Kategori arşivi: Teknoloji

HACKER DOSYASI /// VİDEO : DEVLETİN HACKERLARI ve İSTİHBARAT-HACKER İLİŞKİSİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=FsaSc45BW_Q

HAARP DOSYASI : HAARP projesi Suni deprem yaratılabilir mi ? İşte Korkunç İddialar


HAARP projesi Suni deprem yaratılabilir mi ? İşte Korkunç İddialar

Bazı çevreler ‘deprem uyarısı’nın tehdit olduğunu ve Türkiye’de darbe planlayan üst akılların elinde, ülkemizde deprem olmasına yol açacak teknolojiler olduğunu söylemeye başladı. Aynı tartışmalar 17 ağustos 1999 depremi sonrasında da yaşanmıştı. Peki, gerçekten dünya üzerinde böyle bir teknoloji var mı? Amerika’nın uzun yıllardır üzerinde çalıştığı HAARP projesi neyi amaçlıyor? HAARP bir kıyamet silahı mı? ‘Kara Bilim’in sınırları nerede başlayıp nerede bitiyor? 17 Ağustos depremi bir elektromanyetik saldırı olabilir mi? Bütün bu soruların cevabını 1999 depreminden bu yana konuyu araştıran ve ulaştığı bilgi ve belgelerle ‘Beynimdeki Yabancı’ adlı kitabını yazan Ali Selman Demirbağ anlattı.

Yıllardır bu konu üzerine çalışıyorum

2003 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Bio Medikal Teknolojisi bölümünden mezun oldum. Serbest Fizik Teorisyenlerinden Parçacık Fiziği (Kuantum Mekaniği) Eğitimi aldım. O günden bu yana çalışmalarımı Beynimdeki Yabancı isimli kitabımda topladım. Ayrıca küresel güçlerin insanlığa hükmetme hegemonyasıyla ilgili konsorsiyum şeklinde hazırlanan Zihin Kontrol Operasyonları isimli kitaba katkıda bulundum. Doğa olayları ve kontrolü hakkında özellikle HAARP Teknolojisi (Kara Bilim) 2011 yılında Amerikalı Akademisyen Dr. Nick Begich ile CIA’in gizli çalışmaları ve açıklanmış belgeleri üzerine ve HAARP teknolojisinin gizlenen asıl amaçları çalışma sistemi, etkileri ve alınması gereken önlemler hakkında çalışmalar yaptım.

Mutlaka Okuyun : Türkiye Van Depremi – YASAKLANAN VİDEO !!! HAARP !

MUCİDİ NİKOLA TESLA

İlk yapay deprem deneyleri Sırp asıllı bilim adamı Nikola Tesla tarafından New York’taki laboratuvarında başarıyla gerçekleştirildi. ‘Elektromanyetik Dalgalar’ın mucidi Tesla, bu dalgaları kullanarak Richter ölçeğinde 5 şiddetinde bir deprem yapmayı başardı. Tesla’nın başarısı New York Times’ta yayımlandı. O dönemde çok fazla bilinmeyen elektromanyetik dalgalar ve etkileri, bilim çevreleri ve kanaat önderleri tarafından korkutucu ve gereksiz görülerek dışlandı. Bunun yanında Tesla’nın çalışmaları elektriğin kablosuz taşınması yönünde ilerlediği için, para kaybedeceğini düşünen dönemin bakır ve iletken kablo kartelleri de Tesla’nın önünü kestiler.

1920’DE SUMEN ALTI EDİLDİ

Nikola Tesla’nın elektromanyetik dalgalarla yaptığı çalışmaların konu başlıklarını; ‘Enerji birikimi yüksek fay hatlarının olduğu bölgelerde depremi tetiklemek’, ‘İklimi kontrol etmek (Dünyanın manyetik alanlarını ve iyonosferi kullanarak yağışı ve rüzgârları kontrol etmek)’, ‘İstenilen bölgeye yıldırım düşürmek ve enerjisini depolamak’, ‘İstenilen bölgeye radyasyon vermek’, ‘Tüm iletişimi engelleyerek sadece kendi iletişimini sağlamak’ şeklinde sıralayabiliriz. 1920’lerde sumen altı edilen bu çalışmalar, II. Dünya Savaşı ile tekrar gündeme geldi, gizli servisler tarafından yürütüldü.

KARA BİLİM

Peki, tüm bu gizli servislerin yapmış olduğu bilimsel çalışmaların günümüzdeki yansımaları ve devamı nasıl gerçekleşmekte? Bu sorunun cevabı bir muaama değil, aksine birçok bilim insanı, teorisyen ve gizli servis tarafından kamunun bilgisine sunuldu. Ancak bazı çevreler inanmadıklarından mıdır yoksa akademik kariyerlerine zeval gelmesin diye midir bilinmez, ülkemizde bu durumu ‘komplo teorisi’ diye adlandırıyor. Oysa bu konuda Amerika’da birçok yayın var, üniversitelerde çalışmalar yapılıyor ve kamuoyuyla paylaşılıyor. Günümüzde bu çalışmalar, Nikola Tesla’nın 100 yıl önce geliştirdiği temel prensipler üzerinden, HAARP Projesi kapsamında devam ediyor. Ben bu çalışmaları ‘Kara Bilim’ diye adlandırıyorum. Kara bilim, başta ABD olmak üzere büyük devletlerin, dünyayı kendi hegemonyaları altında tutabilmek için yaptıkları bilimsel-teknik araştırmalara ve üzerinde çalıştıkları çeşitli projelerin toplamına verilen addır. Bu projeler büyük ölçekli ve büyük bütçelerle yürütülen, gizli veya yarı gizli projeler.

BÜTÇESİ 30 MİLYON DOLAR

İşte HAARP (High Frequency Active Auroral Research Program) Projesi’nin de bu tip bir ‘Kara Proje’ olduğuna dair ciddi iddialar var. HAARP ‘Dünyanın en büyük ve en güçlü radyo verici (iletici) birimini imal etme projesi’. Proje, Amerikan Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafından ortaklaşa finanse ediliyor. 30 milyon dolarlık programın yürütme göreviyse Alaska Üniversitesi’nin. Proje, Alaska/Gakona’nın 11 mil doğusunda inşa edildi. 1993 yılında uygulamaya konan program 2002 veya 2003 yılında tamamlandı.

MASUM BİR PROJE DEĞİL

Aslında HAARP gizli bir proje değil. Amerikan Savunma Bakanlığı da HAARP’ın varlığını diğer projelerde olduğu gibi inkâr etmiyor. İnternette HAARP’ın kendi web sitesi bile var. Bu ihtilaflı projenin yöneticisi olan John Heckscher’e göre HAARP’ın amacı gayet masum. HAARP, iyonosferi dev bir anten olarak kullanabilmek amacıyla, bir parçasını ısıtmak için araştırmacıların kullanabileceği bir alet. Amerikan ordusu da HAARP için, ‘iyonosfer üzerine yapılan bilimsel bir araştırma’ gibi zararsız bir gerekçe ileri sürüyor. Oysa iyonosfer tabakası askeriye için önemli. Çünkü ordu tarafından kullanılan iletişim, gözetim ve denizcilik sistemlerinin hepsi iyonosferin içinden geçer veya iyonosfer tarafından yansıtılır. İyonosferin bir bütün olarak anlaşılması ve kontrol edilmesi Pentagon’a bu sistemler üzerinde daha iyi kontrol imkânı verecek. Ancak ABD’nin bilimi, teknolojiyi ve bilim insanlarını nasıl kullanageldiği düşünülürse ve ortaya konan deliller de göz önünde tutulursa, yapılmak istenenlerin masumane olduğunu söylemek zor.

“SOR, AMERİKALILAR MI YAPMIŞ”

Benim ‘HAARP- Kara Bilim’le tanışmam 17 Ağustos Depremi’yle oldu. 9 Eylül Üniversitesi’nde öğrenciyken gerçekleşen bu olay herkes gibi beni de derdinden etkiledi. Üstelik dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, Ahmet Mete Işıkara’ya “Depremi Amerikalılar yapmış olabilir mi?” diye sorması ve cevap alamaması meselesi, deprem esnasında görülen alev topu, Gölcük Deniz Üstündeki devir teslim törenine üst düzey Amerikan ve İsrailli subayların ilk defa gelmiş olması, depremden sonra bölgenin dalışa yasak ilan edilmiş olması konuyu odak noktama aldı. Nihayetinde uzun araştırmalar sonucu yukarıda bilgilere ve bazı açıklanmış CIA belgelerine ulaştım. Bu belgelerde geçmişte yapılan gizli deneyler de yer alıyordu. Anlaşılan şu ki; Amerika, arkada iz bırakmadan, hiç kayıp vermeden istediği bölgeleri askeri, ekonomik ve insani olarak yok edebilecek seviyeye getirecek bir silah yapmak istiyor. Bu bilgi ve belgeler ‘Beynimdeki Yabancı’ isimli kitabımda da yer alıyor.

DEPREM VURGUSU BİLİNÇLİ

Bugünlerde yine “Ortadoğu’da Amerika’nın ve sermaye sahiplerinin planlarını bozan Türkiye’ye karşı, böyle bir saldırı olur mu?” sorusu soruluyor. Zira 15 Temmuz hezimeti sonucu istediklerini elde edememiş, planları ötelenmiş hırs dolu bir anlayış var. ‘Türk Milleti’ faktörü bu sefer onlara hakikaten kaybettirdi. Marmara fayı 15 Temmuz’dan sonra ilk defa Le Monde gazetesinde gündeme geldi. Gazete, yazısında, Marmara fayını inceleyen sismik gemiden gelen bilgilerde fay hattında yüksek enerji birikimi olduğu ve fayın kararsız olduğundan bahsedildi. Bu yazıdan bir hafta sonra Pensilvanya’dan salyalar eşliğinde deprem vurgusu gelmeye başladı. Benim buradan anladığım deprem olursa “Biz demiştik” diyecekler. Eğer deprem olmazsa da taraftarlarına mecazen söylendiği empoze edilecektir. Zira 14 Ağustos tarihi vurgusu deprem haberinden önce ortaya atılmıştır.

17 AĞUSTOS DEPREMİNDE ABD PARMAĞI VAR

Bilindiği üzere Marmara yani Kuzey Anadolu Fay Hattı 17 Ağustos 1999’dan beri kararsız ve enerji yüklü. O günden beri deprem bilimciler “Bu fay hattı tekrar kırılacak ama bu kırılma 3 gün sonra da olabilir, 50 yıl sonra da” diye defalarca açıkladılar. Evet, Amerika bir deprem silahı yapabilmek için sürekli çalışmalar yapıyor. Dünyada açıklanmış 7 adet HAARP tesisi var. Açıklanmayanlarla birlikte bu sayı 20. Ancak bu çalışmalar sonuçlanmadı ve kesin sonuç veren bir silah haline gelmedi. HAARP silahı depremi şiddetini ve süresini belirleyip kontrol edemez, sadece fay hattını tetikleyebilir. ABD’nin amacıysa depremin herhangi bir fay hattında başından sonuna şiddetini ve süresini kendi belirleyeceği bir deprem silahı geliştirmek. Bunun için dünyanın fay hattı kararsız bölgelerinde her zaman HAARP ile deneyler yapıyor. Bizim ülkemizde de deprem yapma çalışmaları da devam ediyor. Mesela bana göre 17 Ağustos depreminde kesin olarak ABD parmağı var ancak bu, o gün 7,5 şiddetinde 45 saniye süren depremin planlı ve kontrolünün tamamen ABD’de olduğunu göstermez. Dediğim gibi HAARP kesin sonuç veren bir silah haline dönüşmedi. Biz şimdi asıl millet olarak kazandığımız bu birliğin hain oyunlarla bozulmasına izin verirsek en büyük depremi yaşamış olacağız. Birliğimiz diriliğimiz, diriliğimiz farkındalığımız, farkındalığımız birbirimizi sevmek ve saymak olunca, karşımızdaki güç deprem silahlı da yapsa o birlikten korkacaktır.

MK ULTRA PROJECT /// VİDEO : Prominent Psychopaths – The Nazi Hunt (Targeted Individuals) (Stop 007)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=XbFL8T9qaiY&list=TLGGO0ZU_Ba_bUsxMTAzMjAxNw

SOSYAL MEDYA : ÜNLÜ TARİHÇİ SİNAN MEYDAN’DAN REFERANDUM TWİTİ


TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI /// VİDEO : Öteki Gündem – 7 Mart 2017 – GELECEK BİLİMİ VE GELECE K HAKKINDA TEORİLER


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=qPIeEn3Higk&list=TLGGAC-a4m02UAowODAzMjAxNw

MK ULTRA PROJESİ : SERİ KATİL ATALAY FİLİZ TELEGRAM KURBANIYMIŞ /// İŞTE DETAYLAR


Filiz ile ilgili bu bilgiler ilk kez gündeme geliyor

KAYNAK : http://www.hurriyet.com.tr/filiz-ile-ilgili-bu-bilgiler-ilk-kez-gundeme-geliyor-40386804

İŞLEDİĞİ iddia edilen üç cinayet nedeni ile uzun süre gündemde yer alan Atalay Filiz ile ilgili yeni ayrıntılar ortaya çıktı. Ankara’da yargılandığı dava dosyasına giren ve Hurriyet.com.tr’nin ulaştığı belgelerde Filiz ile ilişkin yer alan bilgilerin bazıları şunlar: Dokunduğu elektrik düğmelerini, iz kalmaması için, sürekli siliyordu. Herkesin içinde sünnet olması psikolojik tramvaya yol açtı. Turgut Özal’ın ölümünden ürktü; günlerce yemek yemedi. Ölen evcil kaplumbağasını mumyalattı. Beynine çip takıldığını söyleyerek GATA’da beyin MR’ı çektirdi.

Ankara’da, arkadaşları Göktuğ Demirarslan ile sevgilisi Elena Radckhova’yı öldürmekle suçlanan Atalay Filiz (31) bugün bir kez daha hakim karşısına çıkıyor. Davanın 12 Ocak’ta görülen duruşmasında savcı, Filiz hakkında iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etmişti. Davanın görüldüğü Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti son savunmaların alınması için 7 Mart’a gün vermişti. Davanın bugün görülecek duruşması öncesi dosyaya dikkat çekici bir dilekçenin sunulduğu öğrenildi. 10 sayfalık dilekçe ve ekinde yer alan belgeler ilginç ayrıntılar içeriyor. Filiz’in avukatları Hüseyin Uğur Poyraz ve Merve Uçanok’un imzasını taşıyan dilekçenin, davanın seyrini değiştirebileceği savunuldu. Dilekçede, Filiz için alınan Adli Tıp Kurumu (ATK) raporunun eksik ve yetersiz olduğu öne sürüldü. Dilekçede, ATK raporuna dayanarak karar verilmesinin savunma hakkının ihlali olacağına işaret edildi.

Dilekçede Atalay Filiz ile ilgili bugüne dek ortaya çıkmamış bir dizi ayrıntı yer aldı:

PARMAK İZİ KALMASIN ENDİŞESİ

*Filiz’in akıl sağlığı ile ilgili ilk şüphe 11 yaşındayken ortaya çıktı. Filiz, dokunduğu elektrik düğmelerini, parmak izi kalmasın diye sürekli siliyordu. Filiz 1997’de Merzifon Askeri Hastanesi’nde muayene edildi. Yapılan muayene sonrası Filiz’e obsesif kompülsif bozukluğu teşhisi konuldu.

*Herkesin içinde sünnet edilmesi Filiz’de psikolojik travma yarattı.

ÖZAL’IN ÖLÜMÜNDE ÜRKTÜ YEMEK YEMEDİ

*Filiz, 10-11 yaşından itibaren gazetelerden mesaj aldığını, bu mesajların kendisine görevler ilettiğini söyledi.

*Galatasaray Lisesindeki arkadaşları Filiz’in meyveleri aylarca sakladığını, küflenme süreçlerini izlediğini anlattı. Bu durum, lise yıllığındaki yazılarda da geçiyor.

*Filiz, Turgut Özal’ın ölümünden ürktüğü için bir süre yemek yemedi.

ÖLEN KUŞ İÇİN CENAZE TÖRENİ

*Ölen kuşu için cenaze töreni düzenledi, ölen evcil kaplumbağasını mumyaladı. Yine, dedesinin kullanmadığı traş makinesini yıllarca sakladı.

*1996’dan beri gazeteleri saklamaya başladı. Ve topladığı gazeteleri yıl-yıl tasnif etti.

*2005 yılında, ailesinden uzaklaşmak ve gazetelerden aldığı mesajlarda kendisine verildiğini iddia ettiği görevleri yerine getirmek için Fransa’ya okumaya gitti.

Filiz’in mumyalattığı kaplumbağanın fotoğrafları da dosyaya sunuldu.

FRANSA’DA 5 GÜN ÜST ÜSTE SÜREN ‘TAKİP’

*Fransa’da eğitim için bulunmasına karşın okula bir gün bile gitmedi. “Onlar” olarak adlandırdığı bir gücün kendisine verdiği takip görevlerini yerine getirdi.

*Bazı zamanlar, bu ‘takip’ görevlerini 5 gün üst üste sürdürdüğü oldu. Araba ile takip ettiği kişilerin bahçelerine kadar girdi.

*Fransa’da bulunduğu süreçte aşırı alkol alarak intihar girişiminde bulundu; bu olaydan sonra hastaneye kaldırıldı.

‘BEYNİME ÇİP TAKTILAR’ DEDİ MR ÇEKTİRDİ

*9 Ağustos 2007’de, ailesinden gizlice, Haydarpaşa GATA’da, beynine chip (çip) takıldığını söyleyerek beyin MR’ı çektirdi.

*Yine 18 Eylül 2010’da ailesinden habersiz Fatih’de bir psikiyatri merkezine giderek muayene oldu. Bu muayene sonrası Filiz’e, şizofreni tedavisinde kullanılan ve kullanan kişide şiddete yol açan ilaçlar verildi.

ÖLDÜRMEDEN ÖNCE PARA VERDİ

*Filiz, Göktuğ Demirarslan ile sevgilisi Elena Radckhova’ı öldürmeden önce ikiliye para vererek kaçmalarını istedi.

HAARP DOSYASI : Senaryoya göre İstanbul’da 9 Mart 2017 tarihinde deprem olacak


Senaryoya göre İstanbul’da 9 Mart 2017 tarihinde deprem olacak (04.03.2017 saat 11.32’de yazıda güncellemeye gittim. Bir senaryo, gerçekleşmesini istemediğimiz bir senaryo)

Ülkemizde son haftalarda çok fazla deprem olmaya başladı. Yaşanan depremlerden sonra yabancı bir gazete tarafından 7-8 yıl önce İstanbul hakkında yapılan deprem senaryosu aklıma geldi. Biraz araştırdım ve buldum. İngiliz Daily Telegraph gazetesi İstanbul hakkında deprem senaryosu yazmış. Senaryoya göre İstanbul’da deprem 9 Mart 2017 tarihinde saat 08.25’de olacak. Depremde 35 bin kişi ölüyor, 200 bin kişi yaralanıyor, 80 bin konut yıkılıyor. Bu senaryo ancak 1999 depreminden önce bir filmde yer alan senaryo da vardı. 1997 yılı filmi olan ve Mel Gibson’ın oynadığı Komplo Teorisi filminde İstanbul’da deprem olduğunu ve şiddetinin de 7,4 olduğu bilgisi yer almıştı. 2 yıl sonra ise deprem gerçekleşti.

Komplo Teorisi Filminden;

Mel Gibson ve Julia Roberts gibi tanınmış kişilerin yer aldığı 1997 filmi, 17 Ağustos 1999 depreminden 2 yıl önce gösterildi. Filmde haber bülteninde Türkiye’nin güneyinde 7,3 şiddetinde yaşanan bir deprem olduğu bilgisi veriliyor. Conspiracy Theory – 1997 filminde yer alan sahnede Türkiye’de binlerce ölü ve binlerce yaralı olduğundan bahsediliyor.

1999 depreminde ölen kişi sayısı 17.480 iken depremde yaralanan kişi sayısı ise 23.781 olarak resmi kayıtlarda yer aldı. 350 bine yakın konut, iş yeri, yapı hasar gördü yerle bir oldu.

Senaryodan Çok Daha Fazlası

Bir filmde yer alan bu sahne tesadüf mü? Sadece bir senaryodan ibaret mi? Deprem dediğimiz olay artık doğa olayından çıktı, teknoloji ile kontrol altına alınabiliyor. Daha doğrusu teknoloji sayesinde depremler yapılabiliyor. 1999 depremini Allah’ın takdiri ilahisi diyerek geçiştirmek en büyük sorumsuzluklardan birisidir. Bu sorumsuzlukta binlerce ailenin vebali, binlerce vatandaşımızın sorumluluğu var.

9 Mart 2017 İstanbul Depremi

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=r2J5kpiLnxk

Yazımın başında değindiğim hususa geri dönelim. İngiliz Telegraph Gazetesi birkaç araştırmacı tarafından kaleme alınan “Fay hattında yaşam yolculuğu” adlı senaryoyu 2010 yılında yayınlamış. Tamsin Davies ve Serena Davies ile Adam Whitaker Türkiye’ye bir gezi yapıyorlar ve bu gezi sonrasında bu yazı dizisini kaleme alıyorlar. Bu kişilerin Türkiye gezisi masraflarını ise Kraliyet Coğrafi Araştırmalar Topluluğu ve Land Rover şirketi karşılıyor.

İlgili yazıda yer alan senaryodan birkaç satır paylaşayım;

“Saat 8.25. 9 Mart 2017. Her zamanki gibi, İstanbul yolları fabrikalara ve iş merkezlerine giderken duman kusan otomobil ve otobüslerle dolu. 15 milyon insan için rutin bir gün. Aniden yer sarsılmaya başladı. Binalar yıkılıyor, gaz ve su boruları patladı. Panik olan insanların yüklenmesi nedeniyle telefon sistemi çöktü. Sahilde temiz bahar havası almak için gezen insanları bir anda tsunami yuttu. Günün sonunda 35 bin insan öldü, 200 bin kişi yaralandı, 80 bin bina enkaz oldu. Sultanahmet Camisi ayakta kaldı, ancak üzerindeki çatlaklar yıllar boyunca 2017 depremini hatırlatacak.”

Çok korkutucu, ancak dikkate alınması gereken bir senaryo. Bu yazı neden ciddi kurum ve şirketler tarafından finanse edilen bir araştırma sonucu yazıldı?

Bahsettiğim senaryoyu yazan ekibin Türkiye ve diğer ülkelere yapacakları ziyaret öncesi çektikleri video;

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=N4Uru-Q18gE

Ağustos 2010’da çıkılan seyahat sonrası, 21 Aralık 2010 tarihinde Telegraph’ıın internet sitesinde bu yazı dizisi yer alıyor. Neil Tweedie tarafından yazılan yazıdan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum.

İngiliz Telegraph Gazetesi orjinal haberden;

IT is 8.25am on Thursday March 9 2017. As usual, the roads of Istanbul are jammed with cars and buses, spewing fumes as they crawl towards factories and offices. A routine day for the 15 million or so people who make their home by the Bosphorus.

Without warning the ground begins to shake. Buildings topple, crushing or burying those inside; gas and water mains fracture and erupt; the telephone system, overwhelmed by panicked calls, collapses. Down in the park on the shore of the Sea of Marmara people taking a stroll in the spring air have but a moment to register the tsunami about to overwhelm them. By the end of the day 35,000 people are dead and 200,000 injured, and some 80,000 buildings lie in ruins. Others, like the great Blue Mosque, survive but with marks that will serve as a reminder for decades to come of the great earthquake of 2017 – the one everyone knew was coming but did little to prepare for.

(Haberin orjinal linkine ulaşmak isteyen benimle iletişime geçebilir)

Haarp Teknolojisi

Haarp nedir? Yüksek Frekanslı Aktif ‘Aurora’sal Araştırma Programı olarak Türkçe’ye çevrilen Haarp ilk hali ile; High Frequency Active Auroral Research Program anlamına gelmektedir. Bilimsel kavramlar ve terimlere takılı kalmadan özetleyelim. Haarp ABD tarafından çok geliştirilmiş bir teknolojidir. Sismik dalgalar, frekanslar aracılığı ile yer altında fay hatlarını kırabiliyorlar, iklimlerle oynayabiliyor ve hava olaylarını yönetebiliyorlar.

Ülke olarak 1999 depreminden ders çıkardığımıza inanmıyorum.

Yukarıda belirttiğim unsurlar bir senaryo ancak bir senaryodan fazlası da olabilir. Temkinli ve ciddi olarak yaklaşılması gerekiyor.

Arif Muzaffer KUL

HACKER DOSYASI : ‘Hackersavar merkezi’ Ankara’da kapılarını açtı


‘Hackersavar merkezi’ Ankara’da kapılarını açtı

Siber Füzyon Merkezi, siber saldırılar gerçekleşmeden tespit edilmesini sağlıyor. STM, bir süredir hizmet veren merkezi, basın mensuplarına açtı. STM Genel Müdür Yardımcısı Korkut, geçen yıl faaliyete başlayan merkezi tanıtarak, yeteneklerini anlattı.

Savunma Sanayii Müsteşarlığı şirketlerinden Savunma Teknolojileri Mühendislik (STM) büyük veri işleme kapasitesine sahip, elektronik istihbarata dayalı siber güvenlik hizmeti veren ‘Siber Füzyon Merkezi’ni tanıttı. Siber saldırılar gerçekleşmeden tespit edilmesini sağlayan merkez, Siber İstihbarat Merkezi, Siber Hareket Merkezi ve Zararlı Yazılım Analiz Laboratuvarı’ndan oluşuyor. STM, bir süredir hizmet veren merkezi, basın mensuplarına açtı.

STM Genel Müdür Yardımcısı Ömer Korkut, geçen yıl faaliyete başlayan merkezi tanıtarak, yeteneklerini anlattı. Korkut, siber güvenlikte kavramların genişlediğini ve tehdidin büyüdüğünü belirterek, merkezin Türkiye’de tek olduğunu vurguladı. Ana fonksiyon olarak büyük veriyi işleyerek ve olası tehdit noktalarını izleyerek, sadece siber güvenlikle sınırlı elektronik veri toplayıp, bunları istihbarata dönüştürdüklerini ve saldırı olmadan önce önlemi hayata geçirdiklerini kaydeden Korkut, böylece daha etkin bir korumanın öne çıktığını belirtti. Korkut, STM’nin Siber Füzyon Merkezi’nin bütün yazılım ve arayüzlerinin yerli olarak şirket tarafından üretildiğini vurguladı. Ömer Korkut, STM’nin Siber Füzyon Merkezi’nin üç kademeli bir yapı olduğunu, birinci kademe olan Siber İstihbarat Merkezi’nde verilerin ve veri olabilecek noktaların izlendiği ve istihbarata dönüştüğü alan bulunduğunu; ikinci yapı olan Siber Harekat Merkezi’nde saldırıların önlendiği ve müdahale edildiğini; üçüncü alan olan Zararlı Yazılım Analiz Laboratuvarı’nda zararlı yazılımların analiz edilip sınıflanıp sürekli koruma için kimliklendirildiğini açıkladı.

Deepweb ve Darkweb Siber İstihbarat Merkezi olarak adlandırılan birim hakkında bilgi veren Umut Demirezen, yazılımın kötü niyetli kişilerin genellikle buluştuğu, normal internet kullanıcılarının görülmediği-ulaşılamadığı deepweb ve darkweb olarak adlandırılan yerlerde yoğunlaştığını anlattı. Bu alanların silah ya da uyuşturucu gibi örgütlü suçların da iletişim yaptığı bir sanal alan olduğunu kaydeden Demirezen, STM’nin ürettiği ve sahibi olduğu yazılım ile bu noktaları sürekli izleyip veri topladıklarını açıkladı. Hangi veriyi nereden bulacağı konusunda da yetenek sahibi olduklarını kaydeden Demirezen, toplanan büyük verinin işlenerek saldırı için hazırlık aşamasında yakalayabildiklerini kaydetti. Demirezen, toplanan verinin işlenmesi ve istihbarata dönüşmesi sürecinin de belirli algoritmalarla yazılımla desteklendiğini açıkladı.

Siber Harekat Merkezi hakkında bilgi veren birim yöneticisi Türker Yılmaz, takip ettikleri müşterilerine yönelik trafiği sürekli izlediklerini, kendi birimlerine gelen istihbaratlar doğrultusunda saldırı öncesinde hazırlık yaptıklarını ve olası saldırı anında önlem aldıklarını belirterek, bunun için üretilen yazılımların anlık izlendiğini kaydetti.

Hackerlerin çeşitli nedenlerle motive olabildiğini, yazılım ve sistemlerini açıklarının yasadışı para kazanmak için araç olduğunu da belirten Türker Yılmaz, merkezleri aracılığıyla kötü niyetli bir saldırının önlendiğini açıkladı.

Köle bilgisayarlar bize engel oluyor

Türker Yılmaz, siber saldırıların genellikle sahibinin farkında bile olmadığı, bilgisayarın uzaktan ele geçirilerek o bilgisayar üzerinden yapıldığını belirtti. Bunun uluslararası işbirliğinin önündeki en büyük engel olduğunu kaydeden Yılmaz, “Çünkü bir saldırı olduğunda esas suçlu kim bulamıyorsunuz. Bulmaya yönelik teknoloji geliştirilmeye çalışılıyor” dedi.

Almanya’dan ‘sıra dışı trafik’ gözlendi

STM’nin Siber Füzyon Merkezi’nin Siber Harekat Merkezi tanıtılırken, Almanya’dan tek bir IP numarası üzerinden Türkiye’ye yönelik olağanüstü büyük bir trafik de ekrana yansıdı. Gazetecilerin soruları üzerine Genel Müdür Yardımcısı Ömer Korkut, bu trafiğin normal günlerden farklı olduğunu belirterek, “Türkiye ile sıcak gündemi olan ülkelerde sürekli benzer trafik artışını görüyoruz. Elbette her trafik akışı zararlı ya da bir başka amaca yönelik olmayabiliyor ama müşterilerimiz açısından bu trafiği takip edip analiz ediyoruz. Mesela bu trafiği gördüğümde sizin aklınıza gelen neyse benim de aklıma gelen o. Farklı bir şey var” dedi.

Tehdit ve büyük veri

STM Genel Müdür Yardımcısı Ömer Korkut, “Paranoya yaratmak istemiyorum ama tehdit gerçekten geniş. Elbette saldırının bir mühimmatı olur. Onlar da zararlı yazılımlar, virüsler. Bir barajın kapaklarını açıp sel yaratılabilir. Nükleer santrallerden söz etmiyorum bile” dedi. Büyük veri işlemenin sadece güvenlik olmadığını kaydeden Korkut, THY’nin talebiyle, uçuş yapılan 279 havalimanı ve bir o kadar da yedek havalimanının meteoroloji bilgilerini 1998’e kadar geriye giderek analiz ettiklerini söyledi. Korkut böylece THY’nin bu meydanlara hangi saatlerde uçmak için zaman (slot) almasına yönelik bir programın çalışmakta olduğunu açıkladı

HACKER DOSYASI : Avusturya istihbaratı ‘General Osman’ın peşinde


Avusturya istihbaratı ‘General Osman’ın peşinde

Avusturya’da geçen yıldan beri, bilhassa önemli devlet kurumlarına düzenlenen siber saldırıların altından ABD’de yaşayan bir Türk hacker çıktığı iddia edildi. Avusturya medyasında yer alan haberdeki detaylar oldukça ilginç…

Viyana Uluslararası Havalimanı’na geçen yıl yapılan siber saldırı girişimi üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, failin kimliği tespit edildi. Saldırıyı ABD’den yapan internet korsanının, “Osman T.” ve “General Osman” olarak da bilinen Arslan A. isimli bir Türk olduğu öne sürüldü.

Avusturya’nın önde gelen günlük gazetelerinden Kurier’in Avusturya Ordusu İstihbarat Ofisi’nden bir askeri istihbarat görevlisine dayandırdığı haberinde saldırganın, sosyal medyada paylaştığı askeri giysili fotoğraflarına atıfta bulunarak Türkiye’de bir dönem askeri görevde bulunduğu iddia edildi.

Birden çok saldırıyla suçlanıyor

Gazeteye göre, havalimanının bilgisayar sistemini çökertmek üzere gerçekleştirilen siber saldırı girişimi, olaylar zincirinin başlangıcı ve Avusturya’nın resmi makamlarına yapılan siber saldırıların arkasında da aynı kişiler yer alıyor.

Geçen yılki havalimanı saldırısından sonra Merkez Bankası, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, parlamento ve istihbarat servislerinin hedef alındığı aktarıldı. Avusturya parlamentosu saldırının ardından 7 Şubat’ta yaptığı açıklamada, sitesinin 20 dakika kapanmasına yol açan saldırıyı Aslan Neferler Tim’in (Lion Soldiers Team) üstlendiğini ifade etmişti.

Kurier’de yer alan haberde, Arslan A. ile ilişkilendirilen Aslan Neferler Tim’in sadece Avusturya’yı değil, Türk karşıtı görünen birçok siteye saldırdığı belirtiliyor. Bu hedefler arasında İsrail, Irak, ABD, hatta Moody’s’in internet sitesi ile PKK’nın sunucularının olduğu öne sürülüyor.

150 ülkede 600 bilgisayar

Avusturya Ordusu İstihbarat Ofisi, Arslan A.’nın bu siber saldırıların arkasındaki isim olduğuna dair kanıtları olduğunu belirtiyor. Paylaşılan bilgilere göre, Türk hacker saldırıları gerçekleştirmek için 150 ülkede enfekte olmuş 600 bilgisayar kullanıyor.

Avusturya İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Karl-Heinz Grundböck, haberler üzerine yaptığı açıklamada, şu an gözetimde bir şüphelinin bulunduğunu söyledi, ancak detay vermeyerek, uzun vadeli bir soruşturma sürecinin içinde olduklarını belirtti.

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI : e Sayısı ve Kayıp Tarihi


e Sayısı ve Kayıp Tarihi

Matematikte en ilgi çeken sayılardan biri pi sayısıdır fakat en az onun kadar önemli bir sabit daha vardır: “e”

e sayısına kimilerine göre kendi isminin baş harfini vermiş olan Leonhard Euler sabitten ilk bahseden kişi olmasa da onu “e” olarak kullanan ilk insandır.

Matematiğin neredeyse her alanında( geometri, aritmetik, trigonometri, cebir ve sayı teorisi) çalışmış olan ünlü matematikçi Leonhard Euler’in(1707 -1783 ) modern bilim dünyasına katkıları çoktur. Modern analitik geometri ve trigonometri konusunda geniş sınırlar çizmiş ve sinüs, cosinüs gibi fonksiyonları ilk olarak düşünen kişi olmuştur. Leibnitz’in diferansiyel analizi ile Newton’un akışkanlık teorisini birleştirmiştir. Diferansiyel eşitlikler için beta ve gamma fonksiyonlarını tanımlamıştır. Tıp, botanik ve kimya alanlarında da önemli çalışmaları olmuştur.

Bir fonksiyonu f(x) şeklinde göstermeyi, doğal logaritmanın e’sini, -1’in karekök değeri olan j ‘yi, pi için n sembolünü, toplam sembolü olan O’yi (1755) ve sonlu diferansiyellerin gösterimi olan Ay Ay2 gibi birçok sembolü Euler’e borçluyuz.

Euler’in Bernoulli’lerle olan çalışmalarından ilgi duyduğu sayı teorisi, Goldbach’ın teşvikiyle daha da ilgisinin artmasını sağladı. Goldbach Euler’e Fermat’ın 2″ + 1’lerin her zaman asal sayı olacağı yönündeki hipotezini sordu. Euler bunu inceledi ve 1732’de 232 + 1 = 4294967297’nin 641’e bölündüğünü bularak hipotezi çürüttü. Euler bunun gibi daha birçok kanıtlanmamış Fermat hipotezi üzerinde çalıştı ve sayı teorisine katkıda bulundu.

Euler’e belki de şöhreti getiren en önemli olay, Jacob Bernoulli, Johann Bernoulli, Daniel Bernoulli, Leibnitz, Stirling ve Moivre gibi en ünlü matematikçilerin çözemediği, sonsuz serilerin toplamının kapalı formunu bulmayı gerektiren bir problemi 1735’te çözmesiydi.

Euler’in önemli diğer bir katkısı da sonsuz serilerle ilgili olan γ (gama) ‘yı (Euler-Mascheroni sabiti) 1735’te tanımlamasıydı:

Euler γ’yı 16 basamağa kadar hesapladı: 0.57721 56649 01532 8

Euler Fourier dizileri ile ilgili de çalıştı ve bu serilere dair ilk cebirsel fonksiyonu açıklayan kişi oldu.

Euler ikinci dereceden evrikliği keşfetti ve mükemmel sayıların bile Öklid formunda olması gerektiğini ispatladı:

Mükemmel Sayı: Kendisi hariç bütün pozitif çarpanlarının toplamı kendisine eşit olan sayılara denir. Mükemmel sayılar sonsuz sayıdadır. Genel formülleri henüz bulunamamıştır. Ancak 2″(2″+1 – 1), sayısının her n çift sayısı ve 1 için mükemmel sayı olduğu görülebilir. Tabii buradan mükemmel sayıların çift sayı oldukları anlamı çıkmamaktadır. Yani bu formülün tüm mükemmel sayıların ortak formülü olup olmadığı bilinmemektedir. Ancak şu ana kadar bir tane tek mükemmel sayı bulunamamıştır. Günümüze kadar 44 tane mükemmel sayı bulunmuştur, hepsi ya 6’yla ya da 8’le biter. Euler 8’inci mükemmel sayıyı bulduktan sonra, mükemmel sayıların tek olabileceğini de savunduysa da günümüze kadar bu kanıtlanamamıştır.

  • İlk 10 mükemmel sayı :

6, 28, 496, 8128, 33550336, 8589869056, 137438691328, 2305843008139952128, 2658455991569831744654692615953842176, 191561942608236107294793378084303638130997321548169216

  • İlk 4 mükemmel sayı için şu ilişkiler geçerlidir:

Yeni büyük asal sayılar buldu ve harmonik serilerin ıraksamasından asal sayıların sonsuz tane olduğu sonucuna vardı. Bu keşif bu alanda 2000 yılda yapılan en büyük buluş olarak kabul edilir ve sayı teorisinin yaratıcısı olmuştur.

Arkadaş sayılar Euler’den 200 sene önce biliniyordu ve 3 çifti keşfedilmişti. Euler 59 çift daha buldu:

Arkadaş Sayılar: İki sayı birbirinin kendisi hariç bölenleri toplamına eşitse bu sayılara arkadaş sayılar denir.

Örnek: 220 ve 284

220 : 1 + 2 + 4 + 5 + 10 + 11 + 20 + 22 + 44 + 55 + 110 = 284

284 : 1 + 2 + 4 + 71 + 142 = 220

Birkaç arkadaş sayı şunlardır: (220, 284), (1184, 1210), (2620, 2924), (5020, 5564), (6232, 6368), (12285, 14595), (17296, 18416), (79750, 88730), (196724, 202444), (469028, 486178), (664747083, 673747893), (106930732, 1142071892), (1558818261, 1596205611), (68606181189, 70516785339), (290142314847, 292821792417)

Euler e sabiti (Euler sabiti olarak da bilinir) ile formüller yazan ilk kişidir. Faydasını, tutarlılığını ve bir sanal sayının üssünü almakta nasıl kullanılacağını Euler formülü ile tanımlamıştır:

Bu formül tüm fonksiyonların, üstel fonksiyonların ya da polinomların varyasyonu olduğu temel analizdeki üstel fonksiyon tanımının temelini oluşturur. Euler özdeşliğinin daha özel ve en güzel bir hali ise şöyledir:

e sayısının kökeni 17. yüzyılın ilk yıllarına, Napier’in logaritmayı keşfettiği zamana kadar gidiyor (Napier’in Descripto isimli kitabının Edward Wright tarafından ikinci çevirisinde dolaylı olarak e sayısından bahsedildiğini görüyoruz). Bu dönemde coğrafi keşiflerin de etkisiyle uluslararası ticaretle ve finansal işlerde büyük bir artış olmuş ve bileşik faiz fikri daha çok dikkat çekmeye başlamıştı. Bu nedenden dolayı da finansal alanda e sayısı tanınmaya başladı.

Geçmiş zamanlardan beri insanlığın en çok ilgilendiği ve düşüncelerde merkezde yer alan şey paradır. Bu ilginin sonucunda insanlar paralarını artırmanın yollarını ararken 17’inci yüzyılın başlarında paranın büyümesi ile sonucu sonsuza giden kesin matematiksel bir tanım arasında bir ilişki buldular.

Parayı arttırma yöntemi olarak faiz bilinir. Bileşik faiz ise şu şekilde işler: 100 TL’miz olduğunu düşünelim. %5 bileşik faizle bankaya yatıracak olursak ilk yılda 105 TL olur, ikinci yılda 105 x 1,05 olur. Her yıl faizli fiyattan %5 faiz işler ve böylelikle sürekli artan bir geometrik bir fonksiyon oluşur.

Bunlardan genel bir ifade çıkaralım:

P:Anapara ve r: aylık yüzdelik artış olursa formül P(1 + r) olur. Birinci senede artış P(1 + r) olurken ikinci senede

P(1 + r)2 ve böyle devam eder.

Bazı bankalar bileşik faizi yıllık hesaplamak yerine kısa dönemlere bölerler. Mesela yıllık bileşik faizi %5 olan bir banka bunu 6 aylık dönemlerde %2,5 uygularsa 100 x (1.025)2 = 105,0625 şeklinde hesaplanır. Bu durumda kişiler 6 kuruş daha fazla kazanırlar. İşte böyle dönemlik aylık hatta günlük bileşik faiz uygulamaları yapılabilir. Bunu da genelleyerek yine başka bir ifadeye ulaşırız:

Bu formül günlük faiz için hesaplanırsa 100TL’si olan bir kişi yılda 105, 13 TL kazanır ve basit faizden 13 kuruş daha fazla kazanmış olur.

Bu faiz eşitliğini daha genel ve özelleşmiş bir hale çevirmek için bankanın %100 faiz verdiğini düşünelim. Elbette bu kadar cömert bir banka bulamayız fakat bunu gerçek olarak değil hipotez olarak ele alıyoruz ve matematiksel bir sonuca varmaya çalışıyoruz. İşlem kolaylığı sağlamak adına P = 1 TL ve t = 1 yıl olsun.

İşte bu formülü çok büyük n’ler için kullandığımızda sayının n = 10.000.000 için 2,71828’e yaklaştığını görüyoruz.

Limit kullanarak hesapladığımız bu sonucu kesin olarak ifade edebilmek veya bu terimin var olduğunu kanıtlayabilmek için sadece bireysel değerleri hesaplamaktan başka yöntemler kullanmalıyız (Ayrıca büyük n’ler için ifadeyi hesaplamak giderek zorlaşır-birileri üstel fonksiyonu hesaplamak için logaritmayı kullanmalıdır.). Şanslıyız ki böyle bir metot var: Binom Açılımı

Bir ifadeyi binom açılımı kurallarına uygun olarak açabilmek için bize katsayıları verecek olan Pascal üçgenini kullanıyoruz.

Ya da düzenlemeyi yaparsak katsayıları şu biçimde de bulabiliriz.

Şimdi Eşitlik 2’den yararlanarak (1 + 1/n)n formülüne binom açılımı uygulayalım:

n’yi sınırsız olarak büyüttüğümüzü düşünelim. Böylelikle ifademiz çok fazla terime sahip olacaktır. Aynı zamanda parantez içindeki ifadeler 1’e yaklaşırlar.

Biz bu limitin varlığını kabul edelim. Limiti e ile gösterelim.

Hesaplanan ilk 7 basamak aşağıda verilmiştir.

Şimdilik e’nin değerini yaklaşık 2,71828 kabul edelim. Eğer daha kesin bir sonuç bulunmak istersek, daha fazla terim ekleyerek daha duyarlı hale getirebiliriz. Bu sayı doğal logaritmanın (diğer adıyla Napier logaritması) temelidir.

e irrasyonel yani tekrar etmeyen devirsiz bir ondalıktır. İrrasyonelliği 1737’de Leonhard Euler tarafından kanıtlandı. Charles Hermite 1837’de e’nin tam sayı değerleri ile polinomal bir fonksiyon çözümü olamayacağını yani transcendental (aşkın) olduğunu kanıtladı.(transcendental sayılar reel ya da kompleks bir sayı olabilirken cebirsel değillerdir). e bir limit süreci sonunda hesaplanan ilk sayı olarak tarihe geçti.

Bir süreliğine sadece merak uyandıran bir sayı gibi duran e Saint-Vincent’in başarılı hiberollerin tümlevi (quadrature of the hyberbola) çalışmasının ardından logaritmik fonksiyonla beraber matematiğin ön sıralarında yerini almıştır. En önemli adımlardan biri ise analizin sonradan ex olarak tanımlanacak olan ve türevinin yine kendisine eşit olduğu logaritmik fonksiyonunun tersinin ortaya çıkması keşfidir. Bu e sayısına ve ex fonksiyonuna analizde önemli bir rol vermiştir.

Üzerine yapılan araştırmalardan derlenen bu çalışmada da görülmektedir ki, e ne bir geometrik problem üzerine gelişmiştir, ne de tam olarak nasıl ortaya çıktığı bellidir. e’nin babası sayılabilecek isim Nohn Napier olarak geçmektedir fakat onun bile bu sayıyı e olarak adlandırmadığı, sadece bazı hesaplarında değer olarak kullandığı sanılmaktadır. Ona e diyenin belki de isminin baş harfinden esinlenerek Leonhard Euler olduğu düşünülmektedir. Görüldüğü üzere bunlar bile çok net bilgiler değildir. Yani e hala tarihte bir sır olarak durmaktadır.

Kürşat Yenilmez ve Umut Palabıyık tarından yapılan bu çalışma aslına uygun kalınarak kısaltılarak eklenmiştir. Çalışmanın tamamına buradan erişebilirsiniz.

KAYNAKÇA

http://www-history.mcs.st-andrews.ac.uk/history/Biographies/Euler.html

Matematiksel

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI : Satranç Üzerine


Satranç Üzerine

“Satranç tahtasında tüm denizlerdekinden daha fazla macera vardır.” Pierre Mac Orlan

Son zamanlarda bir tartışma furyasıdır almış başını gidiyor. ‘‘Zeka oyunları helal mi, haram mı?’’ tartışmalarından çoğunuzun az çok haberi vardır. İşin esasında tartışılacak çok fazla da bir şey yok. Fakat gündem bazen böyle talihsiz söylemlerle, gereksiz hamlelerle sarsılabiliyor. Türkiye gündemi sıcaktır, hareketlidir fakat aynı zamanda bereketsizdir.

Herkesin hayatında rutin olarak yaptığı, meşgul olduğu işler vardır. Algılarımız bir tarafa yönelmiştir. Fikirlerimiz, hayallerimiz çoğu zaman sabittir. Belli bir yaştan sonra temel ihtiyaçları karşılama, yuva kurma, araba ve ev alma düşüncelerine kilitleniyoruz. Oysaki kişilerin hayatları boyunca araştırmaya, öğrenmeye, değişmeye ihtiyacı vardır. Bunun için de beyin zinde kalmalı ve dinç olmalı. Beynimizin zinde kalmasının en önemli yollarından biri de zeka oyunlarıdır. Zeka oyunları kütlesel hareketin avantajlarını öğretir, birey yerine toplumun daha önemli olduğu kavramı aşılar, toplum için yaşamayı öğretir. Dünyada ve ülkemizde en çok oynanan oyunlardan biride satrançtır.

‘‘Satranç tahtası insanın zihninin jimnastik salonudur’’ Pascal

Satranç M.Ö. 2000’li yıllarda oynandığına dair bulgular Mısır’da piramitlerdeki kabartmalarda vardır. Fakat genel anlamıyla satrancın ilk olarak M.S 6.yüzyılda Hindistan da ortaya çıktığı söylenmektedir. M.S 10. yüzyıllarında Asya topraklarına, Ortadoğu ve Avrupa’ya yayılmıştır. 15.yüzyıldan sonra Avrupa’da özellikle soylular arasında rağbet görmeye başlamıştır. Oyunun kuralları ve taş dizilimi zaman içerisinde birçok kez şekil değiştirmişse de 19. yüzyılda günümüzde oynandığı halini almıştır. 20. yüzyıl Avrupa’sında toplumun entelektüel tabakaları arasında yayılma göstermiş, sonrasında ise dünyanın en favori oyunu haline gelmiştir.

Oyunun ortaya çıkmasıyla ilgili çeşitli efsaneler bulunmaktadır. Bunların en önemlilerinden biride buğday tanesi efsanesidir.

Bir rivayete göre kralın biri emri altındakilerden bir oyun yapmalarını ister ve yaptıkları bu oyunun sıradan olmamasını bir ders verir nitelikte olmasını istediğini de ekler. Bunun üzerine kralın vezirlerinden biri satrancı icat ederek kralın huzuruna çıkar. Niyeti bu oyunla krala adamları olmadan tek başına bir hiç olduğu ve onlarsız hiçbir iş yapamayacağını anlatmaktır. Kral bu oyunu ve vezirin bu yaklaşımını çok beğenir ve dile benden ne dilersen diyerek veziri ödüllendirmek ister. Vezir hâlâ kralın alması gereken dersi almadığını düşünerek sadece bir miktar buğday istediğini belirtir ancak bunu satranç tahtasındaki 1. Kareye 1 buğday, 2. Kareye 2 buğday, 3. Kareye 4 buğday…şeklinde bir sonraki karede bir önceki karenin içindeki buğday tanesi sayısının iki katı olacak şekilde istediğini belirtir. Kral kendisi gibi ulu ve zengin birinden böyle ucuz bir istekte bulunulduğu için sinirlenir ve hesaplayın bir tek tane dâhi fazla vermeyin der. Adamları hesaplamaya başlarlar ilk karelerde sorun yoktur 1,2,4,8,16,256… derken son kareye ulaştıklarında bu işin şakasının olmadığını vezirin istediği buğday miktarının günümüz ülkemizin binlerce yıllık buğday üretimine denk geldiğini anlarlar ve sonuçta kral gereken dersi alır.

Satranç 7.yy dan sonra İslamiyetin yayılmasıyla birlikte Orta doğu, Afrika ve daha bir çok ülkeye yayılmıştır. Haram olan bir oyun bu kadar çabuk yayılabilir mi? Evet din adamları tarafından çoğu zaman zeka oyunları baskı altına alınmıştır. Zaman kaybı vurgusu yaparak insanları uzak tutmaya çalışmışlardır. Düşünmeyen, sorgulamayan, biat eden topluluklar onlar için en istenilen durumdur. Çünkü piyon beyinliler zekanın devreye girmesinden korkarlar.!

Serkan Göksal

Matematiksel

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI : İnsanın Anlama, Öğrenme ve Bilme Serüveni


İnsanın Anlama, Öğrenme ve Bilme Serüveni : Bilim, Özgürlük, Etik

Parçası olduğumuz evreni ve dünyayı anlamak, bilmek amacıyla yapılan araştırmalar çok eski çağlarda ortaya çıkmıştır. İşte bu noktada, otoritelerle çelişkiler, çatışmalar başlamıştır.

Otoriteyle bu bağlamda çatışmaya girmiş, bildiğimiz en eski fakat en ünlü düşünür (bilim insanı) Sokrates’tir. Bu ilk örnek olmadığı gibi ne yazık ki sonuncusu da değil. Bu konuda çok iyi bilinen mitolojik bir örnek de var. Ateşi çalarak insanlığın hizmetine sunan Prometheus’u metaforik anlamda ilk bilim insanı saymak sanırım yanlış olmaz. Sanırım gene aynı metaforik bağlamda bu olayı, ilk muhteşem bilimsel keşif olarak da sayabiliriz.

400.000 yıl önce mağara ocaklarında yanmaya başlayan ilk ateşler bizi bugünlere, bugünkü uygarlığa taşıdı. Aslında bir bakıma insan uygarlığının yükselişini, kullandığı ateşin sıcaklığındaki yükselişi izliyor. Mağaralardaki odun ateşinin birkaç yüz derecelik sıcağından, endüstri devriminin yüksek fırınlarındaki 2000 derecelik sıcaklığa, oradan deneysel füzyon makineleri içinde 150 milyon derece sıcaklıkların üretildiği günümüz teknolojisine geldik. Evrenin bu en önemli ilk gizine ulaşan Prometheus’un başına gelen, en büyük otorite olan mitolojik tanrılar tarafından bir kayaya zincirlenmek ve bir yandan denizin dalgalarıyla dövülürken, bir yandan da güneş ışınlarıyla kavrulmak oldu.

Tarihimiz bizde de bu tür olayların olduğunu söylüyor. Osmanlı’da Takiüddin’in rasathanesinin başına geleni hatırlıyorsunuz. Parçası olduğu evreni anlamak için, dünyadaki en özgün ilk araştırmaları yapanlardan biriydi Takiüddin. Kopernik devrimine yol açan gözlemlerin sahibi Tycho Brahe kadar önemli gözlemler yapmış ve dahasını yapabilecek bir bilim insanı. Her hâlde canını kurtardığına şükretmiştir. Türk Dünyası’nın diğer ucundaki bir başka büyük bilim insanı da benzer bir kaderi paylaşmış. Bu kişi, Timur’un torunu Uluğ Bey; üstelik bir devlet yöneticisi. Onun rasathanesinin başına da aynı şey gelmiş. Emir Uluğ Bey yalnızca rasathanesini kaybetmekle kalmamış, kellesini bile kurtaramamış öfkeli muhafazakar bilim düşmanlarından.

Giordano Bruno, aydınlanma dönemine yol açan bilim insanlarından biri. İnsanlığı aydınlatma çabalarının karşılığını kilise tarafından yakılarak öldürülmekle almış. Galileo, modern bilimin kurucularından. Kopernik’in devrimsel paradigmasını bilimin temeline oturtmak isteyen Galileo’nun uğradığı takibat ve soruşturma çok çarpıcı. Kopernik’in benzer kaderden nasıl kurtulduğu ilginç bir öykü. Kilisenin takibatı korkusuyla yayımlanmasını uzun süre geciktirdiği (yaklaşık 40 yıl önce yaptığı) keşfinin sonuçlarını anlattığı o ünlü eserinde kullandığı tarza bakarsanız olabildiğince mütevazı, iddiasız, hatta gevşek diyebileceğimiz bir tarzda yazıyor; neredeyse dogmalara karşı bir teoriyi bulmak zorunda kaldığı için bir özür dilemediği kalıyor.

Günümüzde bilim teknolojide çok ileri gitmiş bazı ülkelerin yakın geçmişlerinde bile bilim sistemi ve otorite arasında bu tür çatışmalara rastlamak mümkün. Bu kuşkusuz eşit güçler arasındaki çatışmalar değil. Çoğu kez bugünkü moda deyimi ile “bilim insanlarının maruz kaldığı zulümler” bunlar. Hemen geçen asrın ortalarında yaşanmış feci örnekler var. Hitler Almanya’sı, Stalin Sovyetler Birliği ve 1950’lerin ABD’si. Amerika’daki McCarthy karanlığı diye biliniyor. Nazilerin zulmüne maruz kalan Musevi kökenli bilim insanları kitleler hâlinde ülkelerini terk ediyorlar. Bu talihsiz olay Türkiye özelinde mutlu bir gelişmeye dönüşüyor. Çağdaşlık adına ne varsa borçlu olduğumuz Kemalist devrimler döneminde bu Musevî kökenli bilim insanlarından oldukça büyük sayıda bir kısmı davet edilerek, Türkiye’de çağdaş anlamda modern bilim, modern tıp öğretiminde model araştırmaların kurulmasına büyük katkı yapıyorlar.

Bilim insanlarına yapılan yıldırma hareketlerine çarpıcı bir başka örnek, demokrasi ve özgürlükler ülkesi olma iddiasındaki Amerika Birleşik Devletleri’nde 1950’li yıllarda ünlü Oppenheimer’ın ismi ile özdeşleşen bilim insanlarına karşı yürütülen cadı avı. Sovyetler’deki baskı ve zulmün en ünlü mağduru ise nükleer füzyonun en önde gelen büyüklerinden Sakharov. Evrensel bilim dünyası daha sonra onu Nobel barış ödülü ile ödüllendirerek bir anlamda yaşadıkları için teselli etmiş.

Bütün bu örneklerle nereye varmak istiyorum? Bütün bunlardan ders çıkaralım istiyorum. Bu örnekler açıkça gösteriyor ki, bilimsel araştırma serbest ve özgür ortamlarda yapılabilir; aksi takdirde yaratıcı yeteneklerin ve zekâların tamamen kurutulması tehlikesi vardır. Nazi karanlığı o zamana kadar bilimin öncüsü olan Almanya’ya, diğer feci felaketlerin yanında bilimin liderliğini de kaybettirmiştir. Nitelikli bilim insanları, dolayısıyla çağdaş bilim, ancak uygar, özgür ve serbest ortamlarda gelişebilir.

Bilimin temelleri, bugünkü anlamından farklı da olsa, aşağı yukarı 2500 yıl önce atılmış; Antik İyonya’da ve karşı kıyıda. Bugünkü modern bilimin kökeni ise, 400 yıl öncesine, Rönesans sonrasına gidiyor. Bugün sahip olduğumuz modern bilimsel bilgilerin çok büyük kısmı, belki de % 90’lardan fazlası 20. yüzyılın ürünü. Bu asırda bilimin gelişim hızı baş döndürücü bir düzeyde. Bu hızlı gelişmeye koşut olarak bilim sisteminin çok radikal bir şekilde değiştiğini görüyoruz.

Bilim, yaşamın ve toplumun her sektöründe ve de ekonomik bağlamda bu kadar önemli bir rol oynamaya başlayınca ve etkinliği artınca, kuşkusuz bir şeylerin değişmiş olması gerekiyor. Şimdi Francis Bacon’un şu ünlü sözünü hatırlayalım.“Bilgi güçtür” demiş, Bacon. Tabi bilgi güçtür lafını duyduğumuzda, bu bağlamda söylenmiş bir başka ünlü söz de geliyor doğal olarak aklımıza: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlak şekilde yozlaştırır.” Bu denli büyük etkisi olan bilim ve teknoloji sisteminin finansal boyutları da çok genişlemiş. Tüm bu yeni özelliklerin kuşkusuz çok ağır sorumluluklar da getirmiş olması gerekiyor günümüzde. Çünkü dikkat ederseniz keşiften uygulamaya, teknolojiye, üretime, ticarîleşmeye ve bunun sonunda büyük malî kazanımlara giden bir sistemden bahsediyoruz.

Şimdi ağır sorumluluk deyince de doğal olarak biz kendimizi etik konusunun kapsamında buluyoruz. Bu ağır sorumlulukların kuşkusuz sadece bilim insanlarına, bilim sisteminin yöneticilerine kısıtlı kalması gerekmiyor. Bu kadar ağır sorumluluk varsa, bu sistemin tüm aktörlerinin, özellikle belirleyici durumda olan aktörlerinin de bu ağır sorumlulukları paylaşması gerekiyor. Çoğu etik nitelikte olan bu sorumlulukların, başta siyasî otorite olmak üzere tüm aktörlerce paylaşılması gerekiyor. Bu aktörler arasında iş ve sanayi çevreleri de var. Esasında sağlıklı bir bilim teknoloji sisteminin kurulabilmesi için öncelikle bilimsel düşüncenin toplumda egemen kılınması gerekiyor. Böylece daha önce toplumsal perspektiften söylediklerimin yanında, sistemin tüm etik konular bakımından sağlıklı işleyebileceği bir düzen kurulmuş olacaktır.

Prof. Dr. Namık Kemal PAK

Yazının birinci bölümü için: http://www.matematiksel.org/insanin-anlama-ogrenme-bilme-seruveni-modern-bilimin-antik-onculeri/

Matematiksel

İnsanın Anlama, Öğrenme ve Bilme Serüveni: Modern Bilimin Antik Öncüleri

Bilgi durağan değildir, nesilden nesile aktarılır. Bugünü anlayabilmek için en çok da geçmişi bilmemiz gerekir. Bilim tarihine kısa bir yolculuk yapalım…

İnsanın bilim ile ilişkisi çok eski çağlara gidiyor. Başlangıçta bilimsel gelişmeler genellikle ihtiyaçtan kaynaklanmış. Fakat ihtiyaçtan kaynaklanmayan bilimsel araştırmalar ve geliştirme çalışmaları da var. Salt parçası olduğumuz evreni ve dünyayı anlamak, bilmek amacıyla yapılan araştırmalar da çok eski çağlarda ortaya çıkmış.

Fizik ve felsefe Antik Dünya’nın İyonya’sında, yani Batı Anadolu’da doğdu. İyon Kentleri Miletos ve Ephesus 27 asır önceki dünyanın en önemli bilim, kültür ve ticaret merkezleriydi. “Fizyologlar” diye bilinen bu yarı filozof, yarı bilim adamı İyonyalılar doğayı anlamaya yönelik sorularıyla daha çok ilk fizikçiler sayılabilirler.

Fizik (yani doğa bilimi) terimi daha sonra Bilim Devrimi ile birlikte ortaya çıkacak ve 17. yy.da Doğa Felsefesi (Philosophia Naturalis) diye ayrılmış bir temel bilimler grubu içinde yer alacaktır.

İlk akla gelen Miletoslu Thales’dir. 624 B.C.’de doğan Thales’in ünü Makro Evren –geometri ve astronomi– alanındadır. Ona göre her şeyin temel özü sudur. Dünya bu suyun üstünde yüzen bir disktir. Suların ısınması ve kaynamasıyla depremler olur. Buna benzer pek çok yaklaşım, bugün bize gülünç görünse de, açıklamanın temelinde doğa üstü güçler değil, doğa güçlerinin bulunması büyük önem taşır.

Bu ilk “Maddeci Okul” un diğer aktörlerini de sıralayalım: Anaximandros, Anaximenes, Heraclitos. Hepsini anlatmaya kalkmayacağım. Ama içlerinden birisi var ki, bana kalırsa herhalde ilk fizikçi odur: Efesli Heraclitos. Evrendeki dengenin, birbirine zıt güçler tarafından yaratılan daimi bir gerginlikten kaynaklandığını ileri sürüyor. Ne kadar modern bir yaklaşım. Zıt güçler, zıt tezler, daha sonra felsefenin sıklıkla kullandığı diyalektik düşünceye dönüşecektir.

Maddeci okuldan skolastik Grek felsefesine ve bilimine geçmeden önce Mikro Evren’i anlamaya çalışmış Atomist’lerden de kısaca söz etmek isterim.

Atom fikrinin öncüsü Atinalı Anaxagoras. Anaxagoras’a göre her şeyin temeli sonsuz sayıda küçük çekirdek; birbirleriyle karışıp ayrışarak her şeyi oluşturuyorlar (burada değişim fikri var). Bu çekirdekler tüm maddelerin içinde var; yalnızca oranlar değişiyor. Atomist modelin babası Democritus. Democritus’a göre bu atomlar, her şeyi oluşturan temel yapıtaşları. Bunlar ebedî ve parçalanamaz ögeler; sonlu büyüklükteler. Hareket atomlar arasında boşlukta yer alıyor.

Atina’daki akademisine matematik bilmeyen hiç kimseyi sokmayan, idealizmin kurucusu, madde dışında kalan ruhun mucidi Plato’yu fizikçiler arasına karıştırma yanlışlığını yapmak istemem; ancak büyüklüğüne gölge düşürmek de istemem. Plato’ya atfedilen değer tüm insanlığı uğraştıran önemli sorunların pek çoğunun Plato tarafından ortaya atılmış olmasından olmalı.

Plato ve yandaşları matematiği bilgi ile düşüncenin temel modeli olarak görürler. Yani evren yalnızca matematiksel model ve terimlerle gayet doğru olarak açıklanabilir. Onlara göre gerçek, örneğin geometrideki gibi içinde her şeyin uyum içinde olduğu matematiksel olarak düzenlenmiş bir yapıydı. Atomistlerin yaklaşımını da kullanarak, Plato toprak elementinin en küçük parçalarının küp, havanınkinin oktahedron, ateşinkinin tetrahedron, suyunkinin icosahedron olduğunu ileri sürmüştür. Görülüyor ki, Plato atomistlerin maddesel temel öz yaklaşımından esinlenmiş olarak bu temel özü matematik formlara dönüştürme çabasındadır. Ancak, bu yaklaşımın doğayı anlama sürecinde ne denli hatalı ve gülünç olduğu bugün hepimizin bildiği bir gerçektir.

Plato’nun öğrencisi Aristotle, klasik çağın komple bir bilimcisi, ansiklopedisti ve araştırma mesleğinin kurucusu sayılabilir. Onun lisesi üniversiteden çok bir araştırma enstitüsüne yakındır. Öğrencileri bitki ve hayvanlardan anayasalara değin, her şeyi sistematik bir şekilde toplamaya sınıflandırmaya çalıştılar. Ortaçağ sonlarına kadar tercümesi bitmeyen eserlerini burada saymaya gerek yok; orta çağ bilimine olumsuz etkisi ise ne yazık ki inanılmaz ölçektedir.

Fizikçi Aristotle şu soruları sordu:Niçin cisimler yere düşüyor? Niçin alevler yanarken yukarı çıkıyor? Cevabı şuydu: Doğada her şeyin bir yeri vardır, oraya ulaşmaya çalışır. Ağır cisimler arzın merkezinde yer alır ve bu nedenle, ağır cisimler hafif cisimlere göre yere daha çabuk düşer. Aristotle’nin bu felsefî (daha doğrusu bilimsel) hataları, Newton’un, 1687 “Principia Mathematica”sına kadar, yaklaşık 20 yüzyıl, filozofları, Rönesans fizikçilerini, Galileo’yu, Toricelli’yi ve diğerlerini uğraştırmıştır. Peki 17 yy. Descartes’in fiziği, Aristo’dan daha mı ileriydi? Analitik geometriyi yaratmasına rağmen, o da antik felsefî kavramların etkisinden ve düştükleri yanlışlardan kurtulamamıştı.

Grek filozoflar(Heraclitos hariç) statik formları düşündüler hep. Modern bilim 16. ve 17. yüzyıldan başlayarak dinamik problemlere yöneldi. Newton’un temel paradigması dinamik bir kanundu.

Bir diğer çok temel fark modern çağdaki amprik yaklaşım. Greklerin doğayı akıl yürüterek anlama çabalarına karşın, Galileo ve Newton’un zamanından beri bilimin temelini, doğanın gözlemlenmesi ve bu yolla doğrulanabilen veya yanlışlanabilen önermelerin yapılması ilkesi oluşturmuştur.

Bu bağlamda modern bilim, Grek felsefesine göre daha mütevazi. ÖrneğinPlato’nun ateş elementinin tetrahedron olduğu dogmasına, modern bilim şu soruyla karşılık verirdi: Acaba ateş elementinin küp değil de tetrahedron olduğunu deneysel olarak nasıl anlardık(belirlerdik)?

Bilim Devrimi, doğaya ilişkin sorulara bu felsefî mirasın etkilerinden kurtulup rasyonalizm çerçevesinde yeni bir yaklaşımla yanıtlar aradı. Bu yanıtlar bulundu mu? Newton’un mekanik dünyası insanları (Maxwell’i de düşünürsek) sadece 19. yüzyılın ortasına kadar getirebildi. Fizik bilimi 20. yüzyıl başında Max Planck ve Einstein ile birlikte yeniden felsefî bir derinlik kazandı. Hepinizin bildiği gibi 20. yüzyıl hem mikro, hem makro evrenin anlaşılması bağlamında baş döndürücü buluşlara sahne olmuştur.

Prof. Dr. Namık Kemal PAK

Matematiksel

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI : Tarihteki En Müthiş 10 Matema tikçi


Tarihteki En Müthiş 10 Matematikçi

Matematikçiler… Tüm dünyayla birlikte evrenimizde ele alınan her şeyi anlamamıza yardımcı olan bilimi icra eden sanatçılar. Matematik neredeyse bütün bilim insanlarınca “Evrensel Dil” olarak anılır. Bilgi üretimi çağı dediğimiz şu noktaya ulaşıncaya dek yararlandığımız bilimler içerisinde matematikteki gelişmelerin katkı payı en büyüktür çünkü hemen her türden bilimin temeli matematiktir. Tabii ki bu matematiksel ilerleme olağanüstü matematikçilerin eseridir. Fark edebilenler için matematik her yerdedir ve tam da bunun farkında olan insanlar arasından müthiş matematikçiler, sanatçılar, bilim insanları, yazarlar çıkmıştır. Aşağıda, tarihteki en etkili matematikçilerden oluşan bir liste bulacaksınız.

Elbette listeyi daha da uzatabilirdik ancak sizler de değer verdiğiniz matematikçileri yorumlarınızda bizlerle paylaşabilirsiniz.

10- Samos’lu Pisagor

Yunan matematikçi Pisagor kimileri tarafından en önemli matematikçilerin ilklerinden biri olarak kabul edilir. Milattan önce 570 ile 495 yılları arasında yaşamıştır. Aristoteles’in de belirttiği Pisagor kültü, Pisagor tarafından kurulan ve matematiği ilk olarak aktif biçimde çalışan ve geliştiren bir gruba verilen ad idi. Pisagor, ayrıca ismiyle anılan Pisagor Teoremi ile de bilinir. Trigonometrinin önemli bir parçası olan bu teoremin kanıtının Pisagor’un öğrencilerine ya da kendisinin ölümünden 300 yıl sonra Hindistan’da yaşamış olan Baudhayana’ya ait olduğu öne sürülür. Her nasıl olursa olsun, bu teoremin temel matematikteki etkileri, diğer teoremlerin ve alanların büyük bölümünün kökenindeki geniş çaplı rolü kadar, günümüzde de hissedildiği şekliyle çağdaş ölçümlerde ve teknolojik aletlerde görülebiliyor. Tarih öncesi teorilerin çoğuna kıyasla, Pisagor ve teoremi, geometrinin gelişimine büyük bir ivme katarken matematiksel çalışmaların değerli bir uğraş alanı olmasına giden yolları da açmıştır. Bu yüzden Pisagor, çağdaş matematiğin kurucu babası olarak anılabilir. Ancak ardında birtakım söylentilerle de olsa kitaplara konu olmuş bir kötü ün de bırakan Pisagor’un, öğrencisi Hipassos’u boğdurarak öldürttüğü iddia edilir. Bu cinayete neden olarak da öğrencisinin √2’nin irrasyonel bir sayı olduğunu ispat etmesi gösterilir.

9- Andrew Wiles

Bu listede yer alanlar içinde halen yaşamakta olan tek matematikçi Andrew Wiles, “Fermat’nın Son Teoremi”nin kanıtıyla anılıyor: Teoreme göre, 2’den büyük hiçbir a, b ve c pozitif tam sayısı an+bn=cn eşitliğini sağlayamaz (eğer

n=2 olursa eşitlik Pisagor Teoremine dönüşür).

Wiles’ın matematiğe olan katkıları belki de bu listedeki diğerleri kadar olmamış olsa da, bu teoremin ispatı için “keşfettiği” yöntemlerle yeni bir matematik anlayışı geliştirmiştir. Ayrıca kendini 7 yıl boyunca dış dünyaya kapatıp teoremin ispatı için bir formül arayışına adaması da büyük bir çoğunluk tarafından takdirle karşılanmıştır. Çözümün içinde bir hata bulunduğunda da yalnızlığına geri dönmüş ve bir yıl daha çalışarak çözümün kabul edilmesine uğraşmıştır. Bulduğu “yeni matematik” anlayışının ne kadar büyük bir buluş olduğunu anlamaya yardımcı olması açısından şu söylenebilir: O dönemde buluşunu dünya üzerinde anlayabilecek ve doğrulayabilecek matematikçilerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Bütün bunlara rağmen böylesi bir buluşun etkilerinin ancak zaman ilerledikçe ve anlayan insanların sayısı arttıkça daha da büyüyeceği öngörülmektedir.

8- Isaac Newton ve Wilhelm Leibniz

Listemizde bir arada yer alan bu iki büyük dahi matematikçi “Sonsuz küçükler hesabı” olarak adlandırılan alanın kâşifleri olarak onurlandırılıyorlar. Bu alandaki birbirlerinden bağımsız katkıları, onların birlikte anılmalarını zorunlu kılıyor. Felsefe, mantık, mekanik ve matematiğin ilham veren büyük düşünürü Leibniz özellikle integral işaretinin standart olarak kullanılmasını sağlaması ve topolojiye dair büyük çalışmalarıyla da bilinmektedir. Her yönüyle bir dahi olan Newton ise, muhteşem bilimsel eseri Principia Mathematica’yı da özellikle burada belirtirsek, matematiğe çağ atlatan kalkülüs hesabının esas mucidi olarak tarihe geçmiştir. Yaşadıkları dönemde genel olarak bilimin özelde matematiğin ileri taşınmasında çok önemli katkılarda bulunmuş bu iki insanın çalışmalarının aydınlattığı yol günümüzde de ışıldamaya devam ediyor.

7- Leonardo Pisano Bigollo

Diğer adıyla Leonardo Fibonacci, orta çağların belki de en muhteşem bilginlerinden bir tanesiydi. Yaşadığı yıllar olan 1170 ile 1250 arasındaki katkıları, özellikle şöhretli Fibonacci serileri, Batı dünyasında sarsıcı etkiler yaratmıştı. Biyolojik oluşumlarda da açıkça gözlenen Fibonacci serileri Hintli matematikçiler tarafından MÖ 200’lerden beri biliniyordu. Ancak bu seriler esas ününü İtalyan matematikçiyle edinmiştir. Fibonacci, çoğunluk unutsa da, Arap numaralandırma sistemine yaptığı enfes katkılarıyla da tanınır. Çocukluğunun geçtiği Kuzey Afrika’da öğrenmiş olduğu Arap numaralandırma sisteminin Roma rakamlarının sisteminden çok daha kullanışlı ve kolay olduğunu fark ettiğinde Arap dünyasına, çağının önemli matematikçilerinden faydalanmak üzere bir seyahate çıkar. İtalya’ya 1202’de döndüğünde yayınladığı “Liber Abaci” ile Arap sayı sistemini savunarak dünyadaki hemen her olguyu bu sistemi kullanarak anlatmıştır. Çalışmalarının sonucunda Arap sayı sistemi giderek daha fazla insan tarafından kullanılmaya başlanmış ve de günümüzde çağdaş matematiğin gelişimindeki en büyük rolü oynamıştır. Bu bakımlardan Fibonacci’ye minnettar olmamamız mümkün değildir.

6- Alan Turing

Bilgisayar bilimcisi ve şifre çözücüsü Alan Turing birçokları tarafından 20. yüzyılın en muhteşem parlak beyinlerinden birisi olarak görülür. İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin Şifre Okulu’nda ve Hükümet Kodlandırma hizmetlerinde çalışarak büyük buluşlara ve şifre kırıcılığında olağanüstü başarılı yöntemlerin gelişimine imza atarak Almanların Enigma şifrelerinin kırılmasında rol almış, savaşın sonucunu etkilemiştir. Savaştan sonraki zamanını bilgisayar bilimlerine adayan Turing, savaş öncesindeki dönemlerde geliştirmeye başladığı hesap makinesiyle de dikkat çekmiş ve ilk gerçek bilgisayar bilimcisi ünvanını almıştır. Daha da fazlası, o dönemlerde hesaplamalarla ilgili olarak günümüzdeki çalışmalarda bile güncelliğinden bir şey kaybetmeyen son derece parlak makaleler yazmış, Yapay Zekâ kavramının önünü açan ve halen bilgisayarların “akıllılık derecesini ölçen” Turing Testi’ni geliştirmiştir. Öğrencisi Champernowne ile birlikte 1948 yılında satranç üzerine bir bilgisayar programı üretmek için çalışmalara başlamış ve kendisi bu programı test ederken “bilgisayar” rolü alarak programın işleyişi üzerinde incelemelerde bulunmuştur. Alan Turing eşcinsel olduğunu İngiliz polisine başvurarak açıklayınca 1 sene boyunca kimyasal yoldan hadım edilme cezasına çarptırılmış, 2 yıl sonra da zehirlenerek ölmüştür. Alan Turing’in adı günümüzde bilgisayar bilimlerindeki en önemli ödül olan Turing Ödülü’yle de yaşatılmaktadır.

5- René Descartes

Fransız matematikçi, filozof ve fizikçi Rene Descartes en çok da “Düşünüyorum o halde varım” felsefesiyle bilinir. Bundan ayrı, 1596 ile 1650 yılları arasında yaşayan bu Fransız, matematikte de büyük etkiler bırakmıştır. Kendisi (Newton ve Leibniz’in de daha sonra üstüne kurgulayacağı) modern kalkülüs’ün temellerini ortaya çıkarmasıyla günümüze kadar gelen süreci başlatmıştır. Ancak Descartes özel olarak Kartezyen Geometri’yi (kareli düzlemde x ve y eksenleriyle konum belirlemeyi) geliştiren ve cebiri de bu yöntemle birleştirerek yeni bir çığır açan matematikçi olarak tarihteki yerini almıştır. Bu gelişmeden önce çoğu geometrici sanatlarını icra etmek için sade, çizgisiz kâğıtlar veya yüzeyler kullanıyordu. Bu yüzden de yapılan işler üzerinde uzaklıklar elle ölçülüyordu. Kartezyen geometri ile bu durum büyük bir hızla değişti ve noktaların yeri artık grafik üzerinde belirtilebildiğinden çeşitli ölçeklere uyarlanabilen grafik çizimlerine başlandı. Hatta bu belirtilen noktaların sayı olmasına da gerek kalmadan. Matematiğe yaptığı en son katkılardan bir tanesi de “Descartes İşaret Kuralı” olarak adlandırılan ve polinom denklemlerin köklerini bulmak için kullanılan yöntemi geliştirmesidir. Descartes, “İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar” isimli eseriyle bugünkü üniversitelerin felsefe bölümlerinde okutulmasının yanında modern matematiksel ifadelere olan katkılarıyla da matematik dünyasının büyük öncülerinden bir tanesidir.

4- Eukleídēs

En büyük eseri (magnum opus’u) “Elementler” ile matematikte gelmiş geçmiş en muhteşem eserlerden bir tanesini vermiş olan Öklid, Geometri’nin Babası olarak anılmaktadır.

MÖ 300 dolaylarında yaşayan Öklid’in Elementler’i, 20. yüzyıla kadar ders kitabı olarak (2000 yıldan fazla süreyle) okutulmuştur. Ne yazık ki yaşamı hakkında çok az şey bilinir. Elde olanlar da ölümünden çok sonraları yazılmış kaynaklardır. Öklid, çok titiz ve mantıklı çalışmalar sonucunda ulaştığı teorem kanıtlarıyla ve varsayımlarıyla tarihteki yerini almıştır. “Elementler” yapıtının yanında günümüze ulaşan 5 adet çalışması daha vardır ve onlar da geometri ile sayılar teorileri üzerinedir. Bilinen bir diğer 5 adet çalışması da maalesef zaman içinde kaybolmuştur.

3- F. Bernhard Riemann

Bernhard Riemann, 1826’da fakir bir aileye doğmasından 19. yüzyılın en seçkin matematikçilerinden birisi olmasına kadar uzanan hayatıyla ilgi çeker. Geometriye olan katkıları son derece geniş olmakla beraber matematikte kendi ismiyle anılan teoremlerin sayısı da bir hayli fazladır: Riemann Geometrisi, Riemann Yüzeyleri ve Riemann İntegrali gibi. Ancak isminin en çok telaffuz edildiği ve efsanevi derecede zor olmasıyla da nam salmış Riemann Hipotezi’nden bahsetmeden olmaz. Hipotez, asal sayıların dağılımıyla ilgili oldukça karışık bir problemdir. Çok az sayıda matematikçinin anlayabilmesi yüzünden, ortaya çıkışından sonraki 50 sene kadar fark edilemeyen bu problem, değerinin anlaşılmasıyla birlikte bilimsel arenada bir anda sonucu en çok merak edilenler listesine girmiştir ve en muhteşem matematikçileri bile ne yapacaklarını bilemez duruma düşürmüştür. İlerlemeler halen görülmekte olmasına karşın son derece yavaştır. Gidişat böyle olsa da kanıtı sunana verileceği ilan edilen 1 milyon Amerikan dolarıyla bu süreci hızlandırmayı amaçlayan Clay Matematik Enstitüsü’nün duyurusunun yanında; hipotezi çözen kişinin 40 yaşının altında olması halinde de Fields Madalyası’nı (Matematiğin Nobel Ödülü) alacağına neredeyse kesin gözüyle bakılmaktadır. Bu hipotezin kanıtlanması halinde ortaya çıkabilecek sonuçlar içerisinde neredeyse tüm şifreleme sistemlerinin kırılabileceği ve bu şifrelere dayanan her şeyin çökeceği öngörüsü bulunmaktadır. Ayrıca kanıtın yapılabilmesi için “yeni matematik” akımının kullanılması gerektiği de düşünülüyor.

Görünen o ki, Riemann’ın çalışmaları ölümünden sonra bile matematiksel düşüncenin ufuklarını zorlamaya ve yeni yollar aramak üzere insanları teşvik etmeye devam ediyor; yaşamında yaptığı gibi.

2- Carl Friedrich Gauss

Çocuk deha olan Gauss, diğer adıyla ”Matematiğin Prensi”, ilk büyük keşfini henüz onlu yaşlarındayken yapmış; 21 yaşında ise en büyük eseri “Disquisitiones Arithmeticae”yi (Aritmetiksel Araştırmalar) yazmıştır. Gauss’un inanılmaz zekâsı çokça dillendirilmiş olup daha ilkokuldayken öğretmenlerinin sınıfta oyalansınlar diye verdiği 1’den 100’e kadar olan sayıları toplama işlemini aklından inanılmaz bir hızla yaparak öğretmenlerini şaşkınlık içinde bıraktığı söylenmektedir. Gauss’a göre bu sorunun yanıtı oldukça basitti çünkü bir şeyi fark etmişti. Verilen sayı aralığının iki ucundaki sayıları sırasıyla topladığınız zaman hep aynı sonucu elde ediyordunuz: (1+100)=(2+99)=(3+98)…(51+50)=101. Dolayısıyla bu sayı çiftlerinin 50 adet olduğunu anlayınca geriye sadece 101 ile çarpmak kalıyordu: 101×50=5050. Bölgenin Dükü bu yeteneğini keşfederek küçük dahiyi Collegium Carolinum’a gönderir. Gauss daha sonra Göttingen Üniversitesi’ne geçecektir (o dönemde dünyadaki en prestijli matematik üniversitesi olan Göttingen’de en iyi öğrenciler bulunmaktaydı). Henüz 22 yaşındayken 1798’de Göttingen’den mezun olan Gauss matematiğin önemli alanlarına katkılarda bulunmaya başladı, özellikle de sayılar teorisi kapsamındaki asal sayılar üzerine özelleşti. Bir yanda cebirin temel teoreminin kanıtlarını sunarken diğer yanda fizikte kendi adını taşıyan Gauss yer çekim sabitini tanıtıyordu. Bunların hepsini ve daha da fazlasını daha 24 yaşına bile gelmeden yapıyordu. Büyük dahi, 77 yaşındaki vefatına kadar çalışmaya devam etti ve günlüğüne bakıldığında meslektaşlarından çok daha önce birçok konuda ispatlar yapmış ancak yayımlamamıştı. Matematik için muhteşem üretimler gerçekleştirerek insanlık ve bilim için ulaşılabilecek en ileri noktalardan bir tanesine ulaşan Gauss şüphesiz insanlık tarihi boyunca hatırlanacak nadir matematik ustalarındandır.

1- Leonhard Euler

“Matematiğin Prensi” olarak Gauss’u gösteriyorsak, kralı da Euler’dir. Euler, matematik tarihinde yer yüzüne ayak basmış en muhteşem matematikçi olarak anılır. İsviçre, Basel’de doğan Euler’in yaşadığı yıllar olan 1707 ile 1783 arasındaki ününe bakacak olursak onun için bütün matematik formüllerini keşfettiği ancak bu formüller kendisinden sonraki bilim insanları tarafından tekrar keşfedilince bu bilim insanlarının isimleriyle adlandırılmıştır denilir. Bu şakalaşma özellikle matematikçiler ve fizikçiler arasında yaygındır. Dehası bakımından çağının matematik alanındaki Einstein’ı olarak da belirtilen Euler, birçok alanda çığır açıcı buluşlara imza atmıştır. Onun ilk katkılarından bir tanesi de matematiksel ifadelere sağladığı gösterimlerdir. Aralarında fonksiyon işareti (f(x)); trigonometrik fonksiyonların tanımları (sin, cos, tan); doğal logaritmanın tabanı olan müthiş “Euler Sayısı”nın işareti “e”; toplam hesaplamaları için kullanılan Yunan harfi Sigma (Ʃ); sanal sayıların işareti olan “i” ve çemberin çevresinin çapına oranını ifade eden pi sayısının işareti π bulunmaktadır. Bütün bunlar modern matematikte inanılmaz öneme sahip denklemlerin gösterimleri olmakla beraber hayatımızdaki basit günlük işlerimizden tutun çok daha karmaşık matematiksel hesaplara kadar daima kullanımdadırlar. Euler’in diğer başarılarına da kısaca değinecek olursak graf teorisinde önemli bir problem olan Königsberg’in Yedi Köprüsü problemi onun çözümüyle açıklığa kavuşmuş; bir geometrik nesnenin köşeleri, kenarları ve yüzleri arasındaki topolojik

Euler Eşitliği

bağıntıyı gösteren “Euler Karakteristiği”ni bulmuş ve birçoğu doğru zannedilen sayılamayacak kadar çok teoriyi çürütmüştür. İki yemek öğünü arasında tam bir matematiksel ispatı yapabildiğine dair iddialar da olan Euler, kalkülüs, topoloji, sayılar teorisi, analiz ve graf teorisi konularında çok sayıda çalışma yapmış ve günümüz matematiğine uzanan yolların en önemli köşe taşlarını döşemiştir.

Ayrıca uzay-zaman mekaniği, tıp, botanik ve kimya alanlarında çalışmalar üreten Euler’in günlükleriyle çeşitli notları dahil tüm eserlerinin 1907’den beri İsviçre Bilimler Akademisi’nde toplanıp basılmaya çalışıldığı ve bu işe 100 yıldan uzun bir süredir devam edilse de bitmediği biliniyor. Çalışmalarının bütünü 70 cildi aşan Euler çağların en üretken matematikçisi olarak ayrıca tarihe geçmiştir. Onun dönemindeki Avrupa’da sanayinin ve teknolojik gelişmelerin hızlanarak ilerleme göstermesine şaşırmamalıdır. Euler insanlığa sayısız alanda bilgi kaynağı olarak hizmet etmiştir. Son olarak, “Euler Eşitliği”, matematikte gelmiş geçmiş en güzel formül olarak tüm matematikçilere ilham vermeye devam ediyor.

A.Caner Sönmez

Kaynaklar:

1. Listverse

2. Wikipedia

3. MAA

4. Eurekas and Euphorias: The Oxford Book of Scientific Anecdotes

Matematiksel

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI /// Bir Dehanın Geometrisi : Leonardo Da Vinci ve İlahi Oran


Bir Dehanın Geometrisi : Leonardo Da Vinci ve İlahi Oran

“İnsandaki güzellik yok olup gider ama sanattaki asla!”

Leonardo Da Vinci, tarihte gelmiş geçmiş en önemli insanlardan birisi olarak anılır. Hayatına bakılacak olursa böyle anılmasının yanlış bir tarafı da yoktur çünkü İtalyan bilgin; mucitlik, resim, mimari, bilim, müzik, matematik, mühendislik, edebiyat, anatomi, jeoloji, astronomi, botanik, yazarlık, kartografya ve tarih konularındaki uğraşılarıyla; paleontoloji ve iknoloji bilimlerinin babası sayılmasıyla; tankın, helikopterin ve paraşütün keşfini gerçekleştirmesiyle tam bir Rönesans insanıdır, denebilir.

Bu yazıda Da Vinci’nin polihedron adı verilen (çoğulu polihedra) geometrik şekillere olan ilgisini ve dönemin matematikçi rahiplerinden Luca Pacioli‘nin kitabına çizimleriyle yaptığı katkılarına kısaca değineceğiz. Platonik cisim de denilen düzgün çok yüzlüler (polihedra) geometricilerin binlerce yıldır üzerinde çalıştıkları bir olgudur.

İtalyan matematikçi ve rahip Luca Pacioli

Zamanın büyük sanatçı ve bilim insanlarından Da Vinci ile arkadaşlık kurmuş bir Fransiskan rahip olan Luca Pacioli (1445-1509) döneminin matematiğini özetleyen kitaplar yazmıştır. 1509’da çeşitli düzgün çok yüzlü şekilleri ve “Altın Oran”ı tartıştığı bir kitap (De divina proportione-İlahi Oran) bunlardan biridir.

Pacioli, Altın Oran’dan fazlasıyla etkilenmiş ve bu polihedronların çoğunun ahşaptan modellerini yapmıştır. Da Vinci ile olan arkadaşlığı sayesinde de kendisiyle kısa bir zaman için geometri çalışmıştır.

21. yy’a yalnızca iki kopyası ulaşan İlahi Oran’ın ilk yayın tarihi 1 Haziran 1509.

Fakat Da Vinci polihedronların kuramsal yönlerinden ziyade onların şekil, boyut ve perspektif özellikleri üzerinde durdu. Da Vinci bu çalışmasının

sonucunda “İlahi Oran” kitabına çizimleriyle eşlik etti ve tam 60 adet çizim yaptı. Tabakaların üstüne yaptığı bu şekiller arasında küre, koni, silindir, piramit ve 5 adet Platonik cisim vardır. Da Vinci, Platonik cisimler için 2 farklı açıyla çalıştı: Birincisi düzlemsel bakış açısı, ikincisiyse polihedronun tüm yapısını gözler önüne seren “boş perspektif” (vacua) dediği kenarların kaybolduğu bakış açısı.

Bu tür ustalıklar Da Vinci’nin muhteşem çabalarının ürünü olan sanatını daha da çarpıcı kılıyor ve yapıtlarında sağladığı derinlikli perspektifler, Da Vinci’nin izinden gitmek isteyen günümüz ressam ve sanatçılarının halen yol haritası niteliğinde. Dâhi sanatkârın İtalya, Milan’da 1982 yılında yeniden basılmış olan kitaptaki çizimlerinden bazıları ile sizleri baş başa bırakıyoruz:

Küp

Düzgün dört yüzlü (tetrahedron)

Düzgün sekizyüzlü (oktahedron)

Kare piramit

Düzgün onikiyüzlü (dodekahedron)

silindir ve küre

A.Caner Sönmez

Kaynak: Mathematical Association of America

Kaynak Makale: Frank J. Swetz (The Pennsylvania State University), “Leonardo da Vinci’s Geometric Sketches – Cylinder and Cone,” Convergence (June 2010), DOI:10.4169/loci002559

Matematiksel

TEKNOLOJİ & BİLİM & DOSYASI : Dünyanın Çevresi 2200 Yıl Önce Nasıl Hesaplandı ?


Dünyanın Çevresi 2200 Yıl Önce Nasıl Hesaplandı ?

Dünya’nın küre şeklinde olduğunu ilk kez Platon ve Aristo ilan etti. Dünya’nın çevresi ilk kez M.Ö. 240’ta Yunanlı filozof Eratosthenes tarafından hesaplandı.

Geçmişte Dünya’nın Tepsi Gibi Düz Olduğuna İnanılırdı.

Babilliler, Dünya’nın düz olduğuna inanırdı. Gökyüzünde, üzerilerine gök cisimlerinin yapışık olduğu yedi kristal katman olduğu fikri yaygındı. Tanrıların da en üst katlarda olduğuna inanılır ve gök kubbe kutsal sayılırdı. Babilliler, Ay, gezegen ve yıldızlar hakkındaki bilgilerini M.Ö. 1860’ta yazıya döktü. İlk yıldız kataloğunu M.Ö. 1200’de kil tablete kaydettiler. Sayı sistemleri 60 tabanına dayalıydı. Dairenin açısının 360 derece, saat ve dakikanın 60’ın katları oluşu Babil matematiğine dayanır. Babilli matematikçiler yıl içinde, gündüz ve gecenin uzayıp kısalmasını kil tabletlere aktardı. Venüs’ün doğuşu ve batışındaki farklılıkları 21 yıl boyunca kaydettiler. Gezegen ve burçları izleyip, bazı insanların hala inandığı yıldız falını tasarladılar. Takımyıldızlarını tanrılara benzetip burçlara isim verdiler ve fal baktılar. Babilliler; Merkür’e Nabu, Venüs’e İştar, Mars’a Nargal, Jüpiter’e Marduk ve Satürn’e Ninurta diyerek gezegenlere kendi tanrılarının adlarını verdiler. Takvimlerini Ay’a göre yaptılar ve ayların adını burçlarla ilişkilendirdiler. Nisan ayının adı “Nisanu” ve Temmuz ayının adı da “Dammuzi” idi. Babilliler, astronomi alanında uzman oldukları halde Dünya’nın düz olmadığını anlayamadı.

Yunanlı Filozoflar Dünya’nın Küre Şeklinde Olduğunu Açıkladı Finikeliler M.Ö. 600’de Afrika’nın güneyinde, güneşin gün içinde izlediği yolun kuzeye yatık olduğunu görmüştü. Yunanistan’da ise güneşin izlediği yol güneye yatıktı. “Güney Afrika’da güneş kuzeyden doğar” ifadesi korku yarattı. Heredot buna pek inanmadığını yazmıştı. Bazı filozoflar bunun Dünya’nın küre olduğunu gösterdiğini söyledi ama kabul edilmedi. Platon, öğrencilerine M.Ö. 400’lerde Dünya’nın bir küre olduğunu anlatırdı. Platon Dünya’nın çevresinin 63-74 bin kilometre olduğunu tahmin etmişti. Arşimet’in tahmini ise 55.000 kilometre idi. Platon’un öğrencisi olan Aristo da okulunda, Dünya’nın ve gök cisimlerinin küre şeklinde olduğunu anlatırdı. Dünya küre şeklindedir demesinin nedeni, tanrıların kutsal gökte küre gibi mükemmel nesnelere izin vereceğine inanmasıydı. Gezegenlerin elips değil daire şeklinde yörüngeleri var derdi. Aristo, Kıbrıs’ta görülen bazı yıldızların Yunanistan’da görülmeyişi ve Dünya’nın Ay’a düşen gölgesinin daire oluşu, Dünya’nın küre şeklinde olduğunu kanıtlar derdi.

Dünya’nın çevresini hesaplayan Eratosthenes (M.Ö. 276-195)

Dünya’nın Çevresini Matematik Bilgisiyle Hesaplayan Eratosthenes

Dünya’nın küre şeklinde olduğu kabul görünce çevre uzunluğu merak konusu oldu. İskenderiye Kütüphanesi’nin müdürü olan Eratosthenes Dünya’nın çevresini M.Ö. 240’ta ölçerek tarihe geçti. Kütüphanede, Mısır’ın Aswan kentinde yazın en uzun gününde öğle vakti, güneşin su kuyularının içine tam olarak yansıdığını okuyunca etkilendi. Öğle saatinde dikili taşların gölgesinin kaybolduğunu da okuyunca, ışığın kuzey ve güney kentlerine farklı açılarla geldiğini anladı. Eratosthenes, İskenderiye ve Aswan kentleri arasındaki uzaklığın 5000 stadia yani 900 kilometre olduğunu firavunun katiplerinden öğrenmişti. Haziran ayını bekledi ve en uzun gün olan 21 Haziran’da öğle vakti diktiği çubuğun gölgesini ve yüksekliğini ölçerek güneş ışınlarının geliş açısını hesapladı. Açı 7 derece 12 dakika çıktı.

Eratosthenes, 2200 yıl önce Dünya’nın çevresini, (θ) açısını ölçerek hesapladı

Bu, yaklaşık olarak 360 derecenin 50’de birine eşittir. Aswan’da aynı gün öğle vakti güneş ışınları yere dik olarak yani 90 derece olarak geldiği için kuyunun dibine açı yapmadan ulaşıyordu. Öğle vakti kuyunun dibine güneş vuruyor ve su aydınlanıyordu. Güneş ışınları birbirine paralel olduğu için dünyanın merkezinden İskenderiye ve Aswan’a çizilen çizgiler arasındaki açı, Eratosthenes’in ölçtüğü açıya eşitti. Dünya’nın merkezinden İskenderiye ve Aswan kentlerini gören açı 360 derecenin 50’de biri olduğu için iki kent arasındaki uzaklık 50 ile çarpılırsa, Eratosthenes’in ölçümüne göre Dünya’nın çevresi 900×50 yani 45.000 kilometre çıkar. Dünya’nın çevresi ekvatorda 40.075, kutuplarda 40.008 kilometredir. Eratosthenes’in yaptığı ölçüm stadia birimine göreydi. Atina’da kullanılan stadia, Mısır’dakinden kısaydı. Eratosthenes Mısır yerine Atina’nın uzunluk birimini kullanmış ise Dünya’nın çevresi 40 bin kilometre çıkar. Ancak hangisini kullandığı bilinmiyor.

Eratosthenes, hurafe dolu bir ortamda matematik bilgisiyle Dünya’nın çevresini ölçtü. Bilimsel buluşların çoğu basittir ama onu görecek bilgi ve zeka gerekir.

Aşağıdaki videoya da göz atmanızı öneririz

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=YnI7E3nKD8U

Prof. Dr. Ural Akbulut

ODTÜ Kimya Bölümü

www.uralakbulut.com.tr

Matematiksel

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI : Albert Einstein’ın Tehlikeli Düşünceleri


Albert Einstein’ın Tehlikeli Düşünceleri

Einstein’ın en bilinmeyen, üzerinde en az konuşulan yönü siyasi görüşleridir. Hakkında yazılan makalelerin neredeyse tamamında Einstein’ın siyasi yanına değinilmemiştir. Einstein’ı sadece kafasını bilime gömmüş, bilimden başka bir uğraşı olmayan bir alim olarak düşünmek büyük yanılgı olur.

Einstein’in siyasete olan ilgisine ilk olarak İsviçre’de doktorasını yaptığı yıllarda rastlıyoruz. Burada sürgünde yaşayan Rus devrimcilerle ateşli tartışmalar yaptığı biliniyor. Sonrasında onu bir savaş karşıtı olarak görüyoruz. Emperyalistler arası 1. Dünya Savaşını eleştiren Einstein savaş sonrasında yükselen Nazi ideolojiyle mücadele ediyor. 1930’larda Yahudi kökenli olduğu için mallarına el konan, hakkında ölüm kararı verilen Einstein Naziler iktidara gelir gelmez 1933’te Almanya’yı terk ediyor ve önce Belçika ve İngiltere’ye, sonra da Amerika’ya yerleşiyor. Almanya’dan ayrıldıktan hemen sonra onursal başkanı olduğu OSE-Yahudi Sağlık Derneği vasıtasıyla Türkiye’ye 40 Yahudi bilim adamını kabul etmesi için bir mektup gönderiyor. İsteği önce başbakan İnönü tarafından nezaketle reddedilse de sonrasında Atatürk’in devreye girmesiyle 40 değil 190 bilim adamına Türkiye’nin kapıları açılıyor.

1940 yılında ABD vatandaşlığına kabul edilen Einstein, ABD başkanına bir mektup göndererek Nazilerin nükleer bir bomba yapabilecekleri konusunda uyarıda bulundu. Bu mektubundan dolayı ABD’nin Manhattan Projesi adı verilen atom bombasının yapımı Einstein’la ilişkilendirilmişti ama Einstein daima nükleer silahlara karşı çıkmıştı. Bu konuda Bertrand Russell ile birlikte bir anti-nükleer manifesto yayınlamıştır. 1954 yılında, ölümünden bir yıl önce, bu konuda arkadaşı Linus Pauling’e şunları söylemiştir:

“Hayatımda tek bir büyük hata yaptım. Başkan Roosevelt’e atom bombası tavsiyesini yapmak. Ama yine de bir nedeni vardı. Almanların daha önce yapması tehlikesi”.

Einstein, Yahudilerin bir devlete kavuşmasını desteklemiş ama kurulacak olan İsrail devletinin ordusuz ve Araplarla birlik içinde olması gerektiğini savunmuştu. Görüşleri nedeniyle Amerika’da da sıkı takip altındaydı. FBI tarafından sürekli izlenmekteydi ve orada da ırkçıların, soğuk savaşçıların boy hedefi olmuştu.

1949 yılında Monthly Review adlı dergide “Neden Sosyalizm” başlıklı bir yazı yazmış ve bu yazısında sosyalizmi övmüştü. Dergi aynı makaleyi 1998’de tekrar vermişti. Kendisini her zaman devrimci olarak tanımlayan Einstein’ın bu makalesi dünya görüşünü ortaya koymakta yeterli bir yazıydı.

Aşağıda bu yazıyı okuyabilirsiniz…

NEDEN SOSYALİZM

Ekonomik ve toplumsal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş bildirmesi doğru mudur? Ben buna birkaç neden yüzünden evet diyorum.

Gelin, bu soruyu önce bilimsel bilgi açısından değerlendirelim. İlk bakışta astronomi ve ekonomi arasında önemli yöntemsel farklılıklar görülmeyebilir. Her iki alanda da bilim adamları kısıtlı sayıdaki görüngülerin(fenomen) aralarındaki bağlantıları mümkün olduğu kadar anlaşılır yapmak için genel kabul görecek yasalar keşfetmeye çalışırlar. Fakat aslında yöntemsel farklar vardır.

Ekonomi alanında genel kabul gören yasaların keşfedilmesini zorlaştıran gözlemlenecek ekonomik görüngülerin pek çok faktörden etkilenmeleri ve bu etkilerin tek başlarına değerlendirilememesidir. Ayrıca, -hepimizin bildiği gibi- insanlık tarihinde uygar dönem’in başlangıcından bu yana edinilen deneyimler özünde ekonomik olmayan faktörlerden etkilenip kısıtlanmıştır.

Örneğin, birçok büyük devlet şekli varlıklarını fetihlere borçludurlar. Fetheden halklar, kendilerini fethettikleri ülkenin -yasal ve ekonomik olarak- ayrıcalıklı sınıfı yapmışlardır. Toprak sahipliğini tekellerine geçirmişler ve ruhani grubu kendi aralarından belirlemişlerdir. Eğitimi kontrol eden bu rahipler, toplumdaki sınıf ayrımını kurumlaştırmışlar, insanların bundan sonra çoğunlukla bilinçsizce toplumsal davranışlarını yönlendirecek bir değerler sistemi yaratmışlardır.

Ancak tarihsel gelenek, insanlığın gelişmesinin düne kadar Thorstein Veblen’in “yağmacı dönem” adını verdiği aşamanın ötesine hiçbir yerde geçemediğini göstermektedir. Gözlemlenen ekonomik gerçekler o döneme aittir ve onlardan türetilecek yasalar insanlığın diğer dönemlerine uygulanamaz. Sosyalizmin gerçek hedefi bu dönemin ötesine geçerek, insanlığın gelişimini yağmacı dönemden daha ileri bir döneme taşımak olduğuna göre, ekonomi bilimi, mevcut haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna çok az ışık tutabilmektedir.

İkinci olarak sosyalizm, amacı toplumsal-ahlak olan yöne yönelmiştir. Ancak bilim amaç yaratmadığı gibi, bunları insanlara da aşılayamaz; bilim, en fazla, amaçlara ulaşılmasını sağlayan araçlar yaratabilir. Ancak amaçlar yüce ahlaki ideallere sahip kişiliklerce kavranılırsa ve bu amaçlar ölü doğmamışsa, yaşamsal ve güçlülerse bir çok insan tarafından ileri taşınarak, toplumun yavaş/ağır evrimine yön verir.

Bu nedenlerden ötürü insana ilişkin sorunlarda bilimi ve bilimsel yöntemleri fazla abartmamaya dikkat etmek ve toplumun örgütlenmesini etkileyen sorunlarda sadece uzmanların söz hakkı olduğunu da varsaymamak gerekir.

Bir çıkış var mı?

Bir süredir çok sayıda kişi toplumun bir krizden geçtiğini öne sürerek, toplumun dengesinin ciddi olarak bozulduğunu ifade etmektedir. Böyle durumlarda kişilerin farklı düşünmeleri, hatta ait oldukları gruba karşı düşmanca hisler beslemeleri tipik bir davranıştır. Ne dediğimi anlatmak için başımdan geçen bir deneyimimi aktarayım. Geçenlerde zeki ve iyi yetişmiş bir kişi ile yeni bir savaş tehdidini tartışırken, böyle bir savaşın insanlığın varlığını ciddi biçimde tehlikeye sokacağını ve bu tehlikeyi ancak uluslarüstü bir organizasyonun önleyebileceğini söyledim. Bunun üzerine muhatabım bana gayet sakin bir biçimde, “İnsan ırkının yok olmasına niye bu kadar karşısın?” dedi.

Eminim ki daha bir asır önceye kadar hiç kimse böyle gayr-ı ciddi bir söylemde bulunamazdı. Bu söylem kendi içinde bir denge sağlamak için boşuna uğraşmış ve bunu başarma umudunu az-çok kaybetmiş bir adamın söylemi idi. Bu söylem acı veren bir yalnızlığın ve tecrit olmanın ifadesidir ve bu günlerde çok kişi aynı acıyı çekmektedir. Sebebi nedir? Bir çıkış var mı?

Böyle bir soruyu sormak kolay, ancak belli derecede ikna edici bir yanıt vermek zordur. Ancak duygularımızın ve uğraşlarımızın çelişkili, belirsiz olduklarının bilincinde olarak ve onların kolay ve basit formüllerle ifade edilemeyeceğini bilerek yine de elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıp, yanıtlamayı deneyeyim.

Bireysel ve sosyal varlık

İnsan hem tek başına yaşayan hem de sosyal bir varlıktır. Tek başına yaşayan bir varlık olarak kişisel isteklerini tatmin etmek ve doğuştan edindiği yeteneklerini geliştirmek için kendisinin ve yakınlarının varlığını koruma çabası içindedir. Sosyal bir varlık olarak ise, çevresindeki dostlarının sevgisini ve takdirini kazanmaya, mutluluklarını paylaşmaya, acılarını dindirmeye ve yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışır. İşte sadece bu çeşitli, zaman zaman çelişkili çabaların varlığı, insanın özel karakterini açıklar; bunların özgün bileşimi bireyin içsel bir dengeye erişme derecesini belirler ve toplumun esenliğine katkıda bulunur. Genel olarak bu iki dürtünün görece dirençlerinin kalıtımla düzenlenmiş olması mümkündür. Fakat nihai olarak ortaya çıkan kişilik, büyük ölçüde insanın gelişimi sırasında kendisini içinde bulduğu çevre, içinde büyüdüğü toplumun yapısı, o toplumun gelenekleri ve belirli davranış biçimlerinin övülmesi ile oluşur. Soyut “toplum” kavramı birey açısından çağdaşları ile ve önceki nesillerle dolaylı dolaysız ilişkisinin toplamı anlamına gelir. Birey düşünebilir, hissedebilir, mücadele edebilir ve kendi başına çalışabilir fakat -fiziksel, entelektüel ve duygusal varlığı ile- topluma öylesine bağımlıdır ki- onu toplum çerçevesinin dışında düşünmek ve anlamak imkansızdır. Ona gıda, giyecek, ev, iş araçları, dil, düşünce biçimleri ve büyük ölçüde düşüncenin içeriğini sağlayan bu “toplum”dur. Bu küçücük “toplum” kelimesinin ardında saklı, geçmişte yaşamış ve bugün yaşamakta olan milyonlarca insanın emeği ve becerisidir ona hayat veren.

Dolayısıyla, bireyin topluma bağımlılığının doğanın ortadan kaldırılamayan bir gerçeği olduğu kanıtlanmıştır. Aynen karıncalar ve arılar gibi. Fakat karıncaların ve arıların tüm yaşam süreci en ince ayrıntısına kadar katı, kalıtımsal içgüdüler ile belirlenmişken, insanoğlunun sosyal kalıpları ve karşılıklı ilişkileri son derece değişkendir ve değişime açıktır. Hafıza, yeni birleşimler oluşturma kapasitesi, sözel iletişim kurabilme üstünlüğü insanoğlunun biyolojik zorunluluklarının buyurmadığı gelişmeler sağlamasını mümkün kılmıştır. Bu gelişmeler kendilerini edebiyatta, bilimsel ve teknik başarılarda, sanat eserlerinde, gelenekler, kurumlar, örgütler olarak gösterir. Bu bir anlamda insanın kendi yaşamını kendinin nasıl yönettiğini ve bu süreçte bilinçli düşünme ve istemenin nasıl bir rol oynadığını açıklar.

Değişkenler-değişmezler…

İnsanoğlu doğuştan, kalıtımsal olarak, insan türünün karakteristiği olan doğal istekleri de içeren, sabit ve değişmez olarak nitelediğimiz biyolojik bir bünyeye sahiptir. Buna ek olarak, yaşam süresi içinde, iletişim ve başka etkiler aracılığıyla yaşadığı toplumdan kültürel bir bünye edinir. Zaman içinde değişime açık olan ve bireyle toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen işte bu kültürel bünyedir. Modern antropoloji bize ilkel denilen kültürlerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi yoluyla, insanoğlunun sosyal davranışlarının geçerli kültürel kalıplara ve topluma egemen olan örgüt tiplerine bağlı olarak çok büyük değişiklikler gösterdiğini öğretmiştir. İşte insan türünü iyileştirme mücadelesi verenlerin umutlarının dayanağı şudur: İnsanların birbirlerini mahvetmek istemelerinin ya da zalim, kendi kendine kasteden kaderin ocağına düşmüş olmalarının nedeni biyolojik bünyeleri değildir.

Yaşamı olabildiğince doyurucu kılabilmek için toplum yapısının ve insanın kültürel yaklaşımının nasıl değiştirilmesi gerektiğini kendimize sorarsak, değiştiremeyeceğimiz bazı koşulların varlığı gerçeğinin sürekli bilincinde olmamız gerekir. Daha önce de belirtildiği gibi insanın biyolojik yapısı, nereden bakılırsa bakılsın değişmez. Üstelik son birkaç yüzyılda yaşanan teknolojik ve demografik gelişmeler kalıcı durumlar yaratmıştır. Varlıklarının devamı için vazgeçilmez sayılan ürünlerle, nüfusun görece yoğun olduğu yerlerde, aşırı ayrıntılı bir işbölümü ve son derece merkezi bir üretim aygıtı mutlak zorunluluk haline gelmiştir. Bireylerin ve nispeten küçük toplulukların tamamen kendine yeterli oldukları, geri dönüp baktığımızda son derece huzurlu görünen zaman sonsuza dek yitip gitmiştir. İnsanoğlunun artık bir üretim ve tüketim gezegeni oluşturduğunu söylersek fazla abartmış olmayız.

Çağın özü

Çağımızın özünü bana göre neyin oluşturduğunu kısaca belirtebileceğim bir noktaya şimdi varmış bulunuyorum. Bu toplumla bireyin ilişkisi ile ilgilidir. Birey topluma olan bağımlılığının geçmişte olmadığı kadar bilincindedir. Ama bu bağımlılığı organik bir bağ, koruyucu bir güç, olumlu bir varlık olarak görmek yerine, daha çok doğal haklarına hatta iktisadi varlığına karşı bir tehdit olarak algılamaktadır. Dahası toplumdaki konumu öyle biçimlenmiştir ki, yapısının egoistçe sürüklenişi sürekli vurgulanmakta, doğal olarak daha zayıf olan sosyal yapısı gittikçe bozulmaktadır. Toplumdaki konumları ne olursa olsun tüm insanlar bu bozulma sürecinde rahatsız olmaktadırlar. Kendi egolarının mahkumu olduklarını bilmeksizin, kendilerini güvensiz ve yalnız, yaşamın basit, sade, doğal tadından yoksun kalmış hissederler. İnsan kısa ve çetin de olsa yaşamın tadına varabilir, yeter ki kendini topluma adasın.

Bugünkü haliyle kapitalist toplumun iktisadi anarşisi bence belanın asıl kaynağıdır. Önümüzde bireylerinin, birbirlerini kolektif emeklerinin meyvelerinden yoksun bırakmak için yılmadan -zor kullanarak değil fakat yasalarla belirlenmiş kuralların tümüne gönülden uyarak- uğraştığı dev bir üreticiler topluluğu görmekteyiz. Bu bağlamda üretim araçlarının -yani tüketim mallarını ve buna ek olarak yatırım mallarını üretmek için gereken tüm üretim kapasitesinin- yasal olarak ve çoğu kez bireylerin özel mülkiyetlerinde olduğunun önemini kavramamız gerekir.

Konuyu basitleştirmek için, aşağıdaki anlatımda üretim araçlarının mülkiyetini paylaşmayan herkesi “işçi” olarak adlandıracağım, bu terimin yaygın kullanımına tam olarak denk düşmese de. Üretim araçlarının sahibi, işçinin işgücünü satın alabilecek durumdadır. İşçi üretim araçlarını kullanarak kapitalistin malı haline gelecek yeni mallar üretmektedir. Her ikisi de gerçek değer üzerinden ölçülmek üzere, işçinin ürettiği ile ona ödenen arasındaki ilişki bu sürecin esas noktasıdır. İş sözleşmesi“serbestçe” belirlendiği sürece, işçiye yapılan ödemeyi belirleyen ürettiği malın gerçek değeri değil, işçinin asgari gereksinimleri ve iş için rekabet eden işçi sayısına ilişkin olarak kapitalistlerin işgücüne ihtiyaçlarıdır. Teoride bile işçiye yapılan ödemenin ürünün değeri tarafından belirlenmediğinin anlaşılması önemlidir.

Kapitalizmin yasası

Kısmen kapitalistler arasındaki rekabet ve kısmen teknolojik gelişmelerin ve artan işbölümünün daha büyük üretim birimlerinin küçüklerin yerini almasını sağlaması sonucunda, özel sermaye az sayıda elde yoğunlaşmaktadır. Bu gelişmelerin sonucunda, demokratik olarak örgütlenmiş bir siyasi toplumda bile etkin olarak denetlenemeyecek devasa bir güce sahip özel sermaye oligarşisi oluşur. Bu böyledir çünkü yasama organlarının üyeleri, nereden bakılırsa bakılsın seçmenle yasama organının birbirinden ayıran özel sermaye tarafından büyük ölçüde finanse edilen ya da başka şekillerde etki altına alınan siyasi partiler tarafından seçilir. Bunun sonucunda halkın temsilcileri gerçekte nüfusun temel haklardan yoksun kesimlerinin çıkarlarını yeterince koruyamazlar. Üstelik, mevcut koşullar altında, özel kapitalistler kaçınılmaz olarak temel bilgi edinme kaynaklarını (basın, radyo, eğitim) doğrudan ya da dolaylı olarak denetlerler. Dolayısıyla, bir vatandaşın bireysel olarak nesnel yargılara varması ve siyasi haklarını akıllıca kullanması hayli zor hatta çoğu zaman imkansızdır.

Sermayenin özel mülkiyetine dayalı ekonomilerde egemen olan durum iki ana ilke ile nitelendirilir: Birincisi, üretim (sermaye) araçlarının özel mülkiyetidir ve mülk sahipleri bunu diledikleri gibi kullanırlar; ikincisi serbest iş sözleşmesidir. Bu anlamda tabii ki saf kapitalist toplum diye bir şey yoktur. İşçilerin uzun ve acı siyasi mücadeleler sonucu, bazı kategorilerde “serbest iş sözleşmesi”nin iyileştirilmiş bir biçimini sağlamayı başardıklarını özellikle belirtmek gerekir. Ama bütün olarak ele alındığında bugünkü ekonomi “saf” kapitalizmden fazla farklı değildir.

Üretime kâr için devam edilir, kullanım için değil. Çalışabilecek durumda olan ve çalışmak isteyen herkesin iş bulacağının bir garantisi yoktur. Hemen hemen herdaim bir “işsiz ordusu” vardır. İşçi her zaman işini kaybetme endişesi taşır. İşsiz ve çok düşük ücret ödenen işçiler kârlı bir pazar oluşturmadıkları için tüketim mallarının üretimi sınırlıdır ve sonuç meşakkatlidir. Teknolojik ilerleme çoğu zaman işin zorluğunu hafifletmek yerine daha fazla işsizliğe neden olur. Kâr güdüsü, kapitalistler arasındaki rekabetin durumuna göre gittikçe daha fazla derinleşen bunalıma yol açan sermaye birikiminin ve kullanımının istikrarsızlığından sorumludur. Sınırsız rekabet, emeğin çok büyük ölçüde heba olmasına ve daha önce de sözünü ettiğim gibi bireylerin sosyal bilinçlerinin sakatlanmasına yol açar.

Bana kalırsa kapitalizmin en büyük kötülüğü bireylerin sakatlanmasıdır. Tüm eğitim sistemimiz bu beladan muzdariptir. Gelecekteki kariyerine hazırlanmak için açgözlü bir biçimde başarıya tapmak üzere eğitilmiş öğrenciye abartılı bir rekabetçi yaklaşım aşılanır.

Beladan kurtulmanın tek yolu: Sosyalizm

Ben bu korkunç beladan kurtulmanın tek yolu olduğuna eminim. Bu yol, toplumsal hedefler doğrultusunda yönlendirilmiş bir eğitim sisteminin eşlik ettiği sosyalist ekonominin inşasıdır. Böyle bir ekonomide toplumun kendisi üretim araçlarının sahibidir ve üretim araçları planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi toplumun gereksinimlerine uyduran planlı bir ekonomi işi çalışabilir durumda olanlara dağıtır ve erkek, kadın, çocuk herkesin geçimini garanti eder. Bireyin eğitimi, doğuştan sahip olduğu yeteneklerin geliştirilmesinin yanında, günümüz toplumundaki güç ve başarının yüceltilmesi yerine, bireyin içinde çevresindekilere karşı sorumluluk hissi geliştirmeyi hedefler.

Yine de planlı ekonominin henüz sosyalizm olmadığını unutmamak gerekir. Böylesi bir planlı ekonomiye bireyin tamamen köleleşmesi eşlik edebilir. Sosyalizmin başarısı son derece zor bazı sosyo-politik sorunların çözülmesini gerektirir. Siyasi ve ekonomik gücün merkezileşmesinin yarattığı etki alanının genişliği gözönüne alındığında bürokrasinin mutlak gücünü ve kendini beğenmişliğini engellemek nasıl mümkün olacaktır? Bireyin hakları nasıl korunacak ve bürokrasinin gücünü dengeleyecek demokratik bir karşı-güç nasıl sağlanacaktır?

Yaşadığımız bu geçiş sürecinde sosyalizmin hedef ve sorunlarının netliği çok önemlidir. Mevcut koşullarda, bu sorunların özgürce ve engelsiz tartışılması güçlü bir tabu haline geldiği için, bu derginin çıkarılmasının önemli bir kamu hizmeti olduğunu düşünüyorum.

ALBERT EİNSTEİN

Matematiksel

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI : Mantıklı Toplumlar Neden Saçma Şeyler Yaparlar ?


Mantıklı Toplumlar Neden Saçma Şeyler Yaparlar?

İkinci Dünya Savaşından sonra dünyadaki bir çok sosyal bilimcinin beynini bir soru kemiriyordu: Kant, Hegel gibi büyük filozofları, Einstein gibi bilimcileri, Goethe gibi büyük yazarları, Wagner gibi büyük bestecileri çıkarmış bir Alman toplumu, nasıl olur da Hitler gibi bir delinin peşinden gitmişti? Üstelik 20 milyondan fazla insanın ölmesine neden olduğu halde?

Hitler “mühendis kafalı” olmalarıyla ünlü Almanlara ne yapmıştı? Onların mantıklarını nasıl “servis dışı” hale getirmişti? Sorunun özü şuydu: Mantıklı insanların/toplumların mantıksız davranmaya başlamasına sebep olan neydi?

Uzun süren araştırmalarla cevabın bazı parçaları keşfedildi. En önemli kavram “R-kompleks”denilen olguydu. R kompleks, “sürüngen beyin bölgesi” demektir. Her beyinde bulunur. R kompleksle yönetmek, kitlelerin beynindeki “ilkel içgüdüleri aktive ederek, mantıksal düşünmeyi baskılamak” demektir.

Peki bu tip liderlerin metodu neydi?

Sosyal psikoloji araştırmalarına göre, bir insanın beyinin R-kompleks seviyesine indirgemenin en iyi yollarından biri onu bir gruba dahil etmekti. İnsanları “biz ve onlar” diye ayırmaktı. İç bağları sıkı bir grup içindeki kişi “akıl ihalesi” yoluyla mantığını kullanmaktan vazgeçebiliyordu.

Bu amaçla kullanılan ikinci yol, kitleleri “korku kültüründe” yaşatmaktı. Aynı şekilde “dış düşmanlar” göstererek korkuya dayalı politik propaganda yapılarak da kitleler R-kompleks seviyesine indirilebiliyor.
Gerçek dış düşmanlar yoksa, da hayali dış düşmanlar yaratılıyordu!

Araştırmacılara göre, bu siyasi stratejide 3-D çok önemlidir : Düşman göster, Dayanışma duygusunu kışkırt, Düşündürme!

Sürekli çatışma çıkar ki, taraftarların düşünemesinler! İnsanların mantığına değil içgüdülerine hitap et!

Peki kitleler bu tip “R kompleksli” liderlerde ne buluyorlar? En önemli açıklamalardan biri özdeşlik kurma psikolojisiydi. Araştırmacılara göre, kendi hayatında yenik, ezik, kompleksli kişiler, bu tür gücü ve otoriteyi temsil eden liderler üzerinden, kendilerini ezen kocalarından, patronlarından, üst sınıftan kendilerince intikam alıyorlardı.

R-komplekse hitap eden liderlerin en büyük sırrı, kendisini bir “intikam aracı” olarak sunmalarıydı. Onlar hep; Kaybedenlere oynayarak kazanıyorlardı!

Kimliklerini bir düşmana göre konumlandırıyorlardı. Düşman yoksa, hayali düşmanlar yaratıyorlar, eğitimsiz ama öfkeli kitlelerin enerjisini bu yöne kanalize ederek, oy kazanıyorlardı.

Mesajları şöyleydi: “Ben de senin gibiyim ama senin olmadığın bir yerdeyim, oyunla bana güç ver nefret ettiğin herkesin canını okuyayım!”Bu tip liderler kolaylıkla iktidara gelebilirken, gidişlerinde büyük bedel öder ve ödetirler. Çünkü hakim durumlarını kötüye kullanıp, kendilerini tek seçenek olmaya zorlarlar. Bu tip liderler, toplumlar için bir zeka testidir.

Mümin Sekman- Her Şey Beyinde Başlar

HAARP PROJESİ : Yapay Deprem Silahı H.A.A.R.P Nedir ?


Yapay Deprem Silahı H.A.A.R.P Nedir ?

Sık sık gündeme gelen "suni deprem"in, uzaktan tetiklenerek oluşturulması mümkün mü?

Yüksek Frekanslı Etkin Güneşsel Araştırma Programı (İngilizce: High Frequency Active Auroral Research Program) veya kısaca HAARP; Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Alaska Üniversitesi tarafından ortak yürütülen iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen çalışma. Bu fikir, ilk kez Sırp asıllı ABD’li bilim adamı Nikola Tesla tarafından ortaya atılmıştır.

Bu projenin hayata geçirilmemesi için birçok ülkede kampanyalar olmuştur. Çünkü HAARP projesi iklim kontrol ve yapay deprem silahı olarak kullanılabilme iddialarından dolayı çok tartışmalı bir konu halini almıştır.

HAARP, Pentagon’un kontrolünde ve ABD ordusunun hizmetinde olan önemli bir projedir.

NİKOLA TESLA KİMDİR?

Nikola Tesla ( Sırp Kiril: Никола Тесла, 10 Temmuz 1856, Smiljan (Gospić) – 7 Ocak 1943, New York), Sırp kökenli Amerikalı mucit, fizikçi ve elektrofizik uzmanı. Aslında dünyadaki bilim ve teknoloji yapısını tam anlamıyla ‘kökünden’ değiştirebilecek birçok ‘kullanılan ve kullanılmayan’ deneye/buluşa da imza atmıştır. Özellikle ‘elektriğin kablosuz taşınabilmesi’ gibi bir buluşu ve bunu kanıtlaması onun ne kadar benzersiz bir mucit olduğunu açıklar. Thomas Edison ile arasında amansız bir bilimsel mücadele geçmiştir. Elektrik üzerine yaptığı sayısız deneyler ve buluşlar vardır. 7 Ocak 1943 itibarıyla, yirmi altı ülkede kendisine ait üç yüze yakın patenti bulunmaktaydı. New York’da ve çoğu eyalette 10 Temmuz, Tesla Günü olarak kutlanır. Manhattan’da 40.Sokak ve 6.Cadde köşesine ismi verilmiştir. Time dergisi 1931 yılında, Tesla’nın doğumunun 75. yıldönümünde kapak resmi olarak onu seçmiştir.

"Dünya, Nikola Tesla’nın dengi biri gelmesi için çok uzun bir süre beklemelidir."E.ARMSTRONG

Babası bir papaz olan Tesla’nın annesi okuyup yazamamasına karşın, halk arasında pratik ev gereçleri mucidi olarak bilinirdi. Nikola’ya göre annesi, yaratıcı dahi olmaya adaydı. Babası her zaman papaz olmasını istiyordu, Tesla ise mühendislik okumayı istiyordu. Tesla ölümcül bir hastalık sırasında, mühendislik okursam çok daha iyi olurum demiş, babası da onu kıramamıştır. Annesinin de desteğine sahip olan Tesla, fizik ve matematikte bilgisini arttırırken Graz’daki Politeknik okuluna girdi ve Prag Üniversitesi’nde eğitimini sürdürdü. Yabancı teknik yapıtları okuyabilmek için, orada, yabancı dil kursunu sürdürdü. Anadili olan Sırpça ve ailece bildikleri Almancaya ek olarak İngilizce, Fransızca ve İtalyancayı da öğrendi.

Nikola ailedeki beş çocuktan biriydi. İlk soyadı Draganic olup daha sonra reşit olunca bu soyadını kullanmak istemediği için mahkemeye başvurup Tesla olarak değiştirmiştir. Bir büyük erkek kardeşi vardı ve adı Dane (Daniel) idi. Ağabeyi, Nikola 5 yaşındayken ölmüştür.Öldüğü sırada Dane, henüz 12 yaşındadır. Ağabeyi Dane ata binme kazası yüzünden öldü. Bazı kaynaklar da ağabeyi ata bindiği sırada Tesla’nın atı korkutmasından dolayı kazaya neden olduğu söylenir.

Ağabeyini henüz çocukken kaybettiği için Tesla’da birçok takıntı oluşmuş ve şizofreniye yakın belirtiler göstermiştir.

Milka, Angelina ve Marica isminde üç kız kardeşi vardı. Ailesi 1862 yılında Gospić’e göç etti. Tesla okula Karlovac’ta gitti. Tesla Avusturya Graz Politeknik’e 1875 yılında başladı burada elektrik üzerine olan bilgisini arttırdı. Ancak kişisel takıntıları ve asosyalliği nedeniyle üçüncü sınıfın ilk döneminden itibaren okulu bıraktı. Kimi çevreler okulu bitirdiğini söylese de üniversite Tesla’nın mezun olmadığını ve okula 1878’in ilk döneminden sonra devam etmediğini bildirmiştir. Ailesiyle ilişkisini keserek bir oto mühendislik firmasında çalışmaya başlayan Tesla bu dönem oldukça ağır bir depresyon dönemi geçirdi.

Daha sonra babasının isteği üzerine Prag’ta Charles Ferdinand Üniversitesi’ne başladı. Burada bir yaz dönemi öğretimine devam etti ve babasının ölümü üzerine okulu bıraktı. Sonra Paris’te bir telefon şirketinde çalışmaya başladı. Burada doğru akım motorları ve dinamolar konusunda geniş ve önemli tecrübeler edindi. Oradayken çalıştığı döner makinelerini korumak için regüle edici kontrol cihazları icat etti

Alaska’daki merkezde şu anda, yüksek frekansta radyo sinyali yayınlayabilen toplam 180 adet anten bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, çok yüksek frekanstaki sinyallerle ilgili çalışmalarda kullanılacak olan bir radarın yapılması da planlanmaktadır.

HAARP projesi kapsamında, iyonosferin ısıtılması yoluyla VLF (çok düşük frekans) dalgaları da üretilmektedir.

Elektromanyetik dalgalar üzerine birçok deneyin yapıldığı bu alan uçaklar için çok tehlikelidir. Bu yüzden HAARP tesislerinde, uçak kontrol sistemi kurulmuştur. Herhangi bir uçağın yaklaşması durumunda antenlerin faaliyetleri otomatik olarak durdurulmaktadır.

İcatları

Nikola Tesla’ya göre bu doğru akım uygulanan doğru sistem değildir. Hem jeneratör (üreteç) hem de motordaki komütatörü ortadan kaldırmak ve alternatif akımı tüm sistemde kullanmak daha akla uygun gelmekteydi. Fakat hiç kimse alternatif akımda çalışabilen bir motoru oluşturmamıştı ve Nikola Tesla bu sorunu çok düşündü. 1882’nin Şubat ayında, Budapeşte’nin bir parkında Szigetti adında bir sınıf arkadaşı tüm elektrik endüstrisinde devrim yapacak olan "Dönen Manyetik Alan"ı bulmuştu. Dönen elemana bağlantı gereği olmayacaktı. Komütatör yoktu artık.

Daha sonradan tüm alternatif akım elektrik sistemlerini tasarladı. Alternatörler, elektrik enerjisinin ekonomik iletimi ve dağıtımı için gerilim yükseltici ve alçaltıcı transformatörler ve mekanik güç sağlamak için alternatif akım motorları. Dünyanın her tarafında harcanıp giden su gücünün bolluğundan esinlenip, gerekli olan yerlere enerji dağıtabilen hidroelektrik santralleriyle bu büyük gücün elde edilmesini tasarladı. Budapeşte’de "Bir gün Niyagara Çağlayanı’nı elektrik elde etmek için kullanacağım" diyerek dinleyenleri şaşırttı.

Floresan , radar, MRI, Nikola Tesla’nın teorileri kaynaklık edinilerek yaratılmış projelerdir.

Kişiliği

Nikola Tesla hiç evlenmemiştir. Bekar ve aseksüel olmasının bilimsel yeteneklerine yardımcı olduğunu düşünüyordu. Kolay öfkelenen Nikola Tesla ile Thomas Edison, Waterside Enerji Tesisi ve Allis Charmes Fabrikası’ndaki araştırmalarında onunla çalışan bazı mühendis ve yardımcıları arasında ortaya çıkan sürtüşme, aleyhine oldu. Bugün, düz rotorlu Nikola Tesla türbinlerinin sonucu hakkında hiçbir bilgimiz yoktur.

Yıllar geçtikçe, ondan, gittikçe daha az haber alınmaya başlandı. Bazen gazeteci ve biyografi yazarları onu arayıp röportaj yapmak istiyorlardı. Gittikçe garipleşti, gerçeklerden uzaklaştı, aldatıcı hayalciliğe yöneldi. Not alma alışkanlığı edinmemişti. Her zaman tüm araştırma ve deneylerine ait tüm bilgiyi aklında tutabildiğini iddia ve ispat etti. 150 yıl yaşamaya kararlı olduğunu ve 100 yaşının üstüne eriştiği zaman, araştırma ve deneyleri sırasında topladığı bütün bilgiyi etraflıca anlatarak, anılarını yazacağını söyledi. II. Dünya Savaşı sırasında öldüğü zaman, kasasına askeri yöneticiler el koydular ve kayıtların cinsine ait herhangi bir şey duyulmadı.

Nikola Tesla’nın kendine özgü bir tutarsızlığı da, kendisine iki şeref unvanı verildiği zaman ortaya çıktı. Birini reddetti. 1912’de Nikola Tesla ve Thomas Edison’un 40.000 dolarlık Nobel Ödülü’nü paylaşmaya seçildikleri açıklandı. Nikola Tesla, bu ödülü de reddetti. Her nasılsa, Thomas Edison’u sevenler tarafından kurulan AIEE Edison madalyasını 1917’de Nikola Tesla’ya layık görüldüğünde, bunu kabul etmeye yanaşabildi.

Kaynak: YAPAY DEPREM NEDİR?

MK ULTRA PROJESİ : ABD’deki havalimanı saldırganı Irak’ta görev yapan eski bir asker çıktı


ABD’deki havalimanı saldırganı Irak’ta görev yapan eski bir asker çıktı

Florida eyaletindeki Fort Lauderdale Havaalanı’nda dün düzenlenen bir silahlı saldırıda beş kişiyi öldüren saldırganın eski bir asker olduğu ve Irak’ta görev aldığı ortaya çıktı. Esteban Santiago isimli saldırganın geçen sene ordudan atıldığı öğrenildi.

Saldırgan, Miami bölgesindeki plajlara giden turistlerin kullandığı işlek bir havalimanı olan Fort Lauderale’in 2 numaralı terminalindeki bagaj alım bölümünde yolcuları hedef aldı.

Alaska’dan Florida’ya gelen Santiago’nun üzerinde taşıdığı tek şey silahıydı. Alaska’nın Anchorage kentinde görevlilere teslim ettiği silahını Florida’da aldıktan sonra tuvalette şarşörü dolduran Santiago sessizce bagaj bekleyen yolcuların arasına karıştı ve kanlı saldırıyı gerçekleştirdi.

Beş kişinin öldüğü, sekiz kişinin yaralandığı saldırıdan sonra Santiago polis tarafından yakalandı ve gözaltına alındı.

İngiliz Daily Mail gazetesinin aktardığı habere göre Santiago evinde döndüğünden beri psikolojik sorunlar yaşıyordu

“BANA IŞİD VİDEOLARI İZLETİYORLAR”

Geçen kasım ayında Anchorage’daki FBI ofisine giden Santiago, hükümetin zihnini kontrol etmeye çalıştığını ve kendisine zorla IŞİD videoları izletildiğini söyledi. Santiago bu olaydan sonra psikiyatrik tedavi görmeye başladı.

Saldırgan iki senedir kız arkadaşıyla birlikte Alakska’da yaşıyordu. Çiftin yeni doğmuş bir kızları var.

2007’den bu yana sırasıyla Porto Riko Ulusal Savunma ve Alaska Ulusal Savunma için görev yapan Santiago, 2010 ile 2011 yılları arasında Irak’a gönderildi.

Kariyeri başarılarla dolu bir asker olan Santiago geçen sene Ağustos ayında “yetersiz performansı” nedeniyle terhis edilmişti.

HAARP PROJESİ : Gölcük depremi için kafaları karıştıran iddia ortaya atıldı


Kaynak : http://golcukhaber.com.tr/2017/02/golcuk-depremi-icin-kafalari-karistiran-iddia-ortaya-atildi/

Gölcük depremi için kafaları karıştıran iddia ortaya atıldı

1999 yılında Gölcükte meydana gelen deprem için Araştırmacı- Yazar Ali Selman Demirbağ ortaya kafaları karıştıracak bir iddia attı. Selman, “Gölcük depremine dışarıdan bir müdahalenin olduğu bellidir. Burada magma diye bir şey yok” açıklamasında bulundu

Araştırmacı- Yazar Ali Selman Demirbağ önceki günlerde TRT 1 ekranlarında yayınlanan Pelin Çift ve Gündem Ötesi programına katılarak Çanakkale’de meydana gelen depremi masaya yatırdı. Önemli iddiaların öne sürüldüğü programda ilimiz merkezli 17 Ağustos1999’da yaşanan Marmara Depremi de tartışmalara sahne oldu. HAARP Projesi özellikle tartışma konularının merkezinde yer aldı. Yapılan programa Stratejist Ertan Özyiğit ve Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ konuşmacı olarak katıldı.

O GÜNE KADAR OLAN DEPREMLERİN EN UZUN VE ŞİDDETLİ DEPREMDİ

Programda söz alan Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ, “Gölcük depreminde görev devir teslim töreninde İsrailli ve ABD’li askerlerin cesedi ya da yaralıları bulunmadı. Deprem sonrasında sadece Türk askerlerinin cesetleri bulundu. 11 Eylül saldırısında da hiçbir Yahudi hayatını kaybetmedi. 99 yılında olan depremde olağan üstü durumlar vardır. Merkez üssü Gölcük 7.4 şiddetinde ve 45 saniye süren bir depremdir. O güne kadar olan depremlerin en uzun ve şiddetli depremdir” dedi.

AVUSTURALYA’DA DENENDİ

Yıkıcılık bakımından çok büyük oldu diyen Demirbağ “Bu şüpheyi uyandıran durum ise deprem esnasında büyük bir gürültü ve ışıma olmasıdır. Denizden göğe doğru yükselmiştir. Işımanın kaynağı da ne hikmet ise Gölcük’te bulunan askeri üstür. Ayrıca o dönemde güvenlik kamera kayıtlarında bu durum görülmektedir. Deprem anında göğe yükselen bir ışıma oldu. Hiçbir depremde böyle bir şey görülmedi. Denizin altındadır fay hattı. Böyle bir ışıma çıkması fizik kanunlarına aykırıdır. HAARP Projesi Avustralya’da birçok kez deneme yapılarak başarı yakalanmıştır” açıklamasında bulundu.

GÖLCÜK’E CİHAZ YERLEŞTİRİLDİ

HAARP Projesinin amacı fay hattının olduğu yerde tetiklemeyi sağlamaktır diyen Demirbağ “ABD bu konuda çok ciddi bir araştırma ve isteği içerisinde olduğu bir çok kayıtta görülmektedir. Fay hatları birbirine benzerlik göstermektedir. Gölcük askeri üssünde yapılan devir teslim töreninde ABD ve İsrail askerileri gemileriyle birlikte geldiler. Burada ki amaç bu cihazı oraya yerleştirmektir. Cihaz yerleştiriliyor. Gece 03.00’da kullanılacak. Saat 03.00’ü iki dakika geçince bir arıza oluyor ve cihaz patlıyor. 7.4 ve 45 saniye süren depremi tetikleyen bir enerji ortaya çıkıyor. Bizim iddia ettiğimiz durum budur” ifadelerini kullandı.

AYNI ANDA SİVASTOPOL’DAN BİR RUS ARAŞTIRMA GEMİSİ BÖLGEYE GELDİ

Deprem yaşanması sonrasında alan dalışa yasaklanıyor diyen Yazar Demirbağ “Halbuki orada dalışların yapılması ve duruma hâklim olunması gerekirken tam tersi bir durum yaşanıyor. Aynı anda Sivastopol’dan bir Rus araştırma gemisi bölgeye geldi. İsrail’den denize inebilen araştırma uçağı geliyor. Orada ki bütün delillerin toplanması deniz üstünde ve altında hatta ABD ve İsrail’li askerin enkazların içerisinden çıkarılıp bizimkilere dokunulmaması, daha sonra bizim subayları da bulamadık” dedi.

DEMİREL’E TELEFONLA ULAŞILAMADI

Ayrıca bu bölgede çok uzun süre iletişim kesilmiştir diyen Demirbağ “Hatta dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e telefonla dahi ulaşamıyor. Deprem gece 03.00’de oluyor. Ancak sabah saat 11.00 gibi bölgeye ulaşılabiliyor. Bülent Ecevit TRT 1’den yayın yapmak durumunda kalıyor. Saadettin Tantan helikopterle Adapazarı’na gelmek durumunda kalıyor. Amatör bir telsizci sayesinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile bağlantı sağlanabiliyor. Bunların hepsi elektromanyetik sinyallerle alakalıdır” açıklamasında bulundu.

DÜNYA GENELİNDE BU TÜR ARAŞTIRMA PROGRAMI YOK

Gölcük merkezli ortaya çıkan ışıma büyük bir elektromanyetik alan oluşturmasından dolayı buraya iletişim kesilmesine neden oluyor diyen Araştırmacı – Yazar Demirbağ “Bunların hepsi iddia çünkü biz böyle bir durum için araştırma ekibi kurulmadı” derken, Stratejist Ertan Özyiğit “Dünya genelinde bu tür araştırma programı yok. HAARP Projesi’de araştırma programıdır ancak henüz kimse ne için kullanıldığını bilmiyor. Bizlere denilen yakın irtifada uçan uçakları kontrol etmek amacıyla kuruldu deniliyor. Hava şartlarını kontrol edeceğiz. Ona göre raporlamalar yapacağız. Alaska’da hem rüzgar hemde deniz sirkülasyonunun hemen ortasında bu tesis bulunmaktadır” dedi.

MANYETİK KAYNAĞA YAKIN OLMAK İÇİN BU TESİSLER KURULDU

Bu tesis üzerinde 180 tane anten bulunmaktadır diyen Stratejist Ertan Özyiğit “Pentagon sitesinde HAARP Projesi ne işe yarar dediğinde ortaya çıkan veriler bunlardır” derken, Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ “Elektromanyetik alanın merkezinde olan bu yer için tesis bilerek buraya kurulmuştur. Bu tesisin bir tanesi de Norveç’tedir. Manyetik kaynağa yakın olmak için bu tesisler kuruldu” dedi. Stratejist Ertan Özyiğit “HAARP Projesi sadece depremle alakalı değildir” şeklinde konuştu.

VAN DEPREMİ – DAĞLICA BAĞLANTISI

Çözüm süreci olduğu zaman Van Depremi’nde bu tür iddialara gündeme geldi diyen Araştırmacı – Yazar Ali Selman Demirbağ “Amaç burada Türkiye’nin imajının kötülenmesiyle ilgili süreç oldu. Ancak burada Türk halkı ve devlet bir arada bölge halkına muazzam bir yardım yapıldı. Bu sayede terör örgütünün imajı zedelendi. Orada ki halk baktı ki bizim başımıza bir iş gelirse arkamızda Türk milleti ve Türk devletinin var olduğunu gördüler. Bunun rövanşını da istihbarat savaşlarıdır, Dağlıca’da kaçakçıların F-16 uçakları tarafından bombalanması ile alındı. Burada bombalama yapanların FETÖ’cü subaylar olduğu ortaya çıktı. O tarihte bunu söylemiştim ancak kulak asan olmadı” derken, Gölcük depremine dışarıdan bir müdahalenin olduğu bellidir diyen Demirbağ “Burada magma diye bir şey yok” açıklamasında bulundu.

HAARP, PENTAGON’UN KONTROLÜNDE VE ABD ORDUSUNUN HİZMETİNDE OLAN ÖNEMLİ BİR PROJEDİR

Yüksek Frekanslı Etkin Güneşsel Araştırma Programı (İngilizce: High Frequency Active Auroral Research Program) veya kısaca HAARP; Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Alaska Üniversitesi tarafından ortak yürütülen iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen çalışma. Bu fikir, ilk kez Sırp asıllı ABD’li bilim adamı Nikola Tesla tarafından ortaya atılmıştır. Bu projenin hayata geçirilmemesi için birçok ülkede kampanyalar olmuştur. Çünkü HAARP projesi iklim kontrol ve yapay deprem silahı olarak kullanılabilme iddialarından dolayı çok tartışmalı bir konu halini almıştır. HAARP, Pentagon’un kontrolünde ve ABD ordusunun hizmetinde olan önemli bir projedir.

HAARP PROJESİ KAPSAMINDA

Alaska’daki merkezde şu anda, yüksek frekansta radyo sinyali yayınlayabilen toplam 180 adet anten bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, çok yüksek frekanstaki sinyallerle ilgili çalışmalarda kullanılacak olan bir radarın yapılması da planlanmaktadır. HAARP projesi kapsamında, iyonosferin ısıtılması yoluyla VLF (çok düşük frekans) dalgaları da üretilmektedir. Elektromanyetik dalgalar üzerine birçok deneyin yapıldığı bu alan uçaklar için çok tehlikelidir. Bu yüzden HAARP tesislerinde, uçak kontrol sistemi kurulmuştur. Herhangi bir uçağın yaklaşması durumunda antenlerin faaliyetleri otomatik olarak durdurulmaktadır.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.