Aylık arşivler: Aralık 2015

MİT DOSYASI : MİT ajanları Musul ve Dohuk arasındaki Simele bölgesine istihbarat merkezi kurdu


Türk Silahlı Kuvvetleri Musul’un Başika yada diğer adıyla Besika şehrinde 600 askerle üs kurarken MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ise Kuzey Irak’ın Dohuk ve Musul kentleri arasında yer alan Simele bölgesinde istihbarat merkezi kurdu. MİT ajanları bögelde yaptığı istihbarat çalışmalarıyla güvenlik güçlerine bilgi aktaracak. MİT gerekli gördüğü yerde operasyon da yapacak.

Türkiye’nin güneydoğu sınırı Irak’ta hareketlilik yaşanıyor. Musul’un Başika yada Besika şehrine Siirt Komando Tugayı’ndan 400 asker ve 25 tank personeliyle birlikte gönderildi. Bjylice kamptaki asker sayısı 600’e ulaştı. Yetkililer değişimin ve buna bağlı asker arttırımının IŞİD’e karşı oluşturulan koalisyonun bilgisi dahilinde gerçekleştiğini belirttiler.

Söz konusu takviyeye ilişkin mutabakatın, Dışişleri Bakanlığı Müşteşarı Feridun Sinirlioğlu’nun bir süre önce Erbil’deki temasları sırasında Barzani ile yapılan görüşmede sağlandığı ifade edildi.

Bu arada Kuzey Irak’ın Dohuk ve Musul kentleri arasında yer alan Simele bölgesinde de Türk İstihbarat Birimleri’ne ait bir merkez bulunduğu ve bu merkezinde 20 gün önce takviye edildiği belirtildi.

Edinilen bilgiye göre MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ise Kuzey Irak’ın Dohuk ve Musul kentleri arasında yer alan Simele bölgesinde istihbarat merkezi kurdu. MİT ajanları bögelde yaptığı istihbarat çalışmalarıyla güvenlik güçlerine bilgi aktaracak. MİT gerekli gördüğü yerde operasyon da yapacak.

IŞİD DOSYASI /// İSMAİL KAPAN : DAEŞ operasyonu ve kirli ittifaklar.


İsmail Kapan

ismail.kapan

Terör örgütü DAEŞ’e karşı oluşturulan uluslararası koalisyon, her geçen gün büyüyor ve genişliyor. Dünyanın süper gücü ABD’nin öncülüğünde, yeryüzündeki en güçlü ordular yer alıyor. Bu durum biraz tuhaf değil mi?

Adı üstünde terör örgütü… ‘Devletimsi’ uygulamaları olsa da, sonuçta DAEŞ bir örgüt. Şüphesiz, bugüne dek görülen en tartışmalı örgüt ve hâlen kısmen veya tamamen kontrol ettiği bir coğrafi alan var. Lakin bu örgütün, devlet gibi muamele görmesi asla ve kat’a mümkün değil. Buna rağmen, dünyanın en büyük askerî gücü ABD ve onun yanında da hâlihazırdaki en yüksek savaş kapasitesine sahip ordular, bu örgüte karşı kurulan koalisyonda yer alıyor. Ve bu koalisyon her geçen gün genişliyor. İngiltere’den sonra, son olarak Almanya, ciddi boyutta bir askerî destekle katılma kararı aldı. Amerika Hollanda’yı da davet etti. Fransa zaten Paris saldırılarından sonra çok etkili şekilde DAEŞ’e karşı askerî operasyon başlattı… Kanada, Danimarka ve diğerleri… Bu tablo gerçekten tuhaf kaçmıyor mu? En yüksek rakamlara göre dahi, militan sayısı 60 bini geçemeyen, hava kuvveti unsuru hiç olmayan bir örgüte karşı, bu kadar büyük çapta bir askerî koalisyon… Öyle bir koalisyon ki, ABD gibi bir Süper Güç, çok tuhaf ve şaşırtıcı biçimde; başka bir terör örgütü olan PYD-YPG unsurlarına bel bağlamış. Bu sebeple de mezkur terör örgütüne meşruiyet atfederek, ortaklaşa askerî harekât yapıyor!.. Eh, bu kadarı gerçekten fazla… Burada bir bit yeniği, bir hinliğin olmaması mümkün değil.

Amerika, Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın; 1990 yılı Ağustos’unda Kuveyt’i işgal etmesi üzerine, kırktan fazla ülkenin katıldığı, belki de tarihin gördüğü en büyük koalisyonu oluşturmuştu. Sekiz yıllık Irak-İran harbinde, zaten perişan olmuş Irak ordusuna karşı, bu büyüklükte bir güce aslında ihtiyaç yoktu. Fakat Amerika Başkanı Baba Bush’un, “YENİ DÜNYA DÜZENİ” diyerek, ne filmler çevirdiği daha sonra anlaşıldı… Ama iş işten geçmişti bir kere… O sıralarda dağılma sürecinde olan Sovyetler Birliği’nin ana omurgası Rusya, kılını kıpırdatacak durumda değildi ve ABD kendi çalıp kendi oynuyordu. Bugün Putin’in yönetimindeki Rusya’nın, Suriye’de giriştiği atraksiyonlar, temelde çeyrek asır önceki hesapları da kapatmaya yönelik. Bunu böyle okuyalım… Büyük güçlerin dünyayı parselleme oyunlarında, aynı kirli metotlar hep tekrarlanıyor. Bugün ABD ve Rusya, her ikisi de terör örgütleriyle iş tutuyor. Güya teröre karşı mücadele etmek için! Peki, bunu yiyecek saftorikler var mıdır ki? Oyun içinde oyun var ve bu oyunlar hakikaten büyük. Bir taraftan Kürt devletini oluşturma, bir taraftan Türkiye’yi çevreleme, bir taraftan İsrail’i rahatlatma, bir taraftan ABD-Rusya güç ve nüfuz bölgelerini tanzim etme ve yeni dengelere göre paylaşma vs. vs…

Mayıs 1916’da, İngiltere ile Fransa arasında, Arap topraklarının bölüşülmesini dizayn eden gizli Sykes-Pico Anlaşmasının yüzüncü yıl dönümüne çok az kaldı… Tam yüz yıl sonra o mahut anlaşmayı çağrıştıran yeni kirli ittifaklar kuruluyor. Henüz Çarlık Rusya’sı iken, Boğazlar üzerinde imtiyazlar almak kaydıyla, bu gizli anlaşmaya ses çıkarmayan Rusya; Bolşevik ihtilaliyle birlikte I. Dünya Harbinden çekilip, o gizli ve kirli ittifakı faş etmişti… Bugün ise, dağılan Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanlarında yeniden güç ve hâkimiyet tesis etmek üzere, çok tehlikeli atraksiyonlara girişiyor. Amerika ile Rusya arasında, kapalı kapılar ardında ne gibi pazarlıkların yürütüldüğü, henüz bilinmiyor. Sykes-Pico Anlaşmasının devamı ve yansıması olarak kurulan Suriye ve Irak, bugün parçalanmış ve yönetilemez devlet hâlinde. Sykes-Pico benzeri, yeni gizli ve kirli anlaşmalar hayata geçer mi, bunu zaman gösterecek. Fakat mevcut durumun hiç de iç açıcı olmadığını belirtelim. El Kaide, Taliban ve türevlerine karşı Afganistan’da şu ana kadar istediği sonucu alamayan Amerika, Irak ve Suriye’de DAEŞ’e karşı ne kadar başarılı olabilecek? Esas can alıcı soru şudur: DAEŞ’e karşı kurulan koalisyonun maksat ve hedefi, gerçekten sadece DAEŞ midir? Esad rejimini koruyan Rusya ile Esad’ı artık meşru kabul etmeyen Amerika, niçin her ikisi birden, PKK-PYD ve türevlerine silah yardımı yapıyor? Çok kafa karıştırıcı değil mi?

GÜVENLİK DOSYASI : 3. Dünya Savaşı ne kadar yakın


Büyük hesaplaşma Türkiye üzerinden mi olacak…

3. Dünya Savaşı nükleer bombaların yaygın şekilde kullanılacağı savaşın adı. Kendi aralarında çatışma niyeti taşımıyormuşçasına bulaştıkları Türkiye çevresindeki sorunlar, nükleer devleri atom savaşının eşiğine getirir mi? Rus Jet’inin düşürülmesiyle Türkiye ve Rusya arasında başlayan gerginlik giderek tırmanıyor. Batı ve Rus medyasında eski korkuları hatırlatan yayınlar başladı.

100 yaşına kadar tüttürmek istediği mentollü sigaraları üretimden kaldırılacağı için stoklayan, ama 10 Kasım 2015’de, 96 yaşında bunda yanılarak vefat eden efsanevi Alman şansölyesi Helmut Schmidt, 1983 yılında Almanya’daki casusluk kriziyle birden alevlenen atom savaşı tehlikesi karşısında histeriye tutularak bahçelerine sığınak kazdıran vatandaşlarını, “Korkmayın, 62 Küba Krizi’nde Amerika ve Sovyetler nükleer savaşı önlemek için aralarında ‘kırmızı telefon’ hattı kurdular” diyerek yatıştırmaya çalışmıştı. Binlerce atom bombası kıtalararası roketlerin üstünde hedeflerine dönük hazır bekliyordu. İnsanlık, kapitalist ve sosyalist sistem çatışmasının geldiği noktada, kasıtlı hareket bir yana, yanlış anlama, kızgınlık ya da teknik bir hata yüzünden felaketin başlamasından ürküyordu. Peki, savaş nasıl engellendi? Kırmızı telefon sayesinde mi?

Yoksa Sovyetlerin çökmesi gibi bir diyet mi insanlığı kurtardı?

Sayısı azalsa da, çok daha etkili nükleer bomba, daha hızlı ve uzun menzilli füzelerin üstünde bugün de beklemeye devam ediyor.

NÜKLEER GÜÇLER

Dünyada 9 nükleer güç var. Devler; ABD, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere. Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail diğer nükleer ülkeler. Bu genel bilginin dışındaki veriler, yani bombaların sayıları, yerleştirildikleri yerler, hazırlık durumları hakkında, normal olarak çok net bilgi yok. Buzdağlarının üst kısmından altlarındaki bölüm kestirilebiliyor. ABD ve Rusya’nın(eski Sovyetlerin) on binlerce, Fransa’nın 1110, İngiltere’nin 835, Çin’in 600 bomba ürettiği geçtiğimiz yıllarda medyada yeralmıştı. BM Güvenlik konseyi içinde 1968’de imzalanan nükleer silahların yaygınlaşmaması anlaşmasından başlayarak Sovyetlerin çökmesiyle artan şekilde bomba sayıları azaltılmış olmasına rağmen, en güvenilir kaynak kabul edilen SIPRI* 2015 Ocak raporuna göre dünyada yaklaşık olarak 15850 nükleer silah var. 4300’ünün, menzilleri 12000 km’yi bulan roketlerin başında hazır bekletildiği tahmin ediliyor. Tasfiye edilenler konusunda ise netlik yok. Ama sadece düşmanı değil, dünyayı yok edecek kapasite her halükarda mevcutken, fazlasına neden gerek olsun! Bu nedenle nükleer devlerin en etkili bombalarını depolamaya devam ettiklerini, diğerlerini etkisiz hale getirdiklerini varsaymak mümkün.

Anılanlar dışında, bombaların, bulundukları ülkelere de güç kapasitesi vermesi söz konusu olabilir mi? NATO’nun Avrupa’daki ülkelerinde, bu arada Türkiye’de konumlandırılmış atom bombaları mevcut. İncirlik’te 60-70 adet, uçakla atılabilecek özellikte bomba olduğu ve bunun 10 tanesinin Türkiye’nin insiyatifinde bulunabileceği gibi tahminler geçtiğimiz yıllarda basında yer aldı.

DEHŞET DENGESİ

Ukrayna’da şahinlerin; “Sovyetlerden ayrıldıktan sonra nükleer silahlarımızı yok etmeseydik, Rusya Kırım’ı bizden kopartamazdı!” şeklindeki sızlanmaları, soğuk savaş yıllarındaki “dehşet dengesi” kavramını aklımıza getiriyor. Sovyetler ve ABD’nin böyle bir savaşa tutuşmamış, yani insanlığın yıkımauğramamış olması, siyasi analizlerde dehşet dengesinin bir ödülü olarak yorumlanıyor. Hayatın normal seyrine uygun bu anlayış, gerginlik alanlarındaki ülkeleri atomik güç olmaya zorlayarak sahneye Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore’yi çıkarttı. İran gayret sarf ediyor. NATO şemsiyesi olmasaydı başka ülkeler, bu arada Türkiye de kuşkusuz bağımsız nükleer güç olmaya çalışacaktı.

Devler dışındaki duruma bir bakarsak, nükleer silahların kullanılması tehdidien son Kuzey Kore nedeniyle gündeme geldi. İsraİl, İran çekişmesinde de arka fonda nükleer kapasite vurguları hep yer alıyor. Daha korkutucu şekilde Pakistan- Hindistan arasındaki Keşmir odaklı kanlı olaylarda sözkonusu olmuştu. Güvenlik Konseyi (5 nükleer dev) bu olaylarda gerginliklerin hemen bastırılması yönünde pozisyon aldı ve bir kıvılcımın çakmasını engelledi. Fiziki ve ekonomik tahribat, bölgesel sınırlılığa rağmen göze alınamıyor. Küçülen dünyada insanoğlunun tepesine düşecek tek bir nükleer bombanın bile zincirleme etkileri olabilir.

Silahların nükleer nitelik kazanması, savaş sürecinde, insan iradesinin gidişatı belirlemesini imkansız kılıyor. Ne ölçüde bir yıkım olacağı belirsiz. İnsanoğlu ancak üstün bir bilinç düzeyine erişirse bu tehlikeden bütünüyle kurtulabilir. Ortada ciddi bir felsefe sorunu var?

Nükleer tehlike ve zararlar savaş başlamadan da yanı başımızda. 11 nükleer denizaltı derinlerde batık duruyor. Başlıkları aktive edilmemiş olması sayesinde sıyırtılmış uçaktan nükleer bomba düşme hadiseleri söz konusu. Üretim çalışmaları sırasında bütün önlemlere rağmen, sadece ABD’de 2010’a kadar sızıntılar nedeniyle 18942 sivilin kanserden öldüğü rapor ediliyor.

GORBAÇOV VE ATLATILAN TEHLİKE

11-12 Ekim 1986 Reykjavik Zirvesi’nde Reagan’la buluşan Gorbaçov, karşılıklı ilk taktik hamlelerin ardından şaşırtıcı şekilde “10 yıl içinde tüm nükleer silahların elimine edilmesini” önererek ülkesinin -kendisinin ve kadrosunun demek daha doğru olacak- tarihi tercihini ortaya seriverdi ve elini açık etti. Reagan, insan hakları, Sovyetlerden Yahudi göçü, sürgünler ve Afganistan konularında, ekonomik sorunlarla da boğuşan muhatabını sıkıştırmaya çalışıyordu. Şimdi; Gorbaçov’un; şahin olduğunu ve “sıkıştırmayı bırakın, basarım tetiğe” dediğini varsayalım. Dünyanın hali nice olurdu? Gerginliğin had safhasında Gorbaçov sistemi feda etti ve dünya nükleer savaştan kurtuldu. Ekonomik, sosyal ve siyasigelişmeler tarafları bir çatışma zeminine sürükledikten sonra insanlığın kaderini bir kadronun tercihi belirliyor. Peki bugün nükleer güce sahip ülkelerin tümündeki kadroların kayıtsız şartsız Amerikan yayılmacı kapitalizmine uyumlu davranacağının garantisi ne? Aklıselim her defasında galip gelir mi? Seksenlerin başında Alman Yeşilleri’nin gösterdiği gibi “nükleer savaş çıkacağına komünist olmak yeğdir” şeklindeki kadere razı bir yaklaşım ortadoğuda ve nükleer silah sahibi olduklarında İslam Ülkeleri’nde zuhur eder mi?

GÜNCEL TEHLİKE

Eski Sovyet Bürokratı Putin, güçlü bir merkezle Sovyet imparatorluğunun federal yapısını korumak istiyor. Yeni ekonomik sistemin ve kurumlarının adaptasyonu, merkezin kabul edebileceği süreçler ve dinamiklerle gerçekleşmeli. Rusya’nın politikasında, eski SSCB üyelerinin merkezden kopup, ABD’nin global dünya düzeniyle eklemleşmesi olgusunun, merkeze, yani Rusya’ya büyük zarar vereceği ön kabulü var.

ABD ise kapitalist emperyalizmin doğası gereği tüm dünyayı, sisteme uyumlu hale getirmeye çalışıyor. Kapitalist sistemin olağanüstü boyutlarda stok sorunu var. Delice para basılmasına rağmen enflasyon yaratılamıyor, iç piyasalar canlandırılamıyor, şirketler kar üreterek büyümeye devam edemiyorlar. Kar olmadığında sistem çökeceği için devlet eliyle tröstlere kar alanları yaratılıyor. Zararlar ise kamulaştırılıyor. Bunun sonucunda devasa miktarlarda kamu borcu ortaya çıkıyor. Avrupa Birliği ülkeleri de benzer sorunlarla boğuşuyor. Çözüm için ikna olabilecekleri bir reçete yok. İşlenmeden duran ham pamuk yığınının içten içe kızışması gibi kapitalist sistemde bir sıcaklık artışı mevcut.

Bu ortamda ABD ve partnerlerinin, dünyanın kaynak zengini bu en büyük ülkesine yüklenmemesi düşünülemez. Sorun sadece Orta Doğu enerji kaynaklarının yönetilmesi değil, kapitalist sistemin kar ve büyüme bunalımı. Rusya’nın, etki alanlarını savunmaya çalıştığı bölgelerde omuz yemesi kaçınılmaz. Putin, Gorbaçov gibi davranmayıp dik durmaya çalışıyor. Bu, siyasi erkin muhafazası için Putin’e gerekli. Şimdi Orta Doğu’da karşı karşıya gelindi. Galibin olmayacağı nükleer çatışmaya girmeyi istemeyen batı bloku, Rusya’dan alacağı ticari ve ekonomik tavizler karşılığında, Rusya lehine, müttefiki Türk Hükümeti’nin politikalarını feda edebilir. Esat’ın varlığının korunduğu, batıyla İsrail bağlamında daha uyumlu bir çizgide duran Kürtlerin devlet kurduğu bir tablo ortaya çıkabilir.

21. yüzyılın başında insanlığın sorunları,“Büyük Ortadoğu Projesi”, “Kur Savaşları”, “Enerji ve Hammadde Fiyat Sorunları”, “Çevresel Sorunlar”,“İnsan Göçü” gibi başlıklar altında toplanarak ele alınıyor. Önceki 2 büyük savaşa bakarsak, çok parçalı kapitalist sistemin büyüme sorunlarının siyasi ve sosyal ortamı ısıttığını, hararetin en yüksek noktasında harbin başladığını görüyoruz. Sovyetlerin ve ardından Çin’in, kapitalist sisteme eklemleşme yönünde dönüşüm geçirmesi, geçtiğimiz 60 yıllık zaman zarfında sisteme soluklanma sağlamıştı. Ancak görülüyor ki, uyum sorunları kapitalist sistemin doğasında var olan büyüme odaklı saldırganlığı artırmış durumda.

SONUÇ

Kapitalist sistem sorunlarının had safhalara çıkması 3. Dünya savaşı ihtimalini artırıyor. Geçmiş gerginlik dönemlerini incelediğimizde, nükleer güçlerin 3. Dünya Savaşı’ndan ancak önemli kayıplara, dönüşümlere razı olarak kurtulabildiklerini görüyoruz. Hesaplaşma, nükleer güç olmayan üçüncü bir ülke üzerinden de olabilir ki, akla, maalesef, konumu, Kürt Sorunu ve dış politika yanlışlıkları nedeniyle Türkiye geliyor.

Öte yandan, Üçüncü Dünya Savaşı, teorik olarak, tüm ekonomik, siyasi ve sosyal olaylarla ilgili olmadan da, teknik bir ihmal, hata ve hatta insan iradesine yabancılaşmış teknolojik durumlar nedeniyle de çıkabilir. Böyle bir duruma ne kadar yakınız? “Üç vakte kadar yakınız” demekten başka bir söz aklımıza gelmiyor.

Peki, 3. Dünya Savaşı’ndan ne kadar uzağız? Homeros der ki; “Bu dünya herkesin malıdır…” Bugünkü insanlığın üstün bir bilinç seviyesine ulaşarak bu fikri içselleştirebildiği gün kadar uzağız.

Özer Uğur

Odatv.com

*SIPRI: Stockholm International Peace Researche Institute

İSTİHBARAT DOSYASI /// KAZIM GÜLEÇYÜZ : Medya mı, istihbarat bülteni mi ?


Kâzım GÜLEÇYÜZ

irtibat

Devletlerin istihbarat birimleri, baskı rejimlerinde ağırlıklı şekilde içe dönük faaliyet gösterir, toplumu takip ve kontrol altında tutmanın en etkili aracı olarak kullanılırken, demokrasinin yerleştiği ülkelerde daha ziyade dışa dönük çalışır, ancak gerek dış, gerekse iç faaliyetlerinin kontrolünde ciddî zorlanmalar yaşanır.

Türkiye gibi padişahlık, tek adam, tek parti rejiminden gelip hâlâ demokrasiyi yerleştirme sancıları çeken bir ülkede bu zorlukların çok daha fazlasıyla karşılaşılır.

Bediüzzaman’ın İttihad Terakkî devrindeki hafiyeler için söylediği “Şimdiki hafiyeler eskisinden beterdirler. Bunların sadakatine nasıl itimad olunur? Adalet bunların sözlerine nasıl bina olunur?” sözü (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 120), sonraki dönemler için de ziyadesiyle geçerli.

O zamanki hafiyelik sistemi, cumhuriyet adı altında kurulan tek parti diktasında daha da kurumsallaştırılıp Nurcular başta olmak üzere dindarları takiple görevlendirildi.

Ve devrimlerin propagandisti olarak yapılandırılan basın, mürteci diye yaftalanan dindarları jurnallemek için kullanıldı. Gazetelere hem “muhbirlik” yaptırıldı, hem de sayfa ve köşeleri istihbarat bültenlerine dönüştürüldü. 1950 öncesinde de, sonrasında da, ihtilal dönemlerinde de ve son olarak 28 Şubat sürecinde de gazete sayfaları ve ekranlar istihbarat kaynaklı, yalan yanlış ve uydurma iddialarla dolduruldu.

Sonra da bunlarla hazırlanan dosyalardan hareketle iddianameler hazırlanıp davalar açıldı. Ama hemen hepsi “fos” çıktı.

İçinden geçtiğimiz süreçte de bu mekanizmanın şeklen farklı, ama özde aynı yeni bir versiyonu ile karşıyayız. 28 Şubat medyasında bütün cemaatleri hedef alan ipe sapa gelmez iddia, ihbar ve jurnallerle gündem oluşturulurken, şu anda Gülen cemaatine karşı AKP medyası aynı şeyi tekrarlıyor.

İktidar televizyon ve gazetelerindeki yayınlara bu gözle bakıldığında, buram buram istihbarat kokan alabildiğine uçuk ve zorlamalı iddiaların mebzul miktarda servise konulup yayına verildiğini fark etmek, dikkatli nazarlar için pek zor olmasa gerek.

Bu tür manipülasyonlarda kullanılmaya böylesine teşne bir medya yapısı ile sağlıklı bir demokrasi kurabilmek mümkün mü?

Üstad: Hak neşvünema bulacak, taraftar ve mültezimleri (takipçileri) muzaffer olacaklar. Sabrın mükâfatı zafer, sebatın mükâfatı galebedir.

Hukuk ve demokrasi mücadelesi ümitsizlik kaldırmaz; herşey bitti gözüyle bakılan noktada dahi azim ve sebatla yola devam etmeyi gerektirir.

GENELKURMAY DOSYASI : Türk askeri Musul’da


Bin 200 Türk askeri, IŞİD kontrolündeki Musul’un 13 kilometre yakınında bulunan Başika kasabasına girdi. 3 gün önce başlayan intikal dün saat 17.00’de tamamlandı. 20-25 kadar tank da birliğe eşlik etti.

Haziran 2014’te IŞİD tarafından işgal edilen Musul’un terör unsurlarından temizlenmesi için düğmeye basıldı. Koalisyon güçleri ve yerel unsurlar tarafından yürütülecek operasyona katılmak için bin 200 kadar Türk askeri Musul’a intikal etti. 3 gün önce başlayan intikal dün akşam saat 17:00 civarında tamamlandı. Ağır silahlı özel birliklerin Musul’a 10-12 kilometre uzaklıktaki Başika ilçesine konuşlandığı öğrenildi.

20- 25 TANK DA BÖLGEDE

20-25 kadar tank-zıhlı aracında Türk askerine eşlik ettiği ifade edildi. Askeri kaynaklar, bir taburun Başika’ya yerleşmesini, “IŞİD’e karşı rutin eğitim ve toplanma faaliyetlerinin bir parçası olarak" açıkladı. Askerlerin, 1998 yılından bu ya Sero ve Kanimasi’de kurulu üslerde bulunan, terör ve istihbarat konusunda uzman askerler olduğu öğrenildi. Irak medyası ise Türk askerinin Musul’un hemen dışındaki Zijan kampına ağır silahlarla intikal ettiğini duyurdu. Türk birliklerinin, şehrin IŞİD’den kurtarılmasında aktif destek vereceği belirtildi.


İSTİHBARAT DA DEVREDE

İstihbarat birimlerinin de bölgedeki alt yapısını yakın zamanda güçlendirdiği öğrenildi. İstihbaratın, Duhok ile Musul arasında bulunan, Hristiyan, Şii Kürt ve Türkmenlerin ağırlıkta olduğu Simele bölgesindeki birimlerine 20 gün önce takviye yaptığı ifade edildi.


BAŞİKA’YA BOMBARDIMAN

Türk askeri girmeden önce Başika bölgesinin ağır bir bombandımana tutulduğu öğrenildi. KDP’nin Musul Basın Sorumlusu Said Memuzini, koalisyonun savaş uçaklarının Başika’da IŞİD’in merkezlerini bombaladığını söyledi. Said Memuzini, “Hava saldırısında 16 IŞİD’li etkisiz halde getirildi. Çok sayıda örgüt mensubu da yaralandı" dedi. KDP’li yetkili, “ Sözkonusu saldırıda IŞİD’e ait 2 kamyon yerle bir edildi. Uçaklar örgüte büyük bir zayiat verdirdi" ifadelerini kullandı. Merkezi IŞİD’in işgalinde olan ilçe, Musul’un 12 kilometre kuzeydoğusunda bulunuyor.


Büyük Musul Operasyonu kapıda

Türk Silahlı Kuvvetleri IŞİD’le mücadele kapsamınde bölgede 2 bin 700 Peşmerge, Eski Musul Vali Esil Nuceyfi’ye bağlı 2 bin 400 sünni Arap ve bin 400 Türkmen’e eğitim verdi. Bölgedeki eğitim faliyetlerinin Mart ayına kadar artarak devam edeceği öğrenildi. Daha önce Duhok ve Ebil’de de eğitim veren tecrübeli birliklerin Başika’ya kaydırılması Büyük Musul Operasyonu’nun habercisi olarak görülüyor. Başika’ya en yakın tank taburunun Kanimasi de istihbarat üssünün de Simele’de olduğu, Türk birliklerine olası saldırı durumuna karşı tüm unsurların teyakkuzda olduğu bildirildi.

IŞİD DOSYASI : 5 ayda 280’in üzerinde İŞİD’li geri gönderildi


Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Sempozyumu’na “DAEŞ ve Yabancı Savaşçılar Sorunu” başlıklı dördüncü oturum damgasını vurdu. Sempozyumuda konuşan Dışişleri Bakanlığı Güvenlik ve İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı Ceren Yazgan, 20 Temmuz’dan bu yana 280’in üzerinde yabancının ülke içinde yakalandığına dikkat çekti.

Polis Akademisi ve UTGAM tarafından ortaklaşa düzenlenen “VII. Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Sempozyumu"nda konuşan Dışişleri Bakanlığı Güvenlik ve İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı Ceren Yazgan, Türkiye’nin IŞİD’le mücadelede ne gibi önlemler aldığına dair çarpıcı bilgiler verdi. Yazgan, 20 Temmuz’dan bugüne kadar Türkiye’ye girişte IŞİD’e katılmak üzere gelen 280’in üzerinde kişinin yakalanarak geri gönderildiğini, sınırlarda ise bu rakamın daha fazla olduğunu söyledi.

Türkiye diğer devletlere göre daha başarılı
Polis Akademisi ve Uluslararası Terörizm ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (UTGAM) tarafından ortaklaşa düzenlenen “VII. Uluslararası Terörizm ve Sınıraşan Suçlar Sempozyumu"nun “DAEŞ ve Yabancı Savaşçılar Sorunu" başlıklı dördüncü oturumu bugün başladı. Oturumda konuşan Dışişleri Bakanlığı Güvenlik ve İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı Ceren Yazgan, Türkiye’nin, genç nüfusların terör örgütlerine katılmasını önlemek için gerekli uyarıları yapmada diğer devletlere göre daha başarılı olduğunu ve aktif bir önleme politikası gerçekleştirdiğini aktardı.

Ülke içinde yakalandılar
Türkiye’nin sınır geçişleri konusunda diğer devletlere karşı sürekli uyarıda bulunduğunu ancak geçişlerin halen devam ettiğini söyleyen Yazgan, “Çok az kaçırdığımız geçişler olabilir ama çok yoğun yakaladığımız var. 20 Temmuz’dan bu yana 280’in üzerinde yabancı bu çerçevede yakalandı. Sadece ülke içinde yakalandı. Sınırdan bahsetmiyorum. Orada daha da fazla var" dedi.

Dışişleri Bakanlığı Güvenlik ve İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı Ceren Yazgan Işid ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

"Siz nasıl engelleyemiyorsunuz?"
Bu geçiş akışının hala devam ettiğinin altını çizen Yazgan; “O Zaman ben bunu o ülkelere soruyorum. Ben kapıda yakalayabiliyorsam siz nasıl bu insanları engelleyemiyorsunuz? Bizim polis; sizin ülkenizi, toplumunuzu, sosyolojinizi tanımayıp sadece risk analizinde durdurabiliyorsa sizin ülkenizin kapısında bu niye yok? Herkes kendi ülkesinde bu önlemi almak zorunda" ifadelerini kullandı.

"YPG PKK’nın ta kendisidir"
Yazgan, konuşmasının sonlanmasından sonra katılımcılardan gelen soruları da cevaplandırdı. Yazgan’a YPG’ye katılan Amerikalılarla ilgili ne düşündükleri soruldu. Yazgan, Türkiye’nin PKK’yı bir terör örgütü olarak gördüğünü belirterek, “YPG onun ta kendisidir. YPG benim açımdan bir terör örgütüdür. An itibariyle yerel müttefikimiz olan bir ülkenin vatandaşı katılıyor" diyerek yaşanan çelişkiye dikkat çekti.

PKK DOSYASI /// Tahir Elçi Saldırısında ŞOK Müfettiş Raporu : İstihbaratçılar Seyretmiş


İçişleri Bakanlığı’nın görevlendirdiği müfettişler, Tahir Elçi’nin öldürülmeden önce, iki polisi şehit eden PKK’lıları takip eden Diyarbakır İstihbarat Şube Müdürlüğü ekiplerinin olaya hiç tepki göstermediğini tespit etti.

Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin katledilmesine ilişkin soruşturmada ilginç bir detay ortaya çıktı.

Elçi öldürülmeden önce iki polisi şehit eden PKK’lıları takip eden Diyarbakır İstihbarat Şube Müdürlüğü ekiplerinin olaya hiç tepki göstermediği, hareketsiz kaldıkları öğrenildi. Bunun üzerine müfettişler, emniyetten saldırganlarla ilgili teknik ve fiziki takip planlarını istedi.

Elçi’nin öldürülmesiyle ilgili İçişleri Bakanlığı’nın görevlendirdiği 4 müfettişin başlattığı soruşturma devam ediyor. Diyarbakır‘da kendilerine tahsis edilen bir odada çalışmalarını yürüten müfettişlerin, emniyet müdürlüğünden olay anı ve öncesindeki istihbaratla ilgili ayrıntılı bilgi talep ettiği öğrenildi.

Talep yazısında özellikle saldırganlarla ilgili bilgi ve belge istendi. Olaydan sonra açıklama yapan İçişleri Bakanlığı, Elçi öldürülmeden önce iki polisi şehit eden PKK’lıların bir gün önce Urfa Caddesi’nde polis ekibine silahlı saldırı düzenleyen kişiler olduğunun tespit edildiğini ve olay günü polisin takibinde olduklarını belirtmişti.

Alınan bilgiye göre, 2 polisi şehit eden PKK’lıları, Diyarbakır İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne ait bir aracın takip ettiği ancak saldırı sırasında olaya müdahale etmediği tespit edildi. Mobese görüntülerini inceleyen müfettişler, polislerin şehit edilirken istihbaratçıların içinde bulundukları arkadaki araçtan inmediklerini belirledi.

Diyarbakır Barosu: Elçi’nin dosyası bizden gizleniyor

Diyarbakır Barosu Yönetim Kurulu ve avukatlar, başkanları Tahir Elçi’nin katledilmesiyle ilgili adliye önünde basın açıklaması yaptı. Yaklaşık 400 avukatın cübbeleri ile geldiği basın toplantısına Elçi’nin eşi Türkan Elçi de katıldı. Açıklama öncesi Elçi anısına 1 dakikalık saygı duruşu yapılırken, polisin yoğun güvenlik önlemi aldığı görüldü. Baro adına açıklamayı okuyan Başkan Yardımcısı Ahmet Özmen, ısrarlı taleplerine rağmen soruşturma dosyasını inceleyemediklerini söyledi. “Olayda silah kullanan tüm kolluk görevlilerinin şüpheli sıfatıyla ifadelerinin alınmasını istiyoruz.” diyen Özmen, Elçi’ye doğru ateş eden polislerin de tutuklanmasını istedi.

Tahir Elçi’nin öldürülmesinde baş şüphelinin polis olduğunu savunan Özmen, taleplerini şöyle sıraladı: “Hukuken alınmış bir gizlilik kararı olmadığı halde, adeta soruşturmaya fiili gizlilik konulmuştur. Tarafımıza verilen tutanak ve belgelerden soruşturmanın etkili bir şekilde yürütülmediği anlaşılmaktadır. Dosya içerisinde bulunan yazılı, sesli ve görüntülü bütün materyallerin tarafımıza gecikmeksizin verilmesini istiyoruz. Soruşturmanın polis teşkilatı dışında kurulacak bağımsız bir ekip tarafından yürütülmesini talep ediyoruz. Elçi’nin öldürülmeden önce ve sonrasında tüm polis telsiz kayıtlarına el konulmasını; emniyet, jandarma ve MİT’e ait kamera görüntülerine el konulmasını istiyoruz. Ticari taksinin GPS kayıtlarına da el konulmasını, bunun yanı sıra, Dört Ayaklı Minare’nin bulunduğu Yenikapı Sokak’ta bulunan tüm güvenlik kameralarına el konulmasını talep ediyoruz.”

Yapılan basın açıklamasının ardından avukatlar adliye binası önünde 5 dakikalık oturma eylemi yaptı. Eylem sırasında Türkan Elçi’nin yere serilen pankarttaki eşinin fotoğrafına uzun süre bakması dikkat çekti.

Zaman

ARAŞTIRMA DOSYASI /// BÜLENT ESİNOĞLU : İncirlik’teki Haçlı Ordusu ve Büyük Kürdistan !


Bülent ESİNOĞLU

Tüm dünya, IŞİD’ı neden bu kadar çok güçlü olarak gösteriyor?

Hem IŞİD’ı bir terör örgütü olarak ifade ediyorlar, hem de çok güçlü bir devlet varlığı gibi tavır alıyorlar.

IŞİD o kadar güçlü ve her şeye kadir ki, tüm dünya onun üzerine çullanmış, ama hala IŞİD’ı yenememiş durumdalar.

Amerika Suriye’de ve İncirlik’te,

Rusya Suriye’de,

İngiltere Suriye’de ve İncirlik’te,

Fransa Suriye’de ve İncirlik’te,

Almanya İncirlik’te.

Sanırsınız ki, IŞİD’ın elinde büyük bir silah sanayisi var, Balistik füzeler var, bombardıman uçakları var, uçak gemiler var, vs var!

IŞİD ile savaşacak olanlar Doğu Akdeniz’e yığınak yapıyorlar. İncirlik’e yığınak yapıyorlar.

Çin hariç dünyanın süper devletleri ve büyük devletlerin hepsi birden IŞİD ile savaşacaklar!

Hıristiyanların Ortodoksları, Katolikleri, Protestanları velhasıl tüm Haçlı güçleri orta doğudadır.(Eskiden Papazlar organize ederdi, şimdi ABD)

Buna Haçlı seferi demeyeceğiz de ne diyeceğiz?

Emperyalist kuvvetler buna “terörle savaş” diyor.

Hayır, terörle savaş değil, yeni bölgesel paylaşım savaşıdır.

İngiltere, Fransa, Amerika ve Almanya Büyük Kürdistan’ı kurmak üzere İncirlik’tedir. Suriye’dedir.

Hiç kimse kendi kendini kandırmasın emperyalizm kendi orta çağını yaşıyor. Onun gereğini yapıyor.

Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesi, Batının bir savaş planıdır. Bir huruç harekâtıdır. Bu planın asıl amacı; Türkiye ile Rusya’nın arasını açarak, bölgede Büyük Kürdistan’ın kurulmasında, Türkiye engelini ortadan kaldırmak için yapılmıştır.

Eğer Türkiye ile Rusya birlikte hareket edecek olsalar, Kürt devletinin kurulması zora girecekti. Bu sebepten, acilen, Türkiye Rusya birbirine düşman edilmesi gerekiyordu.

Putin ve Erdoğan’ın karakteristik yapılarını çok iyi bilen BATI; Rusya ile Türkiye’yi karşı karşıya getirdiler.

Şimdi aslında hem Rusya, hem de Türkiye stratejik bir kayıpla, zorlu bir sürece başlamış oldular.

Her iki taraf da sürece bir sıfır yenik girdiler.

Düzeltilebilir mi? Elbette evet. Ancak zamana ihtiyaç var. O zaman da ne Rusya’nın elinde ne Türkiye’nin elindedir. Batı yığınağını bile yapmaya başlamış durumdadır.

Rusya silahlı varlığı ve Suriye devleti ile olan birlikteliği sayesinde, stratejik varlığını sürdürebilir.

Bizim payımıza da; sadece Suriye’den ve Irak’tan kaçan IŞİD militanları ve sivil Müslümanlar kalır.

Kader mi dersiniz, yoksa yönetilememek mi dersiniz, ne derseniz deyin, önümüzde iki çıkmaz vardır.

Artık Rusya ile işbirliği yapıp, Kürdistan’ı kurulmasını engelleyemeyeceğimize göre; Haçlılar ile birlikte, kendi elimizle Büyük Kürdistan’ı kuracağız.

Bu olumsuz yoldan çıkmanın tek yolu; Türk ulusunun kendi kaderine el koymasıdır.

bulentesinoglu

dusunce_firtinasi FİNLANDİYA DOSYASI : Finlandiy a Başbakanı Juha Sipila uçağın tuvaletinde seyahat etti


HELSİNKİ KRİTERİ!.. AMA BİZE UYMAZ Kİ…

http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=63&Itemid=48

On Thursday, December 3, 2015 12:23 AM, Özel Büro (Digi. Security. Isnet) <Digi.Security@isnet.net.tr> wrote:

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : Rusya Enerji Silahını Kullanabilecek mi ?


Hava sahasını ihlal eden hangi ülke olursa olsun uygulanacak kuralın, Rus uçağına da uygulanmasıyla başlayan Türkiye ve Rusya arasındaki kriz devam ediyor.

Hava sahasını ihlal eden hangi ülke olursa olsun uygulanacak kuralın, Rus uçağına da uygulanmasıyla başlayan Türkiye ve Rusya arasındaki kriz devam ediyor. Rusya tarafından yapılan açıklamalar, ekonomik yaptırım olarak adlandırılan paketin açıklanmasıyla yeni bir boyut kazandı.

Rusya, Türkiye ile olan ticari ve ekonomik ilişkilerinde Türkiye’nin aleyhine olacağını düşündüğü bazı kararlar aldı. Peki bu kararlar Türkiye için mi yoksa Rusya için mi yaptırım olur, işte burada soru işaretleri var.

Çünkü, Rusya ekonomisi AB ülkeleri ve ABD’nin uyguladığı ambargo altında zaten zor bir dönem geçiriyor. Sınır komşusu ve yakın bir ticari ilişkisi olan Türkiye’den gelecek gelirin askıya alınması durumunda, Rus ekonomisi için pek de kolay bir dönem başlamayacak.

Ayrıca, uluslararası arenada sorunlu bir dönem geçiren Rusya’nın güvenilirliği de zedelenmiş durumda. Ulusal ve uluslararası yatırımcının Rusya algısı her geçen gün yara alırken, Rusya Türkiye’den gelen yatırımlardan ve devam eden ticaretten vazgeçebilir mi? Cevap “evet”se, Rusya ekonomisindeki krizin daha da derinleşmesi yakındır.

Tabi bir de, Rusya ve Türkiye denildiğinde ilk akla gelen soru var: Enerjide, yani doğalgazda ne olur? Rusya enerji konusunda bir adım atar mı?

RUSYA DOĞALGAZI KESEBİLİR Mİ?

Rusya’nın doğalgazı ihraç ettiği en büyük ikinci ülkenin Türkiye olduğu düşünüldüğünde, enerjide Türkiye’nin Rusya’ya ihtiyacı olduğu kadar Rusya’nın da Türkiye’ye ihtiyacı olduğu açık. Ayrıca Rusya 2014 yılında 492,1 milyar dolar ihracat gerçekleştirirken bunun yüzde 68’ine denk gelen 334,6 milyar dolarlık kısmını, petrol ve doğalgaz gelirlerinden sağlamıştır.

2015 yılında ise, petrol fiyatlarının düşmesiyle Rusya gelirlerinde ciddi oranda bir azalma gerçekleşti. Böyle bir durumda Rusya, doğalgazda güçlü bir pazar olan Türkiye gibi bir pazarı ve Türkiye üzerinden diğer ülkelere ulaşma fırsatını kaybetmeyi göze alabilir mi? Pek mümkün görünmüyor.

Diyelim ki, Rusya kendi ekonomisine getireceği büyük maliyeti hiçe saydı. Uluslararası hukuku, sözleşmeleri ve taahhütleri bir kenara bıraktı. Bu durumda doğalgaz vanalarını kapatabilir mi?

Böyle bir ihtimal çok düşük. Zaten krizin ilk gününden beri Rusya enerji konusunda temkinli. Ancak bu ihtimalin düşük olsa bile varlığı, Türkiye’nin enerjide izleyeceği politikalar için yol gösterici olmalı. Bu kriz gösterdi ki, Türkiye, enerjide yeni alternatifleri hayata geçirmelidir ve kesinlikle enerji arz güvenliğini sağlamak zorundadır.

ENERJİ ARZ GÜVENLİĞİ İÇİN ALTERNATİFLERİ KONUŞMA ZAMANI

Enerji arz güvenliğinde alternatif olarak ilk konuşulması gereken, doğalgaz depolama altyapısının kurulması. Doğalgazın depolanması, ülkeler arasında çıkabilecek sorun, anlaşmazlık veya teknik problemlerden dolayı enerji kesinti ihtimalini ortadan kaldıracak.

Depolamada LNG terminalleri ise büyük önem taşıyor. Marmara Ereğli’de bulunan LNG terminalinde BOTAŞ LNG faal durumda ve 5 milyar metreküp kapasitesi bulunuyor. Ayrıca, özel sektörün ilk LNG terminali de Aliağa’da, kapasitesi ise 6 milyar metreküp.
Hali hazırda 1,8 milyar metreküp doğalgaz depolama imkânı da var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Katar ziyaretinde imzaladığı enerji anlaşması da, LNG’yi Türkiye’nin enerji arz güvenliğini sağlayacak önemli seçeneklerden birisi haline getiriyor.

Tam da bu sebeple, yeni LNG terminallerinin ve depolama istasyonlarının yapımı için hızlı hareket edilmelidir. Kısa dönemde maliyeti yüksek olsa da, uzun dönemde Türkiye’nin kazanımları çok daha fazla olacaktır. LNG yatırımlarında kamu ve özel sektör işbirliği sağlanmalı, özel sektörün LNG ithalatı yapabilmesinin de önü açılmalıdır. Özellikle de, enerji arz güvenliğinde sorun yaşandığı zamanlarda.

LNG alternatifinin yanı sıra, Azerbaycan ve İran’dan da gaz akışı devam edecek. Ayrıca Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nden transfer edilecek doğalgaz, Türkiye’nin yaklaşık 50 yıllık kaynak ihtiyacını karşılayacak potansiyele sahip. Tüm bu alternatifler göz önünde bulundurulduğunda, Rusya’nın doğalgazı kısma veya kesme hamlesine karşı, Türkiye bu sorunun üstesinden rahatlıkla gelebilir.

Bu yüzden Rusya’nın Türkiye’ye verdiği doğalgazda herhangi bir yaptırım olasılığının konuşulduğu bu dönem, Türkiye için krizi fırsata çevirme zamanıdır. Türkiye’nin enerji arz güvenliğinde alternatif arayışları, kısa dönemlik bir maliyet getirebilir, ancak Rusya ekonomisi için maliyet daha fazla, üstelik bu maliyet kısa dönemlik değil.

[Yeni Şafak, 3 Aralık 2015]

RUSYA DOSYASI : Rusya Neye “Dur” Dedi ?


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=w61nJ7Ap2Ss

Rusya’nın, Doğu Avrupa ve Ortadoğu’daki müttefiklerinin Batı ittifakına geçmesine karşı verdiği tepkilerin devam edeceğinin altını çizen Köse: “Rusya, artık İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi etrafında ilerleyen dünya düzeni sisteminin çok fazla dışına çıkmayın, dedi.”

NTV ekranlarında yayınlanan Yakın Plan programına konuk olan SETA Güvenlik Araştırmacısı Talha Köse, Soğuk Savaş sonrası çerçevesinin tam olarak oturtulmadığını belirttiği Rusya-Batı ilişkileri üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Türkiye’nin, Rusya-Batı ilişkilerinde “zayıf nokta” olarak ortaya çıktığını belirten Köse, Soğuk Savaş’ın anlamlı bir barış anlaşması ile bitmemesinin artçı etkilerinin yaşandığına işaret ederek “NATO’nun uzun vadede Rusya’yla daha anlamlı bir ilişki geliştirmesi gerekiyor. Bu belirsizliğin bir noktada sona erdirilmesi gerekiyor. Gerçekten Rusya ile daha anlamlı, kapsamlı bir barış anlaşması veya en azından tarafların kendi sınırlarını çizdiği bir noktaya varılması gerekli.” tespitinde bulundu.

Değerlendirmesinin devamında Rusya’nın, kendi hinterlandındaki (Doğu Avrupa ve Ortadoğu’daki) müttefiklerinin Batı ittifakına geçmesine karşı verdiği tepkilerin devam edeceğinin altını çizen Köse, konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Rusya, artık İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi etrafında ilerleyen dünya düzeni sisteminin çok fazla dışına çıkmayın, dedi ve bunun dışına çıktığınız zaman siz bunun dışına çıkarak dünyayı riske atıyorsunuz ve biz bundan sonra bunun dışına çıkmanıza izin vermeyeceğiz’ dedi. “

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : Rusya’nın Gazı Kesme İhtimali Var mı ?


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=QWLUBzoEWQ0

Karagöl: “Rusya’nın ihracat gelirinin %70’ine yakın bir kısmının, petrol ve doğalgaz geliri olması nedeniyle Rusya’nın bir anlamda uluslararası hukuku ve taahhütleri bir tarafa iterek vanayı kapatması gerçekten çok zor gözüküyor.”

Haber Türk ekranlarında yayınlanan Gün Ortası programına konuk olan SETA Ekonomi Araştırmacısı Erdal Tanas Karagöl, sınır ihlali gerçekleştiren Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından gündemdeki yerini alan “Rusya doğalgazı kesecek mi” sorusunu yanıtladı. Karagöl, bu ihtimalin gerçekleşmesi durumunda, Rusya’yı olumsuz şartların bekleyeceğini ve bu durumun Rus ekonomisini derinden etkileyeceğini belirtti.

Karagöl değerlendirmesinde, “Rusya’nın ihracat gelirinin %70’ine yakın bir kısmının, petrol ve doğalgaz geliri olması nedeniyle Rusya’nın bir anlamda uluslararası hukuku ve taahhütleri bir tarafa iterek vanayı kapatması gerçekten çok zor gözüküyor.” yorumunda bulundu.

IŞİD DOSYASI : Batılı Müslümanlar DAİŞ’e Neden Katılıyor ?


DAİŞ radikalizminin insanlara hitap etme kapasitesi, ideolojilerinin mantıki tutarlılığından veya argümanlarının ikna ediciliğinden ziyade temel siyasi, psikolojik ve sosyal faktörlerden kaynaklanmaktadır.

Paris saldırılarıyla birlikte Batılı ülke vatandaşlarının neden DAİŞ’e katıldıkları sorusu bir kere daha zihnimizi meşgul etmeye başladı. Öncelikle, bu olguyu anlamaya çalışırken salt ideolojiye odaklanmak yerine, ideoloji ve soyut faktörleri besleyen, onlara güç katan maddi şartlara bakmak daha fazla yardımcı olacaktır. Zira maddi şartlar, ideolojileri sıradan insanlar açısından anlamlı hale getirmekte, sıradan insanlara hitap etmesini sağlamaktadır. DAİŞ’in dünyanın pek çok yerinden insanları cezbetmesinde selefi öğretinin de payı olduğu inkâr edilemez, ancak radikalleşme ve terör literatürüne bakıldığında radikalleşmenin başat faktörünün çoğu zaman ideoloji olmadığı görülür. Bir bireyin terör örgütüne üye olmasına giden süreçte ideoloji, çoğunlukla en az belirleyici olan faktördür. DAİŞ’e katılan kişilere bakıldığında da bu kişilerin selefi İslamcı kişilerle tanışana kadar İslami öğretiden habersiz oldukları, İslam’a dair bilgilerinin son derece düşük seviyede olduğu görülmektedir. DAİŞ’e katılmak üzere ülkelerini terk ederken İslam dini hakkında çok özet bilgiler içeren “Bir Bakışta İslam” kitabını alan İngiliz vatandaşları, bu gerçeği çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.

MAĞDURİYET, UMUTSUZLUK VE ÖFKE

DAİŞ radikalizminin insanlara hitap etme kapasitesi, ideolojilerinin mantıki tutarlılığından veya argümanlarının ikna ediciliğinden ziyade temel siyasi, psikolojik ve sosyal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Sosyal yabancılaşma, bireylerin maruz kaldığı ırkçılık, Müslümanlara karşı giderek artan bir ayrımcılığın var olduğu algısı birçok kişinin kendi ülkesinde yabancı gibi hissetmesine sebep olmaktadır. Bunun yanında, bireylerin “Müslüman” ve “Batılı” kimlikleriyle ilgili olarak yaşadıkları şahsi sorunlar, buna bağlı yaşadıkları derin özsaygı kaybı ve depresyon; Batı’nın ikiyüzlü ve ahlaki çöküntü içerisinde olduğuna dair algılar, Müslüman dünyadaki çifte standartlar; hep birlikte bir mağduriyet ve umutsuzluk hissini ve öfkeyi beslemektedir. Ancak, bireylerin bu mağduriyet, umutsuzluk ve öfke hislerini “topraklayabilecekleri” bir mecraları bulunmamaktadır. Bu kemikleşmiş mağduriyet, sosyal yabancılaşma ve psikolojik dengesizliği ifade eden resmin aksine, DAİŞ radikalizmi bu insanların gözünde bir aidiyet ve anlam hissi ile bir kurtuluş vaadi sunmaktadır. Bunu, görünüşte güvenilir İslami kaynaklara atıflarla desteklemekte ve sosyal medya ve diğer internet propaganda türleri aracılığıyla da devamlı bir şekilde tebliğ etmektedir. Batı toplumlarında kendilerine bir karşılık bulamayan ve ayrımcılığa maruz kalan bireylerin aynı zamanda genç bir topluluk oluşturduğu ve sosyal medya ve interneti son derece etkin kullandığı göz önünde bulundurulduğunda, DAİŞ’in mesajını bu kitleye ulaştırmadaki başarısı daha iyi anlaşılmaktadır.

AİDİYET PROBLEMİ VE NİHİLİZM

İngiltere’de yaşayan göçmen nüfusun genç üyeleri arasında “gidecek yerleri olmadığı” hissine sahip olan büyük bir topluluk vardır. Bu genç topluluğun ebeveynleri evlerinde gün boyu kendi etnik ve kültürel yayınlarını takip etmekte; Batı toplumlarındaki Müslüman vatandaşların büyük oranda sosyalleşme alanı olan camiler ise çoğu zaman İngilizce faaliyetler ve programlar yapmadığı için gençlere herhangi bir cazibe unsuru sunamamaktadır. Dolayısıyla bu genç topluluk, biri evleri, diğeri de kendi toplumlarının birincil sosyalleşme alanı olan camiler olmak üzere sosyal hayatlarının iki temel mekânına da kendilerini ait hissetmemektedir. Sonuç olarak bu şartlar, bu genç topluluğa çok az seçenek bırakmaktadır. Ana akım topluma herhangi bir aidiyet hissi olmayan genç topluluk suç ve isyan haricinde bir seçenek görmemektedir. Bu genç topluluk, kendi yaşadıkları kasaba ya da şehirlerde işsizlikle yüzleşmekte veya kendilerinden önceki nesillerin miras bıraktığı vasıfsız işlerde çalışmakta ve yaşadığı kasaba ya da şehrin haricinde bir hayatı tahayyül edememektedir. Çok büyük ölçüde, öfkeli oldukları hayat tarzları ve sosyal statülerini, aynı zamanda kabullenmiş ve bu şartlara teslim olmuş durumdadırlar. Yaşadıkları yabancılaşma, kendilerini kabullenmediğini düşündükleri toplumun geri kalanına olan güvensizlikleri, onları derin bir nihilizme sürüklemektedir. Bu da, onları bazı durumlarda çok daha tehlikeli fikirlere açık hale getirmektedir.

DIŞLANMIŞLIK HİSSİ

Radikalleşmeye meyilli olan Müslümanlar, kendilerini ve diğer Müslümanları zihinlerinde büsbütün “mağdur” ve “kurban” konumuna sokmaktan ziyade, bunu, zihinlerindeki “zalim”i insanlık dışı bir tanımlamaya tabi tutmaya yetecek ölçüde yapmaktadır. İslami kaynakların sığ bir yorumlamaya tabi tutulmasıyla meşrulaştırılan ve dini görünümlü sınıflandırmalarla da pekiştirilen bu narsistik hâlet-i ruhiye, tek müsebbibinin “Kâfir Batı” olduğu genel bir dışlanmışlık hissini güçlendirmektedir.

Bu narsistik hâlet-i ruhiye ve beraberindeki dışlanmışlık hissi, bu insanların ‘haklı şiddet’i uygulamak suretiyle saldırılarının ardından haklılık hissini sadece psikolojik ve fikrî değil, fizikî olarak da yaşamalarını mümkün kılmaktadır. Bir DAİŞ mensubu, askeri bir baskın yaparken veya bir rehineyi infaz ederken çaresiz ve bastırılmış biri olmaktan çıkmakta, Allah tarafından seçilen bir “kahraman”a dönüşmektedir. Allah tarafından seçilen bu kahraman, hakikat ve adaleti ayakta tutmak için her şeyi feda eden biri olarak “iman” ve “küfür” arasındaki bütünüyle kozmik mücadelenin güçlü ve etkili bir aktörü haline gelmektedir.

GERÇEK MAĞDURİYETLER

Kişilerin yaşamış olduğu yabancılaşma ve hastalıklı durumu güçlendiren mağduriyetler fikrî değil, son derece materyal bir düzlemde cereyan etmektedir. ABD, İngiltere ve Avrupa’da sürekli ve bazı durumlarda da artan oranlarda İslam karşıtı nefret ve sosyal dışlamanın varlığına dair ikna edici bulgular vardır. Mesela, İngiltere’deki etnik olarak Güney Asyalı Müslümanların % 70’i yoksulluk içindedir ve İngiltere vatandaşı olan Müslümanlar, işsizlik, konut edinmede ayrımcılık, sağlık sorunları ve psikolojik sorunlarla toplumun diğer kesimlerine kıyasla orantısız bir şekilde maluldür.

Batılı ülkelerin dış politikalarından kaynaklanan mağduriyetler de önemli bir yer tutmaktadır. Bazı tahminlere göre, 1990 yılından bu yana Batılı ülkelerin Irak ve Afganistan müdahalelerinin sonucunda hayatını kaybeden insan sayısı 4 milyondur. Harvard Üniversitesi’nden Profesör Stephen Walt ihtiyatlı bir tahminde bulunarak Amerikan kuvvetlerince öldürülen Müslüman sayısının 288,000 ve ölen Amerikalı sayısının da 10,000 olduğu yönünde bir tahminde bulunmaktadır. Walt’ın dile getirdiği bu mümkün olan en düşük ihtimal temel alınsa dahi, Müslüman ülkelerde uygulanan Batılı şiddet, İslam’a isnat edilen terör sonucu hayatını kaybeden Batılıların maruz kaldığı şiddeti hem niteliksel hem de niceliksel olarak geride bırakmaktadır.

MÜSLÜMANLARI HEDEF ALAN MEDYA

Müslümanları terör ve aşırılıkla özdeşleştiren sürekli ve ısrarlı medya faaliyetleri, geniş çapta ayrımcı tutumların altyapısını oluşturmakta; Müslümanların tehlikeli ötekiler, potansiyel teröristler veya terörist sempatizanları olduğu yönündeki bilinçaltı şüpheleri körüklemektedir. Bu şüpheler de zamanla Müslümanlara yönelik bireysel veya toplumsal tepki ve dışlama şeklinde tezahür etmektedir.

Gelişmiş Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların, birer savaşçı olarak DAİŞ saflarına katılmayı tercih etmeleri, bahse konu kişilerin içinde yaşadıkları Batılı toplumların sosyal açıdan en alt tabakasında yer almaları, dışlanmaya maruz kalmaları ve sonuç olarak kendilerine bu toplumlarda bir yer bulamamaları gibi faktörlerle alakalıdır. DAİŞ, anlam kaybına uğrayan ve nihilizme sürüklenen bu kitleye hem bir amaç ve ideal hem de savaşçı olarak bünyesine kattığı kişilere güç, itibar ve otoriteyi tatma imkânı sunan bir alternatif olarak belirmektedir.

[Yeni Şafak, 2 Aralık 2015]

RUSYA DOSYASI : Rusya’ya Sınırları Gösterildi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=jbsjG-gJ4_o

Fahrettin Altun: “Rusya bölgede her hal ve şartta her zorluğa karşı çıkabilen bir aktör olarak görülüyordu. Hesap sorulamaz bir aktör olarak görülüyordu. Türkiye’nin bu hamlesiyle birlikte Rusya’nın sınırları gösterildi.”

A Haber ekranlarında yayınlanan Söz Teması programına konuk olan SETA İstanbul Genel Koordinatörü Fahrettin Altun, sınır ihlali gerçekleştiren Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Suriye krizi ekseninde Türk-Rus ilişkileri üzerine değerlendirmelerde bulundu.

“Söylemsel alana baktığımızda Rusya mangalda kül bırakmıyor. Fakat pratikte baktığımızda reel alanda manzara çok daha farklı. Rusya’nın çok kolaylıkla sahayı dizayn edemeyeceğini; ekonomi alanını dizayn edemeyeceğini görüyoruz.” tespitinde bulunan Altun, Suriye’deki el güçlendirme yarışında tüm aktörlerin “sınırlarına gelip dayanmış durumda” olduklarının altını çizerek konuşmasını şu sözlerle sürdürdü: “Mesele iki ülke arasında Türkiye ve Rusya arasındaki ekonomik ilişkilerin ötesine geçiyor. Mesele aslında Suriye’deki kavgaya gidip dayanıyor. Suriye’de bir anlamda bir bölüşüm kavgası var ve bu bölüşüm kavgasında da aslında Rusya’nın pozisyonu ve Türkiye’nin pozisyonu arasındaki çatışma ve gerilim en temel mesele.”

Altun değerlendirmesinde ayrıca şunları ifade etti: “Rusya bölgede her hal ve şartta her zorluğa karşı çıkabilen bir aktör olarak görülüyordu. Hesap sorulamaz bir aktör olarak görülüyordu. Türkiye’nin bu hamlesiyle birlikte Rusya’nın sınırları gösterildi ve buna karşıda ancak ve ancak Putin bazı abartılı söylemlerle; sert söylemlerle süreci savmaya çalışıyor.”

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : Gaz Hatları Üzerinden Kurulan Ortaklık Bitecek mi ?


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=8cH6plqrGNE

Can Acun: “Eğer Rusya ve Türkiye arasındaki gerginlik artmaya devam ederse, Türk akımının hayata geçmesi de mümkün olmayacak ve Rusya bu anlamda kendi enerji kaynaklarını Avrupa’ya taşıma noktasında ciddi bir zorlukla karşı karşıya kalmış olacak.”

A Haber ekranlarında yayınlanan Söz Teması programına konuk olan SETA Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, sınır ihlali gerçekleştiren Rus savaş uçağının düşürülmesinin ardından Türk-Rus ekonomik ilişkileri üzerine değerlendirmelerde bulundu. Acun, “Türkiye’nin, Rusya’ya olan tek taraflı bir bağımlılığı kesinlikle söz konusu değil; karşılıklı bir bağımlılıktan bahsediyoruz.” dedi.

Konuşmasında, Türk Akımı, TANAP Projesi’nin geleceği ve alternatif doğalgaz kaynakları üzerine değerlendirmelerde de bulunan Acun, şunları ifade etti: “Eğer Rusya ve Türkiye arasındaki gerginlik artmaya devam ederse, Türk akımının hayata geçmesi de mümkün olmayacak ve Rusya bu anlamda kendi enerji kaynaklarını Avrupa’ya taşıma noktasında ciddi bir zorlukla karşı karşıya kalmış olacak.”

RUSYA DOSYASI : Düşürülen Rus Uçağı Türkiye’nin İmajını Nasıl Etkiledi ?


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=f6-Y-qDGx8c

Türkiye’nin, düşürülen uçak ile hem Rusya’ya hem de dünya kamuoyuna mesaj verdiğine dikkat çeken Enes Bayraklı, Türkiye’nin Suriye’de belirli başlı çıkarlarını koruyacağını gösterdiğini belirtti.

TGRT Haber ekranlarında yayınlanan Gündemden Yansıyanlar programına konuk olan SETA Dış Politika Araştırmacısı Enes Bayraklı, sınır ihlali yapan Rus uçağının düşürülmesinin, dünya gözündeki Türkiye profiline olan yansımasını değerlendirdi.

Türkiye’nin, düşürülen uçak ile hem Rusya’ya hem de dünya kamuoyuna mesaj verdiğine dikkat çeken Bayraklı, Türkiye’nin Suriye’de belirli başlı çıkarlarını koruyacağını gösterdiğini belirtti.

Siyasi elitlerin tavrı ile bir kısım Batı medyasının tutumlarının ayrı değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen Bayraklı, siyasilerden Türkiye’yi destekleyen mesajlar geldiğini hatırlattı.

RUSYA DOSYASI : Ambargo Tek Taraflı Kaybettirmez


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=XGjy4c-evdc

Hasan Basri Yalçın: “Türkiye ile iş yapmaya, Rusya’nın da en az Türkiye kadar ihtiyacı var.”

TGRT Haber ekranlarında yayınlanan Gündemden Yansıyanlar programına konuk olan SETA Güvenlik Araştırmacısı Hasan Basri Yalçın, sınır ihlali yapan Rus uçağının düşürülmesinin ardından Rusya’nın Türkiye’ye yönelik başlattığı yaptırımlarını değerlendirdi.

Rusya’nın ekonomik yaptırımlarına ilişkin, “Ambargo tek taraflı kaybettirmez.” diyen Yalçın, “Türkiye gibi daha fazla ticaretini Avrupa Birliği ülkeleriyle yapan bir ülkenin, kolay kolay sıkıştırılabileceğini düşünmemek lazım… Özellikle Rusya’nın, Avrupa Birliği ve Batı ile olan ilişkilerinin gerginliği Ukrayna üzerinden düşünülecek olursa ciddi anlamda Türkiye ile iş yapmaya, Rusya’nın da en az Türkiye kadar ihtiyacı var.” değerlendirmesinde bulundu.

AVRUPA BİRLİĞİ DOSYASI /// 5 Soru : 29 Kasım Türkiye-AB Zirvesi ve Vize Serbestisi Süreci


5 Soru: 29 Kasım Türkiye-AB Zirvesi ve Vize Serbestisi Süreci

1. 29 Kasım’daki zirveye neden ihtiyaç duyuldu?

Son iki yıldır başta Suriye’den olmak üzere çeşitli bölgelerden AB’ye yönelik düzensiz göçler büyük bir artış gösterdi. Hala artarak devam etmekte olan bu göç dalgasının ne zaman sona ereceği belirsiz. AB ülkeleri, bu duruma karşı bir tedbir olarak çevre ülkelerle sınır güvenliğinin sağlanması ve düzensiz göçün önlenmesi konularında işbirliğini geliştirme kararı aldılar. AB’nin düzensiz göçün durdurulması için en kritik gördüğü ülkelerden biri Ege ve Balkanlar rotasının üzerinde bulunmasından dolayı Türkiye.

AB, Schengen bölgesine yönelecek düzensiz göç ve sınır aşan suçlara karşı 1990’lardan bu yana çeşitli mekanizmalar geliştiriyor. Sınır yönetimi ve göç konularında bir taraftan üye ülkeler arasındaki koordinasyon kurumsallaştırılırken diğer taraftan çevre ülkelerle işbirliği artırılıyor. AB’nin bugüne değin 17 ülkeyle imzaladığı geri kabul anlaşmalarının (GKA) bu konuda kilit bir önemi var. Bu anlaşmaların AB’ye komşu ülkeler üzerinde sınır güvenliğini ve göç yönetimini ciddiye almaya yönelik zorlayıcı, düzensiz göçmenler üzerinde de AB’ye gitmemeleri yolunda caydırıcı bir etkisi mevcut.

AB, Türkiye ile bir GKA imzalanması için 2000’lerin başından beri çaba göstermekteydi. Bu anlaşma nihayet 16 Aralık 2013’te imzalandı ve 1 Ekim 2014’te yürürlüğe girdi. Anlaşmanın bazı şartları hemen uygulamaya konurken diğer şartların yerine getirilmesi için Türkiye’ye üç yıllık bir süre tanındı. Bu sürede Türkiye’nin göç yönetimi, düzensiz göçmenlerin barındırılması, sınır güvenliğinin sağlanması vb. konularda kapasite artırması beklenmekteydi. AB, kitlesel geri gönderimleri bu adımların atılmasının ardından başlatmayı uygun gördü.

Fakat Avrupa’ya yönelik giderek yoğunlaşan düzensiz göçler karşısında AB, geçtiğimiz aylarda bu sürecin hızlandırılmasının yollarını aramaya başladı. Ekim ayında açıkladığı eylem planıyla Türkiye’ye maddi ve teknik alanda teşvikler sunmayı ve siyasi diyaloğu artırmayı vadederken, buna karşılık GKA’nın tam olarak uygulanmasının mümkün olduğunca erkene çekilmesini istedi. Eylem planı üzerinde taraflarca yapılan müzakereler, 29 Kasım’da toplanan Türkiye-AB zirvesinde neticelendirildi.

2. Zirvede alınan kararlar ne anlama geliyor?

Zirvede alınan başlıca kararlar tematik olarak üç ana başlıkta toplanabilir. Birincisi, AB’nin bugün en öncelikli gördüğü konular olan güvenlik ve göç yönetimidir. Buna göre AB ve Türkiye, sınır güvenliğinin sağlanması, kaçakçılığın önlenmesi, terörizmle mücadele gibi konularda ortak hareket edecek. Türkiye, GKA’yı en geç Haziran 2016’da tam olarak uygulamaya koyacak, bunun karşılığında AB Türkiye’ye kapasite artırımı için 3 milyar euroluk ek kaynağı da içeren bir maddi destekte ve gerektiğinde teknik yardımda bulunacak.

İkinci başlık, AB’nin Türk vatandaşları için vizeleri kaldırması konusudur. Türkiye ve AB arasında GKA imzalandığında bununla eşzamanlı olarak vize serbestisi için yol haritası da açıklanmıştı. Buna göre GKA tamamen yürürlüğe girdikten sonra AB, yol haritasında sayılan kriterleri dikkate alarak Türk vatandaşlarına uygulanan kısa süreli turistik vize uygulamasını kaldıracaktı. Bu şartlar altında vizelerin kaldırılması en erken 2017 sonlarında mümkün olabilecekti. 29 Kasım’daki zirvede GKA’nın uygulanması hızlandırılınca, bu anlaşmaya endeksli bir süreç olan vize diyaloğunun takvimi de erkene çekilmiş oldu.

Üçüncü başlık ise Türkiye ve AB arasındaki siyasi diyaloğun artırılmasıdır. Türkiye’nin tam üyelik müzakerelerine yeni fasılların açılmasıyla hız verilecek ve iki taraf düzenli üst düzey zirveler ve diyalog mekanizmalarıyla devamlı iletişim halinde olacak.

Alınan bu kararlarla sınır güvenliği ve göç yönetimi konularında AB ve Türkiye arasındaki işbirliğinin hızlandırılması ve yoğunlaştırılması hedeflenirken iki taraf arasındaki yük ve sorumluluk paylaşımı daha somut bir hale getirildi. İki tarafın bugün karşı karşıya kaldığı “ortak güçlükler” olarak nitelendirilen bu konularda güçlendirilecek dayanışmanın siyasi, ekonomik ve stratejik alanlara da olumlu yansıması amaçlanıyor.

3. Vize serbestisi nedir ve neyi içermektedir?

AB, bugüne kadar GKA imzaladığı ülkelere bu anlaşmanın hızla ve gereğince uygulanması karşılığında vize kolaylıkları sundu. Bazı ülkelere sunulan kolaylıklar, Schengen vizesi başvurularında işlem ve prosedürlerin kısaltılması, başvuru ücretinin düşürülmesi, bazı kişilere çoklu giriş hakkı tanınması gibi uygulamalarla sınırlı kalırken AB’ye üyelik sürecinde olan batı Balkan ülkelerinin beş tanesine vize serbestisi tanındı. AB, batı Balkanlar’a yaptığından farklı olarak Türkiye’ye de yalnızca birtakım kolaylıklar sağlamakla yetinmekten yanaydı; fakat Türkiye’nin uzun ısrarları sonucunda GKA ile beraber vize serbestisi sürecini başlattı.

Öngörülen vize serbestisi, AB’ye üye ve Schengen bölgesine dahil ülkelere yönelik kısa süreli ziyaretlerde vizesiz seyahati kapsıyor. Serbest dolaşımı ise içermiyor. Uzun süreli seyahatler ile çalışma ve yerleşme hakkını içinde barındıran serbest dolaşım hakkı bu kapsamın dışında kalıyor.

4. Vize serbestisi nasıl bir süreçle yürürlüğe girecek?

AB’nin Türkiye’yle yürüttüğü vize serbestisi süreci, daha önce Balkan ülkeleriyle yürütülen süreçlerden farklı değil. Bu süreçte öncelikle söz konusu ülke hükümetinin yol haritası uyarınca attıkları adımlar, AB uzmanlarınca incelenir ve şartların karşılanıp karşılanmadığına dair Komisyon’a rapor sunulur. Komisyon, reform ve uygulamalardan tatmin olduğu takdirde, AB Konseyi’ne vizelerin kaldırılmasını önerir. Vizelerin kaldırılmasına dair karar Konsey’de nitelikli çoğunlukla, yani üye ülkelerin en az yüzde 55’ini ve AB nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil edecek sayıda olumlu oy ile alınır. Karara ayrıca Avrupa Parlamentosu’nun da onay vermesi gerekir.

Türkiye’nin takip ettiği vize serbestisi yol haritası, dört ana başlık altında birçok reform ve uygulamayı içeriyor. Bunlardan öne çıkanlar arasında GKA’nın hakkıyla uygulanması, sınır güvenliğinin artırılması, pasaportların yenilenmesi, AB vize politikalarına uyum, mültecilere iş ve kamu hizmetlerinden yararlanma hakkının tanınması, organize suç ve yolsuzlukla mücadele, kişisel veri güvenliğinin sağlanması gibi başlıklar sayılabilir. AB’nin Ekim 2014’te yayımladığı rapora göre Türkiye bunların birçoğunu gerçekleştirmiş durumdaydı. O zamandan bugüne de bazı adımlar atıldı. Son zirvede öngörüldüğü üzere yeni rapor Mart 2016’da yayımlanacak. Büyük bir siyasi güce sahip durumdaki yeni hükümet, hızla ve kararlılıkla hareket ettiği takdirde bu tarihe kadar yol haritasındaki eksikleri tamamlayabilir ve Türkiye böylece üzerine düşeni yerine getirebilir.

5. Vize serbestisi konusunda AB’nin geri adım atma ihtimali var mı?

Yukarıda kısaca anlatılan vize serbestisi süreci her ne kadar teknik şartlara bağlanmışsa da aslında alınacak nihai karar siyasi mülahazalarca şekilleniyor. Balkanlar’da da önce Arnavutluk ve Bosna-Hersek reformlarda yetersiz görülerek diğer üç ülkeye vize serbestisi tanınmış, fakat daha sonra bu iki ülkeyi dışarıda bırakmak siyaseten uygun bulunmayarak onlar da vize serbestisine dahil edilmişti. Türkiye için verilecek karar da aynı şekilde siyasi olacak. Bugünkü siyasi şartlar uyarınca gerek AB yetkilileri, gerekse AB içindeki lokomotif ülkelerin siyasi liderleri bu konuda olumlu görüş beyan ediyorlar. Nihai kararın verileceği Ekim 2016’da da uygun şartlar mevcut olduğu takdirde Türk vatandaşlarına vize serbestisi tanınacaktır.

Öte yandan, AB’nin Türkiye’ye verdiği her şifahi taahhüdü yerine getirmeyebildiği de bir gerçek. Geçmişte bunun örneklerini gördük; mesela Kıbrıs konusunun Türkiye’nin AB’ye katılım sürecini etkilemeyeceği belirtilmişti ama bu böyle olmadı. Vize serbestisi için de bugünkü iyimser söylemlerden, “kriterlerin yeterince karşılanmadığı” gerekçesiyle önümüzdeki yıl vazgeçilmesi de ihtimal dahilinde. Fakat altını çizmemiz gerekir ki, nasıl AB Türkiye’den GKA’yı uygulamasını bekliyorsa Türkiye de buna karşılık AB’nin vize serbestisi vermesini aynı ciddiyetle bekliyor. GKA uyarınca iki tarafın anlaşmayı tek taraflı olarak feshetme hakkı var. Anlaşmanın fesholunduğu karşı tarafa bildirildikten altı ay sonra anlaşma otomatik olarak yürürlükten kalkmış oluyor. Vize serbestisi konusunda AB gevşek davrandığı takdirde Türkiye bu seçeneğe başvurabilir. Bu durumda da Avrupa yeni bir göçmen akını riskiyle karşı karşıya kalır.

Suriye krizinin 2016 yılı içinde de çözüme kavuşturulma ihtimalini zayıf gördüğümden AB’nin yeniden böyle bir riski almak isteyeceğini zannetmiyorum. Dolayısıyla mülteci sorunu ile beraber ivme kazanan Türkiye-AB işbirliğinin 2016’da da devam edeceğini öngörebiliriz. Bu da AB’nin Türk vatandaşlarına yakın bir gelecekte vize serbestisi tanıyacağı konusunda iyimser olmamızı sağlıyor. Vize serbestisinin gerçekleşmemesi ihtimali ise ancak Türkiye-AB işbirliğinin herhangi bir sebepten dolayı zarar görmesi durumunda mümkün olabilir.

IŞİD DOSYASI : Batı Sistemi DAİŞ’in Besin Kaynağı


Batı Sistemi DAİŞ’in Besin Kaynağı

Paris saldırılarıyla birlikte Batılı ülke vatandaşlarının neden DAİŞ’e katıldıkları sorusu bir kere daha zihnimizi meşgul etmeye başladı. Öncelikle, bu olguyu anlamaya çalışırken salt ideolojiye odaklanmak yerine, ideoloji ve soyut faktörleri besleyen, onlara güç katan maddi şartlara bakmak daha fazla yardımcı olacaktır. Zira maddi şartlar, ideolojileri sıradan insanlar açısından anlamlı hale getirmekte, sıradan insanlara hitap etmesini sağlamaktadır. DAİŞ’in dünyanın pek çok yerinden insanları cezbetmesinde selefi öğretinin de payı olduğu inkâr edilemez, ancak radikalleşme ve terör literatürüne bakıldığında radikalleşmenin başat faktörünün çoğu zaman ideoloji olmadığı görülür. Bir bireyin terör örgütüne üye olmasına giden süreçte ideoloji, çoğunlukla en az belirleyici olan faktördür. DAİŞ’e katılan kişilere bakıldığında da bu kişilerin selefi İslamcı kişilerle tanışana kadar İslami öğretiden habersiz oldukları, İslam’a dair bilgilerinin son derece düşük seviyede olduğu görülmektedir. DAİŞ’e katılmak üzere ülkelerini terk ederken İslam dini hakkında çok özet bilgiler içeren “Bir Bakışta İslam” kitabını alan İngiliz vatandaşları, bu gerçeği çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır.

MAĞDURİYET, UMUTSUZLUK VE ÖFKE

DAİŞ radikalizminin insanlara hitap etme kapasitesi, ideolojilerinin mantıki tutarlılığından veya argümanlarının ikna ediciliğinden ziyade temel siyasi, psikolojik ve sosyal faktörlerden kaynaklanmaktadır. Sosyal yabancılaşma, bireylerin maruz kaldığı ırkçılık, Müslümanlara karşı giderek artan bir ayrımcılığın var olduğu algısı birçok kişinin kendi ülkesinde yabancı gibi hissetmesine sebep olmaktadır. Bunun yanında, bireylerin “Müslüman” ve “Batılı” kimlikleriyle ilgili olarak yaşadıkları şahsi sorunlar, buna bağlı yaşadıkları derin özsaygı kaybı ve depresyon; Batı’nın ikiyüzlü ve ahlaki çöküntü içerisinde olduğuna dair algılar, Müslüman dünyadaki çifte standartlar; hep birlikte bir mağduriyet ve umutsuzluk hissini ve öfkeyi beslemektedir. Ancak, bireylerin bu mağduriyet, umutsuzluk ve öfke hislerini “topraklayabilecekleri” bir mecraları bulunmamaktadır. Bu kemikleşmiş mağduriyet, sosyal yabancılaşma ve psikolojik dengesizliği ifade eden resmin aksine, DAİŞ radikalizmi bu insanların gözünde bir aidiyet ve anlam hissi ile bir kurtuluş vaadi sunmaktadır. Bunu, görünüşte güvenilir İslami kaynaklara atıflarla desteklemekte ve sosyal medya ve diğer internet propaganda türleri aracılığıyla da devamlı bir şekilde tebliğ etmektedir. Batı toplumlarında kendilerine bir karşılık bulamayan ve ayrımcılığa maruz kalan bireylerin aynı zamanda genç bir topluluk oluşturduğu ve sosyal medya ve interneti son derece etkin kullandığı göz önünde bulundurulduğunda, DAİŞ’in mesajını bu kitleye ulaştırmadaki başarısı daha iyi anlaşılmaktadır.

AİDİYET PROBLEMİ VE NİHİLİZM

İngiltere’de yaşayan göçmen nüfusun genç üyeleri arasında “gidecek yerleri olmadığı” hissine sahip olan büyük bir topluluk vardır. Bu genç topluluğun ebeveynleri evlerinde gün boyu kendi etnik ve kültürel yayınlarını takip etmekte; Batı toplumlarındaki Müslüman vatandaşların büyük oranda sosyalleşme alanı olan camiler ise çoğu zaman İngilizce faaliyetler ve programlar yapmadığı için gençlere herhangi bir cazibe unsuru sunamamaktadır. Dolayısıyla bu genç topluluk, biri evleri, diğeri de kendi toplumlarının birincil sosyalleşme alanı olan camiler olmak üzere sosyal hayatlarının iki temel mekânına da kendilerini ait hissetmemektedir. Sonuç olarak bu şartlar, bu genç topluluğa çok az seçenek bırakmaktadır. Ana akım topluma herhangi bir aidiyet hissi olmayan genç topluluk suç ve isyan haricinde bir seçenek görmemektedir. Bu genç topluluk, kendi yaşadıkları kasaba ya da şehirlerde işsizlikle yüzleşmekte veya kendilerinden önceki nesillerin miras bıraktığı vasıfsız işlerde çalışmakta ve yaşadığı kasaba ya da şehrin haricinde bir hayatı tahayyül edememektedir. Çok büyük ölçüde, öfkeli oldukları hayat tarzları ve sosyal statülerini, aynı zamanda kabullenmiş ve bu şartlara teslim olmuş durumdadırlar. Yaşadıkları yabancılaşma, kendilerini kabullenmediğini düşündükleri toplumun geri kalanına olan güvensizlikleri, onları derin bir nihilizme sürüklemektedir. Bu da, onları bazı durumlarda çok daha tehlikeli fikirlere açık hale getirmektedir.

DIŞLANMIŞLIK HİSSİ

Radikalleşmeye meyilli olan Müslümanlar, kendilerini ve diğer Müslümanları zihinlerinde büsbütün “mağdur” ve “kurban” konumuna sokmaktan ziyade, bunu, zihinlerindeki “zalim”i insanlık dışı bir tanımlamaya tabi tutmaya yetecek ölçüde yapmaktadır. İslami kaynakların sığ bir yorumlamaya tabi tutulmasıyla meşrulaştırılan ve dini görünümlü sınıflandırmalarla da pekiştirilen bu narsistik hâlet-i ruhiye, tek müsebbibinin “Kâfir Batı” olduğu genel bir dışlanmışlık hissini güçlendirmektedir.

Bu narsistik hâlet-i ruhiye ve beraberindeki dışlanmışlık hissi, bu insanların ‘haklı şiddet’i uygulamak suretiyle saldırılarının ardından haklılık hissini sadece psikolojik ve fikrî değil, fizikî olarak da yaşamalarını mümkün kılmaktadır. Bir DAİŞ mensubu, askeri bir baskın yaparken veya bir rehineyi infaz ederken çaresiz ve bastırılmış biri olmaktan çıkmakta, Allah tarafından seçilen bir “kahraman”a dönüşmektedir. Allah tarafından seçilen bu kahraman, hakikat ve adaleti ayakta tutmak için her şeyi feda eden biri olarak “iman” ve “küfür” arasındaki bütünüyle kozmik mücadelenin güçlü ve etkili bir aktörü haline gelmektedir.

GERÇEK MAĞDURİYETLER

Kişilerin yaşamış olduğu yabancılaşma ve hastalıklı durumu güçlendiren mağduriyetler fikrî değil, son derece materyal bir düzlemde cereyan etmektedir. ABD, İngiltere ve Avrupa’da sürekli ve bazı durumlarda da artan oranlarda İslam karşıtı nefret ve sosyal dışlamanın varlığına dair ikna edici bulgular vardır. Mesela, İngiltere’deki etnik olarak Güney Asyalı Müslümanların % 70’i yoksulluk içindedir ve İngiltere vatandaşı olan Müslümanlar, işsizlik, konut edinmede ayrımcılık, sağlık sorunları ve psikolojik sorunlarla toplumun diğer kesimlerine kıyasla orantısız bir şekilde maluldür.

Batılı ülkelerin dış politikalarından kaynaklanan mağduriyetler de önemli bir yer tutmaktadır. Bazı tahminlere göre, 1990 yılından bu yana Batılı ülkelerin Irak ve Afganistan müdahalelerinin sonucunda hayatını kaybeden insan sayısı 4 milyondur. Harvard Üniversitesi’nden Profesör Stephen Walt ihtiyatlı bir tahminde bulunarak Amerikan kuvvetlerince öldürülen Müslüman sayısının 288,000 ve ölen Amerikalı sayısının da 10,000 olduğu yönünde bir tahminde bulunmaktadır. Walt’ın dile getirdiği bu mümkün olan en düşük ihtimal temel alınsa dahi, Müslüman ülkelerde uygulanan Batılı şiddet, İslam’a isnat edilen terör sonucu hayatını kaybeden Batılıların maruz kaldığı şiddeti hem niteliksel hem de niceliksel olarak geride bırakmaktadır.

MÜSLÜMANLARI HEDEF ALAN MEDYA

Müslümanları terör ve aşırılıkla özdeşleştiren sürekli ve ısrarlı medya faaliyetleri, geniş çapta ayrımcı tutumların altyapısını oluşturmakta; Müslümanların tehlikeli ötekiler, potansiyel teröristler veya terörist sempatizanları olduğu yönündeki bilinçaltı şüpheleri körüklemektedir. Bu şüpheler de zamanla Müslümanlara yönelik bireysel veya toplumsal tepki ve dışlama şeklinde tezahür etmektedir.

Gelişmiş Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların, birer savaşçı olarak DAİŞ saflarına katılmayı tercih etmeleri, bahse konu kişilerin içinde yaşadıkları Batılı toplumların sosyal açıdan en alt tabakasında yer almaları, dışlanmaya maruz kalmaları ve sonuç olarak kendilerine bu toplumlarda bir yer bulamamaları gibi faktörlerle alakalıdır. DAİŞ, anlam kaybına uğrayan ve nihilizme sürüklenen bu kitleye hem bir amaç ve ideal hem de savaşçı olarak bünyesine kattığı kişilere güç, itibar ve otoriteyi tatma imkânı sunan bir alternatif olarak belirmektedir.

[Yeni Şafak, 2 Aralık 2015]

İNGİLTERE & MI5 & MI6 DOSYASI /// YUSUF ERTUĞRAL : Britanya Ne Kadar Demokratik ?


Britanya Ne Kadar Demokratik? “Liberal Demokratların Birleşik Krallıktaki Mücadelesi”

İngiliz siyasi evriminde Britanyalıların önce monarkın gücünü sınırlayarak ve daha sonrada katılımı genişleterek demokrasiye doğru ilerlemiştir. Fakat yakından incelendiğinde ise çok önemli karar süreçlerin dahi kısmen demokratik olarak denetlendiği fark edilecektir. Devlet memurları demokrasiye çok fazla yansımayan çok fazla girdi üreterek bürokrasiyi hantallaştırmaktadır.

Buradan Britanya’nın gerçek demokrasinin olmadığını mı çıkartmamız gerekmektedir? Tabi ki hayır, buradan bizim hiçbir ülkenin kendi bürokrasisi üzerinde mükemmel bir denetim icra etmediğini ve partiler ile seçimlerin, yalnızca bunu yapabilme demokrasi girişimleri olduğunu anlamamız gerektiğini gösterir. İdeolojik rekabet, çıkar gruplarının partiler ve bürokrasi üzerinde etkiler, üst düzey devlet memurlarının bakanlarla olan ilişkiler ve diğer etkileşimler demokratik ortamdan uzaktır. Halk kendisinin oy vereceklerini dahi seçmez, bu parti ileri gelenlerinin meselesidir. Halkın bütün yaptığı, birkaç yılda bir oy vermektir ve seçimlerle sınırlıdır.

Birleşik Krallıkta tek üyeli bölge ve en fazla oy alanının kazandığı İngiliz seçim sistemi özellikle bölgelere dağılmış olan Liberal Demokratlar gibi üçüncü partilere karşı çok katıdır. Bu seçim sistemi seçmen davranışının doğrudan etkileyerek asla iktidara gelemeyeceğinden emin olduklarını hissettiklerinden oylarının ziyan olmamasını istemeyen seçmenlerin cesaretini kırmaktadır.

Mayıs 2015 seçimlerinde Muhafazakâr Parti görünüşte açık ara bir farkla zaferini ilan etse de ülkenin seçim sisteminin adilliği ile ilgili tartışmaları seçim sonucu tekrar gündeme gelmiştir. Birleşik Krallık Bağımsız Parti (UKİP), 4 milyona yakın oy almasına karşın bir milletvekili hakkı kazana bilmiştir. İskoçya Ulusal Parti SNP’ nin UKIP’ın yaklaşık yarısı oy alıp 56 milletvekili kazanması UKIP’ in lideri Nigel Farage’ a karşı olumsuz bakanlar arasında dahi ülkenin seçim sisteminin adilliği tartışılmaya başlanmıştır.

Seçimin en büyük mağlubu kuşkusuz Liberal Demokrat Parti olmuştur. Liberaller beş yıl boyunca koalisyonun küçük ortağıydı. Fakat 57 olan milletvekili sayıları sekize düşmüştür. Vince Cable, Danny Alexander, Simon Hughes gibi partinin etkin önemli isimleri milletvekili seçilememiştir. Seçim sonucu Liberal Demokrat Parti’nin lideri Nick Clegg de istifasını açıklamıştır. Clegg, partinin başarısızlığından dolayı kendisini sorumlu tuttu zira Clegg bunu, koalisyona “girme kararının bedeli” olarak tanımladı.

Liberal Demokrat Parti’nin eski lideri Clegg, Avrupa’da liberalizm yolculuğunun korku siyasetine karşı iyi bir yol kat edemediğini belirterek, milliyetçilikle “bize karşı onlar” ın Avrupa’da yükselişe geçtiği konusunda uyarıda bulunmuştu. Clegg, bu durumun İngiltere’yi tehlikeli bir noktaya getirdiğini vurgulamış, “Güçlü ve devlet adamına yakışır liderliğin yokluğunda, Birleşik Krallık’ın varlığının büyük bir tehlikede” olduğunu ifade etmişti.

Mayıs 2014 seçimlerinde diğer ağır bir yenilgi alan İşçi Partisi oy kaybettiği İskoçya’da oylarını yüksek miktarda artıran İskoç Ulusal Partisi (SNP), parlamentoda İskoçya’ya ayrılan 59 sandalyenin 56’sını kazanmıştır. İşçi Partisi eski lideri Ed Miliband ‘da Clegg’in ifadelerine benzer bir açıklama yaparak “İskoçya’dan yükselen milliyetçiliğin partilerini alt ettiği” şeklindeki açıklaması ekonomik istikrarsızlığın “ekonomik” ve “siyasi milliyetçiliğin” Birleşik Krallıkta gündeminden düşmeyen iç politik sorun haline dönüştüğünü ifade etmiştir.

Yazımın en başında sorduğum soruyu tekrar soralım; Britanya’nın gerçekten de demokrasinin olmadığını mı çıkartmamız gerekmektedir? Yine cevap kesinlikle hayır olacaktır. Yukarıda kısaca söz edilen ve örnek olarak gösterdiğim Mayıs 2014 seçim sonuçlarının “İngiliz istisnası” na bağlaya biliriz.

Birleşik Krallık’da aşırı sağ partilerin, seçmen potansiyeline rağmen yakın zamana kadar gelişememesi siyaset biliminde “İngiliz istisnası” olarak tanımlanmaktadır. Kısaca İngiliz istisnası demokratik kurumların sağlamlığı, liberal gelenek, köklü bir kanun ve düzeni, merkez sağda Muhafazakâr Parti’nin gücü ve dar bölge çoğunluk esasına dayalı seçim sistemi olarak tanımlaya biliriz. Kısaca, İngiliz istisnası bir yandan demokrasinin emniyet supap’ı işlevini görürken diğer yandan ise Liberal Demokrat Parti gibi üçüncü partileri aleyhine işleye bilmektedir.

Sonuç olarak 2005 seçimlerin ’de Muhafazakâr ve İşçi Partisinin yarattığı geniş çaplı hayal kırıklığı, Liberal Demokrat Partiyi yükseliş kazandırmıştır. Çünkü Irak savaşına karşı çıkan tek partiydi. Fakat koalisyon hükümetine ortak olması oylarının son seçimde erimesine yol açmıştır. Kamuoyu anketlerin zaman zaman, Liberal Demokratik Parti’nin ikinci büyük parti potansiyeli olduğunu göstermektedir. Dar bölge yerine nispi sistemin gelmesi Liberal Demokrat Partisini yukarı çekerek muhafazakarlaşan ve aşırı Sağ’a kayan seçmeni konsolide edecektir.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.