Etiket arşivi: İSRAİL

NEO-CONLAR & EVANJELİSTLER DOSYASI /// TÜRKİYE EVANJELİZM İSRAİL ÜÇGENİNDE : DÜNYA SAVAŞI MI ? YENİ DÜNYA İTTİFAKI MI ?


TÜRKİYE EVANJELİZM İSRAİL ÜÇGENİNDE : DÜNYA SAVAŞI MI ? YENİ DÜNYA İTTİFAKI MI ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/turkiye-evanjelizm-israil-ucgeninde.html?m=1

Onur Dikmeci
İstihbarat ve Strateji Uzmanı

16. Yüzyılda Papalığa karşı bayrak açanlar Protestanlığı kurdular. Aslında dinler yönetsel eylemlerin yönlendiricisiydi öyleki zamanla bazı hristiyan hükümdarlar Konsil Teorisi olarak adlandırılmış bir yöntemle kimi zaman Papa’dan farklı bir kararı konsillerden çıkartma yoluna gidiyorlardı. Bu durum daha sonradan Papalık tarafından kontrol altına alınmıştır. Yani protestanlık gerçekten bir ihtiyaçtan mı doğmuştur yoksa bir takım çıkar gruplarının Katolizme karşı geliştirdikleri kaotik komplo mudur? bu husus halen tartışma konusudur. Protestanlık katolizme göre daha liberal tonlu görünsede protestanlık içerisinden doğan evanjelis ekol oldukça muhafazakârdır. Fakat bu tutucu bir tassubi akım olmaktan çok farklıdır. Kutsal kitap temel olduğundan okumak ve yazmak mecburidir. Bu sebeple evanjelisler okuma yazma öğretiminde kurslar açmışlar, dersler vermişlerdir. Dini eğitimin yanında felsefi ve fenni müspet ilimlerede oldukça önem vermişlerdir. Çünkü Amerikan halkının kurtuluşu kendilerine bağlıdır bunun için ise imani olduğu kadar entellektüel birikiminde oldukça kuvvetli olması gerekir. Amerika’nın kurtuluşu kadar dünyaya nizam vermeside Belirlenmiş Yazgı teorisi olarak evanjelis sistemde yer bulur . Bu teori Kuzey Amerika kıyımlarının ve Küba, Filipinler, Meksika çıkarmalarının dayanağını oluşturmuştur. Yine 1840 pasifik yayılmacılığına meşruiyet "Belirlenmiş Yazgı" teorisinin neticesiyle sağlanır. Tamamiyle Tevrat esinlenmeli teori seçilmiş İsrailoğulları ve Arzı Mevud’un Protestanlığın bir kolu olarak Amerikan siyasetine uyarlanmasından başa birşey değildir. Burada belirtmek gerekirki İsrailoğulları teolojik literatürleri gereği seçilmişliklerine iman ederler. Bu seçilmişliğin sebebi Tanrı’nın İsrailoğullarına sevgisi ve atalarına verdiği sözün gereğidir. Ahitleşme İbrahim Peygamber ile başlar fakat bu basit neredeyse tek taraflı bir sözleşmedir. Ahitleşme Musa Peygamber ile daha detaylı bir hal alır çünkü bu sefer On Emir ile Musevi şeriatı benimsenmiş ve İsrailoğullarının uyması istenmiştir. Zaten Musa öncülüğünde Mısır’dan çıkış artık seçilmişliğin tescili olmuş ve kabul edilen kutsal soy Yakup Peygamber aracılığıyla günümüze değin intikal etmiştir .

Evanjelisler kutsal ruhun çabasıyla gönüllerinin döndürüldüğü imanı ikinci doğum olarak görürler bunun gereğide eğlence ve boş zevkler yerine ihtiyatlı bir hayatı tercih etmişlerdir. Evanjelisler Amerikan halkının seçilmiş olduğuna iman ederlerken bu sebeple askeri, politik ve ekonomik yayılmayı hak telakki ederler. Onlara göre Amerika’nın kuruluşuda İsrail’in kuruluşu misali Tanrısal buyruğun gereğidir. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Abd’nin kuruluşu 18. Yüzyıl iken İsrail’in kuruluşu 1948’dir. Nasıl olurda 18. Yüzyılda kurulan bir devlet 1948’de kurulan devletten feyiz almış diye sorulabilir. Fakat şimdiki İsrail tarihte kurulmuş olan üçüncü İsrail’dir. İlk İsrail Babil Kralı Nebukadzender tarafından yıkılmış ve 430 yıllık Mısır sürgünü yaşanmıştır. İkinci İsrail Devleti M.S. 70’de Romalı Titus tarafından yıkılmış ve 70 yıllık Babil sürgünü yaşanmıştır. İşte Amerika’nın kuruluşunu örnek aldığı İsrail bu devletlere tekabül etmektedir. İsrailoğullarının sürgüne tabi tutulmalarıda unutulmamış Amerikan Mühürü tasarlanırken, Franklin ve Jefferson tarafından Nil’den geçen İsrailoğullarını temsil eden figürler tavsiye edilmişti. Abd’nin kuruluşu ile İsrail arasında paralellik kuran evanjelislerin bu inancı aslında tamamiyle Tevrat esinlenmesidir. Yayılmak istediği toprağı Vaad Edilmiş olarak gördüğünden Küba, Filipinler, Kuzey Amerika istila ve yayılma hareketleri meşru telakki edilmiştir. Evanjelislerin dış politika argümanı siyonizm ile bazı ölçülerde örtüşür. Onlarda Ortadoğu merkezli dünya savaşına ve Büyük İsrail’in hayata geçirilmesinde hemfikirdirler. Fakat filmin koptuğu nokta Mesih’in kimliği ve kurtuluşa ereceklerin kategorisidir. Siyonist görüş Mesih’i Kral Davud soyundan beklemektedir. Çünkü onlar İsa Peygamber zamanında büyük acılar çektiklerini öne sürerler. İsa Peygamber bekledikleri manada asla bir birleştirici olamamış uysal bir öğretmenlik vazifesi görmüştür. Oysa Mesih savaşçı, hükümdar ve İsrailoğullarının düşmanlarını ezecek nitelikte olmalıdır. Yine evanjelisler kendileriyle beraber ancak tevbe edecek 144 bin Yahudinin Tanrı Krallığına ereceğine inanırlar. Bu da siyonist bakış açısı ile uyuşmayan durumdur.

Evanjelis ekol kıyamet savaşları evvelinde Yeni Ahit kaynaklı bazı kehanetlerin gerçekleşeceğine iman ederler. Onlara göre Fırat nehri kurumalı Kuzey’den gelen ordular Ortadoğu’da kan dökmeli, Paneas nehri kızıl renkte akmalı Süleyman Tapınağı yıkılmalı ve Armageddon savaşı yaşanmalıdır. Bu kehanetler aslında gerçekleştirilme zemini bulmuştur. Kuzey orduları Rusya olarak işaret edilmektedir bugüne baktığımızda ise Rusya Ortadoğu’ya yerleşmektedir. Paneas Ürdün civarında bulunmaktadır yani bu Ortadoğu coğrafyasında sınırsal değişilikleri ifade eder. Yine Babil denilen bugünki Irak’ın önemi Tevrat’ta pekçok kez bildirilir. Bu önemli ülke bu sebeple işgal edildi ve bölündü. Bağdat’ta açılan Evanjelis kiliselerin sayısı sekizi buldu. ..Kutsal Metinler Ortadoğu ile bu denli alâkadarken hegomanik işgalin sadece Irak ile sınırlı kalması beklenemez. Ortadoğu denilen coğrafyada hemen her ülke bundan nasibini alacaktır. Kitlelerin özgürleşmesi gibi oldukça popüler bir propaganist söylem üzerinden her ülkenin hassas etniki ve mezhebi yapıları itinayla gündeme getirilmiştir ve getirilecektir. Aslında geçmişte İmparatorlukların parçalanıp Ulus Devletlere dönme evreleri ve bugünün merkezi devletlerinin parçalanıp küçük yapılı serbest ticaret ve güç savaşları yapılan ülkeleri haline gelmeleri benzer süreçler teşkil etmektedir. Aslında amaç kutsal kehanet ve semavi kitaplarda aktarılanların nasıl gerçekleştiğini anlatmaktan ziyade mit, mitoloji ve dini referans kullanılmak koşuyla tasarlanan düzene bir meşruiyet sağlamaktan başka birşey değildir. Kimseyi ulus ötesi şirketlere ait bir proje için kolay kolay harekete geçiremezsiniz fakat özellikle dini argümanlardan faydalanarak oluşturulan bir sistemi ilahi düzenin gereği olarak kolayca benimsetebilirsiniz. Bu benimsetmenin oldukça cazip yöntemlerinden biride film sinema endüstrisidir.

Özellikle Hollywood merkezli endüstri son yıllardaki filmlerinde işlediği konularda beşeri fıtrat dışı bilimsel ilerlemeyi ve teknolojiyi yakalamış insanlığın adeta yaratıcı hüviyetine soyunduğunu vurgulamaya başladı. Bununla birlikte kıyamet savaşları, istila senaryoları ve beklenen kurtarıcı konulu yapımlar oldukça öne çıkartıldı. Bunlara en önemli örneklerden bir tanesi Geride Kalanlar filmiydi. Bu yapıt oldukça önemliydi çünkü evanjelis ekolün beklediği Mesih’in ikinci kez gelişini ve kendisine iman edenleri göğe yükseltişini bu kadar açık ve net ifade eden bir yapım olmamıştı. Arınma Gecesi serileri ise ilk kez Günahta Arınma prensibini bu denli net ifade eden günah işleme özgürlüğünü dini itikat gibi sunmanın yanında güçlü ve zengin olanların hakim olacağı bir düzen tahayyülü belkide Ortadoğu işgallerinin meşruiyetine mesaj gönderecek bir çalışma olmuştu. Evanjelizm, protestanlık, din çekişmeleri ve bunları anlatan eserlerden müteşekkil bir dünya Türkiye’nin hazırlık katsayısını yükseltmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü er ya da geç her inancın kesişim noktası Türkiye olarak beliriyor.

Türk siyasi mekanizması geçmişte protestanlığa oldukça hoş görülü yaklaşmıştı. Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in Türkler hakkındaki olumsuzluk ve hakaret içeren ifadelerine rağmen Türk devlet sistemi asla duygusal davranmamış ve katolizme karşı protestanlığı devamlı kollamıştır. Katolizim şii ittifakıda bu yıllarda bu mecburiyetten doğmuştur. Yahudiler ile de tarihsel olarak herhangi bir sorunu bulunmamasına karşın modern Türk siyasi tarihi genelde yahudi karşıtlığı üzerinden kurgulanarak adeta katolizmin tezlerini destekledi. Buna karşın son zamanlarda Hollanda ve Almanya merkezli protestan lobilerin Türkiye karşıtı tutumları teolojik siyasetin hangi noktasına gelindiği hususunda düşündürmeye başladı. Evet protestan kiliseler boşalmıştı fakat Vatikan’ın prestij ve otoriteside artık sorgulanmaktaydı. İlk defa bir Papa istifa ettirildi ve şimdiki Papa’dan sonra Aziz Malaki kehanetlerine vurgu yapılarak başka bir ruhani önder gelmeyeceği dillendirilmeye başlandı. Anlaşılan artık kiliselerin ve kutsal kitapların pek bir önemi yok önemi olan yalnızca bir avuç dini kehanetten ibaret. Ve ortadoğu merkezli kıyamet savaşının bir an önce başlatılması gerekiyor. Bu yüzden protestan kaynaklı evanjelisler giderek hızlandılar. Çünkü daha Suriye bile tasfiye edilemedi. Oysa en geç 2018’e kadar istenilen bütün sınır değişiklikleri gerçekleştirilmeli ve bu yüzyıl bitmeden dünya nüfusu yarım milyar kişiye indirilmeliydi. Protestan lobi ısrarla bir ortadoğu komutanlığı fikri üzerinde duruyor çünkü ancak bu şekilde sünnilik belirli bir derecede sistemli bir orduya kavuşabilir. Bunun neticesinde de Kabe savaşları ile dünyanın yeni yönü tayin edilmeye çalışılacak. Kanımızca ülkelerin istikrarsızlaştırılması projesinde İran, Çin Rusya Hindistan güzergahı izlenecek. Parçalı devletlere hamilik edecek bölgesel yedi veya on federasyonun yeni tehdit algısıda dünya dışı gelişmelere çevrilecek. Çünkü lobiler her daim bir tehdit kurgulamak zorundalar.
Ortadoğu’da ki mühim değişiklikleri bir anlamda İsrail ekolüde istiyor fakat Mesih’in kimliği, hüküm süresi, somut dünya soyut dünya tanımlamaları protestanlardan ya da evanjelislerden farklılık arz ediyor. Türkiye ise hala teolojik çalışmalar sürdürmüyor. Kimin papa olması gerektiği ile ilgilenmiyor, ibrani kaynakları incelemiyor, evanjelislerin propaganda merkezlerini deşifre edemiyor.

Türkiye’nin son yıllarda bir dönüşüm yaşadığı ve gelişme gösterdiği muhakkak olmakla birlikte inanç savaşları ve yaklaşan yeni dünya savaşına hazırlıksız yakalanma ihtimali oldukça ürkütücü bir gerçeğide göstermiş oluyor. Türkiye yalnızca İslam ya da sünni dünyanın değil bütün inançların merkezi ve kaynağı olduğunu bilerek güven ve farkındalıkla hareket etmelidir. Paganist inançlarda, semavi dinlerde ya bu topraklarda hayat buldular ya da bu topraklar üzerinden tanımlanıp yayıldılar. Dolayısıyla teolojik bir birikimide edinmek şart. Bunun dışında Türkiye her bölge ile temasını sürdürmeli. Ancak bir parçada oyuna dahil olarak diğer dinlerin ve mezheplerin çekişmesinden yararlanmalı. Sünnilik ve alevilik arasında pek fark yoktur buna karşın katolizm evanjelizm ve yeni dönemim museviliği ciddi ayrılıklar içerir. Ancak bu farklılıklar yansıtılmıyor ve yumuşak güç savaşları biçiminde kendisini gösteriyor. Dolayısıyla derin ayrılıkları bulunmayan iki mezhep üzerinden yıllarca oyalanan Türkiye, ciddi ayrılıkları bulunan diğer inançlardan neden yararlanmasın ya da yeni bir yorumda bulunmasın ?

Türkiye için ortadoğu ve avrupa vaz geçilmezdir. Yeni dünya savaşının ahantarını ve belkide hologramik Mesih planının tarihini kendi atacağı adımlarda aramalıdır. Abd bugün evanjelizmin kalesidir fakat Türkiye’nin de müttefikidir. Abd ile ilişkilerin kopartılması mümkün değildir o halde yapılması gereken yahudi lobileriyle ilişki geliştirmek ve bu mekanizmaları gerektiğinde birbirleri yerine ikame etmektir. Yahudi lobisi ile evanjelizm aynı şey değildir ve aralarında ihtilaf vardır. İki grubun öncelik sıralamaları farklıdır. İsrail’i var eden protestan siyaset zamanı gelince onu ortadan kaldırmayıda bilecektir. Çünkü petrol misyonunu tamamladığında artık İsrail’in güvenliği söylemi bir kenara bırakılacak belki İsrailoğullarının seçilmişliği sorgulanacak ve İsrail’in kendi ayakları üzerinde durması beklenecektir. Fakat evanjelis ekol ile İsrailyat bakışının örtüştüğü husus ise ortadoğunun küçük ve istikrarsız devletlerden oluşmasıdır. Bu devletlerin akıbeti kimin hamiliğinde çizilecek sorusunun yanıtı olarak Türkiye cevabı verilebilir. Parçalı bir ortadoğu federasyonuna kanat gerecek Türkiye İsrail ikilisi katolikler tarafından desteklenmeyecektir. Evanjelisler ise bunu bir yere kadar destekleyeceklerdir. Netice itibariyle ana merkezden yönetilecek dünya devleti planına yaklaşılmaktadır. Lobilerin çekişmeleri merkezin kumandasının kimlerde olacağıdır.

Donald Trump’ın Kudüs merkezli İsrail projesi yahudilere bırakılmış bir İsrail’den ziyade Beyaz Amerikalıların yöneteceği bir yapı olarak tasarlanmıştır. Aynı zamanda Trump nezdinde devletçiler küreselciler çatışması başlamıştır. Bu kadar çok çatışmanın yaşandığı bir dünyada çiçek edebiyatı gerçekçi durmaz. Bu planlarda ne şekilde söz sahibi olunacağı iktisat, ordu ve bilim üçlüsünün milli ideal belleneceği Türkiye’ce tahlil edilmelidir. Yalnız çok önemli bir detay var. İktisat aynı zamanda protestanlığı doğuran bir durumdu. Unutulmamalı ki protestanların manifestosunda faiz serbestisi ilk sıralarda yer almaktaydı. Muhafazakar değerlere yönelmiş ve iktisadi atılımlar yapmış Türkiye’de bazı çevreler İslami Protestanlık icad etme gayretine girişebilirler. İşte bu durum ortadoğu merkezli dünya savaşını hızlandıran bir etmen olabilir. Çünkü İslami Protestanlarda Mesih’i beklemeye koyulacaklardır. Hal böyleyken inançların şekil itibariyle birbirlerine benzetilmeye çalışıldığı gözden kaçmamalı. Zaten yeni dünyanın klasik argümanlarından bir taneside tek dindi. Türkiye herkesçe merakla izlenmekte ve en şaşırtıcı ülke olmaya devam etmektedir.

Reklamlar

İSRAİL DOSYASI : Türkiye İsrail’e İran istihbaratı veriyor


Türkiye İsrail’e İran istihbaratı veriyor

İki ülke arasındaki istihbarat ve askeri işbirliğinin 1960’lara dayandığı anımsatılırken, 1990’larda bu ilişkilerin doruk noktasına ulaştığı da belirtiliyor.

Jerusalem Post gazetesinde Anna Ahronheim imzasıyla yayımlanan bir analize göre, uzun yıllara dayanan askeri ve istihbarat ilişkileri çerçevesinde İsrail Türkiye’ye PKK hakkında istihbarat sağlarken, karşılığında Türkiye ise, İran hakkında topladığı bilgileri İsrail’e veriyordu.

Tel Aviv Üniversitesi, Moshe Dayan Merkezi’nde görevli önde gelen Türkiye analizcilerinden Hay Eytan Cohen Yanarocak, AKP yönetimi için ”Ankara İsrail yanlısı görünmek istemiyor,” tespitini paylaşırken, iki ülke arasında son zamanlarda yeniden ısınan diplomatik ilişkilere rağmen yakın gelecekte iki ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkilerin mesafeli ve soğuk kalmaya devam edeceğini öngörülüyor.

15 Şubat 2017 tarihli analizde Türkiye ve İsrail Dışişleri Bakanlığı Müsteşarları, Ümit Yalçın ve Yuval Rotem’in Şubat ayının başlarında Ankara’da gerçekleştirdikleri görüşmeye değinirken, iki ülkenin Akdeniz’de bulunan doğalgaz için potansiyel müşteri arayışında oldukları bilgisi de paylaşılıyor.

2015 yılında Suriye’de düşürülen Rus uçağının ardından Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerde bir normalleşme süreci yaşanmaya başladığı, ancak Rusya ile ilişkilerin büyük ölçüde düzeltilmesi, süregelen IŞİD tehditi ve Beyaz Saray yönetiminde yaşanan değişiklik ile birlikte yeniden İsrail’e sırtını döndüğü belirtilen Erdoğan için ise ”pragmatist” yani çıkarcı tanımı kullanılıyor.

Müsteşarların doğalgaz konusunda yakın iletişim halinde bulunmasının yanısıra, TSK’nın İsrail Savunma Güçleri (IDF)’i geçmişte olduğu gibi müttefik olarak görmediği, bilakis bir düşman gibi algılamaya devam ettiği de belirtiliyor.

İki ülke arasındaki istihbarat ve askeri işbirliğinin 1960’lara dayandığı anımsatılırken, 1990’larda bu ilişkilerin doruk noktasına ulaştığı da belirtiliyor.

Bu yakın ilişkiler çerçevesinde İsrail, Türkiye’ye PKK konusunda elde ettiği istihbarat bilgilerini verirken, karşılığında Türkiye ise, İran hakkında topladığı istihbarat bilgilerini İsrail’e verdiği iddiası da analizin dikkat çeken bölümlerinden biri.

Mavi Marmara krizi ile iki ülke arasındaki ortak askeri çalışmaların, teknoloji alışverişi ve istihbarat paylaşımlarının sekteye uğradığı, günümüzde ise bu alanlardaki ortak çalışmaların halen eski seviyeye geri dönmediği, yakın gelecekte de dönmesinin beklenmediği söyleniyor.

Analizde son olarak 2014 yılında PEW tarafından yapılan araştırma sonuçları paylaşılırken, yapılan anketlere göre Türkiye’de en çok nefret edilen ülkenin İsrail olduğu sonucunun çıktığı anımsatılırken, Yanarocak tarafından dile getirilen ”Türk askeri İsrail askerini bir zamanlar olduğu gibi dost ve müttefik olarak görmeye yeniden başlamalı,” sözleri de paylaşılmış.

Kaynak: http://www.jpost.com/Arab-Israeli-Conflict/Despite-Ankara-Jerusalem-reset-military-ties-continue-to-be-low-key-481561

Çeviri: Şıvan Okçuoğlu

Odatv.com

İSRAİL DOSYASI : İsrail’in bastığı Türk bayraklı pulun bilinmeyen hikayesi


İsrail’in bastığı Türk bayraklı pulun bilinmeyen hikayesi

1917’de son bulan savaşın anısına İsrail Posta idaresi bir hatıra Pul’u yayınladı…

1917 Birinci Dünya savaşında İngilizlerin “Palestine” Türkçesi “Filistin cephesi” hem de Filistinli dostlarımızın (!!!) bizleri İngilizlere satmaları sonucu düşmüştür. Ve Osmanlı ordusu bu topraklardan çekilmek durumunda kalmıştır.

Arada belirtmekte yarar vardır ki “Palestine” veya “Filistin” bu bölgenin adıdır. Yani coğrafi bir bölge adıdır. Bir devlet ve millet adı değildir. Sonra da bu şekil değiştirecek ve belki de bir millet adı halini alacaktır ama kökeninde bu coğrafyanın adı olduğunu bilmemizde yarar vardır.

Bu tarih ile ilgili olarak ve de çok sıkı bağlantılı olan adı “Hicaz Yolu” olan tren yolu her ne kadar Mekke ve Medine’ye kadar uzanan bir Hacı taşıma trenyolu olarak bilinse de esas görevi özellikle bu savaş yıllarında Osmanlı ordusuna silah ve asker taşımakta çok önemli görevler ifa etmiştir.

İsrail Devleti de bu tren yolunun İsrail tren istasyonlarını Milli Koruma altına almış ve restore etmiştir. Etmeye de devam etmektedir.

Kudüs, Hayfa, Yafo ve Beer Sheva ilk restore edilen istasyonlardır.

Kudüs Tren İstasyonu, Hicaz Trenyolu

Hayfa Tren İstasyonu

Beer şeva Türk tren istasyonu

Beer Şeva Tren istasyonu önündeki Atatürk Büstü…

Beer Şeva’daki şehitlik anıtı..

İşte Osmanlı izleri ile dolu olan İsrail’de bu eserler birer mücehver gibi saklanmakta, korunmakta ve bakımı yapılmaktadır.

Yafo Türk Tren istasyonu restore edilen bütün istasyonlar arasında en görkemli ve sevimli olanı bana göre. Çünkü işyerime sadece 3 dakika yol mesafesinde. Şaka bir yana oldukça güzel bir gezi yeri haline getirilmiş.

Tel-Aviv’i ziyaret edecek olanların mutlaka gezmesi gereken bir mekandır .

İşte bu tren istasyonu ve de 1917’de son bulan savaşın anısına İsrail Posta idaresi bir hatıra Pul’u yayınladı.

Pul’un üzerine şunlar yazıyor:

ASKERİ DEMİRYOLU

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ 100.YILI İSRAİL DEVLETİ.

Resim ise Beer Şeva tren istasyonu ve Osmanlı askerleri ile cephedeki Osmanlı Subayı ise

İsrail’in ikinci Başbakanı Mosher Sharett.

Moshe Sharet İstanbul’da Hukuk okumak için gitti. Savaş nedeni ile eğitimi yarım kaldı ve

Birinci Dünya savaşında Üstteğmen rütbesi ile tercümanlık yaptı ve Çanakkale savaşında Osmanlı ordusu ile birlikte çarpıştı.

Bugün dost ve kardeş Filistin otonomi Yönetiminin yayınlamış olduğu Ermeni soykırım anısı pulu ile kıyaslandığında kimin dost kimin düşman olduğunun hesabını yapmak gerektiğine karar vermemiz lazım sanırım.

Rafael Sadi

Odatv.com

AMERİKA DOSYASI : Trump İsrail-Filistin Siyasetini Şimdiden Deği ştiriyor


israel-master768.jpg?itok=OZBxpng8

Sadece iki günlük Donald J. Trump yönetimi, Filistinliler yeniden isyanın eşiğindeyken, Amerikan Büyükelçiliğinin konumu, olası büyük yerleşim yeri bloklarının ilhakı gibi konular üzerinden İsrail ve Filistinliler arasındaki siyaseti yeniden şekillendiriyor.

Pazar birçok yönden yoğun bir manevra yapma günüydü, Obama yönetimi ile olan kötü ilişkiler, birçok İsraillinin arzusuyla sona erdi. Ama Trump’un, elçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e ne zaman ve ne kadar hızlı taşıyacağı konusundaki sorular, yıllardır Amerikan başkanlarının canının sıkan bir ikilem oldu.

Filistinliler ve Arap liderler, Washington’daki yeni yönetimin getirebileceği değişiklikler için hazırlandı. Pazar günü Filistin’in yetkili başkanı Mahmud Abbas ve Ürdün II. Kralı Abdullah bir araya geldi ve her iki lider de elçiliğin taşınmasına karşı kuvvetli itirazlarını tekrarladılar.

Liderler koordineli tepkileri için her hangi bir planın detayını yayınlamadı fakat her ikisi de elçiliğin taşınması durumunda şiddetin yeniden çıkması konusunda uyarıda bulundu.

Filistin önderliği, şuan her durumda uzak bir olasılık olarak görünen- İsrail’in iki devletli bir çözüm üzerinde müzakereler yapmak için ilk şartı olarak kabul ettiği İsrail’in tanınmasını iptal edeceğini belirtti.

Abbas “Umarım Amerikan yönetimi iki düzlemde hareket eder: birincisi elçiliğin Kudüs’e taşınmasını tartışmamak ve ikincisi ise yönetim için, siyasi mutabakatı başarma amacıyla İsrail ve Filistinliler arasında müzakerelere öncülük etmektir dedi.

Pazar günü İsrail haber medyası, Trump yönetiminin elçilik binasını en kısa sürede taşıyacağını ilan edeceğine dair spekülasyonlarla doluydu. Bu, İsrail’in ağırlıklı olarak Arap Doğu Kudüs’ün ilhakını resmen tanıması anlamına geliyor. Doğu Kudüs 1967 savaşı sırasında Ürdün’den alınmıştı.

Beyaz Saray alelacele yapılacak bir açıklamanın yaratacağı spekülasyondan kaçınmaya çalışıyor gibi göründü.

Trump’ın sözcüsü Sean Spicer açıklamasında, “bu konuyu tartışmanın bile henüz çok başında olduklarını” ifade etti.

Netanyahu açıklamada konuşmayı “sıcak bir sohbet olarak” niteledi fakat elçiliğin açılması konusuna değinmedi. Netanyahu insanlar Filistinliler ile barışı tartıştılar dedi ve Netanyahu Şubat’da Washington’ı ziyaret etmeyi planlıyor.

Trump’ın elçilik konusundaki niyetinin belirsizliği sürerken, Netanyahu sert bir siyasi konumlanma sürecine girdi.

Bir yandan, Netanyahu Beyaz Saray’da Obama’dan daha çok hemfikir göründüğü birinin olmasından dolayı mutlu, öte yandan Trump’un danışmanları ve İsrail yerleşimlerinin Batı Şeria’yı işgal etmesini destekleyen atanmış İsrail Büyükelçisi David. M. Friedman bir şekilde Netanyahu’un muhafazakâr rakiplerine siyasi olarak bir adım daha yakın duruyorlar.

Ayrıca Başbakan puro ve pembe şampanya gibi hediyeleri uygun olmayan bir şekilde kabul edip etmediğinden, daha iyi haberler yapması için bir gazete ile komplo kurup kurmadığına kadar ciddi soruşturmalar dizisi ile kuşatılmış durumda.

Aslında Netanyahu, hem Trump’ın muhatabı hem de Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimcilerin savunucusu şeklinde kendini konumlandırarak rakiplerini bastırmaya çalışıyordu.

Netanyahu, Obama yönetimi ve kendisi arasındaki temel tartışma konusu olan Doğu Kudüs’teki binalara herhangi bir kısıtlama yapılmasına karşı olduğunu beyan etti. Pazar günü, şehir Obama’nın itirazları üzerine ertelenen 566 konut için onay verdi.

Ama aynı zamanda Netanyahu, eğitim bakanı ve aşırı sağın önde gelen sesi baş rakibi Naftali Bennet’in girişimlerini, onu ikna ederek potansiyel olarak çok etkili sonuçlar doğuran bir kanun teklifini engelledi: Kudüs’ün kuzeydoğusunda yer alan 40.000 kişilik bir yerleşim olan Ma’ale Adumim’in ilhakı. Bennet, Netanyanu’nun Şubat ayında Trump ile görüşmesi sağlanıncaya kadar böyle bir mevzuatı ertelemeyi kabul etti.

Ma’le Adumim şimdi birçok İsrailli tarafından Kudüs’ün banliyösü olarak görülüyor ve Netanyahu ve Ortadoğu uzmanlarının herhangi bir barış antlaşması durumunda İsrail’de kalmayı umduğu yerleşim yerlerinden biri. Fakat Batı Şeria’nın kuzeyini ve güneyini bir birine bağlayan stratejik konumu ve Kudüs dışındaki ilhakın sembolik başlangıcı olmasından dolayı, herhangi bir ilhak durumunda Filistinliler ve diğer Arap liderler arasında büyük bir protesto başlatabilir.

Kudüs Belediye Başkan Yardımcısı Meir Turgemen şehrinin, 1967 tarihli Kudüs’ü bölen sözde yeşil hat boyunca inşa edilen binalara Amerikan itirazlarının geçmişte kaldığı yeni bir döneme girdiğini söyledi.

İsrail radyosuna verdiği bir demeçte “Trump başkan olduğunda Kudüs’te bina inşa etmenin ya da büyükelçiliğin Kudüs’e taşınması konusunda anlaşmazlık olmayacağını söyledi.” – “Ben sadece onun vizyonunu uyguluyorum.” İfadelerini kullandı.

Çeviren (Tam Metin): Ali Beştaş

(NYT,IAN FISHER,Trump Presidency Is Already Altering Israeli-Palestinian Politics,22 Ocak 2017)

SURİYE DOSYASI : ABD’nin ve İsrail’in kirli planı !


ABD’nin ve İsrail’in kirli planı!

İsrail istihbarat servisi MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen Debka’da bir kaç gün önce bir harita yayınladı ve Suriye’nin stratejik ve askeri durumunu doğrudan etkileyecek çarpıcı değişikliklerin eşiğinde olduğunu yazdı. Karar yazarı Mete Yarar ABD’nin Suriye’deki asıl planını anlattı.

MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen Debka’da bir kaç gün önce bu harita yayınlanarak ABD ordusunun Suriye’de iki güvenlik bölgesine sahip olacağını öne sürdü. Debka’ya göre, bu bölgelerden biri Kürt bölgeleri dahil olmak üzere Fırat nehrinin doğusundan Irak sınırına kadar olan tüm bölgeyi kapsayacak. Bu gelişmenin 2015’in sonlarına doğru Obama ve Putin arasında aynı doğrultuda yapılan anlaşmayı kısmen dirilteceği öngörülürken, Rusya’nın ise Fırat nehrinin batısından Akdeniz’e kadar olan bölgede sorumluluk sahibi olacağı iddia ediliyordu.

Yeni anlaşma kapsamında Türkiye, Suriye-Türkiye sınırının tamamında yaklaşık 650 km uzunluğunda bir alanda, ve Suriye içine doğru 35-50 km genişliğinde bir bölgeyi kontrolü altında tutacak. Türkiye’nin kontrolüne bırakılacak bölgenin El-Bab’a kadar uzanacağı savunuluyordu.

TVNET’te yayınlanan Karşı Karşıya programında Merve Şebnem Oruç’un konuğu olan Karar gazetesi yazarı Mete Yarar ABD’nin Suriye’deki asıl planını anlattı.

"Bunlar ABD’nin kurmayı planladığı güvenli bölgeler. Peki neredeler oralar? Bizim sınırımızdaki Kürtler’in ve PYD’nin ele geçirdiği yerler. Suriye’nin güneyindeki kısım ise İsrail’in güvenliğini sağlama almak için planlanan bölge. Donald Trump’un ve ABD’nin Suriye’deki asıl planları işte bu haritada ortaya çıkıyor.. " diye konuştu.

BÜYÜK İSRAİL PROJESİ DOSYASI /// Erol Bilbilik : İsrail AIPAC’ti r ve Milli Devletlerin Katilidir


erol-bilbilik.jpg?w=655

AIPAC (Amerika – İsrail Kamu İlişkileri Komitesi); FPRI’nin (Dış Politika Araştırma Enstitüsü) devamıdır, bu yüzden önce FPRI’nin gelişme sürecini ele alacağız:

FPRI’nin Gelişme Süreci ve Faaliyetleri

1955 yılında eski ABD Ankara Büyükelçisi Robert Strausz Hupe tarafından Pennsylvania Üniversitesi’nin bir bölümü olarak kuruldu. 1957 yılından sonra dünya olaylarını inceleyen Orbis adlı dergiyi yayınlanmaya başladı. Hupe; derginin kurucu editörü, ayrıca William Yandell Elliott ve Henry A. Kissinger; danışman editör heyeti kurucu üyeleriydiler, bu görevlerine uzun yıllar devam ettiler. Enstitü’nün misyonu; Sovyetler sonrası bir Amerikan İmparatorluğu kurmak, milli devletleri ortadan kaldırmaktı.

Hupe’nin başlangıç makalesi “Yarının Dengesi”nde bu misyon savunuldu. Sovyetlerin çöküşünden sonra, “Yarının Dengesi” makalesi Orbis’in 1992 yılı Kış sayısında tekrar yayınlandı – o dönem Daniel Pipes editördü. Pipes’a göre Hupe’ün tezinin tekrar yayınından maksat FPRI’nin emperyal kuruluş amacına iman tazelemekti.

Pipes; yeni dünya düzeninin bir Amerikan dünya egemenliğine bağlı olarak şimdi her zamankinden daha çok gerektiğini yazdı, amaç; “Batı kültürünün ve insanlığın bekasını sağlamaktı, tehlike “Asya halklarının siyasi uyanışı” ile büyüyen tehditler ve bunlarin kitle imha silahlarını elde etmeleriydi”. Böylece FPRI, özellikle “Medeniyetler Çatışması” savaş tahrikçiliği yapmak için yazıldı, bu Samuel Huntington ve Bernard Lewis tarafından Enstitü’nün danışman heyetinde açıklandı.

Hupe, 1957 yılında “Yarının Dengesi” makalesinde şöyle yazdı: “ABD’nin önündeki mesele; dünyayı, bir kuşak içinde, liderliği altında birleştirmektir. Bu iş yakın gelecekte bitirilmelidir, bunun iki baskın gerekçesi vardır:

1.Asya halklarının politik uyanışı ve büyük nüfus artışı uluslararası ve bölgesel güç dengesini değiştirmekte, bölgesel ve uluslararası çatışma ve savaşların haberciliğini yapmaktadır.

2.Görülebilir gelecekte ABD, İngiltere ve Rusya dışında başka birkaç ülke daha nükleer ve kitle imha silahları sahibi olacaktır.

“ Millilik bu yüzyılın en güçlü gerici kuvvetidir. O, şiddet ve dikta okulu olmuştur. Dar görüşlüdür, modern teknolojinin istek ve vaatlerini ihmal der, mal ve fikirlerin değiş tokuşuna engeldir, böylece ekonomik ve kültürel gelişimi durdurur.”

Amerikan halkının misyonu milli devletleri gömmek, onların kalan halklarını daha büyük bütünlerde birleştirmek ve elindeki güç ile yeni düzenin olası sabotörlerini (onların insanlığa kokuşmuş bir ideoloji ve kaba kuvvetten başka sunacağı yoktur) caydırmaktır. Gelecek 50 yıl Amerika’nındır. Amerikan İmparatorluğu insanlığa rakip olmayacaktır.

Barış ve mutluluk içindeki evrensel düzenin adı da “Novus Orbis Terrarum” (Yeni Dünya Düzeni) olacaktır.

FPRI’nin bu misyonu; Hupe’ün 1961 yılındaki kitabı “Forward Strategy for America”da (Amerika İçin İleri Strateji) tekrar ele alındı, burada Varşova Paktı ve Sovyetler için de saldırgan politik ve gizli operasyonlar öneriliyordu; objektif durum ele alındığında, Batı neden komünist manevrayı engelleyip Soğuk Savaş’ı düşman topraklarında yürütmesin de şimdi olduğu gibi kendisininkinde yürütsün?”

FPRI Amerikan siyasi aygıtı içindeki kimi lider sağ Siyonist şebekelere de yataklık yaptı ve İsrail’in “güvenilmez müttefik” savaş kışkırtma yeteneğini de kendi “İleri Stratejisine” dahil etti. CFR’nin yayın organı Foreign Affairs’in 1993 yılı Yaz sayısında, Samuel Huntington’un makalesi “Medeniyetler Çatışması” yayınlandıktan aylar sonra “Middle East Forum” (Orta Doğu Forumu), 1993’te FPRI’ye bağlı bir birim olarak kuruldu ve “Middle East Quarterly” adlı dergiyi yayınlamaya başladı. Bu derginin amacı; İslamı, düşman bir güç olarak sunmak ve Huntington’un Ortadoğu politikasını desteklemekti. Daniel Pipes “Middle East Quarterly”nin editörlüğünü üstlendi.

1994 yılında Middle East Forum “yarı bağımsız” statüye kavuştu, ama Pipes aynı zamanda FPRI’nin direktörü olarak kaldı. FPRI ve Middle East Forum, Amerikan Kongresi’ne, federal makamlara, think-tank’lere çeşitli ulusal ve uluslararası medyaya “akedemik” araştırmalar, raporlar ve görüşler sunmakla sorumluğu üstlendi. Tüm çalışmalarında aynı konuyu işledi: “İslam düşmandır ve Amerika, tüm Ortadoğu ve Afrika’da terörist rejimlere karşı çıkmanın ve askeri harekatın sorumluluğunu almalıdır.”

FPRI ayrıca Çin’i, ABD’nin bir sonraki “Büyük Düşmanı” olarak gösteren kampanyanın da merkezi oldu. Bu bağlamda Başkan Clinton’a karşı yapılan, “China Gate” saldırılarının da üssü oldu. Çin ile kaçınılmaz bir savaş kampanyasının temelini 1997 yılında yayınlanan “The Coming Conflict With China” (Çin ile Gelecekteki Çatışma) kitabı teşkil eder; yazarlarından biri FPRI’den Ross Munro’dur. Munro aynı zamanda 1990-1997 arasında FPRI’nin Asya program direktörüdür.

FPRI’nin Kilit Personeli

Daniel Pipes: FPRI ve Middle East Form’un direktörüdür (1986’dan günümüze kadar). Pipes; siyasi yorumcu ve tarih profesörüdür, National Review ve Jerusalem Post’un ödüllü köşe yazarıdır. Ortadoğu konusunda BBC, El Cezire, New York Times, Wall Street Journal ve Washington Post’a yorumlar yapıyor, makaleler yazıyor. İslam, Suriye ve Ortadoğu ile ilgili 12 kitabı ve çok sayıda makalesi var. Mısır da dahil yurt dışında altı yıl eğitim gördü.

Harvard’da,Chicago Üniversitesi’nde, ABD Deniz Harp Akademisi’nde (US Naval War Collage) dersler verdi. Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları’nda görev aldı.

Fullbright Board yabancı burs kurumunun 1992-1993 arasında başkanlığını yaptı. Savunma Bakanlığı “Özel Terörizm Teknolojisi Görev Gücü” (Special Task Force on Terrorism Technology) üyesidir.

Ronald S. Lauder: Estée Lauder kozmetik imparatorluğunun varisidir. Ariel Sharon ve Binjamin Netenyahu’nun önde gelen finansçılarındandır. Başkan Ronald Reagan döneminde ABD’nin Avusturya Büyükelçiliği’ni yapmış, bu misyon aracılığıyla Dünya Yahudi Kongresi (World Jewish Congress) Başkanı Edgar Bronfman’la birlikte Avusturya Cumhurbaşkanı Kurt Waldheim’a karşı kampanya yürütmüştür. Yahudi-Amerikan Örgütleri Başkanları Konferansı başkanlığı yapmıştır.

Prof. Samuel Huntington: “Medeniyetler Çatışması” kitabının yazarıdır.

Prof. Bernard Lewis: “Medeniyetler Çatışması” kitabının fikir babasıdır.

Donald Rumsfeld: ABD eski Savunma Bakanı’dır.

James R. Woolsey: İlk Clinton dönemi CIA Direktörü ve Irak’a savaşın savunucusudur.

General Alexander M. Heig Jr.: Başkan Nixon’ın Beyaz Saray Yardımcısı’dır. Henry Kissinger’in emrindedir. NATO eski Müttefik Kuvvetler Başkomutanı’dır. Reagan döneminin Dışişleri Bakanı’dır. 1982 yılında İsrail’in Lübnan’ı işgali sırasında Ariel Sharon’la işbirliği yapmıştır. Daha sonra Henry Kissenger ile İtalya’daki P2 Mason Locası skandalına karıştığı anlaşılmıştır.

Martin Peretz: “The New Rupublic” dergisinin editörü ve yayıncısıdır. Harvard Üniversitesi eski profesörüdür. ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore’un akıl hocası ve finansörüdür.

Richard Thornburg: Başkan Reagan ve Başkan George Bush (Baba) dönemlerinin Adalet Bakanı’dır. “Thornburg Doktrini” ile adını duyurmuştur. Doktrine göre ABD yasalarının dünyanın her yerinde geçerliği vardır.

Steven Emerson: FPRI’nin sözcüsüdür. Emerson FPRI tarafından desteklenerek “Muhammed’in Ordusu: İslami Fundamentalizmin Yükselişi” kitabını yazdı. FPRI araştırmacısı ve Middle East Forumu editör kurulu üyesi Khalid Dran, Emerson’la birlikte “Amerika’da Cihat” adlı videoyu hazırladı. Bu video, televizyon kanallarında yayınlandı ve İslam’ı düşman olarak tanıttı.

Laurie Mylorie ve David Wurmser: Sık sık medyaya çıkıp Ortadoğu ülkelerine karşı geniş askeri harekat istemişlerdir. İkisi de aynı zamanda Amerikan Girişim Enstitüsü (AEI) üyesidir.

Richard Perle: ABD Savunma Politikaları Kurulu eski Başkanıdır. FPRI’yi desteklemektedir. 30 Kasım 2001’de “Sonraki Durak: Irak” adında bir kitap yazmıştır.

Patrick Clowson: WINEP (Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü) Araştırma Direktörü’dür. Önceden IMF ve Dünya Bankası’nda çalışmıştır. Clowson Middle East Quarterly dergisinde Şef Editör’dür.
FPRI ve Middle East Forum’un bir uydusu da “Lübnan Komitesi”dir. Daniel Pipes buranın yayın organı “Ortadoğu İstihbarat Bülteni”nde de danışmanlık yapmaktadır.

FPRI’nin Finansman (1985-2000) Kanalları

Bradley Foundation 1.370.600 dolar

Sarah Scaife Foundation 1.070.000 dolar

Olin Foundation 995.000 dolar

Smith Richardson Foundation 97.500 dolar

Toplam Bağışlar 3.533.100 dolar

AIPAC’ın Gelişme Süreci ve Faaliyetleri

AIPAC ilk olarak 1943 yılında “American Zionist Organisation” adıyla kuruldu, daha sonra adını “American Zionist Council” olarak değiştirdi. 1953 yılında ise “American Zionist Council of Public Affairs” adını aldı.

1959 yılında Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’ın önerisiyle Amerika’nın tek Yahudi örgütü “Amerika-İsrail Kamu İşleri Komitesi” olarak yeniden kuruldu. Komite’nin kadroları, “Petro-Diplomatik Kompleks”e mensup petrolcüler, diplomatlar, akademisyenler, misyonerler ve CIA ajanlarından oluşturuldu.

AIPAC, öncülü FPRI gibi Amerika’nın sağ Siyonist şebekesinin merkez örgütü görevini devraldı. İsrail’in savaş yeteneğine önceden müdahale stratejisini de dahil etti. AIPAC çok etkin lobi faaliyetleriyle; İsrail’e askeri ve ekonomik yardımlar sağlayarak, nükleer gücünü de arttırdı.

AIPAC’ın Ortadoğu’da ve dünyada çok güçlü istihbarat ağı var. İsrail ve Yahudiler aleyhindeki herşeyi kısa süre içinde duyan bir örgütlenme içindeler. Onların hoşuna gitmeyen en ufak bir şey yapıldığı anda harekete geçiyorlar ve o kişi ve kurumları anında etkisiz hale getiriyorlar.

ABD’de, 2002 tarihi itibarıyla 6 milyona yakın Yahudi yaşamaktadır. Bu nüfus; Amerika nüfusunun % 3’üne eşdeğerdir. Buna karşı Amerika’daki Yahudiler büyük oranda güç sahibidirler. Bunun başlıca nedenleri şunlardır:

– Yahudilerin% 81’inin 9 eyalette yaşamakta ve bu eyaletlerde de yüksek yüzdelerde parti delegesine (“electrate voter”) sahiptirler:

Eyalet Delege %’si Nüfus %’si

New York % 9 % 18

New Jersey % 5.5 % 9.9

Florida % 4.7 % 8.2

Massachusetts % 4.5 % 8.3

Maryland % 4.3 % 8.1

Connecticut % 3 % 6.2

California % 3 % 5.8

Pennsylvania % 2.7 % 4.9

Illinois % 2.3 % 3.9

– Seçim kampanyalarına finans desteği ve bağış sağlamaktadırlar.

– Bu 9 eyalete finans desteği ve bağışları azamiye çıkarmaktadırlar.

– 500 sinagog ve 300 ulusal organizasyon olmak üzere çok sayıda etkili kurumlara sahiptirler.

– Amerika’daki Yahudiler’in % 50-60’ının Demokratik Parti’ye, % 10’unun da Cumhuriyetçi Parti’ye oy kullanıyor olmaları ve seçimlere katılım oranlarının yüksek olmasıdır.

– Amerikan halkının % 52’sinin İsrail yanlısıdır.

– Yahudi Lobisi’nin (AIPAC) desteği, ABD Başkanları’nın aldıkları kararlarda temel dayanak işlevi görmektedir:

Truman: % 54

Eisenhower: % 55

Kennedy: % 67

Johnson: % 59

Nixon; 1. Döneminde: % 48

Nixon; 2. Döneminde (Ford ile birlikte; 1973-1976) % 58

Carter: % 56

Reagan: % 54

– Dışişleri ve Savunma Bakanlığı’nın Ortadoğu kilit kadrolarının sürekli olarak ve % 75’e yakınının Amerikalı Yahudiler’den oluşturulmuş olmasıdır.

– İsrail 1976’dan bu yana en fazla ekonomik ve askeri yardım alan ülke olmuştur. ABD’nin İsrail’e doğrudan sağladığı toplam yardım 2003 yılı itibarıyla 140 milyar doları aşmıştır. İsrail her yıl yaklaşık olarak 3 milyar dolar doğrudan dış yardım almaktadır.

AIPAC’ın İfşaatları

Eylül 2002’de, iki ateşli İsrail yandaşı “Yeni Muhafazakar” (NeoCon) Daniel Pipes ve Martin Kramer, şüpheli akademisyenler hakkında dosyalar içeren ve öğrencileri İsrail’e karşı düşmanlık olarak yorumlanabilecek sözleri ya da davranışları ihbar etmeye teşvik eden bir internet sitesi kurdular.

AIPAC eski Başkanı Morris Amitay şu itirafta bulunmuştu: “ Buradan, Capitol Hill’de çalışan Yahudi kökenli olup bazı meselere bir Yahudi bakış açısından bakmaya hazır çok sayıda insan var. Bütün bu insanlar bu alanlarda Senatörler için karar verebilecek pozisyondalar. Sadece personel seviyesinde bile bir çok şey yaptırabilirsiniz.”

Eski Senatör Ernest Hollings görevden ayrılırken şunları söylemiştir: “Burada AIPAC’ın size sunduğunun dışında ayrı bir İsrail politikası uygulayamazsınız.”

İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un bir zamanlar Amerikalı bir dinleyiciye söylediği şu sözler şaşırtıcı değildir: “Bana insanlar İsrail’e nasıl yardım edebileceklerini sorduklarında; onlara AIPAC’a yardım edin diyorum. AIPAC ve müttefiklerinin (Hristiyan Siyonistler dahil) lobileşen dünyada herhangi bir ciddi rakipleri yok. İsrail’in bugünkü durumunu gerçekleştirmenin daha da zorlaştığını biliyorlar, ve buna faaliyetlerini ve çalışanlarını arttırarak karşılık veriyorlar. Dahası Amerikan politikacılar, kampanya katkılarına ağırlıklı olarak duyarlı kalıyorlar, siyasi baskının diğer formları ve büyük medya organları ne yaparsa yapsın, bu böyle.”

Bernard Lewis 1992 yılında şöyle yazdı: “İsrail, Soğuk Savaş sırasında her ne kadar stratejik önemi olan bir bölge olarak görülse de, bu değerlendirme Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortadan kalkmıştı. Bu değişiklik geçen yıl olan Körfez Savaşı’nda, ABD’nin İsrail’den, sessiz, pasif ve mümkün olduğu kadar görünmez olmasını istemesiyle kendini göstermiştir. İsrail bir hazine değildi, yalnızca konu dışıydı, hatta bazılarına göre sadece bir nüanstı.
Bu algılamayı değiştiremeyecekleri İsrail Hükümeti’nin daha sonraları söyledikleri şeyler arasındaydı.”

Temsilciler Meclisi eski Üyesi Newt Gingrich; AIPAC’ı, “tüm gezegendeki en etkili menfaat topluluğu” olarak adlandırmıştır.

Senato’nun Azınlık Lideri Harry Raid; “AIPAC kadar saygıdeğer ve iyi yapılandırılmış siyasi bir kurumun varlığını hayal edemiyorum.” diyor.

ABD eski Başkanı Clinton; AIPAC’ın “sersemletici derecede ve bu topraklarda diplomatik olarak diğer bütün devletlerden daha etkili” olduğunu söylemiştir. Clinton bir başka açıklamasında; AIPAC’ı “Washington’daki lobicilik faaliyetlerinde en önde gelen kurum” olarak göstermiştir.

AIPAC üyeleri arasında BM eski Büyükelçisi Jeane Kirkpatrick gibi Yahudi olmayan ılımlı NeoCon’lar da bulunmaktadır.

AIPAC’ın, beyin takımı dünyası üzerindeki etkisinin iyi bir göstergesi; Brookings Enstitüsü’nün geçirdiği devrimdir. Enstitü’nün Ortadoğu meselelerindeki üst düzey uzmanlarından biri; saygın bir akademisyen olan ve Arap-İsrail çatışmasındaki tarafsızlığıyla ünlenmiş, Ulusal Güvenlik Konseyi görevlisi William Quandin’dir.

Enstitüsü’nün bu meselelerle ilgili çalışmalarını, İsrail kökenli zengin bir işadamı ve ateşli bir Siyonist olan Haim Saban’ın; kurduğu “Saban Ortadoğu Çalışmaları Merkezi” aracılığıyla finanse etmektedir. Bu Merkez’in yöneticisi ise her yerde hazır ve nazır olan Martin Indyk’tir. Bu yüzden bir zamanlar Ortadoğu meselelerinde tarafsız bir politika enstitüsü olan Brookings, şimdi İsrail yanlısı olan beyin takımının bir parçasıdır.

Suriye, 11 Eylül 2001’den önce AIPAC’ın hedefindeydi. Aslında Feith, Perle ve Wurmser tarafından 1996 yılında Binjamin Netenyahu ile ilgili yazılan, “Clean Break” çalışmasının hedefi Irak değil, Suriye’ydi.

Amerika Özgür Lübnan Komitesi’nin başındaki Daniel Pipes ve Ziad Abdelnour; Suriye’nin, askerini Lübnan’dan çekmesi, sahip olabileceği WMDD2’lerinden kurtulmak ve terörizmi desteklemesine son vermek için ABD’yi askeri gücünü kullanmaya çağıran raporu birlikte yazmışlardır (Ortadoğu Araştırmaları Grubu, Ortadoğu Forumu, Mayıs 2000). Bu Forum; lobinin yakınında yer alan en büyük destekçileri olan Abram, Feith, Perle ve Wurmser gibi pekçok ılımlı NeoCon’dan oluşan bir kurumdur.

Mayıs 2003 sonlarına doğru Inter Press Service, Ilımlı NeoCon’ların ABD’yi İran’da rejim değişikliği yapmak için ikna etme çabalarının Mayıs 2003 başlarından itibaren çok daha fazla yoğunlaştığını ve meyvelerini verdiğini bile rapor etmiştir. Inter Press Service; Haziran 2003 başlarında, eski ABD Başkanı Ford Yönetimi’nin “Tahran’da bir rejim değişikliği olması için çaba gösterilmesini” istediğini, ve de son günlerde su yüzüne çıkan gizli eğilimlerin raporunu yazmıştır.

Pipes’ın Açıklamaları

AIPAC Başkanı Pipes, Kürt sorununun ve İsrail ile gerginliğin yoğun yaşandığı çok krıtik bir zamanda; Aralık 2012’nin 2. haftasının sonunda sessizce Türkiye’ye geldi, 5 gün kaldı ve ardından National Review Online’da “Talking Turkey” (Türkiye’yi Konuşmak) adlı bir makale yayınladı. Akşam Gazetesi yazarı kendisiyle Türkiye izlenimlerini ve Ortadoğu’ya ilişkin beklentilerini konuştu; Daniel Pipes özetle şunları söyledi:

Çözüm: Ilımlı İslam

“Suudi Arabistan’da korkunç bir hükümet var. ABD Hükümeti’nin, Suudi Arabistan’a verdiği imtiyazların boyutundan rahatsızım. Benim sloganım “Radikal İslam bir sorun, Ilımlı İslam ise çözüm.”

Türkiye, Ortadoğu’da Liderliğe Aday Ülke

“Nüfusu, yöneten partinin vizyonu, ekonomisinin gücü ve entelektüel kapasitesi göz önüne alındığı zaman Türkiye Ortadoğu’nun lideri olmaya en yakın ülke.”

Yahudilik

“Ben Radikal İslam’ı, Yahudilik ve Hristiyanlık’la karşılaştırılabilir görmüyorum. Bunu, komünizm ve faşizmle karşılaştırılabilir görüyorum. Radikal İslamı, milliyetçi bir Yahudi veya kökdindinci bir Hristiyan’dan çok daha büyük bir tehdit olarak görüyorum.”

Gülen Hareketi

“Oldukça sofistike, entelektüel, etkileyici bir hareket. Yüzlerce okulları var. Kalbinde İslam’ı, insanların hayatını düzenleyen temel unsur yapmak var ve bu çok akıllıca, dikkatlice yapılıyor.”

“Benim için Türkiye’deki İslamı, diğerlerinden ayıran en güçlü özellik; Gülen’in liderliğinin çok akılcı olması.”

Kaynakça:

– Yarın Dergisi, Haziran 2004

“The Impact of the Jewish Lobby on American Foreign Policy in the Middle East”, Umut Uzer (Ph.D. Candidate), Journal of International Affairs, Aralık 2001 – Ocak 2002

“İsrail Lobisi”, Stephen M. Walt & John J. Mearsheimer, Profil Yayıncılık, 2007

– Şenay Yıldız, Akşam, 7 Ocak 2013

İLK KURŞUN

MOSSAD DOSYASI : İsrail’den MOSSAD ajanlarını koruma önlemi


İsrail hükümetinin, istihbarat servisi MOSSAD ajanlarının kimliklerinin açığa çıkmasını önlemek amacıyla yeni bir düzenleme hazırladığı bildirildi.

Haaretz gazetesinin haberine göre, İsrail hükümetinin önümüzdeki hafta pazar günü yapılacak haftalık toplantısında MOSSAD ajanlarıyla ilgili bilgi toplayan ve bu bilgileri ifşa edenleri cezalandıracak düzenlemeyi onaylaması bekleniyor.

İç Güvenlik Komisyonu tarafından onaylanacak

Gazetenin haberinde, MOSSAD ajanlarının kimliklerini veya bu ajanlara ilişkin bilgileri ifşa edenlerin 7 yıl ila müebbet hapis cezasıyla yargılanmasının öngörüldüğü ifade edildi.

Düzenlemenin Bakanlar Kurulunun ardından, İsrail parlamentosu Knesset’teki İç Güvenlik Komisyonu tarafından onaylanacağı belirtildi.

İsrail ve çeşitli Batılı ülkeler tarafından yayımlanan raporlarda, 1949’da kurulan İsrail İstihbarat Servisi MOSSAD’ın dünyanın farklı noktalarında birçok suikastta parmağı olduğu kaydediliyor

İSRAİL DOSYASI /// RAFAEL SADİ : İsrail’in konuştuğu olay Türkiye’de olsaydı ne olurdu ???


İsrail’in konuştuğu olay Türkiye’de olsaydı ne olurdu ???

Hebron şehrinde vurulmuş bir militanı yerdeyken tekrar ateş ederek ölümüne sebebiyet vermek şüphesi ile İsrail Savunma Kuvvetleri Askeri Mahkemesi’nde yargılandı…

18 yaşında bir asker.

Hebron şehrinde vurulmuş bir militanı yerdeyken tekrar ateş ederek ölümüne sebebiyet vermek şüphesi ile İsrail Savunma Kuvvetleri Askeri Mahkemesi’nde yargılandı.

Yargı süreci 10 ay sürdü.

Bu sabah 3 saate yakın süren celsede suçlu olduğuna mahkeme heyetince karar verildi.

Aynı zamanda ifadesini samimi bulmadıkları gerekçesiyle geçersiz saydılar.

2 hafta içinde cezası belirlenecek ve ne kadar hapis yatacağına karar verilecek.

10 aydır gerek askerin kendisi gerekse ailesi İsrail’in yarısı adeta bir cehennem azabı çekti. İsrail’in diğer yarısı ise 18 yaşındaki askeri adeta katil diye damgalamaya ve yargı önüne çıkartılarak cezalandırılması için adeta bir algı operasyonu sürdürdü.

Başbakan Netanyahu askerin babasını arayıp yanında olduğunu söyledi.

Eski Savunma Bakanı Moşe Bugi Yaalon bu olay nedeni ile Başbakan ile ters düştü ve kendini kabine dışında buldu. Yerine de en şahin Bakan Liberman geldi.

Siyonist Cephe koalisyona katılmak üzereyken Liberman’ın kaçmakta olan koalisyon trenine atlaması ile treni resmen kaçırdılar.

Elor Azarya uzman avukatların yorumlarına bakacak olursak çok da doğru savunulmadı ve bugünkü sonuç alınmış oldu.

Azarya’nın iddiasına göre 18 derece sıcakta kapalı bir mont giyen teröristin üzerinde bomba olma ihtimali ile ateş ettiğini söylemesi hakimleri tatmin etmedi.

Olay İsrail Ordusu kurallarına aykırı ve askerin etkisiz hale getirilmiş bir saldırganı, militan da olsa vurma ve öldürme yetkisi vermiyor. Ta ki ortada hayati tehlikeyi kanıtlar bir durum olmadıkça…

BETSELEM TARAFINDAN YÜRÜTÜLEN KAMERA KAMPANYASI

Olayın bu denli yaygınlık kazanması ve herkesin diline düşmesindeki en büyük pay ise İsrail karşıtı olarak bilinen insan hakları savunucusu BETSELEM derneğinin İsrail Ordusu aleyhine geliştirmiş olduğu kampanya. Bu kampanya kapsamında İsrail askerlerinin hatalarını kaydetmek amacıyla Filistinlilere dağıtılan kameralar kullanılıyor.

Gerek İsrail devleti gerekse İsrail ordusu bu görüntüler karşısında askeri cezalandırmamazlık edemezdi. Kamera görüntüleri olmasaydı ne olurdu bilemeyiz ancak bunu politik fırsat olarak bakın biz ne kadar insani bir orduyuz ülkeyiz demek için fırsat sayıldığını sadece ben söylemiyorum. Bütün İsrail basını bu tutumdan ve siyasilerin bu olayı siyasi malzeme olarak kullandıklarını ve davanın sonucunu değiştirmiş olabileceğini de iddia ediyorlar.

Hatta Genel Kurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un en son dün mikrofonların karşısına geçip 18 yaşında bir genç hepimizin yavrusu değildir. 18 yaşında bir erkek veya bir kız İsrail ordusunun askeridir ve hepimizi koruyacak bir askerdir. Diyerek adeta askeri mahkemeye bu askere acımayın gereken cezayı kesin dediğini iddia ediyor yorumcular.

Uzmanlar böylesi bir karar ve suçlama adeta bir intikam beyannamesi gibi diyorlar.

Sonuç şu anda bu askerin adam öldürmekle suçlandığıdır. Ne kadar ceza verileceğini kimse bilmiyor. 2 ile 12 yıl arası olabilir.

Bu kararın sonuçları ne olacak…

İsrail ordusunda askerlerin savaşma motivasyonunu kırma ihtimalinden söz ediliyorsa da şahsen gençlerin asker olma hevesini kıracak bir durum değil gibi.

Avukatları dosyayı temyize sunacakları belirtti.

Yorumcular avukatları acımasızca eleştiriyorlar ve askerin ailesine avukat değiştirme tavsiyesinde bulunuyorlar.

Tabi dava dosyasının savunma ve iddia makamlarının 300’er sayfadan oluştuğunu hesaba katarsak hiç bir yorumcunun 600 sayfayı okuyarak konuştuklarını sanmıyorum.

Filistinliler ise bu mahkemenin bir tiyatro olduğunu ve inanmadıklarını söylüyorlar.

Likud partisi milletvekillerinden Oren Hazan ve Bakan Miri Regev bu asker için af dilekçesi vereceklerini söylediler.

Bakalım sonuç ne olacak.

Sadece gerçek bir durum varsa İsrail bu türden davaların görülebildiği ender ülkelerden biri. Düşünün ki Türk mahkemeleri bir PKK militanı öldürdü diye askeri yargılayıp hapse atar mı acaba..?

MOSSAD DOSYASI /// Gordon Duff : İsrail’de Korku : 30 Bin Mossad Casusu İfşa Oldu


Gordon Duff

Geçen hafta, simgesi ünlü “Guy Fawkes” maskesi olan hacker örgütü “Anonymous”, İsrail’in Mossad teşkilatını hack’ledi.

Başlangıçta, bazıları açıkça “tetikçi” olarak tanımlanan 30 bin gizli ajandan oluşan gizli bir ağı ifşa eden hack’leme, İsrail’in 2010’da Özgürlük Filosu’na karşı gerçekleştirdiği korsanlık ve terör eylemini kabul etmesinden sadece birkaç gün sonra gerçekleşti.

Şimdi İsrail rejimi interneti, terör hücreleriyle ilgili ayrıntılı bilginin sızmış olması halinde yapacaklarına dair , “Anonymous”a karşı tehditlerle doldurdu.

Terörizmi dünya çapında, hemen hemen hepsi patlayıcı kullanımı ve yok etme, el yapımı patlayıcı üretme, araç bombalamaları, kaçırma ve öldürme konusunda eğitim almış 30 bin gizli ajanı olan ve insanları sadece katletmeleriyle değil, yaptıklarının yanlarına kâr kalmasıyla da ünlü çok uzun bir tarihi olan bir örgütten daha iyi bilen kim vardır?

Her gün haberlerde onlarca kişinin Pakistan’da, başka onlarca kişinin Irak’ta, Kenya’da, Nijerya’da öldürüldüğünü, 30 bin kişilik gizli ordunun terör eylemleri planladığını, bir günde onlarca bombalı araç saldırısı düzenlediğini ve sadece başkalarını suçlayacak yalanlar uydurmakla kalmayıp, devlet yetkililerini de şantaj, tehdit veya rüşvetle, “talimat verildiği gibi yanıt vermeye” yönlendirdiğini görüyoruz.

Suriye’yi unuttum mu?

Anonymous tarafından ifşa edilen ordu, daha doğrusu “hücreler” şunları içeriyor:

1. Doğrudan Eylem: Katiller, patlayıcı uzmanları (Mossad “imzalı” araç bombalamaları için) ve kaçırma/sunma ekipleri.

2. Casusluk: Eğitimli ajan eğiticilerinden oluşan ve çoğu kez “milli hizmetlerini” yaparlarken eğitim alan istihbarat personelini işaret eden bu grup, Pentagon’u ve Beyaz Saray’ı yönlendiriyor, Kongre üyelerini belirliyor, pek çok think-tank kuruluşunu, AIPAC ve ADL/SPLC’yi yönetiyor. Temel casusluk ajanları nadiren İsrailli. Çoğu Türk, Suudi, Ürdünlü ve hatta Kübalı diplomatlar.

3. Güdümlü muhalefet: Bunların içinde en açık olanları, kısa süre önce İsrail’deki Likud Partisi’nin yönlendirmesiyle Almanya’daki Merkel hükümeti tarafından finanse edildiği ifşa edilen beyaz ırkçı/neo-nazi gruplar. Birkaç istisna dışında, kendisini “soykırım reddiyecisi”, “anti-siyonist” veya “tarihsel revizyonist” olarak tanımlayan neredeyse her birey veya örgüt, şu anda İsrail tarafından finanse ediliyor ve yönetiliyor.

4. Düşünce Kontrolü: Eğer bu “30 bin”in üyesinden değilse, hiçbir yayın yönetmeni, hatta hiçbir haber editörü, hiçbir ders kitabı, hiçbir üniversite kürsüsü kullanılmıyor. Bu gruba ait olanlar ise yalnızca “sorumlu” olmayıp, aktif olarak, kitle katliamlarının, siyasi suikastların, ekonomik suçların faillerini değiştirecek, yahut basit bir şekilde büyük yalanın “gürültü”sünün devam etmesini sağlayacak haber öyküleri yazıyorlar.

Cinayetle doğum

Mossad’ın selefi olan İsrailli İrgun örgütünün ilk büyük terör eylemi, 1949 yılında gerçekleşti. Bugün bile Mossad suikastlarına karşı 24 saat korunan Chuck Hagel’in kısa süre önce geldiği ABD Savunma Bakanlığı koltuğunda o tarihte James Forrestal oturuyordu.

Forrestal, Stalin’in ve onun Siyonistlerden oluşan iç çemberinin düşmanıydı. Bu çember, Hazine Bakanı Henry Morgenthau’nun etkisiyle Başkan Truman’ı kontrolü altına almış, onu Filistin’in komünistler tarafından işgal edilerek Ortadoğu’da “Yahudi devleti” kisvesi altında Sovyetler için bir tutunma yeri kurulmasını desteklemeye itmişti.

Morgenthau’nun kılavuzluğu altında bir milyon Alman savaş esiri açlıktan öldü, Almanya sanayisini yitirdi ve Stalin’in Doğu Avrupa’ya ilerleyerek Fransa ve İtalya’nın da de facto denetimini ele geçirmesine, dünya çapına yayılan, özellikle de Washington’da faaliyet yürüten geniş terör ve casusluk hücreleri kurmasına izin verildi.

Bugün hakir görülen Senatör Joseph McCarthy Dışişleri Bakanlığı’nın komünistlerle dolu olduğunu söylerken haklıydı.

Bernard Baruch, Forrestal’a Siyonistlerin onu öldüreceğini söyledi. İrgun, 1946’da İngiliz Dışişleri Bakanı Brevin’i öldürmeye çalışmıştı.

Forrestal, Dışişleri Bakanı olmasına rağmen, sürekli olarak medya tarafından, kendisine devamlı olarak sert şekilde hücum eden, o günün en etkili köşe yazarları Walter Winchell ve Drew Pearson tarafından saldırıya uğruyordu.

Forrestal’ı takip eden suikast ekipleri birden fazla kez tutuklandı, ancak Başkan Truman’ın talimatıyla serbest bırakıldı ve Truman, Mart 1949’da nihayet Forrestal’ı, İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı etnik temizliğe karşı olan muhalefeti nedeniyle azletti.

Kısa süre sonra Forrestal zehirlendi ve Bethesda Deniz Hastanesi’ne kaldırıldı. Buradayken 16. kat penceresinden aşağı atıldı. Odası darmadağınıktı ve cesedinde şiddetli boğuşma izleri vardı.

Stalin’in ajanı olmakla suçlanan Walter Winchell, Forrestal’ın ölümünü intihar olarak adlandırdı, bu hüküm daha sonra aksi yöndeki kanıtlara rağmen tasdik edildi. Bugün görülen ve Anonymous’un erişim sağladığı 10 bin civarında kişi üzerinden gerçekleşen basın denetimi, on yıllar önce “iyi durumda” idi.

On yıllar sonra kamuoyu, Forrestal, Kennedy, Martin Luther King ve hatta Senatör Paul Wellstone ve ailesi gibi önde gelen Amerikalı Yahudilerin öldürülmesinin Mossad operasyonları olduğunu anlamaya başlıyor.

Hollywoodizm’in Forrestal cinayeti üzerindeki “çarpıtması”, klasiktir. Bize, Savunma Bakanı Forrestal’ın, 1947’de Roswell-New Mexico’ya düşen uzaylılardan birinin onun beynini ele geçirmesi nedeniyle kendini öldürdüğü anlatılıyor

New York’un Hasidik cemaatini betimleyen 1981 tarihli The Chosen filminin yapımcısı Jeremy Kagen, Forrestal’ın uzaylılar tarafından öldürüldüğünü anlatan 1994 yapımı Roswell filminin de sorumlusu.

60 yıl önce bunu gördük, eğer işin ucu Tel Aviv’e varıyorsa, “küçük yeşil adamlar” tarafından yapılmış olmalıdır.

Hikâye öldü mü?

Olay duyulur duyulmaz, basın kuruluşları, hem “blog dünyası yemleri” hem de ana akım medya dünyaya şunu duyurdu: “Mossad suikast timleri ‘Anonymous’ üyelerini nerede bulacaklarını biliyor ve aile üyelerini, evcil hayvanlarını öldürmeye, mahallelerini havaya uçurmaya ve hatta bir başka ilkokula ateş yağdırmaya hazırlar.”

Bu tehditlere yer verenler; komplo ortakları, casusluk ve terör grupları adına haber yapanlar ve teröristleri korumak için terörizmi kullanan kişiler olarak suçludurlar.

Ancak biz sadece, başlı başına korkunç olan ve yalnızca “buzdağının görünen kısmı” olabilecek şeyi açığa çıkaran e-mail hesaplarını gördük.

Ya eğer bu 30 bin kişiden sadece 5 bini “ajan eğiticisi” ise? Bu, kirli bombalarla silahlanmış veya mesela İsrail’e giden yardımları kesme tehdidi olsa kamu yetkililerini öldürmeye hazır olan on binlerce başka “gizli görev ajanları” olduğu anlamına gelir mi?

Bir saniye, 11 Eylül’e neden olan tam da bu değil mi?

Press TV

Çev: Selim Sezer

[status draft]

GÜNDEM ANALİZİ : 1996 KIBRIS’TAN 2010 İSRAİL MAVİ MARMARA OLAYIN A TÜRKİYE’NİN PÜR MEALİ


YILMAZ ÖZDİL : İsrail ödemeyi TL’yle yapsın!

20 sene önce, 1996…
Avrupa Birliği’ni arkasına alan Kıbrıs Rum Kesimi, küstahlaştı, Türk sınırını delmek için eylem organize etti. Hadiseyi dünya çapında şova dönüştürmek için bin kadar motosikletliyi Kıbrıs’a getirdiler, motorlarla Lefkoşa’dan sınırı geçip, Türk topraklarına girecekler, Girne’ye gidecekler, Girne Kalesi’ne Yunan bayrağı çekeceklerdi.
*
E gelecekleri varsa, görecekleri de vardı tabii… Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri sınır boyunda önlem aldı. ABD’nin Ankara büyükelçisi arabulucu olmaya çalıştı, hiç olmazsa silah kullanmayın diye rica etti. İyiniyetli davrandık. Silah kullanmadık. Taşlı sopalı kavga çıktı. Rumlar dövüle dövüle püskürtüldü. Bu kapışmada bir Rum öldü.
*
İki gün sonra… Rum Kesimi yöneticileri, Türkiye’ye başvurdu, Rum eylemcinin öldüğü yerde ayin yapmak için izin istedi. Gene iyiniyetli davrandık. İzin verdik. Bin kişilik grup papazlarla mapazlarla birlikte ayin yapacağız ayağıyla sınıra geldi. Rum karakterini gayet iyi tanıdığımız için elimiz tetikteydi, ki… Gene yanılmamıştık. Aniden koşmaya başlayıp, sınırı geçmeye çalıştılar. Solomon Spiru Solomo isimli fanatik, kalabalığın arasından sıyrıldı, topraklarımıza girdi, bayrak direğine tırmanmaya başladı. Aklınca Türk bayrağını indirip, Yunan bayrağını çekecekti. Megafonla uyarıldı. Dinlemedi.
*
Tık!
Tek mermiyle vuruldu.
Boynundan yedi.
Armut gibi düştü.
*
Rumlar çil yavrusu gibi dağıldı, papazlar eteklerini tuta tuta en önde, gerisi arkada, eylem bitti.
*
Uluslararası anlaşmalar gereği haklıydık, Rum Kesimi dünyadan beklediği tepkiyi bulamadı. Bunun üzerine ne yaptı? Enteresan bi oyun tezgahladı. Kendi kendine çadır mahkemesi kurdu, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Hasan Kundakçı ve hadise sırasında orada görevli bulunan altı subayımız hakkında dava açtı. Gıyabi yargılama yaptı. Cinayetten suçlu buldu!
*
Cephede aldığını masada veren Türkiye gene ayakta uyudu, Rumlar sinsi sinsi çalıştı, mahkumiyet kararını İnterpol’e bildirdiler, görüldükleri yerde yakalanmaları için, kırmızı bülten çıkardılar.
*
20 sene geçti…
Hasan Kundakçı ve diğer altı subayımız hâlâ yurtdışına çıkamıyor!
Herhangi bir ülkeye, yurtdışına adım attıkları anda tutuklanacaklar.
*
Gel zaman git zaman… Van münüts tiyatrosu kapsamında, İsrail’in Gazze ambargosunu delmek için Mavi Marmara feribotu gönderildi. “Yaklaşırsa vururum” diyen İsrail dediğini yaptı, feribotu bastı, 10 insanımızı göz göre göre öldürdü.
*
Rum Kesimi’ni örnek alan Türkiye, aynı taktiğe başvurdu, gıyabi dava açtı, İsrail genelkurmay başkanı, İsrail deniz kuvvetleri komutanı, İsrail askeri istihbarat başkanı ve İsrail hava kuvvetleri istihbarat başkanını yargılamaya başladı. İsrailli komutanlar hakkında 9’ar kez müebbet, 18’er bin sene hapis isteniyordu. Mahkeme sona erecek, İsrailli komutanlar suçlu bulunacak, İnterpol’e bildirilecek, görüldükleri yerde yakalanmaları için kırmızı bülten çıkarılacaktı.
*
Netice kardeşim?
*
İsrail 20 milyon dolar verdi.
Dün itibariyle…
Dava tık diye düştü.
Dosya kapatıldı.
*
Avuçiçi kadar Rum Kesimi’nin tee 20 sene önce gösterdiği basireti, koskoca Türkiye Cumhuriyeti 20 sene sonra bile gösteremedi.
*
Ne haysiyetli ülkeyiz di mi?
*
Bana sorarsanız… İsrail o 20 milyon doları TL’ye çevirsin, öyle ödesin, dolar bozdurma kampanyası yürüten sayın ahalimiz daha mutlu olur, haysiyetimize kuş kondurulmuş olur.

TÜRKİYE DOSYASI /// TÜRK YAHUDİ İLİŞKİLERİ – TÜRKİYE’Yİ YAHUDİLER Mİ KURDU ? /// DARBELER, 28 ŞUBAT VE İSRAİL


28 Şubat ittihatçılar Onur Dikmeci Darbe Olur mu Türkiye askeri darbeler

1875 yılında Rus yanlısı Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın : " Osmanlı Devleti borçlarının yarısını faizli tahville ancak 5 yılda ödeyecek" açıklaması , Avrupalı Devletlerin bankerleri, sefirleri ve özel temsilcileri tarafından aşırı büyük tepkiyle karşılanmıştı. Yalnızca bir sene sonra 1876 tarihinde ise Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödeyemeyeceği duyuruldu. Bu aynı zamanda mali bir iflasın tanımıydı. Üç ay içerisinde Sırplar ve Bulgarlar isyan ettiler. Kısa bir süre sonra ise Harp Okulu komutanı Süleyman Paşa genç Zabit adaylarıyla sarayı kuşattı, sorumlu tutulan Padişah Abdülaziz Han’ı tahttan indirdi. Bu vaka aynı zamanda Türk siyasal hayatının ilk modern ihtilaliydi. Anayasa ve Meşrutiyet sözüyle tahta çıkartılan II. Abdülhamit, diktasını tam manasıyla tesis edebilmek maksadıyla kısa sürede Meclisi feshetti. Aydınlanmacılar dört bir köşeye sürüldü veyahut binbir baskıya tabi tutuldu. İyi niyetli fakat başarısız ve paranoyak Abdülhamit Han’ın Tek Adamlık idaresinde borçlar arttı, devlet kadrolarında vasıfsız kişiler istihdam edildi, ordunun üst düzey veya kilit konumlarına alaylı ve çoğu okuma bile bilmeyen subaylar atandı. Bugünkü Türkiye’ye yakın yüzölçümünde toprağın elden çıktığı dönemde radikal önlemler alınması ve bunun süratle yerine getirilmesi arzusunda olan İttihatçılar, baskı ve jurnallerden muaf olabilmek için masonluk yoluna yöneldiler.

Masonluk zırhı altında çoğu Avrupa’da bir müddet yaşamış veyahut tahsilini sürdürmüş İttihatçılar; ekseriyetle parlak sicilli Zabit, gazeteci, avukat, doktor, alim gibi dönemlerinin en ileri seviyesinde entelektüel birikime sahip pozitivizmin ve hürriyetin etkisinde kalmış elitist tabakayı oluşturmaktaydılar. Hararetli ve herdaim birbirleriyle irtibatlı fikir münazaraları neticesinde yeni bir meclise, yeni anayasaya ihtiyaç olduğunu bunun ancak Padişah’a acilen kabul ettirilmeyle mümkün olacağını düşünmekteydiler. Makedonya’da , yabancı Jandarma komutanlarının himayesinde Jandarma subaylarının her bakımdan kayırılması neticesiyle dışlandıklarını iyiden iyiye hisseden Ordu subaylarının hürriyet ve kurtuluş ateşi , iktisadi bu faktörler ile de hızlanmış, kanımca Seraskerlik yüksek rütbeli subaylarında desteğiyle ayaklanmaya dönüvermişti. Her daim devrilme korkusuyla yaşayan Abdülhamit bu ayaklanmayı bastırmaya kararlıydı binlerce subay yola çıkarılmıştı..

Tütüncünün teşkilatçılığı

İttihatçı ayaklanmasından evvel komitenin ileri gelenleri ayaklanmanın bastırılacağını düşünmüş birşeyler yapmaya karar vermişlerdi.

İzmir’e gelip küçük ve eski bir dükkan bulan İttihatçı burada esnaflık yapıyordu. Dükkanına özellikle rütbeli subaylar uğruyordu fakat bir terslik vardı. Dükkana gelenler saatlerce içeride kalıyor akabinde ya bir şey almadan çıkıyor veya göstermelik bir tütün parçası alıyordu. Hikmet neydi?

İhtilal, Tesis, Cumhuriyet sonrası

İzmir’den gemiyle Makedonya’da ki İttihatçı ayaklanmasını bastırmak için yola çıkan 17.000 Subay ve Gedikli vardıklarında Halife Padişah’ın emirlerini çiğnemek pahasına silahlarına denize fırlatıyorlar "Kardeşlerimize kurşun sıkmayız, yaşasın Hürriyet yaşasın Meşrutiyet" diye haykırıyorlardı. Sır çözülmüştü. İzmir’de Tütüncü Yakup olarak bulunan İttihatçı Yahudi Dr. Nazım’ın, Subaylara yaptığı propaganda işe yaramıştı. ( kod adı olarak İsrailoğullarına gönderilmiş Peygamber’in ismini özellikle seçmiş sanki, Nazım gibi mühim ittihatçılardan ibraniceyi çok iyi konuşan Rıza Tevfik te Yahudi idi. İttihatçıların en önemli ismi Talât Paşa ise Edirne’de Yahudi okulunda öğretmenlik yapmıştı. İsmi Talât, "Tal" İbranicede çiğ manasındadır çok kullanılır. ) Meşrutiyet ilanı, 1909 Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ( Hareket ordusu kumandanı İttihatçılara yakın isim büyük Münevver, Mahmud Şevket Paşa, Bursa Alians İsrailelit mektebinde eğitim gördü. O tarihlerde Bursa’da Yahudi iskanı yoğun ve mekteplerine sadece Yahudiler kabul ediliyor) ve 1913 Bab-ı Ali baskınıyla İttihatçıların mutlak hakimiyeti başlamıştı. En başta kapütülasyonlara karşıydılar. Bunun için İngiliz elçi Maurice tarafından sürekli hain veya mason gerekçesiyle maaşlı yurtiçi işbirlikçi basını tarafından adeta lince tabi tutuldular. Halbuki ilk büyük loca İngiltere’de kurulmuştu! Halbuki Maurice masondu! Mason biraderlerini evrensel yasalarını çiğneyerek ülkesinin menfaati adına kolayca yolda bırakabiliyordu !

1838 Baltalimanı anlaşmasıyla Osmanlı topraklarında dallanan İngiliz kapitalist sınıfı ve hakimiyeti kırılmalıydı. Bunun yegane yolu Vatansever Osmanlı Yahudilerinin desteği ile yeni bir kapitalist sınıfın inşaa edilebilmesine bağlıydı. İzmir’in önde gelen Kapıcızade, Evliyazade gibi Türk Yahudi ailelerinin de desteğiyle, yalnızca İstanbul’da 5.000 adet bakkal dükkanı açıldı. Sermayesi yahudiler tarafından oluşturulan milli banka Adapazarı İslam Kalkınma Bankası adıyla hizmete başladı Türk köylüsünün kredi ihtiyacına yetişti. Toprak kanunlarını da yeniden düzenleyen İttihatçılar, Ortadoğu’da ki yabancı hakimiyetini kırabilmek için Filistin’e Yahudilerin yerleşmesinin önünü açtılar, Devlet bu dayanışmayla , Batı’ya kafa tutuyordu ve bu yabancı elçileri oldukça tedirgin etmişti. Bu topraklarda dışlanan Türkler ve Yahudiler el ele yeni bir sistem icat ediyorlardı. Bütün gayret ve büyük ideallere rağmen " Hasta Adam" ameliyat masasındaydı ve cihan savaşı patlak vermişti. Emanuel Karasu gibi aydın bir Yahudi şahsiyet, Yahudilerin önce Türk olduklarını vurguluyor Türkler ve Osmanlı Yahudilerinin mücadelesinde etkin oluyordu. İlk kurşunu atan Yahudi Hasan Tahsin, Cihat fetvasını veren Mason Yahudi Hayri Efendi, Musa Kazım gibi aydınların çabasıyla cihan savaşına dahil olunuyor Selanikli büyük Komutan Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası önderliğinde yeni bir Cumhuriyet kuruluyordu.. Türkiye Cumhuriyeti; Türkler ve Yahudilerin ortak mamulü olarak tarihte parlayan bir yıldız olarak yerini alıyordu.

1923’ten sonra Türk ordusu üçlü tarihi misyonunun üçüncü safhasına geçmiş oldu; kışlasında fakat rejimsel tehdit anında müdahalede bulunmaktan çekinmeyen. Genç subayların ilk hoşnutsuzluğu, İnönü yönetimine karşıydı bu sebeple 1950’deki genel seçimlerde büyük oranda Demokrat Parti’ye oy verdiler. ( Koyu İttihatçı ve tarihimizin en önemli isimlerinden Celal Bayar, Yahudi mektebinde eğitim görmüş ayrıyetten kuvvetle muhtemel masondu. Bayar Yahudi kökenli olabilecek bir komitacıdır) 1954lerden itibaren Dp’ye hoşnutsuzluk artmış ordu içerisinde ; Tuzla Uçaksavar, Harp Akademileri, Talat Aydemir, Faruk Güventürk, Numan Esin – Muzaffer Özdağ, Sadi Koçaş cuntaları belirmiştir. Esasen Menderes döneminde Batı ve Nato nezdinde sıcak ilişkiler kurulmuş hatta 1958 yılında İsrail Başbakanı Ben Gurion ile İstanbul’da gizlice görüşülerek özellikle istihbarat konusunda ikili mutabakata varılmıştır. Şu halde Türkiye’de ki darbelerin bütün kaynağı İsrail ise, 27 Mayıs gibi bir ihtilal nasıl gerçekleşebildi? Uzunca düşünmeye gerek yok, Sovyet tehdidi karşısında tutarlı bir politika ile İsrail olması gerektiği gibi müttefik kabul edildi fakat iç politik arenadaki hoşnutsuzluk, rejimsel zaafiyet ve ağır ekonomik koşullar spontane bir müdahaleyi doğurdu görevi alan komite ise rasyonel bir uygulamayla İsrail ile kurulan ilişkileri devam ettirmiş hatta daha da ileriye götürmüştür. 1965’den itibaren gerçekleştirilen Ortadoğu ziyaretleride Türk İsrail yakınlaşmasını stratejik açıdan muhtemelen kuvvetlendirmiştir. 9 Martçılar olarak bilinen General Celal Madanoğlu cuntasının ifşası ve 12 Mart muhtırası neticesinde Nihat Erim dönemi Türkiye Abd İsrail ilişkilerinin sağlıklı biçimde devam ettiği süreçtir. Madanoğlu ve ekibi Sosyalist Kemalist olarak tanımlanmaktadır. Fakat 1963’den itibaren ordu içerisinde oluşturulan Milli Devrim Ordusu bünyesinde aşırı sol fraksiyonlarda, Türkiye’nin Nato’dan kopmasını isteyen Ortadoğu ve İsrail’e diş bileyen ekip Sovyetler ile bütünleşebilme derdindeydi. Bu ekibin başarılı olması durumunda Nato’ya sırt çevirecek Türkiye’yi ne gibi bir akıbet beklemekteydi? Bunun büyük bir hasara yol açacağını vurgulayan teoriler çokça üretilmiştir.

Esasen siyasal hayatımıza daha fazla değinmeden meşhur 28 Şubat vakasına gelmek yerinde olacak. (28 Şubat 1997 MGK toplantısı) yıllardır 28 Şubat müdahalesinin İsrail’in bir ürünü olduğu ve Türk demokrasisine darbe vurduğu dillendirilir. Bu teori aslında iç siyaset malzemesi olarak rant sağlayan bir stratejidir. Demokrasi önemlidir fakat parçası olduğumuz Ortadoğu’da Devletler güvenlik bürokrasisi üzerine inşaa edildiğinden Ulusal güvenlik, rejime yönelik tehdid algılamaları gerekçesiyle kısmen askıya alınabilir. Türkiye ve İsrail’de Ordu’nun bu denli ayrıcalıklı konumda bulunması coğrafya ve milli karakter sebebiyledir ve bu iki ülkenin bir başka ortak noktasıdır. Merhum Necmettin Erbakan döneminde, İsrail ile ortak askeri tatbikat yapıldığına ve ekonomik anlaşma imzalandığına göre İsrail ne maksatla zaten var olan ilişkilerini yeniden var etmek maksatlı darbe planlayabilir? Bir kere şunu belirtelim, 28 Şubat kararlarının tamamı; Milliyetçi, Ulusalcı olarak kendi siyasi kimliğini tanımlayan Vatandaşların imza atmaları gereken bir taslaktır. Burada kararlardan çok Ankara Sincan mevkiinde askeri tankların geçidi ve N. Erbakan’ın istifasının eleştiriye bahis konusu olduğunu düşünmekteyiz. Lakin bunu dış gerekçelerden çok iç politik kulvarla yorumlamak doğrudur. Bu siyasi tertipte Tansu Çiller Başbakanlığı arzulamış olabilir.

Tüsiad , Anadolu sermayesinin önüne set çekebilmek için medyayı da yönlendirerek girişimde bulunması da muhtemeldir. Halishane niyetli asker ve sivil kesimin kaygılarıda dahil edilebilir. Ve elbette Necmettin Erbakan’ın etrafında kümelenmiş menfaatçi kişilerin Erbakan’ı yanlış yönlendirmesi, teşkilat tabanını provoke eden açıklamaları ve bir takım tertipleri aslında herşeyi ateşlemiştir. 28 Şubat hususunda Abd Dışişleri Bakanı Albtight’in olumlu açıklamaları ile Türk komutan Org. Çevik Bir’in: " 28 Şubat ile Ordu laik yüzüyle İsrail’e yöneldi" gibi bir beyan bu sürecin dış kaynaklı olduğunu göstermez. Siyasal sistemlerin kaderidir ki her kurulan sistem kendini kabul ettirme arzusundadır bu onlara meşruiyet kazandırır. 28 Şubat dahil her kaotik olayda İsrail’i baş müsebbip olarak işaret etmek Türkiye’yi, iradesini, potansiyalini küçümsemekle eşdeğerdir. Milli Nizam Partisi kapatıldıktan sonra, İsviçre’ye gidip Erbakan ile görüşen komutanların yegane arzusu fevri Avrupa Birliğine muhafazakar iktidarlı Natocu bir Türkiye ile cevap vermekti. Türkiye Nato ve İsrail bütünleşmesinin sürekliliği için önemliydi. Bu durumda Milli Görüş hareketi nasıl ki İsrail’in salt uzantısı olarak kabul edilemezse, Türkiye’de ki askeri müdahaleler ve özellikle 28 Şubat için de İsrail suçlanamaz .

Yakın siyasi tarihimizde Türk-İsrail/Yahudi münasebetlerinin özetini yapmaya çalıştığımız satırların akabinde varılacak neticeler;

1) Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu bu toprakların, kültürel zenginliğimizin özneleri Türkler ve Yahudilerin ürünüdür.

2) Türk ve Türk yahudiler dışlanmış, eziyet görmüş fakat her daim medeniyetlerini sürdürebilmiş günümüzde de dayanışma içerisinde olması gereken topluluklardır.

3) Kuruluş esnasında elitist kadrolarda Yahudiler, Masonlar, Yahudi Masonlar yer aldıysa halen ülkemizde yaşamlarını sürdürmektedirler. Barış içerisinde yaşayacağımız biricik değerlerimiz olarak bu topraklarda hayatlarını idame ettireceklerdir.

4) Güvenlik bürokrasisi üzerine inşaa edilmiş ve benzer pek çok noktası bulunan Türkiye ile İsrail ilişkilerini en üst seviyeye çıkartmalıdır.( Zayıflayan bağlar, hatalar, yapılması gerekenler başka bir yazının konusu olabilir)

5) Türkiye’de ki askeri müdahaleler ve talihsizliklerin oyun kurucusu olarak İsrail, Yahudiler veya Yahudi lobilerinin vurgulanması , iç cephede politik meşruiyetlerini pekiştirmek isteyen politik figürlerin basit stratejileridir. Türkiye’de ki her olumsuz vaka yönetim beceriksizliği ve geçmiş asırlarda Aydınlanma-Sanayi devriminin yaşanamamış olmasının( Türk kapitalist ve işçi sınıfının yoksunluğu. D. Avcıoğlu’na göre 1838 anlaşması yerli kapitalist sınıfın oluşmasını engelledi) günümüze yansıyan sancılarıdır.

Umud ediyoruz ki siyasi tercihlerini rasyonel temellere dayandıracak Türkiye, Türk-İsrail münasebetlerini verimli düzende yeniden şekillendireceği gibi, Ülke endeksli nefret politikasını da yıkmaya başarabilecektir.

FİLİSTİN DOSYASI : Türkiye İsrail Mutabakatı ve Gazze


Son zamanlarda Orta Doğu’da ki gelişmeler, bunun sonucunda değişen dengeler Türkiye ile İsrail’in birbirine olan ihtiyacını artırdı. İki devlet arasındaki ilişkiler 6 yıl önce kopmuştu.2010 yılında Filistin’e insani yardım götüren Mavi Marmara gemisi uluslararası sularda İsrail ordusunun gemiye çıkartma yapması üzerine amacına ulaşamamış, İsrail’in Aşdod limanına demirlenmişti. Bu gelişmeler Gazze’de yaşayan 2 milyon Filistinlinin hayatını olumsuz etkilemişti.

Gazze, 1500’lu yıllarda Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında Osmanlı topraklarına katılmıştır. 19 yy. sonlarında bir dönem Fransız ve 20 yy. başarından İngiliz mandasına verilmiştir. 1948 Arap –İsrail savaşları sonrası yönetimi BM tarafınca Mısır’a bırakılmıştır. 5 Haziran 1967’de İsrailile Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye arasında başlayan ve 6 gün süren savaşın sonunda Mısır’dan Sina Yarımadası’nı, Suriye’den Golan Tepelerini ve Filistin’in Gazze Şeridi ile Batı Şeria’yı alan İsrail,topraklarını dört katına çıkarmıştır[1].Bu süreçten sonra Gazze’de 27 yıl sürecek İsrail dönemi başlamış sık sık yaşanan ayaklanmalar sonucunda şehirdeki yaşamsal ve ekonomik koşullar gittikçe kötüleşmiştir.

Filistin Kurtuluş Örgütünün lideri Yaser Arafat ve heyeti; Filistin meselesinin özünü oluşturan Kudüs sorununu, sınırlarının bütünlüğünü muhafaza etme ve 4 milyon kadar Filistinli mülteci problemini gündem maddeleri arasına almayarak İsrail ile 1993 yılında imzalanan Oslo Antlaşmasıyla ülkede geçici bir barış ortamı sağlanmıştır. 2006 yılında Filistin İslami Direniş Hareketi(HAMAS)’nın başa geçmesiyle de İsrail ablukası olanca şiddetiyle bölgede devam etmektedir.

Gazze insan yoğunluğunun en fazla olduğu yerlerden biridir. 360km2 de 2 milyon nüfus bulunmaktadır. Aynı zaman da işsizlik yüzde 50, fakirlik yüzde 80’e ulaşmış durumdadır.100 binden fazla insan evsiz ve akrabalarının yanında yaşamakta, nüfusun yarısı 18 yaşın altında, bunlardan 300 bin çocuk ya bir yakını ya annesi ya da babası vefat etmiş, öldürülmüştür. Halkın yüzde sekseni yurt dışından gelen yardımlarla yaşamaktadır.[2] Denizden, havadan, karadan abluka altında olan bu bölgeye girmek ve çıkmak nerdeyse imkânsız…

Dünya siyasi literatüründe açık hava hapishanesi olarak görülün Gazze’de halk seyahat edememekte, bombalanan arıtma tesislerinden dolayı temiz su içememektedir. Gün içerisinde elektrik kesintileri 18 saati aşıyor ve bölge de salgın hastalıklar baş gösterirken, her bin doğumda ise 23 çocuk hayatını kaybetmektedir.[3] Gazze halkı ablukanın sıkı olduğu dönemlerde temel ihtiyaçlarını, en önemli sınır kapısının açıldığı Mısır’dan karşılamaya çalışıyor ve bu da Mısır’ın denklemde ki rolünü ortaya koymaktadır.

Kahire yönetiminin bölge de Hamas’ın etkinliğini kırmak için Refah sınır kapısının kapalı tuttuğu zamanlar ise, yüzlerce yeraltı tünelinin açılmasına sebep olmuş, bir nevi, ekonomi yeraltına inmiş ve bu tüneller Gazze ekonomisinin yaşam damarı olmuştur. Gazze ve Mısır arasında girişi yasaklı olan pek çok malzeme kaçak olarak, bölgeye tüneller kanalıyla sokuluyordu.[4] İsrail’in yapmış olduğu son bombardımanların ardından bu tüneller hedef alınmış ve suyla doldurularak kullanılmaz hale getirilmiştir. 2015 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNCTAD), İsrail’in abluka altında tuttuğu Gazze şeridinin 2020 yılında ‘yaşanılmaz’ bir bölgeye dönüşeceği uyarısını yapmıştır.[5]

Filistinlilerin en büyük problemlerinden birisi ise 2’ye bölünmüşlüktür. Gazze’yi Hamas, Batı Şeria’yı ise El-Fethi yönetmektedir. Birbirleriyle anlaşamayan bu 2 iki grup özellikle Arafat’ın ve İsrail tarafından suikasta uğrayan, Şeyh Ahmed Yasin‘in ölümünden sonra uzun süre lider çıkaramadı ve Filistin Hareketi bu durumdan oldukça zarar görmüştür. Her iki tarafla da iyi ilişkileri olan Türkiye burada kritik bir rol oynamaktadır. Hamas ile El-Fethi’nin arasında Türkiye bir rol oynayabilir mi? Ortadoğu sahasında, İsrail ile imzalanan mutabakat sonrası cevap arayan sorulardan biri de budur…

28 Haziran’da imzalanan mutabakatın Türkiye için en başta gelen nedenlerden birisi Filistin’e yardım göndermek olsa da 2 devletin ortak paydası, Müslüman Kardeşlerin Mısır, Suriye’de zemin kaybetmesinin ardından bölgede ileri çıkan İran politikaları ve sahada değişen güç dengeleri olmuştur.

Son olarak, Türkiye-İsrail antlaşması; Filistin-İsrail, Türkiye-İsrail ilişkilerini yeni bir aşamaya getirebilir. Gazze’ye yardım bu sürecin ilk ve önemli ayağını oluşturmaktadır. Türkiye’nin 2’ye bölünmüş Filistin Hareketin de ara bulucu olabilmesi ve İsrail-Filistin-Mısır üçgeninde aktif ve yapıcı bir politika yürütmesi acil bir ihtiyaçtır. Her döneminde Filistin meselesine hassas olan Türkiye’nin denklem dışı kalmaması hem bölge ülkelerin hem de Filistin halkı adına büyük anlam ifade etmektedir.

Helin ÇETİN

Celal Bayar Üniversitesi

1. https://tr.wikipedia.org/wiki/Alt%C4%B1_G%C3%BCn_Sava%C5%9F%C4%B1

2. https://www.ihh.org.tr/haber/ihhdan-gazzedeki-son-duruma-dair-basin-aciklamasi-3232

3. https://www.ihh.org.tr/haber/ihhdan-gazzedeki-son-duruma-dair-basin-aciklamasi-3232

4. http://www.salom.com.tr/haber-84304-gazze_tunel_ticareti__halk_icin_olum_ve__yasam_arasindaki_bag.html

5. http://www.aljazeera.com.tr/haber/gazze-2020de-yasanabilir-olmayacak

Türkiye İsrail Mutabakatı ve Gazze yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

İSRAİL DOSYASI /// Sorunları da Başarıları Kadar Büyük Bir Ekonomi : İsrail


Sorunları da Başarıları Kadar Büyük Bir Ekonomi : İsrail

Yahudiler dünya nüfusunun binde ikisini oluşturuyorlar (dünyada yaklaşık 14 milyon Yahudi olduğu düşünülmekte), yani her bin kişiden sadece ikisi Yahudi. Sayıca bu kadar az olmalarına rağmen, dünya satranç şampiyonlarının %54’ü, Nobel Fizik ödülü alanların %27’si, Nobel Tıp ödülü alanların %31’i, en iyi sekiz üniversiteden oluşan (Brown, Columbia, Cornell, Dartmouth College, Harvard, Pennsylvaina, Princeton ve Yale Universitesi) Ivy Lig olarak adlandırılan üniversite öğrencilerinin %26’sı, Oscar ödülü sahibi yönetmenlerin %37’si, Pulitzer ödülü kazananların %51’i Yahudi. Bu istatistikleri çoğaltmak mümkün. Bu başarıları sıraladıktan sonra belki de bir çok kişinin aklına gelecek ilk şey, Yahudilerin dünyada önemli yerlerde bulundukları ve birbirlerini destekledikleri şeklinde olacaktır. Bazı noktalarda bu argümanın doğruluk payı olabilir ancak birilerinin desteğiyle dünya satranç şampiyonu olamazsınız, veya sadece birileri tarafından gözetilerek fizik veya tıp nobel ödülü alamazsınız. Yahudilerin başarılarını ilk önce çalışkanlıklarında aramak gerekiyor, çünkü diğer nedenler bu başarıları açıklamakta çok yetersiz kalıyor. Yahudilerin bu kadar çalışkan ve başarılı olduklarını ifade ettikten sonra insan doğal olarak bu insanların ülkesini merak ediyor.

Sıcak ve kuru bir iklime, 22.272 km2 yüz ölüçümüne, yaş ortalaması 29 olan yaklaşık 7.3 milyon nüfusa sahip bir ortadoğu ülkesi İsrail. Nüfusun %76.4’ü Yahudilerden ve yaklaşık %20’si Arap’lardan oluşuyor. İsrail’de yaşayan Yahudi nüfusun %67.1’i İsrail, %22.6’sı Avrupa/Amerika, %5.6’sı Afrika ve %4.2’si Asya doğumlu.

İsrail’in 1948’yılında kurulmuş olmasına rağmen geçen 60 yıllık süreçte ekonomik olarak çok önemli bir ilerleme kaydettiğini görüyoruz. Bugün gelişmiş ülkeler kategorisinde ve dünyanın ileri teknoloji üreten sayılı ülkeler arasında yer almakta. 2008 yılı sonunda yaklaşık 204 milyar dolar GSYH sahip İsrail’de kişi başına yıllık gelir yaklaşık 28 bin dolardır. 2009 yılında 41.8 milyar dolar ihracat, 46.9 milyar dolar ithalat gerçekleştiren Dış ticaretin ülke gruplarına bakıldığında ihracatın %33’ü ABD’ye %29’u ise AB’ye yapılmaktadır. İthalat kompozisyonunda ise %37 ile AB ilk sırada gelmekte, AB’nin ardından %21 ile Asya ve %13 ile ABD gelmektedir. İsrail, tablodan da görüleceği üzere küresel krizden ticaret kanalı ile önemli ölçüde etkilenmiştir. Dış ticarette en önemli ortakları olan ABD ve AB’nin küresel krizi derinden yaşaması İsrail’in de küresel krizden etkilenmesine neden olmuştur. 2009 yılında İsrail’in imalata sanayi ihracatı 34.6 milyar dolar olurken, elmas ihracatı 5.8 milyar dolardır. İmalat sanayi ihracatının yaklaşık yarısı yüksek teknolojili ürünlerden oluşmaktadır. Kriz döneminde yüksek teknoloji ihracatında çok fazla gerileme yaşanmamış, bu durum İsrail’İn krizden etkilenme derecesini azaltmıştır. İsrail hem tarımsal alan hem de su sıkıntısı çekmesine rağmen tarımda önemli bir ülke olmayı başarabilmiştir. Şu an tarımsal olarak kendi kendine yetebilirken, önemli miktarda tarımsal ürün ihracatı yapabilmektedir. 2009 yılında 1.2 milyar dolarlık tarım ihracatı gerçekleştirmiştir.

İsrail’in son birkaç yıldır diğer ülkelere görece yapılan değerlendirmelerde pozisyon kaybettiği görülüyor. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan insani kalkınma endeksinde 2005 yılında 23. sırada iken 2007 yılında 4 basamak gerileyerek 27. sıraya düşmüştür. World Economic Forum (WEF) tarafından yayınlanan Global Rekabetçilik Endeksi’nde 2008 yılında 23. sırada iken 2009 yılında 4 basamak gerileyerek 27. sırada yer almıştır. WEF’in raporuna göre İsrail’in son yıllardaki görece pozisyonun gerilemesinde eğitim sistemi değerlendirmelerinin çok düşük olması geliyor. Nitekim eğitim değerlendirmelerinde 2006 yılında 15. sırada iken 2009 yılında 65.liğe gerilemiştir. Eğitim sisteminin kalitesinde 98. sırada bulunan İsrail, matematik ve bilim eğitimi kalitesinde 103. sırada yer alıyor. İsrail’in mühendislik ve bilim alanında sahip olduğu araştırmacı ve bilim adamı kapasitesi bir hayli yüksek olmasına rağmen eğitim kalitesinin bu denli kötü derecelendirilmesi daha detaylı analizleri gerektiriyor. Sebeplerden bazıları arasında eğitime yapılan harcamaların düşük olması ve eğitim sisteminde bir birliğin olmaması gösterilmektedir.

İsrail’in ekonomik başarısını daha ileri götürebilmesinin önünde bazı engeller bulunmakta. Bu engellerin ilki ve en önemlisi elbetteki İsrail’in bölge ülkeleri olan sorunları. Filistin meselesi etrafında şekillenen ilişkiler, İsrail’in bölgesinde yalnızlaşmasına, komşuları ile ticari ilişkiler geliştirememesine aynı zamanda ülkenin enerjisinin bu sorunlar etrafında harcanmasına neden olmakta. İsrail bölgesinde izlediği politikalar nedeni ile sadece komşu ülkelerle değil, aynı zamanda dünyadaki birçok ülke ile de sorun yaşamakta ve şirketleri protestolarla karşı karşıya kalmakta. Bu durumun bir yönüyle İsrail’in önündeki en büyük engeli oluştururken, diğer yönüyle İsrail toplumunu sürekli uyanık tutarak askeri alandan başlamak üzere teknolojiye yatırım yapmaya ve güçlü olmaya ittiğini, Yahudi toplumu arasındaki dayanışmayı artırarak positif dışsallık yarattığını da eklemek gerek.

Bölgede yaşanan siyasi gelişmelerin kamu kesiminde savunma harcamaları yoluyla önemli bir yük getirdiği görülmekte. Aşağıdaki tablo yıllar itibari ile devlet harcamalarını gösteriyor. Tablodan da görüldüğü üzere harcamalardan en büyük payı sosyal koruma ve ardından savunma harcamaları almaktadır. Harcamaların gelirlerden daha fazla olması kamu kesiminin sürekli bütçe açığı vermesine ve dolayısıyla kamu borç yükünün hızla artmasına neden olmakta. 2008 yılı sonunda kamu kesimi borç stoku GSYH’nın %80’ninden daha fazla. Borcun önemli bir kısmını iç borç oluştururken dış borç GSYH’nın yaklaşık %20’si kadar. 2009 ve 2010 yıllarında beklenen bütçe açıkları, borç yükünün daha da artabileceğine işaret etmektedir.

İsrail’in bir diğer önemli problemi nüfusun yaklaşık %20’ini oluşturan Arap nüfusunun entegrasyonunda yaşanan sorunlardır. Kimilerince Arap azınlığın entegrasyon problemi İsrail devleti için hayati önem taşırken, Yahudi toplumunun genel kanısının aksi yönde olduğu iddia edilmekte. Bu sorunun çözümü uzun zamandır İsrail’in ajandasında yer almasına rağmen henüz önemli bir ilerleme elde edilemediği görülmekte. İki toplum arasında böyle bir entegrasyon probleminin olmasının birçok nedeni bulunuyor. İsrail’in bir Yahudi devleti olduğu algısının yaygın olması nedeni ile yahudi olmayanların sistemden dışlanması söz konusu. Diğer yandan Filistin meselesi Arap nüfus ile Yahudi nüfus arasındaki entegrasyonun önünde çok önemli bir engel olarak durmakta. Ayrıca hükümetler tarafından bu ayrımın ortadan kaldırılması için kararlı bir politikanın yürütülmemiş olmaması, Arap toplumunda güvensizliğe neden olmakta ve olası entegrasyon çabalarının önünü tıkamakta. Ayrıca Arap toplumu arasında İsrail’in varlığının bölgedeki kötülüklerin temel kaynağı olarak görülmesi, entegrasyon çalışmalarının, Arap-Filistin kimliğinin yok edilmesine yönelik çalışmalar olarak algılanmasına neden olabilmekte. Daha başka birçok nedene bağlanabilecek bu entegrasyon sorunu, Yahudi nüfus ve Arap nüfusu arasında ekonomi, eğitim, karar süreçlerinde söz sahibi olmak gibi bir çok hayati alanda uçurumların oluşmasına neden olmakta. Son yıllarda İsrail’in Ürdün ve Filistin ile aşırı güç kullanarak giriştiği savaş, Arap nüfus ile Yahudi nüfus arasındaki ayrımı daha da şiddetlendirmiş ve Arap nüfusunu daha fazla yabancılaştırmıştır. Nitekim 2006-2007 yıllardında Arap organizasyonlar tarafından hazırlanan ve “Vizyon Belgeleri (Vision Documents)” olarak adlandırılan belgeler iki toplum arasındaki ayrımın ne denli şiddetli olduğunu göstermektedir.

Reut Enstütüsü’nün yaptığı çalışmaya göre Arap nüfusun İsrail GSYH’ya katkısı sadece %8 düzeyinde. Bu durum yıllık 18-20 milyar dolar kayıp anlamına geliyor. Ulusal Sigorta Enstitüsü’nün 2008 yılı yoksulluk raporunda Arap azınlık ile Yahudi nüfusu arasındaki fark açıkça ortaya çıkıyor. 2008 yılında Yahudi ailelerin %15.3’ü yoksulluk sınırı altında gelir elde ederken bu oran Arap ailelerinde %49.4 düzeyinde. Yoksul aileler içerisinde Arap ailelerin oranı %33.8. Transfer ve vergiler sonrası yahudi ailelerin yoksulluk oranı yaklaşık %46 azalırken, yoksul arap ailelerin oranı sadece %12-13 azalmış.

İstihdam oranlarına bakıldığında da Yahudiler arasında istihdam oranı 2008 yılında %66.2 ike Araplar arasında istihdam edilenlerin oranı sadece %40.3. Yoksul kişi oranı ise Yahudiler’de %16.4 iken Araplarda %53.1.

Daha mikro düzeyde bakıldığında İsrail’in karşı karşıya olduğu engellerden bir diğeri kamu sektörünün, özel sektörün hızına ve dinamik yapısına ayak uyduramamasıdır. Kamu sektörü ekonomi içerisinde önemli bir yer tutuyor. 2006 rakamları ile kamu sektörünün GSYH içindeki payı %45 düzeyinde. Kişibaşına hayata geçirilen yüksek teknoloji şirketleri sıralamasında İsrail dünya ülkeleri arasındsa ilk sıralarda gelmekte. Özel sektörün innovasyon kapasitesi çok yüksek olmasına rağmen, iş yapma sürecinin önündeki bürokratik ve sistemsel engellerin çokluğu iş yapma süreçlerini olumsuz olarak etkilemekte ve yenilikçi fikirlerin önemli bir kısmının başka ülkelerde ürüne dönüştürülmesine neden olmakta. Regulasyonların şirketlere getirdiği yükün fazlalığı yanında devlet yönetiminin şeffaflığındaki problemler, altyapının yeterli düzeyde olmaması da özel sektörün iş yapma kabiliyetlerini önemli ölçüde etkimekte. Ayrıca kamuda rüşvet ve yolsuzluğun yaygın olması iş verimliliğini olumsuz yönde etkiliyor.

İsrail’in yaşadığı bir diğer problem ise düşük işgücü katılımı oranıdır. Eksik istihdam sadece ekonomik büyümeyi değil aynı zamanda gelir eşitsizliğini bozan, beşeri sermaye oluşumu yavaşlatan bir durum. 2009 sonu itibari ile işsizlik yaklaşık %8 iken çalışma yaşındaki nüfusun yaklaşık %44’ü işgücüne katılmamakta. Çalışma yaşındaki yaklaşık 2.5 milyon insan işgücüne katılmamakta ve vergi ve transfer yükü işgücüne katılan yaklaşık 3.5 milyon kişi üzrine binmekte. Ultra-Ortodox ve Arap nüfusun işgününe katılımı çok düşük bir seviyede kalmaktadır. Ultra-Ortadox yahudilerin sadece yarısı çalışırken, çalışan kişilerde genelde niteliksiz işlerde istihdam edilmekte.

İsrail’in ekonomik olarak bir sıçrama gerçekleştirebilmesi için yukarıda bahsettiğimiz problemlerin yanında altyapı yetersizliği, gelir eşitsizliği, hizmetler sektöründe verimliliğin düşük olması, yüksek teknoloji sektöründe yoğunlaşma olurken istihdam kapasitesi daha yüksek olan geleneksel orta ve düşük teknolojili sektörlerin verimsizliği artmaktadır. İsrail bu gibi sorunlarını çözmek durumundadır. Bu problemlerin çözülebilmesi için kamu, özel sektör ve sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere ülke olarak problemlere odaklanmaları ve enerjilerini bu noktaya harcamaları gerekiyor. Ancak İsrail’in bölgedeki mevcut politikalarına devam etmesi ve kendini sürekli tehdit altında hissetmesi bu sorunlarına odaklanmasını imkânsız hale getiriyor. Dolayısıyla İsrail’in artık barıştan yana bir tavır alarak bölge ülkeleri ile işbirliğine hız vermesi hem bölge halkları hem de kendisi için çok daha müreffeh bir gelecek anlamına geliyor.

(Ekopolitik Gündem, Hüseyin Kaya, Mart-Nisan 2010)

İSRAİL DOSYASI : İsrail’in Kimyasal-Biyolojik-Radyolojik Silah Kabiliyetleri


İsrail’in Kimyasal-Biyolojik-Radyolojik Silah Kabiliyetleri

Ömer Çay*

Başbakan Recep Tayip Erdoğan ABD’de Eylül sonunda düzenlenen G20 zirvesinde şunları söylemişti: “Sadece İran değil, İsrail de nükleer silaha sahip. O niçin hiç gündeme gelmiyor.” Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanın bu sözleri söylemesi Ortadoğu’nun nükleer silahlardan arındırılması konusundaki hassasiyetini göstermesi açısından önemliydi. Gerçekten de dünya kamuoyu her ne kadar İran’ın nükleer silah geliştirme çabalarına odaklansa da gözden kaçan ve Ortadoğu’daki barışı birincil olarak tehdit eden unsurlardan biri, İsrail’in sahip olduğu kimyasal-biyolojik-radyolojik silah kabiliyetleridir.

İsrail bulunduğu bölgede kendisini tehdit altında hissetmektedir ve bu his İsrailliler tarafından “varlık sorunu” olarak nitelendirilmektedir. Varlık sorunu İsrail’i nükleer silahlar edinmesi konusunda teşvik etmektedir. İsrail’in bölgesinde bir müttefikinin (dipnot: yakın geçmişte Türkiye ve İsrail’in müttefik olduğu değerlendirilmesi yapılmıştır) olmaması ve çevresindeki Arap ülkelerinin ve İran’ın askeri tehdidi altında hissetmesi; buna karşın bu tehdide cevap verebilecek yeterli insan gücünün ve coğrafi derinliğinin olmaması İsrail’i nükleer caydırıcılığı edinmesi konusunda motive edici bir etkisi vardır. Bunlara ilave olarak Saddam döneminde Irak’ın, Suriye ve İran gibi ülkeleri nükleer silahlar ve bunları taşıyabilecek balistik füzeler konusunda hevesli olması, İsrail’in nükleer silah programını devam ettirmesi yönünde kamçılayıcı olmaktadır.

İsrail’in nükleer silah edinme çalışmaları 1950’li yıllara kadar gitmektedir. 1. aşamada özellikle Fransa ve daha sonra İngiltere’nin desteğinde ilerleyen program, Fransa’nın Negev çölüne yapılacak nükleer santrale reaktör sağlaması ile önemli bir noktaya geldi. Fransa’nın İsrail’e olan teknik desteğinin 1950’lilerin sonunda çekmek istemeye başlamasına rağmen Fransa’nın teknik desteği 1960’ların ortasına kadar devam etti. İngiltere ise Negev- Dimona’daki nükleer tesislere tonlarca ağır su ve nükleer silah üretiminde kullanılacak kritik kimyasalları sağladığı bilinmektedir. Neticede İsrail’in 1960’ların ortalarında Dimona’daki tesislerde atom bombası üretebilecek kapasitede zenginleştirme işlemlerine başladığına düşünülmektedir. Bazı batılı kaynaklar İsrail’in 3. ve 4. Arap-İsrail savaşlarında nükleer silahlara sahip olduğunu söylemektedir.

İsrail’in nükleer ve diğer stratejik silahları ile olan bilgiler açık kaynaklarda oldukça sınırlıdır. Bu yüzden İsrail’in bu kabiliyetleri hakkında yapılacak bütün yorumların spekülatif yönü ağır basmaktır. Şu ana dek İsrail devleti nükleer silahlarının varlığını ne doğrulamıştır ne de reddetmiştir. Buna karşın batılı araştırmacılar bugün İsrail’in 100-400 arasında nükleer başlığa sahip olduğunu düşünmektedir. Bu tahminler İsrail’in Dimona nükleer santralinin plütonyum üretim tahminlerine göre yapılmıştır. İsrail nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar konusunda “belirsizlik” politikası izlemektedir. İsrail Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nı imzalamamıştır. Nükleer tesisleri tamamen denetim dışıdır ve kabiliyetleri bağımsız gözlemciler için tahminlerden öteye gidememektedir.

İsrail’in sahip olduğu bu nükleer başlıkları taktik ve stratejik amaçlarla kullanacağı bir doktrine sahip olduğu iddia edilmektedir. Buna göre İsrail:

a. Kendisine karşı yükselen askeri tehdide karşı önleyici saldırı,
b. Bölgede ortaya çıkabilecek nükleer güce karşı önleyici saldırıda bulunmak,
c. Kendisine karşı girişilecek bir konvansiyonel harbin kazanılamayacağının görülmemesi halinde taktik nükleer silahların kullanımı,
d. Kendisine gelebilecek nükleer-biyolojik ya da kimyasal bir saldırıya karşı caydırıcılık oluşturmak,
e. Diplomatik görüşmelerde avantajı elinde bulundurmak.

İsrail’in nükleer silahlarını hangi vasıtalarla kullanacağını incelersek:

a. İsrail Hava Kuvvetleri F-16C/D ve F-16I ile F-15I uçaklarında nükleer silahları taşıma kabiliyetinde olduğu bilinmektedir. Bu uçaklar ilave yakıt tankları ve İsrail’in sahip olduğu havadan yakıt ikmal kabiliyeti sayesinde 3000 km ötesine saldırı yapabileceği öngörülmektedir. İsrail’in serbest düşmeli (muhtemelen güdüm kitine sahip) 10-50 kt kuvvetinde nükleer silahlara sahip olduğu düşünülmektedir.

b. İsrail’in Soğuk Savaş döneminde topçu mühimmatı şeklinde nükleer başlıklar hazırladığı iddia edilmektedir. Bu kabiliyet İsrail tarafından kullanılmakta olan 160 mm havan sistemlerinde ya da çeşitli 155 mm çapındaki toplarında ya da GPS/INS güdüm sistemine sahip 150 km menzilli EXTRA roket sistemi ve 280 km menzilli LORA roket sisteminde halen sürüdürülüyor olabilir.

c. İsrail 1960’ların sonunda Fransa’nın desteği ile Jericho-1 isimli 500 km menzilli, 800 kg harp başlığı taşıyabilen ve 1000 m dairesel payına sahip olan bir balistik füzeyi geliştirdi. Bu füzenin 20 kt nükleer harp başlığı ve ya kimyasal silah harp başlığı ile donatıldığı iddia edilmişti. Bu füzeyi tıpkı Jericho-1 gibi çift kademeli katı yakıtlı bir balistik füze olan Jericho-2 füzesi takip etti. Jericho-2 füzeleri 1500 km’nin üzerinde bir menzile ve bir 1 tonu bulan harp başlığı taşıma kapasitesine sahipti. Jericho-2 füzelerinin konvansiyonel HE ve 1 megatona kadar nükleer harp başıkları ile donatılabileceği iddia edilmektedir. Jericho-1 füzelerinin tamamı inaktif iken İsrail’in silo konuşlu 90 Jericho-2 füzesini Tel-Aviv’in güneyindeki Zacharia hava üssünde tuttuğu düşünülmektedir. İsrail’in ayrıca mobil Jericho-2 füzelerine sahip olduğu iddia edilmiştir. İsrail yakın zamanda Jericho-3 isminde yeni bir balistik füze geliştirdiği bilinmektedir. 2 ya da 3 kademeli katı yakıtlı olan bu füzenin 2/3 MIRV’e (çoklu bağımsız atmosfer dönüşlü harp başlığı) sahip olacağı tahmin edilmektedir. Füzenin menzilinin 4500-6500 km arasında olduğu iddia edilmektedir. Eğer öngörüler doğru ise Jericho-3 füzesi varlığı ile İsrail’in nükleer darbe yeteneği İngiltere ve Fransa ile benzer seviyeye gelecektir.

d. İsrail Almanya’dan 1999 yılında 2 Dolphin sınıfı denizaltı satın aldı ve havadan bağımsız tahrik sistemine (AIP=Air Independent Propulsion) sahip 3 ilave Dolphin denizaltısının teslimatını beklemektedir. Bu denizaltılar bugün Almanya ve İtalya’da kullanılmakta olan U-212 denizaltılarının bir türevidir. Ancak İsrail Dolphin’leri U-212’de bulunmayan 650 mm’lik torpido kovanlarına sahiptir. 650 mm’lik torpido kovanlarının Dolphin sınıfı denizaltılara seyir füzeleri atma kabiliyeti sağlayacağı belirtilmektedir. İsrail’in bu denizaltılara Harpoon füzelerinde yapılan değişiklikle nükleer kabiliyet kazandırdığı iddia edilmiştir. Bir başka iddiada ise Popeye-3 olarak adlandırılan uzun menzilli seyir füzesinin Dolphin sınıfı gemilere konuşlandırıldığı yönündedir. Bundan birkaç yıl önce Amerikan resmi kaynakları, İsrail’in 1500 km menzilli seyir füzeleri geliştirdiğini ve bu füzeleri Hint Okyanusu’nda denediğini iddia etmiştir.

Görüldüğü üzere İsrail nükleer triadını tamamlamış gibi gözükmektedir. Havadan F16 ve F-15 uçaklarını yakın gelecekte stealth karekterleri olan F-35 uçakları ile destekleyeceklerdir. Jericho-3 füzeleri İsrail’e sadece Ortadoğu’yu değil, bütün Avrupa’yı, Rusya’nın önemli kısmını, ve Pakistan’ı kapsayan geniş bir coğrafyaya nükleer darbe yapma imkanı verecektir. İsrail’in denizaltıları İsrail’in sigortası olacak 2. bir nükleer saldırı dalgası yapma kabiliyetini sunabilir. Bu kabiliyet sayesinde İran ve Suriye’nin İsrail’in nükleer kaabiliyetlerini bertaraf edeceği senaryolarda bile İsrail bu denizaltılarla caydırıcılığını sürdürebilir.

İsrail’in nükleer programına Batı Avrupa’nın ve ABD’nin hiç itiraz etmemesi, İran’ın nükleer silahlar konusundaki hevesleri, potansiyel tehdit olan Pakistan nükleer silahları gibi çeşitli unsurlar göz önüne alındığında İsrail’in nükleer programından vazgeçmesi orta vadede düşük olasılıklıdır.

İsrail’in İddia Olunan Diğer Stratejik Kabiliyetleri
Hakkında net bilgiler olmamakla birlikte İsrail’in 1 mt gücünde termonükleer silah ürettiği iddiasının doğurduğu bir başka gerçek de bu tip bir silahın kullanılması durumunda ortaya çıkacağı elektromagnetik puls (EMP) etkisidir. İsrail’in bu tip bir başlığı atmosfer içerisinde patlatması durumunda birkaç bin km çapındaki bir alanda meydana gelebilecek EMP etkisi bu alandaki elektronik sistemlerin kullanılamaz hale gelmesi ile sonuçlanabilir. Bunun yanında İsrail nükleer olmayan EMP silahları geliştirmiş olabilir. İsrail bunun yanında düşman zırhlı birliklerini durdurmak için nötron bombası geliştirmiş olabilir. Küçük bir patlamanın ardından meydana gelen kuvvetli nötron ışıması zırhlı araç personelinin kısa sürede araç içerisinde ölmesine sebep olabilir.

İsrail nükleer silahlar konusunda sürdürdüğü “belirsizlik” politikası bir bakıma biyolojik ve kimyasal silahlar için de geçerlidir. İsrail Biyolojik Silahların Önlenmesi Anlaşması’nı da imzalamamıştır, Kimyasal Silahların Önlenmesi Anlaşması’nı ise imzalamış ancak onaylamamıştır. Dünya klasmanında kimya sanayisine, ilaç sanayisine, genetik alanında uzmanlaşmış biyoteknoloji firmalarına sahip olan İsrail’in istenildiği takdirde aylar içerisinde kimyasal ve biyolojik silah geliştirme olanağı vardır. Ortaya atılan iddialar olsa da İsrail’in kimyasal ve biyolojik silah yaptığına dair kesin bir kanıt yoktur. Ness Ziona’da bulunan Israeli Institute for Biological Research (IIBR) dünyada patojen bakteri/viruslar üzerine araştırma yapan en önemli merkezlerden biri olarak gösterilmektedir. Bu merkezin biyolojik silah üretme yeteneğinin olduğu da iddia edilmektedir.

Sonuçta İsrail, gerek İsrail dışında elde ettiği teknik destek, gerekse üniversiteleri, araştırma enstitüleri ve gelişmiş kamu-özel savunma sistem üreticileri sayesinde önemli stratejik yetenekler elde etmiştir. İsrail’in nükleer, biyolojik ve kimyasal silah kabiliyetleri bulunduğu su götürmez bir gerçektir; ki bu kabiliyetler İsrail’i Ortadoğu’daki en caydırıcı ülke yapmaktadır. Böylelikle stratejik derinlikten yoksun olan bir ülke yaşama şansını büyük ölçüde elde ettiği gibi, Ortadoğu’da önemli bir aktör olarak da ortaya çıkmaktadır. Bölgesinde son yıllarda etkin olmaya çalışan Türkiye’nin, İsrail’in stratejik silah kabiliyetlerini yakından izlemesi gerekmektedir. Bölgenin mevcut politik durumu göz önüne alındığında Türkiye’nin nükleer silahsız Ortadoğu söyleminin gerçekleşme olasılığı düşük görülmektedir. Bu yüzdendir ki Türkiye’nin İsrail’in bu kabiliyetlerine yönelik uzun vadeli kararlar alması gerekmektedir.

*Ömer Çay Ekopolitik araştırmacısı olup savunma ve güvenlik temelli çalışmalarını sürdürmektedir.

DARBELER DOSYASI /// VİDEO : E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ABD, İngiltere ve İsrail’le birlikte Türkiye’d e yeni bir darbe mi planlıyor ?


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=1wZgW8iGXbQ&app=desktop

KÜRT SORUNU DOSYASI /// AZİZ ÜSTEL : ABD-İsrail’in Kürt oyunu ve Erdoğan Obama görüşmesi


Milliyet Gazetesinin Washington muhabirliğini yapan Turan Yavuz ABD’nin Kürt Kartı adlı kitabında Kürtlerin, özellikle de Iraklı Kürtlerin uzun yıllardır ABD tarafından nasıl kullanıldığını anlatır. İsrailli yazar Benjamin Beit-Hallahmi İsrail Bağlantısı: İsrail Kimi Neden Silahlandırıyor? adlı yapıtında İsrail’in Arap ülkelerini zayıflatmak için Arap ve Müslüman ülkelerdeki etnik ve dini azınlıkları kışkırttığını vurgular ayrıntılarıyla:

“Ortadoğu’daki Kürt azınlık her zaman İsrail’in ilgi alanı içindedir. Mossad’ın Kürtlere desteği 1958 yılında başladı. İsrailli askeri danışmanların cephane ve silah kapsayan daha geniş boyuttaki yardımıysa 1963’te başladı ve günümüze kadar sürmektedir.

“Ağustos 1965’te İsrailli askeri uzmanlar Kuzey Irak dağlarında silahlı eğitim kampları açtılar. Haziran 1966’da İsrail Başbakanı Levi Eshkol Kürt liderleriyle görüşmeler yaptı. Derken 1967 savaşında Iraklı Kürtler, İsrail’in isteği doğrultusunda Bağdat’a bir saldırı düzenledi ve Irak ordusunun diğer Arap ülkelerine yardım etmesini engelledi.”

İsrail, Turan Yavuz’un kitabına göreyse, ta işin başından beri Kuzey Irak’ta, Kürtlere bağımsız bir Kürdistan sözü vermiştir. İsrail Parlamentosu Knesset’in üyesi Luba Eliav 1966’da Kürt Hareketinin önderi Molla Mustafa Barzani’yle yaptığı görüşmede, “İsrail’in Kürt Devleti kurulması ve Kürt halkının kalkınması için askeri, ekonomik ve teknik yardım vermek istediğini” açıklamıştı.

Washington Post Gazetesi yazarı Jack Anderson 18 Eylül 1972 tarihli yazısında “Her ay kimliği belli olmayan bir Mossad yetkilisi İran sınırından girerek Barzani’ye 50 bin dolar veriyordu. Bu para Kürtlerin İsrail karşıtı Irak Hükümetine yönelik çalışmaları için bir destektir” diyordu. Barzani, Mossad Başkanı Zvi Zamir’le defalarca görüşmüştü. Zamir Kürtlerin Bağdat’a karşı daha etkili saldırılarda bulunmasını istemişti.

İsrail’in Kürt bağlantısını ayrıntılarıyla anlatan bir başka kaynaksa İngiliz Gazetesi The Guardian’ın 1984’ten bu yana Tel Aviv muhabirliğini yapan Ian Black’in yazdığı “İsrail’in Gizli Savaşları: İsrail Gizli Servislerin Tarihi adlı kitaptır. Black, Mossad-Kürt ilişkilerini İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Mossad belgelerine dayanarak açıklıyor. İlginçtir rahmetli Uğur Mumcu öldürülmesinden on yedi gün önce bu kitaba dayanarak Mossad-Kürt ilişkisini yazmıştı.

İsrail hedefi salt o zamanki Irak hükümetini zayıflatmak değildir elbet. Odet Yinon’un Dünya Siyonist Örgütü’nün yayın organı Kivunim dergisinde yazdıkları İsrail’in Nil’den Fırat’a uzanan coğrafyadaki yayılmacı hedeflerini ve bunu sağlamak amaçlı yöntemleri pek güzel açıklar! Kullanılması istenen, PKK adlı terör örgütünün yaptıklarına bakıldığında anlaşılacağı gibi, kullanılan yöntem etnik ve dini çatışmaların körüklenmesiydi.

İsrail Kürt ayaklanmasını sadece Irak’a karşı bir koz olarak kullanmayı düşünmüyordu. İsrail bütün Ortadoğu’yu kapsayan hesaplarına uygun olarak bir Kürt Devletinin kurulmasını istiyordu ve bu konuda en büyük yardımcısı ABD’ydi. Bu Kürt devletinin Türkiye’nin bir bölümünü kapsaması da hedefleniyordu. Öyle ki 1983 yılında İsrail Dışişleri Bakanı Yitzak Şamir, Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçekleştirdiği sınır ötesi harekatla ilgili görüşleri sorulduğunda Türkiye’yi Kürdistan’ı işgal altında tutan devletlerden biri” olarak tanımlamıştı. “Bu işgalci devletler barış karşıtı olduklarından Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaşamamaktadır.”

Erdoğan ve Obama görüşmesi

Özetle Ortadoğu’da Kuzey Irak ve Türkiye’nin Güneydoğu’sunu kapsayan bir Kürt Devleti, İsrail ve baş destekçisi ABD’nin hedefidir. FETÖ ve PKK katilleri, DEAŞ ve Suriye’de ABD’nin yerleştirmeye çalıştığı YPG kantonu hep bu amaca hizmet etmektedir. Türkiye bundan 7 yıl önce dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın one minute çıkışıyla başlayan duruşunu ve tavrını bugün de Cerablus harekatı Fırat Kalkanı’yla pekiştirmiştir. G-20 zirvesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Obama’yla yaptığı görüşmede, Türkiye’nin terörün her türlüsüne karşı duracağını, adı ister DEAŞ ister PKK ister YPG olsun, Türkiye’nin bir terör koridoruna izin vermeyeceğini açıkça vurgulamıştır. Bu kararlı duruş ve FETÖ nam kaltabanların 15 Temmuz darbe girişiminin milletçe ezilmesi Türkiye’nin en azından bu coğrafyada önder ülke olduğunu ve bundan böyle kabuğuna çekilmiş, çevresinde gelişen olayları izleyen değil onlara yön veren konumunu dosta düşmana göstermiştir.

İSRAİL DOSYASI /// Diplomatik Normalleşme : Türkiye-İsrail İlişkilerini Neler Bekliyor ???


Diplomatik Normalleme – Trkiye-srail likilerini Neler Bekliyor.pdf

İSRAİL DOSYASI /// Bir Analiz : Türkiye – İsrail Mutabakatı


Her şeyden önce bu mutabakatın yapılmasını gerektirecek tarihsel arka plandan bahsetmek gerekir. Bu bağlamda neler olduğunu kısa bir şekilde hatırlamak gerekirse;

  • 2010 yılında sivil toplum örgütleri vasıtasıyla organize edilen Gazze’ye yardım filosu Akdeniz’de uluslararası sularda İsrail Savunma Kuvvetleri’nin yaptığı uluslararası hukuka aykırı müdahale ile durdurulmuş ve bu müdahalede 9 aktivist İsrailli askerler tarafından öldürülmüştür. Hatırlanacağı üzere vefat edenlerden 8’i Türk vatandaşı birisi ise Türk asıllı ABD vatandaşıdır. Askeri harekat sonucu ağır yaralanan bir Türk vatandaşı ise daha sonradan hayatını kaybetmiş ve böylece hayatını kaybedenlerin sayısı 10’a yükselmiştir.

Bu vahim olayın akabinde gerçekleşen olaylar ise şöyle seyretmiştir;

  • Türkiye Cumhuriyeti saldırıyı derhal sert bir dille eleştirmiştir. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı ilk açıklamada “ Bu saldırı gerekçesi ne olursa olsun uluslararası hukuka aykırı bir devlet terörüdür” olarak olayı yorumlamıştır
  • Türkiye Tel Aviv Büyükelçisini ülkeye derhal geri çağırmış ve İsrail’den derhal özür dilemesini, hayatlarını kaybedenlerin yakınlarına tazminat ödemesini ve Gazze’de ki ablukayı kaldırmasını istemiştir.
  • İsrail’in yapıcı bir adım atmaması üzerine ise Türkiye, İsrail ile olan ilişkilerini en düşük seviyeye indirmiştir.

Mavi Marmara saldırısı üzerine biri İsrail tarafından diğeri Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu tarafından olmak üzere iki soruşturma açılmıştır. İsrail Ordusu Soruşturma Komisyonu’nun olayın yaşanmasından iki ay sonrasında açıklanan raporunda müdahale “kısmen başarısız” olarak değerlendirilmiştir. BM tarafından yayınlanan raporda ise İsrail Ordusu’nun uluslararası hukuku ihlal ettiğinin altı çizilirken İsrail askerlerinin yaptığı müdahalede orantısız güç kullandığı, insanlık dışı muamele ve kasti acı çektirmeye yönelik eylemlerde bulundukları vurgulanmıştır.

2013 yılında ABD Başkanı Barack Hussein Obama’nın Ortadoğu turu dahilinde İsrail’i ziyaretinin ardından İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu mevkidaşı dönemin başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ı telefonla arayıp resmi özür dilemiş ve Türkiye’nin 3 yıl öncesinde şart koştuğu üzere hayatını kaybedenlerin ailelerine de tazminat ödemeyi kabul ettiğini bildirmiştir.

2013 yılından 2016 yılına değin karşılıklı müzakereler aracılığı ile Türkiye – İsrail ilişkilerini normalleştirecek adımlar görüşülmeye devam etmiş ve 27 Haziran 2016 tarihinde iki ülkenin başbakanlarının yaptığı açıklamalar bu karşılıklı görüşmelerin iki ülkeyi ortak bir tabanda birleştirecek şekilde noktalandığını ifade etmiştir. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilişkileri normalleştirebilmek için 2010 yılında öne sürdüğü resmi özür dileme şartı 2013 yılında İsrail başbakanı tarafından yerine getirilmiş, 2016 yılında ise hayatını kaybedenlerin yakınlarına 20 milyon Amerikan doları tutarında tazminat ödenmesi karara bağlandığı açıklanmıştır. Fakat şartlardan üçüncüsü olan Gazze ablukasının kaldırılması anlaşıldığı üzere iki tarafın bu konu üzerinde karşılıklı taviz vermesi ile bir orta noktada çözümlenmiştir. Bu bağlamda Gazze ablukası kaldırılmamış ancak Türkiye lehine esnetilmiştir. Buna istinaden Türkiye Gazze’ye insani yardım götürme konusunda ayrıcalıklı bir statü elde etmiş ancak aynı zamanda da İsrail’in Gazze’ye yönelik uyguladığı ablukayı bir anlamda resmi olarak tanımış veya başka bir deyiş ile İsrail’in Gazze üzerinde uyguladığı yaptırımlardaki siyasi otoritesini kabul etmiştir.

Diğer bir yandan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 27 Haziran açıklamalarında dikkati çeken iki hususun da altını çizmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi; “Bu anlaşma Türkiye’den İsrail’i hedef alan herhangi bir terörist eylemi engelleyecektir” açıklamasıdır. Bu bağlamda daha önceki yıllarda İsrail’in Türkiye’den Hamas liderlerini ağırlamamasını talep ettiğini hatırlamak gerekir. Başka bir açıdan bakılırsa İsrail bu güne değin Hamas ile doğrudan bir temasa girmemiştir. Buna istinaden, anlaşma metni henüz açıklanmış olmasa da, konuya ilişkin uzmanlar Türkiye’nin, İsrail ile Hamas arasında bir arabuluculuk pozisyonu alma sözü vermiş olabilme ihtimalinden bahsetmektedirler.

Açıklamalarda dikkati çeken bir başka husus ise doğalgaz meselesidir. Bilindiği üzere Rusya Federasyonu ile yaşanan düşen uçak krizi ve akabinde Rusya’nın Türk Akımı projesini askıya alması Türkiye’yi enerji bağımlılığında alternatifler arama yoluna itmiştir. Bu bağlamda İsrail doğalgazı güçlü bir alternatif olarak karşımıza çıkmaktadır. Anlaşmanın yapılacağının haberinin yayılmasını takiben Rusya enerji devi GAZPROM’un “Türk Akımı için her zaman olduğu gibi bugün de diyaloğa açığız” açıklamasını da bu bilgiler ışığında değerlendirmek gerekmektedir.

Sonuç olarak Türkiye tarihsel bağları ve insani yardım konusundaki hassasiyeti bağlamında Gazze’ye altyapı ve hastane yatırımları gerçekleştirecek ayrıca 10bin tonu aşan bir insani yardımı Başbakan Binali Yıldırım’ın aktardığı üzere önümüzdeki cuma mersin limanından kalkacak bir gemi ile ulaştıracaktır. Bölge istikrarı için en önemli ülkelerin başında gelen iki ülke olan Türkiye ve İsrail’in ilişkilerini normalleştirmesi siyasi kriz ve çatışmalarla çalkalanan Ortadoğu’nun da normalleşmesi adına atılmış önemli bir adımdır. Bu bağlamda Ortadoğu’nun hak ettiği istikrara ulaşmasına bir adım daha yaklaştıran bu gelişme gelecekte de siyasi krizleri aşmak isteyen ülkelerin incelemek isteyebileceği önemli bir örnek teşkil edecektir.

İSRAİL DOSYASI : Ortadoğu’daki Saflaşmada İsrail’in Yeri


Birkaç hafta önce imzalanan İsrail-Türkiye anlaşması, İsrail’in nasıl bir dış politika izlediği hakkında ipucu verir gibiydi: Ortadoğu’da güçlü ilişkiler kurup meşruiyetini sağlamlaştırmak ve 1967’den beri işgal ettiği toprakları ne pahasına olursa olsun korumak. Bu yüzden Ortadoğu ülkelerinin arasındaki karmaşık ilişkilerden yararlanan İsrail, ikili anlaşmalar ve ortaklıklarla bölge devletlerinden gelebilecek her türlü tehdidi minimuma indirmeyi hedefliyor. Bunun yanında Evimiz İsrail gibi aşırı milliyetçi partinin bulunduğu koalisyon hükümeti oldukça sağa kaymış durumda. Bu ideolojik kaymaya örnek olarak ultra-nasyonalist Avigdor Lieberman’ın, Moshe Yaalon’un yerine Savunma Bakanlığı görevine getirilmesini gösterebiliriz. Zira, İsrail’in ulusal güvenliğinin korunması hükümetin birinci amacı. Dolayısıyla Ortadoğu’daki artan şiddet ve saflaşma ortamında, İsrail’in siyasi konumu kendisi için hayati bir önem taşıyor.

İsrail’in bölgedeki ortaklık arayışını en zorunlu kılan Hizbullah-Hamas-İran yakınlaşmasıdır. İsrail için her zaman güçlü bir tehdit olan İran, İsrail’in bölgedeki politikasında belirleyici bir rol oynamaktadır. L’Express’in ifadesiyle, “dünyanın en iyi düşmanları”1 olan bu iki ülkenin tarihte her ne kadar destekleyici ve olumlu ilişkileri olduysa da günümüzde İran, Hamas ve Hizbullah’la birlikte, İsrail’e yönelik en büyük tehdidi oluşturmakta. İran’ın İsrail’le tarihsel ilişkilerini koparması, ortak düşman Irak’ın zayıflamasıyla daha da hızlandı. Amerika ve İran arasındaki gerginlikler, özellikle Amerika’nın İran’ı yalnızlaştırma politikası, İran’ın İsrail karşıtı tavırlarını cesaretlendirdi ve İsrail karşıtı Hizbullah gibi güçlerle ortaklık etmeye itti. Hizbullah ise kuruluşundan beri Lübnan’ı İsrail işgaline karşı koruma amacı taşıyan bir örgüt. İran’ın ise İsrail düşmanı Hizbullah ve Hamas’ı finanse etmesi, İran ve İsrail ilişkilerinin uzun bir süre daha iyileşmeyeceğini göstermektedir. Bu yüzden 2015’te İran ile 5+1 arasında yapılan nükleer anlaşma İsrail tarafından veto ettirilmeye çalışılmış, Netanyahu tarafından “şaşırtıcı ve tarihi bir hata” olarak eleştirilmiştir.2 Diğer taraftan Hamas, Mısır’daki 3 Temmuz darbesinden sonra yalnızlaşmış, bu da İran’a yönelmesini kolaylaştırmıştır. Bu üçlü yakınlaşma hakkında 2014’te Lübnan’da Hamas’ı temsil eden Oussama Hamdan, Siyonist bir düşmanın varlığından söz ettikten sonra şöyle ekliyor: “Hamas, Hizbullah ve İran ilişkileri bugün bazılarının hayal ettiğinden daha iyi.” 3

İsrail, kendisi aleyhine olan bu üçlü ortaklığa karşı bölgedeki diğer ülkelerle birlikler kurup bir denge yaratmaya çalışıyor. Bu bağlamda iki ülke önemli rol oynuyor: Mısır ve Suudi Arabistan. Mısır’daki Sisi yönetiminin Tiran ve Sanafir adalarının Suudi Arabistan’a ait olduğunu açıklayan belgeler yayınlaması, Suudi Arabistan’ın Sisi yönetimindeki Mısır’ı ekonomik olarak desteklemesi bu ikili arasındaki ortak çıkarları pekiştiriyor. O zamanki İsrail Savunma Bakanı Moshe Yaalon’un da adaların Suudi Arabistan’a verilmesi durumuyla ilgili kendilerinin bilgilendirildiğini açıklaması, hatta iki adanın bulunduğu Tiran boğazındaki İsrail seferlerine izin verilmesi bu üç yönetim arasındaki ortaklığın oldukça geliştiğini gösteriyor.4 Üstelik İsrailli Orgeneral Herzy Halevy uluslararası bir güvenlik toplantısında İran’a karşı olan tavrından dolayı Suudi Arabistan’a övgüler yağdırmıştı.5 Böylelikle Suudi Arabistan ve İran gerilimi bölgedeki saflaşmayı keskinleştirirken, İsrail yalnız kalmamak için yerini çoktan almış durumda.

Ortadoğu’daki söz konusu saflaşmada İsrail’in uyguladığı belli bir stratejisi olmuşsa da Suriye konusunda daha muğlak bir siyaset izlediğini görüyoruz. Bir yandan Hizbullah ve Suriye’nin güçlenmesini istemeyen İsrail, diğer yandan Suriye’deki savaşın toprağına sıçramasından ve özellikle IŞİD saldırılarından endişe ediyor. Fakat savaşın devam ettiği Suriye, İran ve Hizbullah’ı meşgul etmekte. Üstelik, İsrail’in Altı Gün Savaşı’nda işgal ettiği Suriye’nin Golan Tepeleri hâlâ İsrail denetiminde. Netanyahu ise Golan Tepelerini Suriye’ye iade etmeyi tamamen reddetmekte.6 Her ne kadar savaşın nereye sürükleneceği ve nelere mâl olacağını kestirmek zor olsa da, İsrail’in Suriye’deki durumdan faydalandığını söylemek yanlış olmaz.

Özet olarak İsrail, Ortadoğu’daki siyasi çalkantıların durulmadığı bir ortamda ortaklıklarla ve anlaşmalarla Ortadoğu’daki yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin Ortadoğu’da yalnızlaşması sonucu imzalanan Türkiye-İsrail anlaşması da İsrail için diplomatik bir başarı. Ortadoğu’daki tehditlerine karşın bölgede olabildiğince ortaklık arayışında olan İsrail, bu doğrultuda başarılı ve pragmatik bir şekilde yol alıyor.

KAYNAKÇA:

1. Israël-Iran: les meilleurs ennemis du monde http://www.lexpress.fr/actualite/monde/proche-moyen-orient/israel-iran-les-meilleurs-ennemis-du-monde_740617.html

2. İran’la tarihi antlaşma http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150714_iran_anlasma

3. Gaza: comment Israël est tombé dans le piège de l’Iran, via le Hamas, Jacques Benillouche http://www.slate.fr/story/89899/comment-israel-est-tombe-piege-de-iran-hamas

4. Egypt Informed Israel in Advance of Plan to Hand Over Red Sea Islands to Saudis http://www.haaretz.com/middle-east-news/1.7138705.

5. İsrailli generalden Suudi Arabistan’a övgü http://www.salom.com.tr/haber-99615-Israilli_generalden_suudi_arabistana_ovgu.html

6. Netanyahu: “Golan Tepeleri İsrail’de kalacak.” http://www.salom.com.tr/haber-98918-netanyahu_golan_tepeleri_Israilde_kalacak.html

Görselin Kaynağı: http://deathd0g101.deviantart.com/art/Israel-Flag-Cubes-536757561

KOMPLO TEORİLERİ : İsrail Gerçeği ve Talmut


İsrail Devleti 14 Mayıs 1948 yılında kurulmuştur. Ancak kesin olmamakla birlikte İsrailoğulları’nın soyu M.Ö 1200 yıllarına kadar dayanmaktadır. Bu tarihten sonra Firavun’un işkencesine maruz kalan ve horlanan İsrailoğulları’nı Hz. Musa Kızıldeniz’i ortadan ikiye yararak kurtarmıştır. Daha sonraları kovuldukları yere dönmeyi birçok kez deneyen Yahudiler özellikle 19.YY’dan itibaren birçok kez kendilerine vaat edildiğine inandıkları topraklarda yaşamaya çalışmışlar ve en sonunda 14 Mayıs 1948 yılında İsrail Devleti’ni kurarak başarıya ulaşmışlardır.

Yahudilerin tarihte yaşadıkları sıkıntılar onların kalbinde insanlığa karşı kin ve bir öç alma duygusu yer etmiştir. Bu duygular içerisinde dört Haham, kutsal kitapları olan Tevrat’ı uzun bir inziva sonucunda tamamen değiştirerek Talmut adında bir kitap yazmışlardır. Talmut iki kısma ayrılmaktadır; El Nesne – El Kumar. İkincisi birincisinin açıklamasıdır. Kudüs’te yazılana kadar Orselim, Babil’de kaleme alınana Babili denir.

Talmut, ırkçı ve Yahudi olmayanlara karşı kinci olan Farislerin’in kitabıdır. Farisler Yahudilerin en tutucu tarikatlarındandır. Talmut tamamen insanlığı sömürmek ve Yahudi ırkının üstünlüğünden bahsetmektedir. Talmut’un içinde geçen telkinler incelendiği zaman İsrail’in bugünkü tüm yaptıklarını anlamlandırabilmekteyiz.

Talmut’a göre Yahudiler dışındaki tüm canlılara hayvan gözüyle bakılmaktadır. “Yalnız Yahudilere insan denir. Yahudi olmayanlara insan denilmez.”[1] Bu ve bunun gibi tüm telkinler Yahudilerin üstünlüğünü savunurken Yahudi olmayanlara küçük görülmüştür. Bu telkini okuduktan sonra belki de hepimizin gözünün önüne bugün İsrail’in Filistinlilere yaptıkları gelmiş olabilir. Her şey o kadar ortadaki Filistinlilerin maruz kaldıkları işkencelere İsrailli doktorlar tanık oldukları halde durumu üstlerine rapor etmeyerek sessiz kalmışlardır.[2] Görevi hasta ve yaralı insanları iyileştirmek olan doktorların bile bu insanlık dışı durumu görmezden gelmesi Yahudilerin nasıl eğitildiklerini de az çok bizlere göstermektedir.

Talmut’ta dikkati çeken bir diğer nokta ise Yahudilerin inanılmaz sıkı bir derecede, Yahudi olmayanlara karşı korunmasıdır. En basit bir örneği ile bir Yahudi başka bir Yahudi’den rüşvet alamazken aynı Yahudi, Yahudi olmayandan rüşvet alması serbesttir. Diğer bir örnek ise, Yahudi olmayan birini öldürmek suçu ile mahkemelerde bunu yeminle açıkça inkâr edebilirsiniz. Çünkü öldürülen bir hayvandır.” telkini ile ortaya koymaktadır.

Yahudilerin kendilerini çok üstün gördüklerini Talmut’ta yer şu telkinlerle daha da iyi kavramaktayız; “Milletlerin bütün soyları senin önünde secde edecek. Bütün milletler sana kulluk etsinler.”[3] Yine aynı şekilde; “Milletin kralların, sütünü emeceksiniz. Milletlerin servetin yiyeceksiniz.”[4] Bir başka ifade; “Allah Yahudi milletine, bütün kabilelerin hayatı ve kazancı üzerine bir hâkimiyet vermiştir.”[5] Yahudilerin kendilerine vaat edildiklerine inandıkları topraklar, Nil’den Fırat’a kadardır. Bu topraklarda hâkimiyet sürmek için yapmayacakları hamle, girişemeyecekleri hile ve oyun kalmayacaktır elbette.

Yakın tarih boyunca İsrail yönetimlerinin uygulamaları, Talmut’ta yazılan acımasız ve ırkçı söylemleri yansıtıyor. Bunun en büyük kanıtlarından biri de, Filistin’de masum sivillerin katledilişi ve yapılan işkencelerdir.

Yahudilerin gizli örgütlerinden birisi de “Kabala”dır. Ünlü Yahudi araştırmacı Shimon Halevi, “Kabala, Tradition of Hidden Knowledge” (Kabala, Gizli İlmin Geleneği) adlı kitabında Kabala’yı şöyle tanımlamaktadır: “Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur.”[6]

Kabala ve diğer gizli örgütler çocukları altı yaşında teslim alıp onlara kaba kuvvetle saldırıya geçmeyi ve cinayet işlemeyi öğretmektedir.[7] Durum bunu gösteriyor ki; İsrail yönetimlerinde, ırkçı Yahudiler de ve o coğrafyada Talmut’un etkisi sürdükçe hiçbir şeyde değişiklik olmayacağı ortadadır.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.