KİTAP TAVSİYESİ : Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları


Osmanlı Devleti yıkılırken verilen fedakar mücadele

Araştırmacı Mehmet Bilgin, "Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları" adlı kapsamlı çalışmasında Osmanlı’nın yıkılış döneminde İttihat ve Terakkî’nin Teşkilât-ı Mahsusa ile askerî sahada neler yaptığına odaklanıyor.

Siyasî, iktisadî ve bilhassa askerî bakımdan bir hayli zayıflamış olan Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha önce eşi benzeri görülmemiş felaketlerle karşı karşıya kaldı. Yüzlerce yıllık vatan topraklarının işgali bir yana, insan kaynakları bakımından da tarifi zor kayıplar yaşadı. Mehmet Bilgin, yaşanan bu zor günlerin genel bir muhasebesini yaptıktan sonra, Osmanlı Devleti’nin her bakımdan yeniden teşkilâtlanması için büyük çaba sarf eden İttihat ve Terakkî’nin eldeki kıt imkânlarla bilhassa askerî sahada neler yaptığına odaklanıyor. Bugün bile hakkında en fazla tartışılan konulardan biri olan Teşkilât-ı Mahsusa işte böyle netameli bir dönemde ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl Türk tarihine damgasını vurmuş yapılardan biri olmuştur. I. Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde yaşananların üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen, ülkemizde olayın objektif olarak değerlendirilemediğini söyleyebiliriz. Bunun en önemli sebeplerinden biri, çöken imparatorluğun ardından devam eden tartışmalar ve bu tartışmaların oluşturduğu algılardır. Fakat Mehmet Bilgin, diğer tarihçilerden farklı olarak derin coğrafya bilgisi ile belgelere geçmiş olayları karşılıklı bir okumaya tabi tutarak Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu’nu ve burada yürüttükleri operasyonları inceliyor. Kitap her ne kadar Teşkilât-ı Mahsusa birliklerinin Kafkasya Cephesi’ndeki sınırlı mücadelelerine odaklansa da, dönemin genel bir değerlendirmesini sunması bakımından da oldukça büyük önem taşıyor. Bilhassa "İttihat ve Terakkî bünyesinde kararlar nasıl alınıyordu? Teşkilât-ı Mahsusa nasıl ve kimler tarafından kuruldu? Teşkilât-ı Mahsusa’ya nasıl giriliyordu? Teşkilât-ı Mahsusa’nın Sarıkamış Harekatı’ndaki rolü neydi? Teşkilât-ı Mahsusa kimler tarafından yönetiliyordu?" gibi merak edilen pek çok sorunun cevabını kitapta bulabileceksiniz. Kitaptaki önemli konu başlıklarından bazıları şöyle:

*Kafkas Cephesi’nde Teşkilât-ı Mahsusa’nın Operasyon Alanı ve Ortam *Kafkas Cephesi’nin Sol Kanadındaki Bölgenin Coğrafî Durumu *Kafkas Cephesi’nin Sol Kanadındaki Bölgede İdarî Durum *Savaş Öncesi Osmanlı-Rus Sınırı *Savaş Öncesi Osmanlı İdaresindeki Bölge *Savaş Öncesinde Rusya İdaresindeki Bölge *Kafkas Cephesi Sol Kanadındaki Bölgede Askerî Durum *Osmanlı Devleti’nin Askerî Durumu *Osmanlı Devleti’nin Seferberlik İlan Etmesi *Kafkas Cephesi’nin Sol Kanadındaki Hudut Bölgeleri *Hudut Muhafazasının Jandarmaya Devredilmesi ve Yurt Savunmasında Seyyar Jandarma Alayları *Yurt Savunmasında Seyyar Jandarma Alayları *Rusya’nın Kafkas Cephesi’nde Savaşa Hazırlanması *Seferberlik Öncesi Osmanlı-Rus İlişkileri *Rus Ordusu’nun Koordinasyonu ile Ermenilerin Kafkas Cephesi’ndeki Faaliyetleri *Teşkilât-ı Mahsusa ve Kafkasya Misyonu *Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girmesi ve Kafkas Cephesi’nde Savaşın Başlaması *Yusuf Rıza Bey Müfrezesinin Batum Üzerine Harekâtı *Teşkilât-ı Mahsusa Gönüllülerinin Artvin Üzerine Harekâtı *Kafkas Cephesi’nde Sol Kanat’ın Ortaya Çıkması ve

Teşkilât-ı Mahsusa’nın Yüklendiği Görev * Yakup Cemil Müfrezesi’nin Teşkili ve Bölgeye Gönderilmesi * Ardahan Harekâtı Esnasında Yusuf Rıza Bey Müfrezesinin Durumu *Borçka’nın Ruslar Tarafından İşgali *Kafkas Cephesi’nde Sol Kanat’ın Çöküşü *Türk Kuvvetlerinin Çekilmesinden Sonra Rus ve Ermenilerin Çoruh Havzasında Yaptığı Katliamlar

Ötüken Neşriyat Tel:(0212) 251 03 50

Kaynak: Osmanlı Devleti yıkılırken verilen fedakar mücadele

TSK DOSYASI : FIRAT KALKANI, CERABLUS OPERASYONU


FIRAT KALKANI , CERABLUS OPERASYONU

KAYNAK : http://tylerdrdn.blogspot.com.tr/2016/08/firat-kalkani-cerablus-operasyonu.html

Selamun aleyküm.

Aslında birkaç sene öncesinden, hatta belki ilk andan itibaren yapmamız gereken bazı sınır operasyonları vardı. Fakat, devletin başına geçip de ”hadi şunu şunu yapalım, şuraya girelim, şurdan çıkalım” demekle maalesef bu peynir gemisi yürümüyor.

O şuan ”Şunu şunu yapmalıyızz, bu adamlar salak yaa, bunlar şuna destek oluyo, ben olsam şöle yapardımmm” diyen ”uzaktan Einstein”lar var ya hani, o adamlar bırakın devletin başına getirmeyi bir baş öğretmenlik veya okul yönetimi teslim edilse ve uzaktan atıp tuttukları şeyleri yapmaları beklense ”ya işin içine girince hiç de öyle değilmiş yaa’‘ derler.

Biz burada, daha kendi boğazlarını bile düşman savaş gemilerine kapatamayan, o savaş gemileri bize sıkılmak, atılmak üzere bombalarla mermilerle dolu halde, o ”geçilmez” dediğimiz Çanakkale Boğaz’ından geçerken, tırnaklarımızı yemekten başka bir şey yapamayan bir devlet sisteminden bahsediyoruz.

Link, Link

Rus gemileri, Amerikan gemileri, Fransa-Almanya gemileri iki haftada bir bizim boğazlarımızdan Akdeniz’e; Suriye’ye, Libya’ya, Mısır’a tonlarca mühimmat gönderiyor ve sen maalesef ki 100 yıl önce yaptığın sözde bağımsızlık özde sömürge anlaşmaları gereği, bu gemilere elini bile süremiyorsun. Farkındasın di mi?

Link

Neyse.

Şöyle bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Suriye’nin kuzeyi, Türkiye’nin güneyi, şuan çatışmaların en çok olduğu yer çünkü stratejik olarak kesinlikle ve kesinlikle en önemli yer. Ve Sınır Ötesi isimli yazıda PYD’nin kantonlarını birleştirme ve güneyimizde bir toprak bütünlüğü sağlamaya çalıştığını konuşmuştuk. İşte şuanki tüm olaylar bununla alakalı.

Asıl savaş şuan bu kısımda yaşanıyor. Çünkü şu sarı kısımda gördüğünüz yerler PYD’ye ait. Yani bizim bildiğimiz dille PKK’nın Suriye’deki ismi. Aynısı yani. Cizire Kantonu, Kobani Kantonu ve Afrin Kantonu’nun tam ortasında ”Cerablus, Azez” kısmı yer alıyor gördüğünüz gibi.

PYD, YPG ve PKK’nın bu savaşın en başından beri olan amacı da, bugünkü amacı da, Suriye’nin kuzeyindeki, Türkiye’nin güneyindeki bu bölgeleri kantonlar haline getirip bir toprak bütünlüğü sağlamak. Suriye’de çıkan savaşın sebebi de budur, şuan Irak’taki savaşın sebebi de. Hatta Irak’ın işgalinin sebebi bile budur. ”100 yıl önce belirlenen sınırların değiştirilmesi.”

Sınırların tekrar dizayn edilmeye başlandığı bu dönemde, tıpkı yüz yıl önce çok haklı sebepleri olduğuna inanan ve Osmanlı Devleti’ne baş kaldırıp, işgalci kuvvetlerin yanında yer alanlar olduğu gibi; aradan yüz yıl geçmesine rağmen hiçbir şey değişmedi ve bugün de ”bizim şöyle haklı sebeplerimiz” var deyip, işgalci kuvvetlerin yanında saf alanlar var.

O gün Osmanlı’daki devlet düzenine karşı olanlar, bu muhalifliklerini devletin toprak bütünlüğünü ve birliğini korumasına engel olacak şekilde yapıyorlardı. Bugün de, ‘‘Türkiye neden Suriye’ye giriyor !!!!!! Bizi savaşa sürüklüyorlarrr !!!! Biz barış istiyoruzzz !!! ABD’nin yanında savaşa giriyorlarrr !!! ” diye çığırtganlık yapıyorlar. Yani takvimler değişir, üzerindeki yapraklar değişir, ama yaprakların üzerinde yazan olaylar hiç değişmez. İnsan da, devlet de hep aynıdır.

En son geçen sene Kobani’yi almak için çok büyük numaralar çevirmişler ve sonunda da almışlardı. Hatırlayın, Selo Demirtaş ”Kobani’de çocuklar ölüyor, IŞİD orayı aldı ve Türkiye hiçbir şey yapmıyor” diye bütün paralı köpeklerini sokağa dökmüştü ve o paralı, gözü dönmüş, salyalı köpekler ülkeyi birbirine katmış, her yeri yakıp yıkmış ve onlarca insanı öldürmüştü.

Maalesef, gerek devlet gerekse biz, bu oyunu göremedik ve IŞİD’in birkaç günlük sözde, göstermelik işgalinden sonra PYD oraya girmiş ve Kobani’yi ele geçirmişti. İşte tüm o gürültü patırtı, sözde IŞİD işgalleri falan tamamen bu yüzdendi.

Geçen hafta da PYD resmen ABD askerlerinin yanında Münbiç’e girdi.

E iyi de nasıl girdi? Peki Zeki Müren de onları gördü mü?

Münbiç bir süredir Daeş kontrolündeydi. Kobani olaylarının üzerinden yeterince zaman geçmişti ve bir sonraki operasyona geçilebilirdi. İşte yine ortaya atılan senaryo aynıydı anlayacağınız, önce IŞİD bir yere giriyor, hemen ardından HDP Türkiye’de ve dünyada bir gündem oluşturuyor ve onun hemen ardından da PYD, YPG güçleri ”IŞİD’le savaşıyor (!) ” ve bölgeyi IŞİD’den kurtarıyor (!) .
Ve böylece de PYD ve YPG, işgallerine meşruiyet kazandırmış oluyor.

Şimdi şu haritaya dikkatli bakın. PYD, Kobani’nin batı sınırındaki Münbiç’i de ele geçirmişti birkaç hafta öncesine kadar. O kantonların, yani sarı bölgelerin nasıl adım adım birleştirildiğini gördünüz di mi?

Münbiç, Fırat Nehrinin batısında kalıyor. Ve Münbiç’ten sonraki hedef de ”Cerablus” anlayabileceğiniz üzere. Fırat Nehri, Kobani ve Cerablus-Münbiç’i birbirinden ayırıyor. Ve Fırat’ın doğu tarafı tamamıyla YPG’nin elinde. Ama doğu ile batıdaki YPG topraklarının arasında Cerablus, Azez bölgesi var.

YPG, Cerablus’a çıkarma yapmaya başladı bildiğiniz gibi. İşte bu yüzdendir ki, Türkiye’nin kendi toprak bütünlüğü için kesinlikle ve kesinlikle sınır ötesine operasyon yapması lazımdı. Çünkü sınırlarının dibinde, senin de içinde yıllardır silahlı bir örgüt barındıran YPG, baştan başa Irak’tan Akdeniz’e kadar bir toprak bütünlüğü sağlarsa, sence bir sonraki adımları neresi olur?

Sınır hattının ele geçirilmesiyle PKK-PYD güçleri tamamen birleşip, bu toprakları da bize karşı bir üs olarak kullanmazlar mı sence?

İç savaşın başlamasından bu yana, Daeş ile birlikte en çok toprak işgal eden yapı YPG. Fakat Daeş, hem Amerika’nın hem dünyanın bir numaralı terörist grubuyken, YPG bir terör örgütü olarak tanımlanmıyor ABD ve dünya tarafından. Yukarıdaki haritaya bakarsanız, YPG’nin üç yıl içerisinde ne kadar büyüdüğünü görebilirsiniz. Bir sonraki hedefleri de bu toprakları tamamen birleştirmek.

Tabii ki bir sonraki adım da, kendileriyle bağlantılı olan diğer bölgeleri birleştirmek.

Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun da neredeyse bir fikir etrafında birleşip tamamen HDP’nin eline geçmesini, şuan sanırım daha iyi okuyabilirsiniz.

Şu kırımızı kısım da Irak Bölgesel Kürt yönetimi. Şimdi şu haritanın beyaz kısımlarını, PKK, PYD, YPG, ve HDP haritalarıyla birleştirin bakalım nasıl bir sonuç ortaya çıkıyor…

İşte Fırat Kalkanı ve bunun ilk ayağı olan Cerablus operasyonu, bu yüzden bu kadar önemlidir ve gereklidir. Nato’nun beş senedir ”Işid’le savaşıyoruz, alamıyoruz” dediği Cerablus’u 5 saatte aldık. Kendi sınırlarının güvenliğini, öyle eline çekirdek alıp, ‘‘ay inşallah bize bişey yapmazlarrr” diye oturarak izlersen, ”ya biz niye savaşıyoruz kieee” diye etliye sütlüye karışmadan, dizini kırar oturursan, yakın gelecekte etin de gider elinden, sütün de.

Fırat Nehrinin sınır olduğu ve ötesine YPG’nin, PYD’nin geçemediği bu proje, daha aşağılara veya doğu batı yönünde devam etmeli ki, hiçbir zaman PYD-PKK toprak bütünlüğü sağlayamasın.

İşin manidar ve komik tarafı nedir aslında biliyor musun hacı, düne kadar ”AKP Kürdistan devleti kuracakkkk, BOP eş başkanı bu adaammm !!! ” diye kendilerine bir muhalif hayat sevdası, hayat amacı edinenler, bugün tuhaftır tek başına Kürdistan kurulmasına karşı çıkan bu devleti ”ne işimiz var Suriye’de, Amerika’nın oyunları hep bunlarr!!!!! ” diye eleştiriyor bu kez.

Yani bunları memnun etmek mümkün değil zaten, bunlar Osmanlı döneminden beri aynılar. ”İstemezüüükk” tayfasıdır bunların adı.

Neyse.

Fırat Kalkanı Operasyonu işte bu sebeplerden ötürü çok önemlidir. 24 Ağustos 2016’da başlayan bu operasyonlar daha bir gün geçmeden sonuç verdi. Kesinlikle devamı gelmeli ve orada TSK’nın denetiminde bir güvenli bölge oluşturulmalı.

Ha bu arada tarih sevenleriniz var mı?

Tarih güzel şeydir, okuyun…

Selametle….

DARBELER DOSYASI : SOĞUK SAVAŞ


SOĞUK SAVAŞ

Selamun aleyküm.

15 Temmuz darbe girişimindeki bana göre en sansasyonel olay İncirlik üssünün elektriklerinin kesilmesidir. İncirlik Üssü, Amerika’nın orta doğudaki en büyük üssüdür. Bütün orta doğu trafiği bu üsten sağlanır. Yani Amerikan ordusunun, kendi toprakları üzerinde bile bu derece stratejik öneme sahip bir üssü yoktur. ABD ordusunun beyni Pentagon ise, kalbi de kesinlikle İncirlik Üssüdür.

Darbe girişimi gecesi en dikkat çekici olan şey de, bu üssün elektriklerinin kesilmesi, giriş çıkışların kapatılması ve bir süre sonra uçuşa yasak bölge ilan edilmesidir. Bunun ne demek olduğunu anlayabiliyorsun di mi hacı? Link, Link, Link, Link

Yani Amerika’nın dünya üzerindeki en stratejik hava üssünün, Amerikan ordusunun orta doğudaki kalbinin elektriklerini kesip, giriş çıkışları yasaklamanın ne demek olduğunu anlayabilecek kapasitedesin di mi?

Allah aşkına öyle olduğunu söyle bana.. Nolurr…

Yoksa ”ay gene patlatıyolar bunlar kendilerini yhaa, vahşilieerr !!! Milletçe üzgünüz, herkes profil resmine siyah çelengg koysoonn !!! ” kafasındasındır ve o oksijen girmeyen kafaya ben pek bir şey anlatamam.

Ya bu ülkede hala darbe gecesi ve sonrasında İncirlik Üssünün elektriklerinin kesildiğini ve giriş çıkışların kapatıldığını bilmeyen ve ona rağmen bu ülke sınırları içindeki oksijeni soluyup tüketen terliksi beyinsizler var abi. Ciddiyim, var. Gerçi İncirlik Üssünde incir yetiştirildiğini sananlar da var ama, neyse, o tıbbın konusu.

İşte söz konusu bu hareket, dünyanın süper güç olan ülkesine yapılırsa, bu resmen bir soğuk savaş ilanıdır. Amerikalılar, Amerikan başkanı, Amerikan ordusu bu İncirlik Üssünü tamamıyla kendi toprakları olarak görürler. Yani senin bu hareketi yapman ile, gidip Washington’a askeri çıkarma yapman veya herhangi bir saldırıda bulunman tamamen ve tamamen aynı şeydir.

ABD Hava Kuvvetleri komutanı geçenlerde hani İncirlik Üssüne geldi ya, (Link) ”IŞİD ile mücadeledeeee…. bik bik bik ”(Link) diye zırvalamaya başladı hani, işte bu ziyaretin sebebi de budur.

Ben ilk bu elektrik kesme olayını duyduğumda ciddi söylüyorum inanmadım. ”Yok artık, o kadar da değil, onu yapmaya yemez henüz” demiştim. Fakat sonra gördüm ki iş gerçekten fazlasıyla ciddi ve bunu hemen yazmıştım ”soğuk savaş ilanıdır, arkası gelir” diye, maalesef gördüğünüz gibi bir bir geliyor.

Lakin olay yalnızca bununla sınırlı da değil hacı. İşin bir de Rusya boyutu var. Tarihe bakarsanız, Rusya ile yakın ilişki kurmak isteyen herkesin başı ezilmiştir bu ülkede, ta Adnan Menderes’ten başlar bu olay hatta. İlk o denemiştir Rusya ile temasları. Çünkü Türkiye’nin Amerikan sömürgesinden çıkıp da, Amerika’nın dünyadaki en büyük rakibi Rusya’nın tarafına geçmesi demek, bütün orta doğu stratejilerinin ve kozlarının tamamen ABD’nin elinden çıkıp, Rusya’nın eline geçmesi demektir.

Aklı başında hiçbir devlet de böyle bir şeye izin verecek değildir elbette. Hatta sizi biraz geriye götüreyim, şu bizim Rusya ile yaşadığımız uçak düşürme hadisesine…

O uçak gerçekten neden düşürüldü acaba?

Yani neden ”Türk akımı”, petrol, doğal gaz, enerji hatları gibi yığınla milyar dolarlık ihaleler ve projelerin hemen arefesinde böyle bir uçak düşürme olayı yaşandı ve bütün projeler durdu sizce?

Peki bu darbe girişimi neden Erdoğan Rusya ile ilişkileri düzelttikten hemen sonra oldu?

Peki, İncirlik Üssünün şuan Rusya’ya açılma ihtimalinden kaçınız haberdar?

Evet. Link, Link, Link

Amerikan ordusunun tam göbeğine, en büyük rakibi Rus ordusunu sokmaya kalkmak…

Siz daha savaş sebebi mi arıyonuz hacı?

Dikkat ettiyseniz bu olaylardan sonra Suriye’de durumlar bir anda çok tuhaf şekilde değişmeye başladı. Esed yıllardır kendisini koruyan ve kendisinin de koruduğu PKK,PYD’yi vurmaya başladı falan.

Lafın kısası, Amerika, orta doğudaki en büyük ve en stratejik ortağı ve sömürgesini kaybetmemek için her yola başvuracaktır. Gerekirse her gün bombalama, gerekirse bir darbe girişimi daha. Lakin 15 Temmuz sonrası, Türkiye resmen bir yörüngeden çıkmıştır. Ve onların Güneş Sisteminden çıkarsak, bir gezegenin sistemden çıkmasının bütün sistemin yok olmasına sebep olacağını bildikleri için, bizi bu yörüngede tutmaya çalışıyorlar.

Bu arada 15 Temmuz hakkında bir yazı yazıyorum, geçen hafta başladım, zaman buldukça yazıyorum bu yüzden uzun sürüyo. Ama yakında biter inşallah.

Bu patlamalar belli amaca göre yapılıyor ve şuan dikkat ettim de gittikçe batıya doğru kayıyor her seferinde. Allah nasip etmesin ama yine bir patlama olur ve yine geçenkine göre daha batıda olursa, sanırım amaç bunu Ankara-İstanbul’a kadar sürekli büyüterek taşımak olabilir. Allah vatanımızı milletimizi, masumları korusun.

Sağlıcakla..

GLADYO DOSYASI /// E. İST. D. BŞK. BÜLENT ORAKOĞLU : Alman ve Türk gladyolarının DİTİB operasyonu


Alman ve Türk gladyolarının DİTİB operasyonu

Bülent Orakoğlu

Alman Federal Savcılığı geçen ay içinde Türk İslam Birliği’nde (DİTİB) görevli 6 imam hakkında casusluk suçlaması ile soruşturma başlatmıştı. Suçlama konusu ise Almanya’nın teröre verdiği bilinen desteği bir kez daha açık bir şekilde gözler önüne seriyordu. Almanya’nın, hedefi Türkiye’yi üst aklın kontrolündeki NATO, İngiltere ve OBAMA ABD’sinin başını çektiği algı operasyonları, psikolojik harp stratejileri ve asparagas iddialarla terör’e destek veren ülkeler kategorisinde değerlendirilmesini sağlamaktı. Böylece Türkiye’de devletin üst katlarının, Lahey Adalet Divanı’nda yargılanmaları sağlanabilecekti. Bu amaçla Türkiye DEAŞ’a destek vermekle suçlanırken, Almanya açık bir şekilde Türkiye aleyhine faaliyet gösteren eli kanlı PKK, DHKP-C ve FETÖ terör örgütlerine kucak açarak silah lojistik ve eğitim desteğinde bulunabiliyordu. Üstelik 15 Temmuz Kalkışması’nda 248 Türk vatandaşını şehit eden 2191 vatandaşımızı yaralayan FETÖ firarilerini, Türkiye’ye teslim etmek bir yana, Türk din görevlilerini FETÖ hakkında bilgi toplayıp Türk makamlarına ilettiği iddiasıyla casusluk davası açma cüretini göstermede bir sakınca görmüyordu. İki ülke arasında krize neden olan konu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son Türkiye ziyaretinde de gündeme geldi. Kritik ziyaretin hemen ardından DİTİB, tartışmalara konu olan 6 imamın görevine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından son verildiğini açıkladı. Merkeze çağrılan imamların yerine ise yeni görevlendirmeler yapıldı. Ancak Federal Kriminal Dairesi’ne bağlı Alman polisinin yeni atanan 4 imamın ikamet ettiği evde casusluk iddiaları ile ilgili olarak ”daha fazla kanıt toplamak!” amacı ile yaptığı aramalar, Türkiye’de kamuoyu tarafından, DİTİB’e yönelik hukuk dışı karanlık skandal ve Pediga eylemlerine destek veren düşmanca bir operasyon olarak değerlendirildi.

FETÖ elebaşı Gülen ve diğer terör örgütü mensuplarının Amerika’da Walk-in tabir edilen kategoride yani gönüllü olarak CIA veya Pentagon’a ajanlık hizmeti talep ettikleri istihbarat raporlarında ve mahkeme kararlarında yer alıyor. Raporlarda; FETÖ militanlarının yalnızca CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan olmadıkları, duble agent olarak piyasalarını yükselttikleri belirtiliyor. Yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı Almanya’da himmet parası toplama, yandaş ve mürit kazanma amacına yönelik olarak çeşitli şirket dernek ve vakıflarda faaliyet gösteriyorlar.

FETÖ’nün Türk Gladyo’su olarak, Almanya’da özellikle Alman Dış İstihbarat Servisi BND ve İç İstihbarat Servisi Federal Anayasayı Koruma örgütleriyle çok iyi ilişkiler kurması şüphesiz Soğuk Savaş döneminin Alman Gladyo’su Gehlen Harekatı veya BJD(Alman Gençlik Birliği)sayesinde olmuştu. Türkiye’de ve tüm Avrupa ülkelerinde 1990’lı yıllarda Soğuk Savaş döneminin Gladyoları deşifre olmuş Amerika çıkarlarına hizmet edemez hale gelmişlerdi. ABD müesses nizamı NATO ve AB ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de yeni Gladyo yapılanmasını ‘din eksenli tarikatlar ve cemaatler’ ekseni üzerine oturtmuştu. ABD’nin yeni stratejisi ‘dinci laik çatışmaları’ üzerine kurulmuştu. Türkiye için seçilen örgüt Fethullah Gülen cemaati (FETÖ )olmuştu. Scientology tarikatı ise ABD başta olmak üzere birçok ülkede ayrı bir din olarak kabul edilmişti. Almanya ve bazı AB ülkeleri ABD merkezli Scientology tarikatının ülkelerindeki yapılanmasının ulaştığı boyutları örtülü bir tehdit olarak algılamakta ve bu örgüte karşı yaptırımlar uygulama çabasındalar. Almanya’da yeni Gladyo’nun Scientology örgütü olduğu kanaati hakim. Hızla yayılan ve büyük mali olanaklara sahip CIA bağlantılı, Scientology tarikatının Avrupa’da en sıkı ilişki içinde olduğu güç, Fethullah Gülen terör örgütü olması dikkat çekicidir. Scientology, aynı zamanda Moon tarikatı ve Çin’de faaliyet gösteren Falun Gonk ile de çok sıkı ilişki içinde. Her dört tarikatın da teorisi, dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında olağanüstü uyum var. Kuskusuz bunun nedeni, komuta merkezinin aynı olması hepsinin CIA’nin örtülü faaliyetleri için kullanılıp yönlendirilmesinden kaynaklanıyor.

Bu nedenle Almanya’da DİTİB’e mensup görevlilere karşı yürütülen karanlık senaryoların ve operasyonların arkasında Türk ve Alman Gladyoları FETÖ ve Scientology olduğu artık bir sır değil. Bu gerçekler karşısında Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve çoğunlukla HDP’li belediyelere hibe veya kredi fonlaması sağlayan, Alman yatırım ajansı GTZ ve onunla ortak çalışan Alman Kalkınma Bankası KfW’nin detaylı araştırılması gerekiyor. Tarihten 10 yıl önce Alman vakıfları ile ilgili ajanlık ve Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ile ilgili olarak yargı sürecinin başlatılması ve beraatle sonuçlanması üzerinden önemli yeni gelişmelerin ve delillerin ortaya çıkması bu vakıfların, GTZ ve Alman Kalkınma Bankası’nın FETÖ ve Scientology Gladyo yapılarıyla ilişkileri ve faaliyetlerinin yeniden araştırılması ülke güvenliği açısından elzem görünüyor.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ mücadelesi bir istihbarat mücadelesidir



FETÖ mücadelesi bir istihbarat mücadelesidir

Dünyanın gelmiş geçmiş en alçak ve en kripto örgütü ile karşı karşıyayız.

Tarihin hiçbir döneminde bu kadar geniş örgütlenmiş bir suç örgütü bulunmadığı için, bilinen yöntemlerin yetersiz kalmasının anlaşılır bir tarafı var.

Bu alçaklar örgütünün yapısını ve hiyerarşisi deşifre edilmedikçe tartışmaların sonu gelmeyecektir.

Ciddi bir istihbarat veri havuzu oluşmaya başladı. Örgütün yapısı ve kadroları tam olarak deşifre edilememiş olsa da izlerini sürmeye yarayacak önemli bilgilere ulaşıldığı anlaşılıyor.

Buradan takip edilerek arkası gelecektir.

Öyle anlaşılıyor ki daha geniş bilgilere ihtiyaç da var. Örgütün kontrolündeki sivil toplum kuruluşları ve ticari kurumlarla ilişkiler önemli başlangıç noktaları olarak kabul ediliyor.

Örgütün legal şemsiye altında yürütülen ticari faaliyetlerine katılma, örgütün amaç ve eylemlerine sadakati doğrulayacak biçimde meydana gelmişse örgüt bağı için dayanak olabilir. Ancak legal şemsiye altında bulunan ticari kurumlarla ilişkiyi kesme biçimi daha doğru sonuçlar da verebilir.

Örneğin Sızıntı dergisi aboneliği örgütle ilişki açısından bir fikir verebilir ama Sızıntı dergisine kayyım atandıktan sonra aboneliğini sona erdirenlerin davranışı örgüte sadakati belirleme noktasında daha sağlam fikir verir.

Keza Zaman gazetesi abone listesi de bir fikir verir ama Zaman gazetesine kayyım atandıktan sonra aboneliğini sona erdirenlerin listesi daha kuvvetli bir fikir verir.

Bank Asya’da hesap bağı açısından en önemli kriter Pennsylvania’lı şeytanın emriyle bu bankada katılım hesabı açılmasıdır. Özellikle de malı mülkü satıp, başka bankalardan kredi çekerek katılım hesabı açılması örgüte sadakatin bir göstergesidir. Bank Asya’nın TMSF tarafından yönetimine el konulması üzerine yapılan hesap kapamalarına da bakılması gerekir.

Bakılsın bakalım Sürat Kargo’ya kayyım atanmasından sonra müşteri ilişkisini sona erdirenler kimler. Bu listeyi uzatabildiğiniz kadar uzatabilirsiniz. Bu alçakların legal şemsiye altındaki işletmeleri ile ticari ilişki kurulmasının biçimi de bir fikir verebilir ama legal şemsiye altındaki ticari faaliyetlerin devlet kontrolüne geçmesinden sonra ilişik kesilmesi daha önemli bir kriterdir. Hatta makul bir neden yoksa örgüt adına devlete açık olarak meydan okumadır.

Bu alçakların kendi aralarındaki ilişkiler, toplantılar ve katılımcılar büyük ölçüde sadece HTS (Historical Traffic Search yani telefon trafik bilgileri) incelenerek tespit edilebilir.

Ben şahsen sadece telefon trafik ve sinyal bilgilerinden yola çıkılarak bu alçakların tüm irtibatlarının hatta tüm toplantılarının deşifre edilebileceğine inanıyorum. Elbette bu çok fazla zaman ve efor gerektirecektir. Devletin, bu kadar geniş bir soruşturma programında işlerin rayında yürüyebilmesi için gereken kaynak ve personeli sağlaması gerekir.

FETÖ irtibatı düşünülen kimselerin özellikle de telefon ve internet trafik bilgilerinden yola çıkılarak ayrıntılı olarak bağlantılarının incelenmesi gerekir.

Anlaşılıyor ki bu alçaklar örgütü 2007 yılı ile 2013 yılları arasında yaklaşık altı yıl istihbarat örgütlerimiz tarafından izlenmemiş. 2007 yılı çok önemli bir eşik olmuş. Bu tarihten itibaren 2013 yılına kadar ipinden boşanmış danalar gibi her yere saldırmaya başlamışlar.

7 Şubat bir irkilme yaratmış ama esas uyanma 17 Aralık ile olmuş. Emniyette o kadar büyük bir tahribat yaratmışlar ki, toparlanmak çok zaman kaybına neden olmuş. Artık emniyet tarafı yeterli formasyona, motivasyona ve henüz yetersiz de olsa bir veri tabanına sahip.

İstihbaratın en önemli başarısı ByLock operasyonu oldu. Bazı önemli militanlarının ismi ByLock listesinde yer almadı ama bunlar sahte isimler veya ortak hesaplar kullanmış olabilirler.

Sadece ByLock kullananların kırmızı listede yer alanlarının sayısı Türkiye’nin cezaevlerinin toplam kapasitesinden daha fazla. Mavi ve turuncu liste şu aşamada pek dikkate alınmıyor gibi görünüyor ki bu bana göre çok hatalı bir yaklaşımdır. Özel aktivasyon koduyla yüklenebilen bir programın sadece yüklenmesi bile bana göre bir örgütsel bağlantıyı gösterir. Bu kimselerin en azından bunların örgüt bağlantısının araştırılması gerekir.

ByLock konusunun sulandırılmasına neden olacak her davranış bana göre kötü niyetlidir. Bazı kurumlarda ByLock kırmızı listede yer alan kimseler görevine devam edebiliyor. ByLock kullanıcısı olduğu kesin olan biri görevini sürdürebilecek ise, kamuda göreve son vermelerin tamamı tartışılır hale gelecektir.

ByLock listesinde yer alanlardan görevine son verilmemiş olanların görev yaptığı kurumlarda görevine son verilenlerin durumunun incelenmesi ve çelişkinin geri planının da araştırılması gerekir.

KOMPLO TEORİLERİ : CANVAS, OTPOR, OCCUPY VE GEZİ (+ 18 ARGO İÇERİR)


CANVAS, OTPOR, OCCUPY VE GEZİ

KAYNAK : http://tylerdrdn.blogspot.com.tr/2013/06/canvas-otpor-occupy-ve-gezi.html

Selam ciğersizler.

Yazının başlığı sizi ürkütmesin, oldukça anlaşılır bir yazı olacak.
Konu hakkında yeterince konuştuğum, yeterince bilgi ve belge gösterdiğim için, bu ve eğer olursa bundan sonraki yazılar yalnızca teferruat olacaktır.

İlk yazıdan bu yana, bu olaya dahil olan uluslararası örgütlerden, yapılardan ve ittifaklardan bahsettim.
İsrail Filistin’i kan gölüne çevirirken, ”İsrail kendini savunuyor” diyen Amerika’nın, gaz yiyen insanlara gösterdiği anne şefkatini sorgulamaya çalıştım. Link, Link, Link

”alo, kendinizi mi koruyosunuz şekerim, tamam ben şimdi açıklama yaparım bebişim”

Mavi Marmara’da yardım için toplanan ve ellerinde bir tek silah bulunmayan insanların üzerine ateş açıp, onlarcasını öldüren İsrail’i yalnızca ”kınama” kararı alan Avrupa Parlamentosunun, aynı kınama kararını gazla müdahale eden Türkiye’ye de yapmasını sorgulamaya çalıştım acizane. Link, Link

Sahi Mavi Marmara’da ölen o kadar masum insan hakkında, bizim ağaç, demokrasi, özgürlük ve insan hakları aşığı ünlülerimizden hiç ses çıkaranı duydunuz mu hacılar? Merak ettim şimdi lan.

Neyse.
Geçenlerde bir de Obama’nın yardımcısı Biden açıklama yaptı Gezi olayları ile ilgili ; Link, Link

Uluslararası medyanın bu olay hakkında ne denli büyük bir ilgisinin olduğunu da merak etmiş ve sizlerle paylaşmıştım. Başta CNN olmak üzere, Amerikan medyası 9 saatten fazla canlı yayın yaptı Taksim’den.

Ve şunu bile yaptılar ;

Gaz maskesiyle dünyaya haber pazarlama.

Ha şimdi diyeceksiniz ki ; ”adam napsın olum gaz mı yesin anasını satayaam yua”

Ben de sana diyecem ki ; ”Lan haberi yapacak yer mi kalmadı anasını satayım, illa gidiyo gazın içinde yapıyo?”

Bu şekilde haber yapılmasının tek sebebi, dünyaya bu görüntüyü sunmaktır ve bir algı oluşturmaktır. Biraz beyni olan varsa bunu anlar zaten. Madem gaz var, 5 dakka sonra yap haberi embesil herif.

Medya manipülasyonun dışında, bu hareketin beynelmilel olduğunu söylemiştim. Ve biraz araştırınca kesinlikle öyle olduğunu gördüm.

Bakın Sırbistan’da Otpor ve Canvas adında sivil toplum örgütleri kuruldu.

Otpor, Sırpça ”diren” manasındadır.

Bu örgüt daha sonra, ”şiddetsiz direniş merkezi” anlamına gelen ”Canvas” adında yeniden yapılandırıldı.

Görevleri gayet basitti, şiddet kullanmadan hükumetleri devirmek. Halkı örgütlemek ve bir toplu eylem başlatmak. Daha sonra gerekli abilerin yardımıyla ülke ve dünya basınında, ve sosyal medyada eylemler hakkında haberler yaymak. Tabi yalan haber de bunun en büyük parçası.

Halkı olabildiğince örgütleyip, eylemi olabildiğince kalabalıklaştırmak için bu gibi her türlü yönetme başvururlar. Aylar, bazen de yıllar öncesinden, eylem yapılacak olan ülkelerdeki kilit isimleri özel bir eğitime alırlar. Bazen bu kişiler, Canvas’ın merkezi olan Sırbistan’a gelir, bazen de eğitimciler planlanan ülkeye giderler.

Yugoslavya’nın dağılması sürecinde ilk kez kendini gösterdi Otpor. Ama konuyu biraz araştırırsanız, bu olayda zaten küresel ellerin olduğunu şıp diye anlarsınız ciğersizler.

Yugoslavya’nın dağılışı çok kilit bir olay oldu bu yüzyıl için. Tüm insanlığa bir narkoz uygulandı ; demokrasi. İnsanlık bu uğurda her şeyi yapar hale getirildi. Ve Otpor’un, koca bir devleti parçalamada gösterdiği başarı, bu örgütün daha çok işe yarayacağını gösterdi insanlara. Bu sebeple de tüm dünyaya yayılmaya başladılar.

Canvas’ın başkanı ”bazı ülkelerde çok iyi iletişim kurduğumuz gruplarımız var, ve yakında işe koyulacaklar” diyor.

Sekiz ya da dokuz ülkeden bahsedebilecek seviyeye gelmiş durumdalar. Yani tüm dünyadaki emperyal, kapital ve sömürücü eller, kurdukları düzeni sizin yıkmanıza izin mi veriyor?

Burada ne gibi bir tehlikeden bahsettiğini ben çözemedim mesela. Gruplarının isimlerini çekinerek vermiyor. Fakat bu grupların varlığından bahsediyor. Çekindiğiniz şey halk olamaz, zira siz halk için eylem yapan sevgi pıtırcıklarısınız, onlara özgürlük vaat ediyorsunuz. Küresel güçler demeyin sakın bana, zira dediğiniz gibi sadece özgürlük arayan birkaç yeni yetmenin hükumetleri ve devletleri yıkabildiğini yalnızca embesil ergenlere yutturabilirsiniz.

Bakın Sırbistan devriminden sonra tam 37 ülkeyle çalışmışlar. Sizce bu küresel bir proje değil mi?

Nedeni de çok açık.

Yaklaşık 100 yıl önce ”ulus devletler” diye bir düzen kurulmuştu. Buna ”yeni dünya düzeni” dediler.

Fakat David Rockefeller şöyle dedi ; ”Dünyada 200 civarı olan ulus devlet sayısı, yakın tarihte 1000’e çıkacaktır. Dünyada ulus devletlerin modası geçmiştir. Gelecekte, devletler finans sektörü tarafından idare edildiğinde, dünyaya barış ve huzur gelecektir.”

Şimdi bir virgül atıp, hemen başka bir pencereden gidelim. Dünyaya haber pazarlama demişken, bunu biraz örneklendirelim. Örneğin Mehmet Ali Alabora, CNN International’a röportaj verdi ;

Sonra Okan Bayülgen ;

Tabi olaylar sadece bunlarla sınırlı değil ;

CNN, Kazlıçeşme mitingini ”hükumet karşıtı protesto” olarak gösterdi.

Ünlülerimiz, İngilizce tweetler atmaya başladı.

Amanpour denilen kadın bir CNN spikeri, Gezi olayları hakkında senden benden çok haber yaptı kendisi. Ve Akp danışmanı İbrahim Kalın canlı yayına bağlanıyor ;

İbrahim Kalın ”ellerinde molotoflarla ve taşlarla Beyaz Saray’a yürüyen bir grup olsa siz ne yapardınız?” diyor, ve Amanpour bacı ”Mr. Kaliiin, show is over” diyerek programı kapatıyor panpa.
Tamamı için ;

Okan Bayülgen ve Mehmet Ali Alabora’nın konuşmasını da keseydin ya abla..

A pardon, onlar özgürlük ve demokrasi adına konuşan sevgi kelebekleriydi di mi, özür dilerim..

Ve bu olayla ilgili şöyle bir şey de söyleyeyim; Taksim’de olaylar daha başlamadan, Amerikan basın organları yayın aracı kiralamışlar. Link, Link, Link

Zaten olayları ilk günden beri vermeleri, şüpheye yer bırakmıyor.

Sonra aklıma Kemal Kılıçdaroğlu geliyor, ”Bu hükumete saldıracağız ve bu hükumeti düşüreceğiz” diyor bizim kestaneci Kemal. Link, Link, Link

Lan hani o zaman demokrasi anasını satayım?

Bir kemalist için demokrasi yalnızca parti içinde kimin seçileceği derecesindedir. Bu ülkede bir parti yüzde elli değil, yüzde doksan oy alsa, bu herifler gene ”demokrasi isterüüüüükk, biz halkıııııızzz…” derler.

KeMal ne biliyordu da bunu söyledi acaba?

Sonra, Suriye’de binlerce insan ölmüşken ve hala da ölürken, ”Suriye’nin iç işine karışmayalım” diyen bu Kemal, Alman başbakanı Merkel’e Gezi hakkında mektup yazıyor ; Link, Link, Link

Fakat hızını alamıyor, bir de Hollanda’ya mektup gönderiyor ; Link, Link, Link

Tabi merdivene ters binen Kılıçdaroğlu vitesi boşa almış, kaptırdı gidiyor. Yabancı basına ”bakın Türkiye’de neler oluyor yaa” diye bir basın toplantısı yapıyor ; Link, Link, Link

Şöyle bir düşünelim şimdi ciğersizler;

  • Kemal Kılıçdaroğlu Almanya başbakanına mektup gönderiyor,
  • Kemal Kılıçdaroğlu Hollanda başbakanına mektup gönderiyor,
  • Kemal Kılıçdaroğlu yabancı basına bu olayı reklam ediyor,
  • Kemal Kılıçdaroğlu yabancı basına Türkiye’deki olayları haber yapmaları için telkinde bulunuyor,
  • Mehmet Ali Alabora İngilizce tweetler atıyor,
  • Mehmet Ali Alabora CNN’de röportaj veriyor,
  • Okan Bayülgen CNN’e röportaj veriyor,
  • Tüm ünlüler konu hakkında onlarca tweet atıyor,
  • Tüm ünlüler Taksim’de toplanıyor,
  • Madonna, Bruce Willis, Moby gibi dünyanın takip ettiği ünlüler Gezi için tweetler atıyor,
  • CNN, Taksim’de 9 saatten fazla canlı yayın yapıyor,
  • Tüm dünya medyasında, dünyanın bir numaralı gündemi Gezi oluyor,
  • Taksim’den Amerikan savaş muhabirleri maskeler takarak hükumet aleyhinde haber yapıyor.
  • Avrupa Parlamentosu Türkiye’yi kınıyor.

Yani ciğersizler, bu olayın dünyaya pazarlanması isteniyor.
Ve işin içinde kimlerin olduğunu da görün.
Bir bankanın genel başkanı bile oradayken, başka söze ne hacet.

Bu arada banka demişken, Chp’nin İş Bankası ile ortak olduğunu biliyorsunuzdur herhalde. Link, Link, Link

Sosyalist olduğunu söyleyen bir parti, halkın partisi olduğunu söyleyen bir parti, bir banka ile ortak. Zaten Chp’nin milletvekillerine bakıyorsun, neredeyse yarısı İş Bankası’nda yöneticilik yapmış. Bankacılık demek, halkı soymaktan başka bir şey değildir ciğersizler.

Bu olaylar çerçevesinde veya başka zaman, Chp’nin hiç faiz sistemini, sömürü düzenini, bankacılığı eleştirdiğini gördünüz mü?

Bir de aklıma gelmişken, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı bazı hatalı açıklamalar olmuştu. ”%50’yi zor tutuyoruz” falan yanlıştı örneğin, ve bunu dile getirenler oldu, eyvallah.
Fakat aynı kişiler Kılıçdaroğlu’nun kışkırtıcı sözlerini neden hiç ağızlarına veya yazılarına almadılar merak ediyorum.
Lan adam ”ikinci bir kurtuluş hareketini, kurtuluş savaşını başlatmalıyız” dedi olum lan.
Şahsen ben hiçbir partiye oy vermeyen ve İslam’dan başka siyasi bir görüşe sahip olmayan biriyim ve yanlış gördüklerimi söylerim.

”ya anne kameralar çekiyooooo”

Ben şunu da hatırlıyorum, şuan gaz yiyen insanlar için tüm dünyayı ayağa kaldıran insanlardan, kısa bir süre önce ; ”İsrail kendini savunuyor. 3 çocuk öldü diye politika oluşturulmaz.” gibi bir yorum da gelmişti. Link, Link

Farklı bir pencere daha açalım.
Şimdi bazılarınız merak etmiş olabilir, ”dünyanın dört bir yanından bu kadar insan, gezi için nasıl ayaklanabildi?” diye.

Olay aslında çok basit ciğersizler. Bahsettiğimiz Otpor, Canvas örgütlerinin, başkanın ağzından duyduğunuz gibi birçok ülkede faaliyet merkezleri var. Bunlar, ayaklanma için gittikleri yerde uzunca bir süre çalışıp, oluşum için insan topluyorlar. Ve bu insanlar ne yazık ki, tek merkezden yönetiliyor. Böylelikle, Türkiye’de bir eyleme kalkıştıklarında, diğer ülkelerdeki faaliyet merkezlerine haber yollayıp, oradaki insanları da aynı anda sokağa dökebiliyorlar.

Gezi için ayaklananları bir düşünün; İsrail’den Amerika’ya, Almanya’dan İngiltere ve Fransa’ya, Kore’den Japonya’ya kadar bir sürü ülke insanı Gezi olayları için ayaklandı. Çünkü işin başındaki abileri, ”etkin bulunduğumuz tüm ülkelerdeki insanları burası için ayaklandırın” diye bir emir verdi onlara.

Tabi bu işin basın ve sosyal medya ayağı da vardı.

Türk basını 28 Şubat darbesinde çok fena mimlendiği için, bu olaya eli mahkum tedbirli yaklaştı.

”Basın sansür uyguluyo yaaa” diyen embesillere söylüyorum;

Sansür uyguladığını söylediğiniz basının ”Gezi parkı” adında bölümleri var, tüm bir haber programları bu konuya ayrılmış durumda.

Fakat onların sansürden kastı şu ; ”Aylin isimli bir kızı panzer ezdi ve öldü.” haberini medyanın haber yapmasını istiyorlar. Medya, yalan olduğunu bildiği için bu haberi yapmıyor. Çünkü yalan haber yapma hakkını 28 Şubat’ta fazlasıyla kullandılar. Bu kez de aynı şeyi yapmaları, medya patronlarının kellelerini vermeleri anlamına gelir. Bunu göze alamazlar.

Fakat yalan haber yaymanın tek yolu medya değildir; ”ünlüler” vardır. ”Madem medya ile yapamıyoruz, biz de ünlüleri kullanırız.”

Ünlüler demişken de Mehmet Ali Alabora’yı ayrıca konuşmamız lazım bence. Ben pek yorum yapmadan sadece olaylar ve haberler üzerinde duracam. Mehmet Ali Alabora, olaylar başlamadan önce Londra ve Mısır’a gitmiş, haberlerde görmüşsünüzdür. Link, Link

Daha sonra ”mi minör” adlı bir tiyatro yönetmişti kendisi. kendi yorumlarını dinleyebilirsiniz.

Bu video da iki yıl öncesinin videosu.

Mehmet Ali Alabora, tıpkı Gezi’deki gibi ”özgürlük,insan hakları” gibi cibi laflar ediyor.
Yani bu olay çok daha öncesinden yürütülmeye başlanıyor gördüğümüz gibi.

Ne garip tesadüftür ki, Mehmet Ali Alabora önce bu konuları işleyen bir oyun yapıyor, Londra ve Mısır’a gidiyor ve Gezi Parkı olaylarının bir numaralı ismi oluyor, ”sen hala anlamadın mı arkadaş, hadi gel” diyor, CNN’e röportaj veriyor, İngilizce tweetler atıyor.

Düzenin değişmesini isteyen, kapitalizmi eleştiren adam kalkıyor ve bu düzenin yürümesinin en büyük sebebi olan bankaların reklamından trilyonlar alıyor anasını satayım. Hangi düzeni değiştirecen olum sen?
Bu dünyanın kanını emen kurumlardan trilyonlar alan biri bana ”düzen müzen” ayakları yapmasın, ayağına bacağına sıçtırmasın. Millet ”daha önce nerdeydin, biz zulüm görürken niye sesini çıkarmadın” deyince, utanmadan sıkılmadan ”bi çekilin ya işimiz var” diyecek kadar bu düzenin kölesi olmuş birini dinleyen ve onunla aynı yolda yürüyenlerin ağzına ayrıca sıçayım.

”ben de yürürken sakız çiğneyebiliyorum”

Halkız diye ayaklanan adam, sana imza vermeye burun kıvırırken, hangi halktan bahsediyorsun lan sen?

Bu ülkede başörtülüler sokaklarda sürüklenirken sesini çıkarmayan döl israfları, itler ve hayvan artıkları, uğruna kıçlarını başlarını açtıkları batıdan alkol yasası gelince ”özgürlüğe müdahaleeee” diye ayaklanıyor ve kendilerini özgürlük savaşçıları ilan ediyor. Halk partisi adındaki bir parti, halkı sömüren bankalardan biriyle çalışıyor.. Bu ne iki yüzlülüktür, bu ne şerefsizliktir arkadaşım ya.

Bu eylem hareketleri tüm dünyaya yayılmış durumda. Hatta zamanında Hugo Chavez için de böyle bir ayaklanma oldu ve Hugo Chavez, olayların Otpor adındaki bu küresel örgütün işi olduğunu basının önünde söyledi.

Emperyal güçlere karşı direnen adam olarak bildiğimiz ve hiçbir şeyi söylemekten çekinmeyen Hogo Chavez de bu örgütün kurban listesinde yer almış anlayacağınız.

Chavez, Otpor’un simgesini basına gösterirken

Bu örgüt Arap Baharı’nda da kendisini göstermişti. Zira bu olayın altında bizzat kendileri vardı.

Ve hep aynı sembolü görürüz, sıkılı bir yumruk ;

Aklıma da şeyi getirdi bu ;

hmmm, ilginç şimdi yani ne diyim panpa

Başkanları şöyle bir şey söylüyor ;

Gezi’de de bunlar çıkıyor karşımıza;

Hatta Halk Tv bu işe epey bir gayret harcadı ;

Takım çalışması için de birtakım taktikler varmış ;

Now here we are, in Gezi Parki ;

Son olarak Le Monde’ un karikatürüyle bitiriyoruz ciğersizler;

Şu karikatür, batının düşüncesini net olarak kanıtlamakta.

Türkiye’nin İslam’a dönmesi, kendilerinin en büyük korkusu zira.

Çünkü İslam’a dönen bir Türkiye’nin, İslam dünyasını tekrar birleştireceğini biliyorlar.

Yavuz Sultan Selim zamanında kurulan dev İslam birliğini, I. Dünya Savaşı’nda tüm güçlerini seferber ederek dağıtmışlar, çeşitli yalan efsanelerle, propagandalarla Müslümanları birbirlerine düşman etmişler, yani kısaca bölüp, parçalayıp yönetmişlerdi.

İşte tam da bu nedenle Türkiye’deki laikliğin koruyucusu, bir asırdan beri batı dünyası olmuştur.

Fakat Allah’ın vaadi gerçektir, ve İslam birliği kurulacaktır. İslam, kıyametten önce dünyaya son kez hakim olacaktır. Ve elbette diriliş, İslam’a en çok hizmet eden bu millet tarafından başlayacaktır.

2023’te sömürü anlaşmaları resmen bitecek ciğersizler. Bu tarih, bu yüzden önemli.

Mesele sadece gezi değil arkadaş, sen hala anlamadın mı..?

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Birileri Bylock’u sıfırlıyor


Birileri Bylock’u sıfırlıyor

Müyesser Yıldız yazdı

FETÖ davaları, tutuklamalar ve ihraçlarda tartışmasız birinci delil, telefonlarda ByLock programının bulunması sayılıyor.

Ancak bu kesin kabule rağmen ByLock’la ilgili ciddi şüphe, tartışma ve uygulamalar dikkat çekiyor.

Birincisi; ByLock işine MİT baktı. Lâkin MİT’in mahkemelere gönderdiği bilgilerin hukuken “istihbari nitelikte olması ve delil sayılamaması” Savcıları oldukça zorladı.

Bu hukuki açmazı gidermek için şöyle bir yöntem bulundu; MİT elindeki ByLock listelerini Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat ve KOM Daire Başkanlıklarına gönderdi. Savcılar ve mahkemeler de yazışmaları Emniyet birimleri ile yapmaya başladı.

Peki polisin ByLock tespitleri hukuki nitelik taşıyor mu? Kısmen, zira Emniyet’in raporları da “istihbari” nitelikte ve ByLock dahil tüm deliller için şu vurgulanıyor:

“Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun Ek 7. maddesi kapsamında ve istihbari mahiyette olduğundan hukuki delil niteliği taşımadığı, bu nedenle haricen delillendirilmedikçe yapılacak işlemlere bizzat gerekçe teşkil etmeyeceği…”

DOÇENT BYLOCK ÇIKTI DİYE 5 AY HAPİS YATTI

Bu teknik ve hukuki bilginin sebebi şu:

Ankara’da devam eden “FETÖ Çatı Davası”nın tutuklu sanıklarından birisi de Avukat Ali Çelik. Hakkındaki bir başka dava nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan “ByLock kullanıcıları” arasında Çelik’in ismi yer almadığı halde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın gönderdiği rapor ve listede Ali Çelik’in “ByLock kullanıcısı” olduğu görüldü.

İşte bu “çelişkiye” CMK uyarınca atandığı halde Çelik’in Avukatı Mehmet Sena Kapu bile isyan etti. Kapu, “ByLock’a güvenilemeyeceğini” belirterek, “Bu davaların sonu maalesef gelip, ByLock’a dayanacak, çünkü başka kanıt yok” iddiasında bulundu.

İddiasına dayanak olarak da Mahkemeye, Kırşehir Emniyet Müdürlüğü’ne ait bir yazışmayı sunan Avukat Kapu, “Kırşehir Ağır Ceza Mahkemesi MİT’e yazıyor. MİT, ‘Biz bütün belgeleri KOM’a gönderdik, yazışmaları orayla yapın’ diyor. Mahkeme, Kırşehir KOM’le yazışıyor, Emniyet de durumdan vazife çıkarıp, güncelliyor. Bu arada bir Doçent tutuklanıyor, işinden oluyor. 5 ay tutukluluktan sonra ‘kaydı yok, pardon’ deniyor. ByLock’un en önemli delil olduğu söyleniyor. Peki en önemli delil nasıl güncellenir?” diye sordu.

Avukat Kapu’nun anlattığı bu olay ve yazışmanın detaylarını mercek altına alırsak;

Kırşehir Emniyet Müdürlüğü’nün Eylül 2016’da Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği “Yakalama-Gözaltı Arama ve El Koyma İzin Talebi” konulu yazıda şöyle denilir:

“FETÖ/PDY terör örgütü mensuplarının tespit edilip, yakalanmasına yönelik yapılan çalışmalarda Ahi Evran Üniversitesi’nde görevli ………. isimli şahıslar hakkında yapılan araştırmada, FETÖ/PDY terör örgütünün kendi aralarında haberleştikleri kriptolu mesajlaşma sistemi olan ByLock programının yüklü olduğu tespit edilmiştir. Haklarında yakalama ve gözaltı kararı verilmesi, ev ve iş yerlerinde arama yapılması ve ele geçirilen dijital materyallere de inceleme kararının alınması ve gerekli incelemenin yapılabilmesi için Kayseri İl Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün görevlendirilmesi hususunda mahkemeden gerekli kararın alınması hususunda…”

em-sav-g%C3%B6zalt%C4%B1.jpg

Talep yazısının ekine, 4 sayfalık “ByLock sorgulama ekran çıktısı” da eklenir.

Listede adı geçenler gözaltına alınıp, tutuklanır. Üniversitedeki görevlerine de son verilir.

Sonra?

13 Ocak 2017’de Kırşehir Emniyeti’nde iki polis memurunun imzasıyla şöyle bir “Araştırma tutanağı” tanzim edilir:

“Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı ile koordineli olarak şube müdürlüğümüzce yürütülen FETÖ/PDY silahlı terör örgütü soruşturmaları kapsamında FETÖ/PDY terör örgütünün kriptolu olarak haberleşmede kullandığı ByLock programının olup olmadığı sistem üzerinden yapılan sorgulamalarda tespit edilmiş, sistemde olan son güncellemelerden sonra Şube Müdürlüğümüzce yakalanarak ByLock programı kullanıcı olduğu tespit edilen şüpheliler 13 Ocak 2017 tarihinde sistem üzerinden yapılan ByLock sorgulamasında;

ByLock programı kullancısı olduğu tespit edilen;

Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın …… sayılı soruşturma dosyası kapsamında yakalanan şüpheli Mustafa Tuncel’in son güncellemelerden sonra BYLOCK PROGRAMINA KAYDININ OLMADIĞI tespit edilmiştir.

İş bu araştırma tutanağı tarafımızdan tanzim edilmiş olup, doğruluğu araştırıldıktan sonra altı birlikte imza altına alınmıştır.”

ara%C5%9Ft%C4%B1rma-tutana%C4%9F%C4%B1-yeni.jpg

Ve bu tutanak 3 gün sonra 16 Ocak’ta Kırşehir Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürü imzalı bir üst yazıyla Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilir.

k%C4%B1r-%C5%9Fehir-bylock.jpg

“ByLock çıktığı” için tutuklanan, sonra “ByLock yokmuş” denilen o doçent tahliye edildi mi, edilmedi mi bilmiyoruz, ama şu sorular orta yerde duruyor:

1- Eylül 2016’da, “ByLock programının yüklü olduğu” nasıl tespit edildi? Tespit edildiyse neden bir daha araştırma yapıldı?

2- Üzerinde sorgulamanın yapıldığı belirtilen “sistem” nedir ve nerededir?

3- “Son güncellemeyi” kim veya hangi mercii neye göre yapmaktadır? Delilde “güncelleme” olur mu?

4- Binlerce insanın kullandığı belirtilen “ByLock”u Ankara’da tek bir siyasinin dahi kullanmamış olması mümkün mü?

Sonuç; Aylardır “en önemli delil” olduğu söylenen ByLock’un da mı içi boşaltılıyor, ne?

tutanak-1(1).jpg

tutanak-2.jpg

Müyesser Yıldız

Odatv.com

DUYURU : HOCALI KATLİAMI 25NCİ YILDÖNÜMÜ ANMA PROGRAMI VE SEMPOZYUMU (DETAYLAR AŞAĞIDADIR)


HOCALI KATLİAMI 25NCİ YILDÖNÜMÜ ANMA PROGRAMI VE SEMPOZYUMU

TÜM ŞEHİTLERİMİZİN ANISINA

HOCALI KATLİAMININ 25NCİ YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİ İLE TALAT PAŞA KOMİTESİ TARAFINDAN DOST VE KARDEŞ AZERBAYCAN’IN KATKILARI İLE DÜZENLENEN ANMA PROGRAMI VE SEMPOZYUM 25 ŞUBAT 2017 GÜNÜ (13.00-1730 SAATLERİ ARASINDA) BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANLIĞI SOSYAL TESİSLERİ BALGAT /ANKARA ADRESİNDE İCRA EDİLECEKTİR. PROGRAMA TEŞRİFLERİNİZİ SAYGI İLE ARZ EDERİZ.

TALAT PAŞA KOMİTESİ İCRA KURULU BAŞKANLIĞI

L.C.V. 20 ŞUBAT 2017 SAAT 17.00’ E KADAR KATILIM DURUMUNUZU KESİN OLARAK BİLDİRMENİZİ SAYGIYLA RİCA EDİYORUZ.

İLETİŞİM ADRESİ: tpasa2016

HOCALI KATLİAMI ANMA TÖRENİ VE SEMPOZYUM PROGRAMI (25 ŞUBAT 17)

· 13.00-13.05 ŞEHİTLER İÇİN SAYGI DURUŞU VE MİLLİ MARŞLARIN DİNLENMESİ

· 13.05-13.15 TALAT PAŞA KOMİTESİ BŞK. E. TÜMG. ALİ ERDİNÇ VE AZERBAYCAN HEYET BŞK. SAMET ALDER BEYİN AÇIŞ KONUŞMALARI

· 13.15-13.45 KÜLTÜR BAKANLIĞI AZERBAYCAN HALK MÜZİĞİ KONSERİ VE ŞEHİTLER ADINA AĞIT

· 13.45-15.15. BİRİNCİ OTURUM (BİRİNCİ SEMİNER GRUBU TARAFINDAN SUNUMLARIN YAPILMASI)

· OTURUM BAŞKANI : DR. (E) KORGENERAL ERDOĞAN KARAKUŞ (TESUD BŞK.)

KONUŞMACILAR

· PROF. DR. TÜRKKAYA ATAÖV ( KARABAĞ SORUNUNUN TARİHSEL GELİŞİMİ)

· YAKUP MAHMUDOV( AZERBAYCAN TARİH ENSTİTÜSÜ BAŞKANI , MİLLİ İLİMLER AKADEMİSİ ÜYESİ VE MİLLETVEKİLİ ): TÜRK/MÜSLÜMAN AHALİYE KARŞI SOYKIRIMLARIN TARİHİNDE HOCALI

· DR. CEBİ BEHRAMOV : 1948-1953 SENELERİNDE AZERBAYCANLILARIN DEPORTASYONU VE CİNAYETLER.

· DR. GÜNTEKİN NECEFLİ : AZERBAYCAN DA VE DOĞU ANADOLU DA TÜRK/MÜSLÜMAN AHALİYE KARŞI SOYKIRIMLARIN YENİ ARŞİV DOSYALARI KAPSAMINDA İNCELENMESİ

· DR. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU: KARABAĞ İŞGALİNİN TÜRKİYE AÇISINDAN ÖNEMİ VE GENEL SİYASETİN İNCELENMESİ.

· 15.15-15.30 SORULAR VE CEVAPLAR

· 15.30-16.10 – ÇAY VE İKRAM MOLASI

· 16.00-17.30 İKİNCİ OTURUM( İKİNCİ SEMİNER GRUBU TARAFINDAN SUNUMLARIN YAPILMASI )

· OTURUM BAŞKANI : HASAN KORKMAZCAN (TÜRK PARLAMENTERLER BİRLİĞİ ONURSAL BAŞKANI)

KONUŞMACILAR

· DR. İRADE ALİYEVA: ÇARLIK RUSYASININ ZORAKİ HRİSTİYANLAŞTIRMA SİYASETİ VE BUGÜNKÜ DURUM

· PROF. DR. KERİM ŞÜKÜROV : KARABAĞ SORUNUNUN ESAS AŞAMALARI VE BU GÜNKÜ ÇAĞDAŞ DURUMU

· TÜMG. RASİM KAZIMOV (SİLAHLI KUVVETLER BAŞ SAVCI YARDIMCISI): KONUYLA İLGİLİ İBRETLİK DERSLER

· PROF DR. CEMALETTİN TAŞKIRAN : TÜRKİYENİN GELECEKTE KARABAĞ SORUNUN VE ERMENİ SORUNUNUN ÇÖZÜMÜNE YÖNELİK UYGULAMASI SI GEREKEN GENEL SİYASETİN ESASLARI

· ARAŞTIRMACI YAZAR SEAN PATRİCK SMYTH : DÜNYA KAMUOYUNDA KARABAĞ SORUNU VE HOCALI KATLİAMI

· 17.30-17.45 SORULAR VE CEVAPLAR

· 17.45 KAPANIŞ

MK ULTRA PROJESİ : ZİNDAN ADASI, MK ULTRA VE NAZİ DOKTORLAR


ZİNDAN ADASI, MK ULTRA VE NAZİ DOKTORLAR

Kaynak : http://tylerdrdn.blogspot.com.tr/2012/06/zindan-adasi-ve-mk-ultra.html

Filmin sonunu anlamamak gayet normalken, filmin verdiği mesajı anlamamak embesillik bence hacı. Çünkü film birçok ipucu vermiş sana, ”al bunları sen birleştir hacı ” diyor.

Ama tabi etrafımız koyunlarla kaplı olduğu için, filmin sadece sanat yönüyle ilgilenenler mevcut. Onlar sadece kim nasıl oynamış, sevişme sahneleri gerçekçi mi gibi şeylere dikkat ediyorlar, bizzat gördüm, yaşadım..

Ulan sanane adamın filmde kadını gerçekten öpüp öpmediğinden, sanane ağlarken soğan doğrayıp doğramadığından lan, sanane. Bu herifler milyon dolarlar harcayıp, sana bir mesaj veriyorlar filmde, milyon dolarlık bir mesaj… Ama sen güdümlük koyun sadece çıplak sahnelere yoğunlaşıyorsun, ”abü kız at gibüydü yaa hıhahahaha :):):)” gibi yorumlardan başka hiçbir farklı görüş bildiremiyorsun film hakkında..

” Titanic, finalde batıyo, amaaan ne biçim film ” mantığıyla film seyredilmez olum.

Özellikle bu gibi filmler, kesinlikle ”sadece film yapalım, iki tane de sevişme sahnesi koyduk mu, gelsin para” zihniyetiyle yapılmıyor. Adam çok güzel bir kurguyla çıkıyor senin karşına, ama o kurgunun altında çok açık bir mesaj vermek istiyor. Embesiller anlamıyor o ayrı..

Biraz uzun ve dolambaçlı bir yazı olacak bu. Fakat bu da yine oldukça önemli bağlantıların bulunduğu bir yazı olacak hacu. Şimdi sizlere bir filmin nasıl bu kadar güzel bir şekilde bu kadar çok olaya birden atıfta bulunduğunu belgelerle kanıtlayacam.

Bakınız film,

Diye, özellikle vurgulanarak başlıyor. 1950 ‘li yıllarda olduğunu bilmemizi özellikle istiyorlar. Yani 50 yıl kadar öncenin hikayesi diyorlar gözümüze soka soka. Eyvallah. Şu ana kadar tamam..

Ondan sonrasını, izlemeyenler için bi özet geçecem.

Bu gördüğünüz yazıyla başlıyor film.

Ve,
DiCaprio bir FBI ajanıdır,

ve Boston Harbor Adaları’ nda, bir akıl hastanesi ve tutuklu evinde gerçekleşmiş olan bir firar vakasına atanır. Burası sadece deli suçluların bulunduğu bir hapishanedir. Yani anlayacağın, hem akıl hastanesi, hem hapishane hacı. Eğer bir deli suç işlerse, kendini orada buluyor. Hem akıl hastanesindeki yöntemler uygulanıyor, hem de hapishanedeki sıkı kurallar ve zindanlar mevcut.

Ashecliff akıl hastanesi ve hapishanesi

DiCaprio aslında bu davaya bizzat atanmak ister ve başarılı olur. Yanına da bir ortak verilir, fakat bu ortaktan feribotta haberi olur DiCaprio abimizin.

Davaya atanmak istemesinin nedeni ise, Ashecliff’ te yasa dışı olaylar olduğunu düşünmesidir.

Ne tür yasa dışı olaylar peki?

Bakın size filmdeki konuşmalarla anlatayım bunu ;

(konuşmaları aynen yazıya geçiriyorum, virgülüne dokanmadan)

– Ladies ortadan kaybolunca, Ashecliff ile ilgili araştırma yapmaya başladım. Burayı pek çok kişi biliyor ama, kimse konuşmak istemiyor. Yani sanki bir şeyden korkuyorlar. Buranın özel bir ödenekle kurulduğunu biliyor muydun, Amerika’ ya ihaneti soruşturma komitesi ödeneğiyle.

– Öyle mi, peki Boston Harbor’ da bir adadan komünistlerle nasıl savaşıyoruz?

(Amerika’ya ihanet dedikleri olay, o yıllarda bildiğiniz üzere ABD ve Sovyetler arasında bir soğuk savaş vardı ve Sovyet dayılar da komünistti. Bu yüzden onlarca komünistliğe karşı komite falan kuruldu)

– Beyinle ilgili deneyler yaparak. En azından öyle tahmin ediyorum.

– Burada yapıldığını mı düşünüyorsun?

– Dediğim gibi, kimse konuşmuyordu tamam mı, ta ki burada hasta olan birini bulana kadar. Adamın adı George Noise. Üniversteli bir çocuk, bir sosyalist. Bir psikoloji araştırması için para teklif edilmiş, neyi test ettiklerini tahmin et.

– Diş macunu…

– Her yerde ejderhalar görmeye başlamış. Neredeyse profesörünü dayaktan öldürecekmiş. Sonra Ashecliff ‘ e gönderilmiş, C bölümüne… Bir yıl sonra bırakmışlar. Ve ne yapmış biliyor musun, iki hafta sonra bir bara girmiş, üç kişiyi bıçaklayarak öldürmüş. Avukatı deli olduğunu iddia etmiş, ama Noise mahkeme salonunda ayağa kalkmış ve hakime elektrikli sandalye için yalvarmış, akıl hastanesine asla gitmem demiş. Hakim ona Dethum Cezaevi’ nde müebbet vermiş.

– Ve sen de onu buldun?

– Evet onu buldum. Adam berbat bir halde. Ama anlattıklarına bakılırsa, burada insanlar üzerinde deneyler yapılıyor.

– Bilmiyorum patron. Deli birine nasıl inanabilirsin ki?

– İşin güzel tarafı bu ya, delilerden harika kobay olur, konuşsalar bile kimse kulak asmaz.. Dakao’ da bulundum, insanların birbirlerine neler yapabileceğini gördük değil mi.. Onları durdurmak için savaşa girdik ama, bizim topraklarımızda da öyle insanlar olabileceğini öğreniyorum. Hayır…

– Peki buraya ne yapmaya geldin Ted?

– Kanıtı bulacağım, döneceğim ve buranın foyasını meydana çıkaracağım. Hepsi bu..

– Bir dakika. Ashecliff ile ilgili sorular sorup, buraya gelmek için fırsat kolluyordun ve birden sana mı ihtiyaç duyuldu?

– Evet, ben, şanslıydım. Bir hasta kaçtı ve mükemmel bir malzemeydi..

– Hayır, hayır patron, şans öyle birşey değil.. Dünyada işler böyle yürümüyor. Bir lağım tesisinin etrafında elektrikli teller var, C bölümü bir iç savaş kalesinin içinde SS ile bağları bulunan bir genelkurmay başkanı, komünist ödeneği, tanrı aşkına burayla ilgili herşey hükumet operasyonu kokuyor. Ya buraya gelmeni onlar istediyse?

– Saçmalık!

– Sorular soruyordun.
– Saçmalık!
– Buraya Rachel Solando için geldin ama onun var olduğuna dair bile hiçbir kanıt yok.

– Bu vakıaya atanacağımı bilmeleri mümkün değil. İmkansız.

– Ya sen onları soruştururken onlar da seni soruşturduysa? Belki de sahte bir firar ayarlayıp seni buraya getirdiler ve işte ellerindesin. İkimiz de burada ellerindeyiz!

Sanırım ne tür yasadışı olay olduğunu anladınız gadasını aldıklarım. Anlamayan öküz başlı antiloplar falan varsa hemen gidip mutfaktan bir bıçak alsınlar ve harakiri yapsınlar anasını satayım.

İşte film tamamen bu konu üzerine ciğerler. Yani Amerika’ da deliler üzerinde beyin deneyleri yapıyorlarmış ve onları topluma bırakıp, deneyin işe yarayıp yaramadığını test ediyorlarmış. Delilere kimse inanmayacağı için de bu işi tereyağından kıl çekercesine kolay hallediyor ve gizliliklerini koruyorlarmış. Bence her bir noktası çok mantıklı..

Peki, şimdi gelelim asıl anlatmak istediğim konuya. Filmin başındaki resmi hatırladınız di mi ; ” Boston Harbor Adaları, 1954 ” diyordu bize, ve ben de size ” özellikle 1950′ li yıllarda yapıldığını gözümüze sokuyorlar ciğerler” dediydim.

Şimdi konumuza şöyle değişik renkler katarak devam edelim conconlar ;

Size şöyle birşey göstereyim ;

MK Ultra Projesi

MK Ultra ‘nın açılımı ise ;

Manufacturing Killers Utilizing Lethal Tradecraft Requiring Assasination

Bu MK Ultra hakkında bir sürü yazı var, önce onları paylaşmak istiyorum, isterseniz daha ayrıntılı bilgi için göz atarsınız ;

1. http://zihinkontrol.blogcu.com/mkultra-yontemi/2162157

2. http://www.mindspring.com/~txporter/sec3.htm

3. http://zihinkontrol.blogcu.com/amac-beyin-kontrolu/1678253

4. http://www.nasname.com/Yazarlar/cakbay/3108.html

5. http://michael-robinett.com/declass/c000.htm (Bakın bu sayfa CIA ‘in hükumete sunduğu resmi sayfalar. Orjinallerin fotoları çekilmiş ve sayfaya aktarılmış, yalnız bu da İngilizce gerektirir)

6. http://www.sevgiadasi.com/ml-ultra-zihin-kontorolu-deneyi-projesi-nedir/

7. http://www.haberegider.com/zihinkontrolu.php

8. http://www.lostforum.gen.tr/index.php?topic=6328.0;wap2

9. http://www.bilgiyuvasi.com/mk-ultra-beyin-yikama-%C2%AB-cia-operasyonlari

10. http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=15004.0

Bakın yine anlatacaklarımı sallamadığımı zat-ı alinize göstermek suretiyle birçok yazı gösterdim, umarım memnun-u ayan olmuşsunuzdur efenim hehe.

Olaya şöyle bir kafa atalım ciğersiz, filmimiz bize en başta ne demişti ; 1954, tamam. Peki sizlere gösterdiğim vikipedi sayfasında MK Ultra projesinin ne zaman başladığı yazıyordu ;

1950. Hmmm, tesadüfe bak hacu yaaa..

Film bize vermek istediği mesajı aslında en başta verdi bile, o tarihi özellikle gözümüze soktular ki, geri kalan bölümlerde anlatacakları olayları bir yere bağlayabilelim hacı. İzlemeyenler için filmin hangi konu üzerinde döndüğünü anlattım zaten.

Akıl hastanesindeki hastalar üzerinde beyin deneyleri yapılıyor, ve bu deneyler bizzat hükumet tarafından destekleniyor. Deneye tabi tutulan kobaylar, toplum içinde test ediliyorlar. Film zaten bunun üzerine kurulu bir senaryoya sahip.

Şimdi bizlere gösterilen bu senaryo ile MK Ultra arasındaki ”tesadüfi” benzerliklere bir bakalım.

MK Ultra hakkında bir çok araştırma yazısı verdim zaten, oralardan ayrıntılı olarak görebilirsiniz bu projeyi. Ben de kendi kafamda kaldığı kadarıyla,ufak bir girizgah maiyetinde özet geçecem ;

CIA, kurulduktan kısa süre sonra insan beynine müdahale konusunda oldukça derin araştırmalar yapmış. İnsanların zihinlerine girme ve onları kontrol etmeye çalışmış ve bu projeye MK Ultra adı verilmiş.

Bu zihin kontrol deneyleri aslında daha öncesine dayanır, Naziler’e..

Naziler, Dünya Savaşlarında işgal ettikleri yerlerde, insanlar üzerinde beyin deneyleri yapmaya başlar. İnsanların beyinlerini açıp, çeşitli yerlerine dokunarak görme, duyma, tat alma gibi yerleri belirmeye çalışmışlardır. Ve başarılı da olmuşlardır haa. Tıp konusunda acayip ileri gitmiş bu gavatlar. İnsan beyniyle ilgili harika buluşlar falan yapmışlar, tabi kötü anlamda, Naziler insanlığın iyiliği adına çalışacak değiller ya anasını satayım.

Yapılan deneylerden sonra, bu insanları savaşlarda kullanmaya başlamışlar. Beyindeki acı hissetme bölgesini bir şekilde köreltip insanların acı hislerini oldukça aza indirmişler ve savaşlarda kullanmışlar. Bu acı hissetmeme hakkında baya da film var zaten, örneğin Jet Li ‘ nin Kara Maske filmi tamamen bu konu hakkında yapılmış, biraz eski ama güzel filmdir hacı, tavsiye ederim.

Ahan da film afişi panpa

Bu beyin deneyleri o kadar ilerletilmiş ki, Nazi askerlerinin sırf beyin deneyine tabi tutulmuş askeri timleri bile varmış anasını satayım. Adamlar über mal yani.

Naziler genetikle acayip uğraşmışlar, özel eğitilmiş ve sınırsız yetkilere sahip doktorları varmış. Bu doktorlar her yerden ve her türden insan üzerinde, rızaları alınmaksızın deneylere tabi tutmuş. Bu konuyu da biraz araştırdım, öyle sapıkça şeylerle karşılaştım ki inanamazsınız.

Göz rengini değiştirmek için, insanların gözüne mavi ve yeşil mürekkepler enjekte etmek, insanları çırılçıplak buzlu suda ve sıfırın altındaki havada bekletip, soğuğa dayanaklı mı diye bakmak, insanların kafataslarını açarak beynin işlevlerini öğrenmek, çocukları hadım etmek, zehirleri insanlarda denemek ve daha birçok canice, sapıkça ve gavatça deney yapmışlar.

Bu deneyler sonucunda yaklaşık 6.000.000 insanın öldüğü söyleniyor.

Bizim şu sözde soykırımda 500.000 Ermeni falan ölmüşmüş, ulan o öldüğü söylenilen heriflerin yarısından fazlası şuan Doğu Anadolu’ da hala kıçlarını gere gere yaşıyor anasını satayım, ve şu kadar insanın ölmesi tüm dünyada çok geniş yankı buluyor, Fransız itler yasa falan çıkarıyor, ama bu Nazi gavatları soykırımın atasını yapmalarına rağmen, hiç kimseden çıt çıkmıyor. Bugün kimse Almanlara soykırımcı gibi yaftalar yapıştıramıyor nedense..

Bilmiyorum, çok ilginç olaylar bunlar.

Naziler bu iş hakkında bu kadar ileri gitmişken, Amarika abi öle melül melül bakar mı… Hemen el atmışlar olaya. Bu beyin deneyi yapan doktor grubunu bulmuş ve yargılamaya başlamış, bakınız kanıt ; Doktorlar Davası

Davada tam 20 tane doktor yargılanmış. İnsanlar üzerinde deney yaptıkları için suçlanmışlar. Bazıları ölüme mahkum edilmiş, bazıları da ömür boyu hapse. Fakat, aralarında yurt dışına kaçan ve asla yakalanamayan bir doktor var ki, tam bir ……

Adamın adı Josef Mengele, beyin deneyleri konusunda oldukça yetkili bir herifmiş, canilik ötesi birçok deney yapmış bu herif.

Bu itin marifetleri aşağıda ikamet etmekte hacu, daha fazla küfür etmek için bakabülüsün ;

1. http://tr.wikipedia.org/wiki/Josef_Mengele

2. http://www.cnnturk.com/2008/yasam/diger/05/24/tarihte.bugun.24.mayis/462491.0/index.html

3. http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/297354.asp

4. http://www.ushmm.org/wlc/tr/article.php?ModuleId=10005168

5. http://www.mengele.dk/

6. http://korkusitesi.com/korku-genel/kriminal/seri-katiller/dr-joseph-mengele

7. http://wotakincilar.com/forum/dr-josef-mengele-nami-diger-olum-melegi-t361.0.html

8. http://natgeotv.com/tr/nazi-ikizlerinin-esrari/hakkinda

9. http://www.sacitaslan.com/yasam-bu-iddia-cok-konusulur_17638.html ( bu ilginç)

Bu gavattan sonra gelelim Albert Hofmann ‘a.

Albert Hofmann

Bu gudubet dayımız da yine zihin kontrolü için çalışmalar yapmakla geçirmiş hayatını. Kırlarda geziye çıkıp, nerede insanı manyaklaştıran bir bitki bulabilirim diye araştırmalar yapıyormuş, bu da ayrı bir mal yani.

Ve o kır gezilerinden birinde, sonunda aradığı bitkiyi bulmuş ; Çavdar Mahmuzu

Bu mantar türü ile de LSD adında bir ilaç yapmış. Aslında bu zihin kontrol araştırmalarının bir dönüm noktasıdır bu ilaç. Çünkü bu ilaçtan bir damla alan adam ejderhalar, kelebekler, dinazorlar falan görmeye başlar, halüsinasyon yaratıcı bir ilaçtır.

Örneğin Albert Hofmann ilacı önce kendisi üzerinde denemiş, ve bakın neler söylemiş ;

” Önümdeki her şey dalgalanıyordu, her şey içbükey bir aynadan yansıyan bozuk görüntülere dönüşüyordu. Sanki olduğum yerde pedal çeviriyor, bir türlü yol alamıyordum."37 yaşındaki kimyager Hofmann o gün, tarihin ilk LSD tribini yaşıyordu. Evine ulaştığında öleceğini zannetti. Oda çevresinde fırıldak gibi dönüyor, duvarlar zıplıyordu. Aşina nesneler tuhaf, korkunç biçimler almaya başlamıştı. Eşyalar sürekli hareket ediyor, garip oyunlar oynuyordu.Sanki önümde yepyeni bir hayat uzanıyordu, sanki dünya yeniden yaratılmıştı"

Daha sonra MK Ultra projesi için kullanılmış ;

1947’de CIA’in MKULTRA-LSD adını verdiği bir projeyle silah silahı olarak kullanılıp kullanılmayacağı araştırıldı. Bunun için LSD CIA eliyle halka dağıtıldı. Çiçek Çocuklar denilen 68 kuşağının ilk etapta yasal olarak kullandığı bir halüsinojendi. Gece Yarısı Operasyonu ile CIA LSD’yi fahişelere vererek deneyler yaptı…

Bakınız, çocuklara yani gençlere uygulanmış..

Şimdi ciğersizler, artık konuların hepsini birbirine bağlayalım;

Filmde geçen ve yukarıda verdiğim diyalogta bir gence, haberi olmadan ve rızası alınmadan bir ilaç verildiğini söylemişti DiCaprio abimiz. Ve ilacı içtikten sonra her yerde ejderhalar görmeye başlamıştı, yani halüsinasyon. Ve ne tesadüftür ki, LSD denilen ilaç da aynı şekilde gençlere haberleri ve rızaları alınmaksızın verilmiş.

LSD hakkında şurası çok önemli ciğersizler, ve filmle de birebir örtüşen bir açıklama ;

Halüsinojenler içerisinde en kuvvetli olandır. Algılama yapısını tamamen değiştirir ve kullanan kişiyi başka bir dünya’ya (hayaller alemine) yollar. LSD etki sürecince, kişiyi gerçek dünya’dan soyutlar. LSD, beyin üstünde çok güçlü bir etkiye sahiptir. Kullanan kişinin ruh haline göre etki eder. Çok mutlu olan biri LSD kullandığında cennete gittiğini bile görebilmektedir. Ama mutsuz olan kişileri iyi olmayan bir hayaller alemine götürür. LSD, kuşlarla beraber havada uçmak, uzay yolculuğu yapmak gibi, kişi için imkansız olanakları birebir gerçekmiş gibi yaşatır. LSD kullanan kişi, hayatında önemli bir yeri olmuş olan insanları da tekrar görebilir, onlarla iletişim kurabilir. LSD etkisinde kişi, genellikle etkilendiği konular üzerine hayaller görür. Çevresinde ki nesneler de dahil, bu hayallere göre şekillenir. Her şey kişinin hayal kurmasına bağlıdır. LSD, bilinçaltında olan, eskiden yaşanmış olayları tekrar yaşa manıza/görmenize bile sebep olabilir. LSD etkisinde olan biri her türlü nesneyle iletişim kurabilir ve o nesnelerin onla diyaloğa girdiğini işitebilir.

Yani bu ilacı kullanan kişi tamamen bir hayal dünyasına göç ediyor. Filmdeki diyalogta da Dicaprio, aynen de bundan bahsetmişti. Ve bu işin bizzat devlet destekli olduğunu vurgulamıştı. Sanırım buraya kadar anlamayan bir embesil yoktur.

DiCaprio feribotla Zindan Adası’ na gelirken, cebinde sigaralarını bulamaz ve ortağı ikram eder. Film boyunca sigarayı ortağı verir. Ve adaya vardıklarında DiCaprio ölen karısı ve askerlik dönemleri hakkında çok gerçekçi rüyalar görmeye başlar. Uyanıkken bile karısını ve toplama kamplarındaki çocukları görebilir. Yani halüsinasyon görmeye başlıyor adada. Ve nedense bu halüsinasyonlar ortağının sigaralarını içmeye başladığında ortaya çıkıyor.

Yani birileri DiCaprio’ ya gizlice LSD veriyor olabilir mi…?

George Noise

George Noise ” karın öldü unut onu. O senin beyninle oynuyor! ” diyor…

Yani bunun bir halüsinasyon olduğunu…

Bu yüzden,

LSD ‘nin şu kısmına tekrar dikkatinizi çekecem ciğersizler ;

LSD kullanan kişi, hayatında önemli bir yeri olmuş olan insanları da tekrar görebilir, onlarla iletişim kurabilir

Hmmm, tesadüfe bak hacu yaa. Hayatında önemli yeri olmuş insanları tekrar görebilirmiş, vay anassınaaaaa…

Ve bir de ;

LSD etkisinde kişi, genellikle etkilendiği konular üzerine hayaller görür.

denilmiş. DiCapiro abimiz de filmde eski bir askerdi ve toplama kamplarında birçok kişiyi öldürmüş ve bunun oldukça etkisinde kalmıştı.

İlginç olaylar bunlar.

Son olarak şu diyaloğu alacam filmden, ki bu da önemli ;

– Sen acının vücuda nasıl girdiğini biliyor musun şerif?

– Nerenin acıdığına bağlı.

– Hayır, teninle hiçbir ilgisi yok. Acıyı beyin kontrol eder. Beyin korkuyu, empatiyi, uykuyu, öfkeyi, açlığı, herşeyi kontrol eder. Ya sen onu kontrol edebilseydin?

– Yani beyni mi?

– Bir adamı acı hissetmemesi için yeniden yaratırdın, veya aşkı, ya da sempatiyi.. İtiraf edecek anıları olmadığı için sorguya çekemeyeceğin bir adam..

– Bir adamın tüm anılarını asla silemezsin, asla.

– Şerif, Kuzey Koreliler beyin yıkama deneylerinde Amerikan savaş esirlerini kullandı, askerleri hainlere dönüştürdüler, burada yaptıkları da bu. Dünyaya yayılıp, aklı başında insanların asla yapmayacakları şeyleri yapacak hayaletler yaratıyorlar.

– Böyle bir bilgiye, böyle bir beceriye sahip olmak yıllar alır.

– Yıllar süren araştırmalar, kobay olarak kullanılacak yüzlerce hasta… Bundan ”50” yıl sonra, insanlar geçmişe bakıp, herşeyin burada, bu yerde başladığını söyleyecek. Naziler yahudileri kullandı, Sovyetler kendi budaklarındaki esirleri, ve biz kullandık, Zindan Adası ‘nda…

Bu diyalog, biraz önce anlattığım konuyu özet geçmiş. Birebir aynı senaryo… Şimdi bir de şu LSD hakkında, söylediklerimi doğrulayacak bir diyalog var onunla devam edelim ciğersizler ;

– Hiç üzücü bir olay yaşadın mı şerif?

– Evet. Ama neden? Bu önemli mi?

– Çünkü geçmişindeki bir olayı işaret edip, aklını kaybettiğini söyleyeceklerdir. Böylece seni buraya aldıklarında arkadaşların ve meslektaşların diyecek ki ; ”tabiki, delirdi. Yaşadıklarından sonra kim delirmez ki? ”

– Başın nasıl? Tuhaf rüyalar görüyor musun? Uyuyabiliyor musun? Baş ağrıları?

– Benim migrenim tutuyor evet.

– Tanrım! Hap falan almadın değil mi şerif? Asprin bile olsa?

– Asprin almıştım.

– Tanrım! Kafetaryadki yemeği yiyip, verdikleri kahveyi içtin mi yani? En azından kendi sigaralarından içtiğini söyle! ?

– Bana o deniz fenerinde ne olduğunu söyle.

– Beyin ameliyatı. Kafatasını açalım bakalım, bunu çekince ne olacak tarzı. Nazilerden öğrendik tarzı… Hayaletleri orada yaratıyorlar.

Evet, konuyu anlamak adına son diyalogtu bu. Filmde verilen tüm bilgiler, tüm tarihler ve örnekler gerçeklerle birebir örtüşmekte. MK Ultra projesi zaten tüm dünya tarafından bilinen bir projeydi zamanında, fakat yıllar sonra Amerika bu projeyi artık durdurduğunu söyledi. Fakat gelin görün ki bu proje hala hayattadır, zaten Amerika ‘nın sırf insan haklarına aykırı diye bir projeyi bitireceğini falan düşünmüyorsunuz di mi?

Bu anasını sattığımın Amerika ‘ sı o kadar da iyi niyet kredisi barındıran bir ülke değil şahsen.. Adamlar ülke adına kullanabilecekleri her türlü yola başvururlar, ama iyi ama kötü.. Onlar için tek önemli olan şey menfaattir.

Zindan Adası filmi de, ” bakın bu adamlar bu işleri bitirmedi olom, ayık olun dikkat edin” diye bir mesaj veriyor. Bundan 50 yıl sonra demişti yukarıdaki kadın, yani günümüzü kastetmişti. Bunu yazan adamın bu diyaloğu kurdurmasının sebebi ne sizce gadasını aldıklarım?

Tabiki günümüzde bu işin ne kadar ileri gittiğini anlatmak için. Laf olsun torba dolsun diye söylenmez heralde o kadar laf. Verilmez o kadar ipucu. Milyon dolarlık filmler öle saçma şeylerin bir arada bulunmasından oluşan görüntü ve diyalog topluluğu değil anasını satayım.

Fakat işin sadece sanat tarafıyla ilgilenir bazı öküzler. O öküzlerden olmamanız ve gördüğünüz he rşeyi sorgulayabilmeniz dileğiyle, hadi eyvallah ciğerler…

KIBRIS DOSYASI : KKTC’ye Yeni Yol Haritası Gerek


KKTC’ye Yeni Yol Haritası Gerek

Kıbrıs Rum tarafında sağın en sağındaki siyasi parti olan ELAM’ın (Ethniki Laiki Metopo – Ulusal Halk Cephesi veya Ulusal Demokratik Cephe) Rum Temsilciler Meclisine, 15 Ocak 1950 tarihinde Kıbrıs Rumları arasında yapılan ve yüzde 96 Evet oyunun çıktığı ENOSİS PLESİBİTİ’nin, yani Yunanistan’a Bağlanmak Referandumu’nun yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak önerisinin Rum Meclisinde kabul edilmesi, Kıbrıs’ın iki halkı arasındaki iplerin kopmasına yetti.

Kıbrıslı Rumlar her zaman ve her koşulda kendilerini adanın sahibi zannediyorlardı ve ne isterlerse de yapabileceklerini, yaptıkları konularda da hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayacakları inancındaydılar. Bu nedenle de 4 Haziran 1968 günü Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Phoenicia Hotel’de başlayan Kıbrıs Müzakerelerini de “Ağa Baba” havasında sürdürüyorlardı. Kıbrıslı Türklere ada üzerinde ve yaşamlarında bahşedecekleri herhangi bir veriyi de lütuf olarak addediyorlardı. Maalesef halen daha aynı kafadalar ve Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisinde kabul ettikleri ENOSİS PLESİBİTİ’nin yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak kararını, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın BM Genel Sekreteri Guterres’e şikayet etmesini ve de Kıbrıs Türk halkının bu kararı kınamasını hayretler içinde karşıladılar.

Ne de olsa bugüne değin hep kendileri olmuştu Kıbrıs konusunu AB’ye taşıyan ve BM Genel Sekreteri ile Güvenlik Konseyine resmen şikayet edebilen. Kıbrıslı Türklerin hiç böyle bir hakları olmamıştı şimdiye dek ve bu nedenle de geçmişte Kıbrıslı Türklerin yaptıkları bu tür şikayet ve başvuruları hep sümenaltına süpürttürmeyi bir şekilde başarmışlardı. 1964 temmuzunda BM’nin Kıbrıs’a gönderdiği “Gerçekleri tespit etmek Komisyonu”nun (Fact Finding Mission) yayınladığı ve Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan vahşeti, yakılıp yıkılan Türk köyleri ile evlerini, yağmalanan Türklere ait hayvan ve zahireleri bir bir resimler ve tutanaklarla belgeleyen ORTEGA RAPORU’nu bile BM’nin arşivinde yok etmeyi, sitelerden kaldırtmayı başarmışlardı.

Bu nedenle de KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, Kıbrıs Türk siyasi partilerinin tümünün ve Kıbrıs Türk halkının gösterdiği tepkiyi anlamaları ve değerlendirmeleri mümkün olmadı. Rum lider Anastasiadis pişkin bir şekilde “Türklerin 20 Temmuz Barış Harekatını ve 15 Kasım’da da KKTC’nin Cumhuriyet ilanını kutlamalar var. Biz buna tepki gösteriyor muyuz” gibi saçma sapan bir yanıt vererek üste çıkmaya ve haklı konuma geçmeye çabaladı.

Anlaşılan Anastasiadis, 18 Temmuz 1974 günü, 15 darbesinden canlı kurtularak adadan kaçmayı başarmış Rum Cumhurbaşkanı Makarios’un BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmayı ve “Kıbrıs adası Yunanistan tarafından işgal edilmiştir” sözlerini unutmuş. Darbecilerin hem Makarios taraftarlarını hem de solcuları toplu katliama tabi tuttuğunu ve masum Kıbrıslı Türk bebeklerin, kızların, annelerin, nenelerin ve dedelerin acımasızca katledildiği Atlılar-Muratağa-Sandallar katliamını da unutmuş.

Kıbrıs Türk tarafının, Rum lider Anastasiadis’in desteklediği Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın iptalini istemesiyle doruğa çıkan kriz, 20 aydır devam eden müzakere sürecini kopma noktasına gelmişti ki, dün “tek konu ve kriz” gündemiyle gerçekleşen Akıncı ile Anastasiadis arasındaki zirvede, Anastasiadis’in kapıyı vurup çıkması müzakerelere son noktayı koydu. Bundan sonra KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın artık müzakere masasına oturmaması gerekmekte.

Kıbrıs Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın Türkiye hükümetini ve T.C. Dışişleri Bakanlığını çok rahatsız ettiği kesin. T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın, Rum tarafında hâkim olan ve Kıbrıs Türklerini Ada’nın ortak sahibi görmeyen zihniyette değişim olmadığı takdirde çözüm çabalarının sonuç vermeyeceğini kesin bir dille vurgulaması çok önemli. Bundan sonra Kıbrıs’ta, Rumlarla Türklerin ortak bir devlet kurmalarının hayal olduğu gerçeğinden yola çıkarak, KKTC hükümetinin ve Kıbrıslı Türklerin, Türkiye ile birlikte yeni bir yol haritasını hazırlamaları gerekecek.

Prof. Dr. ATA ATUN
Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi

KIBRIS DOSYASI : Enosis ve E.O.K.A. Nedir ?


Enosis Nedir?

Enosis, Megali İdea hedefi çerçevesinde Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını, ifade etmektedir. Kelime anlamı ile “ilhak” demek olan Enosis ilk Megali İdea haritasının çizildiği 1791 yılından beri gündemde olan bir konudur. Bir anlamda Kıbrıs sorununun da bu tarihten itibaren var olduğu söylenebilir.

Megali İdea ise, kelime anlamı ile “Büyük İdeal, büyük fikir” demektir. Bu fikre ve ilkeye göre, 1453’de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu ve Büyük İskender’in uzandığı İskenderiye’ye kadar olan topraklar işgal edilerek, bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Bu imparatorluğun başkenti ise eski Bizans’ta olduğu gibi hala “Konstantinopolis” diye andıkları İstanbul olacaktır.

Yunanistan’ın Kıbrıs’ı talep etmesi 30 Aralık 1918 yılında gerçekleşti. 18 Ekim 1828 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa’ya bir nota veren Yunanistan, resmen ilk kez Enosis fikrini ortaya atmış ve adanın kendisine bağlanmasını istemiştir. Kıbrıs’ta Yunan kilisesi, Patrikhane ve Yunan Hükümeti tarafından desteklenen Enosis hareketi, yıllar boyunca kilise ve okullarda genç beyinlere aşılanmıştır.

Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumların Yunanistan tarafından körüklenen bu Enosis taleplerine karşı daima haklarını müdafaa etmiştir ve Yunanistan tarafından bir sömürge haline getirilmeyi reddederek, eğer Kıbrıs el değiştirecekse, adanın gerçek sahibi olan Türkiye’ye geri verilmesini talep etmişlerdir. Bu nedenle Rumlar, Kıbrıs Türklerini daima Enosis’i engelleyen en büyük nedenlerden birisi olarak kabul etmiş, çeşitli yollarla bu engeli bertaraf etmeye çalışmışlardır.

E.O.K.A.

EOKA, Kıbrıs’ta Makarios öncülüğünde Türk halkını yok edip, adayı Yunanistan’a bağlamak için kurulmuş olan bir terör örgütüdür.

EOKA için ilk gizli görüşmeler 2 Temmuz 1952’de Atina’da Makarios’un başkanlığında yapılmıştı. EOKA’nın amacı önce İngilizleri adadan atmak,ardından da topyekun bir imha hareketi ile Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan’a bağlamaktı. Nitekim kısa süre sonra İngilizlerin adadan ayrılmasını dahi beklemeden, 21 Haziran 1955’den itibaren saldırılarını İngiliz Sömürge Yönetimine ve Türklere de yöneltmeye başladı.

EOKA’nın Kıbrıs Türk Halkına yönelttiği şiddet ve saldırıların artarak devam etmesi üzerine 1 Nisan 1958 yılında, Kıbrıs Türk Halkı kendilerini bu saldırılara karşı korumak maksadı ile Anavatan Türkiye’nin de desteğini alarak, bir direniş örgütü olan Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurmuştur. Rumlar geniş kapsamlı saldırılarına başlayana kadar TMT eylemde bulunmamıştır.

Kaynak : KKTC Tanıtma Dairesi

İRTİCA DOSYASI /// VİDEO : İŞTE ÜLKEMİZİ BEKLEYEN TEHLİKE! !!!! İRTİCACILAR YALIN KILI Ç PUSUDA BEKLİYOR


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=poF9XrkKLXE&feature=youtu.be

SÖZDE KÜRDİSTAN DOSYASI : Hüda-Par’dan gelen “evet” desteği yeni bir tartışma başlattı. Kü rdistan için “evet”


Kürdistan için “evet”

Hüda-Par’dan gelen “evet” desteği yeni bir tartışma başlattı. “Evet” diyen Hüda-Par’ın siyasi geçmişinde “Kürdistan”ı öne çıkarması gündeme geldi.

Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen Hüda-Par, başkanlık sistemini getirecek olan anaysa referandumu için “evet” oyu vereceğini açıkladı.

Açıklamada, “Eksik ve yetersiz bulmakla birlikte tümüyle yeni, sivil bir anayasa için atılmış bir adım olması temennisiyle referandumdaki tercihimizi ‘evet’ olarak açıklıyoruz” denilmişti.

Hüda-Par’dan gelen “evet” desteği yeni bir tartışma başlattı. “Evet” diyen Hüda-Par’ın siyasi geçmişinde “Kürdistan”ı öne çıkarması gündeme geldi.

Hüda-Par, seçim döneminde “Şimdi tam zamanı! Türkiye için Kürdistan için Söyleyecek sözümüz var” sloganını kullanmıştı.

İşte Hüda-Par’ın seçim sloganları:

Odatv.com

DARBELER DOSYASI : Alparslan Türkeş 27 Mayıs 1960 Darbesi Radyo Bildirisi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=31Hvk-f785A

MHP DOSYASI /// VİDEO : Alparslan Türkeş resmen bugünleri tarif etmiş .! (Mutlaka İzleyin)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=HDx4qJtW9J4

LAİKLİK DOSYASI : Laiklik bildirisi okuyan öğrencilere uzaklaştırma cezası


Laiklik bildirisi okuyan öğrencilere uzaklaştırma cezası

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde dersten önce amfide laiklik bildirisi okuyan öğrencilere bir yarıyıl uzaklaştırma cezası verildi. Uzaklaştırma cezasına tepki gösteren CHP Grup Başkanvekili Özel, “Rektör o bildiride onu rahatsız eden ne oldu açıklamalı. Aynı bildiriyi ben de Cuma günü aynı amfide okuyacağım” dedi

İstanbul’da kahvehanede laiklik bildirisi okuyanların gözaltına alınması ve Reina Katliamı’nı protesto etmek amacıyla Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde dersten önce laiklik vurgulu bildiri okuyan üç öğrenciye bir yarıyıl uzaklaştırma cezası verildi.

Ders başlamadan önce amfiye gelen üç öğrenci, arkadaşlarına, “Artık yeter, artık buraya kadar! Okullarımızda, mahallelerimizde hiçbir IŞİD’çiye veya cihatçıya izin vermeyeceğiz. Gericiliğin karşında yükseltmemiz gereken bir bayrak vardır. Bu bayrak, ‘Laiklik’ bayrağıdır. Bugün laiklik demek özgürlük demektir, kardeşlik demektir. Bizler herkesi mücadelenin bir neferi olmaya davet ediyoruz. Gericilerden ve başkanlık sevdalılarından hesap sormaya çağırıyoruz” ifadelerinin yer aldığı bildiriyi okudu.

Rektör suç duyurusunda bulundu

Bildiri okunmasından sonra açıklama yapan Ege Üniversitesi Rektörü Cüneyt Hoşcoşkun "Üniversite bir eğitim kurumudur, hiçbir hukuksuzluğa izin vermeyeceğiz” diyerek üniversite yönetimine ve Bornova Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunarak öğrencilerin cezalandırılmasını istedi.

Ege Üniversitesi Rektörlüğü Hukuk Müşavirliği tarafından yürütülen disiplin soruşturması sonucunda üç öğrenci, “Yükseköğretim Kurumu’na ait kapalı ve açık mahallerde yetkililerden izin almadan toplantılar düzenlemek”ten suçlandı ve bir yarım yıl uzaklaştırma cezası verildi.

CHP’li Özel’den öğrencilere destek

CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, öğrencilerin cezalandırılmasına tepki göstererek, dayanışma amacıyla aynı bildiriyi Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi amfisinde okuyacağını bildirdi. Özel, BirGün’e yaptığı açıklamada, “Rektör, o bildiride onu rahatsız eden ne oldu, açıklamalı’ dedi.

TARİH : MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve TIME DERGİSİ /// HATIRLAYALIM


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ve TIME DERGİSİ

Bundan tam doksan yıl önce bu gün, 21.Şubat.1927 günü Atatürk, Time Dergisi’nin kapağına ikinci kez çıkmıştı. Derginin çıktığı günlerde : “Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk İlke ve Devrimleri ile dünya kamuoyunun gündemine oturmuştur. Kısa sürede büyük bir güç olarak ortaya çıkmış ve muhteşem bir ekonomik büyüme yakalamıştır. Avrupa’da totaliter rejimlerin türemeye başladığı bir ortamda, Türkiye, demokrat ve cumhuriyetçi adımlar atmaktadır.” Şeklinde övgü dolu yayınlar yapılmaktaydı.

Dünyaca ünlü Time Dergisi, yıllar sonra 90.yılında, daha önce kapağa çıkmış çok sayıda kişi arasından, 90 ayrı isim seçerek kapak hikayesini yazmış ve ilk sırayı Mustafa Kemal Atatürk’e ayırmıştır. Dergi Atatürk için; “Daha sonra Atatürk ismini alan Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu babası olarak ortaya çıktı” ifadesini kullanmıştır.

İşte bu da, ibret ve ders almayanlara kapak olsun.

MHP DOSYASI : İhraçlardan referanduma… Bahçeli, iktidarı savunmada AKP’yi solladı


İhraçlardan referanduma… Bahçeli, iktidarı savunmada AKP’yi solladı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada iktidara desteğini bir kez daha gösterdi. "Hayır" diyen MHP’lilere çatan Bahçeli, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenler için "FETÖ ve PKK çizgisinde bulunmaktan rahatsızlık duymayan küçük bir grup" ifadesini kullandı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 15 Temmuz Darbe Girişiminde bulunanların verdikleri ifadelerde en ufak pişmanlık ifadesi taşımadığının görüldüğünü belirterek "AKP top çevirmesin, zamana oynamasın, idamın geri getirilmesi konusunda samimiyse Milliyetçi Hareket’in sözü söz olsun buna kayıtsız şartsız destek verecektir" dedi. Bahçeli, anayasa değişikliğine referandumda ‘evet’ diyeceklerini vurgulayarak "Cumhurbaşkanı hükümet sisteminin gelmesiyle devlete düzen, ülkeye huzur gelecek; milli birlik ve kucaklaşma ahlakı alanını genişletecektir. Türkiye tek yürek, Türk milleti tek ses olacaktır" diye konuştu.

Bahçeli’nin ‘illuminati’ ile imtihanı – VİDEO

"TÜRK DEVLETİ GERİ ADIM ATMADAN RAKKA’DA, MENBİÇ’TE MİLLETİMİZİN ÇELİKTEN İRADESİNİ GÖSTERMELİDİR"

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında konuştu. Devlet Bahçeli, Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında başlatılan El Bab kuşatması sonuç verdiğini sırada Rakka operasyonunun bulunduğunu bildirdi. Rakka operasyonunda Adana İncirlik Üssü’nün harekat merkezi olarak kullanılma iddalarının konuşulduğunu kaydeden Bahçeli "Türkiye’nin ABD’yle önümüzdeki Rakka operasyonuyla kapsamında ayrıntılı ve iki ayaklı bir taslak plan paylaştığı anlaşılmaktadır. Bu planlardan ilki, Özgür Suriye Ordusu güçlerinin Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’dan girip PYD kontrolündeki bölgeden Rakka’ya yönelmesidir. Yani sınırlarımızdan Rakka’ya kadar 54 km’lik mesafenin sorunsuz aşılabilmesi için ABD’nin PYD’yi iknası lazımdır. İkinci olarak da, El Bab’tan Menbiç ve buradan Rakka’ya doğru harekettir. Bu 180 kilometrelik hattın zorlu coğrafi şartları içerdiği de bilinen bir gerçektir. Bu operasyonda YPG’nin yer alıp almayacağı ana ve asıl tartışma konularından birisidir. YPG’nin Rakka’ya koalisyon unsurlarından bağımsız olarak doğudan girmesi, Özgür Suriye Ordusu’nun da kuzeyden güneye doğru ilerlemesi ABD’nin talepleri arasındadır. Ancak Türkiye’nin hiçbir şart altında terör örgütü PYD-YPG’yle aynı çizgide olması düşünülemeyecektir. Başbakan’ın Münih Güvenlik Konferansı’ndayken ABD’yi kast ederek “prensipte anlaşırsak, Rakka’da doğrudan operasyona girmeyeceğiz, Türkiye taktik destek verecek, ÖSO milisleri önde, biz arkada olacağız." ifadeleri konuya yeni bir boyut getirmiştir. Bize göre, gerekirse Fırat’ın doğusuna geçmeyen YPG’den Menbiç tamamen arındırılmalı, gerekirse Rakka’ya milli kudret yıldırım gibi inmelidir. Mesele Türkiye’nin savunulmasıdır. Türk devleti bu beka imtihanında geri adım atmadan, Rakka, Menbiç ve diğer terör üretim yerleri de dahil olmak üzere, milletimizin çelikten iradesini korkusuzca göstermelidir" diye konuştu.

"MEMUR GÖREVİNDEN OLUYOR DA, AKADEMİSYEN NİYE OLMAYACAKMIŞ?"

Devlet Bahçeli, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i ABD’nin derhal Türkiye’ye iade etmesi gerektiğini kaydederek böylece iki ülke arasındaki ilişkilerin canlanacağını uluslararası hukukun gereğinin sayılacağını belirtti. Bahçeli Yenikapı Ruhu’ndan asla vazgeçmediklerini vurgulayan Bahçeli, 15 Temmuz Darbe Girişiminin başarılı olmadığını ancak tehdidin de geçmediğini uygun zamanın gelmesi için beklemeye alındığını bildirdi. Darbenin siyasi ayağının hala ortaya çıkmadığını bildiren Bahçeli şöyle konuştu: "15 Temmuz feci bir olaydır, zamanla arkasındaki sis perdesi aralanacaktır. Mesela Yurtta Sulh Konseyi’nin kimlerden oluştuğu, 15 Temmuz’un siyasi ayağının ana kadro ve zirve isimleri mutlaka ortaya çıkacaktır. Dağa doğrusu çıkmak ve deşifre edilmek mecburiyeti vardır. 15 Temmuz’un karanlıkta kalan yüz ve isimlerini öğrenmek milletimizin en doğal hakkıdır. İşgale umut bağlayanlar, darbeseviciler, darbe şakşakçıları, FETÖ’nün kripto elemanları kimdir, kimlerden oluşmaktadır? El değmemiş, dokunulmamış, kendisini unutturmuş veya kenara almış FETÖ’nün kodaman ve hatırlı simaları nerelerde gizlenmekte, neden imtiyazlarla koruma altındadır? Onbinlerce kişi soruşturma geçirmiş ve tutukludur. Ancak ortada dişe dokunur, herkesin işte bu dediği isimlere tesadüf edilebilmiş değildir. Pensilvanya’nın kapısında nöbet bekleyen, telefonuna bylock indirip 1 doları cüzdanında gezdiren meşhur siyasetçilerden hiç mi iz yoktur? Bununla birlikte bazı akademisyenlerin rahatı ve konforu bozulunca, malumlarınız ortalık karışmıştır. Türkiye’nin milli ve manevi varlığı için en küçük katkı ve çabası olmayan, mukallit olmakla aydın olunacağını sanan; FETÖ ve PKK çizgisinde bulunmaktan rahatsızlık duymayan küçük bir grup hukuk semtlerine uğrayınca ayağa kalkmışlardır. Memur görevinden oluyor da, akademisyen niye olmayacakmış? Üniversiteleri babalarının çiftliğine çevirip tekellerine alanların sızlanmalarına, timsah gözyaşlarına bu milletin karnı toktur. Kampüsleri bilim yuvası yerine, ideolojik ve gayri milli akımların kampına çevirenlerin bu millete ne hayrı dokunmuş, hangi çığır açıcı fikir ve düşüncelerde imzaları görülmüştür?"

"AKP İDAMIN GERİ GETİRİLMESİNDE SAMİMİYSE MiLLİYETÇİ HAREKET KAYITSIZ DESTEK VERECEKTİR"

Devlet Bahçeli, 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı’na suikast yapmak için Marmaris’e giden darbecilerin yargılanmasına Muğla’da başlandığına dikkati çekerek davanın iki numaralı sanığının medyaya yansıyan ifadelerinin tüyler ürpertici olduğunu söyledi. Bahçeli şöyle devam etti:" Bu caninin, ‘Hiçbir şeyden korkmuyorum, darbe yaptım, cezası idam bile olsa canım yanmaz’ şeklindeki kokuşmuş sözleri en küçük pişmanlık emaresi taşımadığı gibi, Türkiye’ye meydan okumaktır. Türk adaletinin bu darbeciyi ve diğerlerini en ağır şekilde cezalandıracağına inancım tam ve eksiksizdir. Hainler idamdan korkmuyor ve milletimiz de idam talebinde ısrar ediyorsa; o zaman bize düşen bu kanuni düzenlemeyi TBMM’de yapmak, Türkiye düşmanlarına hak ettiği cezayı vermektir. Tekrar ediyorum, AKP top çevirmesin, zamana oynamasın, hakikaten idamın geri getirilmesi konusunda samimiyse Milliyetçi Hareket’in sözü söz olsun, buna kayıtsız şartsız destek verecektir. 15 Temmuz Türkiye için dönüm noktasıdır. Yakından takip ediyoruz ki, devlet kendine gelebilmiş, tam olarak ayağa kalkabilmiş değildir. FETÖ’yle irtibatı ve iltisakı olanlar hakkında hukuki yaptırım ve idari tasarruflar sonuna ve gittiği yere kadar yapılmalıdır. Türkiye bu beladan temizlenmelidir. Bu kapsamda Milliyetçi Hareket Partisi meseleye siyaset üstü bakmakta, tarih penceresinden milli şuur ve ruhla yaklaşmaktadır."

"NİYE EVET DİYOR MUŞUZ? NE YAPACAKTIK; FETÖ’NÜN YANINDA MI DURACAKTIK?"

Devlet Bahçeli, 16 Nisan’da yapılacak olan 18 maddelik anayasa değişikliğinin referandum safhasını demokratik adap ve sabır içinde yerine getireceklerini ifade ederek şu düşünceleri paylaştı:

"Elbette biz devlet için evet, millet için evet, Cumhuriyet için evet, Türklüğün bekası için evet, Türkiye için evet diyeceğiz, millet-devlet kaynaşma ve kenetlenmesine seve seve destek vereceğiz. Niye evet diyor muşuz? Ne yapacaktık; FETÖ’nün yanında mı duracaktık? Evet derken, dünkü sözlerimizle çelişmiyor muymuşuz; niye çelişelim, PKK’nın, CHP’nin, EMEP’in, ÖDP’nin, TKP’nin, elinde Ülkücü kanı olan Aydınlıkçıların kuyruğuna takılmak asıl çelişki ve çürüme değil midir? Biz Türkiye diyoruz, vatan, millet, bayrak ve devlet için elimizi taşın altına koyuyoruz. 15 Temmuz’dan sonra siyaseti kör dövüşüne sokmak, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a kadar anlamsız söz düellosuna girmek toz bulutu dağılasıya, istikrar ve milli güvenlik tam egemen olana kadar eşyanın tabiatına aykırıdır. Demokratik eleştiri haklarımız saklı kalmak kaydıyla yaptığımız da budur."

"CHP SÖZCÜLERİ DİBİ YANMIŞ TAVA GİBİ 16 NİSAN’I KARARTMAYA ÇABALAMAKTADIR, MİLLETTEN ÖDLERİ PATLAMAKTADIR"

Referandumda hayır oyu kullanacak olan vatandaşların demokratik seçimlerine saygısı olduğunu bunu tartışmanın bile abes düştüğünü kaydeden Bahçeli şöyle dedi:" Hayır diyen vatandaşlarımıza, vatan evlatlarına sözüm yoktur, bilakis iradelerine, demokratik seçimlerine saygım vardır. Bunu tartışmak bize göre abestir. Fakat hayırsızlardan oluşan, hayır cephesi kurarak müfterilik ve fesatlık yarışına giren yalancı siyasilere, emekli siyasetçilere, eski tüfeklere, bazı siyasi partilere, terör ve bölücülük taşeronlarına kesinlikle itibarımız yoktur, sırtımız da bunlara dönüktür. Çıkan sonuca herkes bağlı, saygılı ve hürmetkar olmalıdır. Bizim anlayamadığımız hayır koalisyonun niçin bu kadar gerilimli, niçin bu kadar telaşlı, niçin bu kadar tahammülsüz olduğudur. Bunlara diyorum ki, hayır da hayır var diyorsanız, buna yürekten inanıyorsanız, edep, ahlak ve ölçülü bir şekilde tezlerinizi anlatır, ardından milletimizin karar ve tercihini beklersiniz. Ne var ki, bu yapılmamakta, demokratik nezaket hiç gözetilmemektedir. Bakıyorum da, art niyetli propaganda mekanizması çoğunlukla partimizi köşeye sıkıştırıp dava arkadaşlarımız üzerinden yürütülmeye ayarlanmıştır. CHP sözcüleri, bazı anketçiler, bir kısım kalem ve çürük çarık fikir sahipleri kendi tabansızlıklarını unutup, MHP tabanının yarıdan fazlası hayır verecek kehanetiyle yatıp kalkmaktadır. Bizde taban yoktur diyoruz anlamıyorlar, gerçekten de bunlara ne desek boştur; zira kafaları büyük içi boş, tut kulaklarından çifte koş. Durum ve halleri aynen budur. Bitli baklanın kör alıcısı olur misali, CHP sözcüleri dibi yanmış tava gibi 16 Nisan’ı karartmaya, kara göstermeye çabalamaktadır. Milletten ödleri patlamaktadır. Türkiye’nin toparlanmasından, hukuki ve siyasi dengeye kavuşmasından korkup kriz ayinine çıkmaktan utanç duymayan CHP için başını öne eğeceği günler uzak değildir. PKK’nın tırmandığı dala salıncak kuran bu zihniyet; 1923’ün CHP’si değil, 1919’un Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin adeta kopyası, klonlanmış halidir. CHP, yanına aldığı bölücülük ve terörden mimlenmiş dünür ve akraba partileriyle kalburla su taşımaktadır."

"CUMHURBAŞKANI HÜKÜMET SİSTEMİYLE DEVLETE DÜZEN, ÜLKEYE HUZUR GELECEK"

MHP’nin 16 Nisan’da ‘evet’ diyeceğini yineleyen Bahçeli şu ifadeleri kullandı:" Bu ülke için yeminimiz vardır, vazgeçilmeyecektir. Milliyetçi-Ülkücü Hareket Türkiye’nin istiklaline bütün dava ve ülküdaşlarıyla sahip çıkacak, Türk-İslam ülküsünün istiklali, güçlü bir şekilde temsil ve hak ettiği mertebelere gelmesi için evet de buluşacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi bir bütündür, dava arkadaşlarım ülkesi ve milleti için gereğini yapacaklardır. İnancım bu şekildedir. Bizim ülke ve vatan sevgimizin sadakasına bile layık olmayanların hakkımızda dedikodu yapmaları yetmezmiş gibi, çevremizde dolaşıp hayır diyen ve kararsız duran çetelesi tutması, bir defa muhataplarını zilletten kurtarmaya, kirli alınlarını aklamaya şüphesiz ki kafi gelmeyecektir. Anayasa değişikliğini Türkiye için istiyoruz, milli beka ve Türklüğün kutlu varlığı için tarihi görüyoruz. Değişen hükümet etme sistemidir, peki karakter ve siyasi kan akışının istikametini değiştiren, dönüştüren kimlerdir? Cumhurbaşkanı hükümet sisteminin gelmesiyle devlete düzen, ülkeye huzur gelecek; milli birlik ve kucaklaşma ahlakı alanını genişletecektir. Türkiye tek yürek, Türk milleti tek ses olacaktır."

"BİZ ‘HAYIR’ DESEK ALAYI BİRDEN ‘EVET’ DİYE GEZERLERDİ"

İsim vermeden MHP’li muhaliflerin oluşturduğu ‘Türk Milliyetçileri Hayır Diyor’ Platformunu eleştiren Bahçeli şöyle dedi: "Hayır diyen siyaset damarı, hayırda birleşen taassup ve kör safsata, siz kimin sesine ses oluyor, hangi çevrelerin dümen suyunda ilerliyorsunuz? Kendilerine Türk milliyetçisi diyen zevat bir platform kurmuş, 1 Kasım’dan sonra ellerine tutuşturulan MHP’yi içten yıkma talimatnamesini akıllarınca aynen uygulamak ve ilerletmekle meşgullerdir. Bunlar 18 Şubat’ta Ankara’da, CHP’nin himaye, aydınlıkçıların şemsiyesi altında toplanıp, MHP’ye öteden beri ters bakan, isimleri hizip ve fitne çıkarmakla anılanların da katılımıyla sebilhane bardağı gibi dizilmişlerdir. Türk milliyetçisiyiz diyorlar, ama Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı’nı yuhalatacak, aleyhe slogan attıracak kadar ipten kazıktan boşandıklarını görmüyor, göremiyorlar. Hepsine yolları açık olsun diyor, bizden uzak, Allah’a da yakın olmalarını temenni ediyorum. Nehrin kenarına kuyu kazılır mı, bunların yaptığı budur. Aynen suyu kesilmiş değirmen gibi olduklarını anlamayacak kadar yollarını şaşırmışlar, Ankara’da toplaşmışlardır. Biz evet diyoruz ya, bunlar ille de hayır diyecekler. Hayır desek, inanınız alayı birden evet diye gezerlerdi. CHP ve Perinçek’in kanatları altına sığınıp narkozu yiyenler, ezberleri de bitince geriye sarmaya, patinaj içinde çırpınmaya başlamışlardır. Hayır diyorlarmış, sizlerin bu kutlu davaya ne hayrınız geçti de aziz milletimizi hayır demeye çağırıyorsunuz? Kurmak için uygun zaman kolladığınız partinizle karşımıza çıkın da hepinizin boy ölçüsünü görelim. 1990’lı yıllarda merhum Başbuğumuzu kurultay salonlarına sokmamak, MHP’yi ele geçirmek, davamızın haysiyetini gölgelemek için oyun içinde oyun kuranlar, şimdi kalkmışlar Türk milliyetçisi maskesiyle yine film çeviriyor, yine sahne alıyorlar. Bunlara diyorum ki, hadi oradan, bu kutlu davanın nefer ve aziz mensupları sizleri tanıyor, niyetlerinizi biliyor, haddinizi bildirmek için de emin olun gün sayıyor. "

DARBELER DOSYASI : Askeri Darbeler, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu ?


Askeri Darbeler, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2015/06/askeri-darbeler-turkiyede-askeri-darbe.html?m=1

Darbe, ihtilâl, müdahale gibi teorik tanımlamalar ne şekilde olursa olsun, dünyanın her yerinde seçilmiş üyelerden müteşekkil bir parlamentonun üniformalı kişilerce kısıtlanması, dağıtılması, herhangi kararları uygulamakla sorumlu tutulması gibi pratik yaklaşımlar, antidemokratik olarak nitelendirilir. Yeryüzünün belki demokrasiye en uzak fiiliyatlarından olan askeri girişimler, on yıllardır sosyolojik perspektiflerden değerlendirilir, yorumlanır, askeri bürokrasinin davranış yapısı, ne istediği ve ne beklediği konuları tartışılır. Her toplumun sosyal yapısı müstakil bir hüviyet teşkil ettiğinden askeri girişimlerin de amaç ve beklentileri içlerinde bulundukları sosyal vaka ve parçası oldukları toplumsal sistemin unsurlarına göre şekillenirken esas olan bir husus vardır. Bu da neredeyse bütün askeri girişimlerin dış bağlantı tesis etmek neticesinde vuku bulduğudur. Askeri girişimlerin, tek bir hareketle topyekün ülke dışarısından kaynaklandığı, talimat alınması durumunda 24 saat içerisinde her şeyin olup biteceği kurgusalı oldukça indirgemeci bir yaklaşım olup, toplumun sosyolojik çarpıklığının gözden kaçırılmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, bu, sosyolojik tahlilin de noksan olacağı manasına gelmektedir. Askeri girişimlerin amaçlarına değinmeden evvel bu girişimlerin dünyanın her coğrafik biriminde gözlemlenmesi yerine bazı spesifik alanlarda daha sık karşılaşıldığı dikkat çekmektedir. Örneğin Latin Amerika’da ki vesayetçi düzen ile İskandinavya, Orta Afrika’da ki silahı tutan her rütbe üniformalının son sözü söylediği sistem ile İngiltere, Ortadoğu’da ki cuntalaşma süreçleri ile örneğin Almanya bir olamaz. Ordunun ve ordu mensuplarının tarihsel ayrıcalığından beslenen askeri müdahalelerin toplumsal olgunluk ve birikimde yeterince öne çıkamamış toplumlarda görüldüğü doğruysa da, meselenin başka boyutu da coğrafi konumlardır. Jared Diamond’un ünlü eseri nasıl ki milletlerin kaderinin hatta bir topluluğa ait bireylerin bağışıklık sistemlerinin bile coğrafi koşullara bağlı olabileceği teorisi dahilinde irdeleniyorsa, dikkatle izahat mümkündür ki, güç coğrafik koşullar altında yaşamlarını sürdüren toplumlarda da, coğrafik paralel perspektifte ordu ve mensubu ayrıcalıklıdır. Çünkü düşman çok, iklim çetin, nüfus yeterli değildir. İnsanların her daim hazır kıta birer savaşçı kabul edildiği toplumlar aynı zamanda ordu toplum olarak tanımlanırken, devlet başkanı bir nevi komutan olarak, asker yani ast konumunda bulunan her bireyin toplumsal muazzam bir itaat düzeni oluşturmasını ilke edinir. Böylelikle düşmanlara karşı hazır bir toplum, lidere karşı sorgulanamayacak meşru bir otorite inşa edilir. Özellikle Orta Asya toplum yapısının geçmişi bu yöndedir. Geçmişin bu tarihsel yansımaları üzerinde yükselen toplumlarda askerin ayrıcalıklı konumu sosyolojik bir olağandır. Dolayısıyla örneğin Latin Amerika’da demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılmasına rağmen, halk halen orduyu gerektiğinde devreye girerek tıkanık sistemi açabilen kurtarıcı statüyle eş tutmaktadır. İsrail, askeri vesayetin keskin olduğu başka bir ülkedir. İsrail’de halkın geniş katılımıyla yapılan anketlerle sabit olan husus, orduya güvenin siyasi partilere güvenden çok daha yüksek olduğudur. Devlet başkanlarının önemli kısmının asker kökenlilerden oluşan siyasal sistemlerinde, istihbarat biriminin başına da asker kökenli görevliler getirilmektedir. Yahudilerin asırlar boyunca karşılaştıkları acı tecrübeler, bağımsız devletlerini ilan etmelerinden sonra gerçekleştirdikleri konvansiyonel harpler (arap-israil savaşları) ordunun ayrıcalıklı rolünü belirler. Çünkü temel gereksinim hayatta kalmak, bunu sağlayabilecek güvenlik tedbirleri ise orduya aittir.

Aynı güvenlik kaygılarını paylaşan bir orta asya geçmişine dayanan Türkiye’de de, ordu her daim ayrıcalıklı konumda bulunmuştur. Modern ordu kavramının karşılığı 1808 Prusya sistemi yani Harp okullarının kurulması ile profesyonel subay tipine geçilmesi olduğundan, Türk tarihinin ilk modern askeri girişimi Padişah Abdülaziz’in devrilmesidir. Bu olaydan önce de pek çok askeri girişimi Osmanlı tarihinde görmek mümkündür. Mülki sınıfın genelde askerlerden oluştuğu bürokratik kadroda, arz günlerinde her daim askerler, veziri azamdan bile daha evvel Padişah’ın huzuruna çıkarlar. İstedikleri maaş zammını alamayınca ayaklanır, istemedikleri devlet adamının yaşamasına müsaade etmezler. Zaten ayrıcalıklı olan bu askeri sınıfın ise tam manasıyla bir denetim mekanizmasına dönüşmesi Genç Osman’ın katlidir. Ordu artık gerektiğinde devlet başkanını dahi öldürebilecek bir mizaca bürünmüştür. II. Sellim, III.Selim, III.Ahmed gibi Padişahların devrinde de önemli hareketler gözlemlenirken 1876 tarihi modern harp okuluna mensup zabitlerin girişimidir. Tabi bu girişim Osmanlı’dan borçlarını tahsil edemeyen bankerler ve ardındaki devletlerce de desteklense, ülkenin o dönemde bulunduğu durum iktisadi ve sosyal bakımdan oldukça kötü durumundadır. III. Selim’den itibaren zayıflayan devlet mekanizmasının adeta bir tedavisi olarak yeni topraklar yeni zenginlikler yeni askerler yani yeni fetihler kabul edildiğinden, bunun gerçekleştirilebilmesi için güçlü ve talimli bir ordu yapısına ihtiyaç olduğu tasavvuru geliştirilir. Bunun için ordu modernleştirilmelidir. II.Abdülhamit tarafından davet edilen Prusyalı Subaylar, yeni askeri mektepler, ordunun toparlanabilmesi için atılan adımlar olmuştur. O devirden itibaren pozitivizm ile yoğrulan çoğu subay, askerlik asli görev dışında kurtarıcı olarak siyasi ıslahat projeleri tasarlarlar. İkinci Modernist askeri girişim ise 1913 Babı Ali Baskını olacaktır.

Türk tarihini çok iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Cumhuriyet’i ilan ettiğinde, bu girişimine yönelik en örgütlü tepkinin ordudan gelebileceğini tahmin edebiliyordu çünkü ordu dışında zaten toplumsal bir sınıf yoktu. Bu sebeple siyasetle iştigal edecek askerlerin mutlaka ordudan istifa etmeleri şartını ilke kabul etti. 9 Kolordu ve 3 Müfettişlik olarak kurulan ordu da, muhalif ve halkın teveccühlerine mazhar olabilmiş Generallerden, Kazım Karabekir ve Ali Fuat’ı pasif görev olarak nitelendirilebilecek ordu müfettişliklerine atadı. Rauf Orbay’a ise görev bile verilmedi. Genelkurmay başkanlığına, Mustafa Kemal’e çok sadık bir General olan Fevzi Çakmak getirdi. Bütün bu olanlardan sonra zaten bir kurtuluş savaşı kahramanı olan Atatürk’e karşı hiçbir subay askeri müdahale girişiminde bulunamadı. Atatürk’ün karizmatik komutanlığı karşısında durabilecek bir general olamazdı. Keza İnönü döneminde de, İnönü’nün Harp Okuluna hakimiyeti meşhurdur. İsmet İnönü’nün at gezileri yaptığı Harp Okulu bitişiğinde, haberi alan Harbiyeli öğrencilerin, İnönü’yü görebilmek için birbirleriyle yarıştığı ve İnönü’yü hazır kıta selamladıkları bilinir. Buna mukabil 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül girişimleri neticesinde yeni oluşan asker egemenliğine dayalı idari bürokrasinin, meşruiyet kazanabilmek maksadıyla dış cephede özellikle Washington nezdinde, temaslar kurduğu bilinen gerçektir. 27 Mayıs 1960 akabinde, 235 General ve Amiral ile 3381 Subay, 251 Kurmay statülü subayın emekliye sevk edilmeleri bütçe açısından oldukça yüklü yekün getirmekteydi. Bu yekünün nereden temin edilebileceği problemine Washington yetişmiş görünüyordu. ABD, 1960 yılı içinde 103 milyon dolar yardımda bulundu. [1][1] Nitekim 12 mart sonrası Nihat Erim Başbakanlığında oluşan teknokrat hükümet, Abd’nin isteği üzerine tarım temelli Türkiye ekonomisine ağır zarar verebilecek bir kararla Haşhaş ekimini yasaklarken, 12 Eylül rejimi ise Yunanistan’ın tekrar Nato’ya dönebilmesine onay verecekti. [2][2] Keza postmodern toplum yapısına uygun olarak postmodern olarak nitelendirilen ve 28 Şubat olarak bilinen, 28 Şubat 1997, 8,5 saatlik Mgk toplantısı neticesinde 2 ay sonra Necmettin Erbakan’ın hükümetten çekilmesi Dünya’da uyandırdığı yankılar bakımından önemliydi. Erbakan Başbakan olduğuında ilk resmi ziyaretini İran’a yapıp 28 milyar doğalgaz anlaşması imzaladı. Bu süreçle, ambargo uygulanan İran ile bu denli yakın ve büyük ticari münasebet , batı nezdince tepki gördü ve Erbakan’ın üstünün çizildiği dillendirildi. Erbakan’ın hükümetten düşmesiyle, İftira ve Yalanla Mücadele derneği (ADL)[3][3] başkanı Abraham Foxman: ‘’ Türkiye Erbakan’a rağmen ayakta kaldı. En kötü dönemi atlattı.’’ [4][4] ifadeleri aslında 28 Şubat’ın lobiler nezdince de desteklendiğinin somut göstergesiydi. O dönemin Kudretli Generali Olarak bilinen Çevik Bir’in İsrailli stratejistlere yaptığı değerlendirmelerde, İsrail-Türk ilişkilerinin tehlikeye girmesine ordunun kayıtsız kalamayacağı [5][5] ifadeleri 28 Şubat başta bütün askeri girişimlerin bütünüyle dış destekli olduğu teorisinin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Oysa ki bu tip teoriler meselelerin ana eksenini kaybetmeye sebep olabilecek tehlikededir. Ordu’nun bütün girişimlerini meşruiyet bağlamında pekiştirebilmek için birtakım arayışlara girmesi nasıl bir hakikatsa, Türkiye’de tıkanan sosyal ve siyasi problemlere o dönemlerde siyaset mekanizmasının bir alternatif geliştiremediği muhakkaktır. Tabiat mağlumdur ki, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların olmadığı durumda askeri müdahalenin de doğması söz konusu olamaz. Siyasi kulvarlardaki tıkanıkların Ordu eliyle açılıp açılamayacağı ayrı bir tartışma olsa da, dış destek gayrı millilikle eşdeğer bir değerdeyse hemen bütün partilerin kurulup yükselmesi gayrı millidir. Çünkü siyasi organizasyonların kuruluş safhaları her daim dış arayışları beraberinde getirmiştir. Örneğin 1970’lerde Avrupa ile bütünleşme programına yoğunlaşan Adalet Partisi’nin oylarının bölünebilmesi ve Türkiye’nin Nato ekseninden kopmaması için Pentagon onayı ve Türk Havacı Orgenerallerin teşvikiyle Erbakan’a Milli Selamet Partisi’nin kurdurulduğu [6][6] bilinir. Benzer şekilde günümüzde ki meşhur siyasi partinin Amerika teşvikiyle kurdurulduğu A. Dilipak tarafından gündeme getirilmiştir. [7][7] Şimdi burada kilit soru dış destek ve lobisel bazda olumlu intibah, siyasi partiler söz konusu olduğunda meşru mudur? Eğer cevap Hayır ise partilerin iktidarı sivil darbe olarak nitelendirilebilir mi?

Yanlış olan bir şeyler olduğu aleni fakat siyaset mekanizmasının düzenlenip sağlıklı yapıya kavuşması zaten Ordu’nun siyaset üstü sıfatını da sonlandıracaktır.

Asker Sivil İlişkilerinin Düzenlenmesi, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu?

Global modernist dünyanın ölçeklerine uygun olarak askeri bürokrasinin sivil teamüllerin iradesi altına bütünüyle sokulması için birtakım koşulların sağlanabilmesi normalleşme olarak adlandırılabilir. Mgk Kanun değişikliği, Askeri mahkemelerin statüsü, Jandarma’nın akıbeti gibi konular ve bu yöndeki yasal düzenlemeler sivilleşme ya da normalleşme yolunda ki adımlar olarak nitelendirilse de bu sivilleşme bana göre 2003 öncesine dayanan bir süreçtir. Geneli asker kökenli Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türk siyasi tarihinde her zaman önemli bir gündemi işgal etmiş gerektiğinde askerlerin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için meclis iradesine Genelkurmay nezdinde baskı yapılmıştır. Fakat bunun istisnası 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Bu seçimlerde adaylardan bir tanesi Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş olmasına rağmen medyanın ilgisini çekmedi. Güreş nezdinde, Genelkurmay’dan kimseye telefon gelmedi. Buna Mukabil Güreş 35 adet gibi düşük oy almasına rağmen[8][8] Türkiye’de yer yerinden oynamamıştı. Bu süreci Ab İlerleme raporu ve yaptırımları izledi. Mgk kanununda yapılan değişiklikle 0r rütbesinde asker olması gereken MGK sekreterinin sivil olabileceği, Mgk kararlarının yalnızca tavsiye niteliğinde olabileceği ve asli iradenin sivil seçilmişler olduğu belirtildi. [9][9] Eskiden asker üye sayısı fazla olan bu kurum, Başbakan yardımcılarının da dahiliyle, sivil ağırlıklı teşebbüse çevrildi. [10][10] Bu düzenlemeler, Mgk genel sekreterliğinin işlevsiz hale getirildiğini ve milli güvenlik için araştırma yapma yetkisinin kaldırıldığı gibi eleştirileri beraberinde getirdi. [11][11] Barış zamanında asker kaçaklarının ve askerlikten soğutmayla ilgili fiiliyatlara teşebbüs eden sivilleri yargılayan askeri mahkemelerin yetkileri daraltılarak yalnızca askeri suçlara ve askeri kişilere yönelik olması sağlandı. [12][12] Rtük ve Yök gibi kurumlarda Genelkurmay tarafından atanan askeri üye varlığı sona erdirilerek askerin, sivil siyasete müdahil alanı daraltıldı. [13][13] Kısa bir süre evvel ise çok tartışılan askeri statülü Genel kolluk Jandarma askeri statüsünü korumak şartıyla bütünüyle İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. [14][14] Bütün bu gelişmeler kadar önemi bir husus olan ve bugüne kadar ki askeri girişimlerin çerçevesini oluşturan, içten ve dıştan gelebilecek tehditlere karşı Türk Vatanını Korumak ve Kollamak tanımlı TSK iç hizmet kanunu (md.35) değiştirilerek ‘’Silahlı Kuvvetlerin vazifesi: Yurt dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır’’ şeklinde düzenlendi. Bütün bu vakalara rağmen bazı çevreler, mgknın bütünüyle kaldırılması, askeri mahkemelerin kapatılması, TSK güçlendirme vakfının bütçesel olarak denetlenebilmesi, Askeri tesislerin kapatılarak Orduevlerinin halka açılması, sınırların bütünüyle askerden arındırılması ve belki de en önemlisi Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması gerektiğini vurgulamaktadır. Fakat yine de iç sivil denetimin belirli oranlarda tesis edilebildiği ve eskisi gibi bir askeri girişimin yaşanamayacağı belirtilmektedir.

Bütün bunlardan sonra bazı önemli çıkarımlar şu şekilde olabilir;

. Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay arasındaki protokol sorunları kolayca çözülebilir bunun için 680.000 kişilik bir birimi illa Milli Savunmaya bağlamaya gerek yoktur. Unutulmamalıdır ki 27 Mayıs 1960 müdahalesi, Ordu Milli Savunma’ya bağlıyken gerçekleşmiştir.

. Jandarma adem-i merkeziyetçi yapısından ötürü Bakanlığa bağlanması sakıncalıdır. Bakanlığa bağlansa bile Jandarma’nın bir müddet sonra Kolordu seviyesine indirilmesi ve alay komutanlıklarına, Emniyet benzeri Mülki Valilerin atanabilmesinin önünün açılmak istenmesi oldukça sakıncalıdır.

. Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaması olumlu bir gelişmedir. Fakat askeri personel statüsündeki sivil memur ve işçilerin de sivil yargıda yargılanması birtakım sorunları ve çiftbaşlılığı getirmektedir. Buna göre askeri personel olan fakat askeri kişi sayılmayan bu şahıslar görevleri ile alakalı yasal hakkı askeri yüksek idare mahkemesi nezdinde aramaktadır. Ya bu görevliler bütünüyle askeri yargıya tabi olmalı veya idari hususlarda da sivil mahkemelerle muhatap olmalarının yasal düzenlemeleri gerçekleştirilmelidir.

. Kendisi siyasal bir kurum olan orduların bütünüyle siyasetten soyutlanması düşünülemez bu sebeple teorikte olsa, ordunun bulunduğu her ülkede darbe ihtimali vardır. Özellikle güvenlik bürokrasisi üzerine inşa edilmiş ve ülkemizin de parçası bulunduğu Ortadoğu, asker ayrıcalıklı konumunu sürdürecektir.

Özellikle koalisyon tartışmalarının yaşandığı günümüzde, çözüm süreci denilen programın ne şekilde seyredeceği meçhuldür. Çünkü terör ve benzeri olayların tekrarlanması askerin ek yetki istemesini getireceğinden denetim mekanizması tekrar ordunun olabilecektir. Ayrıca torba yasanın iptali gibi tartışmaların akıbeti meçhulse de reelpolitik manada gerçekleşmesi Jandarma’nın eski özerk konumunu muhafaza etmesinin yolunu açacaktır.

Hulasa, ordu-siyaset normalleşmesi olumludur fakat bu durumun her zaman aynı istikamette süreceği belirsizdir. Askerin isteği, siyasilerin başarısızlığı, toplumun militarizasyona olan ilgisi yeni süreci belirleyebilecek etmenlerdendir. Genel seçimlerden evvel sağ ve sol kesimi temsil eden bazı gazetelerdeki kimi köşe yazarlarının belirttiği, asker geliyor, asker gelecek, asker gelsin, karargah kimin emrinde darbeye hazırlanıyor ifadeleri en az 20 sene daha ordu’nun siyaset karşısında tarafsızlığını yitirmesinin göstergesi olacağa benziyor.

MK ULTRA PROJESİ : HAARP Tekrar Devreye Giriyor


HAARP Tekrar Devreye Giriyor

Komplo teorisyenlerinin favorileri arasında yer alan HAARP projesi bu yıl tekrar kullanıma girecek.

Yapımı 1990 yılında onaylanan ve inşaatı 1993 yılında başlayan HAARP projesi, komplo teorisyenlerinin favori konuları arasında yer alır. Amerikan Hava Kuvvetleri, Amerikan Donanması, DARPA, BAE Advanced Technologies şirketi ve Alaska Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen proje, atmosferik araştırmalar için hayata geçirilmişti.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Alaska eyaletindeki Gakona bölgesine kurulan tesislerde, çok geniş bir yelpazede radar, radyo ve video gözlem teknolojileri yer alır. Ancak komplo teorilerine malzeme olmasına sebep olan en önemli donanım, burada bulunan ve atmosferin iyonosfer tabakasında çeşitli testler yapmaya imkan tanıyan, yüksek frekanslı 180 adet antenden oluşan düzenektir.

HAARP projesinin işletilmesi 2013 yılında durdurulmuştu. Amerikan Hava Kuvvetleri projenin 2014 yılında tamamen kapatılmasına ve tesislerin sökülmesine karar vermişti. Ancak daha sonra tesislerin sökülmesi yerine, Alaska Fairbank Üniversitesi’ne devredilmesine karar verildi.

Alaska Üniversitesi yakında bu tesisleri yeniden çalışır hale getirmeye hazırlanıyor. Dünyanın dört bir yanından gelecek araştırmacılara açılacak HAARP tesisleri, belirli bir ücret karşılığında bilimsel çalışmalar için kullanılabilecek.

Daha önce burada yapılan çalışmalarda elde edilen veriler, uydu haberleşme ve gözetleme sistemlerinden, atmosferik keşiflere kadar geniş bir yelpazede yeni buluşlara kaynak olmuştu. Dünya üzerinde HAARP benzeri pek fazla tesis bulunmuyor.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.