Etiket arşivi: Terör

AMERİKA DOSYASI : Türk – Amerikan İlişkilerinde Terör Faktörü


Türk – Amerikan İlişkilerinde Terör Faktörü

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3060/turk-amerikan-iliskilerinde-teror-faktoru–ozdemir-akbal.html

1994 yılında Beech Super King Air BE-200 modeli bir tayyarenin Ankara semalarında motor keserek düştüğü haberi gelmişti. Çok Önemli Kişi taşıyan bu uçakta dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, maiyeti ve iki pilotumuz şehit düştü. Çok şey yazıldı, söylendi; o dönemde kulağımda kalan bir laftır, Alaska şartlarında uçan bu tayyare nasıl olur da Ankara soğuğunda motor keser. Komplo meselelerini bir kenara bırakarak terörle mücadelede bir babayığidi daha en şerefli rütbeyle uçmağa gönderdik… O vakitler aynı zamanda Çekiç Güç’ün Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge faaliyetlerini sürdürdüğü zamanlardı. Aslında Amerikan dilince Poised Hammer yani ateşlenmeye hazır bir silahın horozunu ifade eden bu tabir, Türkçe’ye ne hikmetse Çekiç Güç diye çevrilmişti. Burada mesele çeviri de değil ancak bazı ifadelerin anlamları kendi içeriğinde saklıdır.

O dönemde basına sık sık yansırdı, ABD kuvvetleri bölücü terör örgütünün yoğun bulunduğu mıntıkalara yiyecek giyecek paketlerini düşürdü!? diye. Bunun ardından Korg. Hasan Kundakçı’nın sevk ve idaresinde kış şartlarında operasyon nasıl ifa edilir adlı bir kurs niteliğini haiz Çelik Harekâtı yürütülmüştür. Bu harekât sırasında, Harbiye talebeleri aldıkları üç kuruş maaşı, operasyon bölgesinde faaliyette bulunan ağabeyleri ve müstakbel silah arkadaşları için bağışlamış, 13 Mart’ta içeceği iki çay ya da kahveden feragat etmiştir. Bu dönem Türkiye’nin terörle mücadele konusunda hayli faal bulunduğu bir zamandır. ABD ile olan ilişkiler bağlamında da harekât sırasında olumsuz açıklamalar gelse de ilişkiler akamete uğramamıştır.

1999’dan itibaren bölücü terör örgütü elebaşının, başta Özel Kuvvetler Komutanlığı personelinin çabaları olmak üzere, ele geçirilmesi ile olaylar neredeyse bitme noktasına gelmiştir. Bu noktada; bölücü örgüt elebaşısının teslim edildiği iddialarına; CIA açık kaynaklarında, Yunan İstihbaratı EYP’nin, bölücü örgüt elebaşının transferiyle ilgili olarak görevlendirdiği Bnb. Savvas Kalenteridis’i fiyaskoyla suçlaması en açık cevabı içermektedir. Sonuç olarak, terör örgütü elebaşı hakkında ABD sadece adil yargılanması yönünde açıklamalar yapmakla yetinmiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir ve adil bir şekilde de yargılanmıştır adı geçen şahıs. Ancak, yapılan tüm uyarılara rağmen, adının bir türlü belirlenemediği bir politikasızlık ve güvenlik bürokrasinin hiçe sayıldığı dönem dolayısıyla, bölücü terör örgütü stratejik avantaj kazanmış, bu avantaj da son dönemde yaşadığımız malum olaylara sebebiyet vermiştir. Bu süreçte Türk-Amerikan ilişkilerinin Kürecik Radarı, Suriye meselesi gibi olaylar dolayısıyla “tarihinde hiç olmadığı kadar iyi” dönemi yaşanmıştır. ABD’den de Türkiye’deki “demokratik açılım”dan ne derece memnun olduğunu ifade eden açıklamalar gelmiştir. Görüldüğü gibi gerek Irak’ın kuzeyindeki de facto yapılanma, gerek de bölücü terör örgütü konusunda ABD için bu dönem aleyhte ifadeler hayli düşük tonlu şekilde dile getirilmekte, tanımın ne olduğu konusunda tartışmalar bulunan “model ortaklık” olarak ikili ilişkiler açıklanmaktadır.

Suriye meselesinde, stratejik hedeflerin değişimi de yukarıda anılan ikili ilişkilerin gerilmesine sebep olmuştur. Bu aşamada bölücü terör örgütünden başka bir de IŞİD meselesi gündeme gelmeye başlamıştır. IŞİD’ın Musul’a yürüdüğünün çok ağır ifadelerle TBMM çatısı altında tartışılmasından kısa bir süre sonra, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu basılarak tüm personel ve hatta çocukları esir edilmiştir. Türkiye’nin IŞİD ile mücadele konusunda o dönem daha ağır hareket etmesi ve İncirlik Üssü’nün koalisyon güçlerine açılma tartışması Türk-Amerikan ilişkilerini terör bağlamında geren bir başka noktayı oluşturmuştur. Bu süre zarfında hem Türkiye’nin Peşmerge güçlerini kuzey hattından Suriye’ye dahil etme planı, hem ABD ve Rusya’nın IŞİD ile mücadele konusundaki rasyonel aktör arayışı, PYD’nin silahlı kolu YPG’nin bu bölgede bir aktör haline gelmesine neden olmuştur. Böylece Türkiye hem IŞİD hem de YPG ile uğraşmak zorunda kalan bir ülke haline dönüşmüştür. Üstelik IŞİD konusunda sağlanan kısmı uluslararası mutabakata rağmen; YPG konusunda böyle bir husus da mevcut değildir. YPG üzerinde böyle bir hassasiyetin bulunmayışı Türkiye’nin stratejik kurulumundaki kırılgan eklem noktasını oluşturmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’nin, Irak’ın Kuzey bölgesindeki defacto yapıya bölücü terör örgütüyle mücadelenin neredeyse devredilmesi anlamına gelecek girişimlerde bulunması ancak ve ancak YPG’nin elini kuvvetlendirecektir. Dolayısıyla yukarıda süreç gelişimini arz etmeye çalıştığım dönemdeki gibi inisiyatif ele alınarak, Irak’ın kuzeyindeki şer yuvalarının dümdüz edilmesi gereği hasıl olmuştur. Dış mihrak meselesi elbette mevcuttur. En başta da önce bölücü terör örgütüne şimdi de kendi ifadeleriyle YPG’ye lojistik destek veren ABD bu hususta kendi pozisyonunu net bir şekilde belli etmektedir. Ancak gelişmeler bize göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kararlı bir şekilde hareket ettiğinde bu dış mihraklar sesinin hayli düşük bir halde çıkarabilmektedir. Dolayısıyla kararlı ve cesur adımlar doğru noktalara yönlendirilerek atılmalıdır. Çözüm Türkiye Cumhuriyetinin kendi güvenlik aygıtlarındadır. Bir devletimsi yapıya Türkiye’nin güvenliği emanet edilemez.

KÜRT SORUNU DOSYASI /// VİDEO : Sıradışı Programı /// 09-03-2013 /// İmralı ve Çözüm Süreci


VİDEO LİNK :

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=AJTdffgO9xg

[status draft]

TERÖR DOSYASI : Terörün Propaganda Alanı Olarak Sosyal Medya ve Kontrol Mekanizmaları


xl-2015-social-media-terrorist-1.jpg

Türkiye terör saldırılarının ve küresel oyunların hedefi halindedir. İçinde bulunulan şartlar dikkate alındığında Devletimizin teröre ve terör örgütlerine karşı tavizsiz bir mücadele vermesi kaçınılmazdır. Teröre karşı verilen mücadelenin önemli ayağını da internet ve özellikle sosyal medya oluşturmaktadır.

Bilindiği gibi terör örgütlerinin militan ve sempatizan kazanmalarının en etkin yolu nu internet ve sosyal medya oluşturmaktadır. Terör örgütleri ideolojik tavırlarıyla birlikte buna olumlu bakmaya müsait ve her türlü istismara açık gençlik kitlesine internet üzerinden çok rahatlıkla ulaşabilmektedir. Sosyal medya platformları üzerinde oluşturulan sayfalar aracılığıyla her geçen gün yüzlerce genci kandırmayı ve kirli emelleri uğruna kullanmayı başarmaktadırlar.

Gelişmişlik düzeyi yüksek ülkelerde devlete bağlı istihbarat birimleri oluşturdukları özel birimler marifetiyle internetteki terör yanlısı oluşumları an be an takip etmekte ve tespit ettikleri kişiler üzerinde adli işlemler başlatmaktadırlar. Meydana gelen terör saldırıları sonucu söz konusu eylemleri över mahiyetteki paylaşımlar ve bu paylaşımları yapanlar emniyet birimlerince takip edilmekte ve yargı önüne çıkarılmaktadır. Başta ABD olmak üzere batı ülkelerinin neredeyse tamamında bu gibi durumların örneğini görebilmek mümkündür. Batı dünyası için hal böyle iken elbette ki ağır terör riski altında olan Türkiye açısından da internet üzerindeki terör yandaşı paylaşımların takip ve tespiti oldukça önem taşımaktadır. Terör örgütlerinin personel kaynağı haline getirdiği bir takım mecralar üzerinde yaptırım uygulanması, sayfa sahiplerinin ve üyelerinin tespit edilerek hakim önüne çıkarılmaları bir keyfiyet değil adeta mecburiyettir.

Ülkemizde yaşayan kimilerine göre bu durum ifade özgürlüğüne müdahale olarak görülse de terör örgütü yandaşlığı veya propagandacılığı ile ifade özgürlüğünün net bir şekilde bir birbirinden ayrılması gerekmektedir.

Terör eylemlerini övmek, bu eylemleri siyasi menfaat, toplumu kamplaşma ve kutuplaşma amacıyla bir araç olarak görmek, eylemleri gerçekleştiren teröristleri masum hatta kahraman olarak göstermeye teşebbüs etmek ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Bunun ifade özgürlüğü olduğunu öne sürmek dahi kirli amaçlara hizmet etmek anlamına gelir.

Bu sebeple;

Kişiler sosyal medya üzerindeki paylaşımlarından ötürü hukuken sorumluluk altındadırlar. Türk Ceza Kanununda belirtilen suç ve suçluyu övme ile nefret suçu sayılabilecek her türlü paylaşım bunu oluşturan kişiler ile bu paylaşımları paylaşan kişiler de doğrudan doğruya cezai yaptırımın muhatabı olacaklardır. Yani bu gibi paylaşımları kendisinin oluşturmadığı savunması, kişileri ceza almaktan kurtaramayacaktır.

Sosyal medya şirketleri uyguladıkları politikalar gereğince terör, çocuk istismarı, ırkçılık ve nefret suçu, insan kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti gibi konularda ilgili devletlerle İP numaraları paylaşmakta ve suçluların tespiti konusunda iş birliği yapmaktadırlar. Bu sebeple; kişiler bir takım sahte hesaplar üzerinden bu türlü paylaşımlarda bulunsalar dahi tespit edilebilmeleri teknik ve pratik anlamda mümkün olabilmektedir.

Her ne kadar bu hesaplar ve internet sayfaları ilgili birimlerce kontrol edilse de bu gibi paylaşımlarda bulunan kişilerin vatandaşlarca tespiti halinde ilgili birimlere bilgi verilmesi, belki de yeni bir kanlı terör eyleminin engellenmesi belki de bir gencimizin bu örgütlerce kandırılmasının önüne geçilmesine vesile olacaktır. Bu anlamda vatandaşlık bilinci önemlidir ve terörle mücadele yalnızca devletin değil her vatandaşımızın da üstüne düşen önemli bir vazifedir.

28 ŞUBAT DOSYASI : DÜNÜN KAHRAMAN PAŞALARI SİYASET DEĞİŞİNCE NAS IL PERİŞAN OLDULAR ??? /// HATIRLAYALIM


28 Şubat soruşturmasından tutuklu emekli Korgeneral Koman, hakkındaki suçlamalara böyle sitem etti.

28 Şubat Soruşturması kapsamında tutuklu bulunan eski Jandarma Genel Komutanı ve eski MİT müsteşarı Teoman Koman, isyan etti. MHP’li vekile dert yanan Koman, ”Bilseydim 50 euro verip, poşuyu takar, PKK’ya katılırdım.” dedi.

MHP’Lİ VEKİL ZİYARETE GİTTİ

MHP Kocaeli Milletvekili Lütfü Türkkan, 28 Şubat soruşturması kapsamında Sincan’da tutuklu bulunan emekli Korg. Teoman Koman ve MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan’ı ziyaret etti.

“BİLSEYDİM 50 EURO VERİR, PKK’YA KATILIRDIM”

Türkkan, Koman’ın sağlık durumunun çok kötü durumda olduğunu belirterek, “Kendi hayatını idame ettirecek durumda değil” dedi. Koman’ın kendisine “Önce evlad-ı Fatihan’dık, sonra evladı müdafidan olduk. Son geldiğimiz noktada evlad-ı perişan olduk” dediğini aktaran Türkkan, “Sayın Koman, ‘Bilseydim 50 euro verip, poşuyu takar, PKK’ya katılırdım. Dağa çıkardım, gelip barış elçisi olurdum. 80 yaşında vatan haini oldum’ diyor” dedi.

TERÖR DOSYASI : Dolardaki yükselişin sebebi Deutsche Bank terörü !


Dolardaki yükselişin sebebi Deutsche Bank terörü!

Döviz kurlarındaki artış ile Türk lirasına yönelik müdahalenin başını Deutchebank’ın çektiği bir kısım Alman bankaları ve Alman istihbaratı çıktı.

Merkez Bankası’nın (MB) belirlemelerine göre, döviz borcu olan yaklaşık 26 bin 890 Türk şirketinin bin 100’ü toplam döviz borcunun yüzde 75’ini elinde tutuyor. Alman bankalarından borçlanan Türk firmalarına Deutschebank’ın ve diğer Alman bankalarının borçlarını ödemeleri konusunda baskı yaptığı belirtiliyor Türkiye’deki firmaların yabancı para cinsinden riski Merkez Bankası tarafından 2016 yılının 3’üncü çeyreğinden itibaren takibe alındı. Döviz riski olan firma sayısı 27 bine yakın çıkınca, Merkez Bankası da döviz borcu bulunan şirketlerin kur riskini talep etmeye karar verdi. Merkez Bankası şirketlere "borçlandıysan bana bildir" demeye hazırlanıyor. Şirketin döviz geliri olup olmadığına bakılarak bazı kurallar olabilecek.

ALMANLAR HAREKETE GEÇTİ
Merkez Bankası’nın döviz riski olan şirketlerle ilgili tedbir almaya çalışmasının ortaya çıkması üzerine Alman bankaları harekete geçti. Türkiye’nin ithalatında Çin’den sonra ikinci sırada gelen Almanya‘dan ithalat yapan Türk firmaları, ciddi miktarda dövizle kredi çekiyor. Aylık ithalatta ortalama olarak ilk sırayı 1 milyar 884 milyon dolarla Çin alırken, 1 milyar 722 milyon dolar ile Almanya ikinci sırada. Peşinden de Rusya ve İtalya geliyor.

FETÖ HUZURSUZLUĞU
Öte yandan FETÖ operasyonları kapsamında gayrimenkullerine el konulan FETÖ’cü şirketlerle ilgili de Alman bankalarının yabancı para kredi pozisyonlarını kapatmaları için sıkıştırdığı dile getiriliyor. İstanbul’da TMSF’nin yönetimindeki üç FETÖ şirketi yöneticisinin İstanbul’da Deuchebank tarafından çağrıldığı öğrenildi. Alman bankalarından alınan krediler karşılığı teminat olarak verilen gayrimenkullere TMSF el koyunca, Alman bankaları kredilerin ödenmesi konusunda sıkıştırmaya başladığı ifade ediliyor. Almanların yaptığı bu baskı bankacılık alanında Türkiye’de faaliyet gösteren diğer yabancı menşeli bankaları da harekete geçirdi.

"YÜKSELİR" BASKISI
Bütün yabancı bankalar 3 ay olarak uyguladıkları kredi pozisyonlarını bir ay içerisinde kapatmaları için Türk firmalarına baskı yapmaya başladı. Yabancı menşeili bankaların bir ay içerisinde dolar kurunun çok daha yukarılara çıkacağı yorumunu yaptığını anlatan bir şirket yetkilisi, bu kapsamda yabancı para cinsinden kredi pozisyonlarının kapatılmasının istenildiğini dile getirdi.

Merkez Bankası verilerine göre; Ekim 2016 tarihi itibariyle finansal kesim dışındaki firmaların 212.6 milyar liralık net döviz açığı bulunuyor. Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri tablosuna göre Eylül 2016 değerlerine göre varlıklar 1 milyar dolar, yükümlülükler 639 milyon dolar arttı. (Yenişafak)

MK ULTRA PROJESİ /// ABDULLAH MURADOĞLU : Terör laboratuvarları !


Abdullah Muradoğlu

ABD’nin Florida kentindeki havaalanında bir adam valizinden çıkardığı silahla rastgele ateş açtı ve 5 kişiyi öldürdü. İlk akla gelen ihtimal bir terör saldırı olduğuydu. Resmi açıklamalara göre öyle değilmiş. 26 yaşındaki saldırgan daha önce Irak’ta ABD ordusunda görev yapmış bir asker imiş. Sağ olarak yakalanan saldırgan zihin kontrolüne maruz kaldığını, gaipten sesler duyduğunu ve kendisinin bu saldırıya yönlendirildiğini söylemiş. Saldırganın daha önce de bu tür şikayetlerde bulunduğu ve tedavi gördüğü basına yansıyan bilgiler arasındaydı.

“Zihin kontrolü” yıllardır tartışılan netameli bir konu. Ancak 1980’lerin sonlarında ABD’de açılan bazı davalar bu deneylerin yapıldığını ve birçok insanın ağır zihinsel hasara maruz kaldıklarını gösterdi. “CIA”, 1988’de dokuz davacıya 750 bin dolar tazminat bile ödemiş.

Kanadalı gazeteci Naomi KleinŞok Doktrini/Felaket Kapitalizminin Yükselişi” isimli kitabında 1950’lerde CIA laboratuvarlarında insan beynini kontrol etmeye yönelik deneyleri anlatır. Buna göre kişiler önce uykusuz bırakılıyor, haftalarca yalnızlığa mahkum ediliyor, yüksek dozda elektrik şokları uygulanıyor, anormal duygu değişiklikleri yaratan “LSD” ve halüsinasyona yol açan maddeler içeren deneysel uyuşturucu ilaçlar kokteylleri veriliyor.

Birçok kişi deneyden sonra haftalarca süren akıl almaz şeylere ilgi duymaya başlıyor. Duyusal bir yoksunluk, deney olarak kullanılan kişilerin beyinlerini kısmen siliyor ve duyusal uyarı modellerini yeniden yazıyordu. Klein, bu deneylerden yola çıkarak ülkelere de askeri, siyasi ve ekonomik şoklar yaşatıldığını savunuyor. Kitaptaki bilgiler ülkemizde ve bölgemizde yaşanan gelişmelerin arkasındaki motivasyonları anlamak için de son derece yararlı olabilir.

“Plutzer” ödüllü yazar Tim Weiner‘ın “Küllerin Mirası: Bir CIA Tarihi” isimli kitabında da benzer bilgiler yer alıyor. Buna göre 1950’li yılların başında, bir donanma üssündeki CIA ofisi sarhoş ve disiplinsiz askerlerin atıldığı bir hapishanede ilaçla zihin kontrolü ve beyin yıkama yöntemleri kullanarak gizli deneyler yapmış. Deneyler casus olduklarından kuşku duyulan kişilere de uygulanıyormuş. 4 Koreli ajan, CIA’in Japonya’da kurduğu benzer hapishanede aynı yöntemlerle sorgulanmış. Bu kişiler “Enginar Projesi” kod adlı bir programının ilk denekleriymiş. Bu programın ardından “Ultra” kod adlı bir deney daha başlatılmış. ABD’de bir federal cezaevinde tutulan 7 mahkum 77 gün boyunca LSD’ye maruz bırakılmış. CIA aynı ilacı sivil bir ordu görevlisi olan Frank Olson‘a aktarmış. Olson, New York’ta kaldığı bir otelin penceresinden atlayıvermiş. Böylece deneyin başarısı test edilmiş.

Bu deneyler CIA’in bilim adamları ve doktorları tarafından 1950’ler boyunca düzenli olarak incelenmiş. CIA, halk tarafından duyulmasından korkarak bu programlara dair gizli kayıtları yok etmiş. Weiner’ın aktardığı bilgilere göre ‘özel sorgulama teknikleri’ yurt dışı sorgulamaları da kapsayacak şekilde yıllarca devam etmiş. Bu deneylerden vazgeçildiği konusunda da şüpheler var. Bu tür programların özel kuruluşlar tarafından gizlice devam ettirildiğini işleyen romanlar yazıldı, filmler çevrildi Amerika’da. İnsanın ruhsal yapısına ilişkin yakaladıkları ipuçlarını sonuna kadar götürmeye hevesli kötü niyetli bir yığın bilim adamıyla, bu işe para yatırmaya hazır işadamı var bu dünyada. 1950’lerde başlatılan bu iğrenç deneylerin bugün geldiği noktayı bilemiyoruz tabii. Öte yandan bu deneyler Hasan Sabbahın Haşhaşileri”nden esinlenmiş olabilir mi diye de düşünmeden edemiyorum.

DUYURU : KOMUTANIMIZ E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK RADIO ANATOLIA’DA SON TERÖR SALDIRILARI HAKKINDA KONUŞACAK /// İŞTE DETAYLAR


Önümüzdeki hafta Radio Anatolia‘da Sayın İlhan Sami Özulu‘nun canlı telefon bağlantısı konuğu olacak ve "Son Terör Saldırıları, Arka Planları ve Gündem" hakkındaki değerlendirmelerimi sizlerle paylaşacağım.

YAYIN GÜNÜ VE SAATİ

Türkiye: 10.01.2017 – 07:00

California: 09.01.2017 – 20:00

New York: 09.01.2017 – 23:00

http://radioanatolia.us

E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Çözüm Süreci : Umutlar, Gerçekler ve Çelişkiler


Doç. Dr. Atilla SANDIKLI & Erdem KAYA

PKK/KCK terör örgütü “devrimci halk savaşı” hedefiyle 2012’yi final yılı ilan etmiş, Hakkâri bölgesinde devlet otoritesini ortadan kaldırmaya, Şemdinli ve Beytüşşebap’ta bayrak dikmeye teşebbüs etmiştir. Terör örgütü, Orta Doğu’da Arap Baharı’nın yaşandığı bu dönemde dünya kamuoyuna Türkiye’de “Kürt baharı” olduğu yönünde bir izlenim vermeye çalışmıştır. Örgüt, başta Hakkari olmak üzere Güneydoğu’da kurtarılmış bölge(ler) oluşturmak için “vur kal” taktiğini uygulamaya başlamıştır. Ancak Türk Silahlı Kuvvetlerinin Şemdinli’deki başarılı mücadelesi ve akabindeki etkili operasyonları sonucunda 2012 yılı terör örgütü için hüsran yılı olmuştur. Jandarma kuvvetlerinin ve Emniyet teşkilatının KCK yapılanmasına yönelik kararlı operasyonları neticesinde ise 2013’te terör örgütünün çözüleceği yönünde değerlendirmeler yapılmaya başlanmıştır.

Aynı dönemde PKK/KCK terör örgütünün ütopik talepleri nedeniyle çıkmaza giren görüşmeler, İmralı’da Abdullah Öcalan’la örgütün silah bırakmasına yönelik tekrar başlatılmıştır. Terör örgütüyle çok boyutlu mücadele sürdürülürken, İmralı’da görüşmelere devam edilmiş ve Türkiye’de terör sorununun çözüleceği yönünde iyimser bir hava meydana gelmiştir. PKK/KCK terör örgütünün silah bırakması amacıyla başlatılan çözüm süreci kapsamında BDP milletvekillerinin İmralı’yı ziyaret etmesine imkân tanınmıştır. Görüşmeler sürdürülürken, Paris’te aralarında PKK’nın kuruluşunda yer almış bir militanın da bulunduğu üç kadın terörist öldürülmüş, cinayetlerin Türkiye’deki çözüm sürecini sekteye uğratmak amacıyla gerçekleştirildiği iddiası öne çıkmıştır. BDP’li milletvekillerinin ikinci ziyaretinin ardından ise vekillerin Öcalan’la yaptığı görüşmeler basına sızdırılmış, görüşmelerde Öcalan’ın sürece ilişkin sarf ettiği cümleler ve kullandığı üslup kamuoyunda infiale yol açmıştır.

Ancak bütün olumsuz gelişmelere rağmen çözüm süreci sürdürülmüş, Türkiye kamuoyunda süreci destekleyen güçlü bir kitle ortaya çıkmıştır. Nitekim Öcalan’ın görüşme tutanaklarının basına sızdırılması ile çözüm sürecinin sabote edildiği ve durabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmışsa da süreç devam etmiştir. BDP milletvekillerinin İmralı ziyaretinin ardından Öcalan’ın mektupları, BDP’ye ve BDP’liler aracılığıyla Kandil ve terör örgütünün Avrupa yapılanmasına gönderilmiştir. Öcalan’ın sürece ilişkin mesajını içeren mektubu 21 Mart 2013 tarihinde Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında okunmuş, metin yaşanan olumsuz gelişmelere ve soru işaretlerine makul açıklamalar getirmiştir.

Diyarbakır’daki Nevruz kutlaması çözüm sürecindeki müspet havaya zarar verebilecek uygulamalar içerse de, Öcalan’ın mesajı olarak okunan metin ile birlikte Türkiye’de terör sorununun çözüleceği yönünde beklentiler artmıştır. Öcalan’ın sınır dışına çekilecek teröristlerin silahlarını bırakarak çekilmesi için irade göstermesi, Kandil’e bu doğrultuda talimat vermesi ülke genelindeki çözüm beklentisini güçlendirmiştir. Çekilme süreci ile ilgili olarak ise Kandil’in Öcalan’ın çekilme talimatının yer aldığı mektubuna bazı tereddütlerle birlikte olumlu cevap verdiği basına yansımıştır. 14 Nisan 2013 tarihinde BDP’li heyet İmralı’yı beşinci kez ziyaret etmiş, Öcalan’ın sürecin ilerlemesine yönelik hazırladığı mesajının birkaç gün içinde kamuoyuna duyurulacağını açıklamıştır.

Çözüm süreci kapsamında, hükümet tarafından sürecin ilerlemesine katkı sağlamak ve atılacak adımları topluma anlatmak için Türkiye’nin 7 bölgesinden her biri 8 üye ve bir başkandan oluşan 63 kişilik bir Akil İnsanlar topluluğunun oluşturulduğu ilan edilmiştir. Akil İnsanlar topluluğu ilk toplantısını Başbakan’ın katılımıyla 10 Nisan 2013 tarihinde gerçekleştirmiş ve çalışmalarına başlamıştır. Akil İnsanlar topluluğunun teşkilini müteakiben TBMM’de terör sorununun çözümüne yönelik sürecin bütün boyutlarıyla değerlendirilmesi, Meclis’in ve toplumun bilgilendirilmesi için yapılan araştırma komisyonu teklifi CHP ve MHP’nin sert muhalefetine rağmen kabul edilmiştir.

Süreçte Yeşeren Umutlar Gerçeklerle Örtüşüyor mu?

Terör örgütlerinin silah bırakması ve militanların topluma kazandırılması için doğru bir stratejik planlama ve zamanlama dâhilinde müzakere seçeneğine başvurmak makul bir yöntemdir. Örgütü silah bırakmaya ikna edebilecek liderle bu konuda mutabakatın sağlandığı durumlarda müzakere seçeneğinin değerlendirmesi akılcı bir tercihtir. PKK/KCK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan 1999’dan beri İmralı cezaevine tutuklu bulunmaktadır ve Öcalan’ın özerklik ve bağımsızlık fikirlerinden vazgeçtiği öne sürülmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin PKK/KCK terör örgütünü tasfiye etmeye yönelik başlattığı çözüm sürecine Öcalan’la görüşmelerle başlamasının isabetli bir hareket tarzı olduğu ifade edilebilir. Ancak Öcalan’la başlatılan görüşmelerle başlayan süreçte yaklaşık 30 yıllık bir çatışma döneminin sona ereceği yönündeki umutlar gerçeklerle birlikte değerlendirilmelidir.

2012 yılı sonlarından itibaren başlayan süreçte toplumda çözüm umutları artmış, “terörsüz bir Türkiye” beklentisi zirveye çıkmıştır. Toplumda PKK/KCK terör örgütünün yurtdışına çıkacağı ve silah bırakacağı konuşulmaya başlanmış, sürecin başarıya ulaşabileceğine yönelik inanç gelişmiştir. Çözüm süreci ile birlikte kamuoyunda terör sorununun “bu sefer çözüleceği” görüşü hâkim olmuştur. Barış havası kamuoyunu tesiri altına almış, sürecin karşısında duranlar ve süreci eleştirenler barış düşmanı olarak gösterilmeye, kandan ve şehit cenazelerinden medet uman çıkarcı kişiler ve gruplar olarak nitelendirilmeye başlanmıştır. Barış ortamı güçlenirken toplumun farklı katmanlarında gerilim artmış, miting meydanlarında sürecin Türkiye’ye zarar vereceği öne sürülmüş, “vur de vuralım, öl de ölelim” sloganları yükselmiştir. Üniversitelerde karşıt görüşlü gruplar arasında gerilim artmış, zaman zaman bu gerilim çatışmalara dönüşmüştür.

Peki, gerçekten çözüm süreci olarak isimlendirilen bu süreçteki gelişmeler kamuoyuna hâkim olan iyimser hava kadar umut verici midir? Sürecin başında zikredilen ihtiyatlı iyimserlik hayalperestliğe mi dönüşmüştür? Sürece hâkim olan umut ve beklentiler, gerçeklerin fark edilmesini engellemekte midir? Sürecin nasıl gelişeceğini kestirebilmek için hangi emarelere dikkat edilmesi gerekir? Süreçte riskler ve çelişkiler var mıdır? Bu soruların cevabı çözüm sürecinin nasıl gelişebileceğini değerlendirmek için önem arz etmektedir. Türkiye’nin ihtiyatlı iyimserliğini muhafaza ederken sürecin risklerini hesap ederek gerekli tedbirleri alması, çelişkileri gidermesi ve süreci başarıyla yürütmesi elzemdir. Habur’daki hayal kırıklığının bir kez daha yaşanmaması için gerçekçi değerlendirmeler ışığında gerekli tedbirler alınmalıdır.

1999 Tecrübesinden Çıkarılması Gereken Dersler

Öcalan 16 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirildikten sonraki dönemde PKK terör örgütüne şiddet eylemlerine son vererek sınır dışına çekilme talimatı vermiş, PKK militanları bu talimata riayet ederek Eylül 1999 döneminde çekilmeye başlamıştır. Öcalan böylece, yakalandıktan sonra Türkiye kamuoyunda kendisine karşı oluşabilecek öfkeyi yatıştırmayı ve olası bir idam cezasını engellemeyi hedeflemiştir. Öcalan’ın sınır dışına çekilme talimatı sayesinde PKK terör örgütünün kontrolden çıkarak ve radikal eylemlere yönelerek kendini tüketmesi önlenmiş, örgütün toparlanmasına ve siyasallaşmasına elverişli bir dönem elde edilmiştir. 1999’daki çekilme sürecinde PKK terör örgütü Türkiye sınırlarından tamamen çekilmemiş, örgüt mensubu silahlı militanların yaklaşık %30’u yurtiçinde bırakılmıştır.

1999’daki çekilme döneminde güvenlik güçleri örgütün saldırılarına cevap niteliğindeki birkaç temas dışında çekilen teröristlere topyekûn bir harekât düzenlememiş, PKK’lıların sınır dışına çıkmasına müsaade edilmiştir. Bu kapsamda BDP’lilerin 1999’daki sürece referansla çekilme sırasında 500’ün üzerinde teröristin etkisiz hale getirildiği yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığı belirtilmelidir. 1999’da etkisiz hale getirilen terörist sayısı bütün yıla ait veriler dikkate alındığında yaklaşık 1000 civarındadır. Ancak bu sayının büyük oranı 1999 yılının Eylül ayına kadar güvenlik güçleri ile PKK terör örgütü arasında devam eden çatışma sürecine aittir. Çekilmenin gerçekleştiği Eylül ayında etkisiz hale getirilen terörist sayısı 50 civarındadır. Çekilmenin Ağustos ayından itibaren başladığı farz edilirse Ağustos ayında etkisiz hale getirilen terörist sayısı 150 civarındadır. 1999 yılında ölü olarak ele geçirilen toplam terörist sayısının çekilmeden önceki yıllarla mukayese edildiğinde ise daha az olduğu görülmektedir.(1)

1999 sonrasındaki gelişmeler, terör örgütünün bütün silahlı unsurlarını Türkiye sınırları dışına tamamen çekmeden ve kesin silah bırakmadan netice alınamayacağını göstermiştir. Öcalan’ın yakalanmasıyla sınır dışına çekilen örgüt çözülme sürecine girmemiş, aksine toparlanıp güçlenerek daha büyük hedefler doğrultusunda faaliyet göstermeye başlamıştır. PKK terör örgütü, 2002’ten itibaren TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) adı altında, 2004’ten itibaren ise tek taraflı ateşkesi sona erdirdiğini beyan ederek şiddet eylemlerine geri dönmüştür. Örgüt ABD işgalinin Irak’ta yol açtığını otorite boşluğundan istifade ederek güçlenmiş, Orta Doğu’da dört parçalı konfederal bir Kürdistan hedefiyle 2007’de KCK sistemini kurmuştur. 2007’den itibaren kendini KCK olarak tanımlayan terör örgütü demokratik açılım sürecinde operasyonların yavaşlatılmasıyla gerek şehirlerde gerekse kırsalda güçlenme fırsatı yakalamıştır.

1999’daki çekilme sürecinin ardından çözülme sürecine gireceği zannedilen PKK terör örgütü 2012’ye gelindiğinde Türkiye’ye karşı “devrimci halk savaşı” gerçekleştirmeyi planlayabilecek kadar özgüven sahibi olmuştur. Bu nedenle mevcut süreçten netice alınabilmesi için PKK/KCK terör örgütünün bütün silahlı unsurlarının Türkiye sınırları dışına tamamen çekilmesi, Kandil’deki dağ kadrosunun dağıtılması ve silahlara mutlak surette veda edilmesi zaruridir. Mevcut süreci 1999’daki süreçten daha karmaşık kılan unsur ise terör örgütünün KCK sistemi kapsamındaki faaliyetleridir. Örgütün KCK sistemi bünyesindeki Öz Savunma Birlikleri sürekli silah taşımamakta, üniforma giymemekte ve şehirlerde hücreler halinde müstakil eylemler yapabilecek şekilde eğitilmektedir. Mevcut çekilme sürecinde bu unsurların nasıl ele alınacağı belirsizliğini korumaktadır.

Süreçte Ortaya Çıkan Çelişkiler

Çözüm sürecinin toplumda memnuniyetle karşılandığı ve büyük umutlar doğurduğu ifade edilebilir. Ancak süreçteki gelişmelere bakıldığında Başbakan’ın beyanatları ile terör örgütü lideri Öcalan’ın basına sızan BDP’lilerle görüşme tutanakları, KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın ve Konsey üyesi Duran Kalkan’ın açıklamaları ve telsiz konuşmaları arasında farklar bulunduğu gözlenmektedir. Toplum genelinde çözüm sürecinin meydana getirdiği mutluluk ve beklentiler gerçeklerin görülmesini engellememeli, bu çelişkiler göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin gerçekleri akılcı ve bilimsel bir biçimde değerlendirip, ihtiyatlı iyimserliğini sürdürürken gerekli tedbirleri alması gerekmektedir. Başbakan’ın açıklamaları ve Öcalan’ın Nevruz’da okunan mektubunda ifade edilen yaklaşımla, Öcalan’ın basına sızan ifadeleri, Nevruz’un kutlanma biçimi, Karayılan’ın ve Kalkan’ın telsiz konuşmaları ve beyanatları arasındaki çelişkiler çözüm sürecinin birçok zorlukla karşılaşacağına işaret etmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın çözüm süreci ile ilgili yaptığı açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda sürecin bütün olumsuzluklara rağmen sağlıklı işlediği ve terör örgütüne hiçbir taviz verilmeyeceği anlaşılmaktadır. Başbakan, Kürt meselesinin çözümünün terör örgütü ile müzakere edilmeyeceğini, hâlihazırdaki sürecin amacının terör örgütüne silah bıraktırmak ve terör sorununu çözmek olduğunu beyan etmektedir. Başbakan Erdoğan, 29 Mart 2013 tarihinde katıldığı bir televizyon programında “Öcalan ne karşılığında silah bırakmaya davet ediliyor?” sorusuna, Öcalan’a ve terör örgütüne silah bırakma karşılığında hiçbir şey verilmeyeceğini, sadece İmralı cezaevinde Öcalan’ın kaldığı odadaki şartların iyileştirildiğini, daha fazlasının mümkün olmadığını ifade etmiş, Öcalan’a ev hapsinin söz konusu olmadığını vurgulamıştır. Başbakan, PKK/KCK terör örgütünün ve BDP’nin başkanlık sistemine destek vermesi karşılığında Güneydoğu’da özerk bir yönetime geçileceği doğrultusundaki iddiaların mesnetsiz olduğunu dile getirmiş, çözüm sürecinin tek gayesinin güven, istikrar ve milletin huzuru olduğunu kaydetmiştir.(2)

Süreçteki çelişkilerin anlaşılması için Öcalan’ın çözüm sürecine ilişkin mesajının yer aldığı mektubundaki olumlu yaklaşımın da değerlendirilmesi gerekmektedir. Öcalan’ın Diyarbakır’daki Nevruz etkinliğinde okunan mektubu çözüm sürecindeki iyimser havaya katkı sağlamıştır. Okunan mektubun Türkiye’de toplumun büyük çoğunluğunun kabul edebileceği bir çerçeve ihtiva etmesi ise Öcalan’ın metni tek başına yazmadığı yönünde bir algıya neden olmuştur. Metin incelendiğinde Ak Parti’nin görüşlerinin ve Ahmet Davutoğlu’nun vizyonunun mektuba yansıdığı fark edilmiş, mektubun Öcalan’la birlikte istihbarat görevlileri tarafından hazırlandığı yönündeki iddialar güçlenmiştir. Mektuptaki en önemli eksikliğin ise PKK/KCK terör örgütünün silah bırakmasından bahsedilmemesi olduğu belirtilmelidir. Terör örgütünün silah bırakmasına yönelik başlatıldığı ifade edilen çözüm sürecine ilişkin Öcalan’ın mesajında silah bırakmanın zikredilmemesi dikkat çekmiştir.(3)

Diyarbakır’da Nevruz’un kutlanma biçiminin ise Öcalan’ın mektubundaki üsluptan farklı olarak çözüm sürecinin ruhuna uygun olmadığı değerlendirilmektedir. Kutlamada katılımcılar genel olarak KCK bayrağı (yeşil zemin üzerindeki sarı güneşin ortasında kırmızı yıldız), PKK bayrağı, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin bayrağı ve Öcalan posterleri taşımış, meydanda tek bir Türk bayrağı dalgalanmamış, İstiklal Marşı okunmamıştır. “Başkanım barışa da savaşa da hazırız” ve “Müzakereye de mücadeleye de hazırız” yazılı pankartların açıldığı kutlamada sahnenin arka planında “Öcalan’a Özgürlük, Kürtlere Statü” yazılı pankart kullanılmış, katılımcılar kutlama boyunca bu sloganı atmayı sürdürmüştür. Kutlama meydanında terör örgütü militanlarının kıyafetlerini giyen yüzleri kapalı kişiler yer almış, BDP Nevruz etkinliğini PKK/KCK terör örgütünün gövde gösterisine dönüştürmeye çalışmıştır. Diyarbakır’daki Nevruz kutlaması, Öcalan’ın PKK/KCK terör örgütünün lideri konumundan bütün Kürtlerin lideri konumuna getirilmesine ve terör örgütünün meşrulaştırılmasına hizmet edecek şekilde gerçekleştirilmiştir.

BDP milletvekillerinin ikinci İmralı ziyaretinin ardından sızdırılan görüşme tutanaklarında, çözüm süreci kapsamında terör örgütünün silah bırakacağı beklentisiyle ortaya çıkan iyimser hava ile Öcalan’ın hedef ve beklentileri arasında önemli farklılıklar olduğu ortaya çıkmıştır. Tutanaklarda, kamuoyuna yansıdığı gibi Öcalan’ın hedeflerinden vazgeçmediği, KCK sistemini sürdürmek istediği, barış ve demokrasi söylemiyle hapishaneden çıkmaya yönelik bir strateji izlediği anlaşılmıştır. Öcalan, kendi stratejisinin başarılı olması durumunda hapishaneden çıkacağını, bütün KCK tutuklularının serbest kalacağını, Kürtlerin kendini yöneteceği bir idareye sahip olacağını, bu idari yapının parlamentosu olarak Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) esas alınabileceğini ifade etmiştir. Öcalan, görüşmede KCK’ya yönelik operasyonların isyan sebebi olduğunu, gerekirse Türkiye’ye karşı 50 bin kişi ile bir “halk savaşı” başlatabileceğini, örgütün sınır dışına çekilmesinin ise hükümetin beklediği gibi ve tek taraflı olmayacağını ve ancak meclis kararı ile gerçekleşebileceğini belirtmiştir.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın açıklamaları ve telsiz konuşmaları da süreçteki umut ve beklentilerle çelişmektedir. Terör örgütünün dağ kadrosunun fiili lideri konumunda olan Karayılan’ın çözüm süreci kapsamındaki açıklamaları, örgütün muhtemel hareket tarzı ve silah bırakmaya bakışını göstermesi açısından göz önünde bulundurulmalıdır. Karayılan süreçle ilgili yaptığı açıklamalarda terör örgütünün 23 Mart 2013 tarihinden itibaren ateşkes düzenine geçtiğini, örgütün “mücadele tarihindeki” en güçlü döneminde olduğunu, barışa da savaşa da hazır olduğunu ifade etmiştir. Karayılan, silahlı mücadelenin bütünüyle sona ermesinin zannedildiği kadar basit olmadığını, KCK tutukluları, siyasi partiler yasası, seçim barajı, terörle mücadele yasası, faili meçhuller, Uludere hadisesi gibi konularda “yol temizliğine” ihtiyaç olduğunu, Kürt meselesinin çözüme kavuşturulmasında sonra tüm teröristlerin ve teröristbaşının katılımıyla bir kongre düzenleneceğini ve ancak böyle bir kongrede silah bırakmanın gündeme geleceğini beyan etmiştir. Karayılan planlanan çekilme süreci ile ilgili olarak ise sınır dışına çekilmenin sonbahara kadar sarkabileceğini açıklamıştır.

Murat Karayılan, The New York Times gazetesinde 11 Nisan 2013 tarihinde yayımlanan söyleşisinde terör örgütünün savaşarak sonuç alabileceğine inandığını ve örgütün silah bırakmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir.(4) Aynı tarihte El Cezire televizyonunda yayımlanan söyleşisinde ise terör örgütünün mevcut lider kadrosunun düşüncelerinin Öcalan’la aynı doğrultuda olsa da, örgütteki bütün yöneticileri arasında mutabakatın sağlanmasının zor olduğunu dile getirmiştir.(5) Bu kapsamda KCK Yürütme Kurulu üyesi Duran Kalkan’ın 13 Nisan 2013 tarihinde terör örgütünün Avrupa’da yayın yapan televizyonu Sterk Tv’ye yaptığı açıklamaları da değerlendirilmelidir. Duran Kalkan, PKK/KCK terör örgütünün çekilmek istemediğini, çekilmeye yönelik bir hazırlığın söz konusu olmadığını, örgütün hâlihazırda sadece ateşkes konumunda olduğunu, ancak savaşa da hazır bulunduğunu açıklamış, örgütteki yöneticilerin Öcalan’a özgürlük istediğini ilave etmiştir.(6)

Öcalan’ın basına sızan görüşmesi, Karayılan’ın ve Kalkan’ın açıklamaları, PKK/KCK terör örgütünün çözüm sürecini örgütün silah bırakmasına yönelik yürütülen bir süreç olarak görmediğine işaret etmektedir. Kandil’in fiili lideri konumundaki Karayılan, Türkiye’deki militanların silah bırakarak çekileceğini açıkladıktan sonra Öcalan’dan çekilme için ayrı bir talimat beklediğini ifade etmiştir. Karayılan, terör örgütünün yurtdışındaki unsurlarının silah bırakmasına yönelik ise bir açıklama yapmamıştır. Mevcut emareler dikkate alındığında, terör örgütünün yurtiçindeki unsurlarının bir kısmının silah bırakmasına rağmen büyük kısmının silahlarıyla birlikte gizlice Kuzey Irak’a geçebileceği ve burada yeniden teşkilatlanabileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle silahlı örgüt mensuplarının Türkiye sınırlarından tamamen ve silahsız çekilmesi yeterli değildir. 1999 sonrasındaki tecrübeler, çözüm sürecinin ilerlemesi için yurtdışındaki unsurların da kesin silah bırakması gerektiğini göstermektedir.

Murat Karayılan’ın ve Duran Kalkan’ın açıklamaları diğer taraftan PKK/KCK terör örgütünün çözüm sürecini Kürt meselesinin çözüm süreci gibi algıladığına, talep ve beklentilerini bu çerçevede belirlediğine işaret etmektedir. Terör örgütünün KCK sistemiyle planladığı devletleşme hedefi doğrultusunda Öcalan’ı bütün Kürtlerin lideri, örgütü ise bütün Kürtlerin temsilcisi konumuna getirmeye çalıştığı, bu nedenle Kürt meselesinin çözümünde yegâne muhatap kabul edilme ısrarının devam ettiği anlaşılmaktadır. Karayılan’ın ve Kalkan’ın açıklamaları, terör örgütünün çözüm sürecindeki hedefinin silah bırakmaktan ziyade Öcalan’ın serbest bırakılması olduğunu, süreç kapsamında eğitim ve teşkilatlanma faaliyetlerine ağırlık vererek toparlanmaya çalıştığını göstermektedir. Nitekim çekilme sürecinin 2013 yılının sonbahar dönemine kadar sarkması durumunda PKK/KCK terör örgütü, güvenlik güçlerinin operasyon yapmadığı uzun bir toparlanma dönemi elde edebilecektir.

Terör Örgütünün Amaçları

2012 yaz döneminde PKK/KCK terör örgütü büyük bir darbe yemiş, bu darbenin ardından kış dönemine girilirken bir taraftan kış yığınağı yaptığı halde tekrar barış söylemine başvurmuştur. Terör örgütü, çözüm süreci başlatılırsa halkı istediği gibi yönlendirebileceğini ve 2013 yılı için hedeflediği “kıra dayalı şehir savaşı”nı (7) gerçekleştirebileceğini hesap etmiş olabilir. Örgütün 2012 yılında verdiği ağır zayiatın ardından Güneydoğu’da belirli bölgelerde devlet otoritesini ortadan kaldırarak kendi otoritesini yerleştirmek gibi bir hedefi gerçekleştirmenin mümkün olmadığını idrak ettiği değerlendirilebilir. Bunun üzerin terör örgütünün Arap Baharı’ndan ilham alarak PKK/KCK’yı bir halk hareketi olarak göstermeyi, böylece terör örgütünü meşrulaştırmayı ve gerek iç kamuoyunda gerekse dünya kamuoyunda Öcalan’ı Kürtlerin lideri olarak göstermeyi amaçladığı ifade edilebilir.

Terör örgütünün, şehirdeki unsurlarına ve dağ kadrosuna yönelik operasyonların durdurulmasıyla ve KCK tutuklularının serbest bırakılmasıyla şehirlerdeki yapılanmasını kuvvetlendirmeyi hedeflediği dile getirilebilir. Örgüt, böylece kırsalda yığınak yaparken uzantıları sayesinde PKK/KCK’yı bir halk hareketi olarak göstermeye ve şehirlerde sivil itaatsizlik ve protesto gösterileri gibi silahsız kitlesel eylemler düzenlemeye başlayabilir. Nitekim terör örgütünün Türkiye’de PKK/KCK güdümünde bir özerklik düşüncesini yerleştirmek için kurduğu DTK ile Kürt meselesinin yanında işçi hakları, kadın hakları, çevre gibi konularda faaliyet göstermek üzere kurduğu HDK gibi oluşumları kullanarak daha geniş kitlelerin desteğini toplamaya çalıştığı gözlemlenmektedir. Örgütün bundan sonraki süreçte kitlesel halk hareketlerini tahrik etmek maksadıyla şehirlerdeki unsurlarını eğitmeye ve örgütlemeye devam ettiği görülmektedir.

PKK/KCK terör örgütünün, uzantıları ile birlikte Türkiye’deki süreci, Güney Afrika barış süreciyle ilişkilendirmeye, Mandela modelini gündemde tutmaya ve Öcalan’ın bu şekilde serbest bırakılması için gerekli siyasi ve psikolojik şartları hazırlamaya çalıştığı gözlemlenmektedir. Terör örgütünün, Öcalan’ın konumu ile Güney Afrika’da hapishaneden çıkarak Cumhurbaşkanı olan Nelson Mandela arasında benzerlikler kurduğu, Öcalan’ı gerek iç kamuoyuna gerekse dünya kamuoyuna barış kahramanı olarak yansıtmaya çabaladığı görülmektedir. Güney Afrika’da başlatılan uluslararası kampanya ile Mandela’nın serbest bırakılması ve Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesi sağlanmıştır. PKK/KCK terör örgütü de Uluslararası Öcalan’a Özgürlük Girişimi, Barış İçin Öcalan’a Özgürlük Platformu, Öcalan’a Özgürlük İmza Kampanyası adları altında benzer bir kampanya ihdas etmiş, ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli platformlarda Öcalan’ın özgürlüğünü gündeme getirerek imza toplamaya ve destek sağlamaya başlamıştır.

PKK/KCK terör örgütünün küresel ve bölgesel konjonktürdeki gelişmeleri de dikkate alarak çözüm sürecine yanaştığı değerlendirilmektedir. 1999 sonrası dönemde Irak’taki uzantısı PÇDK’yı, Suriye’deki kolu PYD’yi ve İran’da PJAK’ı kuran terör örgütü, Orta Doğu’daki bütün Kürtleri tek bir devlet çatısı altında toplamak gibi hayalî bir hedefle 2007’de KCK sistemini tesis etmiştir. Terör örgütü 2011’de İran’la anlaşarak sıklet merkezini Türkiye’ye kaydırmış, 2012’de Türkiye’de “devrimci halk savaşı” başlatmaya teşebbüs etmiş ve Suriye’deki yapılanması PYD üzerindeki etkinliğini artırmıştır. Terör örgütü 2013 yılında ise Türkiye’deki çözüm sürecini, sıklet merkezini Suriye’ye kaydırmaya yönelik bir fırsata dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Terör örgütü, Suriye’de Esed rejiminin sağladığı destekten ve iç savaşın yol açtığı otorite boşluğundan istifade ederek ülkenin kuzeyinde PYD üzerinden PKK/KCK güdümünde özerk bir yönetim kurmayı hedeflemektedir. Suriye’nin kuzeyinde eğitim kampları açan PYD’ye muhalefet eden aşiret liderlerini etkisiz hale getiren terör örgütü, hâlihazırda Kobani, Kamışlı ve Afrin gibi Kürtlerin ikamet ettiği bölgelerde etkilidir. Yakın gelecekte İran’a yönelik bir müdahale durumunda ise örgütün sıklet merkezini bu ülkede Kürtlerin yoğun biçimde yaşadığı bölgelere kaydırabileceği değerlendirilmektedir.

Sürecin Neticelerine İlişkin Senaryolar

Çözüm sürecinin nasıl gelişeceği Öcalan’ın Nevruz’da okunan mektubu, Diyarbakır’daki Nevruz kutlamasındaki uygulamalar, Öcalan’ın basına sızan görüşmeleri ve KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın telsiz konuşmaları ve açıklamaları göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Öcalan’ın mektubu büyük ölçüde Türkiye optimalini yansıtmaktadır ve kabul edilebilir bir metindir. Ancak mektupta silah bırakmaktan bahsedilmemesi en önemli eksikliktir. Diyarbakır’daki Nevruz kutlaması, çözüm sürecinin ruhuna aykırı uygulamalara sahne olmuştur. Kutlamada okunan mektuptaki yaklaşım ile etkinlik meydanındaki görüntüler birbiriyle çelişmiştir. Öcalan’ın basına sızan görüşmeleri, Murat Karayılan’ın telsiz konuşmaları ve açıklamaları ise dağ kadrosunun silah bırakmayı henüz düşünmediğini göstermekte, terör örgütünün Öcalan’ın serbest bırakılması ve çözüm süreci kapsamında kazanımlarını artırma çabası içine olduğuna işaret etmektedir.

Öcalan’ın basına sızan görüşmeleri, Karayılan’ın telsiz konuşmaları ve açıklamalarından hareketle terör örgütünün çekilme ile birlikte Türkiye’deki bölücü faaliyetlerini daha etkili sivil girişimlerle takviye edeceği, Suriye’de PKK/KCK güdümünde özerk bir yönetim kurmaya çalışacağı, daha sonra ise İran’daki faaliyetlerine ağırlık vereceği değerlendirilebilir. Türkiye’deki mevcut çözüm sürecinin hedefi PKK/KCK terör örgütünün silah bırakması ve dağdaki silahlı kadronun dağıtılmasıdır. Bu nedenle çözüm sürecinin olumlu ve olumsuz sonuçlanması büyük ölçüde terör örgütünün dağ kadrosunun hareket tarzına bağlıdır. Sürecin başarılı olması için Kandil’in çekilme sürecine riayet etmesi ve silah bırakmayı kabul etmesi gerekmektedir. Kandil’in çekilme sürecine karşı çıkması ve silahlanmaya yanaşmaması ise mevcut çözüm girişimini başarısız kılacaktır. Kandil’in çözüm sürecine riayet edeceğini ilan etmesi ancak uygulamada farklı hareket etmesi de ihtimal dâhilindedir. Çözüm sürecini başarılı kılmak ve sürecin doğuracağı tehlikeleri hesap etmek için Kandil’in muhtemel hareket tarzları göz önünde bulundurulmalı, gerekli tedbirler alınmalıdır.

Çözüm sürecindeki iyimser hava ve çelişkiler birlikte değerlendirdiğinde süreçle ilgili Kandil’in hareket tarzına ilişkin üç farklı senaryodan bahsedilebilir. Birinci senaryo iyimser bir senaryo olarak düşünülebilir. Bu senaryoya göre Kandil’deki dağ kadrosu “Öcalan liderimizdir” yaklaşımını benimser, Öcalan’ın çekilme talimatını ve müteakip taleplerini yerine getirir. Bu senaryonun gerçekleşmesi Türkiye kamuoyunda süreçle ilgili ortaya çıkan umut ve beklentilerin büyük ölçüde karşılanabileceği bir netice sağlayabilir. PKK/KCK terör örgütü çekilme takvimine riayet edip, silah bırakma aşamasına geçebilir. İkinci senaryo ise karamsar bir senaryo olarak tasarlanabilir. İkinci senaryoya göre Kandil, Öcalan’ın Nevruz etkinliğinde okunan mektubundaki ifadelerinin ve hükümetle mutabakata vardığı çekilme ve müteakip süreçleri, iktidar baskısıyla zorla kabul ettirilmiş talimatlar olarak değerlendirir. Kandil “Öcalan liderimizdir ama şu anda bu talimatlara göre hareket edemeyiz” yaklaşımını geliştirir, şehirlerde ve kırsalda terörizmle sonuç almaya çalışmaya devam eder.

Üçüncü senaryo ise terör örgütünün söylemde barış-eylemde şiddet çelişkisi dikkate alınarak düşünülebilir. Üçüncü senaryoya göre Kandil, hem Öcalan’la hem de toplumdaki çözüm beklentisiyle karşı karşıya gelmemek için, “Öcalan liderimizdir” diyerek Öcalan’ın mektuplarındaki yaklaşımı onayladığını ve talimatlara riayet edeceğini beyan eder. Ancak uygulamada siyasi iktidarın ve Türk halkının kabul edemeyeceği talepleri ileri sürer, taleplerinin karşılanmaması halinde süreci provoke edebilecek eylemlere teşebbüs eder. Nisan ayının ikinci haftasından itibaren çeşitli üniversitelerde meydana gelen hadiselerde PKK/KCK terör örgütünün gençlik yapılanması DYG’nin (Devrimci Yurtsever Gençlik) rolü bu kapsamda örnek verilebilir. Üçüncü senaryoya göre terör örgütü, DTK, HDK ve müzahir sivil toplum kuruluşlarını kullanarak topluma “ne olursa olsun sorun çözülsün” şeklinde propaganda yaparak kazanımlarını artırmaya çalışabilir. Örgüt, süreç çıkmaza girince 2013 yılı için “planladığı kıra dayalı şehir savaşı” stratejisini uygulamaya yönelebilir.

Üç senaryo birlikte değerlendirildiğinde ve mevcut gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda terör örgütünün geçmişteki hareket tarzı dikkate alınarak üçüncü senaryonun ağırlık kazandığı gözlemlenmektedir.

Sonuç & Alınması Gereken Tedbirler

Türkiye’nin PKK/KCK terör örgütü sorununu barışçıl yöntemlerle sona erdirmek amacıyla başlattığı çözüm süreci toplumda ciddi umut ve beklentiler doğurmuştur. Türkiye’de yaklaşık 30 yıldır devam eden çatışma döneminin ardından terör örgütünün silah bırakacağı beklentisi oldukça iyimser bir kamuoyu meydana getirmiştir. Ortaya çıkan müspet havanın muhafaza edilmesi sürecin devamı için gereklidir. Ancak Türkiye, sürecin başarılı ilerlemesi için süreçteki çelişkileri aklıselimle değerlendirmeli, gerekli tedbirleri almalı, çözüm sürecinin Öcalan’ın serbest bırakılmasına ve terör örgütünün meşrulaşmasına hizmet etmesini engellemelidir.

Sürecin hedefi terör örgütünün silah bırakmasıdır. Bu kapsamda PKK/KCK terör örgütünün ateşkes söylemi ihtiyatla karşılanmalıdır. Çözüm sürecinin ancak terör örgütünün Türkiye sınırlarından tamamen çekilmesi, kesin silah bırakması ve KCK sisteminin feshedilmesiyle gerçekleşeceği göz ardı edilmemelidir. Terör örgütü geçmişte toplam 8 defa tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Ancak örgütün bu dönemleri güvenlik güçlerinin operasyonları durdurması amacıyla başlattığı, toparlanmak ve güçlenmek maksadıyla değerlendirdiği ve tek taraflı ateşkes vaadini her seferinde sona erdirdikten sonra terörist saldırılarını artırdığı bilinmektedir. Nitekim güvenlik güçlerinden en çok şehit ve yaralının ateşkes dönemlerinin ardından verildiği görülmüş, örgütün bu dönemlerle birlikte terörist saldırılarını ve Kürt kökenli vatandaşlarımız üzerindeki baskısını artırma fırsatı bulduğu gözlemlenmiştir. Dolayısıyla ateşkes dönemlerinin ardından ortaya çıkan bu sonuçların, ateşkes sırasında Türkiye’nin gerekli tedbirleri almamasının maliyeti olduğu ifade edilebilir.

Bu kapsamda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın çözüm sürecindeki muhtemel bir başarısızlığa işaret ederek “iş tersine dönerse tekrar başladığımız noktaya geliriz”(8) yaklaşımının eksik bir tespit olduğu değerlendirilebilir. Sürecin başarılı olmaması durumunda PKK/KCK terör örgütünün hedeflerine biraz daha yaklaşacağı değerlendirilmektedir. Öcalan’ın süreçte bütün Kürtlerin lideri gibi ön plana çıkarılması ve sürecin uluslararası ölçekteki yansımaları Türkiye’nin terörle haklı mücadelesine zarar verebilir. Öcalan’ın ve PKK/KCK terör örgütünün gerek iç kamuoyunda gerekse dünya kamuoyunda kısmen meşruiyet kazanmasına yol açabilir. Serbest bırakılan KCK üyeleri sayesinde terör örgütü 2013 yılı için hedeflediği “kıra dayalı şehir savaşı” stratejisini uygulama fırsatı bulabilir. Türkiye, Öcalan’ın serbest bırakılması konusunda uluslararası baskıya maruz bırakılabilir

Hâlihazırda sadece DHKPC terör örgütüne yönelik operasyonlar sürdürülmektedir. Ateşkes uygulaması kapsamında güvenlik güçlerinin PKK/KCK terör örgütüne yönelik ise kırsalda veya şehirde herhangi bir operasyon yapmadığı gözlenmektedir. Terör örgütüne yönelik operasyonların çekilme süreci kapsamında geçici olarak durdurulması anlaşılabilirse de uzun süre operasyon yapılmamasının yanlış bir uygulama olduğu ve geçmişte yol açtığı problemler hatırlanmalıdır. Çözüm süreci, terör örgütünün serbest bırakılan sanıklarla birlikte KCK sistemini yeniden yapılandırdığı, Kandil’deki varlığını güçlendirdiği ve 2012’deki hezimetin ardından moral-motivasyonunu tekrar sağladığı bir döneme dönüşmemelidir.

Örgüt militanlarının silah bırakarak çekilmesinin en uygun yöntem olduğu değerlendirilmektedir. Terör örgütünün Türkiye’den çekilme süreci MİT’in denetiminde gerçekleştirilmelidir. Örgütün Türkiye sınırları dışına tamamen çekilmesi MİT’in gözetimi ile teminat altına alınmalı, 1999’daki gibi örgütün bazı unsurlarını yurtiçinde bırakması engellenmelidir. Terör örgütünün her bölgede kırsalda 10 kişilik timler bırakarak çekileceği öne sürülmektedir. Bu timlerin yurtiçinde bırakılmasına müsaade edilmemelidir. Örgütün KCK yapılanması bünyesinde şehirlerdeki silahlı unsurları da mutlaka çekilme kapsamına dâhil edilmelidir.

Çekilme sürecini, kesin silah bırakma aşaması takip etmelidir. Sadece çekilme ile sınırlı bir süreç veya çekilme aşamasının uzaması terör örgütüne sıklet merkezini Suriye’ye, daha sonra ise İran’a kaydıracağı zamanı kazandırabilir. Silah bırakma aşamasında ise dağdaki militanların tamamen silah bırakması gerçekleşmeyebilir. Terör örgütü KCK sistemi bünyesindeki silahlı unsurlarını muhafaza etmeye ve dağ kadrosunun silah bırakma aşamasını uzun bir döneme genişleterek bölgesel konjonktüre göre kararını gözden geçirmeye çalışabilir. Türkiye bu nedenle barışçıl yöntemlerle çözüm doğrultusunda irade gösterirken gerek şehirlerde gerekse kırsalda PKK/KCK terör örgütüne karşı güvenlik tedbirlerini gevşetmemelidir.

Çözüm süreci büyük ölçüde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan tarafından yürütülmektedir. Sonuçlar hesap edilerek değerlendirildiğinde sürecin sadece iki yetkili tarafından yönetilmesi önemli riskler doğurabilir. Sürecin başarılı olması, gerek Başbakan Erdoğan’ın gerekse MİT Müsteşarı Fidan’ın ön plana çıkmasına imkân tanıyacaktır. Sürecin akim kalması ise hem Başbakan’ın hem de MİT Müsteşarı’nın yıpranmasına yol açabilecek gelişmeler doğurabilir.

[status draft]

TERÖR DOSYASI : Beşiktaş’taki Terör Saldırısının Ardından medyad an analizler


besiktas_saldirisi.jpg?itok=WKY28g40

Türkiye Gündemi

12 Aralık 2016

Yeni Şafak: Süleyman Seyfi Öğün: Terör

Teröristler yine yapacaklarını yaptılar. Beşiktaş ile Bursaspor arasında oynanan maçın hemen ardından bombalar patladı.. Ortalık kan gölüne döndü. Büyük çoğunluğu gencecik polisler olan 38 yurttaşımız hayatını kaybetti. Onlarca kişi de yaralandı. Böyle bir zamanda yazı yazmak çok zor.. Kelimelerin hükmünü kaybettiği anlar bu anlar.. Henüz kesin bir açıklama yok; ama bâzı belirtilerden bu işi yapanın PKK olduğu anlaşılıyor. Görünen şu: Terör, bahanesi ne olursa olsun, tek başına hareket etmiyor. Endüstriyel bir dünyâda yaşıyoruz. Bu şu demek: hayatımızda endüstrisi olmayan hemen hemen hiç bir şey kalmadı. Terör bundan muaf değil. Terör güçlü bir endüstri ve bu endüstriye birileri büyük bir yatırım yapıyor. Her terör örgütünün arkasında kapalı, karanlık ve çok katmanlı ilişkilerin mevcut olduğunu biliyoruz. . Modern terörü, bir miktar insanın sözüm ona “kurtuluş” için biraraya geldiği, amatör bir iş olarak görmek çok sığ bir bakışı ifâde ediyor. Herhangi bir terör örgütünün büyümesi ve halk desteği almasını da bir basitlemenin konusu hâline getirmemek gerekiyor. Evet devlet-toplum ilişkilerinin bozuk olduğu yerlerde bu ilişki geçerlidir. Yâni “devlet eziyor, terör örgütü doğuyor ve halk tabanını büyütüyor” denilebilir. Bu sâdece devlet aklının tutulmasıyla açıklanabilir. Devletlerin ahmaklaşması ve terörü tırmandırmaları sık rastlanabilir bir olgudur. Ahmaklaşmalar da bâzen gizli bir aklın varlığına işâret ediyor olabilir. Terörün bir endüstri olduğunu dikkatten kaçırmazsak bu tarz bir devlet ahmaklığının da bu endüstriyi besleyen; yâni ona yatırım yapan bir iş olduğunu anlayabiliriz. Bu tarz süreçler, devletin terörden mağdur olan ve güvenlik endişesine kapılan çok daha büyük çoğunluklar üzerindeki iktidârını kuvvetlendiren etkiler doğurabilir. Devamı için…

Cumhuriyet: Tayfun Atay: Devlet sınıfta kaldıkça terör savaş ilan eder

Terörle mücadeleden “terörle savaş” tabirine “11 Eylül” (2001) hadisesiyle geçildi. İlk resmi kullanımı da sanırım George W. Bush’a borçluyuz. Tabirin vurgusu, küresel kapitalizme aynen onun gibi küresel işleyişe sahip cihatçı tedhiş örgütlerinden gelen tehdit üzerindedir. Ana karakteristik itibarıyla da intihar saldırıları işaretlenir. İstanbul’da Dolmabahçe ve Maçka Parkı’nda art arda vuku bulan dehşet verici iki kanlı terör saldırısı sonrası Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da Bush gibi konuşmuş. “Türkiye terörle mücadele etmiyor, terörle savaşıyor” diyerek… Terörü bir devlete karşı “savaş gücü” olma noktasına, düzeyine, kapasitesine neyin getirdiğini biraz aşağıda tartışmaya açacağız, ama ona geçmeden terörle savaş nasıl bir savaştır, bunun üzerine bir iki not düşelim. Terörle savaş, konvansiyonel (devletler-arası) olmayan, korkunç asimetrik bir savaştır. Üstelik de gerek insan gücü, gerek teçhizat donanımı, gerekse teknolojik düzey bakımından zayıf olanın (terör örgütü) güçlü olan (devlet) karşısında avantajlı olduğu bir asimetrik savaş… Burada zayıf taraf, güçlü tarafın zaaflarını yakalar, onların üzerine gider, oralardan vurur. Güçlü taraf ise aynı yönde bir imkâna sahip değildir. Çünkü karşısında kendisi gibi gözle görülür, ucu-bucağı belli, çapı-gücü ölçülebilir mahiyette bir hasım yoktur. Evet, belki terör örgütünün kitlesel destek bulduğunu bildiğiniz ya da düşündüğünüz topraklara taarruz edebilirsiniz. Ama buralar birer saldırı hedefi olmaktan öte sizi içerisine çeken bir anafora da dönüşebilir. Hem oradan çıkamazsınız, hem de geride bıraktığınız ve kalbinizi temsil eden yerleri açık birer karşı hedef hâline getirirsiniz. Devamı için…

Haber Türk: Özcan Tikit: Vicdanımıza saldırdılar

Onlar bu ülke, bu millet için, bizler evimizde, işimizde veya eğlencemizde güven içinde olalım diye canlarını verdiler. Türkiye’mizin kalbi İstanbul’umuzun en eşsiz manzarasına bakan muhitinde emniyetimiz için nöbet beklerken ölüme yürüdüler. Farkındasınız değil mi? Kalleşler yaptıkları bu saldırılarla polisimizi hedef alarak bu toprak parçası üzerinde yaşayan her bir neferimizi korkutmaya, sindirmeye ve nihayetinde de esir almaya heves ettiklerini gözler önüne serdiler.“Çevik Kuvvet” ya da “Polise saldırdılar” deyip geçebilir miyiz? Asla, hem de milyon kere asla… Bunun üzerinde durup düşüneceğiz. Milletin adalet duygusu diye bir şey varsa bunun başladığı yerdir polis… O polis, bir toplumu toplum yapan, her bir ferdin yan yana kardeşçe yaşamasını mümkün kılan adaleti ve güveni, kendisine yine bu millet tarafından verilmiş yetki çerçevesinde tesis etmek için olması gereken yer her neresiyse her daim oradadır. Polis bu milletin ta kendisi, vicdanıdır yani. Milletin adaletinin kılıcı polis ve askerdir ve bu hepimizin zihnindeki altın kuraldır adeta. Korkakça ve kalleşçe eylemlerle, polisimize-askerimize saldıranlar, bize bu altın kuralı unutturabileceklerini, bizi bu saldırılarla yıldırabileceklerini sanıyorlarsa fena halde yanılıyorlar. Bu milletin her bir ferdi, polisine ve askerine yapılan her hain eylemin doğrudan kendi canına ve vicdanına yapıldığının farkındadır. Devamı için…

T24: Hakan Aksay: Kapılar tutulmuş, yollar kesilmiş, şehir yenilmiş… Neylersin!..

…Onlarca insan öldürüldü yine. Yüzlerce kişinin gelecekleri, hayalleri, umutları söndürüldü. Her bir insan hayatı, lanet olası siyasi hesapların topundan bin kat değerlidir. Onca ölümün ardından bir an bile empati yapmayı denemeden hemen kolları sıvayıp “Başkanlık olmazsa kaos olur” ve “Başkanlık sistemi gelecek, terör bitecek” diye haykırarak politik kavgalara girişebilmek için nasıl bir yürek sahibi olmalı insan? İçişleri Bakanı "teröristlerden intikam alınacak” dedi dün. Devletin görevi intikam almak mı, yoksa yurttaşlarının can güvenliğini sağlamak mı? Ne demişti Cumhurbaşkanı 8 ay kadar önce: “Biz siyasiler ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz. Çünkü halk size oylarını ‘Benim can ve mal güvenliğimi sağlayacaksın’ diye veriyor.” Kimden gelirse gelsin – PKK, IŞİD, öteki örgütler – tüm terör eylemlerini lanetliyorum. Ama neden 2-3 yıl önce bütün bunlar olmuyordu? “Güzellikle 400 milletvekili verilmemesi” sonrasında, 7 Haziran’ın yok sayılarak 1 Kasım’da tablonun yeniden değiştirilmesinin ardından, neden her bir aşamada daha çok kan dökülüyor? Bir sonraki adım başkanlık ise oraya kadar ve ondan sonra daha ne kadar kayıp vermemiz gerekiyor? Devamı için…

SÜREÇ ANALİZ

www.surecanaliz.org

TERÖR DOSYASI /// CEVHER İLHAN : Terörü önleyici istihbarat zâfiyeti


Cevher İLHAN

cevher

Terörün azması ve İstanbul Beşiktaş’taki terör saldırıları, terörle mücadelede önleyici istihbarattaki başarısızlığı bir defa daha gündeme getiriyor.

Başbakan Yardımcısı ve hükûmet sözcüsü Kurtulmuş’un ifâdeleri: “Plânları detaylı bir şekilde çalışılan, zamanlaması yapılıp doğrudan çevik kuvvet mensubu polislerinin toplanma yerlerinin hedef alındığı bombalı araçta uzmanların tesbitiyle en az 300-400 kiloluk bir patlayıcı kullanılmış. O denli ki aracın patladığı yerde metrelerce derinlikte büyük bir çukur açılmış ve ortada araba yok…”

TONLARCA PATLAYICI NASIL TAŞINIP İSTİF EDİLMİŞ?

Bilindiği gibi, “çözüm süreci”nde dönemin Başbakanının özel temsilcisi MİT Müsteşarı Fidan’la birlikte Oslo müzâkerelerinde, MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, muhataplarına “Biliyoruz, metropolleri de bu arada patlayıcılarla doldurdunuz” diyerek örgütün büyük miktarda patlayıcı stokladığını söylemişti.

Başta Emniyet olmak üzere ilgili mercilerin MGK ve Bakanlar Kuruluna sundukları resmî raporlarda, PKK’nın “şehir savaşı” için kırsaldan şehre 80 bin uzun namlulu silâhı yığınak yaptığı; dahası bu silâhları nerede depoladığının, hangi mahallere yığınak yapıldığının, hangi örgüt mensuplarının evlerinde silah saklandığının bilindiği, kaleşnikof ve pompalı tüfekle çeşitli tip ve ebattaki tabancalarla, başta el bombası olmak üzere muhtelif patlayıcıların ve silahların adediyle markası ve diğer mühimmat türlerinin tespit edildiği kaydedildi. (Sabah, 8.8.15)

Bu arada AKP Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ, “Yaklaşık 200 ton bombayı şehirlere doldurdular” ikrarında bulundu. (Milliyet, 12 2.16)

Nitekim, son bir –bir buçuk sene içinde, onlarca vatandaşın katledildiği 26 Temmuz 2015 Lice saldırısında 300 kg, 2 Ağustos 2015 Ağrı Doğubayazıt patlamasında 2 ton, 13 insanımızın öldürüldüğü 8 Eylül 2015 Iğdır bombalamasında 1 ton, 29 vatandaşın can verdiği 17 Şubat 2016 Ankara saldırısında 100 kg, 38 kişinin katledildiği 13 Mart 2016 Ankara Kızılay patlamasında 300 kg, 24 Mart 2016 Diyarbakır Mermer saldırısında 2 ton patlayıcı kullanılırken; 8 vatandaşın katledildiği 31 Mart 2016 Diyarbakır Bağlar saldırısında 300 kg patlayıcı infilak ettirildi.

Yine 13 köylünün can verdiği 12 Mayıs 2016 Diyarbakır Dürümlü köyü patlamasında 15 ton, 4 kişinin öldüğü 18 Mayıs 2016 Şemdinli saldırısıyla üç insanımızın vefat ettiği 25 Mayıs 2016 Mardin Midyat saldırısında 1’er ton, 11 can verdiğimiz 7 Haziran 2016 İstanbul Vezneciler saldırısında 400 kg, 6 vatandaşın katledildiği 8 Haziran 2016 Midyat bombalamasında 500 kg patlayıcı patlatıldı…

“YENİ GÜVENLİK KONSEPTİ”

Kısacası, son bir senede canlı bomba ve özellikle bombalı araçlarla yapılan saldırılarda yüzlerce insanımız katledilirken sözü edilen 200 tonun 60 tonu kullanılmış. Her ne kadar operasyonlarda tonlarcası imha edilse de, halen büyük miktarda patlayıcının terör örgütünün elinde olduğu ortada.

Bunun yanısıra, onlarca canlı bombanın Doğu’dan Batı’ya büyük şehirlerde dolaştığı uyarısı Emniyet ve İstihbarat’ça yapılıyor. Peki, ihbarı yapılan bunca “canlı bomba” nereden ve nasıl yurt içine sızıp metropollerde kendilerini, bombalı araçları patlatıyor?

Vakıa şu ki, iktidar cânibinde her fırsatta “terör örgütlerinin kabiliyetinin kısıtlandığı” iddialarının ileri sürüldüğü vetirede, Türkiye’nin 81 ilinde eşzamanlı “huzur operasyonu”nun yapıldığı duyurulduktan bir gün sonra yüzlerce kilo patlayıcı taşıyan bombalı intihar aracının İstanbul’un ortasında patlatılması, öncelikle yine önleyici istihbaratı değerlendirme zaafını ve terörle mücadeledeki başarısızlığı sözkonusu ediyor.

Gerçekten, son kanlı saldırıda İstanbul’a nereden gelmişler, aracı nasıl bulmuşlar, 300-400 kilo patlayıcıyı nerede – nasıl yüklemişler ve nasıl fark edilmeden İstanbul’un kalbine kadar sokmuşlar?

Hani, 100’lerce vatandaşın katledildiği Ankara saldırılarından sonra şehirlerde güvenlik konsepti devreye sokulup istihbarata ağırlık verilecekti?

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// Hasan Mesut : İnsan istihbaratı ile şehirlerdeki terör bitirilebilir mi ?


Terör ve teröristle mücadele nasıl olmalı? USTAD (Uluslararası Stratejik Tahlil ve Araştırma Merkezi) Uzmanı Hasan Mesut Önder kaleme aldı.

HASAN MESUT ÖNDER

Türkiye son yıllarda FETÖ, PKK, IŞİD ve diğer radikal sol örgütlerin yoğun tehdidi altında yaşıyor. Yaşadığımız farklı türlerdeki terör tehditlerine yönelik çözüm geliştirme sorumluluğu yalnızca siyaset kurumuna ve güvenlik birimlerine bırakılmamalı; muhalefet partileri, STK’lar, düşünce kuruluşları, akademisyenler ve gazeteciler de meselenin çözümüne yönelik teknik ve stratejik çözümler üreterek, yetkililere destek olmalıdır. Yüreklerimizi dağlayan bu hain saldırılar karşısında, hükümetin ve güvenlik güçlerinin insanüstü çabası göz ardı edilmeden yaşadığımız sorunlara yapıcı öneriler getirmek, toplumsal ve kurumsal farkındalığı geliştirecektir. Güvenlik güçlerimizin teröristle mücadelede yaptığı yüzlerce önleyici operasyon kamuoyuna çok fazla yansımadığından ötürü yapılan çalışmalar başarı olarak görülmemekte; ancak bir olay engellenemediği zaman ortaya çıkan ağır sonuçlar güvenlik güçlerinin çalışma tarzlarındaki kısmi eksiklikleri daha görünür hale getirmektedir. Konunun önemi ve yaşanan acının büyüklüğü, başka terör olayları ile karşılaşmamak için ne yapılması gerektiği üzerinde düşünce geliştirmeyi zorunlu kılıyor. Yazacaklarımın bir öğüt niteliğinde değil, çözüm için fikir üretmeye çalışan birinin ülke kamuoyu ile yapmış olduğu karşılıklı bir sohbet olarak algılanmasını temenni ediyorum.

Terörizm ve teröristle mücadele birbirinden ayrı ele alınması gereken konulardır. Terörizmle mücadele, entegre makro stratejileri zorunlu kılarken teröristle mücadele ise teknik güvenlik konularını içeren mikro bir alandır. Türkiye’nin terörizmle ile ilgili makro stratejisi kararlılıkla ve doğru bir biçimde sürdürülmektedir. Ancak teröristle mücadelede yaşanan kısmi eksiklikler yeni çalışma tarzlarının araştırılmasını gerekli kılıyor. Türk güvenlik birimlerinin teröristle mücadelede uygulamasının daha doğru olacağı teknik yöntemler şunlardır:

1- Terör eylemlerinin engellenmesinde vatandaşın devletle işbirliğini artıracak yöntemler geliştirilmeli ve vatandaşların olaylara karşı duyarlılığı artırılmalıdır.

2- Terör eylemlerinin toplum üzerindeki yıkıcı etkisini azaltmak için sosyo-psikolojik önlemler alınmalı ve terörün hedeflediği korku zemini ortadan kaldırılmalıdır.

3- Güvenlik kurumları arasında doğru, etkin, tam zamanlı bilgi akışı sağlanmalı ve bilgiler tek elde toplanmalıdır.

4- Terör eylemlerini planlayan ve uygulayan unsurlar, hiçbir yerin onlar için güvenli olmayacağını hissettiren önleyici ve ön alıcı saldırılarla baskılanmalı, terör kadroları sürekli baskı altında tutulmalıdır.

5- Terör eylemlerinin tespiti için spekülatif yorumlar içermeyen operasyonel istihbarat üretilmelidir.

Diğer istihbarat türleri ve seviyeleri ile karşılaştırıldığında operasyonel istihbaratta toplanan verilerin eksiksiz ve tam zamanlı olması gerekir. Çünkü diğer tür ve seviyelerdeki istihbarat üretiminde bilgi boşlukları tahminlerle kapatılmaya çalışılırken olası bir eyleme yönelik olarak nerede, ne zaman, nasıl ve kim sorularına cevap verilmeden yapılan yorumlar, istihbarat ürününün spekülatif mahiyette olmasına neden olur. Ürünün spekülatif nitelik taşımaması için üretim sağlıklı olmalı ve birçok kaynaktan teyit edilmiş ham veriler doğru bir işleme sürecinden geçirilerek üretim hatalarına sebebiyet verilmemelidir. İstihbarat üretimi bir çarka benzer ve çarkın herhangi bir yerinde yapılan hata, doğru ürünün ortaya çıkmasını engeller. MİT eski Kontr-Terör Dairesi Başkanı Mehmet Eymür’e göre, doğru bir terörle mücadele istihbarat çarkı yukarıda bulunan şekildeki gibi olmalıdır:

Bütün bu süreç, istihbarat üretiminin son derece hassas ve her ayrıntının göz önünde bulundurularak yapıldığı bir faaliyet olduğunu göstermektedir. İstihbarat ihtiyaçlarının belirlenmesinde ortaya çıkan bir emarenin geçmişle bağını kuracak “kıymetlendiricilere” ve istihbarat kurumlarının arşivlerindeki temel istihbarat ile karşılaştırma yaparak, eksiklikleri tespit edecek “analizcilere” ihtiyaç vardır.

Toplama sürecinde doğru ham verinin hangi yöntemle elde edileceği belirlenir. Grafikte görüldüğü gibi toplama faaliyetini kabaca teknik ve insan unsuru şeklinde ayırmak mümkündür. Gelişen teknoloji, veri toplama faaliyetlerini kolaylaştırmıştır ancak terör örgütleri yeni teknolojilere çok çabuk adapte olduğundan dolayı buna karşı önlemler geliştirmektedir. Bundan dolayı günümüzde, özellikle eylem hücrelerine yönelik teknik izleme faaliyetleri yetersiz kalmaktadır. Ayrıca teknik istihbarat yöntemleri ile teröristlerin niyetleri, istekleri, potansiyelleri ve zaaflarına yönelik kapsamlı bilgiler elde etmek zordur. Bu durum insan istihbaratının önemini artırır.

İnsan istihbaratı, faaliyete konu olan bir olay ile ilgili insan kaynağının kullanılmasıdır. Sorgu, ihbar ve mülakat gibi doğrudan; muhbir, gizli soruşturmacı ve ajan kullanımı gibi dolaylı türleri bulunmaktadır. Bilgiye erişimi bakımından en önemli insan kaynağı ajanlardır. Ajan, bir hedef örgüt içinde faaliyet yürütürken belli motivasyonlarla güvenlik birimleri ile işbirliği yapan elemandır. İntihar eylemleri gibi son derece gizli bir şekilde planlanan eylemlerde devletin gizli soruşturmacı veya muhbir kullanarak eylemi engellemesi mümkün değildir. Çünkü doğası gereği ancak çok kısıtlı kadro tarafından bilinen bir faaliyeti öğrenmek için tasarlanan bir eylemin plan, lojistik ve uygulama aşamasında yer alan kişiler olayı haber verebilir. Bilgiye erişimi düşük olan kişiler olayın nerede, ne zaman, nasıl ve kimler tarafından yapılacağı konusunda sağlıklı cevap veremez. Türk güvenlik aygıtının haber alma ağını sağlıklı bir zemine oturtması için yapması gerekenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Terör konusunda stratejik seviyede bilgi üreten MİT, uzun dönemde örgütlerin komuta kademesine sızacak elemanlar yetiştirme çalışması yapmalıdır. Bunun için örgütün komuta kademesi içindeki rekabet, çatışma ve zaaflardan yararlanabilir. Örgüt liderlerinin psikolojik analizi yapılarak uygun maske ile temas sağlanmalıdır. MİT’in KCK’ye yönelik yapmış olduğu çalışma bu faaliyete güzel bir örnekti; ancak FETÖ terör örgütü, devletin PKK içindeki unsurlarını tasfiye ederek yaşanılan zaafın ortaya çıkmasına neden oldu.

2- Alt seviye bilgiye erişimi olan kaynakların konumunun örtülü operasyonlarla yükseltilip daha çok bilgiye erişimi sağlanabilir. Ancak devletin mevcut kaynaklarının güvenlik araştırmalarının titiz bir biçimde yapılması gerekir. FETÖ’cü istihbaratçıların örgütlerin içinde kullanmış olduğu eski ajanlar tespit edilmelidir. Türk istihbaratının çalışma yöntemini bilen bu unsurların, hem FETÖ’cüler hem de onu taşeron olarak kullanan yabancı servisler için önemli bir insan malzemesi haline gelmiş olması muhtemeldir.

3- Katı hiyerarşiye ve yüksek gizliliğe sahip örgütlerin organizasyonlarına sızmak mümkün olmuyorsa, yerel birimler klonlanıp denetime alınamayan unsurlar adli operasyonlarla tasfiye edilerek, devletin yaratacağı kontrollü organizasyon örgüt departmanına eklemlenebilir. Bu faaliyetler yürütülürken 15 Temmuz öncesinde çalıştırılan haber kaynakları ile ilişkiler dondurulup ayıklamalar yapılmalı ve yeni kaynaklar üretilmelidir.

Sonuç olarak 15 Temmuz gibi büyük bir darbe girişimine teşebbüs eden FETÖ’nün güvenlik birimlerindeki unsurlarının, yıllar boyu devletin imkânlarını kullanarak örgütlere yerleştirdikleri bütün elemanlarının ayıklanması ülke güvenliği açısından hayati önemdedir. Bu tortular temizlendikten sonra yeni baştan oluşturulan insana dayalı haber ağı şehirlerde yaşanan terör olaylarının minimize edilmesini sağlayabilir.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YURT DIŞINDAKİ TERÖR BÜROLARI LİSTESİ EK’TEDİR.


PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN YURT DIŞINDAKİ TERÖR BÜROLARI LİSTESİ EK’TEDİR.

LİSTE ŞU ANDA REVİZE EDİLİYOR, İŞLEM BİTTİĞİNDE SON HALİ TEKRAR PAYLAŞILACAKTIR.

LÜTFEN SİZLER DE BİLGİNİZ DAHİLİNDE OLAN YURT DIŞI İRTİBAT ADRESLERİNİ TARAFIMIZA GÖNDERİN. BİZLER DE GEREKLİ MUAMELEYİ YAPALIM.

TEŞEKKÜRLER.

EK’TEKİ EXCEL TABLOSUNU İNDİREMEDİYSENİZ BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

PKK’lılar yurtdışı kamplarını anlattı

Terör örgütü PKK’da 12 yıl kaldıktan sonra güvenlik güçlerine teslim örgüt üyesi C.Ö, TCK’nın etkin pişmanlık maddesinden yararlanarak serbest bırakıldı.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasında, son savunmasını yapan tutuklu sanık C.Ö, terör örgütünün yurt dışındaki kampları hakkında çarpıcı ifadelerde bulundu.

TERÖR ÖRGÜTÜ PKK’NIN YURT DIŞINDAKİ KAMPLARI

Duruşmada, savunma yapan sanık C.Ö, 1996 yılında Türkiye’den kaçak yollarla gittiği Almanya’da terör örgütü PKK’ya katıldığını söyledi.

Sanık C.Ö, Almanya’da sığınma talebinde bulunduğunu ve gönderildiği mülteci kampında kendisine terör örgütü PKK’nın propagandasının yapıldığını ve örgüt üyelerinin yer aldığı video kasetlerinin izletildiğini belirtti.

Yapılan propagandalardan etkilenerek Almanya’da terör örgütüne katılmaya karar verdiğini kaydeden C.Ö, şunları söyledi:

“Belçika’daki PKK kamplarına katılmaya karar verdim. Brüksel’e yakın bir yerleşim yerindeki çiftlikte örgütün kampı vardı, burada 45 gün siyasi eğitim aldım. Buradaki siyasi eğitimden sonra Hollanda’nın Amsterdam şehrine gelerek buradaki kampta katıldım. Burada örgüt tarafından kiralanmış bir binada örgüte ait dernek vardı ve eğitim veriliyordu. 2 ay kaldıktan sonra Yunanistan’ın başkenti Atina’ya geçtim. Burada da örgüte ait bürolar ve dernek merkezleri vardı. Burada da 2 ay eğitim gördükten sonra İran’a geçtim. Tahran’da bir süre kaldıktan sonra Urumiye şehrine geçtim. Urumiye’de örgüte ait bir çiftlik vardı, burada da 1 ay eğitim gördüm. İran’dan Irak’ın kuzeyindeki Zagros kampına geçtim. Burada bana ‘Zafer’ kod adı verildi. Örgütün Hinere, Hakurk ve Zap kamplarında kaldım.”

“AİLEME VE ÜLKEME GERİ DÖNMEYE KARAR VERDİM”

Sol ayağındaki rahatsızlık nedeniyle askeri eğitim almadığını ancak örgütün buna rağmen kendisine silah verdiğini ifade eden C.Ö, “Bana verilen silahın temizliğini dahi yapamıyordum. Bu nedenle bana ceza verildi. Bana verilen cezadan sonra yaptığım yanlışlığın farkına vardım. Aileme ve ülkeme geri dönmeye karar verdim. Tedavi için Irak’ın kuzeyindeki Dohuk kentine geldiğimde buradan kaçarak IKDP güçlerine sığındım. Onlar da beni Habur Gümrük Kapısı’ndan Türk güvenlik güçlerine teslim etti” dedi.

SERBEST KALDI

İddia makamı, hakkında terör örgütü üyesi olmak suçundan dava açılan sanığın, örgütün faaliyetleri çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden kendiliğinden örgütten ayrılarak güvenlik güçlerine teslim olduğunu belirterek, etkin pişmanlık hükmünün uygulanmasını talep etti.

Mahkeme heyeti verdiği kısa bir aranın ardından sanık C.Ö’nün TCK’nın “etkin pişmanlık” hükmünü içeren 221. maddesi uyarınca tahliyesine karar verdi.

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : TERÖRÜN ÇÖZÜMÜ – ASALA – MODELİNDE


KAYNAK : http://golcukhaber.com.tr/2016/12/terore-asala-modeli/

İstanbul’da çok acı bir olay yaşadık, üstelik bir spor müsabakası sonrasında. Başbakan Yıldırım “Alçakça saldırıyı PKK’nın yaptığından şüphemiz yok” dedi. Biz hain FETÖ örgütüyle mücadeleye devam ederken, ortada bir de DEAŞ belası var. Şimdi baktığımızda üç terör örgütünün de dış bağlantıları var. Bu alçaklar birilerinin maşası, yani piyon. İstanbul’daki saldırıda yabancı istihbarat örgütlerinin de yardım ettiğini ve işin içinde olduğunu söyleyebiliriz. O halde bu alçaklara bir zamanlar ASALA’nın da başınıza ne dertler açtığını düşünerek ve adi ASALA örgütünün nasıl yok edildiğini hatırlayarak bakalım. Bu alçaklara da ASALA’yı yok etme modelini uygulayalım. Şimdi bakın size bir başka hikaye daha anlatayım. İsrail 1948’de kuruldu, MOSSAD ise 1949’da. MOSSAD gücünü ve kendini nerede gösterdi, şimdi ona bakalım. 1972’de Almanya’da Münih Olimpiyatları sırasında on beşe yakın İsrailli sporcu Filistin gerillaları tarafından öldürülmüştü. MOSSAD o işin içinde kim varsa hepsini birden yok etti ve bir daha İsrail böyle bir olayla karşılaşmadı. O halde bizim de uygulamamız gereken yol bir zamanlar ASALA’ya uyguladığımız yol olsa gerekir diye düşünüyorum. Türkiye’nin yine bu olay karşısında sergilediği tavır da aslında tüm dünyayı şaşırtıyor. İktidarıyla, muhalefetiyle, sivil toplum örgütleriyle, sanatçısıyla, halkıyla bir anda kenetlenen bir büyük milletin sergilediği tavır; tüm dünyaya karşı önemli de bir mesajdır. Şimdi burada HDP’ye de bir bakmak lazım. Mecliste grubu bulunan dört siyasi parti var üçü teröre karşı ortak bildiride imzayı koymuş. HDP’nin imzası yok. Efendim neymiş, içeriğini beğenmemişler. Buna bu milletin vatanını seven bayrağına bağlı hiç bir ferdi inanmaz. PKK’dan ve terörden yana bir tavır gibi algılar ki, böylesine önemli bir süreçte bu ayrı tavır, mutlaka karşılarına en yakın sandıkta çıkacaktır diye düşünüyorum.

SPOR MÜSABAKASI SONRASI OLMASI DAHA DERİN ÜZÜNTÜYE NEDEN OLDU

Futbol Federasyonu ve Kulüpler Birliği seyirci yasağını kaldırarak, çok güzel bir adım atmıştı. Galatasaray seyircisi Beşiktaş sahasına konuk oldu, çokta güzel oldu. Kol kola bir mesaj verildi. Sonra Galatasaray seyircisi Kadıköy’e geldi, güzel bir atmosfer yaratıldı. Ardından Beşiktaş seyircisi geldi, birlik ve beraberlik mesajları verildi. Eski güzel günleri yaşamaya başladık. Sonra Bursa seyircisi Beşiktaş’a geldi. Ne yazık ki, o seyircileri korumakla görevli polis kardeşlerimiz hain bir saldırı sonrasında şehit düştüler. Televizyon programlarında “Ya keşke şu yasak kalkmasaydı mı” gibi laflar edildi. Öyle ya konuk seyirciyi korumak için orada olan polis kardeşlerimiz eğer seyirci yasağı devam etseydi orada olmayacaktı, gibi bir mantık işlendi. Herkes doğal olarak üzgün ve insan canı tabi ki her şeyden çok daha önemli. Ancak seyirci yasağının tekrar başlaması terör örgütleriyle alçak teröristleri cesaretlendirmekten başka bir işe yaramaz, olumlu olan uygulama devam etmeli, tedbirler de ona göre alınmalı. Spor müsabakası sonrasında canımızın yanması bu alçakların aslında kardeşlik teması işleyen spora karşı da nasıl hain olduklarının önemli bir göstergesidir. Terör insanlık suçudur, terörist zaten insan değildir. Dünyanın en alçak yaratıklarının insanlara karşı işlemiş olduğu bir suçtur ve bugüne kadar dünya yüzünde terörden abat olan olmamıştır. Biz bundan böyle alçak ve bölücü terörün dış bağlantılarını bu milletin önüne koyarak seksen bir vilayetteki seksen milyon insanımızı tek yürek haline getirmeliyiz.

Şeytanın Pisliği

Cüneyd-i Bağdâdî’nin talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp; “Artık ben kemâle geldim. Sohbete devâm etmeme lüzum kalmadı.” deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bağlık bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rüyâyı hakîkat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdî’ye arzettiklerinde, Cüneyd-i Bağdâdî çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanına gitti. Baktı ki o kimseyi şeytan aldatmış, Ona;

“Seni bu gece Cennet’e götürürlerse, Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle oku.” buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rüyâsında Cennet’e götürdüler. O kimse Cennet’e vardığında üç defâ Lâ havle okudu. Gördüklerini ve kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü.Uyandığında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd-i Bağdâdî’nin elini öptü. Sohbetlere devâm edip, talebeler arasındaki yerini aldı.

Hazret-i Cüneyd-i Bağdâdî buyurdu ki:

“Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel’ûn şeytan gelip kendisine musallat olur ve insan maazallah ona tâbi olur.”

MEDYA DOSYASI /// VİDEO : Bazı Avrupa Medyası Beşiktaş’taki Saldırıya “Terör” Diyemedi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=UTPO0jzTqBE&feature=em-uploademail

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Türkiye-ABD İlişkilerine Çarpan Terör ve Diplomatik Samimiyet


Giriş

Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde, iki devletin ortak problemlerinden terör sorununa yaklaşımları, terör bağlamında yapılan ve yapılamayan iş birlikleri ele alınmış olup, devlet çıkarı ile terör işbirliğinin çelişmesi gibi bütün ahlaki ve diplomatik değerleri yıkan bir durumda devletler arasında meydana gelen anlaşmazlıklara değinilmiştir.

Hassas konulara değinilen çalışma, ‘komplo teorilerinden uzaklaştıkça mantıklı sonuçların elde edileceği’ anlayışı ile hazırlanmıştır.

ABD – Türkiye İlişkilerine Bakış

Ülkemiz ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkinin günümüzdeki çerçevesi siyasi, askeri, güvenlik , ekonomik ve insani boyutları kapsamaktadır. II.Dünya Savaşı’ndan sonra çift kutuplu dünya siyasi sistemi üzerinden gelişen Türkiye-ABD ilişkileri, yarım asrı geçen zamanda düz bir çizgi izlememiştir. İki ülke arasındaki uluslararası ilişki kavramlarının temellerinde inşa edilen çok boyutlu ilişkilerimizde ,mikro düzeyden makro düzeye uzanan devletlerarası münasebet kurulmuştur. Çift kutuplu güçler dengesi ve II.Dünya Savaşı’ndan sonra bölgemizde yaşanan gelişmelerden sonra bugün savunma ve askeri işbirliği Türkiye-ABD işbirliğinin en köklü sütununu oluşturmaktadır.[1]Tarih merceği ile baktığımızda ilişkilerin kahir ekseriyette artarak gelişme gösterdiğini görebiliriz.ABD güvenlik ve enerji politikaları açısından bakıldığında, Türkiye’nin coğrafi konumu ABD-Türkiye çok boyutlu ilişkilerinin bu coğrafyada zaruri bir sonuç olduğu gerçeğini göstermektedir.

ABD Deniz Jeostratejik politikalarının fikir lideri Alfred T.Mahan’ın 1902’ de çizdiği ve ilk tanımı yapılan ‘Orta Doğu’ bölgesindeki[2] Türkiye’nin konumu, bu ilişkinin neden kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.İki ülke ilişkilerini hangi perspektiften değerlendirirsek önümüze yeni bir kapı daha açılacaktır.Türkiye açısından özetle, dünya siyasal sisteminde en önemli kutup olan ve tüm coğrafyalarda etkinliğini hissettiren ABD ile ilişki bir tercih değil zorunluluk haline gelmiştir.

Nisan 2009’da ABD Başkanı Barack Obama’nın Türkiye ziyaretinde Çankaya Köşkü’nde yaptığı ‘Türkiye-ABD arasında Model Ortaklık’ açıklaması, iki ülkenin çeşitli ilişkiler ırmağının bir denize dökülmeye başlayacağının işareti oldu. Olumlu ve olumsuz çeşitli eleştirileri üzerine çeken ‘Model Ortaklık’ kavramı güvenlik merkezli bir ortaklıktan sıyrılıp iki ülke ilişkilerini geniş açılardan ele alıp uygulamaya yönelik bir ortaklıktır. Tek taraflı çıkarların değil, ortak çıkarların konuşulacağı bir ortaklık ilişkisi düşünülmüştür.ABD için bu ortaklığın en büyük faydalarından birisi bölgemiz ile ABD arasında ilişkilerdeki yaşanan gerilimleri asgariye çekip, Ortadoğu ülkelerine ‘ABD ile ilişkilerde bir numune ülke: Türkiye’ uygulamasını yaymak olacaktır.

2009 Nisan’dan sonra ekonomik anlamda ikili mekanizmalar kurulmuş, Nisan 2009 ziyaretinden günümüze, ABD’nin ihracatımızdaki payı değişmemiş ancak Türkiye’nin ABD’ye olan ihracatından elde edilen gelir artarak iki katına çıkarılabilmiştir.[3] ABD,özellikle savunma sanayisinde, başlıca ihracat ve ithalat ortağımızdır.

Askeri ve savunma alanları açısından, ortak kara ve deniz tatbikatları, Irak, Suriye, Afganistan gibi bölgelerde terörle mücadele ,uluslararası korsanlıkla mücadele gibi alanlarda işbirliği süregelmektedir.

ABD’nin Güvenliğinin Başlangıç Noktası: Ortadoğu

Tarihi kayıtlarda ilk olarak, 1902’de Amerikalı deniz subayı Alfred Thayer Mahan’ın makalesinde kullandığı ‘Ortadoğu’yu 21.yy.’ daki tanımı ile gösteren net bir harita bugün çizilememektedir. En eski uygarlıkların ve üç semavî dinin doğduğu, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan stratejik bölge. Bugün dar anlamda kullanılmakla birlikte Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerle (Yunanistan hariç) bunlara komşu olan ülkeleri ifade etmektedir.

Dünyada birinci derecede önemli dokuz stratejik deniz geçiş yolundan beşi (İstanbul ve Çanakkale boğazları, Süveyş Kanalı, Aden ve Hürmüz geçişleri) bu bölgede yer almaktadır.[4] Tarihte, bölgenin medeniyetler beşiği olmasındaki rolü, bölge dışında meydana gelen medeniyetlerin yayılmasındaki kavşak noktası rolü, Doğu-batı arasındaki ticari malların, kültürlerin, inançların ve medeniyetin transfer merkezi rolü; bu özellikler bölgeyi dünya tarihini en çok etkileyen gelişmelerin görüldüğü bir bölge haline getirmiştir. Bu sebepledir ki, dünya hakimiyeti idealini benimsemiş bir devlet için, dünyanın önemli su havzalarını barındıran Ortadoğu hakimiyeti, vazgeçilmez bir düşünce olmuştur.Bütün bu olgular göz önüne alındığında,bölgenin tanımlaması jeokültürel, jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik açılardan incelendiğinde yapılabilir.[5]

Dünya doğalgaz rezervlerinin yaklaşık %35’ lik diliminin ve 2005 yılındaki ölçümlere göre dünya petrol rezervlerinin %61,8’ lik diliminin bölgede bulunması Ortadoğu’yu, ekonomik anlamda ayakta kalabilmesi için enerjiye ihtiyacı olan ülkelerin de dış politikalarında önemli bir yere konumlandırmıştır. Bölgeye hakim olacak güç ya da bir ittifakın dünya enerji piyasasına yön vereceği aşikardır.[6]

Amerika’nın Ortadoğu’ya ilgisinin tarihsel arka planında misyonerlik faaliyetleri ile karşılaşırız. 20.yy başlarında ABD, aydınlanmayı ve Tanrı’nın sözlerini, kendisine göre karanlığa gömülmüş olan topraklara götürecektir. Amerikan misyonerlerinin faaliyetleri birçok Osmanlı şehrinde kurulan Amerikan kolejleriyle desteklenmiştir. Amerikalılar incil’in memleketi olan Filistin’e de yönelmişler, orayı Müslümanlardan alınması ve eski İsrail Krallığı’nın yeniden kurulması gereken bir yer olarak görmüşlerdir.[7] Görüldüğü üzere İsrail-ABD ilişkileri 1948’ den çok önce ortak bir idealin yollarında şekillenmiştir.

II.dünya savaşının bitiminden itibaren, İngiltere’nin Dünya’nın hakim devleti rolünü ABD’nin devralma çabası, bir diğer kudretli güç olan Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaşı’nı başlatmıştır. Ortadoğu, Soğuk Savaşın bir arenası olarak tarih sahnesindeki vazgeçilmez yerini bir kez daha göstermiştir.

ABD’nin, başkanlık doktrinlerinde yer alan yol haritalarına göre şekillenen Ortadoğu Politikalarında, Soğuk Savaş Dönemi’nde Ortadoğu’da da SSCB’ye karşı Çevreleme Politikası izlenmiştir. Çevreleme Doktrini, SSCB’nin yayılmacı ve sıcak denizlere inme politikası ile çarpışmıştır. 1979 yılında Sovyetler’in Afganistan işgali üzerine ABD tarafından Carter Doktrini ilan edilmiştir. Nitekim Başkan Carter, ‘Basra Körfezini ele geçirmek amacıyla yapılacak müdahaleleri ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını…’ söylerken Ortadoğu’da başlayacak yeni bir hakimiyet stratejisinin araçlarını göstermiştir.

Bölgedeki kudretli devletler arasında tamamen bir oyalama ve dengeleme politikası seyreden Amerika, İranla Şah Rejimi vasıtası ile kurduğu ittifakın İran İslam Devrimi (1979) ile tehlikeye girmesine müateakip Irak ile askıya aldığı ilişkilerini tekrar masaya yatırmış, yıllar içinde bu ülkeye silah ve mali yardım yapmıştır. Bölge ülkelerinin birbirleri ile olan savaşları (İran-Irak,Irak-Kuveyt) ve SSCB’ nin dağılmasının akabinde, Irak’ın Kuveyt işgali sebebiyle, ABD, başat güç olduğu bir askeri koalisyon ile Irak’a 1990’da bir askeri harekat gerçekleştirmiştir.Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra ABD’ nin askeri ağırlığını tek kutup olarak ortaya koyacak gelişmeler yaşanması ve yıllardır süren gerilimler bölgede Amerika karşıtlığını da beraberinde getirmiştir.

Bir Katalizör: 11 Eylül Saldırıları

Tarihler Eylül 2000’i gösterdiğinde,1997’ de kurulan ,yeni Muhafazakârlık akımının temel oluşumu olan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (YAYP) kuruluşu “Amerikan Savunmasını Yeniden İnşa Etmek: Yeni bir Yüzyıl için Stratejiler, Kuvvetler ve Kaynaklar” isimli bir rapor hazırladı. Raporda verilen hedefler bize 11 Eylül ve sonrasını anlamada aydınlatma fişeği görevini görecektir.Raporda bahsedilen en çarpıcı hedeflerden birisi :“ABD, Basra Körfezi bölgesinde sürekli bir varlığa ve role sahip olmalıdır. Bu bağlamda, Irak’a karşı bir savaşın yapılması gerekir. Uzun vadede, İran da Irak kadar ABD’nin Körfez’deki çıkarlarına karşı bir tehdit oluşturabilir”. YAYP bu raporda, hedef gösterdiği projelerin uygulamaya geçebilmesi için ABD kamuoyunu ve yöneticilerini şok edecek büyük bir trajik olayın olması gerektiğini yazmış ve o olayı şöyle tanımlamıştır: “…felaket içeren ve katalizör rolü oynayacak bir facia- yeni Pearl Harbor gibi”. 11 Eylül 2001’de Washington DC ve New York’taki hedeflere El Kaide terör örgütü tarafından yapıldığı iddia edilen saldırılar, Bush yönetimi ve YAYP üyeleri için “yeni Pearl Harbour” olmuştur.

11 Eylül saldırılarından 9 gün sonra ise YAYP ile aynı ekolden gelen Yeni Muhafazakârlar ,Başkan Bush’a yazdıkları mektuplarında şu tavsiyeleri veriyordu : “Başkan Bush dünyanın neresinde olursa olsun,dalları ve kökleri nerede ele geçirilirse geçirilsin teröre karşı mücadeleye devam etmelidir.Usame Bin Ladin’in ve şebekesinin yok edilmesi amacı ile Afganistan’a askeri müdahale yapılmalıdır. Saddam Hüseyin, dünyadaki belli başlı teröristlerden biri olup, 11 Eylül saldırıları ile bağlantısının kurulmasına yeterli delil olmasa bile ABD’nin izleyeceği strateji onu iktidardan uzaklaştırmak olmalıdır.ABD, Hizbullah terör örgütünü destekleyen Suriye ve İran’a karşı da savaşmalıdır”.Bu gelişmeler üzerine Bush yönetimi, Yeni Muhafazakâr ilkeleri hayata geçirmek amacıyla uluslararası hukuk açısından çok tartışmalı bir güvenlik stratejisi geliştirdi: “Önleyici Darbe/Savaş (Preventive Strike/War)”. Bush Doktrini olarak da bilinen bu stratejiye göre, ABD, kendine potansiyel tehdit olarak gördüğü bir ülkeden gelebilecek potansiyel bir tehlikeyi önlemek için henüz saldırı olmadan önce tehdit oluşturan ülkeye önleyici saldırıda bulunmasını ya da savaş açmasını öngörüyordu.[8]

Afganistan ve Irak’a Askeri Müdahale ve Sonrası

Goerge Bush, Şer Üçgeni (Irak-İran-Kuzey Kore) olarak ülkeler tanımlamaya devam ederken savaş politikalarına karşı çıkan ülkelere, Kongre’deki konuşmasında “Ya bizimlesiniz ya da terörle” mesajını vermek suretiyle “teröre savaş açtığımıza göre ya bizimlesiniz ya da teröre destek verdiğinize göre hedefimizdesiniz” demek istiyordu.[9]11 Eylül 2001 saldırılarından 25 gün sonra Afganistan’a askeri müdahale başlamış ve 20 Mart 2003’te Irak’a ABD öncülüğünde bir koalisyon savaş açmıştır.

Afganistan harekatı ile Taliban Rejimi ve koruduğu iddia edilen El Kaide terör örgütü hedef alınmıştır.Rejim dağıtılış ve El Kaide terör örgütü ile mücadele sonucu 2011 yılında Usame Bin Laden öldürülmüştür.Ladin’in ölümü hakkında çok sayıda spekülasyon yapılmıştır.

Kayıtlarda Irak’a Askeri Müdahale veya Bush doktrinine göre Önleyici Darbe olarak yer alsa bile, sonuçları itibarı ile işgal olduğundan şüphe bulunmayan Irak Savaşı’nda, Saddam Hüseyin ve Irak’ta varlığı iddia edilen kimyasal silahlar hedef alınmıştır. Amaçları İslam dinini yaymak/korumak olduğu iddiasında olan El Kaide isimli örgüt, yaptığı eylem ile ABD’ nin Ortadoğu’ ya oldukça güçlü olarak girmesinin önündeki engeli kaldırmaktadır. ABD’nin bu iki askeri operasyonuna resmi sebep teşkil eden olaylar ve iddialarla ilgili çeşitli platformlarda karşı iddialar yer almıştır.

Amerika’nın El Kaide örgütünü bitirme operasyonlarını baz alırsak, Milli İstihbarat Teşkilatından emekli olan İktisat Profesörü Dr.Mahir Kaynak 1 Ağustos 2005 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanan röportajında Neşe Düzel’e şu tespitlerde bulunuyor : “El Kaide diye bir örgüt yok. Eğer bir örgütten bahsediyorsanız, bu örgütün siyasal bir hedefi olması gerekir.Kimse El Kaide’nin hangi somut hedefe ulaşmak istediğini bilmiyor.Oysa İRA, ETA gibi terör örgütlerinin somut hedefleri ve somut coğrafi alanları vardır.El Kaide’de bu unsurların hiçbiri yok. Ne kadrosu var, ne de coğrafi bir alanı. Bütün dünya eylem alanları bunların. El Kaide, bir istihbarat servisinin yaptığı operasyonun kod adıdır. Bu yüzden de bizim önce yapılan bu operasyonu deşifre etmemiz gerekir. Çünkü El Kaide operasyonuyla dünyada bir siyasi sonuç yaratılmak isteniyor.”[10]

El Kaide’nin İslam’ı kesinlikle temsil etmediğini belirterek asıl İslam’ın şiddetten uzak bir İslam olduğunu, dolayısıyla bu tanımın vücut bulduğu sistemin “Ilımlı İslam” olduğunu belirten Batı Dünyası’na karşı ve terörü engelleyecek İslam sisteminin “Ilımlı İslam” olduğunu belirten ABD Başkanı Barack Obama’ ya karşı tepkiler yükselmiştir.[11] ABD’deki düşünce kuruluşlarından olan Rand Düşünce Kuruluşunun, Milli Güvenlik Araştırmaları Bölümünün 2003 yılında yayınladığı Cheryl Benard imzalı “Uygar ve Demokratik İslam, Partnerler, Kaynaklar ve Stratejiler” isimli raporunda da Ilımlı islam üzerine ilgili analizler,tespitlere yer verilmiştir.[12]

11 Eylül saldırılarından sonra Müslüman olmayan nüfus ve ülkelerde yeşeren İslamofobia tehlikesi, El Kaide terör örgütü ile birlikte İslam’a karşı alınan olumsuz tavrın zirveleşmesine neden olmuştur.El Kaide örgütünün eylem yaptığı Avrupa şehirleri ve Türkiye, El Kaide terörüne karşı çıkarken Ilımlı İslam’a yakınlaşma durumuna evrilmiştir.ABD’ nin Ortadoğu Politikalarının işlerlik,kolaylık kazanması için ‘model ortağının’ Demokratik (Ilımlı) İslam saflarında durması önem arz etmektedir.

El Kaide örgütü ile ilgili çeşitli iddialar ortaya konurken,Irak işgalinin sebeplerinden gösterilen ‘kimyasal silah’ , ‘diktatörü devirme’ hedeflerinde bahsedilen konular için de çeşitli ABD karşıtı iddialar masaya konulmuştur. İşgalden 13 yıl sonra 2003 senesinde İngiltere Başbakanı olan Tony Blair, İngiltere’nin işgale katılması ve Irak Savaşı hakkında, Irak işgalinin yanlış olduğunu,hatalı bir karar olduğunu söylerken “İstihbarat değerlendirmelerinin yanlış olduğu ortaya çıktı, müdahale sonrası ortam, düşünüldüğünden hasmane, uzun ve kanlı oldu” demiştir. [13][14]Tony Blair’i bu açıklamaları yapmaya iten sebep olarak gösterilen Chilcot Raporu ise Irak işgalini anlamadaki kılavuzlardan birisini oluşturacaktır.[15]İşgal’ in ana sebeplerinden birisini teşkil eden Irak’taki Kimyasal Silahlar konusunda bütün dünya kamuoyunu şaşırtan açıklama işgalden 7 ay sonra CIA’dan gelmiştir.

CIA danışmanı David Kay, Irak’taki kitle imha silahlarını bulmakla görevlendirilen ekibin Irak’ta stoklanmış biyolojik veya kimyasal silahlar bulamadığını, arama çalışmalarına devam edeceklerini söylemiştir.[16][17]Irak savaşına dünya kamuoyunu ikna etmek için BM’ de Colin Powell’ in CIA istihbaratlarını delil olarak sunmasını hatırladığımızda gelinen noktada resmi-gayri resmi çelişkilerden oluşan bir ‘yığın’ içerisinde kaldığımızı görüyoruz.

11 Eylül’ den sonra terörü bitirme hamlelerinin ilk durağı olan Afganistan’da ABD’nin 2001’ de askeri varlığı 110.325 ‘i bulmuştur.ABD Başkanı Obama, 2017’ de Afganistan’ daki asker sayısının 10.000’ den az olacağını söylemiştir. Afganistan Savaşı’nın ve Taliban, El Kaide terörünün getirdiği yıkım sonucunda, yaklaşık 500.000 Afganistan vatandaşının mülteci olmuş, devlet yönetiminde iktidarsızlık ve siyasi iç karışıklıklar baş göstermiş, örgütlerin intihar saldırıları, NATO Güçlerine yapılan saldırılar ve ekonomik bunalım kendini göstermiştir.11 Eylül’ün artçı sarsıntısının en büyük örneği olan Irak ise, halen devam eden şiddetli mezhep çatışmalarına sahne olmakta, coğrafi anlamda bölünmüş, mezheplere bağlı olduklarını iddia eden El Kaide türevi Şii-Sünni vb. maskesi takmış terör örgütlerinin neredeyse günü birlik vahşi eylemler yaptığı korkunç bir savaş alanına dönmüştür.

Afganistan ve Irak harekatlarının sebebini oluşturan eylemlerin planlayıcısı niteliğinde olan El Kaide’ nin terör nöbetini, yeni bir ‘İslami Terör’ fırtınası estiren DAEŞ almıştır. Bu terör örgütünün Ortadoğu’ nun yeni ‘Sykes–Picot’ haritasının çizilmesinde , enerji yollarının belirlenmesinde gördüğü hızlandırıcı vazife göz ardı edilmemelidir.

ULUSLARARASI ARENADA TERÖR

Yerel ve uluslararası literatürde bir çok tanımı bulunan terör kısaca siyasi, dini, ekonomik, ideolojik bir hedefe ulaşmak maksadıyla, sivil insanlara, resmi yönetimlere yönelik baskı ve şiddet uygulamalarını içeren tüm fiilleri kapsar. Araştırmada özellikle Uluslararası Terör perspektifi ile ABD-Türkiye ilişkilerinden bahsedilmektedir.

Terörizmin sebepleri ele alındığında, görünen, kamuoyuna akseden sebepler ve terörü kontrol ve koordine eden meşru iradenin ve gayrimeşru iradelerin eylemleri gösterilebilir. Bir terör örgütünün propaganda için medya gücünü kullanması, taban desteği için tabanın siyasi yol ile çözülmeyen sorunlarının çözüm alternatifi olduğunu göstermesi, silahlı eyleme zemin hazırlamak için psikolojik ve yapay sebepler üretmesi, eylem için silah, silah ve lojistik destek için para gücüne olan ihtiyacı, para gücü için illegal bütün yolları ve ticari faaliyetleri kullandığı görülmektedir.

Terör örgütü yapısının ayakta kalabilmesi için üzerinde yükseldikleri en önemli sütunlardan birisi şüphesiz ki paradır. Parayı elde etmek için kullanılan illegal yollardan olan uyuşturucu ticareti, kaçakçılık, fidye, haraç, sahtecilik vb. yollarını uygulamadaki başarıları doğal olarak sorgulanmaktadır. Bu denli yoğun ticari ve illegal faaliyetleri bir ülkenin sınırları içinde gerçekleştirmek, ülkeler üzerinden transfer etme yoluyla hedefe ulaştırmak, toplantı, dernekleşme, medya yoluyla propaganda yapmak; şüphesiz ki bu uygulamaların yapılması güçlü bir desteği, gayri resmi bir devlet desteğini gerektirmektedir. Bu gerçeklere ulaşıldığında gelinen noktada, terör ve terör örgütlerinin bir veya birden fazla devlet tarafından bir dış politika aracı olarak geçmişten günümüze kullanıldığı gerçeği ile karşılaşılmaktadır.

Terörün araç olarak kullanıldığı bütün topraklarda ortak bir durum vardır: Siyasi, ekonomik istikrarsızlık ve olağan sonuçları. Terör örgütleri hedef ülkelerin bölünmesine yol açarken, kimi ülkelerin ise siyasi yönetimlerinin değişmesine sebep olmuştur. Terör örgütlerinin fikri yapısının üzerinde kurulu olduğu ideolojik ve dini araçlar vardır. Dünya üzerindeki hiçbir insan merkezli ideoloji ve din, şiddetin araç olarak kullanılmasını kesinlikle onaylamazken, terör örgütleri bu argümanları öylesine bir gerçeği gizleme sanatı ile kullanmaktadırlar ki adeta üyelerini örgütün birer mankurtu haline getirmektedir.

Belli bir coğrafyada, belli bir hedef ülkeye karşı eylemlerini yürüten terörist örgütlerin, hedef ülkenin müttefikleri ve çeşitli uluslararası alanlarda ortağı olan ülkeler tarafından terör örgütü ilan edilmemesi, kimi zaman da ilan edilmiş olmasına rağmen müttefik ülkenin yumuşak araçlarla terör örgütüne destek vermesi, müttefik ülkeler arasında diplomatik ilişkilerin yaptırımı olmayan girişimler haline dönüşmesi gibi menfi durumlara neden olmaktadır.

ABD ve TÜRKİYE’DEKİ TERÖR OLAYLARI VE MÜCADELE

ABD’ nin salt güvenlik odaklı terörle mücadele stratejisinin, terörü en aza indirmek bakımından kesin bir çözüm olmayacağı Afganistan, Irak, Pakistan örneklerinde görülmüştür.11 Eylül sonrası girişilen kıta ötesi terör harekatları, teröre ciddi bir darbe vursa da, muhatap ülkelerin sınırları içerisine girdiğinden ve yıllardır devam eden iç karışıklıklara sebep olduğundan dolayı özellikle Ortadoğu’ da Amerikan karşıtlığını azami seviyeye çıkarmıştır. ABD ile mücadele adı altında çeşitli terör örgütleri sansasyonel katliamlar yapmaktadır. ABD’ nin, güvenlik odaklı terörle mücadele stratejisinin Ortadoğu’ da oluşturduğu istikrar boşluğunu ayrılıkçı, radikal terör grupları doldurmaya başlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’ ne dönük gerçekleştirilen bazı terör eylemlerini kronolojik olarak şu şekilde inceleyebiliriz :

· 7 Ağustos 1998, Kenya Nairobi ve Tanzanya Daresselâm’ daki ABD Elçiliklerine bombalı saldırılar düzenlendi. Nairobi’ de 213 kişi öldü 4000 kişi yaralandı, Daresselâm’ da 11 kişi öldü 85 kişi yaralandı. Saldırılardan El Kaide ve Mısır İslami Cihad örgütünün sorumlu olduğu belirtilmiştir.[18]BMGK 13 Ağustos 1998 tarihinde bu saldırıları kınamış ve ‘tüm devletleri teröre karşı mücadeleye, Kenya, Tanzanya ve ABD’ de devam eden terör soruşturmasına destek olmaya’ çağırmıştır.[19]Saldırılardan sonra, ABD ‘Terörle Mücadele Yardım Programı’ na (ATA) Kenya’yı ekleyerek destek olmuştur.[20]

· 11 Eylül 2001, New York şehrindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey ve güney kulelerine ve ABD Savunma Bakanlığı Karargahı Pentagon’a, kaçırılan uçakların çarpması ile terör saldırıları düzenlendi. Saldırılarda 2996 kişi ölürken 6000’den fazla kişi de yaralandı. Bu terör saldırılarının arkasında El Kaide terör örgütünün olduğu belirlendi. Beraberinde bir çok ABD karşıtı iddia ve komplo teorileri getiren bu terör saldırılarının ardından dünyada teröre ve destekleyicilerine karşı savaş başlatan ABD önderliğinde, koalisyon birlikleri Afganistan ve Irak’ a girmişlerdir.[21]

· 12 Mayıs 2003, ABD yönetiminin vatandaşlarını terör eylemleri düzenlenebileceği sebebiyle Suudi Arabistan’ a gitmemeleri uyarısından 1 hafta sonra Riyad’ da ABD-Suudi Arabistan ortaklığındaki bir şirketin üst düzey yöneticilerinin yaşadığı üç siteye araçlarla intihar saldırısı düzenlendi. Saldırıda 10’u Amerikalı 90’dan fazla insan hayatını kaybetti.[22]Saldırıyı El Kaide örgütünün yaptığı belirlenirken, faillerden Usame Bin Ladin’ in oğlu Saad Bin Ladin ABD tarafından Temmuz 2009’ da Pakistan’ da İHA kullanılarak öldürülmüştür.[23]

· 9 Kasım 2005, Ürdün’ ün baş şehri Amman’ da eş zamanlı olarak üç Otel’ de bombalı saldırılar gerçekleşti. Bu saldırılarda 57 kişi ölmüş, 110 kişi yaralanmıştır. Saldırılardaki hedef seçilen otellerin ortak özelliği ABD menşeli oteller olmasıdır. Saldırıyı El Kaide terör örgütü üstlenmiştir. Amman saldırısı ve daha bir çok terör eylemi saldırısının sorumlusu olarak bilinen Ebu Musab El-Zerkavi 7 Haziran 2006’ da ABD ordusu tarafından Irak’ ta öldürülmüştür.[24][25]

· 29 Ekim 2010, Yemen’ den Chicago’ daki sinagoglara kargo yolu ile gönderilen patlayıcı maddeler tespit edildi. Saldırıya dönüşmeden engellenen bu eylem hazırlığından sonra bir çok ülke Yemen’e kargo ve yolcu uçağı ambargosu getirmiştir. Başkan Obama ve güvenlik birimleri tarafından bu eylemin planlayıcısının El Kaide’ nin en etkili ve sıra dışı liderlerinden olan Enver Avlaki olduğu belirtilmiştir. Olayın üzerine Başkan Obama, çok tartışılan o emrini, Enver Avlaki’ nin görüldüğü yerde öldürülmesi emrini vermiştir. Avlaki’ nin Amerikan vatandaşı olması, Amerika’ da doğması ve eğitimini burada görmesi ise dikkatleri üzerinde toplamıştır. Avlaki, Eylül 2011’ de CIA’ nın İnsansız Hava Araçları ile yapılan operasyonu sonucunda Yemen’ de öldürülmüştür.[26]

ABD’ daki birçok terör eyleminin arkasında El Kaide terör örgütü yer alırken, eylemlerden sonra ABD yönetimi askeri operasyon, idam, savaş açma dahil çeşitli savunma-saldırı ve ‘ön alıcı vuruş’ seçeneklerini uygulamıştır.

TÜRKİYE’NİN TERÖRLE MÜCADELESİ

Ülkemizin terör ile süreklilik arz edecek şekilde yüz yüze gelmesi II.Dünya Savaşı’ndan sonra sağ ve sol bölünmesinin kaynaklık ettiği çatışmalarla başlamış, sonucunda 12 Eylül askeri darbesi gerçeklemiştir. Irkçı ve ideolojik terörün ülkeye her kategoride verdiği zarar ve can kayıplarının ardından gerçekleşen 12 Eylül darbesi de etkileri halen hissedilen zararlar vermiştir.

1973-1986 yılları arasında Ermeni kaynaklı ırkçı terör örgütü ASALA Türkiye karşıtı eylemlerini gerçekleştirmiştir. Örgüt, hedeflerine ulaşmak için kamuoyunda 4T olarak bilinen planını uygulamaya çalışmıştır. Bu plan, Ermeni soykırım iddialarının Türkiye Cumhuriyeti dahil tüm devletler tarafından tanınmasını, tanınma hedefine ulaşıldıktan sonra Türkiye’den tazminat ve Batı Ermenistan olarak adlandırılan toprak parçasının alınmasını içermektedir.1983 yılından sonra iç çekişmeler yüzünden dağılma sürecine giren terör örgütü, lideri Agop Agopyan’ın da öldürülmesinin ardından şiddet eylemlerini sonlandırmıştır. Başta ASALA olmak üzere Ermeni terör örgütlerinin Türkiye üzerindeki hedeflerinden vazgeçmediği, NEO-ASALA yapılanmasının ABD ve Fransa’ da siyasal olarak faaliyetlerine devam ettiği görülmektedir.[27]

ASALA terör örgütünün eylemlerini bitirmesinin ardından Türkiye gündemini halen meşgul etmekte olan PKK terör örgütü terörizm sahnesindeki görevini icra etmek üzere yerini almıştır. Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’ni de kapsayan etnik temel üzerine kurulu bölgesel bir devlet kurma çabasında olan örgütün hedefinde güvenlik görevlileri, korucular, siviller, devlet memurları, bölgeye yatırım yapan şirketler, örgüt muhalifi siyasiler, siyasetçi, aydın, sanatçı, yazarlar vb. bulunmaktadır. PKK terör örgütü, çeşitli ülkelerde toprak hedefinin olması, bir çok ülkede dernek, şirket vb. kuruluşlarının olması, Türkiye başta olmak üzere İran, Suriye, Irak gibi ülkelerde farklı isimlerde yapılanması, bu örgütü uluslararası bir terörist örgüt vasfına getirmiştir.[28][29][30]

Örgüt, Demokratik Açılım süreci ile silah kullanımını durdurmuş olarak gözükse de 2015 yılının son aylarında başlayan ‘şehir savaşları’ durumun öyle olmadığını, Demokratik Açılım süreci boyunca, Türkiye Cumhuriyeti’ ne karşı girişeceği sokak savaşlarında kullanılmak üzere Doğu ve Güneydoğu illerinin çeşitli noktalarına silah, lojistik alanlarında depolama ve tünel, hendek, gizli geçiş yolları inşa ettiği görülmüştür.[31]Güvenlik güçlerince 2015 yılının son aylarında başlayan operasyonlar sonucunda örgüt binlerce kayıp vermiş ve onarılması çok güç zararlar görmüştür. Terör örgütü liderlerinden bu ağır yenilgi üzerine ardı ardına pişmanlık, hata açıklamaları gelmiştir.[32] Bir terör örgütünün ayakta kalabilmesinin olmazsa olmaz şartı olan ‘kitle desteği’ ise PKK terör örgütü tarafından bu ‘hendek’ savaşlarında kesinlikle sağlanamamış, bölge halkı örgüte karşı yıllarca birikmiş tepkisini koyarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin yanında yer almıştır.

PKK’ nın Suriye uzantısı PYD terör örgütü Suriye İç Savaşı’nın verdiği istikrarsızlıktan faydalanarak ülkenin kuzey bölgesinde, Türkiye sınırları boyunca uzanan ve sınır Suriye şehirlerini kapsayan bir ‘koridor’ oluşturma çabasına girişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, toprak bütünlüğünü ve Suriye toprak bütünlüğünün korunması için BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan Meşru Müdafaa Hakkı’nı kullanarak 24 Ağustos 2016’ da Fırat Kalkanı Harekâtı’nı düzenledi.Harekât’ın 1.gününde Cerablus DAEŞ’ten temizlenmiş, PYD terör örgütü Fırat Nehri’nin doğusuna geçmesi için baskı yapılmıştır.Suriye’deki bu müdahale ile terörle mücadelede ciddi kazanım elde edilmiştir.[33]

Türkiye terörle mücadele sürecinde ABD ile çok yönlü temaslar ve ittifaklar kurmuştur.15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve sonrası yaşanan gelişmeler ve PYD örgütü konusundaki görüş ve uygulama ayrılıkları iki ülke arasında teröre karşı ortak duruşu güçlü bir biçimde sarsmıştır. Özellikle Türkiye tarafından ABD’ ye yöneltilen eleştirel politikanın kamuoyuna yansıyan sebepleri arasında, Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı PYD’ye ABD’nin bakış gösterilebilir.

Bu bakış açısının fiiliyata geçmiş uygulamaları arasında, Birleşik Devletler Ankara Büyükelçisi John Bass’ın ‘ABD’ nin PYD’yi terör örgütü olarak görmediğini’ açıklaması[34], ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Terörizm 2015 Ülkeler Raporu” nda terör örgütleri listesinde PYD’nin yer almaması,[35] YPG’nin Rakka’yı ele geçirmeye yönelik saldırısında YPG armalı Amerikan askerlerinin yer alması,[36] PYD’nin Kürt koridoru oluşturacak şekilde DAEŞ’ ten temizlenen yerlere ABD’nin öncülüğünde yerleşmesi sayılabilir. Hedeflerinden biri, PYD’ yi Fırat’ ın doğusuna göndermek olan TSK’nın Fırat Kalkanı harekatının ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’ nin 25 Ağustos’ta ‘PYD/YPG güçlerinin Fırat’ın doğusuna çekilmekte olduğunu’ açıklaması akıllara örgüt ile ABD arasındaki ilişkiyi getirmiştir.

15 Temmuz darbe girişimini fiilen uygulayan teröristlerin yöneticisi konumundaki Fethullah Gülen’ in ABD’ de ikamet etmesi ve Türkiye’ nin taleplerine karşın terör örgütü liderini iade etmekte tatminkar davranmaması ve terörist başının an itibarı ile örgütünü yönetiyor olması da iki ülkenin ilişkilerinde kırılmaya sebep olmuştur.Türkiye, ABD ile arasında imzalanan Suçluların İadesi Anlaşması gereği, FETÖ liderinin iadesini talep etmektedir. Şimdiye dek anlaşmaya dayanarak ABD’ nin talebi üzerine 2011-2016 yılları arasında 5 suçlu iade edilmiştir.Türkiye’ nin talepleri sonucunda ABD tarafından ise, dosyadan vazgeçme, sonuçsuz kalma, zamanaşımı, tahliye, firar gibi sebepler dahil olmak üzere 19 suçlu iade edilmiştir.[37]

İçişleri Bakanlığı 2015 yılında terörle mücadelede etkili bir yöntemi devreye sokmuş, terör suçlarından arananlar listesi oluşturmuş, bu suçluların yakalanmasına yardımcı olacak kişilere büyük miktarlarda para ödülü verileceğini belirtmiştir.

İKİ ÜLKENİN TERÖR ALGILARI

Günümüzde bazı ülkeler, iç politika ile aynı eksende yürüttükleri dış politika stratejilerinde araçlardan çok hedeflere kilitlenmişlerdir.ABD’ nin, ülke menfaatleri doğrultusunda hedefine ulaşmak için araç olarak kullandığı, ahlaki veya gayri ahlaki dış politika enstrümanlarını n Türkiye üzerinde meydana getirdiği rahatsızlık, 15 Temmuz darbe girişimi ve Fırat Kalkanı harekatı ile daha görünür olmuştur.

FETÖ lideri Fethullah Gülen’ in ABD’ de örgütünü yönetmeye devam etmesi, PKK’ nın Suriye kolu olan PYD’ nin önderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ nin Türkiye’ nin sınırları boyunca devletleşme adımlarının ABD desteğinde devam etmesi, iki ülkenin bu terör örgütlerine bakış açısının çeliştiğinin delili olmuştur. Bu bakış açılarındaki zıtlıklar HAMAS üzerinden de geliştirilebilir. Nitekim ABD Ankara Büyükelçisi John Bass, ABD-YPG ilişkileri ile ilgili Türkiye’ nin tepkilerini “Türkiye’nin, ABD’nin terör örgütü olarak tanımladığı Hamas ile çok yakın bir ilişkisi var” diyerek savunmuştur. DAEŞ terör örgütüne bakış konusunda ise iki ülkenin resmi algılarında olumsuz bir sapma yaşanmamıştır. 11 Eylül sonrası , El Kaide bağlantısı sebebiyle terörist ilan edilen, kamuoyunda Yasin El Kadı ismiyle bilinen Suudi iş adamı Şeyh Yasin Abdullah Kadı ‘ nın Türkiye Cumhuriyeti üst düzey devlet yetkilileri ile olan ilişkileri bu defa ABD tarafından bir zıt bakış açısını doğurmuştur.[38]

DÜNYA ÜLKELERİ VE TERÖR ALGILARI

Dünya ülkelerinin, ilan ettikleri terör örgütleri listelerinde, aynı örgütlerin yer almaması oldukça ironik ve trajik bir durumdur. Türkiye’ nin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) ile olan yakın ilişkilerine ABD dış politika penceresinden bakıldığında, Türkiye’ nin bir terör örgütü ile yakın ilişki içerisinde olduğu anlamı çıkmaktadır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Küresel Terörizm 2015” raporunda HAMAS terör örgütü olarak karşımıza çıkmaktadır.[39] 1993 yılında FBI’ın yaptığı bir operasyonu hatırlamakta fayda var.Davis Koreh isimli , kendisini Mesih ilan eden sapkın bir şahsın kurduğu, oldukça güçlenmiş bir tarikat, Teksas’ taki çiftlik evlerine yapılan ve 51 gün süren operasyonla yok edildi.Bu tarikat devlete muhtaç olmadan yaşayabilen, cephaneliklere sahip olan, dini inançları ifsad ederek büyüyen bir yapı ABD tarafından imha edildi.[40] Ülkemizde daha profesyonel yöntemlerle büyümüş,devlet içinde güç sahibi olmuş, liderleri ABD’de yaşadığı halde örgütünü etkin bir biçimde yönetmiş,halkın dini inançlarını ifsad etmiş, 15 Temmuz 2016’ da ise tarihteki en kanlı terörist saldırıyı ülkenin silahlı kuvvetlerinin silahlarını kullanarak yapmıştır.

Nihayetinde başarısız olunan bu darbe girişimi sonrasında ABD’ de yaşayan FETÖ liderinin iadesi talep edilmiş,Suçluların İadesi Anlaşması içeriğine göre de en azından göz altına alınması talep edilmiştir.Gelinen noktada ABD’li önemli siyasi isimlerin Türkiye’ nin terör örgütü ilan ettiği bu örgütün elebaşı ile olan ilişkileri, müttefik olmasına rağmen iki ülkenin arasındaki zıt terör politikalarına bir numune niteliğindedir. Amerika’ da yayın yapan siyaset dergisi Frontpagemag ABD eski dışişleri bakanı ve 8 Kasım 2016 seçimlerine ABD Başkan adayı olarak katılacak olan Hillary Clinton’un, Türkiye’ nin terörist ilan ettiği Fethullah Gülen ile olan ilişkilerini şöyle tanımlıyor: ”Hillary’ nin İmamı”, “Demokratik adayın ‘Türk Humeyni’ye’ yakın bağları”.[41]

Eski CIA Direktörü Graham Fuller 15 Temmuz darbe girişiminden 1 hafta sonra kaleme aldığı yazıda-darbeci askerlerin ifadelerinde Gülen ile bağları ortaya çıkmasına rağmen Gülen Hareketinin “terörist olmadığını, darbeyle ilişkisi bulunmadığını” belirtmiştir.[42] Dikkat çekici gelişmelerden birisi ise, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’ in darbe girişiminde bulunan askerler ile ilgili yaptığı “… Bizim bazı muhataplarımız, ya tasfiye edildi ya da tutuklandılar” yorumu ABD-Türkiye ilişkilerindeki ayrılıkta bir levye görevi daha görmüştür.[43] Sonuç olarak El-Kaide üzerinde yaşanan fikir ve bakış açısı ayrılıkları, Suriye’ deki terör örgütleri üzerinde yaşanan politika ayrılıkları, Filistin’ deki örgütler üzerinde yaşanan fikir ayrılıkları, lideri ABD’ de ikamet eden FETÖ ile ilgili derin ayrılıklar, iki ülkenin ilişkilerini diplomatik anlamda ağır yaralamıştır.

TERÖRÜN SİLAH DESTEĞİ

Bir terör örgütünün, fikirlerini eyleme dönüştürebilmesi için en önemli ihtiyaçlarından olan para ve silah; paranın, terör örgütüne silah sağlamak gibi bir rolü bulunmaktadır.Terör örgütleri yıllardır bitmek bilmeyen mücadelelerinde kullandıkları silahları ve mühimmatları, ara vermeksizin kriz zamanlarında dahi nasıl elde etmektedirler? Genel olarak terör örgütlerinin gelirlerinden olan uyuşturucu ticaretinden kazanılan para silah alımları için önemli bir kaynak.BM’ nin 2002 yılında yayınladığı bir rapora göre El Kaide ile Taliban’ ın uyuşturucu ticareti ile kazandıkları maddi kaynak, silah alımlarını sağladığı gibi, kovansiyonel, nükleer ya da kimyasal başlık takılabilen füze alımlarını da yaptıkları, bunların da ötesinde uzmanlar, Taliban’ın SARİN ve VX sinir gazı bombaları stokladıklarını raporlarında belirtilmektedir.[44]

Rusya’ da PKK terör örgütüne silah sağladığı bilinen Zahariy Kalaşov’ un Moskova’ da yakalanması, ülkelerin ürettiği silahların terör örgütlerine hangi aracılarla geçtiğini gözler önüne sermektedir.[45] Amerikan Kongresi’ nce hazırlanan “2007-2014 Gelişmekte Olan Ülkelere Konvansiyonel Silah Satışı” konulu rapora göre, 2011-2014 yıllarında ABD 115 milyar dolar, Rusya ise 41,7 milyar dolarlık satış ile gelişmekte olan ülkelere en fazla silah satan iki ülke olmuştur.[46]

Terör örgütü PKK/PYD’nin Suriye’de Türkiye’ ye ait tankı NATO’nun resmi silah envanterinde yer alan, İngiltere ve İspanya tarafından da lisanslı üretimi yapılan, Fransız-Alman ortak yapımı “Milan” tipi güdümlü füzeler ile vurduğu tespit edilmiştir.[47] Terör örgütlerinin envanterinde bulunan silahların bu örgütlerin eline nasıl ulaştığı konusu düşünülüp, yıllarca engel olunamamış bu ticarete bakıldığında, ülkelerin terörle mücadele konusundaki hakimiyet alanlarının sınırlı olduğu, terörü bir araç olarak kullanmak gibi ahlaki olmayan yöntemleri kullandıkları izlenimlerini vermektedir.Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ ın “PKK’ nın elinde ABD menşeili silahlar var.” açıklaması unutulmadan, ABD’ li müfettiş Stuart W. Bowen’ in Pentagon’a sunduğu raporda ABD’ nin “Irak Yeniden Yapılandırma ve Yardım Fonu (IRRF)” kapsamında Irak’ a gönderdiği silahların büyük çoğunluğunun kayıp olduğunu raporlaması durumun vehametini ortaya koymaktadır.[48]

T.C.İçişleri Bakanlığı tarafından, terör örgütü PKK’nın uyuşturucu ticareti mercek altına aldığı raporunda, örgütün, kenevir üretimi ve ticaretinden yıllık 500 milyon TL, uyuşturucu kaçakçılığından da 1.5 milyar dolara yakın gelir elde ettiği belirtilmiştir. Türkiye sınırları içinde bulunması terörle mücadeleyle çelişen ‘uyuşturucu tarlaları’ nın varlığı örgüte büyük katkı sağlamaktadır. Terör örgütü PKK’ nın Diyarbakır Lice kırsalında yetiştirdiği Hint Keneviri tarlaları 2016 yılında gerçekleştirilen askeri operasyonlarla imha edilmiştir. FETÖ benzeri oluşumlar asıl kimliğini öylesine gizlemektedir ve siyasi erkin kılcal damarlarına öylesine sızmaktadırlar ki, kimi zaman bilinçli kimi zaman bilinçsiz bir şekilde verilen destek ile-Türkiye örneğinde olduğu gibi-hedef devlet içerisinde büyümektedirler.

Terör örgütlerinin, devlet dışı aktörlerin silah tedariğinin önlenmesi konusunda dünya devletlerinin daha fazla çalışması ve samimi mücadele vererek terörün finans kaynağını kurutması gerekmektedir.

ABD ve TÜRKİYE’ NİN DİĞER ÜLKELERLE OLAN TERÖR İŞBİRLİKLERİ

ABD 11 Eylül’ den sonra terörle mücadele konseptini “ya bizimlesiniz ya da onlarla” söylemi ile belirlemiş, çıkış ve işbirliği yollarını kaldırılması güç taşlarla kapatmıştır. Barack Obama döneminde, hata veren bu dikta merkezli anlayıştan sıyrılıp yumuşak güç kullanımını önceleyen ve seçtiği saygın uluslararası aktörlerle yeni bir anlayışla terör bataklığını kurutmaya niyetlenmiştir.[49]

ABD, Ekim 2001’den itibaren Afganistan’da ve Irak’ta yürüttüğü askeri operasyonlarda 1,64 milyon asker görevlendirmiştir.[50] Bu yüksek rakamlarla girişilen terör harekatlarının ardından, mevcut durumda terörün asgariye inmesi beklenirken bölgede neredeyse her geçen yıl yeni terör örgütleri kurulmaktadır. Terör örgütlerinin, üzerine kurulduğu sac ayakları çökertilmedikçe, liderlerinin öldürülmesinin bir gazete haberinden öteye gitmeyeceği, yaşanan acı tecrübeler göstermiştir. Yukarıda Obama döneminde, işbirliğine evrilen terörle mücadele konseptinden söz edilmişti.Bu konsept, Başkan’ ı yeni bir söyleme itmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada: “ABD, İslam’la savaş içinde değildir, asla da olmayacaktır.” demiştir.[51] Bu söylemin muhtevasında müslüman toplumun algılarındaki ABD’ nin, imaj tamiri yatmaktadır.

Türkiye, sınır içi ve sınır ötesinde karar alıcıların iradeleri ile çeşitli terörle mücadele yöntemlerini uygulamaktadır. Terörün, olumsuz seyrettiği zaman beslendiği kaynaklardan olan ekonomi, eğitim, siyasi özgürlük, yasaklar konusunda psikolojik mücadelenin yanında silahlı mücadele yöntemlerini kullanmaktadır. Uluslararası arenada, Türkiye Afganistan’ da NATO kontrolündeki ISAF (International Security Assistance Force) isimli görev gücünde yer alan 43 ülkeden birisidir.[52]

Türkiye’ de de yıllarca uygulanmış olan güvenlik odaklı yaklaşımların terörü asgariye indiremeyeceğinin en önemli ispatlarından birisi Afganistan’ da yaşanmıştır. Afganistan’da ABD liderliğinde yapılan saldırılar veya örgütlerin eylemleri sonucu hayatını kaybeden sivillerin sayısının, kesin olarak bilinmemekle birlikte, -2010 yılına kadar- 40-50 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.Afganistan devlet başkanı Hamit Karzai’ nin şu sözleri kayda değerdir : “Sivil ölümlerin devamı terörizme karşı verilen savaşın meşruluğuna ciddi şekilde zarar vermekte ve Afgan insanının uluslararası topluma karşı duyduğu güveni zedelemektedir.”[53][54]

SONUÇ

Terörizm dünyanın bir çok bölgesini bir ahtapotun sarması gibi sarmış,bu ahtapotun kalbine müdahale edilmemiş, kolları budanmıştır.Budanan kollar yeni kolları türetmiştir.Bugün terörün en şedid halinin yer aldığı Suriye’ de en büyük problem, bölgede aktif rol alan devletlerin ajandalarında ortak bir ‘terör örgütleri listesinin’ dahi olmamasıdır.Bu trajik durumu, devletlerin terör örgütleri ile olan işbirlikleri, sabahı uzak olan bir karanlığa dönüştürmektedir.

Devletler, çıkarları gereği terör örgütleri ile çeşitli düzeylerde temas kurmakta, operasyonlar dahi yapmaktadır. Bağnaz mezhepçi terörün panzehirlerinden birisinin insanlara dinlerini çok iyi anlatmak olduğu göz ardı edilmekte, ırkçı terörün panzehirinin birlik olmak olduğu fikri anlatılamamakta, Irak’ ın geleceğine Irak halkı karar veremediği için ortaya çıkan kargaşanın Suriye’ de ortaya çıkmasına engel olunmamakta, iç savaşın önüne geçebilecek politik işbirliği önerileri görmezden gelinmekte, devletler arası ilişkilerde ‘benim örgütüme dokunma!’ söylemi gibi, diplomasi ile aynı potada olamayacak bir politika söylemi geliştirilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, Suriye’ de terör örgütlerine karşı giriştiği askeri harekatta, PKK’ nın Suriye kolu PYD’ ye operasyonlar düzenlemiş, operasyonlara tepki Türkiye’ nin müttefiki ABD’ den “Taraflara sükunet” çağrısı gelmiştir.Terörün neden asgari seviyeye indirilemediğine dair mikro ölçekte bir örnek aranması gerekirse, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner’in yaptığı bu açıklama, içerisinde önemli yol göstericiler barındıran bir numune olarak alınabilir.

Turgut SAĞLAM

ULUSLARARASI İLİŞKİLER

1. T.C.Dışişleri Bakanlığı. (2016, Eylül 1). Eylül 1, 2016 tarihinde http://www.mfa.gov.tr: http://www.mfa.gov.tr/turkiye-amerika-birlesik-devletleri-siyasi-iliskileri.tr.mfa adresinden alındı

2. Mahan, A. T. (1902, Eylül). The Persian Gulf and International Relations. The National Review, 38-39.

3. Türkiye İhracatçılar Meclisi. TİM-İhracat Rakamları. Eylül 2016 tarihinde http://www.tim.org.tr: http://www.tim.org.tr/tr/ihracat-rakamlari.html adresinden alındı

4. Çetinsaya, G. (2016). Ortadoğu. İslam Ansiklopedisi (Cilt 33, s. 403). içinde

5. Davutoğlu, A. (2014). A. Davutoğlu içinde, Stratejik Derinlik (s. 130-131). Küre Yayınları.

6. Atiker, M. Orta Doğu, Petrol ve ABD. KTO Etüd-Araştırma Servisi, Konya.

7. USLU, N. ABD’nin Ortadoğu’ ya İlgisinin Tarihsel Arkaplanı. Amerikan Dış Politikası (s. 170). içinde T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2609 Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 157.

8. Gözen, R. Yeni Muhafazakârlık-Yeni Muhafazakâr Politika. Amerikan Dış Politikası (s. 121-122). içinde T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2609 Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 1577.

9. Çongar, Y. (2001, Eylül 22). http://www.milliyet.com.tr. Eylül 2016 tarihinde http://www.milliyet.com.tr/2001/09/22/guncel/agun.html adresinden alındı

10.Kaynak, M. (2005, Ağustos). El Kaide diye bir terör örgütü yok. (N. Düzel, Röportaj Yapan)

11.Akşam Gazetesi. (2016, Şubat 24). http://www.aksam.com.tr. Eylül 2016 tarihinde http://www.aksam.com.tr/dunya/obama-teroru-ilimli-islam-engeller/haber-492606 adresinden alındı

12.Benard, C. (2003). Civil Democratic Islam Partners, Resources and Strategies. RAND National Security Research Division.

13.Takvim Gazetesi. (2016, Temmuz). http://www.takvim.com.tr. Eylül 2016 tarihinde http://www.takvim.com.tr/dunya/2016/07/07/ingilizler-irak-isgalinin-hata-oldugunu-kabul-etti adresinden alındı

14.The Guardian. ( https://www.theguardian.com/. Eylül 2016 tarihinde https://www.theguardian.com/uk-news/2015/oct/25/tony-blair-sorry-iraq-war-mistakes-admits-conflict-role-in-rise-of-isis adresinden alındı

15.Chilcot, S. J. (2016). The Report of the Iraq Inquiry.

16.Radikal Gazetesi. (2003, Ekim). http://www.radikal.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.radikal.com.tr/yorum/ciadan-geciken-itiraf-irakta-kimyasal-silah-yok-685407/ adresinden alındı

17.Wikipedia. https://en.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://en.wikipedia.org/wiki/Iraq_Survey_Group#Interim_Progress_Report adresinden alındı

18.Taşdemir, F. (2006). Uluslararası Terörizme Karşı Devletlerin Kuvvete Başvurma Yetkisi (s. 188). içinde USAK Yayınları:10 Uluslararası Hukuk Serisi:3.

19.United Nations. (1998, Ağustos). http://www.un.org/. 2016 tarihinde http://www.un.org/press/en/1998/19980813.sc6559.html adresinden alındı

20.U.S.Department Of State Bureau Of Diplomatic Security. http://www.state.gov/. 2016 tarihinde ATA_2012_Year_Review_v5.indd: http://www.state.gov/documents/organization/215593.pdf adresinden alındı

21.Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/11_Eyl%C3%BCl_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1 adresinden alındı

22.NTV Haber. (2003, Mayıs). http://arsiv.ntv.com.tr/. 2016 tarihinde http://arsiv.ntv.com.tr/news/215298.asp adresinden alındı

23.Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/Saad_bin_Ladin adresinden alındı

24.Wikipedia. https://en.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://en.wikipedia.org/wiki/2005_Amman_bombings adresinden alındı

25.Hürriyet Gazetesi. (2006, Haziran). http://www.hurriyet.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/el-zerkavi-olduruldu-4546500 adresinden alındı

26.Habertürk Gazetesi. (2011, Ekim). http://www.haberturk.com/. 2016 tarihinde http://www.haberturk.com/dunya/haber/674939-obama-onay-verdi-abdli-imam-olduruldu adresinden alındı

27.Çam, M. M. Değerlendirme ve Sonuç. Y. T. Dergisi içinde, Ermeni Terör Örgütleri ve ASALA (Cilt 2, s. 1728). Yeni Türkiye Yayınları.

28.Hürriyet gazetesi. (2008, Şubat). http://www.hurriyet.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/iste-pkkya-yardim-toplayan-dernekler-8208194 adresinden alındı

29.Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCrdistan_%C3%96zg%C3%BCr_Ya%C5%9Fam_Partisi adresinden alındı

30.Can Acun, B. K. (2016). PKK’ nın Kuzey Suriye Örgütlenmesi PYD-YPG. SETA. SETA Yayınları:61.

31.Erdoğan, R. T. (2015, Eylül). T.C.Cumhurbaşkanı ile Röportaj. (M. Altınok, Röportaj Yapan)

32.Karayılan, M. (2016, Mart). Murat Karayılan’dan itiraf: Hata yaptık!. (A. Ajans, Röportaj Yapan)

33.Türk Silahlı Kuvvetleri. (2016, Ağustos 26). TSK Basın Açıklaması.

34.Milliyet Gazetesi. (2016, Haziran). http://www.milliyet.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.milliyet.com.tr/-abd-pyd-yi-teror-orgutu-gormuyor–gundem-2267711/ adresinden alındı

35.U.S.Department Of State Diplomacy In Action. (2015). Country Reports on Terrorism 2015. Foreign Terrorist Organizations. Bureau Of CounterTerrorism And Counterıng Violent Extremism.

36.BBC Türkçe. (2016, Mayıs). http://www.bbc.com/. 2016 tarihinde http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160527_abd_ypg_toner adresinden alındı

37.Al Jazeera. (2016, Ağustos). http://www.aljazeera.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/abd-istedi-turkiye-verdi adresinden alındı

38.Kadı, Y. E. (2014, Aralık). (A. J. Arapça, Röportaj Yapan)

39.U.S.Department Of State Diplomacy In Action. Country Reports on Terrorism 2015. Bureau Of CounterTerrorism And Counterıng Violent Extremism.

40.Haber7 İnternet Sitesi. (2016, Temmuz). http://www.haber7.com/. 2016 tarihinde http://www.haber7.com/yazarlar/taha-dagli/2056027-abd-kendi-fetosunu-katletmisti adresinden alındı

41.Spencer, R. (2016, July). Hillary’s Imam. Frontpagemag.

42.Fuller, G. (2016, July 7). The Gulen Movement Is Not a Cult — It’s One of the Most Encouraging Faces of Islam Today. The Huffington Post.

43.En Son Haber. (2016, Temmuz). http://www.ensonhaber.com/. 2016 tarihinde http://www.ensonhaber.com/abdli-istihbaratci-muhataplarimiz-tutuklandi-2016-07-29.html adresinden alındı

44.NTV . (2002, Ocak). http://arsiv.ntv.com.tr/. 2016 tarihinde http://arsiv.ntv.com.tr/news/131364.asp adresinden alındı

45.Akşam Gazetesi. (2016, Temmuz). http://www.aksam.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.aksam.com.tr/dunya/pkknin-silah-baronu-yakalandi-c2/haber-533113 adresinden alındı

46.Richard F. Grimmett, P. K. (2012). Conventional Arms Transfers to Developing Nations, 2004-2011. Congressional Research Service, International Security. Congressional Research Service.

47.Akşam Gazetesi. (2016, Ağustos). http://www.aksam.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.aksam.com.tr/guncel/alman-silahlari-pkk-elinde/haber-433184 adresinden alındı

48.Glanz, J. (2006, October). US Is Said to Fail in Tracking Arms for Iraqis. New York Times.

49.Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu. (2009). ABD‘nin Yeni Terörle Mücadele Konsepti: Savaş Yerine Uyumlu İşbirliği mi? İ. Bal içinde, Uzakdoğudan Yeni Kıtaya Terörle Mücadele (s. 285,314). Ankara: USAK Yayınları.

50.Terri Tanielian ve Lisa H . Jaycox (Eds.). 2008. Invisible Wounds of War, Psychological and Cognitive Injuries, Their Consequences, and Services to Assist Recovery. RAND Corporation, Arlington, VA

51.(2009). ABD Başkan’ ı Barack Hussein Obama’nın TBMM’deki konuşması, Ankara, Türkiye.

52.Süleyman Özeren, H. C. (2010). ABD’ nin Afganistan ve Irak’ ta Terörle Mücadele Politikası. Polis Akademisi Başkanlığı .

53.Süleyman Özeren, H. C. (2010). ABD’ nin Afganistan ve Irak’ ta Terörle Mücadele Politikası. Polis Akademisi Başkanlığı .

54.Süleyman Özeren, H. C. (2010). ABD’ nin Afganistan ve Irak’ ta Terörle Mücadele Politikası. Polis Akademisi Başkanlığı .

Türkiye-ABD İlişkilerine Çarpan Terör ve Diplomatik Samimiyet yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

TERÖR DOSYASI : Hukuka Karşı Terör


Hukuka Karşı Terör

Dillerinden düşürmedikleri eşitlikten rahatsız oldular. Çünkü akıbetlerinin böyle olacağını beklemiyorlardı. At gözlüklerini çıkarmadıkları için Türkiye’deki değişimin farkında değillerdi.

Diyarbakır, Şırnak, Hakkari, Van ve Bingöl Cumhuriyet Başsavcılıklarının talimatları doğrultusunda, Demokratik Toplum Kongresi (DTK), KCK ve 6-8 Ekim olaylarına yönelik soruşturmalar kapsamında ifade vermeye gitmedikleri için aralarında HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu 12 milletvekili gözaltına alındı.

İlk açıklama PKK’dan geldi. Dağ kadrosunun siyasi yansıması olan ve bunu inkâr etmeden savunan HDP’li milletvekilleri gözaltına alınır alınmaz, bağlı oldukları küresel terör örgütü PKK ilk hamlesini yaptı; Diyarbakır’ın merkez Bağlar ilçesinde Terörle Mücadele ve Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nün içerisinde bulunduğu ek binaya bombalı araçla saldırdı. İkisi polis olmak üzere sekiz kişi şehit oldu. Yedi vatandaşımızın ise durumu ağır.

Hatırlayalım. HDP’li milletvekilleri, dokunulmazlıkları kaldırıldıktan sonra ifade vermeye çağırıldılar ve fakat haklarındaki resmî kararı görmezden geldiler. Kale almadılar. Hukuku çiğnediler. Herkese uygulanan hukuktan rahatsız oldular. Dillerinden düşürmedikleri eşitlikten rahatsız oldular. Çünkü akıbetlerinin böyle olacağını beklemiyorlardı. At gözlüklerini çıkarmadıkları için Türkiye’deki değişimin farkında değillerdi. 15 Temmuz’da Türk milletinin tüm dünyaya verdiği mesajı anlayamamışlardı. Milletin, ülkedeki birlik ve bütünlüğü zedeleyecek her türlü hâl, kal ve davranışa sessiz kalmayacağını, seçtiği yöneticilerin de bu nevi durumlara sessiz kalmalarını sindirmeyeceğini anlayamadılar. Çünkü eski Türkiye’de yaşadıklarını zannediyorlardı.

Bu zan ile;

Selahattin Demirtaş “PKK’lıların cenazesine katılmayan HDP’li milletvekilleri hakkında soruşturma açılacağını” söyleyebiliyordu. Figen Yüksekdağ "PKK bir halk özgürlük hareketidir. Aynı zamanda demokrasi ve eşitlik mücadelesi veren bir örgüttür… Uyguladığı program terör değildir" diyebiliyordu. Çünkü Figen Yüksekdağ ve yoldaşları sırtlarını millete değil YPJ’ye, YPG’ye ve PYD’ye yaslıyor ve bunu alenen söylemekten çekinmiyorlardı. Abdullah Zeydan, Türk jetlerinin terör örgütü PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarını bombalamasının ardından “PKK, Türkiye’yi ve Orta Doğu’yu güller bahçesine çevirmek için ortaya çıkmış barış ve halk hareketidir. Eğer PKK Türkiye’yi güller bahçesine çevirmek istemeseydi, PKK’nın öyle bir gücü var ki, sizi tükürüğüyle boğar” diyebiliyordu. Leyla Birlik, Türkiye’nin Kürtlere soykırım yaptığını ve bunun, bütün Avrupa’ya duyurulması gerektiğini vaaz ederken, Ferhat Encü, Mehmetçiğimize “Siz zaten lekelisiniz, defolun gidin” diyebiliyordu. Sırrı Süreyya “PKK’nın çok demokratik bir yapı”ya sahip olduğunu ispat etmeye çalışırken, Gülser Yıldırım, PKK’nın ilk silahlı eylemini yaptığı 15 Ağustos 1984’ü "kutsal" bir gün olarak ilan ediyor ve PKK’lıları, "kahraman şehitler" listesinin başına yazarak, her birinin hatırası önünde saygıyla eğiliyordu. Nursel Aydoğan, PKK’nın bir terör örgütü olmadığını herkese bildirmek için, canla başla mücadele ediyor, bu bağlamda PKK’nın, 30 yıldır Kürt halkının kimliği, ana dili, özgürlüğü için mücadele eden bir örgüt olduğunu iddia ederken; Tuğba Hezer “Türk bayraklarını hendeklere gömme” aşkıyla yanıp tutuşuyordu.

Ne olduysa hep bu zanlardan oldu!

Fırat Kalkanı Operasyonu ile Türkiye hem sahada hem masadaki varlığını gösterdi. Yeni ve güçlü Türkiye olarak uluslararası alanda, yanı başında kendisini tehdit edecek şekilde kimsenin at koşturmasına müsaade etmeyeceğini ortaya koydu. Şimdi ise sırtını milletine dayayarak 15 Temmuz sonrası başladığı iç temizliğine devam ediyor. Milleti, tarihi, masum insanları hedef alarak, kirli emellerini gerçekleştirmeye çalışanlara karşı, ucu kime dokunursa dokunsun, ciddi bir operasyon gerçekleştiriyor.

Hukuk herkese karşı eşit olarak işliyor!

[Türkiye, 5 Kasım 2016]

TERÖR DOSYASI /// İBRAHİM KARAGÜL : Terörün patronları, Batı’n ın teröristleri.. Peki ya 15 Temmuz ?


İbrahim Karagül

İbrahim Karagül

Sovyetleri parçalamak ve Soğuk Savaş zaferini ilan etmek üzere olan ABD ve Avrupa, 1989’da benzer bir senaryoyu Çin’e karşı uyguladı. Pekin’deki Tiannenman meydanında Type59 tankının önünde duran Wang Weilin adlı öğrenci ya da Meçhul Asi, yıllarca küresel ölçekte özgürlük sembolü olarak medyaya, sinema dünyasına, zihinlerimize kazındı. Demokrasi ve özgürlük için mücadeleye vardık ama Batı’nın bu değerler üzerinden ne gibi senaryolar uyguladığını henüz kavrayamıyorduk.

15 Temmuz akşamı, ABD ve Avrupa’nın planlayıp yönettiği, Gülen ve teröristleri üzerinden servis ettiği saldırıya karşı bütün ülke ayağa kalkarken, yüzlerce insan tankların ve kurşunların üzerineyürüyordu. Tanklar ele geçiriliyor, askerler teslim alınıyor, bir millet ülkesine sahip çıkıyor, çokuluslu koalisyonun Türkiye’ye saldırısına karşı topyekûn mücadele veriyordu.

Bayrak, ülke, öfke: Tarihte örneği yok

O bir gecede Tiannenman meydanındaki o sahnenin yüzlerce farklı örneği sergileniyor, çok daha ötesine geçiliyor, eline silah almamış insanlar tankların altına yatıyor, ev hanımları kurşun yağmuru karşısında bir adım bile gerilemiyordu.

Ellerinde bayrak, yüreklerinde ülke sevgisi, dillerinde öfke sözleriyle dünya tarihinde örneği görülmemiş bir direniş sergileniyordu. 15 Temmuz akşamından zihinlerimizde kalan fotoğraf karelerini bir yoklayın: Geçmişte, günümüzde, dünyada bu örnekleri hangi resim kareleriyle kıyaslayabilirsiniz? Sivil iradenin, vatanseverliğin öylesine ayağa kalktığı, yumruklarla silahların kapıştığı, üniformalıların teslim olduğu bir tane bile örnek göremezsiniz.

Tankları ele geçiren gençlerin, kışlaları kuşatan kadınların, Genelkurmay binasını kurtarmaya gidenlerin, yolları kapatan kamyoncuların, stüdyoyu basan askerlere direnen gazetecilerin, hava saldırılarına rağmen meydanlarda toplanan kalabalıkların fedakarlıklarını, korkusuzluklarını tarih kitaplarında bulamazsınız. ABD ve Avrupa’nın özgürlük operasyonlarında bulamazsınız.

Neden bir fotoğraf karesi öne çıkmadı?

Ama o akşamki hiçbir resim, hiçbir görüntü, hiçbir cesaret örneği ABD-Avrupa basınında öne çıkarılmadı, sembolleştirilmedi, Tiannenman’daki o öğrenci kadar saygı görmedi. Bu semboller, bu direniş, bu fotoğraf karelerinden bir tanesi bile Batı basınını, Batı kamuoyunu, Batılı siyasi karar mekanizmalarını etkilemedi.

Neden?

Çünkü saldırıyı yapan onlardı. Çünkü o korkusuz insanlar 15 Temmuz’un bir istila planı olduğunu biliyorlardı. Kime direndiklerini, kimi teslim aldıklarını biliyorlardı. ABD’ye karşı, Avrupa ülkelerine karşı harekete geçmişlerdi. O gece sokağa çıkan herkes, istisnasız, bu saldırının arkasında kim olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden, Türkiye’yi kurtarmak ve korumak adına bin yıllık tarihe ders verircesine öne çıkmışlardı.

Ama bu sefer Batı, yenilmişti, kaybetmişti, Türkiye’deki en büyük planını başaramamışlardı. Kurşunlara direnenler Batı’ya direniyordu. Onlar bırakın bu fotoğrafları sembolleştirmeyi, o gece İstanbul sokaklarına akın edenleri terörist gibi, düşman gibi görüyordu.

Onların teröristleri, onların sembolleri..

Biz bu örnekleri çok gördük. Batı’ya hizmet ediyorsanız özgürlük kahramanlarısınız. Batı istilasına direniyor ve ülkelerinizi savunuyorsanız, işgale, parçalanmaya karşı çıkıyorsanız, değerlerinize, tarihinize sığınıyorsanız terörist olursunuz.

1979’dan sonra Afganistan’da Sovyetlere karşı onlarla birlikte savaşıyorduk. Mücahitler bizim kadar onların da özgürlük savaşçılarıydı. Daha sonra, 11 Eylül’den sonra bu özgürlük savaşçılarının nasıl bir anda vahşi teröristler haline geldiğinişaşkınlıkla izliyorduk. Yeryüzünün neresine bir müdahale varsa oraya “özgürlük” götürülüyor, Batı ekseninde savaşanlar kahraman ilan ediliyor, rol-model oluyordu.

Yayılmacılığa direnenler ise anında terörist oluyor, hışımla üzerine gidiliyor, Müslüman olsalar bile biz Müslümanlar da onları terörist gözüyle görüyorduk. O dönemler, gerçeğin farkında olan çok dar çevreler vardı, onlar da marjinalleştirilmişti. Kendi ülkelerinde bile horlanıyorlar, vatan haini olarak görülüyorlardı.

Anti terör merkezleri ile kendimizi vurduk

1996’ya geldiğimizde hemen bütün Müslüman ülkelerde anti-terör merkezleri kurulmaya başladı. Mısır’da, Yemen’de, Orta Afrika ülkelerinde, Türkiye’de, Orta Asya ve Güney Asya’daki Müslüman ülkelerde terörle mücadele merkezleri kuruluyordu.

Tam bu sırada Türkiye için, yeni stratejik değer tanımı yapılmış, ülke terörle mücadelede ön saflara sürülmüştü. Mücadele ettiğimiz çevreler Müslüman cemaatlerdi, gruplardı. 11 Eylül’den çok önce başlayan bu hazırlığı da anlayamamıştık. 11 Eylül sonrası anladık bunu. Hazırlık çok önceden başlamış, İslami yükseliş Batı için tehditolarak tanımlanmış, Müslüman ülkeler kendi toplumlarına karşı savaşa sürülmüştü.

Türkiye-İsrail ekseni o zaman kuruldu. Refahyol bu proje ile devrildi. 28 Şubat müdahalesi bu projenin sonucuydu. Koca Türkiye, birkaç general üzerinden Batı’nın yeni tehdit tanımlamalarına göre konumlanmış, bir cephe hattına dönüştürülmüştü.

Bizi İslam’la savaştırdılar!

Hemen bütün Müslüman ülke yönetimleri İslam’la savaşa sürüklendi. O örgütlerin bazıları demokratik çizgideydi, bazılarının öne çıkan özelliği ise Batı karşıtlığı özellikle de yüz yıldır coğrafyamızı ezen istila idi. Bizi kendi ellerimizle kırıyorlar, kendi kurşunlarımızla öldürüyorlardı.

Afganistan ve Irak işgali bile gözümüzü açmaya yetmedi. Afganistan’ın Taliban ve El Kaide yüzünden, Irak’ın da Saddamyüzünden işgal edildiğini sanıyorduk. Bize öyle öğretmişlerdi. Mezopotamya’ya ve Orta Asya’ya yerleşmişlerdi. ABD ve Avrupa aslında dünyayı istila ediyordu. Bizler de bu istilanın öncüleri gibiydik.

Terörle mücadeleyi küresel siyasi söyleme dönüştüren, hemen bütün ülkelerin güvenlik tanımlamalarını bu öğretiye göre yeniden şekillendirenler aslında terörün patronlarıydı. Terör örgütleri kuruyor, eğitiyor, silahlandırıyor, onları hedef bölgelere gönderiyorlar, oralardan eleman devşiriyorlar, onların öfkelerini kullanıyorlardı.

Müslüman dünyanın Batı’ya öfkesi, Müslümanlara karşı kullanıldı, bunu başarmışlardı. Örgütler yabancı istilacılarla savaştıklarını, onların kontrolündeki zorba rejimlerle savaştıklarını zannederken, aslında kendi ülkelerini parçalıyor, milletlerini vuruyorlardı.

15 Temmuz’daki “Türkiye Cephesi” gözümüzü açtı

Bugüne gelelim.

15 Temmuz’da ABD adına, Avrupa adına çalışan terör mensupları harekete geçirildi. 15 Temmuz öncesi PKK ile güneyden işgal planları yapanlar o akşam da FETÖ ile harekete geçti. Geziolaylarında ise özellikle Almanya ve Avrupa istihbaratlarınaçalışanlar sokakları örgütlüyordu. Suriye’nin kuzeyinde, Irak’ın kuzeyinde Türkiye karşıtı kuşak oluşturma projesi de ABD ve Avrupa istihbaratlarının kontrolündeki terör örgütleri üzerindenuygulanıyordu.

PKK’yı, PYD’yi, FETÖ’yü Türkiye’yi parçalamak için kullananlar, bu örgütler üzerinden “Türkiye cephesi”ni açanlar artık terör ortaklıklarını gizlemeye bile tenezzül etmiyor. Açık savaş, açık ortaklık dönemi başladı. Bizim gözümüzü açan da bu oldu. DHKP-C’yi Almanya, Avusturya, Belçika istihbaratları yönetirken, FETÖ ve PKK’yı ABD istihbaratı yönetirken, aynı ülkeler terör konusunda Türkiye ile ortaklıklarını fiilen askıya almakta tereddüt bile etmedi.

15 Temmuz saldırısı başarısız olunca ABD istihbaratı FETÖ örgütünü, istihbarat mensuplarını topladı ve korumaya aldı. Medyada, iş dünyasında ABD ve Avrupa ülkelerine çalışan istihbarat aparatlarının tamamı Batı’ya kaçtı. Her şey ortada değil mi?

Coğrafyanın sorunu Batılı terör örgütleridir

Bugüne kadarki sinsi ortaklıkları cephe ortaklıklarına dönüştürdüler. Özellikle ABD’nin Türkiye’ye karşı bir terör örgütüyle ortaklık kurması, Almanya’nın terör örgütlerini korumaya alması, çok derin bir ayrışmanın ilk işaretleridir. Artık bölgede bu ülkelerle Türkiye’nin çıkarları tamamen ayrışmıştır. Artık Türkiye, kendi elleriyle kendi geleceğini kuracak, mücadelesini Batılı terör örgütlerine hatta bu ülkelere karşı yürütecektir.

1996’ta teröre karşı küresel mücadele ile başlayan ortaklık, Türkiye’yi parçalama hesaplarına kadar vardı. Müslüman dünyayı kendi içinde savaştırıp şehir devletlerine bölme planları sınırlarımıza dayandı. Teröre karşı savaşın aslında terörü koruma ve terör üzerinden ülkeleri parçalama planı olduğu artık zihinlerimizekazındı. Onların demokrasi ve özgürlük söylemlerinin birer güvenlik stratejisi olduğu, coğrafyamıza yönelen yeni harita taslakları olduğu hafızamıza yerleşti.

En ciddi ayrışma, en büyük güven bunalımı

İşte bu yüzden 15 Temmuz’da başlayan şey, yeni milli mücadele, yeni İstiklal Mücadelesidir. Bu mücadele hem içeride hem sınırlarımızın dışında yapılmaktadır, yapılacaktır.

Batı, terör örgütleriyle oynaşırken biz onurlu mücadelemize devam edeceğiz, coğrafyamızdaki milletlerle ortak bir gelecek kurmanın hesaplarını yapacağız. Bu tarihi bir ayrışmadır. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en ciddi kırılmadır. Türkiye ile Batı arasındaki güvenin silinip gitmesidir.

İşte bu yüzden onlar bizim kahramanlarımıza asla saygı göstermeyecek. Onlar bizim özgürlük ve değer mücadelemize saygı duymayacak. 15 Temmuz gecesinden hiçbir fotoğraf karesi onların zihinlerinde yer almayacak.

Asla saygı duymazlar

O akşam tankların altında ezilenlerin, kurşunlanan sivillerin, F-16’larla bombalananların, buna rağmen ayağa kalkıp direnişe devam edenlerin hiçbiri Tiennenman’da tankın önünde duran öğrenci kadar bile olamayacak.

Çünkü biz o akşam ABD’nin, Avrupa’nın planlarını uygulamadık. Onlara karşı, onların Türkiye’ye saldırılarına karşı, onların istihbarat aparatlarına karşı sokaklara çıktık.

Bin yıldır böyle tarih yazıyoruz

Biz, milletimize, vatanımıza, tarihimize sahip çıktıkça Batı’dan hiçbir saygı görmeyeceğiz. Böyle bir beklenti ölümdür, tam anlamıyla yenilgidir, bunu asla yapmayacağız. Onlara çalışanlar soluğu o ülkelerde alıyorlar zaten. Gitsinler, efendilerine sığınsınlar. Bizler bu topraklardan beslenenlerle, yerli olanlarla mücadele edeceğiz.

Bizim kahramanlarımız, bizim sembollerimiz bize yeter! Biz, bin yıldır kendi kahramanlarımız, öncülerimiz, sembollerimizle yürüyoruz. Kimsenin kanatları altına sığınmadık, yine yapmayacağız… Çünkü biz tarihi hep böyle yazdık.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// NECDET BULUZ : Terör örgütü PKK ve bölge halkının tutumu


NECDET BULUZ : Terör örgütü PKK ve bölge halkının tutumu

PKK ile daha önce yazdığımız bir yazıda özellikle şu noktaya değinmiştik, anımsatalım:

“Terör örgütü PKK artık, eskiden olduğu gibi yöre halkından tam destek göremiyor. Terörden Doğu ve Güneydoğu halkımız da çok sıkıntı çekti, artık barış istiyor. Bu nedenle PKK, yöreden militan da bulmakta zorlanıyor. Terör örgütü şimdi sınır dışındaki kamplardan besleniyor. Dış güçlerin de desteği ile varlığını sürdürmeye çalışıyor.”

Şimdi bunu neden gündeme getirdik ona bakalım:

Geçenlerde Diyarbakır Belediye Başkanı Gülten Kışanak ve Eş Başkan Fırat Anlı polis tarafından gözaltına alındı. Savcılık, Diyarbakır Belediyesi’ni terör üssü haline getiren Kışanak için bir de suç dosyası hazırladı.

Şimdi işin asıl önemli noktası gözaltı olayından sonra yaşananlardır.

PKK’nın siyasi uzantısı HDP’liler gözaltı olayından sonra Diyarbakır Belediyesi önünde provokasyona kalkıştı. Eylem çağrıları üzerine 100’ün üzerinde bir grubun Belediye binası önünde toplanması bu eylem planına yöre halkının ilgi göstermemesi neden oldu. Hatta eyleme kalkışanlara karşı esnafın tepkisinin var olduğu da gözlendi.

PKK lehine slogan atanlara karşı esnafın “Bıktık artık, yeter huzur ve barış istiyoruz” söylemlerine de dikkatlerinizi çekmek istiyoruz.

Gözaltı olay sonrası HDP’lilerin protesto çağrısı yapan bildirilerine itibar edilmedi ve bildiri sonuçsuz kaldı.

Büyük şehirlerimiz başta olmak üzere, diğer kentlerimizde de Diyarbakır’daki gözaltı olayına karşı HDP ve yandaşlarınca artık beklenen tepkinin ortaya konmamış olması da milletin PKK’ya karşı tutum ve davranışını ortaya koymaktadır.

Bu gelişmeler bir noktada PKK ile birlikte terör örgütünün siyasi uzantısı HDP’nin de çökmeye başladığını gösteriyor.

Biz de seçilmiş ve seçimle iş başına getirilmiş olanların ancak seçimle iş başından ayrılmasından yanayız. Ancak, seçimle de olsa iş başına gelenlerin devletin bölünüp parçalanması yolunda çalışma yapıp, terör örgütlerine kucak açmasına da göz yumulmaması gerektiğini savunuyoruz.

Ortada bir suç varsa cezası da olmalıdır.

Geçtiğimiz günler içinde de yöre aşiretlerinin Van’da yaptıkları bir toplantı vardı. Aşiretler bu toplantı sonunda bildiri yayınlanmışlar, Doğu ve Güneydoğu’da güvenlik güçlerinin PKK’ya karşı verdiği mücadelede devletin yanda yer aldıklarını vurgulamışlardı. Yine aynı toplantı sonunda yayınlanan açıklamada da PKK’ya karşı yöre halkının da dik duracağını, terör örgütünün artık bölgede barınamayacağını, bunun için gereken mücadele içinde olacaklarını da kamuoyuna duyurmuşlardı.

Yöre halkının, bölgeye sızmaya çalışan, ya da tutunmak isteyen PKK’lıları güvenlik birimlerine daha sık bildirmeye başlaması da önemsenmelidir.

Dikkat edilecek olursa Doğu ve Güneydoğu’da işyerlerine ve evlere artık Türk bayrakları asılmaya başlandı. Daha önceki yıllara baktığımızda ortaya çıkan görüntülerin neler ifade ettiğini daha net biçimde görebilmekteyiz.

Şimdi bütün bu gelişmeleri alt alta koyup değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tabloya bakalım:

PKK, artık bölgede istediği gibi at oynatamıyor, rahat hareket edemiyor. İstihbarat birimlerince hazırlanan raporlarda da PKK’nın militanlarını Kuzey Irak ve Suriye’den getirip, Türkiye’de eylem yaptırdığı ifada ediliyor.

Özetleyecek olursak PKK’nın şer yuvaları dışarıda bulunuyor. Terör örgütünü de dış güçler destekliyor. Sorun artık küresel terör örgütü haline gelmiş olan PKK’nın dış bağlarıdır, bunların mutlak şekilde koparılması gerekiyor.

Nitekim gözaltı olaylarına karşı Avrupa’dan “endişeliyiz” açıklamaları terör örgütü PKK’nın halen dış ülkelerce desteklendiğini de ortaya koyuyor.

Amerika “PKK terör örgütüdür” diyor ama bu örgütün Suriye ayağı PYD’ ye halen silah ve siyasi destek sağlıyor. PYD’nin silahlı gücü YPG’ ye silah yardımı yapmadıklarını söyleyen Amerikalı dostlarımız PYD’ ye silah yardımı yaparak sanki çocuk kandırmaya çalışıyor.

Sınırlarımızın güvenliği, Suriye ve Kuzey Irak’ta sahada da masada da yer almaya tutunmak istememizin en büyük nedeni özellikle PKK ve IŞİD terör örgütlerinin dış bağlantılarının kesilmesidir.

Şimdi, FETO terör örgütüne karşı başlatılan operasyonların, ayıklanmaların PKK terör örgütüne karşı da yapılması gerekiyor. Devletin içine kadar sızmış olan terörist ve sempatizanlarının da temizlenmesi, ayıklanması için daha ne bekleniyor?

Özellikle HDP’li belediyeler içinde PKK militanları barındırılmıyor mu? Üniversitelerin çoğunda bu örgütün militanları çeşitli gruplar altında faaliyetlerini sürdürmüyor mu? Artık daha bunlara ne zamana kadar göz yumulacak?

Bu arada şunu ekleyelim:

PKK’ya karşı başlatılan operasyonların IŞİD tehlikesine karşı da aynı kararlılıkla sürdürülmesi ve özellikle IŞİD’ın uyuyan hücrelerinin çökertilmesi de kesinlikle ihmal edilmemelidir. Çünkü IŞİD’da en az PKK terör örgütü kadar tehlikeli ve ensemizde duruyor.

necdetbuluz
www.facebook.com/necdet.buluz

ORTADOĞU DOSYASI : Orta Doğu’da Kutsanan Sekülerizm Terörü Meşrulaştırıyor mu ?


Orta Doğu’da Kutsanan Sekülerizm Terörü Meşrulaştırıyor mu?

Birilerinin Batılı “dostlarımıza” teröristlerle iş birliği yapmanın bumerang etkisi yapacağını anlatması gerekiyor. Bugün tolerans gösterilen ya da desteklenen teröristler yarın kendilerini de vurabilir.

Batı’da PKK/PYD seviciliğin tavan yaptığı bir dönemi yaşıyoruz…

Kanlı eylemler gerçekleştiren “vahşi” ve “barbar” terör örgütü DAEŞ’e karşı “kahramanca” direniş gösteren bir PYD/PKK algısı oluşturulmaya çalışılıyor medyanın geniş kesimlerince. İnşa edilen DAEŞ algısı ne kadar ürkütücüyse, ona karşı mücadele ettiği düşünülen PKK/PYD algısı da o kadar kutsal bir hâl alıyor.

Bir şeyi fazla kutsamak, çizilen kutsal resme uymayan bazı şeyleri görmezden gelmenize yol açar. Kutsadığınız şeye ilişkin çarpık bazı gerçekler gördüğünüzde “vardır bir hikmeti” der geçersiniz. İşte Batılılar da bu şekilde kutsadıkları PKK’nın Ankara’da, İstanbul’da patlattığı bombalarla katlettiği sivilleri veya bayram günü evinden çağırıp çocuğunun gözleri önünde infaz ettiği siyasetçileri görünce “vardır bir hikmeti” tutumuna bürünüyorlar. Ya da bu tür olayları hiç görmemeye çalışıyorlar.

PKK, Avrupa Birliği ve ABD tarafından da terörist bir örgüt olarak tanımlanmasına rağmen, bu örgüte Suriye, Irak ve İran’daki uzantılarıyla birlikte açık veya üstü örtülü bir şekilde sahip çıkılmasının birçok nedeni vardır. Terörist örgütlerin uluslararası aktörler tarafından her zaman risk olarak görülmediği, bazı durumlarda “kullanışlı araçlar” olarak değerlendirildiği bilinen bir gerçektir. Bu çerçevede bazı küresel aktörler PKK/PYD gibi terörist örgütleri Orta Doğu’daki çıkarları doğrultusunda kullanabilecekleri faydalı araçlar olarak görüyorlar.

Ancak Batı’nın PKK/PYD’ye bakışında, uluslararası ilişkilerin doğasında var olan bu çıkar hesapları dışında ideolojik bir boyutun olduğunu da ifade etmek gerekir. Orta Doğu ve dünyadaki İslam algısının DAEŞ, El-Kaide, Boko Haram ve FETÖ/PDY gibi örgütler tarafından bu kadar kirletildiği bir dönemde Batı kamuoyunda ciddi bir İslamofobinin oluştuğu görülüyor. Bu İslam korkusu ve düşmanlığının Batı’daki geniş kesimleri, İslam dünyasında iş birliği yapacakları seküler aktörler arayışına itmesi de söz konusudur. Bu korku ve endişe altındaki arayış içerisinde, buldukları “seküler” müttefiklerin yukarıda sayılan örgütler gibi terörist olmalarını ise fazla önemsemedikleri görülüyor. Daha doğrusu, çıkar odaklı politika geliştirenler için bunların terörist olmalarının fazla önemi yok “kullanışlı” olmaları yeterli.

Bu çıkar odaklı siyaset geliştirenlerin, yeni seküler müttefiklerin “terörist yüzlerinin” kendi ülkelerindeki geniş kitlelerden gizlenmesi konusunda ise medya devreye giriyor ve PKK/PYD konusunda halkın sempatisini artıracak sayısız program yapılıyor. Batı televizyonlarında gösterilen bu programlarda PKK/PYD’nin ne kadar “özgürlükçü” olduğu anlatılarak, başta Kürt halkı olmak üzere bölgede ele geçirdiği bölgelerdeki farklı düşünen insanlar üzerinde kurduğu tasallut gizlenmeye çalışılıyor. Kadın “savaşçıları” gösterilip, kadının nasıl özgürleştirildiği anlatılmak suretiyle, ailelerinden küçük yaşlarda kaçırılan kız çocuklarının dramı örtülmeye çalışılıyor. DAEŞ ideolojisine karşı aydınlanmacı bir zihniyete sahip oldukları anlatılmaya çalışılarak, örgütün Kandil’deki lider kadrosunun Soğuk Savaş döneminden kalmış, ideolojik takıntılı ve demokrasiye kapalı düşünce yapısı gizlenmeye çalışılıyor.

Bu şekilde PKK/PYD için, seküler kimliğinin Batı kamuoyu nezdinde terörist kimliğini örten meşrulaştırıcı bir araca dönüştüğü görülüyor…

Batı’da giderek tırmanan İslamofobik anlayış tarafından körüklenen bu ideolojik körlük, PKK’nın Türkiye’de artırdığı terörist eylemlerin vardığı noktanın görülmesini engelliyor. İntihar saldırıları, bomba yüklü araçlarla gerçekleştirilen saldırılar ve gelinen son noktada bölgedeki AK Partili siyasetçileri hedef alan suikastlar Batı’nın bu yeni “seküler” müttefikine bakışındaki ideolojik körlüğü ortadan kaldıramayacak gibi görünüyor.

Birilerinin Batılı “dostlarımıza” teröristlerle iş birliği yapmanın bumerang etkisi yapacağını anlatması gerekiyor. Bugün tolerans gösterilen ya da desteklenen teröristler yarın kendilerini de vurabilir. PKK’nın Avrupa’da çok güçlü bir militan ağı olduğu ve çıkar uyuşmazlığı durumunda bu yapının kontrol edilmesinin ne kadar zor olduğunu bilmeleri gerekir…

[Türkiye, 22 Ekim 2016]

TERÖR DOSYASI : Dış Politikanın Bir Aracı Olarak “Terör”


Dış Politikanın Bir Aracı Olarak “Terör”

Uluslararası ilişkilerin tarihi ve gerçekleri bize gösteriyor ki, devletler birbirlerine karşı terörist örgütleri de dış politika aracı olarak kullanabiliyorlar.

Prusyalı ünlü general ve teorisyen Carl von Clausewitz’in “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır” şeklindeki tanımı çok bilinir.

Aynı ifade kısmen değiştirilerek terörizm için de kullanılabilir mi?

Devletler ve devlet dışı aktörler terörizmi dış politikanın bir aracı olarak kullanıyorlar mı?

Terörist eylemler bütün ülkelerde aynı tepki ve infiale yol açıyor mu? Yoksa başka ülkelerin maruz kaldığı terör olayları bazı devletlerde olumlu gelişmeler olarak mı değerlendiriliyor? Bazı devletler başka ülkelerdeki birtakım terör örgütlerini ve onların sivil insanları da hedef alan kanlı eylemlerini destekliyor olabilirler mi?

Terörün ne kadar büyük bir suç olduğu ve insanlığı her geçen gün daha fazla tehdit ettiği düşünüldüğünde, herkesin teröre karşı tek yürek olması ve iş birliği yapması gerekir. Ancak uluslararası ilişkilerin tarihi ve gerçekleri bize gösteriyor ki, devletler birbirlerine karşı terörist örgütleri de dış politika aracı olarak kullanabiliyorlar.

Aslında terörün dış politika aracı olarak kullanılması, uluslararası hukuk açısından savaşta kitle imha silahları kullanılması gibi büyük suçlardan biridir. Yani savaşın da bir hukuku olduğu gibi, devletlerin birbirlerine karşı izledikleri dış politikada kullanacakları araçların da bir sınırı ve hukuku vardır. Uluslararası hukuk terörizmi ve teröristlere yardım etmeyi açık bir şekilde yasaklıyor. Ancak buna rağmen birçok devletin terörist örgütlere destek veren politikalar izlediği ve kendi çıkarları doğrultusunda bu örgütleri yönlendirdiği görülüyor. Bu politikaların kamufle edilmesi için çoğu zaman başvurulan yol ise, desteklenen örgütün terörist olmadığı yönünde açıklama girişimleridir.

Buna örnek olarak ABD’nin PYD/YPG’ye olan desteği gösterilebilir. Türkiye’nin aksi yöndeki iddialarına rağmen Washington yönetimi, PKK’nın Suriye kolu olduğu açık olan bu örgüte destek vermeye devam ediyor. ABD’nin, PKK’yı terörist bir örgüt olarak tanımlamasına rağmen PYD’yi silahlandırması ve onun Suriye’nin kuzeyinde fiili bir devlet kurmasına yönelik desteği, uluslararası hukuka ve özellikle de Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) çerçevesindeki karşılıklı yükümlülüklere aykırı. Çünkü Amerikalı üst düzey yetkililerin de değişik toplantılarda itiraf ettikleri PKK-PYD bağlantısından dolayı, Washington yönetiminin PYD’ye verdiği silahlar daha sonra PKK saldırılarında Türkiye’nin karşısına çıkıyor.

ABD’nin PYD/PKK üzerinden terörizme bu açık desteği bir savunma örgütü olarak kurulan ve Soğuk Savaş sorasında, karşı durulması gereken en büyük tehdidi uluslararası terörizm olarak tanımlayan NATO’yu Türkiye açısından anlamsız hâle getiriyor. Bu örgütü domine eden ABD’nin, “müttefik”lerinden biri olan Türkiye’ye terörizmle mücadelesinde destek vermesi gerekirken, teröristlere destek vermesi Türkiye’yi alternatif güvenlik ortakları aramaya itebilir. Amerikan seçimleri sonrasında da Washington’un bu teröristlerden yana tercihi devam ederse, Ankara’nın ABD ve Batı ile güvenlik ilişkilerinde köklü bir revizyona ihtiyacı olabilir.

Amerikan yönetiminin, Türkiye’nin güvenliği için PKK kadar tehdit oluşturan bir başka terör örgütü olan FETÖ/PDY konusundaki tavrı da Ankara’nın bundan sonraki güvenlik politikası tercihlerinde belirleyici olacaktır.

ORTA DOĞU KONGRESİ

Sakarya Üniversitesi önemli bir kongreye ev sahipliği yapıyor. Orta Doğu Enstitüsü tarafından düzenlenen “Orta Doğu’da Siyaset ve Toplum Kongresi”ne çeşitli Orta Doğu ülkelerinden üst düzey siyasetçiler ve dünyanın her yerinden Orta Doğu’da çalışan çok sayıda akademisyen katılıyor. Açılış konuşmacısı Tunus eski Dışişleri Bakanı Refik Abdusselam olan kongrede, Irak eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el-Haşimi, Libya eski Başbakan Yardımcısı Awad el-Barasi ile Mısır ve Suriye’den eski bakanlar da konuşmacı olarak yer alıyorlar.

Salı günü başlayan ve perşembe günü akşamına kadar devam edecek olan kongrede 130 akademisyen Orta Doğu ile ilgili değişik konularda sunum yapıyorlar. Türkiye’de Orta Doğu’nun tanınmasına ve daha iyi anlaşılmasına hizmet edecek kongrenin başarılı olmasını diliyorum.

[Türkiye, 12 Ekim 2016]

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.