır. Rus edebiyatı çok büyüktür ve bu edebiyatta bu üç zihniyetin çatıştığını görürüz. Mesela Tolstoy derin Rusçu ekole bağlıdır. Biz bu arayışı 1900’lerde başlattık. Daha öncesinde yerimizi biliyorduk, İslam medeniyetinin bir parçasıydık. Durduğumuz yerden ilk defa şüpheye düştüğümüz dönem II. Mahmut zamanıdır. Aldığımız çok acı yenilgilerle “Acaba bulunduğumuz yer sağlam mıdır? Daha iyi bir zemin bulabilir miyiz?” arayışına girdik. Rusya’da olup bitenleri izleyemedik.

Bu kuşkuya düşmeden önce nasıl bir yerde duruyorduk?

Biz hep belli bir odağa kapılanma hastasıyızdır. Önceleri Avrupa’yı hiç görmezdik. Orası sadece dârülharpti. O zamanlarda bizim tek odağımız Acemistan’dı. Bugünkü İran dediğimiz, Fars kültürüydü, oraya hayrandık. Yaşayışımızı, edebiyatımızı, anlayışımızı İran’a göre ayarlıyorduk. Bu Osmanlı’dan çok daha önceden başlar. İslam’dan önce de kutup yıldızımız Çin’di. Gözümüzü diktiklerimizle hep çatışmışızdır. Çok tuhaftır Türkün ruh hali. Çinlilerden kaçarken Müslüman olduk. Çinliler Horasan’a kadar gelmişti. “Kılıç zoruyla Müslüman olduk” diye beyaz Türklerin bir efsanesi vardır, yalandır o. Evet, kılıcın yeri olmuştur ama Türk’ün Türk’ü kırması noktasında vardır. Batıya da gözlerimizi Fransa üzerinden açtık. Her şeyi oradan almaya başladık. Sonuçta Avrupa’nın başka yerlerini görmez olduk. Tabii bu sadece Tanzimat’tan sonraki bir durum değil. Avrupa’da biz hep Fransa’yı odak aldık. Çünkü yeniçağın din dışı merkez kültürü Fransa’ydı. 16. yüzyıldan beri gözümüz oradaydı. Tanzimat’la birlikte tamamen odaklandık. O sıralarda duygularımızla iş gördüğümüz için bizim bu Fransız hayranlığımız, dehşet bir hayal kırıklığına uğradı. Napolyon’un Mısır seferi bizi allak bullak etti. Bunca sevgi beslediğimiz bir milletin toprağımıza saldırmasını anlamlandıramadık. Böylece Avrupa’da başkalarının da olduğunu keşfetmeye başladık.

Kimdi bu başkaları?

İngilizler ve Ruslar. Ruslarla hep savaşmışız, buna rağmen, denize düşen yılana sarılır misali, düşman bildiğimiz bir ülkeden yardım dilendik. Ruslar yardım etmeye ettiler ama karşılığını çok acı istediler. O vakitler Rusya’da Slavcılık akımı kendini göstermeye başladı. Slavların en önemli özelliklerinden biri Hıristiyanlığın Ortodoksluk mezhebine dâhil olması. Osmanlı topraklarında yaşayan Slavlar Ortodoks’tular. Ruslar bu Slav ve Ortodoks toplumlar üzerinden pay istedi Osmanlı topraklarından. Asıl gözleri Boğazlardaydı. Bu yüzden Osmanlı’daki Slavları kullanma yoluna gittiler. Biz onu da çok geç anladık. İçgüdüsel bir refleksle İngilizlere sığındık. Ruslara karşı İngilizleri bir denge unsuru olarak kullandık. Osmanlı’nın son yüzyılı Rus-İngiliz dengesi üzerine kurulmuştur. Abdülhamid’in tahta çıktığı yılda ortaya çıkan boşluktan yararlanan Ruslar Kafkasya üzerinden Doğu Anadolu’ya, Balkanlar üzerinden Yeşilköy’e kadar indiler. O vakit de bizi İngilizler kurtardı. Kırım savaşında da İngilizlerden yardım aldık. Şimdi yine sıkıştık ve Ruslara sığındık.

Bu anlattıklarınız ışığında tarih tekerrür eder mi?

İyi mi kötü mü sormuyorum, çünkü mecbur kaldık ama bu yakınlığı da sınırlı tutmak zorundayız. Yoksa Osmanlı döneminde yaşadıklarımızın tekrarını bal gibi yaşayabiliriz. Rusların da bizden menfaati var. Bir takım akıl benzerlikleri var. Bizde de şu son bir kaç yılda “Avrupalı mıyız değil miyiz” tartışması ayyuka çıktı. Bir kısmımız Avrupalı olduğumuzu sürekli vurgulamakla birlikte, öncelikle Müslüman kesim bundan çok şüpheli. Fakat Müslüman kesim de nereye ait olduğumuzu bir türlü tayin edemedi. Rusya’nın şimdi Putin’le birlikte yeniden canlanan Avrasyacılık anlayışı Türkiye’de yok gibi bir şey. Genel olarak yaygın bir hal almadı. Bunun da başta gelen sebebi bilinç eksikliği. Kendimizi tartamıyoruz. Tartamadığımız için de başkalarıyla karşılaştırmıyoruz. Feci bir kimlik bunalımı içindeyiz. Bütün bu yaşadığımız fırtınalar kimlik bunalımının sonucu.

Aidiyet sorunu bugünün de en çok düşünülen konuları arasında. Aidiyetimizi nerede aramalıyız?

Nereye ait olduğumuzu bilmiyoruz. Avrupalıyız diyenler kendilerini aldatıyorlar. Avrupalı değiliz. Avrupalının nirengi noktaları, bizde asla yok. Türk olmak için Müslüman olmak lazım. Ama inanırsınız, ama inanmazsınız, o ayrı bir konu. Kimse kimseyi şu dine bu dine inanmak yolunda zorlayamaz. Telkinde bulunamaz. Kuran’da Allah Resulüne “Söyle onlara siz kendi dininizde ben kendi dinimdeyim” der. Bu söylediğim toplum, millet kimliğimizle ilgili bir şey değildir. Ben burada yaşıyorsam ve Türk isem, Müslümanlığın medeniyetini ve aynı zamanda şartlarını benimsemek zorundayım. Tekrar ediyorum, inanırım inanmam, o benim bileceğim iş ama bu medeniyetin renklerini reddediyorsam, burada yaşayamam. Aynı şey Avrupalı için de geçerlidir. Avrupalı olmak demek, Hıristiyan olmak demektir. Önce bunu kabul edersiniz. Ondan sonra o Hıristiyanlığın renkleri vardır, onlar ayrılır. O renk Fransa’da ayrıdır, İtalya’da ayrıdır, İngiltere’de ayrıdır. O değişir ama Avrupalılığın değerlerinin temelinde Hıristiyanlık yatar. Hıristiyanlığı reddedebilirsiniz, Nietzsche gibi Tanrıyı da reddedebilirsiniz ama eninde sonunda Hıristiyan medeniyetinin çarklarından geçmişsinizdir. Nietzsche Hindu değildir, Budist değildir, Müslüman da değildir. O bakımdan, Hıristiyan olmadıkça Türk Avrupalı değildir. Hıristiyan olması yeter mi? Yetmez. Din değiştirsek de, vaftiz olsak da olmaz. Çünkü onun tarihi bir süreci var. O tarih sürecinden geçmedik.

Cumhuriyet’in kurucuları, bu kimlik inşası iddiasını da taşıyordu. Bu inşa da nasıl bir sorun var ki 94 yıldır aidiyet tartışıyoruz?

Peygamberimiz “Allah’ın en cevaz vermediği şey boşanmadır” der. İnanırsınız inanmazsınız, inanmasanız da, Müslüman olmasanız da bu son derece önemli bir vakıadır. İnsanı kadın olsun, erkek olsun savurur. Çok hızlı giden bir motosikletin üzerinden fırlatılmış gibi olursunuz. Boşanma maddeten ve manen böyle bir olaydır. Cumhuriyet’le birlikte devrim felaketleri de bir toplumsal yahut milli boşanmaya götürdü bizi.

O travmayı mı yaşıyoruz hâlâ?

O travmayı yaşıyoruz. Bu travmanın büyük ceremesini sadece karı koca yaşamıyor, çocuklar da yaşıyor. Şimdi biz o boşanmanın çocuklarıyız. O 1920’lerde meydana getirilmiş devrimlerin sonuçlarını onları meydana getirmemiş bizler yaşıyoruz. Nedir en önemli sonuçlar? Eğitimdir her şeyden önce. Bugün en büyük karmaşayı eğitimde görüyoruz. Bu kadar kötü, bu kadar rezil bir eğitim sistemi olamaz. Sadece AK Parti iktidarı için söylemiyorum, Cumhuriyet dönemi boyunca eğitim bir türlü oturtulamamıştır. Bu iktidar döneminde de bu kargaşa devam etmiştir. Öyle olunca, bütün nesiller eğitimin çarkından geçiyor. Kim olduğunu, ne olduğunu, nasıl olduğunu bilenimiz yok. Temel eğitimi aileden alıyoruz, aile de bilmiyor bunu. Anne baba da bu eğitimden geçmiş. Ondan sonra o çocuk okula gidiyor, o keşmekeş orada katmerli bir biçimde devam ediyor. Bir çıkıyor, sarhoş gibi, tam bir kafa karışıklığı. İnsanın en önemli sermayesi akıldır. Bu eğitimde bir nebzecik aklı varsa çocuğun, onu alıp götürüyor. Aklın en önemli işi düzen kurmaktır. Bizim en önemli özelliğimiz bugün düzensizliktir. Her alanda müthiş bir düzen bozukluğu var.

2017, “Hayat tarzına müdahale sürüyor” tartışmasıyla açıldı. Ortada inşa edilmiş bir kimlik yoksa hangi hayat tarzına müdahale söz konusu?

Biraz evvel anlattıklarım yüzünden “Hayat tarzımıza müdahale var” itirazı iki taraftan da geliyor. Çünkü iki taraf da hayat tarzının ne olduğunu bilmiyor. Biri diyor ki, “Ben Müslüman değilim, Müslümanlığı reddediyorum, ama Müslümanlığı reddetme biçimime müdahale ediyor.” Öbür tarafın da sanki bütün derdi insanların içkisi, eğlencesi. Hayran olduğu ve kapılanmak istediği Avrupa’yı içkiden, eğlenceden ibaret sayıyor. Bu olmayan bir şey, Avrupa bundan ibaret değil. Her yerde serbestçe yaşayanlar var, icabında Suudi Arabistan’da da bulabilirsin. Fakat böyle bir ahmaklık, böyle bir bönlük yok. Hayat tarzı dediği bu, kastettiği bu. Hayat tarzı olarak başka neyi kastediyorsun? Musikimiz farkıydı, şiirimiz farklıydı, mutfağımız farklıydı. Ama onları kastetmiyor. Ben Türk mutfağından şikâyetçiyim demiyor. Bütün dert bu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, içinden geçtiğimiz bu süreçte birlik içinde olmanın önemine işaret ederek seferberlik çağrısı yaptı. İki gergin kutupların bir araya gelmesi mümkün mü?

Tayyip Bey bir siyaset adamı. Tayyip Bey de, bunu görür, mutlaka görüyordur ama gördüğünü söyleyemez. Her şeyden önce milletin ayrışmamasını sağlamak zorundadır. O benim de başta gelen ödevimdir ama ben gerçekliğin üzerinden zıplayarak bunu söyleyemem. İman kullar arasında da hüküm sürmelidir. Birbirimize inanmak, güvenmek zorundayız. Bu anlamdaki bir birlikten tabii ki bahsedeceğiz. Bu eleştiriyi ortadan kaldırmak, akli anlamda şüpheye ket vurmak manasına gelmez. Toplumun yürüyüşünde denetim işleyişlerinin yürürlükte olması zorunludur. Bunların hepsinin de bir dengede olması gerekir. Denetlemeye tamamen ağırlık verirsek çöker toplum, kaldırırsak yine çöker. Kim sağlayacak bu dengeyi? Perdenin arkasında duran akıllı insanlar. Bir ara çok moda olan deyimiyle, akil adamlar. Onları iyi seçmek lazım. Akil gördüğün herkes akil olmuyor. Perdenin önünde siyasetçiler, idareciler var, onlar da kulağını çok iyi seçilmiş akıllı insanlara vermek zorundadır.

Peki Hocam, konuşmanın başında Rusya’yla benzer süreçlerden geçtiğimizi ve Rusya’nın şimdi Çarlık dönemindeki ideallerine döndüğünü söylemiştiniz. Biz nereye döneceğiz? Ya da Cumhuriyet devrimleri nesilleri ifsat ettiyse, dönecek yerimiz var mı?

O medeniyeti bulamayız. O medeniyet yok. Ancak siyasi bir tercihle medeniyete yaklaşma imkânımız var. Bir daha asli kimliğimize dönmemiz muhal, geçmiş ola. Bu şartlar içinde bir kimlik inşası mümkün mü? Şu anda şizoit bir durumdayız. Bu kişilik parçalanmışlığını aza indirebiliriz. Bu parçalanmışlığı en fazla gidermek yeryüzünün en eski devletlerinden biri İran’a nasip oldu. İyidir kötüdür ayrı. Ama belli bir yol tutturdu. Büyük bir ihtimalle Rusya da bunu gördü ve uygulamak istiyor. Çünkü Rusya daha önce Çarlık Rusya’sından Sovyetler Birliği’ne geçerken kimlik inşasını denedi. Beceremediler. Becerememelerinin en önemli sebebi de hamlenin başını çekenlerin Ruslar olmamasıydı. Rus değildi onlar. Kim olduklarını da bir tarafa bırakıyorum. Sovyetlerin iptalinden bu yana Rusya’nın başını çekenler Ruslardır. Bizde de Cumhuriyet’in kuruluşunda aynı Sovyetlerde olduğu gibi başı çekenler Türkler değildi. Kanı, ırkı, milleti kastetmiyorum burada, zihniyeti kastediyorum. Dönecek yer için, Avrasya diyorum ben. Avrupa’ya girmek, dâhil olmak, 20’lerde çıkarılan ölüm fermanının infazıdır. Avrupa’ya girmememiz lazım. Bu Avrupa için zararlı, bizim için öldürücü olur.

Bu durumda da, müttefik olarak Avrupa’dan vazgeçilemeyeceği savı önümüze çıkıyor.

Biz tek başımıza yaşayabilir miyiz? Yaşayamıyorsak, ölelim. Suni teneffüsle yürümez işler. “Ölüm gelmiş cihane, baş ağrısı bahane.” Bu terane sürekli dönüyor, “Tek başına duramayız, bizi yerler…” Tek başına duracak gücü kendinde görmüyorsan, ne işin var bu dünyada? Yaşayabildiğimiz kadarıyla yaşayacağız. Siyasi anlamda benzer durumda olanlara yanaşırsın. Bugün Rusya örneğinde olduğu gibi. Gidebildiğin yere kadar gidersin. Duygularla hareket edersen, Rusya seni yer. Hep akıl öncülüğünde yol almamız gerekir. Akıl bize sınırlarımızı bildirir. Rusya’yla da ilelebet devam etmez bu. Bir yerde çıkar çatışması olur, oldu da. Çok akıllıca bir kararla bu süreç düzeltildi. Buna devam etmemiz lazım. Avrupa’yla çıkarlarımız ölçüsünde devam ederiz. Avrupa Birliği’ne girmek çıkarların sürdürülmesi için şart değil. Şu anki ilişkilerimizi niye sürdürmeyelim? Gitmeler gelmeler azalabilir, o da iyi bir şey olur. Avrupa’ya gitmenin bize çok olumlu bir katkı yaptığını sanmıyorum. Bursla gidenler Kâbe’sini şaşırmış vaziyette dönüyor. Ne lüzumu var? Astrofizikte, kuantum mekaniğinde uzmanlaşacak insan gitsin. Üretimimiz arttırmamız, hayati nesneleri üretmeye ağırlık vermemiz gerekiyor. Tarımı ihmal ediyoruz. Yarın bir gün cep telefonu, araba yemeyeceğiz. Besin maddesine ihtiyacımız var. Bilmem kaç bin yıllık yerli tohumu bıraktık. Çok iyi yetişmiş kadrolara ihtiyacımız var. Sallapati gerekçelerle “Bana biat etmiyor, eğilip kalkmıyor” gibi süfli nedenlerle insanları uzaklaştırmak çok büyük bir kayıptır. Ben bunu üniversitelerden biliyorum. Aşağılık kompleksi kadar kötü bir şey yoktur. Kadrolar yetiştikçe, iş başına geçtikçe ve onlar akil adamlara kulak verdikleri ölçüde bu fırtınayı atlatırız.

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : GÜNDEM ÖZEL PROGRAMI /// 24 OCAK 2017 /// EMEKLİ BÜYÜKELÇİ ONUR ÖYMEN – LEVENT YILDIZ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=o1UChgAcqQE&feature=em-subs_digest

GÜNDEM ANALİZİ /// EMİN ÇÖLAŞAN : YÜZDE 98 ENGELLİ GAZİYİ F ETÖCÜ DİYE HAPİSTE TUTUYORLAR /// YAZIKLAR OLSUN


EMİN ÇÖLAŞAN: Yüzde 98 engelli gazinin başına gelenler

Sevgili okurlarım şimdi
okuyacağınız yazıyı isyan ederek, içim kan ağlayarak ve “Olmaz böyle şey” diye bağırarak yazıyorum.
Bu mektubu iki gün önce aldım ve size aynen iletiyorum:
“Sayın Çölaşan, Ben Özlem Konakçı. İzmir Aliağa’da yaşamaktayım. Eşim gazi emeklisi Bilal Konakçı ile 2003 yılında evlendik.
Biri 3 yaşında diğeri 13 yaşında iki kızımız var.
Evlendiğimizde Çevik Kuvvet polisi olan eşim 2006 yılında kendi isteği ile bomba imha uzmanı oldu. Bu görevle 2007 yılında İzmir’in Aliağa ilçesine tek bomba uzmanı olarak tayin oldu.
2009 yılının Şubat ayında bir okulun önüne bırakılan bombayı imha etmeye hazırlanırken bombanın infilak etmesi sonucu gözlerini, sağ elini ve sol elinin işaret parmağını kaybetti.
Ayrıca işitme kaybı yaşadı. Bacaklarında yürüme zorluğu meydana geldi.
Göndermiş olduğum Ege Üniversitesi Hastanesi Özürlü Sağlık Kurulu Raporunda da görüleceği üzere eşim %98 engellidir.
Bu patlamayla ilgili olarak eşim Bilal Konakçı’nın adı soyadı Google’a yazılıp arama yapılırsa ilgili haberler görülecektir. (Yazdım ve çıkan haberleri gördüm. EÇ)
* *
20 Aralık 2016 Salı günü sabah 07.30 da Fetö / Pdy soruşturması kapsamında evimize polisler geldiler.
Ellerindeki fotoğrafa bakarak eşime Bilal Konakçı olup olmadığını birkaç defa sorarak doğrulatmaya çalıştılar. Çünkü ellerinde bulunan fotoğraf eşimin patlamadan önceki haline ait fotoğraftı.
Polis memurları eşime “Bir yanlışlık olmalı” deyip bir taraftan evde arama yaparken diğer taraftan savcıya ulaşmaya çalıştılar. Ancak ulaşamadılar.
Ben eşimin durumunu anlatmama rağmen polis memurları götürmek zorunda olduklarını ifade ettiler.
Ancak merak etmememi akşama ya da en geç Cuma gününe dönebileceğini söylediler. Ama eşim 21 gün gözaltında tutuldu.
10 Ocak 2017 Çarşamba günü akşam saat 20’de çıkarıldığı mahkemede ifadesi alınmaya başlandı. Eşimin ifade verdiği mahkemeye Baro’nun tahsis ettiği avukat gelmeyip son anda başka bir avukat geldi.
Ancak gelen avukat ifadelerden habersiz olduğu için herhangi bir savunma yapamamıştır.
Bu olumsuzluklar neticesinde %98 engelli olan eşim tutuklandı ve şimdi Menemen cezaevinde en zor şartlar altında tutulmaktadır.
*
Eşimi götürdüklerinden beri büyük kızım hiç kimseyle konuşmuyor. Küçük kızım gecenin bir vakti kalkıp babasını sorup pencereden dışarıya bakıyor ve babasının gelmesini bekliyor.
Düşünün ki bu çocuk daha henüz 3 yaşında. Babası engelli olmasına rağmen kızlarımızla çok ilgili bir babadır.
Ben zaten artık ne uyuyabiliyor ne yemek yiyebiliyor, ne de çocuklarımla ilgilenebiliyorum.
Çünkü eşim benim en büyük destekçimdi. Engelli olsa bile onun varlığı yetiyordu. Biz zaten eşim gazi olduktan sonra çok zor şartlardan geçtik.
Çocuğumun ve eşimin psikolojisini düzeltmek için çok uğraştım.
Tam düzelip eşimin bu durumuna alıştık derken bu olayla karşılaştık.
*
Şimdi sizin aracılığınızla bize bunları yaşatanlara soruyorum.
Gözleri görmeyen, bir eli olmayan, ellerini kullanamayan ve yürüme zorluğu yaşayan eşim orada, cezaevinde nasıl yemek yesin?
Tuvalet ihtiyacını nasıl gidersin? Kişisel bakımını nasıl yapsın? Eşyalarını nasıl yıkasın?
Bize isnat ettikleri suçlarla, Fetö / Pdy ile uzaktan yakında ilgimiz yoktur.
2009 yılından beri %98 engelli olan ve gözleri görmeyen eşim isnat edilen bu suçları nasıl işlemiş olabilir?
Köşenizde paylaştığınız mağdur mektuplarını gördüğüm için bu mektubu size gönderiyorum. Bu konuda sesimiz olmanızı istiyorum.
…..Bu numara benim telefonumdur. Ulaşmak isterseniz diye size yazmak istedim.
Saygılarımla. Özlem Konakçı”
*
Mektubunun ekinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından verilen raporu da gönderen Özlem Hanım’ı aradım. 11 uzman hekim tarafından imzalanan raporda şu ifadeler yer alıyor:
“Her iki gözde ayrı ayrı ışık hissi yok. Her iki göz küresinin kaybı. Yürüme bozukluğu. Ağır özürlü. Tüm vücut fonksiyon kaybı yüzde 98.”
Ayrıca sağ elin bilekten kopuk olduğu, yani olmadığı, sol el işaret parmağının da kopmuş olduğu ve öteki özürlülük durumları da raporda bilimsel ifadelerle anlatılıyor.
Devletin gazi polis olarak kimlik kartı verdiği Bilal Konakçı şimdi tutuklu. Eşi ÖzlemHanım’a dün bunun nedenini ve FETÖ ilişkisini sordum. Sözlerini özetle yazıyorum:
“Polisler evde bir şey bulamadı. Zaten olmayan şeyin nesini bulacaklar. Mahkeme ise tutukladı. Neden tutuklandığını avukat dahil kimseye söylemiyorlar. Dosya gizli imiş! 2009 yılında bu olay olduktan sonra bize yardım toplanmış, yardım paraları Bank Asya’ya yatırılmıştı. O günden beri bu bankada hesabımız vardı. Biz nereden bilecektik Bank Asya’nın FETÖ olduğunu. Zaten daha sonra olaylar ortaya çıkınca hesabı kapatmıştık.”
Peki bu tutukluluk konusunda bir yerlere başvurdular mı?
“Her yere başvurduk. Bize bir kelime bile söylenmiyor. Herkes topu başkalarına atıyor, her makam bu konuda yetkisiz olduğunu söylüyor. Bütün kapılar yüzümüze kapanıyor. Ben ilkokul mezunu bir
kadınım. Elimden daha fazlası gelmiyor ki… Benim eşimin FETÖ ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Tahminim geçmişte normal bir banka olan Bank Asya’daki o eski hesaptır.”

* *
Peki ama yüzde 98 özürlü Bilal Bey bu koşullarda cezaevinde nasıl yaşıyor?

“Çok zor Emin Bey çok zor. İstediği giysileri kısıtlama olduğu için veremiyoruz. 20-25 kişilik koğuşta kalıyorlarmış. Yemeklerini başkaları yedirmeye çalışıyormuş. Tuvalet olayı çok zor. Bakım hiç yok. Haftada bir gün kapalı görüşümüz var. Camın arkasından telefonla görüşebiliyorum. Hem eşimin, hem de benim ve küçük kızlarımızın psikolojisi artık iyice bozuldu. Eşimin suçu varsa söylesinler, yoksa tahliye etsinler. Herhalde yurt dışına kaçacak değiliz. Hiçbir suçu olmayan yüzde 98 engelli bir insanın bu koşullarda cezaevinde tutulması insanlık dışı bir olaydır.”

Evet, bence de öyle.

Bir FETÖ soruşturması başlattılar, kurunun yanında on binlerce masum insanın da canını yakıyorlar. Devletten kovulanlar, tutuklanıp içeri tıkılanlar… Olacak iş değildir. Suçluyla suçsuz birbirine karışmış durumda. Bu yazıyı isyan ederek, içim kan ağlayarak ve “Olmaz böyle şey” diye bağırarak bitiriyorum.

GÜNDEM ANALİZİ /// PROF. DR. MURAT BARDAKÇI : İşte, Lozan’ın gizli maddeleri


İşte, Lozan’ın gizli maddeleri

DÜN, Lozan Anlaşması’nın imzalanmasının 89. yıldönümüydü.

Bu yıldönümü vesilesi ile size bu anlaşmanın gizli tutulan, dolayısı ile bilinmeyen bir başka özelliğinden bahsedeyim…

Lozan’ın, üzerinde "çok gizli" yazan 21 maddelik bir ek protokolü vardır ve 24 Nisan 1923 günü imzalanmış olan anlaşmanın asıl maddeleri, işte bu bölümdedir! Herkesin bildiği yayınlanmış maddelerin hükmünün sadece yüz seneliğine, yani geçici olduğu ifade edilir, son maddede de anlaşmanın asıl hükümlerinin, imzalanmasının 100. yıldönümünde, yani 24 Nisan 2023’te yürürlüğe gireceği vurgulanır.

Bendeniz, anlaşmaya taraf olan bir Avrupa ülkesinin devlet kasasında muhafaza edilen bu gizli protokolü yani Lozan’ın bilinmeyen maddelerini bundan senelerce önce çok güçlü bir dostumun vasıtası ile okuyup notlar alma bahtiyarlığına erişmiş nâdir kişilerden biriyim. Ama, yıllardır muhafaza ettiğim bu tarihî sır zamanla bana son derece ağır gelmeye başladı, taşıyamaz oldum ve bir başlangıç olarak, bazı maddeleri sizlerle paylaşmaya karar verdim… Bu kararı almamın ardında hem tarihe ve gerçeklere hizmet arzusu, hem de bir gazeteci sıfatıyla Lozan’ın aslını yayınlama önceliğine sahip bulunma hissi vardı…

BUYURUN, OKUYUN!

İşte, Lozan Anlaşması’nın gizli maddelerinden bazıları:

MADDE 2: Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan geceyarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.

MADDE 7: Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dahildir.

MADDE 9: Türkiye, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olduğunu kabul edecektir. Patrikhane 24 Nisan 2023’ten itibaren milletlerarası hükmî şahsiyete sahip olacak, Aya Yorgi Kilisesi merkez kabul edilerek 25 kilometre çapında ve Ayasofya’yı da içine alacak olan arazi bedelsiz olarak Patrikhane’ye devrolunacak ve burada daha sonra kurulacak olan Vatikan benzeri yeni devlet, geçmişin Bizans’ının hatırasını ihyâ edecektir.

MADDE 10: Ayasofya yeniden kilise hâline getirilecek ve Yeni Bizans Devleti’ne ait olacaktır.

MADDE 13: Hristiyan dünyasının organize edeceği her türlü misyonerlik faaliyeti serbest bırakılacak, Türkiye din değiştirmek isteyen vatandaşlarına her türlü desteği verecektir.

MADDE 17: Bu anlaşmanın imzalanmasından önce yürürlükte bulunan ama Türkler’in 1919 ile 1922 seneleri arasında sürdürdükleri silâhlı başkaldırı yüzünden uygulama imkânı kalmayan Sevr Anlaşması’nın bazı maddeleri de yine 24 Nisan 2023’ten başlamak üzere hayata geçirilecek, öncelik Ermenistan, Lâzistan ve Kürdistan projelerine verilecektir.

MADDE 21: İşbu anlaşma 24 Temmuz 1923 günü Lozan Palas Oteli’nin kömürlüğünde Türkiye Hariciye Vekili İsmet ile İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace George Montagu Rumbold tarafından gizli olarak imzalanmıştır.

YOKSA İNANDINIZ MI?

Lozan’ın nasıl kan ve gözyaşı ile dolu senelerin ardından ve hangi şartlar altında imzalandığını düşünmeyi bir türlü akıl edemeyip yıllardan buyana "Lozan’ı zafer falan zannetmeyin, apaçık bir yenilgidir", "Bağımsızlık belgesi falan değil, Türkiye’yi ele geçirme planıdır", "İmzalanmasının üzerinden hele bir asır geçsin, bilmemnemizi işte o zaman göreceğiz" diye geveleyenler var ya…

Aslı astarı olmayan hayâlî bir gizli protokolün maddeleri imişçesine yukarıda yazdığım maddeleri bu zavallıların verdiği ilhamla uydurdum…

Ama uydurduklarım da birşey mi? Bunlar "Lozan zafer değil, hezimettir" diye geveleyenlerin daldıkları ruyada saçmaladıklarının ve etraflarını sarmış birkaç zavallıyı da ikna ettikleri palavralarının yanında zemzemle yıkanmış gibi kalır!

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : GÜNDEM ÖZEL /// 17 OCAK 2017 /// E. TÜMAMİRAL SONER POLAT /// LEVENT YILDIZ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=4qC9ztsugI4&feature=em-subs_digest

GÜNDEM ANALİZİ /// AYDIN ÜNAL : İSTİKBAL SAVAŞI BAŞLARKEN …


27 Mayıs 1960 darbesinin Türkiye’de o andan itibaren işbaşına gelecek hükümetlere verdiği mesaj çok açıktı: “Sınırlarınızı aşmayın. Milletten yetki aldık diyerek, sırtınızı millete dayayarak, devleti idare edebileceğiniz yanılgısına asla kapılmayın. Eğer kapılırsanız, işte sonunuz Menderes gibi olur…”

27 Mayıs’tan itibaren seçilmiş iktidarlar “sınırlarını” bildiler; sınırlarını bilmeyen, yani milletten aldığı yetkiyle, milletin arzuları istikametinde ülkeyi yönetmeye yeltenen iktidarlara ise, kimi zaman uyarıyla, kimi zaman komployla, tuzakla, kimi zaman ekonomik krizlerle, kimi zaman da darbeyle “hadleri, hudutları” bildirildi.

Bugün yaşadığımız zorlu süreç, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın başına Hakan Fidan’ın getirilmesiyle başladı.

Silahlı Kuvvetler’den sonra devletin en önemli kurumu olan MİT’in başına, tamamen milli bir isimin getirilmesi, yani istihbarat teşkilatının, milletin seçtiği iktidarın tam inisiyatif kullanmasıyla yeniden şekilleniyor olması, MİT’in gerçek manada millileşmesi, “sınırın” aşılmasıydı.

İktidarı yeniden sınırlarına çekmek gerekiyordu. Fetullahçılar, tam da bunun için, devletin “gayri milli ayarlarıyla” oynayanları devre dışı bırakmak, haddi aşan iktidarları hizaya getirmek için büyütülmüş, beslenmiş, eğitilmişlerdi. MİT Müsteşarı’nı gözaltına almak suretiyle darbe yapmak istediler. Başaramadılar.

Gezi olayları, 17/25 Aralık darbe girişimi, MİT TIR’ları komplosu, artan DAEŞ ve PKK saldırıları hep “devleti korumak”, iktidara da haddini bildirmek amacıyla devreye kondu. Yine başaramadılar.

AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan, saldırılar karşısında geri adım atmak yerine, sınırların berisine geri çekilmek, boyun eğmek yerine, her seferinde daha güçlü, daha kararlı şekilde milli iradeyi savundular, devletin milletle kucaklaşması için mücadeleyi daha da büyüttüler. Geri çekilmek bir yana, “inlerine gireceğiz” diyerek taarruz başlattılar.

Süreç, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de gayri milli unsurlardan temizlenmesini, TSK’nın da millileşmesini zorunlu kılıyordu. Devletin “elden gittiğini”, devletin millileştiğini, devletin “kontrol dışına çıkıp” bağımsızlaştığını görenler, son kale olan TSK’yı da kaybetmemek için 15 Temmuz darbesine başvurdular. Yine başaramadılar.

Milletin, devletini millileştirmek, devletini bağımsızlaştırmak için verdiği mücadele artık en son ve en kritik aşamaya geldi.

Bugün başlayan Anayasa değişikliği görüşmeleri, sadece 18 maddenin değişmesi, sadece sistemin değişmesi anlamına gelmiyor.

Bu süreç, Allah’ın izniyle, milletin sahip çıkmasıyla tamamlandığında, Türkiye, devletini tam anlamıyla millileştirmiş, tam anlamıyla bağımsızlaştırmış; devletle milletin tek yürek olmasını, kucaklaşmasını sağlamış olacak.

23 Nisan 1920 sonrasında, Büyük Millet Meclisi, Polatlı ve Haymana’dan gelen top sesleri altında, korkmadan, İstiklal Savaşı’na komuta etmişti; bugün de, Türkiye Büyük Millet Meclisi, patlayan bombalara, tehditlere, alçak terör saldırılarına boyun eğmeden, ülkesinin geleceği adına önemli bir süreci idare edecek.

Rejim değişmeyecek. Tek adam rejimi, diktatörlük rejimi kurulmayacak. Tam tersine, devlet-millet ayrımı ortadan kalkacak, artık devlet ile millet, aynı istikamete bakacak, aynı istikamete yürüyecek. Devleti artık millet yönetecek, devletin istikametini artık millet çizecek.

Bugün başlayan süreçle, Anayasa’nın 18 maddesi değişince, bu değişiklikler milletten de onay alınca, kazanan AK Parti ya da Recep Tayyip Erdoğan değil; kazanan CHP’lisiyle, MHP’lisiyle, HDP’lisiyle, yoksuluyla, zenginiyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, Türk, Kürt, Arabı’yla 79 milyon olacak.

ABD ve AB’nin artık alenen destekledikleri PKK, devletin millileşmesini engellemek için saldıracaklar; boyun eğmeyeceğiz.

CHP, Fetullahçıların kaset kumpasıyla şekillenmiş üst yönetimiyle devletin millileşmesine itiraz edecek. Biz, CHP seçmeni adına da mücadele edecek, boyun eğmeyeceğiz.

Ya milletiyle hareket eden bağımsız bir devletle yürüyeceğiz geleceğe; ya da millet olarak daracık sınırlar içinde yine zulüm, yine zulüm göreceğiz.

TBMM bugün sadece Anayasa değişikliğini görüşmeye başlamıyor; Kurtuluş Savaşı’mızdan sonraki en büyük varolma mücadelesini, istikbal savaşını başlatıyor.

Allah yar ve yardımcımız olsun; ülkemize, milletimize, devletimize şimdiden hayırlı olsun.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.