Etiket arşivi: TÜRK

İSTİHBARAT DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : TÜRK-ALMAN İSTİHBARAT SAVAŞI


İstihbaratın her şeyi gibi savaşı da gizlidir. Ne var ki "Hiçbir şey gizli kalmaz" düsturunun her zamankinden daha geçerli olduğu günümüzde istihbarat savaşlarının da alenileştiğine şahit oluyoruz.

Almanya, bir süre önce Türkiye’ye karşı başlattığı istihbarat savaşında cepheyi paranoyakça genişletiyor. Öyle ki, ülkede Türkiye toplumuna din hizmeti vermekten başka gayesi olmayan imamları dahi casuslukla suçluyor ve haklarında adli işlem başlatıyor.

Almanya’da anayasayı korumaktan sorumlu eyalet kuruluşlarının bu savaşta en ön cepheye sürüldüğü görülüyor. Anayasayı Koruma Teşkilatı Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Başkanı Burkhard Freier, 12 imam inanışını çağrıştıracak biçimde "Casusluk yapan 13 imam var" açıklamasını yaptı.

İki yıl önce Almanya’da Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) namına casusluk yaptığı iddiasıyla tutuklanıp 11 ay sonra serbest bırakılan Taha Gergerlioğlu, imamlara yönelik operasyonu yapan asıl kuruluşun, eyaletlerin iç istihbaratına bakan Landeskriminalamt (LKA) adlı kuruluş olduğunu söylüyor.

Son olarak 15 Şubat’ta Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinde görev yapan dört imamın evinde, ‘casusluk faaliyeti yürüttükleri’ iddiasıyla arama yapıldı. 10 Şubat’ta Almanya’daki görevlerine son verilen imamlar, hafta sonu Ankara’ya dönmüştü.

Bu operasyonlar, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) Almanya’da Türkiye aleyhine yürüttüğü espiyonaj faaliyetlerinin bir mahsulü. FETÖ, sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da Diyanet’i by-pass edip bir sivil paralel diyanet oluşturmak istiyor. Belçika’da Diyanet imamları yerine Gülenist imamlar yetiştirmeyi amaçlayan Leuven Katolik Üniversitesi’nin bunun için pilot bölge olarak seçildiğini biliyoruz.

FETÖ, bir yandan bu proje için çalışıyor öte yandan da imamların kendileri hakkında bilgi topladığını ileri sürüp onları şikâyet ederek haklarında adli işlem başlatılmasını sağlıyor.

Almanya’nın FETÖ’ye bu derece müsamaha göstermesi, hatta onunla işbirliği yapmasında ise CIA parmağı aramak komplo değil. Aksine bunu görmemek ‘gerçeğe komplo kurmak’ olur.

CIA’in Yeşil Kuşak projesinin köklerinin Adolf Hitler’in Müslümanları Sovyetler’e karşı savaştırma projesine dayandığı söylenebilir. Bu Nazi anlayışı, Reinhard Gehlen gibi efsanevi istihbaratçıların esinlediği CIA’e geçmiştir.

Alman derin devleti ile CIA arasındaki ilişkileri ve her iki yapının da temellerini atan Gehlen’in örgütü ile Gülen Örgütü arasındaki benzerlikleri bu köşede 13 Nisan 2014’te Gehlen’den Gülen’e bir istihbarat hikâyesi başlıklı yazıda anlatmıştık. Gehlen 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye sığındı ve Soğuk Savaş yıllarında CIA adına Almanya’da bir paralel devlet kurdu. CIA aynı şeyi Türkiye’de FETÖ üzerinden yapmaya çalıştı, ancak başarılı olamadı.

MÜNİH’TE BİR CAMİ

Nazizm’in istihbarat konsepti ile CIA arasındaki akrabalığı gözler önüne seren pek çok araştırma var. Bunlardan biri Pulitzer ödüllü gazeteci Ian Johnson’ın A Mosque In Munich (Münih’te Bir Cami) adlı kitabı. Johnson, kitabında 1973’te Münih’te açılan bir camiyi, hikâyesinin merkezine alarak Batı’nın kadim istihbari stratejisi olan Müslümanları birbiriyle ya da başka düşmanlara karşı savaştırma stratejisini anlatıyor.

Kitap her ne kadar günümüzde İslamofobi’yi besleyecek bir niteliğe sahip olsa da, ABD ve Almanya’nın, çıkarları için bir taraftan El Kaide ve DEAŞ gibi örgütleri, bir taraftan da İslamofobi’yi kullanma hastalığını gözler önüne seriyor.

Kitapta anlatılan Prof. Dr. Gerhard von Mende, Rusya’daki Türk azınlıklar üzerine akademik çalışmaları olan bir öğretim üyesi. Mende, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi istihbaratının bir uzantısı olarak çalışır. Müslümanları örgütler. Almanya yenilir, Naziler tutuklanır, ama Mende’ye ilişilmez. Hatta çalışmalarını sürdürmesine izin verilir. Tıpkı Gehlen gibi…

Von Mende, himaye ettiği Müslüman azınlıkları bir arada tutmak ve daha kolay kontrol edebilmek için Münih’te bir ibadethane-İslam merkezi kurulmasını önerir. Hatta bu iş için bir imam bile seçer. İşin kilit noktası burası.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin istihbarat konseptini deyiş yerindeyse dölleyen ve yarım asrı aşkın bir süredir ABD’nin istihbarat operasyonlarının tarlası olan Almanya, vaktiyle imamlar üzerinden kendi yaptığı operasyonu model alarak Türkiye’yi suçlamaya çalışıyor. Kişi kendinden bilir işi atasözünü doğrularcasına…

Kendi istihbarat yetkililerinin de itiraflarından bildiğimiz üzere istihbaratının dümenini neredeyse tamamen CIA’e teslim eden Almanya, çocuk odalarında görüntü ve ses kayıtlarını internet aracılığıyla yayınlayabilen ‘Arkadaşım Cayla’ adlı interaktif oyuncak bebeği paranoyakça bir kararla piyasadan çekerek kontr-espiyonaj faaliyetleri yürüttüğünü sanıyor. İmamlara yönelik operasyonlar da bunun bir benzeri.

Almanlar, her şeyin tekniğini iyi bilip de stratejisinden yoksun olduğu için en iyi casusları yetiştirmiş ama istihbari anlamda hep yenilmiş bir ülke. Tarihteki meşhur casuslardan misallerle gidelim: Mata Hari Almanlar’a çalışıyordu. Fransızlar onu -elbette deneyerek- devşirmek üzere Belçika’ya altı Fransız ajanla ilişki kurmak üzere gönderdiler. Bu altı ajan Almanlar tarafından yakalanıp kurşuna dizildi. Mata Hari de sonunda kurşuna dizilecek ve Almanya 2. Dünya Savaşı’nda yenilecekti.

Almanlar Reinhard Gehlen, Markus Johannes Wolf gibi efsanevi casus yöneticileri ve Elyasa Bazna gibi sahada başarılı ajanlar yetiştirmiş, ama sosyete falcısı Anna Krause’nin Nazilerle ilgili olarak Sovyetlere bilgi sızdırmasına mani olamamıştı. Krause Nazi ileri gelenlerinin kehanet, parapsikoloji gibi zaaflarını kullanıp aldığı mahrem bilgileri düşmana veriyordu.

Alman Şansölyesi Angela Merkel Almanya’nın Türkiye’ye açtığı istihbarat savaşının tam olarak neresinde bilinmez. Ama Merkel’in zaman zaman ABD derin devleti ile Alman derin devleti arasında ezildiği görülüyor. Taha Gergerlioğlu’na göre Merkel, Almanya’da var olduğunu savunduğu üç derin devletten CIA kanadını temsil ediyor. Alman sermayesi derin devletin ayrı bir kanadı ve sekiz ayrı istihbarat teşkilatı da bir başka derin devlet bacağı.

ABD elektronik istihbarat teşkilatı NSA’in Angela Merkel’i dinlemesi de, CIA’in Almanya üzerindeki ‘Big Brother’ pozisyonu hakkında yeterince fikir veriyor. Dolayısıyla Almanya’nın Türkiye’ye açtığı savaşı, tıpkı FETÖ’nün savaşı gibi CIA’in ‘vekilli’ bir operasyonu olarak görmek yanlış olmaz.

Reklamlar

KARA & DENİZ & HAVA & ULAŞIM DOSYASI : Türk Denizcilik Tarihi, vol. 1


DÖKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

DİN & DİYANET DOSYASI /// İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı : Bir Türk halife olamaz


İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı: Bir Türk halife olamaz

Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır.

Günümüzde görece büyük bir yükseliş içerisinde olan İslamcı ve Osmanlıcı siyasetin ana hedeflerinden biri de 3 Mart 1924’te müstakil bir müessese olarak varlığına son verilen ve görevleri meclise devredilen yani fiilen ortadan kaldırılan hilafeti yeniden ihya etmektir.

Ne var ki hilafet dediğimiz kurum tarihte ve günümüzde işlevsellik bakımından olduğu kadar aynı zamanda meşruiyet bakımından da bir yığın tartışmanın odağında yer almaktadır.

Halife ne demektir ve halife kimdir, sorularına verilen yanıtlar bu tartışmaların mahiyetini ortaya koymak bakımından bir kılavuz hüviyetini haizdir.

İlk dönem halifelerde “Halife” sözünden ziyade “Emir” sözünün kullanıldığını biliyoruz. Halifenin; “Emir’ül-müminin” olarak isimlendirildiği malumdur.

Halife sözü, birinin ardından gelen anlamına geldiğinden peygamberin ardından gelen, dolayısıyla da peygamberin makamını temsil eden bir kimse manasını taşımaktadır. Böyle olunca da halifeye kutsiyet atfetmek gibi bir özellik de ortaya çıkmaktadır. Yani halife ümmetin sadece siyasi işlerinin yürütücüsü değil peygamberî / nebevî bir makamın temsilcisi de addedilmiştir.

Hatta bununla da yetinilmemiş bir zaman sonra halife, peygamberin halefi olarak nitelenmenin de ötesinde doğrudan doğruya “Allah’ın halifesi / halefi” diye de nitelenmiştir. Böyle bir nitelemeyi Muaviye’de ve ardıllarında görmekteyiz.

Nitekim halifeler için kullanılan; “Zıll’ullahi fil ard / Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi” ifadesi de böyle arka zemine sahiptir.

Gerçekte tevhid inancı açısından baktığımızda bu tür nitelemelerin şirk olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Bu cümleden olarak belirtelim ki hilafet kurumu çoğunlukla bir şirk müessesesi olagelmiştir. İslam’ın temel ilkelerini ayaklar altına alan bir kurumun İslamî bir kurum olarak nitelenmesi ve ona sözde İslam birliğinin / Müslümanların birliğinin göstergesi şeklinde mana yüklenmesi tek kelimeyle trajiktir. Bir diğer ifadeyle İslam adına İslam’a düşmanlık etmektir. Bu sebeple aslında İslamcılar, inandıklarını iddia ettikleri dine bilmeden düşmanlık etmeleri bağlamında Mankurt Müslümanlar olarak nitelenmeyi acınası bir biçimde hak ediyorlar.

Halifelik hakkında özellikle son dönemde bir yığın yazı kaleme alınıyor. Dizilere, filmlere, siyasi propagandalara konu edilen halifelik kurumu hakkında biz başka bir yöne dikkat çekmek istiyoruz.

Halifelik yeniden ihya edilirse Müslümanların birliği sağlanacak sanan zavallılar konudan aslında ne kadar da habersizler. Hemen söyleyelim; halifelik asla birlik falan sağlamaz.

Neden mi?

Arap ülkelerinin pek çoğunun krallar tarafından yönetildikleri malum. Adında cumhuriyet ifadesi bulunanların da aslında seçilmiş krallar tarafından yönetildiği de malum. İşte bu krallar günümüzde asla kendi otoritelerinin üstünde halife diye bir müesseseye izin vermezler ve böylesi bir kurumu kabul etmezler.

Fakat Arap dünyasının halifelik kurumunu kabul etmeyecek olmasının bizce en önemli sebebi olası halifenin etnik kimliğidir.

Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır.

Buna göre; halife olacak kişinin mutlaka Kureyş’ten olması gerekmektedir. Bu hususta peygambere atfedilen bir yığın hadis mevcuttur. Bizce bu tür hadisler uydurmadır. Ama Sünni inanç bu hadisleri sahih / doğru kabul ediyor. Zira bu hadisler Kütübü Sitte’de yer alıyor.(1) Kütübü Sitte ise en azından geleneksel Sünnilik için neredeyse büyük ölçüde tartışılmaz addediliyor.

Kureyş’ten olmayan birinini halife seçilmesi, halife kabul edilmesi caiz değildir.

Kureyş’ten olmak doğal olarak Arap olmak demektir. Ama Arap olmak dahi halife olmak için yetmiyor. Binlerce Arap kabilesi içinden Kureyş kabilesine mensubiyet şarttır.

Şimdi bizim Osmanlıcı / İslamcı çevreler Türkiye’de halifeliği yeniden ihya etmenin hayalini kuruyorlar. Sanıyorlar ki bir şekilde halifelik ihya edilirse bir Türk / Osmanlı halife olacak ve İslam dünyası yahut en azından Sünni dünya onun etrafında birleşecek…

Aymazlığın, tarih bilmezliğin hatta din bilmezliğin bu kadarı da ancak Neo Osmanlıcı bizim sözde Mankurt Müslümanlarda olur.

Zira Sünni Araplar dahi hiçbir zaman Osmanlı halifelerinin halifeliğini kabul etmediler. Osmanlı halifeleri Kureyş’ten olma şartını taşımıyorlardı. Tekraren ifade edelim ki, halifenin halife olabilmesi için geleneksel Sünniliğe göre mutlaka Arap olması ve Kureyş kabilesine mensup olması şarttır.

Hilafetin Yavuz’la birlikte Osmanlı’ya geçtiği görüşüne gelince…

Bu iddia da gerçeğe pek uygunluk arzetmiyor.

Zira Osmanlı halifeleri, halifelik sıfatını pek de önemsemediler. Hatta ilk dönem sözde Osmanlı halifeleri kendilerini halife olarak nitelemekten imtina ettiler. Zira halifelik, onlara göre pek de mühim bir sıfat değildi. Onlar sultan / padişah / kral idiler. Oysa halife denilen adamlar, yüzyıllarca bir devletin koruması altında yahut bir sultanın himayesi altında varlığını sürdüren “aciz” bir kimselerdi.

Nitekim Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in himayesine sığınan Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah’ın durumu malumdur. Yahut büyük Türk Moğol hakanı Hülagu’nun, halıya sarıp atlarına çiğneterek öldürdüğü hatta öncesinde dansöz kıyafeti giydirip oynattığı bir diğer Abbasi Halifesi olan Mustasım Billah’ın da hali tarihen sabittir.

Halifeler özellikle Abbasilerin son döneminden itibaren neredeyse zavallı addedilecek düzeyde bir konuma sahiptiler. Böylesi itibar kaybetmiş bir sıfatı kendilerine yakıştıramayan Osmanlı sultanları bu ünvanı kullanmaktan imtina ettiler. Osmanlılarda halife ünvanının kullanımı özellikle son dönem padişahları için söz konusudur. Onlar da daha ziyade savaşlar için asker temini söz konusu olduğunda İslam beldelerinden asker toplayabilmek için “Halife cihad ilan etti!” söylemiyle böylesi bir yola başvurdular.

Ne var ki halife ve cihad kavramları dahi Sünni Arapları Osmanlı’dan yana olmaya yöneltemedi. Araplar, Sünni Müslüman Osmanlı yerine çoğunlukla Hristiyan İngiliz ve Fransızları tercih ettiler.

Olası Türk halifeye günümüzde sadece Araplar değil diğer Sünni dünya da itibar etmez. Zira onlar da Emevi Selefi anlayışın yoğun etkisi altındalar. Emevi – Selefi – Vahhabi Sünnilik, Türkistan coğrafyasında bile etkili olmaya başladı. Yani Türk halifeyi Türkî Sünniler bile kabul etmez!

Şii dünyasını söylemeye gerek bile yok.

Hal böyleyken halifelik sevdası ile yapılmak istenen nedir?

Bizim cahil ve dindar halkı uyutmak ve oylarını siyasi ranta tahvil etmektir.

Aslında Türkler samimi manada hiçbir zaman halifelik davası peşinde olmamışlardır. Zira onlar Kureyşilik meselesine son derece vakıftılar. Türkler gerçekte halifelik denilen kurumu ya tepelemişler yahut da sözde himaye ederek aciz duruma düşürmüşlerdir.

En sonunda Yavuz halifeliğe tam anlamıyla son vermiş ve ardılları da onu zaman zaman kullanabilmek için kukla bir kuruma dönüştürmüştür.

Bu arada ifade edeyim ki bu satırların yazarının hilafete karşı oluşunun bir diğer nedeni de kendisinin imamet kurumuna inanmasıdır. O kurum da zaten 12. İmamla birlikte sırrolmuştur.

Gerçek şu ki ne yapılırsa yapılsın; ulus devlet çağıyla birlikte halifelik ve benzeri sözde dinsel referanslı siyasal kurumlar geçmişin çöplüğüne atılmış olduğundan tarihin geriye götürülmesi mümkün değildir.

Boşa hayal kurulmasın ve kimse hayal ile kendisinin aldatılmasına izin vermesin!

Cemil Kılıç – İlahiyatçı yazar

Odatv.com

(1)Buhâri, Sahih, Ahkâm, 4; Müslim, Sahih, İmâre, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 185; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1, 336, 4, 192.

TARİH : ESKİ TÜRK DESTANLARINDA METRİK SİSTEM


ESKİ TÜRK DESTANLARINDA METRİK SİSTEM

Destanlar, bir milletin tarih sahnesine çıktığı ilk devirlerde başından geçen büyük hadiseleri, savaşları, kahramanlıkları, göçleri mitolojik unsurlarla süsleyerek lirik bir dille anlatan eserlerdir. Ayrıca kahramanlık, sevinçli veya acı bir hadise gibi konuları işleyen, on birli hece vezni ile ve koşma şeklinde yazılan halk şiiri ya da mizâhi bir meseleyi ele alan manzume, modern Türk şiirinde mühim tarihî hâdiseleri konu alan, şekil, muhteva ve üslûp bakımından eski örneklerinden ayrılan uzun kahramanlık şiirleri, hikâye, masal şekillerinde tanımlanmışlardır.[1] Destanlar Türk dilinin ve edebiyatının, Türklerin geleneklerinin, inançlarının kısacası Türk hayatının olduğu gibi verildiği eserlerdir. Destanların yaratanı da yazarı da anlatanı da milletinin kendisidir. Destanların her biri yazıldıkları dönemin dil özelliklerini yansıtır. Destanlarda kullanılan deyim ve atasözleri de o dönemde günlük yaşayışa ait gözlemleri aktarır. Şekil ve üslup bakımından hikâyeler, hikâyeler arasında konuşmalar ve manzum parçalar vardır. Manzum parçalarda hece vezni değişik şekillerde kullanılmaktadır. Zaman zaman halk hikâyelerinde olduğu gibi hece vezninin düzgün ölçülerine uymayan bir tür serbest nazım kullanılmıştır. Bu bölümlerde kendi başına bir bütün oluşturan şiirler karşımıza çıkmaktadır. Edebî sanatlardan yoksun yalın ifadelerle anlatılmış, tabii bir üslup hemen hemen bütün destanlara hakimdir. Bu canlı ifadenin kaynağı konuşma dilidir. Genellikle kısa cümleler, mecaz unsurları, sıfatlar, benzetmeler, seciler, nazma yakınlaşan anlatım tarzı karşımıza çıkar. Nesrin ifade serbestliğine sahip bir dil kullanılır.

Şiirin ritmi ve ritmik kuralları daha çok simetrik ve açıktır. Şiirin ritmini tutmak nesrin ritmini tutmaktan daha rahattır. Ritm hecelerin belli sayıda öbekleşmeleriyle vurgulu ve vurgusuz uzun ya da kısa hecelerin düzenli dizilişiyle sağlanır.[2] Hece ölçüsünde belli duraklarla ayrılan belli sayıdaki hece dizeleri ritmik anlatımı sağlar.

Her şiir bir sistemdir. Bir şiirde dizeleri oluşturan kelimeleri hece sayıları, hece süreleri ve vurguları açısından inceleyerek dizenin ses yapısını aydınlatmaya çalışan alana metrik adı verilmektedir. Genel olarak Türk şiirinde ritm aruzla yazılmış örneklerde aruzun kendi uzunkısa (kapalıaçık) hece düzeni ve kalıptaki hece sayısıyla sağlanmakta, hece ölçüsüyle yazılan şiirlerde ise duraklarla öbekleşen değişik sayıda hece dizileriyle oluşmaktadır. Şiirdeki ritm kelime, kelime grubu veya aynı dizenin tekrarlarıyla daha da artmakta ses tekrarları da buna eklenince ritm artmaktadır.

Aynı zamanda bu tekrarlarla belli bir kavram veya düşüncenin zihinde yer etmesi, pekiştirilmesi sağlanmaktadır. Şiirin ses yapısı birtakım ritm birimlerine dayandırılır. Bunlar hecelerin süresi, sayısı ve vurgusuyla belirlenmektedir. Bu konuda kullanılan metrum terimi güçlü ve hafif olmak üzere vurguya dayanıyordu. Ayak adı verilen metrik birim ise bir vurgulu heceyle bir ya da iki vurgusuz heceden, kimi zaman da yalnızca vurgusuz hecelerden oluşur.

Şiirde biçim ve içerik ayrılmaz durumdadır. Destanşiir en katışıksız biçimiyle geçmişteki önemli olayların şiir anlatımıyla sunulmasıdır. Şiirdeki söz sanatları, vurgulamalar, sözdizimi öbeklenmeleri değişik ölçüleri, dörtlük biçimlerini ortaya çıkarır. Ölçü ve içerik içiçedir. Şiir dili günlük dile oranla daha dizgisel, ölçülü ve sistematiktir.

Şiirle anlatılmış bir destanda anlam derinliği çok daha yoğundur. Bu tarz destanlar şiir içi ve şiir dışı şeklinde incelenebilirler. Şiir içi öğeler vezin, kafiye, söz sanatları; şiir dışı öğeler ise anlam ve sözdizimidir. Öncelikle böyle bir destanda ölçü dokusu tespit edilmelidir. Destanlar genel olarak on bir, on iki, on, sekiz, yedi, altı, beş, dört hecelik dizelerden meydana gelirler. Hece sayısındaki çeşitlilik hece ayırımında da göze çarpar. Destanlarda hece ayırımları çok çeşitlidir. Genellikle söz dizimi düzenine uyulmaz. On iki heceli bir dize 6+6 şeklinde bölünebildiği gibi 8+4 şeklinde de bölünebilir.

Dede Korkut Destanı’nın nazım bölümünde hece sayısı düzenli değildir. 7+7, 7+4, 7+3, 7+4, 8+8 gibi adeta nesre yaklaşan anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımların durakları anlatımdaki vurgulara göre değişmektedir. Bir ölçü ikiden fazla parçaya bölünebilir. Baş kesüpdür/kan döküpdür/çuldı alupdur/ad kazanupdur (4+4+5+5) (DK 155), Kara gözlü/kâfir kızın/men aluram (4+4+4) (DK 155), Han Kazan oğlı/imişem (5+3) (DK 239), Kazan mafia/yetişsün (4+3) (DK 249), Kurban olsun size/menüm başum (6+4) (DK 193), Köpegüm/kâfir (3+2) (DK 238), Gice gelen hırsuzları/korkudan (8+3) (DK 102), Berü gelgil/kulunum oğul (4+5) (DK 155), Seni ög/megüm yok (3+3) (DK 238), Mere kavat kızı/munı maña niçün/dimezidüfi (6+6+4) (DK 239), Aduñ nedür yigit/digil maña (6+4) (DK 241), Pilon geyen kesişüfi elin/men öperem (9+4) (DK 155), Görgil/ögrengil/ve hem bize pusu olgıl oğul (2+3+10) (DK 160). Kafiye mısra sonlarındadır. Zaman zaman bu kafiyeler tekrarlardan meydana gelir. Alan sabah han kızı yrümden turmadum mı/boz aygırufi biline binmedüm mi (DK 149), karmanup dört yanufia bakdufi mı kız/kargu kibi kara saçufi yoldufi mı kız (DK 148).

Altay destanlarından Maaday Kara Destanı’nda istisnalar bulunsa da dizeler 8 hecelidir ve 4+4 şeklinde ortadan ayrılır. Attuçuulu/MaadayKara (MK 870), ay alıstıfi/albatızı (MK 6441). Bazen dizelerin hece sayısı sekizi aşar, bu hallerde dizenin ilk yarısında bulunan heceler dörde indirilir. Hece sayısını azaltmada iki yöntem vardır. Dar ünlülerden biri düşürülür veya bazı kelimelerin söylenişi hızlandırılır. Hece sayısı eksik ise yine iki yöntem uygulanır. Bir ünlü uzatılır veya sayısı eksik ise yine iki yöntem uygulanır. Bir ünlü uzatılır veya bu, diyt, la, ol gibi bir dolgu kelimesi dizenin genellikle ikinci yarısına ilave edilir. Bek ter bütken/bu beline (MK 4831). Bazı dizeler 4 heceden oluşmuştur. Cer altınafi (MK 2279).

MaadayKara’da düzenli bir kafiyeden söz edilemez. Bir türden bir ses ahengi tabii mevcuttur. Bu bazen tekrar edilen cümle yapısından doğan ses ahengidir. Köpti bolso cigen tafima/köldi bolso içken tafima (MK 524525), bazen dize içi kafiyedir. Altın tiskin tefidey tutup (MK 387), bazen de dize başı kafiyedir. Caaktuga bu ayttırıp/caman konok bu konbogon/carınduga bu bastırıp/caynap ıylap bu cürbegen (MK 375-380).

Altay Türklerinin kahramanlık destanı Alıp Manaş’da ise 4+4, 5+5, 5+4, 4+3 heceli şekiller bulunmaktadır. Odus aygırlu/mal turgadıy (5+4) otuz koçlu koyun durabilirdi (AM 18), olorbıla/kajo bütken (4+4) onlarla birlikte biten (AM 10), odus kuçalu/koylor turgadıy (5+5) otuz koçlu koyun durabilirdi (AM 16), cajıl keen/Altayda (4+3) yeşil görklü Altayda (AM 2). Destan 4’lü veya 5’li mısralar halinde yazılmıştır. Kafiyeler mısra sonundadır. caş agaştarı bür sargarbas/cajıl keen Altayda/caygı kuştarı ün seribes/caraş cırgaldu keen cerde (AM 14), olorbıla kajo bütken/bajı kuudıy kajaygan/tiji kuulıdıy sargargan/barçookır atka mingen/baybarak dep baatır curtadı (AM 1014).

Kırgız Destanı Manas’ta 4+4, 4+3, 5+4’lü şekiller bulunmaktadır. Kırgıstı bu/zup cegendey (4+4) Kırgız’ı yercesine yok etse (MD I38), erkek bala/bar bar bolso (4+3) bir oğlan vücut bulsun (MD I25). Bütün bir destan ara verilmeksizin mısralardan oluşur. Kafiye mısra sonunda ve üç beş mısrada biraradadır.

Kırgız destanı Seytek’te 4+4, 4+3’lü şekiller bulunmaktadır. Belesiçunkur/bel basıp (5+3) (Seytek 14743), şerin aban/kelatat (4+3) (Seytek 14824). Kafiye düzeni mısra sonlarındadır. Oluya atam cerdegen/tüz bolgurdu surasan/munu tübünön kayıp eelegen (Seytek 14761).

Kırgız destanlarından Semetey’de ise 4+4, 4+3 şekilleri kullanılmıştır. Ey köbü tögün, köbü çın (4+4) ey çoğu yalan, çoğu gerçek (Semetey 1), bayırkının kalpı köp (4+3) eskilerin yalanı çok (Semetey 15). Kafiye son hecededir. aytpay koysok bolobu/ulamadan ukkan söz/ulam birge cukkan söz/karılardan kalgan söz/kattay cattap algan söz (Semetey 1014).

Tatar destanı Edigey birbirini takip eden kıtalar, tiradlardan kurulmuştur. Eserde çoğu kez satırlar 7’li hece veznine dayalı olsa bile bu vezin bütün mısralarda aynı değildir. Bazen arada 11’li, 12’li veya daha uzun satırlara da rastlanıyor. Genel olarak destanlardaki bu durum irticalen söyleme geleneğinden kaynaklanmaktadır. Borın ütken/zamanda (4+3) (ED 1), Tuktamış digen/han buldı (5+3) (ED 7), Tugrına kungan/tökle ayak (5+4) (ED 40), Şah Timerge birgen de/sin iken (7+3) (ED 178). Destanda hece ölçüsü esas olmakla beraber belli bir kalıp tekrarlanmakta ve anlatım tekniği olarak nazım kullanılmaktadır. Destanda ahenk mısra başı ve mısra sonu kafiyelerle, iç kafiyelerle ve rediflerle sağlanmaktadır. Unına torıp ber baktı/sulına torıp ber baktı (ED 4546), sum timerdey kızardı/kızargan son ut buldı (ED 5051), anı bakkan sin iken/anı kötken min iken (ED 113-114).

Başkurt Halk Destanı Ural Batır dizelerden ve dizelerin arasında verilen nesir parçalarından oluşmuştur. Nazım kısmı 6’lı, 7’li ve 8’li hece veznine dayanır. Bulgan ti/ber urın (3+3) (UB 16, unda bulğan/ti boron (4+3) (UB 16), yanbika tigan/ber karsık (5+3) (UB 16). Kafiye genel olarak dize sonlarındadır. atlap alğa kitkanda/tal töböna yetkanda (UB 146), taw batşağa barayım/haray seren belayem (UB 146).

Hakas Destanı Altın Arığ 3 heceli şekillerden başlayarak 11 heceli bazen de daha fazla heceden meydana gelmiştir. Aralarda yine dizeler halinde konuşmalar vardır. Bu nedenle hece sayısı birbirini tutmamaktadır. Bu nedene bağlı olarak belli bir kafiye sistemi bulunmamaktadır. Nadir olarak dize sonlarında kafiyelere rastlanmaktadır. Çazı çirde mal xalbazın/een çirde is xalbazın (AD 790791), uluğ çurttı anda unadıbısxannar/xalın çurttı anda talabısxannar (AD 800-801).

Türkmen Halk Destanı Göroğlu Destanı nesir parçaları arasında dört dizelik kıtalar halindedir. Dizeler 4+4 şeklinde 8’li veya 6+5 şeklinde 11’li hece veznindedir. Kıtalarda ya ilk üç dize sonu kafiyeli, dördüncü dize serbesttir ya da dört dize sonu da kafiyelidir. 8’li: Men atadan/yeke boldum/gaygy hesret/bilen öldüm/daglarda mu/nalyp kaldym/atym yok yo/lum daş oldy (Göroğlu 20), 11’li: Baş menzilden arap atlar çeker men/her menzilde sermes guzy gapar men/dah.

Kazak destanlarından Kozı Körpeş Bayan Suluv Destanı’nda düzenli olarak (6+5) 11’li şekil kullanılır. Üyünde saymanı jok boyına epüstünde doğru dürüst giysisi yok (Kozı Körpeş 16), sonanson Sarıbayğa barıp tüssesonra Sarıbay’la karşılaşınca (Kozı Körpeş 35).

Destanlara bakıldığında 6, 8, 10, 12, 14, 16 heceli dizelerde durak dizeyi iki eşit parçaya bölmekte, 7, 11 gibi şekillerde çok heceli bölüm dizenin ilk yarısına alınmaktadır. Duraklar genellikle kelimeyi bölmemekte, dizelere renklilik getirerek tekdüzeliği önlemektedir. Ölçünün sağladığı ritmin gücü kelime ve kelime grubu tekrarlarıyla daha da artmakta, seslerdeki uyum buna eklenince söz müziğe dönüşmektedir. Ses yapısı ritim birimlerine dayandırılmıştır. Bunlar hecelerin süreleri, sayıları ve vurguları ile tamamlanır. Destan dilindeki kısa anlatım, anlatılacakları belli kalıplara sokarak en etkileyici anlam açısından çeşitli çağrışımlara yol açan öğelerin seçilmesine neden olmuştur. Kafiye ise ölçüyü tamamlayan bir öğedir. Seslere dayanan tamamen dilin müzik yönüyle ilgilidir. Metrik sistemi ölçü, kafiye (uyak), durak ve vurgu tamamlar.

Yrd. Doç. Dr. Esra KARABACAK

Boğaziçi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 3 Sayfa: 597-599

GÖÇMEN DOSYASI : BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN GÖÇMENLİK SERÜVENİ


BULGARİSTAN TÜRKLERİNİN GÖÇMENLİK SERÜVENİ

Bulgaristan Türkleri Osmanlı Devleti’nin dağılmasının tarihi bir neticesidir. 1877-1878 Rus-Türk Savaşı sonucu Bulgar Devleti’nin yeniden kurulmasıyla, Bulgaristan Prensliği’nin hudutları içinde Bulgar nüfustan çok bir Türk nüfusu kalmıştır. Bu nedenle Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göç ettirilmesi, ideolojik ve politik yönelimleri farklı da olsa bütün Bulgar hükümetlerinin değişmez bir devlet siyasetine dönüşmüştür. Bunun ve komşu ülkelerden gelen Bulgar göçmenlerinin kabulü sonucu Bulgaristan nüfusunun demografisi değişmiş ve Bulgar nüfusu artmıştır. Bu yüzden, Bulgaristan Türklerinin gönüllü ve zoraki, kanuni ve gayri kanuni Türkiye’ye göç ettirilmesi onların tarihi kaderi olmuştur.

Bulgaristan’dan Türk nüfusunun yığınlar halinde göçü, Rus-Türk Savaşı (1877-1878) yıllarında başlamıştır. Bulgaristan Prensliği ve Doğu Rumeli hudutları içinde kalan topraklardan bir milyon Türk ve diğer Müslüman nüfus ülkeden göç etmiştir. Bulgaristan Prensliği’nde 1880 yılında yapılan ilk resmi nüfus sayımında Bulgarlar 1.920.000 kişi (%71’i); Türk ve Müslüman nüfusu ise 750.000 kişi (toplam nüfusun %28’i) idi.

Balkan Savaşları ve Bulgaristan’ın komşu ülkelerle imzaladığı anlaşmalar sonucunda, Türk nüfusunun Türkiye’ye; Doğu Trakyalı Makedonya ve Dobrucalı Bulgarların da Bulgaristan’a göçmeleri devam etmiştir. Bunun neticesi olarak, ülkede Bulgar nüfusu aralıksız artarken Türklerin ve diğer Müslümanların nüfusu azalmaya başlamıştır. Ancak 1880 yılında yaklaşık olarak 2 milyona ulaşan Bulgar nüfusu, 1900 yılında 3 milyon 700 bine, 1926 yılında 5 milyon 400 bine, 1956 yılında 7 milyona yükselmiştir. Aynı zamanda 1880 yılında Türk ve diğer Müslüman nüfusu 750 bin kişiyken, 1900 yılında 643 bine düşmüş, 1926’da 825 bin 774’e ulaşmıştır. 1934 yılında 821.298’e inmiştir; 1956’da ise diğer Müslüman nüfus dışında, Türk nüfusu 656.028 kişiyi bulmuştur.

Bulgaristan’da yaşayan diğer Türk ve Müslüman nüfus arasındaki orana 1910 yılı istatistikleri en iyi delil oluşturmaktadır. Aynı yıl toplam nüfusun %13’ünü oluşturan Türk-Müslüman nüfusun %11’ini Türkler, %2’sini ise diğer Müslümanlar teşkil etmekteydi. 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması’nın 4 ve 12. maddelerinde Bulgaristan’da Türk nüfusunun hak ve çıkarlarından bahsedilir.

1909 yılında iki ülke arasında müftülüklerin ayrılmasına dair imzalanan protokolde ise artık Türk değil Müslüman encümenliklerinden bahsedilmektedir. Çünkü müftülüklerin eylem alanına Türklerden başka diğer Müslümanlar da girmektedir.

1913 yılında imzalanan İstanbul Bulgar-Türk Antlaşması’na göre Bulgaristan’daki Türk- Müslüman nüfusuna geniş haklar tanınmıştır. Bu anlaşma gereğince, onların görüş, dinsel inanç ve ibadetleri ve bu arada ayinlerde halife olan sultanın adının anılması özgürlüğü de verilmiştir. Bütün Müslümanlara Türk makamları tarafından verilen resmi belgeler Bulgaristan’da tanınmıştır. Örneğin Türk kanunlarına göre taşınmaz mallar üzerindeki sahiplik hakları, sultanın ve hanedanlık üyelerinin özel mülklerini korumakta geçerli olmuştur. Her iki ülke tebaası, geçmişte olduğu gibi şimdi de hudutları geçerek diğer ülkede serbestçe yolculuk yapabilecekti.

1913 anlaşması eklerinin birine göre Sofya’da şeriat çerçevesinde ülkedeki diğer müftülükleri, dini ve hayırsever kuruluşları kontrol etmek ve Türk ilk ve ortaokullarını teftiş etmekle görevlendirilen Başmüftülük açılmıştır. Tüzel bir kişi olarak Müslüman encümenlikleri, şeriat yasaları gereğince idare edilen vakıf mallarının sahibi sayılmaktadır. Bedeli ilgili encümenlik hesabına yatırılmadıkça hiçbir vakıf malı kamulaştırılmayacaktır. Lakin Bulgaristan’daki Türk-Müslüman nüfusuna tanınmış olan bu geniş haklar, pratik olarak gerçekleştirilmemiştir. Pomak ahalisine ise (Hıristiyan-Ortadoks dinini kabul ettirmek için) idari baskılar ve önlemler uygulamıştır. Bütün bu tedbirler, Bulgar-Türk ilişkilerinde belli bir soğukluğa neden olmuştur. Bunun için Bulgaristan’daki Türk-Müslüman nüfusunun hakları sorunu 1925 Ankara Bulgar-Türk Antlaşması’nın imzalanmasına kadar çözüm bulamamıştır. Bu antlaşmanın ek protokolü Bulgaristan ve Türkiye’deki azınlıkların haklarına aittir. Türkiye’deki Bulgarların azınlık hakları 1923 Lozan Antlaşması; Bulgaristan’daki Türklerin azınlık hakları ise 1919 Nöy Antlaşması ile himaye altına alınmıştır. Böylelikle azınlıklara karşılıklı olarak uluslararası azınlık haklarına göre muamele edilmiştir. Azınlık hakları tanınmış olmasına rağmen göç sorunu Bulgaristan Türklerinin hayatında işkenceye dönüşmüştür. Savaş öncesi dönemde göç meselesi, 1925 yılında Bulgaristan ile Türkiye arasında imzalanan dostluk anlaşmasının ayrılmaz bir bölümü olan Oturma Sözleşmesi ile ayarlanmıştır. Bu sözleşmeye göre, iki ülke Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye gönüllü göç etmesine hiçbir engel çıkarmayacakları konusunda anlaşmışlardır. Bu göç akını 2. Dünya Savaşı ve savaş sonrası birden azalmıştır. 1840 yılından 1949 yılına kadar toplam 21.353 Bulgaristan Türkü Türkiye’ye göç etmiştir. Bunun nedenleri savaş dönemi şartları ve Bulgaristan’da siyasi rejimin değişmesi olmuştur.

9 Eylül 1944 yılında Bulgaristan’da Komünist Partisi’nin öncülüğünde Vatan Cephesi hükümeti kurulmuştur. Bulgaristan, Sovyetler Birliği’nin etkisi altına girmiştir. Yeni hükümet, kendi iktidarını güçlendirebilmek amacıyla geniş halk yığınlarının ve bu arada Bulgaristan Türklerinin en acil ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bir dizi girişimlerde bulunmuştur. Örneğin büyük sayıda topraksız veya az topraklı Bulgaristan Türküne çalışmak üzere toprak verilmiştir. Türk okullarında mecburi Türk dili öğretimi yapılmış, Bulgar meslektaşlarıyla birlikte Türk öğretmenlerine de muntazam maaş ve emekli maaşları ödenmiş, Türk öğretmen kadrolarını yetiştirmek amacıyla pedagoji okulları açılmış, “Nüvvab” ruhani okulu liseye dönüştürülmüş vb. tedbirler alınmıştır.

1946 yılı Parlamento seçimlerinde Bulgaristan Türkleri seçimler sonrası iktidarını daha da güçlendiren Vatan Cephesi hükümetine oy vermişlerdi. Yeni kurulan Vatan Cephesi hükümetinde Komünist Partisi’nin mevzileri daha da güçlenmiştir. Sanayi, tarım ve eğitim-kültür alanında ilk sosyalist değişimlerin gerçekleştirilmesine geçilmiştir. Bulgaristan Türklerinin toprakları ve koşum hayvanları ellerinden zorla alınarak yeni kurulmuş kooperatiflere verilmiştir. Türk dili öğretiminin kısıtlanması, Kur’an’ı Kerim öğretiminin kaldırılması vb. faaliyetlerden memnuniyetsizlikler Bulgaristan’daki Türk konsoloslarına Türkiye’ye göç dilekçelerinin verilmesiyle gösterilmiştir.

Bulgaristan, Sovyetler Birliği alanı etkisinde kalıp, Sovyet hükümetinin yürüttüğü dış politikayı izlemiştir. Sovyetler Birliği’nin savaştan hemen sonra Boğazlar bölgesinde askeri üs ve Türk toprakları hakkında ileri sürdüğü iddialardan ötürü, Sovyet-Türk ilişkilerinde beliren gerginlik, Bulgar-Türk ilişkilerine de yansıyarak, bu ilişkinin gelişmesini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bulgar hükümeti, Bulgaristan Türklerinin sosyalist değişimlere menfi tutumları olmasından memnun değildir ve onlara Türk devletinin potansiyel ajanları ve Bulgar-Türk sınırında güvenliği tehdit eden bir unsur olarak bakmıştır. Bu nedenle, hükümet onlardan kurtulmak amacıyla Türkiye’ye göç ettirme ve Bulgar-Türk sınırı boyunca yerlerine Bulgar nüfusu yerleştirme kararı almıştır.

Bulgar hükümeti 30 Ağustos 1950 tarihinde özel bir nota ile Türk hükümetinden üç ay içinde 250.000 Bulgaristan Türkü almasını istemiştir. Türk hükümeti böyle bir kısa süre içinde bu kadar kalabalık bir göçmen kitlesini kabul etmeyi reddetmiştir ve 1925 yılında imzalanan Oturma Sözleşmesi’ne uyarak, Türkiye’ye gönüllü olarak göç etmek isteyenlere giriş vizesi vermeye devam etmiştir. Bulgaristan’daki Türk konsolosları, 1 Ocak 30 Eylül 1950 tarihleri arasında Bulgaristan Türklerine 212.150 giriş vizesi vermiştir. Türk makamlarının 7 Ekim 1950 tarihinde sınırı kapatması sonucu vize alanların hepsi göç etmeye muvaffak olamamıştır. Buna neden olan Türklerden başka Çingenelere de Bulgarlar tarafından pasaport ve çıkış vizesi vermesidir. Türk hükümeti dış ülkelerden alınacak göçmen çingeneleri kabul etmemiştir.

Çingeneler yeniden Bulgaristan tarafından kabul edilene kadar hudut kapalı kalmıştır. 2 Aralık 1950 yılında Türkiye yeniden sınırı açmıştır ve Bulgaristan Türklerinin göçü için mali ve maddi yardım sağlamayı kararlaştırmıştır. Bu durumda göç etmek isteyenlerin sayısı daha da fazlalaşmıştır ki, bu durum Türk hükümetine fevkalade mali ağırlığa yol açmıştır. Bundan dolayı 8 Kasım 1951 tarihinde Türk hükümeti yeniden hududu kapatmış ve birçok göçmen hududun Bulgaristan tarafında kalmıştır. Türk hükümeti yine çingenelere sahte pasaport ve çıkış vizesi verilmesini sebep göstermiştir. Bu sırada Bulgaristan hükümeti de Türkiye daha fazla göçmen almak istemiyor diye hududu kapatma kararı alır. Ama o zamana kadar süren iki yıllık göç kampanyası sırasında (1950/1951) Bulgaristan’dan Türkiye’ye toplam 37.351 aile veya 154.393 Bulgaristan Türkü göç etmiştir.

Göç kampanyası durduktan sonra iki taraf da birbirini suçlar. Asıl sebep ise Sovyetler Birliği’nin dış politikasında köklü değişmeler olmasıdır. Sovyet hükümeti Bulgaristan hükümetinden, Bulgaristan Türklerinin Türkiye’ye göç ettirilmesine son verilmesi ve onları gelecekte Türkiye’de sosyalist devrime kadro gibi yetiştirme isteğinde bulunmuştur. Bizzat Stalin, Sofya’ya ünlü Azerbaycan bilim adamı Mustafayev başkanlığında bir heyeti Bulgaristan Başbakanı Çervenkov’a bu konuda Sovyetler Birliği’nin yeni politikasını etraflıca izahı etmesi için gönderir. Ayrıca Azerbaycan Yüksek Pedagoji Enstitüsü’nün Rektörü Prof. Aleskerov Bulgaristan Milli Eğitim Bakanlığı’na müşavir olarak gönderilmiştir ki, o burada Bulgaristan Türklerinden kadro yetiştirme işini koordine etmiştir.

Bulgaristan-Türk hududundan geri dönenlere, yaşadıkları köy ve kasabalarda yeniden yerleşmeleri için her çeşit yardım resmi Bulgar makamları tarafından yapılmıştır. Yeni Türk liseleri ve pedagoji okulları açılmıştır. Üniversite ve yüksek okullara düşük notlarla veya sınava girmeden çok sayıda Türk genci alınmıştır. Sofya Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü açılmıştır. Yeni açılan Türk liseleri ve pedagoji okullarına öğretmen yetiştirmek için onlarca Türk genci Azerbaycan’a gönderilmiştir. Şumnu, Razgrad ve Kırcali şehirlerinde Türk-Estrad Tiyatroları açılmıştır; Türkçe basım ve Sofya radyosunun Türkçe yayınları artmıştır. Pratik olarak sosyalizmin Türk azınlık için üstünlükleri gözler önüne serilmeye çalışılmıştır. Fakat o zaman, bütün azınlık hak ve edinimlerinin kendilerine gelecekte Türkiye’de Sosyalist devrimini gerçekleştirecek kadrolar olarak hazırlanmaları için verildiğini Bulgaristan Türkleri akıllarının ucundan bile geçirmemişlerdi.

Fakat uluslararası ilişkilerin gelişmesi ve Bulgaristan’da iç politikanın değişmesinin neticesi olarak, Bulgaristan Türkiye’ye devrimci kadro yetiştirme politikasına son vermiştir. 1953 yılında Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği, Türkiye’ye karşı konfrontasion politikasından vazgeçmiş ve İkinci Dünya Savaşı öncesi Sovyet-Türk dostluğu politikasını canlandırmayı hedef almıştır. 1956 yılından sonra Bulgaristan’da iktidara gelen yeni parti ve hükümet yönetmeliği, başta Todor Jivkov olmak üzere, bütün alanlarda sosyalizmi tam bir zafere ulaştırmak politikasını gerçekleştirmeyi kararlaştırmıştır. Azınlıksız, etnik grupsuz sosyalist tek Bulgar ulusu yaratmak adına Bulgaristan Türklerine karşı acil asimilasyon politikası uygulanmaya başlamıştır. 1959-1960 ders yılından itibaren bütün Türk okulları Bulgar okullarıyla birleştirmiş, Türk dili öğretimi serbest seçmeli yabancı dil gibi muamele görerek son derece sınırlandırılmıştır. Bundan sonra Bulgaristan Türklerinin bütün eğitim ve kültürel edimleri birer birer yok edilmiştir. Bulgaristan Türkleri, bir taraftan kurulan köy kooperatiflerinden, öteki taraftan asimile politikasından korkarak yeniden Bulgaristan’daki Türk konsoloslarına Türkiye’ye göç dilekçilerini vermeye başlamışlar. Üstelik birçoğunun önceki göç kampanyasından ellerinde pasaport ve giriş vizesi kalmıştır.

50’li yılların ikinci ve 60’lı yılların birinci yarısında Bulgar ve Türk tarafından yeni göç antlaşması imzalamak için yapılan teşebbüsler yeterli olmamıştır. Çünkü bu sorunu çözmek için gereken siyasi idare yeterli değildi. Nihayet Bulgar Dışişleri Bakanı Ivan Başev’in 1966 yılının yazında Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında her iki taraf, önceki göç kampanyalarında parçalanmış olan Bulgaristan Türklerinin ailelerini bir araya getirmek için yeni göç antlaşması imzalamaya karar vermişlerdir. Bundan sonra 1968 yılının Şubat ayında iki ülkenin bilirkişileri tarafından yürütülen görüşmeler sonucunda, Bulgaristan Başbakanı Todor Jivkov’un 22 Mart 1968 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyaret esnasında antlaşma imzalanmıştır. Bu antlaşma, iki ülkenin parlamentoları tarafından onaylandıktan sonra 19 Ağustos 1969 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Yeni antlaşmaya göre yakın akrabaları 1952 yılına kadar göç etmiş olan Türk asıllı Bulgar vatandaşları göç edebilecektir. Yakın akrabaları denilince, karısı ve kocası, ana ve babası, nine ve dedesi, anneannesi ve koca babası, çocukları ve torunları, onların eşleri ve çocukları, ölmüş kız ve erkek kardeşlerin evlenmeyen kız ve erkek kardeşleriyle çocukları anlaşılmaktadır. Bu gruplara dahil olup gönüllü göç etmek isteyenler, 10 yıllık bir süre içinde Türkiye’ye göç edebileceklerdi. Bundan başka taşınmaz mallarını satıp elde ettikleri para ile Bulgaristan tarafından ihracaatı ve Türkiye tarafından ithali yasak edilmeyen çeşitli mallar satın alıp kendileri ile götürebileceklerdi. Önce her iki taraftan haftada 300’er kişinin göç etmesi öngörülmüştür.

İlk göçmen treni Edirne’ye 8 Ekim 1969 tarihinde, Türkiye’de yeni parlamento seçimleri arifesinde gelmiştir ki, bu parlamento seçimlerini ikinci defa S. Demirel’in (Adalet Partisi’nin) kazanmasını şüphesiz etkilemiştir. Zira göçmenlik antlaşmasından ve onun uygulanmaya başlanmasından göçmenlerden başka onların Türkiye’deki akrabaları da memnun olmuşlar ve seçimlerde S. Demirel’in Adalet Partisi’ne oy vermişlerdir.

Yeni göç antlaşmasına göre Türk hükümeti, göçmenlere maddi ve mali yardım konusunda hiçbir yükümlülük üstlenmemiştir. Bunu Türkiye’deki akrabalarına bırakmışlardır. Göç kampanyası sürerken Bulgar ve Türk tarafı haftalık 300 kişilik göçmen sayısını 1300’e çıkarma konusunda üzerinde anlaşmışlardır. Bunun neticesinde göçmenlerin sayısı bir hayli çoğalmıştır. Eğer 1969 yılında 2.500 kişi göç etti ise, 1976 yılında onların sayısı artık 61.000’i bulmuştur.

1969 yılında imzalanan göç antlaşması ve onun 10 yıl içinde yerine getirilmesi Bulgaristan-Türkiye ilişkilerini olumlu etkilemiştir. Bu yıllarda, her iki ülkenin devlet adamları karşılıklı ziyaretlerde bulunmuşlar, sıradan vatandaşların da gidip gelmeleri sıklaşmıştır. Bulgar-Türk ilişkileri dostluk havasına bürünüp diğer Balkan ülkelerine de örnek olmuştur. Lakin uzun zaman geçmeden Bulgaristan’ın bu dostane ilişkileri, ülkedeki azınlıklara ve etnik gruplara karşı uyguladığı asimilasyon politikasını örtmek için kullandığı belli olmuştur. Bu politika, tek sosyalist Bulgar ulusunun yaratılması için yapılmış ve “soya dönüş süreci’’ olarak adlandırılmıştır. Yani azınlık ve etnik gruplar “gönüllü’’ olarak “tarihi Bulgar kökenli’’ olduğunu anlamış, Bulgar şuuruna dönmüş ve Bulgar isimleri almışlardır!!! Bulgarlar, bu bilimle hiç ilgisi olmayan tezi kullanıp özellikle Pomak, Çingene, Tatar, Arnavut ve Türk azınlığının zoraki usullerle isimlerini Bulgar isimleri ile değiştirmeye kalkışmıştır.

1972 yılında Pomakların isimlerini değiştirmekle başlanmış, arkasından diğer etnik grupların ve en sonra 1984 yılının Aralık ayının son haftasından 1985 yılının Mart ayının sonuna kadar devam eden Türklerin isimlerinin değiştirme kampanyası gerçekleştirilmiştir. Ad değiştirme kampanyası önce Güney Bulgaristan’ın sınır bölgelerinden başlayıp Kuzey Bulgaristan’ın Türk-Müslüman nüfusunun çoğunlukta olduğu bölgelerinde devam etmiştir. Çeşitli bölgelerde ayrı ayrı metotlar uygulanmıştır: İsim değişikliği yapılan bölgenin her çeşit ülke dışı ilişkisi kesilmiş ve ülke içerisindekiler mümkün olduğu kadar kısıtlanmış, direniş gösterebilecek öğrenim görmüş ve daha eğitimli Türkler askerlik seferberliğine alınmış, Türk ahaliyi korkutmak için askeri manevralar yapılmış, özel ekipler tarafından polis elemanlarının desteği ile önce gece saatlerinde, sonraları gündüz de, köylerde ve kasabalarda Türk Müslümanların isimleri değiştirilip ellerine Bulgar isimli pasaport verilmiştir. Bu isim değiştirilmesine karşı ciddi direniş önce Batı Rodoplardaki ve Kuzeydoğu Bulgaristan’daki Türkler tarafından gösterilmiştir. Onların direnişini kırabilmek için Bulgar iktidarı silahlı asker ve polis güçleri, bazen tanklar ve helikopterler kullanmıştır. Bunun neticesi olarak ölenler ve yaralananlar olmuştur. Bu olan bitenler için resmi makamlar bilgi vermemekle beraber, kanlı izleri silmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Böylelikle üç ay içinde diğer Müslüman etnik gruplar hariç 850.000 Bulgaristan Türkünün adı değiştirilmiştir.

Daha az sayıdaki Müslüman etnik grupların adlarının değiştirilmesi daha sessiz gerçekleştirilmiş ve Türkiye tarafından tepki gösterilmiştir. Gelişen dostane Bulgar-Türk ilişkilerinin perde arkasında, Türklerin adlarının değiştirilmesine başlandığı zaman, Türk hükümeti ve Türk kamuoyu sesini yükseltmiş ve Bulgaristan’daki soydaşlarını savunmak için gereken tedbirleri almıştır. Türkiye’nin büyük şehirlerinde protesto gösteri yapılmış, Bulgar elçiliğinin ve konsolosluğun kapılarına siyah çelenk konulmuştur. Meşhur Türk bilim adamların iştirakiyle bilimsel sempozyumlar düzenlenerek Türklerin Bulgar asıllı olduklarına ve zorla Türkleştirilmelerine yönelik Bulgar iddiaları bilimsel delillerle reddedilmiştir. Türkiye resmi yollarla uluslararası bilim ve siyasi forumlarda Bulgaristan Türklerinin insan haklarının çiğnendiğini gündeme getirdi ve geniş çapta tartışmalara konu etti. Böyle forumlarda Bulgaristan Türklerinin çiğnenen haklarının müdafa edilmesi Bulgaristan hükümetini etkiledi. 1985 yılının ilk yarısında, Türk hükümeti Bulgar hükümetine üç resmi nota gönderdi ve Bulgaristan Türkleri ile ilgili bütün sorunları, hatta geniş kapsamlı bir göç antlaşmasının imzalanmasını da tartışmaya ve halletmeye hazır olduğunu bildirdi.

Bulgaristan hükümeti, Türkiye’nin notalarını kendi içişlerine karışma bahanesiyle reddetti. Türkiye Başbakanı T. Özal ve Dışişleri Bakanı V. Halefoğlu, Türkiye’ye göç etmek isteyen Bulgaristan Türklerine Türkiye sınırının açık olduğunu ve onları kabul etmeye hazır olduğunu birkaç defa beyan etmişlerdir. Bulgaristan tarafı Türkiye’nin Bulgaristan Türklerine aktif destek vermesini güttüğü Pantürkist politikanın bir ifadesi olarak değerlendirmiştir.

Bulgar resmi makamlarına göre “soya dönüş süreci’’ tamamlanmıştır; azınlıksız ve etnik grupsuz tek sosyalist Bulgar ulusu meydana gelmiştir, Bulgaristan Devleti üniter bir devlete dönüşmüştür. Ancak bütün baskılara rağmen Bulgaristan Türkleri böyle düşünmüyorlardı. Daha ilk ad değiştirme girişimleri sırasında başlayan direniş, çeşitli şekillerde devam etmiştir.

Örneğin yeni Bulgar isimlerini kullanmamak, yasaklara ve büyük cezalara rağmen Türkçe konuşmak, protesto toplantıları ve gösteriler yapmak vb. Bulgar resmi makamlarının beklentilerinin tam aksine Bulgaristan Türklerinde Türk ulusal bilinci güçlenmiş ve özbenliklerini koruma kararlılıkları artmıştır.

1989 yılı baharından başlayarak Kuzeydoğu Bulgaristan’ın genelde Türklerle meskun bölgelerinde “Adlarımızı geri verin!’’ ve “Haklarımızı isteriz!’’ sloganlarıyla protesto gösterileri yapılmıştır. 20 Mayıs 1989 tarihinde Şumnu ilinin Pristoe köyünde genç ve yaşlılar protesto toplantısına katılmışlardır. Komşu köylerin sakinleri Kliment köyünde toplanarak adlarının ve insan haklarının geri verilmesi için sloganlar atmışlar ve sonra hep beraber Kaolinovo kasabasına doğru yola çıkmışlardır. Ama onları burada silahlı ordu birlikleri ve özel milis timleri silah kullanarak dağıtmışlardır. Aynı göstericiler ertesi pazar günü Todor Ikonomovo köyündeki düğün merasiminden yararlanarak yeniden toplanmışlar. Bulgaristan idarecilerin yürüttüğü asimilasyon politikasına karşı protestolarda bulunmuşlardır. Burada da silah kullanılarak göstericiler dağıtılmış ve neticede dört kişi ölmüş, pek çok kişi yaralanmıştır. 27 Mayıs 1989 yılı tarihinde Şümen ve Tırgovişte gibi büyük kasabalarda da Türkler asimilasyon politikasına karşı Bulgaristan idarecilerini büyük nümayişlerle protesto etmişlerdir. Lakin burada da iktidar, silah gücü ile onları dağıtabilmiştir.

Bütün Bulgaristan’da Türk ve diğer Müslümanların asimilasyon politikasına karşı protesto toplantı ve gösterileri düzenleyenler 1989 yılının sonunda Bulgaristan’da siyasi rejimin değişmesinden sonra Ahmet Doğan’ın liderliğinde “Hak ve Özgürlük Hareketi’’ adında yeni bir siyasi parti kurmuşlardı.

Bu partiye üye olanların çoğu Türk ve bir kısmı Müslümandı, ama partinin demokratik programını kabul eden diğer Bulgaristan vatandaşlarının da bu partiye üye olma imkanları vardı.

Bulgaristan Türklerine ve diğer Müslümanlara karşı Bulgar resmi makamlarınca uygulanan asimilasyon politikasının beklenen neticeyi vermediği ve başarısız olduğunu Bulgaristan idarecileri de anlamışlardır. Bu başarısız politikalarından çıkış yolunu yine Bulgaristan Türk ve Müslümanlarını Türkiye’ye göç ettirmekte aramışlardır. Komünist Partisi’nin Politbüro oturumunda Todor Jivkov demiştir ki “Mümkün olduğu kadarıyla Bulgaristan Türklerini Türkiye’ye göç ettirmezsek, Bulgaristan er geç yeni bir Kıbrıs’a dönüşecektir.”

30 Mayıs 1989 tarihinde Bulgaristan Türkiye’ye, orada geçici veya sürekli yaşamak isteyen bütün Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarına hududun açılması teklifinde bulunmuştur. Böylelikle Bulgaristan hükümeti, mümkün olduğu kadar çok sayıda Bulgaristan Türkünü ülkeden kovmak planını icra etmeye başlamıştır. Zira Türkiye’nin en üst düzey idarecileri birçok defa Bulgaristan Türklerini asimilasyon politikasından kurtarmak için Türkiye’ye almaya hazır olduklarını beyan etmişlerdi. Böylece, “Büyük Seyahat’’ diye adlandırılan Bulgaristan Türklerinin yığınsal halde Bulgaristan’dan kovulması başlamıştır. İlk adım olarak yabancı ülkeler için lazım olan pasaport çıkarma işi kolaylaştırılıp hızlandırılmıştır. Sonra protesto toplantıları ve gösterileri düzenleyenlerden birçoğu, uçakla Belgrad ve Viyana’ya gönderilmiştir, yani kovulmuştur. Bundan sonra da binlerce Bulgaristan Türkü ve diğer Müslümanlar özel veya toplumsal araçlarla Bulgaristan’ın Türkiye sınırına yollanmıştır. Taşınmaz mallarını yok pahasına satıp kendilerini Türkiye’ye atıp, asimilasyondan kurtulmaya bakmışlardır. Bu durumdan faydalanarak birçok Bulgar idarecisi ve sıradan vatandaşlar daire, yazlık, bahçe, bağ vb. mülk sahibi olmuşlardır.

Türk hükümetinin Bulgaristan’daki soydaşlarına yardım etmekte büyük fedakarlıklar göstermesine rağmen, bu kadar kısa bir zaman diliminde yüz binlerce soydaşı kabul etmekte büyük zorluklarla karşı karşıya kaldığı açıktır. Diğer yandan Bulgar hükümetinin vaziyetten faydalanarak Bulgaristan Türklerinin hepsini Türkiye’ye göç ettirmek (kovmak) için elinden geleni yapmakta olduğu fark edilmiştir. Bu nedenle bu yoğun göçün temposunu düşürüp düzenlemek için 21 Ağustos 1989 yılı tarihinde hudut geçici olarak kapatılmıştır. Ama bu üç aylık zaman diliminde 300.000 Bulgaristan Türkü ve diğer Müslümanlar Türkiye’ye göç edebilmiştir. Bunlardan 50.000’i çeşitli nedenlerden ötürü yeniden Bulgaristan’a dönmüştür. Lakin onlar Bulgaristan’da kendilerini daha büyük bir düşmanlık ortamında bulmuşlardır. Elden çıkardıkları malı mülkü geri alamamışlar, iş bulamamışlar ve tekrar göç etmeyi tek çıkış yolu olarak görmüşlerdir. Böylelikle temposu düşük olsa da bu göçmenlik kampanyası iki yıl daha devam etmiştir. 1989-1991 yılları arasında Türkiye’ye göç edenlerin sayısı 345.000 kişiyi bulmuştur. Böylelikle, “Büyük Seyahat’ adı verilen Bulgaristan Türklerinin ve diğer Müslümanların Türkiye’ye göç ettirilme kampanyasının sonu gelmiştir. Ancak Bulgaristan’da Türk-Müslüman topluluğu yine de en büyük azınlık olarak kaldığından, yeni göçmenlik kampanyalarının tekrarlanması beklenebilir.

Son olarak altını kalın bir şekilde çizmemiz gereken bir şey vardır ki, o da Bulgar Devleti’nin 1878 yılında yeniden kurulmasından bugüne kadar bütün Bulgar Hükümetlerinin en büyük Türk- Müslüman azınlığını, gelecekte Bulgar Devleti için potansiyel bir tehlike olarak görmeleridir. Bu hipotetik tehlikeyi yok etmek için zaman zaman göç ve asimile etme deneyleri uygulanmışsa da beklenen neticeler alınamamıştır. Bu da Bulgaristan Türklerinin ve diğer Müslümanların göçmenlik kaderlerinin devam edeceğini göstermektedir.

Prof. Dr. Cengiz HAKOV

Bulgaristan Bilimler Akademisi Balkan Araştırmaları Enstitüsü / Bulgaristan

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 371-376

KAYNAKLAR:

♦ Şimşir, B., Bulgaristan Türkleri. Ankara, 1986.

♦ Danailov, G. T., Bulgaristan Demografyası Üstüne Araştırmalar. Bulgaristan Bilimler Akademisi Derlemesi, Sofya, 1930.

♦ Uluslararası Ahidler ve Anlaşmalar. 1648 1918. Sofya, 1958, (Bulgarca).

♦ TsDA, (Merkez Devlet Arşivi Sofya), F. 166k, Op. 7, A. E. 72, L. 112.

♦ TsDA, F. 177k, Op. 2, A. E. 00028, L. 52.

♦ Soysal, I., Türkiye’nin Siyasi Antlaşmaları. Cilt 1. (1920-1945), Ankara, 1983.

♦ Kesyakov, E. D., Bulgaristan’ın Diplomatik Tarihine Katkı. Cilt II, Nöy Antlaşması, Sofya, 1926 (Bulgarca).

♦ Büksenşüti, Ulrih., Bulgaristan’da Azınlık Siyaseti (Bulgarca), Sofya, 2000, Dırjaven Vestnik (Devlet Gazetesi), 12 Ekim, 1946.

BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI : TÜRK DEVLET ANLAYIŞI VE OSMAN TURAN


TÜRK DEVLET ANLAYIŞI VE OSMAN TURAN

Sahasının büyük âlimi, rahmetli Osman Turan Hoca’nın kaleme aldığı “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi”, bugün bütün Türk tarihçileri için kaynak eser vazifesini gören bir başyapıt diyebiliriz. Onun büyük bir titizlik ve sezgiyle yazdığı bu kitap Türk kültürü üzerine ortaya konan pek çok çalışmanın ışığı olmuştur. Biz de şimdiye değin Türk kültürüne yönelik araştırmalarımızda rahmetli hocamızın başta bu eseri olmakla birlikte sayısız incelemelerinden yararlandık.

Prof. Dr. Osman Turan (1914-1978), esas itibarıyla hepimizin bildiği gibi Selçuklu çağı uzmanıdır. Bu alanda yazdıklarıyla abideleşmiş olan hocamızın, benim için yol gösterici çalışmaları yukarıda da belirttiğim üzere “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” ile “Oniki Hayvanlı Türk Takvimi” adlı eseridir. Bu ikinci araştırmasıyla Doktor unvanını alan Osman Turan, burada günümüzde dahi Türkler tarafından kullanılan hayvan takviminin menşei ve hususiyetlerine değinir. O, bunun Türklerin milli takvimi olduğunu ortaya koyar. Bilindiği gibi bu takvimde zaman 12, 60 ve 180 yıllık daireler halinde de dönüyordu. Üçyüz altmış beş günlük dilime yıl deniyordu, bunun da yıldız/yılduz kelimesiyle alâkalı olduğunu ileri sürenler vardır. Bu takvim hususunda Kaşgarlı’dan öğrendiğimize göre, birinci yıl sıçan, sonra ut (öküz), pars, tavşan, lu (yada nek/ejder, timsah), yılan, yunt (at), koyun, biçin (maymun), tavuk, it, tonguz (lagzın/domuz) gelir. Yılın ilk ayı bahara tesadüf eder ki, bugün Nevruz olarak bilinir.

Belki bu vesile ile kendisini örnek aldığım ve izinden yürümeye çalıştığım, yine Allah’ın rahmetine kavuşan bir diğer hocam olan Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in bir sözünü anmadan geçemeyeceğim. O meşhur “Türk Mitolojisi” adlı eserinde şöyle diyor: “Türk kültürü ve Türkçe, yağmaya uğramış bir mal gibidir. Elinde delil olsun, olmasın herkes ondan bir parçayı alıp, başka kültürlere mal ediyor”. Herkesin şahit olduğu üzere kendi kültürümüze ve benliğimize sahiplenemediğimizden zaman zaman elin oğlu çıkıyor, bize ait ne varsa kendisine yamayabiliyor. Dolayısıyla bizler, bu büyük âlimler sayesinde tarihimizi ve kültürümüzü öğrendik. Türk milleti olarak onlara çok şey borçluyuz.

Türk devlet yapısını başta Türk yazıtları ve diğer kaynaklara göre incelediğimizde Türk Devletinin somut bir varlık olduğunu, mevkilerin gökten yere doğru indiğini sağa, sola, öne ve arkaya dağıldığını görürüz. Hâkimiyetin bu şekil bir silsile takip etmesi Börü Tonga’nın (Mo-tun) unvanındaki “Tengri-kut” sözünde de yatmaktadır. Bütün bunlar Türk ülkesinde, devletin en yüksek makamından, en aşağıdaki görevlisine kadar muazzam bir emir-komuta zincirinin var olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla bu karizmatik hâkimiyetin başlıca hususiyetlerinden biri de, kağan vazifesinde liyâkat göstermediği takdirde, otoritesinin kaybolabileceğidir. Yani Tanrı tarafından, Tanrı’nın izniyle tahta çıkan kağanlar, bu görevlerini lâyıkıyla yerine getiremezlerse, uzun süre başta duramıyorlardı.

Türk devlet ve hâkimiyet mefhumunun temelinde, cihânşûmûl, yani bütün cihanı içine alan bir devlet fikri bulunur. Türk devletinin esas amacı, “Tört bulung” üzerinde Türklerin kutsal hâkimiyetini sağlamak ve “güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” her tarafa Türk adaletini yaymaktır. Bunu eski Türk inanç sistemiyle de birleştirenler vardır. Osman Turan Hocamız’ın belirttiği üzere, tarihin derinliklerinden beridir Tanrı’ya bağlı bulunan Türkler, O’nun seçkin bir kavmi olduklarına ve Tanrı tarafından korunduklarına inanıyorlar, Türk hakanları Allah’ın cihan hakimiyetini kurmakla kendilerini görevlendirdiklerini düşünüyorlardı.

Tarihte her iki Roma’ya da baş eğdiren büyük Hun önderi Yılduz Kağan 408 sıralarında, Bizans’ın Trakya valisi ile yaptığı bir barış görüşmesinde; “güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her tarafı fethedebilirim” diyerek sınırsız gücüne dikkat çekiyordu. Ondan yaklaşık 166 yıl sonra, soylu torunlarından Türk Şad (İstemi Yabgu’nun oğlu) tıpkı onun gibi, yine Bizans elçilerine “güneşin doğduğu yerden, batı sınırlarına kadar her yer bize tabidir” diyordu. İki Türk beyinin birbirlerinden habersiz, böyle sözler sarf-etmeleri, elbette ki tesadüfi bir olay değildir. Bu telakkilerin hepsi, Türk cihan hâkimiyeti ile bağlantılı şeylerdir. 6. asrın sonlarında Avar hakanı da Bizanslılara şöyle diyordu: “Bütün milletlerin başıyım, güneş benim üzerimde doğuyor ve yakında bana itaat etmeyen kimse kalmayacak”. İşte buna binaen Prof. Dr. Osman Turan “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” adlı bu muazzam eserinde; “devlet-i ebed müddet” şuurunun çok mükemmel bir şekilde hafızalara kazındığını, bu muazzam devletin de yer yüzünde bazı vazifeleri olduğunu ortaya koyar.

Bu anlayış ve görüş yani Tanrı’nın adı ve adaletini hâkim kılma Türklerden, Moğollara da yansımıştır. Bu durum İlhanlı hükümdarının, Şam meliki Nasır’a yazdığı mektupta çok açık bir şekilde beliriyor. Hülagu’ya atfedilen bu sözler şöyledir: “… malumdur ki biz Tanrı’nın ordusuyuz, Tanrı bizi öfkesinden yaratmıştır. O, bizi gazabını çekmiş bir kavmin üzerine musallat etmiştir. Dualarınız boşunadır. Çünkü siz haram yiyor, bid’atlarda bulunuyorsunuz. İmandan ve Tanrı’dan uzaklaşıyorsunuz… Sapıklığın, düşkünlüğün, horluğun ve kötü işin tutsağısınız. Doğudan batıya kadar olan mülklerin sahipleriyiz.”.

Netice itibarıyla Türk denen bu savaşçı kavmin işi sadece kılıç sallayıp, harp yapmak değildi. Onun başlıca görevleri, Tanrı’nın verdiği devlet ve güç ile Tanrı adına dünya nizamını kurmaktır. Bu Türk devletinin başlangıcından, bu güne kadar devam etmiş bir dünya görüşüdür ki, Osman Turan da eserlerinde bu konunun üzerine basa basa durur.

Kök Türk Yazıtlarında Türk cihân hâkimiyeti anlayışının en güzel örneklerine rastlamamız mümkündür. Ancak şurası da vardır ki, Kök Türkler dünya düzeni için mücadeleye girişmeden önce, kendi içlerinde huzur ve istikrarı sağlamışlardı. Bu da “yaradılış destanı” ile ilahî bir şekle sokuluyordu: “Üze Kök Tengri asra yagız yer kılundukda ikin ara kişi oglı kılınmış. Kişi oglınta üze eçüm-apam Bumın Kagan, İstemi Kagan olurmış; olurıpan Türk bodunıng ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş”. Bu durum günümüz devlet yapıları için de geçerlidir. Dünyada saygın bir yere sahip olmanın yolu, önce halkın kendi arasında birliği kurmasına bağlıdır. Böylelikle daha güçlü olunur ve karşıdakilere bu hissettirebilir.

Kendi içerisindeki düzen sağlandıktan sonra Bilge Kağan doğudan batıya, kuzeyden güneye kadar bütün kavimleri itaate alarak, bir otorite tesis ettiğini, şu şekilde dile getirmişti: “Türgiş kağanı benim milletimden, yani Türk’dü. Bilmediği, yanıldığı ve suç işlediği için Türgişlerin kağanı, bakanları, beyleri de öldü. On Ok halkı eziyet çekti. Atalarımızın kazanmış olduğu topraklar sahipsiz kalmasın diye, Az halkını düzenleyip, tanzim ettim. Bu sırada Kırgız Bars, beğ idi. Kağan adını burada biz layık gördük. Küçük kız kardeşimi prenses olarak verdik. Kendisi yanıldı ve öldü. Halkı kul-köle oldu. Kögmen ülkesi sahipsiz kalmasın diye Az ve Kırgız halkını da düzene soktuk”.

Bilindiği gibi Arap orduları, Maveraünnehir çevresinde giriştikleri hareket sırasında bu bölgedeki idarî yapıya ve intizama büyük ölçüde darbe vurmuşlardı. Bu yüzden meydana gelen yönetim boşluğuna nihayet vermek amacıyla, Türk ordularının 710 yılı sonlarında Sogd bölgesine bir sefer yaptıkları Kök Türk Yazıtlarında; “Sogd halkını düzene sokmak için Yinçü Ögüz geçilerek, Temir Kapı’ya kadar ordu sevkettik”, diye anılmaktadır. Vatandaşı ister Türk olsun, ister olmasın hükümdar, onun herşeyinden kendini mesul tutardı. Dolayısıyla eski Türk hakanı ülkesinin sınırları içerisinde hiçbir yerde huzursuzluğa göz yummazdı. Gerektiğinde devletin güler yüzünü, gerektiğinde de sert duruşunu göstererek sukûneti sağlardı.

Çok dindar bir hükümdar olarak tanınan Sultan Gazneli Mahmud’un malının ve mülkünün haddi-hesabının olmadığı malûmdur. O, ülkesinin sınırları içerisindeki herkesin can güvenliğini düşünürdü. Bir keresinde Hindistan’a giden bir kervanın yolda soyulması üzerine, bu olayda mallarını yitiren bir kadının; “kontrol edemeyeceğin yerleri niye alıyorsun” demesi yüzünden, bundan sonra topraklarından geçen bütün kervanların korunacağını duyurduğunu biliyoruz.

Yine buna bağlı olarak tarihi bir notu da daha aktarmak istiyoruz. Birgün çeşitli milletlere mensup bir tüccar kafilesi, Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1192-1211) huzuruna gelerek, Antalya’nın Frenk hâkimini şikayette bulunurlar. Çalışıp, kazandıkları, çocuklarının rızkına Antalya limanında el konulduğunu, üstüne üstlük Frenk valinin küstahça; “şu anda adil sultan haşmet ve gurur içinde, Konya’da saltanat tahtı üzerinde oturmaktadır. Mazlumları korumak için adalet sofrasını yaymıştır. Onun yanına gidin, davanızı anlatın da asker toplayıp, sizin derdinizin dermanını bulsun. Mallarınızı yağmadan kurtarsın, size geri versin”, diye alay eder. Sultan Gıyaseddin bunları duyunca, çok hiddetlenmiş; “mallarınızı geri alıp, onları eksiksiz olarak size vermeden yerime oturmayacağım. Bulunamayan eşyanızı da hazinemden karşılayacağım, saltanat bayrakları Antalya’ya hareket edince, onlarla işimiz olacak”, demiş ve Antalya üzerine yürümüştür. Nihayet bu şehir zaptolunarak, bölgedeki haksızlık ve hukuksuzluklar sona erdi. Bu yüksek düşünceli Türk hükümdarı hem dünyadaki gerçek görevini yerine getirme, hem de sözünü tutmanın huzuru içinde, Konya’ya döndü.

Tarihte kendi tebasına ve bütün insanlığa karşı sorumluluk duyan, ulvî bir anlayışla hareket eden bir devlete ve örneklerine az rastlanır. İşte bu mesuliyet anlayışı, Türk’ün cihan hâkimiyeti mefkûresi ve insanlık sevgisinden doğmaktadır.

Bu cihân hâkimiyeti anlayışı bilindiği üzere, daha sonraki yüzyıllarda, özellikle İslamiyet ile birlikte cihâd fikri şekline dönüşmüş, temeli tarihin çok eski devirlerine kadar inen, bu Türk adaletini yayma ve uygulama ülküsü, dinî bir tezahür şeklinde daha da kuvvetlenerek uygulanmaya çalışılmıştır ki, eserlerinde bu konuyu da titizlikle inceleyen Prof. Dr. Osman Turan şöyle bir tespitte bulunmaktadır: Esasında Türk cihan hakimiyeti adalete, insanlık duygusuna ve milletlerin arzusuna dayanmasa idi Türk kudretinin tarih boyunca yaşaması da mümkün olmazdı. Türk idaresinin Avrupalılardan farkı, yabancılara ikinci sınıf insan veya köle muamelesi yapılmasıydı.

Osman Turan, Türk devlet anlayışını özünü meydana getiren Tanrı-Kut ilişkisini yerinde tespit edebilen ender şahıslardan birisidir ki, bilindiği üzere eski Türk devletinde siyasi iktidar “kut” kelimesi ile karşılık bulmuştur. Yani Kut’un sahibi olan devletin de hâkimidir. Kök Türk Yazıtlarına baktığımızda, “kut” ve “kutluluk” Türk kağanlarına, dolayısıyla hükümdar ailesine ve kişilere Tanrı tarafından bağışlanmaktadır. Türk kültür tarihinin abidelerinden birisi olan Kutadgu Bilig’de kut’un mahiyeti: “Fazilet ve kısmet kutdan doğar, beyliğe giden yol ondan geçer, herşey kut’un eli altındadır” diye, belirtiliyor. Kök Türk tarihinden hatırlayacağımız üzere, İl-teriş Kağan’ın ölümünden sonra belki de kısa bir müddet devletin başına geçen İl Bilge Katun’un iktidarı da “kut” ile şöyle açıklanmaktadır ki, Bilge Kağan: “Umay’a benzeyen annem katunun devleti (kutu) sayesinde, küçük erkek kardeşim Köl Tigin er adını aldı”, diyor. Bundan yola çıkarak Osman Turan Hoca; Türk tarihinde devletin kutsiyeti ve hükümdarın babalık sıfatı bu düşüncenin mahsulüdür, dedikten sonra nihayet, nizam-ı alem davasının din, devlet, vatan ve millet gibi dört mukaddes unsura dayandığına, işaret eder.

Türk tarihini bir bütünlük içerisinde düşünen Prof. Dr. Osman Turan, Türklerdeki devlet anlayışı ve bağlılığının çok köklü bir manevi yapıdan geldiğini, yönetenlerle, yönetilenler arasında mükemmel bir anlayış olduğunu vurgular ki; bu sistemde herkes görevini layıkıyla yerine getirmekteydi. Bu düşünceye sadık kalındığı müddetçe Türk devletlerinin bünyesi sağlam olmuştur. Herkesin tek bir amacı vardı, o da kimseye muhtaç olmadan, bağımsız bir şekilde yaşamak idi. Kiçik Kutlug Alp Yabgu’nun, Kür Şad’ın, Enver Paşa’nın, Şahin Bey’in şehâdetleri hep bu büyük milletin hürriyeti içindir. İşte bu yüzden tarih, kahramanların hayat hikâyesidir.

Bize göre, Osman Turan’ın son devir Türk tarihçilerinin en büyüklerinden birisi olmasının ana sebebi, onun Türk kültürünü çok iyi bilmesiyle beraber, eski Türk tarihine de vakıf bulunmasıdır.

Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ

Töre Dergisi, Sayı 3, Ankara 2012

YURTDIŞI TÜRKLERİ DOSYASI : ABD’ye ilk yerleşen Türkler


ABD’ye ilk yerleşen Türkler

Amerika Birleşik Devletleri’nde bilinen ilk Türk yerleşimciler 1586 yılında Kuzey Carolina’da kurulan İngiliz kolonisi Roanoke’ye gelenlerdir. Sir Francis Drake tarafından getirilen bu iki yüzden fazla müslüman Moor ve Türkler olarak tanımlanmıştı.

Drake kadırga köleleri olarak ağır çalışmaya mahkum edilmiş bu Müslümanları Karayipler’deki İspanyol sömürge kuvvetlerinden kurtardı. Tarihi kayıtlar, Drake’in kurtarılmış kadırga kölelerini geri vereceğini taahhüt ettiğini ve İngiliz hükümetinin nihai olarak bunlardan yüz adedini Osmanlı topraklarına geri gönderdiğini gösteriyor.

Bundan sonra 1820-1920 arasındaki dönemde Türk göçünün önemli dalgaları başladı. Osmanlı İmparatorluğundan Amerika Birleşik Devletleri’ne yaklaşık 300.000 kişi göç etti; ancak bu göçmenlerin sadece 50.000’i Müslüman Türk, geri kalanı başta Arap, Azeri ve Ermeni olmak üzere farklı milletlerdendi. Çoğu Türk, Hıristiyan bir ülkede dinlerinden dolayı kabul edilmemekten korkup Birleşik Devletlere kolay erişim sağlamak için giriş limanında bir Hıristiyan ismi altında kayıt altına alındılar; Dahası, birçoğu ayrımcılığa uğramamak için kendilerini “Suriyeli” veya “Ermeni” olarak ilan etti. Türklerin çoğu Rhode Island limanları vasıtasıyla Amerika’ya girdi; Portland, Maine ve Ellis Adası. Harput, Fransız ve Alman misyoner okulları, Amerikan üniversitesi ve eski göçmenlerden ağızdan ağıza yayılan sözler, göç etmek isteyenler için “Yeni Dünya” hakkında en önemli bilgi kaynağıydı.

En yüksek sayıda Türk girişi, I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce ABD göç politikalarının oldukça liberal olduğu 1900-1914 yılları arasında oldu. Bu Türklerin çoğu Harput, Akçadağ, Antep ve Makedonya’dandı ve Amerika Birleşik Devletleri için Beyrut, Mersin, İzmir, Trabzon ve Selanik’ten yola çıktı. Bununla birlikte, Birleşik Devletler’e göç akışı okur yazarlık ve I. Dünya Savaşı temelinde 1917 Göçmenlik Yasası ile kesintiye uğradı.

Bununla birlikte, Balkan vilayetlerinden çok sayıda Türk, Arnavutluk, Kosova, Batı Trakya ve Bulgaristan’dan göç etti ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşti; Birçoğu etnik olarak Türk oldukları ve kendilerini böyle tanımladıkları halde, menşe ülkelerine göre “Arnavutlar”, “Bulgarlar” ve “Sırplar” olarak listelendi. Ayrıca, etnik kökeni Arnavut, Bulgar, Rum, Makedon veya Sırp olan pekçok göçmen ailede Türk kökenli çocuk vardı. Bunlar Makedonya 1912-13 Balkan Savaşı’ndan sonra Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan arasında bölününce ailelerini kaybeden Türk çocuklardı. Bu çocuklar vaftiz edildi, evlat edinildi ve emekçi olarak kullanıldı; Evlat edinen aileler Birleşik Devletler’e göç ederken, bu çocukları aile üyeleri olarak nitelendirdiler, ancak bu Türk çocuklarının çoğu kökenlerini hatırladı.

İlk Türk göçmenleri ağırlıklı olarak erkek egemen ekonomi göçmenleriydi; bunlar alt sosyoekonomik sınıflardan çiftçiler ve çobanlardı; Ana kaygısı, yeterli birikimi yapıp eve dönmekti. Bu göçmenlerin büyük çoğunluğu, kentsel alanlarda yaşıyor ve deri fabrikalarında, tabakhanelerde, demir çelik sektöründe, tel, demiryolu ve otomobil endüstrisinde, özellikle New England’da, zor ve düşük ücretli işlerde, sanayi sektöründe çalışıyordu. New York, Detroit ve Chicago. Türk toplumu genelde yatılı bir iş veya kalacak bir yer bulmak için birbirlerine güveniyorlardı. Rumlar, Yahudiler ve Ermeniler gibi etnik Türkler ile diğer Osmanlılar arasında da işbirliği vardı.

Peabody’nin (Massachusetts) bazı bölgeleri gibi Yunan, Ermeni ve Türkler arasında gerginlik yaşanan bölgelerde vardı. Diğer Osmanlı etnik gruplarından farklı olarak, erken dönem Türk göçmenlerin çoğu anavatanlarına döndüler. 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, geri dönüş oranı son derece yüksekti.

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Amerika’ya gönderdiği gemiler (Gülcemal) ile bu adamları herhangi bir ücret almadan geri getirdi. Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı nedeniyle erkek nüfus tükenince, eğitimli Türkler, yeni kurulan Cumhuriyet’te işe alınmıştı. Bu nedenle, vasıfsız işçiler geri dönmeye teşvik ediliyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde kalanlar İngilizce’yi çok az bildiklerinden aralarında yaşamayı tercih etti. Bununla birlikte, torunları çoğunlukla Amerikan kültürüne asimile olmuş ve soylarından az çok haberdardırlar.

Kaynak: http://turkishamericannews.com/turkish-american-news/item/4645-the-earliest-known-turkish-settlers-arrived-in-the-u-s-in-1586

PSİKOLOJİK HARP DOSYASI : I. DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRK CEPHELERİNDE PSİKOLOJİK HARP


I. DNYA SAVAI’NDA TRK CEPHELERNDE PSKOLOJK HARP.pdf

TARİH : TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “AĞAÇ”


TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “AĞAÇ”

JEAN PAUL ROUX

Yeni Türk tasarımlarında ağaç, “axis mundi” ve yaşam kaynağı olmak üzere iki ayrı rol üstlenir. Dolayısıyla, bunun eski Türk toplumlarında da benzer olduğu ve kimi zaman pek açık seçik olmayan raporların bazen o şekilde, bazen de bu şekile yorumlanmış olduğunu varsaymak, bir tedbirsizlik olmasa gerek. Daha inandırıcı ve sağlam raporların varlığı, bu düşüncenin yerinde olduğunu ortaya koymaktadır:

Örneğin, Bronz ve Taş Çağına ait heykellere ilişkin ikonografik araştırmalar bizleri oldukça aydınlatmaktadır. Bazen aynı ağaç’ta her iki sembolik anlam bir araya gelir; ancak bazen de bilmediğimiz bir anlam taşıyabilir. Sözlük yazan isterse Kâşgarlı Mahmud gibi bilgili biri olsun, bu durumda haklı yere kendimize, sözlük yazarının yaptığı açıklamaya ne tür bir anlam yüklememiz gerektiği sorusunu sorabiliriz. Nitekim ona göre Türkler, Tengri (gök tanrı) adını, göze ulu bir ağaç gibi büyük görünen her şeye takarlarmış. Ulu ağaç daha sonraları Orta Asya’da bir dizi ağaç şeklinde karşımıza çıkar: yalnız ağaç, kurumuş ağaç ve yaşlı ağaç. Bu konuya İbn-Rustah tarafından değinilmiştir. Başka iletilerin daha kolay yorumlanabildiğim söylemek de mümkün değildir. Çinliler, Kırgızlardaki ağaç ve aynı zamanda Su kültüne dikkat çekerler. Gardizi değişik hayvanlarla bağlantılı olarak ağaç’tan söz eder. T’u-küelerin kaynağı hakkındaki bir Çin raporunda şüphesiz kozmik bir eksen bulmak mümkün: On eşinden çok sayıda oğlu bulunan birinci kralın ölümünün ardından, oğullar “ulu bir ağacın etrafında toplanıp şu kararı alırlar: ağacın yambaşında yapılacak yüksek atlama yarışında en yükseğe sıçrayan kral olacaktır”. Uygurların kurban adarken etrafında dolandıkları ağaç da bir eksendir. Oğuz Kağan Destanı’nda yaşam ağacı teması kozmik ağaç temasıyla karışmaktadır. Oğuz av sırasında bir gölün ortasında bir ağaç ve bu ağacın kovuğunda (qucaq) tanrısal kaynaklı bir kız görür. Oğuz onunla evlenir ve kız kendisine üç oğul verir. Ağacın bu kovuğu (qucaq) Uygur söyleninde geçen “dal”a benzer: bir ağaç üzerinde oluşan budak dokuz ay dokuz gün sonra yarılmakta ve beş çocuk dünyaya gelmektedir. Bunların en küçüğünün adı Buku’dur. Her ne kadar buradaki amaç belliyse de, ağaca düşen, ışığın devreye girmesi gök ile olan bağlantıyı çağrıştırmaktadır: Türk ve daha sonraki Moğol söylenlerinde, aynı ışık çadırın ortasındaki duman deliğinden içeri süzülür ve bu da yine kozmik bir eksen ifade eder. “Budak”ın (qabuq) oynadığı rolün oldukça deforme olmuş bir yansımasını Raşidad-Din Fadlallah ve Abu-‘l-Gazi Bahadur Han’ın Kapçakların kökeni üzerine yazdıkları raporlarda görmekteyiz. Hamile bir kadın doğurmak üzere bir ağacın kovuğuna sığınır. Kadının dünyaya getirdiği bebek, ağacın bir oğludur. Bitki-insan şeklindeki bu türeyiş ilişkisi, bitkinin evlatlarına bulunduğu çok sayıda tavsiye ve yaptığı konuşmayla sıkça vurgulanmaktadır.

Önemli Türk gruplarının ölülerini ağaç’lara asma geleneği, mutlaka yeniden doğuş ve aynı zamanda ölülerini göğe sunma ve onları göğe uzanan yola çıkarma umudundan kaynaklanmaktadır. Üstelik genel kanaatin aksine, eski dönemlerde bile kurban edilen atlar ağap’larm yüksek dallarına asılırdı. Ibn Fadlan bu konudan bahseder. Ölülerini toprağa verenler ise, ölüyü daha önce içi oyulmuş bir kütüğün içine yerleştirir ya da T’u-küelerin yaptığı gibi, ölünün ne zaman gömüleceğini belirleyebilmek için ağacın hangi durumda olduğu göz önünde bulundurulurdu: Eğer birisi ilkbahar veya yazın öldüyse, otların ve ağaç’ların yapraklarının sararması beklenirdi. Yok eğer kişi sonbahar veya kışın öldüyse, ağaç’lar yapraklanana ve bitkiler çiçek açana kadar beklenirdi. Diğer şeylerde de olduğu gibi ağaç’larınn birarada oluşu, başka bir deyişle koruluk ya da orman, onların numina (isim) olma karakterini vurgular. Sonraki dönemlerden çok sayıda kutsanmış orman olduğunu biliriz. En eski dönemde Ötüken elbette kutsal bir dağ idi, fakat aynı zamanda kutsal bir ormandı da, çünkü çoğu kez “Ötüken’deki kutsal orman” diye bahsi geçer.

JEAN PAUL ROUX, BİLGESU YAYINCILIK, 1.BASKI – 2011, 25-27

TARİH : TÜRK MİTOLOJİSİ’NDE “KARTAL”


PERTEV N. BORATAV

Sözcük anlamı: “karakuş”; Karakuş, bürküt/bürgüt Türkler tarafından kartala eş anlamlı kullanılan sözcüklerdir. Si­birya halklarında muhteşem bir yeri olan bu kuş, Kaşgârlı Mahmud tarafından “Karakuş Yılduz” olarak Yunan mito­lojisindeki Jüpiter karakterli kartalını andıran Jüpiter geze­geninin belgesi olarak anılır.

Uluslararası katalogda (AaTh) 301 numaralı masal türünün genişletilmiş bir yorumu olan Kırgız kahramanlık şiiri “Er- Töştük”te olduğu gibi, aynı masalın bazı Anadolu yorumla­rında da (TTV No.72), öbür dünyanın kahramanını yeryü­züne getiren kuş bir kartala benzetilir.

Bir Anadolu halk türküsünde -bir mitolojik yaratığı veya basit bir poetik resmi hatırlatan- bu kuştan şöyle bahsedilir:

“Yüksek dağın zirvesinde haşmetli kartal yeryüzünü kap­ lamak üzere kanatlarını açtı.”

Kartal, Oğuz boylarının kuş amblemlerinden (eski Türkçede: ongon) biriydi: bunu, Raşid-ad-Din Fadallah’ın Ay Han’ın dört anlatımından ve Abu’l-Gazi Bahadır Han’ın Gün Han’ın devamı olan Salur boyu aktarımlarından anlı­yoruz. Salurlar ve hanları Kazan Han için yazıldığı düşü­nülen Dede Korkut kitabında, Oğuzların bu kuş için duy­dukları saygının bir kanıtı olarak anlaşılması gereken, “ala­ca benekli kartalın faziletlerini taşıyan kişiler” anlamında kahramanlar için çoğunlukla “Çal Karakuş erdemlü” ifadesi kullanılır.

Türk Mitolojisi, Pertev N. Boratav, BilgeSu Yayıncılık, 1.Baskı, 2012, S 83-84

GLADYO DOSYASI /// E. İST. D. BŞK. BÜLENT ORAKOĞLU : Alman ve Türk gladyolarının DİTİB operasyonu


Alman ve Türk gladyolarının DİTİB operasyonu

Bülent Orakoğlu

Alman Federal Savcılığı geçen ay içinde Türk İslam Birliği’nde (DİTİB) görevli 6 imam hakkında casusluk suçlaması ile soruşturma başlatmıştı. Suçlama konusu ise Almanya’nın teröre verdiği bilinen desteği bir kez daha açık bir şekilde gözler önüne seriyordu. Almanya’nın, hedefi Türkiye’yi üst aklın kontrolündeki NATO, İngiltere ve OBAMA ABD’sinin başını çektiği algı operasyonları, psikolojik harp stratejileri ve asparagas iddialarla terör’e destek veren ülkeler kategorisinde değerlendirilmesini sağlamaktı. Böylece Türkiye’de devletin üst katlarının, Lahey Adalet Divanı’nda yargılanmaları sağlanabilecekti. Bu amaçla Türkiye DEAŞ’a destek vermekle suçlanırken, Almanya açık bir şekilde Türkiye aleyhine faaliyet gösteren eli kanlı PKK, DHKP-C ve FETÖ terör örgütlerine kucak açarak silah lojistik ve eğitim desteğinde bulunabiliyordu. Üstelik 15 Temmuz Kalkışması’nda 248 Türk vatandaşını şehit eden 2191 vatandaşımızı yaralayan FETÖ firarilerini, Türkiye’ye teslim etmek bir yana, Türk din görevlilerini FETÖ hakkında bilgi toplayıp Türk makamlarına ilettiği iddiasıyla casusluk davası açma cüretini göstermede bir sakınca görmüyordu. İki ülke arasında krize neden olan konu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son Türkiye ziyaretinde de gündeme geldi. Kritik ziyaretin hemen ardından DİTİB, tartışmalara konu olan 6 imamın görevine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından son verildiğini açıkladı. Merkeze çağrılan imamların yerine ise yeni görevlendirmeler yapıldı. Ancak Federal Kriminal Dairesi’ne bağlı Alman polisinin yeni atanan 4 imamın ikamet ettiği evde casusluk iddiaları ile ilgili olarak ”daha fazla kanıt toplamak!” amacı ile yaptığı aramalar, Türkiye’de kamuoyu tarafından, DİTİB’e yönelik hukuk dışı karanlık skandal ve Pediga eylemlerine destek veren düşmanca bir operasyon olarak değerlendirildi.

FETÖ elebaşı Gülen ve diğer terör örgütü mensuplarının Amerika’da Walk-in tabir edilen kategoride yani gönüllü olarak CIA veya Pentagon’a ajanlık hizmeti talep ettikleri istihbarat raporlarında ve mahkeme kararlarında yer alıyor. Raporlarda; FETÖ militanlarının yalnızca CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan olmadıkları, duble agent olarak piyasalarını yükselttikleri belirtiliyor. Yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı Almanya’da himmet parası toplama, yandaş ve mürit kazanma amacına yönelik olarak çeşitli şirket dernek ve vakıflarda faaliyet gösteriyorlar.

FETÖ’nün Türk Gladyo’su olarak, Almanya’da özellikle Alman Dış İstihbarat Servisi BND ve İç İstihbarat Servisi Federal Anayasayı Koruma örgütleriyle çok iyi ilişkiler kurması şüphesiz Soğuk Savaş döneminin Alman Gladyo’su Gehlen Harekatı veya BJD(Alman Gençlik Birliği)sayesinde olmuştu. Türkiye’de ve tüm Avrupa ülkelerinde 1990’lı yıllarda Soğuk Savaş döneminin Gladyoları deşifre olmuş Amerika çıkarlarına hizmet edemez hale gelmişlerdi. ABD müesses nizamı NATO ve AB ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de yeni Gladyo yapılanmasını ‘din eksenli tarikatlar ve cemaatler’ ekseni üzerine oturtmuştu. ABD’nin yeni stratejisi ‘dinci laik çatışmaları’ üzerine kurulmuştu. Türkiye için seçilen örgüt Fethullah Gülen cemaati (FETÖ )olmuştu. Scientology tarikatı ise ABD başta olmak üzere birçok ülkede ayrı bir din olarak kabul edilmişti. Almanya ve bazı AB ülkeleri ABD merkezli Scientology tarikatının ülkelerindeki yapılanmasının ulaştığı boyutları örtülü bir tehdit olarak algılamakta ve bu örgüte karşı yaptırımlar uygulama çabasındalar. Almanya’da yeni Gladyo’nun Scientology örgütü olduğu kanaati hakim. Hızla yayılan ve büyük mali olanaklara sahip CIA bağlantılı, Scientology tarikatının Avrupa’da en sıkı ilişki içinde olduğu güç, Fethullah Gülen terör örgütü olması dikkat çekicidir. Scientology, aynı zamanda Moon tarikatı ve Çin’de faaliyet gösteren Falun Gonk ile de çok sıkı ilişki içinde. Her dört tarikatın da teorisi, dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında olağanüstü uyum var. Kuskusuz bunun nedeni, komuta merkezinin aynı olması hepsinin CIA’nin örtülü faaliyetleri için kullanılıp yönlendirilmesinden kaynaklanıyor.

Bu nedenle Almanya’da DİTİB’e mensup görevlilere karşı yürütülen karanlık senaryoların ve operasyonların arkasında Türk ve Alman Gladyoları FETÖ ve Scientology olduğu artık bir sır değil. Bu gerçekler karşısında Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve çoğunlukla HDP’li belediyelere hibe veya kredi fonlaması sağlayan, Alman yatırım ajansı GTZ ve onunla ortak çalışan Alman Kalkınma Bankası KfW’nin detaylı araştırılması gerekiyor. Tarihten 10 yıl önce Alman vakıfları ile ilgili ajanlık ve Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ile ilgili olarak yargı sürecinin başlatılması ve beraatle sonuçlanması üzerinden önemli yeni gelişmelerin ve delillerin ortaya çıkması bu vakıfların, GTZ ve Alman Kalkınma Bankası’nın FETÖ ve Scientology Gladyo yapılarıyla ilişkileri ve faaliyetlerinin yeniden araştırılması ülke güvenliği açısından elzem görünüyor.

KAMPANYA : ŞAYET TÜRK DÜŞMANLARINA HAK ETTİĞİ DERSİ VERMEK İSTER SENİZ SİZ DE İŞTİRAK EDİN !!!!


ŞAYET, Ermenistan Cumhur Başkanı Sarkisyan Azerbaycan’a sayısız kez saldırdığı için YARGILANSIN diyorsanız !!!

ŞAYET, Hocalı Katliamını gerçekleştirenlere katliam emrini veren Sarkisyan’ın YARGILANMAMIŞ olmasının yeni Sarkisyan’lar üreteceğini düşünüyorsanız !!!

ŞAYET, Birleşmiş Milletler’in 1993’de Ermenistan’ın işgal ettiği Karabağ topraklarından derhal çıkması kararını önemsiyorsanız !!!

Lütfen bağlantı adresini açınız ve katılımınızı sağlayınız.

Dostlukla,

Lâle Gürman

KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

İSRAİL DOSYASI : İsrail’in bastığı Türk bayraklı pulun bilinmeyen hikayesi


İsrail’in bastığı Türk bayraklı pulun bilinmeyen hikayesi

1917’de son bulan savaşın anısına İsrail Posta idaresi bir hatıra Pul’u yayınladı…

1917 Birinci Dünya savaşında İngilizlerin “Palestine” Türkçesi “Filistin cephesi” hem de Filistinli dostlarımızın (!!!) bizleri İngilizlere satmaları sonucu düşmüştür. Ve Osmanlı ordusu bu topraklardan çekilmek durumunda kalmıştır.

Arada belirtmekte yarar vardır ki “Palestine” veya “Filistin” bu bölgenin adıdır. Yani coğrafi bir bölge adıdır. Bir devlet ve millet adı değildir. Sonra da bu şekil değiştirecek ve belki de bir millet adı halini alacaktır ama kökeninde bu coğrafyanın adı olduğunu bilmemizde yarar vardır.

Bu tarih ile ilgili olarak ve de çok sıkı bağlantılı olan adı “Hicaz Yolu” olan tren yolu her ne kadar Mekke ve Medine’ye kadar uzanan bir Hacı taşıma trenyolu olarak bilinse de esas görevi özellikle bu savaş yıllarında Osmanlı ordusuna silah ve asker taşımakta çok önemli görevler ifa etmiştir.

İsrail Devleti de bu tren yolunun İsrail tren istasyonlarını Milli Koruma altına almış ve restore etmiştir. Etmeye de devam etmektedir.

Kudüs, Hayfa, Yafo ve Beer Sheva ilk restore edilen istasyonlardır.

Kudüs Tren İstasyonu, Hicaz Trenyolu

Hayfa Tren İstasyonu

Beer şeva Türk tren istasyonu

Beer Şeva Tren istasyonu önündeki Atatürk Büstü…

Beer Şeva’daki şehitlik anıtı..

İşte Osmanlı izleri ile dolu olan İsrail’de bu eserler birer mücehver gibi saklanmakta, korunmakta ve bakımı yapılmaktadır.

Yafo Türk Tren istasyonu restore edilen bütün istasyonlar arasında en görkemli ve sevimli olanı bana göre. Çünkü işyerime sadece 3 dakika yol mesafesinde. Şaka bir yana oldukça güzel bir gezi yeri haline getirilmiş.

Tel-Aviv’i ziyaret edecek olanların mutlaka gezmesi gereken bir mekandır .

İşte bu tren istasyonu ve de 1917’de son bulan savaşın anısına İsrail Posta idaresi bir hatıra Pul’u yayınladı.

Pul’un üzerine şunlar yazıyor:

ASKERİ DEMİRYOLU

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ 100.YILI İSRAİL DEVLETİ.

Resim ise Beer Şeva tren istasyonu ve Osmanlı askerleri ile cephedeki Osmanlı Subayı ise

İsrail’in ikinci Başbakanı Mosher Sharett.

Moshe Sharet İstanbul’da Hukuk okumak için gitti. Savaş nedeni ile eğitimi yarım kaldı ve

Birinci Dünya savaşında Üstteğmen rütbesi ile tercümanlık yaptı ve Çanakkale savaşında Osmanlı ordusu ile birlikte çarpıştı.

Bugün dost ve kardeş Filistin otonomi Yönetiminin yayınlamış olduğu Ermeni soykırım anısı pulu ile kıyaslandığında kimin dost kimin düşman olduğunun hesabını yapmak gerektiğine karar vermemiz lazım sanırım.

Rafael Sadi

Odatv.com

GAGAVUZLAR DOSYASI /// Gökoğuz Yeri’nin İlk Türk Kadın Başkanı : İrina VLAH


Gökoğuz Yeri’nin İlk Türk Kadın Başkanı : İrina VLAH

Türk kadını…

Yeri geldiğinde memlekete evlat yetiştiren, yeri geldiğinde eri yoksa ocağına er olan mübarek Türk kadını… Devlet yöneten, savaşan, vatanına ve Türklüğüne sahip çıkan Türk kadını…

Tarihin de eşi ile birlikte yahut tek başına devlet yöneten Türk kadını; geçen yüzyıllarda bağnaz düşüncelerin kurbanı olarak geri plana itilir, evinde oturarak düşünmemesi, söylememesi, seçmemesi söylenir. Fakat Mustafa Kemal Atatürk gibi bir yiğit gelir Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmakla kalmaz, Türk kadınına da tüm dünya nazarında hak ettiği değeri verir. Bunların en önemlisi seçme ve seçilme hakkıdır… Çünkü Atatürk bir şeyi çok iyi bilir; Türk kadını Tomris Hatunun torunudur.

İşte bu yüzyılda Atatürk’ün elinden tutup ayağa kaldırdığı Türk kadını, yavaş da olsa hak ettiği yerlere gelir, yapabileceklerini tüm cihana gösterir ve örnek olur. Bu örneklerden biri de göğsümüzü kabartan soydaşımız, Oğuz Han’ın torunları Gökoğuz diyarının ilk Türk kadın başkanı: İrina Vlah.

Evvela Gökoğuz Yeri’nden söz edelim. Gökoğuzlar yani Gagavuzlar, Karadeniz’in kuzeyinde Moldova Cumhuriyetine bağlı özerk bir yapı ile yönetilen bir Türk Devleti. Hıristiyan bir Türk topluluğu olan, 1994 yılında Türkiye’nin desteği ile kurulan Türk Dünyası’nın kıymetlisi bu devletin adı “Gagavuz Yeri Özerk Cumhuriyeti”…

Gagavuzya özel bir hukuki statüyle yönetiliyor. Başkanlık sisteminin geçerli olduğu ülkede Gök-Oğuz kelimesinden geldiği belirtilen Gagavuzlar, uzak kalmışlıklarına rağmen Türk kültürünü yaşatmaya çalışıyorlar. Bozkurt’u bir sembol olarak benimseyen Gagavuz halkının çoğunluğu Türkçe biliyor ve konuşuyor. [1]

Gagavuzlar, Türkiye Türklüğü ile özdeş kültürünü yaşatmaya çalışıyor. Türkiye, Azerbaycan ve Türkmen Türkçeleri gibi Gagavuz Türkçesi de Oğuz grubu Türk lehçelerindendir. Diğer Oğuz grubu Türk lehçeleri, belli bir ülke veya bölgede anadili, resmî dil ve yazı dili olarak kullanıldığı hâlde, Gagavuz Türkçesi, tarih boyunca hep konuşma dili olarak kalmış; kullanıldığı ülke veya bölgenin hakim dilinin gölgesinden ve etkisinden kurtulamamıştır.[2]

Ve soydaşımız, kardeş ülke Gagavuzya’nın bugünkü ilk Türk kadın başkanı; İrina Vlah. 2015 Mart ayında yapılan başkanlık seçimlerinde rekabet ettiği 12 erkek aday arasında tek kadın adaydı. Yapılan seçim neticesinde ilk turda galip gelerek Türk kadınını onure etmekle kalmadı, adını da tarihe yazdırdı.

1974 senesinde başkent Komrat’ta dünyaya gelen Vlah’ın zor bir hayatı olur. Erken yaşta babasını kaybedince annesi ve kardeşiyle geçim derdine düşer. Belki biraz da bu zor hayatı ona yol gösterir ve sosyal yardım kurumları faaliyetlerine destek vermek ve düşkün ailelerin durumlarını düzeltme çalışmalarını hep ön planda tutar.

Komrat Devlet Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirdikten bir süre sonra siyasi hayatı başlar. 10 yıl boyunca Moldova Cumhuriyeti Parlamentosu’nda milletvekili olarak çalışır. Bu sırada pek çok işe imza atar. Gagavuz kültürünü yaşatma ve koruma çalışmaları ve bu doğrultuda yapılan organizasyonlar hep üzerinde durduğu konular olur. En önemli hizmetlerinin başını çektiği, Milletvekilliği döneminde yapımını sağladığı ve ülkesi için son derece önem arz eden Komrat Devlet üniversitesi binası ile Gagavuz halkı belki de Vlah’a hep minnettar kalacaktır.

”Bir dakika bile başka bir iş düşünmedim, Gagavuz Halkına hizmet benim işim” diyerek çıktığı başkanlık seçimi yolunda 2015 Mart ayında seçimlere girer. Girdiği bu seçimlerden galip geleceğine kimse inanmaz, hatta erkek adaylar bile inanmaz. Fakat Gagavuz halkı bir Türk kadınının devlet yönetebileceğine olan inancı ve Vlah’ın vatanseverliği neticesinde İrina Vlah’ı başkan olarak seçer.

Başkan olduğu günden bugüne Türkiye’nin de desteği ile devleti ve milleti için çabalar ve girişimleri sonuç verir. Gagavuzya’nın kalkınması maksadıyla, TİKA aracılığıyla; altyapı, eğitim, sağlık, teknik işbirliği alanlarında bugüne kadar 100’ü aşkın proje hayata geçirilmiştir.

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)’nın Gökoğuz yerine verdiği desteklerde bu noktada unutulmamalıdır. Bundan birkaç sene öncesinde Gökoğuz yeri Özerk bölgesinin Çadır Lunga Stadyumunu yenileyen TİKA, ayrıca bölgenin Kültür ve Turizm Genel Müdürlüğüne ekipman desteği sağlamış, yine Çadır-Lunga kasabasında hizmet veren 7 No’lu kreşin zemini çöken yemekhane bölümüne tadilat ve donanım desteğinde bulunmuştur. Ayrıca Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Sanayi ve Ticaret Odası bünyesinde 2011 yılından bu yana faaliyet gösteren İşletme Eğitimi Merkezi’ne eğitim salonu ve dil laboratuvarına tadilat ve donanım desteğinde bulunmuştur.

Türkiye’yi kardeş ülke olarak gördüğünü ve aynı kandan geldiğimizi sık sık dile getiren Vlah, Türkiye’nin kendilerini yalnız bırakmayacağına inancı tamdır. Kaderlerinde Rus topraklarında ve içlerinde Ruslarla beraber yaşamak olsa da Gagavuz halkı Türklüklerinden taviz vermeden, Türk yöneticileri sayesinde yaşamlarını sürdürmektedir.

Türkiye’yi çok seven ve kendilerini Türkiye ile Moldova arasında köprü olarak gören Vlah, ülkesi ve vatandaşları için Türkiye ile olan ilişkilerini hep ileri seviyeye taşımaya çalışmaktadır. Türk iş adamlarının Gagavuzya’ya yatırım yapmalarını bekliyor ve Türkiye’nin öncelikli yatırımlarını kendilerine yapmalarını istiyor.

Başkan Vlah’ın yaptıkları sadece sosyal yardımlarda değildir. Eğitime önem veren ve bir süre Komrat Devlet Üniversitesi’nde de akademisyen olarak çalışmalarını sürdüren Vlah, başkan olduktan sonra KKTC’nin havacılık ve denizcilik konularında ilk ve tek üniversitesi olan Girne Üniversitesi ve Gagavuzya Özerk Cumhuriyeti arasında eğitim, sosyal, kültürel ve sağlık alanlarında işbirliği protokolü imzaladı.

İrina Vlah, imza töreninde yaptığı konuşmada, denizcilik ve havacılık sektörlerinde eğitim ve işbirliği konusunda Girne Üniversitesi tarafından sağlanacak desteğin ülkesinin ve Gagavuz gençliğinin gelişiminde ve geleceğinde çok önemli bir destek olacağını vurguladı. Gagavuz gençliğine Girne Üniversitesi tarafından sağlanacak eğitimlerin, havacılık ve denizcilik sektörlerinde Gagavuz gençliğinin önünü açacağını söyleyen Vlah, Girne Üniversitesi’nin ülkesine yapacağı katkıları takdir ettiğini ve onur duyduğunu belirtti. Vlah, Girne Üniversitesi ile yapılan işbirliğinin ülkesiyle Kıbrıs Türk halkını daha da yakınlaştıracağını ve iki halk arasındaki ilişkileri daha da geliştireceğini dile getirdi.[3]

Türkiye’ye de sık sık görüşmelerde bulunmak üzere gelen Vlah, geçtiğimiz haziran ayında Türkiye’ye bir ziyaretlerde bulunmuştu. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüştü. İrina Vlah her görüşmede özellikle bir Türk devleti olarak- Türkiye’de bir temsilcilik açma taleplerini dile getirdi.

Geçtiğimiz Eylül ayında Kişinev Büyükelçisi olarak göreve başlayan Hulusi Kılıç da Türk dünyasının bir parçası olan Gagavuz Özerk bölgesini pas geçmeyerek, Gagavuzya’yı Türkiye ve Moldova arasında bir dostluk köprüsü olarak gördüğünü belirtmiş; “Moldova’nın önemli bir bölgesi olan Özerk Gökoğuz Yeri’nin gelişmesi ve kalkınması için de üzerime düşen görevi şevkle yerine getireceğim. Türk yatırımcılarını genelde Moldova’nın her bölgesine ve özelde Gökoğuz Yerine yatırım yapmalarını teşvik etmeye çalışacağım.” demişti.

Diliyoruz soydaşımız olan Gökoğuz Yeri Türkiye’nin hem siyasi hem de ekonomik destekleri ile daha hızlı bir şekilde kalkınır, Başkan Vlah’ın her görüşmede dile getirdiği gibi Türkiye’de bir temsilcilik açma talepleri de geri çevrilmeyerek Gökoğuz Yeri her daim bu milletin parçası olarak kalır ve iki ülke arasında ki bu kan bağı, kurulması olası bir ‘Türk Birliği’ için beraber hareket eder.

Atalarımız boşuna “kızınla devlet kurasın, oğlunla ordu olasın” dememiştir…

Türk milletini birbirine bağlı kılmaya çalıştığı bu girişimleri, devletini ayakta tutmak ve kurulması olası bir Türk Birliği’nin başını çekecek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin her daim yanında olarak, kardeşi olarak gördüklerini dile getiren 21. Yüzyıl’ın Tomris Hatunu; cesareti, özverisi ve Türklüğüne sahip çıkmasıyla göğsümüzü kabartan “Gagavuzların ilk Türk Kadın Başkanı” ayakta alkışlanması gerekir.

Figen AYDIN

1. ”Kardeş Gagavuzya Nasıl Küstürüldü?” Kürşad Zorlu, Yeniçağ Gazetesi, 02/08/2014 tarihli internet yazısı.

2. Prof. Dr. Nevzat Özkan, Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi. Gagavuz Türkçesini Yazı ve Eğitim Dili Haline Getirme Çalışmalarına Bir Bakış.

3. ”Gagavuzya Özerk Cumhuriyeti ile Girne Üniversitesi arasında İşbirliği Protokolü” Sondakika.com

TARİH : Onüçüncü Kabile /// Yahudi Türk Devleti /// Hazar ve Karaim Türkleri /// Cumhurbaşka nlığı Forsu’ndaki Yedinci Yıldız


“Onüçüncü Kabile”

Yahudi Türk Devleti

Hazar Kağanlığı

Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki Yedinci Yıldız

Karaim Türkleri

Türklerin Ortaasya’daki ilk dinleri Şamanlıktı. Türk boyları yüzyıllar içinde anayurtlarını terkedip başka başka yerlere göç ettiler. Dinsel inançlarında da değişikler oldu, içinde bizim de bulunduğumuz Türk boyları ve devletleri Müslümanlığı, bir kısmı Hristiyanlığı, bir kısmı Budizmi bir kısmı da Yahudiliği seçti.

Burada sizlere Yahudiliği din olarak seçen Türk boylarında Hazar Kağanlığı ve onların günümüzde torunları kabul edilen Karaim Türkleri’ni anlatmaya çalışacağız.

Göktürk İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra batı kanadı, Don-Volga-Kafkasya üçgeninde 650 yılında Hazar Devletini (Hazar Kağanlığı) kurdular, başkentleri İtil, Etel veya Belencer’di. Hazar kelimesi Türk kökenli bir kelimedir ,( gazar, kezer, gezer) kökünden olup göçebe, dolaşan anlamına gelmektedir. Hazarlar kendilerine Sabar demişlerdir. Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki yedinci yıldız ve bayrak Hazar Kağanlığı’nın bayrağıdır.

Bizanslılar, Sabarların yaşadıkları bölgeye de Sabariya demişlerdir. Bu bölge bugünkü Sibiryadır.

Hazarlar, bizim de içinden çıktığımız Oğuz boyundandırlar, dört yüz sene Hazar denizi ile Karadeniz arasında devlet olarak varlıklarını sürdürdüler. Hazar Türkleri alfebe olarak Orhun yazıtlarının alfebesi olan Göktürk alfabesini kullandılar, Türk dilinin Kıpçakça lehçesini konuşurlardı. Bu lehçe Türk dili içinde Oğuz lehçeleri gurubunda yer alır ve en çok konuşulan gurubu oluşturur. Konuşulan bölgeler ise: Türkiye, Azerbaycan, Irak Türkmenleri, Batı Avrupa, Bulgaristan, Gagauzya-Moldovya ve Doğu Türkistan’dır. Hakanlarına, Büyük Kagan, Kagan Beg, Hakan Beg, Şad Tarkan, Yabgu diye hitap ederler. Şehirlerinin adları Saksın, Sakarkent, Yüzkent, Begkent (Beykent), Hakanlarının adları da, Bulan, Ubaca, Bünyamin, Yusuf ve Sabutay’dır.

Hazar İmparatorluğu

Türk Hazar devleti çağının ve doğu Avrupanın en mühim ve en modern devletlerinden biri idi. Bu gün Cumhurbaşkanlığı forsundaki yedinci yıldız ve yedinci bayrak Türk Hazar Kağanlığını temsil etmektedir.

Önceleri Gök Tengri ve Şaman inancına sahip olan hazarlar 780 yılında, diğer Türk devletlerinin Müslümanlıkla yavay yavaş tanıştığı yıllarda , bir taraftan Müslüman Arapların, diğer tarafta Hristiyan Bizansın baskılarından kurtulmak için Museviliğin onıki mezhebinden biri olan Karaim mezhebini kabul ederek Museviliği seçtiler.

Karaim mezhebi Hazarların daha önceki dinleri Şamanizmle benzerlikler göstermekte idi . Tarihte Yahudiliği kabul etmiş tek Türk topluluğudur. Tarihçiler Hazarların Yahudiliği kabul etmesinin altında siyasal nedenlerin yattığında birleşirler. İslam dinini kabul etmek Halifenin emri altına girmek demekti, Hristiyanlıkta ise kilisenin bağımlısı haline gelmek tehlikesi vardı, bu dini kabul etmekle Halifenin ve Bizansın baskısından kurtulacaktı. Arthur Koesler "Onüçüncü kabile" adlı kitabında " Hazarlar sekizinci yüzyılda en parlak dönemini yaşamışlardır, ekonomik ve askeri bakımdan güçlü olmasalardı Yahudiliği alamazlardı." demiştir. Çevredeki bazı komşu devlet ve kırallıklar Hazar Kağanlığına "Yahudi Krallığı" da demişlerdir.

Zamanla zayıflayan ve eski ekonomik ve askeri gücünü kaybeden Hazarlar komşu devletlerin ve Rusların saldırıları ile 980 yıllarında dağalmıştır., 1100 yıllarında da tarih sahnesinden tamamen silinmişlerdir. Hazar Kağanlığının yıkılmasından sonra dağalan Hazarların bir kısmı, Kıpçaklar, Peçenekler, Selçuklular gibi Türk boylarına karışmış bir kısmı da Ukrayna, Litvanya, Macaristan Kırım ve Polonya’ya ve Romanya’ya dağalmışlardır.

Hazar İmparatorluğu dağıldıktan sonra "Hazar Göçleri" ve "Göç Yolları"

Geniş topraklarını işletecek nüfustan yoksun Litvanya Prensliği 1370 yılında Türkçe konuşan Hazar Yahudilerini zorla Polonya ve Litvanya’ya yerleştirir ve göçmen çekebilmek için geniş ayrıcalıklar tanır.

Dağılan Hazarlar artık gittikleri yerlerde Hazar Türkü değillerdir. Bağlı oldukları mezhepten dolayı onlara Karay Türkleri , konuştukları Türkçe’ye de Karaim Türkçesi denildi, bu mezhebin tamamı zaman içinde Türklerden oluştuğu için "Karaim" sözü bir mezhebi ifade etmekten çok, Yahudi Türkleri anlatan bir terim oldu. Kelimenin aslı İbranicedir ve "oku" anlamına gelir. Cumhuriyet devri yazarlarımızdan Refik Halit Karay’da bunlardan biridir. İsrail Yahudileri ise onlara "Kuzeri" dedi.

İsrailoğullarının dini olan Museviliğin oniki mezhebi vardı, bu mezhepler, Nuh peygamberin oğlu "Sam"ın torunlarından Yehuda’nın oniki oğlunun kabilelerine ait mezheplerdi, bütün dünyadaki Yahudilerin ve Doğu Avrupa Yahudilerinin bu oniki kabileden geldiğine inanılırdı.

Kendisi de , Macaristana göç eden Hazar Türkü ve Yahudi bir ailenin çocuğu olan yazar Arthur Koestler "Onüçüncü Kabile" adlı kitabında bunun böyle olmadığını, Doğu Avrupa (Aşkenaz) Yahudilerinin Türk kökenli Hazarlar olduklarını yani Onüçüncü kabileden geldiklerini savunmuştur. Hazar Kağanı Yusuf Yabgu, İspanyollara yazdığı bir mektubunda soyunun Nuhun üçüncü oğlu Yafes’in torunu ve Türklerin atası sayılan "Turg-arma" (dilbilimciler "Türk" olarak okurlar) dan geldiğini yazmıştır.

Hazar İmparatorluğunun dağalması ile Kırım’a giden bir kol burada bir müddet varlıklarını sürdürürler, daha sonra buradan Rusların baskısı ile bir kısmı direk İstanbul’a bir kolu da önce Romanya’ya oradan Edirne’ye gelir. Fatih Sultan Mehmet Edirne’ye gelen bu kolu İstanbul’a getirtir. Karaimlerin Kiev’deki ibadethaneleri (Kenesa)

İstanbul yeni fethedilmiştir, harap bir haldedir yeni binalar yeni eserler yapılması gerekmektedir, Karaim Türkleri bu işlerde yetenkli ve ustadırlar. İstanbul’a getirilenler daha önce bir şekilde gelmiş olanların oturduğu Eminönü Yeni Cami bölgesine ve Karaköye yerleştirilirler. Karaköy’e yerleştirilen Karay’ların oturduğu yer anlamında halk buraya Karayköy der, sonraları söylene söylene Karaköy olur.

1560 yıllarında Eminönündeki yeni Cami’nin yapımı sırasında Karaim Türkleri buradan diğer Yahudi cemaatlerin yaşadığı Hasköy’e yerleştirilirler. Eminönü ve Karaköyden gelen cemaat burada bulunan Karay mabedinin etrafında toplandılar.1918 yılında çıkan bir yangından sonra Hasköy’den de dağaldılar.

İstanbul’daki Karaim Türkleri’nin Okmeydanı’ndaki Mezarlıkları ( resimler aşagıdaki sitededir)

Hasköy’de sadece Kenesa’ları,(mabetleri) ve mezarlıkları kaldı. Bugün azda olsa küçük bir Karay Cemaati Hasköy’de yaşamaktadır her Cumartesi ibadethanelerinde ayinlerini yapmaktadırlar. Karay’ların ibadethanelerinin adı "Kenesa" dır. Allahın adını "Tengri" olarak anarlar, nadiren "Alla" adını kullanırlar. Son zamanlarda Kırım Karayları, İstanbul’dakileri maddi ve manevi olarak desteklemişlerdir. Karaylar İstanbul’da İstanbul Türkçesinin dışında, Karay Türkçesinin Trakay-Galits ağzını konuşmaktadırlar. Atatürk 1934 yılında yapılan Türk Dil Kurultayı’na Karaim Türklerini de çağırmıştı.

Bugün dünyada 30.000 kadar Karaim Türkü vardır. Bunun bir kısmı İsrail’de Amerika Rusya,Polonya, Macaristan Litvanya ve Estonya ve Türkiye’de yaşamaktadır.

Discovery Kanal da "Kültür vasıtasıyla ulaşmak, kaybolan diller" ara spotlarında Litvanyadan konuşan Karaim Türkü kız, anlaşılır bir Türkçeyle,"Biz Karaim Türküyüz, altıyüzyıl önce Litvanya’ya göç etmek zorunda kaldık", o günden bu yana örf ve adetlerini koruduklarını elli aile kadar kaldıklarını dillerini yaşatabilmek için büyük çaba sarfettiklerini anlatmakta ve çiğ börek tarifi yapmaktadır. Arka fonda bir kadın Karayca bir türkü söylemektedir bu türkünün Türkçe versiyonu ise "Şu limandan yük yükledim gemim dolmadı" dır.

Ne yazıktır ki, binlerce kilometre uzakta dilimizi konuşan "Ben Karay Türkü’yüm" diyen kızın sözlerini "Ben Karay’ım " diye tercüme etmişler.

Geçen yıl ülkemizde yapılan Eurovision şarkı yarışmasında Litvanya’yı Karaim Türklerinden bir grup temsil etti. Fakat TRT spikeri, topluluğu değişik bir dil konuşan Litvanyalı küçük bir azınlık diye takdim etti. Basında da bu konuda bazı gazetelerde cılız iki satır haberden başka bir şey çıkmadı.

Türkiye’de Karay Türklerinin sayısı 1985 yılında 150, 1995’te 90, bugün de 80-90 kişi olarak tahmin edilmektedir. Kendilerine "Karaist" demektedirler

Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi adlı eserinde: Türkolog Zogockowski’nin ,Karaim Yahudilerinin eski Hazar Türkleri’nin bu güne dilleri ile ulaşan en katkısız torunlarıdır, dediğini yazar.

Bir Karay atasözü şöyle der.

"Kısme bolsa eger bu kaderi ile" (Kaderlerinde varsa kısmet olur)

Doğan Avcıoğlu -Türklerin Tarihi c.2

Arthur Koesler-13.cü Kabile

Ahmet Ağaoğlu-Türkr Alemi-Türk Yurdu c.1-2

İbrahim Kafesoğlu-Türk Milli Kültürü

Büyük Larus-c.1

Yusuf Akçura-Yeni Türk Devletinin Öncüleri

Reşat Ekrem Koçu-Osmangazi’den Atatürk’e

MİLLİ SANAYİ & DIŞ TİCARET DOSYASI : 2008 Küresel Finansal Krizi ve Türk Dış Ticaretine Etki si (SLAYT SHOW)


2008 Kresel Finansal Krizi ve Trk D Ticaretine Etkisi.pps

MEDYA DOSYASI : Satılmış Türk Gazetecileri Deşifre Eden Udo Ulfkotte Öldürüldü !


Satılmış Türk Gazetecileri Deşifre Eden Udo Ulfkotte Öldürüldü!

‘Satılmış Gazeteciler’ kitabıyla büyük ses getiren Alman gazateci Udo Ulfkotte’nin cansız bedeni bulundu.

ÖRÜMCEK AĞI SİSTEMİ

Batıda ve Türkiye’de birçok gazetecinin CIA’in emrinde çalıştığını iddia eden Alman gazeteci Udo Ulfkotte’nin cansız bedeni bulundu. Udo Ulfkotte, ‘Satılmış Gazeteciler’ adlı kitabı ile Dünya’da büyük yankı uyandırmıştı. Udo Ulfkotte, Satılmış Gazeteciler adlı kitabında CIA’in satın aldığı onlarca gazetecinin kimliğini açıklamıştı. Udo Ulfkotte, CIA’in Dünya üzerinde satın aldığı kalemlere ‘Örümcek Ağı Sistemi’ adını verdiğini kitabında açıklamıştı.

SATIMIŞ TÜRK GAZETECİLERİ DEŞİFRE ETMİŞTİ

Udo Ulfkotte, Kasım 2016’da Türkiye’de yayın yapan önde gelen gazetelerden birine de röportaj vermişti. Udo Ulfkotte, birçok Türk gazetecinin de CIA’in ‘Örümcek Ağı Sistemi’na dahil olduğunu açıklamıştı. Udo Ulfkotte, CIA dışında Alman İstihbaratı BND’nin de birçok Türk gazeteciyi satın aldığını eklemişti. Ulfkotte, röportajda satılmış Türk kalemleri de deşifre etmişti. Udo Ulfkotte, “Satılmış Türk gazetecilerin kimliğini merak ediyorsanız, Atlantic Bridge’in geçtiğimiz on yıldaki yayınladığı yıllıklara bakmanız yeterli” demişti. Ulfkotte, Atlantic Bridge’in CIA yandaşı bir kuruluş olduğunu eklemişti.

UDO ULFKOTTE: CIA BENİ DE ALMAK İSTEDİ

Gizli İstihbarat Servisleri bir anda odanıza gelerek biz gazetecilere istedikleri haberi yaptırmak isterler. Bunun benzeri bir emir bana da geldi. Ben bu servislerle çalışmak istemeyen gazetecilerin başına neler gelebileceğini çok iyi biliyorum. Alman İstihbarat Servisi BND’yi kuran da CIA’dir. CIA’yi kuran ise İngiliz Gizli İstihbarat Servisidir. Kısacası Alman Gizli Servisi BND, İsrail Gizli servisi Mossad, Amerikan Gizli servisi CIA, İngiliz Gizli İstihbarat Servisine bağlı olarak çalışırlar. İngiliz Gizli İstihbarat Servisi bu ‘satılık kalemleri’ Wilton Park adındaki eski bir yerde eğitir.

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : Türk askerlerini yaktığı iddia edilen IŞİD’lilerin kimlikleri belli oldu


IŞİD, propaganda amaçlı olarak kaçırdığı Türk askeri Sefer Taş ve IŞİD içerisine sızmış istihbarat elemanı olduğu ileri sürülen Fethi Şahin’in görüntülerini yayınlanmıştı. Sosyal medya üzerinden IŞİD’in propaganda amaçlı yayınladığı görüntülerde IŞİD’li bir kişi ise Türkçe konuşmasında Türkiye’yi tehdit etmişti.

NOKTA OPERASYONLAR

Hürriyet’ten Fevzi Kızılkoyun’un haberine göre görüntülerin yayınlanmasından sonra istihbarat birimleri, infazcı IŞİD’lilerin kimliklerini belirlemek için çalışma başlattı. İstihbarat birimleri görüntüleri kare kare inceledi. Rehin tutulan askerlerin kurtarılması ve akıbetlerinin belirlenmesi için istihbarat birimleri hem Suriye hem de Musul bölgesinde nokta operasyonlar yaptı. Çalışmalar aralıksız devam ederken, şu ana kadar bir sonuca ulaşılamadı.

KİMLİKLERİ BELİRLENDİ

Yapılan incelemede IŞİD’in içinde yer alan Türk vatandaşları olduğu da belirlendi. Askerleri kaçıran ve propaganda amaçlı videosunu yayınlayanların IŞİD’e 2015-2016 yılları arasında katılan, biri Diyarbakırlı, biri Sakaryalı diğerinin memleketi gizli tutulan üç IŞİD’li olduğu belirlendi. Bu IŞİD’lilerin isimleri ise Hasan A., Muhittin B. ve Talip A. olarak açıklandı. Kimliği belirlenen 3 Türkiye’linin Suriye ve Irak’ta IŞİD’in Türklerden oluşan ‘Yaşar Grubu’ içerisinde yer aldığı, IŞİD’in infazcı timi olarak bilindikleri öğrenildi.

KİLİS’TEN KAÇIRILMIŞTI

IŞİD’in Türkiye emiri ‘Ebubekir’ kod adlı İlhami Balı, 1 Eylül 2015’te beraberindeki IŞİD’lilerle Kilis sınırında devriye görevi yapan askerlerle çatışmaya girmiş, bir asker yaşamını yitirmiş, er Sefer Taş da kaçırılmıştı. Taş’ın IŞİD’in merkezi Rakka’ya götürüldüğü ileri sürülmüştü. Görüntülerdeki Fethi Şahin’in ise 3 yıl önce askerliğini tamamladıktan sonra IŞİD’e katıldığı iddia edilmişti. Şahin’in IŞİD içine sızmış istihbarat elemanı olduğu da iddialar arasında.

KARE KARE TOPOGRAFİK ARAŞTIRMA

IŞİD’in yayınladığı görüntüler kare kare incelendi, topografik araştırma yapıldı. İnceleme sonucunda videonun Musul-Dicle arasında IŞİD’in kontrolündeki bir bölgede çekilmiş olabileceği ağırlık kazandı.

DERİN DEVLET DOSYASI : ABDÜLHAMİD HAN’DAN ATATÜRK’E TÜRK DERİN DEVLET GELENEĞİ


ABDLHAMD HAN’DAN ATATRK’E TRK DERN DEVLET GELENE.pdf

TARİH : Birleşik Harekat Tecrübesi Olarak Cihan Harbinde Türk-Alman Askeri İttifakı


Birleik Harekat Tecrbesi Olarak Cihan Harbinde Trk-Alman Askeri ttifak.pdf

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.