Aylık arşivler: Şubat 2017

TARİH : OSMANLI KLASİK ÇAĞINDA HANEDAN, DEVLET VE TOPLUM


image00384

osmanli klask ainda hanedan devlet ve toplum

TARİH : XVIII. Yüzyılın Sonlarında Bir Osmanlı Seyyahının Kocaeli ve Yöresi ile İlgili Tespit ve Gözlemleri


XVIII. Yzyln Sonlarnda Bir Osmanl Seyyahnn Kocaeli ve Yresi ile lgili Tespit ve Gzleml eri.pdf

TARİH /// İhtişam Çağının Tanığı ve Tarihçisi : Matrakçı Nasuh


htiam ann Tan ve Tarihisi – Matrak Nasuh.pdf

TARİH /// Doğu Akdeniz’de Osmanlı Stratejisi : Sokollu Mehmed Paşa ve Kıbrıs


Dou Akdeniz’de Osmanl Stratejisi – Sokollu Mehmed Paa ve Kbrs.pdf

AZINLIKLAR DOSYASI : NEDEN 1923 MÜBADELESİ ? OSMANLI GEÇMİŞİNDEN BİR YANIT BULMA DENEMESİ


NEDEN 1923 MBADELES – OSMANLI GEMNDEN BR YANIT BULMA DENEMES.pdf

KÜRT SORUNU DOSYASI : Ziya Gökalp ve Kürt Sorunu (2008)


Gkalp ve Krt Sorunu (2008).pdf

TARİH /// Fetih ve Kıyamet 1453 : İstanbul’un Fethi ve Kıyamet Senaryoları


Fetih ve Kyamet 1453 – stanbul’un Fethi ve Kyamet Senaryolar.pdf

TARİH /// İmparatorluk Çağının Osmanlı Sultanları – II – II.Selim’den Sultan İbrahim’e


mparatorluk ann Osmanl Sultanlar – II – II.Selim’den Sultan brahim’e.pdf

TARİH : OSMANLI KLASİK ÇAĞINDA HANEDAN, DEVLET VE TOPLUM


osmanli-klasik-caginda-hanedan-devlet-ve-toplum

TARİH : Osmanlı İstanbulu I


Osmanl stanbulu I.pdf

TARİH : Osmanlı İstanbulu II


Osmanl stanbulu II.pdf

TARİH : Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi (1300-1600)


Osmanl mparatorluu’nun Kurulu ve Ykseli Tarihi (1300-1600).pdf

TARİH /// Çağlar Ezikoğlu : Abdülhamid’in kim olduğunu bir bilseniz !


Abdülhamid’in kim olduğunu bir bilseniz!

İşte Abdülhamid ‘devletin ömrünü uzattığı’ iddia edilen 30 sene boyunca büyük devletlerden destek için bir oraya bir buraya savrulmuş, bu süre zarfında ülkenin ekonomisini bu devletlerin oluşturduğu ‘Düyun-u Umumiye’ye peşkeş çekmişti.

Çağlar Ezikoğlu*

Son ayların güzide memleket meselelerinden birisi haline geldi Osmanlı padişahlarından 2.Abdülhamid nam-ı diğer Hamid-i Sani. Önce kendisinin torunu olduğunu iddia eden ama tek derdi Osmanoğullarına mensup hanedan üyelerine ait olduğunu iddia ettiği ürünleri internet üzerinden pazarlayarak para kazanmaya çalışan Nilhan Osmanoğlu’nu izledik. Bugünlerde ise vergilerimiz ve her elektrik faturasında ödediğimiz TRT payı’nın karşılığında TRT tarafından çekilen ‘Payitaht Abdülhamid’ adlı diziyi konuşuyoruz.

Dizide çizilen Abdülhamid figürü, emperyalistlere karşı Osmanlı’yı tek başına ayakta tutmaya çalışan, yeri geldiğinde İngiliz’i tokatlayan yeri geldiğinde Yahudilere dur diyen, israftan kaçınan ve halkın sevgilisi haline gelen bir figür. Tabi AKP iktidarı için hele ki referandum döneminde oyların konsolidasyonuna ihtiyacı had safhadayken, 2.Abdülhamid üzerinden bir İslamcılık mitine sarılmak gayet olağan bir tablo.

Lakin ne acıdır ki, bu iktidarı daha doğrusu ‘tek adam’ı destekleyen o cehalet içindeki kitle Abdülhamid’in gerçekte İslamcılıktan oldukça uzak, hatta neredeyse batıcı bir hükümdar olduğunu bilemeyecek durumda. İşte bahse konu dizinin ilk bölümünde göze çarpan o bariz hatalar, bu farkında olamama halinin de basit bir tezahürü.

NE İSLAM, NE ÜMMET: TEK DERDİ İKTİDAR

Dizinin ilk bölümünde Abdülhamid’in en büyük icraatlarından birisi olduğu söylenen ‘Hicaz Demiryolu’ projesi efsaneleştirilme suretiyle izleyiciye empoze edilmiş. Tabi bu empoze sürecindeki maddi hatalar önemsenmemiş. Öncelikle dizide 1300 kmlik hat olarak tasvir edilen ve Saraybosna’dan kalkıp, İstanbul’da mola verip Mekke ve Medine’ye varacak bir demiryolu projesinden bahsediliyor. Sanırsam senaristler, geçtiğimiz günlerde ‘Evet demek Hızlı Tren demektir’ diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan esinlenerek bir benzetmeye girişmiş.

Lakin gerçek olan nokta Hicaz Demiryolu’nun Şam ile Müslümanlar için kutsal topraklar olan Mekke-Medine arasında konumlandırılmış olmasıdır. İkinci önemli maddi hata içeren husus ise, dizide İngiliz elçiyi tokatlayan Abdülhamid portresi. Elbette seyircilerin hoşuna gidecek böyle bir şoven sahnenin varlığı olağan görülebilir. Lakin hiçbir tarihçinin çalışmasında böyle bir anekdot mevcut değil. Hatta daha ilginç hususlar var. Televizyon ekranlarında İngiliz elçiler tokatlanırken, İngiliz şirketi ve diğer ülkelerin şirketleri ile pazarlıklar o yıllarda tam gaz devam ediyordu. 2.Abdülhamid bu pazarlıklar sürecinde sadece hedeflenen amaç ve demiryolunun tamamlanabilmesi için gereken desteği bulmak istiyordu.

İNGİLİZLERİN OYUNCAĞI BİR BATICI

Bu süreç zarfında İngilizlerin Mısır üzerinden bölgede egemenlik alanını genişletme çabasından duyulan rahatsızlık Abdülhamid’in Almanya’ya yanaşmasına yol açacak ve bu demiryolu projesi Almanların desteği ile hayata geçirilmeye çalışılacaktı. Tabi dizi boyunca Abdülhamid’in en büyük hayali olarak lanse edilen ‘Avrupa’daki Müslümanların Hac vazifesini yerine getirme hayali’ ise görünürdeki sebepti. İslamcı olarak piyasaya arz edilen Abdülhamid’in tek niyeti özellikle Arabistan topraklarına gözlerini diken büyük devletlerin nüfuz alanlarını olabildiğince engellemek ve kendi iradesini bölge topraklarında hissettirmektir. Aynı zamanda 93 Harbi’nde Rusya’ya karşı uğranılan hezimetin bir temel sebebi bölgede demiryolu hatlarının olmayışıdır ki; Abdülhamid benzer bir tabloyu tekrar yaşamak istememiştir.

Dizide Abdülhamid’in zikir sahnesi ile çizilmeye çalışılan ‘İslamcı’ prototipi ise Abdülhamid’in gerçek hayatı ile ne kadar örtüşür, soru işareti barındırmaktadır. Aslında Abdülhamid’in İslamcılıktan ziyade ‘Batılı’ adet ve görgülerle şehzadelik sürecini geçirmiş bir padişah olduğu yıllarca göz ardı edilmiştir. Doğan Avcıoğlu’nun en önemli eserlerinden birisi olan ‘Türkiye’nin Düzeni’ kitabında aslında Abdülhamid’in ‘Batılı’ portresi çok güzel anlatılmıştır;

“Günümüzde bile hâlâ ateşli yandaşları ve düşmanları bulunan Abdülhamit, gelenekçi ve İslamcı görünmekle birlikte aslında Tanzimat döneminin yetiştirdiği Batılılaşmış Osmanlı prenslerinden biridir. Gençliğinde Paris ve Londra’ya giden Abdülhamit, Tarabya’daki köşkünde gecelerini Belçikalı tuhafiyeci kız Flora Cordier ile geçirir. Gündüzleri İngiliz komşusu şirket müdürü Thomson ile sohbet eder. Rum ve Ermeni Galata Bankerleri’yle dosttur. Borsa oyunlarına ve faizciliğe bayılır. Büyük servetini Avrupa bankalarında biriktirir. Yıldız Sarayı’nda tiyatrolar oynatır, görkemli şölenler düzenler. Şölenlerde yabancı elçilerin yanısıra, Rum Bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani ve ‘tatlısu frenkleri’ bulunur.”

YALAN ÜZERİNE KURULAN SAHTE PROTRE

Peki dizide biz bu sahneleri görebilecek miyiz, elbette hayır? Zira dizinin başlangıcı 1896, yani Abdülhamid’in tahta çıkışının 20.yıldönümü. Tabi o 20 senede Osmanlı’nın adım adım çöküşünü TRT’de resmedecek halleri yok öyle değil mi! Onun yerine ‘dindar’ portresi ile izleyicilerin gözünde taht kuracak, İngilizleri her fırsatta alt edecek hatta Buckingham Sarayı’na ajanını gönderecek kudrette bir padişah resmedecekler. Peki gerçek bu mu? Kendi kütüphanemden, güzide bir eski kitap gözüme çarptı. Sadrazam Said Paşa’nın Anıları. 2.Abdülhamid döneminde 9 kez sadrazamlık görevine getirilen Mehmed Said Paşa’nın hatıratları Abdülhamid’in bütün özelliklerini gün yüzüne seriyor.

ABDÜLHAMİT OSMANLI’YI KURTARMADI, BATIRDI!

Dizide bütün devletlere aslan kesilerek Osmanlı’nın zor zamanında devleti ayakta tuttuğu iddia edilen Abdülhamid, esasen iktidarını korumak için dış politikada sürekli bir müttefik arama politikası güderken, içeride tam bir istibdat politikası ile muhaliflerini sindirmekteydi. Said Paşa 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sonrasında Batılı devletlerin Osmanlı üzerindeki baskısını anlatırken, hani şu dizide Abdülhamid’in tokatladığı İngiliz elçiliğinin muhtırasını şu şekilde aktarıyor;

“Eğer Rusya Osmanlı Devletinin yıkılmasını isteyecek olursa, İngiltere artık bu işe ilgisizlikle bakacak dereceye gelmiştir”.(Sadrazam Sait Paşa, Anılar, Hürriyet Yayınları, 1977, s.178)

Padişah Abdülhamid ne yapmıştır? Korkmayın hemen tabi ki de tekme tokat yok ortada. Mevzu konusunda eski sadrazamı Said Paşa’dan yardım isterken, ittifak arayışı içerisinde nasıl yanıp tutuştuğunu da gösteriyor;

“Bir gün, gün batışına yakın saray görevlilerinden Kamil Bey evime geldi. Padişah hazretlerinin selamını bildirdikten sonra iç ve dış siyaset konularında çeşitli açıklamalarda bulundu. Nihayet şöyle dedi: Şevketmeab efendimiz buyuruyorlar ki, devletlerden biriyle ittifak yapmadıkça bu zorlukların sonu gelmeyecek. Bu devletler ise ya İngiltere ya da Rusya olmak lazım gelir. İngiltere ile bir ittifak yapılsa acaba bize nasıl bir faydası olabilir? Bu devletin bütün gücü donanmasından ibarettir. Öte yandan Rusya ile ittifak yapacak olsak, bilindiği gibi Kızıldeniz bizdedir. Bu denize sahip bulunan bir devletin Rusya ile birleşmesi olamaz”. (Sadrazam Sait Paşa, Anılar, 1977 Hürriyet Yayınları, s.195)

İşte Abdülhamid ‘devletin ömrünü uzattığı’ iddia edilen 30 sene boyunca büyük devletlerden destek için bir oraya bir buraya savrulmuş, bu süre zarfında ülkenin ekonomisini bu devletlerin oluşturduğu ‘Düyun-u Umumiye’ye peşkeş çekmişti. Elbette TRT’de bu hikayeler anlatılmayacak, dizi olabildiğince şoven bir çizgide Kızıl Sultan Abdülhamid hikayeleri ile kitleleri uyuşturmaya devam edecektir. Lakin gerçekler her daim tarih sahnesinde gözler önünde olacak. İslamcı padişah diye lanse edilen Abdülhamid’in, yine AKP destekçileri tarafından ayıla bayıla okunan Mehmet Akif tarafından ‘kızıl kafir’ diye nitelendirilmesini bilemeyeceksiniz bu televizyon ekranlarından.

AVRUPA’DAKİ TOPRAKLARIN YARISINI KAYBETTİ

Sonuç olarak, Doğan Avcıoğlu bu dönemin bilançosunu Türkiye’nin Düzeni’nde çıkarıyor, bunları izleyemeyeceksiniz belki ama bu yazıyı bu tabloyu resmederek bitirelim, belki okuyup araştırmak isteyen ve Abdülhamid’i gerçekten tanımak isteyen birileri çıkar:

“Ruslar Batum, Kars ve Ardahan’ı alarak Anadolu’da ilerlemişlerdir. İngilizler Kıbrıs’tan sonra Mısır’a yerleşmiş, Sudan’ı almış, Kuveyt üzerinde fiili egemenliklerini kurmuş, Sina yarımadası ve Akabe bölgesi üzerindeki iddialarını kabul ettirmişlerdir. Fransızlar Tunus’a el koymuşlardır. Avrupa’daki arazinin yarısından çoğu Abdülhamit zamanında kaybedilmiştir. Karadağ, Sırbistan, Romanya bağımsızlık kazanmış. Bulgaristan fiilen bağımsız olmuştur. Avusturya Bosna-Hersek’i işgal edip fiilen yönetmeye koyulmuştur. İngiliz donanmasının İzmir’i işgal tehdidi altında Dulsigno Limanı ile Boyana Nehri’ne kadar uzanan arazi Karadağ’a bırakılmıştır. Yunanistan’a Tesalya verilmiştir. İngiltere’nin baskısıyla Girit’ten Osmanlı askeri atılmış, Osmanlı bayrağı indirilmiş ve ada fiilen bizim olmaktan çıkmıştır. Bulgaristan Şarki Rumeli’yi ilhak etmiştir. Balkan Harbi’ne kadar elimizde kalan Makedonya ise geniş ölçüde yabancı devletlerin kontrolü altına girmiştir.” (Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni)

* Aberystwyth Üniversitesi, Uluslararası Siyaset Departmanı, Araştırma Görevlisi ve Doktora Adayı

İSTİHBARAT DOSYASI /// ERKAN MACİT : DEVLETLERİ ÇÖKERTEN CASUSLAR


DEVLETLERİ ÇÖKERTEN CASUSLAR

Erkan MACİT

Casusluğun tarihi de en az insanoğlunun kendisi kadar eski. Öğrenme ve gizleri ortaya çıkarma güdüsü insan yaradılışının bir parçası olsa gerek, tarihin her döneminde haber alma ihtiyacı olmuş, sonuç olarak casuslar ve bunları yönlendiren organizasyonlar vücut bulmuştur. Kendini güvende hissetmek ve bilginin getireceği güce sahip olmak isteyenler, her zaman bunu elde etmenin savaşını vermişlerdir. Bundan hareketle, bilinen ‘diğerinin’ aksine, casusluğun gerçek anlamda ilk meslek olduğu bile iddia edilebilir.

Organize casusluğun ilk olarak ne zaman başladığına dair rivayetler mevcut. Tevrat’daki Yeşua’nın vaadedilmiş topraklara yaptığı yolculuğu, şehrin ele geçirilmesini kolaylaştırmak için Eriha’ya iki kişinin gönderilmesini göz önünde bulundurursak, ‘insanoğlunun kendisi kadar eski olma’ iddiasını destekleyebiliriz sanırım. İran destanlarında, Iran-Turan savaşlarının arkasında casuslar olduğundan dem vurulur. Hatta Orhun yazıtlarında bile, toplum içinde huzursuzluk yaymaya çalışan, günümüzün tabiriyle ‘ajan provokatörlere’ karşı uyanık olunması gerektiğine işaret edilir. Ama kesin olan bir şey var: Düşmanı mağlup etmek için gizli yollardan bilgi toplama ihtiyacının, dünyanın her döneminde, tarihin her diliminde mevcut bulunması.

Dalilah: Filistinli Kadın Casus

Casusluk mesleğinin ya da bilincinin ne kadar eskilere gittiğini göstermesi açısından, İsrail efsanelerinden olan Samson ve Dalilah’ın hikayesi oldukça ilginç bir örnek teşkil eder.

Rivayetlere göre, oldukça güzel bir kadın olan Dcdilah, İsrail milleti arasında casusluk yapıp, İsraillilerin efsanevi kahramanı Samson’u safdışı bırakarak, istihbarat tarihinin bilinen ilk kahramanlarından biri olmuştur.

M.O. 1100’lü yıllarda vadedilmiş topraklar üzerindeki Filis- tin-lsrail mücadelesi tüm hızıyla devam ediyordu. İsrailli bir çift, uzun zamandır evli olmalarına rağmen çocuk sahibi olamıyor, bunun için sürekli Allah’a yakarıyorlardı… Bir gün kendilerine bir melek göründü ve yakında bir çocukları olacağını müjdeledi. Ama tek bir şartla: İnsanüstü kuvvetiyle nam salacak ve İsrail milletine büyük iyiliği dokunacak olan bu çocuğun saçları asla kesilmeyecekti, çünkü eşsiz gücünü saçlarından alacaktı. Samson ismi verilen çocuk hızla serpildi. Sınırsız gücü ile ilgili hikayeler dört bir yana yayıldı. Elleriyle bir aslanı bile öl- dürebiliyordu. Filistinlilerle yapılan savaşlarda tek başına bir orduydu adeta. Savaşlardan devamlı mağlup çıkan İsrail milletinin yüzünü güldürecek kahraman nihayet gelmişti. Ölü bir eşeğin çene kemiğiyle bin Filistinliyi birden öldürdüğü rivayet ediliyordu. Filistinlilerin evlerini ve tarlalarını ateşe veriyor, adeta onlara dünyayı dar ediyordu. Üstün güçleri olduğu için de bir türlü mağlup edilemiyordu. İsraillileri bölgenin tek hakimi yaptı. Saçlarından aldığı güç, bu hakimiyetin sigortasıydı. Onu savaş meydanında mağlup edemeyeceklerini anlayan Filistinliler, tarihin ilk ‘cinsel espiyonaj’ olayını gerçekleştirmeye karar verdiler. Filistin’in en güzel kadınlarından birini sarayına yolladılar. Kadın bir şekilde Samson’un sınırsız gücünün sırrını ortaya çıkarmakla görevliydi. Güzelliğiyle aklını çeldi ve onu evlenmeye ikna etti. Düğün merasiminde Samson, Filistinli davetlilere bir bilmece soracağını, bilemediği takdirde hepsini öldüreceğini söyledi. Filistinli eşi bir gece öncesinden Samson’dan bilmecenin cevabını öğrendiği için, bunu arkadaşlarına fısıldamıştı. Doğru cevabı alan Samson, ihanete uğradığını ve ‘bilgi sızdırıldığını’ anladı ve herkesi öldürdü. Kadını da sarayından kovdu. Operasyonun ilk kısmı başarısız olmuştu ama, Filistinlilerin pes etmeye niyeti yoktu. Samson’un güzel kadınlara olan zaafını keşfetmişlerdi. (Bu zaaf kendisinden yüzlerce yd sonra gelecek bir- çok önemli ismin de çoruna mal olacaktı.) Bir müddet sonra ilk kadının kendisinden daha güzel kızkardeşi Dalilah’a görev verildi. Dalilah da kısa sürede Samson’u baştan çıkarttı ve gücünü, uzun saçlarından aldığını keşfetti. Bir gece onu sarhoş ederek saçlarını kesti ve gözlerini de oydu. (Bazı kaynaklar sadece saçlarını kestiğini belirtir.) Filistinli askerlerin yardımıyla da zincire vurdu. Efsane Samson yolun sonuna gelmişti. Dalilah gerçekleştirdiği cinsel istihbarat sonucu 1100 gümüşle ödüllendirildi.

Ne Dalilah, cinselliğini istihbarat için kullanan ilk kadın, ne de Samson, kadınlara düşkünlüğünü canıyla ödeyecek ilk erkek olacaktır…

İngiliz İstihbarat Dünyası ve ‘Robinson Crusoe’

Şu hepimizin hani okuduğu “Robinson Crusoe” ve Moll Flanders gibi dünya klasikleri arasına girmiş eserlerin İngiliz yazarı ünlü romancı Daniel DeFoe tam anlamı ile bir macera adamıydı. Tabii ki bu kitabın sayfalarında kendisine yer bulduğu için de, iyi bir casus!

Daniel DeFoe ticaretle uğraşmış, başarısız olarak iflas etmişti. Hatta bu yüzden bir müddet hapis de yattı. Bir ara alacaklılarından kaçmak için Andreu) Moreton takma ismiyle yaşadı. Ticari hayatta başarısız olmasına rağmen oldukça zeki biri olan DeFoe, sonunda para kazanmak için casusluk yapmaya karar verdi. Bu işin hakkını öylesine iyi verdi ki, yazarlığı bir kenara, halen ‘Ingiliz İstihbarat Dünyası’nın babası olarak anılır!

Londra’da doğup büyüyen DeFoe iyi bir eğitimin ardından 1683’de tüccar olarak iş dünyasına atıldı. Monmouth Dü- kü’nün gerçekleştirdiği ayaklanmaya katıldığı için az daha idam ediliyordu, canını zor kurtardı. Bu olayın ardından işleri kötüye gitti ve iflas etti. Borçlarından dolayı girdiği hapisten çıktıktan sonra, geçimini sağlamak için kalemine sarıldı. Dini ve politik konularda yazılar yazıyordu. Ama 1702’de yazdığı ‘Shortest Way with Dissenters’ (Muhaliflerle Kestirmeden) isimli eseriyle, dönemin İngiltere’si şimdiki kadar demokrat olmadığından olsa gerek, bir kez daha hapsi boyladı. Pratik zekalı DeFoe, hapisten kurtulmanın en kestirme yolunun, çok eleştirdiği hükümet adına çalışmaktan geçtiğini görmüştü. Bunun için seçtiği yol, casusluk olacaktı.

1702’de, dönemin en parlak politikacılarından Avam Kamarası üyesi Robert Harley’e bir mektup yazarak yardım istedi. DeFoe’nin eserlerini beğenen Harley, kulis yaparak Kraliçe An- ne’in DeFoe’yi affetmesini sağladı. Newgate hapishanesinden çıkan DeFoe, Harley’e düşüncesini açtı. Harley de gizli kapaklı işlere çok meraklıydı. DeFoe’nin teklifini kendi gizli servisine örnek olarak kullanacaktı.

‘The Earl of Cowper’ isimli eserinde Harley için şöyle yazıyordu: ‘Hile yapmayı çok severdi, hatta gerekli olmasa bile. Kendi kendini tatmin etmek için her fırsatta kurnazlığım kullanırdı. Eğer bir insanın dünyaya hûekar olarak gelmesi gerekseyeli, bu Harley’den başkası olmazdı.

DeFoe’nun teklifi basitti. Köy köy tüm İngiltere’yi dolaşacak, her sınıftan vatandaşın politik karakterini rapor edecek bir casusluk ağı kuracaktı. Bu raporlar düzenli olarak Harley’e sunulacaktı. Bu arada hükümet işlerinde çalışanlar da yakın takibe alınacak ve ahlaki durumları rapor edilecekti. Siyasi partiler de bu kontrol mekanizmasına dahil olacaktı.

DeFoe, ayrıca politik bakımdan karışık bir halde olan ls- koçya’da da bir casusluk ağı kurulmasını öneriyordu. Ve 1704’de, kitapları ile birçok çocuğun hayallerini süsleyen ünlü yazar, İngiliz tarihinin ilk bilinçli istihbarat çalışmasını başlatıyordu. Köy köy dolaşıp casus toplayacaktı. Harley ve diğer yetkililerin desteğini alarak çıktığı seyahatinden önce yazdığı raporda şunları söylüyordu: ‘İnanıyorum ki, bu seyahat, İngiltere’de bu güne kadar hiç yapılmamış istihbaratın temellerini atacaktır… ’

At sırtında çıktığı bu seyahatte, ‘Alexander Goldsmith’ ve ‘Claude Guilot’ takma isimlerini kullanan bir tüccar olarak kendini tanıtan DeFoe, rolünü iyi yapmak için gerçekten de bir şeyler alıp satıyordu.

Zamanla istihbarat işini kıvırabilecek çekirdek bir kadro kurmuştu. Bu kişiler kısa zamanda hükümet karşıtı görüşlere sahip vatandaşları ünlü yazara iletmeye başladı. Londra’da bir ofis açan DeFoe, kendisine gelen bilgileri rapor haline dönüştürüyor ve Harley’e sunuyordu. Bu yazımlar esnasında, daha sonradan istihbarat dünyasında oldukça yaygın bir tarz olacak, havadan sudan detayları bile dile getiriyordu. Önemsiz gibi görülen detaylar, gelecek yüzyılda birçok istihbarat başarısına imza atacaktı.

Bu raporlar Harley’in elini oldukça kuvvetlendirdi. 1706’da dış işleri bakanlığına gelince, DeFoe’yu, Ingiltere ile birlik görüşmelerini sürdüren İskoçya’ya gönderdi. DeFoe’nun görevi, kimseye hissettirmeden birlik lehine çalışmalar yapmaktı. Is- koçya’mn önde gelen isimleriyle temaslar kuruyor, onların görüşlerini Harley’e imzasız mektuplar şeklinde aktarıyordu. De- Foe’nin birlik yanlısı raporlar göndermesi üzerine cesaretlenen Harley, görüşmeleri hızlandırdı ve iki ülkenin birleşmesi 1707 yılında resmiyet kazandı. Kraliçe Anne’in 1714’de ölmesiyle Hannover Kralı George, İngiltere tahtında hak iddia ederek bu ülkeye geldi. George, uzun zamandır düşmanlarını dize getirmek için zaten kendine has bir casus örgütü kurmuştu. Geor- ge’un başbakanı Lord Townshend, vakit geçirmeden PeFoe’yu ‘baş casus’ olarak atadı.

DeFoe’nun yeni görevi, ‘Prens Charlie’ olarak da bilinen ve Ingiliz tahtında hak iddia eden Charles Stuart’ı tahtına döndürmeye çalışan Jakobitler hakkında istihbarat toplamaktı. Stuart Hanedanlığı, sürgünde bulunduğu Avrupa’da İngiltere’yi tekrar işgal etmek için ordu kurmaya çalışıyordu. DeFoe, yeni görevinde başarılı olmak için en az zekası kadar kuvvetli olan kalemini kullanmaya karar verdi.

Önde gelen Jakobit yayın organlarından Weekly Joumal’da editör olarak işe başladı. Beş yıl boyunca gazetede yazdığı, laf cambazlıklarıyla dolu köşe yazılarında, Jakobitlerin kafasını oldukça karıştırdı. Böylelikle, gelecek yüzyılda oldukça sık kullanılacak ‘casus gazeteci’ modelinin en güzel örneğini sunuyordu. 1720’de birden gazeteden ayrıldı ve aynı zamanda casusluğu da bıraktı. Artık başarılı romanlarından elde ettiği gelirin tadını çıkaracaktı. Ama zamanla sefaletin pençesinden kurtulamadı. Bir zamanların başarılı casusu, eski düşmanlarından değil, ama yine alacaklılarından kaçıyordu. O tarihten sonra onu gören olmadı. 26 Nisan 1731’de St. Giles varoşlarındaki ucuz bir han odasında ölü olarak bulunmasına rağmen, ölüm sebebi hiç öğrenilemedi. Ya öfkeli bir alacaklısının ya da kendisini deşifre eden Jakobit ajanlarının kurbanı olmuştu. İngiliz istihbarat teşkilatının ilk yaratıcısı, daha çok bilinen kimliğiyle dünyanın en önde gelen yazarlarından biri olan DeFoe, hiç kimsenin katılmadığı bir merasimle toprağa verildi…

Casusluk tarihinin en önemli ismidir Defoe

Kaynak; Gizli Gerçekler /Erkan MACİT

TEKNİK TAKİP DOSYASI : Alman istihbaratı gazetecileri dinlemiş


Alman istihbaratı gazetecileri dinlemiş

Alman istihbârat teşkilatı BND, 1999 yılından beri dünya genelinde gazetecilere ve medya kuruluşlarının bürolara ait en az 50 telefon ve faks numarası veya elektronik posta adresini takip etti.

Alman Dış İstihbârat Teşkilatının (BND) farklı ülkelerdeki yabancı medya kuruluşlarında çalışan gazetecileri dinlediği öne sürüldü. BND, 1999 yılından beri dünya genelinde gazetecilere ve medya kuruluşlarının bürolara ait en az 50 telefon ve faks numarası veya elektronik posta adresini takip etti. BND’nin dinleme hedefleri arasında, BBC’nin Afganistan ve Londra’da bulunan bürolarının hatların yer aldığı ifade edilirken, bunun yanı sıra BBC World’un da izlendiği belirtildi.

AVRUPA BİRLİĞİ DOSYASI /// AB’nin istihbarat raporu : FETÖ’nün darbede rolü yok


AB’nin istihbarat raporu : FETÖ’nün darbede rolü yok

AB’nin resmi istihbarat örgütü olan EU Intelligence and Situation Centre’in, darbe girişiminin arkasında Gülen’in değil Kemalistler, AK Parti muhaliflerin olduğu yalanını söyledi

EMRE ÖZTÜRK

Avrupa Birliği’nin resmi istihbarat örgütü olan EU Intelligence and Situation Centre’in (AB İstihbarat ve Durum Merkezi – Intcen) FETÖ raporu basına sızdı. Brüksel merkezli yayın yapan ve AB haberleri veren ‘euobserver’ haber sitesinin yayınladığı ‘Gizli’ ibareli raporda FETÖ elebaşı Fetullah Gülen aklanıyor.

ELEBAŞINI KORUMAYA ALDI

15 Temmuz darbe girişiminin arkasında Gülen’in olmadığına vurgu yapılan raporda darbeyi aralarında ‘Gülenciler, Kemalistler, AK Parti muhaliflerinin de olduğu bir grubun yapmış olduğu" belirtiliyor. ‘euobserver’ haber sitesinin ele geçirdiği ‘gizli’ ibareli raporda ilk kez AB’nin istihbarat ajanlarının topladıkları çarpıtma bilgilerle terör yapılanması hakkında birliğin resmi düşüncesi ortaya konulmuş oldu. Raporda "Gülenciler, Kemalistler, AK Parti karşıtları ve fırsatçı grupların birleşiminden oluşan bir yapı bu darbenin arkasındadır. Dinler arası diyalog misyonu olan Gülen’in bu darbede rolü yoktur" ibaresiyle açıkça Gülen’in korunması dikkat çekti. Raporda, "Gülen’in bizzat darbede bir rol oynamadığı, tek başına darbe yaptırabilecek kapasitesi yok" şeklinde hiç bir dayanağı olmayan skandal ifadeler yer alıyor.

CUMHURBAŞKANI’NA İFTİRA

Rapor bir başka iftirayı da atarak darbe girişimi sonrası FETÖ’cülerin tutuklanmasının da "Erdoğan tarafından gücünü derinleştirmek için kullanıldığı" şeklinde çarpıtma ifadelerin de yer alması dikkat çekiyor.

Rütbelileri korudu

Raporda, Gülen’in aklanmaya çalışıldığı da gözlemlenmekte. AB’nin istihbarat örgütünün raporuna göre darbenin içinde FETÖ’cüler olsa bile bunların rütbeleri "Yüzbaşı düzeyini geçmeyen düzeylerde!" ve Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan bu kişiler hakkında bir planı yürürlüğe koyabilme olasılığı baskısı altında darbeye katılmış olabilirler ifadeleri yer aldı.

‘İmamlarla’ sızdılar

Tarafsız olması gereken istihbarat raporunun AB ülkelerine gitmesi dolayısıyla AB’nin açıkça Gülen’i koruduğu ortaya çıkmış oldu. Raporda Gülen hakkındaki tek olumsuz ifadelerin de FETÖ’nün tolerans adı altında anti-Hıristiyan ve anti-Semitik propaganda yaptığı ve üyelerinin "İmamlardan" aldıkları direktiflerle ülkelerin resmi kurumlara sızdığı bilgisi olması da dikkat çekti.

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI /// Sabri Uzun : “O dinleme aydınlatılsa ölmezdi”


Sabri Uzun: “O dinleme aydınlatılsa ölmezdi”

Merhum Behçet Oktay’ın şaibeli ölümünün üzerinden tam 8 yıl geçti.

Özel Harekat Daire Başkanı merhum Behçet Oktay’ın şaibeli ölümünün üzerinden tam 8 yıl geçti. Devlet, “intihar” dedi. Aile, “cinayet” diye haykırdı… Her yıl Malatya Hekimhan’daki mezarı başında anılıyordu. Ancak kardeşi Şule Oktay’ın ifadesiyle, “Telgraf tellerindeki kuşlardan mı, iletişim hatlarındaki parazitlerden mi her nedense seslerini duyan olmadığından, aradaki engelleri kaldırmak” amacıyla merhum Oktay için bu yıl ilk kez Ankara’da bir anma toplantısı düzenlendi.

Türk Harb-İş Sendikası’ndaki anma toplantısı saygı duruşu ve İstiklâl Marşı’nın okunmasının ardından merhum Behçet Oktay’la ilgili slayt gösterisiyle başladı.

OKTAY DOSYASINA BAKANLARIN YÜZDE 70’İ FETÖ’DEN TUTUKLANDI

Toplantının açış konuşmasını yapan merhum Oktay’ın kızkardeşi Şule Oktay, şunları söyledi:

“1997’deki Susurluk kazasından sonra devletin itibarını geri kazandıracak bir polis aranıyordu. O tarihte Diyarbakır’da özel harekat şube müdürü olarak görev yaparken, Güneydoğu’da başarıdan başarıya koşan, hainlere karşı yürütülen mücadelede gösterdiği üstün başarı nedeniyle Genelkurmay Başkanlığı’nca ilk kez bir sivili verilen Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası ile onurlandırılan bir polis vardı. Bu polis atandığı Özel Harekat Daire Başkanlığı gibi son derece zor ve hassas bir görevi 4 yıl vekaleten olmak üzere tam 13 yıl yürüttü. Başkanlığı süresince de çok şey gördü, çok şey bildi. Bir baraka halinde aldığı biriminini, öldürüldüğünde dünya standartlarına getirmişti. 5 bin tane özel harekat polisi yetiştirdi. Daha çok şey yapacaktı. O zor günlerin adamıydı. Lakin 25 Şubat 2009 gecesi öldürüldü. Görevden alabilirlerdi, kumpaslarla Silivri’ye hapsedebilirlerdi. Ancak yapmadılar, yapamadılar. Çünkü Behçet Oktay’ın yaşıyor olması, onlar için büyük tehlikeydi. Bugün geldiğimiz noktada Behçet Oktay’ın, birlikte çalıştığı silah arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yıkılması projesi kapsamında faaliyet gösteren illegal oluşumlarla organik bağ içinde olduğunu farkettiği anlaşılmaktadır. Mensubu olduğu emniyet camiasındaki hain yapılanmayı zaten çok iyi biliyordu. 8 yıl önce bu hain yapılanmayı konuşanın dahi yandığı bir ortamda, merkezlerini ve faaliyetlerini fark eden Behçet Oktay’ın öldürülmesi mutlak zaruriydi. Ödürüldükten sonra da medya kanalıyla linç edilerek, itibarsızlaştırılmaya çalıştılar. Başarılarla dolu bir yaşamdan tek kelime dahi bahsedilmedi. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kaan Köksal, Ankara Emniyet Müdürü Ercüment Yılmaz, adli tıp, hastane, medya ilk dakikadan itibarın hiçbir inceleme yapmadan koro halinde hep bir ağızdan ‘intihar’ dediler. Hakimler, savcılar dosyaya bile bakmadılar. Bir iki cılız medya haberi dışında herkes sustu. Özellikle silah arkadaşları. Hakkını arama mücadelesine başladık. Lakin yolumuzda her yere uzanan bir el vardı. Hangi kapıyı çalsak, bizden önce oradaydı. Biz bu karanlık eli tanıyorduk. Bu eli farkeden ve kırmak isteyen vatan evlatlarının kimi tutuklandı, kimi mesleklerinden edildi, kimi de öldürüldü. Çünkü bu vatan evlatları onların projesinin önünde engeldi. Bu proje, Türkiye’yi işgâl, Türkiye’nin yıkım projesiydi. Kimilerine göre adı cemaat/hizmet hareketiydi, şimdilerde ise FETÖ. Bizim için ise hep bir hain örgüttü. Ortak amaçları Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak olan bu ve benzeri örgütlerin şifreleri henüz çözülememiştir. Bu illegal örgütler sadece şekil değiştirerek, faaliyetlerine kaldıkları yerden devam etmektedir.”

Behçet Oktay dosyasında imzası bulunan görevlilerin yüzde 70’ninin FETÖ üyeliğinden tutuklandığını vurgulayan Şule Oktay sözlerini şöyle tamamladı:

“Cinayetten, bir insanın yaşam hakkının kalleşçe elinden alınmasından bahsediyoruz. Eli kanlı insanlar ortalıkta elini kolunu sallayarak dolaşıyor ve korunuyorlar. Kızgınız, kırgınız. Allah biliyor, kul biliyor, kağıt üzerine de yazın artık bu kahramanın şehitliğini. Ortaya çıkarın bu cinayetin tetikçilerini ve azmettiricilerini. Biz ulufe değil, bir hak edişi istiyoruz. Vatan uğruna canından, cananından vazgeçen insanların hakkını helâl ettirmek bizim görevimiz.”

O DEVLETİ KORUYORDU AMA DEVLET ONU KORUYAMADI

Şule Oktay’ın konuşmasının ardından Gazeteci-Yazar Yavuz Selim Demirağ yönetimindeki panele geçildi. Demirağ, “Behçet Oktay’ı hiç kokteyl salonlarında görmedim, hep dağlarda gördüm Bu olay Türk polisinin namusudur. Katillerinden hâlâ haber yok” dedikten sonra ilk sözü Oktay’ın çocukluk arkadaşı, Hekimhan eski Belediye Başkanı Mehmet Şerif Yıldırım’a verdi. Yıldırım özetle şunları söyledi:

“Onu ölüme götüren neden ülke gündemiyle ilgilidir. Ölümü şaibelidir, siyasidir suikasttir. Necip Hablemitoğlu, Eşref Bitlis, Muhsin Yazıcıoğlu, Behçet Oktay… Bu cinayetleri işleyenler 15 Temmuz’un temel taşlarıdır. Hainlerin devlete sızmasını, yerleştirilmesini gördü. O yüzden kalemi kırıldı. O sıradan bir polis değildi. Çok şey yapıyor, çok şey biliyordu. O tapu veya nüfus müdürü değildi, devleti koruyordu, ama devlet onu koruyamadı. Suç işleyenleri biliyordu da ondan mı öldürüldü? Teröristlerin bu korkulu rüyası öldürülünce, özel harekat geri çekildi. Behçet Oktay öldü, taşlar bağlandı köpekler salındı. Ordu kumpasa alındı, terörist tanık, generaller sanık oldu. Bizim gibi bin yıllık devletler savaşla ele geçirilemezler, ancak devlet içine yerleştirilen hainlerle ele geçirilir. Maalesef bugün Cumhuriyet, Cumhuriyet’in nimetleriyle yol edilmeye çalışılıyor. 15 Temmuz’u fırsata çevirenler, 12 Eylül’ü aratır oldu. Kardeşimiz, gururumuz Behçet Oktay’ın dosyasının yeniden açılmasını istiyoruz.”

BEHÇET OKTAY MİLLİ POLİSLER YETİŞTİRDİ

Konuşmacılardan Emniyet İstihbarat eski Daire Başkanı Sabri Uzun ise kürsüye çıktığında gözyaşlarına hakim olamadı. Behçet Oktay’ın ölümünden önce 2008’de Anayasa Mahkemesi Üyesi Osman Paksüt ile eşinin dinlenmesi olayının yaşandığını hatırlatıp, “O dinleme aydınlatılsa, Behçet Oktay ölmezdi” diyen Uzun, kendisinin ve Oktay’ın telefonun aynı gün Hizbullah üyeliğinden sahte isimle dinlemeye alındığına, dinlemeyi yapan daire ile dinleme emrini veren Ramazan Akyürek’in Behçet Oktay’ın sadece 20 metre ötesinde olduğuna dikkat çekti.

Oktay’ın otopsi fotoğraflarını gösteren ve “İnihar eden adamın elinde niye morluk olur, niye kelepçe olur?” diye soran Uzun, şu ilginç iddiayı gündeme getirdi:

“Özel Harekat Başkanı Behçet Oktay şimdiye kadar ne yaptı da 15 Temmuz’da burası bombalandı? Behçet Oktay milli polisler yetiştirdiği için oraya sızamadılar, bu yüzden de sorgusuz sualsiz bombaladılar.”

Son konuşmacı Adalet eski Bakanı Seyfi Oktay’dı. Behçet Oktay’la akrabalık bağı bulunmadığını, ancak iki ailenin dedelerinin kararıyla aynı soyadını aldıklarını belirten Oktay, “Daha bir çok ortak noktamız var. Benim babam da polisti. Ayrıca Atatürk ilkelerine, demokrasi ve hukuk devletine bağlılığımızda ortaktı” dedi.

Kumpas davalarda gözaltına alınması sürecini de anlatan Oktay, konuşmasını şu sözlerle bitirdi:

“Faşizm ve demokrasi düşmanlığı böyle bir şeydir. Behçet Oktay’ın ve daha nicelerinin başına gelenler, işte böylesi bir anlayış, insanlık ve demokrasi düşmanı hareketin sonucudur. O benim akrabamdır, onunla gurur duyuyorum.”

Anma toplantısı Gazeteci-Yazar Yavuz Selim Demirağ’ın, “Umarım 9’uncu yılında onun katillerinin yakalandığını, yargılandığını görürüz de biraz acılarımız hafifler” sözleri ve merhum Oktay için dua okunmasıyla sona erdi.

Toplantıya merhum Behçet Oktay’ın bir akrabasının 3 yaşındaki torunu Behçet Doruk Oktay da katıldı. Konuşmacıların ayrılmasından sonra kürsüye fırlayan küçük Behçet Oktay, mikrofondan “Benim de adım Behçet Doruk Oktay” diye bağırdı.

Odatv.com

MOSSAD DOSYASI : MOSSAD’ın sitesinden Türkiye analizi


MOSSAD’ın sitesinden Türkiye analizi

Irak’ın geçen hafta ilk defa Suriye’de bir hava baskını gerçekleştirmesi çok dikkat çekti.

Irak’ın geçen hafta ilk defa Suriye’de bir hava baskını gerçekleştirmesi çok dikkat çekti. İsrail istihbaratı Mossad’a yakınlığı ile bilinen Debka sitesi, bu gelişmeyi “Irak, ABD olmadan IŞİD’i vurdu” şeklinde yorumladığı analizinde ABD’nin dışlanmakta olduğunu öne sürdü. Ankara’dan yapılan bir açıklamada Türkiye’nin Rakka operasyonu için Fransa, İngiltere ve Almanya ile “işbirliğini” planladığı belirtilirken “Amerika’nın ise zikredilmediğini” savunan Debka, Trump Yönetiminin Rakka operasyonunda “Türk ordusunu istemediği” iddiasına da yer verdi.

Debka, Irak hava kuvvetlerinin 24 Şubat’ta Suriye’de “İslam Devleti’ne yönelik ilk bombardıman gerçekleştirdiğine” dikkat çekerek girdiği analizinde Irak Savunma Bakanlığı Sözcüsü General Tahsin İbrahim’in Bağdat baskınının Moskova, Şam ve Tahran ile koordine edildiğini belirttiğinin altını çizdi.

Irak Başbakanı Haydar ibadi’nin de Suriye’deki baskına değinirken ABD’den söz etmediğine de dikkat çeken Debka, Bağdat’tan yapılan açıklamalarında ABD’den bahsedilmemesinin “İslam Devleti ile savaşın geleceği ve Amerika’nın operasyondaki yeri açışından büyük önem taşıdığı” savunuldu.

Debka, Haydar İbadi’nin Musul’un kurtarılması için ABD’nin Irak ve Suriye’deki Komutanı General Stephen Townsend ile birlikte çalışırken diğer cephelerde Rus ve İranlı ortaklarını “kullanarak ikili bir oyun oynayabileceğini” iddia etti.

Analizde Irak’ın Suriye baskınının zamanlanmasını da “talihsiz” olarak niteleyen Debka, bu bağlamda ABD Savunma Bakanı General James Mattis ve Genelkurmay Başkanı General Joseph Dunfond’un Pazartesi günü Başkan Trump’un Pentagon’dan istediği Suriye politikasına ilişkin gözden geçirmeyi sunmaları öngörülürken, Trump’un Salı günü de Kongre’deki dış politikaya ilişkin bir konuşma yapacağını anımsattı.

Debka, Pentagon’un Suriye’deki operasyonlar için daha çok bölgesel askeri gücüne dayanan tavsiyelerde bulunması olasılığına dikkat çektikten sonra IŞİD ile savaşın, Washington’dan uzaklaştığı yönünde başka işaretlerin de olduğunu savunarak “Trump Yönetimi, Rakka’nın IŞİD’ten alınmasına yönelik taarruzda Türk ordusunun herhangi bir rolü üstlenmesine itiraz ettiğini belli etti” iddiasında da bulundu.

Ardından Rakka operasyonuna ilişkin olarak geçen günlerde Ankara’dan gelen bir açıklamaya gönderme yapıldı. Debka, açıklamaya göre Türkiye’nin “Rakka’yı kurtarma operasyonuna, Fransa, İngiltere ve Almanya ile işbirliğiyle liderlik yapmayı planladığını” öne sürerken “Amerika’nın ise hiç zikredilmediğini” savundu.

Odatv.com

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI /// NECMETTİN ÖZDİN : Değişen dünya düzeni ve Türkiye


Değişen dünya düzeni ve Türkiye

Hala bir geçiş dönemindeyiz. Bu dönem, realist bir pozisyon almayı Soğuk Savaş ve sonrası dönemin uluslararası kurumlarına bağlı kalmayıp Astana görüşmelerinde olduğu gibi çok taraflı oynamayı gerekli kılmaktadır. Aynı şekilde, İngiltere Başbakanı Theresa May’in ziyareti ile atılan ticari ve özellikle de stratejik adımlar da bu anlamda not edilmelidir.

Soğuk Savaş sonrası Amerikan liderliğindeki geçiş dönemi olan “tek-kutuplu dünya düzeni” sona ermiştir. Günümüz dünyası artık ekonomik ve ticari ilişkilerin ülkeleri birbirine bağlayan ve dış politikalarında ortak hareket etmelerini sağlayan bir dönem değildir. Bu ekonomik ve ticari ilişkilerin uluslararası ilişkilerdeki rolünü küçümsemek anlamına gelmemektedir. Aksine, bugünün konjonktüründe ekonomik ilişkilerin üzerine inşa edilecek olan daha girift ve çok yönlü stratejik ilişkilerin tesisi yeni bir dünya düzenine geçildiği böylesi bir dönemde daha sağlam bir pozisyon almayı sağlayacaktır. Geldiğimiz nihai noktayı şöyle tanımlayabiliriz: Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerikan liderliğindeki tek-kutuplu düzenin global düzeyde istikrar üretemediği bir yapı ve çok-kutuplu uluslararası düzensizliğe karşı bir denge arayışı.

1945-1991 yılları arası Soğuk Savaş döneminde güç dengesi dönemin iki süper gücü Rusya ve ABD’nin başını çektiği iki kutuplu bir yapı ile sağlanmıştı. Nükleer silahlar ve karşılıklı caydırıcılık üzerine inşa edilmiş iki kutuplu bu sistem tarihsel anlamda istikrarlı bir dönemi işaret etmekteydi. Bu dönemin sonunda, “Liberal Dünya Düzeni” tüm uluslararası kurum ve değerleri ile ABD liderliğinde galip gelen taraf olmuştu. Liberal dünya düzeninin zaferi ile sonlanan Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika uluslararası ekonomik ve siyasi örgütlenmeler, karşılıklı özel ilişkiler ve demokrasi söylemi ile dünya siyasetinde liderlik rolüne soyunmuştur.

Soğuk Savaş sonrası dönemde gerek Demokrat (Clinton, Obama) gerekse Cumhuriyetçi (Baba ve Oğul Bush) başkanların dış politika elitlerinin söylemlerindeki ince farklar dışında ana gündemlerinde herhangi bir değişiklik olmamış ve nihai amaç olarak “küresel Amerikan hegemonyası” stratejisi ile tek-kutuplu bir dünya düzeni hedeflenmiştir.

Güç ve otorite boşluğu

Bazı stratejisiler, Soğuk Savaş sonrasında ABD liderliğinde tek-kutuplu olarak başlayan uluslararası sistemin uzun bir süre istikrarlı bir şekilde devam edeceğini iddia ederken, bazıları tek-kutuplu bu dönemin bir ara dönem olacağını ve belli bir süre sonra diğer büyük güçler tarafından dengeleneceğini söylemiştir. Geçen 20 yıllık dönem zarfında Amerikan’ın liberal hegemonyası bir itiraz ve bunun doğal sonucu olarak karşı bir dengeleme ile karşılaşmamıştır. Bunun sebebini ise, diğer büyük güçlerin kendilerine yönelik direkt bir jeopolitik tehdit ve güvenlik problemi ile karşılaşmamasında aramak gerekmektedir.

Örneğin, 11 Eylül olaylarının akabinde Amerikan’ın uluslararası terörizme karşı ilan ettiği savaşa diğer büyük güçler Çin ve Rusya’nın herhangi bir itirazı olmamış, aksine terörizme karşı stratejik işbirliği geliştirilmiştir. ABD’nin Afganistan müdahalesinde BM Güvenlik Konseyi ve NATO’nun 5. Maddesi işletilmiş, Afganistan ile birlikte Özbekistan ve Kırgızistan gibi Orta Asya ülkelerinde askeri üsler açılmıştır. Arkasından Irak müdahalesi, Saddam rejiminin devrilmesi ve yeni bir “devlet inşası” süreci yaşanmıştır. Her ne kadar Rusya’dan bu müdahale için bazı itirazlar gelmişse de nihai olarak Saddam rejimi devrilmiş ve sonrasında bölgenin en öncelikli güvenlik sorunu haline gelen DEAŞ gibi terör örgütlerinin oluşmasına ortam hazırlayan güç ve otorite boşluğu oluşmuştur.

Buraya kadar her şey normal seyrinde işledi. Takip eden yıllarda ise eski Sovyet coğrafyasında yeşeren “renkli devrimler” eliyle ülkelerde yönetim değişiklikleri gerçekleşmeye başladı. Demokrasi ve insan hakları söylemi ile “fonlanan” ayaklanmalar Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan gibi ülkelerde iktidarları yerinden etti. Putin, tüm bu yaşanan olaylardan rahatsızlığını 2007 Münih konuşmasında yüksek sesle dillendirmiş, tek kutuplu dünya düzeninin asla kabul edilmeyeceğinden bahsederek çok kutuplu bir dünya düzeninin ilk sinyallerini vermiştir. Gürcistan ve Ukrayna olaylarında ise, askeri güç kullanarak bu söyleminde ne kadar ciddi olduğunu ve taviz vermeyeceğini açıkça göstermiş oldu.

Orta Asya’yı “Balkanlaştırma” hedefinde gerçekleşen “renkli devrimler”den Orta Doğu bölgesinin mahrum kalması düşünülemezdi. Nitekim 2011 yılı geldiğinde Tunus’ta ilk kıvılcımı çakılan ve “Arap Baharı” olarak kodlanan yeni bir dalga tüm bölgeyi etkisi altına altı. Halk ayaklanması olarak başlayan süreç sonrasında Batılı istihbarat ve demokrasi elemanlarının faaliyet alanına dönüştü. Bunun sonucunda, Mısır’da seçilmiş bir hükümet düşürüldü ve peşinden Libya müdahalesi geldi. Libya örneğinde Obama yönetimindeki ABD, Birleşmiş Milletler mekanizmasını işleterek yola çıkmış, fakat daha sonra NATO’yu devreye sokarak Libya’da bir oldubitti yönetim değişikliğine gitmiştir. Derken sıra Suriye’ye gelmişti ki, Putin Suriye’yi stratejik ve jeopolitik olarak son kale olarak konumlandırdı ve bütün askeri ve siyasi imkânları ile Suriye konusuna müdahil oldu. Suriye, Türkiye için başından beri siyasi çıkarlardan bağımsız insani bir konu olarak konumlandırılırken, Rusya ve ABD maalesef Suriye krizini güç mücadelesi için bir sahne olarak kullanmaktan çekinmedi.

Yeni düzen arayışı

Bugünkü uluslararası sistemi ve aktörler arasındaki ilişkileri belirleyecek olan Soğuk Savaş döneminin katı bloklaşmaları değildir. Brexit ve Trump yönetimi Trans-Atlantik dünyasında bir kırılmayı ve Amerikan liderliği ile devam ettirilmesi mümkün olmayan tek-kutuplu uluslararası yapı yerine yeni bir düzen arayışını işaret ediyor.

Trump yönetimi AB projesine sıcak bakmamakta ve bu anlamda İngiltere’nin Brexit kararını desteklemektedir. İki ülkenin liderleri Çin’e karşı hemfikir durumdalar. Çin’in ekonomik dev bir güç olarak tüm Batı pazarlarını istila ettiği görüşündeler. Çin, her iki ülkeye devasa miktarda (ABD ile 650 milyar dolar; İngiltere ile 80 milyar dolarlık ticaret hacmi) mal ihraç etmektedir. Çin’in bu ekonomik gücünün nihai olarak askeri ve siyasi bir güce dönüşmesi için attığı adımlar her iki ülkeyi stratejik olarak birbirine yaklaştırmış durumdadır.

İngiltere, Çin’e karşı ABD için vereceği desteğe karşılık olarak, Rusya konusunu gündeme getiriyor ve Putin yönetimine uygulanan ambargolar konusunda taviz verilmemesini talep ediyor. Bu noktada, İngiltere bir eliyle Çin’i diğeri ile de Amerika’yı tutarak bir denge arayışında iken, Trump yönetimindeki Amerika ise aynı şekilde bir eli ile İngiltere’yi yanına çekerken diğer elini de Rusya’ya uzatmakta. Nihai durumda, bildiğimiz güçler dengesi üzerine kurulan girift ilişkiler ağı görüntüsü veren bir uluslararası düzen resmi ortaya çıkmaktadır.

Trump yönetimi, içeride Obama yönetimi sürecince Demokrat Parti pratikleri olan sağlık reformu, sosyal devlet harcamaları ve finansal regülasyon gibi bazı uygulamaların terk edildiği, yerine Cumhuriyetçilerin savunduğu savunma ve yüksek altyapı harcamalarında artış, iş dünyasına yönelik vergi indirimi ve finansal sektörün daha da serbestlik kazanacağı bir dönemi işaret etmektedir. Trump yönetimi ilk iş olarak Obama yönetimin Çin’e karşı bir hamle olarak kurguladığı Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı (TPP) iptal etti. Bu dönemde, ABD ve Çin’in karşılıklı hamleleri ile başlayan, diğer gelişmiş ülkelerin de (Hindistan, Japonya, Rusya, İngiltere) katılımı ve alacakları pozisyon ile birlikte şekillenecek olan küresel ticaret kurallarının yeniden yazılacağı daha sert günler beklemeliyiz.

Trump’ın kabinesindeki kilit isimler iş dünyası seçkinlerinden milyarderler ve emekli generallerden oluşuyor. İç politikaya yönelik atılan tüm adımlar (göçmen karşıtlığı gibi) Amerika’nın ekonomik olarak liderliğinin yeniden tesisini amaçlayan pragmatik açılımlardır. Kabinedeki stratejik, askeri ve ekonomik dengelerin de gösterdiği gibi dış politika ekibinin Amerika’nın dünya liderliği görevinden vazgeçeceğini bekleyemeyiz. Fakat diğer yönetimlerden farklı olarak bu yeni dış politika elitlerinin büyük güçler politikasını ve güçler dengesini yeniden kurgulayacağını ve bu noktada özellikle İngiltere ile Kıta Avrupası’nın, Rusya ile büyük Avrasya bölgesinde bir denge politikası takip edeceğini bekleyebiliriz.

Önümüzdeki dönemde, Avrupalı liderlerin Avrupa Birliği’nin geleceğine ilişkin düşünecek epeyce vakitleri olacaktır. Çünkü AB bu dönemde kendi iç meseleleri (yükselen ırkçı söylem ve ekonomik problemler) ile ilgilenirken küresel meselelerle herhangi bir varlık gösteremeyecektir. Büyük hesaplaşmasının ise küresel ekonomik güç olarak Çin’in askeri ve siyasi olarak da gücünü gizlemediği Asya-Pasifik bölgesinde olacağını Trump yönetimi açıkça ifade etmektedir.

Günümüz dünya siyaseti bir önceki yüzyıldan farklı olarak güçler dengesi mekanizmasının henüz tam olarak oturmadığı ve dolayısıyla tam bir düzenden bahsedemediğiniz uluslararası sistem görünümündedir. Bu yüzyılda gerek ABD, gerekse Rusya ve Çin gibi büyük güçler için en öncelikli tehdit uluslararası güçler dengesinin olmayışıdır. Ukrayna, Libya ve en son olarak da Suriye krizleri tamamen büyük güçler arasında gerçekleşemeyen mutabakat ve bunun neticesinde uluslararası dengenin sağlanamamış olmasının sonuçlarıdır.

Uluslararası ilişkilerde aktörler arasındaki ekonomik işbirliği ve karşılıklı bağımlılık güvenlik ve jeopolitik kaygılar söz konusu olduğunda aktörler üzerinde bağlayıcı bir rolü olmayabiliyor. Ekonomik çıkarlar, siyasi ve jeopolitik hesaplar söz konusu olduğunda heba edilebiliyor. Çünkü uluslararası politika rasyonel aktörler olan devletlerin güvenlik, güç ve hayatta kalmak gibi daha hayati konularda birbirlerini yakından takip ettikleri ve ince hesapların eksik olmadığı bir sahne görünümündedir.

Hala bir geçiş dönemindeyiz ve bu dönem, realist bir pozisyon almayı bir önceki dönem olan Soğuk Savaş ve sonrası dönemin uluslararası kurumlarına bağlı kalmayıp Astana görüşmelerinde olduğu gibi çok taraflı oynamayı gerekli kılmaktadır. Aynı şekilde, İngiltere Başbakanı Theresa May’in ziyareti ile atılan ticari ve özellikle de stratejik adımlar da bu anlamda not edilmelidir.

Hâlihazırda, büyük güçler arasında karşılıklı pozisyonların netleşmiş olduğu bir dünya düzeninden bahsetmek mümkün değildir. Böylesi bir uluslararası sistemde, Türkiye için en uygun strateji realist bir duruş ve bunun gerekliliği olarak da sabit bir pozisyondan imtina etmek ve hatta olabildiğince kaçınmaktır.

necmettinozdin

MİZAH : İNGİLİZCE BİLMEDEN ÖNÜNE GELENİ GİYERSEN BÖYLE ELAL EME MASKARA OLURSUN :)


YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.