Etiket arşivi: AK PARTİ DOSYASI

AK PARTİ DOSYASI /// Melih Gökçek’i bir ABD’li gazeteci daha yazdı : ‘İstihbarat kaynağı Google’


Melih Gökçek’i bir ABD’li gazeteci daha yazdı: ‘İstihbarat kaynağı Google’

Geçen Cumartesi günü, Associated Press (AP) muhabiri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in skandalını gündeme getirmişti.

Muhabir Josh Lederman’ın haberine göre, Gökçek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da içinde bulunduğu üst düzey yetkililerle röportaj ayarlayacağını söyleyerek ABD’li gazetecileri Ankara’ya davet etmişti.

Ancak gazeteciler, Gökçek’in "vaat ettiği" hiçbir üst düzey yetkiliyle görüşememiş, Gökçek’in "komplo teorilerini" dinlemişlerdi.

SoL’un aktardığına göre, bu skandalın ayrıntılarını, Gökçek’in davetine katılan Huffington Post muhabiri Jessica Schulberg de yazdı.

ÖKÇEK: IŞİD TEORİSYENİ

"Cumhurbaşkanı ile röportaj için Türkiye’ye gittim ve (neredeyse) tek elde ettiğim bir komplo teoristeni ile görüşmek oldu" başlıklı haberinde Schulberg, geçen hafta Gökçek’in kendisine ve diğer 10 kadar gazeteciye "refakat ettiğini" yazdı.

New York Times, Washington Post, Wall Street Journal ve Associated Press gibi yayınların Erdoğan’la röportaj için Ankara’ya yolculuk yaptığını ancak Gökçek’in "farklı bir fikri olduğunu" kaydeden muhabir, belediye başkanının gazetecilere Irak-Şam İslâm Devleti hakkındaki "görüşlerini" bildirdiğini aktardı.

"IŞİD, Başkan Trump’ın da dediği gibi, yapay, sahte bir örgüt" diyen Gökçek, Trump’ın bunu bir kere değil, üç kere tekrarladığını, bu nedenle bu sözlerde "gerçeklik payı olduğuna inandığını" söyledi.

AKÇALI İŞLER: HALKLA İLİŞKİLER

"Tam bu sıralarda, Erdoğan’la görüşemeyeceğimizi kesin olarak anlamıştım" diyen Schulberg, röportaj için nasıl temas kurulduğu hikâyesini de anlattı.

Schulberg ve diğer gazetecilerle teması, Washington merkezli bir halkla ilişkiler firmasından olan Adam Sharon kurmuş. Sharon, gazetecilere Erdoğan’la ve diğer üst düzey Türk yetkililerle yüz yüze röportaj yapma imkânı olduğunu söylemiş.

Gökçek’in röportajları ayarlamayı önerdiğini ve ekibinin de gazetecileri "ayartmak" için elinden geleni yaptığını kaydeden Huffington Post muhabiri, ayrıntılı bir gezi planı çıkartıldığını ve Gökçek ekibinin kendilerine ulaşım, barınma ve yiyecek masraflarını karşılamayı teklif ettiklerini belirtti. Muhabir, kendi masraflarının gazetesi tarafından karşılandığını da not etti.

Muhabirin aktardığına göre, ayarlamalar, Gökçek’in danışmanı Onur Erim, İstanbul merkezli bir halkla ilişkiiler firmasından Arda Sayıner ve Adam Sharon tarafından yapıldı. Sharon’un bu iş için 20 bin dolar aldığı da iddialar arasında.

GERÇEK BİR KADIN DOSTU

Kadın muhabirleri, 8 Mart nedeniyle birer gülle karşılayan Gökçek, "15 Temmuz’un daha önce hiç yayımlanmamış görüntülerini izleteceğini" söyledi. Gökçek’in danışmanı Onur Erim ise, öğle yemeği sırasında, 8 Mart "ruhuna" yaraşır bir şekilde, görüntüleri "kadınların izlemek istemeyebileceğini" kaydetmiş.

İlk "fireler" de bundan sonra başlamış. Schulberg’in aktardığına göre, röportaj listesinde yer alan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ismi, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile değiştirilmiş.

Mehmet Şimşek’le görüşüp Anıtkabir ve TBMM ziyareti yapan gazeteciler, röportajlara ilişkin bir güncelleme istediklerinde, Sayıner tarafından geçiştirilmiş.

BİR JEOLOG OLARAK GÖKÇEK

Daha sonra, Gökçek’in IŞİD ve Türkiye’deki "yapay depremler" hakkındaki teorilerini dinlemeye sıra gelmiş. IŞİD’i Barack Obama ve Hillary Clinton’ın kurduğunu ileri süren Gökçek, Financial Times muhabiri Mehul Srivastava’nın "yapay depremler" sorusuna şöyle cevap vermiş:

Türkiye’de iki çeşit deprem var. Sıradan olanlar spontane ortaya çıkarken, diğerleri tetiklenir.

Gökçek’e göre ABD ile İsrail Körfez’den enerji çıkartmak isterken "7.4 şiddetinde bir deprem yaratmış."

GÖKÇEK BÜYÜK SIRRINI AÇIKLADI

Gökçek, bu bilgileri nereden aldığı sorusuna ise şu cevabı vermiş: "Ben dünyadaki en geniş istihbarat servisine sahibim: Google. Google’da her şeyi bulabilirsiniz. Türkiye’de Google’ı en iyi şekilde kullanan kişi benim… Google’a teşekkür ederim."

Ertesi gün Başbakan Binali Yıldırım ile görüşen gazeteciler, bir sürprizle daha karşılaşmış. Görüşmeden sonra Yıldırım’a teşekkür eden New York Times muhabiri Gardiner Harris, kendilerine Erdoğan ve diğer üst düzey yetkililerle röportaj vaat edildiğinden Yıldırım’ın haberi olup olmadığını sormuş.

Huffington Post muhabiri, Yıldırım’ın "şaşırmış göründüğünü" söylüyor. Yıldırım, kendisiyle röportaj yapılacağından da iki gün önce haberdar olmuş.

AK PARTİ DOSYASI : “CENABET” AK PARTİNİN MAŞALLAH DEDİĞİ 3 GÜN YAŞIYOR /// İŞTE 46 MADDEDE İSPATI :)


YILMAZ ÖZDİL : Hollanda

1. ​Kaddafi, asrın liderimize ödül verdi, Kaddafi’yi kafasını taşla eze eze öldürdüler.

2. Hüsnü Mübarek, cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’le kucaklaştı, Hüsnü Mübarek’i kafese koydular.

3. Asrın liderimiz Beşar Esad’la kardeş oldu, Suriyeliler o günden beri birbirini vuruyor.

4. Cumhurbaşkanımız Pakistan’a gitti, Benazir Butto’yu havaya uçurdular.

5. Başbakanımız Lübnan meclisinde konuştu, ertesi sabah Lübnan işgal edildi.

6. Cumhurbaşkanımız Yemen’e gitti, bakanlarımızla birlikte Yemen türküsünü söyleyip ağladılar, Yemen’de iç savaş çıktı.

7. Başbakanımız Filistin lideriyle el sıkıştı, o gece Gazze’ye füze yağdı.

8. Ürdün başbakanı Ankara’ya ayak bastı, Ürdün’e dönmeden istifa etti.

9. Gürcistan’la yakınlaştık, asrın liderimiz Saakaşvili’ye sarıldı, ertesi gün Rusya tanklarla Gürcistan’a girdi.

10.Suudi kralı, asrın liderimizle dindar cumhurbaşkanımıza madalya taktı, turp gibiydi, felç oldu.

11.Başbakanımız Irak’a gitti, henüz Irak’tayken Irak meclisi basıldı, bakanlar rehin alındı, 45 kişi öldü.

12.Afrika açılımı yaptık, ne Tunus kaldı kardeşim, ne Fildişi Sahili, kan gövdeyi götürdü.

13.El Beşir’e Çankaya köşkünde mantı yedirdik, Sudan resmen ikiye bölündü.

14.Arjantin devlet başkanı geldi, gelmeden önce seyahat harcırahı çalındı, dönünce kansere yakalandığı açıklandı.

15.Arnavutluk başbakanı düğüne geldi, asrın liderimizin oğlu Bilal’in nikah şahidi oldu, ertesi sabah sancılarla kıvrana kıvrana hastaneye zor yetiştirdiler, yatırıp safra kesesini aldılar.

16.2010’u Japonya yılı ilan ettik, 2011’de tsunamiyle dümdüz oldular, nükleer santral bile patladı.

17.Cumhurbaşkanımız Güney Kore’ye gitti, elli sene sonra ilk defa Kuzey Kore’den füze fırlattılar.

18.Yunanistan başbakanı kış olimpiyatımıza geldi, Yunanistan’da halk ayaklanması çıktı, hükümet istifa etti.

19.Irak cumhurbaşkanı Talabani, başbakanımızla görüştü, görüşüş o görüşüş, o günden beri Talabani’yi gören yok, bazı kaynaklara göre bitkisel hayatta makineye bağlı, bazı kaynaklara göre öldü.

20.Romanya başbakanı geldi, anlaşmalar imzaladı, gidince derhal istifa etti.

21.İspanya başbakanıyla bizim başbakan medeniyetler ittifakı kurdu, adamcağız siyaseti bıraktı.

22.Bizim Silvio İtalya’nın en zengin insanıydı, mahkum oldu, sosyal hizmet cezasına çarptırıldı, herife huzurevinde çöpçülük yaptırdılar.

23.Portekiz başbakanı, cumhurbaşkanımızı karşıladı, el sıkıştı, sonra gitti kendi cumhurbaşkanına istifasını sundu.

24.Ukrayna’yla vizeleri kaldırdık, Ukrayna başbakanı tutuklandı.

25.Polonya’yla irtibat kurduk, Polonya devlet başkanının uçağı düştü, rahmetli oldu.

26.Asrın liderimizin Kosova’ya gideceği açıklandı, Kosova sokaklarına hoşgeldiniz pankartları asıldı, asrın liderimiz gitmeden 12 saat önce Kosova hükümeti düştü.

27.Asrın liderimizin ABD’ye gideceği açıklandı, başına gelecekleri tahmin eden Obama beyzbol sopasını çıkardı, gezi iptal oldu. Asrın liderimiz azimli davrandı, ertesi sene illa ABD’ye gitti, henüz dönmeden kasırga çıktı, insanlar öldü, Oklahoma afet bölgesi ilan edildi.

28.Başbakanımızın El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları çözmek için Filistin’e gideceği açıklandı, duyulması bile yetti, Filistin hükümeti istifa etti.

29.Cumhurbaşkanımız İsveç’e gitti, külkedisi olarak tanınan İsveç prensesi şak diye öldü iyi mi… Cumhurbaşkanımızı korumakla görevli olan İsveçli polislerden biri motoruyla kanala uçtu, o da öldü, prensesle beraber gömdüler.

30.NATO genel sekreteri geldi, otelin banyosunda düştü, omzu çıktı.

31.Rusya dışişleri bakanı geldi, otelde merdivenden yuvarlandı, sol eli bilekten kırıldı.

32.Gürcistan cumhurbaşkanı geldi, gelmişken burda kamp yapan Gürcistanlı bisikletçileri ziyaret etti, bisikletten düştü, kolunu kırdı.

33.Burkina Faso dışişleri bakanı geldi, bizim dışişleri bakanıyla ortak basın toplantısı yaparken, bizimki lafı uzattı, adam ağaç gibi devrildi, bayıldı, hastanede güç bela ayılttılar.

34.Mursi’ye gittiler, sırtını sıvazladılar, Mısır’da darbe oldu, Mübarek’i kafesten çıkardılar, Mursi’yi kafese koydular.

35.Asrın liderimiz olimpiyat oylaması için Arjantin’e gitti, merhabalaştılar, Arjantin devlet başkanı beyin kanaması geçirdi.

36.Olimpiyatı Tokyo kazandı, asrın liderimiz Tokyo’yu tebrik ediyorum dedi, Tokyo valisi istifa etti.

37.Güney Afrika’yla vizeleri kaldırdık, olan Mandela’ya oldu, rahmetli oldu.

38.Angelina Jolie bizimkilerin elini sıktı, gitti memleketine göğüslerini aldırdı, boşanmaya karar verdi.

39.Cumhurbaşkanımız Almanya cumhurbaşkanını Kayseri’de ağırladı, bilahare, Almanya’ya iade-i ziyarete gitti, neticede, Almanya tarihinde ilk kez Almanya cumhurbaşkanı istifa etti.

40.İspanya başbakanı Türkiye’ye geldi, bakalım İspanya hükümetinin başına ne gelecek diye merak ediyorduk, bu sefer iş Kral’a patladı, İspanya Kralı’nın kızıyla damadını yargıladılar, kontmuş dükmüş dinlemediler, mallarına el koydular.

41.Cumhurbaşkanımız İtalya’ya gitti, İtalya hükümeti istifa etti. Cumhurbaşkanımız Roma’da kalmış, çok istemesine rağmen, hava muhalefeti nedeniyle Floransa’ya gidememişti. Sanırım İtalya’nın en şanslı şehri Floransa diye düşünmüş olmalılar ki, Floransa belediye başkanına hükümeti kurma görevi verdiler.

42.Cumhurbaşkanımız Letonya’ya gitti, akabinde, Letonya’da süpermarket binası çöktü, 54 kişi öldü, Letonya hükümeti istifa etti.

43.Fransa cumhurbaşkanı Paris’te mis gibi oturuyordu, durup dururken Ankara’ya gelmeye niyet etti, gelmeden üç gün önce sevgilisiyle yakalandı, first lady hastanelik oldu, ayrıldılar.

44.Başbakanımız Ukrayna devlet başkanını Ankara’da ağırladı, Ukrayna’da iç savaş çıktı, Ukrayna devlet başkanı canını kurtarmak için Rusya’ya kaçtı.

45.İtalya büyükelçisi, ülkesinin reklamı için Michael Schumacher’in kullandığı ilk Ferrari’yi Ankara’ya getirdi, sergiledi, bir ay geçti geçmedi, Michael Schumacher kafasını kayaya vurdu, hâlâ komada…

46.İngiltere Kraliçesi bizim cumhurbaşkanına şövalye madalyası taktı, İngiliz halkı Avrupa Birliği’ni terk etti.

Galiba üç sene önceydi, cumhurbaşkanımızın Hollanda’ya gideceği açıklandı, Hollanda prensi çığ altında kaldı, bitkisel hayata girdi, cumhurbaşkanımız Hollanda’ya ayak bastı, Hollanda hükümeti istifa etti, Hollanda kraliçesi iade-i ziyarete geldi, bizim cumhurbaşkanına Hollanda Aslanı madalyası taktı, prens öldü, kraliçe tahtı bıraktı.

Ve dün… Hollanda hükümeti, bizim dışişleri bakanının uçağının Hollanda’ya inişine izin vermedi.
*
Hakikaten çok ayıp ettiler ama…
Maaşallah dediğimiz üç gün yaşıyor birader, naapsalardı yani!

AK PARTİ DOSYASI : EFSANE VALİ NURİ OKUTAN’I GÖREVDEN ALIP “YES EFENDİMCİ VALİ”LERE YER AÇTILAR /// İŞTE AKP ADALETİ


YILMAZ ÖZDİL : MHP

​44 yaşındasınız.

Evlisiniz.

Üç çocuğunuz var.

Maaşınız 2 bin 500 lira.

Piyango vurdu…

100 bin dolar çıktı.

Ne yaparsınız?

2 bin 500 lira maaştan yemeyip içmeyip ayda bin lira biriktirseniz, bu paraya anca 20 sene sonra sahip olabilirsiniz, 20 sene… Ama dedim ya, piyango vurdu, şak diye 100 bin dolar çıktı, ne yaparsınız?

Nuri Okutan…

Sakarya valisiydi.

Valiler genellikle “nasıl yaparım da altıma bir tane daha mercedes makam otomobili çekerim” diye kafa yorarken, bu vali “nasıl yaparım da bir çocuğun daha okumasını sağlayabilirim” diye kafa yoruyordu.

Soyadı üstündeydi. Okutan’dı.

Sakarya’dan önce Siirt valisiydi. Kalıpları kırdı, sıradışı yöntemlere başvurdu, özellikle kız çocuklarının okumasını teşvik eden muhtarları protokole aldı, onore etti, yöresel gerçekleri kullandı, kızını okula gönderen babalara altın hediye etti, yeni yeni makam otomobilleri alacağına, valiliğe ait iki mercedes, iki mazda ve bir cherokee cipi sattı, eğitim için harcadı, bölgenin tarihinde görülmemiş sayıda kız çocuğunun okula başlamasını sağladı.

Siirt’ten Sakarya’ya geldi, okul öncesi eğitim oranı yüzde 7’ydi, yüzde 90’a çıkardı! Gelişme hızında Türkiye şampiyonu yaptı. Valiliğin maddi manevi tüm imkanlarını dar gelirli ailelerin çocukları için kullandı, okuma kültürünün yaygınlaşması için kampanyalar yaptı, Sakarya kütüphanelerindeki kitap sayısını 1 milyon 800 bine çıkardı.

Bu müthiş kişisel çaba ve kişisel başarı, Vehbi Koç Vakfı’nın dikkatini çekti. Vehbi Koç Vakfı ödülü, 100 bin dolarlık para ödülüyle birlikte, kız çocuklarının eğitimine katkılarından ötürü Nuri Okutan’a verildi.

Anasının ak sütü gibi helal paraydı, son kuruşuna kadar güle güle harcasın diye verildi.

Ne yaptı Okutan?

Kendisine verilen bu parayı, kendi ailesi için kullanmadı, kendi çocukları için kullanmadı, tek kuruşuna bile dokunmadı, memleketin tüm çocuklarına katkısı olsun diye, okul yaptırmak için bağışladı.

Sakarya Camili Mahallesi’ndeki inşaatı derhal başlattı. Pekçok firma benim de tuzum bulunsun dedi, ücretsiz mal verdi. Vehbi Koç Vakfı bu onurlu tavrı daha da desteklemek için 50 bin dolar daha gönderdi. 100 öğrenci kapasiteli okula “Fatmana Anaokulu” adı verildi.

Isparta Eğirdir’de yaşayan Fatmana, Nuri Okutan’ın anacığıydı. Oğlunun ödül aldığını duyunca “bilirim ben, benim oğlan o parayı çocuklara harcar” demişti. Haklıydı.

İnşaat bir sene sürdü. Maalesef, Fatmana’nın ömrü vefa etmedi. Tamamlanmasına bir ay kala rahmetli oldu. Ama eminiz ki, bu evladı yetiştiren mübarek ana, okulun açılışını cennetten gülümseyerek seyretti.

Sakarya’dan sonra Trabzon ve Şanlıurfa valiliği yapan, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNICEF’in uluslararası raporunda “örnek model” olarak gösterilen, eğitime katkı açısından UNICEF literatürüne “Nuri Okutan Modeli” olarak geçen Nuri Okutan… Akp’nin yandaş valilerine yer açılması için 2011’de kızağa çekildi. Kariyerinin zirvesinde, gelmiş geçmiş en başarılı, en namuslu valilerden biriydi ama, adeta sihirli bir el tarafından defterden silindi.

Vatandaşa “gavat” diyeni vali yaptılar, 25 şehit morgta yatarken poz vererek sucuk hediye edeni vali yaptılar, TC’yi kaldırtanları vali yaptılar, Öcalan’ı takdir ediyorum diyeni vali yaptılar, 10’uncu Yıl Marşı yerine akpnin seçim şarkısını çaldırtanı vali yaptılar, ilkokulları denetlerken tahtaya Türkçe yerine Arapça yazı yazanları vali yaptılar. Nuri Okutan’ı bir daha asla vali yapmadılar.

Çünkü suçu büyüktü… “Kadın erkek eşitliği fıtrata ters”ken, kız çocuklarının okutulması ve “eşit birey” olmaları için çaba harcıyordu.

Profesör Türkan Saylan, Nobel ödüllü Profesör Aziz Sancar, Profesör Filiz Ali, Profesör Mehmet Özdoğan, Profesör Turgay Dalkara, Profesör Nermin Abadan Unat, Profesör Gökhan Hotamışlıgil, Profesör Zeynep Çelik, Profesör Ali Nesin, Profesör Kamil Uğurbil ve Profesör Zeynep Ahunbay’ı ödüllendiren Vehbi Koç Vakfı’ndan Türkiye’nin en prestijli ödülünü alarak… Topluma örnek insan olma gafletinde bulunmuştu!

Vatandaşın yoğun talebi üzerine, gönlündeki partiden, MHP’den siyasete girdi, Isparta birinci sıra adayı oldu, partisinin oylarını arttırarak milletvekili seçildi. TBMM’de bireysel eşitlik misyonunu sürdürdü, Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu üyesi oldu.

Milletvekili yeminine sadık kaldı.

Başkanlık sistemi referandumu için tüm milletvekillerine hitaben bir mektup kaleme aldı, TBMM’ye çağrıda bulundu.

“Önerilen sistem, dikta rejimidir, seçilmiş diktatörlüktür, Türkiye’yi çöküşe götürür, Türkiye’nin ihtiyacı cumhurbaşkanının güçlendirilmesi değil, parlamenter sistemin güçlendirilmesidir, Türkiye’de demokrasi, insan hakları, özgürlükler, adalet ve hukuk devleti açısından büyük bir geriye gidiş söz konusudur, tarih nehir gibidir, hep ileriye doğru akar, tarihi geriye doğru akıtmaya çalışmak beyhudedir, yürekten inanıyorum ki, tarih hükmünü icra edecek ve bu geriye gidişten dönülecektir, tek dileğim, devletimize milletimize pahalıya patlamadan, yol yakınken dönülmesidir” dedi.

“Hayır” dedi.

Ve dün… Meral Akşener, Ümit Özdağ, Sinan Oğan, Yusuf Halaçoğlu, İsmail Ok gibi, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali, MHP’den ihraç edildi.

Onuncu köyden sesleniyorum…

Akp güya defterden silmişti.

Milletin egemenliği sahip çıkmıştı.

Bahçeli güya defterden sildi.

Adım gibi eminim, neticesi aynı olacak.

*

Çünkü, sağcı solcu, ülkücü devrimci, milli görüşçü ulusalcı meselesi değildir bu…

Saray mı, meclis mi?

Biat mı, birey mi?

Tek adam mı, hepimiz mi?

Koltuk mu, devletin bekası mı?

Şahsi menfaat mi, toplum yararı mı?

Bunun seçimidir.

AK PARTİ DOSYASI : TAYYİP REİS ÖNÜNE GELENE KIZIYOR /// SIRA KİME GELDİ ??


Rıfat Serdaroğlu : DURDURMAK ŞART OLDU !

Reis, çok zor durumda! Televizyon canlı yayınında, halk oylamasında olmayan maddeleri varmış gibi konuşmaya başladı.

Anayasa değişikliği teklifinde, Cumhurbaşkanı adayı olabilmenin yollarından biri de 100 bin imza toplamaktır. Erdoğan bu maddeyi “Topla 100 bin imzayı ülkeyi seçime götür” diye çarpıttı!

Hayretler içinde izledim!

Reis hınç dolu bir tavırla her tarafa saldırıyor. Allah ıslah etsin!

Reis, kime niçin kızar? Gerçeği beraberce arayalım mı?

Almanya’ya neden bu kadar hınç dolu bileniniz var mı?

– “Dürüst Delikanlı”, “Haram Yemez”, “Müslüman Adamdır, “Hırsızlık yapmaz çalmaz, çaldırmaz” biri olarak kendisini tanıtırdı!

Deniz Feneri e.V derneğindeki dolandırıcıların peşine düşen Alman Savcıları ve Alman Polisleri hırsızları yakaladılar. Hırsızlar, çaldıklarını itiraf ettiler ve patron yani reis Ankara’da dediler.

Alman Yargısının elinde, hırsızlık paralarının Türkiye’ye nasıl ve kimler tarafından götürüldüğünü, kimlere nerede teslim edildiğini anlatan yeminli ifadeler var.

Almanlar işte bu “Dürüstlük Balonunu” patlattılar. Üstelik Türk Savcı, “Hırsızlar İmparatoru” etiketini alnının ortasına yapıştırdı!

Almanlara (O) kızmasın da kim kızsın be arkadaş? Elinden gelse Hitler’i diriltip, yeniden Almanya’nın başına geçirecek…

Amerika’ya neden öfke dolu bileniniz var mı?

Paraları koyacak, saklayacak yer kalmayınca bir kısmını yabancı bir ülkedeki “Gizli Hesaplara” yatırdı.

Eskiden bin doları bir arada göremeyen arkadaş, ABD ve İsrail istihbaratlarının isterlerse, dünyada dolaşan bir tane 50 Doların bile kaynağını bulacaklarını elbette ki bilmiyordu!

ABD’ye verdiği bir sözü (!) tutamayınca, Büyükelçi ziyaretine geldi! Kalkarken masaya bir dosya bıraktı. Dosyayı okuyunca hücceten göçüp gidecekti! Dosyada gizli hesapların dökümü vardı!

Amerikalılara (O) kızmasın da kim kızsın be arkadaş? Elinden gelse tüm Kızılderilileri silahlandırıp soluk benizlilerin üzerine saldırtacak!

Putin’e niçin kızar bilir misiniz?

Adam istihbaratçı, cin gibi! Yakın dövüş uzmanı, siyah kuşak yedinci benek! Kışın buz gibi suya çıplak girer. Sudan çıkar, ıslak-ıslak ava gider attığını da vurur! Döner gelir, iki metrelik Boz Ayı ile güreşir!

Putin, yola çıktığı hiçbir arkadaşını satmamış. “Kardeşlik Hukuku” ile bağlı olduğu, “Abi” dediği kimseyi kovalamamış. Dans etmesini, piyano çalmasını bilir…

Reis bunlardan hangi birini yapabilir?

Ata bineyim dedi, at onu 10 saniye sonra sırtından attı!

Putin’e (O) kızmasın da kim kızsın be arkadaş? Elinden gelse Şeyh Şamil’i diriltip, Putin’e haddini bildirecek!

Esad veya Esed’e neden kızar bilen var mı?

– İlk başta her şey dört dörtlüktü. İki kardeş gibiydiler. Aynı suya girip yüzmeler, aynı şerbetten içmeler, beraber pozlar verip dünyayı çatlatmalar vardı. Yengeler bile mutluydular!

Birlikte çiğdem çitlemek, küçük parmak kalınlığında yaprak sarmalar sarmak, sarayın merdivenlerinde oturup dedikodu yapmak günlük işlerdendi!

Bizim ki, Esed’e “Ne istediyse verdi.” Karşılığında İslam dünyasının Halifesi olmak istediğini, kendisini desteklemesini istedi!

İşte hain Esed’in gerçek yüzü o zaman ortaya çıktı!

Destek olmadığı gibi, sürekli köstek oldu! Şam’daki Emevi Camisinde namaz kılmasını engellemek için türlü iftira attı! Yok Camiye ayakkabı ile girmişlerde, kızlı-erkekli doluşmuşlarda, neler neler!

Üstelik 3 Milyondan fazla Suriyeliyi bize kakalayıp, Reis’i para açısından zora soktu! Bu kazığın maliyetinin şimdilik 25 milyar doları aştığı söyleniyor!

Esad-Esed’e (O) kızmasın da kim kızsın be arkadaş? Elinden gelse Fırat ve Dicle’nin suyunu kesip onların kökünü kurutacak!

Reis’in kızdığı daha çok kişi var! Yakında yazacağız!

AK PARTİ DOSYASI : AKP’nin asıl büyük korkusu Nurcu-Nakşibendi kavgası


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında soğukluk-gerilim olduğu yazılıyor. Anayasa Mahkemesi, AKP’yi kapatıp Gül ve Erdoğan’a siyasi yasak getirirse kimin "emanetçi başkan" olacağı konusunda da yorumlar yapılıyor. Yorumcular nedense meseleye hep kişi merkezli bakıyor.

AKP’de Nakşibendiler ile Nurcular arasında mücadele-çekişme var mı? Geçmişte oldu çünkü. Tarikat konsensüsü ile kurulan Milli Selamet Partisi’nde (MSP) bu konuda sıkıntılar ve ayrılıklar yaşandı? Nurcular, "Nakşibendi hegemonyadan" bunalıp MSP’den bakın nasıl koptu?

TARİH 26 Ocak 1970.

Milli Nizam Partisi kuruldu.

Partinin perde arkasındaki asıl kurucusu Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı Şeyhi Mehmet Zahit Kotku idi.

Parti Nakşibendi-Nurcu-Kadiri ittifakıyla kurulmuştu.

Üç milletvekili vardı:

Necmettin Erbakan Nakşibendi; Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin AbbasNurcu’ydu.

12 Mart 1971 askeri darbesi sonrası Yargıtay Başsavcılığı, parti hakkında kapatma davası açtı. Anayasa Mahkemesi, Milli Nizam Partisi’ni 10 Ocak 1972’de kapattı.

17 ay sonra…

Tarih 11 Ekim 1972.

Milli Selamet Partisi kuruldu.

Üç tarikatın ittifakı bu partide de sürdü.

CHP ile koalisyon kurmak ve 1974 affı, MSP içinde Nakşibendiler ile Nurcuları ilk kez karşı karşıya getirdi.

Nurcular "komünistlerin salıverilmesini" istemiyordu. Sadece TCK’nın 163’üncü maddesinden cezaevine konan şeriatçıların salıverilmesini istiyordu!

MSP’nin 27 Kasım 1974 tarihinde düzenlediği kongre, iki tarikatın kapışmasına tanık oldu.

Partideki Nurcu kanat, Kadirilerle işbirliği yaparak bu kongrede Nakşibendi ağırlığı bulunan genel idare kurulunun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini istediler.

Bu taleplerini genel idare kurulunda dile getirmek istediler. Ancak Genel Başkan Erbakan, bu talebi erken bularak hep erteledi. Sonunda konu ertelene ertelene son genel idare kuruluna getirildi. Getirildi ama bu hiç de kolay olmadı. Kongreden önce yapılan son genel idare kurulu toplantısının açılış konuşmasını yapan Erbakan, saat 14.00’ten 23.00’e kadar konuştu!

Erbakan değişikliğe taraftar değildi. Nurcular diretti: "En az 10 yeni isim genel idare kuruluna girmelidir." Nurcular, her üç tarikat arasındaki uzlaşmacı adam olarak bilinen Korkut Özal’ı da listelerine dahil etmişlerdi. Bu teklif de reddedildi. Nurcular, biz de ikinci bir liste çıkarırız diye toplantıyı terk ettiler.

Kongre öncesi son gece Nurcular, milletvekili A. Tevfik Paksu’nun evinde toplandılar. Kongre için alternatif bir liste hazırladılar. Hedeflerinde MSP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk vardı. Nedeni ise, Asiltürk gençliğinde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu okumuş; Nurculara sempati duymuştu. Ancak İçişleri Bakanı olunca Nurcularla arası açılmıştı. Nurculara göre Asiltürk "dönekti!"

Kongre bu gergin havayla başladı.

Kadirilere yakın olan yazar Kadir Mısıroğlu’nun Erbakan’ı eleştiren konuşma yapması, ortamı daha da gerdi. Erbakan konuşmasında, ikinci listeyi hazırlayanları, "ambarları kemiren farelere" benzetti!

Seçim sonucunda Nurcular kaybetti, "Partiden ayrılacaklar" sözlerine "Ne ayrılması, partinin asıl sahibi biziz" yanıtı verdiler. MSP içindeki hizip çatışması daha yeni başlamıştı.

Hüsrev Altınbaşak

MSP’deki Nurcuların lideri Hüsamettin Akmumcu idi. O da Said-i Nursi’nin talebesi olan ve Buca Cezaevi’nde yatan Hüsrev Altınbaşak’ın emirlerine göre adım atıyordu.

Nurcular, Milli Nizam Partisi kurucusu, Ege Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Saffet Solak’ı, Necmettin Erbakan’ın yerine genel başkanlığa hazırlıyorlardı. (Prof. Solak, 1990 yılında dördüncü evliliğini 20 yaşındaki öğrencisiyle yaptı.)

Nakşibendiler ile Nurcular, MSP Meclis Grubu Grup Başkanvekilliği seçimi için de karşı karşıya geldiler. Süleyman Arif Emre konusunda hemfikirdiler. Ama Nurcular, Nakşibendi Hasan Aksay’ın yerine Nurcu Gündüz Sevilgen’in seçilmesini istiyorlardı.

Erbakan kürsüye geldi ve yine uzun uzun konuştu. Gruptan yetki istedi; üç ay düşünecek ve sonra kimin grup başkanvekili olacağına karar verecekti. Üç ay sonra kararını açıkladı: Hasan Aksay!

Bu arada ilginç bir istifa yaşandı: MSP Muş milletvekili Ahmet Hamdi Çelebi, "Parti yobazların eline geçiyor" diye istifa edip CHP’ye geçti.

Bu istifayı MSP Sivas milletvekili emekli albay İhsan Karaçam ile MSP Zonguldak milletvekili Zeki Okur’un partiden kopuşu izledi.

MSP istifaların nedenini buldu: Ankara Karanfil Sokak’taki yeni genel merkez binasının sağında solunda içki içilen yerler var; bunlar partiye uğursuzluk getiriyor!

Erbakan’a uyarı

MSP Üçüncü Büyük Kongresi’ne giderken, Erbakan partide bir uzlaşma olması amacıyla, Nurcuların önderi A. Tevfik Paksu’yu, AP-MSP-MHP-CGP koalisyon hükümetinde Çalışma Bakanı yaptı.

Ancak Nurcu-Kadiri ittifakı, 24 Ekim 1976 tarihli MSP kongresine yine yeni bir listeyle girdi.

Kongreyi Nakşibendiler kazandı. Nurcular itiraz etti; kongrede bulunmayan delegelerin kartları başkalarına verilmişti; devlet memurlarına oy kullandırılmıştı vs.

Erbakan itirazları dinlemedi. Paksu, Çalışma Bakanlığı’ndan istifa etti. Nurcu MSP milletvekili Rasim Hancıoğlu da TBMM Başkanvekilliği’nden ayrıldı.

16 Nurcu ve Kadiri milletvekili, MSP grup toplantısına katılmamaya başladı. Partide gerginlik giderilemedi.

Sonunda; A. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, M. Hulusi Özkul, Abdurrahman Ünsal, Gündüz Sevilgen, Emin Acar, Yahya Akdağ, H. Cahit Koçkar, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas bir metin hazırlayıp Erbakan’a gönderdi.

"Her halimizle hadimi olduğumuz haklı davamızla kabil-i telif olmayan hususları üzülerek müşahede etmiş bulunuyoruz.

Şöyle ki:

1- En mühim meselelerde dahi usulüne uygun istişare etmediniz.

2- Halisane ikazlarımıza aldırmadınız.

3- Davamıza samimiyetle bağlı kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözeterek cemaat taassubu ile iftiraklara (ayrılıklara) sebebiyet verdiniz.

4- Her işinizde sizi metheden bir kısım insanların etrafınızda toplanmasına ve şaibeli menfaatperestlerin mühim mevkilere gelmesine müsaade buyurdunuz. Emaneti ehline vermediniz.

5- Muhtelif beyanlarınızla efkárı ammede davamızın hafife alınmasına vesile oldunuz.

6- Fikriyatımızın hákimiyetine medar olacak ilmi çalışmalar yerine, politikanın süfli usullerine tevessül ettiniz.

7- Nihayet ’maslahat icabıdır’ diyerek mümin yalan söylemez düsturunu da ihlal ettiniz.

Bu şeriat altında kendimizi ve muhatabımızı vebalden vikaye arzusu ile sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz.

Ancak, ’İhtilaflarınızı Kur’an ve sünnet ile hallediniz’ emrine ittibaen bütün ihtilaf ve meselelerimizi neticeye bağlayacak bir usulün tatbikini yegáne çare olarak görmekteyiz. Allah sırat-ı müstakim üzere olanların daima yardımcısıdır."

Şeyhlerden hakem kurulu

Necmettin Erbakan mektubu imzalayan milletvekillerini Meclis grup odasında toplantıya çağırdı. Eleştirilere katıldığını söyledi: "Büyük hatalar işlemiş olabiliriz. Ama bu acemiliğimize ve devlet tecrübemizin azlığına verilmelidir."

Bu sözler üzerine muhalif milletvekilleri bir öneride bulundu:

"İhtilaflı konular için, fetva veren makamlarda oturan şeyhlerden kurulu bir hakem kurulu kurulacak ve bu kurulun vereceği karara her iki taraf da kayıtsız şartsız uyacaktı."

Erbakan bu konuyu arkadaşlarıyla konuşması gerektiğini belirtti.

Günler geçti, Erbakan’dan bir ses çıkmadı.

O günlerde TBMM’de erken seçim tartışmaları yapılıyordu.

Erbakan erken seçim kararını bekliyordu.

Meclis 5 Haziran 1977 günü seçim yapılması kararı aldı.

Muhalif Nurcu milletvekilleri, Erbakan’ın neden bir türlü yanıt vermemesini anlamışlardı.

10 Nisan 1977 tarihinde seçimlerde aday olmayacaklarını belirten bildiriyi MSP Genel Merkezi’ne gönderdiler.

Nurcular ve Kadiriler, MSP’yi Nakşibendiler’e bırakıp partiden ayrıldılar.

Bu ayrılık, AKP’nin kurulmasıyla son buldu.

Erbakan özel toplantılarda, AKP’ye giden arkadaşlarını Nurcu bir cemaatin kandırdığını söylemekten hiç kaçınmadı. Neyse…

Gelelim bugüne:

Bürokrat atamalarında, devlet ihalelerinde Nurcuların abartılı şekilde gözetilmesi, AKP’li Nakşibendileri artık rahatsız ediyor.

Kürt meselesinden dış politikaya kadar iki tarikatın farklı görüşler içinde olduğu da biliniyor.

Hafta boyunca konuştuğumuz telekulak skandalları da Nakşibendilerin canını çok sıkıyor.

Şimdi soru şu:

AKP kapatılırsa yeni kurulacak partide hangi tarikatın ağırlığı olacak?

Nurcuların MSP’deki gibi bırakıp gideceğine artık kimse ihtimal vermiyor. Köprünün altından çok sular aktı. Nur Cemaati 1970’le kıyaslanmayacak kadar büyüdü.

Bu kez gidecek olan etkinliği giderek azalan Nakşibendiler olacak.

Bekleyip görelim…

DÜN BUGÜNE NE KADAR BENZİYOR!

NURCULAR MSP’den koptuktan sonra, "Sevabı ve Günahı ile MSP ve Camiamızın Umumi Manzarası" adlı çalışmaya imza attılar.

Bu çalışmaya; 5 Temmuz 1978 tarihli bir rapor gönderen Nurcu milletvekili A. Tevfik Paksu, MSP’ye yönelik eleştirilerini şu başlıklar altında topladı:

MSP eşittir islam görüşü: MSP dışındaki Müslümanlar, İslamiyet’i bilmemekle suçlanarak gafil oldukları veya ihanet içinde bulundukları her yerde yayılmaya çalışılmıştır. Teşkilat mensupları, diğer partilerde olan Müslümanlara düşman edilmiştir. "İslam yalnız bize aittir" görüşü ile diğer Müslümanlar gücendirilmiş ve birçok yerde MSP’lilerin yaptığı hata ve noksanlıklar (haşa) İslamiyet’e verilmiştir.

Nefs muhasebesi: Başkasının kötülükleri ile uğraşılmış, aslında kendi fikirlerinin güzelliği ile milletin karşısına çıkılacağı yerde MSP’nin iyiliğine başkalarının kötülüğü hüccet gösterilmiştir.

"Kendileri her işte haklı, muhalifler her yerde haksız" düsturundan hareket edilmiş, noksanlık, hata ve günahkár hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Tevazu ve tekebbüre yerini mağrurluğa bırakmıştır.

Şahıs diktatörlüğü: İslam esasına göre istişare ile yapılması lazım gelen hususlar bir genel başkanın arzusuna bağlanmıştır. Sınır tanımayan diktatörlük hevesi, bütün meselelerde devam etmiştir.

Söz ve fiil ayrılığı: MSP idarecilerinin çok güzel sözler söyleyerek vaatlerde bulunmuş olmalarına rağmen, bunlar icraatta unutulur görünmüş hatta bazı yerlerde aksine hareket edilmiştir. Misal olarak; faize karşı çıkılmış, yüksek kademede birçok MSP’lilere faizle kredi temin edilmiştir. İsraftan bahsedilmiş; devletten bedava para alma, devlet kesesinden ziyafet, gösterişli törenler ve araba saltanatı MSP’nin hiç burkulmadan yaptığı hususlar olmuştur.

Maddeye yöneliş: Başlangıçta sırf Allah rızası için partiye girmiş veya taraftar olmuş teşkilat mensupları, baştakilerin müsamahası ve hatta teşviki ile otomobil, kamyon, traktör sahibi olmak; kredi almak; hatta çalışmadan para kazanmak için idare meclisi azalıkları, murakıplık, müşavirlik ve torba kadrolardan memur olmak hevesine düşürülmüştür.

Hele partiye gelir temini diye teşkilat mensuplarının, birçok insanın, işadamlarının önlerine düşerek iş götürmek için kılavuzluk etmesi ve bu hareketlerin baştakilerce benimsenmesi, telafisi mümkün olmayan rüşvet dedikodularına vesile olmuştur.

Partizanlık ve tarafgirlik: MSP iktidarda bulunduğu devrelerde aşırı partizan ve tarafgir olarak icraat yapmıştır. İmam kadrolarından tohumluk buğday tevziine; dışarıdan ithal edilecek mallar için tahsis belgelerinden cami yardımına kadar ve daha birçok hususta MSP’li olmak veya MSP’lilerin önüne düşerek getirdiği adam olma vasfı aranmıştır.

Soner Yalçın

AK PARTİ DOSYASI : DÜZCE BAŞKANLIK SİSTEMİNE GEÇMİŞ …


https://i1.wp.com/pbs.twimg.com/media/C6V9JcbXMAAZPSu.jpg:small

AK PARTİ DOSYASI : Erdoğan’ın “Kardan Zarar” Hesabı ve Sivil Direniş Gereği


Erdoğan’ın “Kardan Zarar” Hesabı ve Sivil Direniş Gereği

Referandumda #HAYIR çıkması durumunda, hukuken Erdoğan elindeki OHAL yetkilerini bulundurmaya devam edecek ve şu an var olan fiili başkanlık ve diktatörlük sistemi de olduğu gibi sürecektir.

Yani #HAYIR sonucu bile onun için “kardan zarar” gibidir.

Ancak #HAYIR aynı zamanda Erdoğan’ın bugünkü fiili diktatörlüğüne de #HAYIR anlamına gelecektir.

En azından Demokratlar, Liberaller, Kürtler, “Laik yaşam tarzındakiler”, Aleviler için.

Ancak “Türk milliyetçileri” ve “devletin bekasını” savunanlar için, yani Ulusalcılar (yani CHP’nin önemli bir bölümü) ve MHP’liler için, Erdoğan’ın bu yetkilerle yerinde kalması ciddi bir sorun oluşturmayacaktır.

Hatta bunlar Erdoğan’ın istifası talepleri karşısında, Erdoğan’ın yanında yer alabilirler veya tarafsız kalabilirler.

Bu ise, bu günkü geniş ve fiili #HAYIR cephesinin daralması, Erdoğan’ın baskı politikasını uygulayabilmek ve karşısındakileri bölebilmek için daha geniş bir hareket alanı anlamına gelecektir.

Yani bir bakıma tıpkı 7 Haziran seçimlerine benzer bir konumlanış ortaya çıkacaktır.

Yavuz Baydar da bu soruna referandum öncesi bağlamda değinmiş oluyor bugünkü Artı Gerçek’teki Erdoğan Savaşta başlıklı yazısında:

“Elbette Evet kazanmazsa güneş batmış olmayacak onun için.

Ortada kapı gibi, taş gibi OHAL var.

OHAL’in KHK’lerine yenilerini ekleyerek kendisiyle hemfikir olmayanları, tekerine taş koyanları tepelemeye, eğmeye bükmeye, susturmaya devam edebilir en az 2019 seçimlerine kadar.

Büyük ihtimal bunu çantada keklik sayıyor.

Öyle olmasına öyle de, 16 Nisan’da Hayır kazanırsa ne olacak peki?

Sandıktan gelecek bir ‘tersleme’, Türkiye içinde hangi karşı dinamikleri tetikleyebilir?

Çalkantılı sularda yüzüp duran Saray ve AKP alabora olabilir mi?

İşte bunu kestiremiyor Erdoğan.

Siyaset ustası, evet. Hesap kitap tamam.

Ama…

Hayır çıkarsa, ülke üzerindeki mengeneyi daha fazla sıkmaktan başka çaresi kalmayacağına göre, o mengene elinde kırılır mı, kırılmaz mı, bilemiyor.

O yüzden, önüne çıkan her kriz potansiyeline dört elle sarılıyor.”

*

Erdoğan’ın iktidarda kalmak için her şeyi yapacağından ve elindeki OHAL silahını herkese karşı kullanacağından emin olabiliriz.

Bu sefer Erdoğan’ı köşeye sıkıştıracak, tecrit edecek, bu silahını işlevsiz hale getirecek en geniş katılımı sağlayacak, kitlesel mücadele biçimleri bulmamız gerekiyor.

Bu sefer 7 Haziran sonrasıyla aynı duruma düşülmemesinin hayati önemi bulunmaktadır.

Burada sivil mücadele biçimlerinin; barışçıl ve kitlesel mücadele biçimlerinin hayati önemi ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’deki demokratik ve sosyalist hareket ne yazık ki, sivil ve kitlesel mücadele biçimleri alanında deneyimli değildir; bunun nasıl güçlü bir silah olduğunu ve önemini bilmez ve bunu bir tür pasifizm olarak görme eğilimindedir.

Soru şudur: OHAL’i Erdoğan kaldırmayacağına ve esas silah olarak kullanacağına göre, bizlerin OHAL koşullarında; yani şimdiki #HAYIR kampanyası olanaklarının bile olmadığı koşullarda; “Türk Milliyetçileri” ve “Devletin Bekası”cılarının Erdoğan’ın yanına geçtiği veya çekildiği; dolayısıyla bugünkü #HAYIR cephesinin zayıfladığı; buna karşılık aynı ölçüde de Erdoğan’ın güçlendiği koşullarda, nasıl kitlesel ve sivil bir direniş geliştirilebilir. Bunun üzerine en azından şimdiden düşünmek ve tartışmak gerekmektedir.

Örneğin, henüz #HAYIR’ın böyle yükselişte olmadığı, tam bir yılgınlık ortamında bulunulduğunda yaptığımız bir öneri olan, tamamen temel haklara dayanarak slogansız, bayraksız, sadece #HAYIR sözü içeren yazılarla her gün aynı yerde aynı saatlerde bulunma önerimiz, referandumdan sonra bu sefer örneğin #İSTİFA için düşünülebilir.

Elbette bu bir öneridir ve muhtemelen çok daha yaratıcı biçimler de ortaya çıkabilir.

Ama bunların en geniş katılımı sağlayacak ve devlet güçlerini hareket edemez; OHAL’i işlevsiz durumda bırakacak biçimler olması önemlidir.

Ayrıca referandumu beklemek de yanlıştır. Bizzat referanduma ulaşmak ve #HAYIR çıkarmak için de şimdiden, var olan OHAL’i işlevsizleştiren böyle sivil ve kitlesel bir mücadele gerekmektedir.

Çünkü hala ne referandumun yapılacağı kesindir ne de #HAYIR çıkacağı.

Şu anki elverişli ortam değerlendirilerek kitlesel ve sivil bir direniş başlatma büyük önem taşımaktadır ama ne HDP’nin, ne de diğer sosyalist örgütlerin böyle bir perspektifi bulunmamaktadır.

Bu nedenle hiçbir yankı olmayacağını bile bile yine de konuyu gündeme getirmeye çalışmak gerekmektedir ki yarın belki uygun koşullarda insanlara bir ilham verebilsin.

*

Bu vesileyle sivil direniş konusunu gündeme getiren bir yazıya dikkati çekmek istiyoruz. Bu yazının özellikle Politik İslam çevrelerinden gelmiş olması ayrıca önemlidir.

TR724 adlı sitede veya internet yayınında Umur Atay adlı bir konuk yazarın “Kötülüğe Esir Olmamalı! Yeni Bir Şeyler Yapmalı…” başlıklı bir yazısı yayınlandı.

Bu yazıyı aşağıya olduğu gibi aktararak konuya hem politik İslamcı kesimleri; hem de demokratları, sosyalistleri ve Kürt hareketini, yazarın ifadeleriyle “şiddeti dışlayan, ikna odaklı, olumlu hareket içeren bir eylem pratiği… Zulme karşı “isyan ahlakı” taşıyan bir eylem pratiği” üzerine şimdiden kafa yormaya davet etmek istiyoruz.

İlk elde Erdoğan’dan ve OHAL’den kurtulmanın tek yolu onu işlevsizleştirecek mücadele biçimleridir.

Bu aynı zamanda gerçekten demokrasiye giden bir yolun başlangıcı olabilir.

Ve ancak en pasif gibi görünen ama yüz binlerin, milyonların katıldığı eylemler içinde insanlar birer ırkçı, milliyetçi olmaktan çıkıp, birer demokrata dönüşmeye, kendilerini aşmaya başlayabilirler.

İnsanlar birer demokrata dönüşmeden Türkiye’nin demokrasiye geçmesi; dolayısıyla Kürtlerin üzerindeki baskı ve şiddetin son bulması olanaksızdır.

İnsanların demokrata dönüşmeleri için ise, milyonlarca insanın katıldığı en geniş kesimleri kapsayan ve buna uygun biçim ve içerikte eylemler gerekmektedir.

Ve referandum sonucu beklemeden, hatta Referanduma ulaşmak ve #HAYIR çıkarmak için şimdiden başlamaya da yönelik olarak “Biraz kafa yormalı”.

Aksi takdirde bu rehavet havası, Erdoğan’a geniş bir hareket alanı sunarak, Referandum’da #HAYIR’ı da, hatta referandumun yapılmasını da tehlikeye sokuyor.

Yarın 8 Mart, örneğin kadınlar böyle alışılmış sadece belli kesimlere hitap eden ve güçsüz gösteriler yerine, niye ülke çapında her kesimin kendini bulup katılacağı yukarıdaki önerimize benzer bir kitlesel sivil direniş hareketi başlatmasınlar?

Bunun için sadece sola egemen geleneklerin ve düşünce kalıplarının, ezberlerin dışına çıkmak bile yeter.

Aşağıda söz konusu yazı:

“TABLO SANDIĞIMIZDAN DAHA AĞIR BELKİ

Yüz binden fazla kişi işsiz kaldı. Çalışma özgürlükleri ellerinden alındı, açlığa mahkûm edildiler… Elli binden fazla kişi tutuklu, sayıları her geçen gün artıyor. Cezaevlerinden, gözaltından işkence haberleri geliyor… 130 dan fazla intihar olduğu söylenen (!) şüpheli ölüm var. Hitler döneminde bile bu kadar gazeteci, akademisyen ve yargıç tutuklanmadı! İşinden edilmedi. Açlığa mahkûm edilmedi. Yargı iktidarın sopası olarak kullanılıyor. Şimdi, tutuklu eşini ziyarete giden ev hanımlarına geldi sıra… Çocuklar perişan! Aileler darmadağın! İktidarın kendisi için tehlikeli gördüğü herkese sıra gelecek anlaşılan!

Tablo belki de sandığımızdan daha ağır. Bağımsız bir yargının, özgür medyanın olmadığı, düşünce özgürlüğünün bulunmadığı bir yerden sağlıklı hasar raporu almak mümkün olmuyor. Bilinen gerçek; zulüm artarak devam ediyor… Bir yol bulmalı, yeni bir şeyler yapmalı…

KÖTÜLÜĞE ENGEL, İYİLİĞİ YAYMAYA ARAÇ

AB ve ABD’nin üst yönetiminin, entelijansiyanın ülkemizde olanlarla ilgili şüphesiz bir fikri var. İnsan hakları ve demokrasinin evrensel standartları Batı’da belli. Ülkemizdeki uygulamaların buna uymadığını görüyorlar. Devletler kendi menfaati ön planda tuttuklarından şimdilik güçlü bir ses çıkarabilmiş değiller. Ya Batılı halkın, sıradan vatandaşın ülkemizde yaşanan zulümlerle ilgili olarak ne kadar bilgisi var? Duyurabildik mi onlara? Bizce ortaya konulacak ‘sivil itaatsizlik eylemleri’ ile yapılanları dünya kamuoyuna anlatmalı değil miyiz? Derdimizi anlatabilirsek hem o ülkelerin üst yönetimine baskı oluşturmayı sağlamış olacağız hem de toplumsal entegrasyon için yeni pencereler açmış olacağız… Sivil itaatsizlik eylemi hem kötülüğe engel olabilir hem de iyiliği yaymaya araç olabilir…

Sabır, sebat ve dua… Kötülüğe karşı en önemli duruş… Şüphesiz yerini hiç bir şey dolduramaz. Kötülüğü, her şeyin sahibine şikayet, zalimleri iflah etmeyecektir. Buna inancımız tam. Eksiklik olduğundan değil de fazlalık olsun diye; bununla birlikte zulmü dünya insanlarına duyurmak da gerekmez mi? Hiç yapılmadığı söylenemez. Sosyal medya zaman zaman etkili kullanılabiliyor. Zulmü tüm dünyaya daha etkili nasıl anlatabiliriz, buna kafa yormaya değmez mi? Daha fazlası için bir şeyler yapmalı…

İLGİ UYANDIRMAK İÇİN NE YAPILABİLİR?

Medya-sosyal medya dışında bilmediğimiz farklı mecralarda çalışmalar yapılıyordur belki. Bu çalışmalar etkili de oluyordur. Ancak tespit şudur ki; dünya kamuoyunun ilgisini ülkemizde yaşanan zulme tam olarak çevirebilmiş değiliz.

İlgiyi uyarmak için neler yapılabilir? Eylem pratiğimiz yok maalesef. Kendi değerlerimize uygun; şiddeti dışlayan, ikna odaklı, olumlu hareket içeren bir eylem pratiği… Zulme karşı “isyan ahlakı” taşıyan bir eylem pratiği… Medeni dünyaya karşı akıl-mantık süzgeci içinde sunabileceğimiz değer yargılarımıza ve zulme dikkat çekmek için bir eylem pratiği… yok maalesef. Henüz ortaya konabilmiş değil. Bir şeyler yapmalı…

Zamanı şimdi değilse ne zaman? Bütün projektörleri zalimlerin yüzüne tutacak bir yol; arayıp bulmalıyız. Yapılan zulümlere karşı “dikkat çekmek için” bir şeyler yapmalı… İrademizle ortaya koyacağımız gayret farklı bir Rahmeti celbedecektir belki de…

Umulur muydu kuzey yarım küredeki fırtınanın nedeninin güney yarım kürede mavi bir kelebeğin kanat çırpmış olması olsun… Kelebek kadar olsun bir şeyler yapmalı…Bir adım atarsak mesafeler kısalacaktır belki de… Zalimlerin yüzündeki maskeyi, maske olmaktan çıkartacak! Bir şey yapmalı…

HAKLI OLMANIN GÜCÜ YETER

Haklı davada çekimser kalacağımız bir durum yok. Haklı olmanın gücü yeter. Gücünü hoyratça kullananlar düşünsün gerisini… Yavuz hırsızlar düşünsün! Cesaret ve akılla bir şeyler yapmalı…

Gandi 1930’da 400 km’lik meşhur tuz yürüyüşüne tek kişi ile başladı, 12 bin kişi ile tamamladı. Britanya’ya karşı Hindistan’ın başkaldırmasına öncülük etti ve bu hamle bağımsızlıkla neticelendi. 1942’de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan’ı terk etmelerini istedi. Küçük adımlar büyük sonuçlar doğurmuştu…

Ebu Zer Gıfari (RA) ilk Müslümanlardan. Efendimiz’i (sav) duyunca görmeye geliyor. Görünce de Müslüman oluyor. İçi içine sığmıyor. O dönem müşriklerin merkezi Kâbe’de ilk eylemi gerçekleştiriyor. Meydan okuyor tüm putperestlere, zalimlere.

Müslümanlığını ilan ediyor! Şaşırtıyor müşrikleri. Bedel ödemekten çekinmiyor. Müslümanlığı ve küfrün zulmünü gündeme getiriyor. Kaç kişiye cesaret verdiği bilinmiyor. Biraz cesaretle bir şeyler yapmalı… Bizce bir şeyler…

BİRAZ KAFA YORMALI

Zulmün sıradanlaşmasına fırsat verilmemeli. Unutursak-unutturursak suç ortağı oluruz. İçerde bir şey yapma imkanı olmayan mağdurlar bir el bekliyor. Bir duruş bekliyor… İnayet eli uzanacak şüphe yok. Belki de inayet eli, uzanmadan önce o duruşu bekliyor…

Güneş doğacaksa batıdan doğacak.

Başlangıç; gazetecilere, yargı mensuplarına, annelere dikkat çekmek için bir şeyler yapmalı. Belki beyaz gül dağıtmalı… Çadır kurmalı… Bisiklet turu yapmalı vs. ne bileyim işte bir şeyler daha yapmalı…

Evrensel değerlere de uygun; bizce bir şeyler… Zalimden başka kimseyi rahatsız etmeyen bir şeyler… Ama ne? Biraz akıl, biraz cesaretle yeni yollar bulunmalı. Biraz kafa yormalı…”

7 Mart 2017 Salı

Demir Küçükaydın

@demiraltona

demiraltona

Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:

https://demirden-kapilar.blogspot.de/

Videolarımız şu adreste:

https://www.youtube.com/user/demiraltona

Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.

https://soundcloud.com/demirden-kapilar

Kitaplarımız buradan indirilebilir.

https://drive.google.com/open?id=0BxCB_Gtx8VYAcDREeTJVLW93MjA

AK PARTİ DOSYASI : Tayyip Erdoğan’ın Lise, Üniversite ve Askerlik Dönemleri ile Diploma Sorunsalı


Tayyip Erdoğan’ın Lise, Üniversite ve Askerlik Dönemleri ile Diploma Sorunsalı

Önemli, lütfen sabırla okuyun.

Erdoğan’ın Lise, Üniversite ve Askerlik Dönemleri ile Diploma Sorunsalı

Tayyip Erdoğan’ın diploması yine gündemde yani olmayan diploması.Diploma meselesinin önemi büyük. Çünkü diploması yoksa, cumhurbaşkanlığı düşer hatta düşmekle kalmaz; hiç cumhurbaşkanı olmamış kabul edilir.Attığı her imza geçersiz olur, yaptığı tüm atamalar düşer hatta onayladığı hükümet bile otomatik olarak düşer. Dokunulmazlığı kalkar. Silivri’yi boylar! O kadar kritik bir konu yani.

İLKOKUL

İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın eğitim hayatına daha yakından bir göz atalım: 26 Şubat 1954 doğumlu. Kasımpaşa Piyale Paşa İlkokulu’nu 1965’te bitirmiş.İlkokul eylül ayında başlar. Yani 6 yaşında okula başlamış olsa 1960 yılının Eylül ayında ilkokula kayıt yaptırır.

1960-61, 1961-62, 1962-63, 1963-64, 1964-65 dönemlerinde okula devam eder. Kayıpsız bir şekilde mezun olur.Hiç belli etmiyor deseniz de demek ki ilkokul diploması var!

ORTAOKUL-LİSE

1965’te ilkokulu bitirdikten sonra İstanbul İmam Hatip Lisesi’ne giriyor.O yıllarda orta kısım 4 yıl, lise kısmı ise 3 yıl, toplamda 7 yıllık eğitim veriyor.

1965-66, 1966-67, 1967-68, 1968-69 dönemlerinde orta kısım 1969-1970, 1970-71, 1971-72 yıllarında lise kısmı.Yani Tayyip Erdoğan’ın 1972 yılında İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden mezun olması gerekir.

Fakat 1973’te mezun olmuş!

1 yıllık bir kayıp var, acaba Tayyip Erdoğan 1 yılı tekrar mı etti? Yani sınıfta mı kaldı? Lise yıllarında pek başarılı bir öğrenci olmadığını zaten arkadaşları da aktarıyor.

Süleyman Demirel’den Turgut Özal’a kadar tüm devlet liderlerinin ilkokul karnelerine kadar, aldıkları tüm notları biliyoruz.Öyle ki Osmanlı döneminde okuyan Mustafa Kemal’in bile okul sicilleri, karneleri, ders notları elimizde.Fakat Tayyip Erdoğan’ınki yok!

Neden?

Kasımpaşa Piyalepaşa İlkokulu veya İstanbul İmam Hatip Lisesi, böylesine önemli bir mezun verdiğine göre, o talebenin tüm sicil defterini, karnelerini, okul notlarını çerçeveletip okul girişinde neden sergilemez? Biz cumhurbaşkanımızın ortaokul veya lisede sınıfta kalıp kalmadığını bile bilemiyoruz!

ÜNİVERSİTEYE NASIL GİRDİ?

Aslında bu lise son sınıf devresinin üzerinde durmak gerek çünkü o iki yıl çok kritik.

12 Mart dönemi… 1971-73 arası… Artık lisede reşit bir öğrenci…

1973’te İmam Hatip’ten mezun oluyor ama üniversiteye girme hakkı yok çünkü o tarihlerde, İmam Hatip mezunları İlahiyat dışında bir bölüme giremiyorlar. Girmek isteyen olursa normal bir liseden diploma almak zorunda. Tayyip Erdoğan da çok dini bütün bir insan olduğu için İlahiyat’ta okumak istemiyor, Ticari İlimler okumak istiyor!

Bunun için de önünde bir yol var. Lise fark derslerini verip bir diploma alıp, üniversiteye girebilir. Ortaokul-lise döneminde 1 yıl sınıf kaybı olan Tayyip Erdoğan, 1973 Haziran’ında liseyi bitirip eve kapanır, ders çalışır ve Ekim ayında Eyüp Lisesi’nden diploma alır! Sonra bu diplomayı alır ve Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nin yolunu tutup orada kayıt yaptırır.

Lise fark diploması neden yok!

1973 yılında Ekim ayında yine de üniversiteli sayılamaz çünkü kayıt yaptırdığı yer üniversite değil akademidir. Bir tür yüksekokul ama dört yıllık üniversite değil!

1973’te kayıt yaptırırken akademiye iki adet diploma sunmuş olması gerekir.

Birincisi, İstanbul İmam Hatip Lisesi diploması, ikincisi Eyüp Lisesi diploması. Bildiğimiz kadarıyla İmam Hatip diploması var ama Eyüp Lisesi diploması yok! Eyüp Lisesi, bu pırlanta öğrencisini mezunları arasında saymasına rağmen, diplomasını çerçeveletip okul girişine asmamış! Kaldı ki Eyüp Lisesi’nde verdiği kaç fark dersi var, bu sınavlar ne zaman yapılmış, bu sınavlardan kaç almış, bu kayıtlar da ortada yok.Eyüp Lisesi’ne ait öğrenci numarası ve sicil kaydı yine yok. İnsan ister istemez meraklanıyor, nerede bu diploma? Ya da var mı böyle bir diploma!?

Hadi diyelim Eyüp Lisesi bu kadar ihmalkâr, Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde her iki diplomanın da orijinali ya da noter onaylı bir sureti olmak zorunda.Eğer Aksaray Akademisi sonradan Marmara Üniversitesi haline dönüştüyse o zaman da Marmara Üniversitesi’nde, Tayyip Erdoğan’a ait bir pembe karton kapaklı sicil dosyası olmalı. Burada da bu diplomalar olmalı! Fakat yok!

Sahi, nerede bu Eyüp Lisesi diploması?!

ÜNİVERSİTE YILLARI

Gelelim akademi günlerine…1973 yılında akademiye girmiş. Normal şartlar altında, 1976 yılında mezun olması gerekir çünkü okul 3 yıllık. Fakat mezuniyet tarihi 1981! 3 yıllık okulu 8 yılda bitirmek! Hadi hakkını yemeyelim. Son yılı şubat döneminde bitirmiş yani yarım sene eksiği var.

Yine de sayalım: 1973-74, 1974-75, 1975-76, 1976-77, 1977-78, 1978-79, 1979-80, 1980-81. Yine 7.5 yıl ediyor! Burada hemen bir duralım; 8 Aralık 2013 tarihine dönelim ve Başbakan Tayyip Erdoğan ne demiş okuyalım:

“Üniversitelilere sınırsız af diye bir şey tanımıyoruz.Çünkü bu öğrenciler üniversiteleri terör alanına çevirdiler. Hazırlığımızı yapıyoruz, 6-7 yıl içinde bitirdin bitirdin. Bitiremedin güle güle?” dedi.

Sen 3 yıllık Akademi’yi 7.5 yılda bitir fakat 4-5 yıllık üniversiteyi 6-7 yılda bitiremeyen öğrencileri okuldan şutla! 3 yıllık okulda 7.5 yıl öğrencilik.. Lise döneminde 1 yıl kaybı olan bir öğrenci için normal bir kayıp diyebilirdik belki.

Fakat biliyoruz ki lisede 1 yıl kaybeden Tayyip Erdoğan, 1973 yazından itibaren çok çalışkan bir öğrenci olmuştur ve fark derslerini bir çırpıda vermiştir!

Hadi diyelim tekrardan biraz tembelleşti ya da rehavete kapıldı.Fakat 3 yıllık okulda, 7,5 yıl kayıt silmeden kimseyi tutmazlar! Birinci olasılık; kaydı silindi, diploması o yüzden yok! İkinci olasılık; kaydı silindi ama 1981’de afla geri döndü ve okulu bitirip diplomayı aldı. Fakat her iki durumda da kayıt silme belgesinin olması gerekir.

NEREDE BU BELGE?

Afla döndüyse başvuru belgesi nerede?

ARKADAŞSIZ ÖĞRENCİLİK

Aslında bu da üzerinde çokça durulan bir konu. Tayyip Erdoğan’ın üniversite arkadaşı hiç yok. Onu tanıyan, bilen, gören, duyan kimse yok. Düşünsenize,sizinle aynı sırada oturan, aynı sınıfınızdaki arkadaşınız, önce Büyükşehir Belediye Başkanı oluyor, sonra Başbakan ve şimdi de Cumhurbaşkanı fakat bir üniversite arkadaşı bile çıkmıyor.Üstelik, İmam Hatip arkadaşlarıyla çok sıkı bağlarını onlarca yıl sürdüren vefalı bir arkadaştır Tayyip Erdoğan.Ve yine tüm arkadaşlarını kollayan, onlara iş veren biri. Neden bir okul arkadaşı çıkmaz şu akademiden?

İKİ KRİTİK YIL: 1971-1981

İsterseniz Tayyip Erdoğan’ın lise ve üniversiteden mezun olduğu ya da mezun gözüktüğü veya gösterildiği iki yıla odaklanalım. 1972’de bitirmesi gereken liseden 1973’te mezun oluyor.

Yıllar 1971 darbesi dönemi… MİT’in İslami kesimler içine sızdığı yollar…

Mümtaz’er Türköne 5 Temmuz günü şu satırları yazdı:

“70’lerin başına ait bir hikâye.. Üniversitede okurken polisler sebepsiz yere Siyasî Şube’ye alıyor; iyi polis-kötü polis muhabbeti ile korkutucu bir sorgudan geçiriliyor. En nihayetinde üçüncü bir kişi ‘bize çalışacaksın’ diye meseleyi bağlıyor. İslâmcı dostum, ‘Ben reddettim, ama çevremde aynı tezgâha düşüp teklifi kabul eden çok sayıda tanıdığım olduğunu anladım’ diye bitirdi hikâyeyi.” Ertesi gün Ali Bulaç açıklama yaptı. O kişi benim ve olay doğrudur diye…

1970’LERIN BAŞI…

Liseyi bir yıl uzatan bir isim, kendi ifadesine göre İslamcı hareketin içinde yer alan bir isim Tayyip Erdoğan! Acaba? 10 yıl ileriye gidelim ve 12 Mart’tan 12 Eylül darbesi dönemine gelelim.1976’da bitirmesi gereken Akademi’yi 1981’de bitiriyor.

Tesadüf yine darbe dönemi.

Her iki darbe döneminde de Tayyip Erdoğan’a kimse dokunmuyor. Kendi ifadesi ile İslamcı gençliğin en önde gelen lideri olduğu halde.12 Eylül’ün en önemli nedeni olarak gösterilen Konya mitinginin başında olduğu, İstiklal Marşı okunurken oturma eylemi yaptığı halde… Diğer İslamcılar hapse atılırken, Tayyip Erdoğan’a üniversite diploması veriliyor!

MİT AJANI MI?

Aslında diplomalardaki tutarsızlıklar, başka bir şeyin göstergesi. Akademi’ye nasıl girdi? Neden hiç devam etmedi? Neden ve nasıl diploma alabildi? Bunun ülkemizde tek açıklaması olabilir:

Ya Emniyet ya da MİT elemanı ya da personeli olmak!

Tayyip Erdoğan’ın okul yıllarındaki karanlık, ancak MİT arşivine bakılarak aydınlatılabilir.

SAHTE GEÇİCİ MEZUNİYET BELGESİ

Gelelim işin sahtecilik kısmına. Tayyip Erdoğan’ın elinde 1981 yılında aldığı geçici mezuniyet belgesi var. Fakat bu geçici mezuniyet belgesi mühürsüz, resimsiz, imza sahte. Bir belgede üç ayrı kalpazanlık! Mühürsüz mezuniyet belgesi asla olamaz. Mühürsüz hiçbir devlet evrakı olamaz. Mühür varsa devlet vardır, mühür yoksa devlet yoktur! Kaldı ki Tayyip Erdoğan’la aynı yılda ve dönemde geçici mezuniyet belgesi alanların evrakında mühür de var, fotoğraf da var. Üstelik imzalar farklı.

TAYYİP ERDOĞAN’IN GEÇİCİ MEZUNİYETİNDEKİ DEKAN DOÇ. DR. SİNAN ARITAN’IN İMZASI İLE DİĞER GEÇİCİ MEZUNİYET BELGELERİNDEKİ DEKAN DOÇ. DR. SİNAN ARITAN’IN İMZASI FARKLI

Belli ki Tayyip Erdoğan, askerliğini yedek subay olarak yapmak için bir sahte belge düzenlemiş. Belki kendi isteğiyle belki de üstlerinin yönlendirmesiyle. 1982 yılının askerlik belgelerine bakılarak, Tayyip Erdoğan’ın nasıl yedek subay olabildiği araştırılabilir. Askerlik şubesindeki dosyasında neler var? Askeri birliğindeki dosyasında ne evraklar var?

YEDEK SUBAY KANTİNCİ?

Kaldı ki burada da bir başka sıkıntılı durum var. Tayyip Erdoğan, kendi hayat hikayesini anlatırken askerliğini 1979 yılında yaptığını anlatıyor. Fakat askerlik kayıtları 1982’yi gösteriyor. (Bu arada Soner Yalçın, Kayıp Sicil’de 1983 olarak belirtmiş) Öyle garip bir durum ki askerliğini 1979’da yaptığına dair gazete kupürleri ve bir de asker şapkalı bir resim var. Bellek yanılır. Çünkü insan yanılır. Fakat bir insan askerliğini 1982’de yapıp da 1979’da yaptığını anlatamaz.

Basit bir nedeni var; 1980’de darbe oldu. Tayyip hem 1979’da askerlik yaptığını iddia ediyor hem de1980’de darbede gözaltına alınıp Metris’e atıldığını. Herkes Metris yalanına gülüyor, bir caka satma olayı diye. Fakat daha vahimi, Tayyip, Metris kurulduğunda Metris’i kuran ordunun yedek subayı! Üstelik bunu da karıştırıyor. Burada hemen askerlik parantezi de açalım derim. Tayyip’in askerlikle ilgili de bir fotosu ve arkadaşı yok!

Tıpkı üniversite gibi..

Kantinci olduğunu söylüyor fakat yalnızca tek başına çekilmiş bir fotosu var. Bu arada Ergün Poyraz’ın yayımladığı askerlik belgesinde kantin subayı değil takım komutanı gözüküyor. Yoksa diyorum, bu belge de mi sahte?

Garip değil mi?
Hem hayalet öğrenci hem hayalet asker…
Bu işte sizce bir MİT yeniği yok mu?

Tayyip Erdoğan’ın askerlik fotosu olmadığı için şüpheler oluşunca, Rize Müftüsü Yusuf Doğan bir foto yayımladı Tayyip Erdoğan’ın da olduğu. Fakat Yusuf Doğan askerliğini 1983’te Kıbrıs’ta yapmıştı! Her yalanı kapatmak için başka bir yalan çıkıyordu piyasaya.

SAHTE DİPLOMA

Aslında üniversiteden diploma almanız şart değildir; geçici mezuniyet belgesiyle de pek çok işleminizi yapabilirsiniz. Prosedür şöyledir:

Okuldan mezun olduğunuz an, üniversite size bir geçici mezuniyet belgesi verir. Ama hemen akabinde diploma da hazır olur ve diplomalar arşivinde saklanır. Siz okula gittiğinizde öğrenci işlerine gider ve ben diplomamı almamıştım dersiniz, arşivden çıkartıp verirler. Yani zaten hazır olan diploma size verilir, yeniden bir diploma düzenlenmez! Tabii verirlerken imzanızı alırlar, teslim tesellüm belgesi ile.

Tayyip Erdoğan, 1981’de mezun olduğunda Akademi mevcut. O yıl içinde mutlaka diploma hazırlanmış olmalı.1982 yılında Akademi Marmara Üniversitesi’ne bağlandı ise bu diploma, arşivle birlikte Marmara Üniversitesi arşivine devredilmiş olmalı. Yani Tayyip Erdoğan’ın elinde, üzerinde Marmara Üniversitesi yazmayan bir diploma mutlaka olmalı! Ama yok!

Marmara Üniversitesi, eski diplomaları imha edemez; saklamak zorundadır. Bir imha kararı alınacaksa, bu da üniversitenin karar defterinde yazılı olmalı. Kararsız imha olamaz fakat böyle bir karar da yok!

DİPLOMA İHTİYACI

Aslında Tayyip Erdoğan’ın bir diplomaya da ihtiyacı yok ki. Bir dönem muhasebecilik yapıyor, sonra particilik… Ondan diploma isteyecek kimse yok. Zaten 1981’de mezun olan Tayyip Erdoğan,1994 yılına kadar okula uğramıyor ve diploma da almıyor.1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday oluyor. İşte o tarihte diploma gerekiyor. Ya da kendisi öyle hissediyor. YSK’ye bir diploma veriyor.

Dikkat edin; tarih 1994!
Peki, bu diploma nerede? Evet, bu diploma ortalıkta yok! İki diploma, ikisi de sahte!!! Fakat Ergün Poyraz bu diplomayı yayımladı.

Ne zaman?
Tam da cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında. 26 Eylül 2015’te Oda TV haber sitesinde…Fakat bu tarihte başka bir şey daha olmuştu; Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olunca, Yusuf Halaçoğlu, Tayyip Erdoğan’ın 4 yıllık üniversite mezunu olmadığını, bu nedenle aday olamayacağını açıklamıştı.

Peki, ne oldu?
Bunun üzerine Marmara Üniversitesi hemen Tayyip Erdoğan’a bir diploma düzenleyip verdi. Artık diploması vardı!

FAKAT BÜYÜK BİR HATA YAPMIŞLARDI: VERDİKLERİ YENİ DİPLOMAYLA 1994’TE TAYYİP ERDOĞAN’IN YSK’YE SUNDUĞU DİPLOMA FARKLIYDI!

Yani iki diploması vardı artık Tayyip Erdoğan’ın ve ikisi de birbirinden farklıydı. İki sahte diploma!

KİM SAHTEKÂR?

Marmara Üniversitesi’nin bir kabahati yoktu aslında. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması gerekiyordu ama diploması yoktu. Mecbur bir diploma vereceklerdi. Yoksa hapsi boylarlardı. Onlar da kendilerince bir diploma hazırladılar. Ve tam da o dönemde İstanbul Anadolu 5. Sulh Ceza Mahkemesi, Marmara Üniversitesi’nin diploma erişim linkine erişimi yasakladı.

Bir haltlar karıştırıyorlardı ve bu ortaya çıksın istemezlerdi. Yalnızca bu karar bile ortada bir kalpazanlığın olduğunun kanıtıdır. Erişim engellendi, üniversite rektörlüğü sahte diplomayı üretti ve açıkladı. Fakat üniversitenin Tayyip’in daha önce bir diploma aldığından (ya da kendisinin hazırladığından) haberi yoktu ve şimdi iki diploma birbirini tutmuyordu. Sıkıntı şuradaydı; üniversite bir kişiye 1994’te diploma verdi ise, bunu bilirdi.

Belli ki Tayyip Erdoğan, bu diplomayı üniversiteden almamış; kendisi hazırlamıştı, o nedenle üniversitede kaydı da yoktu. Eğer üniversiteden alınmış olsaydı, bu kaydı gören üniversite Tayyip Erdoğan’ı uyarır, “siz zaten daha önce bir diploma almışsınız” derdi.

Gerçekten de aldığınız diplomayı kaybedebilirsiniz, çaldırabilirsiniz vb. Böylesi durumlarda bir kayıp ilanı çıkartır, o ilanla başvurur, o kayıp ilanı üzerine üniversite size yeni bir diploma verir. Ama işte bu prosedür de uygulanmamıştı.

Biri Tayyip Erdoğan’ın hazırladığı, diğeri Marmara Üniversitesi’nin hazırladığı iki ayrı diploması olan Ve ikisi de sahte olan bir cumhurbaşkanımız var. Ne kadar övünsek azdır.

MARMARA’NIN SAHTE DİPLOMASI

Marmara Üniversitesi’nin yeni hazırladığı diploma da baştan aşağı sahteydi. Nasıl mı?

Diplomada 1981 Şubat mezunu yazıyor. Ama üniversitelerde Şubat diye bir dönem yoktur. Güz dönemi ya da yaz dönemi yazması gerekir. Üniversitenin altında dekan olarak Prof. Dr. Ömer Faruk Batırel ismi ve imzası var. Fakat Ömer Faruk Batırel o dönemde ne dekan ne de profesör…

Geçici mezuniyet belgesindeki öğrenci numarasıyla diplomadaki öğrenci numarası da birbirini tutmuyor üstelik! Ve bir üniversite böyle abuk sabuk bir diploma düzenler mi?

Bu sahte diploma üzerine yazılar çıkmaya başlayınca, AKP’nin internet trolleri bir belge yaymaya başladılar internet üzerinde. İngiltere’den Principal Forensic Service adlı bir adli kuruluştan, Anthony Stockton’un diplomayı incelediği ve doğruluğunu onayladığı iddia ediliyordu.

Sonra Nokta dergisi uzmana ulaştı, uzman çok şaşırdı: ne böyle bir belge incelemişti ne de böyle bir rapor vermişti. Yani sahte diplomanın sahte olmadığını ispatlamak için sahte bir rapor düzenlemişlerdi. Eee, reislerine özenmişlerdi doğal olarak.

DİPLOMASIZ BAŞKANLIK

Diyelim ki üniversite diploması sahte.
“Kim ne yapabilir ki?” mi diyorsunuz?

Yanılırsınız. Hukuk sistemi, bir anda ters bir hamle yapabilir. İşte o zaman Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı mevkisini yitirebilir. Zaten o da bu riski görüyor, o nedenle Başkanlık sistemini istiyor. Başkan olursa, başkanlık yeter şartı olarak “üniversite mezunu olmak” aranmayacak. Zaten 2007’den itibaren yaptıkları Anayasa taslaklarında cumhurbaşkanının ilkokul mezunu olması yeterliydi!

Tabii Tayyip Erdoğan yerine Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu ve o Anayasa değişikliğine gidilmedi. Bu arada da Tayyip Erdoğan sahte diplomayla cumhurbaşkanı oldu, üstelik anayasa değişikliği de yapılmamıştı. İşte o nedenle üniversiteye erişim engeli kondu.

DİPLOMA SAHTE DEDİ, ÖLÜ BULUNDU

Ama bu dönemde sadece erişim yasağı konmadı, bir de şüpheli bir ölüm gerçekleşti. Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklayınca, onunla aynı dönemde Aksaray Ticari İlimler Akademisi’nde okuyan muhasebeci Ömer Başoğlu, “Recep Bey’in Diploma Kalpazanlığı” başlıklı bir video hazırladı ve facebook sayfasından paylaştı. Sonra olanlar oldu: Video ortadan kaybedildi.

Banka hesabı bile bloke edildi. Ve bir gün Ömer Başoğlu evinde ölü bulundu. Kimilerine göre zaten ölümcül hastalığı vardı ama zamanlaması pek manidardı.

DİPLOMA KAYDI YOK!

Son olarak, Ankara’da görülen dava haber olunca, Oda TV muhabiri bir uyanıklık yaparak yeni bir haber yaptı. Marmara Üniversitesinin diploma sorgulama bölümü vardı. Link üzerinden ister isim yazarak, ister TC kimlik numarası ve okul numarası ile diplomanız var mı yok mu, sorgulayabiliyordunuz. Muhabir Tayyip Erdoğan için arama yaptı, diploma kaydı yoktu! Ne olur olmaz diye, bu defa videoya da kaydetti. Bu haber üzerine 29 Mayıs tarihinde ben de aynı aratmayı yaptım, Tayyip Erdoğan’ın diploma kaydı yoktu.

Attığımız twitlerle olayı duyurunca, sahte diploma Türkiye’nin en çok konuşulan olayı haline geldi. Ve bunun üzerine Marmara Üniversitesi, sorgu bölümünü değiştirdi. Artık Tayyip Erdoğan’ın diploma kaydı var!

SAHTE DİPLOMAYA DAVA AÇMIYOR!

Kısacası olay basit bir sahtecilik değil. Organize ve ısrarlı bir sahtecilik sürüyor. Ve her şeye dava açan Tayyip Erdoğan, bu sahtecilik iddialarına dava açmıyor. Şimdiye kadar bana 7 dava açmıştı, diploma ile ilgili yazıma dava açmadı. Ergün Poyraz’ın iddialarına da dava açmadı, Yalçın Küçük’e de Yusuf Halaçoğlu’na da…

Garip bir durum değil mi?

TAYYİP ERDOĞAN’IN DİPLOMASI SAHTE Mİ DEĞİL Mİ?

NASIL ANLAŞILIR?

İlkokula kayıt olursunuz. Kayıt olduğunuz andan itibaren size bir ilkokul numarası verilir.

Bu sizin ilkokul “kimlik” ya da “sicil” numaranızdır.
İlkokulda her yıl sonu bir karne alırsınız.

Bu karneler size verilir ama okul kütüğünde tüm karneler sizin sicil defterinize kaydedilir. Bu defterler atılmaz; saklanır. İlkokulu bitirirken size bir diploma verilir. Diploma verildiği andan itibaren mezun olursunuz. Bir işe başvuracak olursanız, o diplomayı, aslını ya da fotokopisini ya da noter onaylı bir suretini işyerinize sunarsınız. Eğer orta eğitime devam edecekseniz bu diplomanın aslını gireceğiniz ortaokula teslim edersiniz. Ortaokulda da aynı prosedür devam eder. Yeni bir numaranız, yeni bir sicil kaydınız olur.

Ortaokuldan mezun olurken de yine bir diploma alırsınız. Sonra lise hayatı başlar, liseye girerken bu defa ortaokul diplomanızı liseye teslim edersiniz.

Yeni bir numara ve yeni bir sicil defteri…Liseyi bitirirken de yine bir diplomanız olur. Üniversiteye girerken de o diplomayı teslim edersiniz. O halde üniversiteye girerken mutlaka ve mutlaka bir diploma teslim etmeniz gerekir. Bu teslim edilen diplomayı üniversite saklar. Üniversiteyi bitirirken üniversite size bir diploma verir. Peki, üniversite mezununun elinde ne kalmıştır?

Sadece bir üniversite diploması…Peki, lise diploması?

O hâlâ üniversite arşivindedir ve saklanır. Marmara Üniversitesi’nin diploma belgesi sunması yeterli değildir. Tayyip Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Diploması ve Eyüp Lisesi diploması şu anda Marmara Üniversitesi’ndedir. Üniversite acilen bunları da kamuoyuna sunmak zorundadır.

Yani orijinallerini…
Karbon testine sokalım görelim…
Ha tabii varsa böyle bir diploma.
Peki, bu yeterli mi?

Elbette değil.Tayyip Erdoğan’a ait tüm okul kayıtlarını da çıkartmak zorundalar. Hangi dersleri almış, hangi dersten kaç puan almış bilelim.

Fakat
Lise diploması yoksa, ders geçme belgeleri yoksa…
Diploma da yok sayılır.

LİNK : http://nacikaptan.com/?p=44605

Nacikaptan

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : Sabahattin Önkibar, 15 yıllık AKP İktidarının özetini çıkar dı


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=bo-HnxlEZAY&feature=youtu.be

AK PARTİ DOSYASI : Bilal’in gemicikleri satıldı… Erdoğan ailesi milyon dolarları TL’ye çevirecek m i ?


Bilal’in gemicikleri satıldı… Erdoğan ailesi milyon dolarları TL’ye çevirecek mi?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan, eniştesi Ziya İlgen ve oğlu Bilal Erdoğan’ın ortak olduğu BMZ Denizcilik Şirketi’nin mülkiyetinde bulunan 5 gemi satıldı. Erdoğan ailesinin kasasına satıştan 75 milyon dolar girdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kardeşi Mustafa Erdoğan, Eniştesi Ziya İlgen ve oğlu Necmettin Bilal Erdoğan’ın ortak olduğu BMZ Denizcilik Şirketi’nin mülkiyetindeki bulunan 5 adet kimyasal ürün tankeri satıldı. Gemilerin bir tanesinin 15 milyon dolardan (54 milyon Türk lirası) satıldığı bilgisi alındı. Erdoğan ailesinin satıştan toplam geliri 268 milyon Türk lirası civarında. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yurtdışında yaşayan oğlu Ahmet Burak Erdoğan’ın ise ‘Sakarya’ isimli bir kuru yük gemisi bulunuyor.

Deniz Haber Ajansı’ndan Recep Canpolat’ın haberine göre; BMZ Denizcilik Şirketi’nin mülkiyetinde bulunan ve Malta’da kayıtlı, Oil Transportation & Shipping üzerine register edilen 140 metre boyunda, 17 metre genişliğinde ve 7 bin 150 DWT taşıma kapasitesine sahip 2014 yapımı M/T MECID ASLANOV ile 2015 yapımı M/T POET QABIL, M/T BEGIM ASLANOVA, M/T ARMADA FAIR ve M/T ARMADA BREEZE isimli kimyasal ürün tankerleri satıldı.

Geçen hafta gemilerden ilk ikisi olan M/V BEGIM ASLANOVA’ya M/V CAMINERO adı verilirken M/T POET QABIL ise M/T BLUE LAKE STAR olarak adlandırıldı.

Diğer taraftan M/T ARMADA FAIR isimli ürün tankerine M/ MILAGRESS, M/T ARMADA BREEZE isimli tankere ise M/ PROVER ismi verildi. Öte yandan diğer bir gemi olan M/T MECID ASLANOV’un register kayıtları gelecek hafta sonuna kadar tamamlanacağı ifade edilirken, gemilerin işletmeciliğini ise satın alan şirketin Rusya’da kuracağı bir firma tarafından yapılacağı belirtildi.

Deniz Haber Ajansı’nın aldığı bilgiye göre gemi işletme şirketi kurulana kadar, gemilerin kayıtları geçici olarak Densa Tanker İşletmeciliği’ne register edildi.

GEMİLER, PALMALİ’YE KİRALANMIŞTI

Mayıs-2013’de Türkter ve Yardımcı Tersanesi ile yapılan sözleşme gereği inşa edilen 5 adet 7 bin 150 DWT taşıma kapasitesine sahip Armada tipi kimyasal ürün tankerlerinin ilki 2014 yılında, diğer 4 adedi ise 2015 yılı içinde BMZ Denizcilik Şirketi’ne teslim edilmiş ve 10 yıllığına Palmali Denizcilik Şirketi’ne kiralanmıştı.

AK PARTİ DOSYASI /// Sinan Oğan : AKP esnafa silahlı eğitim veriyor; bu yarı milis gücünü, ha dediklerinde sokağa salacaklar


Sinan Oğan: AKP esnafa silahlı eğitim veriyor; bu yarı milis gücünü, ha dediklerinde sokağa salacaklar

"MHP tabanının yüzde 90’ı hayır diyor"

MHP Genel Başkan Adayı Sinan Oğan, AKP’nin ‘Halk Özel Harekât’ gibi bir paramiliter yapılanma çalışması içinde bulunduğunu iddia ederek "Özellikle bu 15 Temmuz sonrasında normalde fırıncı, berber ya da bakkal olan sivillerin zaman zaman kamplara alınıp eğitildikleri, silah kullanmanın öğretildiğini biliyoruz. Bu yarı milis gücü ha dediklerinde sokağa çıkarıp toplumun diğer kesiminin üzerine salacak bir çalışma içerisindeler" dedi. Halkın sağduyusuna her zaman güvendiğini belirten Oğan "Ne olursa olsun bu milleti böyle bir iç çatışmaya sürükleyemezler. Terör artabilir, başka şeyler olabilir, içeriyi karıştırmaya çalışabilirler, ama bunların hiçbiri sokak çatışmalarına varacak düzeyde olmaz.” diye konuştu.

Sözcü gazetesinden Nil Soysal‘a söyleşi veren Oğan’ın açıklamaları şöyle:

MHP tabanında son durum nedir?

Hatırlayalım; ne diyordu Genel Başkanımız şimdiye kadar?… “Başkanlık sistemi Öcalan’ın talebidir” diyordu… Hakikaten de bugün Öcalan’ın ve HDP’nin başkanlığı net bir şekilde istediğini görüyoruz. Siz bakmayın onların Meclis’te “Şöyle mi yapalım, böyle mi yapalım” filan dediklerine.

Meclisteki evet-hayır oylamasında, bir HDP’linin hayır oyu var mı, yok! Dolayısıyla HDP Öcalan’ın 40 yıllık rüyasına şimdi hayır demeyecek, evet diyecek, onu söyleyeyim…

2010 referandumundaki gibi dolaylı yoldan mı, yoksa açıkça mı destekleyecek?

HDP’yi direkt olarak AKP’nin yanına eklemlemek mümkün. Çünkü AKP, kiminle nereye kadar gideceğini bilen bir siyasi parti. AKP’nin MHP’ye ihtiyacı vardı. Meclis’ten geçirdi. Kampanya sürecinde de bir şekilde MHP ile dirsek temasını sürdürecek. Ama sağ dirseğini MHP ile götürürken, sol dirseğini de HDP ile götürecek.

Eğer referandumdan evet çıkarsa, ilk durakta Bahçeli’yi indirecek. Dönecek HDP’lilere “Ey benim Kürt kardeşlerim, Bahçeli beni kandırdı. Başkanlık eşittir federal yapıdır, federatif sistemdir. Gelin bu işi konuşalım” diyecek. Çünkü, 2019’da yeniden cumhurbaşkanı seçilmek için Kürt oylarına ihtiyaç duyacak ve HDP ile işbirliği yapacak.

Üç parti birlikte mi hareket edecek?

Bakın MHP’nin tabanı çok kızgın. Bir sabah kalktık, 15 senedir söylediğimiz bütün her şey yerle bir oldu. Taban; “Genel Merkez bizi temsil etmiyor. Siz bu dağınık yapıyı toparlayın” dedi. Şu anda en güçlü hayır kampanyasını biz yürütüyoruz.

MHP tabanı ne diyecek referandumda? Rakamsal bir öngörünüz var mı?

MHP tabanının şu an yüzde 90’a yakını hayır diyor. Yüzde 5 kadar evet diyen var. “Genel Başkan evet dedi, ben de evet derim. Hayır desin, ben de hayır derim” diyenler yüzde 5. Yüzde 5’lik ilginç bir kesim de var “Ben ilçe başkanıyım. Evet sloganını kullanmak zorundayım. Ama oy pusulasında benim elim ‘evet’e gitmez. Hayır vereceğim…” diyor. Kim ne derse desin, bu referandumun sonucunu MHP tabanı belirleyecek. İddia ediyorum; MHP tabanının en az yüzde 90’ı hayır diyecek! MHP evet dese de, MHP’liler hayır diyecek. Türkiye genelinde yüzde 50’nin altında evet, yüzde 50’nin üstünde hayır var.

“Özellikle bu 15 Temmuz sonrasında normalde fırıncı, berber ya da bakkal olan sivillerin zaman zaman kamplara alınıp eğitildikleri, silah kullanmanın öğretildiğini biliyoruz. Bu yarı milis gücü ha dediklerinde sokağa çıkarıp toplumun diğer kesiminin üzerine salacak bir çalışma içerisindeler. Ama buna rağmen ben Türk Milleti’nin sağduyusuna her zaman güvendim, hâlâ da güveniyorum. Ne olursa olsun bu milleti böyle bir iç çatışmaya sürükleyemezler. Terör artabilir, başka şeyler olabilir, içeriyi karıştırmaya çalışabilirler, ama bunların hiçbiri sokak çatışmalarına varacak düzeyde olmaz.”

"Ancak siz de biliyorsunuz ki AKP’nin en iyi başardığı şey manevra yapmak. O sebeple, referanduma doğru açıkçası Sincar’a yönelik bir operasyon bekliyorum ben. Yani referandum öncesinde Irak topraklarına gireceklerini, PKK’ya dönük bir kara eylemi gerçekleştireceklerini ve bunun için Barzani’den ciddi destek alacaklarını bekliyorum."

AK PARTİ DOSYASI /// İLKER BELEK : AKP EKONOMİYİ BATIRDIĞI GİBİ DIŞ POLİTİKAYI DA REZİL ETTİ


AKP ekonomiyi batırdığı gibi, dış politikayı da rezil etti

Emperyalizmin ne olduğunu unutup, geçmişi bugüne taşımaya kalkarsanız işte böyle gülünç durumlara düşersiniz.

İşin başında Irak’tan, Suriye’den toprak koparabileceklerini, Afrika diyarlarında ekonomik tahakküm kurabileceklerini sandılar.

Obama’nın Ortadoğu politikasındaki tedirginlikler Onlar’a bu cesareti verdi. ABD’nin emperyalist hegemonya kriziyle bağlantılı tutukluğunu kendi güçleri zannettiler.

Olmaz. Hem emperyalizme bağımlı olacaksınız, bütçenin iki yakasını bir araya getirebilmek için bile yabancı parasına ihtiyaç duyacaksınız, elinizde gram petrol, doğalgaz olmayacak, hem de efendilerinizden izinsiz iş çevirmeye kalkışacaksınız.

Dış politikadaki çöküşün, Putin’den özür dilemek zorunda kalışın esas nedeni bu irrasyonel düşünce tarzıdır.

Rusya’ya yanaşmaları da mecburiyettendir. Yani tek başına hareket etme kabiliyetinin hiç olmamasından. Mutlaka sığınacak bir kanat gerekir. ABD tepeliyorsa acaba Rusya sularında hayat bulunabilir mi?

Rusya bu. Amerika’nın eski gücünde olmadığının farkında. Suriye’ye Eylül 2015’te yaptığı hamle bu tespitle gerçekleşti. Ancak şüphesiz eli AKP gibi boş değildi. Dünyanın doğal kaynaklarına sahip. Sosyalizm sonrasında en büyük yatırımını orduya yaptı. Çin ile çok yönlü stratejik ilişkiler geliştirdi. Suriye’ye bütün bunlara güvenerek girdi.

Sonra, çok gerçekçi öngörülerle hareket etti. ABD ile yaşadığı sorunlarını fırsat bilerek AKP’ye daldı. Erdoğan’ın özrünü bu bakımdan itinayla kullandı.

Bir yanda emperyalist hiyerarşinin tepesine oynayan Rusya, öte yanda Osmanlı’dan çare uman AKP. Bu ilişkiden AKP’ye yine bağımlılıktan başka hiçbir şey düşmez.

Rusya adım adım ilerledi: En önemli meselesi Suriye’yi, Esad’ı güvene almaktı. Halep’in temizlenmesi bu bakımdan çok kritikti. Erdoğan’ı Nusra’nın Halep’ten çıkarılması konusunda devreye sokmak bu planın ilk maddesiydi. Putin oltanın ucunda tutmak için AKP’yi yanına aldı. Kendisini esas aktörler arasında sansın istedi.

Tamamen taktikseldir. Bu taktik Suriye stratejisinin parçasıdır. Rusya cihatçıları bölmek, Suriye’nin kuzeyinde sıkıştırmak, yok etmek için Erdoğan’ı değerlendiriyor.

AKP’nin Astana görüşmelerine dahil edilmesi de aynı taktikle bağlantılı.

AKP Ortadoğu’da üzerine yerleşmiş bulunduğu politik koordinatlardan bu oyun içinde kopuyor. Kendi altının boşaltılmasını çaresizce seyrediyor.

Öyle ki, Suriye’deki kırmızı çizgilerinin Astana’da silinmesine bile itiraz edecek hal bulamadı. Rusya bu süreçte Suriye Kürt güçleriyle Lazkiye’de ve Moskova’da görüşmeler yaptı. Bu arada Kürtler’den Suriye için hazırladığı anayasaya dair görüşlerini istediği de belirtiliyor. Öte yandan ABD de yerinde durmadı. Trump hem Kürtleri Washington’a davet etti hem de Onlar’a zırhlı araçlar verdi. AKP açından öyle bir sefalet ki, bu tankların Türkiye’de üretildiği çıktı ortaya.

Rusya en nihayetinde Suriye anayasası taslağını kamuoyuna yansıttı. Astana’ya Kürtlerin davet edilmesini ve anayasaya laiklik kelimesinin sokulmasını engelleyen tarafın AKP olduğu belirtiliyor. Ne gam, anayasa her ikisi açısından da durumu önemsizleştiren bir içeriğe sahip.

Zira, girişinde Suriye çok kültürlü ve çok inançlı bir toplum olarak tanımlanıyor. Bu şüphesiz laiklik anlamına gelmiyor, ancak dinsel politikalara kapıyı kapattığı ve AKP’nin Suriye’ye ilişkin mezhebi hedeflerini öldürdüğü açık.

Ancak bugün için esas önemlisi bu değildir. Suriye anayasasının getirdiği kritik düzenlemeler 4. maddede Kürt kültürel otonomisinin, ana dilde eğitim hakkının ve 9. maddede de Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve dokunulmazlığının net bir ifadeyle düzenlenmiş olması.

Bunlar AKP’nin bölgesel misyonunu bitiriyor. Toprak bütünlüğü vurgusu ile AKP Suriye topraklarını terk etmek zorunda kalacaktır. Kürt otonomisinin tanınmasıyla da Suriye Kürdistan’ını (adına kısa vadede böyle denilmeyecek olsa bile) kabullenecektir.

Esad’ın düşmanlaştırılmasının nedeni neydi: Kendi halkını katleden bir diktatör olarak görülmesi. Gelişmeler Esad iktidarının en azından orta vade için Rusya tarafından korumaya alındığını bir kez daha teyit ediyor.

Cerablus’a girilmesinin nedeni neydi: Kürt bölgeselleşmesinin engellenmesi. Şimdi Türkiye Astana’da Kürt özerkliğine onay veriyor.

İş bitti. El Bab operasyonunun fiilen durmuş olması da bu gelişmelerle ilişkilidir. AKP El Bab’a girmek istediğinde büyük askeri kayıplara uğrayacağını bilir, ama bunu önemsemeyeceği de bilinir. O’nu orada durduran faktör Suriye’nin geleceğiyle ilişkili kararın netleşmiş ve bunun AKP’ye de kabul ettirilmiş olmasıdır. Zaten Esad da Bab’ın kapısına dayanmıştır.

AKP Rojava’yı da, Suriye’den çıkmayı da kabullenecek. Daha şimdiden dediklerinin tamamını yalayıp yutuyor. Sıra Türkiye Kürt meselesinin emperyalizmin masasına yeniden yerleştirilmesine de gelecek.

Dış politikadaki öngörüsüzlüğe, tel tel dökülme haline ilişkin son durum şimdilik böyle.

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : TAYYİP ERDOĞAN NASIL İKTİDAR OLDU ????


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=TNLueVtDgak

AK PARTİ DOSYASI /// Haluk DURAL : AKP’nin Türkiye’ye kurduğu tu zak


AKP’nin Türkiye’ye kurduğu tuzak

Haluk DURAL

Millî Merkez Genel Sekreteri

Başkanlık hedefli anayasa değişikliğinin nihai durağı giderek netlik kazanmaktadır. Mecliste görüşülmekte olan anayasa değişiklik kanunu 330 üzerinde bir oyla kabul edilir ve referandumda onaylanırsa, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin rejimi kökten değişecek, 1924 Anayasasından beri bütün anayasalarımızın ortak demokratik temel özelliği olan “kuvvetler ayrılığı” ortadan kalkacak, yasama-yürütme-yargı yetkisi tek elde, cumhurbaşkanında toplanacaktır.

Bu değişiklikler ile Cumhurbaşkanı; aynı zamanda başbakan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanı, devlet bütçesinin hazırlayıcısı, AKP genel başkanı olacak, AKP milletvekillerinin belirlenmesinde, bütün yüksek bürokratların, komutanların, hakim ve savcıların atanması ve azlinde, ülkemizin iç ve dış politikalarının belirlenmesinde tek yetkili olacaktır.

Bu kadar gücü elinde topladıktan sonra ise KHK ile devletin yeniden “parti devleti” şeklinde yapılandırılması tamamlandıktan ve her türlü muhalif ses susturulduktan sonra mevcut anayasa kökten değiştirilecektir.

Nitekim bu nihai amacı artık saklamakta güçlük çekenler esas niyetlerini ortaya dökmeye başlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda değişiklik öngören teklifinin 14.01.2017 günü yapılan 12. maddesindeki görüşmeler sırasında söz alan AKP Bursa Milletvekili İsmail Aydın, “Anayasanın değiştirilemez maddesini kabul etmek mümkün değildir” dedi. Sözlerinin devamında, “Anayasanın tüm maddeleri değiştirilebilir hatta meclis yeni bir anayasa yapabilir” diyen Aydın, “Aksini düşünmek aziz milletimizin vekaletini küçümsemek anlamına gelir” diyerek sözlerini sürdürdü.

2011 milletvekilleri seçiminden sonra da TBMM’nde temsil edilen partiler ısrarla “yeni anayasa” yapmak arzularını dile getirdiler. Özellikle (AKP+HDP) ortaklığı, anayasanın ilk üç maddeleri koruyan 4. maddesini yürürlükten kaldırarak, anayasanın “değiştirilemez” olan ilk üç maddesini değiştirerek, Devletimizin üniter yapısını parçalayıp ABD’nin BOP projesinde öngörülen “Hür Kürdistan”ın kurulmasının ön adımı olan T.C. Devletini “iki kurucu halklı, iki bölgeli federal bir devlete” dönüştürmeyi amaçlamaktadırlar.

Bu amaca uygun hazırlıkların birkaç tanesini sizlere hatırlatmak isterim:

Anayasa Mahkemesinin hukukçu olmayan eski başkanı Haşim Kılıç, 1 Ekim 2010 Hürriyet Gazetesinde Metehan Demir’in haberinde yeralan demecinde;

“Bence ilk 3 maddeyi dondurmak, evrensel hukuk kurallarına uygun değil. Laikliği, demokrasiyi, hukuk devletini daha ileri götürecek düzenlemelere engel olmaması gerekir. Değişiklikler, ilk 3 maddedeki değerleri geri götürmüyorsa, Anayasa Mahkemesi izin veriyor. Bu değerlerin içini boşaltan düzenlemelere ise izin vermiyor. O nedenle gerektiğinde ilk üç maddeye pozitif olarak dokunulabilir. Bu hassas bir nokta” diyerek, 1982 anayasasının dokunulamaz olan ilk üç maddesinin değiştirilmesine yeşil ışık yakmıştır.

Nitekim hatırlanacağı üzere, 2011 milletvekili genel seçimlerinden sonra TBMM’nde gurubu bulunan 4 parti tarafından, üçer milletvekili ile katıldıkları, eşit temsil ve oya sahip oldukları “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” 10.10.2011 tarihinde kurulmuş ve ilk toplantısını 19.10.2011’de yapmıştır. Komisyon 25 Aralık 2013 tarihinde son toplantısını yaparak dağılmıştır.

TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu, anayasanın temel hak ve özgürlükler ile ilgili 60 maddesi üzerinde yapılacak değişiklikler hakkında anlaşmışlar, ancak AKP’nin istediği “Başkanlık” konusunda uzlaşmaya varamamışlardır. Kamuoyunu “başkanlık” tartışmalarıyla meşgul edip esas konuyu halkın bilgisinden saklayan AKP, Anayasa Uzlaşma Komisyonuna katıldıkları son toplantıda gerçek niyetlerini açıklamışlar, komisyona Mehmet Ali Şahin tarafından “anayasanın 4. Maddesini yürürlükten kaldırılması” hakkında bir öneri getirmişlerdir. AKP’nin ve BOP eşbaşkanının gerçek niyetini yansıtan bu öneri, medya tarafından büyük bir özenle karartılmış ve kamuoyuna duyurulmamıştır.

Bundan sonraki anayasa değişiklikleri ile her vesileyle dile getirdikleri “yüz yıllık parantezi” kapatmak için son işlemler olarak, başkenti İstanbul’a taşıyarak, 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı “Hilafetin İlgasına Ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılması Hakkında Kanun”un[[1]] birinci maddesine göre;

Madde 1- Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır. (Madde 1- Halifenin görevine son verilmiştir. Halifelik, hükümet ve cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen mevcut olduğundan, hilafet makamı kaldırılmıştır.)

Hükümet kavramı içinde bulunan “hilafet” Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı tarafından kurulacak hükümetin içinden çıkartılıp, yeniden ilan ve ihya edilebilecektir.[[2]]

Saygılarımla,

Haluk DURAL

Millî Merkez Genel Sekreteri

Konu hakkındaki daha geniş bilgileri ekteki makalelerimde makalemde bulabilirsiniz.

[[1]] : http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/367.html

[[2]] : Abdurrahman Dilipak, https://rasthaber.com/dilipak-erdogan-baskan-secilirse-halife-olacak-2/

AK PARTİ DOSYASI : RTE’nin yol haritası değişti


RTE’nin yol haritas deiti.pdf

AK PARTİ DOSYASI : ”Ben de Bir Çobanım” Sözünün Altındaki Ger çekler


koyun-mu-olacaksin-yoksa-fikri-hur-vicdani-hur-insan-mi

Cumhurbaşkanı Erdoğan “Milli Tarım projesi” toplantısında 14 yıllık iktidarı boyunca belki de ilk kez bir düşüncesini çok net ifade etti : “Çobanlığın felsefesini anlayamayan insan yönetemez, ben de bir çobanım

Erdoğan’ın “Ben de bir çobanım” diyerek halkı koyun yerine koymasına şaşırmamak lazım. Koyun yerine koyduğu dinleyicilerin alkışlamasına da şaşırmıyorum. Ne söylese alkışlıyorlar. Ak dese alkışlıyorlar kara dese alkışlıyorlar. Erdoğan’ın çobanları olduğunu çok açık bir şekilde gösteriyorlar.

Bu nedenle Erdoğan neden böyle konuştu ya da dinleyenler koyun yerine konulduklarını duydukları halde neden alkışladılar diye konuşmayacağım. Normal bir ülkede yaşansa toplumun ayağa kalkacağı olaylar ülkemizde o kadar sıradanlaştı ki artık en saçma olaylar bile beni şaşırtmıyor. Çünkü ertesi gün daha saçma bir olay yaşıyoruz.

Ben Erdoğan’ın “çoban” benzetmesi altında yatan zihniyeti konuşmak istiyorum. Cumhurbaşkanının kendisi için çoban benzetmesi kesinlikle tesadüf değildir. Kafasındaki rejimin ve zihniyetinin dışa vurumudur

Cumhuriyetle, laiklikle sorunu olan, demokrasiyi düne kadar kâfirlik olarak gören, Osmanlı’yı geri getirme hayalleri kuran biri için halk yönetilmesi gereken bir koyun sürüsüdür.

Neden?

Dinci şeriatçı zihniyete göre devlet – insan ilişkisi, çoban- koyun ilişkisidir. Devleti yöneten sultanlar halifeler, halkın çobanı, halk ise sultanların reayası yani koyunudur.

Osmanlı zamanında da sultanlar, halkın çobanıydı. Padişahın fermanı kanundu. O ne emrederse halk uymak zorundaydı. Çünkü halk padişahın reayası yani koyunuydu. Padişah öl dese ölmek zorunda olan, savaşlarda evini barkını, çocuğunu terk etmeye mecbur bırakılan, yiyecek ekmeği zor bulan, ektiğini, biçtiğini padişaha yediren Türk milleti yüzyıllar boyunca Osmanlı sultanlarının koyunu olmuştur.

Çoban – koyun ilişkisini daha net anlatmak için Osmanlı tarihinden bir örnek vermek istiyorum…

Tarih 16 Mart 1920…

Fatih’in İstanbul’u fethettiği günden beri 467 yıllık Türk şehri olan İstanbul, emperyalist İngiltere tarafından işgal edildi… Memleketin içinde bulunduğu durum Atatürk’ün gençliğe hitabede ifade ettiği gibiydi. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, orduları dağıtılmış, tersanelerine girilmiş, memleketin her köşesi işgal altında… Osmanlı’nın başkenti bile işgal edilmiş, imparatorluk fiilen son bulmuş…

Türk tarihinin en utanç verici gününde son padişah Vahdettin sarayında sessizce oturmuş İngilizlerden merhamet bekliyordu… Yani tamamen bitmiş, tükenmiş aciz bir padişah…

İşte böyle bir günde saraya Hamidiye kahramanı Rauf Orbay gelerek Vahdettin ile görüştü. Son padişah ile yaptığı görüşmede sultana Anadolu’ya geçmesini ve milletiyle beraber savaşmasını teklif etti.

Peki, Vahdettin bu teklife ne cevap vermiştir dersiniz?

Padişahın cevabı aynen şöyleydi:

Rauf Bey! Bir millet var koyun sürüsü… Buna bir çoban lazım… O da benim

96 yıl önce Vahdettin’in söylediği bu söz, Erdoğan’ın “Çobanlığın felsefesini anlayamayan insan yönetemez. Ben de bir çobanım” sözüne ne kadar benziyor değil mi?

Çünkü zihniyet aynı… İkisi de halkı yönetilmesi gereken koyunlar olarak görüyor. İkisi de kendisini çobana benzetiyor.

Düşünün! Başkentin işgal olduğu gün, her şey bitmiş, sultanlığı son bulmuş ama hala halkı kendisinin koyunları olarak görmekten vazgeçmeyen esir bir padişah… Ve ülkede her gün şehitler verilirken, ekonomi uçuruma doğru sürüklenirken, devletin bekası tartışılıyorken kendisini seçen halkın çobanı olduğunu söyleyen bir Cumhurbaşkanı…

Yıllar geçse de, rejim ve devletin ismi değişse de İslamcı zihniyetin halka bakışı değişmiyor. Onlar için halk dün de yönetilmesi gereken koyundu, bugün de koyun. Oysa günümüzün çağdaş devlet anlayışında insanlar değil devlet yönetilir. Devleti yönetenler vatandaşa hizmet için vardır vatandaşı yönetmek, çobanları olmak için değil…

Erdoğan’ın bu açıklaması sıradan, alıştığımız bir söz olsa da başkanlığın tartışıldığı günlerde hayalindeki başkanlığı tahmin etmemizde bir işarettir.

Şimdi Türk milletine şu soruyu sormak istiyorum

Koyun mu olacaksın? Yoksa fikri hür vicdanı hür bir insan mı?

Düşün! Seçimini yap

TIBBIYELİ HİKMET

AK PARTİ DOSYASI /// SABAHATTİN ÖNKİBAR : ABDULLAH GÜL; BUNLARI YAPAR, ŞUNLARI YAPAMAZ


Abdullah Gül, ABD, AB ve İsrail ile özel ilişkilere girer.

Abdullah Gül, Avrupa Birliği’nin Tayyip Erdoğan hakkındaki hüküm ve kampanyalarına karşı tavır almaz.

Abdullah Gül, gizli gizli Batı’ya, Tayyip Erdoğan’ın yegane siyasi alternatif benim mesajını verir.

Ama Abdullah Gül, asla siyasi kavga ve mücadelenin içinde olmaz.

AKP’ye alternatif yeni bir parti kurmaz.

Tayyip Edoğan’ı hiç karşısına alamaz.

Israrla ve inatla konjonktürün lehine değişmesini bekler ki bu ancak Erdoğan’ın vefatı ile mümkündür.

Hülasa Gül, Erdoğan yaşadıkça siyasette var olamaz!

ERDOĞAN NEYİN PEŞİNDE ANLAYAN VAR MI?

Bir lider, bir önder, bir devlet başkanı günü birlik farklı mesaj veremez!

Bir gün siyah dediğine, ertesi gün kara derse kafa karıştırır ve kendine olan güveni sabote eder!

Hadi içerdekilere önemsiz diye bakılıyor ama dışardakiler öyle değiller ve sorgular ki Putin bile apar topar telefonla aramıştır.

Tayyip Erdoğan’ın son Suriye açıklaması herkesi allak-bullak etti.

Bugüne kadar TSK Suriye’de ‘Kürt koridoru’ olmasın diye harekatta diye düşünülürken Erdoğan hayır öyle değil, tek hedef Esed dedi.

Öyle ise soralım dün söylenenler neyin nesiydi ve son MGK açıklaması nedir?

Görülen Erdoğan’ın Batı’ya sempatik görünmek için kendi sözlerini bile inkar etmesi ki bu devletimiz adına alarm halidir.

İŞTE İKİ AYRI 15 YIL!

Atatürk’ün 15 yılında ümmet iken millet olduk, AKP’nin 15 yılında ise millet iken ümmet yapılıyoruz.

Atatürk’ün 15 yılında hep üretip biriktirdik, son 15 yılda hep tüketip biriktirilenleri tükettik.

Atatürk’ün 15 yılında Edirne’den Van’a kardeştik, son 15 yılda alt kattaki komşu, üst kattakine hasım!

Atatürk’ün 15 yılında bağımsızdık, son 15 yılda herkesten azar ve şamar yiyoruz!

Atatürk’ün 15 yılında 1929 dünya ekonomik buhranına rağmen ortalama büyüme yüzde 8, son 15 yılda yüzde 4’ün altında.

Atatürk’ün 15 yılının sonunda bile Hatay’ı kazandık, son 15 yılda Ege’de 17 ada kaybettik.

Atatürk’ün 15 yılında Osmanlı’nın borcunu ödedik, son 15 yılda Türkiye 100 yılda borçlandığının iki katı borçlandı.

PKK İLE FETÖ’YE VAR, KARDEŞE YOK!

Adamın yaptığı fikrini açıklamak!

“FETÖ’cüler abimi kandırmışlar” diye bir afiş taşıdı!

Evet, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kardeşi Celal Kılıçdaroğlu’ndan söz ediyorum.

Vay sen misin bunu yapan!

Anında CHP’den ihraç için disipline!

Pardon ama CHP’nin özgürlük anlayışı sadece bölücü PKK ile casus şebekesi FETÖ için mi?

Neden o iki alçak silahlı güruha güya demokrasi ambalajı ile sahiplenilirken Celal Kılıçdaroğlu masum yere infaz ediliyor.

Demek ki CHP’nin özgürlüğü mazruf değil, sadece zarf!

TAYYİP İSRAF MI DEDİ?

Duydunuz mu Tayyip Erdoğan devlette israf çok dedi.

İyi de 15 yıldır kim yönetiyor bu devleti?

Cumhurbaşkanlığı’na ait 6 uçak var iken 7. uçağı ben mi aldım ki alınan son süper lüks uçaktan dünyada çok az kişide var.

Örtülü ödenek harcamalarına bakalım kim ne kadar harcamış?

1980’den bu yana ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı ve Başbakanların tamamının harcadığı para Tayyip Erdoğan’ın harcadığının yarısı ise söyleyin nedir bunun açıklaması ?

Pardon israfın tanımı nedir sayın Erdoğan açıklar mısınız?

AK PARTİ DOSYASI : HÜKÜMETİN JAPONLARDAN ALACAĞI ÇOK DERS VAR // / JAPON MUCİZESİ


Bilindiği gibi Japonya, dağlık, bazı yanardağlardan oluşan ve hiç bir doğal kaynağı olmayan bir ada ve adacıklar ülkesi.

Toplam yüzölçümü, Türkiye’nin yarısından daha küçük olan ve hemen her gün sallanan ve yıkıcı depremlerle sarsılan bir deprem bölgesi…..

Bu ülkede, Türkiye nüfusunun bir buçuk katından fazla, 127 milyon insan yaşıyor.

Bu olumsuz şartlara ve II.ci Dünya savaşında 2 defa atom bombasına maruz kalıp yerle bir olmasına rağmen japonlar da, Kişi Başına Düşen Millî Gelir, Türkiye’dekinin dört katı; yaklaşık 40 bin dolar!

Niçin, çünkü japonlar, son derece dürüst, çalışkan, eğitime, bilime, insana ve ARGE’ye çok önem veren ciddi bir toplum.


Japonların neden bir mucize gerçekleştirdiklerini bir hikaye ile örnek verelim;

Japonya’da 4. Yüzyılın sonlarına doğru tahtta oturan İmparator Nintoku, bir gün yüksek bir kuleye çıkar ve ülkesine bakar.

Gökyüzüne doğru yükselen tek duman dahi göremeyince, halkının yoksul düştüğünü ve bu yüzden hiç kimsenin evinde pirinç bile pişiremediğini anlar.

Hemen bir ferman çıkaran Nintoku, halkının üç yıl boyunca sadece kendileri için çalışmasını emreder.

Sarayında çalışanları da evlerine gönderir. Sadece kendileri için çalışan ve vergi de ödemeyen halk, üç yılın sonunda bolluğa kavuşur.

Üç yıl sonra tekrar kuleye çıktığında Nintoku, ülkenin her yerinde ocakların tütmekte olduğunu yükselen dumanlardan görür.

Yanındaki eşine, sevinç içinde, “Artık zenginiz” der!

İmparatoriçe ise üç yıl boyunca bakımsızlıktan dolayı her yeri eskiyen, çatısı akan, çiçekleri solmuş sarayı göstererek, “Sen bu halimize zenginlik mi diyorsun?” diye sorar…

Nintoku’nun cevabı yüzyıllardır Japonların aklından çıkmaz;

“Halkın fakirliği, bizim fakirliğimiz, zenginliği de bizim zenginliğimizdir.”

Alıntıdır…

AK PARTİ DOSYASI /// TAYYİP ERDOĞAN : “Suriye’ye Esad’ı Devirmek İçin Girdik”


“Suriye’ye Esad’ı Devirmek İçin Girdik”

Tayyip Erdoğan, İstanbul’daki Parlamentolararası Kudüs Platformu Sempozyumu’nda konuştu. Erdoğan, “Devlet terörü estiren zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için oraya girdik, başka bir şey için değil” dedi.

İşte Tayyip Erdoğan’ın o konuşmasından ilgili bölüm;

“Zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için girdik”

“Suriye meselesinde BM Güvenlik Konseyi bir adım atabiliyor mu? BM’den Suriye’de Irak’ta bir şey görebildiniz mi? Şu anda 600 bin rakamları konuşuluyor ama hayır, bana göre Suriye’de 1 milyona yakın insan öldü. Çocuk, kadın ayrım yapılmaksızın devam ediyor. Nerede BM? Ne yapıyor? Irak’ta var mı? Yok. Biz sabır sabır dedik, en sonunda dayanamadık Suriye’ye ÖSO ile girmek zorunda kaldık. Niçin girdik? Bizim Suriye’nin topraklarında gözümüz yok. Mesele toprağın gerçek sahipleri, toprağına sahip olsunlar. Bunu sağlamak için. Orada adaletin tesisi için varız. Devlet terörü Esed’in hükümranlığına son vermek için biz oraya girdik. Kimse de ırkı milliyetçilik yapmasın. Çünkü bizim asabi bir milliyetçiliğe asla olumlu bakmamız mümkün değildir.”

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : Tayyip Erdoğan – 2023 Savaş Planı


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=uYZppknlLTY&feature=em-subs_digest-vrecs

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.