Etiket arşivi: Avrupa

TARİH : Endülüs’ün Avrupa’ya 10 Muhteşem Hediyesi


Endls’n Avrupa’ya 10 Muhteem Hediyesi.pdf

Reklamlar

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : Avrupa ve “yeni” dünya


Avrupa ve “yeni” dünya

Dünyamızın 5-10 yıl önceki dünyadan farklı olduğunu kabul etmeyen var mı? “Yeni” dünya düzeni henüz oluşmuş değil. Küreselleşmenin sorgulandığı ve geri çevrilmek istendiği, içe kapanma eğilimin giderek ağır bastığı, önemli ticaret anlaşmalarının sorgulandığı, Batı’nın eski gücünü ve birliğini giderek yitirdiği, Çin gibi yeni güçlerin yükseldiği, Brexit, Donald Trump gibi olguların ön plana çıktığı, ileriye değil geriye bakış ve özlemin, milliyetçiliğin, popülizmin güçlendiği bir dünyada yaşıyoruz. İyimserliğin yerini giderek kötümserliğin aldığı bir dönem. Şimdi ön plana çıkan eğilimlerin kalıcı olup olmayacağını bilmiyoruz. Bu gelişmeler dünyanın önemli aktörlerinden olan ve ciddi sorunlar yaşayan Avrupa Birliği’ni nasıl etkileyecek? Ekonomik araştırmalar alanında önde gelen düşünce kuruluşlarından Bruegel “Europe in a New World Order” (Yeni dünya düzeninde Avrupa) başlıklı bir çalışma hazırladı. Avrupa’nın geleceği hepimizi yakından ilgilendirdiği için bu çalışmaya kısaca göz atalım. Daha önce de yazdığımız gibi 2017 AB için sınav yılı olacak. Hollanda, Fransa ve Almanya seçimleri birliğin kaderinde önemli rol oynayacak.

Maria Demertzis, André Sapir ve Guntram Wolff imzalı Bruegel çalışmasının sonunda belirtilen bazı noktaları önce ele almakta yarar var. AB, uluslararası arenada büyüklüğü kadar güçlü değil. Yani büyüklüğü ile gücü ve etkisi orantısız. Bu nedenle görece zayıf bir oyuncu. Bunun nedeni kendi içinde yeterli birliği sağlayamaması, güvenlik konusunda ABD’nin gücüne dayanması ve enerji konusunda dışa bağımlı olmasıdır. 2008 mali krizi sonrasında yaşanan gelişmeler AB dayanışmasını zayıflattı. “Her koyun kendi bacağından asılır” anlayışı ön plana çıktı. Kuzey ülkeleri ile güney ülkeleri arasında sorunlar yaşandı. AB entegrasyon süreci ortak vizyonundan uzaklaşma oldu. İngiltere birliği terketme kararı alıdı. Fransa’nın durumu seçimlerden sonra belli olacak. “Ever closer union” vizyonunun sorunlar yaşadığı, iki vitesli Avrupa görüşünün destek bulduğu bir dönemdeyiz. Ortak bir vizyon, birlik dayanışması olmadan AB’nin güçlü bir oyuncu olması zor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa güvenlik ve savunmasını ABD’nin askeri gücüne dayadı. NATO’da ifadesini bulan ABD güvenlik şemsiyesi Avrupa’yı korudu. AB Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası konusunda çok tartışmalar yapıldı, AB ordusu konusu epey tartışıldı ama sonuçta ciddi adımlar atılmadı. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile bir çok Avrupa ülkesi savunma harcamalarını azalttı. AB kendi ordusunu yaratma yerine NATO’ya dayanmayı tercih etti. Trump’ın ABD başkanı olmasına kadar bu sistem çalıştı. Trump “önce ABD” diyor, NATO’yu sorguluyor ve Avrupalıların savunmaya, NATO’ya daha fazla para harcamalarını istiyor. Kendi savunma gücüne sahip olmayan bir aktör uluslararası ilişkilerde güçlü olamaz. Belli ki tehdit algılamasında da Trump yönetimi ile AB yöneticileri arasında farklar var. AB Rusya’dan korkuyor. Trump ise esas rakip olarak Çin’i gördüğü için Rusya ile işbirliğinden söz ediyor. Bu durum devam ederse Batı’nın güvenlik ve savunma alanında şimdiye dek sergilediği birlik derin yara alacak. Trump gerçeği karşısında Avrupalıların kendi güvenlik ve savunma kapasitelerini oluşturmaktan başka seçenekleri yok gibi. Tabii bunun yapılabilmesi için AB içinde ortak vizyon ve daha fazla savunma harcaması gerekecek. AB bunu yapabilir mi? Bu yılki seçimlerden sonra durum netlik kazanacak. İngiltere’nin birliği terketmesi savunma ve güvenlik açısından büyük kayıp olacak.

AB’nin diğer Aşil topuğu dışa ve öncelikle de Rusya’ya olan enerji bağımlılığıdır. Bu bağımlılık AB’nin uluslararası arenada manevra kabiliyetini daraltıyor. AB bunun bilincinde ve Rusya’ya olan enerji bağımlılığından kurtulmak için uzun zamandan beri çalışma yapıyor. Enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye çalışıyor. Tabii enerji konusunda fiyatlar ve taşıma çok önemli. Rus doğal gazı rekabet gücünü koruduğu sürece Avrupa’nın sadece siyasi nedenlerle Rusya’ya sırtını çevirmesi zor. Tüketicilerine en ucuz enerjiyi sağlamakla yükümlü. Ortak Enerji Politikası oluşturuldu ama bu konuda da henüz katedilecek uzunca bir yol var.

AB, global açık ekonomik sistemden yarar sağlıyordu. İçe kapanma, korumacılık eğilimleri AB’nin yararına olmayacak. Bruegel raporu bu durum karşısında AB’nin Dünya Ticaret Örgütü (WTO) sistemini korumak için çalışmasını ve Çin gibi yükselen aktörlerle ekonomik ilişkilerini derinleştirmeyi öneriyor. AB’nin kendi içinde de “sosyal modeli” güçlendirici çalışmalar yaparak popülizmin çekiciliğini sınırlandırması öneriliyor. Belli ki Trump’ın “önce ABD” yaklaşımı AB’de çok ciddi kaygılara neden oluyor. AB’nin reformlara ihtiyacı var. Bu yılki seçimler badiresini atlatabilir ve içte gerekli reformları yapabilirse karşılaştığı sorunları aşarak uluslararası rolünü güçlendirebilir.

AVRUPA DOSYASI : Avrupa Tarihinin Büyük Yalanları


Avrupa Tarihinin Büyük Yalanları

Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dahil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.

Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.

Yunan mucizesi yalanı

Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.

İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.

Magna Carta yalanı

Hangi aklı evvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?

Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.

Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.

Rönesans yalanı

“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırd etmek üzere icad edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Amerika’nın keşfi yalanı

Avrupa’nın aslında epeyce geç kalmış “keşifler çağı”, Kristof Kolomb’un Hindistan’a gitmek için yola çıkıp tesadüfen Amerika’yı keşfetmesiyle başlatılır ve amacı, dünyayı tanımak ve dışa açılmak gibi masum sebeplerle açıklanır. Oysa gemide tuttuğu seyir defterinden gerçek niyetini öğrenmek mümkündür Kolomb’un: Tutsak aldığı yerlileri çalıştırarak elde edeceği altın ve gümüşleri gemilerle Portekiz’e getirmek ve “kâfirler”in, yani Müslümanların elindeki kutsal toprakları ele geçirmek. Bunu bir Haçlı seferiyle gerçekleştirmeyi düşlüyordu masum kâşifimiz. Kolomb’un, Müslümanların bulunduğu ülkelerin doğusunda bulunan efsanevî Hıristiyan Kral Prester John’un yardımını sağlamak ve böylece bir sandviç harekâtıyla İslam tehdidini bertaraf etmek üzere Hindistan’a gittiğini de okuyunca mesele iyice çetrefilleşiyor.

Bu yalanın bir başka boyutu da şu: 1492, Amerika’nın keşif tarihi değil, sonradan “Amerika” adı verilen toprakların işgal tarihidir. Zira Amerika, Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler tarafından keşfedilmiş, bazı Müslüman gemiciler Güney Amerika’ya gidip gelmiş, nihayet son ortaya atılan iddiaya göre ise Çinli bir Müslüman olan Zeng He, bu defa Çin’den yola çıkarak Amerika’ya ulaşmıştır. Velhasıl Kristof Kolomb, Amerika’nın ilk değil, son kâşifidir.

Bilimsel devrim yalanı

Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.

California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.

Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.

Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.

Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.

Sanayi devrimi yalanı

Bir “sanayi devrimi” lafıdır gidiyor. Orta malı siyasetçisinden mahalle mektebi seviyesine inmiş bazı üniversitelerin hocalarına kadar yığınla insan, sorgu sual etmeden, ‘Eller aya, biz yaya’ teranesini tutturmuş, Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirdiğini, bizimse bu ‘evrensel gelişme’yi ıskalayıp çağdaşlık trenini kaçırdığımızı tekrarlıyorlar.

Nasıl “bilimsel devrim”, tarihçilerin, seçtikleri bir zaman dilimine yüzyıllar sonra yapıştırdıkları bir yafta ise, “sanayi devrimi” de 19. yüzyılın ortalarına doğru coşkuyla keşfedilmiş ve bu yüzden bazı özellikleri abartılmış jenerik bir terimdir. Filmin jeneriği, filmin kendisi olabilir mi?

Sanki Sanayi Devrimi bütün Avrupa’da aynı anda olmuş bitmiş bir olay gibi sunulur bize. Halbuki İngiltere’de giderek hızlanan ve istikrarlı bir tarzda gelişen sanayileşme, Fransa’da ağır aksak ilerlemiş ve büyük ölçüde İngilizleri taklit etmiştir. İngiltere’ye adamlar yollanmış ve hem makine, hem de işçi getirtilmiştir. Böylece Fransa için bir Sanayi Devrimi’nden değil, olsa olsa İngiliz makine sisteminin girişinden söz edebiliriz.

Bilimsel buluşların Sanayi Devrimi’ni hazırladığı iddia ediliyor. Hiç alakası yoktur. Mesela buhar gücüyle çalışan makineyi tasarlayan James Watt bilim adamı değil, amatör bir mucitti. Çelik sanayiinin babası kabul edilen John Wilkinson bir işadamıydı. Tekstil dokuma tekniğinde çığır açan iplik eğirme makinesi tasarımını başkasından araklayan Samuel Arkwright, inanmayacaksınız belki ama bir berberdi!

Başka kuşkular da var. Mesela “Sanayi Devrimi’nde geçtiği ileri sürülen sahneler, ancak 70 yıl sonra yaşanmış olabilir.” diyor Minnesota Üniversitesi’nden Herbert Heaton. Yani sonraki yıllarda cereyan etmiş olayları önce olmuş gibi gösterme numaraları da söz konusu. Düşünün bir, İngiltere’de 1830’larda bile pamuk işçilerinin sayısı, evlerde çalışan halayıkların sayısından azdı. 1850’de Yorkshire şehrinde yün eğirme işinin hâlâ elle yapıldığını gösteren kanıtlar mevcut. Hatta 1877’de, makinelerdeki kadar ucuza elle dokuma yapan bir imalatçı yaşıyordu İngiltere’de. Bu Fransa ve Almanya için haydi haydi böyleydi.

Sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez. Önemli olan hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? İngiltere’de uyuşturucu neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde anneler bebeklerini uyutmak için afyon kullanıyorlardı da ondan. Tarih, ne yazık ki acımasızdır.

Link : https://insanveevren.wordpress.com/

KİTAP TAVSİYESİ : Yeni Dünya Düzeni ve Avrupa’nın Yeniden Yapılandırılması


https://i1.wp.com/pbs.twimg.com/media/C3v88JeWcAAn5Vf.jpg:small

KİTABI SATIN ALMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ.

GÜNDEM ANALİZİ /// Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı : AVRUPA’YA DÖNERSEK ÖLÜRÜZ


Avrupa’ya dönersek ölürüz

Ayça Örer 9 Ocak 2017

2017’nin ilk günlerinde Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı’ya 2016’da değişen dengeleri ve ittifakları sorduk. Rusya’yla ittifakta gecikildiğini söyleyen Duralı’nın uyarıları var. Bunlardan birincisi, tarihi unutmamak ve geçmişte yaptığı yardımların bedelini acı ödeten Rusya’yla duygusal değil akli bir ilişki kurmak. İkincisi, içinde bulunduğumuz kimlik bunalımında yüzümüzü Avrupa’ya dönmemek. Avrupa’yla yakınlaşmadaki ısrarın 1920’lerde alınan ölüm kararının infazı olduğunu vurgulayan Teoman Hoca, Cumhuriyet devrimlerinin de günümüze kadar gelen bir “boşanma travmasına” yol açtığını söylüyor.

2016, bir darbe girişimi atlattığımız, birçok terör saldırısına maruz kaldığımız, iç ve dış politikada önceliklerimizi değiştirdiğimiz bir yıl oldu. Bu süreci nasıl değerlendirirsiniz?

Dış politikada önceliklerin değiştirilmesinden kastınız Rusya’ya yanaşmamızsa, o gecikmiş bir adımdır. Kapı komşusuyuz, yüzyıllardır ve hep düşman kalmışız birbirimize. Bu düşmanlığın onlara da bize de kazandırdığı bir şey olmadı. Aklın buyurduğu, buydu. Rusya’yla birçok bakımdan benzeşiyoruz. Rusya Federasyonu’nda büyük miktarda Türk ve Müslüman yaşıyor. Onlarla bizim önemli bağlarımız var. Rusya’yla Türkiye düşman kaldığı sürece bu kesimlerle de bağlantı kuramıyoruz. Bizim oraya yanaşmamız denize düşen yılana sarılır misalidir. Hep yanaşmaya çalıştığımız, peşinden koştuğumuz, Avrupa-Amerika bize bu sefer çok keskin, açık bir şekilde sırt çevirince bir mecburiyet içinde kaldık. Rusya’ya döndük. Bizden pek beklenmeyecek akli gerekçelerle bu teması kurmamız gerekiyordu. Bu yakınlıklar kurulurken, devlet adamlarının kişisel eğilimleri de önemlidir. Rusya, Avrasya yoluna girmiştir. Çünkü Rusya’da bizimkinden epey önce bir kimlik arayışı başlamıştır. 19. yüzyılın ilk yarısına giden bir kimlik arayışı var.

Aslında bu kimlik arayışı süreciyle de tarihsel bir benzerliğimiz var diyebilir miyiz Hocam?

Evet. Bizde biraz daha geç çıktı. Rusya’da bu süreçte Slavcılar, Avrupacılar ve Avrasyacılar denilen üç ayrı yol çıktı. Bu yollardan birine sapıp kimliklerini tespit etmeyi düşünmüşlerdir. Zaman zaman Rusçular, zaman zaman Slavcılar, zaman zaman Avrupacılar ön plana çıkmıştır. Sanatta siyasette karşılaştığımız bir tercih karışıklığına yol açmıştır. Rus edebiyatı çok büyüktür ve bu edebiyatta bu üç zihniyetin çatıştığını görürüz. Mesela Tolstoy derin Rusçu ekole bağlıdır. Biz bu arayışı 1900’lerde başlattık. Daha öncesinde yerimizi biliyorduk, İslam medeniyetinin bir parçasıydık. Durduğumuz yerden ilk defa şüpheye düştüğümüz dönem II. Mahmut zamanıdır. Aldığımız çok acı yenilgilerle “Acaba bulunduğumuz yer sağlam mıdır? Daha iyi bir zemin bulabilir miyiz?” arayışına girdik. Rusya’da olup bitenleri izleyemedik.

Bu kuşkuya düşmeden önce nasıl bir yerde duruyorduk?

Biz hep belli bir odağa kapılanma hastasıyızdır. Önceleri Avrupa’yı hiç görmezdik. Orası sadece dârülharpti. O zamanlarda bizim tek odağımız Acemistan’dı. Bugünkü İran dediğimiz, Fars kültürüydü, oraya hayrandık. Yaşayışımızı, edebiyatımızı, anlayışımızı İran’a göre ayarlıyorduk. Bu Osmanlı’dan çok daha önceden başlar. İslam’dan önce de kutup yıldızımız Çin’di. Gözümüzü diktiklerimizle hep çatışmışızdır. Çok tuhaftır Türkün ruh hali. Çinlilerden kaçarken Müslüman olduk. Çinliler Horasan’a kadar gelmişti. “Kılıç zoruyla Müslüman olduk” diye beyaz Türklerin bir efsanesi vardır, yalandır o. Evet, kılıcın yeri olmuştur ama Türk’ün Türk’ü kırması noktasında vardır. Batıya da gözlerimizi Fransa üzerinden açtık. Her şeyi oradan almaya başladık. Sonuçta Avrupa’nın başka yerlerini görmez olduk. Tabii bu sadece Tanzimat’tan sonraki bir durum değil. Avrupa’da biz hep Fransa’yı odak aldık. Çünkü yeniçağın din dışı merkez kültürü Fransa’ydı. 16. yüzyıldan beri gözümüz oradaydı. Tanzimat’la birlikte tamamen odaklandık. O sıralarda duygularımızla iş gördüğümüz için bizim bu Fransız hayranlığımız, dehşet bir hayal kırıklığına uğradı. Napolyon’un Mısır seferi bizi allak bullak etti. Bunca sevgi beslediğimiz bir milletin toprağımıza saldırmasını anlamlandıramadık. Böylece Avrupa’da başkalarının da olduğunu keşfetmeye başladık.

Kimdi bu başkaları?

İngilizler ve Ruslar. Ruslarla hep savaşmışız, buna rağmen, denize düşen yılana sarılır misali, düşman bildiğimiz bir ülkeden yardım dilendik. Ruslar yardım etmeye ettiler ama karşılığını çok acı istediler. O vakitler Rusya’da Slavcılık akımı kendini göstermeye başladı. Slavların en önemli özelliklerinden biri Hıristiyanlığın Ortodoksluk mezhebine dâhil olması. Osmanlı topraklarında yaşayan Slavlar Ortodoks’tular. Ruslar bu Slav ve Ortodoks toplumlar üzerinden pay istedi Osmanlı topraklarından. Asıl gözleri Boğazlardaydı. Bu yüzden Osmanlı’daki Slavları kullanma yoluna gittiler. Biz onu da çok geç anladık. İçgüdüsel bir refleksle İngilizlere sığındık. Ruslara karşı İngilizleri bir denge unsuru olarak kullandık. Osmanlı’nın son yüzyılı Rus-İngiliz dengesi üzerine kurulmuştur. Abdülhamid’in tahta çıktığı yılda ortaya çıkan boşluktan yararlanan Ruslar Kafkasya üzerinden Doğu Anadolu’ya, Balkanlar üzerinden Yeşilköy’e kadar indiler. O vakit de bizi İngilizler kurtardı. Kırım savaşında da İngilizlerden yardım aldık. Şimdi yine sıkıştık ve Ruslara sığındık.

Bu anlattıklarınız ışığında tarih tekerrür eder mi?

İyi mi kötü mü sormuyorum, çünkü mecbur kaldık ama bu yakınlığı da sınırlı tutmak zorundayız. Yoksa Osmanlı döneminde yaşadıklarımızın tekrarını bal gibi yaşayabiliriz. Rusların da bizden menfaati var. Bir takım akıl benzerlikleri var. Bizde de şu son bir kaç yılda “Avrupalı mıyız değil miyiz” tartışması ayyuka çıktı. Bir kısmımız Avrupalı olduğumuzu sürekli vurgulamakla birlikte, öncelikle Müslüman kesim bundan çok şüpheli. Fakat Müslüman kesim de nereye ait olduğumuzu bir türlü tayin edemedi. Rusya’nın şimdi Putin’le birlikte yeniden canlanan Avrasyacılık anlayışı Türkiye’de yok gibi bir şey. Genel olarak yaygın bir hal almadı. Bunun da başta gelen sebebi bilinç eksikliği. Kendimizi tartamıyoruz. Tartamadığımız için de başkalarıyla karşılaştırmıyoruz. Feci bir kimlik bunalımı içindeyiz. Bütün bu yaşadığımız fırtınalar kimlik bunalımının sonucu.

Aidiyet sorunu bugünün de en çok düşünülen konuları arasında. Aidiyetimizi nerede aramalıyız?

Nereye ait olduğumuzu bilmiyoruz. Avrupalıyız diyenler kendilerini aldatıyorlar. Avrupalı değiliz. Avrupalının nirengi noktaları, bizde asla yok. Türk olmak için Müslüman olmak lazım. Ama inanırsınız, ama inanmazsınız, o ayrı bir konu. Kimse kimseyi şu dine bu dine inanmak yolunda zorlayamaz. Telkinde bulunamaz. Kuran’da Allah Resulüne “Söyle onlara siz kendi dininizde ben kendi dinimdeyim” der. Bu söylediğim toplum, millet kimliğimizle ilgili bir şey değildir. Ben burada yaşıyorsam ve Türk isem, Müslümanlığın medeniyetini ve aynı zamanda şartlarını benimsemek zorundayım. Tekrar ediyorum, inanırım inanmam, o benim bileceğim iş ama bu medeniyetin renklerini reddediyorsam, burada yaşayamam. Aynı şey Avrupalı için de geçerlidir. Avrupalı olmak demek, Hıristiyan olmak demektir. Önce bunu kabul edersiniz. Ondan sonra o Hıristiyanlığın renkleri vardır, onlar ayrılır. O renk Fransa’da ayrıdır, İtalya’da ayrıdır, İngiltere’de ayrıdır. O değişir ama Avrupalılığın değerlerinin temelinde Hıristiyanlık yatar. Hıristiyanlığı reddedebilirsiniz, Nietzsche gibi Tanrıyı da reddedebilirsiniz ama eninde sonunda Hıristiyan medeniyetinin çarklarından geçmişsinizdir. Nietzsche Hindu değildir, Budist değildir, Müslüman da değildir. O bakımdan, Hıristiyan olmadıkça Türk Avrupalı değildir. Hıristiyan olması yeter mi? Yetmez. Din değiştirsek de, vaftiz olsak da olmaz. Çünkü onun tarihi bir süreci var. O tarih sürecinden geçmedik.

Cumhuriyet’in kurucuları, bu kimlik inşası iddiasını da taşıyordu. Bu inşa da nasıl bir sorun var ki 94 yıldır aidiyet tartışıyoruz?

Peygamberimiz “Allah’ın en cevaz vermediği şey boşanmadır” der. İnanırsınız inanmazsınız, inanmasanız da, Müslüman olmasanız da bu son derece önemli bir vakıadır. İnsanı kadın olsun, erkek olsun savurur. Çok hızlı giden bir motosikletin üzerinden fırlatılmış gibi olursunuz. Boşanma maddeten ve manen böyle bir olaydır. Cumhuriyet’le birlikte devrim felaketleri de bir toplumsal yahut milli boşanmaya götürdü bizi.

O travmayı mı yaşıyoruz hâlâ?

O travmayı yaşıyoruz. Bu travmanın büyük ceremesini sadece karı koca yaşamıyor, çocuklar da yaşıyor. Şimdi biz o boşanmanın çocuklarıyız. O 1920’lerde meydana getirilmiş devrimlerin sonuçlarını onları meydana getirmemiş bizler yaşıyoruz. Nedir en önemli sonuçlar? Eğitimdir her şeyden önce. Bugün en büyük karmaşayı eğitimde görüyoruz. Bu kadar kötü, bu kadar rezil bir eğitim sistemi olamaz. Sadece AK Parti iktidarı için söylemiyorum, Cumhuriyet dönemi boyunca eğitim bir türlü oturtulamamıştır. Bu iktidar döneminde de bu kargaşa devam etmiştir. Öyle olunca, bütün nesiller eğitimin çarkından geçiyor. Kim olduğunu, ne olduğunu, nasıl olduğunu bilenimiz yok. Temel eğitimi aileden alıyoruz, aile de bilmiyor bunu. Anne baba da bu eğitimden geçmiş. Ondan sonra o çocuk okula gidiyor, o keşmekeş orada katmerli bir biçimde devam ediyor. Bir çıkıyor, sarhoş gibi, tam bir kafa karışıklığı. İnsanın en önemli sermayesi akıldır. Bu eğitimde bir nebzecik aklı varsa çocuğun, onu alıp götürüyor. Aklın en önemli işi düzen kurmaktır. Bizim en önemli özelliğimiz bugün düzensizliktir. Her alanda müthiş bir düzen bozukluğu var.

2017, “Hayat tarzına müdahale sürüyor” tartışmasıyla açıldı. Ortada inşa edilmiş bir kimlik yoksa hangi hayat tarzına müdahale söz konusu?

Biraz evvel anlattıklarım yüzünden “Hayat tarzımıza müdahale var” itirazı iki taraftan da geliyor. Çünkü iki taraf da hayat tarzının ne olduğunu bilmiyor. Biri diyor ki, “Ben Müslüman değilim, Müslümanlığı reddediyorum, ama Müslümanlığı reddetme biçimime müdahale ediyor.” Öbür tarafın da sanki bütün derdi insanların içkisi, eğlencesi. Hayran olduğu ve kapılanmak istediği Avrupa’yı içkiden, eğlenceden ibaret sayıyor. Bu olmayan bir şey, Avrupa bundan ibaret değil. Her yerde serbestçe yaşayanlar var, icabında Suudi Arabistan’da da bulabilirsin. Fakat böyle bir ahmaklık, böyle bir bönlük yok. Hayat tarzı dediği bu, kastettiği bu. Hayat tarzı olarak başka neyi kastediyorsun? Musikimiz farkıydı, şiirimiz farklıydı, mutfağımız farklıydı. Ama onları kastetmiyor. Ben Türk mutfağından şikâyetçiyim demiyor. Bütün dert bu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, içinden geçtiğimiz bu süreçte birlik içinde olmanın önemine işaret ederek seferberlik çağrısı yaptı. İki gergin kutupların bir araya gelmesi mümkün mü?

Tayyip Bey bir siyaset adamı. Tayyip Bey de, bunu görür, mutlaka görüyordur ama gördüğünü söyleyemez. Her şeyden önce milletin ayrışmamasını sağlamak zorundadır. O benim de başta gelen ödevimdir ama ben gerçekliğin üzerinden zıplayarak bunu söyleyemem. İman kullar arasında da hüküm sürmelidir. Birbirimize inanmak, güvenmek zorundayız. Bu anlamdaki bir birlikten tabii ki bahsedeceğiz. Bu eleştiriyi ortadan kaldırmak, akli anlamda şüpheye ket vurmak manasına gelmez. Toplumun yürüyüşünde denetim işleyişlerinin yürürlükte olması zorunludur. Bunların hepsinin de bir dengede olması gerekir. Denetlemeye tamamen ağırlık verirsek çöker toplum, kaldırırsak yine çöker. Kim sağlayacak bu dengeyi? Perdenin arkasında duran akıllı insanlar. Bir ara çok moda olan deyimiyle, akil adamlar. Onları iyi seçmek lazım. Akil gördüğün herkes akil olmuyor. Perdenin önünde siyasetçiler, idareciler var, onlar da kulağını çok iyi seçilmiş akıllı insanlara vermek zorundadır.

Peki Hocam, konuşmanın başında Rusya’yla benzer süreçlerden geçtiğimizi ve Rusya’nın şimdi Çarlık dönemindeki ideallerine döndüğünü söylemiştiniz. Biz nereye döneceğiz? Ya da Cumhuriyet devrimleri nesilleri ifsat ettiyse, dönecek yerimiz var mı?

O medeniyeti bulamayız. O medeniyet yok. Ancak siyasi bir tercihle medeniyete yaklaşma imkânımız var. Bir daha asli kimliğimize dönmemiz muhal, geçmiş ola. Bu şartlar içinde bir kimlik inşası mümkün mü? Şu anda şizoit bir durumdayız. Bu kişilik parçalanmışlığını aza indirebiliriz. Bu parçalanmışlığı en fazla gidermek yeryüzünün en eski devletlerinden biri İran’a nasip oldu. İyidir kötüdür ayrı. Ama belli bir yol tutturdu. Büyük bir ihtimalle Rusya da bunu gördü ve uygulamak istiyor. Çünkü Rusya daha önce Çarlık Rusya’sından Sovyetler Birliği’ne geçerken kimlik inşasını denedi. Beceremediler. Becerememelerinin en önemli sebebi de hamlenin başını çekenlerin Ruslar olmamasıydı. Rus değildi onlar. Kim olduklarını da bir tarafa bırakıyorum. Sovyetlerin iptalinden bu yana Rusya’nın başını çekenler Ruslardır. Bizde de Cumhuriyet’in kuruluşunda aynı Sovyetlerde olduğu gibi başı çekenler Türkler değildi. Kanı, ırkı, milleti kastetmiyorum burada, zihniyeti kastediyorum. Dönecek yer için, Avrasya diyorum ben. Avrupa’ya girmek, dâhil olmak, 20’lerde çıkarılan ölüm fermanının infazıdır. Avrupa’ya girmememiz lazım. Bu Avrupa için zararlı, bizim için öldürücü olur.

Bu durumda da, müttefik olarak Avrupa’dan vazgeçilemeyeceği savı önümüze çıkıyor.

Biz tek başımıza yaşayabilir miyiz? Yaşayamıyorsak, ölelim. Suni teneffüsle yürümez işler. “Ölüm gelmiş cihane, baş ağrısı bahane.” Bu terane sürekli dönüyor, “Tek başına duramayız, bizi yerler…” Tek başına duracak gücü kendinde görmüyorsan, ne işin var bu dünyada? Yaşayabildiğimiz kadarıyla yaşayacağız. Siyasi anlamda benzer durumda olanlara yanaşırsın. Bugün Rusya örneğinde olduğu gibi. Gidebildiğin yere kadar gidersin. Duygularla hareket edersen, Rusya seni yer. Hep akıl öncülüğünde yol almamız gerekir. Akıl bize sınırlarımızı bildirir. Rusya’yla da ilelebet devam etmez bu. Bir yerde çıkar çatışması olur, oldu da. Çok akıllıca bir kararla bu süreç düzeltildi. Buna devam etmemiz lazım. Avrupa’yla çıkarlarımız ölçüsünde devam ederiz. Avrupa Birliği’ne girmek çıkarların sürdürülmesi için şart değil. Şu anki ilişkilerimizi niye sürdürmeyelim? Gitmeler gelmeler azalabilir, o da iyi bir şey olur. Avrupa’ya gitmenin bize çok olumlu bir katkı yaptığını sanmıyorum. Bursla gidenler Kâbe’sini şaşırmış vaziyette dönüyor. Ne lüzumu var? Astrofizikte, kuantum mekaniğinde uzmanlaşacak insan gitsin. Üretimimiz arttırmamız, hayati nesneleri üretmeye ağırlık vermemiz gerekiyor. Tarımı ihmal ediyoruz. Yarın bir gün cep telefonu, araba yemeyeceğiz. Besin maddesine ihtiyacımız var. Bilmem kaç bin yıllık yerli tohumu bıraktık. Çok iyi yetişmiş kadrolara ihtiyacımız var. Sallapati gerekçelerle “Bana biat etmiyor, eğilip kalkmıyor” gibi süfli nedenlerle insanları uzaklaştırmak çok büyük bir kayıptır. Ben bunu üniversitelerden biliyorum. Aşağılık kompleksi kadar kötü bir şey yoktur. Kadrolar yetiştikçe, iş başına geçtikçe ve onlar akil adamlara kulak verdikleri ölçüde bu fırtınayı atlatırız.

DUYURU : AVRUPA’DAKİ TÜRK AYDINLARDAN BAŞKANLIK SİSTEMİNE HAYIR ÇAĞRISI


Degerli Arkadaslar, Cagriyi destekliyenler lütfen hemen isim soyad ve sehrini yazarak Hakki Keskin <hakki adresine gödersinler. Tesekkürler.

17 Ocak 2017

AVRUPA’DAKİ TÜRK AYDINLARDAN BAŞKANLIK SİSTEMİNE HAYIR ÇAĞRISI

Son zamanlarda, iç ve dış güvenlik ve ekonomik bakımdan ülkemizin içinde bulunduğu durum son derece kaygı vericidir. Bu kaygıları ivedi olarak giderecek toplumsal uzlaşmaya dayalı birlik ve beraberliği sağlayacak politikalar gerekirken, tam aksine toplumu kutuplaştıran bir yaklaşımla, anayasa değişikliği gündemi doldurmaktadır. Geniş uzlaşmayla olması gereken anayasa değişikliği, her türlü demokratik ve anayasal kurallar bir tarafa itilerek, bir sistem değişikliğine dönüşmüştür. Hemde Türkiye`de olağanüstü hal yasaları yürürlükteyken. Böylece yıllardır zaten gergin olan toplumsal ortam, bir çatışma ortamına doğru sürüklenmektedir.

TBMM’de görüşülmesine başlanılan anayasa değişikliğiyle:

– Kayıtsız şartsız millete ait olan egemenlik, bir kişiye devredilmekte, Büyük Millet Meclisi etkisiz duruma getirilmektedir.

– Cumhuriyetimizin ve parlamenter sistemin en önemli dayanağı olan kuvvetler ayrılığı yok edilmektedir.

– Anayasa Mahkemesi, Devlet Başkanı’nın buyruğuna verilmekte, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, siyasal iktidarın güdümüne sokulmaktadır.

– Yürütme organı olarak öngörülen Cumhurbaşkanı, Meclisin ve Yargının denetiminden kurtarılmaktadır.

– Partili Cumhurbaşkanı`na, TBMM’ni feshetme yetkisi bile verilmektedir.

Bu denli geniş ve denetimsiz yetkilere sahip olan bir başka başkanlık sistemi, hiç bir demokratik ülkede bulunmamaktadır.

Bizler, Türkiyemiz’de ülke yararına doğru ve isabetli adımlar atıldığında, Dünya`nın neresinde olursak olalım, olanca gücümüzle katkıda bulunmak ve destek vermek için, birbirimizle yarışırız. Ülkemizde, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini zedeleyen, hatta yok edecek kararlar alındığında ise, gerekli uyarı ve eleştirileri yapmayı da yurtseverlik görevi biliriz.

İşte bu nedenle, tüm milletvekillerine çağrıda bulunuyoruz. Üyesi olduğunuz Meclise sahip çıkınız. Yürürlükdeki anayasaya bağlı kalarak, Türkiye`nin Demokratik, Laik ve Sosyal Hukuk devleti Temel ilkelerinden uzaklaşmasına oylarınızla engel olunuz. Böylece tırmanabilecek gerginliği engelleyerek, toplumsal barışa ve uzlaşmaya en büyük hizmeti yapmış olacaksınız.

Çağrıyı destekliyorum

İsim ………………. Soyad ……………….. Şehir……………………

AVRUPA’LI TÜRK AYDINLARIN ÇAGRISI-17 OCAK 2017.doc

TARİH : ERKEN MODERN AVRUPASINDA İSLAM VE MÜSLÜMANLAR (İNGİLİZCE)


DÖKÜMANI İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

ALMANYA DOSYASI /// Versay Antlaşması : Almanya’nın Sınırl arı ve Avrupa İçin Siyasi Hükümler


Versay Antlaşması – Almanya’nın Sınırları ve Avrupa İçin Siyasi Hükümler Çerçevesi Altında Bir İnceleme

Birinci Dünya Savaşı’nın Almanya ve tüm Avrupa için önemli kırılmalar oluşturan sonuçlarından biri de müttefik devletlerin mağlup devletler ile imzaladığı antlaşmalardır. Bunlardan bir tanesi Avrupa’daki dengeyi değiştiren Versay Antlaşmasıdır. Bilindiği gibi bu antlaşmanın getirdiği yükümlülükler özellikle Almanya için çok ağır olmakla birlikte, yürürlüğe girdiği an itibariyle İkinci Dünya Savaşı’na neden olan olaylar silsilesi yaratmıştır. Bu incelemede Almanya’nın savaş öncesi durumu, savaş sırasındaki tutumları ve savaş sonrası durumu ele alınacaktır.

Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı Öncesi Durumu

Alman Birliği kurulmadan önce bu birliğin oluşmasına etki eden olaylardan biri de Fransız İhtilalidir. Önce Fransa’da başlayıp sonra tüm Avrupa’ya yayılan bu milliyetçilik akımı, sanılanın aksine diğer devletler tarafından önemsenmiş bir hareket değildir. Fransa’nın kendi iç meseleleriyle ilgilenip dış politikaya yeterince eğilmemesi diğer devletler için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Ancak Fransız İhtilali’nden yankılanan eşitlik, cumhuriyet, adalet gibi söylemler bu durumun değişmesine neden olmuştur.

İlk etapta İngiltere, Prusya ve Avusturya, monarşiye dayalı yönetimin devam etmesi için Fransa’ya saldırmışlardır. 1793-1815 arası dönem Napolyon Savaşları olarak adlandırılmıştır. Napolyon’un Waterloo’da aldığı yenilgi ve sonrasında Nisan 1815’te St. Helen Adası’na sürgün edilmesi ile Fransa’nın saldırgan tutumu son bulmuştur. Sonrasında Viyana Kongresi çalışmalarına başlanılmıştır. Bu kongrenin en önemli sonucu Avrupa siyasi tarihinde bir kırılma meydana getirmiş olmasıdır. Örneğin, Avrupalı güçlerin kendilerini Avrupa’nın düzenleyicisi ve koruyucusu olarak görmeleri ve bunu kabullenerek hareket etmeye başlamalarıdır. Bunu dışında artık dini otoriteler yerine devletlerin tamamen kendi egemenlik ilişkilerinden kaynaklanan bir güç hiyerarşisi oluşmuştur. Artık safi diplomasiden söz etmek mümkündür. Kongrede alınan kararların yaptırımı ise özellikle Batı Avrupa’yı kapsayacak şekilde oluşturulmasından ileri gelen belki de şimdiye kadar siyasi tarihte Avrupa Birliği kararları gibi kapsayıcı bir şemsiye içine alması da önemli sonuçlardan biridir. Kongre ile birlikte egemenler ve egemenlerin alanları yani Birinci Dünya Savaşı’na kadar süregelecek sınırlar da belirlenmiştir.

Viyana Kongresi sonrası Avrupa haritası

Viyana Kongresi sonrası Avrupa Haritası [1]

Kongrenin amacı Fransa’yı cezalandırmak değil, Avrupa’daki sistem içinde güç unsuru olarak kalmasını sağlamaktır. Bu nedenle de Fransa’nın tekrar hareketlenip saldırılarda bulunmasını önlemek için çember altına alınması ve tampon bölgeler oluşturulması gerekmektedir. Aslında buradaki durum, daha sonra görüleceği gibi Versay Antlaşması sonrası Almanya’sını yaralamak ve sinirlendirmek üzerine kurulmuş bir kongre değildir. Görece daha rehabilite edici bir düzen oluşturmak amacı vardır. Örneğin, haritada da görülebileceği gibi Prusya’ya Ren’in batısından topraklar verilmiştir ve böylece Ren Bölgesinde güçlü bir Prusya oluşturulmuştur. İsviçre ise en başarılı tampon bölge olmuştur. İsviçre’ye eyaletler eklenip tarafız bölge olarak kıtada yerini almıştır.

Kongre’de dikkat çeken önemli bir nokta ise herkesin eşit egemen olduğu kabul edilirken Avrupa’da büyük güçler olarak kabul edilen İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya ve Avusturya’nın nihai karar verebilmeleridir. Kongreye davet edilen görece küçük güçler ise daha çok eşitliğin olduğunu göstermek içindir. Bu “Viyana Düzeni” içindeki küçük güçlerin sistemde başat olmalarının önüne geçilmiştir.

Viyana Kongresi’ne dair yapılacak çıkarımlardan bir tanesi uluslararası ilişkilerde oldukça sık kullanılan bir kavram olarak güç dengesi ile açıklanabilir. Bu kavramın pek çok tanımı ve alt başlıkları olmakla birlikte temelde güç hiyerarşisi içinde devletlerin birbirini dengelemeye çalışmasıdır. Bunu kendinden güçsüz gördüğü devlet ya da devletlerle ittifak halinde yapabilir ya da çok kutuplu sistem içinde birlik oluşturarak da yapabilir. Güç dengesi sistemi 18. ve 19. Yüzyıllarda Avrupa’da yaşanan klasik güç dengesi sisteminden esinlenilmiş bir sistemdir.[2] “Güç dengesi” kavramının yerine 1985 yılında Stephen M. Walt’ın ortaya çıkardığı “tehdit dengesi” kavramı getirilmiştir.[3]

Teoriye göre devletlerin davranışları, diğer devletlerden algılanan tehditlere göre değerlendirilir. Bu teori güç ve tehdit arasındaki farka dikkat çekmektedir.[4]Walt’a göre devletler iki nedenden dolayı dengeleme politikası izler: tehdit oluşturan potansiyel hegemonun çok güçlenmeden durdurulması ve tehdide karşı yardım gereksinimi duyan zayıf tarafa katılarak etkinlik alanının artırılmasıdır. Yani güvenlik sorununun merkezinde güç değil tehdit yatmaktadır.[5] Bu teori, devletlerin dengeli davranmaya eğilimli olduğunu savunmaktadır. Dengeleme sadece kapasiteye yani güce karşı değil, başka devletlerden gelen tehditleri de değerlendirmede dikkate alınan dört değişken vardır. Bunlar;

· Devletlerin toplam gücü(askeri, ekonomik, teknik kapasiteleri)

· Coğrafi yakınlık (yakındaki devletin uzaktakine göre daha fazla tehlike arz etmesi)

· Saldırı yeteneği (devletin başka bir devletin egemenliğini tehdit etmesiyle ilişkili olan saldırı-savunma hesabı)

· Algılanan niyet (saldırgan, revizyonist niyetleri olan devletin iyi niyetli olandan daha tehlikeli olması)

şeklinde sıralanabilir. [6]

Fransız İhtilali’nin oluşturduğu hareketlilik Viyana Düzeninden sonra Avrupa’da çeşitli yankılar oluşturmuştur. İhtilalden sonra dalgalanan liberalizm, nasyonalism, sanayi devrimi gibi devinimler, kilise,monarşi gibi eski otoriter başatlıklarla çatışma

haline girmiştir. Bunların gözle görülür etkilerinin oluşması ise 1830 ve 1848 ihtilallerine rastlamaktadır. Ancak konumuz ile bağlantılı olarak, 1871-1914 yılları arasında İtalyan ve Alman Birliklerinin kurulması ve özellikle Alman İmparatorluğu’nun bir kuvvet olarak sivrilmesi başlıca bir role sahiptir.[7]

Alman Birliğinin oluşturulduğu 1871 tarihine kadar sınırları içinde pek çok prenslik ve şehir devletleri mevcuttur. Bu düzen içinde ise Avusturya(1918’den önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olarak adlandırılıyordu) ve Prusya sivrilen iki güç olarak görülmektedir. Ancak Almanya da düşmanı olarak gördüğü Fransa’daki ihtilalden nasibini almıştır. İstenilen ve ele geçen şeyler arasında ne yazık ki büyük bir uçurum vardır. Sadece Almanya’nın güneyinde birkaç prens anayasal düzeni kabul etmek zorunda kalmıştır.[8]Bunun dışında birliğin kurulduğu tarihe gelene kadarki süreç içinde Almanya sanayi devriminin etkisiyle ekonomik ve teknolojik olarak oldukça büyük bir ilerleme kaydetmiştir.

Öyle ki Alman Gümrük Birliği (Zollverein) kurulmuş ve içinde pek çok Alman prensliğini de içine almıştır. Prenslikler ve şehir devletleri arasında gümrük olmayışı Prusya’nın etkili olmasına neden olmuştur. Alman Birliğinin sağlanmasındaki en önemli adım ise 1. Wilhelm’in Şansölye(Başbakan) olarak Bismark’ı getirmesidir. Almanya içinde en çok Prusya’yı güçlü gören ve birlik sağlanacaksa bunun Prusya liderliğinde olması gerektiğini düşündüğü için göreve geldikten kısa bir süre sonra silahlanmaya ve orduyu kuvvetlendirme çalışmalarına başlamışır.

Avusturya’nın rakip güç olarak ortaya çıkması ve sonrasında Avusturya tehlikesinin ortadan kaldırılması ile birlik önündeki önemli bir engel ortadan kalkmıştır. Şimdi tek sorun Almanya’nın güneydeki kısmının da birlik içine dahil olması için yapılması gerekenlerdir. Bu sorunun da Fransa ile aralarındaki olan yakın ilişkiyi kesmesiyle üstü çizilmiştir. İspanya’da patlak veren taht meselesi ile Fransa (3. Napoléon) ve Prusya (1. Wilhelm) Temmuz 1870’te savaşmaya başlamışlardır. Sédan muharebesinde Fransa’nın yenilgisi ile birlikte Prusya Alsas-Loren’i kendi topraklarına katmıştır. Fransa mağlup iken Prusya ise galip devlet olarak 10 Ocak 1871’de Versay Sarayı’nda 1. Wilhelm Kayzer olduğunu ilan etmiştir. Henüz Fransa ile anlaşma imzalanmadan böyle bir şeye girişmiştir. Aralarındaki anlaşma ise Mayıs ayında imzalanacak olmakla birlikte savaş yükü Fransa’ya devredilmiştir – üç yıl içinde 5 milyar Frank ödemeleri, Alsas-Loren’in Almanya’ya bırakılması ve savaş tazminatı ödenene kadar Almanya Fransa’nın kuzey sınırlarını işgal altında tutabilecektir.[9]

Ancak Bismarck Fransa’nın hem yenilgiye hem de havzanın kaybından beslenen öfke ile Prusya’ya saldıracağının farkındadır. Bismarck bu duruma hazırlıksız yakalanmamak için ise müttefik arayışları içinde olup Fransa’yı böylesi bir durumda yalnız bırakmak istemektedir. Bundaki temel amacı “Bismarck’ın korkusu/kabusu” olarak adlandırılan iki cepheye bölünmemek kaygısı vardır. Buna neden olacak durum ise Fransa’nın Rusya ile müttefik olmasından ileri gelmektedir.

Kayzer 1. Wilhelm’in vefatı ve Bismarck’ın istifasından sonra Almanya içinde hareketlenen taşlar gediğine henüz yerleşemeden 2. Wilhelm’in Kayzer oluşu hem iç hem de dış politikayı etkilemiştir. Örneğin 1.Wilhelm Almanya İmparatorluğu’nun hiçbir yen toprak talebi olmayacağını, bundan sonraki güçlerini içerideki kalkınmaya vereceklerini belirterek; “Yeni Almanya … Avrupa barışının güvenilir bir elemanıdır. Çünkü geniş topraklarda kendi düzenini kurması için fırsat yaratması gerektiğinin bilincinde ve kudretindedir.”[10]

1. Wilhelm döneminde Bismarck’ın Fransa’yı müttefiksiz bırakma politikası ilk olarak Avusturya ile başlamıştı. 1872 yılında Almanya, Rusya ve Avusturya arasında 1. Üç İmparatorlar Antlaşması yapılmıştır. 1873 yılında ise Almanya’nın Fransa’dan çekilmesi ile de Fransa’nın güçlenmeye başlaması yeni bir Almanya-Fransa savaşını doğuracaktır. Almanya ise Fransa’nın militarist olarak güçlendiğinin farkındadır ve buna “önleyici savaş doktrini” ile hazırlanmaktadır. Önce kamuoyu tepkisini arkasına almak istemekte ve yayınladığı haberlerle Fransa’nın tepkisini ölçmektedir.

Fransa ise bunlara geri adım atmamıştır. Bunun üzerine de Bosna-Hersek’te ortaya çıkan kriz, Rusya ile ilişkilerin bozulması ile belki de 1. Dünya Savaşı’nın temellerinin atıldığı dönemece girilmiştir. Daha sonra yine aynı devletler arasında imzalanan 2. Üç İmparatorlar Antlaşması sonrasında yerini Üçlü İttifak’a bırakmıştır. Bismarck’ın temel amacı hala Fransa’yı izole ederek onu kendi köşesinde bırakmaktır.

2. Wilhelm ile Almanya’nın politikası daha saldırgan ve revizyonisttir. Oluşturulan sömürge politikaları, Afrika ve Pasifik pastalarından pay alma isteği ve bunlar için yapılan mücadeleler politikaları oluşturmaktadır. Bu politika içinde ise donanma önemli bir yere sahiptir. Ancak bu güçler içindeki sömürgelere dayalı çekişmeler ve Alman politikası Almanya’yı beklemediği bir duruma sokmaktadır.

Öncelikle İtalya ile Avusturya arasındaki sorunlar ve sonrasında İtalya’nın ittifaktan ayrılması; yıllarca sömürgeler için çeşitli tartışma ve çatışma içinde olan İngiltere-Fransa ilişkisinin görece normalleşmeye başlaması dengelerin Almanya aleyhine dönmesine neden olmuştur.

1.Dünya Savaşı öncesinde ise Almanya’nın donanma yarışması, Rusya ile Avusturya arasındaki Balkan çatışmaları, aşırı derecede silahlanma durumu ve savaşın başlangıç noktasını oluşturacak Sırp hareketi savaş atmosferini yaratan temel dönüm noktalarıdır.

1.Dünya Savaşı (1914-1918)

Savaş, 28 Haziran 1914’te Avusturya- Macaristan veliahtı Franz Ferdiand ve eşi Sophie’ye düzenlenmiş olan suikast ile başlamıştır. İtilaf devletleri ve İttifak devletleri arasında pek çok cephede 4 yıl süren bir savaştır. Savaşın beklenilenden uzun ve maliyetli olması savaşı çıkmaza sokarken, cephelerin genişlemesiyle içinden çıkılamaz düzeye gelmesine neden olmuştur. Muharebeler karada, denizde ve ilk defa havada gerçekleşmiştir. Nisan 1917’de ABD’nin savaşa girmesi durumu İtilaf devletleri lehine çevirmiştir.

Savaş yorgunu olmayan askeri birlikler ve daha atak olan askeri teçhizat bu yönde bir evrilmeye neden olmuştur. Bu durum çok uzun süremedi, çünkü Ekim 1917’de Rusya’da patlak veren ayaklanma ve bir süre sonra Bolşevikler ve Lenin ile Çarlık Rusya’sında Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulması ile dikkatler Rus coğrafyasına kaymaya başlamıştır. 1918 yılına bakıldığında ise Almanya Bolşevik Rusyasında başarı elde ederken yaz aylarında da Paris’e girmiştir. Ancak Lenin’in Rusya’daki iç karışıklık ve sonrasında Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ve İtilaf devletlerinin Almanya’daki taarruzu bastırmasıyla Kasım 1918’de Almanya ile yapılan ateşkes itibariyle savaş son bulmuştur.

1.Dünya Savaşı Sonrası Almanya’nın Durumu

Almanya İmparatorluğunun 1914 sınırları

Almanya İmparatorluğunun 1914 sınırları [11]

Ateşkesin ilanından sonra 2. Wilhelm Kayzerlikten ayrılmıştır. Yerine 11 Şubat 1919’a kadar Friedrich Ebert geçici hükümeti kurulmuştur. Aslında kendisi Şansölye’dir ancak o sıfatla anlatılan bir dönem olmamıştır. Sonrasında ise devletin başkanı sıfatı ile Weimar Cumhuriyeti Dönemi olarak adlandırılan Şubat 1925’e kadarki kırılgan dönemin başkanı olmuştur. Yeni sistemin Almanya içinde yarattığı gerginlik ve oturmamışlık durumu, Versay Antlaşması’nın iyiden iyiye kendisini ülke içinde hissetmesi, artan işsizlik ve otoriteye olan özlem neticesinde milliyetçi sağa doğru meyillenen halk ve bu durumdan faydalanan Nazi ve Adolf Hitler ve onların ihtirasının bizi 2. Dünya Savaşına kadar götürecek olan yolda temel dinamikler olduğunu göz önüne almamız gerekmektedir.

Paris Barış Konferansı’nda bütün temel kararları alan “4 Büyükler” (soldan sağa, David Lloyd George, Vittorio Emanuele Orlando, Georges Clemenceau, Woodrow Wilson)

Paris Barış Konferansı’nda bütün temel kararları alan “4 Büyükler” (soldan sağa, David Lloyd George, Vittorio Emanuele Orlando, Georges Clemenceau, Woodrow Wilson) [12]

Yukarıda da bahsedildiği gibi ateşkesten sonra savaş bitmiş ve Barış Antlaşmaları için çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu süreci oluşturan ilk adım Paris Barış Konferansı’dır. Bu konferans 32 devletin temsilcisinin katıldığı ve 18 Ocak 1919’da başlayan bir konferanstır. Konferansın nihai karar vericileri Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’dır.[13] Bu devletlerin de içinde olduğu “Onlar Konseyi” ise İngiltere ve Fransa konseyin baskı unsuru ve karar-vericisi durumundadır.

1918’de ABD Başkanı W. Wilson ise yayımladığı 14 madde ile birlikte savaş sonrası kararların alınması, uygulanması gibi barışa giden aşamalarında oluşturulacak olan bir Milletler Cemiyeti tüzüğüne bağlı kalınmasını istemektedir. Milletler Cemiyeti’nin önemi sadece Avrupa’nın değil, dünyadaki diğer kıtalardaki devletlerin de içinde olduğu ve barış zamanında kurulan ilk uluslararası örgüt olmasından ileri gelmektedir. Ancak cemiyetin ömrü çok uzun olmamakla birlikte 1939 yılında 2. Dünya Savaşı başlamak üzereyken kimse cemiyete haber vermemiştir ve savaş sonrası da oluşturulan Bileşmiş Millet’e yetki devrini yapıp miadını tamamlamıştır.

Uluslararası ilişkileri kürsüye taşıyan ve liberalizmin kurucu olarak addedilen ve ABD’nin tek akademik temeli olan başkanı Wilson’ın oluşturduğu prensipler, Amerikan dış politikasının bir yansıması olmakla birlikte 14 maddeye ilişkin olarak dünya barışını sağlayacak bir Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına ilişkindir. Ancak 1919’da galip devletler tarafından kurulan bu kuruluş uluslararası eşitliğin ve barışın gözetilmediği, Doğu toplumlarına karşı ise diplomatik baskı ve müdahalenin örgütlendiği bir merkeze dönüşmüştür. [14]

Wilson’ın Milletler Cemiyeti’ni oluşturmaya çalıştığı zaman diliminde Versay toplantılarında Avrupalı devlet başkanlarına göre daha pasif konumda olduğu bir gerçektir. Hatta toplantılara iştirak eden Çek lider Thomas Masaryk bile Wilson’un kurtlar sofrasında olduğunu ve Avrupalı liderlere dikkat etmesi gerektiğini söylemiştir.[15] Böyle bir durumda iken Wilson’ın çok önem verdiği Milletler Cemiyeti’nin etkili olmaması ve kendi dış politikasını dikte etmeye çalışması Wilson’ın başarısızlığı olarak görülmektedir. Kaldı ki, Wilson Amerika’ya döndükten sonra cemiyet içinde özellikle Fransız etkisinin hissedilmesi ise uluslararası eşitliği savunan bir organizasyonda iplerin herkese eşit oranda düşmediğini ve egemen devletlerin birkaç ufak manevra ve etkileyicilikle cemiyeti kendi politikalarına alet edebildikleri görülmektedir.

Milletler Cemiyetinin oluşumuna beklenmeyen bir destek ise Almanya’dan gelmiştir. Alman halkı da tıpkı hükümetleri gibi barış ve daha iyi yaşam şartları oluşturmak inancıyla, hür ve eşit milletlerin savaş sonrası adil bir barış için birleşmeleri fikrini kuvvetle desteklemiş ve Milletler Cemiyeti’ne katılmak için büyük bir çaba sarf etmiştir.[16] Ancak bu durum Avrupalı devletleri mutlu etmekten ziyade aksine rahatsız etmiştir.

Wilson’ın Amerika’ya dönmesinden sonra hem Senato içinde hem de kamuoyunda Milletler Cemiyeti ve genel olarak ABD politikasına dair olumsuzları gidermek için çalışmalara başlamıştır. Ancak Senatodan Milletler Cemiyeti sözleşmesi geçememiştir. Bunun nedeni ise Senato’daki tartışmalarda Milletler Cemiyeti kuruluş nizamnamesinin onuncu maddesi en fazla gündemi işgal eden konu olmuştur.[17] Neden olarak da Amerika hiçbir ülkenin toprak bütünlüğünü ve politik bağımsızlığını korumak ve kollamak için yükümlülük altına girmek istememektedir. Böylece Monroe Doktrini’ninden biraz kafasını çıkarmış bir ABD, her zamanki yerinde kalmayı tercih etmiştir. İlginçtir ki günümüzde hamiliğe soyunan bu devletin ve Birleşmiş Milletlerde aktif olup onu en çok kullanan devletlerden biri olarak, o dönemde Milletler Cemiyeti gibi kuruluş amacı sağlıklı olan bir sözleşmenin senatodan geçmemesi nasıl anlaşılmalıdır?

Versay Antlaşması

Almanya’nın Versay Antlaşması sonucu iade ettiği yerler

Almanya’nın Versay Antlaşması sonucu iade ettiği yerler [18]

1. Alsace-Lorreine: Fransa’ya verilmiştir.

2. Saar Bölgesi: Fransa ve Almanya arasında yapılacak olan plebisitten sonra bölgenin kime ait olacağına karar verilecek ve bölgenin hakimiyeti 15 yıl süre için Milletler Cemiyeti’ne verilecek. Bu süre boyunca bölgeden çıkarılan kömür Fransa’ya gönderilecektir.

3. Eupen/Malmedy: Belçika’ya verilmiştir.

4. Ruhr Bölgesi: Alman askerlerinin olmadığı alan. Ruhr’un batısı müttefik kuvvetler askerleri tarafından 15 yıl işgal altında kalacağı ve havzanın 50 mil doğu şeridinde Alman askeri birliklerinin ve kalelerinin konuşlanamayacağı bölge.

5. Schleswig: Danimarka’ya iade etmiştir.

6. Batı Prusya: Şimdiki adı Poznan olan Prusya vilayetlerinin çoğu ve Prusya,Polonya’nın bölüştürülmesinde(1772–1795)ilhak ettiği yerleri geri teslim etmiştir.

7. Danzig: Baltık Denizindeki Vistula Nehri deltasında stratejik açıdan önemli olan Danzig Limanı FreieStadtDanzig olarak Almanya’dan ayrılmıştır.

8. Doğu Prusya: Doğu Prusya’nın kuzeydeki kısmı daha sonra Litvanya tarafından ilhak edildi.

9. Silezya: Yukarı Silezya’nınHultschin bölgesi bir plebisit olmadan Çekoslovakya’ya devredildi.

10.Avusturya’nın Almanya ile birleşmesi yasaklanmıştı.

11.Almanya tüm kolonilerini kaybetti. [19]

Almanya, savaş sonrası mağlup olmuş bir güç olarak bu antlaşmayı imzalamaktan başka seçenek bırakmayan müttefik devletlerin baskısı ile antlaşmayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Antlaşmanın maddeleri Almanya’nın kendisine olan güvenini, kolonilerini kaybetmesine; ekonomik krize girmelerine, onarım bedelini ödeyecek maddi durumunun olmamasına ve ekonomisini yeniden inşa edememesine neden oldu.

Böyle bir durum içinde ise Hitler’in açtığı ya da politik durumun Hitler’e açtığı yol, ekonomik kriz, hiperenflasyon, her yerde artan işsizlik, toprak hırsı, self determinasyonun vermiş olduğu bölünmüş milliyetçiliğin birleşmesi arzusu gibi 2. Dünya Savaşı’nı patlak vermesine neden olan düzensizliğin tohumlarının ekildiği bir dönemin sonucudur. Almanya üzerine bu kadar çok gidilmesi, Almanya’nın mağlup bir devlet olsa da rehabilite edilmesi gerekilirken onu yaralama ve intikam alma amacı sadece Almanya’yı değil tüm dünyayı etkileyen neden olaylar silsilesine ve en önemlisi yeniden topyekûn bir “Dünya” savaşına girilmesine neden olmuştur.

Fransız asker ve savaş teorisyeni olan Mareşal Ferdinand Foch, Almanya üzerindeki yaptırımları çok hoşgörülü bulduğunu söylemektedir: “ Bu barış değildir. 20 yıllık bir ateşkestir.” sözüyle düşüncesini deklare etmiştir. [20] Versay Antlaşması süresince Amerika, İngiltere ve Fransa’nın istekleri birbiriyle uymuyordu. Amerika daha yeni bir uluslararası düzen vizyonundayken İngiltere eskisi gibi denizlerde hâkim olan bir emperyal düzen ile devam etmek istiyor; Fransa ise Almanya’yı kendisinden aşağıda tutmayı hedefliyordu. Mağlup devletlere ve özellikle Almanya’ya karşı olan bakış açıları ise topraklarını genişletmek üzerinden olmuştur.

Barışın kısa süreli olmasına neden olan önemli bir kırılma etkeni ise self-determinasyon ilkesi ve etnik azınlıkların varlığıdır. Self-determinasyon ilkesi Fransız devrimin getirmiş olduğu bir ideoloji olması nedeniyle yeni olan bir durum değildir ancak Versay Antlaşması içinde Almanya’nın sınırları söz konusu olduğunda pek çok Alman milliyetinden olan kimseler yeni sınırlara sahip olan Almanya dışında kalmıştır.

Antlaşma maddelerinden en bilindik olan 321. Madde, Almanya’nın savaştan sorumlu tutulduğuna dair maddedir. Almanya ve Avusturya ağırlıklı olmak üzere dar diplomatik anlayış içinde açık bir şekilde Almanya Rusya’nın kapısını tıklattığı için, Avusturya ise Sırbistan’ın kapısını tıklattığı suçlanmışlardır. 235. Madde ise onarım ile ilgili olan maddedir. Almanya’nın ödemesi gereken tutar 132 milyon mark olarak belirlenmiştir. [21]Bunun dışında savaş süresince sivillerin ve askeri kayıpların bedelini de mal veya hizmetler karşılığında ödenmesi beklenmektedir.[22]Savaş mağlubiyeti, toprak kayıpları, ticaretinin yok edilmesi, halkının bir kısmının sınır dışında kalması, ödenmesi imkânsız onarım bedeli ve dayanılmaz baskı devamında pek çok sancılı süreci ortaya çıkarmıştır.

Almanya üzerine yapılan baskı iç politikada siyaset yapabilmek için önemli bir koz haline gelmiştir. Savaş yorgunu insanlar için Almanya’nın ödeyeceği onarım bedelinin herkesi refaha ulaştıracağı, savaş yaralarını daha kolay dinlendireceği üzerinden yapılan popülist siyaset öyle ya da böyle, Almanya’dan intikam almak isteyen Fransa ve İngiltere’de kamuoyunu da arkaya alması ve iç siyasetlerinde başarı anlamına gelmektedir. Bu yüzden de Almanya üzerinde baskıya devam etmişlerdir.

Savaş sonrasında ekonomik sıkıntı yaşayan tek ülke Almanya değildir. Galip devletlerin ticaret yapmaktan çekinmesi ekonomiyi olumsuz yönde etkilemiştir. Almanya ise sürekli para basma yoluna gidiyordu. 1923 yılına gelindiğinde ise Reicshbank’ın döviz kurları gibi şeyleri takip etmeyip sadece bankanın para likidite etmesi gerektiği yönündeki yaptırımları da enflasyonun hiperenflasyona dönme sebebini oluşturmaktadır. Bunun dışında İngiltere ve İngiltere’nin baskısıyla Fransa, uluslararası bir komitenin Almanya’nın tazminatları ödeme kapasitesini saptamasını ve savaş tazminatının buna göre yeniden düzenlenmesini kabul etmek zorunda kalmıştır. İlk olarak Dawes Ödeme Planı (1924) Almanya’ya 4 yıllık bir ödeme planıyken sonrasında işlevli olmamıştır. Daha sonrasında ise Young Planı oluşturuluyor ancak 1929 Buhranı yüzünden bu da işleyememiştir. 1932 yılında ise ABD Başkanı Hoover’ın Moratoryumu da fayda etmiyor. En sonunda ise Almanya’nın toplamda 750 milyon dolar ödemesi ile tüm borçlarının kapanacağı söylenmiştir. Yıllarca eziyet içinde bulunan durum böylelikle sona ermiş olmaktadır.

1925 yılında ise Almanya – Fransa ilişkilerini görece normal seviyeye ulaştıran Locarno Antlaşmaları imzalanmıştır. Bu antlaşmaların temeli Fransa’nın güvenliğini sağlama çabalarından ileri gelmektedir.

Locarno’da soldan sağa, Gustav Stresemann, Sir Austen Chamberlain, Aristide Briand

Locarno’da soldan sağa, Gustav Stresemann, Sir Austen Chamberlain, Aristide Briand [23]

Takvimler 1933 yılına geldiğinde ise barışın son kırıntılarının da ortadan kaybolacağı Hitler’in Başbakan seçilmesi ile Avrupa dengesi yine değişime uğrayacaktır. Hitler’in revizyonist politikaları ise ona halk nezdinde özlemi duyulan bir otorite boşluğunun Hitler ile doldurulmasına ve sağ kanat milliyetçiliğinin artmasına neden olmuştur. Üstelik Hitler’in 1933-39 yılları arasında ekonomik olarak yaptığı atılımlar 1939 yılında mucizevi bir şekilde işsizliğin olabildiğince azalmış olmasına neden olmuştur.

Aylin ERDOĞAN

1. Serhat R. Saru, Viyana Düzeninin Kurulması: Tarihsel Olarak Uluslararası Sistemin Evrimi, Yüksek Lisans Siyasi Tarih Vize Projesi, İstanbul, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003, s.12

2. Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, Bursa, MKM Yayıncılık, 2011, s.155

3. Ainur Nogayeva, “Orta Asya’da ABD, Rusya ve Çin: Stratejik Denge Arayışları”, USAK Yayınları, Orta Asya ve Kafkasya Serisi, Sayı:7, s.39

4. Thomas Gangale, “Alliance Theory: Balancing, Bandwagoning, and Détente”, http://ops-alaska.com/publications/2003/2003_AllianceTheory.pdf (Er Tarihi: 20.05.16)

5. Ainur Nogayeva, “Orta Asya’da ABD, Rusya ve Çin: Stratejik Denge Arayışları”, s.39

6. Stephen M. Walt, “Testing of AllienceFormation: The Case of SouthwestAsia”, International Organization, Cilt: 42, Sayı:2, 1988, s.282

7. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Genişletilmiş 11. Baskı, s.19

8. Yunus Kobal, “Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Almanya”, Ankara, Gece Kitaplığı, 2000, s. 32

9. Uluslararası İlişkiler Tarihi (Diplomasi Tarihi), Çeviren: Atilla Tokatlı, Evrensel Basın-Yayın,2000, Cilt:1

10.Yunus Kobal, Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Almanya, s.32

11.http://www.nzhistory.net.nz/files/documents/waw-maps/German_Empire_final.pdf (Er.Tarihi: 22.05.2016)

12. https://en.wikipedia.org/wiki/Paris_Peace_Conference,_1919 (Erişim Tarihi: 21.08.2016)

13.Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, s.80

14.Ufuk Özcan, “Wilson Prensipleri Üzerine”, http://tjs.istanbul.edu.tr/wp-content/uploads/2016/01/13326-29946-1-SM.pdf Er. Tarihi: 19.06.2016)

15.Vedat Gürbüz, “Bir İdeal, Bir Amerikan Başkanı ve Onun Başarısızlığı: Başkan WiIson ve Milletler Cemiyeti”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Mayıs-Kasım 2002, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/816/10349.pdf (Er. Tarihi:19.06.2016), s.93

16.A.g.e s.93

17.A.g.e s.94

18.Paris Peace Conference 1919-1920: Results, http://www.ssag.sk/files/Paris-Peace-Conference.pdf (Er. Tarihi: 20.05.2016)

19.A.g.e s. 2-3

20.A.g.e., s.3

21.Vladimir Moss, “Versailles Treaty”, https://www.academia.edu/19284187/THE_VERSAILLES_TREATY (Er. Tarihi: 20.05.2016) s.11

22.Ken Oziah, “TheTreaty of Versailles and the Road the Hitler” https://www.academia.edu/1830319/Treaty_of_Versailles_The_Road_to_Hitler (Er. Tarihi:20.05.2016) s.5

23.https://global.britannica.com/event/Pact-of-Locarno (Erişim Tarihi: 21.08.2016)

24.Ainur Nogayeva, “Orta Asya’da ABD, Rusya ve Çin: Stratejik Denge Arayışları”, USAK Yayınları, Orta Asya ve Kafkasya Serisi, Sayı:7

25.Fahir Armaoğlu, Yüzyıl Siyasi Tarihi, Genişletilmiş 11. Baskı

26.Ken Oziah, “TheTreaty of Versailles and the Road the Hitler” https://www.academia.edu/1830319/Treaty_of_Versailles_The_Road_to_Hitler (Er. Tarihi:20.05.2016)

27.Paris Peace Conference 1919-1920: Results, http://www.ssag.sk/files/Paris-Peace-Conference.pdf(Er. Tarihi: 20.05.2016)

28.Stephen M. Walt, “Testing of AllienceFormation: The Case of SouthwestAsia”, International Organization, Cilt: 42, Sayı:2, 198

29.Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, Bursa, MKM Yayıncılık, 2011

Versay Antlaşması: Almanya’nın Sınırları ve Avrupa İçin Siyasi Hükümler yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

DİN & DİYANET DOSYASI : Avrupa’da İslamofobi


Endülüs Emevi Devleti

Özet

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi özellikle son 20 yılda araştırmacıların dikkatini fazlasıyla çekmiştir. Almanya, İngiltere, Hollanda gibi önde gelen Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere, kıta genelinde pek çok ülkede aşırı sağ ideolojiye mensup siyasi parti ve hareketler ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu, özellikle Müslüman göçmen karşıtlığı ile gündeme gelip ırkçı söylemlerle kendilerine sempatizan toplamaya çalışmışlardır. Almanya’nın Dresden bölgesinde bir dernek olarak kurulan PEGIDA (Patriotische Europäer Gegen die Islamisierung des Abendlandes), Türkçesiyle Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar, da bu aşırı sağ söylemin ırkçılığına bir kılıf bulmuş hali olarak dikkatleri üzerine çekmektedir. Binaenaleyh, bu çalışmada, özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası Batı dünyasında ivme kazanmış olan ırkçı saldırılar da göz önünde bulundurularak, PEGIDA örneğiyle Almanya ve Hollanda’da yükselen aşırı sağ hareketler analiz edilecektir.

Çalışmanın ana hatlarını, bahsi geçen ülkelerde yükselen aşırı sağ hareket ve buna binaen ortaya çıkan İslamofobik PEGIDA oluşumunun incelenmesi oluşturacaktır. Bu bağlamda, “Hollanda ve Almanya’da aşırı sağ hareketlerin ve siyasi söylemlerin İslamofobik oluşumlara etkisi nedir?” sorusuna yanıt aranacaktır.

Abstract

The rise of the extreme right wing ideology in Europe for the last 20 years, attracted the attention of many researchers. In this context, the number of extremist political parties and movements increased in many European states such as England and Germany. Most of them openly oppose the existence of Muslim immigrants in their countries and pursue racist discourses. PEGIDA, formed in the Dresden region of Germany, is an example of a rightist extremist group. It seeks to regularize fascist discourse in Germany. In this article we would like to analyze the rise of radical right in Europe, with the example of PEGİDA, by taking into consideration the momentum that racist attacks gained in the West after the 9/11 attack.

Furthermore, the article will discuss the practical substructure which occasioned the theoretical substructure of Islamophobia. Concomitantly, studying the Islamophobic PEGIDA movement, which rose with the increasing radical right movement, will form the basis of this study. In this manner, we will try to find an answer for the question of “What are the effects of radical right movements and political statements for the rise of Islamophobia?”

GİRİŞ

İslamiyet, 7. yüzyılda Allah’ın elçisi Hz. Muhammed aracılığıyla Arap yarımadasında yayılmaya başlanmıştır. Yeni bir din olarak ortaya çıktığı günden itibaren, getirdiği farklı din anlayışı ve tek tanrı inancıyla tepki toplamasına rağmen, ortaya çıktığı Mekke’de hızlı bir şekilde yayılmıştır. Özellikle Hz. Muhammed’in ölümünden sonraki 4 Halife Döneminde Arap yarımadasının dışına da yayılan İslam dini, etkisini Emeviler döneminde Avrupa’ya, bugünkü İspanya’nın ve Portekiz’in bulunduğu İber yarımadasına kadar hissettirmiştir. Daha sonra İslam Devleti’nin başına Abbasilerin gelmesiyle birlikte, Emeviler dönemi son bulmuştur ve İberya’daki topraklarda Endülüs Emevi devleti kurulmuştur.

İslam Devleti’nin bu kadar hızlı büyümesi ve dinin yayılması şüphesiz Avrupa’daki Hristiyan devletlerin dikkatini ve zamanla da tepkisini çekmişti. Müslümanların topraklarının daha fazla genişlemesini istemeyen Hristiyanlar, Papa II. Urban’ın önderliğinde sefer hazırlığına başlamışlardır. Yapılan seferin başarısızlıkla sonuçlanmasının ve özellikle 1187 yılında Selahaddin Eyyubi’nin üç din için kutsal toprak sayılan Kudüs’ü fethetmesinin[1] ardından Batılı devletlerin tepkisi büyük bir nefret, korku ve öfkeye dönüşmüştür. Bu tarihten itibaren defalarca yapılan Haçlı Seferleri Avrupa’da İslamofobi, yani İslam düşmanlığı düşüncesinin başladığını göstermektedir. Keza İberya’daki Endülüs devletine son vermek ve o topraklardan Müslümanları sonsuza dek uzaklaştırmak için o bölgede bulunan krallıklar, Lord Ferdinand ve Aragon Kraliçesi Isabella öncülüğünde bir ordu oluşturup nihai hedeflerine ulaşmışlardır.

İslam dininin bu denli hızlı yayılmasına binaen, Orta Asya’da yaşayan Türklerin bir kısmı da İslam dinine geçip cihat[2] anlayışını benimsemişlerdir. Bu bağlamda, yıllar önce Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya göç ettikten sonra, 1299’da kurulan Osmanlı Devleti’ne karşı da Haçlı Seferleri yapılmıştır. 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesinden sonra Hıristiyanların bu seferleri, dolayısıyla da İslam’a karşı barındırdıkları nefret ve korku hisleri bir süreliğine kısmen duygusal boyutlarda yaşanmıştır.[3] Ta ki İslami terör örgütü El-Kaide,[4] 11 Eylül 2001 yılında ABD’de bir dizi terör saldırıları[5] gerçekleştirene kadar. Bu andan itibaren Batı’daki İslam düşmanlığının ciddi boyutlara ulaşmaya başladığı görülmektedir.

11 Eylül saldırısının yarattığı korku, kuşku, endişe ve rahatsızlık hissi zaten var olan hoşgörüsüzlüğün, ayrımcılığın ve ırkçı eğilimlerin yansımasına ve medya kanalıyla yaygınlaşmasına neden olmuştur. Böylece, Batı’nın İslam ve Araplar hakkında yüzyıllardır oluşturup inşa ettiği olumsuz tasavvur ve zihniyet, 11 Eylül sonrasının şartlarında kitle iletişim araçları tarafından yeniden üretilir ve aktarılır bir hale gelmiştir.[6] Gerek yayın organları, gerekse siyasiler İslam dinine karşı karalama politikası yürütme eğilimi içerisine girmişlerdir. Bu yaymacalar da sık sık Müslümanların tepkisine neden olmuştur.

Bu çalışmada, Avrupa’da yükselmekte olan aşırı sağ hareket ve buna bağlı olarak Almanya’da ortaya çıkan PEGIDA hareketi ve Hollandalı aşırı sağ görüşlü siyasetçi Geert Wilders’ın söylemleri İslamofobi ile bağdaştırılarak incelenecektir.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

AVRUPA’DA AŞIRI SAĞ

Bilindiği üzere, milliyetçilik[7] akımı 1789 Fransız İhtilali ile birlikte, dönemin yöneticilerinin baskı ve zulmüne karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’da adeta bir virüs gibi yayılan bu akım pek çok milleti içinde barındıran Osmanlı Devleti sınırları içerisinde bulunan milletleri de etkilemiş, aynı zamanda devletin çöküş sürecini de hızlandırmıştır. Günümüzde sağ görüş olarak da adlandırılan milliyetçilik akımının, zamanla faşizm gibi aşırı derecede milliyetçilik ve ırkçılık içeren bir ideolojiye dönüşmesi önlenememiştir. Kendi ırkını diğer bütün ırklardan üstün gören bu anlayış, 10. yüzyılda İtalya’da ortaya çıkmasına rağmen, bütün aşırı milliyetçi ve anti-liberal hareketlerin radikal seçmenleri üzerinde etkili olmuştur.

Bu bağlamda kurulan ırkçılık temelli yer altı örgütleri, beyaz adamın üstünlüğünü savunan neo-ırkçı ideolojilerle Avrupa’nın uç sağında varlıklarını sürdürüp kendilerini şiddet ve terör eylemlerinde de gösterebiliyorlar. Bunun en trajik örneklerinden biri de Temmuz 2011’de Norveç’in başkenti Oslo’da yaşanan, Anders Breivik’in yapmış olduğu saldırıdır.[8] Avrupa’daki milliyetçi ulus-devlet anlayışı bir dönem etkisini kaybetmiş olsa da, bu anlayışın 21.yüzyılda yeniden güç kazanmaya başlamış olduğunu söylemek pek de yanlış bir tespit olmayacaktır. Bu doğrultuda, Avrupa’da sadece göçmenlere, özellikle de Müslümanlara karşı, ırkçı söylemleriyle dikkat çeken pek çok aşırı sağ görüşe sahip siyasi parti kurulmuş olup, etkilerini kayda değer bir şekilde arttırmalarıyla dikkatleri çekmişlerdir.

Bu tarz oluşumların göçmenlere karşı olmasının temelinde, özellikle 1960’lı yıllarda Avrupa’nın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan işçi ithal etmesi yatmaktadır. Örneğin, şu anda Almanya’da artan ırkçı söylemlerin temeli olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dışarıdan getirilen göçmenlerin ucuz iş gücü potansyeli yaratarak pek çok Almanın işsiz kalmasına sebebiyet vermesi gösterilebilir. Almanya’nın “ithal” ettiği göçmenler gerek iş hayatında, gerekse sosyal hayatta etkili bir konuma gelememişlerdir. Örneğin, Alman medyasındaki Türk yazar oranı %1 bile değildir.[9] Yani göçmenlerin büyük çoğunluğunun işçi sınıfından pek de yukarı çıkamadıkları düşünülecek olursa, ithal işçi argümanının doğruluğu tartışılabilir.

Aşırı sağcılar, Avrupa Birliği’ne son verilip üye ülkelerin ulusal egemenlik çerçevesi içinde işbirliğini savunmaktadırlar. Schengen serbest dolaşım anlaşmalarının da iptal edilmesini isteyen bu grup, aynı zamanda ortak para birimi Euro ve Avrupa Merkez Bankası’nın kaldırılmasını da talep etmektedirler. Gerek göçmen karşıtlığı, gerekse Avrupa Merkez Bankası’nın kaldırılmasını talep etmelerinden anlayacağımız üzere, sağcıların neredeyse her talebinin altında ekonomik sebeplerin yattığını görebilmekteyiz. Şöyle ki, günümüzde Yunanistan büyük bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalmış durumda. Onlara en büyük desteği ise verdiği borçlarla Alman hükümeti sağlamaktadır. Almanya’daki aşırı sağ görüşe sahip oluşumlar ise, Avrupa Birliği çatısı altında yapılan bu yardımların son bulmasını ve Atina yönetimine yapılacak yardımların kendi ülkelerine yatırım olarak değerlendirilmesini talep etmektedirler.

Aşırı sağcı partilerin ortaya çıkış sebebi ise Aristotle Kallis tarafından şöyle açıklanmıştır: “Radikal, aşırı milliyetçi ve ‘devrimci’ sağ, devrimci solun örgütsel ve eylemci örneklerinin sağcı fikirlere tahvil edilmesiyle oraya çıktı.”[10] Söz konusu radikal sağ partiler, genel olarak Avrupa Birliği’nin bazı politikalarına ve göçmenlere karşı olmaları ile dikkat çekmektedirler. Ayrıca İslam karşıtlıkları da onları bir araya getiren unsurlar arasında en başlarda yer almaktadır. Avrupa’da, bu aşırı sağ partilerin yükselişe geçtiğine dair bariz örnekler mevcuttur. Bu bağlamda, aşırı sağcılar Avrupa Parlamentosu’nda bile bir grup kurmuş durumdalar.[11] Uluslar ve Özgürlükler Avrupası isimli grup, Fransız aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in uzun uğraşları sonucunda, 2 Polonyalı ve bir de İngiliz üye transfer ederek en az 7 AB ülkesinden 25 parlamenter şartını yerine getirerek, parlamentoda resmi olarak yer almaktadır.[12]

Avrupa Parlamentosu dışında, pek çok ülkede de radikal sağ partilerin oy oranlarında ciddi artışlar görülmektedir. Bu partiler gerekli meclis desteğini alarak iktidar koalisyonlarına katılmaya başlamış durumdalar. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra ortaya çıkan güvensiz ortam, pek çok radikal sağ partinin kurulmasına sebebiyet verdi. Bu partilerden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: Hollanda Pim Fortuyn List (Geert Wilders liderliğinde 2005’te ortaya çıkan şimdiki Party for Freedom (Özgürlük Partisi)) [13]; Danish People’s Party (Danimarka Halk Partisi); Finns Party (Fin Partisi); yakın dönemde İngiltere’de UK Independence Party (UKIP) (Bağımsızlık Partisi) ile English Defence League (İngiliz Savunma Birliği); Platform for Catalunya (Katalonya Platformu); Macaristan’da Jobbik ve Yunanistan’da Golden Dawn (Altın Şafak).[14]

İSLAMOFOBİ NEDİR?

İslamofobi’yi anlamamız için, öncelikle kelime olarak kökeninin neyi ifade ettiğini anlamamız lazım. İslamofobi kelimesini kavramsal olarak incelediğimiz zaman, İslam kelimesinin phobia[15] kelimesi ile birleştirilmesi sonucu ortaya çıktığını görmekteyiz. Phobia, veya daha bilindik bir ifadeyle fobi, genel olarak korkuyu ifade etmek için kullanılır. Bilimsel açıdan baktığımız zaman ise, fobi, normal koşullarda korkulmayacak belli bir durum ya da nesne karşısında ortaya çıkan olağan dışı korku halini anlatmaktadır.[16] Bu çerçevede incelediğimiz zaman, İslamofobi, kelime anlamı olarak İslam korkusu anlamını ifade etmektedir.

Kamuoyunda ise İslamofobi’nin İslam karşıtlığını mı yoksa İslam korkusunu mu ifade ettiği somut olarak bir sonuca ulaşmamıştır. Bunu İslam düşmanlığı olarak mı betimlemek lazım yoksa anti-İslamizm olarak mı? Veya İslamofobi, örümcek korkusu gibi psikolojik bir korkuyu mu ifade ediyor? Bu konu hakkında çeşitli tartışmalar halen devam etmektedir fakat İslamofobi kavramı artık yerleşmiş bir kavramdır ve bunu değiştirmek de pek mümkün değildir.[17] Ancak bu korkunun düşmanlığa dönüşmüş olması pek çok uzman tarafından kabul görmektedir. “Bir şeye duyulan korku, özellikle temelsiz ise, sürekli olduğunda ve giderilemediğinde zamanla korkulan şeye karşı bir düşmanlığa dönüşebildiğinden İslamofobi kelimesi İslam düşmanlığı olarak da kullanılabilmektedir.”[18] Yani, İslamofobi aslında İslam korkusu olmaktan ziyade, yabancı düşmanlığı ifade eden xenophobia kavramının çerçevesinde şekillenmiş bir olgudur.

Günümüz Batı dünyasına baktığımız zaman, İslamofobi dendiğinde akla gelen İslam korkusu değil, bilakis, İslam düşmanlığıdır. Fakat bu düşmanlığı sadece bir dine karşı duyulan bir nefret olarak ifade etmek doğru olmaz. Çünkü İslam, bir din olmakla birlikte insanların sosyal hayatına da yön veren bir olgudur. İslam yalnızca bir din veya ideoloji olarak değil; aynı zamanda bir kültür ve medeniyet olarak da Batı’nın kendisine atfettiği evrensel kimlik karşısında bir antitez olarak kavramlaştırılmıştır.[19] Bu konu hakkında konuşan Dr. Enes Bayraklı[20] şu ifadeleri kullanmıştır: “Literatürde farklı manaları da olmasına rağmen, temelde İslamiyet’ten nedensiz olarak korkmak, İslam ve Müslümanlar hakkında korkulara, kaygılara sahip olmak, onlardan nefret etmek anlamlarını ifade ediyor. İslamiyet ve İslam kültürü ile ilgili şeylerden nefret etme olarak da genelleyebiliriz.“[21]

İslamofobi 1991 yılında Runnymede Güven Raporu’nda[22] ortaya atılan ve 1997 yılında yine aynı kuruluş tarafından açıklanan bir kavramdır. Rapor, İslamofobi’yi genel bir anlamı ile şu şekilde açıklamaktadır: “Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel korku, nefret ve düşmanlık.” Runnymede raporu aynı zamanda İslam dinini yorumlayıp ona karşı gösterilen bazı genel tutum ve inançlara yer vermiştir. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

1. İslam monolitiktir ve yeni gerçekliklere adapte olamaz.

2. İslam, diğer ana inanışlarla ortak değerler paylaşmıyor.

3. Bir din olarak İslam, Batı’ya göre, eskimiş, barbarca ve irrasyoneldir. Hatta tabiri caizse “kalitesizdir”.

4. İslam, terörizmi destekleyen bir şiddet dinidir.

5. İslam, şiddet yanlısı bir siyasi ideolojidir.”[23]

2004 yılında Budapeşte’de yapılan Avrupa Gençlik Semineri sonuç raporunda ise İslamofobi’nin tanımı şu şekilde yapılmıştır:

“İslamofobi, İslam’a, Müslümanlara ve onlarla ilgili durumlara karşı duyulan korku ya da önyargılı görüştür. İster ırkçılık ve ayrımcılığın günlük formları şeklinde olsun, isterse daha saldırgan bir yapı alsın, İslamofobi, insan haklarının ihlali ve toplumsal birliğe bir tehdit olarak algılanmaya başlanmıştır.”[24]

Hollanda ve Almanya’da Aşırı Sağ Siyasi Söylemler ve Oluşumlar

Avrupa’da halen daha aşırı sağ görüşe sahip, nasyonal-sosyalistler ve neo-naziler gibi çeşitli yer altı örgütlerinin faaliyetlerine aktif bir şekilde devam ettiğinden daha önce bahsetmiştik. Bunlara örnek olarak da Almanya’daki National Socailist Underground (NSU), yani Nasyonel Sosyalist Yeraltı örgütünün cinayetlerini gösterebiliriz. Bu tarz oluşumlar temelde göçmen karşıtlığı ve sol görüşlü insanlara karşı olan karşıtlıkları ile bilinse de, son zamanlarda İslam düşmanlıkları ile seslerini duyurmaya başladılar. Almanya’daki PEGIDA adlı grup da bu oluşumların gün yüzüne çıkmış, masum görünmeye çalışan yasallaşmış halidir.

İşin siyasi boyutunda ise, birçoğumuzun aklına Geert Wilders yönetimindeki Hollanda’daki aşırı sağcı Partij van de Vrijheid (PVV), yani Özgürlük Partisi gelmektedir. PVV, tamamen Müslüman göçmen karşıtlığı ve İslam düşmanlığı ile ortaya çıkmış olup bu şekilde gündemde kalmaya çalışan bir siyasi partidir. Şu an Hollanda’daki 3. parti konumunda bulunan Özgürlük Partisi, özellikle lideri Geert Wilders nezdinde pek çok defa Müslümanlara karşı tahrik edici, ırkçı söylemlerde bulunmuştur.

pegida

Geert Wilders Söylemleri

Bütün bu anlatılanlardan sonra, insanların aklına “Acaba aşırı sağ hareket genel olarak bütün yabancılara mı karşıdır yoksa sadece Müslümanlara mı?” şeklinde bir soru geliyor olabilir. Bu konu hakkında yapılan çeşitli kamuoyu araştırmalarında, göçmenlere ve belli azınlık gruplarına (özellikle Müslüman ve Romanlar) karşı genel tutumun sertleştiği görülmektedir.[25] Bu durum da, genelde aşırı sağ partilerin daha fazla destekçi bulduğu ve bulacağının bizlere göstermektedir.

Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra pek çok Avrupalı medya organları, ifade özgürlüğü adı altında İslam dinini ve Müslümanları rencide edecek şekilde birçok yayına imza atmışlardır. Bazı sorumsuz, aşırı sağ ideolojiye sahip siyasiler ise devamlı olarak İslam karşıtı demeçler verip adeta Müslümanları tahrik etmişlerdir. Bu saldırılar bağlamında Hollanda’da en çok dikkat çeken isim ise Partij van de Vrijheid ( Hollanda Özgürlük Partisi) lideri Geert Wilders olmuştur. Özellikle son zamanlarda yapmış olduğu pek çok söylem ile İslam Dünya’sının tepkilerini toplamıştır.

PEGIDA’nın Nisan ayında yaptığı bir gösteriye Hollandalı aşırı sağcı İslam karşıtı siyasetçi Geert Wilders da katılmıştı.[26] Gösteriye katılımın 30 bin civarında olması beklenirken, polis raporlarına göre sadece 5000 kişilik katılım sağlamıştı. Burada konuşma yapan Wilders, Avrupa’nın İslamlaşmasına karşı önlemler alınması gerektiğini ifade etmişti. “Her Müslüman terörist değildir ama Müslümanların çoğu teröristtir” ifadesini kullanması kalabalık tarafından alkışlansa da, başta Almanya olmak üzere, kıta genelinde bu söylemlerine destek veren vatandaş sayısının çok fazla olduğunu söylemek doğru bir tespit olmayacaktır. Evet, belki Avrupa’da kapı eşiğinden yüzünü gösteren ekonomik kriz nedeniyle insanlar düşük maliyete çalışan göçmenlere karşı antipati ve ön yargı besliyor olabilirler. Fakat Hollandalı siyasetçi ve PEGIDA gibi bu oluşumların direkt olarak İslam düşmanlığı üzerinden siyaset gütmelerimin asıl sebebi nedir? Bunun temelinde ne gibi gerçekler yatıyor?

Hollanda Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders daha önce de pek çok İslam karşıtı söylemlerde bulunmuştu. 27 Mart 2007’de Fitne adlı İslam’a hakaret eden kısa filmi internette yayınlayan Wilders, Kur’an-Kerim ayetlerini teröristlerin eylemleriyle bağdaştırıyordu. Filmin sonunda ise bir çağrı yaparak: “1945’te Avrupa’da Nazizm’i yendik. 1989’da Avrupa’da komünizmi yendik. Şimdi de İslami ideolojiyi yenmeliyiz. İslamlaşmayı durdur![27]” diyerek İslamlaşmanın önüne geçilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu çağrıdan anlayacağımız üzere, Geert Wilders tamamen insanlara, doğruluk payı olmayacak şekilde Avrupa’nın İslamlaştığı fikrini empoze etmeye çalışmıştır.

Esasında Wilders’ın savunduğu görüş, aslında Avrupa’daki diğer aşırı sağ ve İslam karşıtı partilerin de savunduğu gibi, göçmenlerin entegre değil, asimile olması yönündedir. Yani bu insanlar dinlerinden, atalarından gelen bütün kültürel geçmişlerinden vazgeçip tam bir Avrupalı gibi yaşamalarını istemektedir. Fakat bu da AB’nin savunduğu çok kültürlülük görüşüne tamamen zıt bir anlayıştır.[28] Yine aynı Hollandalı siyasetçi, ABD’deki 11 Eylül saldırılarının 9.yıldönümünde yaptığı konuşmada, Kur’an-ı Kerim’i, Adolf Hitler’in Kavgam kitabına benzeterek yasaklanmasını talep etmişti. Bu konuşmada da açık bir şekilde Wilders’ın İslam karşıtı bir tavır sergilediği aşikardır. Peki bu söylemler acaba halkta ne oranda destekçi buluyor?

Eylül 2012’de Hollanda’da yapılan seçimlerde Geert Wilders’ın partisi %17 oy oranı ile ülkedeki en büyük üçüncü parti olmuştur. Böylelikle, daha önce mecliste 24 sandalyeye sahip olan Hollanda Özgürlük Partisi’nin koltuk sayısı da 15’e düşmüştür.[29] 2014 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ise daha önceki seçimlerde %17 oy almasına karşın bu sefer %12,2’de kalmıştır.[30] Bu sonuçlar bize Hollanda’daki İslam karşıtı partiye her on kişiden yalnızca birinin destek verdiğini göstermektedir ki, bu da aslında kısa vadede Müslümanlar için bir tehlike arz etmediğini işaret etmektedir.

Bir başka olayda ise, Avusturya’daki aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri Heinz – Christian Strache’nin daveti üzerine Viyana’ya giden Wilders, Avrupa’da İslam tehdidi konulu bir konuşma yapmıştı. Burada, daha önce ABD’deki 11 Eylül saldırılarının 9.yıldönümünde yaptığı konuşmasını yineleyerek, Kur’an-ı Kerim’i Adolf Hitler’in kavgam adlı kitabına benzeterek yasaklanmasını talep etmiştir. Daha sonra Avusturya’daki Müslüman örgütlerin şikayeti sonrası hakkında dava açılmıştır.[31]

PEGIDA

Gerek sorumsuz siyasetçilerin söylemleri, gerekse medya vasıtasıyla ve bazı dış etmenler sebebiyle kimi Batı ülkelerinde aşırı sağ görüş ne yazık ki ırkçılık boyutlarına kadar ulaşmaktadır. Öte yandan, tekrar Almanya’daki duruma dönecek olursak, burada halen milliyetçi duyguların çok yoğun olduğunu görmekteyiz. Bunun yanında, pek ön plana çıkmasa da, Almanya’nın nasyonal-sosyalist bir geçmişi de vardır. Burada halen aşırı sağ görüşe sahip nasyonal-sosyalistler ve neo-naziler gibi çeşitli yer altı örgütlerinin faaliyetlerine aktif bir şekilde devam ettiği aşikardır. Bunlara örnek olarak Almanya’daki NSU cinayetlerini de gösterebiliriz.[32] Buradaki aşırı sağ oluşumlar temelde göçmen karşıtlığı ve sol karşıtlıkları ile bilinse de, son zamanlarda İslam düşmanlıkları ile de seslerini duyurmaya başladılar. Almanya’daki PEGIDA adlı grup da bu oluşumların gün yüzüne çıkmış, masum görünmeye çalışan, yasallaşmış halidir.

Temelinde dinsel ırkçılık yatan PEGIDA (Patriotische Europäer Gegen die Islamisierung des Abendlandes), yani Türkçesiyle Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar[33] oluşumu, İslam dininin Avrupa’da büyümesini tehlikeli olarak gören ve özellikle mülteci ve göçmen sayısının artmasından yakınmakla beraber Batı’nın kültürel yozlaşmaya doğru ilerlediğini iddia etmektedir. Liderliğini 41 yaşındaki Lutz Bachmann’ın üstlendiği grup, Ekim 2014’te Alman hükümetinin IŞİD’le savaşan PKK’ya silah yardımı yapma kararı almasının ardından kurulmuştur.[34] Bu duruma tepki gösteren PEGIDA, yardımların Ortadoğu’daki krizi arttırıp Almanya’ya daha fazla göçmen getireceğini iddia etmiştir. Adını ilk kez 20 Ekim 2014’te Dresden’de 300 kişiyle düzenlediği gösteriyle duyuran bu aşırı sağcı hareket, her pazartesi başta Dresden olmak üzere Almanya’nın kimi kentlerinde gösteriler düzenlemektedir.[35]

Kurulduğu günden bu yana PEGIDA, Alman iç siyasetinde çok fazla adından söz ettirmiştir. Kısa sayıda artan destekçi sayısının buna sebebiyet verdiğini söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Rakamlardan bahsetmek gerekirse eğer; kurulmuş olduğu 20 Ekim 2014’te 300 kişiyle başladığı yolda, 27 Ekim’deki eylemine 500, 3 Kasım’dakine bin, 10 Kasım’dakine bin 700, 17 Kasım’dakine 3 bin 200, 24 Kasım’dakine 5 bin 500 destekçi buldu. Aralık ayında ise PEGIDA’ya verilen destek ciddi oranda arttı. Grubun 1 Aralık’taki eylemine 7 bin 500, 8 Aralık’takine 10 bin, 15 Aralık’takine 15 bin ve 22 Aralık’takine 17 bin 500 kişi iştirak etti.[36] 5 Ocak 2015’te ise Dresden’de 18 bin kişi İslamofobik söylemlerle yürüyüş düzenledi. Şüphesiz Almanya’da gittikçe artan göçmen sayısı da bu aşırı sağ hareketin destekçi bulmasına, tabiri caizse, referans olmuştur. 2008 yılında Almanya’da Müslümanların sayısı toplam nüfusun %4’ü iken, bu sayı 2011 yılında %5 olmuştur.

Arada çok büyük bir sıçrama olmasa da, PEGİDA Almanya’nın “İslamlaştığını” iddia edip bu duruma tepki göstermektedir. 12 kişilik bir yönetici kadrosuna sahip olan PEGİDA’nın ayrıca 19 maddeden oluşan bir manifestosu bulunmaktadır.[37] Oluşum ayrıca Kasım 2014’te, içinde Kanada’daki gibi kontrollü, puanlı bir göç politikası, sıkı bir sınır dışı uygulaması, sıkı denetlenen bir seyahat politikası, suç işlemiş göçmenlere karşı sert bir tutum ve Hristiyan-Yahudi Batı kültürünün ve Alman kimliğinin korunması yönünde taleplerin dile getirildiği bir bildiri dağıtmıştı.[38]

Özellikle son dönemlerde bu oluşumun da ciddi şekilde kan kaybettiğini, toplumdan beklediği desteği bulamadığını görmekteyiz. İngiltere’de de bir yürüyüş düzenlemeyi hedefleyen oluşumun beklediği desteği orada da bulamaması, bizlere aslında bu tarz oluşumlara halkın ne kadar destek verdiğini açık bir şekilde göstermektedir. Kurucusu Lutz Bachmann’ın sosyal medyada paylaşmış olduğu Hitler fotoğrafı ve göçmenlere yaptığı hakaretler sonucu istifa etmesi ve beraberinde bazı yöneticilerin de istifa etmesiyle birlikte PEGIDA fazlasıyla kan kaybedip Alman halkında eski etkisini dahi hissettiremedi. Almanya’da Dresden dışında bazı kentlerde de gösteri düzenleyen PEGIDA’nın yürüyüşlerine katılım devasa boyutlarda destek bulamadı.

Aşırı Sağ Söylemlere Yönelik Siyasi Tepkiler

Almanya’da kurulan ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de faaliyet göstermek isteyen PEGIDA oluşumuna pek çok Alman siyasiden tepki gelmiştir. Gerek Yeşiller Partisi, gerekse hükümet görevini yerine getiren Angela Merkel’in partisi olmak üzere pek çok parti, Alman halkını benzeri aşırı sağ görüşe sahip örgütlere kulak asmamaları konusunda çağrılar yapmıştır. Çalışmamızda yer alacak tepkiler sırasıyla şu isimlerden oluşacaktır: Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Almanya Devlet Başkanı Angela Merkel ve Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaubl.

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck:

2014 Noel kutlamaları öncesi bir mesaj yayınlayan Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, mülteci sorunu ile ilgili “Barışın sağlanması, acıların azaltılması için elimizden gelen her türlü çabayı göstermeliyiz” ifadelerini kullanarak dolaylı yoldan PEGIDA’yı eleştirdi. Gauck, “Büyük çoğunluğun, Almanya’yı izole etmek isteyenlerin çağrısına uymaması, bu yıl benim açımdan cesaretlendirici bir deneyim oldu” dedi. Gauck mesajına şu sözlerle devam etti: “Savaşlar, iç çatışmalar ve terör insanları kaygılandırıyor. Ancak değerlerimize, gücümüze ve her şeyden önce demokrasimize güvenmeliyiz. Bu tür yersiz korkular bakış açımızı da olumsuz etkileyecek, bizi cesaretten yoksun bırakacak, küçültecektir.”[39]

Almanya Devlet Başkanı Angela Merkel

31 Aralık 2014 günü ise Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar oluşuma bir tepki de Almanya Başbakanı Angela Merkel’den geldi. Oluşumun sempatizanlarını kalplerinde ön yargılar, soğukluk ve nefret barındırmakla tasvir eden Merkel, vatandaşlara bu tarz hareketlerin peşinden gitmemeleri konusunda uyarılarda bulundu.[40]

Maliye Bakanı Wolfgang Schäubl

Yabancı düşmanlığını eleştiren Schäubl, “Sloganlar gerçekleri değiştirmiyor. Almanya’nın göçmenlere ihtiyacı var” ifadelerini kullandı.

Almanya’daki bu üç siyasi de PEGIDA ve benzeri oluşumlara tepki göstermektedirler. Peki Almanya’yı yönetenlerin bu şekilde, İslam düşmanlığı yapmayıp, göçmenlere ve Müslümanlara daha ılımlı yaklaşmalarının sebebi nedir? Genel olarak baktığımızda, bu sorunun tek cevabı olduğunu görmekteyiz: ekonomi. Bu konuda da en açık ifadeyi maliye bakanı Wolfgang Schäubl kullanmıştır. Kendisi, Avrupa’nın göçmenlere ihtiyacı var derken, aslında ülkedeki işçi sınıfının büyük kayda değer bir kısmının göçmenlerden oluştuğuna işaret etmektedir.

Gerek Angela Merkel, gerekse Cumhurbaşkanı Joachim Gauk aynı sebepten dolayı, konuya çok hassas yaklaşıp toplumun genelini kapsayan dostluk mesajları vermişlerdir. Geert Wilders’ın savunduğu şekilde, Avrupa’da yaşayan bütün Müslüman göçmenlerin sınırdışı edilmesi durumunda, Avrupa’nın “lokomotif” ülkelerinden Almanya’da üretimin durma noktasına gelmesi ve ekonomik bir krizin baş göstermesi hiç de sürpriz olmayacaktır. Bu gerçeğin farkında olan Gauck, Merkel ve Schäubl’un bu şekilde ılımlı mesajlar veriyor olmalarının temel nedeni de bu şekilde özetlenebilir.[41]

Alman Musevileri Sözcüsü Josef Schuster

PEGIDA’ya karşı bir tepki de Alman Musevileri sözcüsünden geldi. Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Başkanı Josef Schuster, bir dini topyekûn kötülemek için İslamcı terörün bahane edildiğini ifade etti. Birkaç İslamcı militandan ötürü Almanya’nın şeriat tehdidiyle yüz yüze olduğunu savunmanın saçmalık olduğunu belirten Schuster, bunun birkaç aşırı sağcının varlığından yola çıkarak Nazi diktatörlüğünün yeniden kurulacağını iddia etmeye benzediğini ifade ederek söz konusu yaklaşımın kabul edilemez olduğunu söyledi. Josef Schuster’in PEGİDA’ya açık bir şekilde tepki göstermesinin nedeni ise, daha önce Yahudi ve Yahudi kökenlilerin Almanya’da yaşamış olduğu sorunlar olarak düşünülebilir. Bilindiği üzere, bir dönem Avrupa ciddi anlamda anti-semitizm akımı ile karşı karşıyaydı. Özellikle Almanya’da insanlar yabancı düşmanlığı ve antisemitizm nedeniyle sokaklara çıkıyorlardı.

2000 yılında Düsseldorf’ta bir sinagogun kundaklanması, bu ırkçı yaklaşımın ulaşmış olduğu boyutu kamuoyuna gösterir nitelikteydi. İslamofobi konusunda uzmanlaşmış pek çok akademisyen ise, bugün benzer bir şekilde İslam karşıtlığının söz konusu olduğu görüşünde birleşmektedir. Bütün bunlara rağmen, yakın gelecekte Batı dünyasının İslamofobi ile ilgili, tıpkı antisemitizm örneğinde oluğu gibi, ciddi yasalar çıkartıp çıkarmayacağı konusu kamuoyunda bir muamma olarak kalmaya devam edecek gibi gözükmektedir.r.[42]

SONUÇ

Yakın zamanda PEGIDA isimli ortaya çıkan yeni bir grubun Dresden’de düzenlediği “Avrupa’nın İslamlaşmasına karşı” yürüyüşün, aslında bize radikal sağın savunduğu çoğu görüşün bir yere kadar toplumsal destek gördüğünü göstermektedir. Batılı toplumlarda yer alan milliyetçilik, kendi kültürünü diğer kültür ve medeniyetlerden üstün görme, yabancı düşmanlığı ve güvensizlik gibi tutumların aslında varsayılandan ne kadar ciddi olduğunu, nasıl radikalleşebileceklerini ve siyasi tartışmaların ön safına nasıl getirilebileceklerini göstermektedir.

Yukarıda anlatılanlardan hareketle, Avrupa’da aşırı sağ hareketlerin ve siyasi söylemlerin İslamofobi’nin oluşmasına etkisinin, 11 Eylül saldırıları ve diğer “İslami” olarak adlandırılan terör örgütlerinin etkisiyle kıyasen asgari derecede olduğunu görmekteyiz. Elbette PEGIDA ve benzeri oluşumların, Geert Wilders ve onun gibi siyasetçilerin söylemleri halk tarafından dikkat çekici bulunabilir. Henüz daha siyasi ideolojisi kafasında oturmamış, ergenlik çağında olan bir genç bu söylemlerden etkilenebilir de. Özellikle ekonomik olarak alt seviyelerde olup, Wilders ve PEGIDA gibi oluşumların, bu ekonomik yetersizliğe göçmenlere ve bazı uç söylemlerle Müslümanlara bağlıyor olması onda ırkçı bir ideoloji de oturtabilir.

Fakat konuyu geniş bir şekilde ele aldığımız zaman, medya sayesinde geniş yankı uyandırmasına rağmen, aşırı sağ görüşün ve ırk odaklı siyaset güden politikacıların söylemlerinin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesi pek de mümkün gözükmemektedir. Yani kısacası, bu tarz siyasi söylemler ve aşırı sağ hareketlerin geniş halk kitlelerine ulaşamadığını ve bu kitlelerin hassas oldukları duygu, düşünce ve görüşlere pek fazla dokunamadıklarını söylersek yanılmış olmayız.

Gerek Geert Wilders’ın aşırı sağ görüşlü partisinin seçimlerde aldığı oy oranına, gerekse PEGIDA’nın eylemlerine olan katılım sayısına baktığımızda da bu tarz oluşumlara karşı halkın ne kadar destek verdiğini net bir şekilde görmekteyiz. Almanya’daki son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, Merkel’in yönetimindeki Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi 29 sandalye ile birinci parti konumundaydı. Angela Merkel’in koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise oylarını 6,5 puan arttırarak milletvekili sayısını 23’ten 27’ye yükseltti. Almanya’da ilk kez bir aşırı sağ parti Milliyetçi Demokratik Partisi (NPD) Avrupa Parlamentosu’nda yer alacak. Bu, aşırı sağ harekette bir artış olarak gözükse de, aslında Almanya Anayasa Mahkemesi’nin %3’lük seçim barajının kalkmasının ardından meydana gelen bir durum olduğu aşikardır, çünkü aldığı oy oranı sadece %1.

Geert Wilders’ın partisinin oy oranı ise %17’den %12,2’ye düştü ve PVV partisinin milletvekili sayısı da 5’ten 4’e düşmüş oldu. Bütün bu durum aslında, her ne kadar hükümetlerin İslamofobi konusunda antisemitizm gibi ciddi önlemler alıp yasalar çıkarmasa da, ana akım partilerin bu konuda biraz daha ılımlı yaklaşmalarının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda da, aşırı sağcı partiler toplumun genelinden destek bulamamaktadırlar.

Lakin İslam karşıtlığı ve korkusunun, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra arttığı aşikardır. Son dönemlerde Orta Doğu’da süregelen ve bazı kesimlerce “İslami terörizm” olarak adlandırılan pek çok terör örgütleri aktif bir şekilde faaliyet göstermektedirler. Gerek Taliban, gerek IŞİD, gerekse El- Kaide, hatta Afrika’daki Boko Haram örgütü bile İslam-i cihad yaptıklarını iddia ederek İslam dininin terörizmle anılmasına sebebiyet vermektedirler. Özellikle IŞİD’in uyguladığı ve İslam tarihinde görülmemiş, Müslümanların da reddettiği şiddet ve vahşet, ne yazık ki günümüzde, Batı’daki Müslüman algısının terör odaklı hale gelmesine neden olmuştur.

Erdem YERİNDE

1. http://www.milliyet.com.tr/kudus-un-fethi/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/10.07.2011/1412380/default.htm, Erişim Tarihi: 27.08.2015

2. Din uğruna yapılan savaş.

3. Daha sonra Osmanlı’ya karşı yapılan savaşlar İslamofobi düşüncesinden ziyade, kendi topraklarını işgal eden düşmandan kurtulma amacıyla yapıldığını söylemek daha doğru olur.

4. http://www.globalsecurity.org/military/world/para/al-qaida.htm, Erişim Tarihi: 14.08.2015

5. http://www.1haber.com/video/11-eylul-saldirisi11-eylul-abd-ikiz-kuleler-saldirisi.html, 14.08.2015

6. İslamofobi, Kolektif Bir Korkunun Anatomisi, s.103, İSAM Yayınları

7. Milliyetçilik, Ulusçuluk ya da Nasyonalizm, kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üstyapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanan görüştür.

8. http://www.milliyet.com.tr/norvec-teki-saldirida-olu-sayisi-91-e-yukseldi/dunya/dunyadetay/23.07.2011/1417914/default.htm , Erişim Tarihi: 27.08.2015

9. http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 26.01.2016

10.Aristotle Kallis, Avrupa’da Radikal Sağın Yükselişi, Mart 2015

11.http://www.incanews.com/dosya/15584/avrupada-asiri-sag-yukseliyor, Erişim Tarihi: 23.08.2015

12. http://www.hurriyet.com.tr/dunya/29307487.asp, Erişim Tarihi: 26.08.2015

13.Çalışma kapsamında ele alacağımız parti.

14.Aristotle Kallis, Avrupa’da Radikal Sağın Yükselişi, Mart 2015, SETA

15.Yunan mitolojisinde dehşet ve korku tanrısı.

16.Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Hekimler Yayın Birliği Ankara, 1992, s.241.

17.http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 26.01.2016

18.Nihat Uzun, Avrupa’da İslamofobi: İngiltere Örneği, İstanbul, Pınar Yayınları, 2012, 1.Baskı, s.15

19.İslamofobi, Kolektif Bir Korkunun Anatomisi, s.103, İSAM

20.Türk Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi

21. http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 26.01.2016

22.Büyük Britanya menşeili, bağımsız, ırk eşitliği tabanına sahip düşünce kuruluşu.

23.http://crg.berkeley.edu/content/islamophobia/defining-islamophobia, Erişim Tarihi: 18.08.2015

24.Sayar, Mustafa Kemal (2014) “Avrupa Birliği Ülkelerinde İslamofobi, Yüksek Lisans Tezi

25.Aristotle Kallis, Avrupa’da Radikal Sağın Yükselişi, Mart 2015,SETA

26.http://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/irkci-lider-geert-wilderse-almanyada-soguk-dus,tPeNww628Uio99rtftz8fg/rGzRabm0ekuvN1t8DaJNuA, Erişim Tarihi:24.08.2015

27.“Hollanda’yı karıştıran ‘Fitne’”, http://www.dw.de/hollanday%C4%B1-kar%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1ran-fitne/a-3223064, Erişim tarihi: 08.06.2015

28.www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 25.01.2016

29.http://www.bbc.com/news/world-europe-19566165, Erişim Tarihi: 15.08.2015

30.http://www.hurriyet.com.tr/hollandada-wildersa-agir-darbe-26471021, Erişim Tarihi: 15.08.2015

31.http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150728_wilders_sorusturma, Erişim Tarihi: 17.08.2015

32.http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 20.01.2016

33.http://www.ibtimes.co.uk/what-pegida-lutz-bachmanns-anti-muslim-protest-group-stomping-through-germany-1481947, Erişim Tarihi: 14.08.2015

34. http://www.nouse.co.uk/2015/01/26/what-is-pegida-and-why-should-i-care/, Erişim Tarihi: 15.08.2015

35.http://www.diken.com.tr/9-soruda-pegida-son-alman-fenomeni-hakkinda-bilmeniz-gereken-sey/, Erişim Tarihi: 15.08.2015

36.http://www.aa.com.tr/tr/haberler/440148–irkci-grup-quot-pegida-quot-gucleniyor, Erişim Tarihi: 26.08.2015

37.http://tonyblairfaithfoundation.org/religion-geopolitics/commentaries/backgrounder/what-pegida, Erişim Tarihi: 15.08.2015

38.http://www.diken.com.tr/9-soruda-pegida-son-alman-fenomeni-hakkinda-bilmeniz-gereken-sey/, Erişim Tarihi: 15.08.2015

39.http://www.dw.com/tr/almanya-cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1ndan-noel-mesaj%C4%B1/a-18149724, Erişim Tarihi: 22.08.2015

40.http://www.aljazeera.com.tr/haber/merkelden-pegidaya-tepki, Erişim Tarihi: 22.08.2015

41.http://www.dw.com/tr/iki-eski-ba%C5%9Fbakandan-pegidaya-tepki/a-18172219, Erişim Tarihi: 22.08.2015

42.http://www.dw.com/tr/alman-musevilerinin-s%C3%B6zc%C3%BCs%C3%BC-m%C3%BCsl%C3%BCmanlara-sahip-%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1/a-18143554, Erişim Tarihi: 22.08.2015

Avrupa’da İslamofobi yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

YURTDIŞI TÜRKLERİ DOSYASI /// Avrupa’daki Türklerin Siyasal Ente grasyonu : Hollanda Örneği


hollanda_turkiye_ticaret_odasi_h21682.jpg

BÜŞRA KARADUMAN

1) Türk Diasporasının Avrupa Siyasetindeki Yeri

‘Bir haber geldi uzaklardan, topladık tahta bavulumuzu düştük yollara. Sevdiğimizi, kundaktaki bebeğimizi, annemize, babamıza, kardeşimize emanet ettik. Sirkeci’den bindik bir kara trene, vardık Münih’e’.[1]

Bu sözler Türklerin yıllar önce işçi göçü çerçevesinde Avrupa’ya gittikleri dönemi hatırlatmaktadır. Türklerin Avrupa ülkelerine göçü, iş gücü piyasalarında oluşan boşluğu doldurmak üzere 1960’ların ilk yıllarında başlamıştır. Başta Avrupa ülkelerine misafir işçi olarak giden Türklerin mevcudiyeti geçici olmaktan çıkarak kalıcı olmaya başlamıştır. Avrupa’daki Türkler zamanla yaşadıkları ülkelerde işçi konumundan çıkarak işveren konumuna geçmiş, kendi sivil toplum kuruluşlarını oluşturmuş ve kültürel alanda yerlerini almaya başlamıştır. Aynı zamanda Türkler siyaset alanında daha etkin bir rol oynayan bir toplum haline gelmiştir. Siyaset Avrupa’da, ekonomi, hukuk ve kültür gibi toplumsal kurumlara şekil vermektedir. Bu sebeple Avrupa Türklerinin siyaset arenasındaki yeri, bir taraftan bu ülkelerde yaşayan Türkler, diğer yandan Türkiye’yi temsil etme açısından önem teşkil etmektedir.

Bugün Avrupa’da yaklaşık 3,5 milyon Türk yaşamaktadır.[2] Ancak 751 üyeden oluşan Avrupa Parlamentosu’nda, Almanya ve Bulgaristan’dan olmak üzere sadece iki Türk kökenli üye bulunmaktadır.[3] Bu da Avrupa Türklerinin Avrupa’da yeterince temsil edilmediğine işaret etmektedir. En çok Türk vatandaşının yaşadığı Avrupa ülkelerinin başında kuşkusuz Almanya, Belçika ve Hollanda gelmektedir.[4] Bu makale, Almanya, Belçika ve özellikle Hollanda Türklerinin siyaset alanındaki katılımını incelemektedir. Öncelikle Türklerin Almanya ve Belçika siyasetindeki yerine kısaca değinilecek, ardından sonraki bölümlerde Türklerin Hollanda’daki siyasal katılımı işlenecektir. Ancak burada, kökeni Türkiye’den olan bazı siyasilerin, Türkler ve Türkiye’nin aleyhine hareket etmekte olduğunun altını çizmek gerekmektedir.

1.1) Almanya Türklerinin Siyasi Katılımı

Almanya’nın istatistik portalı Statista GmbH’nin verilerine göre, 2015’te Almanya’nın nüfusu 82 milyon 176 bin olarak geçmekte[5] ve 1 milyon 506.113 Türk yaşamaktadır.[6] Ülkenin Federal Meclisi’nde 630 milletvekili yer almaktadır ve mecliste 2013’ten itibaren 11 Türk asıllı vekil görev yapmaktadır.[7] Federal bir yapıya sahip olan Almanya, toplam 16 eyaletten oluşmaktadır. En son gerçekleşen 2013 federal seçimlerinde Almanya Türklerinin tarihinde ilk defa Türk asıllı vekil sayısı bu kadar artmıştır. Bu seçimlerin ardından Hristiyan Demokratlar Birliği-Hristiyan Sosyal Birliği-Almanya Sosyal Demokrat Partisi (CDU-CSU-SPD) koalisyonu kurulmuştur. Bu seçimlerde Türk asıllı seçmenlerin ortalama sayısı yaklaşık 950 bin olarak hesaplanırken yüzde 70’inin oy kullandığı bilgisi ortaya çıkmıştır. Önceki seçimlere nazaran katılım oranı artmıştır, fakat 285 bin Türk asıllı seçmenin oy kullanmaması halen ciddi bir sorun olarak algılanmaktadır.[8]

Bugün Almanya’da yaşayan Türkler ‘Alman Demokratlar Birliği’ (Allianz Deutscher Demokraten) adında yeni bir partinin çalışmalarına devam etmektedir. 2017’de gerçekleşecek olan genel seçimlere katılması amaçlanan partiyle, göçmenlere ve Alman toplumuna ulaşmak istenmektedir. Partinin kurucusu Remzi Aru, Almanya genelinde 5 ile 15 milyon arasında bir oy potansiyeline sahip olduklarını belirtmiştir. Aru, Türk asıllı milletvekillerinin, kendilerinin isteklerini partilere taşımadıklarını, aksine partilerin isteklerini kendilerine dayattıklarını ve Ermeni tasarısı sonrası da partiyi kurmaya karar verdiklerini açıklamıştır.[9]

1.2) Belçika Türklerinin Siyasi Katılımı

11 milyon 267.910 (2016)[10] nüfusa sahip olan Belçika’da 220 bin Türk yaşamaktadır.[11] Federal bir devlet yapısından oluşan Belçika’da, Temsilciler Meclisi ve Senato olmak üzere iki meclisli yasama organı vardır. 150 üyeden oluşan Temsilciler Meclisi’nde yedi, senatoda ise bir Türk asıllı üye bulunmaktadır. En son 2014’te gerçekleşen federal seçimlerinin ardından Hrıstiyan Demokratlar-Flaman Milliyetçileri (CD&V – N-VA) koalisyonu kurulmuştur. Ülkede idari yapının bir alt unsurunu yerel yönetimler oluşturmaktadır. Belçika; Flamanca, Fransızca ve Almanca Konuşanlar Toplulukları ve Flaman, Valon ve Brüksel Başkent Bölgeleri’nden oluşmaktadır. Flaman Bölgesi ve Flamanca Konuşanlar topluluğu aynı parlamento ve hükümet ile yönetilmektedir. 124 temsilciden oluşan parlamentoda bir Türk kökenli üye yer almaktadır. Valon Bölgesi 75 temsilciden oluşmaktadır ve içerisinde bir Türk asıllı temsilci mevcuttur. Brüksel Başkent Bölgesi’nde ise 89 parlamento üyesi bulunmaktadır ve dört Türk asıllı vekil yer almaktadır. 94 üyeden oluşan Fransızca Konuşanlar Topluluğu parlamentosunda bir Türk asıllı bulunmaktadır. Son olarak Almanca Konuşanlar Topluluğu 25 üyeden oluşmaktadır ve içerisinde Türk asıllı yer almamaktadır.[12]

Belçika’daki Türklerin 2012 yerel seçimleri öncesi kurduğu ilk siyasi oluşumun ismi ‘Steek Heusden-Zolder’. 2012’de bir bölgede seçime giren partiden sadece parti kurucusu Selahattin Özer belediye meclisine girebilmiştir.[13] Bugün ise Belçika’daki Türkler yeni bir parti oluşturmayı ve 2018’de gerçekleşecek olan yerel seçimlere katılmayı amaçlamaktadır. Henüz ismi açıklanmayan partiyle, öncelikle yerel yönetime girerek ülke genelinde örgütlenmeyi, tüm göçmenlere ve halkın geneline ulaşması hedeflendiği açıklanmıştır.[14]

2) Hollanda Türklerinin Siyasi Entegrasyonu

Hollanda’nın Merkezi İstatistik Bürosu’nun (CBS) 1 Temmuz 2016 verilerine göre, Hollanda nüfusu 17.022.008, Türk kökenli vatandaşların sayısı ise 398.780 olarak geçmektedir. Hollanda’da Türkler en büyük batılı olmayan göçmen grubunu oluşturmaktadır. 2015’te Türkiye’den Hollanda’ya göç eden Türklerin sayısı 3747 iken, Türkiye’ye kesin dönüş yapanların sayısı 4520’ydi.[15] Geçmişe göre artık Türkiye’ye dönüş yapanların sayısı Hollanda’ya göç edenlerden fazladır.

2.1) Hollanda’daki Türk Siyasetçilerin Durumu: Geçmişten Günümüze

Hollanda’da parlementer demokrasiyle yönetilen bir monarşi sistemi mevcuttur. Parlamento, Senato (Eerste Kamer) ve Temsilciler Meclisi’nden (Tweede Kamer) olmak üzere iki kanattan oluşmaktadır. İçerisinde 75 senatör bulunan Senato, halkın seçtiği bölgesel yöneticiler; 150 vekil yer alan Temsilciler Meclisi üyeleri ise doğrudan halk tarafından seçilmektedir.[16] Hollanda’da 390 belediye vardır[17], fakat şimdiye kadar Türk asıllı biri belediye başkanı seçilmemiştir.[18]

1986 yılında, ülkede beş sene oturan göçmenlere yerel yönetimlerde seçme ve seçilme hakkı tanındıktan sonra Türkler, 1986’da Amsterdam ve Rotterdam’da yerel yönetimlere girerek Hollanda siyasetine dahil olmaya başlamıştır. Sonraki yıllarda birçok Türk asıllı yerel yönetimlerde bulunmuştur. 90’lı yılların başında çifte vatandaşlık yasası yürürlüğe konulunca Türkler Temsilciler Meclisi’nde de seçme ve seçilme hakkı kazanmıştır. Ulusal anlamda ilk Türk asıllı milletvekilleri 1998 yılında Temsilciler Meclisi’ne girebilmiştir.[19]

2001’de ABD’deki terör olaylarından sonra dünya genelinde olduğu gibi, Hollanda’daki Türkler de dahil Müslümanlara karşı baskılar artmıştır. Bunun üzerine Seyfi Özgüzel’in 2002’de kurduğu İstikrarlı Hollanda (Duurzaam Nederland) adlı parti girdiği ilk seçimlerde 0,01 oranında oy almış, fakat sonraki seçimlere katılmamıştır.[20] 2002’de altı, 2003’te sadece üç Türk asıllı vekil Temsilciler Meclisi’ne girebilmiştir[21]. 2005’te ilk defa Türk asıllı biri bir parti yönetimine girebilmiştir. O yıl Nevin Özütok Yeşil Sol Partisi’nde (GL) başkan yardımcılığına seçilmiştir.[22] 2006’da genel seçimlerde altı Türk asıllı Temsilciler Meclisi’ne girmiştir. Aynı yılda ilk kez Türk asıllı biri bakan olarak göreve başlamıştır. İşçi Partisi’nden (PvdA) Nebahat Albayrak göçmenlerden ve cezaevlerinden sorumlu bakan olarak göreve gelince, meclisteki Türk vekil sayısı 5’e düşmüştür.[23] 2007’de gerçekleşen senato seçimlerinde bir ilk olarak Türk asıllı biri, Sosyalist Partisi’nden (SP) Düzgün Yıldırım Senatör seçilmiştir. Fakat partisi tarafından yapılan liste sırasına göre tercihli oylarla seçildiğinden bu durumu partisi onaylamamıştır. Yıldırım, SP ile yolları ayrılınca Solidara Partisi’ni kurmuş ve 2011 senato seçimlerine kadar senatörlük görevini sürdürmüştür.[24] 2013’te Solidara Partisi’nin genel kurul toplantısında partiyi feshetme kararı alınmıştır.[25]

2010 yılında aşırı sağcı Özgürlük Partisi’ne (PVV) destek artmış ve parlamentoda üçüncü büyük grup olarak yerini almıştır. PVV’nın dışarıdan desteğiyle, Demokrasi İçin Halk Partisi-Hristiyan Demokrat Partisi (VVD-CDA) koalisyonu oluşturulmuştur.[26] Bu seçimlerde meclise beş Türk asıllı girebilmiştir.[27] Hollanda’da 2011’deki yerel seçimlerinden önce Demokratlar Birliği (Unie van Democraten) isminde başkanlığını Bekir Cebeci üstlenen bir siyasi parti kurulmuştur.[28]

2012’de kabinenin düşmesinin ardından gerçekleştirilen erken seçimler sonrası VVD-PvdA koalisyonu kurulmuştur. PVV bu seçimde oy kaybetmiş olsa da en büyük üçüncü parti olarak yerini korumuştur.[29] En son gerçekleşen 2012’deki genel seçimlerinin ardından PvdA’dan Tunahan Kuzu, Selçuk Öztürk, Keklik Yücel ve Sultan Günal Gezer; SP’den ise Saadet Karabulut Temsilciler Meclisi’ne girmiştir. 2013’te PvdA’dan bir vekilin istifa etmesi sonucunda Yasemin Cegerek de meclise dahil olmuştur.[30] Böylece sol partilerden altı Türk asıllı vekil parlamentoda yerini almıştır. Ancak yukarıda belirtildiği gibi, bazı Türk asıllı siyasetçiler Türkleri temsil etmemektedir. Bunun meclisteki vekiller için geçerli olup olmadığı, vekillerin geçmişteki söylem ve(ya) eylemlerinden yola çıkarak açıklanmaya çalışılacaktır.

Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk, 2014’te iktidar ortağı PvdA Hollanda’daki bazı Türk kuruluşlarının şeffaf olmadıklarını ileri sürerek yakın takibe alınmaları isteğine karşı çıkınca partiden ihraç edilmişti. Sonrasında Kuzu ve Öztürk ezilen kesimlerin sesi olmak için Denk (düşün) Partisi’ni kurmuştur.[31] Ayrıca Denk Partisi 2015’te, sözde Ermeni soykırımı önergesini reddetmişti.[32] Denk 2017’de gerçekleşecek olan genel seçimlere katılıp seslerini duyuramayan kesimleri temsil edecektir. Bu örnekler Kuzu ve Öztürk’ün Hollanda Türklerini temsil ettiklerini göstermektedir. Diğer vekiller ise tam tersine Hollanda’daki Türkleri temsil etmemektedir. Örneğin Keklik Yücel 2015 yılında sözde Ermeni soykırımı önergesini onayladığını kendi Twitter hesabı üzerinden beyan etmiştir.[33] Aynı şekilde Sultan Günay Gezer, Yasemin Cegerek ve Saadet Karabulut önergeyi onaylamıştır.[34] Ayrıca Saadet Karabulut Kürtlerin Irak ve Suriye’deki durumuyla ilgili bir konuşmasını Öcalan posteri önünde gerçekleştirmiştir.[35]

3) Hollanda Türklerinin Hollanda Siyasetine İlgisi

3.1 Siyasi Partilere Destek

Hollanda’da Türkler, yabancı azınlıklara en çok sahip çıktığı düşüncesiyle yıllarca sol partisi PvdA’yı desteklemiştir. Türkler oy kullanırken parti programlarından daha ziyade listedeki Türk isimlerine oy vermeye dikkat etmektedir. Bunun olumsuz tarafı oyların aslında Türklere düşman olanlara gitme olasılığıdır, ki bu durum maalesef yaşanmaktadır. PvdA’nın Müslümanlara karşı ırkçı tutumlarının artmasıyla birlikte Türk toplumu arasında popülerliğini yitirmeye başlamıştır. Örnek vermek gerekirse partinin sözde Ermeni soykırımı ve helal kesim ile ilgili tutumu Türklerin PvdA’ya karşı sempatisini azaltmıştır. Ayrıca Türk asıllı milletvekilleri Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’ün partiden ihraç edilmesi üzerine Türkler bundan rahatsızlık duymuştur. Hollanda’da etnik azınlıklar kanalı Demet TV’nin yaptığı anketin sonucuna göre daha önce oyunu PvdA’ya veren ve artık desteklemeyen Türklerin yüzde 51’i, bu kararında Türk asıllı iki vekilin partiden ihraç edilmesinin etkisi olduğunu belirtmiştir.

2400 kişinin katıldığı ankete göre, 2017 genel seçimlerinde Türklerin yüzde 47’si oyunu Demokratlar 66’ya (D66), yüzde 17’si ise PvdA’ya vermek istediğini söylemiştir.[36] Ancak Türklerin ve diğer Müslüman ve Müslüman olmayan yabancı grupların Denk’e desteği azımsanamayacak kadar büyüktür. Hollanda’da internet üzerinden siyasi parti seçim anketleri gerçekleştiren Maurice de Hond’un 17 Nisan 2016 anketine göre Denk’in 2017 genel seçimlerinde koltuk sahibi olma şansı yüksektir.[37]

3.2) Siyasi Gündeme Bakışları ve Seçimlere Katılım Durumu

Hollanda’da yaşayan Türklerin genel olarak Hollanda siyasetine olan ilgisi düşüktür. Hatta genelde Türkiye’nin siyasetine olan ilgileri, Hollanda siyasetine olan ilgilerinden daha büyüktür ve Türkiye’nin gündemini daha iyi takip etmektedirler. Türklerin Türkiye’nin gündemini takip etmesi olumlu bir davranıştır. Ancak yaşamlarını sürdürmekte oldukları ülkenin siyaseti kendilerini en çok etkileyecektir. Bu yüzden Hollanda Türklerinin, yaşadıkları ülkenin gündemini en az Türkiye’nin gündemini takip ettiği kadar yakından izlemesi gerekmektedir. Ayrıca net bir oran mevcut olmamasıyla birlikte Hollanda’da yaşayan Türklerin genelde gerçekleştirilen seçimlere katılımı düşüktür.

4) Değerlendirme

Avrupa’daki Türkler yaşadıkları ülkenin bir parçası haline gelmiştir. Ancak Avrupa ülkelerindeki Müslümanlar, Türkler de dahil olmak üzere günah keçisi seçilmiştir. Son zamanlarda özellikle Türklere karşı düşmanlık artmış durumdadır. Irkçılığın arttığı Avrupa’daki Türk toplumu kendilerini temsil edecek Türk asıllı vekillere ihtiyaç duymaktadır. Ancak geçmişe göre Avrupa’nın siyaset arenasında daha etkin rol oynayan Türk toplumu birçok sorunla karşılaşmaktadır.

Bugün Hollanda’daki siyasi partiler, sol partiler dahil sağcılaşmıştır. PvdA gibi solcu partilerde yer alan, Türklere veya Türkiye’ye sahip çıkan Türk asıllı vekiller dışlanmakta hatta partilerden ihraç edilmektedir. Bunun bir örneği Hollanda’daki Türk kuruluşlarına sahip çıkan Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk’ün 2014’te PvdA’dan ihraç edilmesi olayıdır. Hollanda’da Türkleri gerçek anlamda temsil edecek olan siyasilerin sayısı ve çalışmaları artmalıdır. Yukarıda belirtildiği gibi Hollanda’nın Temsilciler Meclisi’nde bulunan altı vekilden dört tanesi Türkleri temsil etmemekle birlikte Türklerin ve Türkiye’nin aleyhine hareket etmektedir. Bu, Türk düşmanı olmalarından veya çıkarlarını düşünmelerinden kaynaklanabilir. Bu sebeple meclisteki Türk vekillerine sayısal olarak bakılınca başarı sağlandığı düşünülebilse de bu sayı yanıltıcıdır. Asıl önem taşıyan Türk kimliğini unutmadan gayret sarf edip Hollanda siyasetini etkilemeye çalışmak ve bunda başarılı olabilmektir.

Bugün Hollanda’daki Türkler, siyasi partilerde ancak kimliklerini, norm ve değerlerini hiçe sayarak partilerin düşüncelerine aykırı görüş belirtmeyerek barınabilmektedir. Bu yüzden Hollanda’da yaşayan Türkler, Türkiye’de destekledikleri partileri, mensubu oldukları cemaatleri vs. bir kenara bırakarak ortak hareket etmeli. Türk toplumu siyasal etkiyi çoğaltabilmek için kendi arasında parçalanmamalıdır, birbirlerini ötekileştirmemelidir ve kendilerini en iyi temsil edecek partiye desteğini vermelidir. Hollanda’nın siyaset gündemini iyi takip etmeyen ve seçimlerde sandığa gitmeye bile üşenen Türk toplumu, Türk sivil toplum kuruluşları ve siyasileri tarafından bilinçlendirilmeli ve teşvik edilmelidir.

[1] Uetd Headquarter, ‘‘Uetd Headquarter’’ 16 Haziran 2016, https://www.youtube.com/watch?v=uX3lswbpDq8, (Erişim Tarihi: 3 Eylül 2016).

[2] Wilfred van de Poll, De Open Armen Van Erdoğan, 28 Nisan 2016, http://www.trouw.nl/tr/nl/30020/Uitgelicht/article/detail/4290947/2016/04/28/De-open-armen-van-Erdogan.dhtml, (Erişim Tarihi: 4 Eylül 2016).

[3] Leden, http://www.europarl.europa.eu/meps/nl/map.html, (Erişim Tarihi: 8 Eylül 2016).

[4] Tolga Sakman, Türk diasporası’nın Avrupa Siyasal Sistemine Katılımı, Konya, Çizgi Kitabevi, 2015, s. 15-16.

[5] Bevölkerung – Zahl der Einwohner in Deutschland von 2002 bis 2015 (in 1.000), http://de.statista.com/statistik/daten/studie/1217/umfrage/entwicklung-der-gesamtbevoelkerung-seit-2002, (Erişim Tarihi: 28 Ağustos 2016).

[6] Anzahl der Ausländer in Deutschland nach Herkunftsland in den Jahren 2014 und 2015, http://de.statista.com/statistik/daten/studie/1221/umfrage/anzahl-der-auslaender-in-deutschland-nach-herkunftsland, (Erişim Tarihi: 28 Ağustos 2016).

[7] Complete List Of Members, http://www.bundestag.de/htdocs_e/bundestag/members18/complete, (Erişim Tarihi: 25 Ağustos 2016).

[8] Sakman, s. 111.

[9] Almanya’da Türkler Parti Kuruyor, 26 Haziran 2016, http://www.hurriyet.com.tr/almanyada-turkler-parti-kuruyor-40122593, (Erişim Tarihi: 26 Ağustos 2016).

[10] Structuur van de bevolking volgens leeftijd en geslacht: België,

http://statbel.fgov.be/nl/statistieken/cijfers/bevolking/structuur/leeftijdgeslacht/belgie, (Erişim Tarihi: 25 Ağustos 2016).

[11] Türkiye-Belçika İlişkileri, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-belcika-siyasi-iliskileri-.tr.mfa, (Erişim Tarihi: 2 Ağustos 2016).

[12] Overheid, http://www.belgium.be/nl/over_belgie/overheid/federale_staat, (Erişim Tarihi: 25 Ağustos 2016).

[13] Gemeenteraad, http://www.heusden-zolder.be/gemeenteraad/default.aspx?ID=3584&info=true#, (Erişim Tarihi: 25 Ağustos 2016).

[14] Belçika Türkleri Partileşiyor, http://www.avrupaturkgazetesi.com/belcika-turkleri-partilesiyor, (Erişim Tarihi: 25 Ağustos 2016).

[15] Immi- en emigratie naar geboorteland, leeftijd (31 december) en geslacht, 13 Haziran 2016,

http://statline.cbs.nl/Statweb/publication/?DM=SLNL&PA=03742&D1=0-4&D2=0&D3=0&D4=0-2,236&D5=0&D6=19-20&HDR=T,G5&STB=G1,G2,G4,G3&VW=T, (Erişim Tarihi: 3 Eylül 2016).

[16] Nederland, ‘Bestuur en İnstellingen’, https://nl.wikipedia.org/wiki/Nederland, (Erişim Tarihi: 3 Eylül 2016).

[17] Aantal Gemeenten Daalt İn 2016 Naar 390, 4 Ocak 2016, https://www.cbs.nl/nl-nl/nieuws/2016/01/aantal-gemeenten-in-2016-daalt-naar-390, (Erişim Tarihi: 3 Eylül 2016).

[18] Gemeenten En Hun Kroonbenoemde Burgemeesters, 29 Nisan 2015, file:///C:/Users/user/Downloads/overzicht-april-2015.pdf, (Erişim Tarihi: 3 Eylül 2016).

[19] Sakman, s. 121.

[20] Duurzaam Nederland, https://nl.wikipedia.org/wiki/Duurzaam_Nederland, (Erişim Tarihi: 4 Eylül 2016).

[21] Sakman, s. 122-123.

[22] Drs. N. (Nevin) Özütok, http://www.parlement.com/id/vhay1cax56sr/n_nevin_ozutok, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[23] Samenstelling Kamerleden 2006-2010, https://nl.wikipedia.org/wiki/Samenstelling_Tweede_Kamer_2006-2010, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[24] D. (Düzgün) Yıldırım, http://www.parlement.com/id/vhl718mumlwg/d_duzgun_yildirim, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[25] Solidara, https://nl.wikipedia.org/wiki/Solidara, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[26] Tweede Kamerverkiezingen 2010, http://www.parlement.com/id/vib7f70ymd9f/tweede_kamerverkiezingen_2010#p2, (Erişim Tarihi 7 Eylül 2016).

[27] Sakman, s. 125.

[28] Hollanda’da Siyasi Partiye Türk Lider, 3 Ocak 2011, http://m.turkinfo.nl/hollanda-39da-siyasi-partiye-turk-lider/3459, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[29] Tweede Kamerverkiezingen 2012, https://nl.wikipedia.org/wiki/Tweede_Kamerverkiezingen_2012, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[30] Sakman, s. 126.

[31] PVDA’dan İhraç Edildiler, Denk’i Kurdular, http://www.gundem.be/tr/avrupa-birligi/pvda-dan-ihrac-edildiler-denk-i-kurdular, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[32] Ermeni Önergesi Büyük Çoğunlukla Kabul edildi!, http://www.haber.nl/ermeni-onergesi-buyuk-cogunlukla-kabul-edildi/?doing_wp_cron=1473304101.0080299377441406250000, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[33] Keklik Yucel, 9 Nisan 2015, https://twitter.com/keklikyucel/status/586262060192899072, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[34] Thijs Broer, Ook İn De Kamer Heeft Erdogan Vrienden, 9 Haziran 2015, https://www.vn.nl/ook-in-de-kamer-heeft-erdogan-vrienden, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[35] Tim Engelbart, SP-Kamerlid Speecht, Met Lachende Terrorist Op Achtergrond, 1 Kasım 2014, http://www.dagelijksestandaard.nl/2014/11/sp-kamerlid-speecht-met-lachende-terrorist-op-achtergrond, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[36] Turkse Kiezers: Van PvdA Naar D66, 14 Mart 2016, http://www.wereldjournalisten.nl/artikel/2015/03/14/turkse_kiezers_van_pvda_naar_d66, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

[37] Peiling Maurice de Hond: Kans groot dat DENK bij verkiezing zetels behaalt, 17 Nisan 2016, http://politiek.tpo.nl/2016/04/17/peiling-maurice-hond-kans-groot-denk-verkiezing-zetels-behaalt, (Erişim Tarihi: 7 Eylül 2016).

MİT DOSYASI /// VİDEO : Milli İstihbarat Teşkilatına Avrupa’da Operasyon Talimatı Verildi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=A3cNM8hT_xI&feature=em-subs_digest

SLAYT SHOW : AVRUPA TÜRK KÖLESİYDİ


AVRUPA TRK KLESYD..pps

TARİH : Avrupalı Hıristiyanların toplumsal cinsiyet rolleri dayatmasının öncesinde Amerikan yerliler i beş farklı cinsiyeti tanıyordu


Avrupalı Hıristiyanların toplumsal cinsiyet rolleri dayatmasının öncesinde Amerikan yerlileri beş farklı cinsiyeti tanıyordu

George Catlin

Amerikan yerlilerinin toplumsal cinsiyet rolleri ile ilgili belli başlı fikirler edinmesi Avrupalıların Kuzey Amerika’yı işgalinden sonrasına denk gelir. Amerikan yerlilerinin dünyasında, erkeklerin ve kadınların kabileleri tarafından “normal” karşılanmak için uyması gereken kurallar yoktu. Üstelik hem erkek hem kadın karakteristiğine sahip insanlar her şeyin iki yönünü görebilecekleri düşünüldüğü için doğa tarafından ödüllendirilmiş olarak algılanırlardı. Indian Country Today’e göre bütün yerli topluluklar şu toplumsal cinsiyet rollerini tanıyorlardı: “Dişi, Erkek, Çift Ruhlu Dişi, Çift Ruhlu Erkek ve Trans”.

Her kabilenin kullandığı farklı terimler vardı ancak genel kitlenin anlayabileceği evrensel bir terime ihtiyaç duyuldu. Birkaç örnek vermek gerekirse, Navajo’lar Çift Ruhlulara Nádleehí (dönüşüm geçirmiş) diyorlardı; Lakota’larda Winkté kadın gibi hareket etme güdüsü duyan erkekler için kullanılırken; Ojibwe’lerde Niizh Manidoowag (Çift Ruhlu); Cheyenne’lerde ise Hemaneh (yarı erkek yarı kadın) ifadeleri kullanıyordu. “Çift Ruhlu” ifadesinin İngilizce’de evrensel bir terim olarak kullanılması amaçlandığı için bunu yerli dillere (ve yerli dillerden) her zaman aynı anlam ile çevirmek mümkün değildir. Örneğin, Iroquois Cherokee dilinden çevirmek mümkün olmasa da Cherokee’lerin “erkek gibi hisseden kadın” ve “kadın gibi hisseden erkek”ler için kullandığı farklı ifadeler vardır.”

Amerikan yerlilerinin “Çift Ruh” kültürü, Avrupalıların yok etmek ve unutturmak istediği şeyler arasında ilklerdendi. Amerikan ressam George Catlin’e göre çift ruh geleneği tarih kitaplarına girme imkânı olmadan çok önce ortadan kaldırılmıştı. Catlin’in ifadesiyle bu gelenek “tamamıyla kayda geçmeden önce yok edilmeliydi.” Bununla birlikte, yerlilerin cinsiyet anlayışlarının izini saklamaya çalışanlar sadece beyaz Avrupalılar değildi. Indian Country Today’in ifadesine göre “İspanyol Katolik papazlar, çift ruh geleneğini de içeren geleneksel yerli inançlarının ve tarihin yok olması amacıyla Aztek’lerin birçok metnini tahrip etti.” Hıristiyanların bu çabalarıyla beraber Amerikan yerlileri kendilerine sunulan cinsiyet rollerine uygun biçimde giyinmek ve hareket etmeye zorlandı.

Kayıtlı tarihte en çok takdir gören çift ruhlu kişi manidar biçimde Onları Bulan ve Onları Öldüren olarak adlandırılan bir Lakota savaşçısıydı. Osh-Tisch erkek olarak doğmuş, bir kadınla evlenmiş ancak kadın kıyafetleri giyip bir günlük hayatını kadın olarak yaşamıştır. 17 Haziran 1876’da bir kabile üyesini Rosebud Creek Savaşı sırasında kurtarması ile Onları Bulan ve Onları Öldüren ününe kavuşmuştur. Korkusuz bir cesaret örneği. Aşağıda Osh-Tisch ve karısının bir resmi de bulunmakta.

Osh-Tisch (solda) ve eşi

Amerika’nın yerli kültürlerinde bireyler, maskülen ya da feminen olmalarıyla değil kabileye olan katkıları üzerinden değerlendirilirdi. Ebeveynler çocuklarından cinsiyet rollerine uygun davranmalarını beklemez ve hatta çocukların kıyafetleri de cinsiyet belirtmezdi. Bir insanın nasıl sevmesi gerektiğiyle ilgili belli fikirler ya da idealler yoktu; sevgi, yargı ya da tereddüt içermeyen doğal bir eylemdi.
Çift ruhlu olmakla ilgili olumsuz yargılara rastlanmaz, dolayısıyla kabile içinde nefret içeren olaylar veya kendilerini karşı cinste ya da her iki cinste birden bulan ve böyle tanımlayan bu seçilmiş kişilere yönelik şiddet olayları görülmezdi.

Çift Ruhlu insanlar Avrupalılar gelmeden önce Amerikan yerlileri tarafından saygı gören insanlardı ve çift ruhluların bulunduğu aileler şanslı sayılırdı. Amerikan yerlilerinin inançlarına göre dünyayı her iki cinsin gözlerinden görebilen insan Yaratıcının bir armağanıydı.”

Dini etkiler “toplumsal cinsiyet çeşitliliği”ne ciddi önyargılar getirdi ve bu durum vaktiyle açıkça alternatif veya androjen olanları iki seçenekten birini seçmeye zorladı. Ya hayatlarını saklanarak ve açığa çıkma korkusuyla yaşayacaklar ya da hayatlarını sonlandıracaklardı. Birçoğu ikincisini seçti.
İnsanların, herkesin doğanın onların olmasını istediği insanlar olarak özgürce yaşamasına izin verdiği bir dünya hayal edin. Can yakmadan, yargılamadan, utanç olmadan. Gerçekten özgür olduğumuz bir dünya hayal edin.

Yazar: Pearson McKinney
Çeviri: Büşra Alparslan
Kaynak
: Bipartisan Report

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Türk İstihbarat Kaynakları : “Avrupa’ dan PKK’ ya 30 Milyon Avro”


Avrupa’ dan PKK’ ya yardım niteliğinde 30 milyon avronun söz konusu olduğunu aktaran Türk istihbarat kaynakları, belirtilen destek sayesinde 1990 yıllarının başlarında örgütlenmeye başladığını ifade ediyorlar.

Avrupa Birliği (AB), PKK‘yı terör örgütü olarak kabul etmesine rağmen, örgüte kıta çapında serbest propaganda ve finans faaliyeti alanı sağlıyor. Türk istihbarat kaynakları, örgütün Avrupa’dan, organize suç faaliyeti gelirleri hariç yıllık 30 milyon avro topladığını bildiriyor.

PKK, Avrupa’da 1990’ların başında kendisine sunulan siyasi destek sayesinde örgütlenmeye başladı. AB Konseyi, Mayıs 2002’de PKK’yı, "KONGRAGEL ile KADEK olarak da bilinen" ifadesiyle terör listesine eklerken, PKK’nın, üstlenmekten kaçındığı eylemlerini sahiplendirdiği TAK’ı ise 2006’da ayrı bir kategoride listesine aldı.

Buna karşın PKK, AB üyesi ülkelerde geniş bir hareket alanına sahip.

Türkiye uzun yıllardır örgütün, Avrupa’da uyuşturucu ve insan kaçakçılığı, zorla para toplama, kara para aktarımı ve aklanması yollarıyla terör faaliyetlerini finanse ettiği konusunda ilgili hükümetleri uyarıyor.

Türkiye Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, (UHDİGM) ay başındaki açıklamasında Türkiye’nin 2006-2016 yılları arasında, sadece Almanya’dan 136 PKK militanının iadesini talep ettiğini, bunlardan sadece üçünün kabul edildiğini bildirmişti.

Almanya haricinde de 2007-2016 yılları arasında 20 AB ülkesinden 263 teröristin iadesi için talepte bulunulduğunu açıklayan UHDİGM, sadece sekizi için kabul geldiğine dikkati çekmişti.

AB yönetimleri ise ülkelerinden dağ kadrosuna elaman dahi temin edebilen PKK teşkilatlarına, sivil toplum kuruluşu muamelesi yapıyor.

– Teröre yasal maske

AA’nın açık kaynaklardan derlediği bilgilere göre, PKK, Avrupa’daki yapılarına yasal görünüm verebilmek için "demokratik Kürt toplum merkezleri" ve "halk meclisleri" gibi adlar altında çalışıyor.

Bu kuruluşlar da örgütün Avrupa’daki tüm vakıf, dernek, birlik ve oluşumlarını bir çatı altında toplayan "Avrupa Kürt Demokratik Toplumları Kongresi"ne (KCD-E) bağlı.

Merkezi Belçika’nın Charleroi kentinde bulunan KCD-E’nin görünürdeki yasal üst yapısının başında, "eşbaşkan" sıfatıyla Yüksel Koç ve Şemse Güllü bulunuyor.

PKK’nın Avrupa’daki propaganda faaliyetlerini "Kürdistan Ulusal Kongresi" (KNK) yürütüyor. KNK, her yıl Belçika’nın başkenti Brüksel’de toplanıyor. 16. toplantısını 2 Ekim 2016’da gerçekleştiren KNK, bildirisinde Suriye’de federal yapı için önemli adımlar atıldığını belirtip, "Türk ve İran hükümetlerine karşı bağımsızlık için çalışma" çağrısı yapmıştı.

KNK’nın başında Nilüfer Koç, Rebuvar Reşid ve Adem Uzun isimli militanlar bulunuyor.

– Destekçi ülkeler ve siyasi partiler

Avrupa’da bir kısmı hükümet ortağı, bir kısmı da muhalefette yer alan sol partiler, PKK’ya verilen desteğin yoğunlaştığı adresler durumunda. Söz konusu partiler şunlar:

"Almanya’da Sol ve Yeşiller Partileri, İsveç’te Sol Parti, Avusturya’da Yeşiller Partisi, Fransa’da Komunist Parti, Norveç’te Kızıl Parti, İngiltere’de İşçi Partisi, Belçika’da İşçi ve Yeşiller Partileri, İspanya’da Podemos Partisi, Rusya’da Adil Rusya Partisi, Yunanistan’da Syriza ve Anel Partileri, İtalya’da Sol Ekoloji ve Özgürlük Partisi."

– PKK’nın Avrupa’daki eylemleri

PKK, son dönemde ifade vermeye gitmeyen HDP’li milletvekillerinin bu ay başında tutuklanmasını bahane ederek Avrupa’da terör estirmeye başladı. Bazı Türkiye temsilcilikleri, Türk dernek ve kuruluşları ile vatandaşları şiddet eylemlerine maruz kaldı. Avrupa’daki PKK kuruluşları halen, PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması, örgütün AB terör listesinden çıkarılması, PYD’ye siyasi, askeri ve lojistik yardım temini, örgüt televizyon kanallarının yayınlarının kesilmemesi, HDP’li milletvekillerine yönelik adli uygulamalar ve terörle mücadele operasyonlarına yönelik kara propaganda üzerine gündem oluşturmaya çalışıyor.

– Suriye uzantısı Avrupa’da da yapılandı

PKK’nın Suriye uzantısı PYD’nin Avrupa faaliyetlerini Abdülselam Mustafa, Zuhat Kobani kod isimli Hasan Muhammed Ali ve Sinem Muhammed yürütüyor.

PYD bu militanlar vasıtasıyla, geçen sene "Rojava Temsilciliği" adıyla Avrupa’da bir dizi temsilcilik açtı. Stockholm, Paris, Berlin, Lahey ve Prag gibi Avrupa başkentlerinde temsilcilik açan PYD, Washington ve Kopenhag için çalışmalarına devam ediyor.

– Basın etkinliklerinden kamplara

Örgüt, Avrupa’da eleman temini için büyük ölçüde "basın" organlarından faydalanıyor. Bu işin başında görünen Fahri Ferda Çetin, propaganda için festival ve gösteri gibi etkinlikleri duyuruyor. Etkinliklere katılanlar ve PKK derneklerine üye gençler, aktif örgüt üyesi haline getirilmeye çalışılıyor.

Bu aşamadan sonra, Hollanda, Fransa, İsviçre, Avusturya ve İtalya gibi ülkelerde barışçıl görünen kamplarda ideolojik eğitimden geçirilen gençler, Irak’ın kuzeyindeki kamplara silahlı eğitime gönderiliyor.

– Finans ayağı

AA’nın Türk güvenlik kaynaklarından aldığı bilgilere göre, PKK, Avrupa’daki finans faaliyetlerini başta Almanya olmak üzere, Fransa, İsviçre, Avusturya, Hollanda, Belçika, İsveç, Norveç, Danimarka’da yürütüyor.

Terör örgütüne maddi kaynak toplanmasında önde gelen kuruluş, bu ülkelerde bürosu bulunan sözde "Kürt Kızılayı" (HSK).

PKK’nın Avrupa çapındaki teşkilatları, yılda yaklaşık 30 milyon avroyu "bağış" adı altında topluyor. Diğer taraftan "bağış" yapmayan kişilerin tehdit ve darp edildiği, işletmelerin ise itibarsızlaştırıldığı biliniyor.

Ancak yasadışı faaliyetlerden elde edilen gelirle PKK’nın topladığı rakam, 30 milyon avronun çok daha üstüne ulaşıyor.

Toplanan meblağın bir kısmı Avrupa’daki dernek ve basın organlarına, bir kısmı Kandil’e, bir kısmı da örgüte lojistik ve askeri malzeme teminine aktarılıyor.

AVRUPA BİRLİĞİ DOSYASI : Türkiye-Avrupa İlişkileri Nereye ?


Türkiye-Avrupa İlişkileri Nereye?

15 Temmuz konusunda gerekli hassasiyeti göstermeyen Almanya ve diğer birçok AB ülkesi PKK ve FETÖ/PDY’ye karşı mücadele kapsamında Ankara’nın aldığı tedbirler konusunda neden bu kadar rahatsızlar?

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında bu yılın mart ayında Brüksel’de gerçekleştirilen zirvede başta mülteci sorunu olmak üzere birçok konuda anlaşma sağlanmıştı. Türkiye Avrupa ülkelerine yönelik mülteci akınına karşı daha sıkı önlemler alacak, buna karşılık AB de Türkiye’nin bu sorunu çözmesine mali destek sağlayacaktı. Ayrıca Türkiye-AB müzakereleri canlandırılacak ve Ankara’nın uzun süredir talep ettiği vize muafiyeti gerçekleştirilecekti.

Aradan geçen sekiz aylık süre içinde, bütün bu anlaşılan hususlarda yerine getirilen tek taahhüt Türkiye’nin üzerine düşen yükümlülük oldu. Ankara, söz verdiği gibi, Avrupa’daki yerleşik siyasi partileri şaşkına çeviren mülteci akınına son verdi. Bu konuda hem kendi denetimlerini sıkılaştırdı hem de AB’nin ilgili kurumlarıyla her türlü iş birliğini yaptı.

Peki, Brüksel ne yaptı?

Mülteciler konusunda yaptığı tek şey yeni sınır güvenlik birimleri oluşturup duvarlarını daha fazla tahkim etmek olan AB, Türkiye’ye verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmedi. Söz verilen 3+3 milyar avronun sadece çok az bir kısmı gönderilirken sayıları 3 milyonu bulan mültecilerin yükü Türkiye’nin omuzlarında bırakıldı. Mülteciler konusunda kendi içerisinde derin bir tartışmaya sürüklenen AB ülkeleri bu sorunun nasıl çözüleceği konusunda bir uzlaşmaya varamazken, yabancı düşmanı ve mülteci karşıtı siyasi akımlar güçlenerek Avrupa siyasetine ortak oldular. Bu ırkçı partilerin nefesini ensesinde hisseden yerleşik merkez sağ ve sol partiler, Avrupa’ya yönelik mülteci akınını durdurma konusunda kendileriyle iş birliği yapan Türkiye’nin bu desteğini takdir etmek yerine, anlaşılmaz bir şekilde Ankara’ya karşı düşmanca bir politikaya yöneldiler.

Türkiye’nin sırtındaki mülteci yüküne ortak olmak istemedikleri gibi, vize muafiyeti ve AB üyelik sürecini canlandırma konusunda verdikleri sözde durmadılar. Aynı anda üç tehlikeli terör örgütüne karşı halkını koruma mücadelesi veren Ankara’dan teröre karşı hukuksal düzenlemelerini gevşetmesini istediler.

Türkiye’nin PKK ve FETÖ/PDY konusunda almış olduğu tedbirler karşısında özellikle Almanya’nın, sanki doğrudan kendinden bir parçaya saldırı oluyormuş gibi tepki verdiği görülüyor. Türkiye’nin bu konulardaki adımlarına karşı Berlin’den çok hızlı tepkiler geliyor. 15 Temmuz darbe girişimi sırasında bir türlü veremedikleri hızlı tepkiyi PKK ve FETÖ/PDY konusunda veriyorlar. Darbe girişiminin üzerinden üç aydan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ Almanya’dan Türkiye’ye cumhurbaşkanı, başbakan veya dışişleri bakanı düzeyinde bir ziyaret gerçekleşmedi. Avrupa’da demokrasiye yönelik çok daha düşük düzeyde saldırılar olduğunda derhal sembolik destek ziyaretleri yaşandığını hatırlarsak, bunun negatif bir mesaj olduğunun altını çizmek gerekir. Kendisini zora sokan mülteci meselesiyle ilgili olarak bir yılda 5 defa Türkiye’ye gelen Şansölye Merkel’in Türkiye’deki demokrasi açısından bu kadar hayati bir mesele söz konusu olunca böyle bir destek ziyaretinden kaçınması Almanya’nın Türkiye politikasına dair önemli bir göstergedir.

Peki, 15 Temmuz konusunda gerekli hassasiyeti göstermeyen Almanya ve diğer birçok AB ülkesi PKK ve FETÖ/PDY’ye karşı mücadele kapsamında Ankara’nın aldığı tedbirler konusunda neden bu kadar rahatsızlar? İnsan hakları ve demokrasiyi çok önemsedikleri için mi HDP, FETÖ ve Cumhuriyet gazetesi tutuklamalarına karşı çıkıyorlar?

Bu sorulara cevap verebilmek için yeni sorular sormak gerek.

Dünyanın birçok bölgesinde yaşanan insan hakları ve demokrasi ihlallerine aynı tepkiyi veriyorlar mı? Örneğin Mısır’da darbe olduğunda demokrasiye sahip çıkan bir hassasiyet içerisinde oldular mı? İsrail 2-3 yılda bir Gazze’yi bombalayıp binlerce insanı öldürürken bu katliamları engellemek konusunda ne yaptılar? İsrail’e verdikleri desteği kestiler mi? Paris ve Brüksel’de bomba patlatan teröristleri lanetleyenler Ankara, İstanbul, Diyarbakır ve başka birçok şehirde tonlarca bombayla masum insanları katleden PKK terörüne neden aynı kararlılıkla karşı çıkmıyorlar?

On yıllardır PKK’nın Avrupa’yı önemli bir finans ve militan kaynağı olarak kullanmasına göz yuman AB ülkeleri şimdi de aynı imkânları FETÖ/PDY’ye tanıma yönünde hareket ediyorlar. Bu örgütlerin mensupları da, Avrupalıların çok sevdikleri için kendilerine sahip çıktığını zannedip Türkiye’ye karşı saldırılarını sürdürüyorlar.

Avrupalıların tek önemsedikleri şeyin kendi çıkarları olduğunu ve Türkiye’de terör örgütlerini destekleyerek aslında bu örgütlerin temsil ettiklerini iddia ettikleri kitlelere en büyük zararı verdiklerini anlamak çok mu zor?

[Türkiye, 5 Kasım 2016]

PANEL DUYURUSU : Avrupa’da PKK Faaliyetleri /// 12.11.2016 /// SETA İSTANBUL


Avrupa’da PKK Faaliyetleri

Avrupa’da PKK Faaliyetleri

PANEL | 12 KASIM 2016

TARİH: 12 KASIM 2016 SAAT: 16:00 – 18:00 YER: SETA İstanbul

Moderatör Veysel Kurt, SETA
Konuşmacılar § Saadet Oruç, T.C. Cumhurbaşkanlığı

§ Enes Bayraklı, SETA Avrupa Araştırmaları

§ Bora Bayraktar, Kültür Üniversitesi

HDP’li milletvekillerinin teröre destek suçlamasıyla tutuklanması sonrasında Almanya, Avusturya, Birleşik Krallık, Fransa ve İsveç başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde Türkiye’ye ait diplomatik misyonlara ve Türk kökenli vatandaşların kurmuş oldukları sivil toplum kuruluşlarına PKK militanları tarafından saldırılar düzenlenmeye başladı. PKK’nın AB ve AB üyesi ülkeler tarafından terör örgütü olarak tanınmasına rağmen örgütün saldırılarına karşı yeterli önlem alınmadı. Yapılan saldırılarda Türk misyonlarına ve sivil toplum kuruluşlarına ait birçok binaya ve PKK karşıtı Türk vatandaşlarına zarar verildi.

SETA Avrupa Araştırmaları Masası tarafından düzenlenecek “Avrupa’da PKK Faaliyetleri” başlıklı panel, PKK’nın Avrupa ülkelerindeki faaliyetlerini ve yansımalarını masaya yatırıyor. PKK Avrupa ülkelerinde nasıl yapılanıyor? Örgütün bu ülkelerdeki faaliyetleri nelerdir? PKK’nın faaliyetlerine Avrupa ülkeleri nasıl tepki veriyor? Bunlar gibi birçok sorunun cevabı SETA İstanbul’da gerçekleştirilecek olan bu panelde tartışılacak.

SETA Araştırmacısı Veysel Kurt’un moderatörlüğünü yapacağı panelin konuşmacıları arasında T.C. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı Saadet Oruç, SETA Araştırmacısı Enes Bayraklı ve Kültür Üniversitesi’nden Bora Bayraktar yer alacak.

Etkinliğimize teşriflerinizi bekleriz.

KAYIT OL

AVRUPA DOSYASI : AB’nin Avrupa’da Savunma Komuta Merkezleri Kurma Planları Büyük Bir Hata (Çeviri)


AB’nin Avrupa’da Savunma Komuta Merkezleri Kurma Planları Büyük Bir Hata (Çeviri)

Birkaç gün önce, Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Avrupa Birliği’ne bağlı kumanda merkezleri kurmak için bir çağrıda bulunarak manşetlerde kendine yer buldu. Bu eski fikir yeniden can bularak Avrupa’nın savunma birliği için temel bir adım olarak lanse edildi. Juncker’e göre, “Avrupa’da komuta merkezlerine sahip olmalı ve ortak bir askeri güç için adımlar atmalıyız” Bu fikrin gerçeğe dönüşme ihtimali Brexit sonrası daha da güçlendi, ancak bu unsur, önerinin hala kötü bir fikir ve zaten sınırlı olan kaynakların bir israfı olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Yıllar boyunca, Birleşik Krallık, Avrupa Birliğine ait askeri komuta merkezleri kurmaya yönelik çabaları engelledi. Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden ayrılmaya karar vermesiyle, etmen olmaktan çıkan Londra oyu, teklifin yeniden yüz üstüne çıkmasına sebep oldu. Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini da geçenlerde AB askeri komuta merkezleri kurmanın önemini savunurken, bu noktada zamanlamanın önemini vurguladı. “Günümüzde, geçmiş yıllarda yapma imkanı bulamadığımız şeyleri yapmak için gereken siyasi alana sahibiz”

Raporlara göre Avrupa’da askeri kumanda merkezleri inşa etmeye yönelik bu kampanya, Alman ve Fransız liderlerin Varşova’da gerçekleşen NATO zirvesindeki bir görüşmede şekillendi. Bu noktada Almanya ve Fransa’nın girişimin liderleri olduğunu söyleyebiliriz. AB askeri kumanda merkezi fikri, aynı zamanda savunma bakanları Ursula von der Leyen ve Jean-Yves Le Drian 11 Eylül’de yayınladığı 6-sayfalık ortak öneriler raporunda da geniş yer buldu. Almanya fikri kamuoyuna sunmakta Fransa’ya göre daha istekli davranarak, zirveden birkaç gün sonra önergeyi devletin savunma raporuna dahil etti. Rapor, açık şekilde, Almanya’nın “yakın gelecekte Avrupa’da kalıcı bir sivil-askeri operasyon merkezi kurmayı hedeflediğini” belirtti.

Juncker, Mogherini ve Fransız ve Alman devletlerinin bu kampanyası, yanlış yöne doğru atılan bir adım. Büyük Britanya, Avrupa Birliği üyeleri arasında en geniş savunma bütçesine sahip olan ülke. Brexit sonrası Avrupa Birliği- Birleşik Krallık ilişkileri ne hal alırsa alsın, AB, Avrupa’daki savunma faaliyetlerinde İngiliz işbirliği aramaya ve bu işbirliğine ihtiyaç duymaya devam edecek. Birleşik Krallık’ın israf olarak göreceği bir tesise yatırım yapmak için acele etmek, Avrupa’nın güvenliği mevzusunda İngiltere’nin işbirliğini sağlamlaştırmak için en iyi yol değil. Brexit sonrası AB-Birleşik Krallık ilişkileri, Avrupa’da kurulacak askeri kumanda merkezlerinden çok daha değerli.

Her ne kadar bu iddiayı kibarca reddetseler de, bu fikrin kötü bir fikir olmasının altında yatan bir diğer sebep, girişimin NATO’yu güçlendirmek yerine NATO’yu kopyalamak için yapılan bir başka uğraş olması. Bu çabaya girişerek, AB, geçenlerde Varşova’da imzalanan NATO-AB işbirliği anlaşmasına karşı geliyor. Anlaşmada belirtildiği üzere, “beraber çalışmak için yeni yollar bulmalıyız…birbirimizin kaynaklarını kullanmak için en verimli yolları bulmalıyız” Avrupa Birliği’nin yeni bir savunma mekanizması inşa etmesi, NATO ile beraber çalışmak için verimli bir yeni yol değil, aksine, kaynakları birlikten uzaklaştırmak için yapılmış yüzsüzce bir hamle.

Ayrıca, Avrupa Birliği’nin savunma sistemini büyütmek “kaynakların en verimli kullanımı” olarak nitelendirilemez. Avrupa Birliği’nin savunmasını güçlendirmek, için daha fazla asker için para harcamak, kıyı sınırlarını korumak için daha gemi inşa etmek demek olmalı, AB bürokrasisi için daha fazla yer bulmak değil. Örnek olarak, AB kaynaklarının daha verimli bir kullanımı, NATO Daimi Deniz Görev Grubu’na gemi sağlamak olur. Avrupa savunma kaynaklarının bir başka iyi kullanımı olarak, Mali’deki İslamcı Ayaklanmayı bastırmak için görev yapan Fransız askerlerine teçhizat ve takviye gönderme fikri ortaya atılabilir. EUTM-Mali operasyonu bölgesel bir güç toplama konusunda çok iyi olsa da, Fransız savaş birliklerinin yerine yeni birlikler getirmek, Paris’in AB güvenliğinde yük paylaşımının düzenlenmesi üzerine yaptığı çağrıları destekleyen bir adım olur. Ayrıca Fransa’nın kısıtlı sayıdaki konuşlandırılabilir güçlerinin üzerindeki yükü kaldırır. Avrupa’daki mali krizin ve savunma kaynaklarına ihtiyaç duyulan başka hususların olduğu bir vakitte, çoğu Amerikalı ve Avrupalı’nın bu projeyi birliğin kaynaklarını boşuna harcayacak bir gösteriş çabası olduğunu düşünmesi şaşırtıcı değil.

Daha birkaç hafta önce, Varşova’da, Avrupa Birliği, NATO’yla arasındaki işbirliğinin iki organizasyon için de “stratejik bir öncelik” olduğu konusunda anlaşmaya vardı. AB liderleri zamanlarını ve kaynaklarını bu acil “stratejik öncelik” üzerine yoğunlaştırmalı, ve mükerrer bir savunma altyapısı adına attığı bu sağlıksız adımlardan vazgeçmeli.

Aslı: http://nationalinterest.org/feature/europes-misguided-plan-new-joint-military-headquarters-17826

ERMENİ SORUNU DOSYASI : ALMANYA PARLAMENTOSUNUN ERMENİ İDDİALARINI DESTEKLEYEN KARARINDAN SONRA AVRUPA’N IN GENEL VAZİYETİ NEDİR ?


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/

Almanya Parlamentosunda Ermeni iddiaları ile alakalı tasarını 1 çekimser, 1 red oyuna karşılık diğer bütün parlamenterlerin onayıyla kabulü Türkiye’de büyük bir şok yarattı. Bu karardan sonra Berlin Büyükelçisi geri çekildi, karşı atak olarak Ayasofya’nın ibadete açılmasını talep eden sosyal medya kampanyaları oluşturuldu. Yüksek perdeden beyanatlar haklı bir kırgınlık ve kızgınlığı vurgulasada Almanya bağlamında Türkiye’nin uygulaması olumlu sonuçlar doğurabilecek stratejik hesaplarını incelemek yerinde olacaktır.

Evvela Avrupa Birliği denilen mekanizmasının iktisadi bir teşekkülle filizlendiği ve bunun daha sonrasında çok boyutlu siyasi ve sosyal yapıya evrilmesi suretiyle hayata geçtiği unutulmamalıdır. Yani kuruluşunda ve hali hazırda güç dengesi olarak müstakil bir birliği yaşatmak isteyen yöneticiler bulunsada Avrupa Birliğinin tamamen otonom ve bağımsız olduğunu savunmak güçtür. Küresel para savaşları ve küresel hegemonya savaşları gibi kavramlar süper güç Abd ve karşıtlarını tanımlamaktadır. Buna göre küresel para savaşları ibaresinde doların karşısına bir birim, küresel hegemonik savaşta ise Abd’nin karşısına bir güç konulmak ve bu yönde bir tanımlama yapmak gereklidir. Buna göre doların alternatifi Euro, Abd’nin rakibi ise Ab olabilmiş midir? Avrupa Birliğinin lokomotifi Almanya’da yabancı üslerde 40 bin Birleşik Devletler askeri personeli bulunmaktadır. Bu bile Almanya’nın aslında ne denli bir kuşatma altında olduğunun göstergesidir. Yalta’da Stalin’e ”Amca” diye hitap eden Roosvelt’ten itibaren sistem deşifre edilirse Soğuk Savaşın bir senaryo olması muhtemeldir. Buna göre bu senaryonun bir ayağıda Avrupa Birliği olabilir. Sistemi kuranlar ve kurgulayanlar bugün ortadan kaldırmaya ya da yeniden tasarlamaya niyetliyseler bunu bilmeli ve bu yönde hareket edilmelidir.

Rusya’ya yaptırımları eleştiren Fransız şirket Total Ceo’sunun Rusya’da garip bir uçak kazasında öldürülmesinden beri Avrupa Birliği tam manasıyla krizi yaşamaya başladı. Caharlie Hebdo saldırısı ile saldırıyı izleyen günlerde İsviçre kronunun Euro karşısında yüzde 40 değer kazanması ve Euro bölgesinde 2 milyon insanın işsiz kalması yaklaşan felaketin habercisiydi. İktisadi bir birlikle doğan yapı, artık iktisadi savaşla vuruluyor ve dağılma süreci başlamış oluyordu. Yeni Papa seçilmeden evvel Papalık için adı geçen Ganalı siyahi Peter Turkson’un mülteciler meselesinde Avrupa’yı kınaması aslında Abd tezleriyle örtüşen bir programdı. Avrupa’nın en önemli ülkesi Fransa üzerinden oynanan oyunlar bunlarla elbette bitmedi. Fransa’ya Avrupa’nın hasta adamı lakabını takan spekülatör George Soros’un talimatıyla Franasız CGT sendikasını harekete geçiren Phillippe Martinez, aynı zamanda Avrupa’yı sarstı. Öyle ki gösteriler ve olaylar sırasındaki müdahaleler Avrupa Basınında ağır sansüre uğradı. Önümüzdeki günlerde Fransa’nın Afrika sömürgelerini ve bu sömürgelerden kazandığı yıllık 300 milyar Euro’yu kaybetme sorunu gündeme gelecek. Tabi bütün bunlar yaşanırken, Fiat’ı alarak dünya otomotiv devi olmak isterken Wolswagen üzerinden kulağı çekilen Almanya’da karışmaya devam edecektir. Öyle ki İngiltere’nin, Türkiye ancak 3000 yılında Ab üyesi olur beyanatı ve Alman parlamentosu oylaması ancak dağılmakta olan bir yapının Türkiye üzerinden birtakım odaklara açılmak istenmesinden başka bir şey değildir. Bu kısa kompozisyondan sonra Türkiye hangi stratejileri izleyebilir? ve hangi hususlarda zayıf yanları mevcuttur gibi önerilere değinelim;

1) Avrupa Birliği’nin zayıflaması ve dağılma süreci, Türkiye Avrupa ile ilişkilerini kesmelidir olarak yorumlanamaz. Türkiye Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu ülkesi olduğu kadar aynı zamanda Avrupa’nın bir parçasıdır ve böylede kalacaktır.

2) Avrupa Birliği hususunda şu anda Abd tezlerine yakın duran bir Türkiye vardır. Vize serbestisi söz konusu olsa bile bu mekanizmasının etkisizleşen etkinliği karşısında güvenlik politikalarından vaz geçmemiş ve mülteciler hususunda Abd tezlerine yakın olmuştur.

3)Türkiye’deki terör faaliyetleri ve bir takım tutuklamalara Avrupalı yöneticilerin müdahili son etki kalelerini kaybetmeme isteğini göstermektedir. Pyd logolu üniformalı Abd askerini dünyaya servis eden Fransa iken, Can Dündar’a yabancı Büyükelçi desteğinin fotoğrafını dünya kamuoyu ile paylaşan İngiliz Büyükelçisi idi. Avrupalı güçler, birtakım lobilere karşı ısrarla Türkiye ve Ortadoğu’da varlığını sürdürmek istemektedirler.

4) Alman parlamentosunun aniden bir tasarıyı oylaması ve kabulü yukarıdaki maddeleri desteklemektedir.

5) Bu tasarıya karşı Ayasofya’nın ibadete açılması gibi bir önerme stratejik açıdan fevkalade yanlıştır.

Bunun nedenleri;

a) Avrupa’da ateizm yükseliyorsa bu karar Avrupa gençliğini ne oranda etkileyebilir?

b) Bu kararın manevi bir etkisinden başka ne gibi bir somut müeyyidesi mevcut olacaktır?

c) Doğu Roma İmparatorluğu Ortodokstur. İstanbul’un fethinden evvel kendi ritüllerine göre gerçekleştirdikleri ayin Vatikan’dan temel kopuş noktası olmuştur. Hal böyleyken bu karar Protestan Almanya ve Abd’den evvel Ortodoks Rusya ile gerilen ilişkileri daha da beter bir mahiyete sevk etmez mi?

d) Bir anda başlayan bu sosyal medya kampanyası asla bir devlet stratejisi olamaz, olmamalıdır.

6) Türkiye’nin yumuşak güç unsurlarının ne denli zayıf olduğu, Dünya’nın her yerinde bir Türk var ifadesinin aslında karşılıksızlığını, sayısal bir değerden ziyade niteliğe ve lobiye olan ihtiyacı ortaya çıkartmıştır. Avrupa’daki Küçük Türkiye Almanya’da bile ezici bir çoğunlukla alınan karar Türklerin lobi çalışmalarında başarısızlığını birkez daha göstermiştir.

7) İttifaklığı savunduğumuz ve yararlı gördüğümüz İsrail Lobileri ile ilişkiler devam ettirilmelidir fakat bu asli çözüm değildir. Türkiye ülkelerde kendi lobilerini var etmelidir. Bunun için ise şirketlerinin değeri yükselmeli, Ar Ge faaliyetleri artmalı yani geliri artan bir ülke hüviyetine kavuşmalıdır. Böylelikle Lobilerine ayıracağı pay artacaktır. Lobinin en önemli kaynaklarından biri finans olanaklarıdır.

8) Almanya’da ki oylama parlamento binası üzerinde Pyd ve Ermenistan Bayraklı kişileri bir arada ittifak halinde görmemize yeniden olanak vermiştir. Türkiye aleyhtarlığında bütün lobiler, örgütler ittifak halinde olduğundan Türkiye İleri/İleriden Savunma stratejisine ağırlık vermeli, sınır güvenliğini sınırlarının çok ötesinden başlatma prensibini devlet aklı olarak benimsemelidir.

9) Alman kararına karşı aynı oranda karşılık vermek Karşılıklılık ilkesi gereğidir. Fakat burada Ülkenin konumu önemlidir. Yani Türkiye, Yahudi soykırımını gündeme getirse bu isabetli bir strateji olur ancak işlevselliği meçhuldür. Kendi çalıp kendi söyleyen deyimindeki gibi, Türkiye’nin alacağı kararın yankıları cılız olursa bu konuda istenen gerçekleşmemiş olur. Ayrıca tarihi olaylar parlamentolardan ziyade tarihçilerin ve resmi arşivlerin konusudur. Ambargo seçeneği ise yine etkinlikten uzaktır. Sembolik olarak sembolik bir mahkemeden Alman yöneticiler hakkında bir karar çıkartılabilir. Uygulama sembolik olduğu için etkisi zayıf olsa bile prestij sarsılmayacaktır.

10) Türkiye’nin dış poltitkasında yeni dönem açıklamasını yapmasından hemen sonra Avrupa’nın art niyetli adımları yalnız bir Türkiye tasavvuruna yöneliktir. Bu suretle Türkiye mutlaka Nükleer enerji çalışmalarını başlatmalıdır. Caydırma stratejisi bakımından önemlidir.

11) Yumuşak Güç, Lobi, İstihbarat, hususları yeniden tasarlanmalı mutlak surette Din Ekonomi, Din Siyaset ve Din Sosyoloji çalışmalarına başlanmalıdır.

Önümüzdeki günler daha pekçok tartışmaya sebebiyet verecektir. Küresel dünyanın seçkinleri ve Avrupalı seçkinler arasındaki çekişmede Türkiye yem olamamlıdır. Armageddon’a uygun olarak Rusya’nın artık Ortadoğu’nun bir parçası olduğu unutulmamalıdır. İttifaklar önemlidir fakat Ulusal Çıkarlar onunda ötesindedir. Bu bağlamda Hariciyecilerimiz, Devlet Adamlarımız, küresel figürlerimiz ve Ülkemizi zorlu bir süreç bekleyecektir.

Not1: Avrupa Şampiyonası Fransa’da yapılacak. Bu sürede Fransa’da terör olayları ve iç çatışmalar MUTLAKA yaşanacaktır.

Not2: Avrupa’da hem Müslüman hem Türk kökenli olduğu iddia edilen teröristler yem olarak kullanılacaktır.

Not3: Akdeniz Birliği gibi bir kavram sıkça işitilebilir.

Not4: Bugünki 200 devletli Dünya sisteminin bu yüzyıl sonunda 2000’e çıkması planlanmaktadır. Ortadoğu bölünürken bütün bir Avrupa hatta bütün bir Abd tahayyülü fazla ütopik olmaz mı?

AVRUPA DOSYASI /// Burhanettin Duran : “Avrupa Ciddi Bir Liderlik Sorunu İçinde”


Burhanettin Duran: "Avrupa Ciddi Bir Liderlik Sorunu İçinde"

"Türkiye, bir muhatap, bir aktör olarak mülteciler konusunda üstüne düşen yükümlülüğü fazlasıyla yapabileceğini ortaya koydu"

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Türkiye’nin bir muhatap ve bir aktör olarak mülteciler konusunda üstüne düşen yükümlülüğü fazlasıyla yapabileceğini ortaya koyduğunu belirtti.

Duran, Avrupalı Türk Demokratlar Birliği (UETD) Frankfurt Şubesi’nin Usingen kentinde, bir Türk işadamına ait Kransberg Şatosu’nda düzenlendiği toplantıda, "Türkiye’nin Geleceği ve Dış Politika Stratejisi" konulu bir konuşma yaptı.

İnsanların geleceklerini düşünerek 15 Temmuz darbe girişimine engel olduklarını belirten Duran, 15 Temmuz akşamında sokaktaki insanların gelecek 20-30 seneyi hayal ettiklerini ifade etti. Duran, "Ve o 20-30 senelik hayalin içerisinde tanklara yer yoktu. Tanklar gündelik hayatı durduran, köprülerde olan tanklar olamazdı, eğer gerekiyorsa Cerablus’ta olabilirdi. Bu önemli bir farkındalıktı ve şahsen kendim adıma eşimle beraber bu düşünceyle oraya gittik." dedi.

Darbe girişimi gecesi yaşananların Türkiye için çok önemli bir enerji ve sinerji oluşturduğunu vurgulayan Duran, "Bu, Türkiye için yeni bir birliktelik hissinin, yeni bir vatanseverlik hissinin, Türkiye için bir mücadele ortaya koymak hissinin başlangıcı oldu aslında. Öyle baktığımızda aslında gerçekten bir milat olduğunu söyleyebilirim." diye konuştu.

-"Avrupa ciddi bir liderlik sorunu içinde"

Duran, mülteci ve terör sorununda Avrupa’nın ve Avrupalı liderlerin gösterdiği reaksiyona ilişkin de değerlendirmelerde bulundu. Avrupa’nın bu konuda ciddi bir liderlik sorunu içerisinde olduğunu öne süren Duran, şunları söyledi:

"Yani gelmekte olan 30 ve 50 yıllık meydan okuma açısından bakıldığında Avrupa’nın durumu Türkiye’den hiç de iyi durumda değil. Hatta belki daha da zor. Türkiye olarak biz bu sorunlara sahada sıcak olarak karşılaşmaya daha erken başladık ve daha hazırız gibi geliyor bana. Onların 100 bin insanın mülteci olarak gelmesi durumunda ayaklarının ne kadar titremeye başladığını gördük."

Refah seviyesi yüksek toplumlarda bir anda yabancı, Türk ve Müslüman düşmanlığının görülmeye başlamasının şaşırtıcı olduğuna dikkati çeken Duran, "Yani demokrasi ve insan hakları gibi değerleri yücelttiği düşünülen bu kadar köklü bir medeniyetin bu kadar hızlı bir şekilde tedirgin hale gelmesi ve Erdoğan karşıtlığını, Türkiye karşıtlığını iç siyaset sermayesine dönüştürmüş olması doğrusu tedirgin edici bir şey." dedi.

Duran, bu durumun sadece Avrupa’da yaşayan yabancılar, Türkler ya da Müslümanlar açısından değil aynı zamanda Avrupa’nın geleceğiyle ilgili olarak da tedirgin edici olduğunu bildirerek şöyle devam etti:

"Türkiye, bir muhatap, olarak bir aktör olarak mülteciler konusunda üstüne düşen yükümlülüğü fazlasıyla yapabileceğini ortaya koydu. Avrupalılar bugün Erdoğan’dan şikayet ediyor olabilirler ama Erdoğan’ın olmadığı bir Türkiye’nin Avrupa için çok daha büyük bir sıkıntı kaynağı olacağını görmemezlikten geliyorlar."

Duran, konuşmasından sonra katılımcıların sorularını yanıtladı. Türkiye’nin son dönemdeki gelişmelerin ardından 2023 hedeflerine ulaşıp ulaşamayacağı yönündeki bir soru üzerine Duran, "Ekonomik bağlamda bugün açısından bakıldığında biraz iddialı kalıyor. Bazı revizyonlar yapılabilir ama temel çerçeve açısından bakıldığında yol aynı yol. Matematik biraz değişebilir fakat makro denklemler ve yürünmesi gereken yol aynı bence." dedi.

Duran ayrıca, Türkiye’nin son 10 yılda ülke olarak bir üst lige geçtiğini ancak o üst ligde kalıcı bir performans koyarak kendini orada yerleştirmesi ve kapasite geliştirmesi gerektiğini kaydetti.

Toplantıya UETD Genel Başkanı Zafer Sırakaya ve eski Avrupa Parlamentosu Milletvekili Ozan Ceyhun’un yanı sıra sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve vatandaşlar da katıldı.

[Anadolu Ajansı, 10 Ekim 2016]

DİN & DİYANET DOSYASI : Avrupa’da İslamofobya Tehdidi


Avrupa’da İslamofobya Tehdidi

İslamofobya, Avrupa özelinde Batı’nın kendisini ve kendi değerlerini “tez”, Müslümanları ise “anti-tez” olarak kavramsallaştırdığı bir zihniyetin ürünüdür.

İslamofobya, özellikle son on yılda sıklıkla duyduğumuz kavramlardan birisi. Çeşitli sebeplerden ötürü İslam’dan ve Müslümanlardan korkma ve çekinme içgüdüsünü ifade etmek için kullanılan bu kavram, İslam’a ve Müslümanlara ön yargılı ve genellemeci bakışın bir tezahürüdür.

İslamofobya kavramı, ilk kez 1997 yılında Birleşik Krallık’taki Runnymede Enstititüsü’nün hazırladığı “İslamofobya: Hepimize Karşı Bir Meydan Okuma” isimli raporda “Müslümanlara karşı olumsuz, aşağılayıcı ve kalıplaşmış yargılar ve inançlar atfeden bir dizi görüşün yol açtığı korku ve nefret” olarak tanımlanmıştır. Bu raporda elde edilen sonuçlara göre, İslamofobya’nın temelleri üç husus üzerine inşa edilmiştir: (1) din olarak İslam ve bu dinin mensupları olan Müslümanlar gelişmelere kapalıdır ve Batı tarafından medenileştirmeyi beklemektedir; (2) İslam dini Doğululara özgü bir din olarak Batı’nın dininden (Hıristiyanlık) farklıdır, hatta ötekidir; (3) Müslümanlar Batılıların aksine vahşi, cinsiyetçi ve terör yanlısıdır. Bu hususlara bakınca İslamofobya’nın klasik Oryantalist bakış açısının önemli bir parçası olduğu ve biyolojik değil, kültürel ve dinsel bir ayrımcılığın, hatta ırkçılığın sonucu olduğu anlaşılmaktadır.

SİYASİ VE DEMOGRAFİK BOYUT

Kökleri yeni olmayan bu olgunun siyasi, demografik, iktisadi, sosyo-kültürel ve dini birçok boyutu bulunmaktadır. Siyasi boyutuna baktığımızda, Avrupa ülkelerinde son dönemde gözle görülür şekilde aşırı sağ partilerin, Müslümanları ve göçmenleri düşmanlaştırarak oy avcılığı yaptığını; demografik boyutuna baktığımızda Avrupa’da Müslüman nüfusun artmasından aşırı grupların rahatsız olduğunu; iktisadi açıdan baktığımızda Avrupa’da işsizliğin artmasının Müslümanlar ve göçmenler üzerinden okunduğunu; sosyo-kültürel ve dini boyutuna baktığımızda milli, etnik ve dinsel kimliği zayıflayan Avrupa’nın İslam düşmanlığı üzerinden yeni kimlik inşa ettiğini görmekteyiz.

Bilinçli propaganda ve karalama faaliyetlerinin bir çıktısı olan İslamofobya, Avrupa’daki Müslümanlar için günlük hayatta haliyle birçok soruna yol açmaktadır. Almanya’da Müslümanlara ait evlerin ve işyerlerinin kundaklanması ve bu insanlara tehdit içerikli mektup ve mesajların gönderilmesi; Danimarka’da Müslümanların ibadet için kullandığı sembollerin ve mekanların tahrip edilmesi; Hollanda’da helal et kesilmesinin engellenmesi; Polonya’da kurban etinin kesilmesinin sınırlandırılması; İsviçre’de minarenin yasaklanması; Fransa’da peçenin, burkanın ve başörtüsünün yasaklanması günlük hayattaki örnekler arasında gösterilebilir. Bu örneklerin yanı sıra, Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Marine Le Pen’in partisinin ve kendisinin siyasi konumunu güçlendirmek için hemen her gün Müslümanlara karşı pejoratif açıklamalar yapması; Almanya’da radikal Pegida Hareketi’nin (Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar) üye sayısını her gün arttırması veya Brexit (Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden çıkması ifade etmek için kullanılan kavram) oylaması boyunca Büyük Britanya’da Müslüman göçmenlere karşı kullanılan söylem, durumun ne denli ciddi olduğunu göstermek için yeterlidir. Bu olaylara Avrupa medyasının kayıtsız kalması da eklenince Avrupa’daki Müslümanların durumu iyice göz ardı edilmektedir.

AVRUPA İÇİN DE TEHDİT

İslamofobya Avrupa’daki Müslümanların geleceği için ciddi bir tehdit oluşturduğu gibi Avrupa’nın “çok kültürlülük” teması ve iddiası için de önemli tehditler barındırmaktadır. Farklılıkların eşitlik ve barış temelinde birlikte yaşamalarını ifade eden “çok kültürlülük” kavramı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa tarafından sıklıkla kullanılır hale gelmiş; Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla birlikte bu kurumun temasını (farklılık içinde birlik) oluşturmuştur. Ancak, Almanya, Fransa ve Danimarka gibi oldukça heterojen toplumsal yapılara sahip olan ülkelerde radikal sağın etkisiyle Müslümanların tep tipleştirmeye tabi tutulması ve Müslümanların değerlerine karşı saygısızlığın hat safhaya ulaşması, Avrupa’nın çok kültürlülük iddiasını zayıflatmaktadır. Zira farklılık içinde birliği sağlamak için öncelikle farklılıkların yasal olarak güvence altına alınması ve buna ek olarak, demokratik hak ve özgürlüklerin en geniş şekilde değil en adil şekilde sağlanması gerekmektedir.

İSLAMOFOBYA İLE MÜCADELE YOLLARI

Durum böyle iken İslamofobya ile nasıl mücadele edebiliriz?

Açıkçası bu soru için idealist ve normatif cevaplardan uzak durmamız gerek. Zira bu tür cevapların pratikteki karşılığı çoğu zaman sonuçsuz kalmaktadır. Bu sebepten ötürü, daha uygulanabilir ve somut cevaplara ihtiyacımız var. Bu dâhilde, Avrupa ülkelerinin İslamofobya ile mücadele için gerekli olan düzenlemeleri uzun bir süre daha gerçekleştirmeyeceği gerçeğini hesaba kattığımızda yukarıdaki soruyu cevaplandırmak haliyle Müslümanlara düşüyor.

İslamofobya ile mücadele için en önemli araç, şüphesiz akademik faaliyetler olmalıdır. Yani, öncelikle akademik camiada bu fobi ile mücadele etmemiz gerekiyor. 2016 yılında çıkarılmaya başlanan “Avrupa İslamofobya Yıllığı” gibi yayınlar bu mücadelede büyük önem arz ediyor. Rapor, her geçen gün Avrupa’da yaşayan Müslümanların ya da Müslüman olarak algılanan insanların maruz kaldığı dışlayıcı ve ayrımcı söylemleri ve pratikleri ortaya çıkarmakta ve alınması gereken önlemler için tavsiyeler sunmaktadır. Bu tür akademik çalışmaların artması halinde zaman içerisinde bu konu ile ilgili farkındalık artacaktır. Bu farkındalığın oluşmasıyla birlikte elbette gerekli olan siyasi adımlar da atılacaktır.

Özetlemek gerekirse, İslamofobya kökleri yeni olmayan ve odağına birçok argümanı alan ve belirli inanç kalıpları içeren bir olgu ve bir davranış biçimidir. Avrupa özelinde Batı’nın kendisini ve kendi değerlerini “tez”, Müslümanları ise “anti-tez” olarak kavramsallaştırdığı bir zihniyetin ürünü olan İslamofobya, Müslümanların dışlanması yönüyle “ötekileştirme”; Müslümanların olumsuz ve aleyhte muamelelere tabi tutulması yönüyle “ayrımcılık”; sonradan öğrenilen ve inşa edilen bir olgu olması yönüyle “suni”; Müslümanların değerlerinin hiçe sayılması yönüyle “hoşgörüsüzlük” barındıran bir olgudur. Tarihsel bir birikimin ve sürecin halkası olması sebebiyle İslamofobya’nın kısa zamanda bertaraf edilmesi mümkün değildir; ancak, Avrupa’dakiler başta olmak üzere Müslümanların bu konuda mücadeleyi gündemlerinin ilk sırasına almaları gerekmektedir.

[Yeni Şafak, 5 Ekim 2016]

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.