Aylık arşivler: Eylül 2015

NÜCLEAR WEAPON FILES : Control of Nuclear Weapon Data Sigma 14 and 15


Reklamlar

MK ULTRA PROJESİ /// PDF DÖKÜMANI : CIA-Bluebird


TARİH /// Son kale : Kandiye


Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Girit’te 21 yıldır süren çatışmalar Venediklileri çok yıpratır, çok yorar. Venedik Doç’u fevkalade yetkilerle donattığı bir elçiyi İstanbul’a yollar. Bunu ne Padişah ne de Sadrazam kabul eder, Sadaret Kaymakamı ve Üçüncü Vezir Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın huzuruna çıkarırlar.

Elçi derhal barış imzalamak istediklerini söyler ve tek şart olarak Kandiye Kalesinin kendilerine bırakılmasını arzular.

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa güçlü olmanın getirdiği bir tavırla "geç bunları" diye elini sallar, "biz de Kandiye’nin anahtarlarını getirdiğinizi sanmıştık. Madem öyle değildir, neyi konuşuyoruz. Görüşme bitmiştir bu kadar!"

Elçi alttan almaya bakar, sesine en kibar tonları oturtup "Paşa Hazratleri" der, "İnanın Venedik Senatosu dahi kaleyi size terke amadedir. Ancak Papa ve Güneş Kral (14. Louis) bize zamanında ettikleri yardımların peşini bırakmıyor, bunaltırcasına hesap soruyorlar.

Biz Allah’a güveniriz

Şeyh-ül İslam Minkarizade Yahya Efendi "Demek ki Venedik cumhuru Papa ve Françeskalara dayanmaktadır. Devlet-i aliyye gibi sadece Allahü tealaya güvenseniz başınız ağrımaz" diyerek taşı gediğine koyar.

Osmanlılar o günden sonra Kandiye kuşatmasına hız verir, Girit’teki son Hıristiyan Kalesini almak için hücum başlatırlar (1 Muharrem 1080)

Köprülü Fazıl Ahmet Paşa 8 tünel birden kazdırır, zaten evvelki yıllardan binlerce lağım açılmıştır, toprağın altı köstebek yuvasını andırır. Bu esnada serdarı ziyaret eden Venedik murahhası "eğer işin parayla çözülür tarafı varsa en ağır savaş tazminatını ödemeye hazırız" teklifiyle kapı çalar. Fazıl Ahmet Paşa "Ben tüccar değil askerim. Alımdan satımdan anlamam" der ve bu yolu kesinkes kapar.

Morosini Avrupa’nın en ünlü kurmaylarından biridir, kaldı ki Fransızlar bizzat Mareşal Fenelon’u bölgeye yollar, Noailles Dükası sayısız kont ve şövalyeler yanında yer alırlar. Derken Fransız donanması da adaya gelir Venediklilerin "Hurrraaa!" çığlıkları arasında 15 bin tecrübeli asker karaya çıkar. Derken 35 parça gemiden müteşekkil Haçlı donanması yöreye demir atar. Yine çoğu Fransız olmak üzere Maltalılar, Venedikliler ve bizzat Papanın askerleri kavgada yerlerini alır, gemilerden tabyalarımızı dövmeye başlarlar. Hasılı iş artık Kandiye’yi aşar, bir din ve itibar savaşı olur çıkar.

Bu nasıl bir imandır!..

İşte tam o günlerde Sadrazamın ihtiyar validesi Ayşe Hatun, Samsun Vezirköprü’den çıkar gelir ve titrek ellerine, bükük beline bakmadan bastonunu kaptığı gibi kaleye doğru koşar. Bu nasıl bir imandır anlatılamaz, sanki yaşlı bir kadın değil, koca dağ yürür, sesi gökgürültüsü gibi çınlar. İşte ansızın başlayan bu saldırıyla Türkler takviye birliklerini söker atar, Kandiye Dukasını (ve yerine geçen Alman asıllı Baron Von Frisheim’i) öldürmeyi başarırlar. Haçlı saflarında tarifi zor bir panik yaşanır, o adı büyük şövalyeler silahlarını toplayamadan gemilere doluşurlar.

Morosini hala direnebileceğini sanır ama başkomutan kalenin altının köstebek yuvası haline geldiğini anlayınca en doğrusunu yapar. "Papa bozulur mu, Kral Louis kızar mı" demez beyaz bayrağı çeker, anahtarları Serdar’a (Fazıl Ahmed Paşa’ya) yollar.

Minkarizade’nin dediği gibi olur. Allahü tealaya güvenenler daima haklı çıkarlar.

TARİH : Padişah önde olunca…


Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

2. Mustafa, Hacei Sultani Vani Mehmed Efendi ile Şeyhülislam Erzurumlu Feyzullah Efendi’nin talebesidir. Aynen 4. Murad gibi gayyur (gayretli) bir sultandır. Babası 4. Mehmed ile Sefer-i humayunlara katılır ve Fazıl Ahmed ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın yanında pişer, tecrübe kazanır.

Tahta geçtiğinde çok gençtir ama dedelerinden hiçbirinin yapmadığını yapar; padişahlığının üçüncü gününde bir hattı hümayun yayınlar. Yani diyeceksiniz, yani "bir nevi siyasi program" sunar.

Bu program devletin dostlarını sevindirir, düşmanlarını kara kara düşündürmeye başlar. Zira açık açık öze dönüş ve cihad kokar.

Para neme gerek!

O günlerde Osmanlı Avrupa’da eskisi kadar güçlü değildir bu yüzden özellikle Alman ve Avusturyalılar topraklarımıza sızar, ümmeti Muhammede tacizde bulunurlar. Hal böyle olunca 2. Mustafa, Fatih ve Yavuz gibi ordusu ile bizzat sefere çıkmayı çok arzular. Ancak Osmanlı eski Osmanlı değildir devlet adamları gelir gider Sefer-i hümayunun çok masraflı olacağından dem vururlar. Sonra Allah korusun bir kaza vukuunda "padişah yenildi" sözünün getireceği gaileleri hatırlatırlar. Ki bir bakıma yerden göğe haklıdırlar.

Mustafa Han önce "masraf" bahanesini siler atar. "Bize ağırlık ve hazine ne içün lazım. İcabında kuru ekmek yer vücudumuzu din-ü devlet uğruna bezlederiz. Hıdmet’i İbadullah (Allah kullarına hizmet) tamamlanmadıkça, seferden kaçmayız" der ve 9 tuğu (Sefer-i hümayun işaretidir) ordugaha çakar.

Mustafa Han eli kılıç tutan bir cengaverdir, çocukluğunda gençliğinde kışla havasını teneffüs ettiğinden olacak, seferden korkmaz. İyi ata biner, her silahı kullanır ve cengi satır satır okuyup yerinde kararlar alır.

Dahası sık sık tebdili kıyafetle sokağa çıkar, asker arasına karışıp havayı koklar. Hatta bir keresinde el bahçesine dalıp vişne çalan cebeci askerini yakalar ve derhal kadıya yollar…

Ordu 1695 yılında yollara düşer ve elden çıkan kaleler birer birer üç hilali asarlar. Ancak iş beş on kaleyle kalmaz, bu mecra bir "ölüm kalım savaşına" doğru akar. Alman imparatoru bizzat başkomutanını görevlendirerek Türkleri durdurmayı arzular ki Mareşal Veterani yenilgi nedir tanımaz.

20 Eylül günü Temeşvar’ı aşar ve Lugoş kalesine doğru sokulurlar. İşte Veterani onları burada karşılar.

Bu nasıl ses?

Mustafa Han tabur imamlarına zaferi müjdeleyen ayetler okutur ve kendisi kılıç elde öne çıkar. Osmanlı ordusunun dev köslerini filler taşır ve güm güm sesleri kafirlerin bütün ümmidini yıkar. Veterani, Lugoş kalesi komutanına "ben bunca yıldır savaş ederim böyle bir ses duymadım. İçime bir ürperti girdi, korkarım kötü şeyler olacak" der ve bir manada mağlubiyeti kabullendiğini açıklar.

Muharebe ancak üç saat sürer, Almanlar ricata mecbur kalırlar. İşte bunu bekleyen Kırım Hanı Hacı Selim Giray arkalarından çevirir ve (komutan Veterani de dahil olmak üzere) alayını kırar.

Osmanlı Avrupa’da derin bir nefes alır, Sultan Mustafa sefer-i hümayun fikrinde haklı çıkar.

TARİH : Neden 16 şerefeli ?


Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Sultan Ahmed denince aklımıza hemen, adıyla anılan cami gelir. Bu sadece cami değil, medrese, darülkurra, sıbyan mektebi, türbe, dükkanlar, hamam, darüşşifa, imaret, kasr-ı hümayun, asker odaları ve üç sebilden oluşan bir külliyedir.
Sultan, Mimar Sedefkar Mehmed Ağa’dan 6 minareli bir cami isteyince garibim tereddüt eder zor anlaşılır bir sesle "ama sultanım" diye mırıldanır. Sultan sorar "aması ne?"

-Harem-i şerifin bile 6 minaresi yok, böylesi yakışık alır mı?

-Öyleyse önce Harem-i şerife git, Kabe-i muazzama’nın etrafındaki minareleri 8’e çıkar, sonra gel bu camiye başla.

Öyle de yaparlar…

Haza pırlanta…

İstanbul’un Haliç yüzü kubbelerle minarelerle bezelidir, şimdi Marmara’dan gelen gemilerin karşısına da azametiyle dikkat çekecek bir cami çıkarmak gerekir. İşte Sultan Birinci Ahmed Han bu vazifeyi üstlenir ki bu cami Osmanlının ihtişamını, kudretini, zarafetini göstermelidir. Caminin temeline ilk kazmayı padişah (1609) vurur. "Ya Rab! Ahmed kulunu avf eyle" diye yalvarıp eteğiyle toprak taşır, sırtında taş getirir.

Bu muhteşem eser 1616’da bitirilir. Altı minarenin dördü üçer, ikisi ikişer şerefelidir. Bu 16 şerefe 16’ncı padişahı işaret etmektedir. Kubbe dört kemerle, dört büyük fil ayağı üzerine oturtulur ve Ayasofya kubbesini 2.6 m (çapı 24 yerden yüksekliği 43 metre) geçmektedir. Ancak cami Ayasofya gibi hantal değildir, mahirane yerleştirilen 260 pencere sayesinde ferah bir hava estirilir. Kubbe sanki havada asılı durur, İznikli Hasan Ustanın mavi ve yeşil örgülerle süslediği 21.043 parça çini mekana derinlik verir. İşte bu yüzden Avrupalılar onu "Mavi Cami" diye isimlendirir.

Caminin hatlarını devrin büyük üstatlarından Diyarbakırlı Seyyid Kasım Gubari yazar. Bu mübarek öyle sanatkardır ki pirinç tanesi üzerine ihlas-ı şerifi sığdırabilir (bu pirinç Topkapı Sarayında muhafaza edilmektedir).
Mihrap, hünkar mahfeli, minber, panolar, taç mermer işçiliği ve oymacılık sanatının şaheserleri olarak bilinir. Renk renk taşlardan, oyulan yaprak, lale, çiçek motifleri emsalsizdir. İç avludaki şadırvan su içmek içindir, abdest muslukları (belki avluya abdestsiz girilmesin diye) caminin dışına dizilir.

Yine Sultan Ahmed’in Topkapı Sarayı önüne yaptırdığı çeşme Lale Devrinin şaheserlerinden biridir. Bu çeşme, bağımsız yapı karakterinin bütün özelliklerini yüklenir. Devrin ünlü şairi Seyyid Vehbi’nin 28 beyitten meydana gelen ünlü kasidesi nefis bir mermer üzerine işlenir. İtalyan edebiyatçı Edmonde Amicis "İnsan elinin oyup işlemediği yer kalmamış" der, "zarafet, sabır ve servetin harikası. Hiç şüphesiz billur bir fanus altında korunmaya değer. Kimbilir, bu eşsiz pırlanta ilk günü nasıl parlıyordu? Onu bir defa görmek, hayalinin ölünceye kadar hafızadan silinmemesi için yeterlidir."

Sorgucunda ne var?

Sultan Ahmed çok dindar bir padişahtır, Haremeyn’e gidip güzel Kabe’nin ve Nurlu Ravda’nın eşiğine yüz sürebilmeyi çok arzular ama Celali isyanlarından buna fırsat bulamaz. Sarığının sorgucunda Efendimiz’in kadem-i saadetlerinin (ayak izlerinin) resmini taşır, ona köle olmaya bakar. Yazdığı içli şiirle sevdasını şöyle dile getirir:

N’ola tacım gibi, başımda götürsem daim
Kademi durur Hazret-i Şahi Resulün
Gülü, gülzarı nübüvvet o kadem sahibidir
Bahtiya durma yüz sür kademine o gülün…

TARİH : Kandesin Dorya ?


Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Barbaros Hayreddin Paşa, Kuzey Afrika’da sayısız ihanet yaşar ama müminleri her seferinde affeder ve bir şekilde hizaya koyar. Bu hoşgörü semeresini verir, İspanyol kafirine karşı birlikte cihad etmeye başlarlar.

Bu arada İspanyol Kralı da boş durmaz, Andre Dorya adlı bir amiralin komutasına sayısız tekne ve hesapsız gemici verip "Barbaros efsanesini" bitirmeye kalkar.

Hızır Reisin bir karakulak (casus) gemisi vardır ki safi incir ağacından yapılmıştır. Suyun üzerinde yılan gibi kayar, öyle ki kuş olsalar tutamazlar.

Bu gemi Andre Dorya’nın donanmasını bulur ve haberi Hızır Reis’e ulaştırır. Anlatılanlara bakılırsa 120 gemileri vardır. Barbaros onları 80 parça gemiyle Preveze önlerinde karşılar. Ancak Türk donanması liman içindedir, düşman donanması deryaya bakar. Görünüşte onlar daha avantajlı durumdadırlar.

Düşmandan çekinmeyin!

O güne kadar Barbaros Hayreddin ile birlikte dövüşmeyenler 40 gemilik üstünlüğü ciddiye alır, tedbir ararlar. Hızır Hayreddin onları toplar ve "Oğullarım" diye söze başlar. "Gelin müşavere yapalım ki Resul-i ekrem efendimizin sünnetidir. Akıl akıldan üstündür kim ne tedbir bilirse söylesin."

Bakar içlerinden bazıları tereddüt içindedir, öne çıkar ve "Kafirlerden çekinmeyin" der, "değil 120, 220 tekne de olsalar farketmez. O ki biz Cenab-ı Hakka güvenip yola çıkmışız, onun inayeti yanımızdadır. Siz sadece dua edin ve sadakatten ayrılmayın."

Hızır Reis de dediği gibi yapar, sabahlara kadar ibadet eder, sehere doğru biraz dalar. Rüyasında bir küheylana binmiş nur yüzlü bir veli görür. Ona bir peştamal dolusu balık uzatıp "al bunları Sultan Süleyman’a ver" der ki; bunlar düşman tekneleri olmalıdırlar. Sonra beyaz üzerine yeşil rika hattı ile yazılmış bir name verir ki gül kokar. Üzerinde "Nasrun min Allahi ve fethun karib ve beşşirli mü’minane ya Muhammed" yazar.

Hakikaten sabah öyle bir nusret rüzgarı çıkar ki düşman tekneleri kaplumbağa gibi kalır, İslam tekneleri şahin gibi uçar. Dahası onlar sis içinde bunalır, leventlere oyuncak olurlar. Barbaros küçük tekneleri küçük teknelerin, büyük tekneleri büyük teknelerin üstüne salar. Küffar cihetinde panik ve şaşkınlık kopar.

Barbaros, padişah atiyyesi (hediyesi) Tig-i ateştabı (kılıcı) çeker, önce tüfenkleri boşaltıp yalın kılıç hücuma kalkar. Kelleler bostan misali yuvarlanır, parmaklar dülger yongası gibi uçar. Kefereler firara başlarlar.

36 tekne zaptedilir, 2175 kafir esir edilir, boğulup cehennemi boylayanlar sayılamaz. Müslümanlar sadece 400 şehid verip büyük bir zafere imza atarlar.

Bir Turgut uğruna…

Bir sabah Ceneviz güne uyanmadan 7 üç hilalli gemi limana girer ve bir anda Doç’un sarayını vurup, bacalarını uçururlar. Cumhurbaşkanı büyük bir telaşla kalkar ve beyaz bayraklı bir sandalla gelip "mal mülk ne istiyorsanız vermeye hazırız" diye kıvranmaya başlar. Barbaros üç kelime kunuşur o kadar: "Bana Turgut’umu yolla!"

Doç bir asker selamı çakar, kırbaç altında kürek çeken Turgut ve Salih Reisleri derhal salar. Turgut el öperken "bu kadar zahmete değer miydik baba" diye fısıldar. Hızır Reis "bir mücahid dünyalar değer" der ve Cenevizlilerin altınına elmasına bakmadan deryaya çıkar. Kafirler iki forsa için göze alınan seferi anlayamaz, ardlarından boş boş bakarlar.

"Aramızda Turgut Reis, mekanımız derya deniz,

Öcümüz komaz alırız, bize Hayreddinli derler…"

TARİH : Cezayir vilayet olunca


Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Kanuni Sultan Süleyman, Hızır Reis’in kıymetini bilir ona "Cezayir Beylerbeyi" payesi verir. Barbaros Hayreddin hattı hümayunu öper başına koyar. Hil’atı fahireyi omzuna atar, sorgucu sarığına, kattareyi boynuna asar. Som sırma ayetler yazılı yeşil sancakla, al flandarayı çekip İstanbul’a yelken açar. Kanuni onu tereddütsüz Kaptan-ı derya yapar, önüne koca imparatorluğun imkanlarını koyar.

Hızır Reis Padişah duası alınca öyle mesrur olur ki nice yetim kızcağızları everip öksüz oğlancıkların elini tutar.

O hızla Akdeniz’e çıkar ve bir anda yüzlerce tekne vurup binlerce esir tutar ki bunlar İspanyol kralının en seçme adamlarıdırlar.

Hızır Reis eline geçen 36 amirali ne yapacağını alimlerden sorar. Cevap çok nettir: "Ey mücahidlerin başı! Bu adamlar hem kanlı katildir, hem de derya işlerinde ustadırlar. Serbest kalırlarsa yine denize çıkar ve Müslümanları kırarlar. Bunları ya hapseyle ya cellada yolla!"

Hızır Reis de gereğini yapar.

Ancak bu amiraller içinde Kırando adlı biri vardır ki İspanya’nın en güçlü ailesine mensuptur. Akrabaları gelip kralı sıkıştırır Kırandoyu kurtar diye yalvarırlar. Kral güvendiği bir papazı Cezayir’e yollar. Adam Kırando’nun ölüsü için bile milyonlarca altın vermeye razıdır ancak Barbaros Hayreddin Paşa "bizim paraya ihtiyacımız yoktur, var Kralın olacak adama söyle benzer hadiseleri yaşamak istemiyorsa Müslüman kanı dökmekten vazgeçsin" diye haber yollar.

Adamları "A be Reis" derler, "bu keferenin laşesini verip altınları alaydık ya!"

-Hayır! Murdarın alımı satımı caiz olmaz!

Tunus yerini bulunca

Barbaros bir ara Cezayir’e dönerken rüzgar onları Tunus sahillerine atar. Tunus Beyi "bize olacak oldu" der, pılısını pırtısını toplamadan çöle kaçar. Ağalar, kethüdalar baştardaya (amiral gemisine) gelip bağlılıklarını sunarlar.

Hızır Hayreddin Reis "Ya İlah’el alemin" der, "sana malumdur ki bu günahkar kulunun buralara uğramak gibi bir niyeti yoktu. Sen her şeyin iyisini bilirsin, hakkımızda hayırlar eyle" deyip başını şükür secdesine koyar.

Tunuslular da baş başa verip "beyimiz Osmanlıya ihanet etti işi rast gitmedi, o ki üç tuğlu vezir yurdumuza gelmiş bize itaat yaraşır" der ve Barbaros’un yanında olurlar.

Cezayir limanının hemen dışında bir ada ve iki burç vardır ki burası eskiden beri İspanyolların elindedir. Adamlar keyiflendikçe ateş açar şehirdeki evleri, minareleri vururlar. Çok mahir bir topçuları vardır ki özellikle müezzinleri öldürmeye bakar. Barbaros ada komutanına bir mühlet verip çıkmalarını ister. Ancak onlar harpte karar kılarlar.

Müslümanlar 7 topla birden ateşe başlasalar da ejderhayı andıran iki burcu almak kolay olmaz. Barbaros o gece rüyasında bir pir görür, nurlu ihtiyar göbekli burcun lağımlarını gösterip fethin önünü açar. Lağımları barutla doldurup "mayna (teslim) olacak mısınız göğe ağdıralım mı" diye sorarlar. Papazlar "göğe ağmaktansa sağ kalmak yeğdir" deyip teslim olurlar. Ancak Müslümanları 140 gün uğraştırdıkları için alıp başını gidemez alayı esir olurlar.

Sıra gelir San Pavlo burcuna, bunlar "biz Göbekli Burçtakiler gibi korkak değiliz, papaz sözüyle hareket etmeyiz" der direnirler. Ancak bu burç da fethedilir, 1200 esir ele geçer. Bunların 100 tanesi yüksek rütbelidir Barbaros onları şehre yollar ve o güne kadar top ateşi ile tahrip ettikleri ne kadar bina varsa yaptırtır. İbrişim kaldırmayan şövalyelere taş taşıtırlar.

TARİH : Medine’den Marmara’ya Fatih Sultan Muhammed


Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

İstanbul, kuruldu kurulalı denizle iç içedir. Belki de şehir gemicilere mekan olduğu için çok gelişir. Onun buğulu silüetinde uzak iklimlerin izleri gözlenir. Nedendir bilinmez İstanbul hep, Roma’yla kıyas edilir. Ancak Roma’dan daha büyük ve daha zengindir. Evet Roma güçlü bir kenttir ama "içinde Roma’nın da bulunduğu dünyayı" İstanbul yönetir.

İstanbul kabuğuna sığamaz, zırhının dışına taşar ki bu yeni yeni mahalleler ve "yeni surlar" demektir…

Ne hikmettir bilinmez ilk müminler çok ezilirler. Ama bu ümmetin çektiğini kimse çekmez. Kureyşli müşrikler sahabeleri sindirme yolunda her usulü denerler. Döverler, söverler, tecrit ederler. Bütün bunlara dayanılabilir ama İslam’ı gönüllerince yaşayamamak var ya, işte o kahreder. Önlerinde tek çare vardır: Hicret…

Emir de öyledir zaten.

Medineliler muhacirleri bağrına basar, misli görülmedik bir kardeşlik destanı yazarlar. Evlerini, bahçelerini, tezgahlarını misafirleriyle paylaşırlar. Müminler bitmesini istemedikleri bir rüyanın en tatlı demlerindedirler. Efendimizin sohbetlerinde yetişir, manevi mertebelere erişirler.

Ancak müşrikler bu huzuru çekemezler. Zırhlanıp pusatlanıp yollara düşerler. Bedir’de ummadıkları bir direnişle karşılaşır, adeta zakkum içerler. Uhud ise galibi olmayan bir savaş olarak tarihe geçer.

Müminler yaralarını henüz sarmışlardır ki Huzaalı bir haberci gelir. Genç süvari "Hazırlanın!" der, "Kureyş 10 bin kişilik bir ordu ile üzerinize geliyor!" İşin acı yanı, bu kez Ben-i Kureyza Yahudileri de müşriklerin yanına geçer ki, bu "kuşatıldılar" demektir. Görünenlere bakılırsa Müslümanların rakipleriyle başetmesi mümkün değildir.

Ah o kaya!..

Resulullah Efendimiz adeti şerifleri üzerine eshabını toplar ve istişare yaparlar. Sıra İranlı bir köleye gelir. Selman-ı Farisi "Bizim ellerde güçlü düşmanın karşısına çıkmazlar" der, "Bir kuytuya çekilir, önüne hendek kazarlar."
Bu fikir herkese sevimli gelir. Zira Medine’nin yanıbaşında tarife uygun tepeler vardır. Etekleri kumdur, kolay kazılır. Hoş, başka da şansları kalmamıştır. Hemen alet edevat tedarikler, işe girişirler. Her mümine 5 metre civarında hendek düşer ki, derinliği iki adam boyunda, eni bir atın atlayamayacağı kadar olmalıdır.

Hendek hızla tamamlanır ancaak!..

Ancak Mescid-i Seba önlerinde kumun bir karış kadar altından çıkan bir kaya damarı her şeyi altüst eder. Hendeği köprü gibi yaran kitle ortadan kaldırılmazsa bütün emekler boşa gider. Genç sahabiler keskilerle külünklerle girişir, ancak üç beş kıymık koparabilirler. Bu volkanik kaya bir taştan ziyade donmuş demiri andırır. Kureyşlilerin ayak sesleri duyulmalı olduğunda kaya olanca haşmetiyle ortadadır hala!.. Müminler garip ve mahzundurlar. Ölüm gözlerinde yoktur ama şu üçbeş mücahid de kaybedilirse… Gerisini düşünmekten bile korkarlar. Halbuki bu nuru uzaklara, çok uzaklara taşımalıdırlar.

Efendimiz, mütebessim ve telaşsızdırlar. Mücadelelerinde yılgınlığa yer olmadığını göstermek ister gibi kalkar, taşa yaklaşırlar. Sakin sakin balyozu alır ve tekbir getirerek vururlar. Müthiş bir çatırtı kopar, göz kamaştıran kıvılcımlar çıkar. Efendimiz manalı manalı gülümser ve Şam’ın müjdesini verirler. Halbuki mücahidler Medine’nin endişesi içindedirler. Efendimiz balyozu bir kere daha kaldırır, bu kez Besmeleyle indirirler. Korkunç bir gürültü kopar, şavkı ufku tutar. Adı güzel Muhammed "İran’ın anahtarları elime verildi, Medayin’in köşklerini görüyorum" buyururlar.

Büyük müjde…

Efendimiz üçüncü kez öyle bir "Ya Allah!" derler ki, müminlerin içleri hoş olur. Balyoz indiğinde ortalık alev alev yanar, yankısı civar dağları tutar. Efendimiz uzun uzun uzaklara bakar önce Yemen’i müjdeler, sonra üstüne basa basa "Le tuftuhannel Konstantiniyye fele ni’mel emiri emiruha ve le ni’mel ceyş zalikel ceyş" buyururlar. (İstanbul elbette alınacaktır, onu feth eden komutan ne güzel komutandır, onu feth eden asker ne güzel asker…)

Kaya mı? Sorduğunuz şeye bakın, elbette unufak olmuştur.

İsterseniz yarım bırakmayalım. Müşrikler hendek önünde çakılır kalırlar. Ardından tarifsiz bir rüzgar çıkar, çakılları yerden kaldırıp yüzlerine çarpar, ağızlarına gözlerine kum basar. Hiçbir şey yapamadan gider, ağırlıklarını ortada bırakırlar.

İşte bizim İstanbul sevdamız o gün başlar… Müminler kutlu müjdeye kavuşmak üzere yollara çıkarlar. Arablar 9 kez, Türkler 7 kez şehri kuşatırlar. Vururlar, vurulurlar, soğuğa, yağmura katlanırlar.

Mücahide Rum ateşi neylesin?

Onlar İstanbul sevdasıyla tutuşurlar.

"Elbette" ve "muhakkak"

Efendimiz’in İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisi şerifleri çoktur. Üstelik bunlar "elbette ve muhakkak" manasına gelen edatlarla güçlendirirler ki müminler İstanbul’u alacaklarına adları gibi inanırlar.

* Kayserin şehri fethedilmedikçe, müezzinler ezan okuyup, ganimetler taksim edilmedikçe kıyamet kopmaz.
* Konstantiniyye elbette feth olunur ve ganimetler taksim edilir.
* Kayserin şehrine ilk gazaya çıkan ordu mağfirete layıktır.
* En büyük cihad Konstantiniyye’nin fethidir.

TARİH : İlk Müslüman Kağan Satuk Buğra Han


Tarihten bir yaprak
İrfan Özfatura
irfan.ozfatura

Bezir Han, biricik oğlu Satuk Buğra’nın üstüne titrer. Kolay değil, gün gelecek koca Karahanlı devletini o yönetecektir. Hani adam olacak çocuk oturuşundan, kalkışından belli olur derler ya Satuk Buğra da tavrıyla, tarzıyla akranlarına fark atar. Bilge kişiler ona bakar bakar “bu çocuğun kumaşında devlet adamlığı var” buyururlar.

Ama gelin görün ki evdeki hesap çarşıya uymaz. Bezir Han ansızın ölür, birileri apar topar kardeşi Oğulcak Kadir’i tahta oturturlar. Satuk Buğra, töre gereği anası ile evlenip üvey babası olan bu adama hiç ısınamaz. Kaldı ki amcabey de bu cin gözlü çocuktan hoşlanmaz, zira bir gün karşısına çıkmasından korkar.

Bezir Hanın has adamları, Satuk Buğra’yı amcasından uzak tutar, “bir kazaya” gelmemesi için uyanık dururlar. Onu mümkün mertebe taşrada dolandırır, başkent dışında tutarlar.

Bir ara Samanlı şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıkar. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Karahanlılara sığınır, ona Artuç nahiyesini bağışlarlar. Bu köy irisi Nasır’ın gayretleri ile şenleniverir, Müslüman tüccarlar burada konaklamaya başlar. Hanlar, hamamlar, çarşılar derken şirin mescidler açar, Artuç’u kubbelerle donatırlar.

Nasır, güleryüzlü, tatlı dilli, özü sözü doğru bir mümindir, Satuk Buğra ile dost olurlar. Satuk Buğra, Müslümanların ak elbiselerine, bakımlı dişlerine, düzgün sakallarına bayılır. Gül gibi kokan bu insanlar temizliğe çok dikkat eder, sık sık abdest alırlar. Daima ölümü düşündükleri için dünyalık kovalamaz, kefenlerini başlarında taşırlar. Efendidirler, kibardırlar ama inançlarına saldırıldığında tutulmaz olurlar.

Adı Abdülkerim olur

Satuk Buğra, Artuç’a daha fazla takılmaya başlar, yaz geceleri ateş başında toplanır, acı kahveleri yudumlarlar. Arab tüccarlar her konuyla ilgili bir menkıbe bilir, taşı gediğine oturturlar. Sen onların hikaye anlattığını sanırsın ama dolu dolu malumat aktarır, insanın ufkunu açarlar.

Satuk Buğra o cuma Artuç’ta eyleşir, müminler yıkanır, paklanır, ıtırlar sürünüp mescide koşarlar. Cemaat dışarılara taşar. Önce güzel bir vaaz dinler ardından asker disiplini ile saf tutarlar. Satuk Buğra çok etkilenir, namazı müteakip Nasır’a soru üstüne soru sorar. Nihayet içindeki sesi dinler ve onlara uyar.

Cemaatin içinde bulunan bir Allah dostu elini sevimli müminin (henüz 12 yaşındadır) omzuna koyar ve adını “Kerim olan Allah’ın kulu” koyar. Abdülkerim bundan böyle salih bir Müslüman olmaya bakar… Haa, yeri gelmişken söyleyelim iman ettiğini amcasına asla duyurmaz, aksine sır gibi saklarlar…

Yıllar su gibi akar, Satuk Buğra boylu poslu, kara yağız bir cengaver olur. Halk ufak ufak etrafında toplanır ki zaten hükümdarlık onun hakkıdır. Amcası saltanat kaygısına düşüp yeğenini zindanlara tıkmaya kalkar ama… Meğer ki geçmiş ola…

Abdülkerim’in baş olmak, emir buyurmak gibi bir derdi yoktur ama İslama hizmet için bu fırsat kaçmaz. Yola tertemiz niyetlerle çıkar, zamanı gelince “cihad bayrağını” açar. Oğulcak, onu sindireceğini sanır, ama çok aldanır. Müslümanların sayısı çığ gibi artar ve Fergana Savaşında dumanını attırırlar. Amcası “neler oluyor” diyemeden Atbaşı Kalesini alır, Kaşgar kapılarına dayanırlar. Abdülkerim’in etrafında hepi topu üç bin mücahid vardır ama bunlar din gayreti ile savaşır, ölmekten zevk alırlar. Böylesine şuurlu bir ordunun karşısında durmak kabil değildir, nitekim Oğulcak da duramaz.

Etrafında toplanırlar!

Abdülkerim Satuk Buğra iktidarı eline geçirince Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin bulunduğu Türkistan şehirlerine uzanır, onlara İslamı anlatmaya başlar. Halk beklediğinden de sıcak karşılar, hele ulema ile görüşünce teslim olurlar. Hak yolun davetçileri sadece Pekin yanlısı politikalar güden Bazır Han’ın ülkesinde zorlanırlar. Millet yine isteklidir ama “sarı fitne”nin oyuncağı olan idare Müslümanlara saldırmak gibi bir “hata” yapar. İş gelir bir meydan savaşına çıkar ki Çin İmparatoru, Bazır’a istemediği kadar asker ve malzeme yollar. Müslümanlar ise bütün güçleri ile Abdülkerim’in yanında olurlar. İnananlar Balasagun Savaşını kazanır ve “İstikbal İslamındır” diye haykırırlar. Satuk Buğra 30 yıldan fazla hüküm sürer, adil idaresi ile yüzbinlerce Türkün, Müslüman olmasına vesile olur. Vefat edince onu çok sevdiği Artuç’un toprağına bırakırlar. (H. 344)

Doğrusu Türkler İslamiyeti seve seve kabul eder, Asya’da dolanan velilere zorluk çıkarmazlar. Zira onlar da, “tek tanrı”ya, Cennete Cehenneme, inanır, yalandan, dolandan, zulümden hoşlanmazlar. Türklerin eskiden de “aleme nizam vermek” gibi idealleri vardır, bu yüzden “cihadı” çok iyi anlarlar.

İslamiyet bazılarının iddia ettiği gibi Türkleri Araplaştırmaz, aksine “sadece” Müslüman olan Türkler “kimliklerini” korurlar. Macarlar ve Bulgarlar Türk kanı taşımalarına rağmen “hısım” değil, “hasım” olurlar. Müslüman Türklerin kalitesi çok yükselir, en güçlü edebiyatçılar onlardan çıkar, en zarif eserleri onlar yaparlar. Tıbba, astronomiye, coğrafyaya çağ atlatırlar.

Türklerin katılmasıyla Müslümanlar da güç kazanır. Oğuz nesli bütün ümmetin hamisi kesilir, meccane “er” olurlar.

Umulur ki böylesine bir çığır açanın “hayır defteri” kapanmaz. Öyle ya, şimdi sizler Abdülkerim Satuk Buğra ve yardımcılarının ruhları için “okuyacağınıza” göre, sadece bugünün karı “yüzbinlerle fatiha-i şerife” yapar…

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.