Aylık arşivler: Mayıs 2016

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : TARİH /// Televizyon Gazetesi /// 17.05.2016 /// Sinan Meydan – Halil Nebil er – Ulusal Kanal


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=zI85lAu2Ef0&list=TLs1jGCk7_kNgzMTA1MjAxNg

TARİH /// VİDEO : Tarihin En Güçlü 20 SAVAŞÇISI


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ZadHNR6bHXw&feature=em-subs_digest

SİYASİ DOSYA /// PROF. DR. MUHARREM KILIÇ : Yeni Anayasa : Siyasal Alanın Yeniden İnşası


Prof. Dr. MUHARREM KILIÇ

Tarihsel derinliği içerisinde oldukça zengin bir siyasi ve kültürel miras üreten bu millet, bu coğrafyada medeniyet kurucu bir aktör olmuştur. Varlık ve bilgi tasavvuru rehberliğinde bu millet, bütün kurumsal aygıtları ile güçlü ve özgün bir medeniyet inşa etmiştir. Üretmiş olduğu düzen fikri ve devlet geleneği ile de bu coğrafyada tutunabilmenin siyasal, hukuksal ve kültürel zeminini var etmiştir. Bu zeminde milletimizi bir arada tutan kolektif bilinç, yüksek adanmışlık duygusu ile bağlanılmış olan millîlik ve vatanperverlik duygusu olmuştur.

Burada ‘millîlik’, zihin, gönül dünyamızı ve coğrafyamızı muhasara altına alma girişimlerine karşı güçlü bir ses ve cesaretle karşı durabilme potansiyelini ifade etmektedir. Dahili ve harici aktörleri ile bu bedbahtlığın son zamanlarda millet iradesini boğma çabalarına esefle tanıklık etmekteyiz. Bir yanda şiddet ve terör eylemleri ile kamu güvenliğini ve toplumsal huzuru hedef alan terör örgütleri, öte yanda kamusal iktidarı ele geçirme ve dejenere etmeyi amaçlayan paralel devlet yapılanması ortak bir zeminde millet iradesini kuşatma altına almaya kast etmiştir. Ülkemizi uluslararası kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmayı amaç edinen sosyo-psikolojik harekât başlatılmıştır.

İçinden geçmekte olduğumuz bu kuşatma halinden tek çıkış yolu, kuşkusuz aziz milletimizin kendi mukadderatını tayin etme konusundaki yüksek iradesi olacaktır. Siyasi aktörlerin bu iradeye tercüman olması tarihî bir sorumluluktur. Zira bu irade doğru biçimde anlamlandırılamaz ve zamanında gereği yerine getirilmezse, ağır hasarlara yol açacak olan bu kuşatma sürecektir. Bu noktada siyasilerin, pozitif bir siyaset dili üretme ve daha yapıcı bir politik performans ortaya koyma kapasitesini artırma güdüsüyle hareket etmeleri elzemdir. Günübirlik politik kaygılar ile şer ekseninde menfaat ortaklıklarını sürdüren suç ve terör örgütlerinin amaçlarına hizmet edici politik tutumlar millet vicdanında mahkûm olacaktır. Politik alanı işlevsizleştirmeye çalışan terör örgütlerinin üretmiş oldukları şiddet siyasetinin tasfiyesi adına yeni bir anayasal zemin/sistem var etmemiz gereklidir.

Bu anafordan kurtuluşun çaresi, yeni bir toplum sözleşmesi (anayasa) var edebilmektir. Sancılı politik süreçler ve mücadelelerle oluşturduğumuz demokratik siyasal sistem deneyimimizi içinde bulunduğumuz yeni yüzyılın dinamiklerine uygun biçimde yeniden üretmemiz icap etmektedir. Demokratik cumhuriyet geleneğimizi, güçlü bir siyasal sistem temelinde yeniden takviye etmemiz gerekmektedir. Bu, milletimizin kolektif tarihsel hafızasını canlandıracak ve millet olma bilincini yeniden uyandıracaktır. Toplumsal bütünleşme duygusunu var etme, zihinsel çatallaşmaları izale etme adına bu yenilenme zorunludur. Ancak yeni anayasanın bu duyguyu aksettirebilecek bir ruhu taşıması gerekmektedir. Anayasanın hem ana ilkeleri ve hem de hak ve özgürlük düzeni itibarıyla tüm yurttaşlara aidiyet duygusu verecek biçimde tanzim edilmesi gerekmektedir. Yeni anayasa, toplumun her kesimini kuşatıcı bir söylem düzeneği ve toplum metafiziği kurmalıdır.

İçinde bulunduğumuz süreçte sistem reformunu gerçekleştirecek nitelikteki yeni anayasa merkezli iyi niyetli tartışmalar, oluşan kutuplaşma dilini izale etmeye de imkân sağlayacaktır. Uzlaşıya dayalı bir anayasanın kabulü ile süreç tamamlandığı takdirde ise toplumsal barışın tahkimi adına önemli bir adım atılmış olacaktır. Ayrıca yeni anayasa, siyasetin hücresel yenilenmesine de imkân sağlayacaktır. Kısırlaşan politik dil ve pozisyonlar açısından bir yenilenme zemini üretecektir. Yeni bir anayasa ile kurumsallaşacak olan bu bilinç, aynı zamanda bürokratik kurumsal vesayetin tasfiyesini de mümkün kılacaktır.

Milletimizin siyasal sistem reformunu temin edecek olan yeni anayasa beklentisini başkanlık sistemi, diktatörlük ve/ya bağlam dışı başkaca tartışma alanlarına indirgemek ya da sulandırmak ‘trans-politik’ bir siyaset pratiğidir. Siyasal alanı işlevsizleştirme güdüsüyle hareket eden vesayet pratiklerinden beslenen politik saprofitlerin direnç söylemleri karşısında yüksek bir irade ortaya konulmalıdır.

Yeni anayasanın kurucu ruhu, millet aleyhine bozulmuş olan egemenlik dengesini yeniden kuracak, ülkenin zorlu jeopolitik şartlar içerisinde varlık ve bekasını temin edecek, yönetici gücün milletçe temellüküne imkân verecek bir ruh olmalıdır. Millî iradeye yönelen vesayet girişimleri ancak böylesi bir ruhla boşa çıkarılabilir. Bu ruhun tekevvününde sorumluluk tüm siyasi aktörlerin üzerindedir.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// SAADET ORUÇ : Washington Post’tan PKK bildirisi gibi analiz


SAADET ORUÇ

Washington Post gazetesinde son dönemlerde yayınlanan Türkiye ile ilgili haberlerdeki jargon dikkat çekici… PKK için tek bir satırında dahi “terör örgütü” ifadesi kullanılmazken, teröristler için neredeyse “çiçek çocukları” demedikleri kalmış sadece.

Washington Post’ta yayınlanan bir haberde kullanılan, “Türk hükümeti, uzun zamandan beridir farklı bir kültüre sahip olan ve başka bir dil konuşan Kürtleri, Türk devletinin saflığı için bir tehdit olarak görmektedir.” cümlesi eğer bilgisizlikten değilse kötü niyetten başka bir nedenle açıklanamaz. Devlet televizyonu bu iktidar döneminde alınan bir kararla Kürtçe yayın yapan bir kanala sahipken, Kürtçenin önünde herhangi bir engel bulunmazken, dahası teşvik edilirken, devletin Kürtleri bir tehdit olarak gördüğünü belirtmek insafsızlıktan başka birşey değildir. Türk devleti, Kürtleri değil, çoğunluğu Kürtçe bile konuşmayan PKK’nın silahlı çetelerini terörist olarak nitelemektedir ve bu niteleme Washington Post’un yayınlandığı ABD tarafından da paylaşılmaktadır.

Türkiye’nin terörle mücadelesinde de, Washington Post’un ilgili makalesinde iddia edildiği gibi, oyunun kurallarını değiştirecek hiçbir gelişme yaşanmamıştır. Washington Post’un kendisine terörle mücadele konusunda yanlış bilgiler veren kaynaklarını gözden geçirmesi isabetli olacaktır kanısındayım. Aksi takdirde karanlık bir algı operasyonunun bir parçası olarak görüldüklerini bilmelerinde fayda var diye düşünmekteyim.

Batı’nın seçim ayarlı siyasi buhran çıkmazı

Kasım ayındaki ABD Başkanlık seçimleri, Fransa’da 2017 yılında yapılacak olan başkanlık seçimleri ve Almanya’da yaklaşan seçimler… İngiltere’nin AB için tamam mı, devam mı oylaması…

Batı dünyasının bu dört ağır topu, seçim hesaplarının uluslararası politikada belirleyici hale geldiği bir türbülanstan geçiyor. Koltuğunu bir bilinmezliğe devretmeye hazırlanan Başkan Barack Obama, oldukça kötü bir skorla görev süresini tamamlıyor. Obama’nın süper güce liderlik ettiği dönemde dünya, Suriye’de, Gazze’de yapılan zulümlere seyirci kaldı. Suriye’de kameraların önünde denebilecek bir açıklıkta kimyasal silah kullanıldı ve bu zulme imza atan Beşar Esad, “batının İslam korkusu” dışında hiçbir nedenle açıklanamayacak şekilde ödüllendirildi. Mısır’da halkın seçtiği lider olan Muhammed Mursi darbeyle indirildi. Yine tek açıklaması “batının İslam korkusu” idi.

Milyonlarca göçmen evlerinden kaçarken, iç denizlerin azgın sularına kurban oldu. Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük krizini yaşadı. Afrika ülkelerindeki açlık daha da büyüdü, kaynakların paylaşımındaki dengesizlik uçurum boyutunda ilerlemeye devam etti.

Rusya, dengeleri sarsacak şekilde Batı üstünlüğüne itirazlarını dile getirdi. Obama, “Aman Ali Rıza Bey, ağzımızın tadı bozulmasın” modunda sessiz kaldı.

Zulümler, savaşlar, haksızlıklar Obama döneminde tırmanışa geçti…

Fransa’da sosyalist iktidar döneminde maruz kalınan terör saldırıları bahanesiyle özgürlükler tırpanlandı. Yeni seçim sürecine kimlik tartışmaları üzerinden girileceği açıkça ifade edilerek göçmen ve İslam karşıtlığının zemini meşru kılındı. Bizzat yöneticiler eliyle…

Almanya, göçmen kriziyle başa çıkmak amacıyla önyargılarını kısa süreliğine rafa kaldırmış gibi görünüyor ama Neo-Nazilerin saldırıları da tırmanışa geçti.

Ne Euro sistemine, ne de ortak vize sistemi Schengen bölgesine dahil olan Londra da, Avrupa Birliği’nden anlaşmalı boşanma yolunda adım adım ilerliyor…

Konjonktürel bir çıkmaz değil elbette sözkonusu olan… Zeminleri sağlam değil…

ARAŞTIRMA DOSYASI /// H. HÜMEYRA ŞAHİN : Ulus-Devlet Dünyaya Huzur Getirdi mi ?


H. HÜMEYRA ŞAHİN

Türkiye’nin güneydoğu sınırında ve Ortadoğu’da dinmeyen sorunlar var. Dünyanın neresine bakarsanız bakın etnik çatışmalar görülüyor. Küresel güçler bu etnik ayrışmalar üzerinden böl-yönet politikasıyla dünyanın belli bölgelerini yönetme mücadelesi içinde. Ulus-devlet meşruiyeti adı altında etnik milliyetçilik körükleniyor. Bu döngü 19.yy’dan beri dünyada huzursuzlukların kaynağı oldu.

20 yy.’a girerken, dünyada 20 civarında siyasal güç vardı. Bugün 250’yi aştı ama bu ulus-devletlerin ne kadarı kendi topraklarında muktedir, orası tartışılır. Ortadoğu’daki Arap ülkelerinin birbirine çok benzeyen bayraklarına bakınca, hepsinin tek bir İngiliz tasarımcının elinden çıkmış olduğu görülür.

Ulus-devletin ortaya çıkışını sağlayan şartlar, coğrafi keşiflere dayanır. Coğrafi keşiflerle elde edilen yeni kaynaklar, burjuvazinin daha çok kazanma iştahı ile daha çok üretip, daha çok tüketme döngüsünü ortaya çıkardı. Ve elbette üretilen malın güvenli biçimde yeni pazarlara açılması gerekiyordu. Bu nedenle, yeni bir siyasal zemine ihtiyaç duyuldu. Zira kendi mülkünün siyaseten de patronu olan baronlar, lortlar, feodal beyler ve kralların etkin olduğu bir siyasal yapılanma içinde böylesi bir serbest piyasa ekonomisi yürütmek mümkün değildi. Ekonomik üretim ve pazarlamanın güven içinde yapılabilmesi için, yeni devlet yapılanması askeri bir güce de dayandırıldı. Gelişiminde kapitalizmin belirleyici olduğu, yapı ve işleyişinde burjuvazinin etkin olduğu, askeri güce dayanan ulus-devletlerin kuruluş süreci, dünyanın her yerinde farklı şekillerde gerçekleşti. Kıta Avrupa’sında devrimci bir şekilde kısa sürede gerçekleşirken, diğer ülkelerde zamana yayılarak gelişti. Burjuvazisi olmayan toplumlarda ise, ‘hayali cemaatler/uluslar’ üretildi.

‘Ortak dil, ortak kader ve ortak bir soy’ bu yeni siyasal ve ekonomik sistemin belli coğrafi sınırlar içinde duygusal alanını oluşturdu. Marşlar, vatanseverlik metinleri, yeni haritalar ve müzeler gibi bu duyguyu besleyecek kurumsal aygıtlar ulus-devletin psikolojik zeminini oluşturdu.

Yeni ekonomik kaynakların yeni pazarlara ulaşma süreci bir yandan da küreselleşme olgusunu beraberinde getirdi. Her ne kadar küreselleşme kavramını 90’lı yıllardan beri kullansak da, aslında bu kavramın tarihi 17.yy’a kadar gidiyor. Bu yönüyle ulus devlet, bir paradoksla hayatımıza yerleşti. Toplumlar bir yanda homojenleşerek ulus bilinci ile siyasal örgütlenmelerini gerçekleştirdiler ama aynı zamanda küresel bir hareket alanında rekabet odaklı bir diyaloğa girdiler. Bu küresel arena, zaman içinde devletlerin kendi ekonomilerini kendi kontrollerinden çıkaran, para politikalarını belirleyen bir uluslararası sistem dayattı. Bu organizasyon içinde ulus devlet ölçegˆini as¸an ve tek başına ulus devletlerin üstesinden gelemeyecegˆi ekonomik, siyasal, sosyal ve çevresel birçok yeni sorun ortaya çıktı. Tüm bu çelişkilerine rağmen dünyada henüz ulus-ötesi bir siyasal tasarım yok. Fakat ulus-devletlerin milliyetçiliği aşıp ırkçılığa yanaşan boyutları ve kapitalist rekabetin doğurduğu ahlak sorunları dünyada yeni bir siyasal, ekonomik ve toplumsal sisteme olan ihtiyacı ortaya koyuyor. Aksi halde şu an çoğu etnik ve dini sebeplerle yerlerinden edilen 50 milyon göçmenin dünyada insanca yaşayabilmesi çok zor görünüyor.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Tehcir, Sığınmacı, PYD-IŞİD Arasında Ürkütücü Bağlar…


Yüz bin gitmişlerdi şimdi kaç?

Doğu Cephesinde Ermeniler

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na, Baban-Bedirhan-Abdulkadir yönetiminde siyasi Kürtçü cemiyetler ve örgütler, Abdusselam Barzani ile Kuzey Irak’ta ve Molla Selim’le Bitlis’te çıkarılan isyanların gölgesinde girmişti.

Büyük Harp boyunca Doğu cephesinde Kürt adıyla başlayan bir isyan hiç yaşanmadı ama buna karşılık Ermeniler ve Nesturiler hareketlendi…

Osmanlı tarihinde siyasi ve silahlı Ermeni hareketlerine sıkça rastlanmış ve bu başkaldırılar siyasal Kürt hareketinden çok daha önceleri ortaya çıkmıştır…

Hınçak örgütü(1877); Taşnaksutyun örgütü(1890); Van’da İttihat ve Halas Cemiyeti(1872); Muş’ta Hakkı Sever Şirketi(1880); Erzurum’da Silahlılar Cemiyeti ile Ermenistan’a Doğru Cemiyeti(1880) ve Karahaç Cemiyeti(1882) gibi örgütler kurulmuş ve Ermeni komitacılarının desteğinde Anadolu’da sürekli iç karışıklıklar çıkarılmıştı.

1890’da Erzurum’da başlatılan ayaklanmaları, Kayseri-Yozgat-Merzifon(1892), I. ve II. Sason (1894-1904), Zeytun(1895) ve Van’da çıkarılan ayaklanmalar(1896) izlemiş ve Osmanlı Bankası’na yönelik bombalı eylem(1896) ve Adana ayaklanması(1909) da sayılan Ermeni eylemleri içerisinde yer almıştı.

Bu Ermeni olayları İngiliz arşivlerindeki gizli raporlara yansımıştı;
‘4 Mart 1896, Van’daki İngiliz Viskonsolosu C.H. Williams’tan Büyükelçi Sir P. Currie’ye… Van’da Taşnak ihtilal komitesinin 400 kadar üyesi var. Hınçakların da yaklaşık 50 üyesi var. Bunlar burada terör estiriyor. Saldırıları ve çılgınlıklarıyla Müslüman halkı kışkırtıyorlar. Bu gidişin tehlikeli olduğuna Ermeni piskoposunun dikkatini çektim… Geçen yıl yaşanan korkunç olayların asıl sorumluları da bu örgütlerdir.’[1]

Olaylar hiç hız kesmemiş; 1912’de Bitlis, Diyarbakır ve Elazığ’daki Ermeniler 200.000’in üzerinde imza toplayarak Rus uyruğuna geçmek istemişlerdi.

Bu isteğin ardındaki neden, Bitlis’in Rusya Konsolosu tarafından 24 Aralık günlü raporunda şöyle açıklanıyordu;
‘Ermeniler gece silahlanarak Müslümanların taşınmaz mallarını kendi aralarında paylaşmaktaydılar. Çünkü Rus askerleri gelince Müslümanların güneye çekileceklerini bekliyorlardı.’[2]

Oysaki aynı Rusya, 4 Temmuz 1903 tarihli bir buyrukla Ermeni kiliselerinin mallarını hükümetin yönetimine vermiş ve Ermeni okullarında Rusça okutulmasını kararlaştırmış olan Rusya idi. 1905’te de Ermenileri ezen Rusya, 1909’da 4.000 Ermeni’yi tutuklayıp 3.000 Ermeni’yi sürgün etmişti.

Ermenileri baş düşmanı olarak gören Rusya, Osmanlı ordusundan kaçan bu Ermenileri kendi silahlarıyla bir kat daha donatmış ve özel çeteler kurarak Osmanlı’ya karşı geri göndermişti. Buna karşın -belki de sonucunun bir felaket olacağını bile bile- aynı Ermeniler Büyük Savaş’ta yine Rusya’nın yanında yer aldılar.

Kısaca, Ermeni hareketi yeni ortaya çıkmış bir başkaldırı değildi, tarihsel kökleri olan bir süreçti, Büyük Harp yıllarında yeniden ivme kazanmıştı, hepsi o kadar…

Birinci Dünya Harbi’nde seferberliğin ilanı üzerine Osmanlı’ya karşı Rusların yanında savaşmak için Erzurum’daki Ermenilerin %75’i İran üzerinden Rusya’ya geçtiler.

İlk Ermeni isyanı 1914’te Zeytun bölgesinde başlatıldı; Ermeni çeteleri açıktan açığa hükümete karşı direniyordu. Askerlik çağrısına gitmedikleri gibi askere gitmek isteyen Müslümanların önünü kesiyor, öldürüyor ve mallarını yağmalıyordu. Buna karşı yapılan askeri harekatta 25 er şehit düşmüş, 34 er ise yaralanmıştı.
Sonuçta 700’den fazla çeteci yakalandı ve Tekke Manastırı’na kapatıldı.

Ardından Kayseri’deki Ermeni çetelerinin ayaklanma teşebbüsü geldi…
Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’nın araştırmalarına göre, Hınçak Komitası Paris Genel Merkezi Başkanı Sabah Gülyan Kayseri’ye gelerek bir hafta kalmış ve bir ayaklanma planı hazırlayarak 13 yaşındaki çocukların bile silahaltına alınmasını istemişti.

Amerika’da ‘Kayserililer Yardımlaşma Derneği’ adı altında bir dernek kurulmuş ve bölgeye ticaret mal denkleri arasında silah ve cephane gönderiliyordu.
Ancak isyan hazırlığı önceden haber alındı ve söz konusu bomba, silah ve cephaneye el konularak hareketin büyümesi önlendi.

İç Anadolu’daki Ermeni çete eylemleri de hiç durmamıştı. Aynı süreçte Bitlis, Erzurum, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Trabzon, Yozgat ve Van’da da Ermeni komitacıları hareketlendiler. Eylemleri genel olarak karakol ve devriyelere saldırı, haberleşme hatlarına sabotaj, Ruslar için casusluk, bombalama, halkı kışkırtma ve yer yer ayaklanmalarla kendini gösteriyordu.

Bu sırada Ruslar, Kasım 1914’te Kars’ı geçmiş, Ağrı’yı işgal etmiş, Sarıkamış’tan sonra Erzurum-Van istikametinde ilerleyişini sürdürüyordu. Sarıkamış başarısızlığında yeterince dikkate alınmayan kış koşulları etkili olduğu gibi, Ermeni olaylarının da etkisi vardı.

Talat Paşa, Osmanlı’yı Ermeni tehcirine zorlayan nedenleri ABD büyükelçisine şöyle açıklıyordu;
‘Ermenilere karşıtlığımız üç noktadadır: İlk olarak Ermeniler Türklerin zararına olarak kendilerini varlıklı yaptılar; ikinci olarak bizi yargılamaya ve ayrı devlet kurmaya kalktılar; üçüncü olarak, açıkça düşmanlarımızı yüreklendirdiler. Kafkasya’da Rusları desteklemişlerdir. Sarıkamış başarısızlığımız geniş ölçüde Ermenilerin eylemleriyle açıklanabilir. Bu nedenlerle savaş son bulmadan onları güçsüz bırakmaya kesin kararlıyız.’[3]

Büyük ayaklanma ise 20 Nisan 1915’te Van’da başladı.
Akdamar Adası’ndaki Rahipler Okulu karargahlarıydı. Günümüzde bu karargah ‘dinlerarası diyalog’ adıyla onarılacak, Ermeniler bu tarihsel misyonu olan bu karargahta yeniden toplanma fırsatını yakalayacaklardır.

Ayaklanmayı ilk başlatan Rusya’da ölüm cezasına çarptırılmış olan iki Ermeni komitacı oldu.
1915 yılı Şubat ayında, Tımar bucak merkezinde koyun sayımı yüzünden çıkan ayaklanmayla olayların önüne artık geçilemedi; sayıları 5.000’i bulan Ermeniler saldırıya geçtiler. Osmanlı Bankası, Genel Dış Borçlar Yönetimi, Tekel, Posta-Telgraf ve hükümet binalarına bombalar atılarak Müslüman mahalleler ateşe verdiler.

700 kişilik ayrı bir Ermeni komitacı Van Kalesi’ne saldırmış, hükümet kuvvetlerinin bu noktada savunmaya geçmesiyle çatışmalar Nisan ayı sonuna kadar sürmüştü.
Ermeni mevzilerinde bulunan ve üzerinde ‘öç’ yazısı bulunan Ermeni kalpakları ile Rus ve Fransız şapkaları olayların ardındaki tarihsel süreci iyi anlatıyordu.

Böylesi bir ortamda, 27 Mayıs 1915’te, günümüzde çok konuşulan Ermenilerin tehcir edilmesi kararı çıkarıldı.

Kararın gerekçesi şuydu;
‘Savaş yörelerine yakın bölgelerde oturan Ermenilerin bir kısmı ordunun harekatını zorlaştırır davranışlarda bulunmakta, halk saldırmakta ve isyancılara yataklık etmektedirler. Bu yüzden Van, Bitlis, Erzurum vilayetleriyle Adana, Mersin, Osmaniye ve Kozan kazaları, Maraş’ın merkezi dışında Maraş Mutasarrıflığında, Halep vilayetinde, İskenderun, Antakya kazalarında oturan Ermenilerin yerleri değiştirilecektir. Bunlar, Musul ve Zor mutasarrıflılıklarının Van vilayetiyle bitişik kuzey kısımlarına, Halep vilayetinin doğu ve güneydoğusuna ve Suriye vilayetinin doğusuna nakledileceklerdir’[4].

Savaş koşullarında yaşanan bu toplu nakil trajik olaylara kapı araladı, tehcir sırasında birçok Ermeni hayatını kaybetti. Ancak bunun günümüzde dile getirildiği gibi bir soykırım olduğunu söyleyebilmek zordur. Çünkü soykırım düşüncesinde olan bir devletin bu tehciri hem resmi kayıtlara alması hem de topluca kıyım yapması arasında mantıklı bir bağ kurulabilmesi zordur.

27 Mayıs 1915’te çıkan yasayla başlayan Ermeni tehcirine, Ekim 1916’da son verildi.

Öte yanda, göç kararının alınmış olması Osmanlı Devleti’ne karşı düşman tarafına geçen Ermeniler üzerinde hiçbir etki yapmamıştı; II. Meşrutiyet Meclisi’nde Kozan milletvekili olan Hamparsum Boyacıyan ‘Murat’, Erzurum milletvekili olan Karakin Pastırmacıyan ‘Armen Garo’, Van milletvekili olan Vahan Papazyan (…) takma adlarıyla çetebaşılığı yaparak eylemlerini sürdürüyordu.

Buradaki Vahan Papazyan, 1927’de, Ermeni Taşnaksutyun örgütünün temsilcisi olarak Bedirhan ve küçük Seyit Tahalarla birlikte Suriye’deki Hoybun örgütünü kuracak olan Vahan Papazyan’dır.
Ermeni isyanları Büyük Harp sonrasında da sürecektir.

İngiltere, Rusya ve Fransa gibi ülkelerin süregelen bağımsız devlet vaatleri ile aynı Ermeniler hem Osmanlı’ya hem de Cumhuriyet’e karşı bir siyaset izleyecektir.

Prof. Dr. Nurşen Mazıcı’nın tespitleriyle Ermeniler, bu bölgede hiçbir zaman egemen bir öge olamadılar. Yalnız nerede, hangi devletlerin egemenliklerinde yaşamışlarsa, orada sevilen bir öge karakteri taşıdılar, yetenek ve becerileriyle bağlı oldukları yönetimlerin değerli bir parçası durumunda varlıklarını korumayı başardılar.

Bir bütün olarak Ermeni eylemlerine bakıldığında, Doğu cephesindeki isyanların tek elden sevk ve idare edilmiş örgütlü bir başkaldırı olmadığı görülüyor; Ermenilerin daha ziyade bölgedeki Rus işgaline destek olmak için ortaya çıktıkları açık.

Çete eylemleriyle Müslüman halkı öldürmek ve sindirmek, geri bölge eylemleriyle Osmanlı ordularını güç duruma düşürmek gibi amaçlarla hareket etmiş oldukları da anlaşılabiliyor.
Bu şekliyle Ermenilerin Rus desteği ve yardımıyla kurulması olası bir ayrı ya da özerk bir devlet peşinde koştukları da görülüyor.

Müslüman hakla yaptıkları mezalimlere gelince, birlikte yaşadıkları insanlara karşı içten içe nasıl bir kin ve nefret beslemiş olduklarını, fırsatı buldukları anda bu ilkel güdülerle canice hareket etmiş olduklarını işaret ediyor.

Şimdi bugüne dönersek, PKK terör örgütünün Ermeni Taşnak çeteseiyle olan bağı biliniyor, zaten PKK da gizlemek gereğini artık duymuyor yani PKK bir Ermeni ittifak örgütüdür.

Bugün çok önemli bir başka mesele daha var, o da sığınmacılar…
1915 Techir kararına bakıldığında, çok sayıda Ermeni’nin Suriye/Halep’e ve Suriye’nin doğusuna techir edildiği biliniyor.

Yine bugüne bakarsak, bugün burada PYD/YPG adıyla PKK’nın kollarının silahlı faaliyet gösterdiği de biliniyor.

Türkiye’ye alınan milyonlarca sığınmacının da bu bölgeden gelerek Türkiye’ye yerleştiği de biliniyor.

Bu durumda sakın bu sığınmacılar 1915 Ermeni isyanından kaçan ve techir edilen Ermeniler olmasın!

Bu önemli çünkü eğer ki bunlar o Ermeniler ise Türkiye, 1915’teki tehdit ve tehlikeyle şimdi yeniden karşı karşıyadır; nüfus yoğunluğunu Türkiye’nin belli bölgelerinde elde edecek olanlar “ileri demokrasi” gölgesinde yarım bıraktıkları işe devam edeceklerdir demektir!

Öte yanda, Suriye’nin doğusu PYD bölgesi ve bu bölge tehcir edilen Ermenilerin konuşlandıkları yerler…

Yine öte yanda IŞİD Suriye’de toprak alıyor, sonra PYD’ye devrediyor, bu nasıl iş!

Anlaşılan bu bir ittifak; PYD ve IŞİD bu ittifakın silahlı kanadı!

Peki kime karşı?

Peki, AKP Hükümeti bunları bilmiyor mu ve neden bu sığınmacıları körlemesine(!) aldı?

Detaylı bilgi için bakınız: BÜYÜK SUİKAST/Erdal Sarızeybek

[1] Şimşir, ‘Kürtçülük’, cilt I, s. 219.

[2] Nurşen Mazıcı, ‘Ermeni Sorunu’nun Kökeni’, s. 91, Pozitif Yayınları, 2007.

[3] Age, s. 105.

[4] Age, s. 102.

BİLGETÜRK

ARAŞTIRMA DOSYASI : UFO Reporting Procedures & Regulations


AFI 10-206

The following documents were discovered by The Black Vault that pertain to reporting UFOs by the U.S. Military, Government and Commercial installations.

United States Air Force – Air Force Instruction 10-206

pdf.gifAir Force Instruction 10-206. 2008 Revision with UFO references [87 Pages] – Up until 2011, the Air Force had this publication active, and UFOs remained in it to be reported. When The Huffington Post profiled The Black Vault, and this discovery, the publication was changed within days. Reference: Air Force UFO Rules Vanish After Huffington Post Inquiry.

pdf.gifAir Force Instruction 10-206. 2011 Revision without UFO references [40 Pages, 0.4MB]

pdf.gifChange log to AFI 10-206 [19 Pages, 0.3MB]

United States Air Force – Air Force Regulation 200-2

pdf.gifAir Force Regulation 200-2 [8 Pages, 4.76mb] – This Regulation establishes procedures for information and evidence material pertaining to unidentified flying objects and sets forth the responsibility of Air Force activities in this regard. It applies to all Air Force Activities.

United States Air Force – UFOB

pdf.gifUFOB – History of the 4602nd Air Intelligence Service Squadron, 1 Jan to 30 June 1955 [74 Pages, 3.76mb]

Department of Defense

pdf.gifDoD 5040.6-M-1, October 21, 2002, Decision Logic Table Instructions for Recording and Handling Visual Information Material [64 Pages, 0.3 MB] – In this DOD manual, dated 2002 and is still on the books, references what military personnel should do given they take a photograph of a UFO.

Federal Aviation Administration (FAA)

pdf.gifALL “UFO” References in FAA Manuals / Regulations, 2016 Release [7 Pages, 0.7MB] – In 2016, I requested all manuals and regulations that the FAA had that referenced UFOs. These are the pages I received, which do not amount to anything more than recommendations to submit UFO reports to the National UFO Reporting Center or law enforcement.

Joint Army Navy Air Force Publication (JANAP) 146(E)

pdf.gifJANAP 146(E) [33 Pages]

TERÖR DOSYASI : Terörle Mücadelede İnisiyatif Devlette!..


KAYNAK : Stratejik Düşünce Enstitüsü

PKK Terörünün Ortaya Çıktığı Günden Bu Yana Devlet İlk Defa Her Alanda İnisiyatifi Ele Aldı.

7 Haziran seçimlerinde halkın verdiği demokratik desteği “terörizme” destek şeklinde algılayan PKK liderliği, 4 sene boyunca yaptığı her yanlışa göz yuman devlete meydan okuyarak Komünist bir Kürdistan kurma hayaline kapıldı. Türkiyelileşme sloganıyla ülkenin her tarafından oy almayı başaran siyasi temsilcilerinin “emanet oy aldık, onlara sahip çıkacağız” söylemine “hayır, emanet değil öz oyumuzdur” diyerek Kandil dağından meydan okuma, 22 Temmuzda yataklarında uyuyan 2 polis memuruna sıkılan kurşunlardan sonra terörizmin geldiği safhanın işaret fişeği gibiydi. Ondan önce defalarca sokak ortasında güvenlik görevlilerine sıkılan kurşunlar devlet erkinin yürüttüğü çözüm meselesinin sonunu getirmemiş, aksine çözüm adına bu katliamların “adeta” üstü örtülmüştü. 2009 Oslo görüşmelerinde “kentleri bombalarla doldurdunuz” sözleri devlet erkinin her konuyu bildiğini ama çözüm meselesi yüzünden devleti PKK’ya muhtaç, eli kolu bağlı bir görüntüye sürüklemişti.

Teröre başladığı yıllardan beri PKK ilk defa gerilemeye başladı. Aslında PKK Kürt halkı nezdinde her zaman gerideydi. Çok az bir kitle hariç Kürt topluluğu PKK terörizmine hiçbir zaman rıza göstermedi. Ortaya çıktığı yıllarda PKK’nın katlettiği Kürtlerin sayısının hayli kabarık olduğunu bu halk zaten biliyordu.

1991 yılında CHP (SHP) sayesinde meclise giren PKK yanlısı eski CHP’li siyasetçilerin, Gladyo denetiminde olan devlet ve erkinin hataları ve yönlendirmesiyle -ki bu kuruluşta DİSK önemli görevler ifa etmiştir- DEP adı altında kurdukları partilerinin süren terör ve devlet baskısı yüzünden halk tabanına yayılması –nezdimde- özellikle 28 Şubat sürecinden sonra hız kazanmıştır. Liderlerinin paketlenerek ülkeye teslimi ve dindar kitleler üzerinde sürdürülen cadı avı Kürt halkının PKK’nın yanına ilişmesinde etkili olmuştur. O Tarihlerde bildiğimiz tanıdığımız önemli isimler, Milli Selamet Partili Kürtler PKK’nın siyasi temsilcilerinin arasına katılmışlardır.

PKK’nın ipini elinde tutan iç ve dış mihraklar bu vasıtanın Kürtlerde ırkçılığı, milliyetçiliği arttırması için her olanağı kullanmıştır. Terörüne Kürtleri öldürerek başlayan bu örgüt, yöneticilerin “büyük” hataları yüzünden sürekli büyümüştür. 2000’li yılların başından itibaren terörü tekrar sahneye koyan güçler halktan istedikleri siyasi desteği alamazken, PKK illegal olarak sürdürdüğü sosyalist mücadelede büyümeye ve gelişmeye devam etmekteydi. 2004-2005-2006 ve 2007 hatta 2008’ide dâhil ederek söyleyebiliriz ki, örgütün siyasi hareketinin halk tabanında bulduğu desteği neredeyse bitmek üzereydi. Nasıl bir el atıldıysa bu gerilemeye, PKK ve siyasi temsilcileri yeniden halk nezdinde itibar görmeye başladı. 1999 yılında kazandıkları mahalli idareleri ilerleyen seçimlerde AK Parti’ye kaptıran örgüt yeniden toparlandı ve bugünkü duruma geldi. Kazanç ve kayıp sebepleri ve sonuçları üzerinde uzun uzun yazılıp konuşuldu. Aydınlar halen konuşmaya ve yazmaya devam ediyorlar. Siyasilerde kendi pratikleri üzerinden çözümler üreterek terörü bitirme gayretindeler.

Şunu rahatlıkla yazabilirim artık. Allah-u âlem diyelim yine de, bizim devlet erkimizin bir kısmı ve aydınlarımızın büyük bir çoğunluğu Kürtleri ve meselelerini bilmiyor ve tanımıyorlar.

Kendine Kürt aydınlar ise Kürtleri ve meselelerini onlarla sınırlı kabul edenleri yönlendirmek için ideolojik hırslarını, inançlarını ve hayat tarzlarını “Kürtler” diye tavsif edip ortalığı karıştırmaktan başka bir işe yaramıyorlar.

7 Haziran seçimlerinde Kürtlerin “oy verelim de bunların belasından kurtulalım” mesajını doğru algılayamayan PKK çukur siyasetiyle tarihinin en büyük yenilgisini almak üzere.

Öldürülmesine göz yumduğu Kürt gençlerinin bedenlerinin artık işine yaramadığını ve bununla Komünist bir Kürdistan kuramayacağını gören PKK Suriye Hadiselerine sığınarak kurtulacağı zehabına kapılmış. 32 yıl süren terörde evlatlarını dağlarda, mağaralarda kaybeden Kürt ana ve babası, 1915’in Müslüman katliamını ve muhacirliğini atasının yaşadığı acıyı yüreğine gömerek yaşarken, buna sebep olan Rus’u ve Ermeni’yi nasıl unutmadıysa, 2015 in muhacirliğine sebep olan PKK zalimliğini de asla unutmayacaktır.

Terörün Meydana Getirdiği Tahribat!

PKK terörünün meydana getirdiği tahribat kısa sürede hal edilecek bir mesele gibi görünmüyor.

Son birkaç yıldır Kürt meselesinin ülkemize has çapı, uluslararası güçlerin devreye girmesiyle -özellikle de Suriye iç savaşından sonra- genişleyerek etnik kimlikli siyasi ve sosyal davranışları terör örgütü lehine genişletmiştir. Devletin çözüm adı altında geliştirdiği “haklı” demokratik hamleler, Suriye’de etkili güç haline gelen PYD/PKK taktiksel hamleleriyle “adeta” boşa çıkarılmış, yetmediği gibi Suriye hadiselerinden yeteri derecede faydalanamayan Türkiye siyaseti yüzünden, HDPKK Kürtler üzerinde siyasal ve sosyal bir tesir oluşturmuştur.

Türkiye, Temmuz 2015 den beri sürdürdüğü teröristle mücadelede başarılı gözükmekle birlikte toplumsal ıslah, etnik kimliklerin öne çıkarılması gibi tahribatlarda o denli başarılı gözükmemektedir.

Yeni ıslah hareketlerinin, sivil toplum kuruluşlarının da işin içine sokulmasıyla vatan sathına yayılması lazımdır. Eğitim alanında İslamlaşma hemen başlatılmalıdır. Devlet içinde çöreklenmiş terör yanlılarının ve vatan hainlerinin devletten behemehâl kovulması ve kendisine cemaat süsü vermiş, geleneği olmayan örgütlenmelerin ortadan kaldırılması şarttır. Her sakal bırakanın hoca olmadığı cümle âleme gösterilmelidir. Kemalist ve sol seküler anlayışların bu ülkeye verdiği zarar ortadayken Kürtlere sol anlayışı dayatanların Kürtlere vereceği zararların dillerde tüy bitinceye kadar anlatılması ve halkın uyandırılması elzemdir

Demokrasi denen otlağın, herkesin otlayacağı bir alan olmaktan çıkarılma ve buna dair yeni bir modelin, ideolojinin, inancın, Ümmetin Türkiye’den beklediği hamlelerle mümkün olacağını cümle âleme gösterme vakti gelmiştir. Gecikilmemelidir.

Çözüme Evet! Ama PKK’ya Silah Bıraktırılarak Yapılmalıdır…

Kürt halkı, ilçesinde öldürülen evlatlarının acısını bile dikkate almadan PKK’dan desteğini çektiğini ilan ederken, bazı yöneticilerin “çözüme kaldığı yerden devam edebiliriz” açıklamasını anlamakta zorlanıyor. Tıpkı bitme noktasına geldiği 2012 den sonra başlatılan ve hiçbir makul izahı yapılamayan Milli Birlik ve kardeşlik projesi gibi.

Adama sormazlar mı “sen eğer kaldığın yerden devam edecektiysen bizim oğlan ve kızlarımızı ne diye öldürüyorsun?” Maksadın bölgeyi ve Kürtleri PKK’lılara teslim etmekse eğer, o zaman 6 aydır ölen gençler ve şehit edilen güvenlik görevlilerinin suçu neydi?

Şarkta yaşayan millet PKK’nın silah bırakmasını istiyor, devletin ise sürdürdüğü teröristle mücadelesinden vazgeçmesini beklemiyor. PKK’ya silah bıraktırmanın yolu sadece silahtan geçmez elbette. Ölümlerin durması ve PKK’nın silahlarını bırakıp iddia ettiği sosyalist Kürdistan ütopyasından vazgeçtiğini ilan etmesi başka metotlarla da mümkün, diplomasi ve güvenlik bir arada sürdürülebilir. ABD ve AB üzerinde kurulacak baskı PKK’ya silah bıraktırır. Ayrıca Kürtler ve Kürt büyükleri devreye sokulabilir. Kürt gençlerinin ölümlerinden sorumlu olanların PKK’lılar olduğu halk tarafından biliniyor. Gençleri hendeklere doldurarak ölmek için askerin önüne süren zalimlerin PKK’lılar olduğu bu halka her daim anlatılmalıdır. Bu şekilde sürdürülecek bir propaganda örgütten kopan halkın baskısıyla silahların terkini sağlayabilir. PKK’yı Türkiye’nin ve halkın önüne süren güçlerin ellerini zayıflatmak ve ölen Kürt gençlerinin kanının hesabını sormak devletin görevi olmalıdır. Ayrıca devlet PKK propagandasını hakikatler üzerine bina etmelidir. Abartılı ve rahatsız edici propagandalar gelip geçicidir. Asıl olan PKK’nın kirli yüzünün bütün gerçekliğiyle Kürt halkına anlatılmasıdır.

Ayrıca teröristle, yandaşlarıyla sürdürülen bu mücadelenin kısa sürede bitmesi sağlanmalıdır. İslam’ın insana ve topluluklara verdiği değer ölçüsünde, Kürt halkının perişanlığının giderilmesi ve dağlarda, ilçelerde öldürülen evlatlarının yezit değirmeninde öğütülmesinin önüne geçecek şartlar sağlanmalıdır. Kürt gençlerinin ölümüne seyirci kalan ve öldürten PKK liderliğinin bertaraf edilmeli, Kürt gençlerinin ölümü ve kanı üzerinden siyaset geliştiren partilerinin ise hukuk çerçevesinde üstesinden gelinmelidir. PKK Kürtler nezdinde itibarını kaybetmiştir. Devlet ve siyasiler hata etmez ise yeniden kazanması da mümkün değildir.

Sinan BAŞAK

Gazeteci -Yazar

DUYURU : KOMUTANIMIZ TÜRKER ERTÜRK “CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET”TEN 11 ay 20 gün hapis cezası aldı !!!


ÖZEL BÜRO NOTU : KOMUTANIMIZ HAKSIZ BİR CEZA ALDIĞI İÇİN ÇOK ÜZGÜNÜZ AMA KOMUTANIMIZ ÜZÜLMESİN. BUGÜNLERDE GELİR GEÇER. BUGÜN MUTEBER OLAN YARIN DEMODE OLUR. BU KAFA VE ZİHNİYET MODERN DÜNYADA YAŞAYAMAZ. BU DÖNEMDE CEZA ALANLAR İLERİDE GURURLA ANILACAKTIR.

LİNK : http://www.ilk-kursun.com/haber/262754/gecekondu-adaleti/ ve http://www.ozelburoistihbarat.com/duyurular/duyuru-komutanimiz-turker-erturk-cumhurbaskanina-hakaretten-11-ay-20-gun-hap-292

E. Amiral Türker Ertürk’ün, bugün Çağlayan Adliyesi’nde “Cumhurbaşkanı’na hakaret” iddiası ile yargılaması vardı. Duruşmada Türker Ertürk, gerçekten bir hukuk dersi verircesine, tarihe geçecek bir savunma yaptı. Ama nafileydi! Çünkü; ülkede hukuk ve adalet, sürdürülen operasyonlarla bitirilmişti. Hakim; Türker Ertürk’e, 11 ay 20 gün hapis cezası verdi ve bu cezayı 10500 TL para cezasına çevirdi.

Türker Ertürk, kendisine sonucu sorduğumuzda;“Bugün Çağlayan’a; “Bitirilmiş, yok edilmiş ve çöl haline getirilmiş hukuk ve adalet sistemimiz içinde bir vahaya rast gelebilir miyim” düşüncesi ile geldim ama, boşuna hayal kurduğumu daha mahkemenin başında anladım.

Hem savunma yapıyordum, hem de yargıcı ve halet-i ruhiyesini anlamaya çalışıyor ve gözlerinin içine bakıyordum. Hakim, baskı altındaydı, vicdani ile İktidarın ezici tahakkümü altındaydı. Rahat değildi ve tedirgindi. Erdoğan’ın türbanlı avukatı; bu baskıyı görüntüsü ile Hakim’e devamlı anımsatıyordu. Sonunda Hakim, bana para cezası vererek, durumdan sıyrılmaya çalıştı. Masum olduğumu, hakaret etmediğimi o da biliyordu ama zor durumdaydı. Emin olun, ona kızmıyorum.

Günümüzde, ülkemizde ne yazık ki mahkemeler; İktidarın muhalifleri susturma, korkutma ve başkanlığa doğru gidişte, daha doğru bir ifade ile diktatörlüğe giden yolda sindirme operasyonlarının silahı haline gelmiştir. Bize, bu silahtan kurşun sıkıldı. “Eyvallah!” diyoruz. Çünkü biz; Mustafa Kemal’in askerleriyiz, sonuna ve ölümüne kadar bu mücadelenin içindeyiz.” şeklinde ifade etti.

İşte; E. Amiral Türker Ertürk’ün, Çağlayan 2.Asliye Ceza Mahkemesinde yaptığı tarihi savunma:

İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi Hakimliği’ne
Dosya No;2015/131E

Sayın Yargıcım;

Bugün burada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiğim iddiası ile yargılanıyorum. Halbuki, hakaret ettiğim iddia edilen sözler, zamanın Başbakanı Erdoğan’a hakaretle halen yargılandığım mahkemenin haberiydi.
Savcı, iddianamesine esas aldığı köşe yazımda; “Cumhuriyet Savcıları teröristlerle işbirliği yapan, anayasal suç işleyen, etnik ve mezhepsel kışkırtıcılık yaparak toplumsal barışımızı bozan Erdoğan hakkında soruşturma açmalı, benim değil” sözlerimin ve “Faşist ve Diktatör” başlığımın suç olduğunu iddia etmiş.

16 Şubat 2016’da, huzurunuzda yaptığım savunmada; savcının tarafıma yönlendirdiği suçlamaların doğru olmadığını, asılsız olduğunu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik hakaret kastı olmayan, sadece ve sadece eleştiri içeren sözlerimin, maksadı aşan biçimde zorlanarak yorumlandığını somut delillerle ifade etmiştim.

Bunu yaparken; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptıklarına, yapmadıklarına ve açıklamalarına, bu konuda yerli ve yabancı medyada çıkan haberlere, Yargıtay Başkanı’nın sözlerine, Yargıtay ve mahkeme kararlarına, evrensel hukuk normlarına, AİHM kararlarına, Anayasamıza ve yasalarımıza referans yapmış ve savunmamda söylediğim her sözü ve iddiayı delillendirmiş ve bir dosyada mahkemenize sunmuştum.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için söylediğim sözlerde asla ve kata hakaret kastı yoktur. Bir siyasetçi, gazeteci, Anayasal ve yasal sorumluluklarını bir yaşam boyu eksiksiz yerine getiren, 31 yıl ülkesine sıdkı sadakatle hizmet etmiş, sicilinde değil bir leke hep başarı ve takdir dolu eski bir denizci ve asker ve de Türk Yurttaşı olarak, ifade özgürlüğümü kullandım.

Artık bir iç hukuk normu haline gelen AİHM kararları; “Bir siyasetçiye yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, özel bir şahsa yönelik eleştirilere göre daha geniştir. Bir siyasetçi, özel şahıstan farklı olarak; her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz biçimde gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar. Ve bu nedenle, daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır” diyor.

Şimdi müsaade ederseniz; 16 Şubat 2016’da yani 2,5 ay önce yaptığım savunmamı, geçen bu süre içinde elde ettiğimiz ve savunmamı daha da güçlendirdiğini değerlendirdiğim yeni delillerle tekemmül ettirmek istiyorum.

Sayın Erdoğan, barış isteyen akademisyenlere; “Alçak, zalim, kapkaranlık” sözleriyle hitap ediyor, daha sonra hakkında hakaret davası açılınca; “ifade özgürlüğümü kullandım” diyor.

Yalova Asliye Ceza Mahkemesi, 13 Mayıs 2015’te Soma için yapılan yürüyüşte attıkları sloganlar nedeniyle, Cumhurbaşkanı’na hakaretten yargılanan 15 sanık hakkında verdiği beraat kararının gerekçesini açıkladı: “Cumhurbaşkanı değil, siyasi parti başkanı gibi” dedi. Mahkemenin gerekçeli kararında; “Hırsız katil Erdoğan” sloganını değerlendiren mahkeme, ‘hırsız’ ifadesi için “17-25 Aralık operasyonlarıyla ortaya çıkan yolsuzluk ve rüşvet iddialarına protesto mahiyetinde görüşlerin ve eleştirilerin dile getirilmesi” ifadelerini kullandı. ‘Katil’ ifadesi için ise; Soma katliamı ve Gezi direnişinde gerçekleşen ölümlere atıf yapılarak, Erdoğan’ın o dönemlerde iktidar partisinin başında yer aldığı vurgulandı. Yalova Asliye Ceza Mahkemesi, 15 kişi hakkında, 29 Şubat’ta beraat kararı verdi. Haber uzun, ayrıntısıyla dosyamızda var.

10 Mayıs 2016 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin haberi: Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Özgür Mumcu’nun, 2015 yılının Mart ayında yayınlanan “Zalim ve Korkak” başlıklı köşe yazısında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği iddiasıyla yargılandığı dava karara bağlandı. Mahkeme, unsurları oluşmayan suçtan, sanık Özgür Mumcu’nun beraatına karar verdi.

Geçtiğimiz Nisan’da yayınlanan Avrupa Parlamentosu raporunda; Türkiye’nin Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığını, demokrasi ve hukuk devleti alanında gerilediğini, medyaya saldırıların arttığını, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmaya çalışıldığını, yargı, temel haklar ve özgürlükler alanında ivedi reformlara ihtiyaç olduğunu söylüyor ve yolsuzluklarla mücadele, Türkiye’nin önceliklerinden biri olmalı diyor.

Türk halkındaki yaygın inanç şu; “Hakaret etmek saraya serbest ama halka eleştiri yapmak bile yasak, hatta hakaret iddiası ile suç.” Sayın Erdoğan, CHP lideri Kılıçdaroğlu’na; “Cahil, çirkef, ahlaksız, çirkin, namus fukarası, pişkin ve serseri mayın diyor”, savcılardan tık yok. Ama biz; “Sayın Erdoğan Anayasa’yı ihlal ediyor, Meclis’ten yetki almadan teröristlerle pazarlık masasına oturuyor.” diye eleştiri yapıyoruz ve hakaretten hakkımızda dava açılıyor.

Yine geçen ay, ABD yönetiminin geleneksel insan hakları ülkeler raporu yayınlandı ve Türkiye’ye 74 sayfa ayrıldı. Özetle; “Özgürlüklerin Türkiye’de adım adım yok edildiği, Cumhurbaşkanı ve diğer üst düzey hükümet yetkililerine hakaretten ceza soruşturmalarının özgürlükleri kısıtlamaya yönelik olduğu ve hükümeti eleştirmenin anında misilleme göreceği yönünde korku yaratıldığı ve oto sansüre neden olduğu” anlatılmaktadır.

26 Nisan 2016 tarihli Hürriyet Gazetesi’nden Mehmet Y. Yılmaz’ın köşe yazısından;“ ‘Alçak, zalim, kapkaranlık, vatan haini, lümpen, terör örgütünün maşası, ahlaksız, mandacı, ruhu kirlenmiş’. Birisinin yüzüne karşı bu kelimeleri kullanacak olursanız, en iyi ihtimalle benzeri sözlere muhatap olursunuz. Kötü ihtimal; kafanıza bir şey atılması olabilir ki, şiddete eğilimli bir toplumda böyle bir tepkiyle karşılaşmanız da yadırganmaz. Ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatları, bu sözleri ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorlar”

Ama arkasında gerekçeleri, belgeleri ve kanıtları olan eleştirilerin; hakaret kapsamında değerlendirilmesi mahkemelerden isteniyor ve baskı yapılıyor. Bunu, bütün dünya biliyor!

Geçtiğimiz Mart ayı içinde, ABD’nin eski Türkiye Büyükelçileri Morton Abramowitz ve Eric Edelman; Washington Post’a yazdıkları yazıyla Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a istifa çağrısında bulundular.

Medyamızda da yayınlanan bu yazıda; “Açıkçası, Erdoğan’ın varlığı söz konusuyken, demokrasinin gelişmesine imkan yok. AKP’nin gerçekleştirdiği reformlar, sistematik bir kötüye kullanımın, temel hak ve hürriyetlerin çiğnenmesinin önünü açmış görünüyor. AKP, ordunun anti-demokratik davranışları için, hesap verebilir hale getirildiğini müjdelerken öte yandan üretilmiş sahte delil ve şahitler ile politik muhalifler de bu meseleye dahil edilmekteydiler. Medya ile girişilen bu mücadelenin öncesinde, önde gelen ulusal medya kuruluşlarından birisine (Doğan Medya), 2.5 milyar dolarlık bir vergi borcu çıkarılmış ve bu sayede 2007 yılında önemli bir muhalif köşe yazarının kovulması (Emin Çölaşan) sağlanmıştı, o günlerde yaşananlar bugün medyayı susturmaya çalışan AKP’nin varacağı noktanın bir işareti gibiydi, gazeteciler hapis edilirken hükümet geniş ölçekli susturma operasyonlarına izin veriyordu. Sonunda sivil toplum; Erdoğan’ın zalim taktiklerini kabullenemez hale gelmiş ve Gezi Parkı Direnişi hayat bulmuş, fakat onlar da polisin ölümcül şiddeti ile karşılanmışlardı.

Gerçekten de Türkiye’nin son zamanlarda vardığı nokta, 20.yy’ın tek partili totaliter döneminin karanlığını anımsatmakta. Sadece birkaç gün öncesinde, Erdoğan’ın çıkıştığı bir medya kuruluşu, AKP’li bir parlamenterin öncülüğünde saldırıya uğradı. Benzer durumlara düşen binlercesinin içerisinde, şu iki örnek ilginçtir: 13 yaşındaki bir çocuk Erdoğan’a hakaretten tutuklanırken, adamın biri karısını benzer sebeple şikayet ederek mahkemeye verdi. Dinsel azınlıkların ve ateistlerin çocukları, İslami eğitim veren okullarda eğitim almaya zorlanır hale geldiler. Şimdilerde ise Erdoğan, başkan olabilmek ve haklarını daha fazla kötüye kullanım şansı elde edebilmek için anayasal bir değişiklik arzusunda.

Otoriter liderler, mevcut tutumlarını haklı çıkarmak için, ekonomik ve toplumsal istikrar sağladıklarını öne sürerler. Türkiye’de bu durum, Erdoğan’ın politikalarının bu iki olguyu bir adım ileri taşımasına sahne oldu. Suriye meselesine dahil olarak aşırıcı grupların desteklenmesi ve silahlandırılmasından sonra, Türkiye artık kendi eliyle beslediği terörist grupların hedefi haline gelme noktasına varmaktan kaçınamadı. İstanbul ve Ankara’da yaşanan bombalı saldırılar neticesinde gerçekleşen katliamlar, ortaya dehşet bir tablo serdi”

Yazı bu minvalde devam ediyor. İki Amerikalı Büyükelçi söyleyince mi daha değerli oluyor. Biz de aynı şeyleri söyledik ve yazdık, hem de çok önce. Sayın Yargıcım anımsarsınız; 16 Şubat 2016’da, ilk duruşmada karşınızda; “AKP’nin hukuk ve adalet üzerindeki ağır baskısı olmasaydı, ben bugün burada huzurunuzda olmazdım” demiştim. Demeye devam ediyorum.

21 Mart 2016 tarihli bir haber, hemen hemen bütün basında yer almış. Cumhurbaşkanı Erdoğan; “çözüm sürecinde valilere terör örgütüne baskı yapmayın talimatı verdiklerini ve bunun terör örgütü tarafından istismar edildiğini” söylemiş.
Cumhurbaşkanı, böyle bir emir veremez. Anayasal ve yasal dayanağı yok. Bu, bir suçtur. Bunu zamanında da söyledim ekranlarda ve gazetedeki köşemde de yazdım. Çözüm süreci denen, esasında terörist başıyla masaya oturulan müzakere süreci de yasal değildi. Meclis’ten yetki alınmamıştı.

Ülkemizde İngiltere olarak adlandırılan Birleşik Krallıkta da terör sorunu vardı. Onlar; demokratik geleneklerden ayrılmadan, Meclis’ten yetki alarak görüşmeler yaptılar ama, IRA’nın silah bırakmasını ve terör eylemleri yapmamasını şart koştular.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ; “AK Parti, Tayyip’in partisidir. Kurumsal olarak var oldukça da Tayyip’in partisi olmaya devam edecektir. AK Parti’yi Sayın Cumhurbaşkanımızdan, Sayın Cumhurbaşkanımızı da AK Parti’den ayrı düşünmek ve ayrı düşürmek mümkün değildir” diyor. Halbuki Anayasamız; “Cumhurbaşkanı seçilen kişinin parti ile ilişiği kesilir” diyor. Adalet Bakanı, Anayasamız gibi düşünmüyor. Buna, Cumhurbaşkanı Erdoğan da dahil.

Sayın Ahmet Davutoğlu, geçtiğimiz günlerde yapılan AKP Kongresinde, Genel Başkan olarak yaptığı son konuşmada; “Yeni bir kongre için karşınıza çıkmak, arzu ettiğim bir şey değildi. Bu durumun sizin ve milletimizin mahşeri vicdanında yarattığı rahatsızlığın farkındayım” dedi. Davutoğlu, sıradan birisi değil. Bu söyleminde çok açık olarak; Sayın Erdoğan’ın onu devirdiğini, kendisinin böyle bir niyeti olmadığını demek istiyor.

Yarsav Başkanı Murat Aslan, Odatv’den Nurzen Amuran’a verdiği uzun röportajda; “Cemaat bahane, biat etmeyen tüm yargı üyeleri tasfiye ediliyor” diyor ve ; “Yaşanan gelişmeler; AKP iktidarının ya da daha doğru bir ifadeyle tek adam iradesinin, devlet yönetimini demokratik ve hukuk devleti bağlamından kopararak totalitarizme ve faşizme kaydırdığını, bunun gerçekleşmesi için de en büyük silahın yargı olduğunu, yargıyı iktidar savaşının bir aracına dönüştürdüğünü, hem siyaseti, hem kurumları, hem de toplumu yargı aracılığıyla yeniden kurgulamaya çalıştığını” söylüyor.

Mevcut durumu, en iyi Hürriyet Gazetesi’nden İsmet Berkan anlatmış. Şöyle diyor; “Türk siyasetinin ana ve asıl konusu; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, fiili durumu hukukiye çevirip çeviremeyeceğidir”

İddianamede tarafıma, Cumhurbaşkanına hakaret ettiğim iddiası ile yönlendirilen suçlamalar doğru değildir. Bir siyasetçi ve gazeteci olarak; Anayasal hakkım olan ifade özgürlüğümü kullandım ve Sayın Erdoğan’ın sözlerini, yaptıklarını, yapmadıklarını, yapamadıklarını ve idari tasarruflarını eleştirdim. Bu, benim aynı zamanda vazgeçilmez evrensel bir hakkımdır.
AİHS’nin ifade özgürlüğü; yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz diyor.

AİHM kararlarında yer alan bir diğer önemli kıstas da, olaylara ilişkin açıklamalarla, değer yargıları arasındaki farktır. Olguların varlığı ispatlanabilirken, değer yargısının gerçekliği kanıtlanamaz. Davanın konusu olan ifade, yeterince somut bir temele dayanmayabilir. Bu durumda bile AİHM; kamuya mal olmuş bir kişi söz konusu olduğunda, bu kişi bilerek ve kaçınılmaz biçimde kamu kontrolüne tabi olacağından, kendisine yöneltilen eleştirilere, özellikle daha toleranslı olması gerektiğini ifade etmektedir.

Sayın Yargıcım, sizin de bildiğiniz gibi 18’inci yüzyılda bir Alman köylüsü, saray yaptırmak için arazisine el koymaya çalışan Alman İmparatoru Büyük Frederik’e meydan okuyor; “gitsin sarayını başka yere yapsın” diyor ve korkmuyor. Çünkü Alman yargısına güveniyor ve “Berlin’de hakimler var” diyor.

Biz de her şeye rağmen; “Türkiye’de hukuk var, adalet var, Atatürk önderliğinde yapılan ve çağdaşlığın olmaz ise olmazı olan, Aydınlanma Devrimleri ile şekillendirilmiş Cumhuriyetimizin koruyucusu hakimler var” demek istiyoruz.
Umarım; Alman köylüsünün 18’inci yüzyılda Berlin’de bulacağından emin olduğu adaleti, ben de 21’inci yüzyılda, İstanbul’da Çağlayan Adliyesi’nde ve bu mahkeme salonunda bulabilirim.

Günümüze ulaşan ve hukuk tarihinde kara leke mahiyetinde ki kayıtlara göre; Eski Yunan’dan bu güne kadar, düşünenler, düşüncelerini açıklayanlar ve yönetenleri eleştiren aydınlar, her dönemde suçlanmış, yargılanmış, çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Hatta Sokrates, Atina Şehrinin tanrılarına inanmadığı ve onları eleştirdiği için yargılanmış ve baldıran zehri ile yaşamına son verilmiştir.

Tabii ki, Sokrates değilim! Ama ben de; bugün ülkemizi yönetenlerin, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iyi yönetmediğini ve Türkiye’yi felakete doğru sürüklediklerini, “testi kırılmadan” söylemeye çalışanlardan sadece birisiyim ve onu en acımasız biçimde eleştiriyorum. Çünkü bu; ülkeme ve evlatlarıma karşı sorumluluğumdur.

Ancak günümüzde ki yöneticiler; Sokrates dönemi yöneticileri gibi, tahammülden, hoşgörüden yoksun ve farklı düşüncelere açık olmasalar da, çok şükür, ne yasalar Sokrates dönemi yasalarıdır, ne de yargıçlar Sokrates dönemi yargıçlarıdır.

Bu nedenle; mahkemenize ve adalete olan güvenimi belirterek, gerek AİHM müktesebatını dikkate alarak, gerekse Türk mahkemelerinin benzer sözleri kullanan, gazetecilerle ilgili davalarda ki bağlayıcı içtihatları örnek alarak, Siyasetçi ve Gazeteci olmam itibarıyla, sözlerimi hakaret maksatlı olmayıp, düşünce ve eleştiri özgürlüğü çerçevesinde söylediğimi göz önünde bulundurmanızı ve bu şekilde değerlendirilmesini takdirlerinize sunuyor ve beraatımı talep ediyorum.

Türker Ertürk
31 Mayıs 2016

MK ULTRA PROJECT /// VİDEO : Targeted Individuals, Mind Control, and The Nefarious Technology


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=Fhg4SYyug84&feature=youtu.be&a

MK ULTRA PROJECT /// VİDEO : Mind Control Brain Implants – Targeted Individuals


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=8SvezIOQZpQ&feature=youtu.be

KAMPANYA : Paypal Türkiye’de Kapanmasın !!!


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Paypal BDDK’dan lisans alamadığı için 6 Haziran’dan itibaren Türkiye’deki tüm faliyetlerini durduracağını açıkladı.

Paypal’ın Türkiye’de kapanmasını istemiyoruz. Birçok kişi ve kurum, Paypal ile ödeme almakta ve ödemelerini Paypal ile yapmakta. Yurt dışından birçok müşterisi olan firmalar, bu karar nedeniyle zor duruma düşecek ve hatta yurt dışındaki müşterilerinin büyük bir kısmını kaybedeceklerdir.

Aynı zamanda internetten güvenli bir şekilde alışveriş yapan birçok kullanıcı da bu durumdan olumsuz etkilenecektir.

KİTAP TAVSİYESİ : PRENS /// Niccolò di Bernado dei Machiavelli


Prens

Tarih ve politika biliminin kurucusu sayılan Floransalı düşünür Niccolò di Bernado dei Machiavelli aynı zamanda devlet adamı, askeri stratejist, şair, oyun yazarıydı. Tüm yaşamı boyunca İtalya’nın birliği ideali için mücadele veren yazarın fikirleri politik yazında olduğu gibi yaygın düşünüşte de giderek büsbütün olumsuz ve ilkesiz bir politik hırsın anlatımı olarak görüldü. Bu eserinde politik yazının tarihinde ilk kez iktidarın alınışı ve korunması gibi bir sorunu dinsel ya da ahlaki kaygıları dikkate almaksızın kendinde bir amaç olarak inceledi. Eserin Frolansa’da süren kargaşa sırasında yazılmasından dolayı Makyavel ancak mutlak güç sahibi kararlı bir yöneticinin bütün sorunları aşabileceğini düşünür. Prens’te dile getirilen görüşler genellikle bir hükümdarın saltanatını ayakta nasıl tutabileceği ve hükümdarın nasıl daha güçlendirilebileceği üzerinedir. Makyavel bu eserinde prensin yani iktidarın dar kalıplar içinden sıyrılıp nasıl geniş bir anlam içermesi gerekeceğini birçok başlık altında toplayarak tasnif etmeye çalışmıştır. Bu tasnifi üç bölüme ayırarak ele alacağız

Kitabın birinci bölümünde aristokrat bir aileden gelen Makyavel prenslikleri burada ikiye ayırmakta ve bunların ya veraset yoluyla babadan oğla geçen ya da yeni ele geçirilmiş prenslikler (karma) olmak üzere ikiye ayrıldığını ifade etmektedir. Böylelikle bu iki cenahın yanlış ve eksiklerini belirterek birbirleri ile kıyaslamaktadır. Burada veraset yolu ile ele geçirilen prensliklerin iktidarı koruma bakımından yeni ele geçirilmiş devletlerinkine oranla daha az zorluklarla karşılaşabileceğini dile getirmiştir. Diğer açıdan İktidarı zor ele geçiren karma prensliklerin iktidarı ele geçirme aşamasında karşılaştıkları zorlukların onların iktidarda kalma sürelerinin de uzamasına vesile olacağını ifade etmiştir. Bu özelliğin veraset yolu ile ele geçirilen prensliklerde söz konusu olmayacağını söyler. Makyavel bir de bu prensliklerin ele geçirildikten sonra karşılaşılan zorlukların nasıl bertaraf edileceğini ve ileriye dönük iktidarlarının devamlı ve uzun süreli olması için ne yapılması gerektiği yönünde prenslere nasihat vermektedir. Bunu da kendi ülkesi başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinin siyasal sistemlerini açıklayarak nasıl olması gerektiği yönünde örnekler vererek somutlaştırmaya çalışmakta.

İkinci bölümde Makyavel eserinde prensliklerin ele geçiriliş ve bunların çeşitleri yönünde açıklamada bulunmuştur. Bunları genel olarak silah zoruyla, beceri ya da yetenekle, şans yoluyla ve kıyıcılıkla ele geçirilebileceğini savunmuş ve bu prensliklerin ele geçirildikten sonra nasıl bir yönetme tarzı benimseyebileceği yönünde prenslere tiolar vermiştir. Bu noktada yazarın etik ve politika arasında kurulacak bağlantıya fazla aldırış etmediği görünür, bu da çağdaşlarından tepki toplar. Ona göre Prens merhametli, güvenilir, karşısındakini anlayan, dürüst ve güvenilir görünmeye çalışmalıdır. Fakat aslında Prens’in kudreti onu gerçekten merhametli olmasına çok az izin vermelidir. Bu aşamada yazar “erdemleriyle, beceri ve yetenekleriyle prens olanlar, prensliğe zorlukla ulaşır, ama kolayca korurlar; prensliğe ulaşmak için karşılaştıkları zorlukların bir bölümü, devletlerini kurmak, güvenliklerini sağlamak için getirmek zorunda oldukları yeni kurumlardan ve düzenlemelerden kaynaklanır” der. Yine yazar bu noktada ‘’şansın desteğiyle prens olanlar pek çaba harcamazlar, ama yerlerini korumak için çok çaba harcamaları gerekir. Başka bir ifadeyle yolda hiçbir engelle karşılaşmazlar, çünkü yolu uçarak geçerler, ama asıl yerlerine varınca bütün zorluklar bir bir ortaya çıkar” der. Makyavel prensliklerin ele geçiriliş biçim yönünde kıyaslama yaparak aralarındaki farkı ortaya koyarak bir sonuca varmaya çalışmıştır.

Bir diğer açıdan özel kişilerin, din adamlarının ve milis güçlerin Prensliklerini kategorize ederek nasıl bir iktidar sergileyeceklerini kendine özgü tarzıyla değerlendirmiştir. Bu kişilerinin kendi unvanlarıyla prens olmalarıyla nelerle karşılaşacaklarını ve nasıl bir yönetim tarzı benimseyeceklerini dile getirmiştir. Bir bakıma prens olmayla diğer unvanların bir arada nasıl bir görüntü oluşturacağını okurlarına açmaktadır. Sıradan birinin prens olmasıyla özel yeteneklere sahip birini prens olması, dini ritüelleri yüksek birinin prens olması ya da din noktasında zayıf birinin prens olması ve rütbeli bir askerin prens olmasıyla rütbesiz birin prens olması arasında ne gibi farklılıklar olabileceğini ve olumlu ya da olumsuz tüm yönlerini objektif bir nazarla analiz ederek bize sunmaktadır.

Kitabın üçüncü ve son bölümde Makyavel daha çok prensin yapması gereken görevlerin ve prenste olması gereken özelliklerin üzerinde durmaktadır. Bu minvalde yazar Prensin başta askeri alan olmak üzere sosyal ve siyasal alanlarda bir takım sorumluluk ve görevlerinin olduğunu savunur. Ona göre “prensin tek amacı savaş, savaş sanatı, bu sanatın kuralları ve ona özgü kuralları ve ona özgü disiplin olmalı, bunların dışında başka hedefi, düşüncesi ve sanatı olmamalıdır. Çünkü emir ve komuta kademesindeki bir kişiden beklenen tek sanat ve beceri budur.” Bir başka açıdan prensin ölçülü bir cömertlik sergilemesi gerektiğini ve aşırı derecede cimrilikten kaçınmasını söyler. Prenste bulunması gereken diğer niteliklere gelince: Bütün prenslerin acımasız olarak değil de, merhametli olarak ünlenmek istemeleri gerekir, ama bu merhameti kötüye kullanmaktan kaçınmak zorundadır.

Eser de birde Prensin verdiği sözde durması konusunda çok hassas olması gerektiği bazı durumlarda da prensin verdiği sözünden geri dönmesi söz konusu olabileceğini savunulur. Bu durumun söz verdiği durum onun sonunu hazırlayacaksa bu sözden vazgeçebileceği yönündedir. Yazar prensin özelliklerinin nasıl olması konusunda aşağılanmaktan ve nefret edilmekten kaçınması zorunluluğundan bahseder.

Sonuç olarak Niccolo Machiavelli kendi döneminin önemli entelektüel bir düşünürü olarak gücü elinde bulundurarak iktidar olan bir prensin (Hükümdarın) nasıl teşekkül ettiğini, nasıl tasnif edilmesi gerektiğini ve görev ve nitelik bakımından nasıl olması gerektiği yönünde aydınlatıcı ve bir o kadar da yol gösterici fikirlerini bu çalışmasında işlemiştir. Bu eserini dönemin prensine sunmaya gittiğinde bile eserindeki saptamaların hükümdar tarafından yanlış anlaşılıp çok farklı bir durumda kalabileceğini bilmesine rağmen bu düşünce ve fikrinde vazgeçmemiş, eserinin günümüze ulaşıp ve bazı noktalarda günümüz liderlerine de ışık tutması noktasında referans olmuştur. Bu da yazarın eserinin tartışmasız kalıcılığını ve evrenselliğini gözler önüne sermektedir.

Aziz ERSOY, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : Rusya, DAEŞ ve Türkiye


Prof. Dr. BERİL DEDEOĞLU

Rusya, ısrarla Türkiye ile ilişkilerin düzelme ihtimali olmadığını dile getiriyor. Açıklamaları belirli aralıklarla yapma ihtiyacı neden duyuluyor, ortada basına yansımamış başka sorunlar mı var, orasını henüz bilemiyoruz.

Akkuyu Nükleer Santrali’nden de kısmen çekilme kararı aldığına göre yapılan açıklamaların sadece siyasi söylem olmadığı söylenebilir. Akkuyu Nükleer Santrali’nin tamamı Rusya’ya ait ve buradaki hissesinin % 49’unu satabileceği, 2010 yılındaki hükümetlerarası anlaşmada yer alıyor. Ancak bu satış için tarafların rızası gerekiyor. Dolayısıyla Rusya, Türkiye’nin de onayını almak durumunda.

Türkiye Rusya’nın Akkuyu şirketindeki ağırlığını azaltmasına itirazı olmayabilir. Ancak bu % 49’luk hissenin kime satılacağı konusunda anlaşmazlık çıkabilir.

Rusya’nın ekonomik mi yoksa siyasi nedenlerle mi hissesini devretme kararı aldığını ayrıca incelemek gerek. Bununla birlikte, kendisine kimi ortak olarak seçeceği konusu, her durumda Türkiye üzerinde siyasi baskı yaratma amacı taşıyabilir.

Rusya’nın baskısı

Rusya, hissesini Türkiye’nin pek de nükleer enerji konusunda ülkeye sokmak istemediği bir devletin kuruluşuna satsa, o devlet ile Türkiye’nin karşı karşıya gelmesine yol açar. Yapar mı bilinmez ama mesela Kıbrıs Rum Kesimi’nden bir ortak bulduğunu düşünsek, ortalığın nasıl karışacağını öngörmek zor olmaz. Öte yandan Türkiye’nin pek de itirazı olmayan bir devletin şirketi hisseleri alırsa, o zaman da Türkiye Rusya’nın iradesiyle o devletle anlaşma yapmak zorunda kalır.

Niyet, Türkiye’nin itiraz edeceği bir durum yaratarak Akkuyu konusunu sabote etmek de olabilir. Ancak niyet ne olursa olsun sonuç itibarıyla Rusya’nın attığı her adımın Türkiye’yi kendisinden uzaklaştırıp öncelikle ABD’ye, ardından da Avrupa’ya yaklaşmak zorunda bıraktığına şüphe bulunmuyor. Rusya piyasası daralan Türkiye, gözünü bir yandan yeniden Avrupa’ya, diğer yandan yakın çevresindeki diğer başka ülkelere çevirmek durumunda kalıyor. Ancak konu güvenlik olduğunda, her durumda ABD ve Avrupa’nın güçlü ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeye yöneliyor.

DAEŞ sorunsalı

Rusya’nın askeri anlamda Türkiye’yi doğrudan tehdit etmediği açık. Türkiye’yi tehdit etme işini PKK ve DAEŞ yapıyor. PKK ile mücadele konusunun Türkiye’yi ABD ve AB ülkelerine yaklaştıran bir yanı yok. Sanki Türkiye’nin Batı ile ilişkileri önce bozulsun, sonra Türkiye’nin pek de istemediği konularda anlaşmalar yapılsın diye uğraşıyor.

Öte yandan DAEŞ, tam tersine Türkiye ile Batılı ülkelerin işbirliğini neredeyse zorunlu kılıyor. Türkiye sınırından yollayıp durduğu füzeler, Türkiye’yi Suriye’ye çekmeye yönelik tahrik için yapılıyor olabilir. Ancak DAEŞ, Türkiye’nin kendi başına bu işe kalkışmayacağını, müttefikleriyle birlikte yeni projeler arayacağını muhtemelen biliyordur.

Türkiye’nin DAEŞ’le mücadele kapsamında müttefikleri ile işbirliğini geliştirmesi, giderek sonuçlarını da ortaya koyuyor. DAEŞ füzelerini bertaraf etmek için TSK’nın karşı vuruşlarına ABD’nin kara savaşlarındaki en etkili silahlarından olan ve HIMARS adıyla bilinen mobil füze kalkanı sistemi destek verecek.

Bu destek “Güvenli Bölge” konusunda yol alınmasını sağlayabilir. Ancak girişim aynı zamanda Rusya’nın Suriye’deki askeri üslerine karşı yeni bir karşı üs gibi de görülebilir. Almanya’nın da İncirlik’teki asker sayısını ikiye katlamayı istediği düşünülürse, DAEŞ’in esasen Türkiye’yi Rusya’ya karşı silahlanmak isteyen ülkelere doğru yönelttiğini söylemek mümkün.

Rusya’nın Türkiye ile anlaşmalarının zor olduğunu söyleyip durma nedenlerinden birisi bu olabilir.

TSK DOSYASI /// Sina Gürel Açıkladı : TÜRK ORDUSU’NA TUZAK !..


Bu pek çok şeyi açıklıyor…

ABD TSK’YA TUZAK KURMUŞ!

Türkiye iki Körfez savaşı gördü; 1991 ve 2003…

91’de Özal vardı, 2003’te ise Erdoğan

Türkiye iki Körfez Savaşı’na da doğrudan katılmadı ama iki Körfez savaşını da ABD aynında destekledi.

İki Körfez savaşında da Türk Ordusu Irak’a girecekti ama ikisinde de harekat yapamadı, neden?

Dönemin Dışileri Bakanı Sina Gürel; "ABD Türk Askeri İstemiyor" dedi…

1991 ve 2003 Körfez savaşları, bu savaşlarda Türkiye ve ABD’nin almış olduğu pozisyonlarına bakıldığında, Amerika’nın tarihin hiçbir döneminde Türk Ordusu’nun Kuzey Irak’a girmesini istememiş olduğu açıkça görülür…

Neden ABD Türk Ordusu’nun Irak’a girmesini istemiyordu?

Bir savaşta Türk Ordusu’nun Irak’a girmesi demek, her hal ve şartta Musul ve Kerkük’teki tarihsel haklarını yeniden elde etmek için harekete geçecek anlamındadır. Öyle ya, 30 Ekim 1918’te Mondros Ateşkesi imzalandığı zaman Musul Türk topraklarıydı ama Osmanlı Padişah’ın fermanıyla savaş yapılmadan İngilizlere teslim edilmişti. Bu tarihe not düşülmüştü.

Günü geldiğinde bu defter yeniden açılabilecekti; işte bu riski göze alamayan ABD bu nedenle Türk Ordusu’nun Irak’ta bulunmasını hiç istememişti…

Peki ABD bu işi nasıl başarmıştı yani hem Türkiye üzerinden harekat yapmayı hem de Türk Ordusu’nun Irak’a girmesini engellemeyi?

Öyle ya ABD’yi destekleyen Türkiye’de kamuoyu ‘mademki bu desteği veriyoruz, öyleyse Musul ve Kerkük’teki tarihten gelen haklarımızı alalım bari’ demeyecek miydi?

ABD bu işi Türkiye’deki siyasi iktidarlar eliyle başardı; hem harekat yaptı, hem Türkiye’deki üsleri kullandı, hem Irak’a ambargo uygulatıp sıkıştırdı hem de Türk Ordusu’nun elini kolunu da bağladı…

1’nci Körfez Savaşı’nda bu oyunu ABD adına Özal oynamıştı; Türk Ordusuna olası bir savaşta siyasi direktif vermeyerek saf dışı bırakmıştı. Zaten Genelkurmay Başkanı Orgeneral Torumtay bu nedenle istifa etmiş ve ‘şak derse tak der yaparım’ diyen zihniyetler iş başına getirilmişti.

2’nci Körfez Savaşı’nda bu oyunu ABD adına bu kez Meclis’te siyasi dengeleri değiştirme gücüne sahip herkes adına Gül ve Erdoğan oynamıştı; önce ‘hayır denilen tezkere ile bırakın Türk Ordusu’nun Irak’a girmesini, ABD’nin Türk Ordusu’na saldırmasının bahanesi yaratılmış, 20 Mart günü evet denilen tezkere ile de Türkiye’nin bütün desteği ABD’ye verilmişti.

1 Mart ile 20 Mart arasında ne olmuştu derseniz, Erdoğan Başbakan olmuştu…

Dönemin Dışişleri Bakanı Sina Gürel ABD’nin bu gizli niyetlerini şöyle açığa vuruyor;
‘Kuzey Irak’ta zaten otorite yoktu. Türkiye güvenliği için burada askeri güç bulunduruyordu. Bunu bir kolorduya çıkarmak, savunma hakkımızın doğal bir sonucuydu. Bunu Çankaya Köşkündeki zirvede kararlaştırdık.

ABD’nin Türk askeri istemediği belliydi. Bunu Washington ziyaretimizde de anlaşmıştık. Biz planlar, haritalar göstermişlerdi ama Türk askeri bu planlar içinde yoktu.
Türkiye, ABD savaş planlarının bir parçası, bir geçici üssü gibi görülüyordu. Bunu kabul etmek mümkün değildi.

Türkiye gibi büyük ve güçlü bir ülke kendi ulusal çıkarları gerektirdiğinde askeri önlemlerini kimseyi beklemeden alabilecek bir ülkedir. Bunun gereği, Kuzey Irak’a bir kolordu büyüklüğünde güç göndermekti ve kontrol altına almaktı. Türkiye’nin çıkarları bunu gerektiriyordu.

Türkiye için en iyi yol savaş öncesinde bu kararını uygulayıp kendi önlemini almaktı. Ancak, o günün siyasi koşullarında bu kararı yeni hükümetin uygulaması gerekecekti. Zirvede ilke kararı alınmasına karşın, AKP hükümeti bunu uygulamadı ve 1 Mart tezkeresine giden süreç yaşandı.’[1]

5 Ekim’de, Çankaya Zirvesi’nde alınmış olan ‘Irak’a bir Kolordu gönderilmesi’ kararını AKP Hükümeti uygulamamıştı…

Bu savaşlar esnasında sınır ötesi harekat denilerek yapılan işler, Irak’a giren Türk Ordusu’na siyasi direktif verilmemiş olduğu için harekattan ziyade küçük küçük çatışmalar halinde geçmiş ve hiçbir sonuca da ulaşamayacaktı hala da öyle…

Genelkurmay; ulusal çıkarlarımız gözardı edildi…

Yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı, 2003 Körfez Savaşı’nın Türkiye açısından sonucu şöyle açıklayacaktır;
‘İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye yine iki nedenle zararlı çıkmıştır.

Bir; coğrafyasına hapsolmuştur.

İki; PKK çok büyük bir serbestlik kazanmıştır ve çok miktarda silah ve malzeme, dağılan Irak ordusundan ele geçirilmiştir. Daha önceleri PKK ile mücadele içinde olan Kuzey Irak’taki Kürt gruplarından bir tanesi ki bir zamanlar KYB, PKK ile birlikte o Kürt grubuna saldırıyordu, şimdi doğal bir müttefik haline gelmiştir ve Kuzey Irak’ta çok büyük bir hareket serbestisine sahiptir.

Eskiden katırlarla gittikleri yere şimdi taksilerle gidiyorlar. Buna ait görüntüler elimizde. Bu da ikinci Körfez harekatının Türkiye açısından olumsuz bir sonucu olmuştur.’

ABD işgali sonucu Irak’ın parçalanmaya yüz tuttuğunu da Genelkurmay Başkanlığı şu sözlerle altını çizecektir;

Yine Kuzey Irak’a baktığımız zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor; hazırlanmış olan bir taslak anayasa var. Bu iyi incelendiğinde şu görülmektedir: Kağıt üzerinde federal bir yapı oluşturuluyor. Güney Şii bölgesi, Sünni bölgesi ve Kürt bölgesi diye üç bölge. Ama anayasanın içindeki hükümleri iyi incelediğinizde, bunun değil federasyon, konfederasyon bile olmadığı, gevşek bir konfederasyon yani kopmaya hazır bir konfederasyon şeklinde olduğu görülmektedir.

Zaten tarihe de baktığımızda konfederasyonların uzun süreli yaşamadıklarını görüyoruz. Ya kopmuşlardır ayrı devletçikler kurmuşlardır ya da üniter bir yapıya kavuşmuşlardır. Bunların örnekleri var.’

Genelkurmay bir adım daha ileri giderek Irak’ta bir Kürt devleti kurulmakta olduğunu Türk milletine ve Türk siyasetine ilan edecektir;

PKK’nın varlığı orada kök salmıştır. Çünkü Kuzey Irak’ta, Irak güvenlik kuvvetlerinden bir tane silahlı insan dahi bulunmamaktadır. Bugün Süleymaniye hava meydanına indiğiniz zaman, ziyarete gidiyorlar, onu sadece Kürt bayrakları karşılar. Irak bayrağı yoktur. Karşılama töreninde de Kürt milli marşı çalar. Irak’ın marşı yoktur.

Şu anda Kuzey Irak’ta durum budur. Federal bir yapıda bazı şeyler merkezi olur. Kuzey Irak’ta merkez bankası kuruldu. Bunun anlamı her yönüyle diğerlerinden ayrı müstakil bir yapı oluştu. Merkez bankası para basıyor. Kendi parasını kullanıyor. Böyle bir yapı var.’

Ve Genelkurmay Başkanlığı bu durumun önüne geçilmesi için, kamuoyu önünde Hükümet’ten yetki isteyecek kadar işin önemini Türk Milleti ve Devlet kadrolarına duyurmaya çalışacaktır, şöyle ki;

‘Peki, Kuzey Irak’a bir operasyon yapılmalı mı? Evet, yapılmalı. Olayın iki boyutu var. Birincisi sadece asker olarak baktığım zaman, evet yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Olayın ikinci boyutu, siyasi olaydır. Bir hudut ötesi operasyon yapılması için bir siyasi kararın ortaya çıkması lazım. TSK, yasal zeminde görev verildiğinde bu operasyonları yapma gücüne fazlasıyla sahiptir.”

Şubat 2008’de Irak kuzeyindeki Zap terör kampına yapılan yedi günlük bir güç gösterisini saymazsanız, Kuzey Irak’a hiç askeri harekât yapılmayacak, oysaki Erdoğan siyaseti istemiş olsaydı Türkiye, bu savaştan kazanan taraf olarak çıkabilecekti…

ABD, Özal ve Erdoğan siyasetleri eliyle Türk Ordusunu sadece coğrafyasına hapsetmekle kalmayacak, sonradan bu işleri adli bir suç soruşturmasına dönüştürerek, Türk Milletini yaratılışının destanı olan Ergenekon’la tam da kalbinden vuracaktır…

Ancak bu türkü de burada bitmeyecektir…

Kaynak: Büyük Suikast/Destek Yayınları.

[1] Bila, ‘Sivil Darbe Girişimi ve Ankara’da Irak Savaşları’, s. 183.

BİLGETÜRK

PKK DOSYASI : ABD-PKK İlişkisinin Mantığı


ABD’li askerler için sorun sadece bir terör örgütünün armasını takmak da değildi. Aynı zamanda müflis sosyalist sembolizmini üzerlerinde taşımalarının, kapitalizmin beşiği ABD’nin ordusu için oluşturduğu tezat kayda değerdi.

PKK’yla ilişkisi sebebiyle ABD, Türkiye ile uzun süredir gerginlik yaşıyor. ABD ısrarla PKK ile YPG’nin farklı örgütler olduğunu ve sadece YPG’yi desteklediklerini iddia ediyor. Türkiye ise organizasyonel, insan kaynağı, finans ve askeri ekipman açısından YPG ile PKK arasında kafa karıştırmak için üretilen kısaltmalar dışında bir farkın olmadığını ortaya koyuyor. ABD, SDG diye kahir ekseriyeti YPG ve türevlerinden oluşan bir şemsiye yapı üretti ve bir süredir YPG’den ziyade SDG’ye yardım ettiğini anlatıp duruyor. Yani PKK’nın kısaltmalarla kafa karıştırma taktiğini kapmış olacak ki ABD de aynı taktiği Türkiye’ye karşı kullanıyor.

Geçenlerde ABD askerlerinin YPG’nin türevlerinden, kadın teröristlerden oluşan YPJ’nin armasını üniformalarına taktıkları resimler medyaya düştü. ABD’li askerler için sorun sadece bir terör örgütünün armasını takmak da değildi. Aynı zamanda müflis sosyalist sembolizmini üzerlerinde taşımalarının, kapitalizmin beşiği ABD’nin ordusu için oluşturduğu tezat kayda değerdi. Resimler dolaşıma girince çelişkili açıklamalar ardı ardına geldi. Bir yetkili ‘olur böyle şeyler’ dedi; diğeri ‘olmaması lazım, soruşturma açacağız’ dedi. En yerinde tavsiye ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’ndan geldi: ‘Suriye’nin diğer bölgelerine gittikleri zaman DAEŞ’in, El-Nusra’nın, El-Kaide’nin armasını taksınlar, Afrika’ya gittikleri zaman da Boko Haram’ın armasını taksınlar…”

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, ABD’nin PKK-YPG ayrımına, saçmalama pahasına ısrar ettiğini gösteren bir açıklama yaptı: ‘Aralarında bir bağın olmadığını kesin olarak söyleyemem; ama çok açık bir şekilde ortaya koyduk ki YPG PKK’dan ayrı bir yapı’. Açık olarak ortaya koydukları hiçbir şey yok oysa. Komedi bitmedi asıl şimdi başlıyor, işte gerekçe: YPG ‘coğrafi olarak farklı bir yerde, Kuzey Suriye’de konumlu ve DAİŞ’le savaşan efektif bir güç’. El-Kaide’nin merkez yapılanması da Pakistan-Afganistan merkezli ise Suriye’deki El-Nusra veya Somali’de El-Şebab El-Kaide değil mi?

DAİŞ’le savaşması PKK ile YPG’yi iki farklı örgüt yapar mı? O zaman El-Nusra da El-Kaide değil. Öyle mi?

Obama Yönetimi’nin açıkça yaptığı tek şey, Suriye’de ABD’nin kara gücü olmayı reddeden Türkiye’yi zora sokmak. Jeffrey Goldberg’e verdiği mülakatta Obama ‘devasa ordusunu Suriye’ye sokmayan’ Türkiye’yi gayet açık eleştirmişti. Şu an ise ‘madem siz ordunuzu sokmadınız ben de PKK dâhil istediğim her aktörle çalışırım’ diyor.

ABD Suriye’de PKK’ya yaptığı yatırımı şimdiye kadar hiçbir gruba yapmadı. Sadece tonlarca silah değil, hava saldırıları ve PKKlılarla omuz omuza savaşan ABD askerleri, ABD’nin PKK’ya özel önem verdiğini gösteriyor. Bu kadar destek olunca doğal olarak PKK da DAİŞ’e karşı ilerleme kaydediyor. İlginç olan ise ABD’nin, marifeti kendi hava saldırılarından, silah yardımından ve özel kuvvetlerinin iştirakinden değil, PKK’dan bilmesi. Yani PKK efsanesini kendi elleriyle yaratma gayreti içerisinde.

Obama’nın kamuoyuna Suriye’ye dâhil vaat ettiği tek şey DAİŞ’le mücadele. Göstermelik de olsa bir şeyler yapmak zorunda. PKK da bunun için en kullanışlı aptal. PKK, ABD’nin desteğiyle kendi kendini gerçekleştirdiği hülyalarına kapılmış. ABD kendisine bir devlet kurdursun diye atmayacağı takla yok. Yani kızıl yıldız takan ABD askerleriyle, Sam Amca’ya tapan PKK’lılar birbirinin ruh eşi. Şimdilik birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

Wilson’un 100 yıl önce Ortadoğu’yu berbat eden self-determinasyon projesi değil ABD’nin kafasındaki. PKK sadece Türkiye’de değil Irak, İran ve Suriye’de istikrarsızlık çıkarma potansiyeline sahip. Suriye’de şu an veya çatışmalar bittiğinde ABD’nin el altında tutmak isteyeceği silahlı bir örgüt. Üstüne üstlük dini, imanı, kutsalı, ahlakı olmayan taklacı bir yapı. PKK, artık ABD’nin bölgesel operasyonlar için kullanacağı bir ‘Kudüs Gücü’, başına da bir Kasım Süleymani bulurlarsa değmeyin keyiflerine…

[Akşam, 30 Mayıs 2016]

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : Rakka Cerablus Değildir


Türkiye, tüm dikkatini Cerablus-Halep hattına toplamalı ve bunun dışındaki alanlarda diğer aktörlerin birbirleriyle mücadele etmesine müsaade etmelidir.

Resmi açıklamalara bakarsanız, Amerika önderliğindeki koalisyon güçleri DAEŞ hedeflerini iki yıldır vuruyor. Fakat Amerika’nın dile getirdiği DAEŞ’i çökertme yolunda bugüne kadar kritik başarılar elde edildiği söylenemez. Bugünlerde sahadan gelen haberler ise bir hareketlenmeye işaret ediyor. Uzun süredir beklenen Rakka operasyonu başlamış gibi görünüyor. Sahadan Amerikan askerlerinin öncelikle PYD olmak üzere çeşitli gruplarla hareket ettiğini gösteren resimler geliyor. Yaklaşık 200 civarında Amerikan askeri kara operasyonlarına öncülük ediyor. Fakat bu kuvvetlerin bulunmasından kapsamlı bir kara operasyonu yürütüldüğü anlamı çıkartılmamalıdır. Aksine bu özel kuvvetler yerel gruplara öncülük ediyor ve daha önemlisi hava saldırılarına yardımcı oluyor. Hava güçlerinin daha sağlıklı hedefler elde etmesini sağlanıyor. Böylece koalisyon güçleri havadan vururken, yerel güçlerin Rakka’ya doğru ilerlediği düşünülüyor.

Son dönem Rakka merkezli yapılan operasyonlarda özellikle DAEŞ’in finans kaynaklarının vurulduğunu görüyoruz. Yani Amerika DAEŞ’i zorlayıcılık yöntemleriyle elimine etmenin yollarını arıyor denilebilir. Klasik zorlayıcılık anlayışına göre rakibin sergilediği bir davranışı değiştirmesi için savaşa kadar varmayan, fakat rakibin canını yakan eylemlerde bulunarak onun başka türlü davranmasını sağlamak mümkündür. Yani DAEŞ’le doğrudan karada savaşmak istemeyen Amerika için aslında bu tür hava operasyonları tam da istenilen sonuçları elde etmeye yönelik bir eylem olarak görülebilir. DAEŞ’in finans kaynaklarını hedef alan ve bu kaynakları kuruttukça, DAEŞ’in uzun vadede çözülmesini bekleyen Amerika bu anlamda kitaba uygun hareket ediyor. Fakat kitaptaki her zaman sahaya uymuyor. Benzer özellikte birkaç zorlayıcılık operasyonunu hatırlayacak olursak, bu tür hava operasyonlarının sonuç üretmede ne kadar kısıtlı kaldığını hepimiz hatırlarız. Vietnam bunun en güzel örneklerindendir. Amerika Vietnam Savaşı’nın belli bir döneminde özellikle Başkan Johnson döneminde halı bombardımanı denilebilecek ağır bombardımana geçiş yapmıştı. Vietnam’ın canını yakarak, yönetimin, teslim olmasa bile geri adım atmasını sağlamak hedefleniyordu. Ama bu operasyonlarda vurulmadık yer kalmamış olmasına rağmen, Amerika istediklerinin hiçbirini elde edemedi. Bugün aynı durumun Suriye’de yeniden ortaya çıkmayacağını kimse söyleyemez. Özellikle DAEŞ gibi inanç temelinde kendini örgütleyen ve adam devşiren bir terör örgütünün ekonomik kaynakları vurulduğunda çökeceğini düşünmek pek gerçekçi olmasa gerek.

Yine Amerikan kaynaklarına bakacak olursanız iki yıl boyunca Amerika hiç bu kadar isabetli operasyonlar yapmamıştı. Amerikan resmi kaynakları son günlerde hedef isabet oranlarının ciddi anlamda arttığını iddia etmekteler. Bu nedenle yakın zamanda Rakka’nın düşmesi, orta ve uzun vadede de DAEŞ’in etkisinin kırılması ve belki bir gün tamamıyla ortadan kaldırılmasının mümkün olabileceği düşünülebilir. Eğer gerçekten Rakka DAEŞ’ten temizlenecekse o zaman ortaya yeni bir soru çıkar: DAEŞ’ten sonra Rakka’ya kimin hâkim olacağı.

Bu yıpratma savaşında yer alan birçok taraf, Rakka’yı ele geçirilecek ve savaşın ilerleyişinde önemli bir rol oynayacak mevzi olarak görüyor. DAEŞ’in şimdiye kadar fiili başkenti konumunda olan bu şehir savaşın kaderinde önemli bir rol oynayabilir. Aslında Suriye’nin orta bölgesinde duran Rakka birçok alana ulaşmak isteyen aktörler için merkezi konumdadır.

Bu nedenle PYD’den konuya dair oldukça ilginç açıklamalar gelmeye başladı bile. PYD, DAEŞ’in yakın zamanda Rakka’dan temizleneceğini ve Amerikalıların bu bölgeyi PYD’ye teslim etme fikrinde olduğunu açıklıyor. Bu açıklamalarda gerçeklik payı var mıdır yok mudur bilinmez. Amerikalıların, bugün sahada kullandığı en başat unsurlardan biri olan PYD’ye bu tür sözler vermesi pek şaşırtıcı olmaz. Benzer durumlarda Amerika bu tür vaatlerde hep bulunur. Bu vaatlerini zaman zaman tutar zaman zaman unutur.

Fakat durum ne olursa olsun, böylesi açıklamaların etrafta dolanıyor oluşu Türkiye tarafında rahatsızlık yaratabilir. Hatta bir iki gazete haberinde PYD’nin açıklamaları küstahlık olarak değerlendirilmiş. Doğrusu bu açıklamalarda bir küstahlık bir provokasyon havası seziliyor fakat asıl önemli olan bu açıklamaların küstahlık olup olmadığından ziyade bunun Türkiye için ne anlam ifade edeceğidir. Gerçekten Amerika böylesi bir söz vermiş midir? Vermişse bu sözü tutar mı? Bu sözü tutarsa, Türkiye için büyük kayıp olur mu? Türkiye endişelenmeli? Önemli olan bu soruları cevaplamaktır.

ENDİŞEYE GEREK YOK

Kısaca cevap vermek gerekirse, bu Rakka meselesinde Türkiye’nin endişelenmesini gerektirecek bir durum söz konusu değildir. Zira Rakka stratejik anlamda Türkiye için vazgeçilmez nitelikte bir alan değildir ve olmamalıdır. Türkiye’nin Suriye’deki öncelikleri bellidir. Savaşın geldiği noktada Türkiye’nin bir numaralı güvenlik sorunu Kuzey Suriye’de meydana gelebilecek bir oldu-bittidir.

Fırat’ın doğusuna uzanabilecek olan PYD, Türkiye’nin Suriye’deki diğer tüm gruplarla arasına set çekeceği için Türkiye’nin bir aktör olarak Suriye’de devre dışı kalması sonucunu doğurabilir. Fırat’ın batısı bu nedenle önemlidir. PYD Türkiye’nin içerisindeki PKK terör örgütünün uzantısı olduğundan o bölgede kurulacak bir yapı, PKK ile sahip olduğu organik bağ nedeniyle Türkiye’deki terör eylemlerini kışkırtacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin bugün Suriye’deki en öncelikli meselesi Kuzey Suriye’nin PYD tarafından kontrol edilmesini engellemektir. Fakat PYD’nin Rakka’ya ilerlemesi ve belki de Rakka’yı Amerikan yardımı ile ele geçirmesi, Türkiye’nin stratejik çıkarları bakımından öncelikli bir konu değildir. Bu nedenle bir endişeye kapılarak bu alanda sert tavırlar sergilemek Türkiye’nin başka alanlardaki kredibilitesini tüketmesine neden olabilir. Amerikalılar gerçekten Rakka’ya dair böyle bir söz vermiş olabilir. Öncelikle bu sözü tutacaklarının garantisi yoktur. Şayet tutsa dahi Rakka, PYD’nin Türkiye ile olan ikili ilişkisi bakımından stratejik bir alan değildir. Rakka kendi başına önemli bir stratejik hedef olabilir. PYD burayı ele geçirirse, kendini daha güçlü de hissedebilir. Fakat PYD’nin Rakka’ya girmesi, PYD’yi Türkiye’ye karşı avantajlı konuma getirmez. Çünkü Rakka, tüm önemine rağmen Türkiye’nin ulusal güvenlik meselesi bakımından öncelikli bir konu değildir.

VAZGEÇİLEBİLECEKLERİ İYİ BELİRLEMEK

Siyaset kısıtlı kaynaklarla yapılır. Uluslararası siyasette kaynakları kısıtlı olan devletler, siyasetlerini kendileri için en önemli hedeflere yöneltmek durumundadır. Stratejik davranış ise hedefleri iyi belirlemekten ziyade, vazgeçilebilecek olanları iyi belirlemekle ilgilidir. Rakka önemli bir hedef olabilir. Deyr Ez Zur da önemli bir hedef olabilir. Bağdat da önemlidir. Musul da kendine göre bir stratejik değere sahiptir. Her bölgenin kendine has bir stratejik kıymeti olabilir. Ancak o stratejik kıymet herkes için geçerli değildir. Bugün Rakka ne Türkiye için ne de PYD için stratejik bir hedef değildir. Stratejik hedeflerinden uzaklaşan ve her kıymetli hedefe saldıran aktörler aşırı yayılma hastalığına tutulmuş demektir. Ve aslında kısıtlı kaynaklarını kendileri için elzem olmayan hedeflere akıttıklarından o kaynakları daha gerekli alanlarda harcamak istediklerinde ceplerini boş, karşılarında ise gereğinden fazla düşman bulurlar.

Bu anlamda PYD’nin Rakka ile bu kadar ilgili olması Türkiye açıdan bir sorun olmaktan ziyade, PYD için bir sorun olacaktır. PYD güneye açıldıkça yeni rakiplerle karşılaşacak ve yeni boğuşmalara girecektir. PYD’nin etkinliğini Fırat’ın batısından uzak tutabilecek her hedef PYD’nin gücünü bölecek ve kaynaklarını tüketmeye hizmet edecektir. Türkiye’nin tarafına yeni müttefiklerin katılımı sonucunu doğuracaktır. Bu anlamda Amerika ile beraber hareket ediyor olmak PYD’ye her ne kadar güvenli geliyor olsa da asıl itibariyle PYD’yi bölgede yalnızlaştırmaya hizmet ediyor.

KARARLI TUTUM SONUÇ ÜRETTİ

Sonuç olarak Amerika’nın PYD’ye verdiği sözler Cerablus-Halep hattını ilgilendirmediği müddetçe Türkiye için endişe yaratıcı bir durum yoktur. Görünen o ki, Türkiye’nin bu hat için şimdiye kadar ortaya koyduğu kararlı tutum sonuç üretmiş ve Amerika bu alanda Türkiye’den daha fazla taviz kopartmaya yönelik çabalarından uzaklaşmıştır. Bir dönem Amerika Türkiye’ye Cerablus konusunda baskı yapıyor ve PYD’nin Cerablus’u ele geçirmesinin Türkiye için kötü bir sonuç doğurmayacağına dair Türkiye’yi ikna etmeye çalışıyordu. Fakat Türkiye bu konuda en sert tavrı alarak bu baskıları reddetti ve kendisi için stratejik önemi tartışılmaz olan bir bölgeyi korumuş oldu.

Diğer taraftan Rakka ve civarı da Amerikalılar tarafından PYD’ye yönelik bir tazminat olarak önerilmiş olabilir. Cerablus’ta PYD’nin istediğini veremeyen Amerika sahada ihtiyaç hissettiği PYD’ye Rakka’yı önermiş olabilir. Ama Rakka, Cerablus değildir. Suriye’nin kaderini belirleyecek olan Halep için de bir yol olduğu iddia edilemez. Türkiye’nin tüm çabalarına rağmen müttefiki Amerika PYD ile işbirliği yapmaya devam ediyor. Aslında müttefiklik hukukuna yakışmayacak şekilde bir görüntü vermekten kaçınmak bir kenara böylesi bir görüntü vermeyi özellikle tercih ediyor. Artık bu konuda Amerika’nın kolayca ikna edilemeyeceği ortadadır. Bu nedenle de Türkiye tüm dikkatini Cerablus-Halep hattına toplamalı ve bunun dışındaki alanlarda diğer aktörlerin birbirleriyle mücadele etmesine müsaade etmelidir.

[Star Açık Görüş, 29 Mayıs 2016]

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Soykırım Endüstrisinin Yeni Müşterisi : Almanya


Almanya’nın bu meseleyi gündeme getiriş biçimi ve zamanlaması, meseleyi bir siyasi manivela olarak kullanmak istediğinin kanıtıdır.

Almanya’da koalisyonu oluşturan partiler Hıristiyan Birlik partileri (CDU&CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD) tarafından hazırlanan “101 yıl önce Ermeni ve diğer Hıristiyan azınlıklara yönelik soykırımı anma ve hatırlama” adını taşıyan karar tasarısı 2 Haziran tarihinde Alman Parlamentosu’nda oylanacak. Karar tasarısının Almanya’nın çok ihtiyacı olan Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki mülteci anlaşmasının AB’nin terörle mücadele ile ilgili muğlak talepleri yüzünden tehlikeye girdiği bir zamanda gündeme gelmesi ise bir hayli manidar.

“Ermeni soykırımı” iddialarının bugün artık kârlı bir endüstri haline geldiği ve birçok devletin bu meseleyi uluslararası diplomaside bir manivela olarak kullandığı görülmektedir. Uzun zamandır Türkiye’nin üstünde Demokles’in kılıcı gibi sallanan bu iddiaların tarihte yaşanmış bir mesele ile ilgili adaleti tesis etmek ya da Türkiye ile Ermenistan arasındaki zaten sorunlu olan ilişkilerin tamir edilmesi gibi bir amacının olmadığı izahtan varestedir. “Ermeni soykırımı” endüstrisinin son müşterisinin ise Almanya olduğu görülmektedir. Almanya’nın bu meseleyi gündeme getiriş biçimi ve zamanlaması ise meseleyi bir siyasi manivela olarak kullanmak istediğinin kanıtıdır.

Diğer taraftan karar tasarısında geçen “diğer Hıristiyan azınlıklara yönelik soykırımı anma” ifadesi ile Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı coğrafyasında Hıristiyanlara yönelen bütün şiddet olaylarını soykırım olarak nitelendirmek istediğini göstermektedir. Peki, Osmanlı coğrafyasında Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Anadolu’da Müslümanlara yönelik yaşanan katliamlar ne olacak? Anlaşılıyor ki Müslümanların acılarının ya da kanının Almanya nezdinde bir önemi yok.

Soykırım kavramının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası hukuka girmiş bir kavram olduğu herkesçe bilinen bir olgudur. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yaşanan meselelerde uygulanması hukuken zaten mümkün değildir. Velev ki uluslararası camia bu konuda anlaştı. O zaman insanlık tarihi boyunca yaşanan bütün katliamların soykırım olarak adlandırılması ve gerekli adımların atılması gerekir. Neden Ermeni olayları ile sınırlandıralım? Avrupalıların Amerika ve Afrika kıtası yerlilerine yönelik, Rusların Kafkaslar’da ve Kırım’da gerçekleştirdikleri katliamların bir milleti ortadan kaldırmaya yönelik sistematik soykırım olduğu tartışma götürmez gerçekler olarak önümüzde durmaktadır. Hal böyleyken bütün bu olayların göz ardı edilip Osmanlı Devleti’nin son döneminde dış güçlerin kışkırtmasıyla bir savaş hali sırasında Osmanlı Devleti’ne ihanet eden bir kısım Ermeni’nin tehcire tabi tutulmasını soykırım olarak nitelendirmek ikiyüzlülüğün daniskasıdır.

Almanya’nın bu tavrını daha da komik hale getiren ise söz konusu devletin 1904 ile 1907 tarihleri arasında Afrika kıtasındaki sömürgesi Namibya halkına karşı işlediği katliamları o dönemde soykırım kavramının uluslararası hukukta yer almadığı gerekçesiyle soykırım olarak tanımaması ve Namibya’ya tazminat ödemeyi kabul etmemesidir.

Bu ikiyüzlü ve artık kabak tadı veren tavrın Almanya’ya ya da Türk Alman ilişkilerine ne katkı sağlayacağı ise merak konusudur. Almanya gerçekten adaleti tesis etmek istiyorsa ilk önce işlediği holokost suçundan dolayı askeri ve mali olarak sorgusuz sualsiz desteklediği İsrail devletinin Filistinlilere yönelik uyguladığı apartheid uygulamalarına, soykırım ve etnik temizliğe dur diyerek başlamalıdır. Çünkü bu şekilde Holokost hatasından sonra bugün Almanya Filistinlilerin maruz kaldığı haksızlıklarda da suç ortağı haline gelmektedir. Alman Parlamentosu adaleti tesis etmek istiyorsa işe buradan başlamalı ve devamında Namibya soykırımını tanımalıdır. Bütün bu meseleleri hallettikten sonra sıra Osmanlı tarihine gelecek olursa hazırlayacağı yasa tasarısına “Müslümanlara yönelik soykırımları anma” maddesini de eklemeyi unutmamalıdır.

[Zaman, 28 Mayıs 2016]

AK PARTİ DOSYASI : 6 Soruda AK Parti’de Yeni Dönem


AK Parti sistem değişikliği ihtiyacını ve farklı çözüm önerilerini tartışarak bu meselede yol almaya devam edecek. Meclis aritmetiği aşılmaz bir engel gibi duruyor ama siyaset dinamiktir.

1- Yeni hükümetin öncelikle ele alması gereken konular neler?

Önceki hükümet döneminde yaşanan uyum ve koordinasyon sorunlarından dolayı icraatlarda ve hizmetlerde bir yavaşlamanın gerçekleştiği bugün artık herkesin malumu olmuş bir konu. Bu nedenle aslında yeni hükümetin önünde duran her konu öncelikli. Teker teker konuların öneminden veya önceliğinden bahsetmek yerine aslında kalkınmacı ve atılımcı bir tavrın öncelik olarak düşünülmesi gerekiyor. Başbakan Yıldırım da hükümetin kuruluşu vesilesiyle yaptığı her konuşmada bu tavrın işaretlerini verdi. Kalkınmacı ve atılımcı bir tavırla, yani seri, hızlı ve sonuç odaklı olarak yönetim sisteminden yeni anayasaya, ekonomiden icraatlara, sosyal politikalardan sağlık alanındaki yatırımlara kadar her alanda hızla mesafe kat etmek gerekiyor. Nitekim yeni dönemde bunların işaretlerini görmeye başladık. Başbakan gayet kendinden emin bir tavırla, hiçbir komplekse kapılmadan kendisinin ve hükümetinin Cumhurbaşkanı ile ilişkileri konusunda yaptığı açıklama ile bir yandan artık bir koordinasyon ve çift başlılık krizi yaşamayacağımızın sinyalini vermiş oldu, diğer yandan da başkanlık sistemi ve yeni anayasa hakkında açıkladığı "mış gibi" olmayan kuvvetli görüşlerle koordinasyon ve uyumun kurumsallaşacağının sinyalini verdi. Aynı şeyi kalkınma ve ekonomi için de söyleyebiliriz. Kabinede ekonomi bakanlıklarının dağılımına baktığımızda, kalkınmacı tavır ön plana çıkmaktadır.

2- Partili cumhurbaşkanlığı Türkiye’deki sistem krizine bir çözüm olabilir mi?

Partili cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanının partisi ile ilişkisini kurarak şu an kişiler üzerinden yakalanmış olan koordinasyonu kurumsallaştırabilir yani bir kurala ya da usule bağlayabilir. Arkasına halk desteğini alan partinin adayı cumhurbaşkanı seçilir ve daha sonra yine meclis seçimlerinde aynı partinin çoğunluğu sağladığını varsayarsak hükümet de o partiden olabilir. Yani partili cumhurbaşkanı meclisten tek başına hükümet çıkabildiği durumlar için uyumsuzluk ve çift başlılık problemini çözebilir.

Ancak sistem krizlerinden çok çekmiş bir ülke olarak Türkiye’nin bu konuda daha deyim yerindeyse garantici davranması gerekiyor. Tek başına iktidarın mümkün olmadığı, bir koalisyon hükümetinin kurulduğu ve halk tarafından seçilmiş bir partili Cumhurbaşkanının olduğu senaryo yine kriz ve uyumsuzluk doğuracaktır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin yönetimde istikrarı sağlayacak, koalisyonlar defterini tümden kapatacak bir sistem değişikliğine, yani bir başkanlık modeline, ihtiyacı olduğu apaçık ortadadır. Ancak partili cumhurbaşkanlığı da başkanlığın sağlanamadığı bir ortamda şu anki sisteme göre ileri bir adımdır. Tamamen olmasa da, sistemin önemli bir kısmını krizden çıkartan, potansiyel tehlikelerin bir kısmını bertaraf eden bir adım olur.

3- Dış politikada yeni dönemde hangi alanlarda değişiklik beklenebilir?

Dış politikada değişiklik yapılması gerektiği yönünde hakim bir beklenti var. Suriye politikasında yaşadığımız sıkıntılı günler bu beklentinin ana nedeni. Türkiye, çökmüş iki tane devletle, Suriye ve Irak’la bin kilometrenin üzerinde bir sınırı paylaşıyor. Bu sınırın diğer tarafında DAİŞ ve PYD gibi terör örgütleri tarafından kontrol edilen topraklar var. Bu durumun dış politikada zor zamanlar yaşatması beklenmedik bir durum değil. Yaşanan zorluklara mukabil bir değişiklik hatta revizyon da gerekiyor ki uzun bir süredir Türkiye bu hamleleri yapmaktadır. Cumhurbaşkanı’nın dış politikada aktif olduğu bir sır değil ve burada Türkiye’ye yeni alanlar açacak manevralar yapılıyor.

Batı ile ilişkiler diyebileceğimiz alanda ise bugünden yarına bir değişiklik beklememek gerekmemektedir. Türkiye’nin "Dünya beşten büyüktür" demesi, AB’ye "Gerekirse sen yoluna ben yoluma" demesi bir tıkanmanın değil bir genişlemenin sancısıdır. Güçlenen Türkiye uluslararası sistemde kendisine yeni kulvarlar açmak istemektedir ve mevcut adaletsizlikler bu kulvarı açabilecek en uygun alandır. Onun için burada bir tıkanma değil olması gerektiği gibi ilerleyen bir süreç vardır. Türkiye bu söylemle hem ilkesel duruşunu devam ettirmekte hem de kendine yeni alan açmaktadır. Batılı muhatapları ise bu kulvarı Türkiye’nin kendilerinden ve demokratik değerlerden uzaklaştığı söylemi ile tıkamaya çalışmaktadır. Batı’dan gelen bu eleştirileri hakikat zannedip karalar bağlamak bu güç mücadelesini okuyamamaktan veya bunun üzerine küçük siyasi hesaplar bina etmeye çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Bu anlamda başbakan değişimi olumlu bir adımdır. Binali Yıldırım’ın ve hükümetinin Cumhurbaşkanı’nın yürüttüğü bu stratejiye uyumlu hareket etmesi Türkiye’nin elini güçlendirecektir ve örneğin önceden olduğu gibi AB’den gelen "Bizim muhatabımız Erdoğan değildir" açıklamalarının artık imkanı kalmayacaktır.

Bunun yanında resme daha geniş bir perspektiften baktığımızda, yakın zamanda bu tür büyük organizasyonlar için neredeyse peş peşe diyebileceğimiz bir sıklıkta düzenlenen G20, İslam İşbirliği Teşkilatı ve en son Dünya İnsani Zirvesi gibi büyük organizasyonların Türkiye’de yapılması, dış politikada çizilmek istenen karamsar tablonun gerçekçi olmadığını da göstermektedir.

4- Terörle mücadele konusunda atılması gereken adımlar neler?

Zaten uzun süredir başarılı bir silahlı mücadele devam ediyor. Bu alanda iki öncelik ön plana çıkıyor. Birincisi operasyonların aynı etkinlikte ve kararlılıkta sürdürülmesi ki bu yeni hükümetin kendisine koyduğu bir hedef. Diğer mesele ise terörün tahripkar etkisiyle açtığı yaraların sarılması. Terörün vurduğu şehirlerin yeniden inşası, terör nedeniyle göç etmek zorunda kalan vatandaşların rehabilitasyonu ilk akla gelenler. Başbakan Yıldırım’ın icraatçı karakteri tam da bu noktada ortaya çıkan ve fark yaratması beklenen bir faktör. Açıklamalara, paketlere, ilkelere boğmadan bu noktada somut ve pratik adımlar atılması gerekiyor. Terörün mağdur ettiği insanlara bir an önce yeni hayatlarını eskisinden daha konforlu bir şekilde sunma imkanının verilmesi gerekiyor. Bu yapılmalı ki halkın operasyonlara verdiği destek, güvenlik kaygısı ile verilmiş bir destek olmanın çok ötesine taşınsın ve bölgede devlet-vatandaş ilişkisinin daha sağlıklı bir zeminde kurulmasına imkan sağlansın.

5- Yeni Başbakan Binali Yıldırım başkanlık sisteminin öneminden bahsetti. Meclisteki aritmetik dikkate alındığında yeni Başbakan ve AK Parti nasıl bir yöntem izleyecek?

Şu an içerisinde bir sistem değişikliğini de barındıran bir anayasa değişikliğine destek veren tek parti AK Parti ve AK Parti’nin de mevcut sandalye sayısı bir anayasa değişikliğini referanduma götürmek için gerekli olan 330’un altında. Öte yandan Binali Yıldırım’ın başbakan olma sürecinden sonra Türkiye’de bir sistem değişikliğine olan ihtiyaç daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Siyaset elitleri ve toplum böyle bir ihtiyacın olduğunu artık daha net bir şekilde gördü.

AK Parti bu ihtiyacı ve farklı çözüm önerilerini tartışarak bu meselede yol almaya devam edecek. Evet Meclis aritmetiği aşılmaz bir engel gibi duruyor ama siyaset dinamiktir. Dün sistem tartışmasına kesinlikle girmeyen aktörler bugün partili cumhurbaşkanlığı ve başkanlık alternatiflerini tartışıyor. Bir şey gerçekten ihtiyaçsa, toplum buna ikna olmuşsa ve iyi bir siyasi liderlik ile konu topluma anlatılırsa mesafe kat edilebilir. Bu noktada CHP’nin sistem değişikliği bağlamında "kan"dan bahsetmeye başlaması bile çok kötü bir siyaset olmasına rağmen resmin bütününe baktığında Türkiye’nin bu alanda mesafe kat etmesinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Bu tür kapsamlı değişikliklerde CHP’nin artık refleks haline gelmiş bir tavrıdır; önce sureti haktan görünerek ona karşı çıkmaya çalışır. Başkanlık sistemi için de aynı yanlışı yaptılar; Türkiye için uygun sistem olmadığını, parlamenter sistemin daha iyi olacağını söylediler. Ancak toplumsal ve siyasi ihtiyaç artıp vazgeçilemez bir noktaya geldiğinde, CHP suret-i haktan gözükmeyi bırakıp siyaset dışına çıkar. 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçiminde de, başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliğinde de CHP’nin izlediği taktik buydu. Bugün başkanlık tartışmaları için de CHP ikinci aşamaya geçmiş ve siyasi alanın dışına çıkmış gözüküyor. Bu CHP için kötü bir şey ama Türkiye’nin sistem krizini çözme yolunda mesafe kat ettiğini gösteren iyi bir gösterge.

Bu noktaya gelinmişken yeni Başbakan’ın ve AK Parti yönetiminin izleyeceği yöntem daha kararlı ve sahici bir şekilde "miş gibi" yapmadan başkanlık sistemi ve yeni anayasa için siyaset üretmektir. Bu ihtiyaç siyasi olarak ne kadar iyi örgütlenirse, aşılmaz gibi duran meclis aritmetiğini aşmak o kadar kolaylaşır. Dokunulmazlıkların kaldırılması meselesinde CHP teklife karşı olmasına rağmen toplumsal tepkiden çekinerek nasıl tutum değiştirdiyse, başkanlık sistemine geçiş ve yeni anayasa konusunda da CHP için olmasa da MHP için böyle bir tutum değişikliği mümkün olabilir.

6- Ekonomide bir müddettir bir patinaj durumundan bahsediliyor. Bunun aşılması yeni ne gibi politikalar önerilebilir?

Teknik detayları bir yana AK Parti’nin ekonomideki mucizesi üç temel ilkeyle özetlenebilir: Mali disiplini muhafaza etmek, üretim ve yatırımları artırmak ve oluşan zenginliği tabana yaymak. Bu ilkelerin gerektirdiği politikaların bir denge içerinde uygulanması gerekiyor. Ekonomideki patinaj görüntüsünün sebebi aslında bu dengenin bozulmuş, zincirin bazı halkalarının diğerlerinin önüne geçmiş olmasıdır. Türkiye mali disipline ve para politikalarına araçsal öneminin ötesinde bir önem verildiği bir ara dönem yaşadı. Merkez Bankası ve faizler etrafında yaşanan tartışma aslında bu dengenin tekrar kurulması tartışmasıydı. Bugün Merkez Bankasındaki değişimle bu sağlanmış gözüküyor. Dengenin para politikaları lehine değişmesi yatırım ve üretimde bir hız düşmesine veya yapılması gereken atılımların beklenen süratle yapılmamasına neden oluyordu. Yeni dönemde Binali Yıldırım figürü sayesinde bunun aşılması bekleniyor. Nitekim Yıldırım’ın başbakanlığına piyasalar olumlu tepki vererek bunu göstermiş oldular. Üretim ve yatırımın hızı azalınca zenginliğin tabana yayılmasında da aksaklıklar yaşandı. Türkiye büyümeden dağıtan bir tehlikeli bir döngüye girmişti ve bu döngü orta ve uzun vadede patinaja sebep oluyordu. Yeni dönemde bu dengenin tekrar kurulması ile mevcut patinaj görüntüsünden hızla uzaklaşmak mümkün olacaktır.

[Sabah Perspektif, 28 Mayıs 2016]

SURİYE DOSYASI : Obama’nın Başa Bela Milisleri


Obama’nın Suriye halkını temsil eden grupların tasfiyesine göz yumması tarihin sayfaları arasında unutulmayacak. Zira Kürt milliyetçisi ve Şii milisleri destekleme stratejisi Suriye ve Irak’taki etnik- mezhebi kompozisyonu darmadağın ediyor.

ABD’nin kamuoyu Donald Trump’ın başkan adaylığına alışmaya çalışırken Obama Yönetimi son aylarında DAİŞ ile mücadelede bir fark yaratma çabası içinde. Suriye’de Rakka ve Irak’ta Felluce DAİŞ’e karşı eşzamanlı olarak operasyonların başladığı şehirler oldu.

DAİŞ’in Suriye’deki başkenti konumundaki Rakka, savaşın gidişatı açısından büyük bir stratejik öneme sahip.

Rakka düşerse DAİŞ’in Halep ile her türlü lojistik bağlantısı kopacak. Bu cephede Suriye Demokratik Güçleri (SDG) şemsiyesi altındaki YPG militanları doğrudan ABD özel birliklerinin komutası altında saldırıyor. Nitekim Rakka operasyonu 21-22 Mayıs’ta ABD Merkez Kuvvetler Komutanı General J. Votel’in YPG karargâhını ziyareti sonrasında başladı.

Aynı günlerde de Obama Yönetimi Rakka için 250 kişilik ek özel kuvvet göndereceğini açıkladı. Ve ABD özel operasyon birliklerinden bazı askerlerin YPG armalı cephe görüntüleri medyada yer aldı. Felluce’de ise İran devrim muhafızları komutanı Kasım Süleymani’nin yönettiği Haşdi Şabi milisleri DAİŞ’e karşı bir hareketlilik halinde.

DAİŞ ile mücadeleyi "belirli" yerel aktörlere yaptırmakta kararlı olan Obama Yönetimi böylece Suriye’de doğrudan YPG milislerini, Irak’ta dolaylı olarak Şii milisleri destekliyor. Suriye’de ılımlı muhaliflere hiçbir zaman vermediği desteği PKK’nın kolu YPG’ye veriyor.

Halbuki "hangi gruplar" olduğu küçümsenerek sorulan muhalifler 5 yıldır büyük bir koalisyona karşı savaşıyor: Esed, İran, Rusya, Hizbullah, DAİŞ ve YPG güçleri. Türkiye’nin ve birkaç Körfez ülkesinin desteği ile hâlâ varlıklarını koruyabilmeleri bile büyük bir sürpriz.

Başkan Obama’nın Suriye halkını temsil eden grupların tasfiyesine bu şekilde göz yumması tarihin sayfaları arasında unutulmayacak. Zira Kürt milliyetçisi ve Şii milisleri destekleme stratejisi Suriye ve Irak’taki etnik- mezhebi kompozisyonu darmadağın ediyor. Hem YPG hem Haşdi Şabi güçleri Sünnileri "DAİŞ’çi" suçlaması ile ele geçirdikleri şehirlerden sürüyorlar. Her ikisinin de savaş suçları işlediği uluslararası kuruluşların raporlarıyla tescilli. SDG içinde Sünni Arap aşiretlerini daha etkin hale getirme çabası da oldukça yavaş ilerliyor.

Aslında bu gidişat çok tehlikeli iki olguyu besliyor. İlki, ABD’nin stratejisi DAİŞ’i "devletyapısı" olmaktan çıkarmayı başarsa bile Suriye ve Irak’ın şehirlerini aşırı selefi örgütlerin terör alanı olmaktan koruyamayacak. El- Kaide’nin de Suriye’de daha etkin olma kararı alması ile bölge mikro terör eylemlerinin bataklığı haline gelecek.

Bu örgütler Kürt milliyetçisi ve Şii milislerin yaptığı "demografik temizlik" yüzünden radikalleştirecek Sünni bulmakta hiç zorlanmayacaklar.

İkincisi, ABD’nin YPG’ye verdiği aşırı destek kontrol edilemez sonuçlar üretecek. Rakka’yı ele geçirdiğinde "Rojova federasyonunun" bir parçası haline getirme amacı güden YPG güçleri Rakka’dan sonra Mümbic’e yönelme arzusunda. Böylesi bir güçlenme sadece Kürtler ve Araplar arasındaki husumeti büyütmeyecek. Aynı zamanda Türkiye ile çatışması kaçınılmaz bir Kuzey Suriye PKK- YPG yapılanmasını ortaya çıkaracak.

Güneydoğu’nun ilçelerindeki "şehir savaşı" politikası tümüyle çöken PKK bir süreliğine Suriye ve Irak’a odaklanacak gibi görünüyor. Ancak PKK’nın Türkiye içindeki "başarısızlığı" ile Suriye-Irak’taki "zaferini" bir arada kabullenmesi eşyanın tabiatına aykırı. Ne Türkiye ne PKK, Kuzey Suriye’deki oluşumu Kuzey Irak Kürt bölgesi gibi değerlendirecektir.

Seküler- etnik milliyetçi olması PKK- YPG’den "rasyonel bir milis" üretilebileceği anlamına gelmez. Bir terörist grubunu milis gücüne dönüştüren "dâhi" Amerikan zihninin önceki milis projesi olan El -Kaide tecrübesinin kaderi de biliniyor.

Türkiye’de silahları bırakması karşılığında PKK’ya ne önerilebilir ki? "Müttefikinin" başına bela ettiği "milisin" verdiği zarar için yeni ABD başkanının özrü yeterli olacak mı?

Elbette hayır.

[Sabah, 28 Mayıs 2016]

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.