Etiket arşivi: ARAŞTIRMA DOSYASI

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : Menbiç : Artık çok geç


Menbiç : Artık çok geç

Armağan KULOĞLU

oakuloglu

Suriye krizinin başında, yanlış tespit edilen politika ve buna göre oluşturulan strateji, sonradan kısmen düzeltilebilme imkânı bulmuşken, şimdi artık içinden çıkılamaz bir hal almıştır.

Yanlış politika ve stratejinin sonuçları

Arap Baharı’nın Suriye’ye ulaşmasından bir müddet sonra Türkiye politikasını, Suriye yönetiminin devrilmesi üzerine kurmuş, bu maksatla muhalif kuvvetleri desteklemiştir.

Çıkan iç karışıklıklar sonucunda, Suriye yönetimi ülke bütünü üzerindeki kontrolünü kaybetmiştir. Kontrolün elden çıkmasıyla Suriye topraklarında biri IŞİD, diğeri de PYD olmak üzere başlıca iki güç hâkimiyet kurmuştur. Radikaller ve Ilımlılar olarak anılan parçalı muhalefetin hâkimiyet alanları ise kısıtlı olmuştur.

Müteakiben IŞİD’le mücadele için koalisyon güçleri oluşturulmuş, Türkiye de bu koalisyonda yer almıştır. Muhalifler etkili olamamış, Rusya ve İran, Rejim tarafında yer almış, Suriye, küresel ve bölgesel güçlerin vekâlet savaşlarına sahne olmuştur.

Türkiye açısından ise, IŞİD sınırda ve sınır içinde boy göstermiş, en vahimi de Suriye’nin kuzeyinde PYD merkezli bir Kürt oluşumu kalıcı hale gelmeye başlamış, PKK’yla ortak hareket ederek tehdit oluşturmuştur. Süleyman Şah Türbesi’nden geri çekilinmiş, PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesi kırmızı çizgimiz olarak ilan edilmiştir.

PYD Fırat’ın batısına geçmiş, Menbiç merkezli geniş bir alanı işgal etmiş, ancak buna bugüne kadar seyirci kalınmıştır. Rusya’yla yaşanan kriz, ABD’nin PYD takıntısı, bu konuda sıkıntı yaratmıştır.

Fırat Kalkanı Operasyonu yeni bir fırsat yarattı

Rusya’yla olan krizin aşılmasını, ABD’deki başkanlık seçimlerinin yarattığı boşluğu iyi değerlendiren Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonunu gerçekleştirmiştir. Bu operasyonla, hem IŞİD sınırımızdan uzaklaştırılmış, hem de PYD kantonlarının birleşerek koridor oluşturmasının önü kesilmiştir.

Ancak burada politika gereği, ÖSO desteklenerek harekât geliştirilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki IŞİD’le savaşılırken, harekâtı daha büyük kuvvetlerle gerçekleştirip, bu kapsamda PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmeye zorlanması da düşünülmeliydi. ABD’nin sözüne güvenildiğinden bu fırsat da kaçmıştır.

Harekât başarıyla sonuçlanmış, El Bab ele geçirilmiştir. Ancak artık hedefin Menbiç ve Rakka olacağı açıklaması gerçekleşememiştir. Esasen Rakka, Türkiye için tehdit değildir. Ancak Menbiç konusunda avantaj sağlanabilmesi ve PYD’nin dışlanması için bir vasıta olarak kullanılması düşünüldüğünden gündeme getirildiği değerlendirilmiştir.

Menbiç konusu daha da karıştı

Türkiye’nin son olarak PYD’nin Menbiç’ten çekilmemesi halinde vuracağını tekrarlaması üzerine ABD ve Rusya harekete geçmiş ve bu konuda sürpriz gelişmeler yaşanmıştır.

Önce, kuzeye ilerleyerek El Bab’ın güneyini işgal eden Suriye Rejim güçleri, kuzey doğuya doğru yönelerek Menbiç alanıyla birleşmiştir. PYD, Menbiç’in batısındaki birkaç köy ve yerleşim merkezini Rejim güçlerine devretmiştir. Rejim PYD’yle iş birliği içine girmiştir.

PYD’ye zaten siyasi destek veren Rusya, Rejim güçleriyle birlikte sembolik bir gücü Menbiç batısına göndermiş ve orada bayrak göstermiştir.

PYD’ye tam destek veren ABD, PYD’nin Menbiç’ten çıkmayacağını açıkça beyan etmiş, Menbiç’e silah ve asker göndererek PYD’nin yanında o da bayrak göstermiştir.

Hâlihazırda Menbiç’te PYD, ABD, Rusya ve Rejim güçleri bulunmaktadır. Konu tam anlamıyla Arapsaçına dönmüştür.

Bu durumda bir koordinasyon ihtiyacı doğmuş, Türkiye, ABD ve Rusya Genelkurmay başkanları, heyetleriyle birlikte Antalya’da bir araya gelmiştir. Suriye ve Irak’taki terör örgütleriyle mücadelede daha etkin bir iş birliği ve üç ülke silahlı kuvvetleri arasında istenmeyen olayların önlenmesi konusundaki tedbirler değerlendirilmiştir.

Sonuç olarak Menbiç konusunda geç kalınmış, durum belirsizleşmiş, Türkiye için asıl tehdit PYD, kalıcı olma yolunda bir hamle daha kazanmıştır. Son tahlilde Menbiç’in Rejim güçlerine devri de mümkündür. Artık bundan sonra çıkabilecek politik ve askeri fırsatları kaçırmadan değerlendirmekten başka çare kalmamıştır.

Kaynak: Menbiç: Artık çok geç – Armağan KULOĞLU

Reklamlar

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Armağan KULOĞLU : Günü kurtarmak, geleceği tehlikeye sokuyor


Armağan KULOĞLU

oakuloglu

Türkiye içte ve dışta zor günlerden geçiyor. Günü kurtarmak için hata yapmamalı, sonradan düzeltilemeyecek davranışlar sergilememelidir.

Suriye cephesi karmakarışık

Fırat Kalkanı operasyonu hedefine ulaşmış, IŞİD tehdidi sınırdan uzaklaştırılmış, PYD’nin kuzeyde koridor oluşturmasının önüne geçilmiştir. Ancak Suriye rejim güçlerinin kuzeydoğuya doğru ilerleyerek Menbiç bölgesine ulaşması, PYD’nin, Suriye rejim güçleri üzerinden güneyden Afrin’le bir koridor oluşturmasına imkân yaratmıştır.

ABD’nin Suriye’de PYD’den vazgeçmeyeceği açıktır. Buna rağmen Türkiye, müttefiklik ilişkilerine ve bölgedeki etkinliğine güvenerek ABD’nin, PYD’nin Menbiç’ten çekileceğine dair verdiği söze itibar etmiş, beklemiş, bekledikçe işler daha da zorlaşmıştır.

Türkiye, Rusya’yla ilişkilerinin düzelmesiyle başlattığı Fırat Kalkanı Operasyonunu genişleterek, PYD’yi Menbiç’ten çıkarmayı da düşünmeliydi. Hatta Afrin’in de kuşatılması ve etkisizleştirilmesi, PYD’nin Fırat’ın batısında tutunmasını da tamamen önlerdi.

ABD, PYD’yi donatmakta ve eğitmekte, Rusya PYD’ye siyasi destek vermektedir. Her ikisi de Kürt oluşumuna itibar etmektedir. Hâlihazırda IŞİD, Türkiye için tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle Rakka konusu gündemden çıkarılmalıdır. Türkiye önceliğini tamamen PYD’ye vermeli, dolaylı değil, doğrudan müdahale etmeli, Fırat’ın batısında da doğusunda da, sınırımızda bir Kürt oluşumuna asla müsamaha etmemelidir.

Geç kalınmış olsa da TSK’nın, ÖSO’yla birlikte Menbiç’e başlattığı söylenen harekâta sonuna kadar devam edilmelidir.

Yunanistan, Ege’de kasten kriz çıkartıyor

Bugüne kadar yönetim, Ege’de 18 adacığın Yunanistan tarafından işgal edilmesine hiçbir açıklama getirmemiştir. Şimdi de Yunanistan, bu sessizliği fırsat bilerek, fiili duruma resmiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Bu kapsamda, adalara asker yerleştirdiğini göstermekte, komutanları bu adacıklarda çeşitli resimler vererek dünya kamuoyuna bunu sergilemeye çalışmaktadır. Diğer taraftan da kriz çıkararak, Kardak konusundaki eksikliğini de tamamlama gayretindedir.

Yunanistan’ın bu tarz yaklaşımı ilk değildir. Doksanlı yıllarda da bunu denemiştir. O zaman Suriye’yle olan gerginliğimizi ve PKK’yla mücadelemizi fırsat bilerek kriz yarattığı unutulmamalıdır. O zamanki savaş doktrinimizin de iki buçuk düşmana karşı (Suriye, Yunanistan, PKK) mücadele üzerine oluşturulduğu arşivlerdedir.

Şimdi de durum pek farklı değildir. Suriye’de durum daha da karışıktır. PKK’yla mücadele devam etmektedir. Üstelik Yunanistan, 15 Temmuz’dan sonra TSK’nın gücünden kaybettiği algısına girmiştir. Bu durumda söz düellosu yerine, onun anlayacağı dilden karşılık vermek yerinde olacaktır. Gücün, oyunu bozduğu her zaman dikkate alınmalıdır. Karşılık vermeye cesaret edemeyecektir.

Kıbrıs’ta Akıncı hâlâ müzakere peşinde

Kıbrıs’ta müzakereye ihtiyacı olan Rum tarafıdır. Hiçbir çözümün Rumları tatmin etmeyeceği, onların amacının Enosis olduğu bir daha netleşmiştir. Türkler için çözüm ise, her yönüyle tavizdir. Bağımsızlıktan, egemenlikten, can ve mal güvenliğinden, KKTC’den, yani vatanından vazgeçmektir. Türkiye’nin de güney güvenliğini, Doğu Akdeniz’deki alaka ve menfaatlerini ve bölgedeki kontrolü kaybetmesidir.

Hazır Rumların masayı terk ettiği bir ortamda, Akıncı’nın hâlâ müzakere peşinde koşması kabul edilemez. Bu telaşın sebebinin iyi araştırılması ve değerlendirilmesi gerekir.

Barzani’nin paçavrası mazur gösterilemez

Özerk bir yapının sözde flaması, Türk Bayrağı’yla eşdeğer görülemez. Bu hiçbir ülkede de uygulanmaz. Barzani, devlet başkanı statüsüyle muhatap alınamaz. Bu davranış, referandum arifesinde belirli bir kesime şirin görünerek, onlardan kendi arzu ettikleri tercihi yapmaları amacıyla sergilendiği algısı yaratmıştır.

Bu davranış çok tehlikelidir. İleride telafisi güç olan sonuçların doğmasına sebep olabilir. Derhal bu gibi davranışlardan vazgeçilmelidir. Bunun doğru olduğunu göstermek için yapılan açıklamalar da inandırıcı değildir. Hassas konularda duyarlı olunmalıdır.

Kaynak: Günü kurtarmak, geleceği tehlikeye sokuyor – Armağan KULOĞLU

Günü kurtarmak, geleceği tehlikeye sokuyor – Armağan KULOĞLU

yenicaggazetesi.com.tr

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : PYD/PKK TEHDİDİ, DOĞRUDAN BERTARAF EDİLMELİ


PYD/PKK TEHDİDİ, DOĞRUDAN BERTARAF EDİLMELİ

Suriye’deki savaş devam ediyor. Türkiye bu savaşın içinde. Amacın sınırlarımızdaki terör tehdidinin yok edilmesi ve güvenli bir bölge oluşturulması olduğu ifade ediliyor. Faaliyetler, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması politikası çerçevesinde yürütülüyor. Doğrudan hedef olarak IŞİD alınıyor. Ancak asıl olan PYD/PKK tehdidine, dolaylı yaklaşılmaya çalışılıyor.

El-Bab’tan sonra Rakka ve Menbiç hedef olarak gösterildi

Altı aydır devam eden Fırat Kalkanı Operasyonunda, 30 Km. mesafedeki EL-Bab’a ulaşıldıktan sonra, uzun ve çetin süren şehir muharebeleri sonucunda şehrin kontrol altına alındığı ve operasyonun bu bölümünün tamamlandığı açıklanmıştır. Bundan sonra olası sabotajlara karşı temizlik faaliyetlerinin devam edildiği de söylenmiştir.

El-Bab’tan sonra hedefin Rakka ve Menbiç olacağı da en yetkili ağızlardan ifade edilmiştir. Ancak bunun nasıl olacağı hususu henüz belirsizliğini korumaktadır. ABD Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı ziyaretten sonra, kısmen de olsa, belirginlik kazanması mümkündür. Fakat bu konuda ABD ve Koalisyonunun siyaseten belirsizliği devam etmektedir.

Rakka operasyonu için birkaç olasılık mevcuttur.

1. ABD askeri + PYD+ Koalisyon desteği

2. PYD+ ABD ve Koalisyon desteği

3. TSK+ÖSO+ ABD ve Koalisyon desteği

4. TSK+ABD askeri+ (ÖSO’da olabilir)+ABD ve Koalisyon desteği

Türkiye bunlardan ilk ikisinin olmaması için çaba göstermekte, diğerleri için ise tekliflerde bulunmaktadır.

Rakka’nın Türkiye’nin güvenliği açısından önemli bir etken olduğu söylenemez. Ancak Rakka, ABD ve Koalisyon açısından önemsendiği için, Türkiye burada meydanı PYD’ye de bırakmak istememektedir. Menbiç konusu ise farklıdır.

Rakka Operasyonuna katılmak uygun mu?

El-Bab’ kadar olan operasyonun altı ay sürdüğü bir gerçektir. Bu operasyonda yetmişe yakın şehit verilmiş, yüzlerce asker yaralanmıştır. Bunun sebebi, başlangıçta operasyona yeteri kadar kuvvet tahsis edilmemesi, harekâtın ÖSO’yu destekleyerek yürütülmesinin siyaseten tercih edilmesi, dolayısıyla harekâtın süresinin uzaması, bundan istifade eden İŞİD’in kuvvetlerini El-Bab’da toplama ve savunmasını kuvvetlendirme imkânı bulmasıdır.

Tercih edilen siyaset gereği mücadelenin ÖSO’yla birlikte sürdürülmüş olmasına rağmen, TSK’nın büyük bir fedakârlık, cesaret ve feragatle başarıya ulaşması takdire şayandır.

Hal böyleyken, Türkiye için güvenlik önceliği olmayan Rakka’ya, sırf PYD’nin prim yapmasını önlemek için katılmasının doğru olmayacağı değerlendirilmektedir. Aynı sıkıntının, El-Bab’dan daha derinlikteki bir operasyonda fazlasıyla yaşanacağı düşünülmelidir.

Menbiç konusunda geç kalındı

PYD’nin, Fırat’ın batısına geçmesi kırmızıçizgi olarak ilan edilmişken Türkiye, başlangıçta bunu engelleme faaliyetlerinde bulunmuş, ancak sonradan olaylara seyirci kalmıştır. İş işten geçtikten ve PYD yerleşik bir hal aldıktan sonra, ABD nezdinde diplomatik teşebbüslerde bulunmuştur. Yaklaşık bir yıldır bu teşebbüs devam etmekte, ancak sonuç alınamamaktadır. Şimdi bu konunun da, Rakka operasyonuna katılmanın karşılığında yeniden talep edileceği anlaşılmaktadır.

Kırmızıçizgiyi ya ilan etmeyeceksin, ya da arkasında durup, gereğini yapacaksın. Yoksa bir daha inandırıcı olamazsınız. Bu nedenle bundan sonra ilk hedef, PYD’nin derhal Menbiç’ten atılması olmalıdır. Müteakiben Afrin de hedef olmalı ve güvenli bölge, genişleyen ve uygun hale gelen bu sahada teşkil edilmelidir.

Fırat’ın doğusu da legal olarak görülmemeli

Rusya’nın Kürt kartıyla oynaması, onun güvenilir bir ülke olmadığını göstermektedir. ABD’nin de PYD’ye verdiği destek açıktır. Trump’ın ne yapacağı belli değildir. Bölgesel aktörlerin de bunlardan kalır yeri yoktur. Suriye’nin kuzeyindeki yapı ise, Türkiye’nin güvenliğinde en öncelikli meseledir. Fırat’ın batısını halletseniz de, doğusunu legal göremezsiniz.

Bu nedenlerle Türkiye, geç de kalmış olsa da, gerekli uyarılarını yaparak, PYD tehdidini derhal tümüyle ortadan kaldırmak için askeri gücünün sıklet merkezini Rakka’ya değil, bu konuya teksif etmelidir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. Armağan KULOĞLU : TSK’nın bozulan yapısı sıkıntı yaratıyor


TSK’nın bozulan yapısı sıkıntı yaratıyor

Armağan KULOĞLU
15.02.2017 00:00
oakuloglu

15 Temmuz FETÖ darbe girişiminden sonra ilan edilen "Olağanüstü Hal" kapsamında çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnamelerle, TSK’nın tüm yapısında köklü değişikliklere yol açan düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerin TSK ve dolayısıyla ülke güvenliği üzerinde olumsuz etkilere neden olduğu anlaşılmaktadır.

Düzenlemeler darbe teşebbüsünden önce planlanmış

Yapılan düzenlemelere bakıldığında bunların darbe teşebbüsünden hemen sonra düşünülüp, planlanıp, üzerinde çalışılarak kararname haline getirilip yayımlanmasının maddeten mümkün olamayacağı açık olarak görülmektedir. Düzenlemede sadece siyasi değil, birçok teknik konunun da sosyal hakların ifade edilmesine kadar ortaya konması bu konuyu açık olarak göstermektedir.

Yeni düzenlemede, 2014 yılında 6 kişilik bir heyet tarafından bir yıl süren çalışmanın sonunda hazırlanan "Savunma Reformu" başlıklı raporun temel alındığı anlaşılmaktadır. Bu raporun yayımlandığı tarihten sonra, benimsenen siyasi görüşe göre zamanla geliştirildiği, darbe girişiminin akabinde, darbe ve OHAL fırsat olarak görülüp, istenen revizeler de yapılarak son şekline getirildiği ve kararname olarak çıkarıldığı değerlendirilmektedir.

Köklü ve kalıcı bir düzenleme, amaç dışında, OHAL kapsamında yapıldı

Darbe teşebbüsünden sonra OHAL kapsamında alınan kararların ve yapılan işlerin, ilan edilen OHAL’ın amacına uygun olarak yapılması ve OHAL süresince alınması gereken tedbirleri içermesi gerekirken, TSK’nın tüm yapısını değişikliğe uğratan düzenlemenin köklü ve kalıcı olması, OHAL’in amacının aşıldığını göstermektedir.

Esasen sadece TSK konusunda değil, çıkarılan birçok KHK’nın da OHAL amacı dışında çıkarıldığı da görülmektedir. Ancak konu TSK, Savunma Yapılanması ve Güvenlik olduğu için, bu konudaki amaç dışı düzenleme ayrı bir önem arz etmektedir.

TSK’nın emir komuta birliği bozuldu

Yapılan yeni düzenlemeyle, Kuvvet Komutanlıkları Genelkurmay Başkanlığı’ndan alınarak doğrudan Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştır. Ayrıca birçok yönden zaten İçişleri Bakanlığı’na bağlı olan Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, tamamen İçişleri Bakanlığı’na bağlanarak askeri yapıdan çıkarılmıştır.

Özellikle Kuvvet Komutanlıklarının Genelkurmay Başkanlığı bünyesinden çıkarılması, 9 harp prensibinden en önemlisi olan "emir ve komuta birliği" prensibine ters düşmüş ve pratikte de sıkıntı yaratmıştır. Millî Savunma Bakanlığı’nın hali hazırdaki karargâh yapısının, Kuvvet Komutanlıklarının sevk ve idaresine uygun olmadığı bilinmesine rağmen böyle bir değişikliğin yapılması uygun bir düzenleme olarak görülmemiştir.

Telaş ve aceleyle alınan bu kararın hemen sakıncaları görülmüş, bu sefer Kuvvet Komutanlıklarının İstihbarat ve Harekât konuları Genelkurmay Başkanlığı’na, Personel ve Lojistik konuları da Millî Savunma Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu durum Kuvvet Komutanlıklarının bağlantısında iki başlılık yaratmış, işler daha da zora girmiştir.

Bilahare, Genelkurmay Başkanı’nın Kuvvet Komutanı atamadaki teklifi de dahil bazı yetkilerinin kısıtlanmasıyla emir ve komutada sıkıntı yaratacak bir durum ortaya çıkmıştır. Ancak halen askeri örf, adet, gelenek ve teamüller kaybolmadığı için komutanlar arasındaki sevgi, saygı ve itaat devam etmektedir. Fakat gittikçe siyasileşen bir ortam içinde ileride bunun devam etmesinde tereddütler vardır.

Yeni yapının da ABD’den örnek alınarak düzenlenmeye çalışıldığı kanaati bulunmaktadır. Ancak örnek alınırken ABD’yle Türkiye’nin ve silahlı kuvvetlerinin politik, stratejik ve askeri durumlarının farklı olduğunun hesaba katılmadığı, bu nedenle çarpık bir yapılanmanın ortaya çıktığı görülmektedir.

ABD, Türkiye’den farklı olarak, deniz aşırı ve emperyalist politikaları olan bir ülkedir. Bu nedenle silahlı kuvvetlerinin yapısı kendine özgüdür. Savunma Bakanlığı’na bağlı Kuvvet Komutanlıklarının yapısına bakıldığında onların tüm kuvvetin komutanlığı olmadığı, Eğitim ve Doktrin, Malzeme/Lojistik ve merkezi birkaç birliğe komuta ettiği, ancak ABD Silahlı Kuvvetlerinin bünyesindeki kendi kuvvetine ait tüm unsurları da desteklediği anlaşılmaktadır.

ABD silahlı kuvvetlerinin esas gücü, merkezden Avrupa’ya, oradan da Pasifik’e kadar uzanan 9 adet müşterek / birleşik komutanlıktan meydana gelmektedir.

Genelkurmay Başkanlığı ise, kuvvet komutanlıkları, müşterek komutanlıklar ve diğer unsurlar dahil, tüm silahlı kuvvetlerin koordinesinden sorumlu, savunma planlamaları yapan, savunma bakanı ve başkana danışmanlık hizmeti ve rapor veren bir yapıdadır.

TSK’nın yapısının, farklı politikalara sahip ve demokrasi anlayışı da gelişmiş düzeyde olan ABD’nin özelliklerine göre dizayn edilmiş silahlı kuvvetlerine benzetilmesinin doğru sonuçlar vermeyeceği düşünülmektedir. Her ülkenin kendine özgü konumu, jeopolitik gerçekleri, siyaseti, örf, adet, gelenek, teamül, kültür ve anlayışının olduğu dikkate alınmalı ve TSK’nın yapısına da bu açıdan bakılmalıdır.

Yüksek Askeri Şura’nın yeni yapısı sıkıntılı

Yüksek Askeri Şura’nın yapısı da, maksadını aşan bir şekilde değiştirilerek, askeri şura olarak nitelendirilemeyecek duruma getirilmiştir. Şura’nın askeri durumdan çıkarılması ve sivil ağırlıklı bir yapıya büründürülmesi, Şura’yı işlevini yerine getiremeyecek bir şekle sokmuştur.

Albaylıktan generalliğe ve generallerin bir üst rütbeye terfilerinin, görev sürelerinin ihtiyaca göre uzatılmasının ve emekliliklerinin görüşüldüğü ve karara bağlandığı Şura’ya, bu konuyla yakından uzaktan ilgisi olmayan bakanların dahil edilmesi, şuranın amacına ve işleyişine uygun görülmemektedir.

Şura’ya yeni dahil edilen bakanların, değerlendirmelere kıstas olarak alınan sicil, kanaat, denetleme sonuçları, anket sonuçları, takdirnamelerin kıymetlendirilmesi ve personelin bizatihi tanınması konularına bir katkı yapması mümkün değildir. Düzenlemenin, sadece sivil asker sayısının siviller lehine oluşturulması ve siyasi görüşün değerlendirmeleri etkilemesi için yapıldığı düşünülmektedir.

Bu durumun orduya siyaset girmesine neden olacağı, askerlik anlayışını bozacağı, dolayısıyla güvenliğin bundan etkileneceği, komutanlara güven duygularını zedeleyeceği, dikey ve yatay güven duygusuna zarar getireceği kıymetlendirilmektedir.

Jandarma ve Sahil Güvenlik’in bağlantısında eksiklik var

Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı, olağan hallerde görev itibariyle İçişleri Bakanlığı bünyesinde hareket eder. Olağanüstü durumlar ve savaş halinde ise TSK’nın bünyesinde görev alır. Hatta bu komutanlıklar, personel başta olmak üzere birçok konuda TSK tarafından takviye edilir. Birçok yönleriyle de birbirlerini tamamlar.

Subaylar, Kara ve Deniz Harp Okullarında ve Harp Akademilerinde yetişir. Bu nedenle İçişleri Bakanlığı’yla bağlantının yanında, Genelkurmay Başkanlığı’yla da koordinasyon içinde hareket eder, TSK bünyesinde ve bölünmez parçası olarak mütalaa edilir. Asker olarak nitelendirilir.

Bunların TSK’nın bünyesinden çıkarılması ve her konuda İçişleri Bakanlığı’na bağlanması, güvenlik koordinasyonunda sıkıntı yaratabilecek, personelinin asker olma niteliklerini törpüleyecek ve bu da disiplin, sevk ve idare, moral ve motivasyonunu etkileyecektir.

Yeni düzenlemenin, faydalı olamayacağı, sıkıntılar ortaya çıkarabileceği düşünülmekte, uygulamanın sadece TSK’nın gücünün paylaştırılması için yapılmış olabileceği intibaı yaratmaktadır. Yeniden düşünülmesi olumlu sonuçlar verebilecektir.

Milli Savunma Üniversitesi yapısındaki yanlışlıklar

KHK’larla Harp Okullarındaki öğretime son verilmiş, Harp Akademileri Komutanlığı kapatılmış, yeni bir düzenlemeyle Millî Savunma Üniversitesi (MSÜ) kurulmuştur. Harp Okulları kendi kuvvet komutanlıklarının bünyesinden çıkarılarak MSB’ye bağlı MSÜ’nün bünyesine alınmıştır. Kurmay subay yetiştirilmesinin de, yüksek lisans kapsamında, MSÜ’nün içinde yer alacak olan enstitüler tarafından yapılacağı ifade edilmiştir.

Bu uygulamayla kuvvet komutanlıklarının kendi ihtiyaçlarına uygun, kendi gelenek ve teamüllerine ve ön gördüğü niteliklerine göre subay yetiştirilmesine son verilmektedir. Bilgi, tecrübe ve kültür birikimi yok sayılmaktadır. Yüksek düzeyde planlama yapacak, strateji oluşturacak ve yüksek düzeyde komutanlık yapacak kurmay subay eğitim ve öğretimi de, TSK bünyesi dışında sivillerin yöneteceği bir üniversiteye bırakılmış olacaktır. Diğer bir deyimle sivillerden askeri lider yetiştirmesi beklenecektir.

Darbe teşebbüsünün yarattığı bir ruh haliyle aceleyle alınan bu köklü kararların, pratikte uygun sonuçlar vermesi olası değildir. Sadece kâğıt üzerinde kalan bir durumla karşılaşılacaktır. Bu uygulamaya süratle son verilmediği takdirde, emir komutada sevk ve idarede telafisi mümkün olamayacak sonuçlarla karşılaşılabilecektir.

Bu düzenlemenin hemen değiştirilmesi, subay ve kurmay subay ihtiyacının çok fazla olduğu bu dönemde biran evvel eğitim ve öğretime başlanması gerekmektedir. Buralara alınacak personelin niteliklerinin de cumhuriyetin ilkelerine, silahlı kuvvetlerin de özelliklerine uygun olmasına dikkat edilmelidir. Muharip lider subayın Harbiye’den yetişeceği, dışarıdan toplama personelle bu ihtiyacın giderilemeyeceği, üstelik yapıyı da bozacağı düşünülmelidir.

Yapılan çalışmada, ABD’deki Millî Savunma Üniversitesi uygulamasından örnek alınmak istendiği anlaşılmaktadır.

ABD Millî Savunma Üniversitesi, genelde lisan üstü eğitim veren, birçok subayın olduğu gibi özellikle sivillerin savunma planlamaları konusunda yetişmelerini sağlayan bir kurumdur. Burada yüksek lisans yapan sivillerin bir kısmı Savunma Bakanlığı’nda ve Pentagon’un diğer bölümlerinde, hatta Dışişleri başta olmak üzere, ihtiyaç duyulan diğer bakanlık ve birimlerde çalışan, bir kısmı da çalışacak olan üniversite mezunlarıdır. Bünyesinde ne harp okulları, ne de harp akademileri bulunur. Bizdeki kapatılan Millî Güvenlik Akademisi’yle Kara Harp Okulu bünyesinde faaliyet gösteren Savunma Bilimleri Enstitüsü’ne ve Harp Akademileri bünyesindeki Savunma Araştırmaları Enstitüsü’ne (SAREN) benzetilebilir.

ABD’de Kuvvet Harp Okulları ve Kuvvet Harp Akademileri kendi kuvvet komutanlıklarına bağlıdır. Bu nedenle örnek alınan sistemin yanlış bir şekilde TSK’ya uygulanmak istendiği açıktır.

Askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları kapatılmamalı

KHK’yla askeri liseler ve astsubay hazırlama okulları da kapatılmıştır.

Harp Okullarına gelecek öğrenci kaynağının da tamamen sivil liselerden olması ve öğrenci seçiminde ideolojik düşüncelerin de yer alabilmesi endişe veren bir durumdur. Harp Okulları’na bir kısım öğrencinin sivil liselerden alınması uzun bir süredir uygulanmaktadır. Bunlar askeri liselerden gelen öğrencilerle birlikte eğitim ve öğretim gördüğü için, askerliğin gelenek ve göreneklerine daha çabuk intibak ederek sorun teşkil etmemektedir.

Askeri liseler bir kültür ve gelenektir. Harp okullarına şeklî ve ruhi hazırlık yapan okullardır. Astsubay hazırlama okulları da TSK’ya uygun personel yetiştirir. Bu okullar, eğitim ve öğretimde sosyal ve fırsat eşitliği de sağlayan müesseselerdir. Kapatılması uygun değildir. Yeniden bir düzenlemeyle faaliyetine başlaması uygun olacaktır.

Askeri sağlık ve adalet sistemi ortadan kaldırılmamalı

Asker hastanelerinin sivilleştirilmesi ve tamamının Sağlık Bakanlığı’na bağlanması da birçok sıkıntıyı beraberinde getirmektedir. Ayrıca yeni uygulamanın Sahra Sıhhiye Hizmetini de ortadan kaldırdığı görülmektedir. Savaşta en önemli moral faktörlerinden biri de sıhhiye hizmetinin iyi işlemesi ve her an askerin yanında olduğunu hissettirmesidir.

Belli başlı ülkelerin silahlı kuvvetlerinin tümünde, sağlık ve sıhhiye sistemi, askerî doktor, askerî hemşire, askerî sağlık personeli, asker hastaneleri mevcuttur. Bunların yerleri başka hiçbir şeyle doldurulamaz. Hem savaşta, hem de barışta moral ve motivasyon kaynağıdır. Tecrübeleri de inkâr edilemez.

Terör örgütü haline gelerek darbe teşebbüsünü gerçekleştiren bir cemaatin (FETÖ), buralarda yuvalandığı gerekçesiyle bütün sistemin Sağlık Bakanlığı’na devredilmesi ve sivilleştirilmesi sorunu halletmeyecektir. Devredilen de bir devlet kurumu olup, FETÖ’nün bütün devlet kurumlarına sızdığı da bir gerçektir. Hatta sadece bu örgütün değil, başka cemaatlerin de kurumlarda etkili olabileceği de düşünülmelidir.

Bu nedenle sistemin, çarpık düşüncelerden temizlenip, yeni ve temiz bir sayfayla aslına uygun olarak görevine devam etmesi uygun mütalaa edilmektedir.

Askerî adalet sisteminin de, en azından NATO ülkeleri askeri adalet sisteminin incelenerek yeniden düzenlenmesinde fayda görülmektedir. Nitekim askerî konularda tecrübe kazanmamış bir adalet sisteminin, silahlı kuvvetler için pratikte sağlıklı bir adalet gerçekleştirmesinde sıkıntılar yaratabileceği dikkate alınmalıdır.

SONUÇ

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden hemen sonra ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan KHK’ların en önemlilerinden biri TSK’nın yapısı, bağlantısı ve içeriğiyle ilgilidir. Ancak bu konudaki kararname, OHAL ile sınırlı değil, kalıcı bir durum göstermektedir.

Yapılan yeni düzenlemenin, darbe teşebbüsünün etkisiyle biraz panik, biraz heyecan içinde, biraz da çabuk etkinlik yaratma düşüncesiyle aceleyle yapıldığı ve ayrıca bunun tamamen TSK’ya olan güvensizliğe dayandırıldığı da görülmüştür.

Bir daha darbeye teşebbüs edilememesi düşüncesiyle alınan kararların, o zamanki şartlar ve halet-i ruhiye içinde alınmış olmasını bir noktada makul karşılamak mümkündür. Ancak buna benzer bir yapının, yazının bir bölümünde de belirtildiği üzere önceden hazırlandığı, karşılaşılan durumdan sonra birkaç değişiklikle yürürlüğe sokuldu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, bunların bir rövanş alma algısı oluşturduğu da bazı çevrelerce ifa edilmektedir.

Bu kapsamda yeni düzenlemenin, TSK’nın görevlerini sağlıklı bir şekilde getirmesine engel teşkil ettiği, moral ve motivasyonunu olumsuz etkilediği, bulunduğumuz coğrafya, jeopolitik durum, karşı karşıya bulunduğumuz canlı ortam ve gerçekler dikkate alındığında, ülkemizin şartlarına uyum sağlamadığı değerlendirilmektedir.

Bu nedenlerle zaten OHAL kapsamıyla sınırlı ve geçici olması gereken yeni düzenlemenin, OHAL döneminin tamamlanmasıyla sona erdirilmesinin, eski sistemin mevcut hafızası kaybolmadan yeniden bir çalışma yapılarak makul ve gerçekçi bir anlayışla yeniden düzenlenerek hayatiyete geçirilmesinin uygun olacağı kıymetlendirilmektedir. Ayrıca böyle bir yaklaşımın, yanlış algılamaları da ortadan kaldıracağı, büyük bir moral, motivasyon ve şevk yaratacağı da düşünülmektedir.

*

Atatürk ve Harbiyeli Anıtı

*

24 metre yükseklikte ve 6 metre genişlikte olan Atatürk ve Harbiyeli Anıtı 1000 insan figürünü barındırmaktadır. Geçmişi ve güçlülüğü simgeleyen 3 metre yükseklikteki büyük bir çınar ağacının kökü üzerinden başlayan anıtın en önünde ve 4 metre yüksekliğinde Atatürk Heykeli, bir adım arkasında çeşitli rütbelerde subaylar grubu ve arkasında gittikçe çoğalan Genç Harbiye Öğrencileri yer almaktadır. Anıt Atatürk’ün doğumunun 100. yıldönümü nedeniyle yaptırılmıştır. Heykeltıraş merhum Prof. Dr. Tankut Öktem bu Kara Harp Okulu Anıtı ile Time Dergisi’ne kapak olmuştur.

Kaynak: TSK’nın bozulan yapısı sıkıntı yaratıyor – Armağan KULOĞLU 

TSK'nın bozulan yapısı sıkıntı yaratıyor - Armağan KULOĞLU

TSK’nın bozulan yapısı sıkıntı yaratıyor – Armağan KULOĞLU

yenicaggazetesi.com.tr

TSK’nın bozulan yapısı sıkıntı yaratıyor – ARMAĞAN KULOĞLU.pdf

İLLUMİNATİ DOSYASI : One Dırection Kiss You Illuminati Şarkısı ve Sözleri (2013)


Dünyaca ünlü Direction Gurubu _Kiss You Illuminati_ şarkısıyla ve klibiyle dünya televizyonlarını sallamaya devam ediyor. Genç guruba hitab eden Direction Gurubunun şarkıları, hayranları tarafından beğeniyle dinleniyor. Kendilerine has klipleriyle eylenceli bir muzik keyfi yaşatan gurup, yakın zamanda Türkiye’ deki hayranlarıyla buluşmayı bekliyor. Gün geçtikçe hayran kitlesini çoğaltan gurup başarı üzerine başarı ekliyor.

One Direction

One Direction’ Kiss You Illuminati’ Şarkı Sözleri

I keep playing it inside my head
All that you said to me
I lie awake just to convince myself
This wasn’t just a dream
Cos you were right here and I should have taken the chance
But I got so scared and I lost the moment again

It’s all that I can think about
Ohh, you’re all that I can think about

Is your heart taken?
Is there somebody else on your mind?
I’m so sorry I’m so confused just tell me
Am I out of time?
Is your heart breaking?
How do you feel about me now?
I can’t believe I let you walk away when
When I should have kissed you

I should have, I should have oh, I should have kissed you

Every morning when I leave my house
I always look for you, yeah
I see you every time I close my eyes
What am I gonna do?
And all my friends say that I’m punching over my weight
But in your eyes I saw how you were looking at me

It’s all that I can think about
Ohh, you’re all that I can think about

Is your heart taken?
Is there somebody else on your mind?
I’m so sorry I’m so confused just tell me
Am I out of time?
Is your heart breaking?
How do you feel about me now?
I can’t believe I let you walk away when
When I should have kissed you

I should have, I should have oh, I should have kissed you

When you’re stood there, just a heartbeat away
When we were dancing and you looked up at me
If I had known then, that I’d be feeling this way
If I could replay, I would have never have let you go

Never have let you go
Am I out of time?

Is your heart taken?
Is there somebody else on your mind?
I’m so sorry I’m so confused just tell me
Am I out of time?
Is your heart breaking?
How do you feel about me now?
I can’t believe I let you walk away when
When I should have kissed you

I should have, I should have oh, I should have kissed you

I should have kissed…

VİDEO : One Direction – Kiss You

LİNK :

!

[status draft]

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : RAKKA’DA NE İŞİMİZ VAR ?


RAKKA’DA NE İŞİMİZ VAR ?

Fırat Kalkanı Operasyonu 6ncı ayında. 5nci ayda sınırımıza 20 Km. mesafedeki El-Bab’a ulaşıldı. Halen El-Bab’ın temizlenmesi için operasyonlara devam ediliyor. Bundan sonraki hedefin Rakka olması ve Türkiye’nin bu operasyona katılması ülke gündemine bir giriyor bir çıkıyor. Konu, Trump’la yapılan telefon görüşmesinde yeniden gündeme girdi. ABD CIA Direktörü ’nün ziyaretinde kuvvetle muhtemeldir ki bu konu da görüşüldü.

Rakka neden hedef?

Türkiye’nin Rakka operasyonuna katılma isteğinin sebebini iki temel düşünceye dayandırmak mümkündür. Bunlarında birincisinin, ABD tarafından planlanacak bir Rakka operasyonunda PYD’nin yer almaması, diğerinin de son zamanlarda iyi olmayan Türkiye-ABD ilişkilerinin, operasyonu ABD’yle birlikte yaparak düzeltilmesi olduğu değerlendirilmektedir.

ABD’yle yapılan görüşmelerde Türkiye’nin, Suriye Demokratik Güçleri adı altında, tamamına yakını PYD’den oluşan güçlerle ortak Rakka operasyonuna kesinlikle karşı olduğu, operasyona, El-Bab temizlendikten sonra, özel kuvvetlerle katılacağı, operasyonda Özgür Suriye Ordusu ve yerel Arap güçlerle birlikte hareket edileceği yetkililerce ifade edilmiştir. ABD özel kuvvetlerinin de bu kuvvetlerle birlikte operasyona katılması üzerinde durulduğu da söylenmiştir.

Rakka’ya yönelmek doğru mu?

Amacımız, IŞİD tehdidini bölgemizden uzaklaştırılması, PYD’nin kantonlarını birleştirerek kuzeyde koridor açmasının engellenmesi ve son tahlilde Suriye’nin siyasi bütünlük içinde toprak bütünlüğünün sağlanarak kuzeyde bir Kürt otoritesinin oluşumuna engel olunmasıdır. Bunun yolu da El-Bab’ın güneyine kadar inilmesi, bölgenin IŞİD’den temizlenmesi, PYD’nin Menbiç’i boşaltarak Fırat’ın doğusuna çekilmesi, yine bir tehdit unsuru olan Afrin kantonunun etkisiz hale getirilmesi ve takiben kalan PYD bölgelerinin etkisizleştirilmesidir.

ABD’yle olan ilişkilerde bu amacımıza ulaşmanın yolları aranmalıdır. ABD askeri kaynaklarının Fırat Kalkanı operasyonundaki başarımız için “İyi iş çıkartmışsınız.” demesi yetmez. Ayrıca bizim buna ihtiyacımız da yoktur. IŞİD operasyonlarına başından beri bugüne kadar verdiğimiz katkının karşılığı talep edilmelidir. Stratejimiz ve gayretlerimiz kendi ulusal amacımıza yönelik olmalıdır.

Bu durumda, Fırat Kalkanı operasyonunda koalisyonla, ABD’yle ve hatta Rusya’yla yaşananlar, verilen şehitler ve yaralılar dikkate alındığında, ABD’yle ilişkileri düzeltmek ve PYD’nin Rakka operasyonunda yer alarak prim yapmasına engel olmak için bu riske girmenin doğru olmayacağı düşünülmektedir.

ABD ve Rusya’ya fazla güvenilmez

ABD’nin bugüne kadar olan tutumuna bakıldığında, işine yarayan bir unsuru, terörle ilişkisi olsa bile, kendisi için müttefik olarak görebildiği açıktır. PYD’yi de hem işine yaradığı, hem de Ortadoğu politikasındaki Kürt oluşumuna hizmet edeceği için müttefik olarak görmekte ve ondan vazgeçememektedir. Ona verdiği silah ve teçhizatın, PKK’ya geçtiğine aldırmamakta ve onu terör örgütü olarak görmediği konusunda ısrar etmektedir.

Trump yönetimin tutumunda da çok fazla bir değişim olması beklenmemelidir. CIA Direktörüyle yapılan görüşmelerde karşılıklı bir pazarlığa girilmiş olabilir. Ancak amacımız dışında bir bağlantı içine girilmemelidir. Güvenli bölge fikri de, geçmişten ders alarak çok iyi analiz edilmelidir.

Rusya’ya gelince, Moskova’daki PYD bürosu hala açıktır. PYD’yi görüşme için Moskova’ya çağırmıştır. Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilisi PYD ve PKK’yı terör örgütü olarak görmediğini açıklamıştır. Kaza olarak açıklanan uçak saldırısında 3 askerimiz şehit düşmüş, 11 askerimiz de yaralanmıştır. Bu konu da şüphelidir.

Her ikisi de PYD’yi paylaşamamakta, gerektiğinde Türkiye’ye tercih edebileceğini belli etmektedir. Birbirlerine karşı durum üstünlüğü elde edebilmek için Türkiye üzerinden oyun oynamaktadır. Bu nedenlerle fazla güvenilmemelidir.

İki günde 13 şehit, onlarca yaralı verdik. Operasyon boyunca çok dikkat edilmesine rağmen zayiatımız çok fazla. Amacımıza fazla hizmet etmeyen Rakka Operasyonunda ne işimiz var?

11 Şubat 2017

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : “ÖZERKLİK” VE “GÜVENLİ BÖLGE” TUZAĞI


“ÖZERKLİK” VE “GÜVENLİ BÖLGE” TUZAĞI

Türkiye Suriye’de ateş kes ilan edilmesi ve tarafların Astana’da bir araya getirilmesi için çaba sarf etmiş ve önemli bir başarı kaydetmiştir.

Astana’daki toplantıda, Esat rejimi ve Suriye ılımlı muhaliflerin açılış oturumunda aynı yerde bulunması, görüşmelerin aracılar vasıtasıyla da olsa yapılması, ateşkesin kalıcı olabilmesi için tedbirler alınması ve görüşmelerin Cenevre’de devam edebilmesi için ortam hazırlanması, Suriye barışı için olumlu gelişmeler olarak görülmüştür.

Ancak Türkiye, barış için çaba harcayıp, bu konuda başarı gösterirken, arkasından dolaplar çevrildiği de ortaya çıkmıştır.

Rusya’dan Kürtlere özerklik vaadi

Astana’daki görüşmeler sırasında Rusya’nın, Suriye için bir anayasa taslağı hazırladığı ve bu taslakta Kürtlere özerklik vadettiği sonradan anlaşılmıştır.

Türkiye’nin Suriye meselesinde önemli bir aktör durumuna geldiği, PYD/YPG’nin toplantıya çağrılmamasını sağladığı, Rusya ve İran’la da mutabakat içinde barış için çalıştığı bir ortamda Rusya tarafından böyle bir adım atılması, durumun yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç yaratmıştır.

Diğer taraftan Moskova’daki PYD bürosunun halen faaliyetine devam etmesini ve Türkiye’nin baskısıyla Astana’ya çağrılmayan PYD’nin özel görüşmeler için Moskova’ya davet edilmesini de hesaba katmak gerekmektedir.

Ateş kes ve siyasi çözüm için bugüne kadar ABD’nin elinde bulunan inisiyatifin Rusya’nın eline geçtiği bir safhada, Rusya’nın, ABD’nin işine gelecek bir girişimde bulunması, Rusya’nın ABD’yle Suriye konusunda anlaşmak istediğine işarettir. Dahası, PYD/YPG, Rusya’yla ABD arasında paylaşılamaz duruma gelmiştir. Bu durum Türkiye’nin güvenliği açısından kritiktir.

ABD’den “Güvenli Bölge” çıkışı

Trump’ın göreve gelir gelmez, Suriye’de “Güvenli Bölge” oluşturulması fikrini öne atması sürpriz bir gelişme olarak karşılanmıştır. Türkiye’nin uzun bir süredir dile getirdiği bu konunun, Fırat Kalkanı Operasyonu’nun belli bir safhaya ulaştıktan sonra ortaya çıkması da kuşkuludur. Bu nedenle Türkiye konuya temkinli yaklaşmış, sonuçlarının ne olacağının anlaşılması gerektiğini ifade etmiştir. Rusya’nın da tepkisi, Türkiye’ninkine benzer şekildedir. ABD’nin bu çıkışının, Trump’tan önce oluştuğu da düşünülebilir.

Bu bölgenin nerede oluşturulacağı da belirsizdir. Eğer Türkiye’nin El-Bab’a kadar temizlediği sahadaysa buna zaten şimdilik ihtiyaç kalmamıştır. Belki çok sonra gelişecek duruma göre düşünülebilir. Yoksa PYD’nin kontrolündeki sahada mı veya PYD’nin inisiyatif alacağı başka bir formülde mi gerçekleşecektir.

ABD’nin son zamanlarda PYD’ye olan desteğini artırması ve ona zırhlı araçlar göndermesi, kendisinin kuvvet göndermesi yerine Suriye’de yoluna, PKK’nın Suriye uzantısı PYD’yle devam edeceğini göstermektedir. Bu davranış, “Güvenli Bölge”nin PYD’yle oluşturabileceği ihtimalini de artırmaktadır.

ABD’nin güvenli bölge konusunda S.Arabistan’la anlaştığı, Ürdün Kral’ıyla da görüşeceği haberleri alınmıştır. Rusya ise bu konuda Suriye yönetimiyle anlaşılması gerektiğini belirtmiştir.

Tuzağa düşmeyelim

ABD, İngiltere ve İsrail’in güdümünde olan PYD, Rusya’nın da desteğini almış görünmektedir. Rusya’nın “Özerk Bölge”, ABD’nin “Güvenli Bölge” çıkışları kaygı vericidir.

Bu çıkışlar bize, bir zamanlar Irak’ta 36. paralel kuzeyinde oluşturulan “Uçuşa Yasak Bölge/Çekiç Güç/Keşif Güç” uygulamasını anımsatmaktadır. Bunun zaman içinde Irak anayasasıyla özerk bölgeye dönüştürüldüğü ve bir müddet sonra da “Bağımsız Kürdistan” söylemleriyle karşılaşıldığı bilinmektedir. Suriye’de oluşturulacak bir federasyonun da bir müddet sonra bağımsızlıktan bahsetmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Bunlar “adım adım” sözde Büyük Kürdistan” belirtileridir. Tuzağa düşmeyelim.

Suriye’nin siyasi bütünlük içinde toprak bütünlüğü esastır. Türkiye mutlaka El-Bab’dan sonra Menbiç ve Afrin’i PYD’den arındırmalı, Fırat’ın doğusundaki PYD’nin de legal hale gelmesini önlemelidir. Gücünü hayallere değil, güvenliğini doğrudan etkileyen bu konuya yönlendirmeli, öncelikli politikası bu olmalıdır.

O4 Şubat 2017

ARAŞTIRMA DOSYASI : Unmanned Aerial Vehicles (UAVs)


An MQ-9 Reaper unmanned aerial vehicle flies a combat mission over southern Afghanistan.

An MQ-9 Reaper unmanned aerial vehicle flies a combat mission over southern Afghanistan.

Background

An unmanned aerial vehicle (UAV) is an unpiloted aircraft. UAVs come in two varieties: some are controlled from a remote location, and others fly autonomously based on pre-programmed flight plans using more complex dynamic automation systems.

Currently, UAVs perform reconnaissance as well as attack missions. They are also used in a small but growing number of civil applications, such as firefighting. UAVs are often preferred for missions that are too “dull, dirty, or dangerous” for manned aircraft.

Declassified Documents

pdf.gifDefense Airborne Reconnaissance Office (DARO) Unmanned Aerial Vehicles (UAV), April 1994[170 Pages, 19.2MB]

pdf.gifCounter UAV Optical Detection, Location, and Negation Feasibility Study, 24 March 2004 [63 Pages, 7.5MB] – The BAE Systems approach identifies the key DARPA hard technology development required in order to realize the Counter UA V mission vision. This Concept Development study developed several CONOPS and engagement scenarios that serve to define the preliminary systems requirements analysis. From this analysis, we developed several simulations to help analyze system concept approaches and performance issues. We then performed technology trades to determine the applicability and maturity of current sensor technologies to the problem. A field test was performed where actual data was collected and analyzed. Finally, directed energy countermeasures were investigated as a means to defeat these threats at standoff ranges.

pdf.gifThe Development of a Hands-On Unmanned Aerial Vehicle/Remotely Piloted Vehicle Flight Test and Evaluation, November 2004 [9 Pages, 0.8 MB] – The United States Air Force (USAF) Test Pilot School, the Engineering Directorate, and the 452nd Flight Test Squadron all within the 412th Test Wing of the Air Force Flight Test Center, Edwards Air Force Base, have teamed together to develop an Unmanned Aerial Vehicle (UAV) flight test training course. This paper briefly describes the development of the course and presents the major elements of the course.

pdf.gifGlobal Hawk Accident Report, 1999 [510 Pages, 17MB]

pdf.gifIraqi L-29 UAV Conversion, 23 January 2001 [82 Pages, 1.52MB]

pdf.gifUnmanned Aerial Vehicle End-to-End Support Considerations, 2005 [141 Pages, 1.01 MB] – Unmanned aerial vehicles (UAVs) have been used in combat operations since the mid-1900s (Office of the Secretary of Defense, 2002). More recently, both Operations Enduring Freedom and Iraqi Freedom have employed UAVs for intelligence, surveillance, and reconnaissance, as well as time-critical targeting. These successes have confirmed the military utility of UAVs and portend that a greater number of such vehicles may become part of the DoD’s future force posture. However, because of the acquisition strategy employed to field UAVs as quickly as possible, the implications for their long-term support needs are unclear.

pdf.gifUnmanned Aerial Vehicle Flight Test Approval Process and Its Implications: A Methodological Approach to Capture and Evaluate Hidden Costs and Value in the Overall Process, 22 Mar 2012 [115 Pages, 3.67 MB] – The advancement in small unmanned aerial vehicle (SUAV) technology has brought a new revolution in the military domain. Their uses have become more synonymous with intelligence, surveillance, and reconnaissance missions. Concerns over their flight test safety and accountability have been addressed in multiple policies to mitigate mishaps and increase proper accountability. However, current DoD and FAA mandated regulations and policies concerning UAV flight tests are sometimes considered slow and time-consuming, which may lead to delays in UAV research and development. This study explores the quantitative and qualitative measure of benefits associated with an abbreviated flight test process for SUAVs. Specifically, it examines the current agreement between two major USAF research centers regarding the SUAV flight test approval process. This research utilized high-level multidisciplinary approaches and techniques including qualitative costbenefit analysis, interviews, value stream mapping (VSM) analysis, and heuristic risk analysis to evaluate the current-state process. The findings conclude that there is a slight economic cost and schedule savings in an abbreviated process. Additionally, this research finds no correlation between SUAV flight mishaps and system maturity. This research proposes using a streamlined process for additional safety reviews to eliminate non-value added process steps considered unnecessary due to the nature of the SUAV complexity. Furthermore, this study recommends using a decision rule matrix based on the total cost of the SUAV and its weight and energy at impact for choosing an abbreviated flight test safety review process.

pdf.gifU.S. Unmanned Aerial Vehicles in Combat, 1991-2003, 09 Jun 2003 [19 Pages, 150 kb] – Between 1991 and 2003, the United States used a variety of unmanned aerial vehicles (UAVs) in combat operations. These included the Pioneer, the Pointer, the Hunter, the Predator, the Global Hawk, the Dragon Eye, the Desert Hawk, and the Shadow. During those 13 years the role of UAVs expanded from mere reconnaissance to target designation and attack. Advantages of UAVs over manned aircraft systems include eliminating pilot risk, saving money, providing long-term real-time video reconnaissance, and reducing the time between target identification and destruction. UAVs are especially useful for extremely long reconnaissance missions and for missions in areas of extreme danger. The percentage of unmanned aircraft sorties should continue to grow as UAV capabilities increase. This paper elaborates on the lessons the military has learned about UAVs over the last 13 years, the advantages of UAVs, and their vulnerabilities. The lessons learned are as follows: (1) UAV flights should be carefully synchronized with each other and with the flights of other systems; (2) UAVs should be improved to reduce their vulnerability to weather, enemy air defenses, and mechanical and communication failures; (3) UAVs should be specialized and used for a greater variety of missions; and (4) the Air Force should develop countermeasures to enemy UAVs.

ARAŞTIRMA DOSYASI : The Watergate Scandal


2015-05-25_13-55-40-150x150.jpg

The Watergate Hotel

The Watergate Hotel

Background

Wikipedia offers the following summary of the Watergate scandal, and it is republished here, in part, for reference. You will find the declassified documents obtained below.

The Watergate scandal was a major political scandal that occurred in the United States in the 1970s as a result of the June 17, 1972, break-in at the Democratic National Committee (DNC) headquarters at the Watergate office complex in Washington, D.C., and the Nixon administration’s attempted cover-up of its involvement. When the conspiracy was discovered and investigated by the U.S. Congress, the Nixon administration’s resistance to its probes led to a constitutional crisis. The term Watergate has come to encompass an array of clandestine and often illegal activities undertaken by members of the Nixon administration. Those activities included such “dirty tricks” as bugging the offices of political opponents and people of whom Nixon or his officials were suspicious. Nixon and his close aides ordered harassment of activist groups and political figures, using the Federal Bureau of Investigation (FBI), the Central Intelligence Agency (CIA), and the Internal Revenue Service (IRS). The scandal led to the discovery of multiple abuses of power by the Nixon administration, articles of impeachment, and the resignation of Richard Nixon, the President of the United States. The scandal also resulted in the indictment of 69 people, with trials or pleas resulting in 48 being found guilty and incarcerated, many of whom were Nixon’s top administration officials.

The affair began with the arrest of five men for breaking and entering into the DNC headquarters at the Watergate complex on June 17, 1972. The FBI connected cash found on the burglars to a slush fund used by the Committee for the Re-Election of the President (CRP), the official organization of Nixon’s campaign. In July 1973, as evidence mounted against the President’s staff, including testimony provided by former staff members in an investigation conducted by the Senate Watergate Committee, it was revealed that President Nixon had a tape-recording system in his offices and that he had recorded many conversations. After a protracted series of bitter court battles, the U.S. Supreme Court unanimously ruled that the president had to hand over the tapes to government investigators; he eventually complied. Recordings from these tapes implicated the president, revealing he had attempted to cover up the questionable goings-on that had taken place after the break-in. Facing near-certain impeachment in the House of Representatives and equally certain conviction by the Senate, Nixon resigned the presidency on August 9, 1974. On September 8, 1974, his successor, Gerald Ford, pardoned him.

Declassified Documents

Federal Bureau of Investigation (FBI) Files

Bernard Barkerpdf.gif Barker, Bernard Leon (FBI File) – [ 352 Pages, 23.57 MB ]
pdf.gif Barker, Bernard Leon (Secret Service File) – [ 18 Pages, 0.9 MB ]- Bernard Leon Barker (March 17, 1917 – June 5, 2009) was a Watergate burglar. He had a long career as an undercover operative.

ehowardhunt

pdf.gifHunt, E Howard – [ 169 Pages, 9.3MB ] – Everette Howard Hunt, Jr. (October 9, 1918 – January 23, 2007) was an American intelligence officer and writer. From 1949 to 1970, Hunt served as a CIA officer. Along with G. Gordon Liddy and others, Hunt was one of the Nixon White House “plumbers” — a secret team of operatives charged with fixing “leaks” (real or perceived causes of confidential Administration information being leaked to outside parties). Hunt and Liddy engineered the Watergate burglaries and other undercover operations for the Nixon Administration. In the ensuing Watergate scandal, Hunt was convicted of burglary, conspiracy, and wiretapping, eventually serving 33 months in prison.

John Mitchellpdf.gifMitchell, John – [ 2,729 Pages, 157MB ] – John Newton Mitchell (September 15, 1913 – November 9, 1988) was the Attorney General of the United States from 1969 to 1972 under President Richard Nixon. Prior to that, he was a noted New York municipal bond lawyer, director of Nixon’s 1968 presidential campaign, and one of Nixon’s closest personal friends; after his tenure as Attorney General, he served as director of Nixon’s 1972 presidential campaign. Due to his involvement in the Watergate affair, he was sentenced to prison in 1977, serving 19 months. As Attorney General, Mitchell was noted for personifying the “law-and-order” positions of the Nixon administration, amid several high-profile anti-war demonstrations.

Frank Sturgispdf.gif Sturgis, Frank (Watergate Burgler) – [ 112 Pages, 57.4MB ]
pdf.gif Sturgis, Frank (Watergate Burgler) Release #2, October 2015 – [ 62 Pages, 17.5MB ] – Frank Anthony Sturgis (December 9, 1924 – December 4, 1993), born Frank Angelo Fiorini, was one of the five Watergate burglars whose capture led to the end of the Presidency of Richard Nixon. He served in several branches of the United States military, aided Fidel Castro in the Cuban revolution of 1958, and worked as an undercover operative.

Central Intelligence Agency (CIA) Files

pdf.gifCIA Inspector General Report on Watergate, Denial Letter [2 Pages, 0.5MB] – For whatever reason, after all these years, the CIA is still withholding, in it’s entirety, the CIA’s Office of the Inspector General’s Report on Watergate. Here is their official denies letter sent to me on 7 April 2015.

pdf.gifCIA Inspector General Report on Watergate, Appeal Denial [1 Page, 0.5MB]

National Security Agency (NSA) Files

pdf.gifWatergate [5 Pages, 0.9MB | a/o 12/2013]

Richard Helms Collection References

pdf.gifClarify points and Ervin Watergate Committee

pdf.gif“Special Watergate prosecutor Cox’s staff focused on”

pdf.gifHelms on Watergate

pdf.gifDismissal, Nixon, politicization, Watergate

pdf.gifWatergate, Nixon, Dismissal

pdf.gifDCI’s knowledge of “Family Jewels” OXCART, Watergate, Laos

pdf.gifre Laurence Stern story “Not Watergate Material”

pdf.gifHelms for Warner re Watergate trial closing

See Also: Operation 40

ARAŞTIRMA DOSYASI : The MEGABYTE Act of 2016 – Software License Inventories


2016-12-13_14-52-24-150x150.jpg

Background

In 2016, the MEGABYTE Act of 2016 was passed. This law requires agencies to get a better handle on their software licenses, simply due to the extreme financial waste when it comes to software purchases.

This law requires that:

… each CIO establish a comprehensive inventory of software licenses, track and maintain such licenses, analyze software usage to make cost-effective decisions, provide software license management training, establish goals and objectives of the agency’s software license management program, and consider the software license management life cycle phases to implement effective decision-making and incorporate existing standards, processes, and metrics.

Under the FOIA, I requests various inventories, as mandated, by this law from various agencies. I will update this list and more come in.

Software Inventory Lists

Environmental Protection Agency (EPA)

pdf.gif2016 [317 Pages, 2.3MB]

General Services Administration (GSA)

pdf.gif2016 [317 Pages, 2.3MB]

National Aeronautics and Space Administration (NASA)

pdf.gif2016 [42 Pages, 0.8MB]

ARAŞTIRMA DOSYASI : Military Intervention in Civil Disturbances


military-martial-law-150x150.jpg

The following documents have been released regarding how the military can “help” during certain civilian disturbances.

Operation Garden Plot

Operation Garden Plot is a general U.S. Army and National Guard plan to respond to major domestic civil disturbances within the United States. The plan was developed in response to the civil disorders of the 1960s and is now under the control of the U.S. Northern Command (NORTHCOM). It provides Federal military and law enforcement assistance to local governments during times of major civil disturbances.

pdf.gifU.S. Army Field Manual 3-19.15 Civil Disturbance Operations, April 2005 [256 Pages, 5.6MB]

pdf.gifOperation Garden Plot, 27 June 1994 [146 Pages, 2MB]

pdf.gifDomestic Support Operations, Department of the Army / United States Marines Corps, July 1993 [129 Pages, 1.3MB] – This manual provides the capstone doctrine for US Army and US Marine Corps domestic support operations. It also provides general information to civilian authorities at federal, state, and local levels involved in planning for and conducting such operations. It identifies linkages and defines relationships with federal, state, and local organizations
and with other services that have roles and responsibilities in domestic support operations.

pdf.gifDepartment of Defense Civil Disturbance Plan (Operation Garden Plot) 15 February 1991 [253 Pages, 400k]

Other Related Documents

pdf.gifConvergence: Special Operations Forces and Civilian Law Enforcement, July 2010 by Dr. John Alexander [123 Pages, 3.7 MB] – John B. Alexander’s monograph about the convergence of Special Operations Forces (SOF) and civilian law enforcement activities is timely considering the U.S. Government’s revamped strategies to promote more capable and effective governments and improve security in southwest Asia. The strategic concept includes fully resourcing security training for military and police forces. U.S. strategic objectives envision two outcomes: a) governments that can provide effective internal security with limited international support and b) military and police security forces that can lead the counterinsurgency and counterterrorism fight with reduced U.S. assistance.

pdf.gifMarch 10, 2009, Alabama MPs were sent from Ft. Rucker to the streets of Alabama to assist after a murder spree [14 Pages, 479k] – Although not directly related to Garden Plot, I feel that this set of documents is best suited here. Many have theorized this incident was a violation of federal law. In a FOIA request to the Army, I was able to obtain all documents associated with this incident, along with the memorandum of understanding between Ft. Rucker and the Sheriff’s department of the area.

pdf.gifDefense Support of Civil Authorities, 16 May 2008 [570 Pages, 41.2 MB] – Natural or man-made disasters and special events can be so demanding that local, tribal, state and non-military federal responders are temporarily overwhelmed by the situation. The Department of Defense (DOD) has a long history of supporting civil authorities in the wake of catastrophic events. When directed by the President or the Secretary of Defense (SecDef), United States Northern Command (USNORTHCOM} will respond quickly and effectively to the requests of civil authorities to save lives prevent human suffering, and mitigate great property damage. The Joint Strategic Capabilities Plan 2008 (JSCP) directs CDRUSNORTHCOM to prepare a plan to support the employment of Title 10 DOD forces providing Defense Support of Civil Authorities (DSCA) in accordance with (lAW) the National Response Framework (NRF), applicable federal law, DOD Directives (DODD), and other policy guidance including those hazards defined by the National Planning Scenarios that are not addressed by other JSCP tasked plans. DSCA is a subset of DOD civil support that is performed within the parameters of the NRF.

pdf.gifMilitary Police Internment / Resettlement Operations, FM 3-19.40, 1 August 2001 [235 Pages, 16.93 MB] – Army Field Manual FM 3-19.40: Military Police Internment/Resettlement Operations. Military Handbook for Police Internment and Resettlement Operations. Field Manual depicts the doctrinal foundation, principles, and processes that Military Police will employ when dealing with enemy prisoners of war, civilian internees etc. Provides that the provisions of the Geneva Conventions are applicable to captives and detainees from the time they are captured until they are released or repatriated. . . . Detainees receive humane treatment… captives and detainees are not murdered, mutilated, tortured, or degraded.”

pdf.gifCivil Disturbances and Demonstrations: To Arrest or Not?, 28 February 1972 [57 Pages, 7.2MB] – Abstract: The central question is: What implications do recent mass arrests during civil disorders have for military forces? The criminal justice system has faltered during disorders with the result that the guilty were often acquitted and innocent persons were arrested. Arrests must be accomplished properly or the judicial process which follows will be adversely affected. Military policy emphasizes that civilian police should take custody of offenders. This is a proper policy; however, it has resulted in a paucity of guidance for military personnel to carry out this mission. The Army should: attach greater importance to the possibility that military personnel will be required to apprehend civilians; develop detailed procedures for the military to accomplish this mission; acquaint military personnel with offenses commonly committed in disorders, their authority to take action, and the degree of force permissible; train personnel in the care and preservation of evidence; develop a proper form for use in apprehending offenders; take photographs of offenders and the soldiers apprehending them; train teams in advance for mass arrest situation; and revise Army publications to implement these recommendations.

ARAŞTIRMA DOSYASI : FOIA Related E-Mail, Director, Director of t he Office of Information Policy, Department of Justice, Melanie Ann Pustay


2016-12-19_10-43-48-150x150.png

Background

Melanie Ann Pustay became the Director of the Office of Information Policy of the United States Department of Justice in 2007. The Office of Information Policy is responsible for developing guidance for Executive Branch agencies on the Freedom of Information Act (FOIA), for ensuring that the President’s FOIA Memorandum and the Attorney General’s FOIA Guidelines are fully implemented across the government, and for overseeing agency compliance with the law.

Before becoming Director, Ms. Pustay served for eight years as Deputy Director of OIP, where she was responsible for the Department’s responses to access requests made to the Department’s Senior Leadership Offices, including the Offices of the Attorney General, Deputy Attorney General, and Associate Attorney General. Beginning in 2003 and continuing today, she has worked extensively with government officials in other countries to assist those officials in implementing their own openness-in-government initiatives.

Ms. Pustay has received the Attorney General’s Distinguished Service Award for her role in providing legal advice, guidance, and assistance on records disclosure issues. She graduated from American University’s Washington College of Law where she served on Law Review.

Below, you will find emails to/from Ms. Pustay, as released under the Freedom of Information Act (FOIA).

E-Mail Archive

pdf.gifFOIA Related E-Mail, First 200 Pages, July 1, 2012 and November 1, 2012 [201 Pages, 12.4MB]

ARAŞTIRMA DOSYASI : National Nuclear Security Administration (NN SA) Development and Production Manual (D & P)


nnsa-150x150.png

Background

NNSA receives its authority for the responsibility for all weapon and weapon-related functions from 50 USC 2402, Chapter 41.

DOE/NNSA and DoD cooperate in the development, production, and maintenance of nuclear weapons. Figure 1.1-1 illustrates DOE/NNSA/DoD organizational interrelationships. The basic document that establishes the interrelationships between the two agencies is “An Agreement Between the AEC and the DoD for the Development, Production, and Standardization of Atomic Weapons,” dated March 21, 1953. This is commonly referred to as the “1953 Agreement.” It was updated on September 5, 1984, by the “Supplement to the 1953 Agreement for the Development, Production, and Standardization of Atomic Weapons Between the Department of Energy and the Department of Defense.” The supplement delineates the functions of DOE/NNSA and DoD during joint feasibility studies for nuclear weapons (Phase 2), design definition and cost studies (Phase 2A), and development engineering (Phase 3). The 1953 Agreement was updated again in
1990 and supersedes the 1953 version.

Numerous Memoranda of Understanding (MOU), Memoranda of Agreement (MOA), and supplements provide additional guidance to agencies involved in the weapon development programs. Most of these are identified in a document titled “An Overview of DOE/DoD Memorandums of Understanding (MOU) and Memorandums of Agreement (MOA) Relating to Nuclear Weapons Development, Production, and Stockpile.”

In general, DOE/NNSA is responsible for designing, developing, producing, updating, and dismantling nuclear warheads, nuclear weapon trainers, and ancillary equipment, while DoD is responsible for designing, developing, and producing, and dismantling the weapon delivery system.

Declassified Manual

pdf.gifNational Nuclear Security Administration (NNSA) Development and Production Manual (D & P) [665 Pages, 9.7MB]

ARAŞTIRMA DOSYASI : Quarterly Assessment of Afghan National Secu rity Forces Metrics, Ministry of Interior Police Forces, October 2012 – March 2013


2016-12-16_8-42-32-150x150.jpg

Abstract

Over the past 24 months, the Office of Inspector General (OJG) has issued multiple reports assessing U.S. Government efforts to train, equip, and advise the Afghan National Security Forces (ANSF).1 This is the fifth in a series of periodic reports that address ISAF development of the ANP/Mol and the Afghan National Army (ANA)/Ministry of Defense (MoD).

The metrics reports track ANSF progress toward assuming an independent and sustainable role in security operations. The OTG collects infmmation ft·om recurring briefings, reports, and other data collected and disseminated by ISAF and its subordinate commands-ISAF Joint Command (IJC), and NATO Training Mission-Afghanistan (NTM-A)/Combined Security Transition CommandAfghanistan (CSTC-A)- hereafter referred to as the Command. The OIG carefully reviews and references, but does not independently validate, the data.

The GIG-selected metrics used for this report provide indications of ANP development over the six-month reporting period from October 20 12 through March 20 13. The metrics track ANP/Mol development in three key areas: Sustainment, Professionalization, and ANP/Mol Transition to Afghan security lead.

Declassified Report

pdf.gifQuarterly Assessment of Afghan National Security Forces Metrics, Ministry of Interior Police Forces, October 2012 – March 2013 [24 Pages, 4.2MB]

ARAŞTIRMA DOSYASI : Poppy Satellite


POPPY_intelligence_satellite_-_National_Cryptologic_Museum_-_DSC07964-150x150.jpg

Background

POPPY is the code name given to a series of U.S. intelligence satellites operated by the National Reconnaissance Office. The POPPY satellites recorded ELINT data, targeting radar installations in the Soviet Union and Soviet naval ships at sea.

The POPPY program was a continuation within NRO’s Program C of the Naval Research Laboratory’s Galactic Radiation and Background (GRAB) ELINT program, also known as Tattletale. The National Security Agency was given the responsibility of collecting, interpreting, and reporting the signals intercepted.

The existence of the POPPY program was declassified by the NRO in September 2005, although most of the details about its capabilities and operation are still classified. The NRO revealed, though, that the POPPY satellites, like other US SIGINT systems, used the principle of signals time difference of arrival, which enables precise locating of an object.[1] All POPPY launches orbited multiple satellites. The first POPPY launch included two satellites, launch #2 and #3 three satellites each, and subsequent launches orbited four satellites each. The full configuration thus employed four vehicles in low Earth orbit.

There were seven launches of POPPY satellites from Vandenberg Air Force Base from 1962 until 1971, all of which were successful. The program continued until August 1977.

Declassified Documents

pdf.gifThe Poppy Satellite – First Launch [100 Pages] – All documents released from the National Reconnaissance Office, as of 14 August 2006.

The History of the Poppy Satellite System

Abstract: This report describes the history of the Poppy project from its concept in 1958 through its termination on 30 September 1977. This history was compiled at the request of the Director National Reconnaissance Office to the Director, Program C.

Included in this report are the significant events during the nineteen years of the Poppy project, including the development and refinement of POPPY satellites,
mission ground stations, ground readout equipment; analog analysis, and data processing. The impact of failures, problems and anomalies are evaluated. Successes of the Poppy project are measured against program objectives. Technical cost history, key contributions, a glossary of terms related to the POPPY project, and a bibliography are contained in annexes to the report.

Each of the chapters in the report is intended to be somewhat self-contained. Annex i contains a summary of mission characteristics and merges some information from the third throughout the seventh chapters in order to provide a chronological summary of the technological innovations in the order of the launches.

pdf.gifThe History of the Poppy Satellite System, 2016 Release [98 Pages, 9.5MB] – In October of 2016, I requested a Mandatory Declassification Review (MDR) of this document. Previously, the last release of it was in 2012. I was successful in getting the NRO to release additional portions of the report, that have never been released before. I archived the 2012 version below, for reference.

pdf.gifThe History of the Poppy Satellite System, 2012 Release [97 Pages, 2.5MB]

pdf.gifRaising the Periscope… GRAB and POPPY: America’s Early ELINT Satellites [27 Pages, 1.5MB] – We offer in this publication a brief history of Grab and Poppy—two of the earliest U.S. satellite-based electronic intelligence (ELINT) programs. Our brief history represents the scope of programmatic details that former Director of Central Intelligence George Tenet authorized the Director of National Reconnaissance to declassify.1 Our goal was to produce a consolidated summary of these programs on the occasion of DNRO Donald Kerr’s recognition of key contributors to the Poppy program.2 Although security constraints limit how much we can say about these programs, we present an overview and summary of Poppy’s early contributions to national security. Such information can provide current NRO program managers with an unclassified historical context for programmatic and policy decisions.

KÜRT SORUNU DOSYASI : Genel affa doğru / Apo’yu sempatikleştirme / Kürt baharı


Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Amirallere Suikast vb. tertip davalarının vicdanlarda yarattığı rahatsızlık ortada. Henüz bitmeyen yargılamalar var ama onlara da yargılama denilemeyeceği için, sonuç şimdiden belli: ağır hapis cezaları.

Aslında amaç da bir süredir belli.

Bu davalarda o denli bir mağduriyet yaratılacak ki, kamu serbest kalmaları için her şeyi göz önüne alacak. Genel affı bile!..Bundan PKK/KCK tutukluları da yararlanacak. Plan bu…

Konu ile ilgili ilk açıklamalar hemen türemeye başladı zaten. Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Ergenekon’daki hukuksuzluklara yönelik mağduriyetin giderilmesi için genel af öneriyordu.

Öcalan genel aftan yararlanabilir mi? Cevap aramamız gereken soru bu…

Geçtiğimiz aylardaki "açlık grevleri" malumunuz 68 gün sürdü. Açlık grevleri, "ölümcül" aşamaya geldiği sırada kronolojik şekilde "ilginç" olaylar yaşandı. Bakın bakın neler olmuş!

14 Kasım‘da Apo’nun kardeşi Mehmet Öcalan açıklama yapıyor: Seneye kürt sorunu çözülecek ve ağabeyim serbest kalacak! + Ağabeyinin mesajını iletiyor: Yeni gelişmeler olacak! (Bkz)

16 Kasım‘da Bülent Arınç durduk yere bir açıklama yaptı. "Açlık grevleri her an bitebilir" dedi. (Bkz)

17 Kasım‘da Apo, kardeşi Mehmet Öcalan’la haber yolladı: Açlık grevlerine son verin! (Bkz)

Vaay anasını yaa…

Bir yandan "bunlar açlık grevi yapmıyor, yalaaannn böhğğüüüü" diyen bir yandan da ip sallandıranlar, diğer bir yandan Öcalan’la neyin pazarlığını yaptı acaba?

Gelelim Öcalan’a prestij kazandırma meselesine…

Şehit cenazelerine haber bültenlerinde fazla yer verilmesini "terör örgütünün propagandası" olarak nitelendirip yasaklayan hükümet bugün terör örgütünün nasıl propagandasını yapıyor bakın.

Açlık grevini büyük bir fedakarlıkla(!) bitirten Öcalan, basın sayesinde "kurtarıcı lider" gibi oldu. Çocuk katili gitti, yerine kahraman geldi amk.

Bu ilk aşamaydı.

İkinci aşama ise Bülent Arınç’ın sözleri ile başladı.

Gülten Kışanak’la empati yapıp "Ben de dağa çıkardım" diyen Bülent Arınç, daha sonra da üç arkadaşın hikayesini anlatıyor.

Neymiş efendim, bunlar beraber okuyormuş, beraber namaz kılıyormuş. Birinin adı Durmuş Yılmaz, birinin adı Yakup İnce diğerinin adı ise Abdullah Öcalan‘mış!

Vay efendim vay.

Lider Öcalan(!) yetmedi, şimdi de dindar Öcalan geldi.

Hükümeti eleştirdiği için "halkı silahlı isyana teşvik" etmekle suçlanan gazeteciler yıllardır tutuklu lan bu ülkede. Bunlar ney amk? Terörist başını övmek, terör örgütünü meşru kılmak değil mi?

Arınç bu açıklamaları ile adeta "domino"ya start verdi. Bu açıklamalardan sonra medya, mal bulmuş mağribi gibi bu konuya atladı. İlk durakları üç kişilik hikayedeki AKP’li Durmuş Yılmaz oldu.

Taha Akyol’a konuşan Durmuş Yılmaz, Öcalan’ı şöyle tarif etti:

"Evet dindar biriydi. Namazını kılardı. Hemen hepimiz gibi Anadolu’dan, köyden büyük şehre gelmiş bir öğrenciydi. Mütevazı, çekingen biriydi. Hatta pasif diyebilirim."
Medyanın bir sonraki durağı ise hikayedeki diğer isim Yakup İnce oldu.

Yakup dayı da şöyle diyor:

"O dönem Maltepe’de camiye beraber giderdik. O bizimle gelmek istedi. Bir gün bir arkadaş ben, Abdullah Öcalan ve Durmuş Yılmaz’ı Risale-i Nur talebelerinin evine davet ettiler. Ben o anda ‘Abdullah sen okula git’ dedim. Eğer o gün git demeseydim Nurcu olmuştu.

İzleyin…

VİDEO : Abdullah Öcalan Namaz Kılardı ?

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=hiGaTFhVjvk

Yakup İnce, "Öcalan’a ‘git’ demeseydim Nurcu olacaktı" diyor… Bu kadar emin konuştuğuna göre hikayedeki üç kişiden ikisi nurcu olmuş belli ki.

Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels ne diyordu:

“Yeterince tekrar ederseniz ve halkın psikolojisinden anlarsanız, bir karenin hakikatte bir çember olduğunu ispat etmeniz imkânsız değildir. Bunlar yalnızca sözcüklerdir ve sözcükler kılık değiştirtilerek onlara fikirleri giydirene kadar bir kalıba sokulabilirler.”
Bugün yapılan da budur… Önümüzdeki süreçte Öcalan’ın daha çooook hikayelerini dinleyeceğiz ve Öcalan’ın PKK/KCK/BDP’nin eylemlerine yönelik vicdani yüzü(!) ile karşılaşacağız. Demedi demeyin.

2003’te AKP’nin onayladığı uluslararası İkiz Yasalar, Türkiye’de tıpkı Arap ülkelerindeki gibi bir "bahar"ın hakkını tanıyor. Yasayla, devlet içerisinde yaşayan ve kendisine "halk" diyen kitlelere "kendi kaderini tayin etme hakkı" tanınmış oldu. BDP’lilerin "Kürt halkı" vurgusunun sebebi budur.

BDP Eşbaşkanı Ahmet Türk 8 Haziran 2011’de ne demişti?

"Demokratik özerklik dünyanın her yerinde merkezi hükümetler ile uzlaşarak anlaşarak, yürütülen bir çalışma. Ama tabi ki hükümet, devlet Kürtlerin bu taleplerini görmezlikten gelirse Kürtler kendi örgütlenmesini iç dinamiklerini gündeme getirerek, kendi kendini yönetme gibi bir çalışmayı başlatır." (Bkz)

Olası bir "Kürt baharı"nın zemini yasal olarak zaten hazır anlayacağınız. Sadece start verilmesi kaldı.

5-6 Aralık’ta Avrupa Parlamentosu’nda düzenlenen "AB, Türkiye ve Kürtler" (9. Uluslararası Kürt Konferansı) adlı konferansta bu açık açık dile getirildi.

Toplantıda hemfikir olunan konu: "Kürt baharının zamanı geldi!"

Katılımcılardan İsrailli akademisyen Ofra Bengio (Tel Aviv Üniversitesi Moşe Dayan Merkezi Kürt Araştırmaları bölümü başkanı) “Son yıllarda PKK bölgede güçlendi. İsrail’in geleceği için bu çok önemli, İsrail’in desteği sürecek” dedi ve ekledi: Sıra "Kürt baharı"nda…

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş: ‘Bir tarafın en önemli aktör olarak gördüğü kişiyi, bir adada tutarak sonuç alamazsınız. Şartlar eşitlenmeli. Öcalan İmralı’dan çıkarılmalı. Ama önce silahları bırakın demek müzakerenin ruhuna terstir. BDP Öcalan’la görüşebilmeli.

Gazeteci Cengiz Çandar da, "Kürt baharı"nı dile getirdi ve “Türkiye, PKK’yı ve onun temsilcilerini tanımak zorunda kalacak. Biz bunun için çalışacağız. İsrailli dostum Ofra Bengio da bunun için çaba harcayacak” dedi.

Konferansa katılanlar arasında Türkiye’den AKP’li milletvekili Galip Ensarioğlu, CHP’li Rıza Türmen, BDP’li Aysel Tuğluk ve Selahattin Demirtaş vardı. Gazeteciler arasında ise Cengiz Çandar, Hasan Cemal, Serdar Akinan, Ahmet Şık, Nuray Mert gibi isimler vardı.

Konferansta tüm devletler ‘PKK’yı terör örgütü listesinden çıkartmaya’ davet edildi, Türk hükümetine "Yeni Anayasa" sözü hatırlatıldı.

Türk hükümeti ile PKK arasında başlatılması istenilen yeni müzakere sürecinin yol haritası ise şöyle belirlendi:

  • Türkiye, AB’ye üyelik zorunluluklarına cevap olmak için daha fazla reform yapmalı.
  • Sayın Öcalan’ın müzakerelerde tam bir rol oynayabilmesi için koşulları düzenlenmeli.
  • Türkiye ve Kürtler arasında doğrudan görüşmeler derhal ve koşulsuz olarak başlamalı.
  • AB, Türkiye ile Kürt temsilciler arasında müzakere ve diyalog için resmi destek vermeli.
  • Daha geniş müzakereli bir barış süreci için genel siyasi bir af zemini hemen yaratılmalı.
  • Müzakereyi kolaylaştırmak için devletler PKK’yi ‘terörist örgütler’ listesinden çıkarmalı.
  • Adli reform onbinlerce Kürt’ün cezaevlerinden çıkmasını sağlayacak şekilde genişletilmeli.
  • Türk makamları müzakereler temelinde yeni demokratik ve sivil anayasa sözünü tutmalı.

Adli reform (4. yargı paketi) ve yeni anayasa kim için hazırlanıyormuş anladınız mı?

Bu oyun tutmaz. PKK sorununun temelli çözülmesi karşılığında bile bu millet Öcalan’ın serbest kalmasına göz yummaz, yumamaz. Fakat KCK tutukluları ve "terör örgütü yandaşları" bir şekilde serbest bırakılacak. Bu da Kürt Baharı’na(!) kapı aralayacak. Küresel güçlerin planı açıkça bu. Fakat dikkat ederseniz, hiçbir planda hiçbir konferansta Türk milletinden ve göstereceği tepkiden söz edilmiyor. Bu milleti hala tanıyamadıkları buradan belli…

[status draft]

MK ULTRA PROJESİ : Tavistock, Medya, Davranış Biçimi Kontrolü ve Kitle Hipnozu


Öncelikle şunu söyleyeyim: Tavistock’tan önce medya konusuna değinerek başlıyorum, sabrederek okuyun. Çünkü anlattıklarım en nihayetinde Tavistock’a bağlanacak.

Medya, kitleleri yönlendirmede birincil etkendir. O “medyaya güven sıffıır sıffır” diyen sikimsonik anketlerin amına koyayım ben. Siktir edin onları. Herkes “medya yalan söylüyor” diye bağırıyor ama herkes medyada dayatılanları kabul ediyor. Bu psikoloji ile alakalı bir konu. Bir insana 40 kere deli dersen deli olur. Saçma gibi gözükse de bu söz doğru. Aşağıda çeşitli örneklerle bunları daha detaylı göstereceğim.

Bu yazıda subliminal mesaj örnekleri falan vermeden medyanın kitleleri nasıl yönlendirdiğinden söz edeceğim. Öyle çizgi filmlerden subliminal yarak resmi falan yok yani, daha derine iniyorum, işin mantığına… Subliminal mesajlarla ilgili amlı yaraklı resimleri bir çok blogda ve forumda bulabilirsiniz.

Ana başlıklara ayırırsak, medya; kitleleri iki şekilde hipnoz eder.

1. Toplumlara gerçeği değil, kendi yarattıkları gerçekleri defalarca göstererek.
2. Hazırlanan belirli formatlarla izleyicilerin bilinçaltlarına ve davranışlarına hükmederek. (İzleyiciyi formatlayarak)

Birinci maddede sözünü ettiğim konuyu detaylandırmaya gerek yok, en büyük örneği 11 Eylül’dür. Konu ile ilgili belgeselini izleyebilirsiniz. Hollywood’un terör temalı filmlerinde Arapların ve İslam dininin terörle bağlantılı gösterilmesi de bunun en basit örneklerindendir.

Güzel bir karikatür vardı, çoğunuz görmüştür ama görmeyenler için yayınlayayım.

Türkiye’de ise en güzel örneği Ergenekon davasıdır. Her “operasyon dalgası” sonrasında defalarca terör örgütü vurgusu yapılmıştır; bu “örgüt” ve operasyon Türk milletinin kutsalı diyebileceğimiz “Ergenekon” adıyla anılmıştır. Zir Vadisi’ndeki kazılar başlamadan kazılardan çıkacak olan mühimmat listeleri televizyonlarda yayınlanmıştır. Kazı esnası da devlet televizyonu TRT başta olmak üzere dinci kanallar ve haber kanallarında da canlı olarak yayınlanmıştır. Tüm ülke bunları izledi. Peki Zir Vadisi’ndeki kazılarda çıkan mühimmatların 2 gün önce gömüldüğünün ortaya çıktığında bu kanallar neden görmezden geldi? Düşünün, mühimmatların üzerindeki gazete küpürleri bile kazının yapıldığı tarihten 2 gün önceye ait. Bu kadar dalga geçiliyor bu milletin zekasıyla…

Geçtiğimiz gün Ergenekon davasındaki hukuk katliamına "dur" demek isteyen, davanın aslında tamamen siyasi olduğunu, ortada bir tertip olduğunun farkına varan binlerce kişi Silivri’de buluştu. Adeta isyan etti… Peki internet medyası bunu nasıl verdi?

Bakın şimdi:

Zaman Gazetesi’nin internet sitesinden küçük bir kare…

Ensonhaber adlı bir site var, bu da oradan…

Yorum yapmaya gerek bile duymuyorum, durum ortada…

Her neyse…

İkinci madde ise, medyanın kullandığı dil, öncelikli olarak bilinçaltı ve daha sonra davranışlarla ilgilidir. Bu davranışlar toplum mühendisleri, psikologlar, sosyologlar ve bilim adamlarının incelemeleri ve araştırmaları sonucunda çeşitli saldırılarla şekillendirilir.

Şöyle açıklayayım; Belirli seslerin, sembollerin ve renklerin tekrarlanması, insanın bilinçaltında farklı şeylerı tetikler. Yani dış telkinler, en nihayetinde insanların davranışlarında sonuç verecektir.

Bu telkinler bazen açık, bazen yarı açık, bazen ise kapalı yapılır. Porno filmler, açık telkindir. Aksiyon filmindeki esas kızın kırmızı renkteki kıyafetinin cinselliği çağrıştırması yarı açık telkindir. İzlediğimiz bir filmin herhangi bir sahnesinde geçen 25. kare ya da subliminal mesajlar kapalı telkindir.

Bu televizyon programları neyi amaçlıyor?

“Kadın programları”nın amacı ne? Aile içindeki çarpık ilişkiler, ensest, yayına bağlanan karı kocanın birbirini milyonlar önünde eleştirmesi, aldatma hikayeleri, küfür, kıyamet…

Evlilik programları? Yaşlı başlı insanları uçkur peşinde gösteren, kendine talip olan erkeklere “neyin var, araban var mı, evin var mı?” diyen “ajans orospuları” üzerinden kadınları parayla elde edilebilen varlıklar haline indirgeyen zihniyet…

Yemekteyiz? Biz ekmek yere düştüğünde kaldırıp önce üfleyip sonra üç kez öpüp başımıza koyan ve daha sonra yüksek bir yere bırakan kültürden geldik. Ekmek kutsaldır. Bu yüzden yemeğe “nimet” deriz. Peki televizyonda ne pompalanıyor?

Nüfusunun yarısından fazlasının yoksulluk sınırının altında olduğu bir ülkede, ulusal kanalların birinde yemek beğenmeyen tiplere yer veriliyor yarışma programında. Bunlar, yemek yerken dahi birbirleriyle kavga ediyor, hakaretler yağdırıyor. Bir çok kez gayimsi efemine tipler programa alınıyor.

Bugün herkesin önünde şapka çıkardığı Acun Ilıcalı gerçekten başarılı olduğu için mi programları bu kadar izleniyor yoksa işin içinde başka bir şey mi var? Popstar yarışmaları (American Idol), Yetenek Sizsiniz (Got Talent), Survivor, Wipeout… Bu programlar dünyanın bir çok ülkesinde yayınlanmış programlar. Sanki virüs amına koyim. Kendi çalışanlarına hak ettiği ücretin yarısını bile vermeyen, iş saatleri konusunda çalışma koşullarını hiçe sayarak hayvan muamelesi gösteren TV kanalları ve yapım şirketleri, televizyon formatı için neden para yağdırıyor?

Survivor yaklaşık 50 ülkede yayınlandı şimdiye kadar. Aksiyonu bol, duygu sömürüsü ile yer yer hüzünlendiren, hede hödö falan işte.

Peki Survivor’da bilinçaltına verilen mesaj ne? Arkadaşını satmak. Brütüslük. Sırtından hançerlemek. Çıkarcılık. Nerede o eski “sağlık olsun, önemli olan yarışmaktı” temalı yarışma programı amk?

Ya Popstar ve Yetenek Sizsiniz yarışmaları? Kapitalist sistemin temel mantığı bu yarışmalarda da vardır. Tüketim toplumu her şeyi olduğu gibi, idolleri de tüketir. Onlar gibi olmak ister. Onlar gibi giyinmek, onlar gibi davranmak, onlar gibi bakmak, onlar gibi lüks içinde yaşamak…

Yetenek Sizsiniz’e katılan 5 yaşındaki bebelere bakın. Michael Jackson taklidi yapıyor ve bunlar gösterildikçe daha da artıyor. Diyarbakır’dan yarışmaya katılan ergen çocuk, İngilizce şarkı söylüyor. Daha doğrusu söylemeye çalışıyor. Çünkü İngilizce bilmiyor, ama özentilik söylettiriyor.

Peki Wipeout? Gurursuzluğu, onursuzluğu aşılıyor. Programa özellikle özgüveni düşük, psikolojik problemleri / davranış bozukluğu olan insanlar seçiliyor. Para için afederseniz şebek yerine konuluyor o insanlar.

Kapitalist sistem size bunu aşılıyor; “Ne deniliyorsa yap, para için onur, gurur, şeref her şeyini bırakacaksın.”

Son olarak Kanal D’de başlayan bir program var, “Ben Bilmem Eşim Bilir” adında. Bu programda eşlerin yarışmadaki sözleri dikkat çekiyor. Partnerini/eşini motive etmek için “Beni başkasıyla düşün”, “minicik etek var üzerimde, her yerim ortada”, “uykusuz gecelerimizi düşün” cümlelerini kurduran bir sistem var. Bunlar her hafta süregelen şeyler, rastlantı olamaz. Program yarışmacılarının cast ajansından geldiği çok açık. Burada alenen aptal yerine konuluyor izleyici.

Dikkat edin, hepsinin formatının hedef noktasında kutsallar, aile yapısı ve genel ahlak düzeni var. Bunlara günün her vakti fütursuzca saldırıyorlar.

Muhteşem Yüzyıl için kükreyen “ecdad ve ahlak bekçileri” bu programlara neden sesini çıkarmıyor?

Bakın, bugün televizyonda izlediğimiz programlar hep belirli bir formatta hazırlanıyor.

Kadın ve yarışma programlarıyla ahlak yapısı çökertiliyor, ele geçirilen medyayla ulus devlete olan güven sarsılıyor, hükümet yargı ile birlikte orduyu devredışı bırakıyor, tüm kurumlar ele geçiriliyor… Geriye kalan tek şey bölücülük. Yıllardır süregelen AKP politikaları Türk / Kürt ayrışmasını patlama noktasına getirmiş durumda.

Konumuza dönersek…

Geçtiğimiz gün ABD’de “düşünce kuruluşu” adı verilen aslında ABD’nin ‘Ulusal İstihbarat Konseyi’ne bağlı Atlantic Council’in yayınladığı " “Küresel Trendler 2030”" adlı raporda çok önemli bir tespit vardı; “Kürdistan’ın yükselişi Türkiye’nin bölünmezliğine bir darbe vuracak ve çevresindeki komşularıyla büyük bir ihtilaf riskini artıracak.”

Dikkat! Bu rapor CIA bağlantılı ve tüm açık yayınlanan bir rapordur! Kapalı kapılar ardında konuşulan değil. Bu raporların amacı, içeriği ile bazı ülkelere gaz vermek bazı ülkelere de tehdit saçmaktır. ABD, kendi eliyle hazırladığı “sürekli sorunlu bölge Kürdistan”ın Türkiye’nin başına bela olabileceğini açık açık söylüyor. Raporun bir kısmında ise Türkiye’nin Ortadoğu’da kilit rol üstlenebileceğinden ve yükseleceğinden bahsediyor. Bunun meali şu; Ortadoğu’da ABD’nin direktifleri ile hareket etmezseniz, Irak’ın Kuzeyi başınıza bela olur.

Peki bu haberi TRT nasıl verdi dersiniz? Övüne övüne, alkışlaya alkışlaya, salyalar saça saça!

İzleyin! http://tvarsivi.com/player.php?y=20&z=2012-12-11%2018:36:46

İşte medya böyledir.

Size, CIA’in tehdit mektubunu “CIA Türkiye büyüyecek dedi, heyyoo” şeklinde sunar medya…

Türkiye, medya konusunda batıyı kendine örnek alır. Örnek almaktan ziyade, kaynak olarak batıyı seçer. Bütün olay da burada başlıyor. Dünyayı batının gözünden görüyoruz. Daha doğrusu 6 şirketin gözünden. Kazakistan’da ABD üssünün kapatıldığını batı medyasında göremezsiniz. Orta Asya’da Gülen okullarının CIA ile bağlantılı olduğu için kapatıldığını batı medyasında ve doğal olarak Türk medyasında göremezsiniz.

Her neyse, 6 büyük şirket demiştik. Bunlar;

Walt Disney, Time-Warner, Viacom, Newscorp, CBS Corporation ve NBC Universal.

İkiz kuleler palavrasına tüm dünyayı inandıran 6 büyük şirket… Savaş çığırtkanlığı yapan 6 büyük şirket. Batıda hatta yavaş yavaş tüm dünyada medya bunların elinde…

Fakat o kanatta güçler savaşı var. Buna bir başka yazıda değineceğim. Zira bana göre çok önemli bir konu o.

Tavistock

The Tavistock Institute ya da Tavistock Institute of Human Relations… Ne derseniz deyin. Kurumsal olarak legal olsa da illegal işler yapan bir örgüt. İlluminati bok yemiş yanında!

Yıllardır “İlluminati öcüsü”nün ne kadar büyük ne kadar güçlü olduğu ile ilgili yazılar okuyup durdunuz. Herkesin konuşmaya başladığı güç, gücünü kaybediyordur. Çünkü İlluminati’nin gizli bir örgüt olması gerekirken herkesin dilinde oluşu, hayali bir “aşırı güçlü” imajı yaratılmaya çalışıldığının göstergesidir. Bu söylediğimi unutmayın.

Türkiye’de Ergenekon nedir biliyor musunuz? 100 yıllık ulus bilincidir. Örgüt değildir; milli duruştur, fikir birliğidir, zihniyettir. Heh, İlluminati de nedir biliyor musunuz? ABD’deki neocon zihniyetidir. Silahı tercih eden bir örgüttür. Belki artık fiziksel bir örgüt bile değildir, örgütleri kullanan bir zihinsel yapıdır. Ancak Tavistock, tüm bunlara şemayı çizen oluşumdur.

Kafanız mı karıştı? Durun açıklayacağım.

Tavistock, genler üzerinde araştırmalar yapan, insan davranışlarını kontrol etmek üzere çalışmalar yapan, kitlelerin yönetilmesi için uygulanması gereken planları hazırlayan kurumdur. Yani İlluminati, CFR, CIA, QDDR, OEF ve daha onca bok püsür… Hepsinin beyni = TAVISTOCK!

Tavistock aslında kimyasal bir maddeydi. Rengi, kokusu ve tadı olmayan bir madde. Tavistock’u kullanan kişi, dış telkinlere açık hale gelir. Böylece zihin kontrolü kolaylıkla mümkün olur. Bir nevi uyuşturucudur yani. Yıllar önce bunu ilaçla yapanlar, bugün kitle iletişim araçları ile aynı şeyi yapmaya çalışıyor.

Artık bir çoğunuzun duyduğu MK ULTRA (zihin kontrolü) da aslında bir Tavistock uygulamasıdır.

Hem ülkeler, hem toplumlar üzerinde oynanan psikolojik savaşların planını Tavistock hazırlar.

1.Dünya savaşı sonrasında psikolojisi bozulmuş İngiliz askerlerinin ruh hallerini hem araştırmak hem de tedavisini karşılamak amacı ile yaratılan bu örgüt, daha sonra Rockefeller’ın desteği ile tam bir psikolojik savaş örgütü halini alıyor.

Tavistock’un çıkış noktası yani bir nevi ilham kaynağı Sigmund Freud’dur. Lisedeki bilgilerinizi tazeleyelim biraz. Aranızdaki liseliler kasmasın tamam, sakin gençler.

“Psikanalitik kuram”ın kurucusu Freud’un olayı neydi? Özetle, “DAVRANIŞ BİLİMİ” ile ilgileniyordu. Psikanalitik kuram, 5 öğretiye ayrılır ve bunların en önemlisi bana göre

“TOPOĞRAFİK ÖĞRETİ”dir.

Topoğrafik öğreti; bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışı olarak 3’e ayrılır. Tavistock’un ilgilendiği kısım da bana göre tam olarak bunlardır.

Konuyu daha detaylı olarak araştırırsınız, lisedeki psikoloji dersine dönmesin şimdi. Anlatmak istediğimi anladınız.

Tavistock ve çalışma mantığını daha sonraki yazılarda detaylı olarak anlatmaya çalışacağım.

Selman Uygun

ÖZEL BÜRO GRUBU ÜYESİ

[status draft]

KÜRESEL ÖRGÜTLER DOSYASI : Türkiye’deki seçilmişler kim ? / Deri n vakıflar ve Bilderberg


Bu yazıda küresel güçlerin ve vakıflarının ülkemize nasıl "adam yetiştirdiklerine" yer vereceğim. Alınmak gücenmek yok, gerçeklerle yüzleşelim. Yazının bazı kısımlarında ismi geçen kişilerle ilgili biyografik alıntılar yapacağım.

2009’da gazeteci Arslan Bulut’un ortaya çıkardığı bir gerçek vardı. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun (The Bureau of Educational and Cultural Affairs) resmi sitesinde Abdullah Gül‘ün adı, International Visitor Leadership Program (Uluslararası Ziyaretçi Liderlik Programı) ile "yetiştirilen" dünya liderleri arasında gösteriliyordu. Yetiştirilen isimler, ECA ve Fulbright bursları altında listeleniyordu. Daha sonra ilgili içerik siteden kaldırılmış. Fakat snapshot var panpa.

Arslan Bulut bu durumu fark edene kadar Abdullah Gül’ün 1995’te ‘Milli Kültür Vakfı’ bursu ile ABD’ye gittiğini sanıyorduk. Bugün ortaya çıkıyor ki Gül ile birlikte Fehmi Koru da ABD burslarına tabi tutulmuş…

CIA bağlantılı "düşünce kuruluşu" olan Rand Corporation‘un yayın organı Ocak 1996’da Recep Tayyip Erdoğan‘ın Başbakan, Abdullah Gül‘ün ise Dışişleri Bakanı yapılacağını açıkça yazdı. 1996’da ABD’nin Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’le Erdoğan arasında bir yakınlaşma başlıyor. Erdoğan’ın yıldızı o dönemden sonra parlatılmaya başlıyor. Durumu fark eden Aydınlık, 20 Ekim 1996 tarihinde "Abramowitz, Tayyip’i Erbakan’ın yerine hazırlıyor" manşeti ile çıkıyor…

İlerleyen süreçte Erdoğan ve Gül’ün ABD’li yetkililer ve çeşitli yahudi lobileriyle olan yakınlaşmalarını izliyoruz…

ABD’nin ECA ve Fulbright’la yetiştirdiği dünya liderlerinden bazıları:

  • Heinz Fischer (Avusturya Cumhurbaşkanı)
  • Yves Leterme (Belçika 48. Başbakanı)
  • Željko Komšić (Bosna-Hersek eski Cumhurbaşkanı)
  • Lars Løkke Rasmussen (Danimarka eski Başbakanı, Liberal Parti Venstre lideri)
  • Tarja Halonen (Finlandiya eski Cumhurbaşkanı)
  • Matti Taneli Vanhanen (Finlandiya eski Başbakanı)
  • Nicolas Sarkozy (Fransa eski Cumhurbaşkanı)
  • François Fillon (Fransa eski Başbakanı)
  • Mikheil Saakashvili (Gürcistan Cumhurbaşkanı)
  • Fatmir Sejdiu (Kosava eski Devlet Başkanı)
  • Dalia Grybauskaite (Litvanya Cumhurbaşkanı)
  • Andrius Kubilius (Litvanya eski Başbakanı)
  • Nikola Gruevski (Makedonya Başbakanı)
  • Lawrence Gonzi (Malta Başbakanı)
  • Jan Peter Balkenende (Hollanda Eski Başbakanı)
  • Jens Stoltenberg (Norveç Başbakanı, İşçi Partisi Genel Başkanı)
  • Donald Tusk (Polonya Başbakanı)
  • Anibal Cavaco Silva (Portekiz Cumhurbaşkanı)
  • Robert Fico (Slovakya Başbakanı)
  • Fredrik Reinfeldt (İsveç Başbakanı)
  • Gordon Brown (Birleşik Krallık eski Başbakanı)

Her neyse, devam edelim…

Bugün Türkiye’de kimsenin sevmediği adam Süleyman Demirel, Eski ABD Başkanı Dwight Eisenhower adına 1954’de kurulan Eisenhower Vakfı‘nın bursuyla gerekli "eğitim" ve "beyin yıkama" operasyonundan geçirildikten sonra Türk siyasetinde uzun soluklu bir dönem geçirmiştir.

Bilderberg katılımcılarından Enis Berberoğlu’nun eşi Oya Berberoğlu, Eisenhower’ı şu sözlerle övüyor: "…Bu tanış durumu ileriki dönem hayatlarında müthiş kolaylıklar sağlıyor.

Gittikleri ülkelerde kapılar hemen açılıyor…"

Rahmi Koç, Eisenhower Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi’dir. Vakfın Türkiye sorumlusu ise bir dönem yine vakıf tarafından burs verilen Radikal gazetesinden Murat Yetkin.

Eisenhower Vakfı’nın bursiyerlerinden bazıları:

  • Süleyman Demirel (Eski Cumhurbaşkanı)
  • Yılmaz Argüden (Rothschild Bankası Türkiye Temsilcisi, KalDer Yönetim Kurulu Başkanı)
  • İsmail Üstel (Kişisel Gelişim Uzmanı, Adalet Bakanlığı, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Başbakanlık, MEB, MSB, Türk Telekom gibi bir çok kamu/özel sektöre eğitim ve danışmanlık hizmetleri)
  • Duran Taraklı (ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü. Emekli Öğretim Üyesi)
  • Okan Karagözoğlu (Eski Bürokrat, Meka Beton Santralleri Satış ve Pazarlama Dep. Gen. Md. Yrd.)
  • Akın İzmirlioğlu (Eski Enerji Bakanlığı Müsteşarı)
  • Erdal Kabatepe (İşadamı, TURKAB Genel Başkanı)
  • Yurdakul Yiğitgüden (Maden Yüksek Mühendisi, Uluslararası Enerji Danışmanı) Bkz 1 / Bkz 2
  • Aydın Ayan (Ressam)
  • Nilüfer Narlı (Sosyolog)
  • Tuğraberk Usul (13 yaşında Eisenhower bursu kazanan genç, şu an 18 yaşında) Bkz
  • Serbülent Bingöl (80 darbesi sonrası Bülend Ulusu hükümetinin TBMM dışından Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı)
  • İpek Cem Taha (İstanbul’daki Columbia Küresel Merkezi’nin Direktörü, İsmail Cem’in kızı)
  • Murat Yetkin (Köşe yazarı/Radikal)
  • Şaban Karataş (TRT Eski Genel Müdürü)

Uzun yıllar CHP’de Genel Başkanlık koltuğuna oturan ve giderken "okyanus ötesine" selam gönderen Deniz Baykal, 1963-1965 yıllarında Rockefeller Foundation bursu ile ABD’de kaldı…

Rockefeller Foundation’ın misyonuna bakalım:

"Bu kuruluş tüm ülke öğrenci ve akademisyenlerine, geri kalmış ülkelerin iktisadlarınıi geliştirecek projelerin hazırlanması ve uygulanması programlarında çalışmak üzere eğitim, staj ve istihdam olanakları vermektedir."
HE CANIM HE. Neyse…

Solun unutulmaz lideri Bülent Ecevit 1957’de Rockefeller Vakfı‘nın bursu ile ABD’ye gidiyor, Harvard Üniversitesi‘nde Ortadoğu ile ilgili incelemeler yapıyor… O sırada, Henry Kissinger da Harvard’da rektör… Ayrıca Ecevit’in hocalarından biri…

Peki Henry Kissinger kim? Nobel Barış Ödülü almış bir katil. Bilderberg‘in Türkiye sorumlusu…

Bilderberg ne ola ki? diyen varsa, özet geçeyim:

Bilderberg, gelişmemiş, gelişmekte olan ve bazı gelişmiş ülkelerin bile geleceğine karar veren oluşumun üçüncü ayağıdır.. Bu üç ayağın tepedeki karar mekanizması CFR (Dış İlişkiler Konseyi)‘dir. Bir altında Trilateral Commission (Üçlü Komisyon) ve en altta Bilderberg vardır.

Erol Bilbilik’ten de alıntı yapayım: "Bilderberg Amerikan sermayesinin ve CIA’in Avrupa ayağıdır."

Türkiye’den Bilderberg’e katılan isimler arasında geçmişte Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Cem Boyner, İsmail Cem, Gazi Erçel, Emre Gönensay gibi isimler vardı.

1995’te Bilderberg toplantısına katılan Cem Boyner, toplantıdan sonra parti kurar. İsmi bugünlerdeki bir hareketi anımsatıyor; Yeni Demokrasi Hareketi. Partinin katılımcıları arasında Kemal Derviş, Cengiz Çandar, Etyen Mahçupyan, Kemal Anadol, Mehmet Altan gibi "ilginç" isimler vardı. Seçimler hezimet oldu.

Son yıllarda Türkiye’den Bilderberg’e katılan isimler şunlar:

  • Ali Babacan (Başbakan Yardımcısı),
  • Mustafa Koç (Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı),
  • Faik Öztrak (CHP milletvekili),
  • Fehmi Koru (Gazeteci),
  • Ferit Şahenk (Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı, Garanti Bankası Yönetim Kurulu Başkanı)
  • Enis Berberoğlu (Gazeteci),
  • Hikmet Çetin (CHP eski Genel Başkanı, TDH üyelerinden),
  • Kemal Derviş (Eski Bakan ve Milletvekili),
  • Arzuhan Doğan Yalçındağ (Doğan TV Holding A.Ş. Yön. Kur. Bşk., TÜSİAD eski Başkanı),
  • Muhtar Kent (Coca Cola Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı)
  • Ümit Boyner (TÜSİAD Başkanı),
  • Cem Duna (Bürokrat, TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Bşk. Yrd.),
  • Emre Gönensay (Işık Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi, Eski Dışişleri Bakanı),
  • Cengiz Çandar (Gazeteci),
  • Mehmet Ali Birand (Gazeteci),
  • Sami Kohen (Gazeteci),
  • Suzan Sabancı Dinçer (Akbank Yönetim Kurulu Başkanı),
  • Agah Uğur (Borusan Holding CEO’su),
  • Serpil Timuray (Vodafone Türkiye CEO’su),
  • Zeynep Damla Gürel (Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı, CHP eski Milletvekili),
  • Ruşen Çakır (Gazeteci),
  • Fuat Keyman (Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi),
  • Süreyya Ciliv (Turkcell CEO’su),
  • Tayyibe Gülek (Eski Devlet Bakanı ve eski Milletvekili),
  • Şefika Pekin (Avukat),
  • Zeynep Göğüş (Gazeteci)

Bu isimlerle ilgili Wikipedia’dan ve başka kaynaklardan "biyografik" alıntılar yapacağım.

Ali Babacan (Başbakan Yardımcısı):

1990 yılında Fulbright bursu kazanarak, ABD’ye gitti.

1990-1992 yılları arasında ABD Chicago’da bulunan Northwestern Üniversitesi Kellogg School of Management‘da İşletme dalında yüksek lisans (MBA) yaptı.
Şu meşhur Fulbright bursları… Ülkelere ajan yerleştirmek için kullanılan Fulbright’lar… Ülkemizdeki üniversitelere "ajan" öğretim görevlileri gönderen Fulbright’lar… Amacı misyonundan belli:

"Komisyonumuz 60 yıldır Türk ve Amerikalı öğrenci, akademisyen, öğretmen ve profesyonellere kültürel değişime katkıda bulunmak amacıyla burslar sağlamaktadır. Ayrıca EducationUSA danışmanlarımız Amerika’daki eğitim olanakları hakkında öğrenci ve araştırmacılara bilgi vermekte, yol göstermektedir."

Mustafa Koç (Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı):

İsviçre’de Lyceum Alpinum Zuoz (1980) ve ABD’de George Washington University (1984) mezunu.

Suzan Sabancı Dinçer (Akbank’ın Yönetim Kurulu Başkanı):

Lisans öğrenimini İngiltere’deki Richmond College‘da Finans ve Uluslararası Pazarlama üzerine yaptı. Sabancı Dinçer, ayrıca ABD’de Boston Üniversitesi‘nden işletme dalında lisans üstü (MBA) dereceye sahiptir.

· National Bank of Kuwait Uluslararası Danışma Kurulu Üyesi,

· Blackstone Uluslararası Danışma Kurulu Üyesi,

· Chatham House Mütevelli Heyeti Üyesi,

· Institute of International Finance’in Yönetim Kurulu Üyesi,

· Gelişmekte Olan Ülkeler Danışma Kurulu Üyesi,

· Global İlişkiler Forumu Yönetim Kurulu Üyesi,

· Forum İstanbul Onursal Danışma Kurulu Üyesi,

· TÜSİAD Üyesi.

Hikmet Çetin (CHP Eski Genel Başkanı):

ABD’de Williams College‘de kalkınma ekonomisi üzerine master yaptı. 1968 yılında ABD’de Kaliforniya eyaletinde Stanford Üniversitesi‘nde planlama modelleri üzerine araştırma çalışması yaptı.

2004 Ocak ayında NATO’nun Afganistan’daki Kıdemli Sivil Temsilcisi görevini üstlendi. Bu görevini 2006 Ağustos ayında tamamladı. CHP içinde Deniz Baykal’a karşı muhalefette yer alan Çetin, bir süre Mustafa Sarıgül’ün liderliğindeki Türkiye Değişim Hareketi (TDH) içinde yer aldı.

Kemal Derviş (İktisatçı, Siyasetçi):

İngiltere’de Londra Ekonomi Okulu‘ndan ekonomi alanında lisans ve lisansüstü derecelerini aldıktan sonra ABD’nin Princeton Üniversitesi‘nde doktorasını yaptı. 1973-77 yılları arasında ODTÜ ve Princeton Üniversitesi‘nde ekonomi alanında ders verdikten sonra, 1977’de Dünya Bankası‘na girdi. Bu kurumda 1996 yılında Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sorumlu başkan yardımcılığına yükseldi.

3 Kasım 2002 Seçimlerinde CHP’den İstanbul milletvekili seçildi. 9 Mayıs 2005’de milletvekilliğinden istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı görevine atandı.

Serpil Timuray (Vodafone Türkiye CEO’su):

Üsküdar Amerikan Lisesi’ni bitirdi. ABD’de North Caroline Aswille High School’dan mezun oldu. İstanbul’a dönerek Boğaziçi Üniversitesi’nde işletme okudu.
YASED ve TUSİAD üyesi.

Süreyya Ciliv (Turkcell CEO’su):

Ankara Fen Lisesi’nden 1976’da mezun olduktan sonra 1977’de eğitimini sürdürmek için ODTÜ’yü terk ederek ABD’ye gitti. University Of Michigan‘da, endüstri mühendisliği ile birlikte bilgisayar mühendisliği eğitimi aldı. 3.5 yılda, University of Michigan’dan iki diploma ile mezun oldu. 1981 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra, Harvard Business School‘da iki yıl iş idaresi yüksek lisansı aldı. 4.5 sene Metagraphics’de çalıştı. Buradan ayrıldıktan 8 ay sonra, Metagraphics’in en büyük ortağı oldu. 1987 yılında ABD’li bir arkadaşı ile Novasoft’u kurdu. Daha sonra IBM’in de ortak olduğu firma, Gartner Group tarafından en vizyonel şirket seçildi. 1997 yılında Türkiye’ye dönerek Microsoft Türkiye‘nin genel müdürlüğünü üstlendi. Bu görevi 3 yıl yürüttükten sonra şirketin ABD’deki merkezine transfer oldu. 2000 yılından sonra ABD’de Microsoft Global Satış, Pazarlama ve Hizmet Grubu’nda çeşitli yöneticilik pozisyonlarında bulundu. En son Microsoft Global Saha Hazırlık Stratejileri ve Sistemleri’nde Genel Müdür olarak görev yaptı. 9 Ocak 2007 tarihinden itibaren Turkcell’in Genel Müdürü oldu.

Faik Öztrak (CHP milletvekili, Kemal Derviş politikalarının destekçisi):

1973 yılında İstanbul Saint Joseph Lisesi‘ni ve 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Ekonomi Bölümü’nü bitirmiştir. İngiltere’de Birmingham Üniversitesi‘nden kalkınma finansmanı konusunda master derecesi almıştır.

Sami Kohen(Gazeteci):

Sami Kohen 1928 yılında İstanbul’da doğdu. Yahudi bir aileden gelir. Gazeteci Albert Kohen‘in oğludur.

Milliyet gazetesindeki köşe yazarlığının yanı sıra ABD’de yayınlanan "Christian Science Monitor" ve New York Times gazetelerinde de makaleler yazmaktadır.1954 yılından bu yana aralıksız olarak Milliyet gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Agah Uğur(Borusan Holding Genel Müdürlüğü):

İngiliz Erkek Lisesi ve İngiltere’de Birmingham Üniversitesi üretim mühendisliğinden mezun olmuştur. 1987-1989 yılları arasında Emlak Bankası Mali İşler Grup Müdürü olarak çalışmıştır.

TÜSİAD, KALDER, GYİADüyesi…

Fehmi Koru(Gazeteci):

Gazeteciliğe Zaman gazetesinde başladı. Zaman’dan ayrıldıktan sonra bir müddet Turkish Daily News gazetesinde yazdı. ABD’nin önde gelen üniversitelerinden Harvard Üniversitesi‘nde yüksek lisans ve doktora eğitimi almıştır.
Harvard… Tıpkı Ecevit gibi… Güzelmiş.

Nedir lan bu Harvard? Her mezun olan bi’ yerlere geliyor. Özenti piçler atlamasın şimdi "ismi yetiyor, prestij, bıdıbıdı" diye. Harvard, tıpkı Yale Üniversitesi gibi ABD’nin kendi çıkarlarına yönelik "lider" yetiştirme üniversitesidir. David Rockefeller, 2008 yılında bu yüzden Harvard Üniversitesi’ne 100 milyon dolar bağışta bulunmuştur. (Bkz)

Harvard mezunu isimlerden bazıları:

  • George W. Bush (ABD Eski Başkanı)
  • John F. Kennedy (ABD Eski Başkanı)
  • Theodore Roosevelt (ABD Eski Başkanı)
  • David Rockefeller (İş adamı, petrol zengini, Yeni Dünya Düzeni ve Dünya İmparatorluğu ütopyasının mimarlarından)
  • Ban Ki-mun (BM Genel Sekreteri)
  • Morton I. Abramowitz (ABD’nin eski Türkiye Ankara Büyükelçisi, CFR üyesi) – (AKP’yi doğuran isim)
  • Henry Kissinger (Bilderberg’in Türkiye sorumlusu)
  • Dean Acheson (ABD eski Dışişleri Bakanı, 4 Başkan’ın danışmanlığını yapmış isim, Truman Doktrini ve Marshall planının mimarı)
  • Abdiveli Muhammed Ali (Somali Eski Başbakanı)
  • Kerim Ağa Han (Nizari İsmaili Tarikatının 49. İmamı)
  • Tayyibe Gülek (Eski milletvekili, bakan, 2008’de Davos tarafından Geleceğin Genç Liderleri arasında gösterildi, 2011’de Bilderberg’e katıldı)

Dikkat edin, bu işin solu sağı yok. "Gerçek sol"u kontrol altında tutmak için zamanında eğittiklerini "ortanın solu" düsturuyla önümüze sunanlar da, ülkeyi faşizan dinciliğe temsil edenler de aynı odak. Şucu bucuyu bir kenara koyup, "önce vatan" dememizin vakti çoktan geldi de geçiyor bile…

Bu yazı ileride güncellenebilir. Yorulduğum için yayına alıyorum, iyi bir arşiv halini alacak diye düşünüyorum.

SELMAN UYGUN

ÖZEL BÜRO GRUBU ÜYESİ

[status draft]

KÜRT SORUNU DOSYASI : İç Savaşa Sürüklenen Türkiye / İmralı tutanaklarındaki acı gerçek


Merhaba yüzde 90’ı milliyetçi geçinen kamiller. Acun’un programlarından kafanızı kaldırdıysanız, biraz da ülke gündemine bakalım.

En son söylemem gerekeni ilk başta söyleyeyim de daha vurucu olsun; Türkiye, tarihindeki en büyük tehlike ile karşı karşıya. Bu tehlike belki de Kurtuluş Savaşı’ndan daha tehlikeli bir sürecin içerisine itilmemizden kaynaklanıyor.

Başbakan, bir yandan büyük çoğunluğu milliyetçi olan ülkede milliyetçiliğe saldırıp, bir yandan “barış” diyedursun, ülke gündeminin İmralı olması kadar acı bir noktaya geldik.

İmralı görüşmeleri ile başlayan süreçle birlikte son dönemlerde herkesin ağzında dolaşan bir kelime var; barış! “Neyin barışı aga bu?” diye soran da yok. Bu ülkede savaş çıktı da haberimiz mi yok? Dikkat etmeniz gereken tehlikeli bir “dil” var. Soğuk savaş döneminden sonra “barış, özgürlük, terör, insan hakları” kelimeleri ile bir “üstü kapalı” saldırı dili türetildi. Küresel güçlerin ve onların kalemşörlerinin sürekli ağzında bu kelimeler… Kim sürekli “barış” diyorsa oturup düşünün. Kesin o konuda bir bit yeniği vardır. Şu an içinde bulunduğumuz süreç de tam anlamı ile budur.

Erdoğan’ın birkaç yıldır süren açılım sürecinde kullandığı dile dikkat edelim. Alt kimlik-üst kimlik açıklamaları ve o günden beri süregelen “36 etnik grup” vurgusunun ayrıştırıcılığı bir yana dursun, bir de şu açıklamalara bakalım:

VARAN 1: “KÜRT SORUNU” MU? YOKSA “PKK SORUNU” MU? SORUNSALI

Yıl 2002: “Var diye inanmayacaksın. Sorun yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan sorun olur. Sorun yok dersen sorun ortadan kalkar. Biz diyoruz ki, bizim için böyle bir sorun yok.”

Yıl 2005: “Kürt sorunu benim sorunumdur”

Yıl 2009: “Buna ister “Kürt sorunu” deyin, ister “Güneydoğu” sorunu deyin, isterseniz son olarak adlandırdığımız “Kürt açılımı” diyelim, ne dersek diyelim bunun üzerinde bir çalışma başlattık.”

Yıl 2011: “Bu ülkede artık Kürt sorunu yoktur. Bu ülkede PKK sorunu vardır.”

Yıl 2013: “Tutturmuşlar şimdi bir Kürt sorunu diye, Millet Kürt sorunu diye bir şey tanımıyor. Vatan topraklarında asla ameliyata izin vermeyiz.”

VARAN 2: KÜRT SORUNUNDA MUHATTAP KİM?

5 Nisan 2012:Hükümet olarak terör örgütünü asla ve asla muhatap almayız, biz terör örgütüyle de asla masaya oturmayız, bunu herkes bilsin.”

27 Eylül 2012: “Terör örgütüyle mücadele ama siyasi uzantılarıyla müzakere dedik. Bakıyorsunuz bu partinin 9 milletvekili teröristlerle kucaklaşıyor, yanak yanağa öpüşüyor… Artık siyasi uzantılarla müzakere noktasında değilim.

VARAN 3: DOKUNULMAZLIKLAR VE İDAM KONUSU

3 Kasım 2012: “Şu anda birçok insanımız kamuoyu araştırmalarında “idam yeniden gelsin” diyor. Çünkü öldürülenin yakınlarının canı yanıyor.”

4 Aralık 2012: “BDP’nin hukuku, yasaları, hatta insani değerleri çiğneyen söylem ve eylemlerine daha fazla seyirci kalamayız. Bunun bedelini ödemeyecekler mi? Milletvekilliği bunun için zırh olamaz. Buna sessiz kalacak olursak halk bizi affetmez, Allah da affetmez.

VARAN 4: ERDOĞAN’IN ÇELİŞKİLİ MİLLİYETÇİ SÖYLEMLERİ

26 Aralık 2010: “Değerli arkadaşlarım, benim milletimin dili tektir, bu Türk Milletidir…”

25 Mayıs 2011:Ben ne Tek dil dedim, ne tek din dedim. Hiçbir yerde benim böyle bir ifadem yoktur. Çünkü bunlar yalan makinesi.”

4 Mayıs 2012: “Biz tek bayrak tek millet dedik ama tek din demedik

5 Mayıs 2012:Tek dil değil, tek din dedik

Bu çelişkili açıklamalar, Erdoğan’ın planı-programı dahilinde değil muhtemelen. Söylemlerini kontrol edemediği için, sürekli ortaya çıkan çelişkiler, yeni sorunların temelini hazırlıyor. Bu da birilerinin ekmeğine yağ sürüyor olsa gerek. Çünkü Erdoğan’ın yaptığı milliyetçi çıkışlar, bazen Hitler’i aratmayacak noktaya geliyor ve sonra bir anda en baba sosyalistin atamayacağı adımları atmaya çalışıyor. Bu zaten kopma noktasına gelen Türk-Kürt ilişkilerini daha da pamuk ipliğine bağlı hale getiriyor.

Yıllarca "Kürt sorununu çözeceğiz" dediler ve şimdi muhatap olarak PKK ve Abdullah Öcalan’ı alıyorlar. Mantık bunun neresinde? Bu, toplumun bilinçaltına Kürt = PKK mantığını oturtmuyor mu? PKK’ya soğuk bakan Kürtleri de PKK’ya itmiyor mu? Hepsinden önemlisi, devlet olarak PKK’yı meşrulaştırmış olmuyor musun? Yarın bir gün, dünyanın hangi ülkesine bugün masaya oturduğun PKK’nın bir terör örgütü olduğunu kabul ettirebileceksin? Sen PKK’yı legalleştiriyorsun, "PKK ile barışı getireceğiz ama başkaları (CHP, MHP ve diğer milli kitleler) istemiyor" diyorsun.

İçinde bulunduğumuz sürece "Kürt sorununun çözümü" adını verenlerin, barış naraları atmaları, toplumun bilinçaltında "savaş var" algısını oturtmaktan başka hiçbir şeye yaramıyor. Bu toplum, ister inanın, ister inanmayın ama savaşa programlanıyor.

“BDP’lilerden hesap soracağız” ve “halk idamı istiyor” açıklamalarından bir ay sonra (-ki bu açıklamalar gerçekten de halkın büyük kesimini memnun etmiştir), Öcalan ile masaya oturmak akla mantığa sığacak şeyler değil. Erdoğan’ın bu ülkede yüzde 50’lik bir kitlesi var ve bu kitlenin zihnini sürekli bulandırıyor.

Geçtiğimiz birkaç ay önce, yazılarda altını çizdiğim bir konu vardı. Derin devlet, hükümet yetkilileri ve bunlara çanak tutan medya, Öcalan’ı toplum nazarında “lider” konumuna getirmeye çalışıyor ve utanmadan bunu yaparken “dini kullanmayı” da esgeçmiyordu. Belli ki bir şeyler hazırlanıyordu. Ben de yazılarımda bunları değerlendirip, ikinci açılım sürecinin kapımızda olduğunu ve bu sürecin sonunda “genel af” konusunun masaya yatırılmaya planlandığını dile getirmiştim. Zaten bunu az biraz düşünen herkes farketmişti.

*Konu ile ilgili yazılarım: Genel affa doğru / Genel affa doğru 2

Diğer bir saptamam ise, bu sürecin bir noktasından sonra işlerin çığrından çıkarılıp “barış” kelimesi ile pohpohlanan sürecin “Kürt Baharı”na dönüştürülmeye planlandığıydı.

BDP’lilerin Öcalan’la görüşme tutanakları Milliyet gazetesinde yayınlandı. Tutanakların tümünü burada yayınlamıyorum, sadece önemli cümleleri alacağım. İsteyen tümü rahatlıkla bulabilir. Hala okumayan varsa zaten siktirsin gitsin.

Öcalan’ın BDP ile görüşmesindeki bazı sözleri:

  • Rejim değişikliği olacak.
  • Felsefi ve örgütsel birikimimi PKK’yı hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum.
  • AKP’yi 10 yıldır ayakta tutan benim.
  • Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011’de) PKK’yi bitireceğiz’ dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT’e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, ‘bu darbedir’ dedim. Ergenekon’dan farkı yok. Başbakan MİT’e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ’u kastetti) tutuklanması da budur.
  • MİT’i düşürseydiler. Türkiye’de tüm kaleler düşmüş olacaktı. Hakan Fidan tutuklansa, sonra sıra Başbakan’a gelecekti. Benim bu süreci canlandırmam, darbeyi engelleme sorumluluğu… Darbeyi önleyebileceğimi fark ettim ve süreci başlattım.
  • Süreç başarısız olursa ‘Apo öldü’ diyeceksiniz. Ben yokum. BDP ve PKK’nın beni kullanmasına izin vermem.
  • Ne ev hapsi, ne de af bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Şunu bilin ki bu hamlem komployu boşa çıkaracaktır. Ben komployu aşıyorum. Başarılı olursam, Ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa 50 bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum. Yalnız, herkes bilmeli ki, ‘Ne eskisi gibi yaşayacağız, ne de eskisi gibi savaşacağız’.

Öngördüğüm gibi, bu sürecin sonunda Öcalan dahil tüm tutukluların serbest kalması planlanıyor. Bu yüzden “barış” sözcüğü herkesin ağzında dolaşıyor. Ergenekon tutuklulukları da teröristlerle birlikte serbest kalabilecek, plan bu.

Buna Öcalan inanmış gibi gözüküyor. Bana kalırsa, küresel güçler bu süreci nasıl önümüze sürdüyse, bu süreci öyle bir noktada sonlandıracaklar ki kendimizi bir anda iç savaşın içinde bulacağız. Zaten Öcalan’ın “Başarılı olamazsam halk savaşı olacak” dediği de bir anlamda bunun göstergesi. Yani önceki yazılarımda da belirttiğim üzere tıpkı Arap Baharı gibi tezgahlanan bir Kürt Baharı kapımızda…

Öcalan’ın "MİT’e darbe planlanıldığı" tespiti doğru. Öcalan’ın "son kale" dediği MİT’e operasyon yapanlar sizlerin de bildiği üzere cemaatin ekibiydi. Öcalan, cemaati açık tehdit gördüğünü dile getiriyor. Bu tutanaklardan sonra cemaatin yazarları da olabildiğince sert çıkışlar yapmış Öcalan’a… E destek veriyordunuz, "hayır sulhtadır" diyordunuz, "el etek bile öpülür"dü hani? N’oldu tatlım?

Bu tutanakların sızdırılması hükümete tehdit niteliğinde bana göre. BDP laf cambazlığı yapıyor ama durum gayet açık ortada. Sızdırma yapılacağı biline biline bazı şeyler konuşulmuş. Çünkü tutanakları dikkatlice okursanız, Öcalan sanki siyasi lidermişçesine "daha fazla özgürlük", "Anadolu’nun özgürleşmesi" gibi popülist söylemler kullanıp durmuş. Bunları toplumun karşısında söylersin de, BDP’lilerle konuşurken söylemezsin. Çocuk mu kandırıyorsunuz lan amına koduklarım? Tutanaklar sadece ve sadece Öcalan’ı "Kürt lideri" konumuna getirmek için hazırlanmış. Baksanıza, darbe önlüyor, iktidarı belirliyor, savaş çıkarabiliyor. Vay amına koyim be Rıfat abi.

Hükümet “barış” sözcüğü ile girdiği süreçte bir anda “Özgür olacağımızı göze al, geri adım atarsan savaş başlatırız” tehditi ile karşı karşıya kaldı. Erdoğan, kısa bir süre içerisinde ya ülkeyi iç savaşa sürükleyecek ya da Başkanlık Sistemi’ne geçebilirse, yeterli gücü elinde bulundurduğu için masaya oturdukları ile tek tek hesaplaşmaya başlayacak, o laf ettiği Esad’ın durumuna düşecektir ve bu da iktidarının sonunu getirecektir.

Ne yazık ki Türkiye, batı tezgahı ile adeta rehin alınmıştır. Eli kolu bağlıdır. Yeniden milli mücadele artık kaçınılmazdır.

SELMAN UYGUN

ÖZEL BÜRO GRUBU ÜYESİ

[status draft]

İLLUMİNATİ DOSYASI : İlluminati, sömürülenler ve uyanış


Google’ın sunmuş olduğu bir hizmet vardı Google Trends adında. Yıllardır bir işime yaramıyordu; eminim bir çoğunuz hiç kullanmamışsınızdır bile. Sabah sabah aklıma geldi, bi kullanayım dedim. İlginç veriler elde ettim.

Google Trends, kelimelerin dünyada aranma popülerliğini gösteren bir sistem. Fazlaca detaylı üstelik. Bölge, ülke, şehir, tarih gibi geniş seçenekler de sunuyor. Neyse lan bu ne, Google Trends’i tanıtıyorum amk.

Konumuza dönelim.

İlluminati kelimesini arattım. 2004-2012 arasında İlluminati kelimesinin search grafiği aynen şöyle;

2004-2012 Google’da illuminati kelimesi arama istatistikleri

Görüldüğü üzere büyük bir uyanış var. Grafik çok ilgimi çekti, hemen detaylara baktım. Siz de bakın, bakmayanları uyarın.

2004-2012 Google’da illuminati kelimesi arama istatistikleri (Ülkeler)

Tuhaf değil mi? Dışarıdan bakınca "eğitim seviyesi düşük", "gelişmekte olan", hatta "gelişmemiş" diye tanımlanan ülkelerde yoğun bir araştırma var konu ile ilgili.

Mesela ilk sırada Haiti var. Anarşinin hakim olduğu, batı yarımkürenin en fakir ülkesi…

İkinci sırada Nijerya var. "Petrol zengini" Nijerya’da halk, sömürgeciler yüzünden hiç de zengin değil. OPEC’teki (Petrol İhraç Eden Ülkeler) tek Afrika ülkesi Nijerya olmasına rağmen, halk tıpkı Türkiye’deki gibi varlık içinde yokluk çekiyor.

Dünyadaki kronik fakir nüfusun yüzde 6’sı Nijerya’da yaşamakta. Ülke nüfusunun yarısının günlük kazancı 1 Dolar’ın altında… Henüz 1960’da sona erdirilen İngiliz işgali yerini örtülü işgale bırakmış durumda. Belirli aralıklarla tekrarlanan askeri darbeler, Shell, Chevron gibi petrol devi küresel şirketlerle kolkola girmiş, ülkenin kasasına bir kuruş koymamıştır. Tüm bunlara teslimiyetçi ekonomi politikaları da eklenince ülkenin belini doğrultamasının sebebi gayet açık sanırım.

Bu arada Tıpkı Türkiye’deki "Hedef 2023" projesi gibi Nijerya’da da "Vizyon 20:2020" adında bu yıl açıklanmış bir proje var. Ve üzgünüm ama yine tıpkı Türkiye’deki gibi Nijerya’nın da ekonomi politikası "özel sektöre destek ve teşvik"ten başka bir şey değil.

Liste Kenya, Ruanda, Namibya, Uganda gibi ülkelerle devam ediyor. Hepsinin durumu ortada…

Zenginler tarafından yönetilen yoksulluk, insanlara hayatlarını kurtarmak için sadece hayal peşinde koşmayı öğretir. Bu yüzden Afrika’da çocukların en büyük hayali futbolcu olmaktır. Türkiye’de de Trabzon futbolcu yetiştirme konusunda birinci şehirdir fakat bunun yoksullukla alakası yok, Karadeniz’de dağlar denize paralesadfasdf.

İlluminati kelimesinin en çok arandığı şehirlerde ise İstanbul ikinci, Ankara ise altıncı sırada.

2004-2012 Google’da illuminati kelimesi arama istatistikleri (Büyük şehirler)

Birinci sırada Nijerya’nın en büyük şehri Lagos var. Listede yer alan diğer şehirler nüfusu kalabalık, nam-ı diğer metropoller. Listedeki 10 şehirden 5’inin ABD’de yer alması da dikkat çeken diğer bir ayrıntı. Dünya çapında arama sonuçlarında şehirler dediğimizde sadece büyük şehirler esas alınıyor sanırım. Çünkü aşağıdaki veriler çelişkili bir sonuç ortaya koyuyor.

Türkiye’de İlluminati kelimesinin en çok arandığı şehir İstanbul. Şaka lan değil. Çok ilginç, bakın.

2004-2012 Google’da illuminati kelimesi arama istatistikleri (Türkiye/Şehirler)

Evet yanlış görmediniz. 2004-2012 yılları arasındaki arama istatistiklerine göre ilk sırada Yozgat var. İstanbul ise 8’inci sırada. Ankara, İzmir gibi büyükşehirler listede bile yok!

Hep siyasi harita görmeye alışanlar için gelsin, işte Türkiye’nin İlluminati arama haritası. Sivas’ın doğusuna zor da olsa geçtik. Ehe.

2004-2012 Google’da illuminati kelimesi arama istatistikleri (Türkiye haritası)

SELMAN UYGUN

ÖZEL BÜRO GRUBU ÜYESİ

[status draft]

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.