NARKOTİK DOSYASI /// VİDEO : UYUŞTURUCU BARONU CUMHUR YAKUT


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=3KuWKo2emq4

MİT DOSYASI : MİT’in ByLock raporu resmi delil


MİT’in ByLock raporu resmi delil

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ’nün şifreli haberleşme programı ByLock yazışmalarının, adli bir delil olarak kabul edilmesi gerektiği tespitini yaptı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sırasında Haymana İlçe Emniyet Müdürlüğü’ndeki eylemlere ilişkin 7 polis hakkında düzenlediği iddianamede, FETÖ davalarına giren bazı sanık avukatlarının, MİT‘in gönderdiği ByLock raporlarının "istihbarat bilgisi olduğu ve bu nedenle delil sayılamayacağına" ilişkin savunmaları değerlendirildi.

İddianamede, ByLock yazışmalarının, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun ek 1. maddesindeki "Milli İstihbarat Teşkilatı uhdesindeki istihbari nitelikteki bilgi, belge, veri ve kayıtlar ile yapılan analizler, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) ikinci kitap dördüncü kısım yedinci bölümünde yer alan suçlar (devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk) hariç olmak üzere adli mercilerce istenemez" şeklindeki hükme dikkat çekilerek, mevcut davalarda söz konusu raporların "adli bir delil olarak kabul edilmesi ve bu delile itibar edilemeyeceği şeklindeki savunmaların geçersiz sayılması gerektiği" belirtildi.

TCK’nın ikinci kitap dördüncü kısım yedinci bölümü, "Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk" başlığını taşıyor.

Bu başlık altında "devletin güvenliğine ilişkin belgeler", "devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme", "devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama", "askeri yasak bölgelere girme", "devlet sırlarından yararlanma, devlet hizmetlerinde sadakatsizlik" suçlarında verilecek cezalar düzenleniyor.

İTİRAZ EDİYORLARDI

Savcılıklar, FETÖ suçlamasıyla açılan davalarda, sanıkların örgütün şifreli haberleşme programı ByLock kullanıcısı olduklarına yönelik tespitler varsa, bunu delil olarak kullanıyor.

Mahkemeler bu bilgiyi, MİT’ten de soruyor. MİT’ten gelen raporlarda, sanıkların ByLock’u hangi tarihlerde, kaç kez kullandıkları ve mesaj içerikleri gibi tespitlere yer veriliyor. Ancak FETÖ sanıklarının avukatları, MİT’ten gelen raporların delil sayılamayacağını ileri sürüyor. Avukatlar, Anayasa’ya göre MİT’in adli soruşturma yapma yetkisinin bulunmadığını ifade ederek, teşkilat raporlarının delil niteliği taşımadığını savunuyor.

AK PARTİ DOSYASI /// Melih Gökçek’i bir ABD’li gazeteci daha yazdı : ‘İstihbarat kaynağı Google’


Melih Gökçek’i bir ABD’li gazeteci daha yazdı: ‘İstihbarat kaynağı Google’

Geçen Cumartesi günü, Associated Press (AP) muhabiri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in skandalını gündeme getirmişti.

Muhabir Josh Lederman’ın haberine göre, Gökçek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da içinde bulunduğu üst düzey yetkililerle röportaj ayarlayacağını söyleyerek ABD’li gazetecileri Ankara’ya davet etmişti.

Ancak gazeteciler, Gökçek’in "vaat ettiği" hiçbir üst düzey yetkiliyle görüşememiş, Gökçek’in "komplo teorilerini" dinlemişlerdi.

SoL’un aktardığına göre, bu skandalın ayrıntılarını, Gökçek’in davetine katılan Huffington Post muhabiri Jessica Schulberg de yazdı.

ÖKÇEK: IŞİD TEORİSYENİ

"Cumhurbaşkanı ile röportaj için Türkiye’ye gittim ve (neredeyse) tek elde ettiğim bir komplo teoristeni ile görüşmek oldu" başlıklı haberinde Schulberg, geçen hafta Gökçek’in kendisine ve diğer 10 kadar gazeteciye "refakat ettiğini" yazdı.

New York Times, Washington Post, Wall Street Journal ve Associated Press gibi yayınların Erdoğan’la röportaj için Ankara’ya yolculuk yaptığını ancak Gökçek’in "farklı bir fikri olduğunu" kaydeden muhabir, belediye başkanının gazetecilere Irak-Şam İslâm Devleti hakkındaki "görüşlerini" bildirdiğini aktardı.

"IŞİD, Başkan Trump’ın da dediği gibi, yapay, sahte bir örgüt" diyen Gökçek, Trump’ın bunu bir kere değil, üç kere tekrarladığını, bu nedenle bu sözlerde "gerçeklik payı olduğuna inandığını" söyledi.

AKÇALI İŞLER: HALKLA İLİŞKİLER

"Tam bu sıralarda, Erdoğan’la görüşemeyeceğimizi kesin olarak anlamıştım" diyen Schulberg, röportaj için nasıl temas kurulduğu hikâyesini de anlattı.

Schulberg ve diğer gazetecilerle teması, Washington merkezli bir halkla ilişkiler firmasından olan Adam Sharon kurmuş. Sharon, gazetecilere Erdoğan’la ve diğer üst düzey Türk yetkililerle yüz yüze röportaj yapma imkânı olduğunu söylemiş.

Gökçek’in röportajları ayarlamayı önerdiğini ve ekibinin de gazetecileri "ayartmak" için elinden geleni yaptığını kaydeden Huffington Post muhabiri, ayrıntılı bir gezi planı çıkartıldığını ve Gökçek ekibinin kendilerine ulaşım, barınma ve yiyecek masraflarını karşılamayı teklif ettiklerini belirtti. Muhabir, kendi masraflarının gazetesi tarafından karşılandığını da not etti.

Muhabirin aktardığına göre, ayarlamalar, Gökçek’in danışmanı Onur Erim, İstanbul merkezli bir halkla ilişkiiler firmasından Arda Sayıner ve Adam Sharon tarafından yapıldı. Sharon’un bu iş için 20 bin dolar aldığı da iddialar arasında.

GERÇEK BİR KADIN DOSTU

Kadın muhabirleri, 8 Mart nedeniyle birer gülle karşılayan Gökçek, "15 Temmuz’un daha önce hiç yayımlanmamış görüntülerini izleteceğini" söyledi. Gökçek’in danışmanı Onur Erim ise, öğle yemeği sırasında, 8 Mart "ruhuna" yaraşır bir şekilde, görüntüleri "kadınların izlemek istemeyebileceğini" kaydetmiş.

İlk "fireler" de bundan sonra başlamış. Schulberg’in aktardığına göre, röportaj listesinde yer alan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ismi, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile değiştirilmiş.

Mehmet Şimşek’le görüşüp Anıtkabir ve TBMM ziyareti yapan gazeteciler, röportajlara ilişkin bir güncelleme istediklerinde, Sayıner tarafından geçiştirilmiş.

BİR JEOLOG OLARAK GÖKÇEK

Daha sonra, Gökçek’in IŞİD ve Türkiye’deki "yapay depremler" hakkındaki teorilerini dinlemeye sıra gelmiş. IŞİD’i Barack Obama ve Hillary Clinton’ın kurduğunu ileri süren Gökçek, Financial Times muhabiri Mehul Srivastava’nın "yapay depremler" sorusuna şöyle cevap vermiş:

Türkiye’de iki çeşit deprem var. Sıradan olanlar spontane ortaya çıkarken, diğerleri tetiklenir.

Gökçek’e göre ABD ile İsrail Körfez’den enerji çıkartmak isterken "7.4 şiddetinde bir deprem yaratmış."

GÖKÇEK BÜYÜK SIRRINI AÇIKLADI

Gökçek, bu bilgileri nereden aldığı sorusuna ise şu cevabı vermiş: "Ben dünyadaki en geniş istihbarat servisine sahibim: Google. Google’da her şeyi bulabilirsiniz. Türkiye’de Google’ı en iyi şekilde kullanan kişi benim… Google’a teşekkür ederim."

Ertesi gün Başbakan Binali Yıldırım ile görüşen gazeteciler, bir sürprizle daha karşılaşmış. Görüşmeden sonra Yıldırım’a teşekkür eden New York Times muhabiri Gardiner Harris, kendilerine Erdoğan ve diğer üst düzey yetkililerle röportaj vaat edildiğinden Yıldırım’ın haberi olup olmadığını sormuş.

Huffington Post muhabiri, Yıldırım’ın "şaşırmış göründüğünü" söylüyor. Yıldırım, kendisiyle röportaj yapılacağından da iki gün önce haberdar olmuş.

GÜNDEM ANALİZİ /// FEHMİ KORU : Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürül meyelim de.


Türkiye’nin sırtı sıvazlanıyor.. Yanlış yöne götürülmeyelim de…

Bazen güne belli bir konuda görüş paylaşmak için başlamak niyetiyle yazı masasına oturuyorum; yazı öncesi göz attığım gazetelerin birinde karşıma çıkan bir yazıda aynı konunun benzer bir açıdan işlendiğini görünce…

Farklı bir konuya geçiyorum.

Bugün konumu, aynı gazetede (Hürriyet) çıkan bir değil, birden fazla yazı belirledi.

Hepsi de dış politikayla ilgili yazılar; yetkinlikle de kaleme alınmışlar, ancak her yazar aslında çok yaklaştığı ana tabloyu görmezden gelmiş…

Köklü değişim kapıda

Dünyamız köklü bir değişimin eşiğinde. İngiltere’nin halkoylaması ile Avrupa Birliği (AB) süreci dışına çıkma iradesi (Brexit) göstermesi ve Donald Trump gibi birinin ABD gibi bir ülkenin başkanı seçilmesi bugüne kadar geçerli kuralları geçersiz hale getirecek önemde gelişmeler…

Yeni kurallar henüz belli değil, bu belirsizlik de, ülkelerin dış politika aktörlerini, yeni düzeni etkilemeyi umdukları denemelere itiyor.

Kimi ülke eski önemini yitirmemek, kimi de yeni dönemde önemli olabilmek çabasında.

Yanlışlar yapmazsa yeni dönemde de önemi süreceği şimdiden belli olan ülkelerin başında Türkiye geliyor.

Nereden biliyoruz?

Trump’ın ilk başbaşa görüştüğü kişi olan İngiltere Başbakanı Theresa May’in Washington’dan dönerken yolunu Ankara’ya çevirmesi… CIA’nin yeni başkanı Mike Pompeo’nun Kongre’den onay aldığı gün Ankara’ya doğru yola çıkması… ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in Münih’te Başbakan Binali Yıldırım ile etraflıca görüşmesi…

Yeni düzenin parametreleri yine ABD tarafından belirlenecekse, bu temaslar yazımın ana tezinin doğru olma ihtimaline işaret ediyor demektir; Türkiye bu dönemde de önemini sürdürecek tezime…

Benzer bir tahlil bölgedeki birkaç başka ülke için daha yapılabilir: Suudi Arabistan.. Ürdün.. ve tabii İsrail…

Ortadoğu yeni dönemin ilk deneme üssü olabilir ve Türkiye ile İsrail’in de yer alacağı Suudi Arabistan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve muhtemelen Katar’ın da içinde bulunacağı bir yeni ittifak ile sonuç alınmaya çalışılabilir…

İran ve Yunanistan endişeli

İran’ın böyle bir cephe oluşumundan endişe duyduğu ve bu yüzden etrafına anlamsız bir saldırgan dille bu endişesini yansıttığı fark ediliyor…

Endişesi haklı olabilir, ancak başvurduğu tedbir akıllıca değil.

Aynı rahatsızlık bazı AB üyesi ülkelerde de var.

Yunanistan’ın ‘Kardak’ gibi ada sayılması mümkün olmayan bir kaya parçası yüzünden Türkiye ile itişip kakışma yaşamasını, büyükler namına (proxy) bir hamle olarak görebiliriz.

Rahatsızlık, İngiltere’nin kapıyı aralaması ve Rusya’nın eski Sovyetler Birliği sınırlarına genişleme niyetinin fark edilmesi yüzünden; AB için harcanan neredeyse 100 yıllık çabalar boşa gidebilir diye düşünülüyor.

Haklı bir rahatsızlık, ancak dışa vurulma biçimi yanlış…

Türkiye zaten bir süredir AB ile arasındaki pamuk ipliğini ha kopardı ha koparacak; AB ne kadar esnetilirse esnetilsin o ipin durmasından yana olduğu için kopuş resmileşmiyor.

İran konusu da Türkiye tarafından bir süredir farklı değerlendiriliyor. Bütün dünyanın ambargolarla tecrit ettiği dönemde kendisine sahip çıkan nadir ülkelerden olan Türkiye’yi, Barack Obama’nın kendilerine uzattığı ele ellerini uzatarak mukabele eder etmez, ‘rakip’ olarak görmeye başlamıştı İran…

Suriye’nin büyük bir mezbahaya dönüşmesi biraz da Obama-Rouhani anlaşmasının İran’a verdiği güven yüzünden….

Yeni dönem ise, hem o anlaşmayı hem de İran’ı tehdit edeceğe benziyor.

Tahran’dan gelen Türkiye’ye yönelik yakışıksız sözler komşumuzun gelişmeleri doğru okumadığını gösteriyor.

İran ve Türkiye farklı cephelerde yer alırsa, biri bazen kazanır gibi görünse bile, sonuçta ikisi de kaybeder.

Peki, tablo buysa, Türkiye önemli ise ve bu yönde teşvik ediliyorsa, PYD/YPG konusunda zorlanmasının sebebi ne olabilir?

YPG/PYD Amerika açısından ‘vazgeçilmez’ görüldüğü için değildir bu; daha makul sebep, Türkiye direndiği bir konuda PYD/YPG kartı kullanılarak geri adım atmaya ve pozisyon değiştirmeye zorlanıyor olabilir…

Direnç gösterilen konu?

Yeni dönem savaş dönemi olarak planlanıyor: 3. Dünya Savaşı…

‘Yeni düzen’ planlayıcıları, geçen dönemin aktörlerinden farklı olarak, Ortadoğu bölgesine ‘barışçı’ gözlerle bakmıyor. Oluşmasını bekledikleri cephe de, bu sebeple, barışı amaçlayan bir cephe olmayacak. Yeni dönemin kendisine seçtiği ‘düşman’, büyük ihtimalle, Suriye ve Irak’tan çok daha ciddi bir ‘tehdit’ varsayılan bir ülke olacak.

Türkiye’nin böyle bir oldu-bittiye direndiğini düşünebiliriz.

Etrafında meydana gelen çöküş halindeki devletlere bir yenisinin daha eklenmesi Türkiye’nin çıkarına değildir.

Ne yani, Irak, Libya, Suriye, Yemen’den sonra bir de İran mı? İran’dan sonra sıra hangi ülkede?

IŞİD’e karşı oluşan cepheyle, Müslüman ülkeler, ‘sapkın’ olsa da sonuçta kendilerini ‘Müslüman’ olarak tanımlayan bir gruba karşı savaştırıldı; Suriye’de ve Irak’ta da olan bu.

Yeni dönemde yeni bir cephe ile ‘Sünni-Şii’ çatışması öngörülüyor olabilir mi?

Sırtımızdan sıvazlanarak bu yöne mi götürülmek isteniyoruz?

LAİKLİK DOSYASI : Bu Konu Bilinmeden, Hiç Bir Sorun Anlaşılmaz / // HİLAFET MESELESİ


İLETEN : Yılmaz ARSLAN – y.arslan57

Değerli Dostlar,

​Ülkemiz büyük sorunlarla boğuşmakta: Terör, ekonomi, Almanya-Hollanda ile sorunlar, referandum, ​Abdülhamit’in, Abdülaziz’in ülke gündemine sokulması, vb. Bunların nedenlerini anlayabilmek için 93 yıldır sür git devam ettirilen bir "Hilafet" sorununu, sorunun niçin çıktığı, kimlerin hâlâ dayattığı, kimlerin işin ayırdında olmayarak desteklediği…Bunlar bilinmeden, hiç bir sorunumuz bitmeyeceği gibi, yerine yenileri de eklenecektir. İyi anlaşılması gerekir.

Hilafet kaldırıldı mı kaldırılmayıp TBMM’nin bünyesinde mi bırakıldı?

​Bu konuda kimler neler neler demişler, inanılmaz! Yalnızca karşı devrimciler değil, kendini Atatürkçü olarak tanımlayan, hepimizin de onları Atatürkçü olarak tanıdığı isimler. Bunlar, hain mi? Asla. Sorun, yeterli araştırma yapmadan, birilerinin dediğini irdelemeden, konunun özüne inmeden, sorgulamadan tekrar etmelerinde.

İyi ki Cengiz Özakıncı var. İyi ki araştırmaları, belgeleri var.

Kanal B’de ​11 Mart 2017’de Cengiz Özakıncı geçen hafta başlamış olduğu konuyu sonlandırdı:

LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=M-2uOjhJIdw&feature=youtu.be

Özakıncı’nın belgelerinin ana hatları:

1- Tarihin hiç bir döneminde Hilafet dünya müslümanlarının birliğini, tek odağa bağlanmayı sağlayamadı.

2- Emperyalistler Osmanlı padişahlarının halife olarak müslümanlar üzerindeki etkilerini, sömürgelerindeki müslümanların isyanlarını önlemek üzere kullandılar.

3- Atatürk ve arkadaşlarının kaldırdığı hilafet, nasıl bir hilafet idi:

a- Padişah-Halife Abdülmecit:

1853-56 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşları sırasında Abdülmecit Fransız ve İngilizlerle müttefik idi. Madalyonlar hazırlattı, üstündeki yazı: SENİN İÇİN ÖLDÜK, AVRUPA!

Silistre savaşı sonunda çıkardığı madalyonlardaki yazı: SENİN İÇİN SAVAŞTIK, SENİN İÇİN YENDİK AVRUPA!

Daha sonra Abdülmecit, bir hıristiyan tarikatı olan İngiliz devlet tarikatı GARTIER SAINT GEORGE’a üye oldu.

b- Padişah-Halife Abdülaziz:

Avrupa’ya giderek hıristiyanlardan borç para dilenen ilk padişah oldu. Bu Halife-Padişah da aynı tarikata üye yapıldı.

c- Son Halife Abdülmecit: Hilafet kaldırıldıktan sonra İsviçre’ye gitti, orada yaşadı. Haydarabat Nizamı Sir Osman Ali Han aracılığıyla İngiltere’den her ay 300 sterlin maaş aldı. (Bugünün parasıyla, 16bin sterlin = 75bin lira)

4- 1990’lı yıllarda ABD ve İngiltere’de hilafete yönelik hareketler başladı. Prens Charles…Clinton…Hatta Putin…Kıbrıslı Nazım Kıbrisi, nakşi tarikatından, İngiliz kraliyet ailesinin Seyyit soyundan geldiğini, aile erkeklerinin sünnetli olduğunu söyledi, Charles’ı halife adayı olarak gösterdi. (Not: Halife olmak için Kureyş kabilesinden gelmek gerekir)

Clinton Endonezya’da "İslam’da halife olsa, sorunları tek kişiyle hallederiz" dedi.

Putin’in danışmanlarından A. Dugin, Rusya’nın halife adayı Şeyh İmran Hüseyin ile görüştü. (Bakınız: Sheikh Imran Hosein, Islam and the West). Bu görüşmede Hüseyin, Atatürk’ün İngiltere’nin casusu olduğunu, hilafeti kaldırmasını Batı’nın istediğini söyledi.

Atatürk’ün hilafeti kaldırmayıp TBMM’de tuttuğunu ilk söyleyen kişi, Saidi Nursi (Saidi Kürdi), 19 Ocak 1923.

Sonraları, sırasıyla:

2- Adnan Menderes, Aralık 1955, "Sizler isterseniz, hilafeti yeniden kurabilirsiniz".

3- Necmettin Erbakan, 25 Eylül 1969, "Hilafetin büyük faydaları olabilir".

4- Aytunç Altındal, Süreç dergisinde, "Hilafet kaldırılmadı, Mecliste tutuldu" diye yazmıştı.

5- Refah Partisi MV Hasan Mezarcı, 26 Haziran 1992, kanun metninde olmadığı halde kanunu saptırarak, bu konuda önerge veriyor. 1993 yılında da bir öneride bulunuyor, "Demirel Halife olsun".

6- Refah Partisi MV Zeki Ünal, 1996’da hilafet önergesi veriyor.

7- Prof. Ahmet Akgündüz, 1999. Hilafetin kaldırılmadığını yazıyor.

Cengiz Özakıncı DOLMAKALEM SAVAŞLARI kitabıyla bunlara yanıt veriyor, eleştiriyor.

8- Avni Özgürel, 28 Temmuz 2004. Radikal gazetesinde hilafetin kaldırılmamış olduğunu yazıyor.

9- Prof. Hayrettin Karaman, hilafetin TBMM’de tutulduğunu yazıyor.

Cengiz Özakıncı TÜRKİYE’NİN SİYASİ İNTİHARI kitabını yazıyor, eleştiriyor. 2005.

10- Mustafa İslamoğlu, 3 Eylül 2005, hilafetin kaldırılmadığını,TBMM’de tutulduğunu yazıyor.

11- İsmet Bozdağ, Yeni Aktüel’de aynı konuyu yazıyor: Hilafet kaldırılmadı. 3 Eylül 2005.

12- Prof. İlber Ortaylı, 12 Mart 2007. "Hilafet şu anda TBMM’nin şahsında mündemiçtir" diye yazıyor.

13- Prof. Ali Satan, 2008. Aynı iddiayı tekrarlıyor.

14- Ali Bulaç, Zaman gazetesinde aynı konuyu işliyor.

15- Aytunç Altındal, 2010. "Hilafet kaldırılmadı" diyor.

16- Mehmet Şevket Eygi, 2011’de yazıyor, hilafetin kaldırılmadığını söylüyor.

17- Abdülkadir Selvi, 12 Temmuz 2012. "Hilafet kaldırılmadı" diyor.

18- Prof. Ekrem Bora Ekinci, 2012.

19- İsmail Kara, 31 Ocak 2013.

20- Time Turk.

21- Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu,"Yeni Yüzyılda İslam Dünyası" kitabında hilafetin kaldırılmadığını yazıyor.

22- Prof. Haydar Baş.

23- Arslan Bulut, 1 Temmuz 2004.

24- Erol Mütercimler, 4 Temmuz 2014. Fakat Mütercimler bu konudaki görüşünü değiştirdi, son kitabı "İsyanlar,İhtilaller, Darbeler"de hilafetin kaldırılmış olduğunu yazdı.

25- Sinan Meydan, 10 Temmuz 2014. O da hilafetin kaldırılmamış olduğunu söylüyor.

26- Dr. Selin Şenocak.

27- Can Ataklı.

Bu konunun özü:

Meclisteki hilafet tartışmaları sırasında bir kaç milletvekili kaldırılmasının karşısında oldu. Fakat reddedildi. Oy birliğiyle reddedilmiş bir öneriyi (bir tek MV Halit Akmansu dışında) kanun metni öyle çıkmış gibi 90 yıldır saptırıyorlar!

Akmansu istifa ediyor, sonra bir kitap yazıyor. Kitabında istifa nedenini de bildiriyor, “…mündemiç olduğu kabul edilmediği için” diyor. Yani, “Hilafet TBMM’nin manevi kişiliğindedir” önerisi kabul edilmediği için istifa ediyor. Bir numaralı kanıt, budur!

Dönemin Adalet Bakanı, Seyit bey. Diyor ki:

1- “Dünya müslümanlarının kabul ettiği bir hadis var, orada “Halife, Kureyş kabilesinden olur” deniyor. Biz Kureyş’ten miyiz?.

2- Yine kabul gören bir hadis’e göre Hz.Muhammed “Benden sonra hilafet 30 yıl sürecek, sonra bitecek. Ezici saltanatlar başlayacak” diyor.

Biz Peygamberi yalancı çıkarmaya mı çalışıyoruz?

3- Kuran’da bütün müslümanlara öğütlenen hilafet değil, Şura’dır. Şura da meşvereddir. Meşvered de Cumhuriyettir. Biz, Cumhuriyetiz. Cumhuriyet var, hilafet yok”.

Hilafet, Cumhuriyet sözcüğü içindedir. Hangi haliyle? Esasen. Esasen sözcüğünün Osmanlıdaki anlamı, ilk biçim, özgün ilk hâli demektir.

Adalet Bakanı Seyit bey konuşmasında ilk 4 halifeyi ayırıyor, bunlara “Hilafet-i Raşitin” diyor, sonrasını “sahte hilafet” olarak adlandırıyor.

Seyit beyin konuşması kitap olarak basılıyor, ülkenin en ücra köşelerine ulaştırılıyor.

Değerli dostlar,

Hilafetin TBMM’nin bünyesinde saklandığı safsatası niçin, nasıl 90 yıl devam ettirilebildi? Devam ettirilmesinin kimlere ne yararı oldu, olmakta? Bütün bunların açıklaması Özakıncı’nın belgelerinde…

Paylaşılması dileğiyle,

Lâle Gürman

JİTEM DOSYASI /// VİDEO : JİTEM – MUSA ANTER SUİKASTİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=a39J9hkNZlM

TARİH : CEVDET PAŞA KİMDİR ? ENCÜMENİ DANIŞ VE GİZLİ TÜRK TEŞKİLATI GERÇEĞİ


CEVDET PAŞA KİMDİR ? ENCÜMENİ DANIŞ VE GİZLİ TÜRK TEŞKİLATI GERÇEĞİ

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/cevdet-pasa-kimdir-encumeni-danis-ve.html?m=1

ONUR DİKMECİ
İstihbarat ve Strateji Uzmanı

Ahmet Cevdet Paşa, 1822 yılında Bulgaristan’ın Lofça kentinde doğmuştur. Devrinin en mühim entelektüel şahsiyetlerinin başında gelen Cevdet Paşa, özellikle hukuk ve tarih alanında mühim çalışmalar vermiştir. Darûl-Muallim Müdürlüğü, Adliye Nazırlığı gibi üst bürokratik görevlerde bulunmuş, Fransız Akademisine benzer biçimde bilimsel çalışmalar düzenlemek için oluşturulan Türk İlimler Akademisi’nin 40 kişilik Encümen heyetinde yer almıştır. Makalemizin ana temasını oluşturan Cevdet Paşa Tarihi/ Tarih-i Cevdet, bu encümen heyetinin direktifleri doğrultusunda Cevdet Paşa tarafından yazılmıştır. Paşa, eserinde 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan, 1826 Vaka-i Hayriye olayına kadarki dönemi, dönemin şartlarını, Devlet-i Aliyye’nin siyasal ve sosyal durumlarını ve Dünya’da ki mühim hadiseleri aktarmıştır. Tarih-i Cevdet’te yer alan çarpıcı mevzuları başlıklar halinde kategorize edip irdelemek eserin ne anlattığı hususunda daha aydınlatıcı olacaktır.

Tarih-i Cevdet’te birinci sınıf Devlet adamlarının kusurları ortaya koyulmuştur.

Bu husus kuru bir eleştiriden çok sebep sonuç bağlamında bütünsel bir olgu olarak yer almıştır. Örneğin, Emevi Halifesi II. Velid İslâm’ı tahrik eden, Şeyhülislam Feyzullah Efendi, Köprülü Amcazede Hüseyin Paşa’nın şöhretine haset gösteren ikbal düşkünü, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, talim yaptırmadığı için nizam bozan, gereksiz harcamaları sebebiyle israfkâr olarak nitelendirilmiş Padişahlar ise doğrudan eleştirilmek yerine dönemsel eleştiriler yapmak tercih edilmiştir. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın idamı, Kanuni Dönemindeki fetih politikasının eleştiriye tabi tutulması bu hususa verilebilecek örnek mahiyetindedir.

Fütuhatın Avrupa kıtasına yayılmasını açıkça tenkit etmektedir.

Yavuz’un saltanatı boyunca amacının İran ve Hindistan’ı hilafete bağlayarak, Kazan, Tataristan, Kırım’ın Osmanlı vilayeti olarak Türk ve İslâm unsurlarının Devlet-i Aliyye uhdesinde bulunmasını böylece Kafkaslarda hakimiyet sağlanacağını vurgulamıştır. Cevdet Paşa, bu düşüncesiyle isabetli bir noktaya değinmiştir. Hakikaten Kafkas hakimiyeti tam manasıyla sağlanabilse, Rusların güçlenmesi engellenebilecek II. Viyana kuşatması gibi hadiselerde Kuzey’den gelen desteklerin önüne geçilmiş olacaktı. Ayrıca kültüren ve dinen birbirine yakın bölgeleri egemenlik altına alıp ileriki zamanlarda baş gösterecek mezhepi taassupların önüne geçilerek Hilafet otoritesi sağlamlaştırılmış Doğu’da bütünlük sağlanarak akabinde kademeli Batı fütuhatı düşünülmüş olabilir.

Tarih-i Cevdet’te dikkat çeken diğer husus Türk kavramına yapılan vurgudur.

Tarih-i Cevdet’in yazılmaya başladığı XIX. Yüzyıl ortaları daha ziyade Osmanlılık kavramına dikkat çektiğinden kavram olarak dâhi Türk kelimesinden genel manada itinayla kaçınılmaktaydı. Fakat Tarih-i Cevdet’te, Osmanlı Hanedanı’nın atalarının Türkistan’da hüküm sürmüş asil kişiler olduğunun yazılıp Orta Asya’ya vurgu yapılması, Kafkasya’dan bahsedilirken Hun, Kalmuk, Hazar gibi Türk boylarının yer alması, Cengiz’in fetih hareketi anlatılırken köken olarak Farsçada olsa Türklerin yurdu manasında olan Turan ifadesinin kullanılması ve Osmanlı hanedanının Türklüğe ait güzellikleri ve yiğitliği taşıdığının açıkça yazılması Türklük ile ilgili dikkat çekici noktalardır.

Tarih-i Cevdet’te Yalnızca Devlet-i Aliyye ile sınırlı kalınmayıp dönemin Dünyada cereyan eden mühim hadiselerine de değinilmiştir.

Özellikle İkinci ciltte Amerikan Bağımsızlık savaşı bu savaşta Fransız-İngiliz çekişmeleri, Rusya’nın sıcak denizler emeli ile Prusya Kralı II. Frederik’in ölümü ayrıntılı olarak yer almıştır. Üçüncü ciltte ağırlıklı olarak Kafkasya ve Kafkas halkları hususunda bilgi verilmiş antropolojik birde tasnif yapılmıştır. Altıncı ciltte ise büyük biçimde Fransız İhtilali anlatılmıştır.

Türk Rus ilişkileri detaylı olarak işlenir.

Buna göre Ruslar, sinsi ve içten pazarlıklıdır. Türk-Rus ilişkileri kapsamında Kırım ve dolaylarının sosyal yapısıda aktarılarak bölgenin adeta kuşbakışı röntgeni çekilmiştir.

Tarih-i Cevdet’te bir diğer husus Fransız İhtilalidir.

İhtilal sonrasında çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu büyük yara alacağından Devlet-i Aliyye döneminde yaşamış bir ‘Osmanlı’ aydınının ne düşündüğü oldukça önemlidir. Fransa’nın sosyal yapısı ve iktisadi manadaki çöküntüsü detaylı anlatılır. Cevdet Paşa, Fransa’da ki sınıfsal ayrıcalığın Halk’ı nasıl bezdirdiğini açıkça anlatır ve ihtilale giden süreci bir bakıma haklı bulur. Fakat özellikle Napolyon’un Mısır seferine tepki gösteren Cevdet Paşa bunu ihtilalin ahlaksızlığı olarak nitelendirerek Fransa’da yaşanan kanlı sürecin pekçok haksızlık barındırdığını düşünür. Cevdet Paşa’nın Fransız ihtilali ile ilgili aktardıkları aslında bugün bile hemen hepimizin kabul edebileceği mahiyettedir. O ihtilali kuru bir gereksizlik olarak görmemiş, aksine Halk’ın çektiği acılara değinerek ayaklanmanın kayırmacı sistemden kaynaklandığını belirterek başlangıç olarak haklılığını savunmuştur. Netice itibariyle ihtilal yanlış sonuçlar doğurmuştur. Zaten bu da bugün hepimizin bu şekilde kabul ettiği durumdur.

Tarih-i Cevdet’te az değinilen konulardan birisi iktisadi mevzulardır.

Kalkınmaya ihtiyaç olduğunu vurgulayan Cevdet Paşa, vergilerin sağlıklı kullanılmasını istemektedir.

Tarih-i Cevdet’te Devlet-i Aliyye’de ki yenileşme hareketleri yerinde ve olumlu bulunup bu minvalde aktarılmıştır.

Bu devirde bile eleştirilen ve kendi devrinin en hararetli eleştirilerine maruz kalan III. Selim ve II. Mahmut’un uygulamalarının XIX. Yüzyılda yaşamış bir Osmanlı Aydın’ı tarafından ne şekilde idrak edilip anıldığı mühimdir. II. Mahmut’tan birkaç yerde bahsedilirken ‘’Devlet ağacına musallat olan haşereler temizlenmiş, kuru dallar kesilmiştir.’’ gibi ifadelerle olumlu benzetmelere gidilmiştir. III. Selim döneminde Devlet ileri gelenlerinden, Koca Yusuf Paşa, Tatarcık Abdullah Efendi, Halil Hamid Paşa gibi yöneticilerden lâyihalar alındığı vurgulanır. Buna göre III. Selim devrinin en büyük sorunu modern teçhizat ve eğitimden yoksun disiplinsiz Osmanlı Yeniçerileridir. Tophanelerin kurulması, Ordu’nun periyodik aralıklarla teftişi, ateşli silahların eğitimi gibi hususların yanında talimin önemi vurgulanmıştır. O devirde Talimli Asker nezareti kurulduğu da belirtilmiştir.

Tarih-i Cevdet’te bürokratik görevlerden alınma ve atanma gibi meselelerde sıkça yer almaktadır.

Yaklaşık iki asır evvelindeki bir Şeyhülislam’ın görevden alınması veya Vezir-i Azam’ın azledilmesi ilk bakışta bugün gereksiz bir ayrıntı gibi gözükebilir. Fakat anlatılan hemen bütün azil işlerinde varılacak sonuç Mevcut kadroların misli katı yönetici istihdamı, bu sebeple kabiliyetsiz kişilerin üst mevkilerde bulunması, yöneticiler, kadılar gibi ileri gelenlerin keyfi vergilendirme ve rüşvet gibi uygulamalarla Devlet mekanizmasının nasıl zarar gördüğüdür…

Tarih-i Cevdet’in belirgin noktalarını kategorize ederek vermeye çalışırken Devlet-i Aliyye’nin o zamanki genel durumu konusunda sonuca vardık. Buna göre Devlet-i Aliyye, Rusya ile her daim mücadelede, Kafkasya fütuhatını zamanında gerçekleşirememenin bedelini ödeyen, gerekli ekonmik, teknik özellikle askeri açıdan geri kalmış, yeni düzenlemeler almak zorunda kalan iyi niyetli kimi Yönetici ve Hanedanlığın kontrolündedir. Devlet-i Aliyye’nin genel durumu anlatılırken Dünya’da vuku bulan olaylara da değinilmesi bütünsel bir tarih aktarımını sağlamış ve oldukça doyurucu bir eser karşımıza çıkarmıştır.

Tarih-i Cevdet Türk siyasi tarihinin stratejik noktalarını anlamak bakımından önemlidir. Ancak bir önemde Cevdet Paşa’nın üyesi olduğu Türk İlimler Akademisini tanımak konusudur. Günümüz Türkçesindeki bu kavramın o zamanda ki karşılığı Encümeni Danış idi. Yani görüldüğü gibi Encümeni Danış gizli bir devlet yapılanması, istihbarat teşkilatı ya da kendi içerisinde gizemli ritüelleri barındıran masonik bir birim değil legal resmi, kültürel çalışmalarda bulunan ve günümüz Talim Terbiye Kurulu benzeri bir oluşumdu. Gerçi Encümeni Danış’ın James Redhouse gibi şarkiyatçı ve misyonerlik çalışmalarına önem veren bir şahısı barındırması soru işaretlerine sebebiyet verebilir ancak bu bile bu kurumu kapalı, gizli, vurucu gücü olan bir istihbarat yapılanmasına dönüştüremez. Encümeni Danış’ın yakın siyasi tarihte gündeme getirilmesi ise Hatay Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’in oğlu Murat Sökmenoğlu’nun röportajıyla eş zamanlıdır. Buna göre Sökmenoğlu kendisi gibi itibarlı ve kariyerli bürokrat ve devlet adamlarıyla toplantılar düzenleyip siyasi mevzularda tartışmaları Fahri KoruTürk tarafından ”Sizler Encümeni Danışsınız sizlere ihtiyacımız var” şeklinde karşılık buluyormuş. Tabi bu cümle bir teşvik ve onore etmenin yanında istihbari bir oluşuma vurgu yapmayan hafif nüktedan bir üslubun eseridir. 2000’li yıllarda ki bir furya Encümeni Danışı daha da gizemli hale getirdi ve Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’ndan üst düzey askeri ve sivil isimlere kadar elit bir zümrenin bu oluşumla ilişkilendirilmesine yol açtı. O tarihlerde Türkiye bir dönüşüm yaşıyor ve sivilleşmenin tepeden inme uygulamalarına tanık oluyordu. Bu durum militarist veya ulusalcı, saf ve milli duygulara haiz ancak devlet üstü gruplarda kurtuluşu arayan bir grubun umutlarını hayali organizasyonlara bağlamasına sebebiyet verdi. Encümeni Danış’ın kendisi hayal ürünü değildi ancak yapısı ve içeriği ile alakalı söylentiler gerçeğin çok dışındaydı.

Türkiye’nin de diğer devletler gibi gizli istihbari birimlerinin bulunması muhtemeldir. Bu oluşumlar ordu içerisinde bulunduğu gibi asker sivil organizasyonunu da içerebilir. Soğuk Savaş dönemindeki Özel Harp Daireleri bir anlamda, MGK Genel Sekreterliğine bağlı eskinin Toplumla İlişkiler Başkanlığı ve bağlı kuruluşları toplumun kafasındaki Encümeni Danışın karşılığı olabilir. Ancak gizli teşkilat veya teşkilatlardaki geçmişin bir süreklilik arz ettiği söylenemez çünkü en eski sistemli ve milli bir istihbarat birimi olan Teşkilatı Mahsusa’nın zihniyet, yöntem ve kadrolaşma bakımından devam ettiğini öne sürmek mümkün değildir.

Sadece işgal değil, kitlesel biyolojik nükleer siber ekonomik ve nanoteknolojik saldırıları ve doğal afetleride kapsayan hazırlık çalışma ve uygulamaları içeren birimlerin oluşturulması hayatidir. Encümeni Danış, Göktürklerden itibaren sürdüğü iddia edilen Börü Budun ve Mustafa Kemal Atatürk’ü yetiştiren teşkilat olarak gösterilen Asakiri Milliye gibi tanımlar güzel, ilgi ve heyacan uyandırıcı hikayelerdir. Ancak devlet hikayeler ile yönetilemez. Kimyasal ve Biyolojik Silahlar birimi bulunmayan bir Silahlı Kuvvetler ile Uzay Masasını var edememiş Savunma Bakanlığına sahip Türkiye kısa süre evvel işgal yaşamayacağı gerekçesiyle Seferberlik Tetkik Kurullarınıda kapatmıştı. Psikolojik Harekat ise askerler veya siviller tarafından çok büyük oranda iç kamuoyuna uygulandı. Dış istihbaratla ilişkilendirilen Mit personelinin yalnızca yüzde üçü dış görevlerde değerlendirilirken, çoğu Türk diplomat görev yaptıkları ülkelerin dilini ve kültürünü bile bilmiyordu. Zengin tarihi ve potansiyeline rağmen bu gibi zaaflarıda bulunan Türkiye için ciddi manada hükümetler ve partiler üstü bir strateji ile bu stratejilere uygun çok yönlü birimlerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Bir asır daha Encümeni Danış Masalları dinlemeye dillendirilmeye imkan olmayabilir.

TARİH : Sultanların Bilim Adamı Ali Kuşçu


Sultanlarn Bilim Adam Ali Kuu.pdf

TARİH : Endülüs’ün Avrupa’ya 10 Muhteşem Hediyesi


Endls’n Avrupa’ya 10 Muhteem Hediyesi.pdf

TARİH : 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı Esnasındaki Rumeli Göçünün Meclis-i Mebusan’a Yansımaları ve Yapılan Yardımlar


1877-1878 Osmanl-Rus Sava Esnasndaki Rumeli Gnn Meclis-i Mebusan’a Yansmalar ve Ya plan Yardmlar.pdf

TARİH : Nasuh Al-Matrakî – 16. YÜZYILIN OSMANLI SANAT VE MATEMATİK DEHASI (İNGİLİZCE)


Nasuh Al-Matrak – 16. YZYILIN OSMANLI SANAT VE MATEMATK DEHASI (NGLZCE).pdf

TARİH : İslam Dünyasının Alim Hanımları


slam Dnyasnn Alim Hanmlar.pdf

TARİH : Roket Bir Osmanlı İcadı mı ?


Roket Bir Osmanl cad m.pdf

TARİH : İstanbul Muvakkithaneleri


DOKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

Muvakkithane NEDİR ?

Vikipedi, özgür ansiklopedisinde anlamı nedir ?

Süleymaniye Camii’nin muvakkithanesi ve avlu girişi

Muvakkithane, (Osmanlı Türkçesi: موقّتخانه), muvakkitlerin namaz vaktini ve saati tespit ettikleri, küçük çapta astronomi çalışmaları yaptıkları mekandır.

İçindekiler

1 Anlamı ve Yapı Özellikleri

2 İşlevi

3 Muvakkithane örnekleri

3.1 İstanbul’daki muvakkithaneler

3.2 Ayasofya Camii Muvakkithanesi

4 Günümüzdeki işlevi

5 Ayrıca bakınız

6 Dış Bağlantılar

7 Kaynakça

Anlamı ve Yapı Özellikleri

Muvvakkithane, muvakkitlerin yani vakti tespit edenlerin çeşitli aletlerle namaz vaktini belirlediği, gözlem yaparak zamanı tespit ettikleri mekandır. Bu bağlamda muvakkithane, "vaktin belirlendiği mekan" anlamına gelmektedir. Namaz vakti belirlenmesiyle ilgili mesleğe daha önceki İslâm medeniyetlerinde de rastlanmasına rağmen bu çalışmanın yapıldığı hususi bir mekân olarak muvakkithâne tabirine Osmanlı İmparatorluğu’ndan önce rastlanmamıştır.[1] Muvakkithaneler şehirlerdeki büyük camilerin bahçesine inşa edilmiş bir iki odadan büyük olmayan yapılardır. Bu yapılar içinde bulundukları külliyenin veya bitişik olduğu caminin vakfı tarafından idare edilir, buralarda çalışan kimselere ise zamanı ayarlayan, vakitten sorumlu kişi manasında muvakkit denilirdi.

Ayrıca Osmanlı medeniyetinde külliye adıyla anılan yapının içerisinde pek çok farklı işlevi ve hizmeti sağlayan kamusal hizmet binaları bulunmaktaydı. İmaret, cami, şifahane gibi yapıların yanı sıra dini ve ilmi açıdan hizmet sağlayan kamu binaları arasında sayılabilecek muvakkithaneler külliyelerin içerisinde de bulunabilmekteydi. Dikdörtgen planlı inşa edilen yapıların yola bakan cepheleri geçenlerin saatleri daha iyi görebilmesi için üçgen bir düzlemde dışarıya taşacak şekilde tasarlanır; mevki olarak camilerin girişinde sağ veya sol tarafta yer alır. Bir yanı mutlaka sokağa bakan bu yapılar genelde tek katlıdır. İki katlı olanlar ise Sıbyan Mektebi, kütüphane gibi vakıf müesseseleriyle birleştirilerek kullanılmıştır.

İşlevi

Kütahya Muvakkithânesi

Bu mekanlarda yapılan en önemli faaliyet çeşitli aletler vasıtasıyla tesbit edilen namaz vakitlerinin müezzinlere bildirilmesidir. Namaz vakitlerinin güneşe göre ve hassas bir şekilde belirlenmesi, ayrıca kıble yönünün dakik olarak tayini ihtiyacı, muvakkitliğin daha Emevîler döneminde ortaya çıkmasına yol açmış, ilk muvakkithâne de Şam’daki Emevi Camii’nde kurulmuştur. Emeviler döneminde ortaya çıkan muvakkithaneler, Osmanlılarda özellikle İstanbul’un fethinden sonra yaygınlaştı. Bu tarihten önce diğer Osmanlı şehirlerinde muvakkithane kayıtlarına rastlanmakla birlikte tam olarak tespit edilemedikleri için varlıkları tartışmalıdır.[2] İstanbul’da ilk inşa edilen muvakkithane, 1470 tarihli Fatih Camii Muvakkithanesidir.[3] Buranın başına da ilk muvakkit kabul edilen ünlü bilim insanı Ali Kuşçu getirilmiştir.[4]

Bu mekanlarda çalışan muvakkitler, senelik takvim ile Ramazan ayı için imsakiye hazırlardı. Muvakkitlerin hemen hemen tamamı basit astronomi aletlerini kullanmayı bildikleri gibi içlerinde bu sahada eser verecek seviyede bilgi sahibi olanlar da vardı. İsteyenlere basit astronomi derslerinin de verildiği bu mekanlarda muvakkitlerin bilgisine göre hem bir astronomi eğitimi yeri ve hem de basit bir gözlem evi idi. Osmanlı şehirleri için Şeyh Vefa, Takiyüddin ve Darendeli Mehmed Efendi gibi kişiler namaz vakitlerini gösteren dakik cetveller hazırlayan ünlü gök bilimci ve muvakkitler arasındadır. Aynı zamanda İstanbul’daki bazı muvakkithanelerin, astrolojik hesaplara dayanarak uğurlu zamanı padişaha belirtmekle görevli olan müneccimbaşıların yetişmelerinde önemli bir yeri bulunmaktaydı. Mekanik saatler yaygınlaşması ve muvakkithânelere girmesiyle muvakkitlerin görevi zaman içerisinde saatleri tamir ve ayarlarını kontrol etmeye ve saat ve astronomi aletleri imal etmeye dönüştü. Muvakkithanelerder ayrıca astronomi, astroloji ve takvim gibi konularda ders verilir, vakit tayiniyle ilgili basit aletlerin yapımı da öğretilirdi. Bazı muvakkithâneler dönemin küçük birer rasathanesi gibi çalışmaktaydı.

Muvakkithanelerin demirbaşları arasında zaman tayini yapmak, yön bulmak, güneşin meridyen geçişini tespit etmek için kullanılan usturlap, zaman tayininde birinci derecede önemli bir ölçüm aracı olan ve üçgen şeklindeki rub’u tahtası, çift yansıma ilkesine dayanan ve ölçüm kapasitesi 90 derece olan oktant, güneş ve yıldızların yüksekliklerinin ölçülmesinde kullanılan daire-i muaddel, çeşitli küreler bulunmaktaydı.[5] Bunların yanında teknolojik gelişmelere göre farklılaşan kadran, sekstant, kum saati, güneş saati, mekanik saatler gibi astronomi aletleriyle zaman ve takvimle ilgili hat levhaları bulunmaktaydı.[2]

Muvakkithane örnekleri

İstanbul’da ilk inşa edilen muvakkithane, 1470 tarihli Fatih Camii Muvakkithanesidir.[3] Evliya Çelebi’nin aktardığına göre muvakkithane saatlerinin çok dakik olmasından dolayı Bayezid Camii Muvakkithanesi şehirdeki en şöhretli muvakkithaneydi. Bu ilk örneklerin yanında İstanbul’da pek çok muvakkithane bulunmaktaydı. Özellikle Teşvikiye Camii, Yavuz Selim Camii, Şehzade Camii, Eminönü Camii bahçeleri içerisinde bulunan yapılar ve pek çok mahallede rastlanabilecek muvakkithaneler İstanbul’un bu yapılar bakımdan zengin olduğunu göstermektedir. Payitaht İstanbul’da inşa edilen muvakkithanelerin yanı sıra Osmanlı coğrafyasında inşa edilmiş diğer muvakkithaneler Belgrad, Kalemegdan, Beyrut, Şam, Taif, Girit, Hanya, Bursa, Gelibolu, Kütahya Muvakkithanesi, Trabzon, İznik, İzmir, Aydın, Tire, Konya, Çorum, Tokat, Erzurum, Balıkesir, Manisa, Edirne, Çanakkale, Safranbolu ve Amasya gibi birçok merkezde bulunmaktadır.[6] İçindeki aletlerin korunması ve işlevini sürdürmesi bakımından Bosna-Hersek’teki Gazi Hüsrev Bey Camii önemli örneklerden sayılmaktadır.

İstanbul’daki muvakkithaneler

Sadece 29 tanesi günümüze ulaşabilmiş İstanbul’daki muvakkithanelere rastlanabilecek yapıların bazıları şunlardır:[7][8]

İstanbul’daki ilk muvakkithanenin yapıldığı Fatih Camii

Ayasofya Camii’nin zemin planı: 1. Sıbyan Mektebi 2. Şadırvan 3. Muvakkithane 4. Mütevelliler dairesi (Günümüzde Müze Müdürlüğü’nce kullanılıyor) 5. Şehzadeler Türbesi 6. III. Murad Türbesi 7. II. Selim Türbesi 8. III. Mehmet Türbesi 9. Sebil 10. Mermer sarnıç 11. Türk payanda duvarları 12. Kütüphane 13. Vaftizhane (Günümüzde Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi) 14. Sebil 15. Minareler 16. Omphalion 17. İkinci Ayasofya kalıntıları 18. Ayasofya Medresesi (günümüzde mevcut değildir) 19. Ayasofya İmareti (günümüzde mevcut değildir) 20. İmaret Kapısı 21. Mihrap 22. Hünkar mahfili 23. Minber 24. Müezzin mahfili 25. IV. Murat’ın yaptırdığı mermer kürsü 26. Bergama’dan getirilen küpler 27. Terleyen sütun 28. Üst kata çıkış rampası 29. Alt kata iniş rampası 30. Hazine dairesi

Ahmediye Camii

Atik Ali Paşa Camii

Ayasofya Camii

Bala Süleyman Ağa Külliyesi

Bayezid Camii

Beykoz Camii

Beylerbeyi Camii

Büyük Selimiye Camii

Caferağa Camii

Cerrah Mehmed Paşa Camii

Dolmabahçe Camii

IV. Murad Sebili

Eminönü Camii

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Eyüp Sultan Camii

Galata Mevlevihanesi

Humbarahane Camii

II. Mahmud Türbesi

Kandilli Camii

Kanlıca Gazi İskenderpaşa Camii

Kasımpaşa Camii

Keçecizade Fuad Paşa Camii

Kocamustafapaşa Sümbül Efendi Camii

Laleli Camii

Nişancı Mehmet Paşa Camii

Nusretiye Camii

Osmanağa Camii

Ramazan Efendi Camii

Sultanahmet Camii

Suadiye Camii

Sultan Mustafa Camii

Şehzade Camii

Teşvikiye Camii

Tevfikiye Camii

Üsküdar Valide-i Atik Camii

Üsküdar Valide-i Cedid Camii

Yavuz Selim Camii

Yeraltı Camii (Kurşunlu Mahzen)

Yenikapı Mevlevihanesi

Yeni Cami

Ayasofya Camii Muvakkithanesi

Günümüze kadar ayakta kalabilmiş ender muvakkithaneler arasında olup 19. yüzyılda yapılması sebebiyle son dönem Osmanlı izlerini taşır. Sultan Abdülmecid zamanında, Ayasofya Camii’nin onarımını yapan Fossatti Kardeşler tarafından, 1853 yılında yapılan yapı, kare planlı, kesme taş duvar örgülü olup, giriş kısmı kuzey cephesindendir.[9] Muvakkithane içerisinde, ortada, mermer ayaklı, yekpare mermerden yuvarlak bir masa yer almaktadır. Yapının muvakkithane olarak kullanıldığı dönemde, sarkaç ayarının bozulmaması için masa üzerinde duran saat ile iç kısımdaki saatlerin, dışarıdan bakıldığında herkes tarafından görülebilmesi amacıyla pencereler büyük yapılmıştır. Cami döneminde muvakkithane içerisinde yer alan büyük ayaklı saatlerin bir kısmı günümüzde müze deposunda korunmakta olup yapı günümüzde Müze Ofisi olarak kullanılmaktadır.[9]

Günümüzdeki işlevi

Muvakkithaneler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde özellikle Sultan Abdülmecid döneminde meydan saatlerinin yapılmaya başlanması ve mekanik saatlerin yaygınlaşması ile önemini yitirmeye başlamıştır. Eski bir gelenek olarak özellikle İstanbul’da saatlerinin ayarlarını kontrol için, muvakkithane saatlerinin doğruluğuna inanarak buralara uğranmaya devam edilmiştir.[3] İstanbul dışındaki eski ve mevcut muvakkithaneler arasında Kütahya Muvakkithanesi, Kayseri Saat Kulesi, Muğla Saat Kulesi, Tokat Saat Kulesi ve Çanakkale Saat Kulesi sayılabilir.

Son müneccimbaşı Hüseyin Hilmi Efendi’nin 1924 yılında vefatıyla müneccimbaşılık müessesesi lağvedilince yerine aynı yıl başmuvakkitlik adıyla yeni bir müessese kurulmuş ve başına Ahmet Ziya (Akbulut) getirilmiştir.[2] Cumhuriyetin ilanı sonrasında “Başmuvakkitlik” adı altında kurulan yeni bir müesseseye devredilen muvakkithaneler, 20 Eylül 1952’de kapatıldı. Günümüzde pek çok muvakkithane binaları değişen zamana dirense dahi ayakta kalanların bir kısmı ya amaçları dışında kullanılmakta veya metruk haldedir. Bir kısmının ise farklı amaçlarla, örneğin büfe, kafeterya, kitap satış noktası olarak kullanıldığına veya müştemilat olarak bırakıldığına rastlanmaktadır. Bu yapıların birer astronomi merkezi olarak kullanıldığı düşünülürse, bugünkü kullanım örneklerinin ne kadar tezat teşkil ettiği anlaşılabilir.

AZINLIKLAR DOSYASI : TÜRK-YUNAN MÜBADELESİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ HABERLER


DÖKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// Şah ile Sultan Arasında Bir Acem Bürokratı : İdris-i Bitlisi’nin Şah İsmail’in Himayesin e Girme Çabası


ah ile Sultan Arasnda Bir Acem Brokrat – dris-i Bitlisi’nin ah smail’in Himayesine Girm e abas.pdf

TARİH /// Yasaklanan ve Sansürlenen Bir Kitabın Macerası : Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nin İlk Baskıları


Yasaklanan ve Sansrlenen Bir Kitabn Maceras – Evliy elebi Seyhatnmesi’nin lk Basklar .pdf

TARİH : Osmanlının Peşinde Bir Yaşam


DÖKÜMANI İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

PSİKOLOJİ DOSYASI : Daha Önce Duymadığınız 25 İlginç Psikolojik Gerçeklerden bazıları !!!


· Beyin, sıkıcı insanlardan dinlediğiniz sıkıcı konuşmaları olduğu gibi KAYDETMİYOR! Onları daha ilginç hale getirerek yeniden yazıyor.

· Yapılan bir araştırmaya göre, profil sayfalarına çok sayıda “selfie” yükleyen erkek kullanıcıların, psikopat ve narsistik kişilik bozukluğuna sahip olma olasılığı çok yüksek.

· Dinlediğiniz müzik türü, dünyayı algılayış biçiminizi de etkiliyor.

· “Aşık olmak” ile “Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğuna sahip olmak” vücutta aynı biyokimyasal etkiyi yaratıyor.

· Araştırmalara göre, parayı fiziksel olarak birşeylere “sahip olmak” için değil de, “deneyim kazanmak” için harcamak, insanı daha çok mutlu ediyor.

· Psikologların yaptığı incelemeye göre “internet trolleri” narsistik, psikopat ve sadistik kişilik özellikleri gösteriyor.
(Trol, internette insanları sinirlendirmek ya da münakaşa başlatmak için tohum ekmeye çalışan kişilere deniyor. Bu kişiler, internetteki sosyal ortamlara kasten provoke edici veya konu ile ilgisi olmayan mesajlar göndererek, duygusal tepkiler verdirtme veya başlığın konusunu dağıtma amacı güdüyor)

· Televizyonların ve popüler kültürün hayatımıza girmesiyle ortaya çıkan bir diğer ruhsal bozukluk da “Truman sendromu”… Bu hastalığa yakalananlar, hayatlarının her aşamasının tıpkı filmdeki gibi gizlice kameraya kaydedilip televizyonda gösterildiğini zannediyor.

· Bir şarkının “en sevdiğiniz şarkı” olmasının sebebi, onu hayatınızdaki “duygusal bir an” ile eşleştirmenizden ileri geliyor.

· Yapılan araştırmalar, cahil insanların kendilerini mükemmel görmeye; zeki insanların ise yeteneklerini hafife almaya eğilimli olduğunu gösteriyor.

· Paris sendromu, özellikle Japonların yakalandığı garip bir psikolojik rahatsızlık… Paris’e gelmeden önce şehirle ilgili büyük beklentileri olan kişiler, şehrin gerçek yüzüyle karşılaşınca depresyona giriyor.

· Kudüs sendromu da yine literatüre geçen bir başka ilginç rahatsızlık. Kudüs’ü ziyaret eden hacı ve turistlerden bazıları, buradaki kutsal atmosfere kendilerini kaptırıp, büyük bir dini lider olduklarına inanmaya başlıyor. Daha da ileri gidip kendini Mesih, Hz İsa ya da Hz Musa zannedenip, Kızıldeniz’i yarmaya çalışanlar da var!

· Doğuştan görme engelli olan kişiler, şizofreni hastalığına yakalanmıyor!

· Cep telefonunu kaybetmenin, artık bir fobi olarak literatürde yer aldığını biliyor muydunuz? Nomofobi, cep telefonu ve bağlantısını kaybetme korkusu demek.

· Birisine 20 saniyeden uzun süre sarıldığınızda, beyinde “sosyal bağlanma”dan sorumlu oksitosin hormonu salgılanıyor ve böylece bu kişinin size daha çok güvenmesini sağlıyorsunuz.

· İnsanlar fiziksel açıdan yorgun olduğunda, dürüst olmaya daha eğilimliler. Bu nedenle gece geç saatte yapılan konuşmalarda, itiraflar daha sık oluyor.

· Bugün liseye giden sıradan bir öğrenci, 1950’lerde psikiyatrik tedavi gören ortalama bir hasta ile aynı kaygı seviyesine sahip!

· Günümüzde araştırmacılar arasında internet bağımlılığının da artık bir akıl hastalığı olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği hakkında devam eden bir tartışma var.

Psikoloji Portalı

DARBELER DOSYASI /// NACİ KAPTAN : Darbe analizi * Türkiye?deki CIA destekli darbe başarısız, kürese l satranç tahtası altüst oldu


cambell_cia_0_opt.jpg

Darbe analizi * Türkiyedeki CIA destekli darbe başarısız, küresel satranç tahtası altüst oldu

Eric Draitser:

18 Ağustos 2016 Perşembe

Fullere ilave olarak, kötü şöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sırada Güleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi.

medyanın-işlevi.jpg

Eric Draitser

Global Research / stopimperialism.com

Kısa süre önce Türkiyede gerçekleşen başarısız darbe girişimi, Ortadoğudaki, NATOdaki ve belki de küresel düzeydeki güç dengelerini değiştirme potansiyeli taşıdığından, bir siyasi ve jeopolitik depremdi. Fakat son gelişmelerin sonuçları açık olsa da, 15 Temmuz gecesi 16 Temmuz sabahı gerçekte ne olduğu halen bir düzeyde muamma. Neden Batılı uzmanlar ve gazeteciler bağlantıların çoğunu kurmuyor?

Bu noktada bir kez daha, ABD ve AB hükümetlerine de hakim olan çıkar gruplarının hakim olduğu kontrollü medya aygıtlarına ve onların inanılmaz yanlış bilgilendirme gücüne geliyoruz. Michael Parentinin meşhur bir şekilde yazdığı gibi,

[Medyanın] işi bilgilendirmek değil yanlış bilgilendirmek, demokratik söylemi ilerletmek değil onu etkisizleştirmek ve susturmaktır. Onların görevi, günün olaylarıyla itinayla ilgilendikleri görüntüsünü her şekilde vermek, çok şey söyleyip çok az mana sunmak, pek az besleyiciyle çok kalori kazandırmaktır.

Parentinin iddiasının Türkiyedeki darbe girişiminden daha doğru olduğu bir yer yoktur. Zira medya Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetinin ABDde yaşayan milyarder Fethullah Gülenin gizli eline dair iddialarına yer verdiyse de, önde gelen medya kuruluşlarından hemen hemen hiçbiri Gülenin ve hareketinin gerçek anlamını ortaya çıkarmak için gerekli araştırmayı yürütmedi. Özellikle de, ve neredeyse büyü yapılmışçasına, Gülenin CIAle uzun zamandır sahip olduğu bağlardan, onun Türk devletinin çeşitli kurumlarına sızmasından kesinlikle bahsedilmiyor; Gülenin liderlik ettiği ve Müslüman (ve de Müslüman olmayan) dünyanın neredeyse her köşesine uzanan finans ağları ve bağlantılar hakkında da hiçbir ciddi araştırma yapılmıyor.

Ve her ne kadar Gülen, ABDdeki pek çok neo-conla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ona bağlı güçlerin siyasi rakiplerine, laiklere ve diğer Erdoğan karşıtı güçlere karşı süregiden baskıları meşrulaştırmak için darbeyi bizzat kendilerinin sahnelediği anlatısını yaysa da, medya genel olarak Türkiyedeki olayların geniş jeopolitik anlamla bağlantısını kurmadı; oysa bu, olmuş olması muhtemel şeylere bir nebze ışık tutabilirdi. Dahası medya, vazifesini daha da fazla ihmal ederek son derece kritik bir ihtimal olan ABD-NATO istihbaratının dahli ihtimalini büyük ölçüde görmezden geldi.

Bir kılavuz olarak tarih

1953 İran darbesinden 1973 Şili darbesine ve sayısız başka ülke örneğine kadar, CIA ve NATOdaki kuzenleri olan istihbarat örgütleri, geçtiğimiz haftalarda Türkiyede olana benzer pek çok darbenin parçası oldu. Ancak Türkiyedeki 2016 darbe girişimiyle 12 Eylül 1980 tarihli darbe arasındaki çarpıcı benzerliklere dikkat çekmeme gafletine düşmemek gerekir.

1970li yıllar boyunca Türkiye, çoğu Bozkurtlar ve başka gruplar gibi faşist oluşumlara atfedilen büyük bir terörizm ve şiddet kabarmasına tanık oldu. Ancak bugün bu şiddetin önemli bir bölümünün, pek çok uzmanın CIAle bağlantılı bireyler ve ağlar tarafından hazırlandığını ileri sürdüğü provokasyonlar biçimini aldığı biliniyor.

Bu kişilerden belki de en önemlisi, Soğuk Savaş boyunca Etiyopyada, Türkiyede ve başka yerlerde istihbarat koordinatörü olarak on yıllar geçiren Paul Henzeydi. Daniele Ganserin NATOs Secret Armies: Operation GLADIO and Terrorism in Western Europe,[“NATO’nin Gizli Orduları: GLADIO Operasyonu ve Batı Avrupa’da Terörizm”] başlıklı kitabında belirttiği gibi:

Bir sağcı aşırıcı daha ileride mahkemede akla yatkın bir şekilde, 1970lerin katliamlarının ve terörünün [darbe lideri General] Evreni ve orduyu iktidara getirme stratejisi olduğunu savundu: Katliamlar MİTin provokasyonuydu. MİT ve CIAin provokasyonlarıyla 12 Eylül darbesinin zemini hazırlandı. (s. 239)

Fakat elbette bu eylemler boşlukta gerçekleşmedi; olayların gerçekleşmesini kolaylaştıran istihbarat ajanları yerlerini almıştı. Meşhur yazar ve medya eleştirmeni Edward Herman ile kendisine eşlik eden Frank Brodheadin 1986 tarihli The Rise and Fall of the Bulgarian Connection [“Bulgar Bağlantısının Yükselişi ve Düşüşü] isimli kitaplarında söylediği gibi:

Paul Henze uzun CIA kariyerine 1950 yılında Savunma Bakanlığı örtüsü altında dış meseleler danışmanı olarak başladı. İki yıl sonra ise Batı Almanyanın Münih kentindeki Özgür Avrupa Radyosunda (RFE) politika danışmanı olarak sürecek altı yıllık bağlantısını başlattı. 1969 yılı itibariyle Henze, Etiyopyadaki CIA üs şefiydi; 1974-1977 yılları arasında da Türkiyede üs şefliği yaptı. Zbigniew Brzezinski Başkan Jimmy Carter için Ulusal Güvenlik Konseyi takımını topladığı zaman, Henze CIAin Beyaz Saraydaki NSC ofisindeki temsilciliğiyle görevlendirildi.

Henze ve Brzezinski arasındaki yakın bağ düşünüldüğünde, Henzenin temel olarak Brzezinskiyle aynı küresel operasyona, yani Sovyetler Birliğine karşı stratejik kazanım için terörizmin silahlandırılması operasyonuna katıldığını görmek zor değildir. Brzezinski ün kazanmış bir şekilde Afganistanda mücahitlerin yaratılmasına akıl hocalığı yaparken, Henze Türkiyede halihazırda benzer sonuçlar elde etmiş, istikrarsızlaştırma amacı doğrultusunda sağcı güçleri örgütlemişti. Gansler kitabında, anti-terör araştırmacısı ve GLADIO operasyonları uzmanı Selahattin Çelikten bir alıntı yapar. Çelik 1999 yılında şunları yazmıştı:

[ABD Başanı Jimmy Carter] haberi [Türkiye’deki 1980 darbesi haberini] alınca, darbeden kısa süre önce Ankaradan ayrılıp Washingtonda CIAin Türkiye masasında Carterın güvenlik danışanı olan Paul Henzeyi aradı Carter Henzeye onun zaten bildiği şeyi söyledi: Adamların darbe yapmış! Başkan haklıydı. Paul Henze, darbenin ertesi günü Washingtondaki CIA meslektaşlarına muzaffer bir edayla bildirdi: Bizim çocuklar (our boys) başardı!

DEMİR-YUMRUK-İSİMLİ-KİTAPTAN.jpg

Çelik Henzeden açık açık, 12 Eylül 1980 darbesinin başmimarı diye bahsediyordu. Neden böyle dediğini görmek zor değil. 1970lerin başlarından ortalarına kadar sahada bulunan, ardından Washingtonda koordinatör olurken Brzezinski liderliği altında Ulusal Güvenlik Konseyinin Türkiyeden sorumlu kilit kişisi haline gelen Henze açıkça araçsal bir rol oynamıştı. Ganslerin belirttiği gibi, Çelike göre,

Brzezinski Henzenin pozisyonunu destekledi.Ulusal Güvenlik Konseyinde, 1979 yılında Humeyninin iktidara geldiği İrandaki durum hakkında yürütülen bir tartışma esnasında Brzezinski, görüşünüTürkiye için de Brezilya için de askeri hükümet en iyi çözüm olacaktırşeklinde ifade etti.

ABD istihbaratının Soğuk Savaşta nasıl faaliyet yürüttüğüne az da olsa aşina olan hiç kimseye bunlar şaşırtıcı gelmemelidir ama, belki ABD istihbaratı, NATOdaki kuzenleri ve Türk ordusu ile derin devleti arasındaki bağlantıların derinliği zihinde şimşekler çaktıracak bir şeyleri ifade ediyor olabilir. Türkiyeli politikacı ve sosyal aktivist Ertuğrul Kürkçünin 1997 yılında Covert Action Quarterly dergisinde yazdığı gibi:

Türkiye ve ABD ordusu ve istihbarat çevreleri arasındaki yakın bağlar ile ABDnin Türkiyenin askeri işbirliğiyle ilgili kaygıları, Türkiyenin daha geniş demokrasiye giden yolunun önündeki büyük engeller oldu. [Türk siyasetçi ve gazeteci Fikri] Sağlar, ABDnin Türkiye meselelerine ilgisinin resmi NATO ilişkileri ve ticaret bağlarıyla sınırlı olmadığını savunuyor. CIAin o dönemdeki Ankaradaki Türkiye üs şefi Bizim çocuklar bu işi başardı! şeklindeki kötü şöhretli mesaja işaret ediyor. Sağlar CIA de dahil olmak üzere yabancı istihbarat örgütlerinin aşırı sağdan işbirlikçiler seçtiği ve kendi özgün çıkarları için onlardan istifade ettiği değerlendirmesini yapıyor.

Nitekim 1980 darbesinin her şeyden fazla gösterdiği şey, Türk ordusunun ve Bozkurtlar gibi aşırı sağcı faşist terör çetelerinin çeşitli biçimlerde ABD varlıkları niteliği taşıdığı ve ABD istihbaratının parmağının altında olduğudur. Elbette bunların bütünüyle onların varlığı mı, vekil güçleri mi yoksa sadece uzun zamandır birlikte çalışan işbirlikçiler mi olduğu konusunda tartışma yürütülebilir, ancak bu ayrım çok da önemli değildir. Önemli olan şey tarihi kayıtların, Türk ordusu ve derin devleti ile CIA arasındaki gizli anlaşmayı açıkça gösteriyor olmasıdır.

Fakat bütün bunlar eski bir hikaye, değil mi? Şüphesiz bu ağlar ve bağlantılar zaman içinde aşındı ve 1980de olanlar Türkiyenin iç siyaseti ve süregiden iktidar mücadeleleri açısından ancak ikincil bir önem taşıyor. Eh, evet Fakat iyice düşününce, belki de öyle değildir.

Türkiye satranç tahtasında kim kimdir?

Türkiyede kısa süre önce olan şeye dair bir analiz sunmaya çalışırken, Türkiyede iktidar için mücadele eden siyasi kanatların bir düzeyde anlaşılması gerekir. Her ne kadar gruplar arasında sık sık bir çakışma olsa da, bunlar kabaca üç kampa ayrılabilir.

Birinci kanat, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisidir (AKP). Erdoğan ve AKP Müslüman Kardeşlerin ılımlı İslamcı ortamından geldi ve yıllarını laik Türk ordusuna ve devlet düzenine karşı militanca bir mücadeleyle geçirdi. Bir Müslüman Kardeşler lideri olan Dr. Essam el-Eryan,ın 2007 yılında izah ettiği gibi, Müslüman Kardeşler bütün ılımlı İslamcılarla yakın ilişkileri bulunan bir İslami gruptur ve bunların en önde geleni Adalet ve Kalkınma Partisidir.

Bu nokta kritik bir önem taşıyor, zira Erdoğanı ve onun siyasi aygıtını, Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapındaki çok daha geniş bir uluslararası ağa bağlıyor. Dahası, Erdoğanın Suriye savaşındaki ve babası 1982 yılında Suriyede Müslüman Kardeşleri ezmiş olan Devlet Başkanı Beşar Esadın devrilmesi konusundaki fanatizmi hakkında ve şimdiki Mısır Cumhurbaşkanı Sisi tarafından devrilmiş olan Müslüman Kardeşler lideri eski cumhurbaşkanı Mursiye olan tereddütsüz desteği hakkında da bir izahat sunuyor.

İkinci kanat, gücü genellikle orduda ve derin devlet unsurlarında bulunan Kemalistlerdir. Bu kanat kendisini, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürkün mirasının bekçileri olarak görüyor. Kemalistlerin ülkedeki büyük kapitalist çıkar gruplarıyla derin bağlantıları ve ABD ve NATO ile uzun bir işbirliği geçmişleri bulunuyor. Daha önce belirtildiği gibi Türk ordusunun CIA ve NATO istihbaratı ile uzun süredir devam eden bağları bulunuyor ve en güvenilir ABD-NATO partnerlerinden biri olarak görülüyor.

Bahsedilmesi gereken üçüncü kanat ise, dünya çapındaki okullar ağının kendisini bölgenin en güçlü bireylerinden biri kıldığı, ancak ağını Pennsylvaniadaki rahat evinden yöneten Gülen kanadıdır. Gülen ağı Türkiyedeki neredeyse her devlet kurumuna sızarak önemli alanlar açtığı gibi, aynı zamanda da ABDde dev bir nüfuza sahip; bu hem ABD istihbaratıyla uzun süredir devam eden ağlar anlamında, hem de belki en az bu kadar önemli olacak şekilde, dev lobicilik ve nüfuz ticareti aygıtı anlamında böyle. Nitekim 2010 yılında Gülen hareketiyle bağları olan 6 büyük Türk-Amerikan federasyonu birleşerek, Washingtonda Türkiye ve Türki halklar meseleleriyle ilgilenen önde gelen lobi kuruluşlarından olan bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Türk-Amerikan Federasyonları Birliğini (ATAF) kurdu.

Her ne kadar darbe girişimi ordu içindeki unsurlar tarafından gerçekleştirilmiş olsa da, bu unsurların tam olarak hangi kanadı temsil ettiğinin, yahut ikisinin bir bileşimi olup olmadığının açık olmadığı hatırlanmalıdır. Ancak darbede oynamış olabilecekleri potansiyel rolü değerlendirmek için (Hizmet olarak bilinen) Gülen ağının yakın tarihini incelemek faydalı olacaktır.

Noktaları birleştirmek: Türkiyedeki darbe girişiminde Fethullah Gülen ve CIAin parmak izleri mi?

Dünyanın herhangi bir yerinde olan herhangi bir şey için CIA ve ABD-NATO istihbaratına işaret etmek kolay olsa da İmparatorluğun erişim alanı gerçekten de küreseldir somut bağlantıları layıkıyla ortaya koymadan basit bir şekilde ABDnin suç ortaklığı iddiasında bulunmama konusunda dikkatli olunmalıdır. Bu örnekte ise bu iki kat doğrudur. Ancak tam da bu noktada Gülenin önemi gerçekten de kendini ortaya koymaktadır, zira neredeyse bütün önemli devlet kurumlarına sızmış olan, onun geniş kapsamlı bağlantılar, temsilciler ve vekiller ağıdır.

Başarısız darbe girişiminden çok önce, analistler Gülen, Türk devlerine sızma ve CIA arasında bağlantı kuruyordu. Osman Softicin 2014 yılında yazdığı gibi:

Hizmet sempatizanlarının polis, istihbarat, yargı ve savcılıklar gibi en hassas yapılardan bazılarına ustaca sızmaları nedeniyle, bu hareketin çok daha güçlü ve kötü niyetli uluslararası aktörler tarafından ülkenin istikrarsızlaştırılması ve hatta Erdoğan hükümetinin devrilmesi için uygun bir mekanizma işlevi görmüş olması gayet akla yatkındır Gülenin kendisi de, Türkiyeyi istikrarsızlaştırma girişimlerinde uygun bir piyon haline gelmiş olabilir.

Gülenin adamlarının Türkiye devletinin her noktasına sızdığı iddiası yeni bir şey değildir. Nitekim en az yirmi yıldır Gülene ve Hizmet hareketine bu tür suçlamalar yöneltiliyor. Ancak resmi gerçek anlamda tamamlayan şey, ABD istihbaratı ve ABD dış politikasının elit çevreleri ile olan bağdır.

Bu noktada devreye, CIAin Ulusal İstihbarat Konseyinin eski başkan yardımcısı olan ve Gülen hareketiyle olan bağları derinlere giden Graham Fuller giriyor. Fuller geçtiğimiz günlerde Huffington Postta yayınlanan Gülen Hareketi bir tarikat değil Bugün İslamın en umut verici yüzlerinden biri başlıklı bir makalede Güleni savunacak kadar ileri gitti. Fuller bu yazıda, Gülenin ABDye 2006 yılında yaptığı Yeşil Kart başvurusuna destek için bir mektup yazdığını yeterince belgelenmesi nedeniyle başka şansı olmadığından kabul ediyor. Her ne kadar kullandığı retorik Gülene verdiği desteğin niteliğini ve arkasındaki sebebi çarpıtmaya çalışsa da, Fuller Hizmetin ABD çıkarlarıyla aynı çizgide olan ve onun etkisi altında olan, kritik bir NATO müttefikinde etkili bir silah olarak kullanılabilecek bir toplumsal hareketi temsil ettiğini dolaylı olarak ortaya koyuyor.

Fuller, Gülen hareketiyle bağlantısının hasbelkader bir bağlantı olmadığını belirtmiyor, ancak Gülencilerin, aralarında büyük etkinliklerin de olduğu çok sayıda faaliyetine katıldığı biliniyor. Bunların arasında, Gülen ağının önde gelen bir üyesi olan Kemal Öksüzün (namı diğer Kevin Öksüz) yönettiği, ünlü bir Gülenci şemsiye kuruluşu olan Turkuvaz Amerikalılar ve Avrasyalılar Federasyonu tarafından düzenlenen etkinlikler de bulunuyor.

Fullere ilave olarak, kötüşöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sıradaGüleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi. Evet, çenemizi tırmalatacak derecede enteresan.

O halde, her şeyi ortaya koyup koymadığımıza bir bakalım. Gülen milyarlarca dolarlık bir iş imparatorluğunu ve dünya çapına yayılmış özel okullar ağını yönetiyor. ABD-Türkiye ilişkilerinin yakın tarihi içinde yer almış en kötü şöhretli CIA amillerinden ikisiyle doğrudan bağlantılı. Kılcal damarları Washingtondan Orta Asyaya kadar uzanan bir siyasi lobi ağına sahip. Ha bu arada, eski Türk istihbarat şefi Osman Nuri Gündeşe göre Gülenin Orta Asya ülkeleri Kırgızistan ve Özbekistandaki okullar ağı 1990ların ortalarından sonlara kadar en az 130 CIA ajanı için örtü sağladı.

Şimdi bu denkleme, ABD politika çevreleri içindeki en etkili düşünce kuruluşlarından olan RAND firmasının 2004 tarihli ve Sivil Demokratik İslam: Partnerler, Kaynaklar ve Stratejiler başlıklı ayrıntılı raporunda ABD politikası için sunduğu önerileri ekleyelim:

Önce modernistler desteklenmeli, onlara fikirlerini dillendirmek ve yaymak için geniş bir platform sağlamak yoluyla onların İslam vizyonları gelenekselciler karşısında güçlendirilmelidir. Geliştirilmesi ve kamuoyuna çağdaş İslamın yüzü olarak sunulması gereken onlardır, gelenekselciler değil Sekülerler, duruma göre desteklenmelidir.

Öyle görünüyor ki on yıldan daha uzun süre önce, Gülen ve Erdoğanın halen dost olduğu ve örgütlenmelerinin müttefik olduğu bir dönemde, ABDnin politikası Güleni ve hem onun hem de Erdoğanın temsil ettiği ılımlı İslamcı unsurları ileri sürmekti. Kuvvetle muhtemel olarak Erdoğan ve Gülen arasındaki ayrışma (her ne kadar bu da şüphesiz belli bir rol oynadıysa da) kişisel meseleler ve egolardan ziyade, politika ve sadakatle ilgiliydi.

Başarısız darbe girişiminin jeopolitiği ve stratejisi

Hem teröristlere hem de Suriyenin ülkeden kovduğu ABD vekil güçlerine evsahipliği yapmak da dahil olmak üzere Suriyede ABD emperyalizmine sunduğu takdire şayan hizmete rağmen Erdoğan açıkça Washingtonun planlarını bozdu. Belki de en kötü suçu kısa süre önce, Kasım 2015te bir Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle özür dilemesiydi. Ancak elbette resmi Washington politikasını patlatan şey özrün kendisi değil, Türk dış politikasının ABD, NATO ve Avrupadan uzaklaşıp Rusya, Çin ve yeni gelişen Batı dışı güç bloğuna yönelmesiydi. Bu onun ağır günahı oldu. Ve her ne kadar şüphesiz Washington bunun son olmasını sağlama istediyse de, bu ilk de değildi.

Erdoğanın, dev Türk Akımı boru hattı anlaşmasının imzalanması, Çinden füze sistemleri satın alma kararı (Erdoğan daha sonra bundan caydı), Rusyayla kârlı bir nükleer enerji anlaşmasının imzalanması ve daha pek çok başka örnek de dahil olmak üzere, ABDnin hasımlarıyla anlaşmalar yapmak gibi nahoş bir alışkanlığının olduğu hatırlanmalıdır. Kısacası Washington için Erdoğan, en iyi ihtimalle güvenilmez bir müttefik, en kötü ihtimalle de tehlikeli bir siyasi manipülatör olduğunu kanıtlamıştı. Bu yüzden, ABD siyasi elitleri tarafından böyle görülen pek çok başka lider gibi, gitmeliydi. Gülenin ağı da bu noktada işe yarayacaktı.

Başarısız darbe girişimindeki olayların belki de en çarpıcı boyutlarından biri, İncirlikteki NATO üssünün kullanılmasıydı. Los Angeles Timesın belirttiği gibi:

Türk yetkililer, başkaldırının organizatörlerinin, Türkiyede bulunan 2,500 ABD askeri personelinin çoğuna ev sahipliği yapan ve ABD öncülüğündeki koalisyonun komşu Irak ve Suriyede İslam Devleti militan grubunu yenilgiye uğratma amaçlı süregiden hava kampanyası için temel bir üs olan İncirlik Hava Üssündeki subaylardan hayati önemde yardım aldığını söyledi Resmi medya, İncirlikteki en yüksek Türk askeri yetkilisi olan General Bekir Ercan Vanın tutuklandığını aktardı. Van, üste tutuklanan 10 askerden biriydi ve Türk yetkililere göre darbe girişiminin hayati bir unsuru olan, sokaklardaki hükümet destekçilerini yıldırmak üzere kullanılan F-16 savaş uçaklarına hava ikmali sağlama operasyonunun parçasıydı.

Bu bilginin içerimleri hafife alınmamalıdır. Hikayenin Erdoğancılar tarafından, belki Erdoğana sadakatsiz görülen veya laik Kemalistlere fazla sadık görülen üst düzey askeri yetkilileri tasfiye etmek için uydurulmuş olması mümkünse de, hükümetin bu anlatısının doğru olması da akla yatkındır.

Eğer durum böyleyse, bunun açık anlamı İncirlikin darbe operasyonlarının üssü, darbenin arkasındaki askeri gücün ve onların da arkasındaki ABD istihbaratının ve ordusunun mevkisi olduğudur. İncirlikin Ortadoğudaki NATO operasyonlarındaki merkeziliği düşünüldüğünde, bu üssün salt askeri personele evsahipliği yapmakla kalmayıp küresel CIA ağında bir düğüm noktası olduğunu ileri sürmek mantıksız değildir. Nitekim üssün hem Suriye-Irak sahnesinde operasyonlar yürüten insansız uçaklara evsahipliği yaptığı hem de ABDnin olağanüstü icra programının göbeği olduğu dikkate alındığında, İncirlikin çok sayıda önemli CIA varlığına evsahipliği yaptığını söylemeye bile gerek kalmaz.

O halde bu perspektiften bakıldığında İncirlik şüphesiz başarısız darbe girişiminde merkezi bir yerdeydi ve o günden beri Erdoğanın ordu saflarındaki rakiplerini tasfiye etmesinde temel bir konumda yer aldı denilebilir. Dahası üs, uzun zamandan beri Ankara ve Washington arasında bir ihtilaf konusuydu ve Erdoğan hükümeti, üs üzerinde Washingtonun izin vermeye hazırlandığından daha fazla kontrole sahip olmak istiyordu. Pek çok bakımdan İncirlik, Türk siyasetinde ve bölgenin jeopolitiğinde tektonik bir kaymanın bağlantı noktası oldu.

Son kertede, Türkiyedeki 2016 başarısız darbe girişimi, önümüzdeki yılları ve on yılları etkileyecek kalıcı sonuçlar getirecektir. Türkiye şimdi açık bir şekilde ABD-NATO-AB ekseninden uzaklaşırken, Rusya ve Çinle arasını düzeltmeye çalışacağı gibi, BRICS, Şangay İşbirliği Örgütü, Çinin Tek Kemer Tek Yol stratejisi, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve benzerlerinin simgelediği Batı dışı kampta yer almaya çalışacağı da öngörülebilir.

Darbenin başarısızlığı kuşkusuz, Erdoğanı bir partner değil bir hasım olarak gören ABD ve müttefikleri için başarısızlıktır. Kendi adına Erdoğanın yanıt vermesi gereken pek çok suçlu davranışı vardır. Erdoğanın Suriyedeki savaşın körüklenmesinden bugün Türkiyede süregiden tasfiyelere ve keyfi tutuklamalara, laik kurumlara ve insan haklarına yönelik saldırılara kadar olan vukuat kaydı bir mil uzunluğundadır. Ancak elbette suçlu rejimlerle içli dışlı olmak hiçbir zaman Washington için sorun olmamıştır.

Hayır, sorun Erdoğanın oyunu kurallarına göre, yani ABDnin belirlediği kurallara göre oynamamış olmasıydı ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Ve bu ABD destekli darbe girişimi sonrasında Erdoğan yalnızca daha da güçlenecektir. Şüphesiz Washingtondaki stratejik planlamacıları pek çok uykusuz gece bekliyor.

Çev: Selim Sezer / www.medyasafak.net

LİNK : http://medyasafak.net/haber/2089/eric-draitserturkiye-deki-cia-destekli-darbe-basarisiz-kuresel-satr

LİNK :

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.