Aylık arşivler: Eylül 2016

KİTAP TAVSİYESİ : Amerika’nın “Terörizme Karşı Savaş ı” – Michel Chossudovsky


Michel Chossudovsky

Amerika’nın “Terörizme Karşı Savaşı”

Çeviren: Alpaslan Işıklı

İMGE Kitabevi

Özgün Adı America’s "War on Terrorism"

© Michel Chossudovsky, 2005

© imge Kitabevi Yayınları, 2010

1. Baskı: Nisan 2010

Michel Chossudovsky, emekli olduğu Ottowa Üniversitesi’nde ziyaretçi profesör olarak dersler veren bir ekonomisttir. Konuk öğretim üyesi profesör olarak Batı Avrupa, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki çeşitli üniversitelerde ders vermiş, gelişmekte olan ülke hükümetlerine ekonomi alanında danışmanlık yapmış, ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), Afrika Kalkınma Bankası, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve daha pek çok uluslararası kurumda görevler üstlenmiştir. Babası Evgeny Chossudovsky (1914-2006) de Birleşmiş Milletler’deki görevleri ve tüm yaşamı boyunca Filistin davasını desteklemiş Rus Yahudisi bir BM diplomatı ve ekonomisttir. Kanada’daki savaş karşıtı hareketin aktif üyelerinden biri olan Michel Chossudovsky’nin, Le Monde diplomatique, Third World Resurgence ve Covert Action Quarterly gibi yayınlarda sık sık yazıları yer alır. globalresearch.ca adresi üzerinden küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni konulu yayınlar yapan Küreselleşme Araştırmaları Merkezi’nde editörlük yapmaktadır. Bu siteye, 2002, 2003, 2004 ve 2005’te GoodWriters.net tarafından "Demokrasi Medyası" ödülü verilmiştir. Ayrıca Chossudovsky 2003 yılında Berlin merkezli Sivil Hakları ve İnsan Haysiyetini Koruma Örgütü’nün insan hakları ödülünü almış, yedi kez de ABD Kaliforniya’da bulunan Sonoma Üniversitesi gazetecilik bölümünün yaygın medyada yer bulamayan önemli haber ve yazılar için verdiği "Project Censored" ödülüne layık görülmüştür. The Globalisation of Poverty (Yoksulluğun Küreselleşmesi) adlı kitabı Türkçe dahil on bir dilde yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, 1940 yılında Amasya’da doğdu. 1961’de mezun olduğu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, bir yıl sonra asistan olarak göreve başladı. Aynı fakültede 1980’de profesör oldu. 1983’te sıkıyönetim yazısıyla görevine son verildi. 1989’da İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla görevine döndü. Fransa ve ingiltere’de bilimsel çalışmalarda bulundu. Uzun yıllar çeşitli sendikal örgütlerin eğitim ve araştırma faaliyetlerine katıldı. 1990-1994 yıllann-da Mülkiyeliler Birliği’nin ve ardından bir dönem de Öğretim Üyeleri Derneği’nin başkanlığını yaptı. Işıklı’nın Türkçe ve yabancı dillerde yayımlanmış çok sayıda yapıtı vardır. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından seçildiği YÖK üyeliği görevim 2 Şubat 2005 tarihine kadar sürdürdü. Ankara Üniversitesi SBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri Bölümü’nden 2007’de emekli oldu. Işıklı, halen TÛMÖD (Tüm Öğretim Elemanları Derneği) genel başkanıdır ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Yönetim Kurulu üyesidir.

"Düşünceyi bu denli tahrik edici ve bu kadar iyi araştırılmış bir belgeyi bilmemek olmaz."

SCOTT LOUGHREY, The Baltimore Chronide

"Chossudovsky’nin kitabı okuyucularına acı bir gerçeği sunuyor: terörizm, ABD dolarının yönlendirdiği ve ABD askeri gücünün desteklediği korporatif kapitalizmin büyümesinin sağlanmasının ve yaygınlaştırılmasının bir aracıdır. Onun kitabının, ‘ayrı noktaları birleştirerek bilmece çözmeye’ benzeyen çalışmalardan birisi olarak, özellikle medyanın yanlış yönlendirdiği, tarihsel bilgi yoksunu Amerikalılar tarafından okunması gerekir."

KELLIA RAMARES, Online Journal

"Kanadalı iktisat profesörü Chossudovsky’nin kitabı, yoğun belgesel verileri derlemeyi ve sonra bunları dolambaçsız ve berrak bir biçimde ortaya koymayı başarmış ender bulunan bir yazarlık yeteneğini gözler önüne sermektedir. Bush’un söylemindeki bataklığı tümüyle dağıtmakta, bir ulusun, askeri ve istihbarat olanaklarını, dünyayı daha güvenli bir yer yapma bahanesiyle küresel petrol pazarını denetim altına almak için kullanmasındaki açık ve yalın gerçeği okuyucuların incelemesine sunma yürekliliğini göstermekte."

WILLIAM HARE, Amazon.com

"Chossudovsky, dünyadaki tüm yurttaşlar için bir uyandırma hizmeti görecek olan alarm verici bir kitap yazmıştır. Chossudovsky, Amerika’nın gizli istihbarat operasyonlarının arkasındaki uluslararası çıkarları ve ABD dış politikasının amaçlarını açığa çıkarmaktadır."

ANTHONY LAFRATA, Chapters-Indigo

Andre Gunder Frank’ın anısına

İçindekiler

ÇEVİRENİN ÖNSÖZÜ: 13

İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ : 19

BİRİNCİ ANA BÖLÜM

11 Eylül : 35

I. BÖLÜM

Geri plan: 11 Eylül’ün Arkasındakiler: 37

I. BÖLÜME EK

Usame Bin Ladin 11 Eylül’de Neredeydi?: 55

II. BÖLÜM

Usame Bin Ladin Kimdir? : 61

III. BÖLÜM

Washington Uluslararası Terörü Destekliyor : 81

IV. BÖLÜM

Örtüleme veya Suç Ortaklığı : 99

İKİNCİ ANA BÖLÜM

Savaş ve Küreselleşme: 115

V. BÖLÜM

Savaş ve Gizli Program: 117

VI. BÖLÜM

Afganistan Üzerinden Petrol Boru Hattı: 137

VII. BÖLÜM

Amerikan Savaş Makinesi : 155

VIII. BÖLÜM

Amerikan İmparatorluğu : 183

IX. BÖLÜM

Yeni Dünya Düzeni’ni Silahsızlandırmak: 197

X. BÖLÜM

Siyasal Kandırmaca: 11 Eylül’ün Arkasındaki Kayıp ilişki: 211

X. BÖLÜME EK

Resmi Tutanakların Tahrifi: 227

ÜÇÜNCÜ ANA BÖLÜM

Yanlış Bilgilendirme Kampanyası: 229

XI. BÖLÜM

Savaş Propagandası: Bir Dış Düşman İmal Etme: 231

XII. BÖLÜM

11 Eylül ve İran-Kontra Skandalı: 251

XIII. BÖLÜM

Düşmana Bir Görüntü Vermek: Ebu Musab El-Zarkavi Kimdir?: 257

XIV. BÖLÜM

El Kaide Savaşçılarının Savaş Sahnesinde Muhafaza Edilmesi: 293

XIV. BÖLÜME EK

Sivillerin Guantanamo Toplama Kampına Gönderilmesi: 303

DÖRDÜNCÜ ANA BÖLÜM

Yeni Dünya Düzeni: 307

XV. BÖLÜM

Savaş Suçluları Yüksek Makamlarda: 309

XVI. BÖLÜM

Savaş Ganimeti: Afganistan’la Milyarlarca Dolarlık Eroin Ticareti: 325

XVII. BÖLÜM

11 Eylül’ün Önceden Bilinmesi: 341

XVIII. BÖLÜM

11 Eylül Sabahı: Uçaklarda Ne Oldu?: 357

XIX. BÖLÜM

Amerika’nın Önleyici Savaş Doktrini: 375

XX. BÖLÜM

11 Eylül Sonrası Terör Uyarıları: 403

XXI. BÖLÜM

Büyük Birader: İç Güvenlik Devletine Doğru: 423

XXII. BÖLÜM

Londra 7/7 Bombalı Saldırıları: 459

EK A

Çalıntıya Dayalı İstihbarat: Britanya "İstihbaratı"nın Irak Dosyası: 485

EK B

Dünya Ticaret Merkezi’nin Kiralanmasının Ardındaki Mali Çıkarlar: 495

Dizin: 499

Çevirenin Önsözü

Kanadalı profesör Michel Chossudovsky, 10-23 Aralık 1998 tarihlerinde ülkemize gelmişti.

13 Aralık 1998’de Ankara’da düzenlenen bir açık oturumda ikimiz de konuşmacıydık.

Akşam yemeğinde de Mülkiyeliler Birliği’nde birlikte olduk.

Bu vesileyle kendisiyle tanışmanın ötesinde uzun uzun görüşmelerimiz oldu.

Görüştüğümüz hemen her konuda, sanki yıllardır birlikte olmuş, görüş alışverişi içinde bulunmuşuz gibi düşüncelerimizin örtüştüğünü görmek beni şaşırtmıştı.

Sanırım o da benzer bir izlenimle ayrılmıştı.

Kanada’ya döndükten kısa bir süre sonra gönderdiği, dilimize Yoksulluğun Küreselleşmesi adıyla çevrilmiş bulunan kitabını "merkez bankasının gerçekten demokratikleşmesi için…" diye yazarak imzalamıştı.

Görüşmelerimiz sırasında, merkez bankasının özerkleştirilmesi adı altında yapılanın güya bir demokratikleşmeymiş gibi gösterildiğini; gerçekte ise bu yolla merkez bankasının halk iradesinden uzaklaştırılarak küresel sermayenin kuyruğuna takılmasının sağlanmakta olduğunu söylediğimde memnuniyeti gözlerine yansımıştı.

Besbelli ki aynı paralelde düşündüğümüzü bir kere daha vurgulamak istediğinden kitabını böyle bir ithaf yazarak göndermeyi uygun görmüştü.

Chossudovsky’nin elinizdeki kitabı da yıllardır zihinlerimizi işgal eden, her gün bir başka görünümüyle karşılaştığımız sorunların iç yüzüne ışık tutuyor ve ortaya koyduğu tespitleri son derece zengin kaynaklarla belgeleyerek sunmuş bulunuyor.

11 Eylül 2001’de vuku bulan, İkiz Kulelere ve Pentagon’a yönelik saldırıların hemen ardından düzenlenen bir açık oturumda, bu saldırılarla, Hitler’in önlenemeyen yükselişine basamak yaptığı Reichstag yangını arasındaki paralelliğe dikkat çekmiştim.

Chossudovsky, elinizdeki kitabında, insanlık tarihinde yeni bir dönemin açılmasına başlangıç teşkil etmiş olan bu saldırıların içyüzünü hiçbir tereddüde yer bırakmayacak açıklıkla ve reddedilmesi mümkün olmayan kanıtlara dayanarak ortaya koymuştur.

Chossudovsky’nin küresel ölçekte başlatılmış bulunan bu süreçle ilgili yargısı düşündürücüdür ve bu konudaki görüşleri doğrultusunda insanlığa çok ciddi sorumluluklar düştüğü, kitabının IX. Bölümünde yer alan şu cümlelerde olanca açıklığıyla ortaya konulmuştur:

"Olası bir Üçüncü Dünya Savaşı tehlikesi algılanmalı ve anlaşılmalıdır. Yeni Dünya Düzeni’nin silahsızlandırılması için, bu totaliter sistemin içyüzü açığa çıkarılmalı ve bütünüyle anlaşılmalıdır. Bu anlayış, bir avuç yazarla ve eleştirmenle sınırlı kalmamalı; yaşamları ‘terörizme karşı savaş’ ile doğrudan bağlantılı olan tüm yurttaşlarımız tarafından paylaşılmalıdır."

Görünen odur ki küresel kapitalizm, içine yuvarlandığı ve kendisiyle birlikte dünyayı da sürüklediği felaketlere bir sorumlu icat etmek ihtiyacını duyduğundan "İslami terör" adı altında bir düşman icat etmek istemiştir.

Amerika’nın uluslararası alandaki emelleri ile "İslami terör" veya "köktenci islam" arasındaki bağlantı, Chossudovsky’nin bu kitabında geniş bir tahlile tabi tutulmuştur.

Kitap boyunca ayrıntılı bir anlatımla sunulmuş olan bu bağlantı, II. Bölümde şöyle özetlenmiştir:

"11 Eylül’ün ertesinde, ‘köktenci islam’ın’ Ortadoğu ve Orta Asya’daki kayda değer gelişimi, Amerika’nın gizli programı ile uyum halindeydi. Bu program, ulusal toplumları kargaşaya sürüklemek ve Amerikan imparatorluğuna karşı gerçek toplumsal hareketlerin eklemlenmesini önlemek amacıyla, uluslararası terörizmle savaşmak yerine desteklemekten ibaretti."

Chossudovsky, ABD’nin "islamcı terör" ile ilişkisinde Pakistan istihbarat örgütü ISI’nin oynadığı rolün önemini ayrıntılarıyla ortaya koymuştur.

Yazarın XXII. Bölümde belirlediği üzere "Geniş ölçüde belgelenmiş bulunmaktadır ki Pakistan istihbarat örgütü ISI, terör şebekesini desteklemiştir. ISI, ABD’li karşılığı CIA ile yakın ilişki içinde olmuştur".

Chossudovsky, İslamiyet dışı bir bilim adamı ve düşünür olmasına karşın, kışkırtılan ve İslam görüntüsü arkasında islamiyet’le bağdaştırılması mümkün olmayan amaçlar uğruna acımasızca kullanılan bir takım hareketlerle gerçek Müslümanlık arasında hiçbir ilişki bulunmadığının yeterince bilincindedir.

Bu tespitini, kitabının III. Bölümünde aşağıdaki görüşlere yer vererek ortaya koymuştur:

"Bu gruplar, Müslüman ve İslami bilim adamlarının geniş kesiminin yüce bir uygarlık ve mükemmel bir ahlak örneği olarak savundukları ortak islam anlayışını temsil etmezler. Onlar, İslam etiketi altında bir anarşik hareket olmaktan öte bir şeyi temsil etmemektedirler… Onların niyeti, pek o kadar da bir İslami devlet kurmak değildir, yalnızca işlerini geliştirerek sürdürebilecekleri bir kargaşa durumu yaratmaktır."

Bütün bu tertip ve istismar yüklü politikaların gerisinde yatan ekonomik çıkara dayalı unsurların ve nedenlerin irdelenmesine, kitapta geniş bir yer ayrılmıştır.

Bu bağlamda, petrol kaynaklarının bölüşümüyle ve uluslararası alanda kârlılık ölçütleri açısından taşıdığı önem dolayısıyla onun hemen ardından gelen uyuşturucu ticaretinin denetimiyle ilgili çok kapsamlı ve ayrıntılı bilgiler verilmiştir.

Sistematik olarak tahrik edilen İslami terör korkusu, ABD’nin uluslararası ölçekte uyguladığı emperyalist politikalara ve bu politikalara uygun yöntemlere bahane oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda ülke içinde baskıcı bir rejim kurulması yönündeki bazı ciddi adımların atılmasını kolaylaştırmıştır.

Bu çerçevede, ABD’de Anayasal hukuk düzeninin ana unsuru olan Posse Comitatus yasasının değiştirilmesiyle hız kazanan, rejimin askerileştirilmesi yönündeki gelişmeler, özellikle XXI. Bölümde ayrıntılarıyla ele alınmıştır.

Chossudovsky’nin bu kitabı, ABD’nin terörizme karşı savaş bahanesiyle başlattığı sürecin özünü ve ayrıntılarını ortaya koyarken ülkemiz açısından da olağanüstü önem taşıyan gerçeklere parmak basmış bulunuyor.

Ancak unutmamak gerekir ki ABD’nin ve Türkiye’nin uluslararası ilişkiler alanında işgal ettikleri yerin taban tabana zıt olan konumu dolayısıyla, bu ülke ile ilgili görüşlerin bizim ülkemize olduğu gibi taşınması bazı yanlışlıklara yol açabilir.

Örneğin, ABD’de egemen sermaye güçleri ile ordu arasındaki ittifak, temel nitelikte belirleyici bir unsur oluşturur.

Bu nedenledir ki askerî-sınaî ittifak olarak tanımlanan bu olgu, Chossudovsky’nin tahlillerinin önemli temel taşlarından birisini oluşturmuştur.

Aynı temelde bir tahlilin, 12 Eylül gibi bazı dönemlerin dışında, ülkemiz gerçekleri çerçevesinde önemli bir yere sahip bulunan Kemalist geleneği de kapsayacak yönde genişletilmesinin, bir hayli yanıltıcı olabileceği sanırım yadsınamaz.

Chossudovsky bu kitabını Obama’nın iktidara geçmesinden önce kaleme almıştır.

Ancak, tahlillerinin ve vardığı sonuçların bugün için de geçerliliğini koruyacağına o zamandan işaret etmiş bulunuyor.

Onun, XV. Bölümde ifade ettiği gibi "engizisyonun tam bir kukla olan yüce papazlarını, George W. Bush veya Tony Blair’i yerlerinden ayırmak yeterli değildir".

Cumhuriyetçi Bush’un "terörizme karşı savaş" adı altında uyguladığı politikaların Demokratlardan hiçbir karşıtlık görmemiş, tam tersine destek görmüş olması kitapta belgelenmiş bulunuyor.

Bir kere daha anlaşılmaktadır ki, geleceği belirleyecek olan, tek başına şu veya bu kişi değil, her zaman olduğu gibi bir bütün olarak dünya ulusları ve bu bütünlüğün bir parçası olarak Amerikan halkı olacaktır.

Alpaslan Işıklı

İkinci Baskıya Önsöz

11 Eylül sabahı saat 11’de, Bush yönetimi Dünya Ticaret Merkezine ve Pentagon’a yönelik saldırıların sorumlusunun El Kaide olduğunu açıklamıştı.

Bu iddia, derinlemesine bir polis araştırması gerçekleştirilmeden yapılmıştı.

Aynı akşam saat 21.30’da, belli sayıda seçilmiş üst düzey istihbaratçı ve askeri danışmanlardan oluşan bir "Savaş Kabinesi" toplandı.

Saat 23’teyse, Beyaz Saray’da yapılan bu tarihsel toplantının sonucunda, "Terörizme Karşı Savaş" resmen başlatıldı.

Taliban ve El Kaide’ye karşı savaş kararı, 11 Eylül saldırılarının intikamı olarak ilan edildi.

Ertesi sabah, 12 Eylül günü, haber başlıkları, ısrarlı bir biçimde 11 Eylül saldırılarındaki "devlet desteği"ne işaret etmekteydiler.

ABD medyası koro halinde Afganistan’a karşı bir askeri müdahaleyi savunmaktaydı.

Yaklaşık dört hafta sonra, 7 Ekim tarihinde, Afganistan bombalandı ve ABD birlikleri tarafından işgal edildi. Amerikalılar, savaşa başvurma kararının 11 Eylül akşamında mevcut koşulların zorlamasıyla, saldırılara ve saldırıların trajik sonuçlarına yanıt olarak alındığına inanmaya yönlendirildiler.

Halk, böylesine geniş kapsamlı bir savaş senaryosunun planlanmasının ve icra edilmesinin asla bir haftalık bir mesele olmayacağını kavramakta yetersiz kaldı.

Bir savaşa girişme ve Afganistan’a askeri birlikler gönderme kararı, 11 Eylül’den çok önce alınmıştı. "CentCom" (ABD Merkez Komutanlığı) komutanlarından General Tommy Franks’in daha sonraları kullandığı ifadeyle, "terör, müthiş felaket doğurucu olay", planlananın son aşamasına gelmiş bulunan savaş programının desteklenmesi yönünde kamuoyunu tahrik etmeye yaradı.

Trajik 11 Eylül olayları, dünya kamuoyunun tam desteğiyle ve "uluslararası topluluğun" onayladığı "insancıl amaçlarla" bir savaş yapıldığı iddiasını doğrulamak için gerekli gerekçeyi sağladı.

Pek çok tanınmış "ilerici" aydın, ahlaki ve etik gerekçelerle, "terörizme karşı misilleme" davasını benimsedi. Bir askeri doktrin olan "haklı neden" (jus ad bellum) benimsendi ve 11 Eylül’e meşru bir yanıt olarak görüntüyü belirleyen bir unsur niteliğiyle öne çıkarıldı. Bu arada, Washington’un "Is-lami terör şebekesini" desteklemekle kalmayıp, 1996’da Taliban yönetiminin kurulmasında aracı olduğu gerçeği üzerinde durulmadı.

11 Eylül’ün ertesinde savaş karşıtı hareket tümüyle yalnızlaştırılmıştı.

Sendikalar ve sivil toplum örgütleri, medyanın yalanlarını ve hükümet propagandasını yuttular.

30 milyonluk yoksul bir ülke olan Afganistan’a karşı bir misilleme savaşını onayladılar.

11 Eylül gecesi, geç vakitte, El Kaide tarihi hakkında daha önce derlediğim araştırma notlarının yığınları arasında dolaşarak yazmaya başladım.

12 Eylül’de yazımını tamamladığım ve aynı tarihte ilk defa yayınlanan bu metin, "Usame Bin Ladin Kimdir?" başlığını taşımaktaydı. (Bkz: Bölüm I)

En önce, resmi açıklamayı sorguladım.

Resmi açıklamaya göre, El Kaide’nin desteklediği on dokuz hava korsanı olağanüstü düzeyde gelişkin ve örgütlü bir eyleme karışmışlardı, ilk hedefim, "Anavatanı tehdit eden" bu "Amerika düşmanı" hayalinin gerçek niteliği üzerindeki örtüyü kaldırmaktı.

"Dış düşman" ve "İslami teröristler" efsanesi Bush yönetiminin, Afganistan’ın ve Irak’ın işgaline bahane oluşturan askeri doktrininin temel taşıdır.

Bunların yanı sıra, Amerika’da sivil özgürlüklerin ve anayasal hükümetin ortadan kaldırıldığının da unutulmaması gerekir.

"Dış düşman" olmasaydı, "teröre karşı savaş" olamazdı.

Tüm ulusal güvenlik programı iskambil kâğıtlarıyla yapılmış bir kule gibi çökerdi.

Yüksek makamlardaki savaş suçlularının üzerlerine basacakları yer bulunmazdı.

Dolayısıyla, tutarlı bir savaş karşıtı ve sivil haklar hareketinin gelişimi için, El Kaide’nin ve bu örgütün birbiri ardından gelen ABD hükümetleriyle gelişmiş olan ilişkilerinin niteliği üzerindeki örtünün kaldırılması yaşamsal önem taşımaktadır.

Geniş ölçüde belgelenmiş, ancak egemen medya tarafından pek değinilmeyen bir konu olmasına karşın, El Kaide, tarihsel olarak Sovyet-Afgan savaşına dayanan bir CIA ürünüdür.

Bu durum, ABD Kongresinin resmi belgeleri dahil çok sayıda kaynağın doğruladığı, bilinen bir gerçektir.

Nitekim, istihbarat birimleri, Usame Bin Ladin’i desteklemiş olduklarını defalarca açıklamışlardır. Ancak, Soğuk Savaş’ın ertesinde böyleydi; sonra "bize karşı cephe aldı" demektedirler.

11 Eylül’den sonra, medyanın yanlış bilgilendirme kampanyası, yalnızca gerçeğin karanlığa gömülmesine değil, bu hayali "dış gücün" nasıl imal edildiğine ve nasıl "Bir Numaralı Düşmana" dönüştürüldüğüne ilişkin pek çok tarihsel kanıtın yok edilmesine hizmet etti.

Balkan Bağlantısı

1990 yılı ortalarından bu yana yürüttüğüm Balkanlarla ilgili araştırmalarım, El Kaide ile ABD yönetimi arasındaki pek çok sayıdaki bağlantıyı ve ilişkiyi kanıtlamama olanak sağladı.

ABD ordusu, CIA ve NATO, Balkanlarda El Kaide’yi desteklemiştir.

Washington’un hedefi, etnik çatışmaları tetiklemek ve önce Bosna’yı, ardından Kosova’yı karıştırmak suretiyle Yugoslavya Federasyonu’nu istikrarsızlaştırmaktı.

1997’de, ABD Senatosundaki Cumhuriyetçi Parti Komitesi, Başkan Clinton’ı Bosna’da "İslami Militan Şebeke" ile işbirliği yapmakla ve Usame Bin Ladin ile ilişkili bir örgütle el altından birlikte çalışmakla suçlayan ayrıntılı bir rapor yayınladı. (Bkz: Bölüm III)

Ne var ki rapor, kamuoyuna geniş bir biçimde yayılmadı.

Bunun yerine, Cumhuriyetçiler, Clinton’ı Beyaz Saray görevlilerinden Monica Lewinsky ile ilişkisi dolayısıyla itibarsızlaştırma yolunu seçtiler.

Clinton yönetimi, ayrıca, El Kaide tarafından desteklenen yarı askeri bir topluluk olan Kosova Kurtuluş Ordusu’na örtülü yardımda bulunmaktaydı.

Savunma istihbarat Örgütü ve genellikle MI6 olarak bilinen Britanya Gizli istihbarat Servisi, Britanya 22. Özel Hava Hizmetleri Alayı (SAS) ile birlikte, Kosova Kurtuluş Ordusu’na (örgütlü suçla ve uyuşturucu ticareti ile yaygın ilişkilerine rağmen) eğitim vermekteydi.

Bu arada, El Kaide’nin pek çok eyleminin Kosova Kurtuluş Ordusu’nun yönetim kadrolarıyla ilişkisi bilinmekteydi ve belgelenmiş bulunuyordu.(Bkz: Bölüm III)

11 Eylül’e ön gelen aylarda, Kosova Kurtuluş Ordusu komutanlarıyla bağlantılı, kendisini Makedonya Ulusal Kurtuluş Ordusu olarak tanıtan yarı askeri bir grup tarafından Makedonya’da gerçekleştirilen terör eylemlerinin araştırılmasına yoğun bir biçimde koyulmuştum.

El Kaide’nin Mücahittin kanadı Ulusal Kurtuluş Ordusu ile iç içeydi.

Bu arada, Pentagonla mukavele bağlantısı olan kâr amaçlı bir özel şirkete mensup kıdemli ABD askeri görevlileri teröristlere danışmanlık yapmaktaydılar.

11 Eylül’den yaklaşık iki ay kadar önce, ABD askeri danışmanlarının aynı yarı askeri örgüt bünyesinde El Kaide eylemlerine karıştıkları görüldü.

2001 yılı Haziran ayı sonlarında 17 Amerikalı "eğitmen"in geri çekilen isyancılar arasında yer aldığı belirlendi.

ABD ve NATO, diplomatik rezaleti önlemek ve "islamcı teröristlerle" birlikte ele geçirilen kıdemli ABD personelinin medya karşısındaki durumunu kurtarmak amacıyla, Ulusal Kurtuluş Ordusu teröristlerinin salınmaları ve onlarla birlikte ABD’nin kendi danışmanlarının serbest bırakılmaları için Makedonya hükümeti üzerinde baskı yaptı.

Makedonya başbakanının açıklamalarını ve basın haberlerini içeren kanıtlar, eski Yugoslavya’da ABD’nin "İslami birliklere" sürekli gizli yardımlarının kesin olduğunu göstermekteydi.

Bunlar, geçmiş Soğuk Savaş döneminde değil, Haziran 2001’de, 11 Eylül’den yaklaşık iki ay kadar önce olmaktaydı.

Günbegün izlediğim bu gelişmeler, benim zihnime 11 Eylül konusundaki resmi açıklama ile ilgili ani bir kuşku düşürdü.

Resmi açıklama, Dünya Ticaret Örgütüne ve Pentagon’a yönelik saldırıların arkasında ana unsur olarak El Kaide’ye işaret etmekteydi. (Bkz: Bölüm IV)

Pakistanlı Esrarengiz General

12 Eylül’de, ABD basın haberlerine göre "saldırılar sırasında Washington’da bulunan" Pakistan askeri istihbaratının (ISI) başkanı esrarengiz bir korgeneral, dışişleri bakan yardımcısı Richard Armitage’in makamına çağrıldı.

"Teröre karşı savaş" 11 Eylül gecesinin geç vakitlerinde resmen başlatıldı ve Dick Armitage, general Mahmud Ahmed’den "teröristleri izleme" konusunda Amerika’ya yardımcı olmasını istedi.

Pakistan devlet başkanı Pervez Müşerref, Dışişleri Bakanı Colin Powell ile telefonda görüştü; 13 Eylül’de, iki hükümet arasında kapsamlı bir anlaşmaya varıldı.

Bu arada basın, Pakistan’ın "teröre karşı savaş" konusunda Bush yönetimini destekleyeceğini duyurdu.

Ancak sözünü etmekte yetersiz kaldıkları bir şey vardı.

General Ahmet’in İslami terör şebekesi ile uzun süredir ilişkileri bulunmaktaydı.

Pek çok kaynak tarafından doğrulandığı üzere, Pakistan Askeri istihbaratının, El Kaide ve Taliban dahil, çok sayıda Islami örgütü desteklediği bilinmekteydi. (Bkz: Bölüm IV)

13 Eylül tarihli haberlerin başlıklarını okuyunca ilk tepkim şu oldu:

Eğer Bush yönetimi teröristleri temizlemeye gerçekten niyetliyse, niçin, bu teröristleri desteklediği ve finanse ettiği bilinen Pakistan Askeri istihbarat Örgütü’nü yardıma çağırmaktadır?

İki hafta sonra, ABC News kanalı tarafından kısaca sözü edilen bir FBI raporu, 11 Eylül’ün faili oldukları iddia edilen teröristlerin finansmanında bir "Pakistan bağlantısı" olduğuna parmak basmaktaydı. ABC’nin haberi, 11 Eylül hava korsanlarının arkasında "para babası" ve "hareketin beyni" durumunda bir Pakistanlıdan söz etmekteydi.

Nitekim birbirini izleyen haberler, 13 Eylül 2001’de Colin Powell ile buluşan Pakistan askeri istihbaratının başkanı General Mahmut Ahmet’in, 11 Eylül hareketinin elebaşı Muhammed Atta’ya 100.000 dolar ödenmesini emrettiği iddiasını yaymaktaydı.

Bu haberlere göre, Pakistan askeri istihbaratının başkanı, ABD hükümetinin üst düzey yetkilileri ile yakın temasta olmakla kalmamış, aynı zamanda sözü edilen hava korsanları ile de ilişkide bulunmuştur.

Balkanlarla Pakistan ilişkileri üzerine yazdıklarım, 2001 Ekim’inin başında yayınlandı, daha sonra bu kitabın birinci baskısına dahil edildi.

Sonraki araştırmamda, dikkatim Amerika’nın Orta Asya ve Ortadoğu’daki geniş kapsamlı stratejik ve ekonomik programına yöneldi.

Savaş ve küreselleşme arasında karmaşık bir ilişki bulunmaktadır.

"Teröre Karşı Savaş" yeni ekonomik ufukların keşfedilmesi ve sonuçta Irak’ın engin petrol yatakları üzerinde büyük şirketlerin denetiminin kurulması yolunda bir bahane olarak kullanılmaktadır.

Yanlış Bilgilendirme Kampanyası

Mart 2003’te Irak’ın işgaline ön gelen aylarda, yanlış bilgilendirme kampanyası tam vites yürütülmekteydi.

İstila öncesinde bilindiği ve belgelendiği üzere, Britanya ve ABD, istilayı ve Irak’ın işgalini meşru göstermek için yaygın bir biçimde sahte istihbarat kullandılar.

El Kaide’yi Bağdat rejiminin müttefiki olarak gösterdiler. "Usame Bin Ladin" ve "Kitle İmha Silahları" söylemleri haber kanallarında cömertçe dolaştırıldı. (Bkz: Bölüm XI)

Bu arada yeni bir terörist üstat ortaya çıktı:

Ebu Musab El-Zarkavi.

Colin Powell’ın BM Güvenlik Konseyindeki tarihsel konuşmasında, Saddam Hüseyin ile Ebu Musab El-Zarkavi arasındaki uğursuz ilişki hakkında ayrıntılı "belgeler" sunuldu.

Bunlar, söz konusu ilişkinin, laik eğilimli Baas rejiminin tam desteği ve onayıyla ölümcül nitelikte kimyasal, biyolojik ve radyolojik silahlar imaline yönelik olduğu konusuna odaklanmıştı.

Powell’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki -BM silah denetçisi Dr. Hans Blix tarafından aynı mekânda nazik bir biçimde yalanlanmış olan- konuşmasının ardından, iki gün zarfında turuncu kodlu bir terör alarmı geldi.

Böylece, gerçek baş aşağı çevrilmiş oluyordu:

Artık ABD’nin Irak’a savaş açma hazırlığında olduğu görülmüyordu.

Irak, "İslami teröristlerin" desteğiyle Amerika’ya saldırmaya hazırlanıyordu.

Baş terörist El-Zarkavi bir numaralı şüpheli olarak tanımlandı.

Resmi açıklamalar, ABD’ye yönelik kirli bir radyoaktif bomba saldırısı tehlikesine işaret etmekteydi.

Yanlış bilgilendirme kampanyasının asıl saldırısı, Mart 2003’te gerçekleşen, ABD öncülüğündeki Irak istilasının ertesinde başladı.

Amaç, Irak direniş hareketini "terörist" bir hareket olarak göstermekten ibaretti.

"Barış koruyucusu" Amerikalılarla çarpışan "demokrasi karşıtı teröristler" görüntüsü, yeryüzünün bir ucundan öbür ucuna televizyon ekranlarında ve boyalı basında görüntülendi.

Bu arada, turuncu kodlu terör uyarıları, Bush yönetimi tarafından Amerika’yı boydan boya saran bir korku ve çekingenlik havası yaratma yolunda kullanıldı. (Bkz: Bölüm XX).

Terör uyarıları, aynı zamanda, kamuoyunun dikkatinin, ABD güçleri tarafından Afganistan ve Irak’taki savaş meydanlarında sahnelenen sayısız canavarlıklardan ve bunlara ek olarak sözde "düşman savaşçılarına" karşı sıradan bir yöntem olarak uygulanan işkencelerden başka tarafa çekilmesine hizmet etti.

Afganistan istilasının ardından, savaş tutsaklarına işkence uygulanması ve toplama kamplarının kurulması Bush yönetiminin 11 Eylül sonrası gündeminin ayrılmaz bir parçası oldu.

Tüm yasal çerçeve alt üst edilmişti.

ABD Adalet Bakanlığına göre, artık bazı koşullarda işkenceye izin vardı.

"Teröristlere" uygulanan işkence, demokrasi ve insan haklarını korumanın haklı bir yolu olarak kabul gördü. (Bkz: Bölüm XIV, XV)

Tamamen çarpık bir mantıkla, Başkomutan tümüyle yasaya uygun olarak işkence yapılmasına izin verebilir, çünkü mevcut durumda işkence kurbanları "terörist" denilenlerdir.

Bu demektir ki aynı yöntemler sıradan bir uygulama olarak Amerikalılara karşı da kullanılır.

Guantanamo toplama kampındaki savaş tutsaklarına ve 2003 yılındaki istilanın ardından Irak’ta işkence yapılmasına dair emirler, ABD hükümetinin en üst düzey yetkililerinden kaynaklanmıştır. Gardiyanların ve ABD ordusuyla CIA’nın sorgulayıcılarının açıklamaları, konunun özününün belirlenmesine yanıt oluşturmaktadır.

Bir engizisyon düzeni kuruldu. ABD’de ve Britanya’da "terörizme karşı savaş" kamu yararına olduğu gerekçesiyle savunulmaktadır.

Günümüzde bu duruma ilişkin -keyfi gözaltıları ve tutuklamaları, erkek, kadın ve çocuklara işkence yapılmasını, siyasal cinayetleri ve toplama kamplarını içeren- uygulamaları sorgulayanlar, terör karşıtı mevzuat hükümlerine göre, tutuklanabilir.

7/7 Bombalı Londra Saldırısı

Temmuz 2005’te, trajik bir biçimde 56 kişinin ölümü ve yüzlercesinin yaralanmasıyla sonuçlanan Londra metrosundaki bombalı saldırı ile birlikte "teröre kaşı savaşta" yeni bir eşik aşıldı.

7/7 saldırıları, Atlantik’in her iki yakasında geniş bir kesimi ilgilendiren polis devleti önlemlerinin önünün açılması yolunda kullanıldı.

ABD Temsilciler Meclisi, ABD PATRIOT Yasasını "şüpheli teröristlerin sorgulanmasında hükümete tanınmış bulunan benzeri görülmemiş yetkilere devamlılık kazandıracak" yönde yeniledi. Cumhuriyetçiler, Londra saldırılarının "yasanın yenilenmesinin ne kadar acil ve önemli olduğunu" gösterdiğini savunmuşlardır. (26 Ekim 2001’de Bush’un imzaladığı kısa adı PATRIOT (VATANSEVER) olan yasanın adının açılımı için I. bölümdeki 10 no.lu dipnotuna bkz. -Çev. notu)

Londra saldırılarından yaklaşık bir hafta önce, Washington, FBI’nın himayesinde bir "yurtiçi casusluk örgütü" kurulduğunu duyurdu.

Esas olarak Büyük Birader’in "Gizli Polis Devleti" demek olan bu yeni kuruluşa "Amerika’da bulunup terörizm ile ilgisinden veya önemli istihbarat bilgisi taşıdığından şüphe edilen kimseler hakkında, bu kişiler bir suç işleyeceklerine dair şüphe uyandırmış olmasalar bile" casusluk yapma görevi verilmiştir, ilginçtir, bu yeni FBI kuruluşu, Adalet Bakanlığı bünyesine dahil edilmiş değildir.

"Terör şüphelilerini" tutuklama emrini verme yetkisine sahip olan Negroponte’nin başında bulunduğu Ulusal İstihbarat Başkanlığı tarafından denetlenmektedir.

Bu arada, 7/7 tarihli Londra saldırılarının ertesinde, Britanya içişleri Bakanlığı "terörizme karşı" yanıt olarak bir İD (kimlik) kartı sistemi kurmakla görevlendirildi.

Britanya yurttaşı olan ve Britanya’da ikamet eden herbir kişi devasa bir ulusal veritabanı oluşturmaya varacak ölçüde geniş kapsamlı olarak kişisel bilgilerini kaydettirmekle yükümlü kılındı.

Bu bilgiler, kişinin biometrik ölçümlerini, "gözünün iris tabakasının biçimini", parmak izlerini ve "dijital olarak tanınacak nitelikte cepheden görünen yüz çizgilerini" içermektedir.

Benzer işlemler Avrupa Birliği’nde de uygulanmaktadır.

Savaş Suçluları Yüksek Makamlarda

Terör karşıtı mevzuat ve bir polis devletinin kurulması, geniş kapsamlı savaş suçları işlemiş ve başka bir durumda ulusal ve uluslararası mevzuat açısından suçlu bulunacak olanların çıkarlarına hizmet etmiştir.

7/7 tarihli Londra saldırılarının ertesinde, savaş suçluları yüksek makamlardaki yerlerini işgal etmeyi yasal olarak sürdürdüler; böylece, hukuksal düzenin çerçevesini ve yasaların yaptırım gücünü yeniden tanımlama olanağı sağladılar. Süreç, onlara "kimlerin suçlu olduğunu" belirleme görevi verdi. Oysa gerçekte suçlu olanlar kendileriydi. (Bölüm XVI)

11 Eylül’deki New York ve Washington’dan, Mart 2004’teki Madrid’e ve Temmuz 2005’teki Londra’ya kadar, terör saldırıları habeas corpus (suçsuzluğunu ispatlama hakkı) ilkesinin askıya alınmasına bahane oluşturdu.

Terör karşıtı mevzuata göre, bir kimse keyfi olarak tutuklanabilir ve belirsiz bir süre için gözaltında tutulabilir.

Daha genel bir deyişle, boydan boya Batı Dünyası’nda yurttaşlar, mimlenmekte ve yaftalanmakta, elektronik postaları, telefon görüşmeleri ve faksları izlenmekte ve kaydedilmektedir.

Kentsel alanlara yerleştirilmiş binlerce kapalı devre TV kamerası onların hareketlerini gözetlemektedir.

Ayrıntılı kişisel bilgiler, Büyük Birader’in dev veri bankalarına doldurulmuştur.

Bu kataloglama işlemi tamamlandığında, insanlar su sızdırmayan hücrelere kilitlenmiş gibi olacaklardır.

Cadı avı, yalnızca etnik yapısı dolayısıyla terörist oldukları varsayılanları hedef almamakta; aynı zamanda, değişik insan hakları, olumlu eylem ve savaş karşıtlığı yandaşları da terör karşıtı mevzuatın konusu olmaktadır.

Ulusal Güvenlik Doktrini

2005’te Pentagon, Washington’un küresel askeri yönetimine ilişkin programının geniş bir çizimini oluşturan Amerika Birleşik Devletlerinin Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) başlıklı önemli bir metin yayınladı. NDS, yönetimin Yeni Amerikan Yüzyılı Projesinde (PNAC) altı çizilen "önleyici" savaş doktrininin ayak izlerini izlemekle birlikte, Washington’un küresel askeri programının çerçevesinin ortaya konulmasında çok daha ileri gitmiştir. (Bkz: Bölüm XIX)

Her ne kadar önleyici savaş doktrini, ABD’ye düşman kategorisine sokulmuş ülkelere karşı bir "meşru savunma" aracı olarak askeri eylemi hedeflemekteyse de 2005 tarihli NDS bir adım daha ileri gitmiştir.

NDS, "istikrarsız ülkelere" veya "çöküntüye uğramış uluslara" askeri müdahalede bulunma olanağını öngörmektedir.

Pentagon, bu arada, "Amerikan Anavatanının Savunması" için teröristlere ve haydut düşmanlara karşı nükleer silahlar kullanımım onaylayan bir görüş doğrultusunda önemli bir propaganda ve halkla ilişkiler kampanyası başlattı.

Terörizm karşıtı önemli eylemler çerçevesinde kullanılacak nükleer bombanın Pentagon tarafından "siviller için uygundur" biçiminde sınıflandırılmış olması mantıkla bağdaşmamaktadır.

2005 yılında ABD Stratejik Komutanlığı (STRAT-COM)11 Eylül türünde başka bir terörist saldırıya karşı kullanılmak üzere olasılıklar üzerine kurulmuş bir plan" hazırladı.

Plan, İran’a yönelik, taktik nükleer silahların kullanımı suretiyle hava saldırılarının yapılmasını içermektedir.

Amerika’nın "Teröre Karşı Savaşı"

Bu kitabın ilk on bölümü, bazı değişiklikler ve güncellemelerle birlikte, 2002 yılında Savaş ve Küreselleşme: 11 Eylül’ün Arkasındaki Gerçek adıyla yayınlanan ilk baskısıyla örtüşür.

Elinizdeki genişletilmiş baskı, Irak’ın istilasının öncesinde ve sonrasında yapılmış olan araştırmaların ürünü olan oniki yeni başlığı içermektedir. (Bölüm III ve IV)

III. ve IV Bölümdeki malzemelerin sıralanması, 11 Eylül sonrası s askeri ve ulusal güvenlik programının tarihsel evrimiyle uyumludur. Birincil amacım, resmi açıklamaları çürütmek ve -ayrıntılı kanıt ve belgelemelerden yararlanarak- Amerika’nın "teröre karşı savaşı"nın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak olmuştur.

Birinci ana bölüm, 11 Eylülle ilgili olarak El Kaide’nin tarihi ve Amerikan istihbarat aygıtı üzerinde odaklanmış bulunan dört bölümü içermektedir.

Bu bölümler, birbirini izleyen hükümetlerin, ulusal toplumları kargaşaya sürükleyerek ve siyasal istikrarsızlık yaratmak suretiyle terörist örgütleri nasıl desteklediklerini ve ayakta kalmalarını sağladıklarını belgelemektedir.

Savaş ve Küreselleşme başlığını taşıyan ikinci ana bölüm, "savaş ve terörizmi" belirleyen stratejik ve ekonomik çıkarlar üzerinde yoğunlaşmıştır.

Üçüncü ana bölüm, Irak istilasından önceki ve sonraki savaş propagandasının ve yanlış bilgilendirme kampanyasının ayrıntılı bir çözümlemesini içermektedir.

Yeni Dünya Düzeni başlığını taşıyan dördüncü ana bölümde, Bush yönetiminin önleyici savaş doktrini (Bölüm XIX), ABD’nin himayesinde yürütülen Taliban sonrası uyuşturucu ticareti ve özellikle "11 Eylül sabahında uçaklarda ne oldu" sorusuna odaklanarak 11 Eylül Komisyonu Raporu gözden geçirilmektedir.

XX. bölüm, terör uyarı sistemleri ve onların doğurduğu sonuçlar üzerinde odaklanmıştır.

XXI. Bölüm, anayasal hükümetin ortadan kaldırılmasına yol açan sıkıyönetimin ilanı yolunda yararlanılan acil önlem yöntemlerinin incelenmesi ile devam etmektedir.

Bu açıdan, ABD Kongresi, askerlerin polise ve yargının işleyişine doğrudan müdahalesine olanak sağlayan yöntemler kabul etmiştir.

Ulusal ölçekte acil durumlarda -yani, sözde terör saldırısına karşı- ABD’de bir askeri hükümetin kurulmasına kadar varabilecek açıkça belirlenmiş önlemler öngörülmüş bulunmaktadır.

Son olarak, XXII. Bölüm, Britanya’da, Avrupa Birli-ği’nde ve Kuzey Amerika’da ortalığı kasıp kavuran polis devleti önlemlerinin alınması sonucuna varan, 7/7 tarihinde Londra’da meydana gelen bombalı saldırıların geniş boyutlu sonuçları üzerine odaklanmıştır.

Bu kitabı yazmak, kolay bir iş değildi. Malzemeler bir hayli hassastı.

Buradaki analizin ABD dış politikasının üzerine oturduğu iğneli alanı iğneleyen sonuçları, hem belalı hem de rahatsız edicidir. Varılan sonuçların kabulü zordur, çünkü devletin üst katmanlarının suçluluğa bulaştıklarına işaret etmektedir.

Ayrıca, yönetimin savaş programının meşruiyetini savunan ve ABD destekli savaş suçlarını ört bas etmekte büyük şirket topluluklarının denetimi altındaki medyanın suç ortaklığını ortaya koymaktadır.

İran’a karşı askeri hareket doğrudan doğruya İsrail’in karışması sonucunu doğurur, bu da karşılık olarak, işgal altındaki Filistin topraklarındaki göçe ek olarak, Ortadoğu’da daha geniş kapsamlı bir savaşı tetikleyebilir.

Yeteneğimin azamisini kullanarak olağanüstü karmaşık bir siyasal sürecin kanıtlarını ve ayrıntılı belgelerini sağlamaya giriştim.

Tüm yeryüzündeki milyonlarca insanın yaşamsal yararları söz konusudur. Gerçeğin egemen olması ve bu ayrıntılı araştırmanın Dünya barışı davasına hizmet etmesi samimi umudumdur. Bu hedefe, ancak, Amerika’nın "teröre karşı savaşının" arkasındaki yalanların açığa çıkarılmasıyla ve yaygın savaş suçlularının sorumlusu olan siyasal ve askeri baş aktörlerin sorgulanmasıyla ulaşılabilir.

Çalışmalarım boyunca çabalanma destek olan ve gerçeği aydınlatıcı yararlı araştırmalar sağlayan pek çok insana borçluyum, www.globalresearch.ca adresindeki Global Research sitesinin okuyucuları, sürekli bir esin ve yüreklenme kaynağı oluşturmuşlardır.

Yaratıcılık ürünü olan ve Yeni Dünya Düzeni’ni canlı bir biçimde ifade eden ön kapak desenlerinden ve ayrıca bu kitabın düzenlenmesi ve oluşturulmasmdaki katkılarından dolayı Nicolas Calve’ye müteşekkirim. Son el yazılarının yayınlanmasında bana yardımcı olan kızım Natacha’ya da teşekkür borcum var. Ayrıca, ekte yer alan metinleri özenle araştırmış olan Dr. Leuren Moret’ye ve Glen Rangwala’ya müteşekkirim.

Michel Chossudovsky

Terrasse- Vaudreuil, Quebec, Ağustos 2005

Reklamlar

TSK DOSYASI : Çişini yaparken F-16 düşüren pilotlar


Çişini yaparken F-16 düşüren pilotlar

Başsavcılığın ‘Hava Kuvvetleri’ raporunda, eğitim veren öğretmen ve pilotların tecrübesizliği nedeniyle 2 yılda 9 uçak kazası yaşandığı, bu kazalarda 3 adet F-4 ile 6 adet F-16’nın düştüğü yer aldı.

FETÖ çatı soruşturmasına eklenen başsavcılığın ‘Hava Kuvvetleri’ raporunda, eğitim veren öğretmen ve pilotların tecrübesizliği nedeniyle 2 yılda 9 uçak kazası yaşandığı, bu kazalarda 3 adet F-4 ile 6 adet F-16’nın düştüğü yer aldı.

Habertürk’ten Fevzi Çakır’ın haberine göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü FETÖ çatı soruşturması dosyasına, 15 Temmuz darbe girişiminde bazı uçakları aktif olarak kullanılan Hava Kuvvetleri’ne ilişkin çarpıcı bir rapor girdi. "FETÖ’yle bağlantılı öğretmen ve pilotların tecrübesizliğinden" kaynaklandığı belirtilerek son dönemde yaşanan uçak kazalarına da yer verilen raporda, Hava Kuvvetleri’nde eğitim veren öğretmenlerin yetersizliği ve pilotların tecrübesizliği sonucunda 2 yılda 9 uçak kazasının meydana geldiği kaydedildi. 3 adet F-4 ile 6 adet F-16 uçağının karıştığı kazalar sonucunda 7 pilotun şehit düştüğü vurgulandı.

Genelkurmay Başkanlığı, uzun süre TSK’daki Cemaat yapılanmasını tasfiye etmeyi reddetmiş, orduda Cemaat yapılanmasının olmadığını iddia etmişti.

‘KAZA KIRIM İNCELEMESİ DDK TARAFINDAN YAPILMALI’

Yetenekli pilotların ordudan uzaklaştırılması ve yerlerine FETÖ mensuplarının getirilmesinin kazaları artırdığı belirtilen raporda, "Gerekli sert önlemler alınmadığı takdirde kazalar devam edecektir. Tüm kaza kırım inceleme analizlerinin Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu (DDK) tarafından yapılması gerekmektedir" denildi. Kazaların ayrıntılarına da yer verilen raporda, "13 Mayıs 2013 tarihinde Suriye krizi kapsamında sınırda bekleme görevi icra eden F-16 savaş uçağının, pilotunun idrarını yaparken bel kemeri tokasını uçuş kumandası ile sandalye arasına sıkıştırdığı için düştüğü de yer aldı. Uçağın düşüş nedeni olaraksa ‘pilotaj ve eğitim eksikliği’ tespitine yer verildi.

UÇAKLARDA İDRAR PAKETLERİ VAR

Savaş uçaklarında pilotların saatler süren görev sırasında tuvalet ihtiyaçlarını gidermeleri için idrar torbasına benzer paketler bulunuyor. Pilotların tulumları da bu paketleri rahatlıkla kullanabilecek şekilde tasarlanıyor.

‘ELEKTRİK DİREĞİNE BİLE ÇARPTILAR’

Başsavcılığın raporunda yer verilen 9 kaza ve kazalara ilişkin tespitler şöyle:

22 Ocak 2013: Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait F-16 gece uçuş için kalkış yaparken pistten çıktı. Uçak ağır hasar gördü. Pilot ve makinist hatası.

13 Mayıs 2013: Suriye krizi kapsamında sınırda bekleme görevi icra eden F-16 savaş uçağının pilotu idrarını yaparken, bel kemeri tokasını uçuş kumandası ile sandalye arasına sıkıştırdığı için uçak düştü. Sebep pilotaj ve eğitim eksikliği. Kazada şehit olan pilot, eğitimde yetersiz görülüp elenmek istenmesine rağmen paralel yapı mensubu olduğu için F-16 pilotu yapıldı.

30 Eylül 2013: Sivas Kangal’da RF-4E uçağı düştü. İki pilot yaralı kurtuldu. Raporda pilot hatası (uçağın pilot tarafından yanlış kumanda ile anormal duruma sokulması) tespit edilmesine rağmen, paralel ekipten olan üs komutanı etkilendiğinden heyet görevden uzaklaştırılarak tekrar rapor yazıldı.

23 Haziran 2014: Merzifon 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait bir F-16 uçağı inişte pilotun uzun oturmasından (uçağın pist başı yerine daha ileriye teker koyması) dolayı pistten çıkıp kaza kırım geçirdi. İdari ve pilot hatası.

Ağustos 2014: 4. Ana Jet Üs komutanlığı’na ait bir F-16 uçağı Afyon yakınında limitlerin altına inip yüksek gerilim hattına çarptı ve Afyon Meydanı’na acil iniş yaparak düşmekten kurtuldu. Sebep, pilot hatası.

2 Eylül 2014: Diyarbakır 8. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait F-16 uçağı son yaklaşmada limitlerin altına inerek elektrik direğine çarptı. Pilot atladı, uçak kullanılamaz hale geldi. Sebep, pilotaj hatası.

1 Aralık 2014: 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait bir adet F-16 uçağı kolda iniş alçalmasındayken, bulut içinde tecrübesizlik ve lider hatası nedeniyle his yanılması sonucu uçağın kontrolü kaybedilmiş, pilot atlayarak kurtulmuştur. Uçak kullanılamaz hale geldi.

24 Şubat 2015: Malatya 7. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait 2 adet RF-4E uçağı gece inişe geçerken dağa çarptı. 4 pilot şehit oldu. Sebep, pilot hatası. Hata yer radar operatörüne bağlanmak istendi.

5 Mart 2015: Eskişehir 1. Ana Jet Üs Komutanlığı’na ait bir adet F-4E 2020 uçağı Konya’da düştü. İki pilot şehit oldu. İki farklı filodan, iki aynı devreden pilotun aynı uçakta uçurulması idari hata olup, pilotların uçağı düşürmesi yoğun uçuş baskısı, tecrübesizlik ve aşırı yorgunluk sebebiyledir.

Odatv.com

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI /// VİDEO : Gizemli Lahitinin Esrarı Arles Sur Tech


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=6_8TL1Mg9Rs&feature=em-subs_digest

ÖZEL BÜRO NOTU : Doğu Pireneler’deki küçük bir kasaba olan Arles-sur-Tech, çok ünlü bir yerdir. Ayrıntılar konusunda özel ilgileri nedeniyle akın eden bilimciler bir yana, inançlılar kadar inançsızlar da bu küçük kasabayı ziyaret etme zorunluluğu duyarlar. Kasabanın kilisesinde, sarkaç ve çatal dallardan akarak gelen derelerden çok daha ilginç bir pınar vardır. Ve bu pınarın Cennet ile Dünya arasında bir yerlerden kaynadığına inanılmaktadır. Pınar, her biri yerden 20’şer cm yükseklikteki ince ayaklar üzerinde duran ve başka hiçbir yer ve duvar ile temas etmeyen mermer bir lahitten fışkırır. Boşluktan akar gibi ve bu suyun şifalı olduğuna inanılır. Denildiğine göre zamanında bir cüzzamlı bu suda yıkanmış ve hemen iyileşmiş.

FİNANS & EKONOMİ DOSYASI : Kredi Derecelendirme Kuruluşlarına Alternatif Ne Olabilir ?


Kredi Derecelendirme Kuruluşlarına Alternatif Ne Olabilir?

Kredi derecelendirme kuruluşlarının kararlarındaki tutarsızlık ve yanlılık, artık gelenek haline geldi. Bu durum, özellikle ülke ekonomilerine getirdiği maliyet dikkate alındığında, bir suç oluşturuyor.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının nasıl ve neye göre not verdikleri konusunda her gün yeni bir şey ortaya çıkıyor.

Özellikle de 2008 küresel ekonomik krizinde yapılan yolsuzluklar, hak edilmediği halde verilen yüksek notlar, yatırımcıyı kandıran yanlış bilgilendirmeler ve ülkelerin karşılaştığı farklı muameleler, kredi derecelendirme kuruluşlarının güvenilirliğinin sorgulanmasına neden oluyor.

Üç tane derecelendirme kuruluşu, tüm ülkeleri ve firmaları paylaşmış neredeyse. Aslında bu durum, büyük bir pastanın paylaşımını da ifade ediyor. Borç veren bankalar, finansal kuruluşlar ve diğer derecelendirme kuruluşları, uzun süredir devam eden ve tabi ki kendilerinin yönlendirdiği bu paylaşımın sona ermesini istemiyorlar.

2015 yapımı Oscar ödüllü “Büyük Açık” filminin bir sahnesinde Amerikan finans sisteminin bir felakete doğru gitmekte olduğunu gören bankacılar, kredi derecelendirme kuruluşlarının bazı kağıtlara neden gereken notu vermediklerini araştırmak için Standard&Poor’s derecelendirme kuruluşunun yetkilisiyle konuşuyor.

Yetkilinin cevabı aynen şu;

“Eğer bizden istedikleri değerlendirmeyi alamazlarsa müşteriler birkaç blok ötedeki rakibimiz Moody’s’e gidip istedikleri sonucu alıyorlar”. Bu diyalog kredi derecelendirme kuruluşlarının nasıl çalıştıklarını da gözler önüne seriyor.

Moody’s’in Türkiye konusunda kafasının karışık olduğu ise, kısa zaman aralıklarıyla yapılan açıklamalarından belli. Moody’s, 21 Eylül’de “başarısız darbe girişiminin Türkiye ekonomisi üzerinde oluşturduğu şokun önemli ölçüde azaldığı” açıklamasını yaparken, sadece 2 gün sonra ne değişiyor da, 23 Eylül’de, Türkiye’yi birden “yatırım yapılamaz” buluyor.

Birbirine taban tabana zıt bu açıklamaları, hangi objektif kriterlere göre yapıyorlar? Üstelik iki açıklamaya temel teşkil eden veriler aynıysa, ne oldu da birbiriyle çelişen iki yorum geliyor?

Kredi derecelendirme kuruluşlarının kararlarındaki tutarsızlık ve yanlılık, artık gelenek haline geldi. Ancak bu durum, özellikle ülke ekonomilerine getirdiği maliyet dikkate alındığında, bir suç oluşturuyor.

BU KURULUŞLARA KARŞI NE YAPMAK GEREKİYOR?

Peki bu kuruluşlara karşı biz ne yapmalıyız? Hangi önlemleri almalıyız?

Bunun için 2012 yılında, yani Türkiye’nin yatırım yapılabilir seviyede notlandırılmadığı bir dönemde SETA Vakfı için hazırladığımız çalışmada, bugünkü durumu öngörerek bazı tespitler yapmıştık. Üzülerek söylüyorum ki, bu tespitlerin hepsi halen geçerli. Çünkü bu konuda hiçbir şey yapamadık ve hiçbir önlem alamadık.

Bu tespitleri özetlersek,

Türkiye’de kredi derecelendirme konusunda hangi kurumun yetkili olduğu belli değil. Yetkili kurum Hazine mi, BDDK mı, SPK mı, Merkez Bankası mı bilmiyoruz. Kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye ekonomisini değerlendirmesinde hangi kurumun cevap vereceğini bilmiyoruz. Bu yüzden, yetkili kurum ve kuruluşların belirlenip aralarında koordinasyon sağlanmalıdır.

Kredi derecelendirmeye yetkili kurumlarda, uzman kişilerden oluşan bölümler kurulmalıdır. Bu bölümler, derecelendirme kuruluşlarının verdiği notları analiz edip, metodolojide ve öngörüde yaptıkları hataları tespit ederek yatırımcıları bilgilendirmelidir.

Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının raporlarındaki geleceğe yönelik tahminlerinin gerçekleşip gerçekleşmediği incelenmeli, öngörülerin doğru çıkıp çıkmadığı tespit edilerek gerektiğinde bu kuruluşlara yaptırım uygulanabilmeli, hızlı bir şekilde geri bildirim yapılmalıdır.

İlgili ekonomi kurumları, notlandırma haksız ve yanlış ise tepkisini ortaya koymalı, aynı zamanda kredi derecelendirme kuruluşlarının bir daha bu tür yanlışları yapmamaları konusunda gerekli girişimlerde bulunmalıdır.

Düzenleyici kurumların ulusal kredi derecelendirme kuruluşlarına uyguladıkları şartlar, uluslararası derecelendirme kuruluşları için de geçerli olmalıdır.

YENİ DERECELENDİRME KURULUŞUNA İHTİYAÇ VAR

Gelişmiş ülkelerin içinde bulunduğu olumsuz koşullar ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının yaşadığı itibar kaybı, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin derecelendirme sektöründe öne çıkması ve yeni derecelendirme kuruluşlarının kurulması için önemli bir fırsattır.

Hatırlarsak Çin, 1994 yılında, üç kredi derecelendirme kuruluşuna tepki olarak kendi kredi derecelendirme kuruluşu olan Dagong Global’i kurdu.

Dolayısıyla, İstanbul Finans Merkezi projesiyle, İstanbul’un finans merkezi olması halinde bu bölgede kurulacak derecelendirme kuruluşu ile derecelendirme sektörünün oligopol yapısı kırılabilir.

*Kredi Derecelendirme Kuruluşları: Alternatif Arayışlar Erdal Tanas Karagöl, Ülkü İstiklal Mıhçıokur, SETA, 2012.

[Yeni Şafak, 29 Eylül 2016]

AMERİKA DOSYASI : ‘Alaturka’ Medyamız ve ABD Başkanlık Seçimleri


‘Alaturka’ Medyamız ve ABD Başkanlık Seçimleri

Her şeyin alafrangasına pek tutkun olan medyamız, konu kendisine gelince pek bir ‘alaturka’, pek bir ‘şarklı’!

ABD’de kasım ayında yapılacak olan başkanlık seçimleri öncesi, Demokrat Parti adayı Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump ilk televizyon münazaralarını gerçekleştirdiler. CNN’in yaptığı ankete göre izleyiciler açık ara Hillary’nin performansını başarılı bulmuşlar. Anket böyle diyor lakin güven olmaz! Çünkü Amerikan medyası, başkanlık seçiminde açıkça taraf almış durumda. Her iki başkan adayını destekleyen medya kuruluşları da var, ancak Hillary Clinton’ın medyada destekçisi daha fazla.

Amerika’da olunca, bu işler böyle oluyor. Türkiye’deki gibi medya kuruluşları sen yandaştın, ben değildim numaralarına hiç tenezzül etmiyorlar. Toplum, medyanın bir hayır faaliyeti olmadığının farkında! Birbirlerini kandırmıyorlar. Medya ticari ve siyasi bir faaliyet alanı olduğu için Demokratları ve Cumhuriyetçileri destekleyen medya organlarının olması tabii karşılanıyor.

Siz bakmayın “yandaş medya” gibi lafların Türkiye’de moda olduğuna. “Yandaş” diye yazılır, “bize değil başkasına yandaş olan” diye okunur. E peki bize yandaş olanlar ne olacak? Onlar bağımsız gazeteci, objektif doğrunun peşindeler. Tabii ya…

Mesela ‘Beceremediniz Artık Bırakın’, ‘Paşa Paşa İmzaladı’, ‘411 El Kaosa Kalktı’ gibi her biri utanç vesikası olan manşetleri atarken Türk medyası, özellikle de Doğan Grubu çok tarafsızdı değil mi? Ahmet Kaya’dan Hrant Dink’e, onlarca ismi hedef gösterirken, holding medyası kesinlikle yandaş değildi değil mi? Toplumsal kaos çıkarmak, askerî darbeye zemin hazırlamak, zinde güçlerin doğrultusunda yayın yapmak gibi bir ‘taraf’ları kesinlikle yoktu değil mi? Cumhuriyet tarihinin en derin ekonomik ve sosyal krizinden sonra, ithal malı bakan Kemal Derviş’i, beklenen mehdi diye parlatırken, neyin tarafını tutmuş olabilir ki çok tarafsız holding medyası?

Vesayeti desteklersen, derin devletin üstünü örtersen, askerî darbelere zemin hazırlarsan, dış müdahalelerin halkla ilişkiler faaliyetini yürütürsen bağımsız ve tarafsız medya olursun; statükoya karşı sivil hükûmeti desteklersen ‘yandaş’. Her şeyin alafrangasına pek tutkun olan medyamız, konu kendisine gelince pek bir ‘alaturka’, pek bir ‘şarklı’!

Madem Amerikan seçimlerinde taraf tutmak serbest, o zaman biz de kimi destekleyeceğimize karar verelim. Medyamızın diğer kesiminde olduğu gibi Amerika’ya bir hayranlığımız yok! Aslında ucu Türkiye’ye dokunmasa, dünyanın en yüzeysel topluluğunu iki kötüden hangisinin yöneteceği çok da umurumda değil! Lakin kaderin cilvesi, dünyanın en sığ topluluğu aynı zamanda süper güç ve bu yüzden Amerika’yı kimin yöneteceği bizi de ilgilendiriyor.

Öncelikle Obama’dan kötüsü olamayacağını söylemek lazım herhâlde. Kim gelirse gelsin yeter ki ne yaptığını bilen bir dış politikası, oturup müzakere edilebilecek gerçekçi bir yaklaşımı olsun ve ne yaptığını bilsin! Böylesi Obama döneminden daha iyi olacaktır Türkiye için. Geleneksel olarak Demokrat başkanlardansa Cumhuriyetçi başkanlarla daha iyi ilişkiler kurmuştur Türkiye. Keza Hillary’nin FETÖ ile oldukça içli dışlı olması Türkiye açısından ayrı bir açmaz. Hâl böyle olunca genel görüntü bütün İslamofobikliğine rağmen Trump döneminin Türkiye-ABD ilişkileri için daha avantajlı olacağı yönünde.

Öte yandan kim başkan olursa olsun, Türk-ABD ilişkilerinin önümüzdeki dönemde de gergin olacağını göz ardı etmemek lazım. Türkiye güçlendikçe, çıkarları Amerikan çıkarları ile daha sık çelişiyor. Ve bu çatışma alanlarında Türkiye eskiden olduğu gibi kendisine takdir edilene razı olmuyor! Payına düşeni kendisi tanımlamak istiyor! Dolayısıyla önümüzdeki dönemde kim başkan olursa olsun bu çelişkili zeminden fazla uzaklaşması mümkün değil. Her hâlükârda çatışma devam edecek. Değil Hillary veya Trump ‘Türkiye sevdalısı’ bir Amerikalı başkan olsa bile Amerika’nın Türkiye’ninkilerle eskisine göre çok daha fazla çatışan çıkarlarına uygun bir dış politika izleyecek. Ülke çıkarını bir kenara bırakıp yabancı ile iş tutmak da medyamızın diğer kısmına ait bir ‘alaturkalık’ ne de olsa!

[Türkiye, 29 Eylül 2016]

GÜNDEM ANALİZİ : Darbesiz Türkiye ve Gelecek Tasavvuru


Yakın târihimiz gösteriyor ki kışlaya siyâset girdiğinde ve askerler siyâsetle iştigâl etmeye başladığında, ordumuz girdiği bütün savaşları (93, Balkan, Trablusgarp ve Birinci Dünya) kaybetti ve devlet düzeninde 1876-1908 Darbeleri, 31 Mart Vakası, Bâb-ı Âlî Baskını, 27 Mayıs-12 Eylül Darbeleri, 28 Şubat Süreci ve 27 Nisan E-Muhtırası ile kalıcı tahrîbatlar meydana geldi.

Ne yazık ki darbeler döneminin kapanmadığı, bir kısım subayların geçmişteki darbelerden gereken dersi çıkarmadığı ve hâsılı ordu içinde darbeci rûhun/ateşin sönmediği, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle bir kez daha ortaya çıktı. Anladık ki cuntacılar hâlâ görevde, ‘durumdan vazîfe çıkarmaya’ âmâde; gelişen şartlara ve yeni durumlara göre jenerik senaryolarını ve planlarını güncelleyip aktif hâle getiriyorlar.

Bu yazıda, 1908 Darbesi’nden bu yana ülkemizin hangi bâdireleri atlattığını ve darbesiz yeni Türkiye’yi tesis etmek için neler yapmamız, hangi yol haritasını izlememiz gerektiğini değerlendirmeye çalışacağız.

DARBECİ ZİHNİYETLER, DARBELİ DEMOKRASİMİZ

İttihatçıların Sultan Abdülhamid ve yönetimine karşı gerçekleştirdiği 1908 Darbesi’nin (ayrıntı için “Son İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası” eserimize bakılabilir) günümüze bıraktığı meş’um miras şu oldu:

Halka güvenmeyen, düşman kesilen seçkinci aydınlar, asker-sivil bürokrasi zümresi; dîne, târihe, Osmanlı’ya, millî-mânevî değerlere yabancılaşıp düşmanlaşan, batıcı ve sözde çağdaş aydın ve idâreci tabaka; ordunun siyâsetle iştigâl etme itiyâdı; siyâsete müdahale etmeyi hak belleyen, meslek edinen askerler; komitacılık/darbecilik geleneğinin askeriye içerisinde iyice kök salması; fâili meçhul siyâsî-askerî cinâyetler, suikastlar, komplolar; 31 Mart benzeri irticâ süsü verilmiş tertip hâdiseler/oyunlar; derin devlet anlayışının ve bunu temsil eden tâifenin devlet âzâlarını sarmaya başlaması; devleti tehdit eden düşman mefhumunun değişmesi, ‘iç düşman’ mefhumunun hayat bulması…

1908 Darbesi sâdece siyâsî değil, ictimâî ve iktisâdî yapıda da köklü değişiklikler meydana getirdi. Aykut Kansu, 1908 Devrimi’nin Türkiye târihinde 1923 Devrimi’nden daha önemli, “gerçek” dönüm noktası olduğunu ileri sürer.

Meşrûtiyetin ikinci kez ilânıyla ülkede katılımcı, çoğulcu bir demokratik hayâtın başlayacağı umudu doğdu. Ancak kısa müddet sonra bu umutlar tamâmen söndü. Çünkü İttihatçılar, 1913 Bâbıâli Baskını’ndan sonra çok partili hayâta son verdiler. İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidâra gelmesiyle tek partili siyâsî hayâtın temellerini attılar.

“Hürriyet, meşrûtiyet!” çığlıklarıyla devleti ele geçirmelerine rağmen, müstebit diye ithâm ettikleri Sultan Abdülhamid dönemine rahmet okutup, ülkede tam bir “meşrûtî diktatorya” tesis etmekten geri kalmadılar. İktidâra gelir gelmez hürriyeti de, meşrûtiyeti de yalnız kendileri için istediklerini ortaya koydular.

İttihatçılar siyâsî iktidarlarını kaybetmemek için, meşrûtî/demokratik ilkelerle bağdaşmayan, seçimlerde devlet gücünün kullanılması geleneğinin tohumlarını ektiler. Mecliste çoğunluğu sağlamanın siyâsî iktidârı elde tutmak için yeterli olmadığı, âdetâ bu dönemde tescillendi. Bu anlamda kötürüm bir demokrasi kültürünün, sicili bozuk bir siyâsî hayâtın ve askerî vesâyetten kurtulamayıp tam anlamıyla muktedir olamayan zayıf ya da kukla iktidarların önü açıldı.

BİTMEYEN PARANOYA

1908 Darbesi’nin devâmı niteliğinde, 13 Nisan 1909’da 31 Mart Vakası adıyla târihe geçen sözüm ona irticâî bir isyan patlak verdi. Bu vakayla Osmanlı târihinde ilk defa bir pâdişah, II. Abdülhamid Han, irticâ bahane edilerek tahttan indirildi. İrticâ, İttihatçılar aracılığıyla ilk kez yönetimi ele geçirmek, devleti kendi siyâsî-ideolojik görüşleri ekseninde şekillendirmek için bir darbe aracı olarak kullanıldı. Bu geleneği yakın siyâsî târihimizde başlatanlar, irticaı kullanışlı bir manivela hâline getirenler maalesef İttihatçılar oldu.

Cumhuriyetin ilk döneminde zuhûr eden Menemen-Kubilay Olayı ile son dönemde 90’lı yıllarda tertip edilen Sivas-Madımak Olayı’nı andıran birçok hâdise, esin kaynağı, mâhiyet ve sonuçları itibâriyle 31 Mart ile benzerlik taşır. İrtica kılıfı ve gerekçesinden, yeni Türk Devleti ve cumhuriyet yönetimleri çokça istifâde etti.

Türkiye, rejimi ve inkılâpları tehdit ettiği öne sürülen irticâ ve irticâî hareketler/gruplar bahane edilerek, 27 Mayıs 1960’dan başlayıp 28 Şubat 1997’ye, oradan da günümüze uzanan açık-gizli, modern-modern ötesi bir dizi darbeye, darbe girişimlerine sahne oldu.

Bu süreçte, dînî, an’anevî ve târihî değerlere ve mîrâsa bağlı muhafazakâr kesimleri ehlîleştirmenin, devlete ve rejime mûtî kılmanın, geçmişle ve onun taşıdığı kıymet hükümleriyle irtibatlarını kesmenin en dize getirici unsuru olarak yine aynı kavram ve iddialar kullanıldı.

Dindar kesimin öncülük ettiği her hareket, faaliyet ve hizmet hep irticâ kavramıyla özdeşleştirildi. Türkiye’yi geriye götürme amaç ve özlemi taşıyan irticâî hareketler olarak nitelendirildi. Devleti tehdit eden iç düşmanlar kategorisine sokuldu. İrticâ silahı Cumhuriyet târihi boyunca mezkûr kesimler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi tutuldu, dâimî bir baskı, şiddet, sindirme ve terbiye âleti olarak kullanıldı.

ÇAĞDAŞ İTTİHATÇILAR

İktidâra komitacı/darbeci kanaldan gelen İttihatçılar, tâbir yerindeyse rüzgâr ekip fırtına biçtiler. Kendileriyle birlikte koskoca cihan devletinin de fecî sonunu hazırladılar. Devleti kurtarma adına giriştikleri mâcerâlarla milletin geleceğini kararttılar.

Onların zamanında küçüldükçe küçüldük, içimize kapandık. Misyonumuzu, itibârımızı, inancımızı, kültürümüzü ve kimliğimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık. Bu noktada, devrin şâhitlerinden Yakub Kenan Necefzâde’nin, isâbetini bugün de sürdüren orijinal tahlilleri çok düşündürücüdür: “Son yarım asırda bu yurdun ve bu milletin başına gelen musîbetler, gördüğü mihnetler hep İttihat Terakki’nin seyyielerinin netîcesidir. Felâketlerin, huzursuzluğun ve çekilenlerin mebdei, menşei ve esâsı İttihat ve Terakki rûhudur.”

Şimdi Jön Türklerin/İttihatçıların izinden Ulusalcılar, Beyaz Türkler, Ergenekoncular gidiyorlar. Sâhibi olduklarını zannettikleri ülkeyi ve devleti kurtarmak, efendisi oldukları milleti irşâd etmek adına toplum mühendisliğine soyunuyorlar. Post-modern darbe girişimleri ve yapılanmaları ile ülkenin geleceğini tanzim etmeye, demokrasiye balans ayarları yapmaya kalkışıyorlar. Ülkeyi ve toplumu mâcerâdan mâcerâya, yeni yeni uçurumlara ve felâketlere sürüklemek istiyorlar.

Bu bakımdan, İttihatçı rûhun ve kafa yapısının asrî mefhumlarla desteklenmek ve mutasyona uğramak sûretiyle bugün de varlığını sürdürdüğünü; “çağdaş ittihatçılık” kisvesinde hâlen hükümferma olduğunu söyleyebiliriz.

BU ÇAĞDA DARBE OLUR MU?

Nasreddin Hoca misâli ‘ya tutarsa’ veya ‘bir b planı olarak yedeğimizde dursun’ mantığıyla, devamlı sûrette darbe üretmelerine rağmen her defasında hüsrâna ve başarısızlığa mahkûm olan cuntacı şebekelerin, 12 Eylül Darbesi’nden bugüne planlarını ve amaçlarını tam anlamıyla gerçekleştirememenin ve onca çabanın boşa gitmesinin verdiği bir tıkanmışlık, tükenmişlik ve bunun hâsıl ettiği hınç ve tepki içerisinde bulundukları âşikârdır. 28 Şubat Post-Modern Darbesi ve 2007’deki siyâsete müdahale eden 27 Nisan E-Muhtırası’ndan bu yana Türkiye’nin bir dizi darbe tehlikesi atlattığı ve darbeye azmetmiş bâzı cuntacı çevrelerin bu konuda bitmez tükenmez bir hırs ve hummâlı bir gayret içerisinde oldukları net biçimde anlaşılmıştır.

Ülkemiz, milletimiz ve demokratik hayâtımız neredeyse onlarca yıldır sürgit bir biçimde darbelenmek istenmiştir. Ancak Allah’ın tevfik ve inâyeti, milletimizin güçlü irâdesi, sağduyusu ve duâsı sâyesinde ülkemize, demokrasiye ve istikbâlimize kurulan büyük tuzakların, oynanan kirli oyunların ve karanlık tezgâhların hepsi de bozulmuştur. Galiba herkesi en fazla hayret ve dehşete sevk edip kafaları karıştıran, fakat bir türlü tatminkâr cevaplar bulunamayan ifritten sualler şunlar olsa gerek:

Post-modernitenin zirve yaptığı, tam demokrasiye geçmek ve onun kazanımlarından/nimetlerinden faydalanmak için insanlığın kıyasıya yarıştığı günümüz dünyâsında, 21. yüzyılda hâlâ ‘darbe’ kelimesinden ve teşebbüsünden nasıl söz edilebilir?

Modern ve gelişmiş ülkelerin neredeyse 50-100 yıl geride bıraktıkları darbe girişimleri ve kaygıları ile daha ne zamana kadar yatıp kalkacağız?

Çocuklarımıza ve torunlarımıza lâyık gördüğümüz miras, çağdaşlaşamamış Türkiye(!) ve modern askerî demokrasi(!) mi olacak?

Türkiye, kurulduğundan beridir devâm edegelen siyâsî-toplumsal sancılardan, rejim bunalımlarından, ara rejim sendromlarından, askerî darbelerden/vesâyetlerden ne vakit kurtulacak? Ve şu soruyu, bu milletin bir ferdi ve evlâdı olarak tekrar yüksek sesle sormak durumundayım: Türkiye’nin yükselme dönemi ne zaman?

Darbe heveslisi fosilleşmiş insanlar ve odaklar bu yüzyılda hâlâ nasıl yaşayabiliyor? Yıllardır dillerine ve söylemlerine doladıkları ‘muasır medeniyet’ ya da ‘çağdaş yaşam’ edebiyatından hiç mi nasiplenmemişler?

Milletini büyük bir tehlike/tehdit olarak gören ve balans ayarlarıyla hizâya sokmak için kanlı komplolar, sözde harp oyunları tezgâhlayacak kadar ordumuz içerisinde cuntacı şebekeler ve subaylar nasıl barınabilir? Sıkıyönetim ilan edip yönetime el koyacak; memleketi bir açık hava hapishânesine ve korku ülkesine çevirecek; ülkede kaos/iç savaş çıkaracak kadar gözleri nasıl kararabilir?

Ülkemizin; demokrasi, hukuk, insan hakları, milli irâde gibi alanlarda kırık not alması ve “muasır medeniyet” dersinde sınıfta kalması galiba bunlar için çok da önemli değil. Ayrıca Türkiye’nin, modern dünyânın dışına itilip yalnızlığa mahkûm edilmesi, milletlerarası itibârının ve onurunun yerle bir olup, üçüncü dünya ülkelerinin, Afrika içlerindeki iptidâî memleketlerin gerisine düşmesi dahi bunların pek umurunda değil herhalde.

DARBECİ ŞİZOFRENİ: TÜRKİYE’Yİ KURTARMAK!

Darbecilerin en büyük açmazlarından biri de şudur: Ülkeyi kurtaracağım derken en büyük hıyâneti yapmak! Yâni, Türkiye ve Türk milleti dünyâda rezil olmuş, siyâsî istikrar ve düzen bozulmuş, ekonomi 10-20 yıl geriye gitmiş, ülkenin büyüme ve kalkınma hızı dibe vurmuş, millet aç ve sefil duruma düşmüş önemli değil; zîrâ hedefe ulaşan yolda her şey mubahtır! Her büyük amacın bir bedeli ve riski vardır; getirdikleri götürdüklerinden her zaman daha fazladır!

Hedefledikleri amaç, ülkemiz için takdir ve idealize ettikleri hayat ve gelecek tasavvuru nedir? Tek kelimeyle 1930’lar, 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerdeki darbeler Türkiye’si! Türkiye’yi oraya hapsetmek, fânus içinde tutmak ve oradaki ideal toplum ve devlet hayâtını yaşamaya mahkûm etmek! Gerekirse ebediyyen yerimizde sayalım; ‘az olsun benim olsun’ veya ‘ya sev ya terket!’ felsefesiyle hayâtımızı sürdürelim; gerisi teferruat!

Elbette ki bu hayâtın ve düzenin müessisleri, muktedirleri, imtiyazlıları, buyurganları, ebedî sâhipleri ve en müreffehleri de onlar olacaklar(!). Kendilerine ideal, mâkûl ve şirin gelen bir hayâtı sürdürmek adına ülkeyi geri götürmek; ama bu arada kendi çıkarlarını, mevkilerini ve statükolarını korumanın ve kendi hayat tarzlarını yaşamaya başkalarını da mecbur tutmanın târifsiz keyfini sürmek(!).

Ülkeye ve millete bundan daha büyük bir ihânet olur mu?

DARBELER DÖNEMİ NASIL KAPANIR?

Şu halde çâre ve çözüm nedir? Türkiye bu fâsid dâireden nasıl kurtulacak? Kurulduğundan beri nüksedip duran ve kendisini durmadan geriye götüren darbe döngüsünden ve tezgâhlarından nasıl halâs olacak? Demokrasi, hukûkun üstünlüğü, özgürlükler, insânî gelişmişlik ve kalkınmışlık çıtasını nasıl yükseltecek ve evrensel standartları nasıl yakalayacak?

a) Milletimiz askerin kışlada kalmasını istiyor; siyâsete bulaşmasını, politize olmasını katiyetle arzu etmiyor. Kendisine ve temsilcilerine güvenmeyen, hattâ onları hasım gören, tehdit eden, korku salan ve mânevî değerlerini hakir görüp saygısızlık eden bir asker tipini tasvip etmiyor. “Benim vergimle alınıp kendisine emânet edilen üniformayı, topu ve tüfeği bana ve kutsal değerlerime karşı hiçbir ordu mensubu kullanamaz; eğer kullanırsa ihânet kabûl ederim!” diyor.

b) Ordunun elini siyâsetten behemehâl ve kesin olarak çekmesi hem kendisi hem de ülkemizin selâmeti açısından hayâtiyet arzetmektedir. Askerî terminoloji ve jargon ile ifâde edecek olursak, demokrasiyi zaafa uğratıp baltalamayı ve askıya almayı hedefleyen her “yıkıcı odak/girişim”; ülkemizin saadet, selâmet ve geleceğine mâtuf en büyük iç tehditlerdendir.

c) Türkiye’de askerin darbe yapmasının artık ‘ihtimal dışı’ veya ‘en beklenmedik’ senaryo olduğunu kabûl etsek bile, maalesef bâzı asker-bürokrat kesimi, basın-yayın organları, aydın-yazar takımı, siyâsî partiler ve onların tabanları açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Ülkemizde hâlâ bir kısım insanlar, “21. yüzyılda ve demokrasi çağında bile olsak ‘gerektiğinde’ darbe olabilir” diye düşünebiliyor. Darbecilerin en önemli güvencesi, dayanağı, “destekçi tabanı/muhibbi” ve azmettiricisi de onlara sıkıştıkça davetiye çıkartan, darbeci zihniyete sâhip bu “cuntasever” insanlar ve kesimlerdir.

d) Derin Devlet, Gladyo ve onlarla bağlantılı bütün cuntacı şebekelerin, illegal yapıların ve örgütlenmelerin tasfiye olması ve demokrasimiz üzerinde meydana getirdikleri bütün tehdit, cerahat ve tahrîbatların temizlenmesi hayâtî bir zarûrettir.

e) Darbe dönemlerinden kalma tüm düzenlemelere ve yapılara kısa vâdede tedricî olarak son verilmelidir. Öyle esaslı ve caydırıcı düzenlemeler yapılmalı ki, cuntalaşmayı ve darbeyi kimse aklının ucundan dahi geçirmeye cesâret edememeli!

f) 12 Eylül Darbesi’nin ürünü olan 12 Eylül 1980 Anayasası tamâmen lağvedilmelidir. Askerin görev ve sorumluluklarının sınırı ve tanımı yeniden tâyin edilmelidir.

g) Her şeyiyle sivil, yeni bir anayasa hazırlanmalıdır. Miâdını çoktan doldurmuş bir darbe anayasası ile Türkiye’nin askerî-bürokratik vesâyeti aşması, vatandaşlık hak ve hukûkunu tahkim etmesi, özgürlükleri genişletip insan haklarında iyileşmeye gitmesi ve hâsılı devlet, siyâset ve sivil hayatta demokrasinin tüm enstrümanlarını kayıtsız-şartsız hâkim ve âmil kılması imkânsızdır.

h) Ordu içerisinde darbeciliğe bir anlamda zemin hazırlayan, teşvik edip yeltendiren zihniyet, ideolojik eğitim, müfredat ve tüzükler değiştirilmelidir. Tüm gelişmiş ve demokratikleşmesini tamamlamış ülkelerde görüldüğü üzere hızla ideolojik ordudan profesyonel orduya geçilmelidir.

i) Ordu içindeki cuntacı ekipler, mevhum bir rejim/irticâ tehlikesine sığınıp siyâsete müdahale etme ve Cumhuriyeti koruma ve kollama hak ve itiyâdından uzaklaştırılmalı ve ordunun saygınlığına daha fazla zarar vermeden tasfiye edilmelidirler. Cumhuriyeti, devleti, rejimi, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruma görevinin sâdece ordunun değil tüm vatandaşların ve devlet organlarının asli vazîfesi olduğunu artık herkes, bilhassa da askerler benimsemelidir.

j) Bütün toplum kesimlerinin, siyâsî partilerin, medya organlarının ve sivil toplum kuruluşlarının sivil irâdeyi, demokrasi bilincini, kültürünü ve geleneğini güçlendirmeye ve yaygınlaştırmaya gönülden destek olup hizmet etmesi de ihmâl edilemez bir görev ve sorumluluktur.

k) Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları güçlendirilip güvence altına alınır, demokrasi kültürü, halk egemenliği/irâdesi ve hukuk devleti anlayışı daha fazla kök salar ise askerî vesâyetin kıskacından ve darbeler kısır döngüsünden kurtulan ülkemizin, geleceğin mutlu limanlarına daha sâlimen seyahat edeceği ve demir atacağı şüphesizdir. İşte o zaman Türkiye, başka bir ‘Yeni Türkiye’ olacaktır!

Son sözlerimiz şunlar olsun: Devletin, vatanın ve Cumhuriyetin asıl sâhibi, koruyucusu ve kollayıcısı millettir! Siyâsî hâkimiyet, halkın temsilcileri olan sivil otoritenindir; gölgelenip askıya alınamaz! Kimse halkın irâdesini çiğneyemez ve yok edemez!

Darbeden nasipsiz, saadet ve selâmet dolu günler dileğiyle…

İsmail Çolak(Ağustos 2016)

Not: Bu yazı Yenidünya Dergisinin Ağustos-2016 sayısından alıntıdır.

TARİH : 16. yüzyılda Osmanlı Karşı İstihbarat Faaliyetleri (İngilizce)


image003102

the-efficacy-of-ottoman-counter-intelligence-in-the-16th-century

 

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Petrol devindeki FETÖCÜLER


Petrol devindeki FETÖCÜLER

CIA ile ilişkisi deşifre olduğu için Azerbaycan’dan kaçıp Kanada‘ya yerleşen Faruk Arslan Azerbaycan’daki amaçlarını “İlk Muhacirler” kitabında, “Yağmur Gözlüm” diye hitap ettiği Fetullah Gülen’in Azerbaycan’dan beklentisini yazdı:
“Yağmur Gözlümün, ‘Bir kuşak yetiştirmek en az 25 sene ister. Olmuyor, diye ümitsizliğe kapılmayın, sabırlı olun’ tavsiyesinden yola çıktık. Kısa süre içersinde ürün beklenmiyordu. Fakat çiçekler çok çabuk açacaktı…”
Azerbaycan’da çabucak açan çiçekleri bir Azeri gazeteci yazdı…
Adı, Agil Alesger…
“Terörün Gülen Yüzü” adlı kitabı Türkiye’de şu isimle çıktı:
“Sessiz İşgal/Azerbaycan’da FETÖ Örgütlenmesi” (Kırmızı Kedi)
Azerbaycan’daki FETÖ faaliyetlerini 2006’dan beri yazan gazeteci Alesger‘in başına gelmeyen kalmadı. Cemaat, Türkiye’de yaptığı Tahşiye kumpasını Azerbaycan’a ulaştırıp Alesger’i tutuklatmak istedi! Ama o, geri adım atmadı; kitap yazdı.
Okuyunca anlıyorsunuz ki…
Cemaatin, 20 yılda Azerbaycan’da kontrol altına almadığı polis-asker-yargı-bürokrasi ve ticaret gibi kurum-alan kalmamıştı.
Örneğin, başta petrol, inşaat ve gıda olmak üzere ticarette büyük güç sahibi olmuşlardı. Kurdukları TÜSİAB (Türkiye Sanayici ve İşadamları Birliği) aracılığıyla Türkiye’den Azerbaycan’a gelecek işadamlarını bile tekellerine almışlardı. FETÖ’den vize almayan işadamı Azerbaycan’da iş yapamaz hale gelmişti.
Bugün… FETÖ şirketlerinin Azerbaycan’daki öz sermayesi yaklaşık 3 milyar dolar idi.
Alesger’in kitabında İhsan Kalkavan’dan Mübariz Mansimov‘a kadar çok işadamının adı var!..

SOCAR’ın himayesinde

Sahi…
Dünyanın büyük petrol şirketlerinden Azerbaycan SOCAR, bu 20 Eylül 2016’da halka açılacaktı; ne oldu?
Bu halka arz Türkiye’yi yakından ilgilendiriyor. SOCAR, Türkiye’de faaliyetlerini 30 Aralık 2011 tarihinden itibaren SOCAR Turkey Enerji A.Ş. adıyla sürdürüyor.
Peki…
Azerbaycan’da parasal olarak çok büyüyen FETÖ ile petrol devi SOCAR arasında nasıl bir ilişki var?
Kısa bir süre önce… SOCAR Türkiye CEO’su Kenan Yavuz ve SOCAR Türkiye 1. Başkanı Samir Kerimli -FETÖ kapsamındaki soruşturmaların ardından- görevden alındı!
SOCAR 20 Eylül 2016’da Azerbaycan’da halka açılacaktı; fakat 20 Eylül 2016’da Türkiye’de PETKİM’e polis operasyonu yapıldı!
Biliyorsunuz… PETKİM, 30 Mayıs 2008’de gerçekleşen özelleştirme ihalesi sonucunda “blok satış” yöntemiyle 2 milyar 490 milyon dolar bedelle SOCAR’a verildi.
FETÖ kapsamında yapılan soruşturma sonucu; PETKİM Genel Müdürü Sadettin Korkut, SOCAR Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Azerbaycan uyruklu İlgaz Mehmetoğlu, Kurumsal İletişim Müdürü Memduh Taşlıcalı, İnsan Kaynakları Müdürü Azerbaycan uyruklu Rakif Farajov, Satın Alma Yöneticisi Selim Bal, Satış Yöneticisi İbrahim Aydın gibi isimler tutuklandı!
Türkiye’de bulunanlar açığa çıkarılıyor; Azerbaycan SOCAR’daki FETÖ gücü bilinmiyor!
Bilinen Cemaatin Azerbaycan’da beyin merkezi olan Kafkas Üniversitesi‘nin SOCAR’ın himayesinde olduğudur. Keza…
Cemaat okulları da SOCAR himayesine alındı!
Gazeteci Alesger’in kitabından öğreniyoruz ki; FETÖ’nün Azerbaycan’daki tüm kurumları isim değiştirerek görevlerini sürdürüyor. Eskiden “Çağ” idi, şimdi ismini değişip “İstek” oldu! Gülen’in onursal başkan olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Azerbaycan bölümü Diyalog Avrasya Platformu hâlâ aktif çalışıyor. Vs.
FETÖ’yü Azerbaycan’da kimler koruyor?
Bu koruma-saklama işinin “mimarı” olduğu iddia edilen SOCAR Başkan Yardımcısı Halik Memmedov kimin emriyle hareket ediyor? (Halik Memmedov’un oğlu Kenan Memmedov SOCAR`ın Türkiye temsilcisi; ve PETKİM Yönetim Kurulu Üyesi!)

Gülen’in ses kaydı

“Azerbaycan İmamı” Enver Özeren, Azerbaycan’daki organizasyonları hakkında Fetullah Gülen’e yazdığı mektupta şöyle diyordu:
“Muhterem Fetullah Gülen Hocaefendi… Hizmet harekatımızın Azerbaycan’daki durumuyla ilgili olarak kendi kanılarımı ilginize sunmak istiyorum. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı’ndaki dostumuzun girişimleri ve destekleri sayesinde İçişleri, Adalet, Maliye, Olağanüstü Durumlar ve Eğitim Bakanlığı’nda elemanlarımızın koltuk sahibi olmaları dilediğimiz istikamette ilerleme kaydetmiştir.
Özellikle Azerbaycan Gençlik Örgütü’ne çok sayıda genç Hizmet hareketi mensubunun alınması faaliyetimiz açısından fevkalade öneme haizdir. Şöyle ki, Azerbaycan’da önemli devlet görevlerine genç elemanlar bu örgütten seçilerek atanıyor…”
Türkiye, FETÖ konusunda Azerbaycan’a baskı yapınca Cemaat’in kendini nasıl sakladığı da mektuptan anlaşılıyor:
“…Aynı zamanda tüm bakanlıklar ve devlet kademelerindeki adamlarımızı da mevcut durumun hassasiyetini anlatarak ihtiyati tedbirler almaları için uyarmış bulunuyoruz. Özellikle de Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı’ndaki arkadaşımıza daha dikkatli olunması ve ihtiyati tedbirlerin artırılmasıyla ilgili tavsiyenizi de ilettim…
Yurtdışındaki lobilerden Azerbaycan hükümetine yapılacak baskıların buradaki Hizmet askerlerinin yükünü bir hayli hafifleteceği kanısındayım. Cumhurbaşkanlığı’ndaki arkadaşımızın belirttiği üzere halihazırda Azerbaycan devletiyle ABD arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi yönünde lobi faaliyetleri hızlandırılmış durumdadır. ABD’deki arkadaşlarımızın bunu göz önünde bulundurarak faaliyet yürütmelerinin de faydalı olacağı kanısındayım…”
FETÖ’nün “Cumhurbaşkanlığı’ndaki arkadaşı”; Elnur Aslanov idi.
Cumhurbaşkanlığı Siyasi Tahlil ve Enformasyon Temini Şubesi Müdürü’ydü.
Ve… CIA elemanlarıyla mektuplaştığı da ortaya çıktı. Keza… “Gölge CIA” olarak nitelenen özel istihbarat kuruluşu Stratfor’la sıkı temasları da vardı.
FETÖ, CIA ve Stratfor Azerbaycan’da iç içeydi!
Toparlarsam:
Geçen yıl Azerbaycan’da Fetullah Gülen’in ses kaydı ortaya çıktı.
Gülen ses kaydında; Azerbaycan Savunma Bakanı‘nı tebrik edip ilişkileri iyi tutma talimatı veriyordu…
Yani:
İlham Aliyev, ABD-İsrail gölgesinden çıkarsa başına ne geleceğini hesap ediyor mu? Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişiminden yeterli dersi çıkardı mı? Pek öyle gözükmüyor…

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// AHMET TAKAN : Türkiye’yi köşeye sık ıştıran soru…


ahttakan

Vakit çok geç olmadan!.. Vakit daha fazla kaybedilmeden!..

Nasıl izah ederseniz edin… Öfkenin, rövanşizmin hâkim olduğu ortamda iç ve dış hain odakların bundan faydalanarak kurduğu tuzakları görüp akla ve sağduyuya acil dönüş yapmalıyız. Birinci ve olmazsa olmaz şart; usulet ve suhuletle hareket eden kararlı devlet aklının acilen tesis edilmesi. Sanmayın sadece 15 Temmuz hain darbe girişiminin sonuçları ile boğuştuğumuzu. Konjonktüre göre hareket eden sadece o anı yaşayan siyasilerin başımıza sardığı büyük felaketler yüzünden bu günleri yaşıyoruz. Ya sonrası!..

Bakanlar Kurulu’nun dünkü toplantısının ardından Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş da aynı şeyleri tekrarladı durdu. Rakka’ya düzenlenecek olası operasyonda YPG ile hareket edemeyeceğimizi, Menbic’in bu terör örgütü tarafından boşaltıldığını ve Fırat’ın doğusuna geçtiklerini, falan filan…

Sahadaki gerçekler öyle mi? Kocaman bir HAYIR!..

Günlerdir yazıyorum; El Bab gerçeklerini. Azez-Cerablus hattında kurmaya çalıştığımız güvenli bölgede nasıl gedik verdiğimizi. İhanetleri, tezgahları, ABD’nin kazıklarını… ÖSO’nun güvenilmez yapısını… Somut örnekleriyle!..

Kamuoyuna doğruları söylememek, kafamızı çöl kumlarına gömmek neye fayda getirir?.. Canımız, kanımız uğruna ödediğimiz bedellerden hiç mi ders alınmıyor?..

Devam edelim öyleyse!..

Menbic’in terör örgütü YPG tarafından boşaltıldığı gerçek değil, Fırat’ın doğusuna falan geçtikleri de yok. ABD, ÖSO bileşenleri satın alma sürecinde Fırat Kalkanı operasyonunda bizi zaafa düşürürken bir yandan da Menbic’de askeri tahkimatı/yığınağı en üst düzeye çıkardı. TSK’nın geçtiğimiz hafta içinde bölgede yaptığı gözlem ve tespitlere göre, ABD, günlerce 20/25 civarında TIR’larla ve bir o kadar pikaplarla Menbic’e ve civarındaki kritik yerlere silah yığdı.

Bütün bunlar R.Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ABD’de muhataplarına "Rakka’ya operasyonu YPG ile değil bizle beraber" yapın derken oldu.

ABD’deki muhatapları ile görüşürken Mevlüt Çavuşoğlu’na ne dendi ne hatırlatıldı biliyor musunuz?..

Eski "Başbakan" Ahmet Davutoğlu’nun 20 Ocak 2015’te partisinin Diyarbakır il kongresindeki sözleri;

"Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki her kardeşimin alnından öpüyorum."

ABD’liler "Sizin Başbakanınız değil miydi bu sözleri sarf eden?" diye sordular. "O zaman bunları söylüyordunuz PYD/YPG’ye destek veriyordunuz. Şimdi ne oluyor?" dediler. Çavuşoğlu da sadece "O zaman konjonktür gereği söylenen sözlerdi bunlar" deyip cılız ve inandırıcı olmayan bir savunmayla masada kaldı. Diplomatik kaynaklardan duyduğumuza göre, ABD’liler bunu Ankara’da gerçekleşen heyetler arası görüşmelerde de önümüze koyuyor.

E!.. Öyleye bu konjonktür hazretlerinin azizliği deyip safa mı yatacağız?.. Buna da kocaman bir HAYIR!..

Türkiye’nin güvenliği için El Bab’a inmemiz şart. Fakat acı bir gerçeği bir kez daha yaşayarak test ettik. ÖSO’nun yapısı ile bu iş olmuyor. ÖSO kılıflı, Rakka ortak YPG operasyonu tezgahlarına karşı da uyanık olmalıyız.

***

Mehmetçik bölgede yalnız kaldı. El Bab’a inerken Türkiye’yi yeni büyük kederlere boğacak şehit ve yaralılar vermemiz olası. Askerimiz hem Suriye’de hem de sınırlarımız içinde terör bölgesinde çarpışırken çok vahim bir hatada ısrar ediliyor.

GATA ve askeri hastaneler sivilleştirildi. Askerimizin moral ve motivasyonu sıfıra indirildi. Fotoğrafı net olarak görebilmeniz için askeri kaynaklardan ulaştığım bazı bilgileri özetleyeyim;

• Güneydoğu’da çarpışan ve omuzu paramparça olan bir üsteğmen ameliyat için 6 gün bekletildi. "Sıra var" denilmesi üzerine annesinin isyanı ve bazı üst düzey yetkililerin devreye girmesi ile subayımız ameliyat edilebildi.

• Suriye’de ve terör bölgesinde yaralanan askerlerimizin karşısına Sağlık Bakanlığı’nın tüm hastanelerde uyguladığı sevk sistemi gerekçesi yüzünden zorluklar çıkarılıyor.

• Fizik tedavi rehabilitasyon ve yanık merkezlerinde tedavi olmak için gelen gazilerimize sıra bekletiliyor.

• Sağlık Bakanlığı sevk sistemi yüzünden telefonla randevu almak isteyen gazilerimize bazı bilinçsiz görevliler "Demokrasi gazimiz misiniz?" diye(!) soruyorlar.

• Suriye’de ve terör bölgesinde görev yapan askerlerimiz, eşlerine "Benim başıma bir şey gelirse, yaralanırsam beni özel hastaneye yatırın" diye tembih ediyor.

• Özellikle terör bölgesinde görev yapan askerlerimiz, yaralanmaları halinde Diyarbakır’da Selahaddin Eyyubi Hastanesi’ne yan bölüm olarak bağlanan asker hastanesine ve diğer hastanelere gitmek istemiyor. Çünkü bu ve Dicle Üniversitesi

Hastanesi’nde terör örgütü PKK’lı doktorların ve hemşirelerin görev yaptığı belgelendiği ve daha önce yaşanan örneklerde olduğu gibi öldürülme korkusu hâkim.

Savaş ortamında, askerlerimizin moral ve motivasyonu için lojistiğin ne kadar önemli olduğunu söylemeye gerek var mı?.. Tüm dünyada bu lojistiğin en birinci unsuru da asker hastaneleridir. Eğer, yanlış uygulamaya müsaade ederseniz askerin savaşma azmi ve motivasyonunu bitirirsiniz. Savaş cerrahisi ve hekimliği çok ayrı bir uzmanlık alanıdır. GATA ve asker hastanelerinin sivilleşmesini savunanlara şunu sorarım;

Meskûn mahal operasyonları sırasında binlerce yaralıya bakmak için neden GATA’daki hekimleri bölgeye, devlet hastanelerine gönderdiniz?.. O zaman yapılan bu doğru uygulamayla verilecek şehit sayılarının artışının önüne geçilmedi mi?..

Sakat uygulama yüzünden GATA ve asker hastanelerinden çok sayıda hekim emekliye ayrılıyor. Güneydoğu’da bölücü terör örgütüne karşı çarpışan üst düzey bir subaydan dinlediğim;

"Askerimizin moral motivasyonu çok düşük. Hakkâri’de cep içi kadar bölgelerde ilerleme sağlayamıyoruz. Onlarca teröristi öldürsek de ertesi gün oluk gibi militan akıyor karşımıza. Askerimizin aklında hep ‘Ben yaralanırsam sonum ne olacak’ var."

İngiliz ve Amerikalının para ve silahına karşı mücadele etmek için verilecek canımızdan gayri neyimiz var? Ama!.. Bize her şeyden öte sağ ve diri kalacak Mehmetçik lazım!..

Kaynak: Türkiye’yi köşeye sıkıştıran soru… – Ahmet TAKAN

HACKER DOSYASI : Red Hack, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bera t Albayrak’ın yazışmalarını patlattı


Red Hack, Doğan Medya Grubu'na ait olduğunu iddia ettiği e-postaları yayımladı

Red Hack, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak’a ait olduğu öne sürülen e-posta yazışmalarını yayımlamaya devam ediyor. Red Hack’in yayımladığı e-postalardan sonuncusunun Doğan Medya Grubu Başkanlığı’nı yürüten Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ ile Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan arasında geçtiği iddia ediliyor. RedHack, Yalçındağ ile Doğan arasında geçtiğini öne sürdüğü e-posta trafiğini, Albayrak’ın da mesajlaşmaya eklendiği iddiasıyla duyurdu.

Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) haberinde Mehmet Ali Yalçındağ olduğu iddia edilen kullanıcının Cumhurbaşkanlığı’ da görevli Hasan Doğan olduğu öne sürülen kişiye attığı e-postada "Konu: Ahmet Hakan, Bildiğiniz gibi uzun zamandır Hürriyet gazetesinde yapılan hatalar, yanlışlar ve gazetedeki satış kaybı sebebiyle mevcut genel yayın müdürünün değiştirilmesi gerektiği konusunda 2 aydır çalışmalar yapmaktayım. Sedat değiştiğinde kim olmalı ki ben kefil olayım diye ciddi bir araştırma yapmaktayım. Sonunda benim sorumluluğumda işi yeni birine teslim edeceğim ama beni zor durumda bırakacak biri olmaması lazım" dediği iddia edildi.

DİHA’nın haberinde özetle şu ifadelere yer veriliyor:

Yalçındağ’ın 18 Ağustos’ta "Günlük" olarak ilettiği notunda, "Sağolsun Hasan Doğanın yardımıyla hemen darbe sonrası Sayın CB mızı telefonla arayarak geçmiş olsun dileklerimi ilettim kendisine sayın başkomutanım diye hitap ettim hoşuna gitti, anayasamızda böyle söylüyor sen de rahatlıkla söyle dedi, gülüştük, çok keyifliydi. Ve telefona AD’ı (Aydın Doğan/T24) verdim. Çok uzun zamandır ilk kez telefonla konuştular. Bence iyiydi. Daha sonra aile fertleri bana teşekkür edeceklerine, ‘bizde zannettik ki CB ı kendi aradı babama teşekkür etti dediler. Küçümsediler işi. Beklentileri sayın CB mızın AD’yi arayıp teşekkür etmesiymiş" dediği öne sürülüyor.

RedHack grubunun, Enerji Bakanı Berat Albayrak’a ait olduğunu öne sürerek servis ettiği maillerde, Doğan Medya Grubu’nun hükümeti bilgilendirdiği, Mehmet Ali Yalçındağ’ın Albayrak’a attığı iddia edilen notlarda görülüyor. Yaptığı çalışmaları ve görüşmeleri Albayrak’a bildirdiği iddia edilen Yalçındağ,’ın 6 Mayıs 2016 tarihinde gönderdiği öne sürülen mailde Başkanlık Sistemi için "herkes ne yapacağını biliyor" dediği iddia ediliyor.

RedHack grubunun, Enerji Bakanı Berat Albayrak’a ait olduğunu iddia ederek sızdırdığı mailler arasında yer alan bir maile göre, Doğan Medya Grubu’nun hangi gazetecinin hükümete karşı çıktığı, hangilerinin hükümete yakın davrandığı düzenli olarak not edilmiş. Düzenli olarak Bakan Albayrak’a bilgilendirmelerde bulunduğu öne sürülen Doğan Medya Grubu Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’ın 6 Eylül 2016 tarihinde mehmetali mailinden, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürü Hasan Doğan (hasandogan1), Turkuvaz Medya Grubu’nun CEO’su ve Bakan Albayrak’ın ağabeyi Serhat Albayrak (serhatalbayrak) ve Bakan Berat Albayrak’a gece saat 02.25’te gönderdiği iddia edilen bilgi notunda, Jandarma Genel Komutanı Yaşar Güler ile arasında geçen konuşma iddiası şöyle aktarılıyor.

Yalçındağ, "Konu: Jandarma genel komutanı ziyaret" başlığıyla gönderdiği mailde, "Hasan bey iyi akşamlar, 10 gün önce Jandarma Genel Komutanı Yaşar Paşa’ya Ankara’da geçmiş olsun ziyaretinde bulundum. Yanıma Hande Fırat’ı da aldım. Yaşar Paşa şöyle lafa başladı; Mehmet Ali bey eğer Aydın bey sizi tekrar bu göreve getirmeseydi belki de bugün Doğan grubu olmayacaktı. Siz geldiniz grup kurtuldu ama siz de iyi şeyler yaptınız. Teşekkür ederiz. Ama bundan sonra da beklentimiz bu birlik beraberliğe sahip çıkmak. İnşallah bu ayarda gidersiniz dedi. ( bu arada bunları bayağı asker sertliğinde söyledi:) ). Bende emredersiniz komutanım dedim."

‘İkinci notum’

Mailin "İkinci notum" diye devam edildiği iddia edilen kısmında, şu ifadelerin geçtiği savunuldu:

"Ortak olduğum siber güvenlik şirketi Natek için tebrik etti. Kuran çocukları çok iyi tanırım, bizimle iş yaparlar dedi. Fetö’cü olmadıkları için şimdi daha iyi anlıyorum ki yapın bu şirketle çalışın dediğim bir sürü işi de bunlara vermemiş Fetö’ya yakın olan gruplar dedi. Bende Amerika’da olduğu gibi bu şirketin devletin siber güvenlik şirketi olması gerektiğini ve bu konudaki vizyonumu anlattım. Tamamen katılıyorum ama bunu konuşacağınız tek kişi var Sayın Cumhurbaşkanı’mız, gidin bunu anlatın ve dediğinizi tek kendisi anlar ve yol verir dedi."

Yalçındağ’ın 13 Mayıs 2016 saat 18:57’de gönderdiği iddia edilen bir başka mailde ise, "Hasan bey kolay gelsin. Geçen gün Sayın Cumhurbaşkanı’mız Hilton Oteline gelmiş. Benim bilgim yoktu, olsa zatıalilerini kapıda karşılardım. Bizimkiler bana haber vermemişler ve Vuslat (Doğan Sabancı/T24) İbrahim Kalın beyle görüşerek haberleşerek orada karşılamak talebinde bulunmuş, hatta Aydın beyle birlikte. Sonra askeri protokol Aydın beyin karşılama Ekibinde olmasının uygun olmayacağını bildirmiş. Vuslat ise İbrahim beyle görüşerek oraya davet edilmiş. Ve gitmiş Beyfendiyi kapıda karşılamış. Olabilir çok normal tabiki. Ama burada bu iş şöyle satılıyor, işte bizde Külliye ile temas kurabiliyoruz. Bu beni biraz sıkıntıya sokuyor. Sadece bilgi vermek istedim. Kolay gelsin." denildiği öne sürüldü.

‘Ahmet Hakan’a güveniyorum’

Yine 11 Mayıs 2016 saat 21:31’de gönderildiği öne sürülen başka bir mailde, şu ifadelerin geçtiği savunuldu:

"Konu: Ahmet Hakan, Bildiğiniz gibi uzun zamandır Hürriyet gazetesinde yapılan hatalar, yanlışlar ve gazetedeki satış kaybı sebebiyle mevcut genel yayın müdürünün değiştirilmesi gerektiği konusunda 2 aydır çalışmalar yapmaktayım. Sedat değiştiğinde kim olmalı ki ben kefil olayım diye ciddi bir araştırma yapmaktayım. Sonunda benim sorumluluğumda işi yeni birine teslim edeceğim ama beni zor durumda bırakacak biri olmaması lazım.

"Bu arada Vuslat, ‘ben Sedat’a çok güveniyorum benim adamım oldu’ diye Sedat’tan vazgeçmiyor. Sedat benimle yaptığı her toplantıyı Vuslat’a gidip anlatıyormuş diye Sedat’a çok güveniyormuş. Diğer taraftan Aydın bey de nasıl olsa Sedat değişecek diye düşündüğü için kim olmalı ki rahat etsin ve güvensin diye bir çalışma içinde. Ahmet Hakan’ı düşünüyorum dediğinde ben Ahmet ile uzun toplantılar yaptım. Ahmet’te şunun farkındaki biz birbirimizi anlamalıyız ki birlikte çalışalım. Sonunda gördüm ki ben Ahmet’e kefil olabilirim. Benimle çok paralel düşünüyor. Ayrıca sadece size bağlı olursam çalışırım, Vuslat hanım müdahale ederse çalışamam diyor.

"Bugün gazeteciler.com da çıkan haber ilginç. Çoğu doğru. Vuslat’ın kendi yapmak istediği, Aydın beyin olmaz dediği dahil doğru. Vuslat genel yayın müdürü olacakmış. Olmaz dedi. Ben Ahmet ile bu işi yapabileceğimizi düşünüyorum. Düşünmekte fayda görüyorum."

‘Başkomutanım dedim, hoşuma gitti’

Yalçındağ’ın 18 Ağustos’ta "Günlük" olarak ilettiği iddia edilen notunda, şu ifadelerin yet aldığı öne sürüldü:

"Sağolsun Hasan Doğanın yardımıyla hemen darbe sonrası Sayın CB mızı telefonla arayarak geçmiş olsun dileklerimi ilettim kendisine sayın başkomutanım diye hitap ettim hoşuna gitti, anayasamızda böyle söylüyor sen de rahatlıkla söyle dedi, gülüştük, çok keyifliydi. Ve telefona AD’ı verdim. Çok uzun zamandır ilk kez telefonla konuştular. Bence iyiydi. Daha sonra aile fertleri bana teşekkür edeceklerine, ‘bizde zannettik ki CB ı kendi aradı babama teşekkür etti dediler. Küçümsediler işi. Beklentileri sayın CB mızın AD’yi arayıp teşekkür etmesiymiş. 03/ağustos Çarşamba akşamı geç saatte Hande Fırat ile birlikte Sayın CB’mızı ziyaretimizden sonra çıkarken Hasan bey Hande ile Aydın beyle birlikte randevu konusunu konuşmuş. Siz isteyin randevuyu bir bakalım dediğini AD ye ertesi gün ilettik. Hande AD’ye demişki Mehmet Ali beyle birlikte olacak. AD 2 gün sonra beni çağırarak bu randevuyu sadece benimle değil Vuslat’ı da yanına alacağını söyledi. Gerekçe olarak Vuslat’ın eşi Ali’nin işlerinin bizim yüzümüzden kötü gittiğini ve bu sebeple de Vuslat da bu oyuna dahil olmak istiyor dedi. Benim yaptığım işe devam edeceğimi Vuslat’ın ise yurt dışında çalışmalar yapmak istediğini ve olan olayların yurt dışında anlatılmasına yardımcı olacağını anlattı. Bende cevaben Vuslat ve Ali daha düne kadar bizden ( AK Partiden ) nefret ederken nasıl gidip yurt dışında bu olanları samimiyetle anlatacak, nasıl Sayın CB mızı, nasıl bu darbeyi, içten anlatacak. Bu doğru bir karar değil hoş karşılanmayacaktır dedim. (…) Daha sonra AD Hande Fırat ile konuşur ve CB randevusuna Vuslat’ı da dahil etmek istediğini anlatır. Hande bunun çok yanlış olduğunu böyle bir şey yaparsanız randevuyu riske atarsınız der. Hatta Hasan Doğan’ın randevu için kesin değil uğraşacağız bir bakalım dediğini hatırlatmış. AD bunun üzerine karar değiştirir ve bana ‘seni de götürmeyeceğim ben yalnız gideceğim’ der. Burada niyet yine iyi giden birşeyi bozmaktır."

‘Nuray Mert Erdoğan hayranı’

Aynı mailde devamla şunların yazıldığı iddia edildi:

"Ahmet Hakan, Nuray Mert, Arzu ve ben Bodrum’da 12/ağustos cuma akşamı sohbet. Nuray Mert Sayın CB mızın hayranı olmuş, ‘doğru konuşalım olmasaydı mahvolmuştuk’ der. Arzu sorar neden akademisyenler yurt dışında gazete ilanları vermiyorsunuz düşüncelerinizi anlatsanız çok hoş olur. Nuray cevaben çok doğru olur ben bir yoklayayım etrafı der."

‘Muharrem İnce’ye hayır dedim’

Yalçındağ’ın 10 Mayıs 2016 saat 14:16’da gönderdiği iddia edilen "Sürpriz ziyaret" mailinde şu ifadelerin yer aldığı öne sürüldü:

"Yalova Milletvekili Muharrem İnce ziyarete geldi. Meral hanımın çıkışının siyaseti hareketlendirdiğini bunun arkasından CHP de de değişimin önünün açılacağını bunun bir fırsat olduğunu, bu fırsatı iyi kullanırsak Başkanlığın önünün tıkanacağını ve vakit geçirmeden bu projeye destek olunması gerektiğini, burada da Doğan medya ve hürriyet in çok önemli konumda olduğunu anlattı. Başkan olunduğu takdirde artık Türkiye’nin kötü günlere geçeceğini ve yapılacakların durdurulamayacağı anlattı. Hadi destek olun yapalım şu işi çıkarın beni ortaya dedi. Bu işi yapacak tek kişi kendisinin olduğunu ifade etti:)))

Benim cevabım; Medyanın siyasete karışmasının doğru olmayacağını, siyaseti yönetmeye kalktığımız için çok prestij kaybettiğimizi söyledim. Nasıl olsa bir gün Kılıçlaroğlunun yerine geçme şansının olduğunu böyle işleri biraz zamana bırakmakta fayda olacağını anlattım. Yok yok hemen acele yapıp durduralım Tayyip beyi diyor:)). Diyecektim ki en yanlış adrese geldiniz, ama kendimi tuttum, Hayırlısı olsun bir bakalım dedim, ayrıldık. Kolay gelsin."

‘Başkanlık rejimine açık destek ‘

Yalçındağ’ın aynı mail adresinden 6 Mayıs 2016’da gönderdiği öne sürülen mailde Doğan medya grubunun yeni yayın dönemine ilişkin şu bilgileri verdiği iddia ediliyor:

: "(…) Bu dönemde grubumuzla ilgili artıların ve eksilerin muhakemesini yaparsak hepimiz için faydalı olur.(…) Net olunması gereken 2 konunun Paralel ile mücadelede ve Başkanlık sistemi olduğu kanaatindeyim. Alınan bu değişim kararının 1 gün, 1 hafta, 1 ayda değil uzun süre önce alındığını biliyoruz. Her türlü ayrıntısına kadar planlandı ve en doğru zaman beklendi. Şu anda AK Parti ve Sayın Tayyip Erdoğan en güçlü olduğu günleri yaşıyor. Hem içerde hem de dışarda. Türkiye’nin bir numaralı konusu olan Terörle mücadelede yol haritası başarıyla sürdürülüyor. Motor ısındı bundan sonra durması mümkün değil. Ancak tam temizlik olduğunda motor kapanacak, bu konuda herkes ne yaptığını ve ne yapacağını biliyor. Yeni Başbakan ile 1 yıla kalmadan Partili Cumhurbaşkanı veya Başkanlık modelinin gelmesi için çalışılacak. Son olarak bugün Hürriyet gazetesinin manşetini büyük sorumsuzluk ve düşmanlık olarak görüyorum. İş bitmiş gitmiş neye yarayacak bu manşet anlamakta zorluk çekiyorum. Kafasızlığın daniskası Sedat’ın yaptığı. Yine bir çuval inciri berbat ettiğimizi düşünüyorum. Yazık."

Hürriyet Ankara Temsilcisi Deniz Zeyrek yazışması

21 Nisan 2016 saat 00.04’te gönderildiği öne sürülen bir mailde şu ifadelerin geçtiği öne sürüldü:

“Konu: Üstat. Üstat selam, Deniz Zeyrek düşman. Elimden geleni yaptım. Cnntürk de haftada 5 den 2 ye düşürdüm. Ne kavgayla. Efendim Hürriyet Ankara temsilcisine bunu yapamazmışım. Vuslat ve Sedat öyle diyormuş deniz de bu böyle dedi. Ama sonunda düştü 2’ye. Ama ne mücadele. Ankara’da kimse görüşmüyor diyorum bu arkadaş olmaz diyorum. Binali bey diyorki her gün beni arıyor. Sonunda geçen hafta Binali bey ona konuştu. Deniz havaya girdi. Dün Binali beye haber yolladım, Deniz’i neydeyse yolluyordum adamı kurtardınız diye. Bu sabah Enerji Bakanımız tüm Ankara temsilcilerini çağırmış Deniz hariç. İçine su serpildi. Süper oldu. Sedat Ergin aradı Deniz çağrılmamış çok üzüldük dedi. İyi dedim. Üstat ben burda uğraşıyorum ama bir koordinasyon içinde olmamız lazım. Bu kardeşin burada tek başına mücadele ediyor ama yalnızım, sen ciddiye almıyorsun ama tek başıma strateji yapıyorum. Nasıl olacak böyle bilmiyorum vallahi. Yalnız da kalsam mücadeleye devam edeceğim ben pes aüetmem. Eyvallah”

Yine 21 Nisan 2016 saat 00.09’da gönderildiği öne sürülen başka bir mailde şu ifadelerin geçtiği savunuldu:

Konu: Yine ben. Üstat, Ben bu projede gücümü 3 kişiden alıyorum. Beyfendi, Berat bey ve sen. Üçünüzle de görüşmeyince benim gücüm azalıyor, ne olur anlayın beni. 10 gün önce Sayın Cumhurbaşkanı’mız Kandil için cevaben arayınca biraz toparladım çünkü aydın bey ile akşam yemeğindeydim şahane oldu. Ama konuşmamız lazım. Kalbimde ritm bozukluğu var inanmıyorsun bana. (DİHA)

MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI : Yazıcıoğlu ölümünde şok detay..


LİNK : http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazicioglu-olumunde-sok-detay-147044h.htm

Eski BBP Erzurum İl Başkanı Emrullah Önalan’ın BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun yaşamını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin verdiği ifadenin ayrıntıları ortaya çıktı.

Eski BBP Erzurum İl Başkanı Emrullah Önalan’ın BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun yaşamını kaybettiği helikopter kazasına ilişkin verdiği ifadenin ayrıntıları ortaya çıktı. "Yazıcıoğlu’nun ölmeden önce çömelmiş, elleri dua eder vaziyette görüntüsünün olduğu, kazadan hemen sonra 3 kişinin Yazıcıoğlu’na yaklaştığı ve çekimlerin bu kişilerin arkasında olan bir başkası tarafından kaydedildiği" yönündeki iddiaların sahibi Önalan ifadelerinde "Bana bu fotoğrafı gösteren kişi ‘Biz ne halt ettik, ben de bu işin içindeyim’ dedi" diye konuştu.

Milliyet gazetesinden Mert İnan’ın haberine göre, Önalan, 13 Haziran 2012 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadesinde, şunları söyledi:

“Yazıcıoğlu vefat ettikten sonra İstanbul’da Ahmet Akbak adlı bir devlet görevlisi ile tanışmıştım. Büyükçekmece’de bir kafede fotoğraf göstermişti. Fotoğrafta düşen helikopterin başında kar maskeli 3 kişi görünüyordu. Bu karenin olayın akabinde çekildiği izlenimi edindim. Hatta helikopterin yanında karlar arasında cesetler olduğunu sandığım bir görüntü hatırlıyorum. Bana bu fotoğrafı gösteren kişi ‘Biz ne halt ettik, ben de bu işin içindeyim’ dedi. Bu kişinin ifadesinin alınmasını istiyorum. Beni onunla buluşturan Adil Hortooğlu’dur.”

"BİRKAÇ SANİYEYDİ"

Önalan, 24 Mayıs 2013’te Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na ikinci kez ifade verdi. Önalan, bu kez, “2013 Nisan sonunda Hortooğlu Beylikdüzü tarafında bana cep telefonu olmayan ancak elektronik bir cihazdan görüntü izletti. Birkaç saniyeydi. Rahmetli genel başkana doğru arkalarından çekim yapılır vaziyette görülen 3 kişinin başkanımıza yürüdüklerini gördüm. Çekim yapan kişinin de bu şahısların arkadaşlarından biri olup arkadaşlarından habersiz çekim yaptığını anladım” dedi.

"BEN GÖRMEDİM AKPAK GÖRMÜŞ"

Önalan’ın görüntüleri birlikte izlediğini iddia ettiği Adil Hortooğlu ise 9 Ekim 2013’te ‘şüpheli’ sıfatıyla Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdi. Yazıcıoğlu’nun kaza yerinde elleri havada dua eder gibi bir görüntüyü gazeteci Ahmet Akpak’tan duyduğunu, Akpak ile aralarında geçen konuşmayı Önalan’a aktardığını belirten Hortooğlu, ifadesinde şunları sıraladı:

“Önalan’ı Erzurum BBP Merkez İlçe Başkanı olduğu dönemde tanıdım. Ancak kendisinin beyanında belirttiği şekilde kendisine görüntü izlettiğim iddiası yalandır. Çatalca’da çiftliği bulunan Ahmet Akpak beni ziyarete geldi. Bana görüntüler olduğunu ancak kendisinde olmadığını söyledi. Akpak ile aramdaki bu konuşmayı arkadaşım zannettiğim Önalan’a aktardım. Ancak ben bir görüntüyü bizzat görmedim. Sadece Akpak’ın bana söylediğini aktardım. Akpak, 2010 sonlarında vefat etti.”

"BABA-OĞUL HAYATINI KAYBETTİ"

Yazıcıoğlu ailesi avukatlarından Selami Ekici görüntülerin elinde olduğu iddia edilen gazeteci Akpak ile oğlu Alper Akpak’ın kısa zaman aralıklarında yaşamlarını kaybettiğini belirterek, “Görüntülerin sahibi olduğu iddia edilen Ahmet Akpak’a ulaşmak istediğimizde 2010’da şeker komasından öldüğünü öğrendik. Alper Akpak’a ulaştık. Alper Akpak, babasının çeşitli yerlerde eşyalarının olduğunu söyleyip bir hafta süre istedi. Alper Akpak sonrasında telefonlarımıza çıkmayınca suç duyurusunda bulunduk. Akpak’ın ifadesine başvurulacağı sırada Kasımpaşa’da çıkan taraftar kavgasında öldürüldü” dedi.

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI /// İNCİ KAYAR : THE NEW WORLD ORDER NEDİR ?


Hızlıca bir giriş yapalım konuya sonra sindirerek gideceğiz. 911 in hikmeti nedir sizce hemen anlatmaya başlayayım. 10 sayısını atlayarak 9 – 11 olan mason şebekesi olan İlluminatilerdir. Onlar ki güneşin 11 yılda bir dünya çevresinde döndüğü hesabına uyarak her 10 yılda bir YDD kurarlar. Güneş dünya çevresindeki dönüşünü 11 yılda tamamlar ve illümanistlere göre 11 sayısı kutsal addedilmiştir. Zira 9 dan 11 e atlamalarının nedeni onlara göre 10 tanrıdır. 11 yılda bir yeni dünya düzeninin (YDD) varlığına inanırlar tıpkı ikiz kulelerin yani dikine piramit şeklindeki binaları şeytanın yaptığına inandıkları gibi. Şeytan tarafından yönetilen bir grup olarak tam 11 yıl bekleyerek mega ritüeli gerçekleştirirler yani ikiz kuleler 9.11.2001 de vurulur. Dünya Ticaret Merkezi’ndeki bronz küre kabenin tasviridir. Ve ikiz kulelerin yıkılmasından önceleri Dövüş filminde bu sinyali vererek Mayhem’ler tarafından bronz küre yok ediliyor. Bu 911 saldırısı olarak hafızalara ve tarihe kazındı. Bu kısacık ve hızlı anlatımdan sonra bağlantılara geçelim.

Zamanın Amerika Başkanı Bush’un büyükbabası ki Crowley 1904’de satanist olduğu bilinen biridir; Giza Piramidinin merkezinde Kanunlar Kitabını yazmıştır. Sembol olarak da illumünati sembolünü kullanmıştır. Bu işaret bazı zamanlar 77 sayısına bağlansa bile bu da İbranice Tanrı Pan’ı işaret etmektedir. Ayrıca yaptığı çizimlerde sözde insan kafatasını çizse de asla benzememekteydi. Çizdiği neydi? Bir uzaylı yaratık. Dahası var Synchronist23 aiwass ve oz büyücüsü ile de iletişime geçen büyükbaba benim evcil keçim kitabını da torun Bush’a hediye eder mi eder. İbranice Pan tanrısı dedik ya o neydi peki Boynuzlu keçi tanrısı idi aslında. Saldırıların içinde okunan kitap benim evcil keçim kitabı idi. Kitabın okunma şekli terstendi sembollerin tersliği gibi. Oz büyücüsü filminde aslında her şey verilmişti. Ne verilmişti dairesel kapıdan geçen film karakterleri 3 piramidin arkasında piramid şekillerinin arasındaki Dünya Ticaret Merkezini ve küreyi görüyorlar. Ticaret Merkezi zaten ticaret merkezi peki ya küre işte o da Kabe’yi temsil ediyor. Sonra ne oluyor filmde aynı hacda hacı adaylarının kabe çevresinde dolaşmaları gibi filmde de OZ grubunun üyeleri küre etrafında ritüalitik biçimde dönüyorlar bu durumu temsilen. Burada Oz yazısı da dikkate veriliyor hemen. Oz Pan yani boynuzlu keçi tanırısı ve aiwassın sembolü ise; yıldız geçidinin kalbinin açıldığı yerdeki sonsuzluk neyin temsilidir. İkiz kulelerin arasındaki küreye gelelim şimdi; o küre Fritz Kunich tarafından yapılan ve adı the spherical cariatid yani kadın şeklindeki küresel taş sütun heykeli” olan o küre aslında Kunich bu heykelle Bavyera’da bunu illuminati olarak yaptığını da görmekteyiz. Yine Dünya Ticaret Merkezi Plaza kürenin yerleştirmesi hakkında en ilginç bilgisi için tasarımcı mimar Yamazaki’ye sorulduğunda; aslında kendisinin Mekke ulu cami özellikle kürenin Kabe yerini alarak büyük bir caminin temsili olarak plaza yapmayı amaçladığı öğrenilecektir. Şimdi Kabe’nin onlar için önemi nedir? Dünya üzerinde çeşitli yerlerde anahtar enerji noktalarının varlığı yadsınamaz gerçektir. Şunu her birimiz gözlemlemişizdir; ne zaman 2 çizgi çapraz olarak kesişse veya ne zaman dünya üzerinde enerji şekli yer değiştirse sarmal şekilde saat yönüne doğru döner. Enerjilerin bu serbest halleri ve dolaşımları ile hareket enerjileri ortaya çıkmaktadır. Ancak kabe için durum farklıdır. Enerji hatları en fazla Kabenin üzerinden geçiş yapmaktadırlar ve dünya üzerindeki en kuvvetli enerji noktasıdır. Özelliği sadece bu değildir; Kabe topladığı bu enerjiyi bırakma kabiliyetine de sahiptir. Ziyaretin fazlalığı defalarca gidilmek istenmesi ya da orada kalınmak istenmesi ilahi kudret yanında enerjinin beraberliğin var olduğu bir mekandır. Bu enerji akımı Kabede farklı yöne olmaktadır ki bu da saatin ters yönüne doğru olur. Allahın birliğini tekliğini işaret eden bu enerji akışı ki grupları rahatsız eden bir durumdur. Kabenin her seferinde saatin ters yönüne doğru 7 kez tavaf edilmesi; eğer ki biz bu halimizden dolayı memnun değilsek tövbeye varacaksak ters yönde giderek Rabbime yaklaşırız manevi boyut değiştirme denilen bu durumda hacca gidip dönenlerde bilinir ki yeniden doğmuş başka bir boyuta gittim geldim söylemlerini biliriz. Tersinden giderek Rabbime yaklaşmak budur. Zaman ve mekandan soyutlanarak ruh yükselmesi yaşanan Kabe şu sıralar illuminati senaryolarının içindedir.

İlluminati’nin güç şebekesi, dünyanın en güçlü kişilerinden, yatırımcılarından, şirket başkanlarından ve siyasilerden oluşuyor. İç çember denilen en tepedeki 10 kişiye bağlı 300 kişi ise onların alt kadrosunda yer alıyor ve talimatlarını yerine getiriyorlar. 10 kişilik bilge adamlar grubunda Fransa’dan, üç, ABD’den iki, Kanada, Avusturya, İngiltere, İspanya ve Güney Afrika’dan birer üye bulunuyor. Temelinde aydınlanma, ruşenilik, vahdet-i vücud felsefesi gibi muhtelif felsefi akımların etkisi olduğu iddia edilen İlluminati hareketi, 1 Mayıs 1776’da Adam Weishaupt tarafından Almanya’nın Bavyera eyaletinde kurulmuştur. Daha doğrusu o tarihte bir Illuminati örgütlenmesi ortaya çıkmıştır. Weishaupt, Ingolstadt Üniversitesi’nde hukuk profesörü iken masonik eğilimlere merak sarmış ve bir gizli örgüt kurmuştur. 1779’a gelindiğinde Illuminati örgütünün 54 üyesi bulunuyordu ve Bavyera eyaletinin dört şehrinde teşkilatlanmıştı. Örgüt üyeleri ağırlıklı olarak masonik kimlikleri öne çıkarıyorlardı.

Modern İlluminati; zihin kontrolü uygulayarak, hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni’ni sağlamak amacıyla hareket ettiği iddia edilen, monarşileri yıkmayı, dini inançları yok etmeyi, ulus devletleri ve vatanseverliği sonlandırarak sosyal düzeni alt üst etmeyi planladığı öne sürülen; ancak faaliyeti ve varlığı kanıtlanamamış bir yapılanmadır. Bazı komplo teorisyenleri, İlluminati üyelerini ışığın insanları ya da aydınlanmışlar olarak addetmektedirler.

Aslında tamamen de komplo teorisi olmayan bu oluşumun tamamen ülkelerin kapitalist gücü olmayı başarmalarına deliller mevcuttur ve ben de yazımda ele alıyorum.

The American Dollar;

1 Doların ön yüzünde Federal Reserve Note yazar bu ne demektir; altın veya gümüş olarak karşılığı olmayan sanal kağıt demektir. Doların arka kısmındaki sembol de Annuit Coeptis yani işletmemiz şimdi başarıya hem de tam başarıya ulaştı yazısı dikkat çeker. İşletme hangi işletmedir peki? Doları incelemeye devam edelim. Novus Orda Seclorum yani Novus Yeni Ordo Düzen anlamlarına gelir ve Yeni Dünya Düzeni olur birleşince tüm kelimeler. Federal Rezerv yani merkez bankası olmayan şirket ki 1934 yılından bu yana Amerika’nın parasal sistemini tamamen kontrol altına aldı. Aslında paradaki sembolün varlığı şirketin de sembolü idi. Aydınlanma adında hür masonların gizli cemiyetinin amblemi idi bu Alman Bavyeralı aydınlanma cemiyeti. Almanya’nın ülke dışına atmayı düşündüğü almayanın güneyindeki gizli aydınlanma cemiyetinin amblemi Amerikan dolarında yerini almıştır yeni dünya düzeni ile. 1774 yılında da ABD’de planlarını uygulamaya koyacaklardır. Bu planda semboller devreye sokulacak ve eski Mısır tanrısı ve Mısır piramidi olan Horus’un tepesi ışıklandırılarak aydınlanma sağlanacaktır. O zaman Mısır’a gidilecektir bu piramidin tepesinin aydınlanması için. Mısır inanışında Horus yeni doğan güneştir, her sabah doğan güneşe horus denir. Ve bu piramitte sembol olarak gözdür. Horus Mısır’ın güneş tanrısıdır. Onlar için tanırının oğlu ve dünyanın ışığı ve kurtarıcıdır. Onlara göre güneş tanırının gözüdür. Tanrıya ulaştıkları zaman güneşin içinden geçileceği inancı hakimdi eski Mısırda. Dolardaki Piramitlerde de 12 basamak vardır (ki İsrail Devletlerini temsil eder bunlar) ve en üstte de oluşamayan tek dünya devleti hedefini simgeleyen basamak ve göz halinde 13 kattan oluşmaktadır fakat ayrıntıda basamakların ve gözün arası açıktır bu da kurulamayan Tek Dünya Devletinin gizli tasviridir. 12 Kat 12 İsrail Boyunu ve tepedeki göz her şeyi gören Yehova anlamlarına gelmektedir, en alt kısımda da 1776 yazar. Bu ülkenin 1776 yılında bulunmasıyla ilgili olmayıp; gizli cemiyetin tasarlandığı ve çalışmaya başladığı zamanı işaret etmektedir. Sağ tarafta 13 adet 5’li yıldız görülür ki bunlar da 6’lı Yahudi yıldızı şeklindedirler. Bu 6’lı yıldız paranın sol tarafına eklendiğinde hem Nato’nun işareti hem de gizli yazılan Mason yazısı karşımıza çıkar. Piramidin kartlarının kartalın ayağındaki zeytindalı yaprakları ve okların tepedeki yıldızlar ve gövdesindeki bayrağın çizgilerinin sayıları hep 13 tür. 13 kabalistik ebcet hesabına göre de sevginin birliği ve İsrail’in Birliği gibi anlamlara gelmektedir. Kartalın tuttuğu zeytin dalı barış iken oklar savaşın simgeleridirler. Bu ne demektir savaşta barışta bizim elimizdedir hakimiyet sadece bizdedir. Kartalın kanatlarındaki tüylerin sayısı 33’er adettir. 33 sayısı masonik düzendeki derecelerin simgesidir. Kartalın gövdesindeki 7 dikey çizgi Kutsal Şamdan’ı ve 7 Kilise’yi temsil etmektedir. 7 Kiliseyi sayarsak; Efes, İzmir, Bergama, Akhisar, Salihli, Alaşehir ve Pamukkale’dir. Kartalın ağzındaki E Pluribusunum yazısı da bir tane anlamına gelmektedir. Bu ne demektir; Tevrat’ta kullanılan seçilmişlik tanrıoğlu ayrıcılığının simgelenmiş halidir. Piramidin en üstündeki Annuit Coeptis yazısı da Tevrat kaynaklı olup; Başladığın İşi Bitir mesajını vermektedir. Piramidin alt kısmında Novis Ordo Seclorum yazısı ki çağların yeni düzeni yani yeni dünya düzeni anlamlarına gelmektedir. En alttaki Roma Rakamları ise MDCCLXXVI 1776’yı yani Mason örgütünün kuruluş yılını belirtir ki bu da İllüminati’nin kuruluşudur. Paranın ortasında In God We Trust yazısı ise Tanrının para olduğu anlamını içerir.

Gelelim 20 dolardaki sırlara; 20 doları ortadan ikiye katlayalım hep beraber sonra da sol köşesini arkadan yukarıya katlayalım. Sağ köşeyi de aynı şekilde katladığımızda görünen Pentagon’un yanan halidir. Yani görünen yanan bir Pentagon’dur. Aynı durumda iken şimdi de 20 doları ters çevirip arkasına bakalım, yanan ikiz kulelerin yanarken ki resmi karşımıza çıkıyor. Son aşamada bir şey daha yapalım, parayı katladığımızda nasıl oluyorsa OSAMA yazısı çıkar karşımıza. En son çalışma ise Bilgisayarda oluyor nasıl mı? 72 punto da ikiz kulelere vuran ikinci kuleye vuran uçağın kodunu Q33NY yazalım. Bu kodu Windigs yazı stiline döndürdüğümüzde bağlantılı sonucu göreceksiniz.

Gelelim Türk parasındaki gizli kodlara; ay ve yıldızımızın şeklinin değiştiği hemen fark edilebilir. Kanal logolarının kontrolü ile farkı siz kıymetli okuyucularımızın dikkatine bırakıyorum. 78 yıldır gizli kalan durumu fark edecek okurlarımıza saygılarımızla.

Dönelim asıl konumuza. Aslında bu ayrıntılarda asıl konumuzun ışıkları olacaktır anlatırken. 1 Doların gizli şifrelerini anlatırken aslında bir girizgah yapmıştık Yeni Dünya Düzeni Aydınlatılmış zamanlara devam edelim.

Aydınlatılmış Bavyeralılar kimdi peki Kolombiyalı ihtilalcıların ta kendilerdir. Yani Amerika ortada yokken buralara gelenlerdir. Bu nedenle her şey de Kolombiya adı kullanılır. Şimdi gelelim Kolombiya Uydu Yayını CBS’nin sembolüne şaşırmayalım o da her şeyi gören gözdür. Yani ABD Kolombiyadır aslında. Yargı ve kapitalizimin Kolombiyalar tarafından yönetildiği kesindir. Şimdi rakamlara dönelim; gizli cemiyet için 13 rakamının önemi oldukça fazladır. Piramitte 13 merdiven yazıdaki harflerin 13 sayısına tekabülü, 13 şerit, 13 yıldız ki Hz. Davut’un yıldızıdır, 13 ok, 13 tüy, 13 kiraz, 13 yaprak, hepsi 13 sayısı baz alınarak yapılan 13 e bağlılık nedir? Masonların sembolüdür 13 sayısı. 1 doların tepesinde görülen küçük baykuş sembolü Bohemyali cemiyetinin sembolüdür. Her yıl temmuz sonu Kaliforniya’da bir araya gelen cemiyetin sembolüdür küçük baykuş dolardaki. Bohemyali cemiyeti zenci ayrıcalığı yapan cemiyet olarak bilinmektedir. Ayinlerinde KKK’lar giyinip büyük bir çukur içinde yanan ateş çevresinde dönerler ve arkalarında da 20-25 feet boyunca baykuş durur. Time dergisinde resimlerini fazlasıyla görmek mümkün olan bu ayinlerde başkanlar baykuş aracılığıyla tüm kapitalist gruba hakimiyet kurduğuna dair bilgilerde mevcuttur. Özellikle önemli sanayiciler Kuzey Kaliforniye’da ayinlere katılmaları sağlanarak küresel birlikteliğin devamının sağlandığı yazılmaktadır. KKK gibi kırmızı ve siyah cübbeli başkanlar ve yönetilenler. Baykuş sembolü Avrupa’da tüm gizli cemiyetlerin kullandığı semboldür aynı zamanda baykuş bilge ve nesneleri karanlıkta çok iyi gören kuştur bu özelliğinden dolayı baykuş sembolü seçilir.

12. yy da inşa edilen Baal tapınağı hür masonların yeri ve Kraliyet avukatı İngiliz başkanına kadar uzanan durumalr. 1591 Studholme Locası üyeliği, Romanya ile çelik anlaşması, ve Hindistanlı Lacmen Metal Şirketinin sahibi ile temaslar, 600 000 civarında hür mason sadece İngiltere’dir. Belagat tanrıçaları ünvanı alanlar ya da piramidin en üstüne çıkmayı başaranlardır ülkeleri yönetenler. YDD’de küresel aydınlanmada neler olur; Demokrasi ve özgürlüktür onlar için öncelikler Eski Babil ve Mısır da da aynı yeminler edilir ama aslında amacın dışında olaylar vuku bulurdu. Hep bir şeyi anlatırken dikkat edersek piramit şeklinde anlatırız yönetimde, yasaları sıralarken ya da besinlerin önemi sıralanırken hep 13 katlı piramit oluştururuz ya da daha az. Aynı örnek Rus Matruşkasında da vardır. Birbirinin içinden çıkarlar onlarda. Aslında iç içe grift gibi görünen ama asla birbirine bağlı olmayan sarmaldır bunlar. İşte bu sarmalda bu griftlikte aydınlanma yaşanmaya devam etmektedir. Avamdaki insanların ya da kendi insanlarının veya sorun yaratmayan kullarının güç seviyelerine yükselmesine izin vermek ve hangi kararlarda gündemin ilerleyeceğine emin olmaktır yani kontrol daima en üsttedir.

İllüminati aydınlanmak yani zihin kontrolü uygulamasıdır. Gerçek Mason tanrısının gizli ismi; (Jah-Bul-on) Yahbulon’dur. Kelimenin açılımı; İncilin dışında bir tanrıdır ve İbrani yani Yehova yani Yahudilerin Şiddet tanrısıdır. Bul İbranicedir, (ball eski Sami ırklarının tanrılarından biridir. Fenike ve Kenanli (Eski Filistin) Hz. Yusuf’un ırkları için bul (ball) yani insansı baş tanrıdır. Ve eski ahitte bul (ball) şeytanın kendisi olarak yorumlanır.) ve on (osiris) tanırısıdır. Puzzle birleştirirsek Yahbulon sonsuzluğun ve ölümsüzlüğün sembolü yani keçi kafasıdır. Bu da dünyada 2000 yıldır şeytanın lakabıdır. Hatırlayalım! Yazımın baş kısmını.

İlluminati’nin işareti olarak kabul edilen ABD Dolarının üzerindeki sembol, L.Z.’nin anlatıları ile bire bir örtüşüyor. Semboldeki alt kısım Mekke’yi, üst kısım Kudüs’ü temsil ediyor. 2012 yılında açılacağı düşünülen ama gerçekleşmeyen kapı ile Mekke ve Kudüs’ün, Cidde kentlerindeki nokta üzerinde Sirius gezegeniyle aynı hizaya gelmesi bekleniyor. İlluminati’ye göre bu hizalanma ruhu bedenden ayıracak kadar güçlü gelişmelere (kaos) yol açacak.

Nedir bunların düşünceleri; Hırıstiyanlık ve Müslümanlık gibi dinlere karşıyız. Bunların hiçbirisi akla uygun değil. Şeytana neden tapalım? Bunu yapsak biz de Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi olmaz mıyız? Biz, insanın tanrı olabileceğine inanıyoruz ki zamanla bunun olacağı da görülecek.

Ancak planlarından bilinen bazı kesitler;

– Farklı tanrılar yerine, tek ve ortak bir tanrıya inanç (adına "evren" denen)

– Ultra-hiyerarşik sistem

– Din, dil, devlet, kültür, millet farklılığının ortadan kaldırılması

– Cinsellik tabusunun tamamen ortadan kaldırılması

– "Uzaydan gelenle birleşme"

– Erkek – Kadın, efendi – hizmetkar ilişkileri

– Genetik baskınlık – kendilerince değerli olan milletler olan "Avrupa’nın beyaz insanlarının sayısı olabildiğince yüksek tutarak, siyahi sayısını düşürmek. Belli miktarda ortadoğulu ve asyalı ile oluşturulabilecek yepyeni bir melez ırk.

– Tek tip yaşam sistemi, ev-iş-ev döngüsü

– Nüfusun azaltılışı

– "Büyük Birader" sistemleri

– vs.

dinler Kıyamet ile ilgili ne diyor:

-Eşcinsellik artacaktır.

-Öldürme eylemi artacaktır.

-Zina azacaktır.

-Ateizm artacaktır.

-Paraya ve mala önem veren bir, Müslüman gibi giyinen ama aşırı olan, Müslüman topluluğunun varlığı (Ramuz el-Hadis)

-Kadın sayısının artışı.

-Ticaret yani kapitalizmin artışı.

İncil’den

-Doğal Afetler

-Dinden uzaklaşma

– İnanan – İnanmayan savaşı

Şimdi gelelim YDD’ye..

YDD için gerçekleşecek alternatifler: (bunlar hali hazırda bulunan görüşler, benim fikirlerim değil)

1- Illuminati şeytana tapar, şeytanın Krallık’ı için uğraşacak ve İsa Mesih gelecektir.

2- Illuminati bilgilidir, insanlığı başka bir evrenden olan canlılar yaratmıştır, o canlılar ile iletişime geçilecektir.

3- Illuminati bilgilidir, tanrıları gerçek tanrıdır. YDD’de herkes aydınlığa kavuşacaktır.

4- Illuminati sadece paraya tapar, YDD herkesi köleleştirecek ve hiyerarşik bir düzen oturtacaktır.

5- Illuminati, tanrıya inanmasına rağmen ona karşıdır, amacı Kıyamet’i getirmek olacak ama Kıyamet gelmeyecek ve normal toplumlar Illuminati tehlikesini bertaraf edecektir.

6- Illuminati, şeytana karşı ve onunla savaşmaktadır. Onunla savaşmak ve onu daha iyi öğrenmek için onun yolunda gitmekte ve onun sembollerini kullanmaktadır.

7- Illuminati, kültürel ve ekonomik bir yenilik istemektedir. YDD ahlaki boyutta kalacaktır. Illuminati açgözlü ve kibirlidir.

8- Illuminati bilgilidir ve 2012’de foton kuşağı ile devrim yapacaktır.

9- Illuminati diye bir örgüt yoktur, şeytan insanları tek tek yoldan çıkarmaya çalışır, dünyadaki kötülük insanlardan bireysel olarak gelmektedir.

Sonuç olarak;

Yıldız ve geçiş (Kapı) Ayasofya’nın benzeri ikiz kuleler geçiş kapısıdır. Babil ve Mısır’a geçişdir. Yıldız şekli Nato’dur ve İsrail’dir.

HRANT DİNK DOSYASI : Erhan Tuncel’e o mesajı kim attı ?


Dink cinayeti davası devam ediyor. Erhan Tuncel’in yardımcı istihbarat görevinden çıkartılmasının ardından, Trabzon İstihbarat Şubesi telefonundan 34 görüşme yapılmış ve bir mesaj atılmış. İstihbarat Şubesi görevlileri mesaj atanın kim olduğunu bilmediklerini söyledi.

Dink cinayeti davasında öğlenden sonraki oturumunda dönemin Trabzon İstihbarat Şubesi görevlilerinden Onur Karakaya savuma yaptı. Karakaya savunmasında, Trabzon Şubesinde görevliyken tek başına Erhan Tuncel’le görüşme yapmadığını, görüşmelere Özkan Mumcu ve sonrasında Mehmet Ayhan’la beraber üç yada dört kez katıldığını söyledi. Karakaya, Tuncel’in Yasin Hayal’in ‘işinde gücünde olduğunu ve bu işten vazgeçtiğini’ söylediği görüşmeye tanık olduğunu da anlattı.

Karakaya, savunmasında FETÖ üyeliği iddialarını da reddederek, “15 Temmuz girişiminden sonra çok sayıda polis görevden alındı, rotasyonlar yapıldı. Benim şubemde de çok sayıda rotasyon yapıldı. Ben halen görevdeyim. Üyelik iddialarını reddediyorum” dedi.

Karakaya, Erhan Tuncel’in kendi sorumluluğunu örtmek için bilerek çelişkili ifadeler verdiğini de söyledi.

Karakaya’nın savunmasının ardından çapraz sorgusuna geçildi. Mahkeme heyeti, Karakaya’ya sorular yönetti.

Erhan Tuncel daha önceki ifadelerinde, Trabzon İstihbaratı buluşma için aradığını ancak kendisine dönülmediğini, daha sonda Hacı Salihoğlu’nun telefonundan mesaj da attığını iddia etmişti.

Erhan Tuncel’in, yardımcı istihbarat elemanlığından çıkartıldıktan sonra, şubede kullanılan bir telefondan 34 kez görüşme yapıldığı Savcılık incelemesinde tespit edilmişti. Erhan Tuncel’e bir kez de İstihbarat Şubesi’nin kullandığı telefondan mesaj atılmıştı.

Mahkeme heyeti, Özkan Mumcu’ya telefon görüşmelerini ve atılan mesajı sordu. Mumcu, Tuncel’le sadece bir kez, Dink’in öldürülmesinden hemen sonra kendisine verilen talimat gereği telefon ettiğini söyleyerek mesajdan ve telefonla yapılan görüşmelerden haberdar olmadığını söyledi.

Mahkeme heyeti bunun üzerine aynı soruyu, dönemin Trabzon Emniyet İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlileri Ercan Demir ve Mehmet Ayhan’a bir kez daha sordu. Ayhan, mesajın atıldığı tarihte izinde olduğunu söyledi. Ercan Demir ise “Böyle bir ciddiyetsizlik büroda olamaz. Telefon çekmecede bırakılamaz. Eğer Mehmet Ayhan yoksa, Onur Karakaya vardır” diye konuştu.

Demir, sadece 34 kez değil, çok daha fazla kere Tuncel’le görüşme yaptıklarını söyledi.

‘‘Herkes biliyormuş size kimse bilgi vermedi mi?’’

Dink ailesi avukatlarından Hakan Bakırcıoğlu, Karakaya’ya sorular yöneltti.

Bakırcıoğlu, “Hedef şahıs olan Hayal’in Dink cinayeti tasarısı olduğu konusu şubede konuşulmadı mı” sorusuna ise “Bilmiyorum. Yardımcı istihbarat elemanı mahrem konudur. Bilgi alan davul çala çala konuşmaz” diye cevap verdi.

Bakırcıoğlu, cinayetten sonra Trabzon’un Pelitli ilçesinden bazı tanıkların ifadelerini hatırlatarak ’Pelitli’de pek çok kişi cinayetten haberdar. Hatta Tuncay Uzundal daha önceki ifadelerinde ‘Mahalle ayağa kalkmıştı, gavur öldüreceğiz diye’ demişti. İlçede pek çok kişinin hem jandarmaya hem de polise bilgi verdiği biliniyor. Jandarma’nın da kayıtlı haber elemanları var. Size kimse bilgi vermedi mi?’’ diye sordu.

Karakaya, “Herkes cinayetten sonra konuşuyor, keşke cinayet öncesinde ihbarda bulunsalardı” dedi.

Karakaya’nın beyanının ardından Bakırcıoğlu "Pelitli’de herkesin bildiği cinayet söz konusu, ciddi fiziki takip yapılmasını düşünmediniz mi?’ diye sordu.

Bakırcıoğlu’nun ardından sanıklardan Ali Fuat Yılmazer de Karakaya’ya soru sordu. Yılmazer, Karakaya’ya ‘’Polisliğe başladıktan 4 ay kadar kısa bir süre sonra istihbaratçı olmuşsunuz. "FETÖ üyesi değilim" dediniz. Kim sizi istihbaratçı yaptı’’ diye sordu. Karakaya, istihbarat sınavına girdiğini, sınava girdiği dönemde Sabri Uzun’un İstihbarat Daire Başkanı olduğunu söyledi. Sınav mülakatına giren kişinin ise halen görevde olan Vedat Yavuz olduğunu söyledi.

‘‘İstihbarat yöntemlerinin hiçbiri yapılmamış’’

Yılmazer bunun üzerinde, ‘’Vedat Yavuz o dönem C Şubede başkan yardımcısı. İddianame özü itibariyle ‘Dink cinayeti Fetullah Gülen Cemaati tarafından işlenmiştir’ diyor. Burada dinlenenler diyor ki, ‘Akyürek ve Yılmazer’İ tanımayız’. Engin Dinç de öyle söylüyor. Cinayetin hazırlandığı yer, örgütlendiği yer Trabzon. Biz birbirimizle hiç konuşmamışız. İlişkimiz olmamış. Akyürek döneminde halen İstihbarat Daire Başkanı olan Engin Dinç görevlendirilmiş. Hiçbir somut delil yok. Buradaki kişilerin bizimle ilgisi yok. Hiç muhatap olmadığımız insanlarla beraber örgüt yöneticisi olarak yargılanıyoruz’’ dedi.

Karakaya ise ‘’Biz de üyesi ve ilgimiz olmadığı halde FETÖ üyesi iddiasıyla yargılanıyoruz’’ dedi.

Yılmazer ayrıca, ‘’Bize gelen bir tane evrak yok. Başkanlığa gönderilen bir tane takip raporu yok. İstihbarat yöntemlerinin hiçbiri yapılmamış. Teknik takip yok. Haber aldığınız elemanı çıkartmışsınız. İzleme yapmamışsınız. İstihbarat bunlarla yapılır. Hiçbir şey yapılmamış, sanki bütün sorumluluk bizde’’ diye konuştu.

Cerrah: Akyürek illeri aramış mı?

Yılmazer’in ardından İstabul Emniyeti eski Müdürü Celalettin Cerrah söz aldı. Cerrah, ‘‘Sabah Ali Fuat Yılmazer söz aldı, akşam Ali Fuat Yılmazer söz aldı. "İstanbul hiçbir şey yapmamış" diyor. Sanki daire başkanı gibi konuşuyor. Daire Başkanı ise yanında oturuyor. Cinayet işlendiğinde Ramazan neredeymiş? Bakanlarla toplantıdaymış. Toplantıdan sonra hem Trabzon’u hem İstanbul’u arayıp bilgi alması gerekiyor. Trabzon’u aramış mı? Karakaya’nın bilgisi var mı?’’ diye sordu.

Karakaya, ‘‘Bu üst düzey bilgileri bilmem’’ diye cevap verdi.

Karakaya’nın sorgusunun tamamlanmasının ardından mahkeme perşembe sabahına kadar duruşmaya ara verdi.

TERÖR DOSYASI /// BÜLENT ERANDAÇ : Almanya’nın Kaplan’ı ABD’nin Fetullah’ı


Almanya’nın Kaplan’ı ABD’nin Fetullah’ı

Türkiye , kaçak savcılar Zekeriya Öz ve Celal Kara’nın iadesi için ikinci kez Almanya’ya nota verdi. Almanya Dışişleri Bakanlığı’na verilen notada, firari savcıların Freiburg’da oldukları, şüphelilerin yakalanarak Türkiye’ye iade edilmeleri istendi. Türkiye daha önce de bu konuda nota vermiş ancak Almanya verdiği resmi cevapta bu konuyla ilgili herhangi bir bulguya sahip olmadığını açıklamıştı.

Almanya Cemalettin Kaplan’ı götürmüştü.

ABD Fetullah Gülen’i götürdü.

Amerika ve Almanya, müttefik olduğumuz, beraberce kaderimizi paylaştığımız 2 ülke olmasına karşın, Türkiye düşmanları buralarda cirit atıyor.

PKK ORALARDA. SÜNNİ-ALEVİ FAY HATLARINI KAŞIYANLAR ORALARDA. FETÖ’CÜLER ORALARDA.

İki küresel güç, bu iki adamı Türkiye tezgahlarında tepe tepe kullandı, kullanıyor. Dr. Necip Hablemitoğlu öldürülmeden önce Alman İstihbaratı ve Kaplancılar isimli bir yazı kaleme almıştı.

Kısaca hatırlayalım: "Alman İstihbarat Servisi’nin kontrol ve güdümünde Türkiye karşıtı eylemlerini sürdüren PKK, Dev- Sol, TİKKO, Milli Görüş Teşkilatı gibi terör örgütü ve radikal grupların arasında ‘Kaplancı’ların mümtaz (!) bir yeri vardır.
Almanya, Türkiye’deki tarikatların ve mezhepsel yapılanmaların kendi ülkesindeki uzantılarına da adeta kol-kanat germektedir. 1970’lerin başlarına kadar, Türkiye’nin etnik ve dinsel sorunları ile ilgili sosyal istihbarat çalışmaları yürüten ve bu çalışmalar için bağlantılı akademisyenleri (filolog, tarihçi, sosyal antropolog vb.) kullanan Alman İç İstihbarat Servisi, bu yıllardan itibaren ajitasyon faaliyetlerine hız vermiştir. Nedenine gelince, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu gibi konularda bütün Avrupa ülkeleri gibi Almanya da Türkiye’ye husumet göstermektedir. Alman İstihbarat Servisi, şeriatçı militanlık alanındaki boşluğun doldurulmasını, Kaplancı’lara bırakmıştır. Cemalettin Kaplan’ın, nam-ı diğer ‘Kara Ses’in bilinmesi gerekir:

1926’da Erzurum’un İspir ilçesinin Dangis Köyü’nde doğan Cemalettin Kaplan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden de mezun olduktan sonra Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde ‘Müfettiş’, ‘Personel Dairesi Başkanı’, ‘Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’, ‘Adana Müftülüğü’ gibi nitelik isteyen işlevsel görevlerde bulunmuştur. 12 Eylül döneminde, Almanya’ya sığınmıştır.

Avrupa İslami Cemiyet ve Cemaatler Birliği’nin kurucu başkanlığını üstlenmiştir.

1983’den itibaren Alman İç İstihbarat Servisi’nin dikkatini çekmeyi başarmıştır.

Köln’de ‘Federe İslam Devleti Reisliği’ni ilan etmiştir. ‘Emir’ül-Mü’minin ve Hilâfet’ül- Müslimin’liğini yani Hilâfet Devleti Reisliğini ve Halifeliğini açıklamıştır. Avrupa’ya ve Türkiye’ye ulaşarak mürit sayısını arttırmaya çalışan Cemalettin Kaplan, bir yandan da Türk Devleti’ne karşı savaş ilânını öngören cihat fetvalarını peşpeşe yayınlamıştır. Cemalettin Kaplan’ın ölümünden sonra bu şer yuvasında taht-post kavgası başlamıştır. Babasının makamının (!) doğal miras hakkı olduğunu savunan ‘küçük Kaplan’ Mehmet Metin Müftüoğlu’na rakipler çıkmıştır. Örgütün dağılma tehlikesi karşısında, rakipleri, Ayhan Ayan adında bir işadamı, Hasan Basri Gökbulut’un eşi Zübeyde Gökbulut ve Halil İbrahim Sofu hayli dramatik biçimde öldürülmüştür. Alman İstihbarat İç Servisi, bu cinayet dosyalarını ‘fail-i meçhul’ dosyalar arasına katmıştır. Ve sonra bir daha örgüt içinden hiç kimse, yeni halife (!) Metin Müftüoğlu’na karşı sesini bile yükseltememiştir. Almanya, bugün sadece kendi ülkesindeki Türk işçilerini parçalayıp bölmekle, Türkiye aleyhine kullanmakla kalmıyor; Türkiye’nin ideolojik, etnik ve mezhepsel sorunlarını da kaşıyor, iç işlerimize alenen müdahale ediyor. Balkanlarda, Orta Asya’da, İslam Dünyasında ve hatta sınır komşularımızda hep karşımıza çıkıyor, çıkarlarımızı tehdit ediyor, hasım devletleri örgütlüyor…" Amerika’ya götürülen Fetullah da son olarak 15 Temmuz darbe girişiminde taşeron olarak kullanıldı.

Cemalettin Kaplan ve Fetullah’ı birlikte değerlendirirsek, Türkiye düşmanlığında birçok konunun üst üste örtüştüğünü, aynı adrese çıktıklarını hemen görebiliriz.

Ya CIA ya BND karşımıza çıkıyor. Ha Amerika ha Almanya. Yok birbirlerinden farkları.

SU UYUR, DÜŞMAN UYUMAZ….

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ, paraları bavulla götürdü


ABD’deki özel istihbarat kuruluşu Stratfor’un yazışmasına göre, FETÖ yapılanması profesyonel bir istihbarat örgütünün çalışmasına benziyor. Örgüt yurtdışına valizle nakit para taşıdı

Amerikanözel istihbarat kuruluşu Stratfor’un FETÖ’nün ekonomik ve bürokratik alandaki karanlık ilişkilerine değindiği bir istihbarat yazışması ortaya çıktı. 2012’de Wikileaks tarafından ifşa edilen 5 milyondan fazla belge arasında yer alan FETÖ ile ilgili çarpıcı bilgiler, Stratfor çalışanlarından, CNN International’da da yorumculuk yapan Reva Bhalla’nın bir e-posta yazışmalarında yer alıyor. Bhalla’nın 2010’da merkeze gönderdiği bir e-postada eski bir FETÖ mensubundan aldığı bilgileri merkeze iletirken, FETÖ’nün askeri, güvenlik ve ekonomik yapılanmasına ilişkin önemli bilgiler veriyor:

SADAKAT TESTİ

"Örgüt, en parlak öğrencileri sınıflardan alıyor ve üzerlerine odaklanıyor. Her bir öğrencinin danışmanı her yıl değişiyor. Gece geç vakit ya da sabah erkenden çağırarak sadakatinizi test ediyorlar ve bazı işleri yapıp yapmayacağınızı soruyorlar. Bu tamamen onların sadakatini test etmeye yönelik bir süreç. Üniversite sınavlarında sonuç aldıklarında, sadık öğrencileri askeri akademiye yerleştiriyorlar.

ORDUNUN ÜÇTE BİRİ İLİŞKİLİ

Ordunun yüzde 30’u halihazırda Gülen ile bağlantılı ya da onun etkisi altında. Çok küçük yaşlardan itibaren askeri personelle nasıl etkileşim içine girecekleri konusunda eğitiliyorlar, rütbeleri ve laik davranma vs. gibi şeyleri öğreniyorlar. Ordu içinde asimile olduklarında, içiyorlar, flört ediyorlar vs. Kendilerini idare eden kişilerle gizli olarak nasıl iletişim kuracakları ve emir alacakları konusunda eğitiliyorlar. Bu, profesyonel bir istihbarat örgütünün çalışmasına fazlasıyla benziyor.

Polisteki Gülenciler daha fazla manevra alanına sahip. Poliste, geçmişin çek edilmesi söz konusu olduğunda, orduda olduğu kadar gizli değillerdi. Yani, örneğin, camiye gitmeniz, başörtü giyen bir eşinizin olması sorun değildi. Kaynağın tahminine göre şu an itibarıyla polis gücünün çoğunluğunu kontrol ediyor olabilirler.

VALİZLER DOLUSU NAKİT

Ankara’daki biri örneğin, Azerbaycan’dan, Türkmenistan’dan vs sorumlu oluyor. Bu Türk şehrindeki işadamları o zaman, bu ülkelerdeki fonlama inisiyatiflerinden sorumlu oluyor. Kelimenin tam anlamıyla bu ülkelere transfer edilen para dolu valizleri vardı, ama daha sonra, TUSKON gibi örgütler yoluyla, süreci daha çok yasallaştırdılar."

DELİL OLACAK MI?

Bu belgelerin yeniden gündeme gelmesi, "ABD Gülen’in iadesinde kendi istihbarat kuruluşu Stratfor’un yazışmasını belge kabul edecek mi?" sorusunu da gündeme getirdi. Hukukçular, FETÖ’nün bavulla para kaçırdığına dair Stratfor yazışmalarının, ABD yargısınca delil kabul edilmesi gerektiğini savunuyor.

İRTİCA DOSYASI /// Aydınlanma Hareketi : Zorunlu din dersi dayatmasına karşı #DilekçeVerDavaAç


Aydınlanma Hareketi zorunlu din derslerinden muafiyet için velileri dava açmaya çağırdı.

Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi, zorunlu din dersine karşı velileri dersten muafiyet için dilekçe verip, dava açmaya çağırdı. Çocuklarının zorunlu din dersinden muafiyet kazanması için 6 adımlık yönerge oluşturulurken, velilerin her türlü soru ve yardım talebi için Aydınlanma Hareketi Hukuk Komisyonu’na başvurabileceği belirtildi.

Zorunlu din dersinden muafiyet için verilmesi gereken dava dilekçe örneklerine http://aydinlanmahareketi.org/zorunlu-din-dersi.html adresinden ulaşılabilir.

LİNK : http://haber.sol.org.tr/toplum/aydinlanma-hareketi-zorunlu-din-dersi-dayatmasina-karsi-dilekceverdavaac-170536

ÇOCUK HAKLARI DOSYASI : ÇOCUK YETİŞTİRMEDE 20 ALTIN KURAL


1) Dudaklarından öpmeyin kuzularınızı,
2) Garson amca kızar şimdi , bak teyze kızacak şimdi diye herkes sana kızabilir bağırabilir imajı yaratmayın
3) Kalabalık araçlarda otur teyzenin kucağına, sıkış amcanın yanına diyerek yabancılar ile arasında bağı kuvvetlendirmeyin.
4) Akraba dahi olsa çocuğunuzu kimse ile tuvalete yollamayın.
5) Kendini öptürmek istemiyor ise "öpsün bir kere" demeyin ona kızmayın.
6) Utana sıkıla modern olacağım diye çocuğunuz ile banyo yapmaya çalışmayın. (dikkat bebeğiniz ile demiyorum)
7) Vücuduna o istemedikçe kimse dokunamaz bunu ona öğretin
8) Yol boş diye kırmızı ışıkta çocuğunuz yanında karşıdan karşıya geçmeyin
9) Yol boş diye üst geçit yerine trafiğin arasından karşıdan karşıya geçmeyin
10) Litre litre kola içip kola çok zararlı demeyin (inandırıcılığınız ölüyor)
11) Kitap , dergi, gazete okumuyor iseniz çocuğunuz okumuyor diye onu aşağılamayın. Gökten inmiyor okuma alışkanlığı.
12) Sen yapamazsın değil, denemek ister misin deyin…
13) Anne- baba olun arkadaş değil…
14) Cıssssss demeyin, ona olabilecek zararı anlatın. Anlayacağı cümleler ile bilimsel gerçekler ile değil
15) Göz teması kurun
16) Bolca sarılın (unutmayın sizden ihtiyacı olan sevgiyi alan çocuk dışarıya daha az yönelecektir.)
17) Aşağılamayın, yargılamayın, utandırmayın ve asla kıyaslamayın (unutmayın her çocuk özeldir. Tektir.)
18) Korkutarak değil açıklayarak öğretici olun.
19) Sorduğu kadarına yanıt verin destan yazmayın
20) Çocuğunuzu etiketlemeyin, olumlu-olumsuz etiketler baskı yaratır. Ona isim takmayın, el şakası yapmayın …

ÖNEMLİDİR: Paylaş, farkındalık yarat .

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : PKK’dan aşiret liderlerine ‘isyan’ mektubu


PKK’dan aşiret liderlerine ‘isyan’ mektubu

Terör örgütü PKK’nın liderlerinden Murat Karayılan, Mardin’in önde gelen aileleri ve aşiret reislerine isyan çıkartmaları için mektup gönderdi.

Terör örgütü PKK ile mücadelede yıllardır uygulanan saldırıları önlemeye dönük savunmacı yaklaşım ‘bekle, operasyon yap’ stratejisi terk edildi. Terörle mücadelede yeni konsepte geçilerek, ‘her noktada, her şartta operasyon yapma’ stratejisiyle örgütün Türkiye içerisinde toplandığı, saldırı planlarını yaptığı kamplara operasyonlar başlatıldı.

Ağır darbe aldığı belirtilen PKK ise Mardin’deki aşiretlere mektupla isyan çağrısında bulundu. Haber 7’den İbrahim Günay’ın haberine göre, PKK’nın önde gelen isimlerinden Murat Karayılan imzalı mektup Mardin’in önde gelen kanaat önderlerine gönderildi. Mektupta, Türkiye suçlanırken "Düşmana karşı direnişte olmalısınız" denilerek aşiret liderlerine isyan etmenin bir borç olduğunu telkininde bulunuldu. Adeta içsavaş çığırtkanlığı yapan Karayılan çağrıya uymayanları da açıkça tehdit etti. Mektubu alan aşiret liderleriyse bu çağrıya kesinlikle itibar etmediklerini ifade ettiler.

Link : http://www.hurriyet.com.tr/pkkdan-asiret-liderlerine-isyan-mektubu-40234211

Link : http://www.yenidenergenekon.com/1398-2/

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : 2. darbenin belgesi ortaya çıktı


Emekli Albay Hasan Atilla Uğur’un ikinci bir darbe girişimi uyarısının, devletin bilgisi dahilinde olduğu ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından “gizli” ibareli yazıyla 81 il emniyet müdürlüğüne gönderildiği gündeme geldi.

Karar gazetesi yazarı Elif Çakır, bugünkü yazısında emekli Albay Hasan Atilla Uğur’un ikinci bir darbe girişimi uyarısını hatırlatıp “Gelelim işin aslına… Emekli Albayımızın ‘kesin bilgi, uyarıyorum, hazırlıklı olun, çok kanlı olacak, ha bugün ha yarın’ dediği ‘kesin bilgi’ aslında devletin ilgili kurumunun elinde olan bir istihbarat, bir bilgi!” dedi.

“İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla Emniyet Genel Müdürlüğü Terör Daire Başkanlığı cuma gecesi yani 22 Eylül 2016 tarihinde 81 il emniyet müdürlüğüne, üzerine ‘gizli’ damgası vurulmuş, özel kodlu ‘uyarı talimat’ bir EBYS gönderiyor.

Üç sayfalık bir yazı” diyen Elif Çakır o yazıyı şöyle aktardı:

“ÇATIŞMA ORTAMLARI YARATMA YÖNÜNDE GİRİŞİMLER…”

“Terör Daire Başkanlığı, gönderdiği EBYS’de diyor ki: FETÖ/PDY mensuplarına yönelik yürütülen operasyonlar her ne kadar örgütün faaliyetlerini akamete uğratıp, hareket kabiliyetlerini bitirme ve gelir kaynaklarını tükenme noktasına getirse de…

FETÖ örgütünü bir arada tutabilmek ve mensuplarının morallerini motive edebilmek amacıyla son günlerde ‘güç kaybetmedikleri, eylem kabiliyetlerinin devam ettiği’ gibi söylemlerle ‘kısa vadede her şeyin eskisi gibi olacağı’ algısını oluşturmaya yönelik propagandalara ağırlık verdikleri anlaşılmaktadır. ‘Ama’ diyor Ankara Terör Daire Başkanlığı: ‘Yine de bizler temkini, tedbiri elden bırakmayalım. Ne olur ne olmaz? Bakın ‘Realist man’ diye Twitter kullanıcısı var. Bu Twitter hesabında da ‘Devleti tamamıyla ele geçirmeyi hedefleyen gladyonun, darbe için 16-23-30 Eylül 2016 olmak üzere birkaç tarih belirlediği, 16’sında uygun ortam oluşturulmadığı takdirde diğer haftaların bekleneceği…’ yönünde bilgiler var.

Bu bilgiler, FETÖ- PDY mensuplarınca son günlerde dile getiren hususlarla örtüşmektedir. Dahası stratejik kurum ve kuruluşlara yönelik siber saldırılar olabileceği ve toplumun farklı kesimleri içerisinde çatışma ortamları yaratma yönünde girişimlerde bulunabileceklerine dair istihbaratlar alıyoruz. Türkiye olağanüstü bir süreçten geçmektedir ve ağır bir saldırıyla karşı karşıya kalmıştır dolayısıyla yine de bu tarihleri ve sonrası haftaları dikkate alalım. Olası bir kalkışmaya karşı gerekli tedbirinizi ve önlemlerinizi alın.”

Kaynak: 2. darbenin belgesi ortaya çıktı

HUKUK & ADLİYE DOSYASI : İSTANBUL BAROSU BAŞKANI ÜMİT KOCASAKAL’ IN VEDA MESAJI


ÜMİT KOCASAKAL’IN VEDA MESAJI

Değerli meslektaşlarım ve yurttaşlarım;

Meslektaşlarımızın destek ve teveccühü ile üç dönemdir yürüttüğüm İstanbul Barosu Başkanlığına, yeniden aday olmam yönünde gerek gurubumuzdan, gerek diğer meslektaşlardan gerekse kamuoyundan yoğun bir talep ve ısrar olduğu halde, tamamen kendi karar ve değerlendirmeme bağlı olarak bu dönem aday olmamaktayım.

Bu kararımın nedenlerini sizlerle kısaca paylaşmayı gerekli görmekteyim.

Bilindiği üzere mahkeme kadıya mülk olmadığı gibi baro başkanlığı da kimseye "mülk" değildir, olmamalıdır. Bir dönem (iki yıl) yönetim kurulu üyeliği, üç dönem (altı yıl) başkanlık olmak üzere sekiz yıl yönetimde görev yaptım. Sekiz yıl insan yaşamı için oldukça uzun bir süre. Bazı şeylerin kendiliğinden ve tadında bırakılması gerektiğine inanıyorum.

Gerçekten, bu görevleri üstlenmek kadar, iktidarın, makamın büyüsüne kapılmadan, insanların teveccühünü, sevgi ve saygısını suiistimal etmeden, zamanında bırakabilmeyi de bilmek gerekir. Üstelik bunun, yeniden seçilme olasılığının oldukça yüksek olduğu, destek ve teveccühün devam ettiği bir dönemde ve aksi yönde bir talebe rağmen yapılabilmesi değerli ve anlamlıdır.

Kişilerin makam ve koltuklara yapışıp kaldığı, o koltukları zamanı gelince kendiliğinden bırakamadığı, hatta ardarda gelen yenilgi ve başarısızlıklarda dahi kendiliğinden gitmeyi bilmediği, başka kişilere fırsat yaratmayı düşünmediği bir ülkede bu yaklaşımım tuhaf gelebilir, fazlaca "romantik" bulunabilir. Ancak ben; bir makama, göreve gelme biçimi kadar, gitme biçiminin de önemli olduğuna inanmaktayım. Bu şekilde başka meslektaşlara da bu onurlu görev ve hizmeti yapabilme imkanı sağlamanın, bir devinim yaratmanın, görev ve sorumlulukları paylaşmanın gerekli ve önemli olduğu kanaatindeyim. Eşim ve çocuklarımın da beni özlediklerini düşünüyorum…

Makamlar, kişiler gelip geçici, kurumlar ve fikirler kalıcıdır. Hiç bir makam ve kişi vazgeçilmez değildir, olmamalıdır. Altı yıl önce, kendi istek ve planlamamın dışında, o anki mevcut şartlardan kaynaklanan bir talebe bağlı olarak kaçamayacağım bir görev ve sorumluluk sebebiyle üstlendiğim bu görevi, kimsenin "artık git" dememesine rağmen; buna gerek kalmadan ve fırsat tanımadan tamamen kendi isteğimle bırakabilmenin huzur ve mutluluğu içindeyim.

Ben baroyu, baro başkanlığını hiç bir zaman bir "sıçrama tahtası", başka yerlere gelebilmek bakımından bir araç yahut bir zırh ve kalkan olarak, şahsi bir güç kaynağı olarak görmedim. Bana göre kurumların kişileri bir takım yerlere taşımak gibi bir görev ve işlevi olmayıp aksine hizmet ve sorumluluk üstlenen kişilerin o kurumu bir yerlere getirme, ona hizmet etme yükümlülüğü vardır.

Kişinin çocuklarına bırakacağı en değerli miras, onurlu bir yaşamdan ibarettir. Bu anlamda İstanbul Barosu Genel Kurulu üç dönemdir bu anlamdaki terekeme en onurlu, en değerli sıfatı, değeri katmıştır. Meslektaşlarıma minnettarım. Kuşkusuz çocuklarım da minnettar kalacaktır.

İstanbul Barosu, sarsılmaz bir hukuk ve adalet kalesi, çok köklü ve güçlü bir kurumdur. Hak ve özgürlüklerin güvencesidir ve her zaman öyle olacaktır. Bu bir bayrak yarışıdır ve bu hak ve adalet bayrağı elden ele geçecek ve hiç bir zaman düşmeyecektir. Bu açıdan artık bayrağı bir başka meslektaşıma devretmek zamanının geldiği kanaatindeyim. Benden sonra bu görevi üstlenecek meslektaşlarımın da İstanbul Barosunun hukuk devleti ve adalet mücadelesini, geleneksel çizgisini kararlılıkla sürdüreceğine şüphem yoktur. Her zaman her türlü katkıya hazır şekilde yanlarında, mücadelenin içinde olacağım.

Kişinin kendi gücüne, yeteneklerine, donanımına güvenmesi, sürekli olarak bir makama bağlanmaması gerekir. Çünkü makamlar bir gün gittiğinde, geriye kalacak olan tüm çıplaklığınızla siz olmaktasınız. İstanbul Barosu başkanlığı gibi bir makam kuşkusuz çok onurlu, kişiyi yücelten bir makamdır. Ancak bu makam, sürekli olarak elinizde tutmaya çalışacağınız bir yer de olmamalıdır. Kaldı ki, ülkeye, hukuka, baroya, mesleğe tek hizmet ve mücadele yeri de başkanlık değildir.

Önemli olan geriye bir hoş sada bırakabilmektir. Bunu yapabildiysem ne mutlu bana. Bunun değerlendirmesi artık bana değil, meslektaşlarıma, kamuoyuna ve tarihe aittir. Ben sadece elimden geleni yaptığımı söyleyebilir ve kamuoyunun, meslektaşlarımın beni iyi hatırlamasını umut edebilirim.

Her durumda üç dönem boyunca onurla yaptığım İstanbul Barosu Başkanlığı sıfatımı, yaşadıklarımı, anılarımı, dostlarımı ve dostluklarımı artık benden kimse alamaz. Türkiye’de daha önce yaşanmamış olaylarla karşılaştığımız bu dönemi kaleme alabilmek, bir kitapta kalıcı bir tanıklığa dönüştürmek en büyük dileğim.

Bu üç dönemde birlikte görev yaptığım tüm meslektaşlarıma, dostlarıma, fedakar baro personeline, yurttaşlarıma, beni destekleyenlere, desteklemeyip iyi niyet ve samimiyetle eleştirenlere minnettarım. Bir başarı varsa bu tamamen görev yaptığım yol arkadaşlarıma, başarısızlık varsa bana aittir. Çünkü bu makamın onurunu yaşayan kişi ve kişiler, sorumluluğu ve varsa başarısızlığı da üstlenmek zorundadır.

Bu kararımdan dolayı üzülenler ve sevinenler, bundan başka anlam çıkarmaya çalışanlar olacaktır. Üzülenlerin üzülmesine, sevinenlerin de sevinmesine gerek yoktur. Çünkü önemle belirtmek isterim ki, baro başkanlığına aday olmamam, baroya, mesleğe ve ülkeye hizmet etmekten, mücadeleden vazgeçeceğim, ülke sorunlarından elimi eteğimi çekeceğim anlamına gelmemektedir. Aksine bu, farklı konumlarda yeni mücadelelere girişmenin, ülkeye ve hukuka daha başka alanlarda ve düzeylerde hizmet edilebilecek yeni görevlere, daha büyük ve ağır sorumluluklara yelken açmanın ( üstelik baroma herhangi bir zarar verme kaygısı da taşımaksızın, bu anlamda daha da özgür bir biçimde) belki de bir başlangıcı. Her durumda, daima Cumhuriyetin ve Ulu Önder Atatürk’ün izinde, hukuk devletinin peşinde ve bana ihtiyaç olduğu sürece ülkemin ve Türk Milletinin hizmetinde olmaya devam edeceğim ve mücadelenin içinde olacağım. Dolayısıyla bu bir veda veya son olmayıp, sadece bu çok onurlu makamı, zamanı geldiği inancıyla ve gönül rahatlığıyla bir başka meslektaşıma devretmekten, buna imkan sağlamaktan ibarettir. Sadece baro başkanlığını bırakıyorum. Ümit Kocasakal olmayı ise son nefesime kadar sürdüreceğim.

Son olarak, aday olmama kararım üzerine, gurubumuzda yaptığımız istişare ve değerlendirmeye bağlı olarak, başta ben olmak üzere ittifakla başkan adayımız olarak belirlenen, görev yaptığım üç dönem boyunca ve halen İstanbul Barosu Başkan yardımcılığı görevini yürüten, benim de listesinde delege adayı olduğum yol ve mücadele arkadaşım sayın Av. Mehmet Durakoğlu’nu yürekten desteklemekte ve kendisine başarılar dilemekteyim.

Gerçekten de baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş. Tüm meslektaşlarıma ve yurttaşlarıma sevgi ve saygılarımı sunuyor, izniniz ve desteğinizle yeni mücadeleler için her daim aranızda olacak şekilde, Hasan Hüseyin’in dizeleriyle gidiyorum:

"Ben sizleri dostlarım her zaman sevdim
Yanınızda olmasam da
Katılmasam da sazlı sözlü günlerinize
Katmasam da kahkahamı kahkahanıza
Hep sizlerle birlikte başladı sabahlarım
Ben sizleri dostlarım
Her zaman sevdim…"

Hoşça kalın, sağlıcakla kalın.

Av. Doç.Dr. Ümit KOCASAKAL

İstanbul Barosu Başkanı

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.