TARİH : Nasuh Al-Matrakî – 16. YÜZYILIN OSMANLI SANAT VE MATEMATİK DEHASI (İNGİLİZCE)


Nasuh Al-Matrak – 16. YZYILIN OSMANLI SANAT VE MATEMATK DEHASI (NGLZCE).pdf

TARİH : İslam Dünyasının Alim Hanımları


slam Dnyasnn Alim Hanmlar.pdf

TARİH : Roket Bir Osmanlı İcadı mı ?


Roket Bir Osmanl cad m.pdf

TARİH : İstanbul Muvakkithaneleri


DOKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

Muvakkithane NEDİR ?

Vikipedi, özgür ansiklopedisinde anlamı nedir ?

Süleymaniye Camii’nin muvakkithanesi ve avlu girişi

Muvakkithane, (Osmanlı Türkçesi: موقّتخانه), muvakkitlerin namaz vaktini ve saati tespit ettikleri, küçük çapta astronomi çalışmaları yaptıkları mekandır.

İçindekiler

1 Anlamı ve Yapı Özellikleri

2 İşlevi

3 Muvakkithane örnekleri

3.1 İstanbul’daki muvakkithaneler

3.2 Ayasofya Camii Muvakkithanesi

4 Günümüzdeki işlevi

5 Ayrıca bakınız

6 Dış Bağlantılar

7 Kaynakça

Anlamı ve Yapı Özellikleri

Muvvakkithane, muvakkitlerin yani vakti tespit edenlerin çeşitli aletlerle namaz vaktini belirlediği, gözlem yaparak zamanı tespit ettikleri mekandır. Bu bağlamda muvakkithane, "vaktin belirlendiği mekan" anlamına gelmektedir. Namaz vakti belirlenmesiyle ilgili mesleğe daha önceki İslâm medeniyetlerinde de rastlanmasına rağmen bu çalışmanın yapıldığı hususi bir mekân olarak muvakkithâne tabirine Osmanlı İmparatorluğu’ndan önce rastlanmamıştır.[1] Muvakkithaneler şehirlerdeki büyük camilerin bahçesine inşa edilmiş bir iki odadan büyük olmayan yapılardır. Bu yapılar içinde bulundukları külliyenin veya bitişik olduğu caminin vakfı tarafından idare edilir, buralarda çalışan kimselere ise zamanı ayarlayan, vakitten sorumlu kişi manasında muvakkit denilirdi.

Ayrıca Osmanlı medeniyetinde külliye adıyla anılan yapının içerisinde pek çok farklı işlevi ve hizmeti sağlayan kamusal hizmet binaları bulunmaktaydı. İmaret, cami, şifahane gibi yapıların yanı sıra dini ve ilmi açıdan hizmet sağlayan kamu binaları arasında sayılabilecek muvakkithaneler külliyelerin içerisinde de bulunabilmekteydi. Dikdörtgen planlı inşa edilen yapıların yola bakan cepheleri geçenlerin saatleri daha iyi görebilmesi için üçgen bir düzlemde dışarıya taşacak şekilde tasarlanır; mevki olarak camilerin girişinde sağ veya sol tarafta yer alır. Bir yanı mutlaka sokağa bakan bu yapılar genelde tek katlıdır. İki katlı olanlar ise Sıbyan Mektebi, kütüphane gibi vakıf müesseseleriyle birleştirilerek kullanılmıştır.

İşlevi

Kütahya Muvakkithânesi

Bu mekanlarda yapılan en önemli faaliyet çeşitli aletler vasıtasıyla tesbit edilen namaz vakitlerinin müezzinlere bildirilmesidir. Namaz vakitlerinin güneşe göre ve hassas bir şekilde belirlenmesi, ayrıca kıble yönünün dakik olarak tayini ihtiyacı, muvakkitliğin daha Emevîler döneminde ortaya çıkmasına yol açmış, ilk muvakkithâne de Şam’daki Emevi Camii’nde kurulmuştur. Emeviler döneminde ortaya çıkan muvakkithaneler, Osmanlılarda özellikle İstanbul’un fethinden sonra yaygınlaştı. Bu tarihten önce diğer Osmanlı şehirlerinde muvakkithane kayıtlarına rastlanmakla birlikte tam olarak tespit edilemedikleri için varlıkları tartışmalıdır.[2] İstanbul’da ilk inşa edilen muvakkithane, 1470 tarihli Fatih Camii Muvakkithanesidir.[3] Buranın başına da ilk muvakkit kabul edilen ünlü bilim insanı Ali Kuşçu getirilmiştir.[4]

Bu mekanlarda çalışan muvakkitler, senelik takvim ile Ramazan ayı için imsakiye hazırlardı. Muvakkitlerin hemen hemen tamamı basit astronomi aletlerini kullanmayı bildikleri gibi içlerinde bu sahada eser verecek seviyede bilgi sahibi olanlar da vardı. İsteyenlere basit astronomi derslerinin de verildiği bu mekanlarda muvakkitlerin bilgisine göre hem bir astronomi eğitimi yeri ve hem de basit bir gözlem evi idi. Osmanlı şehirleri için Şeyh Vefa, Takiyüddin ve Darendeli Mehmed Efendi gibi kişiler namaz vakitlerini gösteren dakik cetveller hazırlayan ünlü gök bilimci ve muvakkitler arasındadır. Aynı zamanda İstanbul’daki bazı muvakkithanelerin, astrolojik hesaplara dayanarak uğurlu zamanı padişaha belirtmekle görevli olan müneccimbaşıların yetişmelerinde önemli bir yeri bulunmaktaydı. Mekanik saatler yaygınlaşması ve muvakkithânelere girmesiyle muvakkitlerin görevi zaman içerisinde saatleri tamir ve ayarlarını kontrol etmeye ve saat ve astronomi aletleri imal etmeye dönüştü. Muvakkithanelerder ayrıca astronomi, astroloji ve takvim gibi konularda ders verilir, vakit tayiniyle ilgili basit aletlerin yapımı da öğretilirdi. Bazı muvakkithâneler dönemin küçük birer rasathanesi gibi çalışmaktaydı.

Muvakkithanelerin demirbaşları arasında zaman tayini yapmak, yön bulmak, güneşin meridyen geçişini tespit etmek için kullanılan usturlap, zaman tayininde birinci derecede önemli bir ölçüm aracı olan ve üçgen şeklindeki rub’u tahtası, çift yansıma ilkesine dayanan ve ölçüm kapasitesi 90 derece olan oktant, güneş ve yıldızların yüksekliklerinin ölçülmesinde kullanılan daire-i muaddel, çeşitli küreler bulunmaktaydı.[5] Bunların yanında teknolojik gelişmelere göre farklılaşan kadran, sekstant, kum saati, güneş saati, mekanik saatler gibi astronomi aletleriyle zaman ve takvimle ilgili hat levhaları bulunmaktaydı.[2]

Muvakkithane örnekleri

İstanbul’da ilk inşa edilen muvakkithane, 1470 tarihli Fatih Camii Muvakkithanesidir.[3] Evliya Çelebi’nin aktardığına göre muvakkithane saatlerinin çok dakik olmasından dolayı Bayezid Camii Muvakkithanesi şehirdeki en şöhretli muvakkithaneydi. Bu ilk örneklerin yanında İstanbul’da pek çok muvakkithane bulunmaktaydı. Özellikle Teşvikiye Camii, Yavuz Selim Camii, Şehzade Camii, Eminönü Camii bahçeleri içerisinde bulunan yapılar ve pek çok mahallede rastlanabilecek muvakkithaneler İstanbul’un bu yapılar bakımdan zengin olduğunu göstermektedir. Payitaht İstanbul’da inşa edilen muvakkithanelerin yanı sıra Osmanlı coğrafyasında inşa edilmiş diğer muvakkithaneler Belgrad, Kalemegdan, Beyrut, Şam, Taif, Girit, Hanya, Bursa, Gelibolu, Kütahya Muvakkithanesi, Trabzon, İznik, İzmir, Aydın, Tire, Konya, Çorum, Tokat, Erzurum, Balıkesir, Manisa, Edirne, Çanakkale, Safranbolu ve Amasya gibi birçok merkezde bulunmaktadır.[6] İçindeki aletlerin korunması ve işlevini sürdürmesi bakımından Bosna-Hersek’teki Gazi Hüsrev Bey Camii önemli örneklerden sayılmaktadır.

İstanbul’daki muvakkithaneler

Sadece 29 tanesi günümüze ulaşabilmiş İstanbul’daki muvakkithanelere rastlanabilecek yapıların bazıları şunlardır:[7][8]

İstanbul’daki ilk muvakkithanenin yapıldığı Fatih Camii

Ayasofya Camii’nin zemin planı: 1. Sıbyan Mektebi 2. Şadırvan 3. Muvakkithane 4. Mütevelliler dairesi (Günümüzde Müze Müdürlüğü’nce kullanılıyor) 5. Şehzadeler Türbesi 6. III. Murad Türbesi 7. II. Selim Türbesi 8. III. Mehmet Türbesi 9. Sebil 10. Mermer sarnıç 11. Türk payanda duvarları 12. Kütüphane 13. Vaftizhane (Günümüzde Sultan Mustafa ve Sultan İbrahim Türbesi) 14. Sebil 15. Minareler 16. Omphalion 17. İkinci Ayasofya kalıntıları 18. Ayasofya Medresesi (günümüzde mevcut değildir) 19. Ayasofya İmareti (günümüzde mevcut değildir) 20. İmaret Kapısı 21. Mihrap 22. Hünkar mahfili 23. Minber 24. Müezzin mahfili 25. IV. Murat’ın yaptırdığı mermer kürsü 26. Bergama’dan getirilen küpler 27. Terleyen sütun 28. Üst kata çıkış rampası 29. Alt kata iniş rampası 30. Hazine dairesi

Ahmediye Camii

Atik Ali Paşa Camii

Ayasofya Camii

Bala Süleyman Ağa Külliyesi

Bayezid Camii

Beykoz Camii

Beylerbeyi Camii

Büyük Selimiye Camii

Caferağa Camii

Cerrah Mehmed Paşa Camii

Dolmabahçe Camii

IV. Murad Sebili

Eminönü Camii

Emirgan Hamid-i Evvel Camii

Eyüp Sultan Camii

Galata Mevlevihanesi

Humbarahane Camii

II. Mahmud Türbesi

Kandilli Camii

Kanlıca Gazi İskenderpaşa Camii

Kasımpaşa Camii

Keçecizade Fuad Paşa Camii

Kocamustafapaşa Sümbül Efendi Camii

Laleli Camii

Nişancı Mehmet Paşa Camii

Nusretiye Camii

Osmanağa Camii

Ramazan Efendi Camii

Sultanahmet Camii

Suadiye Camii

Sultan Mustafa Camii

Şehzade Camii

Teşvikiye Camii

Tevfikiye Camii

Üsküdar Valide-i Atik Camii

Üsküdar Valide-i Cedid Camii

Yavuz Selim Camii

Yeraltı Camii (Kurşunlu Mahzen)

Yenikapı Mevlevihanesi

Yeni Cami

Ayasofya Camii Muvakkithanesi

Günümüze kadar ayakta kalabilmiş ender muvakkithaneler arasında olup 19. yüzyılda yapılması sebebiyle son dönem Osmanlı izlerini taşır. Sultan Abdülmecid zamanında, Ayasofya Camii’nin onarımını yapan Fossatti Kardeşler tarafından, 1853 yılında yapılan yapı, kare planlı, kesme taş duvar örgülü olup, giriş kısmı kuzey cephesindendir.[9] Muvakkithane içerisinde, ortada, mermer ayaklı, yekpare mermerden yuvarlak bir masa yer almaktadır. Yapının muvakkithane olarak kullanıldığı dönemde, sarkaç ayarının bozulmaması için masa üzerinde duran saat ile iç kısımdaki saatlerin, dışarıdan bakıldığında herkes tarafından görülebilmesi amacıyla pencereler büyük yapılmıştır. Cami döneminde muvakkithane içerisinde yer alan büyük ayaklı saatlerin bir kısmı günümüzde müze deposunda korunmakta olup yapı günümüzde Müze Ofisi olarak kullanılmaktadır.[9]

Günümüzdeki işlevi

Muvakkithaneler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde özellikle Sultan Abdülmecid döneminde meydan saatlerinin yapılmaya başlanması ve mekanik saatlerin yaygınlaşması ile önemini yitirmeye başlamıştır. Eski bir gelenek olarak özellikle İstanbul’da saatlerinin ayarlarını kontrol için, muvakkithane saatlerinin doğruluğuna inanarak buralara uğranmaya devam edilmiştir.[3] İstanbul dışındaki eski ve mevcut muvakkithaneler arasında Kütahya Muvakkithanesi, Kayseri Saat Kulesi, Muğla Saat Kulesi, Tokat Saat Kulesi ve Çanakkale Saat Kulesi sayılabilir.

Son müneccimbaşı Hüseyin Hilmi Efendi’nin 1924 yılında vefatıyla müneccimbaşılık müessesesi lağvedilince yerine aynı yıl başmuvakkitlik adıyla yeni bir müessese kurulmuş ve başına Ahmet Ziya (Akbulut) getirilmiştir.[2] Cumhuriyetin ilanı sonrasında “Başmuvakkitlik” adı altında kurulan yeni bir müesseseye devredilen muvakkithaneler, 20 Eylül 1952’de kapatıldı. Günümüzde pek çok muvakkithane binaları değişen zamana dirense dahi ayakta kalanların bir kısmı ya amaçları dışında kullanılmakta veya metruk haldedir. Bir kısmının ise farklı amaçlarla, örneğin büfe, kafeterya, kitap satış noktası olarak kullanıldığına veya müştemilat olarak bırakıldığına rastlanmaktadır. Bu yapıların birer astronomi merkezi olarak kullanıldığı düşünülürse, bugünkü kullanım örneklerinin ne kadar tezat teşkil ettiği anlaşılabilir.

AZINLIKLAR DOSYASI : TÜRK-YUNAN MÜBADELESİ İLE İLGİLİ ÖNEMLİ HABERLER


DÖKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// Şah ile Sultan Arasında Bir Acem Bürokratı : İdris-i Bitlisi’nin Şah İsmail’in Himayesin e Girme Çabası


ah ile Sultan Arasnda Bir Acem Brokrat – dris-i Bitlisi’nin ah smail’in Himayesine Girm e abas.pdf

TARİH /// Yasaklanan ve Sansürlenen Bir Kitabın Macerası : Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nin İlk Baskıları


Yasaklanan ve Sansrlenen Bir Kitabn Maceras – Evliy elebi Seyhatnmesi’nin lk Basklar .pdf

TARİH : Osmanlının Peşinde Bir Yaşam


DÖKÜMANI İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

PSİKOLOJİ DOSYASI : Daha Önce Duymadığınız 25 İlginç Psikolojik Gerçeklerden bazıları !!!


· Beyin, sıkıcı insanlardan dinlediğiniz sıkıcı konuşmaları olduğu gibi KAYDETMİYOR! Onları daha ilginç hale getirerek yeniden yazıyor.

· Yapılan bir araştırmaya göre, profil sayfalarına çok sayıda “selfie” yükleyen erkek kullanıcıların, psikopat ve narsistik kişilik bozukluğuna sahip olma olasılığı çok yüksek.

· Dinlediğiniz müzik türü, dünyayı algılayış biçiminizi de etkiliyor.

· “Aşık olmak” ile “Obsesif-kompulsif kişilik bozukluğuna sahip olmak” vücutta aynı biyokimyasal etkiyi yaratıyor.

· Araştırmalara göre, parayı fiziksel olarak birşeylere “sahip olmak” için değil de, “deneyim kazanmak” için harcamak, insanı daha çok mutlu ediyor.

· Psikologların yaptığı incelemeye göre “internet trolleri” narsistik, psikopat ve sadistik kişilik özellikleri gösteriyor.
(Trol, internette insanları sinirlendirmek ya da münakaşa başlatmak için tohum ekmeye çalışan kişilere deniyor. Bu kişiler, internetteki sosyal ortamlara kasten provoke edici veya konu ile ilgisi olmayan mesajlar göndererek, duygusal tepkiler verdirtme veya başlığın konusunu dağıtma amacı güdüyor)

· Televizyonların ve popüler kültürün hayatımıza girmesiyle ortaya çıkan bir diğer ruhsal bozukluk da “Truman sendromu”… Bu hastalığa yakalananlar, hayatlarının her aşamasının tıpkı filmdeki gibi gizlice kameraya kaydedilip televizyonda gösterildiğini zannediyor.

· Bir şarkının “en sevdiğiniz şarkı” olmasının sebebi, onu hayatınızdaki “duygusal bir an” ile eşleştirmenizden ileri geliyor.

· Yapılan araştırmalar, cahil insanların kendilerini mükemmel görmeye; zeki insanların ise yeteneklerini hafife almaya eğilimli olduğunu gösteriyor.

· Paris sendromu, özellikle Japonların yakalandığı garip bir psikolojik rahatsızlık… Paris’e gelmeden önce şehirle ilgili büyük beklentileri olan kişiler, şehrin gerçek yüzüyle karşılaşınca depresyona giriyor.

· Kudüs sendromu da yine literatüre geçen bir başka ilginç rahatsızlık. Kudüs’ü ziyaret eden hacı ve turistlerden bazıları, buradaki kutsal atmosfere kendilerini kaptırıp, büyük bir dini lider olduklarına inanmaya başlıyor. Daha da ileri gidip kendini Mesih, Hz İsa ya da Hz Musa zannedenip, Kızıldeniz’i yarmaya çalışanlar da var!

· Doğuştan görme engelli olan kişiler, şizofreni hastalığına yakalanmıyor!

· Cep telefonunu kaybetmenin, artık bir fobi olarak literatürde yer aldığını biliyor muydunuz? Nomofobi, cep telefonu ve bağlantısını kaybetme korkusu demek.

· Birisine 20 saniyeden uzun süre sarıldığınızda, beyinde “sosyal bağlanma”dan sorumlu oksitosin hormonu salgılanıyor ve böylece bu kişinin size daha çok güvenmesini sağlıyorsunuz.

· İnsanlar fiziksel açıdan yorgun olduğunda, dürüst olmaya daha eğilimliler. Bu nedenle gece geç saatte yapılan konuşmalarda, itiraflar daha sık oluyor.

· Bugün liseye giden sıradan bir öğrenci, 1950’lerde psikiyatrik tedavi gören ortalama bir hasta ile aynı kaygı seviyesine sahip!

· Günümüzde araştırmacılar arasında internet bağımlılığının da artık bir akıl hastalığı olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği hakkında devam eden bir tartışma var.

Psikoloji Portalı

DARBELER DOSYASI /// NACİ KAPTAN : Darbe analizi * Türkiye?deki CIA destekli darbe başarısız, kürese l satranç tahtası altüst oldu


cambell_cia_0_opt.jpg

Darbe analizi * Türkiyedeki CIA destekli darbe başarısız, küresel satranç tahtası altüst oldu

Eric Draitser:

18 Ağustos 2016 Perşembe

Fullere ilave olarak, kötü şöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sırada Güleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi.

medyanın-işlevi.jpg

Eric Draitser

Global Research / stopimperialism.com

Kısa süre önce Türkiyede gerçekleşen başarısız darbe girişimi, Ortadoğudaki, NATOdaki ve belki de küresel düzeydeki güç dengelerini değiştirme potansiyeli taşıdığından, bir siyasi ve jeopolitik depremdi. Fakat son gelişmelerin sonuçları açık olsa da, 15 Temmuz gecesi 16 Temmuz sabahı gerçekte ne olduğu halen bir düzeyde muamma. Neden Batılı uzmanlar ve gazeteciler bağlantıların çoğunu kurmuyor?

Bu noktada bir kez daha, ABD ve AB hükümetlerine de hakim olan çıkar gruplarının hakim olduğu kontrollü medya aygıtlarına ve onların inanılmaz yanlış bilgilendirme gücüne geliyoruz. Michael Parentinin meşhur bir şekilde yazdığı gibi,

[Medyanın] işi bilgilendirmek değil yanlış bilgilendirmek, demokratik söylemi ilerletmek değil onu etkisizleştirmek ve susturmaktır. Onların görevi, günün olaylarıyla itinayla ilgilendikleri görüntüsünü her şekilde vermek, çok şey söyleyip çok az mana sunmak, pek az besleyiciyle çok kalori kazandırmaktır.

Parentinin iddiasının Türkiyedeki darbe girişiminden daha doğru olduğu bir yer yoktur. Zira medya Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetinin ABDde yaşayan milyarder Fethullah Gülenin gizli eline dair iddialarına yer verdiyse de, önde gelen medya kuruluşlarından hemen hemen hiçbiri Gülenin ve hareketinin gerçek anlamını ortaya çıkarmak için gerekli araştırmayı yürütmedi. Özellikle de, ve neredeyse büyü yapılmışçasına, Gülenin CIAle uzun zamandır sahip olduğu bağlardan, onun Türk devletinin çeşitli kurumlarına sızmasından kesinlikle bahsedilmiyor; Gülenin liderlik ettiği ve Müslüman (ve de Müslüman olmayan) dünyanın neredeyse her köşesine uzanan finans ağları ve bağlantılar hakkında da hiçbir ciddi araştırma yapılmıyor.

Ve her ne kadar Gülen, ABDdeki pek çok neo-conla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ona bağlı güçlerin siyasi rakiplerine, laiklere ve diğer Erdoğan karşıtı güçlere karşı süregiden baskıları meşrulaştırmak için darbeyi bizzat kendilerinin sahnelediği anlatısını yaysa da, medya genel olarak Türkiyedeki olayların geniş jeopolitik anlamla bağlantısını kurmadı; oysa bu, olmuş olması muhtemel şeylere bir nebze ışık tutabilirdi. Dahası medya, vazifesini daha da fazla ihmal ederek son derece kritik bir ihtimal olan ABD-NATO istihbaratının dahli ihtimalini büyük ölçüde görmezden geldi.

Bir kılavuz olarak tarih

1953 İran darbesinden 1973 Şili darbesine ve sayısız başka ülke örneğine kadar, CIA ve NATOdaki kuzenleri olan istihbarat örgütleri, geçtiğimiz haftalarda Türkiyede olana benzer pek çok darbenin parçası oldu. Ancak Türkiyedeki 2016 darbe girişimiyle 12 Eylül 1980 tarihli darbe arasındaki çarpıcı benzerliklere dikkat çekmeme gafletine düşmemek gerekir.

1970li yıllar boyunca Türkiye, çoğu Bozkurtlar ve başka gruplar gibi faşist oluşumlara atfedilen büyük bir terörizm ve şiddet kabarmasına tanık oldu. Ancak bugün bu şiddetin önemli bir bölümünün, pek çok uzmanın CIAle bağlantılı bireyler ve ağlar tarafından hazırlandığını ileri sürdüğü provokasyonlar biçimini aldığı biliniyor.

Bu kişilerden belki de en önemlisi, Soğuk Savaş boyunca Etiyopyada, Türkiyede ve başka yerlerde istihbarat koordinatörü olarak on yıllar geçiren Paul Henzeydi. Daniele Ganserin NATOs Secret Armies: Operation GLADIO and Terrorism in Western Europe,[“NATO’nin Gizli Orduları: GLADIO Operasyonu ve Batı Avrupa’da Terörizm”] başlıklı kitabında belirttiği gibi:

Bir sağcı aşırıcı daha ileride mahkemede akla yatkın bir şekilde, 1970lerin katliamlarının ve terörünün [darbe lideri General] Evreni ve orduyu iktidara getirme stratejisi olduğunu savundu: Katliamlar MİTin provokasyonuydu. MİT ve CIAin provokasyonlarıyla 12 Eylül darbesinin zemini hazırlandı. (s. 239)

Fakat elbette bu eylemler boşlukta gerçekleşmedi; olayların gerçekleşmesini kolaylaştıran istihbarat ajanları yerlerini almıştı. Meşhur yazar ve medya eleştirmeni Edward Herman ile kendisine eşlik eden Frank Brodheadin 1986 tarihli The Rise and Fall of the Bulgarian Connection [“Bulgar Bağlantısının Yükselişi ve Düşüşü] isimli kitaplarında söylediği gibi:

Paul Henze uzun CIA kariyerine 1950 yılında Savunma Bakanlığı örtüsü altında dış meseleler danışmanı olarak başladı. İki yıl sonra ise Batı Almanyanın Münih kentindeki Özgür Avrupa Radyosunda (RFE) politika danışmanı olarak sürecek altı yıllık bağlantısını başlattı. 1969 yılı itibariyle Henze, Etiyopyadaki CIA üs şefiydi; 1974-1977 yılları arasında da Türkiyede üs şefliği yaptı. Zbigniew Brzezinski Başkan Jimmy Carter için Ulusal Güvenlik Konseyi takımını topladığı zaman, Henze CIAin Beyaz Saraydaki NSC ofisindeki temsilciliğiyle görevlendirildi.

Henze ve Brzezinski arasındaki yakın bağ düşünüldüğünde, Henzenin temel olarak Brzezinskiyle aynı küresel operasyona, yani Sovyetler Birliğine karşı stratejik kazanım için terörizmin silahlandırılması operasyonuna katıldığını görmek zor değildir. Brzezinski ün kazanmış bir şekilde Afganistanda mücahitlerin yaratılmasına akıl hocalığı yaparken, Henze Türkiyede halihazırda benzer sonuçlar elde etmiş, istikrarsızlaştırma amacı doğrultusunda sağcı güçleri örgütlemişti. Gansler kitabında, anti-terör araştırmacısı ve GLADIO operasyonları uzmanı Selahattin Çelikten bir alıntı yapar. Çelik 1999 yılında şunları yazmıştı:

[ABD Başanı Jimmy Carter] haberi [Türkiye’deki 1980 darbesi haberini] alınca, darbeden kısa süre önce Ankaradan ayrılıp Washingtonda CIAin Türkiye masasında Carterın güvenlik danışanı olan Paul Henzeyi aradı Carter Henzeye onun zaten bildiği şeyi söyledi: Adamların darbe yapmış! Başkan haklıydı. Paul Henze, darbenin ertesi günü Washingtondaki CIA meslektaşlarına muzaffer bir edayla bildirdi: Bizim çocuklar (our boys) başardı!

DEMİR-YUMRUK-İSİMLİ-KİTAPTAN.jpg

Çelik Henzeden açık açık, 12 Eylül 1980 darbesinin başmimarı diye bahsediyordu. Neden böyle dediğini görmek zor değil. 1970lerin başlarından ortalarına kadar sahada bulunan, ardından Washingtonda koordinatör olurken Brzezinski liderliği altında Ulusal Güvenlik Konseyinin Türkiyeden sorumlu kilit kişisi haline gelen Henze açıkça araçsal bir rol oynamıştı. Ganslerin belirttiği gibi, Çelike göre,

Brzezinski Henzenin pozisyonunu destekledi.Ulusal Güvenlik Konseyinde, 1979 yılında Humeyninin iktidara geldiği İrandaki durum hakkında yürütülen bir tartışma esnasında Brzezinski, görüşünüTürkiye için de Brezilya için de askeri hükümet en iyi çözüm olacaktırşeklinde ifade etti.

ABD istihbaratının Soğuk Savaşta nasıl faaliyet yürüttüğüne az da olsa aşina olan hiç kimseye bunlar şaşırtıcı gelmemelidir ama, belki ABD istihbaratı, NATOdaki kuzenleri ve Türk ordusu ile derin devleti arasındaki bağlantıların derinliği zihinde şimşekler çaktıracak bir şeyleri ifade ediyor olabilir. Türkiyeli politikacı ve sosyal aktivist Ertuğrul Kürkçünin 1997 yılında Covert Action Quarterly dergisinde yazdığı gibi:

Türkiye ve ABD ordusu ve istihbarat çevreleri arasındaki yakın bağlar ile ABDnin Türkiyenin askeri işbirliğiyle ilgili kaygıları, Türkiyenin daha geniş demokrasiye giden yolunun önündeki büyük engeller oldu. [Türk siyasetçi ve gazeteci Fikri] Sağlar, ABDnin Türkiye meselelerine ilgisinin resmi NATO ilişkileri ve ticaret bağlarıyla sınırlı olmadığını savunuyor. CIAin o dönemdeki Ankaradaki Türkiye üs şefi Bizim çocuklar bu işi başardı! şeklindeki kötü şöhretli mesaja işaret ediyor. Sağlar CIA de dahil olmak üzere yabancı istihbarat örgütlerinin aşırı sağdan işbirlikçiler seçtiği ve kendi özgün çıkarları için onlardan istifade ettiği değerlendirmesini yapıyor.

Nitekim 1980 darbesinin her şeyden fazla gösterdiği şey, Türk ordusunun ve Bozkurtlar gibi aşırı sağcı faşist terör çetelerinin çeşitli biçimlerde ABD varlıkları niteliği taşıdığı ve ABD istihbaratının parmağının altında olduğudur. Elbette bunların bütünüyle onların varlığı mı, vekil güçleri mi yoksa sadece uzun zamandır birlikte çalışan işbirlikçiler mi olduğu konusunda tartışma yürütülebilir, ancak bu ayrım çok da önemli değildir. Önemli olan şey tarihi kayıtların, Türk ordusu ve derin devleti ile CIA arasındaki gizli anlaşmayı açıkça gösteriyor olmasıdır.

Fakat bütün bunlar eski bir hikaye, değil mi? Şüphesiz bu ağlar ve bağlantılar zaman içinde aşındı ve 1980de olanlar Türkiyenin iç siyaseti ve süregiden iktidar mücadeleleri açısından ancak ikincil bir önem taşıyor. Eh, evet Fakat iyice düşününce, belki de öyle değildir.

Türkiye satranç tahtasında kim kimdir?

Türkiyede kısa süre önce olan şeye dair bir analiz sunmaya çalışırken, Türkiyede iktidar için mücadele eden siyasi kanatların bir düzeyde anlaşılması gerekir. Her ne kadar gruplar arasında sık sık bir çakışma olsa da, bunlar kabaca üç kampa ayrılabilir.

Birinci kanat, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisidir (AKP). Erdoğan ve AKP Müslüman Kardeşlerin ılımlı İslamcı ortamından geldi ve yıllarını laik Türk ordusuna ve devlet düzenine karşı militanca bir mücadeleyle geçirdi. Bir Müslüman Kardeşler lideri olan Dr. Essam el-Eryan,ın 2007 yılında izah ettiği gibi, Müslüman Kardeşler bütün ılımlı İslamcılarla yakın ilişkileri bulunan bir İslami gruptur ve bunların en önde geleni Adalet ve Kalkınma Partisidir.

Bu nokta kritik bir önem taşıyor, zira Erdoğanı ve onun siyasi aygıtını, Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapındaki çok daha geniş bir uluslararası ağa bağlıyor. Dahası, Erdoğanın Suriye savaşındaki ve babası 1982 yılında Suriyede Müslüman Kardeşleri ezmiş olan Devlet Başkanı Beşar Esadın devrilmesi konusundaki fanatizmi hakkında ve şimdiki Mısır Cumhurbaşkanı Sisi tarafından devrilmiş olan Müslüman Kardeşler lideri eski cumhurbaşkanı Mursiye olan tereddütsüz desteği hakkında da bir izahat sunuyor.

İkinci kanat, gücü genellikle orduda ve derin devlet unsurlarında bulunan Kemalistlerdir. Bu kanat kendisini, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürkün mirasının bekçileri olarak görüyor. Kemalistlerin ülkedeki büyük kapitalist çıkar gruplarıyla derin bağlantıları ve ABD ve NATO ile uzun bir işbirliği geçmişleri bulunuyor. Daha önce belirtildiği gibi Türk ordusunun CIA ve NATO istihbaratı ile uzun süredir devam eden bağları bulunuyor ve en güvenilir ABD-NATO partnerlerinden biri olarak görülüyor.

Bahsedilmesi gereken üçüncü kanat ise, dünya çapındaki okullar ağının kendisini bölgenin en güçlü bireylerinden biri kıldığı, ancak ağını Pennsylvaniadaki rahat evinden yöneten Gülen kanadıdır. Gülen ağı Türkiyedeki neredeyse her devlet kurumuna sızarak önemli alanlar açtığı gibi, aynı zamanda da ABDde dev bir nüfuza sahip; bu hem ABD istihbaratıyla uzun süredir devam eden ağlar anlamında, hem de belki en az bu kadar önemli olacak şekilde, dev lobicilik ve nüfuz ticareti aygıtı anlamında böyle. Nitekim 2010 yılında Gülen hareketiyle bağları olan 6 büyük Türk-Amerikan federasyonu birleşerek, Washingtonda Türkiye ve Türki halklar meseleleriyle ilgilenen önde gelen lobi kuruluşlarından olan bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Türk-Amerikan Federasyonları Birliğini (ATAF) kurdu.

Her ne kadar darbe girişimi ordu içindeki unsurlar tarafından gerçekleştirilmiş olsa da, bu unsurların tam olarak hangi kanadı temsil ettiğinin, yahut ikisinin bir bileşimi olup olmadığının açık olmadığı hatırlanmalıdır. Ancak darbede oynamış olabilecekleri potansiyel rolü değerlendirmek için (Hizmet olarak bilinen) Gülen ağının yakın tarihini incelemek faydalı olacaktır.

Noktaları birleştirmek: Türkiyedeki darbe girişiminde Fethullah Gülen ve CIAin parmak izleri mi?

Dünyanın herhangi bir yerinde olan herhangi bir şey için CIA ve ABD-NATO istihbaratına işaret etmek kolay olsa da İmparatorluğun erişim alanı gerçekten de küreseldir somut bağlantıları layıkıyla ortaya koymadan basit bir şekilde ABDnin suç ortaklığı iddiasında bulunmama konusunda dikkatli olunmalıdır. Bu örnekte ise bu iki kat doğrudur. Ancak tam da bu noktada Gülenin önemi gerçekten de kendini ortaya koymaktadır, zira neredeyse bütün önemli devlet kurumlarına sızmış olan, onun geniş kapsamlı bağlantılar, temsilciler ve vekiller ağıdır.

Başarısız darbe girişiminden çok önce, analistler Gülen, Türk devlerine sızma ve CIA arasında bağlantı kuruyordu. Osman Softicin 2014 yılında yazdığı gibi:

Hizmet sempatizanlarının polis, istihbarat, yargı ve savcılıklar gibi en hassas yapılardan bazılarına ustaca sızmaları nedeniyle, bu hareketin çok daha güçlü ve kötü niyetli uluslararası aktörler tarafından ülkenin istikrarsızlaştırılması ve hatta Erdoğan hükümetinin devrilmesi için uygun bir mekanizma işlevi görmüş olması gayet akla yatkındır Gülenin kendisi de, Türkiyeyi istikrarsızlaştırma girişimlerinde uygun bir piyon haline gelmiş olabilir.

Gülenin adamlarının Türkiye devletinin her noktasına sızdığı iddiası yeni bir şey değildir. Nitekim en az yirmi yıldır Gülene ve Hizmet hareketine bu tür suçlamalar yöneltiliyor. Ancak resmi gerçek anlamda tamamlayan şey, ABD istihbaratı ve ABD dış politikasının elit çevreleri ile olan bağdır.

Bu noktada devreye, CIAin Ulusal İstihbarat Konseyinin eski başkan yardımcısı olan ve Gülen hareketiyle olan bağları derinlere giden Graham Fuller giriyor. Fuller geçtiğimiz günlerde Huffington Postta yayınlanan Gülen Hareketi bir tarikat değil Bugün İslamın en umut verici yüzlerinden biri başlıklı bir makalede Güleni savunacak kadar ileri gitti. Fuller bu yazıda, Gülenin ABDye 2006 yılında yaptığı Yeşil Kart başvurusuna destek için bir mektup yazdığını yeterince belgelenmesi nedeniyle başka şansı olmadığından kabul ediyor. Her ne kadar kullandığı retorik Gülene verdiği desteğin niteliğini ve arkasındaki sebebi çarpıtmaya çalışsa da, Fuller Hizmetin ABD çıkarlarıyla aynı çizgide olan ve onun etkisi altında olan, kritik bir NATO müttefikinde etkili bir silah olarak kullanılabilecek bir toplumsal hareketi temsil ettiğini dolaylı olarak ortaya koyuyor.

Fuller, Gülen hareketiyle bağlantısının hasbelkader bir bağlantı olmadığını belirtmiyor, ancak Gülencilerin, aralarında büyük etkinliklerin de olduğu çok sayıda faaliyetine katıldığı biliniyor. Bunların arasında, Gülen ağının önde gelen bir üyesi olan Kemal Öksüzün (namı diğer Kevin Öksüz) yönettiği, ünlü bir Gülenci şemsiye kuruluşu olan Turkuvaz Amerikalılar ve Avrasyalılar Federasyonu tarafından düzenlenen etkinlikler de bulunuyor.

Fullere ilave olarak, kötüşöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sıradaGüleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi. Evet, çenemizi tırmalatacak derecede enteresan.

O halde, her şeyi ortaya koyup koymadığımıza bir bakalım. Gülen milyarlarca dolarlık bir iş imparatorluğunu ve dünya çapına yayılmış özel okullar ağını yönetiyor. ABD-Türkiye ilişkilerinin yakın tarihi içinde yer almış en kötü şöhretli CIA amillerinden ikisiyle doğrudan bağlantılı. Kılcal damarları Washingtondan Orta Asyaya kadar uzanan bir siyasi lobi ağına sahip. Ha bu arada, eski Türk istihbarat şefi Osman Nuri Gündeşe göre Gülenin Orta Asya ülkeleri Kırgızistan ve Özbekistandaki okullar ağı 1990ların ortalarından sonlara kadar en az 130 CIA ajanı için örtü sağladı.

Şimdi bu denkleme, ABD politika çevreleri içindeki en etkili düşünce kuruluşlarından olan RAND firmasının 2004 tarihli ve Sivil Demokratik İslam: Partnerler, Kaynaklar ve Stratejiler başlıklı ayrıntılı raporunda ABD politikası için sunduğu önerileri ekleyelim:

Önce modernistler desteklenmeli, onlara fikirlerini dillendirmek ve yaymak için geniş bir platform sağlamak yoluyla onların İslam vizyonları gelenekselciler karşısında güçlendirilmelidir. Geliştirilmesi ve kamuoyuna çağdaş İslamın yüzü olarak sunulması gereken onlardır, gelenekselciler değil Sekülerler, duruma göre desteklenmelidir.

Öyle görünüyor ki on yıldan daha uzun süre önce, Gülen ve Erdoğanın halen dost olduğu ve örgütlenmelerinin müttefik olduğu bir dönemde, ABDnin politikası Güleni ve hem onun hem de Erdoğanın temsil ettiği ılımlı İslamcı unsurları ileri sürmekti. Kuvvetle muhtemel olarak Erdoğan ve Gülen arasındaki ayrışma (her ne kadar bu da şüphesiz belli bir rol oynadıysa da) kişisel meseleler ve egolardan ziyade, politika ve sadakatle ilgiliydi.

Başarısız darbe girişiminin jeopolitiği ve stratejisi

Hem teröristlere hem de Suriyenin ülkeden kovduğu ABD vekil güçlerine evsahipliği yapmak da dahil olmak üzere Suriyede ABD emperyalizmine sunduğu takdire şayan hizmete rağmen Erdoğan açıkça Washingtonun planlarını bozdu. Belki de en kötü suçu kısa süre önce, Kasım 2015te bir Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle özür dilemesiydi. Ancak elbette resmi Washington politikasını patlatan şey özrün kendisi değil, Türk dış politikasının ABD, NATO ve Avrupadan uzaklaşıp Rusya, Çin ve yeni gelişen Batı dışı güç bloğuna yönelmesiydi. Bu onun ağır günahı oldu. Ve her ne kadar şüphesiz Washington bunun son olmasını sağlama istediyse de, bu ilk de değildi.

Erdoğanın, dev Türk Akımı boru hattı anlaşmasının imzalanması, Çinden füze sistemleri satın alma kararı (Erdoğan daha sonra bundan caydı), Rusyayla kârlı bir nükleer enerji anlaşmasının imzalanması ve daha pek çok başka örnek de dahil olmak üzere, ABDnin hasımlarıyla anlaşmalar yapmak gibi nahoş bir alışkanlığının olduğu hatırlanmalıdır. Kısacası Washington için Erdoğan, en iyi ihtimalle güvenilmez bir müttefik, en kötü ihtimalle de tehlikeli bir siyasi manipülatör olduğunu kanıtlamıştı. Bu yüzden, ABD siyasi elitleri tarafından böyle görülen pek çok başka lider gibi, gitmeliydi. Gülenin ağı da bu noktada işe yarayacaktı.

Başarısız darbe girişimindeki olayların belki de en çarpıcı boyutlarından biri, İncirlikteki NATO üssünün kullanılmasıydı. Los Angeles Timesın belirttiği gibi:

Türk yetkililer, başkaldırının organizatörlerinin, Türkiyede bulunan 2,500 ABD askeri personelinin çoğuna ev sahipliği yapan ve ABD öncülüğündeki koalisyonun komşu Irak ve Suriyede İslam Devleti militan grubunu yenilgiye uğratma amaçlı süregiden hava kampanyası için temel bir üs olan İncirlik Hava Üssündeki subaylardan hayati önemde yardım aldığını söyledi Resmi medya, İncirlikteki en yüksek Türk askeri yetkilisi olan General Bekir Ercan Vanın tutuklandığını aktardı. Van, üste tutuklanan 10 askerden biriydi ve Türk yetkililere göre darbe girişiminin hayati bir unsuru olan, sokaklardaki hükümet destekçilerini yıldırmak üzere kullanılan F-16 savaş uçaklarına hava ikmali sağlama operasyonunun parçasıydı.

Bu bilginin içerimleri hafife alınmamalıdır. Hikayenin Erdoğancılar tarafından, belki Erdoğana sadakatsiz görülen veya laik Kemalistlere fazla sadık görülen üst düzey askeri yetkilileri tasfiye etmek için uydurulmuş olması mümkünse de, hükümetin bu anlatısının doğru olması da akla yatkındır.

Eğer durum böyleyse, bunun açık anlamı İncirlikin darbe operasyonlarının üssü, darbenin arkasındaki askeri gücün ve onların da arkasındaki ABD istihbaratının ve ordusunun mevkisi olduğudur. İncirlikin Ortadoğudaki NATO operasyonlarındaki merkeziliği düşünüldüğünde, bu üssün salt askeri personele evsahipliği yapmakla kalmayıp küresel CIA ağında bir düğüm noktası olduğunu ileri sürmek mantıksız değildir. Nitekim üssün hem Suriye-Irak sahnesinde operasyonlar yürüten insansız uçaklara evsahipliği yaptığı hem de ABDnin olağanüstü icra programının göbeği olduğu dikkate alındığında, İncirlikin çok sayıda önemli CIA varlığına evsahipliği yaptığını söylemeye bile gerek kalmaz.

O halde bu perspektiften bakıldığında İncirlik şüphesiz başarısız darbe girişiminde merkezi bir yerdeydi ve o günden beri Erdoğanın ordu saflarındaki rakiplerini tasfiye etmesinde temel bir konumda yer aldı denilebilir. Dahası üs, uzun zamandan beri Ankara ve Washington arasında bir ihtilaf konusuydu ve Erdoğan hükümeti, üs üzerinde Washingtonun izin vermeye hazırlandığından daha fazla kontrole sahip olmak istiyordu. Pek çok bakımdan İncirlik, Türk siyasetinde ve bölgenin jeopolitiğinde tektonik bir kaymanın bağlantı noktası oldu.

Son kertede, Türkiyedeki 2016 başarısız darbe girişimi, önümüzdeki yılları ve on yılları etkileyecek kalıcı sonuçlar getirecektir. Türkiye şimdi açık bir şekilde ABD-NATO-AB ekseninden uzaklaşırken, Rusya ve Çinle arasını düzeltmeye çalışacağı gibi, BRICS, Şangay İşbirliği Örgütü, Çinin Tek Kemer Tek Yol stratejisi, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve benzerlerinin simgelediği Batı dışı kampta yer almaya çalışacağı da öngörülebilir.

Darbenin başarısızlığı kuşkusuz, Erdoğanı bir partner değil bir hasım olarak gören ABD ve müttefikleri için başarısızlıktır. Kendi adına Erdoğanın yanıt vermesi gereken pek çok suçlu davranışı vardır. Erdoğanın Suriyedeki savaşın körüklenmesinden bugün Türkiyede süregiden tasfiyelere ve keyfi tutuklamalara, laik kurumlara ve insan haklarına yönelik saldırılara kadar olan vukuat kaydı bir mil uzunluğundadır. Ancak elbette suçlu rejimlerle içli dışlı olmak hiçbir zaman Washington için sorun olmamıştır.

Hayır, sorun Erdoğanın oyunu kurallarına göre, yani ABDnin belirlediği kurallara göre oynamamış olmasıydı ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Ve bu ABD destekli darbe girişimi sonrasında Erdoğan yalnızca daha da güçlenecektir. Şüphesiz Washingtondaki stratejik planlamacıları pek çok uykusuz gece bekliyor.

Çev: Selim Sezer / www.medyasafak.net

LİNK : http://medyasafak.net/haber/2089/eric-draitserturkiye-deki-cia-destekli-darbe-basarisiz-kuresel-satr

LİNK :

MEDYA DOSYASI : Yüzyıllık Gazeteciliğimiz


DÖKÜMANI İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ.

TARİH /// Bir Osmanlı Paşasının Padişahlık Rüyası : Sokulluzade Hasan Paşa ve Resimli Dünya Ta rihi


Bir Osmanl Paasnn Padiahlk Ryas – Sokulluzade Hasan Paa ve Resimli Dnya Tarihi.pdf

ÖZEL HARP DOSYASI /// VİDEO : ÖZEL SAVAŞ YÖNTEMLERİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=aCqfi21CSU8

HACKER DOSYASI /// VİDEO : DEVLETİN HACKERLARI ve İSTİHBARAT-HACKER İLİŞKİSİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=FsaSc45BW_Q

JİTEM DOSYASI /// VİDEO : JİTEM SUİKASTLERİ ve GEZİ PARKI EYLEMLERİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=54sUVrmITpw

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// VİDEO : TADA – Turkish Anti-Defamation Alliance 1915 Olaylarını masaya getiriyor /// DAYLIGHT ON HISTO RY – Part 1


DAYLIGHT ON HISTORY – Bölüm: 1

Amerika’nın ilk ve tek Türk televizyonu Turkish Channel’dan muhteşem bir program daha… DAYLIGHT ON HISTORY

İzlemek için : https://youtu.be/zAJOu8Xli94

Turkish Channel USA, kısa bir süre önce faaliyete başlayan TADA – Turkish Anti-Defamation Alliance ile birlikte 1915 Olaylarını masaya getiriyor.

TADA Başkanı Sevgin Oktay’ın anlatımları ve Türk Amerikan dernekleri Federasyonu eski Başkanı Kaya Boztepe ile TADA Y.K. Üyesi Bülent Doğruyol’un dönüşümlü sunumlarıyla gerçekleşen programda 1915 Olayları analiz ediliyor.

Yönetmenliğini Esin Acar’ın yaptığı Amerika’nın ilk ve tek Türk televizyonu Turkish Channel’ın gerçek belgelere dayalı, farklı bir bakış açısı ile sunulan bu programı mutlaka izleyin

Amerika’da yaşayan Türkler ve Amerika’da neler olup bittiğini merak edenler… Siz siz olun Turkish Channel’dan sakın ayrılmayın. Unutmayın, size sadece Turkish Channel yeter…

Diğer Programlarımızı izlemek için : www.TurkishChannelUSA.com

SİYASİ DOSYA : Demokratik Çerkes Hareketi referandum tavrını açı kladı


Demokratik Çerkes Hareketi, referandum tavrını açıklayan bir bildiri yayınladı.

"Birlikte yaşam için hayır" başlığını taşıyan bildiriyi yüzlerce Çerkes ve Çerkes dostu imzaladı.

Bildiride şöyle denildi:

"Yaratılmak istenen yeni Türkiye, iddia edilenin aksine her alanı kuşatmış tek merkezli yönetime dayanan bir Türkiye’dir. Böyle bir ülkede bütün kardeş halklar gibi Çerkesler olarak da bugüne kadar yaşamış olduğumuz bütün sorunların katlanarak artacağını görmek hiç de zor değildir.

Bırakın Çerkes soykırımını, Çerkes adını dahi anmaktan imtina eden, “Şimdi bir de Çerkesler çıktı başımıza” diyen, “Ergenekon Kafkas ağırlıklı bir yapılanmadır” diyen, Abhazya’nın tanınması bir yana, Abhaz çocuklarını dahi 23 Nisan Şenlikleri’nden geri çeviren, Çeçen mültecilere sefaleti reva gören, Çeçen cinayetlerinin dosyalarını tozlu raflara kaldıran, Abhazya ve Osetya’ya yönelik inkarcı anlaşmalar imzalamakta hiçbir tereddüdü olmayan bu anlayışın dayatmalarını kabul etmiyoruz.

Çerkes halkının Türkiye’deki varlığı ve gelişimi ülkede demokrasinin gelişimiyle doğrudan ilgilidir. Bu yüzden 16 Nisan’da ‘HAYIR’ demek yaşamsal öneme sahiptir. Bu suretle bizler, ‘Evet’ demeyi düşünenlerin meseleyi tekrar gözden geçirmelerini talep ediyor, halkın kutuplaştırılmasına her noktadan karşı çıkıyoruz. Çünkü bizler, sadece “hayır” için değil dünü, bugünü ve yarını bir arada düşünüyoruz. Bütün ülke yurttaşlarının kardeşlik ve eşitlik temelinde ‘yeni bir başlangıç’ yaratabileceğine inanıyoruz. Bu coğrafyanın özgürleşmesi, gelişimi ve saygınlığı adına emek veren Çerkeslerin bütün diğer halklarla bir arada kardeşçe yaşamını savunuyoruz."

FETÖ SORUŞTURMASI DOSYASI /// Hava Harp Okulu öğrencisi : “Vatan duygularıyla girdiğimiz okuldan, vatan haini olarak atıldık”


FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin aralarında Hava Harp Okulu öğrencilerinin de bulunduğu 72’si tutuklu 75 sanığın yargılandığı davaya devam ediliyor. Davanın ikinci gününde askeri öğrenciler savunmalarını yapıyor. Sanık öğrencilerden Furkan Ceviz, "Vatan duygularıyla girdiğimiz okuldan, vatan haini olarak atıldık" derken; sanık Gökhan Sancak ise "Adalete ve milletime kırgınım. FETÖ’ye kin ve nefretle bakıyorum" dedi.

İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri Cezaevi karşısındaki 2 No’lu salonda görülen duruşmaya, 75 sanık ve avukatları katıldı. Sanık yakınları da izleyici olarak duruşmaya katıldı.

"VATAN DUYGULARIYLA GİRDİĞİM OKULDAN VATAN HAİNİ OLARAK ATILDIK"

Sanık Furkan Ceviz 15 Temmuz’da tek farklı durumun Hava Kuvvetleri Komutanı’nın denetlemeye gelmesi olduğunu, onun dışında kamp merkezinde farklı bir durum olmadığını belirtti. Tam teçhizatlı içtima olduğunun söylenmesi üzerine toplandıklarını belirten Ceviz, "Mermileri alıp yola çıktık. İlk durduğumuz yerde biraz kaldık, ikinci durduğumuz yerde sabaha kadar bekledik. Darbe girişimi olduğunu polislerden öğrendik. Vatan duygularıyla girdiğimiz okuldan, vatan haini olarak atıldık. Eğitim hayatına devam etmek için tahliyemizi istiyorum" diye konuştu.

"DARBE GİRİŞİMİNİ KARAKOLDA ÖĞRENDİM"

Sanık Furkan Uzun ise "Yaklaşık 8 aydır tutukluyum. Mahkeme gününü iple çekiyorum. Olay günü her şey normal bir şekilde gerçekleşti. Polis otobüslerine trafikten kurtulmak için bindiğimizi zannediyordum. Darbe girişimini karakolda öğrendim" dedi. Uzun, FETÖ ile ilgili hiçbir bağlantısının bulunmadığını belirterek tahliyesini talep etti.

"ADALETE VE MİLLETİME KIRGINIM"

Sanık Gökhan Sancak da olay akşamı kendilerine mermi verilmesinden hiç şüphelenmediğini söyleyerek, "Siz nasıl mesleğinizle ilgili dosyaları normal şekilde karşılıyorsanız, bizde mermiye, tüfeğe, kamuflaja o gözle bakıyoruz. O yüzden olay günü fazla mermi almamız bizi şüphelendirmedi. Adalete ve milletime kırgınım" dedi. Mahkeme Başkanı Hulusi Pur’un "Sadece adalete mi kırgınsın, FETÖ’ye kırgın değil misin?" diye sorması üzerine sanık Sancak, "Adalete ve milletime kırgınım. FETÖ’ye kin ve nefretle bakıyorum" diye cevap verdi. Sancak, otobüsün durduğu anda sivil bir vatandaşın araca bindiğini, Yüzbaşı Mesut Metin Kazancı’nın da "çocukları güvenlik amacıyla Hava Harp Okulu’na götürdüğünü" söylediğini belirtti. Yola çıkmadan önce komutanları olan Yüzbaşı Kazancı’ya nereye gittiklerini sorduklarını da ifade eden Sancak, "Arkadaşlar şu anda ben de hiçbir şeye hakim değilim" cevabını aldıklarını söyledi.

SİYASİ DOSYA : VENEZUELA’DA BAŞKANLIK SİSTEMİ VAR. DURUMU NEDİR MERAK EDİYOR MUSUNUZ ??? İŞTE BUYRUN


Venezuela’nın nüfusu 30 milyon kişi… Suudi Arabistan’ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken, Venezuela’nın 296 milyar varil petrol rezervi var. Varilini 55 dolardan hesapla bak ne çıkıyor… Venezuela halkının en az Kanadalılar kadar refah olması gerekiyor.

Venezuela’da başkanlık sistemi var.

Hugo Chavez 1998’de başkan seçildi. Yoksul ve cahil ahali, onu çok seviyordu, gıda kolisi dağıtıyor, gariban mahallelere sağlık ocağı filan açıyor, devletin kaynaklarını sebil gibi kullanıyor, açlıktan nefesi kokan halkın kurtarıcısı olarak görülüyordu. Şak… Anayasayı değiştirdi, devletin yönetim şeklini değiştirdi. Artık onu sevip sevmemelerinin önemi yoktu, çünkü, artık onu başkanlıktan indirmek hukuken mümkün değildi. Muhalefeti susturdu, basını susturdu, iş dünyasını sustalı maymuna çevirdi. Onun yönetim şekli yüzünden 1.5 milyon kişi ülkeden kaçtı.

Nüfusun yüzde beşi ülkeden kaçarken… Twitter’dan kendisini takip eden üç milyonuncu takipçisine ev hediye ederek, kendisini alkışlatıyordu.

Kansere yakalandı. Halefi olarak, başkan yardımcısı Maduro’yu seçti. Bütçe dahil, tüm yetkilerini başkan yardımcısı Maduro’ya devretti.

Maduro otobüs şoförüydü, lise mezunuydu, sendikacılıktan tırmanmış, Chavez’in sağkolu olmuştu.

“Üniversite mezunu olmayan biri devlete başkan olabilir mi?” diye eleştirildiğinde… Chavez “neden olmasın” diyordu, “iktidar halkındır, elitler-seçkinciler istemese de otobüs şoförü başkan olur” diyordu.

Chavez öldü, otobüs şoförü Maduro geçici olarak başkan oldu.

Nisan 2013’te yeniden başkanlık seçimi yapıldı, başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, yüzde 50.6 oyla kılpayı kazandı. Rakibi yüzde 49.1 almıştı. Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlardan netice alınamadı, çünkü, seçim kurulu, yargı, komple Maduro’nun kontrolündeydi.. Toplum karpuz gibi ikiye bölündü.

Protesto gösterileri başlayınca, halka ateş açıldı. Harvard mezunu muhalefet lideri tutuklandı. Bizzat başkan Maduro tarafından “kendisinin başkanlığını kabul etmeyenlere konuşma yasağı” getiren yasa teklifi hazırlandı, meclis bu teklifi kabul etti iyi mi… Muhalefete kanunen konuşma yasağı getirildi. Başkanlık yetkilerini daha da arttıran yasalar çıkarttı, mesela, petrol ve madenler konusunda meclise sormadan karar verme yetkisini kendisine aldı!

Yandaş medya oluşturdu, şu anda Maduro haricinde hiçbir şey yazmıyorlar, televizyonlarda devamlı Maduro konuşuyor. Muhalif medyayı susturdu, yayınlarını beğenmediği televizyon kanallarını kablolu kanaldan çıkardı.

20 milyon kişiye 120 bin ton gıda kolisi dağıttı. Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmeye başlayınca, başkanlık bünyesinde komisyon kurdu, kıtlığın sebebinin araştırılmasını istedi. Yalaka komisyon araştırdı. Ne buldular biliyor musunuz? “Halkımızın yüzde 95’i günde dört-beş öğün yemek yiyor, bu nedenle tüketim maddelerinde sıkıntı yaşanıyor”sonucunu buldular! Kıtlığın sebebi halkın çok yemesiydi yani… Başkanın sorumluluğu, kusuru yoktu!

2015’te parlamento seçimi yapıldı. Maduro her türlü katakulliyi yaptı ama, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı. Muhalefet parlamentoyu kazandı ama… Başkan hâlâ Maduro’ydu.

Ordu, polis, yargı, onun elindeydi. Hükümeti hâlâ o kuruyordu.

Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefet, 2019’da yapılması gereken başkanlık seçimlerinin öne çekilmesi için, erken seçim talebinde bulundu. Başkan reddetti!

Bunun üzerine, erken seçime gidilmesi konusunda referandum yapılması için anayasal süreç başlatıldı. Anayasaya göre, referanduma gidilmesi için seçmenin yüzde 20’sinden imza toplanması gerekiyordu. Dört milyon imza toplandı. Nafile… Başkanın emrindeki seçim kurulu, imzaları kabul etmedi, referandum meferandum yapamazsınız dedi, kesti attı!

Muhalefet bir başka yol aradı, meclisten, Maduro’nun başkanlıktan azledilmesini talep eden karar çıkarıldı.Gel gör ki… Tüm üyeleri Maduro tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti. Meclisin azil talebinin anayasaya aykırı olduğu açıklandı!

Bunlar yetmezmiş gibi, Aragua eyaletinin valisini, kendisine başkan yardımcısı yaptı. Bu herif “uyuşturucu baronu” olarak tanınıyor! Eğer Maduro da Chavez gibi ölürse, 2019’a kadar ülkeyi bu arkadaş yönetecek.

Netice?

Şu anda Venezuela’da enflasyon yüzde 700… Bu sene yüzde 1600’e çıkması bekleniyor. Alışverişlerde kredi kartı geçmiyor, mağazalar kabul etmiyor. Hükümet devalüasyonla eriyen banknotları tedavülden kaldırıp, yerine yenilerini sürmek istedi, para basmak için bile para bulamadı!

Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor! Et, un, şeker, pirinç, süt karaborsa satılıyor, ekmek için bile kuyruk var, marketler saldırıya uğruyor, yağmalanıyor. Hal öyleyken, zengin daha da zengin oldu, bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor! Eczane rafları boşaldı, ilaç sıkıntısı var, sağlık sistemi çöktü, ameliyat malzemesi yok, yenidoğan bebek ölümleri rekor seviyeye ulaştı. İthalat bıçak gibi kesildi, alt tarafı diş macunu almak isteyen, normal fiyatının yüz misli ödemek zorunda kalıyor. Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapılıyor, yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor, özel sektör haftalık izin gününü üçe çıkardı.

Şehirlerde günde sekiz saat su kesintisi yapılıyor, her gün… Fuhuş patladı. Suç patladı, her21 dakikada bir cinayet işleniyor, her sene 17 bin adam kaçırma olayı, fidye rapor ediliyor. Gasp öyle hale geldi ki, insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken yanına almıyor.

Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor. Karayolları, limanlar ve havalimanları ordu kontrolünde tutuluyor.

Memleketin içine etti.

Başkan hâlâ başkan !!

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : Yazıcıoğlu Dağlıca baskınını nasıl öğrendi ? /// İŞTE MUHSİN YAZICIOĞLU FARKI


Helikopterin düşmesi sonucu hayatını kaybeden BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatına dair anekdotlara bir yenisi eklendi. 21 Ekim 2007 tarihinde yaşanan Dağlıca baskını sırasında bir askerin Yazıcıoğlu’nu aradığı ve yardım istediği ortaya çıktı. Yazıcıoğlu ile asker arasındaki telefon görüşmesine şahit olan Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği eski Başkanı Recep Yıldırım, o gece tanık olduğu anları anlattı. Yıldırım, Muhsin Yazıcıoğlu’nun askerin yardım istemesinin ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e bilgi verdiğini söyledi. Yıldırım’ın bu iddiasını o dönem Dağlıca Tabur Komutanı olan Onur Dirik de doğruluyor. Dirik’e göre Yazıcıoğlu’nu arayan kişi asker değil, üst düzey değerlendirme yeteneğine sahip, şahsi telefonu olan rütbeli personel.

‘BAŞKANIM SENİN ELİN UZUNDUR, BİZE YARDIM ET’

21 Ekim 2007 tarihinde Türkiye, Dağlıca saldırısı ile sarsıldı. Kuzey Irak’tan gelen yaklaşık 150 kişilik terörist grubu, sınıra 4 kilometre uzaklıkta bulunan Dağlıca’daki Komanda Taburu’na ağır silahlarla saldırdı. 12 mehmetçiğin şehit olduğu, 16 askerin yaralandığı ve 8 askerinde teröristler tarafından kaçırıldığı saldırı gecesiyle ilgili yeni bilgiler gün yüzüne çıktı. Saldırının olduğu gece Almanya’nın Frankfurt eyaletinde olan BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu’na terörist ateşine maruz kalan askerlerden birinin telefon açıp yardım istediği iddia edildi. Avrupa Türk Kültür Dernekleri Birliği Eski Başkanı Recep Yıldırım, askerin baskın esnasında aradığını ve Yazıcıoğlu’ndan yardım istediğini söyledi. Yıldırım, “Biz her sene belirli tarihlerde teşkilat içi seminer yaparız. Bu seminerler genelde Frankfurt’taki Global Otel’in konferans salonunda düzenlenir. Muhsin başkanımız da her sene katılır ve seminerlerimiz sabahlara kadar sürer. 21 Ekim 2007 tarihinde düzenlediğimiz seminerde Muhsin başkan konuşma yaparken bir telefon geldi. Arayan kişi cephede savaşan askerdi ve ‘Başkanım zor durumdayız, iki buçuk saattir çarpışıyoruz, hiçbir yerden yardım alamıyoruz. Senin elin uzundur bize yardım gelmesini sağla’ dedi. Muhsin başkan ‘Aslanım ben Almanya’dayım’ diye cevap verince asker ‘Başkanım siz bir yerlere ulaşırsınız’ dedi. Bu olayı dün gibi hatırlıyorum ve benimle birlikte 150 kişi de şahittir.” dedi.

‘DAĞLICA SALDIRISININ HABERİNİ GÜL’E YAZICIOĞLU VERDİ’

Muhsin Yazıcıoğlu’nun, bu görüşmenin ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü aradığını söyleyen Recep Yıldırım, Gül’ün konudan haberinin olmadığını belirtti. Yıldırım, Yazıcıoğlu ve Gül arasında geçen diyalogları şu şekilde anlattı: “Rahmetli Genel Başkanımız asker ile görüşmesinin ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü aradı ve askerden edindiği bilgileri paylaştı. Sayın Gül’ün de o ana kadar olaydan haberinin olmadığını söyledi. Aradan 15-20 dakika geçtikten sonra Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, rahmetliyi aradı ve ‘size gelen bilgi doğrudur’ dedi. Muhsin Yazıcıoğlu, askerden edindiği bilgiyi Cumhurbaşkanı teyit etti.”

‘NE YANİ BEN Mİ GİTSEYDİM ÇATIŞMA BÖLGESİNE’

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile telefon görüşmesini yaptıktan sonra Muhsin Yazıcıoğlu’nun yan taraftaki odaya geçtiğini söyleyen Recep Yıldırım, burada bazı telefon görüşmeleri yaptığını ve yardım gelmemesine çok sinirlendiğini dile getirdi. Yazıcıoğlu’nun ‘ne yani ben mi gitseydim’ diye tepki gösterdiği görüşmeyi şöyle anlattı: “Muhsin başkan konuşma yapılan salonun yanındaki odaya geçti. Burada bazı kişiler ile telefon görüşmeleri yaptı. Fakat hiç alışık olmadığımız şekilde bağırarak konuşuyordu. O konuşmaları hatırlıyorum. Bir askeri yetkiliye telefonda bağırarak şöyle konuşuyordu başkan: Bak, bak çocuklar çarpışıyor. Almanya’dan Türkiye’ye 2 saatte uçaklar gidiliyor. Bu çocuklar ‘2.5- 3 saattir çarpışıyoruz’ diyor ama bir yardım gelmiyor. Ne yani ben mi gitseydim.”

‘YAZICIOĞLU SAYESİNDE O GECE ZAFİYET İÇİNDE OLANLARI ÖĞRENMİŞ OLDUK’

O gece yaşadıklarını asla unutamadığını söyleyen Recep Yıldırım, Muhsin Yazıcıoğlu sayesinde terörün bitirilmesi konusunda bazı şahısların ne kadar zafiyet içinde olduğunu öğrendiklerini belirtti. Yıldırım, "O gün biz rahmetli genel başkanın Türkiye ile ilgili bilhassa da askeriye ile ilgili neler yaptığını, neler yapmak istediğine şahit olduk. Terörün bitirilmesi konusunda zafiyet içinde olan şahısları da öğrenmiş olduk. Bu anlamda gerek hükümete, gerekse ilgili yerlere ne gibi raporlar verdiğini bizlere anlattı. Yıllardır bize ‘Muhalefet demek her şeye karşı gelmek demek değildir. Ülkenin menfaatine inandığın bir konuda iktidara destek vermek gerekiyor. İtiraz ettiğin bir konu var ise o itiraz hakkında bir alternatif sunmak ve içinin dolu olması gerekir.’ derdi.” ifadelerini kullandı.

‘YAZICIOĞLU, SALDIRININ OLDUĞU GECE TÜRKİYE’YE DÖNDÜ’

Muhsin Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar özel kalemliğini yapan Okan Köksal da Dağlıca baskınından bir hafta sonra Diyarbakır’a ve Şırnak’a gittiklerini, Yazıcıoğlu’nun bölgede bir dizi temaslarda bulunduğunu belirtti. Baskının olduğu gecenin sabahında Almanya’daki programı yarıda keserek aktarmalı uçakla Türkiye’ye dönüş yaptıklarını sözlerine ekledi.

ABDULLAH GÜL: HABER KAYNAKLARIN SAĞLAMMIŞ

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dağlıca saldırısından hemen sonra BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu Köşk’e davet etmiş, Yazıcıoğlu da o dönem partinin genel başkan yardımcısı olan ve şimdiki BBP Genel Başkan olan Mustafa Destici ile birlikte Gül’ü ziyaret etmişti. Mustafa Destici, o görüşmeyi şöyle anlattı: “Sayın Abdullah Gül’ü hem yeni görevinden ötürü hayırlı olsun demek, hem de ‘terörle mücadele’ raporunu sunmak maksadıyla ziyaret ettik. Bu görüşmede terörle mücadele konusunda karşılıklı fikir alışverişinde bulunuldu. Abdullah Gül bu görüşmede merhum Yazıcıoğlu’na ‘haber kaynakların sağlammış’ dediğini hatırlıyorum.”

‘O GECE YAPTIĞIMIZ TESPİTLER İLE YAZICIOĞLU’NUN TESPİTLERİ ÖRTÜŞÜYOR’

Cihan Haber Ajansı’na konuşan dönemin Dağlıca Taburu komutanı Onur Dirik, çatışma sırasında Yazıcıoğlu’na gelen telefonu doğruladı. O gece yaptıkları durum değerlendirme toplantısında elde ettikleri tespitlerin, Yazıcıoğlu’nun saldırıyla ilgili yaptığı tespitlerle örtüştüğünü söyledi. Dirik, “Çatışmanın dördüncü beşince saatlerinde bazı rütbeli arkadaşlar ile kendi aramızda kısa bir değerlendirme yaptık. Bu değerlendirmede bazı tespitlerimiz oldu. Taburun üzerinde bulunan şüpheli ve kimliği belirsiz hava aracının varlığı. O gece bize Yüksekova istikametinde taburu neredeyse boşaltacak şekilde bir intikal görevi verilmiş olması ve intikal yolundaki köprünün de saldırıyla eş zamanlı olarak teröristler tarafından havaya uçurulması.

Teröristlerin genel taktiklerine uygun olarak yalnızca ileri üst bölgelerine değil taburun merkezini de kapsayacak şekilde bütün tabur unsurlarına eş zamanlı bir saldırı gerçekleştirerek tabur merkezine girmeye de teşebbüs etmeleri. Görülmemiş çapta ve sayıda ağır silah kullanmaları nedenleriyle bu yapılan eylemin çok komplike bir plana dayandığı. Teröristlerin böyle bir eylemi planlama ve icra bakımından kendi başlarına yapamayacakları sonucuna ulaşmıştık. Tüm bunları yapabilmek için ayrıca örgütün de çok sağlam istihbarat bilgisi almış olması lazım. Nitekim olaydan kısa bir süre sonra rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da benzer tespitlerde bulunmuştu. Kendisinin bu kadar isabetli tespitlerde bulunabilmesi için bizim yaşadıklarımızı ve bu değerlendirmeleri bilmesi gerekir. Bu da ister istemez tabur içinden kendisinin değerlendirme ve iletişim kabiliyetine sahip bir kişiden çatışmanın gerçek niteliği hakkında bilgi alma ihtimalini akıllara getiriyor.”

DAĞLICA KOMUTANI DİRİK: ‘YAZICIOĞLU’NU ÜST RÜTBELİ PERSONEL ARADI’

Dirik, Muhsin Yazıcıoğlu’nu arayan kişinin üst rütbeli personel olduğunu söyledi: “Tabur komutanlığı görevini bitirdikten sonra çatışma esnasında taburdan bir uzman çavuşun Muhsin Yazıcıoğlu’nu aradığını söylediler. Fakat ben, bir uzman çavuşun o gece Yazıcıoğlu’na telefon edebileceği kanaatinde değilim. Çünkü telefon eden rütbelinin iletişim imkanlarının yeterli düzeyde olması gerekir. Dolayısıyla Yazıcıoğlu’na telefon eden kişinin küçük rütbeli personel olduğuna ihtimal vermiyorum. Yazıcıoğlu’nu arayan personelin üst düzey değerlendirme yeteneğine sahip ve şahsi telefonu olması gerekir. Bu imkan da sadece birkaç kişi de vardı.”

LİNK : https://www.facebook.com/notes/bir-medeniyet-tasavvuru-muhsin-yaz%C4%B1c%C4%B1o%C4%9Flu/yaz%C4%B1c%C4%B1o%C4%9Flu-da%C4%9Fl%C4%B1ca-bask%C4%B1n%C4%B1n%C4%B1-nas%C4%B1l-%C3%B6%C4%9Frendi-i%C5%9Fte-muhsin-yazicio%C4%9Flu-farki-bu-memle/316744878335636

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.