Aylık arşivler: Nisan 2016

ERGENEKON DOSYASI : Hrant Dink cinayetinden cemaat’in merkezi çıktı


Hrant Dink’e suikast yapılacağına ilişkin evraka bakmakla görevli büro C-2 olduğu halde F-4 raporu C-5’e gönderildi.

Hrant Dink soruşturmasını yürüten İstanbul Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu’na gönderdiği raporda şu ifadelere yer verdi: Hrant Dink’in öldürüleceğine yönelik gönderilen yazı ve F-4 raporunun, gereği yapılmak üzere, iddia edilen Ergenekon Terör Örgütünün takibine yönelik gayri resmi olarak kurulan C-5 (Ulusalcılık) Bürosu’na verildiği tespit edilmiştir.

C-5’İN KUCAĞINDA

Aydınlık gazetesinden Mehmet Bozkurt’un haberine göre, Emniyet raporu: C-5′ Ergenekon’a yönelik gayrı resmi kuruldu. Dink’in öldürüleceğine yönelik gönderilen yazı ve F-4 raporu C-5’e gönderildi. Dink’i öldüren Yasin Hayal grubunun C-5 tarafından takip edilmesiyle, FETO tarafından iddia edilen Ergenekon operasyonlarına zemin hazırlamak için Dink cinayetine göz yumuldu.

Hrant Dink soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosunun sorusu üzerine Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığından gönderilen Daire Başkanı Engin Dinç imzalı yazıda C-5’in Ergenekon’a yönelik gayrı resmi kurulduğu belirtildi: "Hrant Dink’e suikast yapılacağı ile ilgili evraka bakmakla görevli büronun C-2 olduğu ancak Hrant Dink’in öldürüleceğine yönelik gönderilen yazı ve F4 raporunun, gereği yapılmak üzere, iddia edilen Ergenekon Terör Örgütünün takibine yönelik gayri resmi olarak kurulan C-5 (Ulusalcılık) Bürosuna verildiği tespit edilmiştir."

‘GÖZ YUMDULAR’

Raporun devam eden paragrafında ise oldukça çarpıcı bir tespit yapıldı. Dink’i öldüren Yasin Hayal grubunun "Ulusalcılık" faaliyetine bakan C-5 Büro tarafından takip edilmesi raporda şöyle değerlendirildi: "Kamuoyunda Hrant Dink cinayetine Fethullahçı Terör Örgütü (FTÖ) / Paralel Devlet Yapılanması (PDY) tarafından iddia edilen Ergenekon Terör Örgütüne yönelik düzenlenecek operasyonlara zemin oluşturma amacıyla, bilinçli olarak göz yumulduğu iddialarıyla örtüşmekte." Savcılığın hazırladığı ve bugün yargılama konusu iddianame ile Emniyet raporlarında, FETÖ yapılanması içinde olan emniyetçilerin, Dink’in öldürülmesine, Ergenekon’a zemin oluşturmak için "göz yumdukları" açıkça ifade ediliyor. Şimdi Dink davasının görüldüğü mahkemede dönemin istihbartçılarını yargı karşına çıkaran iddia şu: "Somut olayda şüpheli Ramazan Akyürek. Ali Fuat Yılmazer ve Coşgun Çakarın Emniyet Teşkilatı içinde Gülen Cemaati olarak tanımlanan bir yapılanmayı gerçekleştirerek, sonradan kumpas olduğu anlaşılan Ergenekon, Balyoz gibi soruşturmaları başlatmayı amaç edinen silahlı terör örgütünün yöneticilerinden olduğu, bu anlamda, amaç suçun gerçekleştirilmesi için Hrant Dink cinayetinin araç suç niteliğinde olduğu…"

SÜRECİ GÜLEN BAŞLATTI

Yaşanan sürecin işaret fişeği 2005’te atıldı. Fethullah Gülen 8 Ekim 2005’te Aktüel Dergisine verdiği demeçte "Ulusalcı dalgayı aşacağız" demişti.

Gülen’in bu açıklamasıyla, bugün FETÖ suçlamasıyla yargı önüne çıkarılan isimlerin Emniyet’teki o dönem faaliyetlerinin paralellik göstermesi tesadüf değil. Bu isimlerin görev yaptıkları yerler izlendiğinde özellikle lstahbarat Daire Başkanlığı ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne odaklandıkları ve etkili makamlara yükseldikleri dikkat çekiyor.

Emniyet’in Ulusalcılığı brifingde ele aldığı ve Terörle Mücadele ve Harekat Dairesi’nin faaliyetleri altında değerlendirildiği ortaya çıkmıştı. Brifingte "Ulusalcıların kullandığı aşırı yaklaşımların amacını aştığı ve propaganda amaçlı önemli bazı gelişmeleri tetiklediği" iddia edilmişti. Gerekli mevkiler ele geçirildikçe her kazanılan mevzide Gülen’in işaret ettiği hedefe ateş edildi. Peki. Gülenciler bu kadroları nasıl ele geçirdi? Ali Fuat Yılmazer’in 2005’te girdiği İsitahbarat Daire Başkanlığı’nda Ergenekon’a zemin hazırlayacak gerekli alt yapıyı kurduktan sonra Ergenekon operasyonlarını başlatmak için 28 Mart 2007’de İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne geçti. Bu nasıl oldu?

Dink cinayetinden 6 gün önce İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Daire Başkanlığı Personel Şube Müdürü Coşkun Çakar tarafından Ankara’ya İstihbarat Daire Başkanlığı’na çağırıldı. İstihbarat Daire Başkanlığı’nda Şube Müdürü olarak görev yapan Recep Güven’in lojmanında yapılan görüşmede Coşkun Çakar, Ahmet İlhan Güler’e "İstanbul’u derhal terk edeceksin, seni İstanbul’da müdür olarak istemiyoruz’ dedi. Bu konu sorgulamada taraflara soruldu. Tanık Fikret Salmaner olaya şahit olduğunu doğruladı.

Ahmet İlhan Güler İstanbul’a dönerek olayı dönemin İl Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’a anlattı. Cerrah’ın direnmesi sayesinde planlanan değişiklik gerçekleşmedi. 6 gün sonra Dink öldürüldü.

Cinayetten 10 gün kadar sonra yürütülen idari soruşturma sırasında , Ahmet İlhan Güler, "cinayetin önlenmesi konusunda kusurlu ve sorumlu" bulunarak açığa alındı. Yaklaşık 1 ay sonra Ali Fuat Yılmazer’in İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü’ne ataması yapıldı.

50 SANİYEYLE DANIŞTAY’DAN ERGENEKON’A

Güler’in İstanbul İstihbaratından alınma gerekçisi ise daha başka. 17 Mayıs 2006’daki Danıştay saldırısının faili Alparslan Arslan ile emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin arasında, saldırıdan 6 ay önce "50 saniyelik" bir telefon görüşmesi gerekçe gösterilerek, Tekin ile Danıştay saldırısı arasında bağlantı kurulmak isteniyordu.

Danıştay cinayetinden kısa süre sonra, kendisini Ankara İstihbarat Şube Müdürü Muharrem Durmazın aradığını kaydeden Güler, ifadesinde şunları anlattı: "Danıştay cinayetinden 7-8 ay kadar önce Muzaffer Tekin ve Alparslan Arslan arasında bir ilişki, bağlantı olduğunu söyledi. İlişkinin boyutunu sordum. Bana telefon irtibatı olduğunu söyledi. Ben de ‘yoğun bir irtibat var mı’ dedim. Cinayetten 7-8 ay önce kadar Alparslan Arslan’ın araması üzerine Muzaffer Tekin ile 50 küsür saniyelik bir görüşme olduğunu söyledi, içeriğinin eylem ya da örgütsel bağla ilgisini sordum. Durmaz ise ‘Önemli değil biz bunu ilişkilendiriyoruz’ cevabını verdi. Ben de Durmaza bu yaklaşımın doğru olmadığını ve ahlaki bulmadığımı söyledim. Bu görüşmeden birkaç gün sonra Muzaffer Tekin’in evinde arama yapıldı. Süs olarak kullanılan boş mermi kovanları da suç deliliymiş gibi bu aramalarda tutanaklara geçirildi."

Danıştay saldırısıyla Ergenekon kumpası arasındaki bağı İstanbul Emniyet Müdürlüğü koparmıştı. 1 yıl sonra gelen Dink cinayeti de aynı engele takılmak üzereydi.

İstanbul-Trabzon-Ankara hattındaki zincirin en zayıf halkası İstanbul’du. İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Güler devreden çıkarıldı. Yılmazer 29 Mart 2007 günü boşalan koltuğa oturdu. Kritik iş kotarılmıştı. 2 ay sonra da Ümraniye’de bombaların bulunmasıyla süreç başlatıldı.

ŞEFLER ÖNDE, BELGELER ARKADA

Ankara’da Daire Başkanlığı, Yılmazer’in ayrıldığı C Şube Müdürlüğü’ne iki ay sonra Lokman Kırcıh’yı atadı.

Kırçılı bu görevi 9 Eylül 2008’e kadar yaptı. Yılmazer ve Kırcılı’nın görev yaptığı dönemde C-5 Büro’ya, Ergenekon’la ilgili 131 evrak girişi yapıldı. Kırçılı daha sonra E Şubesi’ne geçti. Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı’nın 9 Temmuz 2015 günlü yazısında, Kırcılı’nın ayrılmasından sonra C-5’e Ergenekon’la ilgili bir evrak girmediği tespiti yapılıyor.

Kırçılı E Şube’ye gidince, şubedeki 10 polis de derhal gönderildi. Onların yerine farklı şubelerden 22 memur getirildi.

Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama aşamasında Emniyet, MİT, Genelkurmay ve Jandarma ya Ergenekon Terör Örgütü’nün olup olmadığını sorduğunda, "Arşiv kayıtlarında böyle bir örgüte rastlanılmadığı" yanıtını aldı. Şube müdürleriyle birlikte evraklar da mı yer değiştirdi?

Odatv.com

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : IŞİD’de 1500 Katyuşa daha varmış


TÜRKİYE’ye son dönemlerde hemen her gün roket, havan ve antitank füzeleriyle saldıran terör örgütü IŞİD’in elinde yaklaşık 1500 tane roket rampası olan Katyuşa bulunduğu bildirildi.

Türk güvenlik birimlerinin yerel istihbarat kaynaklarının yanı sıra insansız hava araçları üzerinden elde ettiği bilgiler, havadan etkili müdahale olmadığı sürece sınır hattında IŞİD tehditinin devam edeceğini ortaya koydu. İstihbarat bilgileri, terör örgütü IŞİD’in elinde 1500 kadar Katyuşa olduğunu gösteriyor. Kaynaklar havan ve antitank füzeleri de dikkate alındığında bu sayının daha da artacağını vurguladı.

İKİ ÜLKE ORDUSUNDAN

IŞİD’in bu silahların neredeyse tamamını Suriye’de rejim güçlerinden, Irak’ta da özellikle Irak ordusunun Musul’u terk etmesi sırasında ele geçirdiği belirtildi. IŞİD’in sınır hattındaki mevzilerinden bazılarında top da bulunduğu belirlendi. Kaynaklar, özellikle koalisyon güçlerine ait uçakların IŞİD mevzilerini vurmasında Türkiye’nin verdiği istihbarat bilgilerinin etkili olduğunu söyledi.

BAĞ EVLERİNE DÜŞTÜ

Terör örgütü IŞİD’in dün sabah Suriye tarafından attığı Katyuşa roketleri Kilis-Öncüpınar karayolu yakınlarındaki bağ evlerinin bulunduğu bölgeye düştü. Boş araziye düşen roketler nedeniyle ölen veya yaralanan olmadı. IŞİD’in saldırısına sınırda konuşlu Türk topçu birliği Fırtına obüsleriyle misliyle karşılık verdi. IŞİD’in ocak başından bu yana Türkiye’ye yönelik saldırılarında 18 kişi yaşamını yitirdi.

ASIKERİ CASUSLUK DAVASI : Pandora’nın kutusu açıldı


İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 68 sanık hakkında, beraatle sonuçlanan ‘Askeri Casusluk’ davasında kumpas kurulduğu iddiasıyla hazırladığı iddianame mahkeme tarafından kabul edildi

Raporda, Sapanca’da ele geçirilen Pandora Veri Tabanı’na ilişkin bilgi ve belgelerin büyük kısmının, İçişleri Bakanlığı Bilgi İşlem Daire Başkanlığı’nda bulunan evrak arşiv modülünden alındığı açığa çıktı

İzmir Anayasal Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından, aralarında Fetullah Gülen ile İzmir’deki Askeri Casusluk soruşturmasında görev alan İzmir Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü ile İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde görev alan emniyet mensuplarının da olduğu 68 sanık hakkında hazırladığı bin 13 sayfalık iddianame, İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

İddianamede, Fetullah Gülen’in, “silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, devletin birligini ve ülke bütünlüğü bozma, iftira, suç uydurma, kamu görevlisinin resmi belgede sahteciliği, özel hayatın gizliliğini ihlal, hukuka aykırı kişisel verileri kaydetmek, ele geçirmek veya yaymak, açıklanması yasaklanan gizli bilgileri açıklama, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme” suçlarından cezalandırılması istendi.

Kurgu hazırladılar

İddianamede, soruşturmanın, İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişliğince, “kamuoyunda fuhuş ve askeri casusluk olarak bilinen soruşturmanın o tarihte İzmir Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü ile İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde görev alan bazı emniyet mensupları tarafından kurgulandığı, soruşturma öncesinde önleme dinlemelerinin yapıldığı ve soruşturmaya geçildiğinde adli dinlemelerin bu kurgu üzerine oturtulduğu, istihbarat şubesinin hazırladığı bilgi notları ile adli soruşturmaya yön verildiği, daha sonra yapılan aramalarda ele geçen ve Pandora adı verilen dijital verilerin barındırıldığı harici belleğin ve içerisindeki bilgilerin bu kurguyu hazırlayanlar tarafından oluşturulup arama yapılan evlere montelendiği” şeklindeki tespiti üzerine başlatıldığı vurgulandı.

‘Temelsiz kaldı’

Raporda, sözde casusluk örgütünün lideri olduğu iddia edilen Bilgin Özkaynak’ın Sapanca’daki yazlık evinde ele geçirilen Pandora Veri Tabanı’na ilişkin belgelerin büyük kısmının, İçişleri Bakanlığı Bilgi İşlem Daire Başkanlığı’nda bulunan evrak arşiv modülünden alındığı belirtildi. İzmir İl Emniyet Müdürlüğü’nün düzenlemiş olduğu polis fezlekesi ile İzmir Cumhuriyet Savcısı Zafer Kılınç tarafından hazırlanan iddianamenin temelsiz kaldığı ve çatısının çöktüğü ifadelerine yer verildi.

‘Asker ve sivil bürokratları dahil etmek’

İddianamede yer verilen İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri tarafından düzenlenen raporda bazı tespitler şöyle yer aldı:

– Safiye K. ile Narin K.’nın telefonları örgüt bağını ortaya koymadan başka ad altında yasal olmadan dinlendi.

– Asıl amacın Narin K.’nın irtibatlı olduğu asker şahıslar ve fişlediği iddia edilen sivil bürokratlara ulaşarak asker ve sivil bürokratları soruşturmaya dahil etmek olduğu, özetle Narin K.’nın tıpkı Safiye K. gibi bu soruşturmanın olmazsa olmazı olduğu anlaşılmıştır.

SANAT DÜNYASI : 200 Bin Liralık Çakal Carlos Heykeli Kargoda Kayboldu


İstihbarat örgütleri tarafından dünyanın en çok aranan adamı olarak ilan edilen ve yaptığı eylemle hayatı filmlere konu olan Çakal Carlos’un 200 bin TL değerindeki büstü, Türkiye’den Venezuella’ya giderken yolda kayboldu.

1980’li yıllarda yaptığı eylemle adını duyuran ve hayatı filmlere, kitaplara konu olan Çakal Carlos lakaplı Ilich Ramirez Sanche’in, Türk sanatçı tarafından yapılan büstü, kargo şirketi tarafından Venezuella’ya gönderilirken kayboldu. Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği Kurucu Başkanı, Şair ve Heykeltraş Dr. Ümit Yaşar Işıkhan 2014 yılının Haziran ayında Venezuella Devrim Müzesi’nde sergilenmek üzere yaptığı Çakal Carlos heykelini devletin kargo kuruluşuna teslim etti. İddiaya göre aradan uzun bir süre geçmesine rağmen kargo şirketi 16 kilogram ağırlığında olan büstü Venezuella’ya ulaştıramadı. Uzun bir süre resmi kargo kurumu ile yazışmalar yaparak heykelinin geri gelmesini bekleyen Işıkhan, hiçbir sonuç alamayınca konuyu yargıya taşıdı.

DÜNYA LİDERLERİNDEN CHAVEZ DE HEYKELİ İSTEDİ

Manevi abim dediği Çakal Carlos’a sürpriz yaparak heykel yaptığını ve Carlos’un heykeli görünce kendisine mektup yazdığını belirten Işıkhan, dünyanın sıra dışı liderlerinden Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in de Çakal Carlos büstünü Devrim Müzesinde sergilenmesini istediğini belirtti. İlk defa bir Türk heykelinin dünyanın renkli liderlerinden Chavez’in de mezarının yer aldığı müzede sergilenecek iken kaybolduğunu dile getiren Ümit Yaşar Işıkhan, "8 ay boyunca uğraştım. Gerçek anlamda dünya çapında tanınan bir insanın heykelini yapmak kolay değil, en küçük farklı bir mimik bile o ifadeyi bozuyor. Üzerinde çok çalıştım, daha sağlıklı olsun, daha uzun yıllar korunsun diye bronz olarak döktürdüm heykeli ve gönderdim" dedi.

"BU BASİT BİR OBJE DEĞİL BİR SANAT ESERİ"

Heykeli gönderdikten sonra ulaşıp ulaşmadığının takibini internetten yapan ve kargonun ulaşmadığını gören Işıkhan, kargo şirketine giderek ürünün akıbetini öğrenme amacıyla reklamasyon uygulamasını talep ettiğini söyledi. Reklamasyon sonucunda kendisine 5-6 ay cevap verildiğini öne süren Işıkhan, "Gelen yanıtta söz konusu eserin İstanbul’dan çıktığı ve ondan sonra akıbetinin bilinmediğini söyledi. Ben hem şaşırdım hem üzüldüm. Çünkü sonuçta basit bir obje değil. O benim 8 ay boyunca yaptığım bir eser, bir sanat eseri. Onun tekrarını yapmanız mümkün değil. Aynı tabloyu tekrar yapamazsınız, aynı şeyi tekrar yazamazsınız. Aynı heykeli tekrar yapamazsınız. Hakikaten çok üzüldüm, kendi üzüntüme mi yanayım, Carlos’a verilen sözü tutamadık, ona mı yanayım? Devrim Müzesinde Türkiye’den bir heykeltıraşın objesi yer alacaktı ona mı yanayım? Böyle çok yönlü mağduriyetler söz konusu oldu" diye konuştu.

"O BENİM ÇOCUĞUMDU, 16 KİLOLUK KARGO NASIL KAYBOLUR"

Kargo şirketinin kendisine para teklif ettiğini öne süren ve hiçbir sonuç alamayınca hukuki süreci başlattığını anlatan Işıkhan, şunları söyledi: "Ben para peşinde değilim, tazminat istemiyorum. Ben heykelimi geri istiyorum. Çünkü sizin vereceğiniz para ile o heykeli ben tekrar üretemem, yapamam. O ruhu veremem. Ben istemiyorum, sadece eserimin geri verilmesini istiyorum. O benim çocuğum, benim ürettiğim bir obje. Düşünsenize bir metreye bir metre büyük bir koli. İçinde 16 kiloluk bronz bir heykel ve üzerinde Kültür Bakanlığının resmi yazısı var. Heykelle ilgili bütün teknik bilgi yer almasına rağmen kayboldu. Şaşırdım. 16 kilogramlık bir kargo nasıl kaybolur. Hele bu çağda. Artık insanların uzaya gittiği bir çağda, 16 kiloluk bir kargo ve en çok güvenilir dediğiniz devletin bir kargo kuruluşunda kaybolmasına şaşırdım."

İLK DEFA TÜRKİYE’DEN BİR ESER YER ALACAKTI

Dünyanın sıra dışı liderlerinden olan Hugo Chavez’in de eserin sergilenmesi için onay verdiğini ve ilk defa bir Türk heykelinin dünyanın devrim müzesinde sergileneceğine işaret eden Işıkhan, sözlerini şöyle sürdürdü: "Son yüzyılın en önemli devrimci şahsiyetlerinden biridir Hugo Chavez. Onun Carlos ile ilişkileri çok daha farklı, ikisi aynı devrim karargahında büyümüş insanlar. Rahmetli Chavez’in mezarı Devrim Müzesinde. Devrimde emeği geçen şahsiyetlerin, objelerin hepsi orada. Bir devrim müzesinde Türkiye’den bir şair bir heykeltraş olarak yer almak hem benim için hem de ülkem içinde bir gurur ve ilk defa olacaktı."

HEYKELİ BULANA HEYKEL ÖDÜLÜ

Çocuğum dediği eserin yerini hiçbir paranın dolduramayacağını belirten Işıkhan "Biz Carlos’u istiyoruz. Carlos’un bulunması halinde o büstü önce Paris’e Carlos’u ziyaret edip kendisine takdim etmeye ve oradan Devrim Müzesine konulmak üzere biz Venezuella’ya gideceğiz" ifadelerini kullandı.

Türk şair ve heykeltraş Ümit Yaşar Işıkhan, eserinin geri getirilmesine vesile olan ya da bulan kişinin heykelini de yaparak ödül vereceğini söyledi.

200 BİN TL DEĞERİNDE

Işıkhan, hiçbir sanat eserinin para ile ölçülemeyeceğini, ancak dünyaca ünlü bir kişiyi çizdiği heykelinin değerinin yaklaşık 200 bin TL değerinde olduğunu anlattı.

"HUKUKİ MÜCADELEMİZ DEVAM EDECEK"

Ümit Yaşar Işıkhan’ın Avukatı Seval Karabay da, kargo şirketinin İstanbul’a kadar takip ettiğini ancak daha sonra akıbetinin ne olduğunu bilmediklerini ifade ettiğini öne sürerek, "Müvekkilim uzun mücadele sonucu eserini yapmış ve kendince güvenilir olarak düşündüğü bir kargo şirketine teslim etmiştir. Ama her nasılsa 16 kiloluk bu büst heykel yerine ulaştırılamadığı gibi kaybolmuştur. Tüketici Mahkemesinde kargo şirketine maddi ve manevi tazminat davası açarak mücadeleye başladık. Bunu biz basit bir tazminat davası olarak görmüyoruz. Müvekkilimin çocuğu gibi gördüğü eserini kaybetmiş olan şirketin bu zararı tazmini mümkün değil. Bir ülkenin, bir sanatçının tanıtımı çok kolay değil. Dünya çapında bir devrim müzesinde sergilenecek bir eserin hem ülkemize hem sanatçımıza katkısı çok daha büyük olacaktı. Bu sebeple bizim hukuk mücadelemiz bu yönde de devam edecek."

TARİH : KUBRAT HAN’IN BÜYÜK BULGAR DEVLETİ


Doğudan gelip, Karadeniz boylarına inen Göktürkler ile onlardan kaçıp şimdiki Macar ovasında yurt tutan Avarlar arasındaki bölgede, Karadeniz ile Kafkaslar’ın kuzeyinde yaşayan ve toprakları bu iki güç arasında paylaşılan Oğur-Bulgar Türkleri, yaklaşık aynı zamanda (Birinci) Göktürk Devleti’nin yıkılması (630) ve Avarların İstanbul kuşatmasında (630) hezimete uğrayıp zayıflamasıyla bağımsızlıklarını kazanma imkanı bulmuş ve Kubrat Han önderliğinde bu bölgede kendi devletlerini kurmuşlardır. Tarihlere ‘Büyük Bulgaristan’ olarak geçen ve 40 yıl civarında yaşayan bu devlet hakkında çağdaş kaynaklar kısmi bilgi vermekte ise de, pek çok konu karanlıkta kalmaktadır. Öyle ki, henüz bu devletin tam yeri üzerinde dahi anlaşılamamıştır.

Önceki dönemlerde de önemli çalışmalar olmakla birlikte, Kubrat’ın Bulgar Devleti ile ilgili ilk derli toplu çalışmayı Moravcsik yapmış,[1] onun çalışmaları daha sonraki eserlere temel teşkil etmiştir. Buna göre, Bulgar Devleti’nin kurulduğu yer Kuzey Kafkasya’da, Kuban ve Don nehirleri arasındaki bölgedir ve Bulgarlar aslında burada yaşayan Onoğurlardan başkası değillerdir. Ural boylarından gelen Macarların da daha sonra burada uzun süre kaldığını dikkate alan Macar alimleri bu fikre itibar etmişler, başta Nemeth,[2] Szâdeczky-Kardoss,[3] Ligeti[4] ve Bâlint[5] olmak üzere sürekli bu fikri destekler yönde yayın yapmışlardır.

Buna katılmayan bilginler de olmuştur. Örneğin Zimonyi, Kubrat’ın devletini Karadeniz’in kuzey kıyılarında düşünmüştür.[6] Moravcsik’ten çok önce Westberg[7] ve Marquart’ın[8] Bulgar ve Onoğur kavim adları arasında ilgi olmadığını, dolayısıyla bu devletin yerinin batıda olduğunu düşündüğünü de eklemek gerekir. Son zamanlarda Pohl bu devleti Azak’ın her iki yanına yerleştirmiştir.[9] Romaşov ise sonradan Kutrigurların Büyük Bulgar Devleti’ne katıldığını, Don-Dnyeper arasında yaşadıkları için de devletin sınırlarının batıda Dnyeper’e ulaştığını söylemiştir.[10] Ben ise önceki iki çalışmamda Kubrat’ın Bulgaristan’ın Dnyeper bölgesinde olduğunu belirtmiştim.[11] Bu devletin sınırları doğuda Don boylarında idi; batıda ise Bug nehrine dayanıyordu. Burada bu savım hakkındaki temel tespitleri sunacağım.

Devlet Nerede Kuruldu?

Kubrat’ın devletinin kuruluşu hakkında hâlâ tarihleme sorunları vardır. Gerçek olan şey, onun Avarlara karşı isyanının 627 yılındaki İstanbul kuşatmasında Avarlar ve müttefiklerinin yenilmesinden önce olamayacağıdır. Anlaşılan Kubrat Han, bu tarihe kadar Avarlara bağlı olarak Bulgarları yönetmiştir. Zira kaynaklar açık şekilde onun Avarlara isyan edip bağımsızlığını kazanmasından bahsederler. Onun ölüm tarihini belirlemek ise daha zordur. Elimize geçen kimi sikkelere bakılırsa, Kubrat 642 yılından sonra, ama 647’den de geç olmamak üzere ölmüştür. Theophanes’in bir kaydı ise durumu iyice karıştırır. Bizans vakanüvisi, İmparator 2. Constantine’in batıya hareket ettiği zamanda Kubrat’ın öldüğünü söyler, ama hareketten önce mi, sonra mı olduğunu bildirmez.[12] Yani ölüm tarihi 668’e kadar ertelenebilir. Ancak, tekrar para delilleri bu tarihi en fazla 650 yapmamızı sağlar. Bu tarih en mantıklı görünenidir.

Kubrat’ın devletini Kuzey Kafkasya’da değil de, batıda düşünmemizi gerektiren önemli bir ipucu, 1912 yılında, bugün Ukrayna ortalarında bulunan Mala Pereşçepino köyü yakınlarında bulunan ve Kubrat’ın olduğu varsayılan gömüttür. Burası Dnyeper’in sol ayaklarından Vorskla nehrinin sol kıyısındadır.[13] Gömütte çıkan herşeyin Petersburg’a, Hermitage’a götürüldüğü hakkında şüpheler vardır. Ancak buraya ulaşan iki yüzüğün üzerindeki damgalaştırılmış yazıda ‘Xobratoy’ (Khovratou) ve ‘Xobratou Patrikou’ (Khovratou Patrikou) kelimeleri geçmektedir.[14] Bu kabrin Büyük Han Kubrat’a mı, onun oğullarından birine mi, yoksa bir başka Kubrat’a mı ait olduğu tartışılmaktadır, ancak önemli olan, önceki bilginlerce Bulgar Devleti’nin merkezi olduğu sanılan topraklardan uzakta, yönetici sınıfa ait böyle bir kalıntının varlığıdır. Bu yüzden, Büyük Bulgar Devleti’nin merkezinin (ki, bu başlangıçta da olabilir, sonraki bir yer de) başka yerlerde olabileceği ihtimalini düşünmek için bir sebep ortaya çıkmaktadır. Öbür türlü bu mezarın nasıl buraya geldiğini açıklamak zorunda kalacağız.

Balint’e göre, esas arazisi doğuda olan Kubrat Han Hazar baskısı sebebiyle batıya çekilmiştir.[15] Yani, Bulgar Devleti’nin yıkılışına sebep gösterilen, Kubrat’ın ölümünden sonraki Hazar baskısı aslında daha erken bir tarihte gerçekleşmiştir. Fakat kaynaklar bu varsayım ile çelişmektedir. Söz konusu Hazar baskısı ve Kubrat’ın oğullarının davranışı ile ilgili bilgileri, bugün elimizde olmayan aynı kaynağa dayanan Theophanes ve Nikephoros verirler. Bu ikisi belli noktalarda ayrılırlar, ancak verilerinden ortak kaynaklarının ne söylediğini anlamak mümkündür. Buna göre, dağılıştan sonra Kubrat’ın oğlu Batbayan’a bağlı kalan halk, yazarlarımızın zamanında hala atalarının topraklarında yaşıyorlarmış.

Kuphis Gerçekte Hangi Nehirdir?

‘Ataların toprağı’ Kubrat’ın kaçtığı veya ölmeden az önce göçtüğü yer olamaz. Ortak kaynakta bu araziyi belirlemeye yarayacak üç ipucu vardır: Birincisi, bu ülke Maetois (Azak) bölgesinde bulunmaktadır; ikincisi Kuphis nehri boylarındadır ve üçüncüsü, diğer oğul Kotrag babasının ölümünden sonra Don nehrinin diğer tarafına geçmiştir. Don nehrinin öbür tarafı doğusu da olabilir, batısı da. Keza, Azak bölgesi bu denizin doğusunda olabileceği gibi, kuzeyinde de olabilir. Bu yüzden, elimizde sadece, ısrarla Kuban nehri olarak tercüme edilen Kuphis nehri kalıyor. Halbuki, kaynaklar Kubrat’ın oğullarından Esperik’in (Asparuh) Dnyeper ve Dnyester nehirlerini geçerek batıya ilerlediğini söylüyor. Eğer Kubrat’ın devleti Kafkaslar’ın kuzeyinde, Kuban boylarında olsa idi, Esperik’in batı yolunda ilerlerken Don nehrini de geçmesi gerekirdi. Ama kaynaklarda böyle bir şey geçmemektedir.

Kuphis nehrinin ismi Bizans’ın 10. yy.’daki imparator yazarı Constantine’de de geçmektedir. De Administrando Imperio’nun (bundan sonra DAI) 42. bölümünde Constantine, Tuna’dan Don üzerindeki Hazar şehri Şarkel’e giderken geçilecek ırmaklar arasında Kuphis’in ismini de verir.[16] Metinde ‘Kouphis ho Bogou’ ifadesi geçer. Eseri yayınlayan Moravcsik bunu ‘Kouphis kai ho Bogou’ olarak değiştirmiştir. Bu eklemenin doğru ve gerekli olduğuna karar vermek zordur, ama önemli olan Kuphis’in Bug ile aynı nehir olması değil, Dnyeper ile Dnyester arasında bulunmasıdır. Bu yüzden, onun Kuban ile aynı olması ihtimali kalmamaktadır.

Üstelik de Constantine’in verisi Theophanes’e uymaktadır. Zira Theophanes, bu nehrin Don ve İdil nehirlerinin birleştiği yerden doğduğunu söyler.[17] Orta Çağ’da Don ve İdil’in, şimdi Volgagrad kanalının bulunduğu yerde birleşip yeniden ayrıldığı yaygın bir inançtı. Kuphis’in Karadeniz’e nereden döküldüğü ise daha açıktır: Kırım’ın batısında bulunan Necropela veya Necropyla. Buradan Constantine de bahseder ve Dnyeper nehrinin ağzından sonra geldiğini söyler.[18] Burada yine de büyük ihtimalle Bug ve Dnyeper’in ortak halicinden bahsedilmektedir. Schramm da Kuphis nehri ile ilgili çalışmasında Theophanes’in bahsettiği nehrin Güney Bug olduğu sonucuna varmıştır.[19]

Bulgaristan’ın (Boulgaria) ve Kara Bulgarların doğuda, Kuban boylarında olmadığına işaret eden diğer kaynaklar da vardır. 7. yy.’da derlenen, ancak 9. yy.’a ait Latince bir tercümesiyle bize ulaşan Geographus Ravennas adlı coğrafya kitabı bunlardan biridir. Moravcsik’e göre bu kaynak Onoğur ülkesini (Onogoria) Don ve Kuban nehirlerinin aşağı boylarında göstermektedir.[20] Metin açık şekilde Onogoria’nın Karadeniz kıyısında ve şehirleri Livanius’un Azak bataklıkları yakınında olduğunu söylemekte, ancak hiçbir şekilde Azak’ın doğusuna işaret etmemektedir. Yani, Marquart’tan başlayarak pek çok araştırmacının kullandığı gibi, bu eserdeki verileri Bulgar ülkesini Kuban boylarına yerleştirmekte kullanamayız. Bu konuda yardımcı olabilecek kaynaklardan, elimize ulaşan 733-746 yılları arasını içeren bir kilise listesinde Onoğur ve Hun patriklerinin Kırım’da bulunan Got Metropolitliği’ne bağlı olduğu yazılıdır. Buradan da Onoğur Patrikliği’nin Azak’ın doğusunda olduğuna dair bir veri çıkartamıyoruz. Kuzeyde olması da aynı derecede mümkündür.

Bulgar Dağları ve Kara Bulgarlar

Yakınlarda yeni bir tercümesi yayınlanan Şiraklı Ananias adlı bir Ermeni’ye ait coğrafya kitabı, Bizans kaynaklarından bağımsız olduğu için, sağladığı bilgi bakımından önemlidir. 679’dan önce ama kesinlikle 668’den sonra yazıldığı anlaşılan kitapta şöyle bir cümle geçmektedir: “Hazarlardan, Bulgar dağlarından kaçan ve Avarları süren Kubrat’ın oğlu Esperik, Tuna deltasında bir adada yaşamaktadır.”[21] Aynı eserdeki Sarmat ülkesi betimlemeleri, Kubrat’ın oğlunun ‘At’ Dağları’ndan kaçtığını gösterir.

Nihai kaynak olan Ptolemeus’un eserinde At Dağları Hippikos olarak geçer. Ermeni yazar bunu ‘Jiakann’, yani ‘at’ olarak çevirmiştir. Her iki kaynak da At Dağlarından doğan ve Azak denizine dökülen ırmakları açık şekilde yine aynı denize dökülen Kuban’dan (Ermenice ‘Valdanis’, Yunanca ‘Ouardanes’) ayırır. Bu nehrin kuzeyinde (Gök) Türkler ve Bulgarlar yaşamaktadır. Dolayısıyla, Bulgar dağları Kuban nehrinin kuzeyindedir ve Kafkas silsilesinin bir parçası olamaz.

Buradaki Bulgar veya At dağlarının yerini belirlemede yine Ermeni kaynağı yardımcı olur. Buna göre İdil’in ‘Bilinmeyen Ülke’de iki kaynağı vardır.[22] Bunların, Azak denizine dökülen Don nehrinin ayrıldığı At dağlarında bir ortak akışı vardır. Yani, bu dağlar, Don ve İdil’in ortak aktığı yerdedir. Böylece, Ermeni kaynağının, Kuphis nehrinin Don ve İdil’in birleşip yeniden ayrıldığı yerde doğduğunu söyleyen Theophanes’le anlaştığı görülmektedir. Burası ise Kubrat’ın yukarda anlattığımız mezarının bulunduğu yerden başkası değildir. Bulgar hakanının gömüldüğü dağların Bulgar dağları olarak adlandırılması da tesadüfi değildir.

Genning ve Halikov, Bulgar dağlarını Donetsk yükseltilerinde ararlar.[23] Buraya kadarki bilgilerin ışığında, Romaşov’un bu dağları Yergen dağı ve Stravropol tepeleri ile özdeşleştirmesine katılmaya imkan yoktur, çünkü onun bu savı, Kuphis’in Kuban olduğu esasına dayanır.

Sözkonusu Ermeni kaynağının kısa nüshasında Bulgar Dağları geçmez ama aynı önemde bir diğer bilgiye rastlarız. Burada “Zalura’nın, yani Alman Bulgarlarının doğusu” ibaresi geçmektedir.[24] Hewsen’e bir mektubunda Toumanoff’un bu Almanların Kırım’daki Gotlar olabileceğini söylemesi doğru olsa gerektir.[25] Bizans kilise listesinde geçen Hıristiyan Bulgarların/Onoğurların Got Metropolitliği’ne bağlı olduğu haberi de bununla uyuşur.

Bundan sonra DAl’de geçen Kara Bulgaristan’ın yerini tartışmamız gerekecek. Bu ülkeyi Kuban bölgesinde düşünenler olmakla birlikte, önemli bir kısım bilgin Don-Dnyeper sahasını esas almakta, hatta İdil Bulgarlarını bu kara Bulgarlara bağlamaktadır. DAl’nin ‘Kara Bulgar ve Hazar Hakkında’ başlığını taşıyan 12. bölümünde şu cümle geçer: “Sözde Kara Bulgaristan da Hazarlara saldırabilmektedir.”[26] Sonra 42. bölümde şöyle yazar: “Bu aynı Azak denizine çok sayıda ve büyük ırmaklar dökülür; bunun kuzeyinde, üzerinde Rusların Kara Bulgaristan, Hazar ve Suriye’ye doğru geldikleri Dnyeper nehri akar.”[27] Bu haber, Kara Bulgaristan’ın Constantine zamanında Bulgar ülkesi olmadığını, sadece Bulgarların bir zamanlar yönettiği ülkeyi anlatan tarihi-coğrafi bir terim olduğunu gösterir. Dolayısıyla, Kara Bulgarların Azak’ın doğusunda yaşadığını iddia eden Moravcsik’in[28] haklı olmadığı ortaya çıkar. Buraya kadar incelenen kaynaklar, ne Kubrat’ın ‘büyük’ Bulgarlarının, ne de hemen sonraki Kara Bulgarların Kafkasya’nın kuzeyinde yaşadığına dair bir şey söylememektedir.

Avarlarla İlişkilerin Söyledikleri

Ülkesinin yerini belirlerken, Kubrat’ın Avarlarla mücadelesini dikkate almakta fayda vardır. Nikephorus’a göre “Organa’nın yeğeni, Onoğundurların efendisi Kubrat, Avar kağanına karşı ayaklanarak onun ordusunu kendi ülkesinden sürmüştür.”[29] Böylece Kubrat’ın Bulgar Devleti’nin Avar boyunduruğundan kurtulmakla başladığı anlaşılıyor. Bu isyanın tam tarihini belirlemek güçtür, ancak büyük ihtimalle, Avar kağanının İstanbul yenilgisinden sonra zayıflamasını fırsat bilerek hareket ettiği için 627 yılında bunu başarmış olmalıdır. Avar kağanının Kuban bölgesini elinde tuttuğuna dair bir haber yoktur. Çünkü ülkesi o kadar genişlememişti. Öte yandan, bu bilginin sahih olduğuna dair Szadeczky-Kardoss[30] ile anlaşmamız gerekmektedir. Ancak, Kubrat’ın Bulgaristanı’nı Dnyeper bölgesine yerleştirirsek buradaki çelişkiden kurtulabiliriz.

Ayrıca, Mala Pereşçepino’daki buluntular, şekil ve üslup olarak Avar kalıntılarına büyük ölçüde benzerler. Bu da Kubrat’ın Bulgarlarının Avarlarla oldukça yakın ilişkide olduklarını gösterir. Bu ise ancak Dnyeper bölgesinde, bugünkü Ukrayna’nın kuzeydoğusunda olabilir.

Hunların hemen ardından Avrupa’ya gelen, uzun süre bir kabile birlikleri halinde yaşayan ve nihayet 150 yıl kadar sonra Kubrat Han önderliğinde bir devlet çatısı altında toplanan Bulgarlar, bu devleti uzun süre yaşatamamışlardır. Bunun sebebi, yukarda geçtiği gibi, Kubrat’ın oğullarının iç anlaşmazlığı veya Hazar baskısı, veya bu bölünmüşlüğün Hazarlarca kullanılması olabilir. Burada bunu ayrıntılı tartışmayacağız. Zira iki kaynağımız Nikephoros ve Theophanes bu konuda yoruma açık aynı cümleleri kullanırlar: “Bu ulus (Bulgarlar) bu yüzden bölünüp dağıldığında, Sarmatlara komşu olarak yaşadıkları Barsil ülkesi denen yerin içlerinden gelen Hazar kabilesi, tam bir dokunulmazlık içinde Karadeniz’in ötesindeki tüm toprakları istila etti. Onların içinde, Bayan’ı kendilerine haraç ödemeye tabi kıldılar.”[31]

Diğer Bulgarların (Esperik’e tabi olanlar) Hazar baskısı sebebiyle bu bölgeden sürüldüğüne dair haber, 250 yıl kadar sonra Hazar kağanı Yusuf’un Endülüs Emevi halifesinin başdanışmanı Yahudi Harday’ın mektubuna cevabında da geçer. Buna göre kağan, önceden WNNTR, yani Onoğurdur halkının bulunduğu yerde hüküm sürmektedir. Onoğur/Bulgarlar daha kalabalık olduğu halde, Hazarlar galip gelmiş ve onları Tuna boylarına sürmüşlerdir.[32] Bulgar Devleti’ni Hazarların yıkıp yıkmadığı kesin değildir ama Kubrat’ın devletinin çöküşünden sonra Hazarlar Karadeniz’in kuzeyine tamamen hakim olmuşlardır. Bu da yine akla Bulgar Devleti’nin Dnyeper bölgesi ile batısında bulunduğunu getirmektedir.

Doğu Avrupa’ya göçlerin doğası ile ilgili Macar bilgin Pal Engel’in savını[33] diyalektik olarak kullandığımızda, bir bakıma Macar göçü de bu konuda bize yardımcı olabilir. Constantine göre, Macarların Karpat havzasını ele geçirmeden önceki yurdu Etelköz, Tuna ile Dnyeper arasında bulunmaktadır. Eğer 800 yılı civarında buraya geldiklerinde, Bulgarlar kısmen batıda Balkanlar’da, kısmen de kuzeyde İdil boylarında iseler, Macarlar kimin ülkesini işgal ettiler? Eğer Onoğur ülkesini almadılarsa, Macarlara verilen Onoğur adı (Ungar, Hungar, Venger, Ugar, vb.) nereden gelmektedir? Başa dönersek, Macarlar bu ismi Kuban boylarında almış olamazlar. Öbür türlü, o tarihlerde Kuban boylarında yaşamaları söz konusu olmayan Slavların Macarları böyle adlandırmasını açıklayamayız.

Sonuç

Bu gerçekler, şimdiye kadar yaygın kabul görmüş bazı şeylerin yeniden gözden geçirilmesi ve Türk-Bulgar tarihinin bu önemli kısmının yeniden yazılması ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır. Bulgarlar, daha doğrusu Bulgarların yönettiği bir Oğur boy birliği Doğu Avrupa’da Avarlarla aynı zamanda görünmüşlerdir. Tarihleri büyük ölçüde Avar tarihi ile bağlantılıdır. 630 yılı civarında Avar Devleti’nin İstanbul kuşatmasından sonra yaşadığı sarsıntılardan faydalanan Bulgarlar, Azak nehrinin kuzeyindeki bölge merkezli olarak Kubrat Han önderliğinde, bir Hıristiyan tarafından yönetilen ilk Türk devletini kurmuşlardır.

Devlet Kubrat’ın 650 yılı civarında ölümünden sonra da bir süre yaşamış, ama iş mücadeleler ve Hazar saldırıları sebebiyle dağılmıştır. Bunlardan bir kısmı yerinde kaldı ama yavaş yavaş da kuzeye kaydı. Yine de Hazar yönetimine girmekten kurtulamadı. Bir grup Macar da bu kuzeye giden Bulgarlara katılmıştır. İbn-i Fazlan (922) ve daha sonra Julian (1236) onlarla karşılaşmıştır. Moğol istilasından sonra da İdil boylarındaki bu Macarlara dair haberler gelmektedir.[34] Diğer topluluk Esperik Han önderliğinde Hazarlardan kaçmış ve Tuna boylarına gelerek şimdiki Bulgaristan’ı tarihte ilk kez kurmuştur. Başka bir topluluğun ise Avarlara katıldığı veya daha batıya geçtiği bilinmektedir. Bu dağılıştan sonra bir zamanlar Kubrat’ın büyük devletinin olduğu yerde güç boşluğu meydana gelmiş ve bunu Macarlar doldurmuştur. Burada kalan kimi Bulgarların Macarlara katılmış olması da olasıdır.

TARİH : 1980 VE SONRASI


1980 VE SONRASI.pdf

TARİH : İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİNDE DİL VE EDEBİYAT


LK MSLMAN TRK DEVLETLERINDE DIL VE EDEBIYAT.pdf

TARİH : MEMLÛKLER DÖNEMİ (1250-1517) İLMÎ HAREKETİNE GENEL BİR BAKIŞ


1. İlmî Hayatın Canlanması

bbasi Hilâfeti’nin Doğu İslâm dünyasını yerle bir eden Moğollar tarafından yıkılışından 6 yıl önce, 1250 yılında Mısır’da kurulan Memlükler, hakimiyetlerini 1517 yılında Osmanlılar tarafından yıkılmalarına kadar sürdürdüler. Memlük tarihçilerinin Türk Devleti adıyla zikrettiği bu büyük ve uzun ömürlü devletin tarihi, günümüzde genellikle sultanlarının mensup olduğu ırka göre ikiye ayrılarak incelenmekte, Türk asıllı sultanların hüküm sürdüğü birinci döneme (1250-1382) “Bahrî Memlükler veya Türk Memlükleri”, Çerkez asıllı sultanların hüküm sürdüğü ikinci döneme (1382-1517) ise “Burcî Memlükler veya Çerkez Memlükleri” isimleri verilmektedir

1260 yılında, kuruluşlarından sadece 10 yıl sonra, Doğu İslâm dünyasını kasıp-kavuran Moğolları Aynicâlut’ta hezimete uğratarak adeta tarihin akışını değiştiren Memlükler, kazandıkları bu mühim zafer sayesinde, başta ülkeleri Mısır ve Suriye olmak üzere İslâm dünyasının kalan kısmını, bütün insanlığı tehdit eden Moğol tehlikesinden kurtarmakla iyi bir başlangıç yapmışlardı. Onlar, bu üstün hizmetlerini, İlhanlı Moğollarına ve onlarla işbirliği yapan Orta Doğu Haçlı prensliklerine karşı yürüttükleri başarılı mücadeleyle sürdürdüler. Moğolları durduran ve söz konusu Haçlıları nihâî olarak bölgeden çıkaran Memlükler, Mısır Abbâsî Hilâfeti’nin merkezi olmak ve mukaddes Hicaz bölgesinin hakimiyetini üstlenmekle elde etmiş oldukları merkez ve en güçlü İslâm devleti olma özelliklerini, dengenin Osmanlılar lehine bozulmasına kadar iki asırdan fazla devam ettirdiler. Bu siyâsî ve askerî başarılar yanında, Memlükler devri, eşine az rastlanır parlak bir ilmî harekete sahne oldu.

Hz. Ömer zamanında gerçekleştirilen İslâmî fetihlerden itibaren canlı bir ilmî hayata sahip olan Kahire ve Dımaşk, Memlüklerin kuruluş yıllarında, İslâm dünyasının en önemli iki kültür merkezi haline gelmişti. Çünkü İslam dünyasının doğuda Moğollar ve Haçlılar, Endülüs’te ise Muvahhidleri yıkarak Müslümanlara ait merkezlerin çoğunu istilâ eden Haçlılar yüzünden tarihinin en önemli krizini yaşadığı bu yıllarda, zamanın güvenlik içindeki yegane İslâm ülkesi olan Memlük Devleti’nin himayesine sığınan Müslüman mültecilerin arasında, bu ülkelerin en mümtaz alimleri de bulunuyordu. Bu alimlerin de katılmasıyla Memlük Devleti’nin başşehri Kahire, birkaç yıl önce Moğollar tarafından tahrip edilen İslam dünyasının en önemli kültür merkezi Bağdat’ın yerini aldı. Abbasi Hilafeti’nin Memlüklerin himayesinde Kahire’de yeniden kurulması da, Memlük başkentini aynı zamanda İslam dünyasının en önemli siyasî ve dînî merkezi haline getirmişti.[1] Bu gelişme, ülkeye gelen alimlerin sayısını daha da arttırdı. Salâhaddin-i Eyyûbî ve halefleri tarafından yaptırılmış olan çok sayıdaki medrese, zamanın en ünlü alimlerini bir araya getiren kurumlar oldu. Doğu ve Batı İslam dünyasının ilim yıldızlarını bünyesinde toplayan Kahire ve Dımaşk medreselerinde merkezileşen ilmî hareket, Memlük sultanlarının da desteğiyle büyük bir gelişme gösterdi. İlme ve ilim adamlarına büyük önem veren sultanlar ve diğer devlet adamları, adeta birbirleriyle yarışarak çok sayıda medrese inşa ettirdiler ve bu medreselerde görev yapan müderrisler, okuyan talebeler ve hizmetlilerin tüm ihtiyaçlarını karşılayacak geniş vakıflar tahsis ettiler. Onların bilhassa Kahire ve Dımaşk’ta yaptırmış olduğu bu müesseselerden günümüze kadar ayakta kalanlar, Memlük ilmî hareketinin canlı şahitleri durumundadırlar.

Memlük sultanlarından bazıları, ilim ve ilim adamlarına büyük değer veriyor ve onları saraylarına çağırarak ilmî meclisler düzenliyorlardı. İbn Tağrîberdî’nin bildirdiğine göre, tarih dinlemenin tecrübeden daha önemli olduğunu söyleyen I. Baybars, tarihçilere büyük ilgi gösteriyor ve onları dinlemeyi seviyordu.[2] Yine onun alimlere ve şeyhlere hürmet ettiği, bilhassa Şeyh Hızır’ın bütün söylediklerini yerine getirdiği,[3] dînî meselelerdeki hataları yüzünden kendisini şiddetli bir dille uyaran büyük alim Nevevî’ye sonuna kadar tahammül gösterdiği bilinmektedir.[4] Önemli sultanlardan Muhammed b. Kalavun da alimlere büyük değer verir, sık sık onlarla toplantı yapardı. Ünlü tarihçi Ebü’l-Fidâ onun yakın dostuydu. O, meşhur alim İbn Teymiye’ye de hürmet eder; hatta onu ayakta karşılardı.[5] el-Melikü’n-Nasır Hasan ve Müeyyed Şeyh el-Mahmudî gibi ilimle bizzat meşgul olan sultanlar vardı. Siraceddin Bulkînî’den aldığı Sahih-i Buhârî icâzetnâmesini seferlerinde dahi yanında götüren Şeyh el-Müeyyed,[6] Aynî’nin anlattığına göre, haftada iki gün alim ve salihlerden bir grubu toplar, yapılan ilmî tartışmalara müeddep bir şekilde bizzat katılırdı. Çoğu Cuma akşamlarında da, fukahâ, kurrâ ve vaizlerin katıldığı mecliste, gece yarısına kadar Kur’an okunur, ilmî tartışmalar yapılırdı.[7] Kelam, fıkıh, tefsir, nahiv ve belâgat ilimlerinde geniş bilgisi olan ve siyer ve tarih kitaplarını okumaya ve güzel sanatlara düşkünlüğüyle bilinen Kansuh el-Gavrî’nin huzurunda toplanan ilim meclisleri de meşhurdu. Sultan ilmî tartışmalara alimlerden biri gibi katılırdı.[8] Sultanların bu şekilde ilme değer vermeleri ve alimlerle yakından ilgilenmeleri, şüphesiz ki, ilmî hayatın canlanmasına ve ilim müesseselerinin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

2. Eğitim ve Öğretim Müesseseleri

A. Mektepler/İlkokullar

Memlükler zamanında özel ve genel olmak üzere iki tip ilkokul/mektep bulunuyordu. Geçimini öğretmenlikten kazanmak isteyen şahıslar tarafından açılan özel ilkokullarda öğrenci velilerinden belirli bir ücret alınırdı. Genel mektepler ise, sultanlar, diğer devlet adamları ve büyük tüccarlar tarafından sırf Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla inşâ ettirilir, bütün ihtiyaçları devlet veya bu eserlerin sahiplerince yapılan vakıflar tarafından karşılanırdı.[9] Genellikle cami, medrese ve hastanelerin bünyesinde yer alan[10] ve asıl maksat yetim çocuklarını himaye olduğu için Mekâtibü’l- eytâm/yetim mektepleri adıyla bilinen bu mekteplere yetim çocuklar yanında fakir ve asker çocukları da devam ederdi. Mekteplerde okuma-yazma öğretimiyle birlikte, Kur’an-ı Kerim ve bazı hadis metinleri okutulur, hafızlık yaptırılır, ilmihal bilgileri, temel hesap bilgileri ve yazışma usulleri öğretilirdi. İlköğretimden hedeflenen, çocukların en uygun usulle iyi bir şekilde yetişmelerini sağlamak ve onları faydalı birer insan olmaya hazırlamaktı. Bu maksatla edep ve görgü kaideleri üzerinde hassasiyetle durulur, çocuklara anne-babalarına itaat etmeleri, iyi alışkanlıklar edinmeleri ve kötülüklerden uzak durmaları tavsiye edilirdi.[11]

İlkokul öğretmenlerinde güzel ahlak sahibi, ilim ve amel bakımından ehil kimseler olmaları şartları aranırdı. İbnü’l-Uhuvve bu şartlar hakkında şöyle demektedir:

“Muallimin ehl-i salah kişilerden, güvenilir, iffet sahibi, hafız-ı Kur’an, güzel yazı yazan ve hesabı iyi bilen biri olması şart koşulurdu. Onun evli olması tercih edilir, güzel ahlak ve dindarlığıyla tanınmış çok yaşlı olanları hariç bekarların çocukları okutmak için mektep açmasına izin verilmezdi. Bununla birlikte, muallimlik izni, ancak ehliyetinin kesin olarak bilinmesi ve güvenilir kimselerin tezkiyesi şartıyla verilirdi.”[12] Muallimlerde bulunması gereken bu şartlar, çoğu kere mektepler için hazırlanan vakfiyelerde yer alırdı.[13] Mekteplerde çalışan diğer görevliler için de güzel ahlak sahibi olma şartları aranırdı.[14]

Mekteplere başlama hususunda en makbul yaş 7 olmakla birlikte, ailelerin pek çoğu daha küçük yaşlardaki çocuklarını da gönderirlerdi. Öğretim süresi, çocuğun kabiliyetine göre değişmekle beraber, ergenlik yaşına ulaşanların ilişiği kesilirdi; ancak hafızlıklarını tamamlamak gibi özel bir durumları olanlara, bir süre daha devam izni verilirdi. Ayrıca her mektebe devam edecek öğrencilerin azami sayısı vakfiyelere yazılırdı.[15]

Mekteplerde günlük program güneşin doğmasından itibaren başlar ve ikindiye kadar devam ederdi. Cuma günleriyle dînî bayramlardan önce ve sonra birkaç gün resmî tatil olurdu. Mekteplerde hafızlığını tamamlayanlar için görkemli hatim merasimleri yapılır, güzel bir şekilde giydirilen hafızlar, en güzel şekilde süslenmiş atlara bindirilerek şehrin caddelerinde dolaştırılırdı. Bu mektepleri başarıyla tamamlayanların önemli bir kısmı, üst seviyedeki eğitim-öğretim kurumları olan medreselere devam ederdi.

B. Medreseler

Medreseler, İslâm dünyasında bir eğitim kurumu olarak ortaya çıkışından itibaren Ehl-i Sünnet kültürünü güçlendirmek gibi önemli bir misyon üslenmişti. 1055 yılında Bağdat’a girerek Abbâsî Hilâfeti’ni Şîî Büveyhîlerin hakimiyetinden kurtaran Selçuklu sultanları, bir asırdan fazla Bağdat’a hakim olan bu hanedan zamanında halk arasında yayılmış aşırı Şîî düşünce ve inançları ortadan kaldırarak Ehl-i Sünnet ilkelerini hakim kılmak için ilmî hareketi canlandırmaya büyük önem vermişlerdi. Bu maksatla dinin doğru öğretilmesini sağlayacak müesseseler olarak gördükleri medreseler inşâ ettirerek kısa sürede onların sayısını arttırdılar. Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan (1064-1072) ve veziri Nizamülmülk, inşa ettirdikleri Nizamiyye medreseleriyle bu konuda önemli bir çığır açarak kendilerinden sonrakilere öncülük etmişlerdi.

Başta fıkıh ilmi olmak üzere dînî ilimler ve Arap dili öğretimine dayanan medrese geleneği, Selçuklulardan sonra Zengiler ve Eyyubiler tarafından da devam ettirildi. Suriye’de ilk medreseler, Batınîlere karşı Ehl-i Sünnet düşüncesini yaymak ve ülkede siyasî birliği temin etmek için başlatmış olduğu çalışmada medreselere büyük önem veren Nureddin Zengi tarafından inşa ettirilmişti. Mısır’da ise, Eyyubilerin kurucusu büyük devlet adamı Salahaddin-i Eyyûbî tarafından yaptırıldı.[16] Devletini Şîî Fatımî Devleti’nin enkazı üzerine kuran Salahaddin, yönetimi ele geçirdikten hemen sonra, Kahire’de, dört Sünnî mezheb üzere medreseler açtı. Maksadı 962-1171 yılları arasında bir asırdan daha fazla Şîî Fatımî Devleti’nin merkezi olarak kalan ülkesinde Şîî düşüncenin izlerini silmek ve Sünnî mezhebleri güçlendirmekti. O, Suriye’yi hakimiyeti altına aldıktan sonra Dımaşk’ta da yeni medreseler yaptırdı. Onun halefleri ve diğer devlet ricali, bu faaliyetinde onu taklit ederek büyük şehirlerde çok sayıda medrese inşâ ettirdiler.

Dolayısıyla, Mısır ve Suriye tahtını Eyyubilerden devralan Memlüklerin kurulduğu yıllarda ülkede pekçok medrese bulunuyordu. Eyyûbî devlet adamlarını örnek alan Memluk sultanları ve büyük emirler, medrese, cami, hangâh ve zaviye gibi her biri önemli kültür merkezi olan müesseseler inşa ettirmek hususunda birbirleriyle yarıştılar. Medreselerin müderrislerini bizzat kendileri tayin eden Memluk sultanları, müderris ve talebelerin ihtiyaçlarını karşılamak hususunda çok cömert davranırlardı. İçlerinden bazıları, bu medreselere giderek, zamanın meşhur alimlerinin vermiş olduğu dersleri takip ederlerdi.

Fıkıhla birlikte diğer dînî ilimler ve dil ilimlerinin de okutulduğu bu medreselerin ekseriyyeti, dört mezhebten birine ait fıkıh medresesi hüviyetini taşıyordu. Bazı medreselerde ise iki, üç, ya da dört mezhebin fıkhı birlikte okutuluyordu. Bu fıkıh medreseleri yanında, Daru’l-Kur’an ve Daru’l-hadis adı verilen Kur’an ve Hadis ilimlerine mahsus ihtisas medreseleri mevcuttu. Bu şekilde dini ilimler ve Arap dilinin okutulduğu medreselerin sayısı, Memlükler zamanında büyük rakamlara ulaşmıştı. Başkent Kahire’de, bazıları faal olmamakla beraber, 74 medrese mevcuttu. Makrizî’nin Kahire topoğrafyasına dair “el-Hıtat” isimli eserinde tanıttığı bu medreselerin mezhepler ve okutulan ilimlere göre dağılımı şöyleydi:

Şafiî medreseleri 14

Malikî medreseleri 4

Hanefî medreseleri 10

Şafiî-Malikî medreseleri 3

Şafiî-Hanefî medreseleri 6

Malikî-Hanefî medreseleri 1

Dört Mezheb medreseleri 4

Daru’l-hadis 2

Mezheb belirtilmeyenler 25

İnşaat halindekiler 5

Toplam 74

Memlükler devrinde Suriye’nin merkezi Dımaşk’ta (Şam) bulunan medreseler, sayı bakımından Kahire medreselerinin iki katından daha fazlaydı. Nuaymî, bu medreseleri ve oralarda görev yapan müderrisleri tanıttığı meşhur eserinde,[17] toplam olarak 159 medrese hakkında bilgi vermiştir. Onun tasnifine göre, fıkıh medreseleri Kahire’dekilerden farklı olarak tek mezhebe aittir, yine burada Kahire’de adı geçmeyen Dâru’l-Kur’anlar ve müstakil tıp medreseleri vardır. Şam medreselerinin ilimlere ve mezheblere göre dağılımı şöyledir:

Daru’l-Kur’an 7

Daru’l-hadis 16

Daru’l-Kur’an ve’l-hadis 3

Şafiî medreseleri 63

Hanefî medreseleri 52

Malikî medreseleri 4

Hanbelî medreseleri 11

Tıp Medreseleri 3

Toplam 159

Memlükler zamanında diğer şehirlerde de çok sayıda medrese bulunuyordu. Hatta ünlü seyyah İbn Battûta, Mısır medreselerinin sayılamayacak kadar çok olduğunu söylemiştir.[18] Önemli ilim merkezlerinden biri olan Kudüs’teki medreselerin sayısı ise 40 civarındaydı.[19]

Bu medreseler zengin kütüphanelere sahipti. Ayrıca pek çoğunun bünyesinde önce işaret ettiğimiz gibi yetim ve yoksul çocuklar için yapılmış mektepler mevcuttu. Bu medreselerde görev yapan müderrisler, okuyan talebeler ve orada görev yapacak hizmetlilerin her birinin ihtiyacı medreseye tahsis edilen gelirlerden karşılanırdı. Medrese yaptıran sultan veya emir, inşâatın başlaması safhasında veya açılış merasiminde, medreseye tahsis ettiği vakıfları açıklardı. Makrizî, Zâhiriyye medresesi hakkında verdiği şu bilgi, durumu açıklamaya yeterlidir:

“2 Rebiülahir 660 günü temeli atılan medresenin inşaatı 2 yılda tamamlandı. İnşaatın başladığı günlerde Şam’da bulunan Sultan (el-Melikü’z-Zâhir Rükneddin Baybars), bu medreseye tahsis ettiği vakıfların listesini emir Cemaleddin b. Yağmur’a göndererek, ona, bu inşaatta hiç bir şekilde ücretsiz usta ve işçi çalıştırılmamasını ve çalışanların ücretlerinin de eksiksiz olarak ödenmesini emretti… Medresede bir kütüphane yapılmıştı. Bu kütüphane, çeşitli ilim dallarında yazılmış başlıca eserleri ihtiva ediyordu. Ayrıca medresenin yanında Müslümanların yetim çocuklarının Allah’ın kitabını öğrenmelerini sağlamak için bir mektep inşa edilmişti. Bu çocuklara, elbise ve burslar dağıtıldı…”[20]

Makrizi’nin kayıtlarına göre, Karasungûriyye, Elbûbekriyye, Sâbıkiyye ve Cemâliyye medreselerinde de birer kütüphane ve birer yetim mektebi bulunuyordu.[21] Dımaşk tarihçisi Nuaymî de, Şam medreselerindeki yetim mektepleri hakkında malumat vermiştir.[22]

Kahire’deki Mansuriyye[23] ve Müeyyediyye medreselerinde tıp dersleri verildiğinin bildirilmesi[24] bu medreselerin bazılarında, tıp ve diğer müsbet ilimlerin de okutulduğunu göstermektedir. Diğer taraftan Nuaymî’nin Dımaşk’taki 3 adet tıp medresesini tanıtması, az sayıda da olsa müstakil tıp okullarının bulunduğunu ortaya koymaktadır.[25]

Talebe mevcudu, medrese binalarının ve vakıf gelirlerinin kapasitesine göre değişiyordu. Muasır tarihçilerin, “dünyada benzeri yok”[26] diye tavsif ettikleri Sultan Hasan en-Nasır medresesesinin öğrenci sayısı 400.[27] Şeyh el-Müeyyed’in az önce adı geçen Müyyediyye’nin öğrenci sayısı ise 155 idi.[28] Memlükler zamanında görüldüğü şekilde sayıları oldukça artan medreseler, ilim ve te’lifle uğraşan yeni nesillerin yetişmesine ve yoğun bir ilmî faaliyete zemin hazırladı. İslâmî ilimlere yeni bir altın devir yaşatan dönem alimleri, sahalarında yerleri doldurulamayan kıymetli eserler kaleme aldılar.

Diğer taraftan, Osmanlı ilmî muhitinin teşekkülünde, Memlük medreselerinde yetişen alimlerin büyük katkıda bulundukları görülmektedir. Bu alimlerin başında, Orhan Bey zamanında açılan ve ilk Osmanlı medresesesi olan İznik medresesinin ilk başmüderrisi, Davud el-Kayserî (ö. 1350) gelmektedir. Tahsilini Mısır’da tamamlayan bu alim, başmüderrislik görevini 20 yıl sürdürmüş, ilmî şahsiyetiyle talebeleri üzerinde etkili olmuş ve tasavvufun Osmanlı ülkesinde kolaylıkla benimsenmesini sağlamıştır.[29] Onun gibi tasavvufun yayılmasında etkili olan meşhur Osmanlı alimi Şemseddin Fenâri de yüksek tasilini Mısır’da yapanlardandı.[30] Dımaşklı meşhur kırâat alimi İbnü’l- Cezerî, Bursa’da 4 yıl kalmış, bu sürede çok sayıda talebe yetiştirmişti. Osmanlı ilim yıldızlarından Molla Güranî de, tahsilini Memlük medreselerinde tamamlamıştı.

C. Câmiler

Asr-ı Saâdet’ten itibaren aynı zamanda bir ilim merkezi olan camiler, sadece eğitim ve öğretim faaliyetini yürüten medreselerin ortaya çıkmasından sonra da bu fonksiyonunu devam ettirdi. Medreselerin son derece yaygınlaştığı Memlükler döneminde de ülkenin büyük câmileri, dînî ilimlerin okutulduğu önemli medreseler durumundaydı. Câmi ve mescidlerde kurulan ders halkalarına, talebeler yanında normal cemâatten kimseler de katılabiliyordu. Bu bakımdan herkese açık birer öğretim kurumu özelliği taşıyor ve bütün halkın aydınlatılmasına katkıda bulunuyordu.

İslâmî fetihlerin ardından Mısır’da inşâ edilen ilk câmi olan Amr b. As Câmii’inde Memlükler zamanında fıkıh öğretimi yapılan 8 ders salonu bulunuyordu.[31] İbn Tulun Câmii’nde ise dört mezheb fıkhı yanında, tefsir, hadis ve tıp dersleri veriliyordu.[32] Sultan Baybars tarafından tamir ettirildikten sonra yeniden açılan Ezher Camii de, ilim meclisleriyle meşhurdu.[33] Hakim Camii’nde, dört mezheb fıkhı yanında hadis ve nahiv dersleri veriliyordu.[34] Büyük câmilerden olan ve dört mezheb fıkhı okutulan Müeyyediyye’yi inşa ettiren Sultan Şeyh el-Müeyyed (1412-1421), İbn Hacer gibi bazı müderrislerin derslerini zaman zaman bizzat dinlerdi.[35] Âmir câmii, Kur’an-ı Kerim, Kur’an ilimleri, fıkıh, hadis ve nahiv ilimlerinin okunduğu, vaaz ve zikir halkalarının kurulduğu önemli merkezlerden biri idi.[36] Şam şehrinde ise, 8 ders salonu ve zamanın meşhur alimlerine ait çok sayıda ders halkasının mevcut olduğu meşhur Ümeyye Camii, şehrin en önemli ilim merkezlerinden biri durumundaydı.

Müeyyediyye’de olduğu gibi, bazı camilerde zengin kütüphaneler mevcuttu. Kal’atülcebel’deki pek çok kitabın nakledildiği bu kütüphane, Katibu’s-sır Nasırüddin el-Barizî’nin 500 cilt kitap bağışıyla daha da zenginleşti. Zamanın sultanı, bağış sahibini, cami hatipliği ve kütüphane müdürlüğü yanında bu görevin evlâdında kalmasıyla taltif etmişti.[37]

D. Hangâh, Ribat ve Zâviyeler

İslam tasavvufunun altın çağını yaşadığı Memlükler zamanında, tarikatlara ait müesseselerin sayısı da son derece artmıştı. Sultanlar, emirler ve büyük tüccarlar, tekke ve zâviye inşaatında sanki birbirleriyle yarışmışlardı.[38] Sûfilerin barındığı ve tarikat âdâbını yerine getirdiği bu müesseseler, bir ibâdet ve zikir yeri olmanın yanında, zengin kütüphaneleri ihtiva eden birer eğitim-öğretim kurumu özelliğini taşıyordu. Buralarda tasavvufla birlikte diğer dini ilimler de okutulurdu. Meselâ, Şeyhû Hangahı’nda dört mezheb fıkhı, hadis, kırâat ve tasavvuf,[39] 400 sûfî ve l00 askerin barındığı Baybars el-Çaşngir Hangâhı’nda ise hadis dersleri veriliyordu.[40] Kadınlara mahsus ribatlarda da, tasavvufi eğitim yanında, kadın öğretim üyeleri tarafından vaaz veriliyor ve fıkıh okutuluyordu. Bu ribatlardan biri olan Bağdâdiyye Ribatı, eşleri tarafından boşanan veya eşlerinden ayrılan kadınlara tahsis edilmişti. Bu kadınlar kocalarına dönene veya başka bir erkekle evlenene kadar burada korunuyorlardı.[41]

Önemli birer öğretim yuvası olan bu müesseselerin sayısı oldukça fazlaydı. Makrizî, Kahire’de mevcut, 22 hangâh, 11 ribat ve 25 zâviye hakkında bilgi vermiş,[42] Şam tarihçisi Nuaymi ise, Dımaşk’taki 29 hangâh, 21 ribat ve 25 zâviyeyi tanıtmıştır.[43] Memlükler dönemi fikrî hareketine damgasını vuran meşhur alimlerden bazıları, bu müesselerde görev yapmışlardır. Bu alimlerden İbn Haldun, Baybars Hangâhı şeyhliği yapmış, aynı vazifeyi yürüten İbn Hacer ise orada hadis imlâ ettirmiş; Şeyhûniyye Hangâhı’nda da fıkıh ve hadis dersi vermiştir. Şeyhûniyye şeyliği görevinde bulunan Muhyiddin el-Kâfiyeci de çok sayıda talebe okutmuştur. Suyûtî ve Bedreddin Aynî Berkûkiyye; Abdülbâsıt el-Hanefî ise Şeyhûniyye Hangâhı sûfilerindendir.[44] Uzun bir süre müderrislik ve hangâh şeyhliğinden sonra Kahire dışında yaptırdığı zaviyesine çekilip bütün ihtiyaçlarını bizzat karşıladığı talebeleriyle meşgul olan Burhaneddin İbnâsî de bunlardan biridir.[45]

E. Hastaneler

Memlük sultanları ve diğer devlet ricali tarafından yaptırılan ve zamanına göre son derece gelişmiş olan hastanelerin, eğitim-öğretim kurumları arasında önemli bir yeri vardı. Hastanelerin ilgili bölümlerinde tıp öğretimi yapılıyor, bu müesseselerde teori ve pratik bir arada yürütülüyordu. Tıp öğretiminin yapıldığı bu birimler, tıp alanında yazılmış kitaplar ve tıbbî aletlerle teçhiz edilmişti. Buralarda yetişen doktorlar, branşlarına göre farklı kitaplardan imtihana alınır, kazananlara hekimlik icazeti verilirdi.[46] Medreselerle ilgili kısımda geçtiği gibi, ayrıca tıp okutulan özel medreseler de mevcuttu. Nuaymî’nin bildirdiğine göre, dönemin meşhur doktorlarının vakfı olarak kurulan Dımaşk’taki üç tıp okulundan ilki, Eyyûbîler döneminde meşhur tabip Mühezzebüddin Abdürrahim b. Ali ed-Dıhvâr tarafından yaptırılan “ed-Dıhvâriyye Medresesi” idi. Küçük kan dolaşımını keşfeden Memlük doktoru İbnü’n-Nefis, burada öğrenim görenlerdendi. Diğer iki tıp okulu Düneysiriyye ve Lebbûdiyye de bânilerinin adını taşıyordu.[47] Yine medreseler bölümünde geçtiği gibi, dînî ilimlerin okutulduğu bazı medreselerde de tıp dersi verilirdi.

3. İlmî Çalışmalar ve Meşhur Alimler

A. Dini İlimler

Memlüklerin hükümran olduğu iki buçuk asırlık uzun zaman dilimi içinde, dînî ilimlerin her branşında pek çok büyük alim yetişmiştir. Tek bir ilimde ihtisaslaşmak yerine pek çok ilimde birden derinleşmenin söz konusu olduğu bu dönemde, yeri geldikçe isimlerini vereceğimiz alimlerin büyük kısmı, bir ilim dalında daha meşhur olmakla birlikte, bütün ilimlerde yetişmiş komple ilim adamları durumundadırlar. Bu yüzden, pek çoğunun ismi, zarûrî olarak birkaç defa zikredilecektir.

a) Kırâat: Memlükler dönemi ilmî hareketi, Kur’an ilimlerinde büyük isimler yetiştirmiştir. Kırâat ilmi sahasında yeri doldurulamayacak eserlerin sahibi İbnü’l-Cezerî bunlardan biridir. 1395 yılından Ankara Savaşı’na kadar Bursa’da kalan ve orada kırâat müderrisliği yapan bu büyük alim, Osmanlı ilmî hareketine de önemli katkıda bulunmuştur.[48] Cerâidî, İbnü’s-Serrac el-Ca’berî ve İbrahim b. Musa el-Kerekî bu sahada eserler yazan diğer kırâat üstadları olmuştur.[49]

b) Tefsir: Memlükler dönemi müfessirleri, diğer sahalardaki muasırları gibi, mufassal eserler yazarak, tefsir tarihinin en geniş örneklerini ilim alemine sunmuşlardır. Bütün tefsirleri tek bir kitapta toplama faaliyetine de rastlanan bu dönemde, rivâyet, dirâyet ve ahkâm tefsirlerinin en güzel örnekleri yazılmıştır. İhtisar, hâşiye ve sûre tefsiri geleneği de oldukça yaygın olmuştur. Tefsir tarihinin mühim isimleri arasında yer alan pek çok müfessir bu dönemde yaşamıştır. Endülüs’te yetiştikten sonra Mısır’a gelen ve ömrünün son safhasını Memlüklerin merkezi Kahire’de geçiren Kurtubî, ahkâm tefsiri özelliğini taşıyan ve dirayet tefsir metoduna göre yazılmış tefsirlerin en güzel örneklerinden sayılan eserini yazmıştır. Rivâyet tefsirinin en sağlam ve en güzel örneklerinden birini kaleme alan İbn Kesir, Gırnata şehrinde doğan ve tahsilini Endülüs’te tamamladıktan sonra Kahire’ye gelerek muhtelif medreselerde müderrislik yapan ve tefsirinde nahiv, kırâat ve i’rap konularına geniş yer veren Ebu Hayyan el-Endelûsî, en muteber kısa tefsirlerin başında gelen Celâleyn tefsirinin yazarları Celâleddin Mahallî ve Suyûtî döneme damgalarını vuran diğer müfessirlerdir. Suyûtî’nin ed-Dürrü’l-mensûr isimli tefsiri de rivayet tefsir metoduna göre yazılan meşhur eserlerden biridir. İbnü’l-Münîr, Dîrînî, İbnü’n- Nakîb el-Makdisî, İbnü’l-Bârizî ve Burhaneddin Bikâî, Memlükler döneminin diğer meşhur müfessirleridir.[50]

Müfessirlerin hal tercümelerine tahsis edilen ilk kitaplar da bu dönemde yazılmıştır. Bu türün ilk örneği Suyûtî’ye aittir. Bu geleneği onun talebesi tefsir tarihi sahibi Dâvûdî devam ettirmiştir.

c) Hadis: Memlükler zamanı, hadis ilmi için de çok verimli bir dönem olmuştur. Hadis ilminin altın devirlerinden biri kabul edilen[51] bu dönemin alimleri tarafından yazılan hadis şerhleri ve rical kitapları, bu sahanın en güvenilir eserleri arasında önemli bir yere sahiptir. Zamanın muhaddisleri, başlıca hadis kaynaklarının cem ve telfikini yapmak, onlara istidrak, zevaid ve şerh mahiyetinde eserler yazmak, ya da onlardaki belirli konulara dair hadisleri toplayan kitaplar hazırlamakla meşgul olmuşlardır. Bu dönem hadis çalışmaları, başlıca hadis kaynaklarına yazılan mufassal ve mükemmel şerhleriyle temayüz etmektedir. Bu şerhlerin başında da İbn Hacer, Aynî ve Kastallânî’nin Sahih-i Buhari şerhleri, Nevevî’nin Sahih-i Müslim şerhi gelmektedir.

Tabakat ve tercüme-i hal eserleri için parlak bir sayfa olan Memlükler devri ilmî hareketinde, bu çalışmalardan en büyük payı, hadis ilmi almıştır. Çünkü hadis râvileri hakkında yazılmış en muteber ricâl kitaplarının çoğu bu dönemde yazılmıştır. Mizzî, İbn Hacer, Zehebî ve Sehâvî gibi cerh ve ta’dil alimlerinin eserlerini hatırlatmak yeterli olacaktır. Diğer taraftan, hadis tarihinin en başarılı zevâid kitapları ve ahkâm hadislerini toplayan eserlerin en güzel örnekleri yine bu devirde te’lif edilmiştir. Heysemî, İbn Hacer, İbn Dakîk bu nevi çalışmaların başarılı isimleri olmuşlardır. Yine Nevevî’nin meşhur eseri başta olmak üzere kırk hadis geleneğinde başarılı eserler yazılmıştır. Dimyâtî, İbnü’t- Türkmânî, Moğoltay b. Kılıç, İbn Receb, Hafız el-Irâkî, Suyûtî ve Zekeriyya el-Ensârî de zamanın meşhur muhaddislerindendir.

Daru’l-hadisleriyle şöhret kazanan Memlükler zamanı hadis çalışmalarında dikkat çeken önemli bir husus da, çok sayıda kadın hadisçinin yetişmiş olmasıdır. İbnü’l-Cezerî’nin hocalarından Sittü’l- Arab, İbn Hacer’in hocalarından Âişe bint Muhammed ve Sehâvî’nin, “ölümüyle Mısır, hadis rivâyeti bakımından bir derece kaybetti.”[52] diye övdüğü Sâra bint Cemâa bunlara örnektir.

d) Fıkıh: Medreselerden bahsettiğimiz yerde geçtiği gibi, birkaç ihtisas medresesi hariç, onların tamamı fıkıh medresesi olup bu okullarda ağırlıklı olarak fıkıh ilmi okutuluyordu. Medreselere devam eden öğrencilerin sayısı büyük rakamlara ulaşıyordu. İlmi faaliyetin büyük bir yoğunluk kazandığı, alim ve talebe sayısının son derece arttığı bu dönemde, fıkıh çalışmalarının mezheb taassubu ve taklid damgası taşıdığı ve çalışmalarda nakilcilik ve ezberciliğin ağır bastığı görülmektedir. Dolayısıyla Hicri VI-VIII. asırların ilmî faaliyetler açısından şöhreti, Ebu Zehra’nın belirttiği gibi, düşüncenin gelişmesi değil, alim sayısının çoğalması ve ilmin büyük bir yaygınlık kazanması olmuştur.[53] İlmî harekete damgasını vuran bu özelliğin en önemli sebebi, yaygın kanaate göre, dindarlıklarıyla temayüz eden Memlük sultanlarının, Ehl-i Sünnet düşüncesinin dışına çıkan fikrî ve felsefî akımlara karşı müsamahasız davranmalarıdır. Bu çerçevenin dışına çıkanların siyasi baskılara maruz kalıp çeşitli cezalara çarptırılması, hukukçuları şerh, ihtisar ve haşiye yazmaya yöneltmiştir.[54] Herşeye rağmen, dirayetli fıkıh alimlerinin çokluğu bakımından Memlükler zamanı büyük bir zenginlik arz etmektedir. İbn Kesir’in Kahire’nin en büyük medreselerinden Nâsriyye’deki müderrislerin sayısı hakkında verdiği rakamlar, bu alimlerin sayısının ne kadar yüksek olduğunu açıkça göstermektedir. Bu alimin bildirdiğine göre, Hicrî 724 yılında bu medresede görev yapan dört mezhebden her birine ait 30 fakih sayısı 54’e çıkarılmış ve toplam sayı 216 olmuştur.[55]

Şafii fakihlerden İzzeddin b. Abdüsselam, İbn Dakîki’l-îd, Sadreddin b. Vekil, Bedreddin b. Cemâa, Takiyyeddin es-Sübkî, Taceddin es-Sübkî ve Bulkînî; Hanefi fakihlerden Zeyleî, Kâkî, İbn Ebi’l-Vefâ, Ekmelüddin el-Babertî, İbnü’z-Ziya; İbnü’l-Hümam, İbn Kutluboğa ve İbn Arabşah; Hanbelî fakihlerden Tûfî, İbn Teymiye, İbn Kudâme ve İbn Kayyim el-Cevziyye; Malikî fakihlerden Karafî ve İbn Ferhun, bu döneme damgasını vuran fıkıh alimlerinin en meşhurlarıdır.[56]

e) Kelâm: Önceden yapılan kelâmî çalışmaların yeterli bulunduğu anlayışının yaygın olduğu bu dönemde, kelâm ilmi, diğer dînî ilimlerin gördüğü alâkayı görmemiştir. Dönemin büyük alimi İbn Haldun’un bu ilim hakkındaki şu sözleri, bunun sebebini açıklamaktadır:

“Özetleyecek olursak, bilinmesi gereken şudur ki, kelâm ilmi, bu devirde talebeler için zarûrî olmayan bir ilimdir. Zira inkarcılar ve bid’at ehli artık ortadan silinmişlerdir. Ehl-i sünnet imamları, yazdıkları kitaplarla, bizi onlardan kurtarmışlar, onlara karşı zafer kazanarak bizi onlarla uğraşmaktan müstağnî kılmışlardır.”[57] Aynı asırlarda Doğu İslâm dünyasında Sadeddin et-Taftazânî (ö. 1390), Adûdiddin el-Îcî (ö. 1355), Seyyid Şerif el-Cürcânî (ö. 1413) ve Devvânî (ö. 1502) gibi büyük kelam alimlerinin yetişmesine karşılık, Memlük ülkesinde onların seviyesinde kelâmcılar yetişmemiştir. Memlük sultanlarının, hem fıkhî hem de itikâdî mezhepler bakımından gösterdiği taassub bunda etkili olmalıdır. Çünkü bu alanın dışına çıkan alimler, İbn Teymiye gibi, çeşitli cezalara çarptırılıyordu. Her şeye rağmen, Memlük ilmî hareketi, az sayıda da olsa, bu sahada önemli eserler yazan kelamcılar yetiştirmiştir. Bu alimlerin başında İbn Teymiye ve talebesi İbn Kayyim gelmektedir. Hanefî fakihleri İbnü’l-Hümam ve İbn Kutluboğa da, Matürîdî kelâmı sahasında eser vermişlerdir.

f) Tasavvuf: Memlükler zamanında tarihinin altın çağını yaşayan tasavvuf hareketi, son derece güçlenmiş ve sosyal hayata damgasını vurmuştu.[58] Tarikat şeyhlerine büyük hürmet gösteren ve bazıları birer mürid olan sultanların ve diğer devlet ricalinin yakın ilgi ve desteğiyle, önce geçtiği gibi, ülkede tarikatlara ait tekke, hangah, ribat ve zaviyelerin sayısı çok artmıştı. Sultanın tayin ettiği görevlilerin yönetimindeki bu müesseselerin sayısı sadece Kahire’de 58, Dımaşk’ta ise 78 civarında idi. Sufilere mahsus bu müesseseler, aynı zamanda dini ilimlerin okutulduğu birer medrese ve yine sınırlarda cihada hazırlanan askerler için birer karargâh durumundaydı. Nitekim önce geçtiği gibi Baybars el-Çaşngîr Hangâhı’nda 400 sûfi, bitişiğindeki ribatta ise 100 asker bulunuyor; hadis dersinin de verildiği bu müesesesede, kurrâya ait bölümde gece-gündüz Kur’an-ı Kerim okunuyordu.[59]

Ülkede en çok Bedeviyye, Rifâiyye, Şâzeliyye ve Düskiyye tarikatları yayılmıştı. Bu tarikatlardan Bedeviyye’nin kurucusu, Mısır’ın en büyük velisi Seyyid Ahmed Bedevî (ö. 1276) ile Düsûkiyye’nin pîri Burhanüddin Düsûkî (ö. 1272), Memlükler döneminde yaşamıştı. Şâzeliyye tarikatının Mısır’daki temsilcileri, İbn Ataullah el-İskenderî, Muhammed Vefa Şâzelî ve İbn Vefâ, zamanın diğer büyük mutasavvıfları idiler.

B. Arap Dili ve Edebiyatı

Memlükler zamanı ilmî hareketinde Arap dili alanındaki çalışmalar da önemli bir yer tutmaktadır. Arap dili gramerinin en mühim temsilcilerinden sayılan pek çok alim, bu dönemde yetişmiştir. Onların yazdığı eserler, bu sahanın klasikleri arasında yer almaktadır. Arap dilinde yazılan en geniş lügatın sahibi İbn Manzur da bu dönem dilcilerindendir. Memlükler zamanında yetişerek Arap dili sahasında elden düşmeyen eserler kaleme alan bu nahivcilerin en meşhurları şunlardır: İbn Mâlik, İbnü’n- Nehhâs, İbn Manzur, Ebu Hayyan el-Endelûsî, İbn Hişam el-Ensârî, İbn Nübâte, İbn Akîl ve İbn Ammâr.[60]

Bu dilcilerden Ebu Hayyan el-Endelüsî (ö. 1344), Türk, Fars ve Habeş dillerine dair eserler de yazmıştır. Onun Türk diline duyduğu ilgi, tabîî olarak hayatının son dönemini geçirdiği Mısır’da başlamıştır. Türk Memlükleri Devleti’nde Türkçeye verilen ehemmiyetten kaynaklanan bu ilgi, bir taraftan bazı eserlerin Türkçe yazılmasına zemin hazırlamış, diğer taraftan da, Ebu Hayyan gibi bazı alimleri Araplara Türkçe öğretmek maksadıyla Türk dili üzerinde eserler hazırlamaya sevketmiştir. Onun bu konuda yazdığı dört eserden zamanımıza ulaşan ve Türk dilinin en eski gramer kitaplarından olup daha sonra Doğu’da yazılan eserlere kaynaklık eden “Kitâbü’l-idrâk li-lisâni’l-Etrâk” adını taşıyan ve 2200 kelimelik bir lügat ile sarf ve nahiv bölümlerinden meydana gelen eser İstanbul’da 1892’te Mustafa Bey, daha sonra 1931’de yeniden tahkik ve tercüme edilerek Ahmet Caferoğlu tarafından yayımlanmıştır.[61]

Arap nesir ve şiiri de, Memlükler döneminde parlak bir safha yaşamıştır. Edebî bir ekol özelliğini taşıyan Dîvân-ı inşâ, sanatkârâne nesirde Kâdî el-Fâzıl ekolünü devam ettiren İbn Abdüzzâhir, nesir ve şiirleriyle büyük bir miras bırakan Şihâb Mahmud b. Süleyman ve resmî yazışmalar sahasındaki kıymetli eserlerin sahipleri Nüveyrî, Ömerî ve Kalkaşandî’yi yetiştirmiştir. Anonim Antere ve Baybars hikayeleri son şekline o dönemde ulaşmıştır. Orta Çağ İslâm dünyasından günümüze ulaşan gölge oyunuyla ilgili tek dramatik nazım örneği de o dönemde yetişen İbn Danyal el-Huzâî’ye aittir.

Bu devirde yetişen şairlerin başında, Hz. Peygamber hakkında yazdığı kasidesiyle şöhret kazanan Bûsirî gelir. Şerefeddin el-Ensârî, İbn Hicce. Şihâb Mahmud b. Süleyman, İbn Nübâte, İbn Ebî Hacele ve Aişe el-Bâuniyye de meşhur şairlerdendir

C. Tarih ve Coğrafya

Memlükler dönemi, İslam tarihçiliği açısından da parlak bir dönem olmuş, siyâsî tarih, tarihî coğrafya, mahallî tarih, şehir tarihi, müesseseler tarihi, siyer, biyografi ve ilimler tarihi alanlarında kıymetli eserler kaleme alan çok sayıda büyük tarihçi bu dönemde yetişmiştir. İslam tarihinin hiç bir safhasının, yetiştirdiği önemli tarihçilerinin çokluğu ve yazdıkları eserlerinin zenginliği bakımından Memlükler zamanıyla mukayese edilemeyeceğini söylemek mübâlağa olmayacaktır.

İslam ilimler tarihinde “ansiklopediler çağı” olarak meşhur olan bu dönemde, umumi tarih çalışmalarına devam edilmiş, yine bir sultanın zamanını anlatan tarihler de yazılmıştır.[62] Bu dönemde önceden yazılmış tarih kitaplarına zeyl yazma geleneğinin yaygın olduğu; yine tarihte iz bırakan meşhur şahıslar için yazılan biyoğrafi çalışmalarının önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Biyografi sahasının yıldızı kabul edilen İbn Hallikan, hayatının son safhasını bu dönemde geçirmiştir. Kütübî, Safedî, İbn Hacer, Zehebî ve Sehâvî’nin eserleri de bu türün en güzel örneklerinden sayılır. Mahalli tarih çalışmalarında ise, Makrizi’nin öncülük ettiği Mısır tarihçilik ekolü, İbn Tağriberdî, Sehâvî ve İbn İyas tarafından devam ettirilmiş, bu tarihçiler eserlerinde, Mısır’ın siyasi, içtimai ve iktisadi durumunu geniş bir şekilde anlatmışlardır. Mekke tarihçileri Necmeddin b. Fehd ve oğlu İzzeddin, Medine tarihçisi Semhûdî, Kudüs tarihçisi Uleymî, şehir tarihçiliği geleneğini sürdürmüşlerdir.

Ansiklopedi çığırının ilk temsilcisi Nüveyri’yi, Ömeri ve Kalkaşandî takip etmiştir. Bu alimler ve yine İbn Şahin ez-Zahirî ve Makrizî, devlet teşkilatını ele alan eserler te’lif etmişlerdir. Diğer taraftan dönemin büyük tarihçisi İbn Haldun, tarih felsefesi ve sosyoloji ilminin temellerini atmıştır. Kâfiyecî, Suyûtî ve Sehâvi de tarih tenkidine dair eserler kaleme almışlardır. İbn Abdüzzahir, Baybars ed- Devâdâr el-Mansûrî, İbn Seyyidinnas, İbnü’l-Verdî, İbnu’l-Furat, İbn Habib el-Halebî, Mufaddal b. Ebü’l-Fezâil, Yûnûnî, İbn Dokmak, İbn Kesir, İbn Arabşah ve Aynî dönemin diğer önemli tarihçileridir.

Tarih çalışmalarıyla birlikte seyreden tarihi-coğrafya alanında da İzzeddin b. Şeddad, Ebu’l-Fidâ, Ömerî, Kalkaşandî ve Makrizî ilim alemine önemli katkıda bulunmuşlardır. Bu arada ünlü Arap denizcisi İbn Mâcid, Hint okyanusunda seyredecek gemiler için rehber kitaplar hazırlamış ve Hindistan yolculuğunda Vasco de Gama’ya rehberlik yapmıştır.[63]

D. Felsefe, Riyâzî ve Tabîî İlimler

Müslümanlar, aklî ilimler sahasında VIII. yüzyılda ele geçirmiş oldukları üstünlüğü, XIII. yüzyılın başlarından itibaren kaybetmeye başlamışlardı. Ancak, Doğu İslam dünyasında astronomi ve matematik, Mısır ve Suriye’de ise özellikle göz hastalıklarında olmak üzere tıp ilmindeki üstünlüklerini bundan sonra da devam ettirdiler. Tıp alanındaki bu üstünlük, Memlük hastaneleri ve onların bünyesindeki tıp külliyelerinde görev yapan tabipler tarafından geliştirilen buluşlarla sürdürüldü. XIII. yüzyılda göz hastalıklarının tedavisinde en önemli gelişme Mısır ve Suriye’de yaşandı. Halepli Halife b. Ebi’l-Mehasin, katarakt ameliyatını başarırken, Suriye-Mısır tıp akımının önemli temsilcisi İbnü’n- Nefis, Portekizli Servetus’tan üç asır önce, küçük kan dolaşımını keşfederek önemli bir tıbbî buluş gerçekleştirdi. Bu iki büyük tabip dışında, sahalarında kıymetli eserler yazmış pek çok doktorun yetiştiği Memlükler döneminde, aynı zamanda bir göz hekimi olan İbn Ebî Usaybia, tabiplerin haltercümelerini ihtiva eden meşhur eserini yazdı.[64]

Tıp öğrenimi, büyük ölçüde hastanelerin bünyesindeki tıp külliyelerinde yürütülüyordu. Bu birimler, tıp alanında yazılmış kitaplar ve tıbbî aletlerle donatılmıştı; ayrıca üç tanesi Dımaşk’ta olmak üzere tıp öğreniminin verildiği medreseler vardı. Memlük ülkesinde, Kahire ve Dımaşk şehirlerinde çok sayıda hastane bulunuyordu. Bazıları Eyyûbîler zamanından kalma bu hastaneler, zamanına göre son derece gelişmişti. Dönemin her bakımdan en mükemmel hastanesi olan Sultan Kalavun Hastanesi, dahiliye, cerrahiye, göz hastalıkları ve ortopedi kısımlarına ayrılmıştı. Hastalar arasında zengin-fakir ayırımı yapılmayan bu hastanede, yatmak süresine sınır konulmamıştı.

Memlükler devrinde baytarlık alanında Bedreddin Bektût ve İbnü’l-Münzir el-Baytar kıymetli eserleriyle döneme damgalarını vurdular. Sultan Muhammed b. Kalavun’un mîrâhur ve başbaytarı İbnü’l-Münzir’in atlar hakkında yazılan kitapların en muteberi sayılan Batılı ilim adamlarını birkaç yüzyıl geride bıraktığı Kâmilü’s-sınâateyn fi’l-baytara ve’z-zerdeka adını taşıyan ünlü kitabı daha sonraki eserlerin önemli kaynaklarından biri olmuştur.[65] İlmü’l-hayevân sahasındaki meşhur ansiklopedinin sahibi Demîrî’de bu dönem alimlerindendir.

Tıp dışındaki aklî ilimlerin genellikle özel derslerde okunduğu bu dönemde yetişen fizik alimi Ebu’l-Abbas Ahmed Şihabeddin, gök kuşağından bahsettiği risalesiyle meşhur olmuştur. Dönemin sonlarında Mısır’da yetişen Ebu’l-Feth es-Sûfî ve oğlu Şemseddin Muhammed, matematikçi-astronom Uluğ Bey’in zîcini ıslah için kaleme aldıkları eserlerinde, astonomik-geometri hakkında kıymetli bilgiler vermişlerdir. Yine ezan saatleri ve kıble tayini tablolarıyla ilgili çalışmalar, XIV. yüzyılda Dımaşk’ta en yüksek seviyesine ulaşmış, çok sayıda mîkâtî (astronom) yetişmişti. Matematik, geometri, felsefe, mantık ve eski kimya ilimlerinde yetişen alimlerden bazıları da şunlardı: Huveyyî, usturlâb sahipleri Şemseddin el-Mizzî, İbnü’ş-Şâtır, Musa b. Muhammed el-Halîlî, ünlü matematikçi İbnü’l-Hâim, İbnü’l- Lebbûdî ve Sıbtü’l-Mardînî.

Diğer taraftan, barut kelimesini, ilk olarak ünlü botanikçi İbnü’l-Baytar’ın (ö. 1248) ve ardından XIII. yüzyılın ikinci yarısında Memlükler zamanında yaşayan Mısırlı alim Hasan er-Rammâh’ın kullandıkları tesbit edilmiştir. er-Rammah, günümüze ulaşan meşhur eserinde barutun yapılışını da izah etmiştir. Onun ve Ebu Şâme ve Ömerî gibi tarihçilerin verdiği bilgilerden, Memlüklerin barutu diğer milletlerden asırlarca önce kullanmaya başladıkları sonucu çıkarılmıştır.[66] Memlükler, ateşli silahların ve özellikle topun kullanılmasında da öncü durumundadırlar; ancak onlar bu sahada gereken ilerlemeyi gösteremeyip, kendilerini geride bırakan Osmanlılar ve Portekizlilerle boy ölçüşememişlerdir.

4. Sonuç

İslam ilimler tarihinde parlak bir sayfa olan Memlükler devri, İslâmî ilimlerin bütün şubeleri, lügat ilimleri ve tarih sahasında yetiştirdiği alimleri ve bu alimler tarafından yazılmış eserlerinin çokluğu bakımından, son derece zengindir. İslâm tarihinin başka bir döneminde, bu kadar alimin yetişmediğini ve yine bu dönemde yazılanlar ölçüsünde çok ve hacimli eser yazılmadığını söylemek mümkündür. Suyûtî’nin sadece hadis hocalarının 150 civarında olduğunu ve aynı alimin 600 civarında eser yazdığını hatırlatmak dahi, ilim adamı ve eser sayısı hakkında bir kanaat edinmeye yetecektir. İslâm kültürünün en kıymetli ürünleri arasında yer alan biyografi kitapları ve mufassal ansiklopedik eserlerin pek çoğu bu dönemde yazılmış ve bu dönem, bilhassa büyük şarihleri ve ansiklopedistleri ile temayüz etmiştir.[67] Günümüz ilim adamlarının, İslâmî ilimler, tarih ve edebiyat alanında, bu dönem alimlerinin sayısız eserlerinden müstağnî kalması mümkün değildir.[68]

Memlükler dönemi alimleri arasında Türk asıllıların sayısı oldukça fazladır. İlmî hareketin yıldızlarından olan Zehebî, Safedî, Aynî, İbnü’l-Hümam, Muhyiddin el-Kâfiyecî, İbn Kutluboğa, İbn Tağrîberdî ve İbn İyas bu alimlerin en meşhurlarıdır. Dikkat çeken diğer önemli bir husus da, geçtiği gibi çok sayıda kadın hadis aliminin yetişmiş olmasıdır.

Askerî bir iktâ devleti olan Memlüklerde, sultanın temsil ettiği Türk ve Çerkez asıllı emir ve Memlüklerin teşkil ettiği hâkim askerî sınıf ile çoğunluğu Arap olan halk tabakası arasında bir vasıta rolünü oynayan Memlük dönemi alimleri, ilmî ve medenî cesaretleriyle de temayüz etmişlerdir. Onlardan bazıları, sultanların haksız icraatlarına cesaretle karşı çıkmışlar, bu hususta bildiklerini söylemek ve her ne pahasına olursa olsun, sultanları uyarmaktan çekinmemişlerdir. Hakkı tebliğ hususunda sembolleşen bu alimlerin başında, İzzeddin b. Abdüsselâm, Baybars’a yazdığı meşhur mektuplarıyla alim olmanın sorumluluğunu en güzel şekilde yerine getiren Nevevî ve Suriye’ye yönelen bir Moğol saldırısı esnasında, sultana giderek, onu, savaş için Suriye’ye çağıran ve gitmediği takdirde, başlarına başka bir sultan seçmekle tehdit eden İbn Teymiye[69] gelmektedir.

Prof. Dr. İsmail YİĞİT

Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 5 Sayfa: 748-756

TARİH : OSMANLI’DA ÇEVREYİ KİRLETME SUÇU VE SALB CEZASI


Çevrenin kirlenmesi ve ardından temizlenmesi kavramları modern çağın bizi yüz yüze getirdiği kavramlardandır. Doğayı alabildiğine sömürmeye dayanan ve sanayi devrimiyle birlikte gelişip artık dünya çapında hakim hale gelen Batı tarzı kalkınma, tevlit ettiği bir dizi sorunla beraber doğal hayatı da tehdit eder bir vaziyet almıştır. Bu yeni mahiyetiyle çevre kirliliği özellikle çağımızda korkunç bir felaket halini almış olmakla beraber, çevrenin temiz tutulması meselesinin her devirde insanlar arasında önemli bir konu olduğu anlaşılmaktadır. Biz burada çevrenin temiz tutulması hususunda günümüz çalışma ve durumundan değil eski devirlerden Osmanlı Devleti devrindeki uygulamalardan bahsedeceğiz. Bunu da kapsamlı bir surette değil, aşağıda metnini verdiğimiz bir buyuruldu vesilesiyle daha çok ceza hukuku çerçevesinde yapmayı deneyeceğiz.[1]

Bugün şehirlerin ve kasabaların cadde ve sokaklarının temiz tutulması, suların temizliği ve sağlığa uygun olması, hava kirliliğinin önlenmesi, çevrenin ağaçlandırılarak yeşil tutulması, bahçe ve parkların tanzimi ve bakılması belediyelerin görevleri arasındadır. Osmanlı Devleti’nde bu görevler genellikle kadı, sübaşı, voyvoda, çöplükbaşı vs. gibi görevlilerin uhdesine bırakılmıştı. Meselâ, Ahmed Refik’e göre, At Meydanı’nı yılda bir, Bayezit Meydanı’nı ayda iki kere çöplükbaşısı marifetiyle gayrimüslimlere süpürtmek İstanbul kadısının görevleri arasındaydı. Bu süpürme işini görenler genellikle vergiden muaf tutulurdu.[2]

Söz konusu ettiğimiz belge 18 Cemaziyelevvel 1055/12 Temmuz 1645 (bkz. dn. 18) tarihli bir buyuruldudur. Buyuruldu Osmanlı resmi belge dilinde sadrazam, vezir, kapdan-ı derya, beylerbeyi gibi devlet adamlarının kendi altlarına verdikleri yazılı buyruklarını ifade eder. Belge, Balkan dillerinde kelime anlamı ordu öncüsü olan ve Osmanlı idari yapısında genellikle sübaşı ile aynı anlama gelerek kanun ve düzenin sağlanmasından mesul bir tür polis şefini ifade eden Galata voyvodasına hitaben yazılmıştır. Bizim 190 numaralı Galata Şer’iyye Sicili’nden aldığımız buyrulduda Galata voyvodasına “İstanbul iskelelerinden yukarı Boğaz hisarlarına varınca iki tarafta olan yalıların sahiplerine, bugünden gayrı evleri önünde ve yalıları kenarında ve kapıları karşısında beygir ve köpek ve kedi leşleri var ise derhal kaldırıp herkesin semtlerini pâk ve tathir eylemesi yolunda muhkem tenbih ve sipariş eylemesi”, emredilmişti.

Buyurulduya göre eğer bu günden sonra yalı etrafında hayvan ölüleri ile karşılaşılacak olunursa sorumlusu her kim olur ise olsun “kapusı öninde salb olınur”, açıkçası evi civarında kazara böyle bir hayvan ölüsü bulunan her kim ise kapısı önünde asılacaktır. Bu emri voyvoda yürütecek; eğer “hardal tanesi kadar bir leş” bulunur ise sadece evin veya yalının sahibi değil, uygulamadaki ihmali sebebiyle voyvoda dahi sorumlu olacaktır. Emrin icrası hususunda voyvodadan evvelâ ilgililere sağlam bir biçimde tenbih etmesi ve bundan başka Boğaz’da devriye görevi görecek kol kayıkları tayiniyle gece ve gündüz bu hususun üstüne düşmesi ve ihtimam eyleyip asla ihmal ve gaflet göstermemesi istenmektedir.

Bu küçük konuda böyle katı ve sert bir emir verilmesine bakılırsa, o devirde Boğaziçi ev ve yalılarının etrafında hayvan ölülerine çok sık tesadüf edildiği ve bu halin bölgenin sakinleri arasında büyük rahatsızlık doğurduğu söylenebilir ki bunun biraz şaşırtıcı olduğu belirtilmelidir. İkinci bir husus, muhkem tenbih ve siparişe rağmen evleri önünde leş bulunacak kimselerin, gerçekten hiç de ağır olmayan böyle bir hâl için (suç? için) salb yani asılma cezasına çarptırılacaklarının bildirilmesidir. Bu sebepten dolayı salb cezasının uygulanıp uygulanmadığı belli olmamakla beraber, çok muhtemeldir ki bu ceza, salt caydırma amaçlı olarak düşünülmüştür. Öyle de olsa üzerinde ciddiyetle durulmayı hak etmektedir.

Salb ve Siyaset Cezası

Eski hukukumuza göre salb cezası, yol kesme (hırâbe) suçuna verilecek cezalardan biridir.[3] Ancak bahse konu buyuruldu yol kesmeyle ilgili olmamasına rağmen, onda da salb cezasının verileceğinin öngörülmesi, salbın taziren de uygulanan bir ceza olduğunu göstermektedir.[4] Had ve kısas suçları dışında kalan tazir suçu ve cezası ise devlet başkanı veya hakimin takdir ve tarifine bırakılmış İslâm ceza hukukunun üçüncü ve geniş bir suç ve ceza grubudur.[5]

Bu salb kelimesinden ne anlaşılmalıdır? Bununla kasdedilen asılarak idam mıdır yoksa teşhir ve başkasına ibret için suçlunun canlı halde ve ölümüne sebebiyet vermeyecek şekilde belirli bir süre bir yerde asılı bırakılması mıdır? Dede Efendi diye tanınan Osmanlı hukukçusu Kemalüddin İbrahim bin Bahşi (veya Yahşi)[6] (öl. 1567) bu hususta şunları kaydeder: “Kaynaklarda tazir hususunda üç günden ziyade olmamak şartıyla salb eylemenin caiz olduğu yazılıdır. Bezzâziyye ve Bidâye adlı meşhur hukuk kitaplarında bu durum açıklanmıştır. Peygamberimiz’in Cebel’de sakin Ebu Nâb namındaki bir kimseyi öldürmeden (hayyen) salb etmesine binaen caiz görmüşlerdir. Asılıya yemek ve su verilir”.[7] Akgündüz’e göre, bu izahtan Fatih Kanunnamelerinde görülen “boğazından asmak” veya sadece “asmak” cezalarının ölümle neticelenmesinin şart olmadığı, başkalarına ibret olsun diye suçlunun herhangi bir uzvundan asılmasının murad edildiği istidlal olunabilir. Gaye suçluyu suç işlemekten caydırmaktır.[8]

Uriel Heyd (öl. 1968) ise Osmanlı ceza hukuku hakkındaki abidevî eserinde idamın sıklıkla salb diye adlandırıldığını,[9] bu kelimenin anlamının “kollarından germe” olmasına rağmen, Osmanlı kanununda salbın ekseriyetle asma ile anlamdaş göründüğünü, ölüm cezası ya da hem ölüm, hem de ciddi bedenî ceza (bilhassa elin kesilmesi) manasında yaygın olarak “salb ve siyâset”, nadiren de “siyâset ve salb” terimleriyle birlikte kullanıldığını belirtmektedir.

Kanuna veya padişahın emirlerine olduğu gibi şeriata uygun olarak verilen cezaya da “siyaset” denebilir. Yine Heyd’in tabirleriyle şeriata uygun olmayan ve seküler yetkililerce (ehl-i örf) verilen cezaların sıklıkla siyaseten, yani ‘idarî bir ceza’ diye icra edildikleri söylenmiştir. Ancak Osmanlı’da devlet görevlileri dışında kalan sıradan halkın işlediği suçların mahdut bir kısmı ölüm cezasıyla karşılanmıştır. Bunlar arasında kundaklama; at, esir, köle ve çocuk çalma gibi özel hırsızlıklar; çalma kastıyla kapı vs.’yi kırarak dükkana ve eve girme veya devamlı surette hırsızlık yapma gibi fiiller sayılabilir. Ayrıca kamu düzeni ve asayişine karşı işlenen suçlar, kalpazanlık, pazar (gıda) nizamının ciddi şekilde ihlali, padişahın emirlerine itaatsizlik, hukuk dışı yollardan yabancı memleketlere hububat ve silah satışı da Osmanlı Devleti’nde siyasetle yani ölümle cezalandırılan cürümler arasındadır.[10]

Pazar düzenini bozmayla ilgili verilen cezalardan birkaçı gerçekten ilgi çekicidir. Sadrazam, kıyafet değiştirerek yaptığı pazar denetimleri sırasında noksan gramlı ekmek imal eden ve ekmeği iyice pişirmeyen bir fırıncının asılmasını, bir başkasının ise kulağından dükkan önüne çakılmasını emretmişti. Ayrıca kendisine tahsis edilen un oranında ekmek pişirmesi gereken fakat buna aykırı davranıp unun bir kısmını satan fırın sahibi de diğer esnafa ibret olması için asılmıştı.[11]

Şimdi salb ve siyaset, başka bir deyişle ölümle cezalandırılan bu suçlar arasına, yukarıda bahsettiğimiz buyuruldu gereği, yapılan uyarıya rağmen, çevreyi hayvan ölülerinden temizlememe suçu da ilave edilmelidir. Ancak gıda nizamına aykırı davranışlar ile çevreyi temiz tutmama suçlarına verilen salb/asma cezası, yukarıda anlatıldığı gibi bir had cezası değil, tazir cezası niteliğindedir. Her ne kadar, İslâm hukukunda devlet başkanının tazir cezası olarak idam cezası verebileceği kabul edilmişse de,[12] örneklerimizdeki suça temel sayılan fiiller ile tayin edilen ceza arasında, öğretideki görüşlerin aksine, açık bir ölçüsüzlük ve oransızlığın bulunduğunu kabul etmek gerekir.[13]

Osmanlı’da Çevreyi Korumak Amacıyla Verilen Cezalar

Acaba Osmanlılar çevreyi korumak için aldıkları tedbirlere uyulmaması ile oluşan “çevreye zarar verme suçları” için ne gibi cezalar tatbik etmişlerdi? İlgili belgelere bakıldığında verilen cezaların çok değişiklik arzettiği anlaşılıyor. Mesela, 946 Safer/1539 Haziran-Temmuzu’nda, Edirne sübaşılığına tayin edilen Ömer’e verilen nişan-ı hümayunda Edirne’nin mahalle, sokak ve çarşılarını kirletenlere uygulanacak yaptırımın kirletenin kirlettiği yerleri temizlemesi (pâk etmesi) olduğu yazılıydı. Ancak nişanın 9. maddesi açık mezarları kapattırmayı emrettikten sonra “ve at ve it ve kedi ve anın emsali cîfe (leş) ve mekruh olan nesneleri makâbir arasına bırakmadan men ede”rek edenlerin hakkından gelinmesini emretmişti. 11. maddede ise kirli çamaşır suyunu yol üstüne saçanların “hakkından gelme”den söz edilmişti.

Bu nişanın 12. maddesi “Dahi onat vechile görüp gözedüp cîfeden ve sâir mezbeleden pâk etdüre. Ve at ölüsin ve sâir davar cîfesin halk incidiği yerde kodurtmaya. Gereği gibi yasak edüp men’ eyleye. Her kim ki, eslemeyüp temerrüd ederlerse, ol cîfenin başun kesüp bırakan kimesnenin boynuna takup şehri teşhîr edüp men edeler. Eslemeyenü yazup bildire” diye emretmişti.[14]

Limanların ve körfezin temiz tutulmasına dair 11 Rebiyülevvel 967/9 Aralık 1559’da Ağriboz sancağı beyine yazılan bir hükümde ise ister özele veya isterse kamuya ait olsun safralarını limana veya denize döken gemi reislerinin adlarının yazılıp merkeze gönderilmesi suretiyle haklarından geline denilmişti.[15]

3 Ramazan 973/24 Mart 1566’da Vize kadısına gönderilen bir hükümde, bu kez, konu ormana hayvan sokarak ağaçlara zarar verenlerin uyarılması, dinlemeyenlerin yakalanıp küreğe konulması idi. Aynı hususa dair Eski Zağra, Hasköy ve Filibe kadılarına yollanan 11 Ramazan 973/1 Nisan 1566 tarihli başka bir hükümde ise kadılara, korulara girip ağaçlarını kesip zarar ve ziyan verenlerin haklarından gelinmesi için isimlerinin yazılıp bildirilmesi istenmişti.[16]

İstanbul kadısına gönderilen gurre-i Şevval sene 1107/4 Mayıs 1696 tarihli bir buyurulduda mahalle mensupları, mütevelliler ve esnaf kethüdalarının mahalle sokaklarını, cami ve mescit yanlarını, çarşıları ve pazarı lâşe ve mezbeleden temizleyip süprüntüleri denize atmaları konusunda sağlam bir şekilde uyarılmaları istenmişti. Bundan sonra bahis konusu yerlerde her kimin hududunda mezbele ve lâşe bulunursa imam, mütevelli ve esnaf kethüdalarının haklarından gelinmesinin mukarrer olduğu, kendilerine gereği gibi tenbih edilecekti.[17] Burada süprüntülerin denize dökülmesinin istenmesi ilgi çekicidir.

Yukarıdaki hükümlerden yarım asır sonra evail-i Şevval 1159/17-26 Ekim 1746 tarihinde Üsküdar kadı yardımcısına yazılan bir hükümde pis sularını (çirkâb) umumi yola akıtan ev sahiplerinin sokak ve yolları kirletmeleri sebebiyle gelip geçenlerin rahatsız olduğundan bahisle, bundan vazgeçmeleri, vazgeçmeyenler olursa görevlilerce ahz ve tedib olunmaları emredilmişti.[18] Aynı türde bir hüküm evahir-i Zilhicce 1173/4-12 Ağustos 1760’da Haslar kadı yardımcısına gönderilmiş ve Eyüp’teki bakkal, manav ve bütün çarşı esnafının eskiden olduğu gibi dükkanlarının önünü temizlemeleri, toplanmış çöp ve süprüntüleri kayık ve sandalların yanaşacakları iskele civarına değil, Eyüb’ün dışındaki Taşlıburun’a götürmelerini emretmiş, uymayanların ahz ve tedib edileceğini bildirmişti.[19] Evail-i Recep 1193/18-27 Nisan 1779 tarihinde Dergah-ı Mualla yeniçerileri ağasına, gene gemilerin yanaşıp zahire boşalttıkları Unkapanı iskelesine mezbele dökülmemesi, çöplerin Ayazma iskelesinde Çöplük denilen yere bırakılmasına dair bir hüküm yollanmış, buna aykırı hareket edenlerin derhal men edilip sakındırılması emredilmişti.[20]

7 Zilhicce 1237/26 Ağustos 1822 tarihinde Kurban Bayramı’ndan birkaç gün evvel İstanbul kadısına gönderilen fermanda bayramda kesilecek kurbanların artıklarının ortalık yerlere atılmaması ve buna aykırı hareket edenlerin tedîb olunacaklarına dair emrin imamlarca mahalle sakinlerine anlatılması için, kadının önce bütün imamlara “mazmûn-ı fermân-ı âlîyi ilân ve işâ’at” eylemesi emrolunmuştu.[21] Burada hemen hemen bütün hükümlerde olduğu gibi, emrin hem imamlara, hem de mahalle ahalisine duyurulmasına özel bir vurgu yapıldığı görülüyor. İstanbul kadısına gönderilen başka bir emirde de dükkan ve hane önlerindeki buzların kırdırılması, atlı veya yaya seyahat edenlerin riskten kurtarılması suretiyle sokakların tasfiye ve temizliği için gerekli tedbirleri almaları için imamları aracılığıyla mahalle ahalisine tenbih edilmesi istenmiş ancak emrin yerine getirilmemesi halinde tatbik edilecek herhangi bir müeyyideden söz edilmemişti.[22]

19 Rebiülevvel 1241/2 Kasım 1825 tarihli yine İstanbul kadısına hitap eden bir hükümde İstanbul’daki çarşılar ve mahalle aralarının birtakım mülevvesât ve müzahrafâtdan temizlenmesiyle ümmet-i Muhammed’in ezadan muhafazaları lâzimeden olarak bu husus mukaddemlerde buyuruldular yazılmasıyla gerekenlere tenbih ve tekid olunmakta iken bir müddetten beri bu usule riayet olunamadığından, insanların ev atık sularını çarşılara akıttıkları, bazı han ve dükkanların önlerine de mezbele attıklarından gelip geçenlerin eziyet çektiğine ve daha sonra bunların hususiyle yaz günlerinde zuhur eden iğrenç kokularının pekçok insanı “muhtelü’d-dimâğ ettiğine” işaret olunmuştu. Bu sebeple, ev sahiplerinin pis sularını ve mezbelelerini rastgele ortalığa atmaktan vazgeçmeleri istenmiş ve “her kimin hane ve dükkanı pişgâhında çirkâb ve mezbele makulesi müşâhade olunursa cesaret edenler mes’ûl ve mu’âteb olacaklarının (sorumlu tutulup tekdir edilecekleri) herkese ilan ve tenbih edilmesi gene mahalle imamlarından istenmişti.[23] Aynı surette 16 Zilhicce 1241/23 Temmuz 1826’da, her kimin hane ve dükkanı önünde süprüntü görülürse tedîb olunacağı ferman buyurulmuştu.[24] On yıl sonra bu defa Havass-ı Refia kadısına gönderilen 15 Rebiülevvel 1252/28 Haziran 1836 tarihli buyurulduda temizliğin dinin emirlerinden olması ve hilafet merkezi olan İstanbul’un temiz tutulması gerektiğinden bahisle herkesin evi ve sokağını temiz tutmakla görevli olduğu ve bu konuda birçok kez “tenbîhât-ı şedîde” (şiddetli emirler) icra olunduğuna temas edilmektedir. Bu “tenbîhât-ı şedîde” kapsamında bizim aşağıda metnini verdiğimiz buyurulduda sözü edilen salb/asma cezası da yer almış olmalıdır. Bu ve diğer bazı emirlerden zaman zaman temizlik işinin ihmale uğradığı anlaşılmaktadır. Bu sebeple İstanbul’un sokaklarının mezbele ile dolmuş ve pekçok yeri kokmuştur. Bunun dine aykırı olması yanısıra “birtakım illet ve emrâz zuhuru”na (hastalıkların ortaya çıkmasına) yol açacağı açıktır. Bundan dolayı sokaklarda kokan şey görülürse sahibi kim olursa olsun “şedîden tedib yani nefy ve tağrib kılınacağı”nın lazım gelenlere bildirilmesi istenmiştir. Bu emirde “şediden tedib yani nefy ve tağrib kılınacağı” ifade edilerek şediden tedib ifadesi açıklanmıştır. Bu, bu tür hükümlerde yer almayan önemli bir noktadır. Belki diğer benzer hükümlerde tedib olunmakla ilgili geçen ifadelerle de “nefy ve tağrib” yani sürgün kastedilmiştir.

Bütün bunlar değerlendirildiğinde Osmanlıların çevreyi temiz tutma konusunda gerçekten büyük bir titizlik gösterdikleri tespit edilebilir. Bu meselede takip ettikleri yöntem önce etrafı kirletenlerin uyarılması, buna rağmen kirletmeye devam edenlerin cezalandırılmasıdır. Burada özetlediğimiz hükümlerin bir kısmında kirletene temizletme, leşi suçlunun başına geçirip dolaştırma, küreğe konulma, sürgün (“nefy ve tağrib”) cezalarının verilmiş olduğu görülmüştür. Diğer bir kısım hükümde ise sadece hakkından geline veya isimlerinin bildirilmesinden, bazan da isimlerini bildir ki hakkından geline şeklinde kayıtlar yer almıştır. Üçüncü bir grupta ise suçlunun ahz ve tedîbinden yani yakalanıp cezalandırılmasından söz edilmişti. Son iki öbek içinde geçen hakkından geline ve ahz ve tedipten ne tür bir ceza kastedildiği belli değilse de az evvel işaret ettiğimiz gibi bu bazan sürgün (“nefy ve tağrib”) olabilir. Çevreyi hayvan ölülerinden arındırmamaya salb/asma cezası verileceği hükmü ise şimdilik tek bir buyurulduda kalmış görünüyor.

EK: 1

Galata Şer’iyye Sicilli, nu. 190, s. 435-4

Sen ki Galata voyvodasısın buyurıldı sana vardığı sâ’at İstanbul iskelelerinden yukarı Boğaz hisârlarına varınca iki tarafda olan yalılarun ashâbına muhkem tenbîh ve sipâriş eyleyesün ki bugünden gayrı evleri öninde ve yalıları kenârında ve kapuları karşusında bârgir ve köpek ve kedi leşleri var ise fi’l-hâl kaldırup herkes semtlerin pâk ve tathîr eyleyeler şöyle bu gûna bu makûle leş bulına her kim olur ise kapusı öninde salb olınur ve bundan gayrı sen kol kayıkları ta’yîn eyleyüp leyl ü nehâr bu husûs ile takayyüd ve ihtimâm eyleyüp asla ihmâl ve tegâfül itmeyesün ve bi’l-cümle bu bâbda ziyâdesiyle ikdâm eyleyüp olmaya ki evleri öninde ve kapu ve sokâklarında ve yalıları kenârında anun gibi leş bulına herkes kendü semtini pâk ve tathîr eyleyüp o makûle mezbelelik ve meyteden dâne-i hardal kadar bir şey bulınmaya ve bu husûs senden bilinür ana göre gözün içün bâb-ı gafletden hazer eyleyesün deyü buyurıldı. Vasale iley[nâ] fi 18 min Cemâziye’l-(evvel li-sene hamse hamsîn ve elf[25]). (18 Cemaziyelevvel 1055/12 Temmuz 1645).

EK: 2

Havass-ı Refia (Eyüp) Şer’iyye Sicili, nu. 556, v. 63b. Albayrak, age., s. 54-5.

Zokâkların tathîri zımnında tenbîhât.

Havass-ı Refia kadısı faziletlü efendi kâffe-i hâlde nezâfet ve tahâret levâzimine dikkat umûr-ı diniyyeden ve Astâne-i sa’âdet-i dârü’l-hilâfeti’l-aliyye olarak her bir mahallin pâk ve temiz tutulmasına cümle tarafından tekayyüd vâcibeden olduğuna binâen herkes hânelerinin sokak taraflarını temiz ve pâk tutmaya memûr olarak bu bâbda bi’d-defa’ât tenbîhât-ı şedîde icrâ olunmuş iken bir müddetten beri bakılmadığından cümle sokaklar mezbele ile memlû ve ol vechile ekser mahaller müteaffin ve yedyu? olmak hasebiyle bu keyfiyet usûl-i mergûb-i tahâret(e) münâfi ve bâ husûs birtakım illet ve emrâz zuhûrunu müeddi olarak madde-i tahârete cümle tarafından ikdâm ve ihtimâm ile herkes kendü hâne ve dükkânları önlerini sulayıp ve süpürüp dâimâ pâk ve temiz tutulmasına ve sokaklarda taaffün ider şey görülür ise sahibi her kim olur ise olsun şedîden te’dib yani sahîhen nefy ve tağrîb kılınması husûsuna irâde-i kâtı’a-yı hazret-i şahâne teallukıy(le) keyfiyet lâzım gelenlere ekîden tenbîh ve ilân kılınmış olmakla siz dahi eimme-i mahallâtı celb ile bundan böyle büyük ve küçük her kimin hânesi pişgâhında ve esnâf gürûhunun dükkânları önlerinde ve virâne ashâbının virânelerinde mezbele ve taaffünlü şeyler görülür ise şedîden terbiye ve tedîblerine dakîka fevt olunmayacağını ve herkesin levâzım-ı tahâret ve nezâfetine i’tinâ eylemelerini mahalleleri ahâlîsine müekkeden tenbîh ve ilân eyleyerek hılâf-ı hareketde bulunan olur ise icrâ-i tedîbleri zımnında isimlerini Bâb-ı âlîye bildirmelerini ifâdeye mübâderet eyleyesiz diyü buyuruldu fi 15 R(ebiülevvel) sene (1) 252/28 Haziran 1836.[26]

Dipnotlar :

[1] Osmanlı devrinde “çevre koruma” ile ilgili çalışmalar için bkz. İsmet Binark, “Başbakanlık Osmanlı Arşivi’deki Belgeler Işığında Türklerde Çevrecilik Anlayışı”, Yeni Türkiye, Yıl. 1, nu. 5 Tem. – Ağu. 1995, s. 11-26.

[2] Ahmed Refik, Eski İstanbul Manzaraları, (Sadeleştiren D. Gürlek), (Timaş Yay.), İstanbul 1998, s. 62.

[3] Had suçu ve cezası demek suçun ve cezasının Kur’an-ı Kerim’de tarif edilmesi demektir. Yol kesme ile ilgili âyet (Maide, 5/33) ve yorumu için bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, (Eser Kitabevi) İstanbul ts., c. III, s. 1661-1667.

[4] Ebu Hanife mükerreren adam öldürme suçunu işleyen ve bir sebeple kısas edilmeyen kimsenin tazir yoluyla ölüm cezasına çarptırılabi leceğini belirtip bu cezaya “siyaset” adını vermektedir, bkz. M. Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, genişletilmiş 2. b., (Beta), İstanbul 1996, s. 224. Nitekim, evâsıt-ı Cemaziyelahir 1142/2-11 Ocak 1730 tarihli Çatalca nahiyesi naibine gönderilen bir hükümde, defalarca sadır olan emirler gereğince yakalanması (ahzı) istenen bir gayrimüslim “haydûd”un kendisini yakalamağa çalışan üç kişiyi yaraladığı, bu arada kendisinin de yaralandığı anlatılmış, daha evvel iki Müslümanı katlettiği anlaşılan ve “mertebe-i helâkda” olan (ölmek üzere olan) şakinin İstanbul’a gönderilmesi mümkün olmadığından mahallinde ibreten li’s-sâirîn (başkalarına ibret olunmak üzere) salbolunması” emredilmişti, bkz. BOA, Atîk Şikayet Defteri, nu. 124, s. 248, belge nu. 1.

[5] Tazir hakkında geniş bilgi için bkz. Hayreddin Karaman, Mukayeseli Islâm Hukuku, (İrfan Yay.), İstanbul 1982, c. I, s. 141-146; Aydın, a.g.e., s. 172 vd., 228-229.

[6] Müellif hakkında bilgi için Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri ve Hukuki Tahlilleri, İstanbul 1992, c. IV, I. Kısım, s. 122.

[7] Dede Efendi, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye, metni Akgündüz, a.g.e., s. 167. (İfade alıntılanırken küçük değişikliklere uğratıldı).

[8] Akgündüz, a.g.e., s. 167, dn. 2. Bu arada F. E. Vogel, EI2’ye yazdığı “salb” maddesinde onu “İslâmî doktrin ve uygulamada, suçlunun bedeninin diri veya ölü olarak bir hatıla veya ağaç gövdesine bağlandığı veya kazığa oturtulduğu ve birkaç gün yahut daha uzun süre teşhir edildiği ağır bir ceza”, diye tarif eder. “İslam’dan evvel Fars ve Roma kültürleri de dahil birçok kültür “kollarından germeyi” vatan hainleri, asiler, soyguncular ve suçlu köleler için bir ceza olarak tatbik etti. Kur’an-ı Kerim’de salb altı yerde geçer; hukukî uygulama için esas alınan âyet Mâide suresinin 33. âyetidir. Makbul hadis mecmuaları Hz. Muhammed’in (bir çobanı öldürüp develerini çalan kişiler hakkında) uyguladığı tek bir salb vakasını rivayet ederler. Mamafih, bu rivayet farklı bir ceza tasvir eden (elleri ve ayakları kesme ve gözleri oyma) birçok diğer rivayetçe tekzip edilir (bkz. en-Nesâ’î, Tahrîmü’d-dem, 7.-9. bâblar). Başka bir hadise göre, Medine’deki ilk salb cezası, Ömer tarafından sahibelerini öldüren iki köleye uygulanmıştı (bkz. Ebû Davud, Salât, 61. bâb).

Fıkıh yukarıdaki âyeti esasen şehirler arası yol soyguncularına had olarak tatbik eder. Belirtilen dört cezanın herhangi biri yerine salbın tercihi karışık, çelişen kurallar ile düzenlenmiştir. Bilginlerin ekseriyeti hem öldüren, hem de eşya alan soyguncunun had olarak salbedilmesini gerekli bulur; diğerleri, ölümü gerekli görürken salbı görmezler. Bilginlerin ekseriyeti için, suçlular salbedilmeden evvel boyunları vurulmuş olmalıdır. Malikîler, Hanefîlerin ekseriyeti ve On iki imam Şiilerinin ekseriyeti suçlunun canlı salbedilmesini, fakat sonra süngülenerek öldürülmesini şart koşarlar. Zahirîler için salb ölümle neticelenmelidir. Bilginlerin çoğunluğu salb müddetini üç günle tahdit etmişlerdir (sonra ceset yıkanır, namazı kılınır ve gömülür).

Muhtelif azınlık görüşleri genellikle aynı âyete dayanarak salba şehirler arası yol soygunundan başka suçlar için de izin verir veya tavsiye ederler. Bu suçlar Peygamber’e hakaretleri (sebbü’n-nebi), sapkınlığı (zendeka), büyücülüğü (sihr) ve boğucular tarafından öldürülmeyi (hannâkûn) ve kurbanlarını ilaç vererek öldürmeyi (mubennicûn) kapsar. Bu cezalar bazen had olarak, bazen tazir olarak ifade edilir. Salb âyeti İbn Teymiye’ye göre, belki bizzat topluma olan ifsat edici etkisi ancak bununla önlenebilen kimseye tatbik edilir. el-Maverdî (görünüşe göre yalnız), tazirin genel olarak tatbik edilebilir bir şekli olarak canlı iken (ama zorunlu olarak ölümle sonuçlanmayacak) salba izin verir.

Bu doktrinel başlıkların çoğunda fiilî salb rivayetleri mevcuttur. Sıklıkla aşırı ölçüde uzun tutulmuş başsız cesetlerin teşhiri bilhassa siyasî veya dinî muhalifler için yaygındır. Hallâc için ve canî köleler için olduğu gibi salb canlı iken de görülür (7.-13. asırlar arasında ölümle sonuçlanacak salbın sıklıkla tekerrür etmiş olduğu iddia edilmiştir).

Sonraki Fars ve Türk tatbikatında, salb “asma” anlamına gelir. Boyun vurulduktan sonra teşhir şeklinde salb bugün Suudi Arabistan’da uygulanır.”, bkz. Vogel, “Salb”, EI2, c. VIII, s. 935, Leyden 1995.

[9] Nitekim Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nce 1993’te Ankara’da neşredilen 966-968/1558-1560 tarihli olayları kapsayan 3 Numaralı Mühimme Defteri’nde salb ile ilgili bütün hükümlerde kasdedilen idam cezasıdır, bkz. s. 91, hüküm nu. 196; s. 138, hüküm nu. 300; s. 183, hüküm nu. 407; s. 325, hüküm nu. 725; s. 397-8, hüküm nu. 880; s. 416, hüküm nu. 923; s. 417, hüküm nu. 927; s. 453, hüküm nu. 1016); s. 503, hüküm 1145; s. 591-2, hüküm nu. 1359; s. 684-5, hüküm nu. 1582; s. 707, hüküm nu. 1633. Ancak bunların hepsinde de kadı tarafından usulüne uygun yargılama yapıldıktan sonra suç sabit olursa başkalarına ibret için salb ve siyasetin uygulanmasından söz edilmektedir ki, bu cezanın had olarak tatbik edildiğini gösterir. Zaten, verilen bütün cezalar eşkıya ve yol kesenlerle ilgilidir. Gene bu belgelerde eğer salb uygulanacak bir suç yoksa uzuv kesmeden bahsedilmektedir. Ayrıca aynı konuda bir kurul tarafından yayınlanan 1056/1646-7 tarihli [90 Numaralı] Mühimme Defteri, (Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı), İstanbul 1993, s. 307, hüküm no. 375 bkz.

[10] Uriel Heyd, Studies in Old Ottoman Criminal Law, Oxford 1973, s. 260-261. Ayrıca bkz. Fethi Gedikli, “XVII. Asırda Galata Tacirlerinin Karşılaştığı Hırsızlık Olayları”, Çerçeve, Yıl: 6, Sayı: 22 (Nisan 1998), s. 132-134.

[11] Salih Aynural, “XVIII. ve XIX. Yüzyıllarda İstanbul Değirmenci ve Fırıncı Esnafının Nizamları”, Türk Dünyası Araştırmaları, nu. 81 (Aralık 1992), s. 115-116’da gösterdiği BOA Hatt-ı Humayun no. 15705 ve 647, Cevdet-Iktisat, no. 4641.

[12] Karaman, a.g.e., s. 146; Aydın, s. 224.

[13] Aydın, a.g.e., 228-229. Aynural, a.g.m., s. 115-116’da bu cezaların keyfî olduğu anlamını çıkarmak doğru değildir, çünkü esnaf birçok kere uyarıldıktan sonra dinlemeyenler olursa ceza o zaman tatbik ediliyordu, görüşündedir.

[14] Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, c. VI, s. 540-542’de tıpkıbasımı verilen Bayezid Veliyüddin Efendi, nu. 1970, v. 127a-128a’daki nişanın çevriyazısı.

[15] 3 Numaralı Mühimme Defteri, s. 276, hüküm no. 606. İskenderiyye körfezinin temizlenmesine dair 14 Zilkade 979/29 Mart 1572 tarihinde vezir Sinan Paşa’ya gönderilen hüküm BOA Mühimme Defteri, nu. 16, hüküm no. 187.

[16] BOA Mühimme Defteri, nu. 5, hüküm no. 1369.

[17] İstanbul Şer’iyye Sicili, nu. 22, v. 170 (Sadık Albayrak, 41 Orijinal Belge Işığında Eski İstanbul’da Sosyal ve Çevre, İgdaş, İstanbul 1977, s. 40-41).

[18] A. Tabakoğlu/A. Kal’a/S. Aynural/İ. Kara/E. S. Kal’a, İstanbul Ahkam Defterleri İstanbul’da Sosyal Hayat, (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yay.), İstanbul 1997, c. I, s. 250, 2/152/522 (Son üç rakam sırasıyla İstanbul Ahkam Defterinin numara, sayfa ve belge numarasını gösterir).

[19] A. Tabakoğlu/A. Kal’a/S. Aynural/İ. Kara, İstanbul Ahkam Defterleri İstanbul Esnaf Tarihi, (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yay.), İstanbul 1997, c. I, s. 267-268, 5/253/772.

[20] A. Tabakoğlu/A. Kal’a/S. Aynural/İ. Kara/E. S. Kal’a, İstanbul Ahkam Defterleri İstanbul İstanbul Ticaret Tarihi (1742-1779), (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yay.), İstanbul 1997, c. I, s. 350-351, 9/349/1278.

[21] İstanbul Şer’iyye Sicili, nu. 154, v. 12b. Albayrak, a.g.e., 44-45.

[22] İstanbul Şer’iyye Sicili, nu. 154, v. 17b. Albayrak, a.g.e., 46-47.

[23] İstanbul Şer’iyye Sicili, nu. 154, v. 36b. Albayrak, a.g.e., s. 50-51’de sicil numarasının 254 diye gösterilmesi hatalıdır.

[24] İstanbul Şer’iyye Sicili, nu. 154, v. 36b. Albayrak, a.g.e., s. 52-53.

[25] Buyuruldunun deftere kayıt tarihini gösteren kısmı defterin özensiz ciltlenmesinden ötürü okunamıyor; biz diğer belgelerin tarihi olan 1055 tarihini bu belgenin de tarihi olarak kabul ettik. Ayın da Cemâziye’l-ahir olma ihtimali vardır.

[26] Havass-ı Refia (Eyüp) Şer’iyye Sicili, nu. 556, v. 63b. Albayrak, a.g.e., s. 54-5.

TARİH : OSMANLI TOPLUMUNDA ÇEVRE ANLAYIŞI


OSMANLI TOPLUMUNDA EVRE ANLAYII.pdf

TARİH : OSMANLI TÜRKLERİNDE ÇEVRE BİLİNCİ


Çevre, canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşimlerinin bütünü olarak tanımlanabilir. Çevrenin canlı öğeleri, insanlar, bitki örtüsü, hayvan topluluğu ve mikroorganizmalardan oluşmaktadır. Cansız öğeler ise, iklim, hava, su ve yeryüzünün yapısıdır. Cansız öğeler canlıları etkileyip, onların eylemlerini güçlendirirken, canlılar da cansızların konumlarını, yapılarını belirleyen etkilere sahip olmaktadırlar.[1]

Evrendeki canlı ve cansız bütün varlıklar çevresiyle sürekli bir ilişki ve etkileşim halindedir. İnsanın ruhi ve ahlaki yapısının çevre üzerinde önemli etkileri vardır. Çevre, insan eliyle gelişebileceği gibi çorak hale de gelebilir.[2] İnsan, yaşadığı ve diğer canlılarla paylaştığı doğal çevreyi korumak ve yaptığı tahribatı gidermekle yükümlüdür. Buna göre, önce insanı doğaya karşı duyarlı hale getirmek, bilgilendirmek ve doğru davranışları kazandırmak zorunluluğu vardır. Çevrenin korunması için ilmi, teknolojik, hukuki ve politik tedbirlerin yanında tesirli ve kapsamlı bir çevre eğitimi politikası da tespit edilmeli ve uygulanmalıdır.[3] Dengeli ve sağlıklı bir hayat sürdürebilmek, bir insanın çevresindeki canlılar ve eşyadan nasıl yararlanacağını ve zararlarından nasıl korunacağını bilmesi ve sorumluluğunu hissetmesiyle yakından ilgilidir.

Çevrenin korunması ve güzelleştirilmesi, insanı sevmek, düşünmek ve ona değer vermekle yakından ilgilidir. İnsana değer vermeyen bir kültür ve medeniyetin, çevreye değer vermesi, korumaya ve güzelleştirmeye çalışması düşünülemez.[4] Bu açıdan bakıldığında, “Yaratılanı, Yaratandan ötürü hoş görmek” prensibiyle hareket eden Türklerde hayvanlara, kuşlara ve ağaçlara karşı beslenen sevgi dini bir vazife derecesine ulaşmıştır. Zira Türkler canlı cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler. Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler. Güzel manzaralara, parlak denizlere, gölgeliklere, membalara, karlı dağ tepeleriyle çevrelenmiş muazzam ufuklara karşı beslenen temayül, bu milletin en büyük meylidir.[5]

Osmanlı Türklerinin çevreye yönelik çalışmaları özellikle kudretli olduğu devirlerde diğer milletlere örnek olacak niteliktedir. Bu çalışmaları kanunnamelerden, çeşitli vilayetlere gönderilen hükümlerden, vakfiyelerden ve Türkiye’de görev yapmış ya da seyahat etmiş yabancıların hatıralarından öğrenmekteyiz. Çalışmamızın temelini bu tür kaynaklar oluşturmaktadır. Burada bütün Türk Tarihi’ni ve belgeleri ortaya koymaktan ziyade, bir fikir vermesi için XVI-XVII. yüzyıllar ağırlıklı olmak üzere bazı örnekler verilmekle iktifa edilecektir.

Türklerde Ağaç ve Yeşillik Sevgisi

Çevrenin en önemli bölümünü teşkil eden ağaç ve yeşillikler insanlığın varolması ve varlığını devam ettirebilmesi için gerekli olan doğal kaynakların başında yer alır. Çevrenin yeşil bir bitki örtüsü ile kaplanması, huzurlu bir ortamın bulunması ve temiz bir hava, insanın bir çok yönden sıkıntılarını ortadan kaldırıcı psikolojik faktörlerdir.[6]

Bahçeler düzenlemek, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmek, bir zamanlar şehirli Türk insanının en büyük zevklerinden biri ve yeni yeni çiçek ve meyve türleri elde ederek bu türlere şairâne isimler vermek köklü bir gelenek olmuştur.[7] Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey hatıralarında Eski Türklerin bahçe ve ağaç meraklısı olduğunu dile getirmektedir.[8] Türkler, dünyanın doğal güzelliklerinin korunması, daha da güzel hale getirilmesi ve adeta cennet gibi yapılması için bir çok tedbirler geliştirmişlerdir. Onlar bu amaçla vakıf eserlerinin finansman ihtiyaçlarının karşılanabilmesi için bağlık, bahçelik ve ağaçlık yerler bırakmışlardır. Sözgelimi Kara Osman oğlu Mehmed Ağa tarafından Bergama’da yaptırılan vakıf eserlerinin yaşatılabilmesi için gereken harcamaların, gelirlerinden karşılanmak üzere toplam olarak 2133 adet ağaç bulunan on iki muhtelif bahçeyi vakfettiği görülmektedir.[9] III. Murad’ın kızı Ayşe Sultan İstanbul’da bir bahçe, Kıbrıs’ta bir çiftlik, Filibe’de sekiz bin baş koyun vakfetmiştir.[10]

Mevcut ağaçların bakımı ve sulanmasına yönelik olarak da vakıfların kurulduğunu Pere Jehannot’un hatıralarında görmekteyiz.[11] Comte de Bonneval, verimsiz ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere her gün sulanmaları için işçilere para vakfedecek kadar çılgın Türkler bile görüldüğünü dile getirmektedir.[12] Guer ise bu hatıraları teyit ederek bunu yapanları “biraz kaçık” olarak nitelendirir.[13] Ancak, Comte de Bonneval ve Guer’in çılgınlık ve kaçıklık olarak nitelendirmelerine konu olan ağaçların bu şekilde sulanmalarının temini, Türklerin, çağdaş uygarlığın bile ruhunu henüz kavrayamadığı bir çevre bilincinin parlak örneklerini sergilemeleri açısından büyük önem arz eder.

Bahçeler, bağlar ve ağaçlık alanlarla ilgili vakıfların varlığı Anadolu’da yeşil alanların ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. Vakıfların dokunulmazlık özellikleri dikkate alındığında bu faaliyetlerin süreklilik arz ettiğini söyleyebiliriz.

Osmanlı döneminde, hayvanların otlatılması açısından önemli olması yanında, toprak üstü örtüsü olarak toprağı koruyan, suyu tutan, kaynak sularını toplayan ,ehlî ve vahşî hayvanlara barınak olan ve kirli havayı temizleyen yerler olarak hava kalitesinin korunmasına da katkıda bulunan yeşil kuşak olarak değerlendirebileceğimiz, koruma altına alınmış korular da söz konusudur. Osmanlı arşiv belgelerinde konu ile ilgili bir çok belge yer almaktadır. Bir hükümde İznikmid kadısına, Eşme, Dikme ve Sapanca dağlarında korudan gemiye yarar ağaç kesimi yasağının devam ettiği hatırlatılmaktadır.[14] Bir başka hükümde ise, sefer sırasında eskiden beri Otağ-ı Hümayun kurulan Ösek merkezinin şimdi halk tarafından tapulanıp bağ bahçe haline getirildiği, buraların zarar görmemesi için ordunun konaklamasına uygun başka bir yerin bulunması istenmektedir.[15] Diğer bir hükümde savaş için yola çıkıldığında halkın ekili tarlalarının ve çayırlarının çiğnetilmemesi ve kimseden karşılıksız bir şey aldırılmaması için askerlerin iyice zapt edilmesi öngörülmektedir.[16] Yine bazı kimselerin, ağaçların yaprak ve dallarını keserek hayvanlarına verdikleri, bu şekilde koruya zarar verenlerin yakalanarak cezalandırılmaları emri bulunmaktadır.[17] Ayrıca korulara davar sokulması, ağaçların kesilmesi ve bazı yerlerinin tarla haline getirilmesi yasaklanmakta, bu tür eylemlerin olmaması için tedbirlerin alınması ve halkın uyarılması emredilmekte, uyarıları dikkate almayanların cezalandırılmaları bildirilmektedir.[18] Bu ve benzeri hükümlerden çevreye zarar verenlerin cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. Hasköy, Yanbolu, Kırkkilise, Ferecik ve Gümülcine kadılarına 24 Aralık 1565 tarihli hükümde, kazaları dahilinde bulunan Hâssa Şikâr korularında tüfek atılmasına, tazı ile av avlanmasına ve ağaç kesilmesine müsaade edilmemesi ve bunların yasaklanması istenmektedir.[19]

Bâzârcık kadısına 3 Ağustos 1571 tarihli hükümde, koruma altına alınmış dağlardan, defalarca uyarıldığı halde emre karşı gelerek odun kesen bir kimsenin cezalandırılmak üzere, yolda kaçmasını engelleyecek tedbirler alınarak İstanbul’a gönderilmesi emredilmektedir.[20] Ormanlardan ağaç kesilmesi devletçe yasaklanmıştır.[21]

Türklerde ağaçlara gösterilen sevgi ve alaka o dereceye çıkmıştır ki, aynı coğrafyada yaşayan Hıristiyan vatandaşlar, bu sevgi ve alakadan çekindikleri için kendi bahçelerindeki ağaçları bile kesemez olmuşlardır.[22] Raczynski “Türkler, evlerin temelini, etraftaki ağaçların durumuna göre atmaya alışık olduklarından, gölgeli ağaçlara çok değer veriyorlar”[23] demek suretiyle Türklerin çevrenin vazgeçilmez unsurlarından olan ağaç ve yeşilliğe nasıl bir bakış açısıyla yaklaştıklarını açıkça göstermektedir.

Bu tespitler, Türklerin düşüncesinde var olan bir başka hususu daha ortaya koymaktadır. O da, ağaçların kesilmesinin -yerlerine ev inşası için olsa bile- hoş görülmemesi, evlerin ağaçları kesmeye gerek kalmayacak yerlere yapılmasının öngörülmesidir. Brayer’in, Müslüman-Türklerin asırlardan beri gölgelerinde dinlendikleri çınar ağaçlarının Türkiye’de altı, sekiz ve hatta on adım çapına ulaştıkları[24] şeklindeki tespiti, bu geleneğin çok eskilere dayandığını göstermektedir.

Bağ ve bahçelerin en çok etkilendiği hususlardan birisi sanayi alanlarının bu bölgelere kurulmasıdır. Türklerin bu konuda da duyarlı olduklarını görüyoruz. Sözgelimi bir hükümde, imalat türü işler yapılırken halkın bağ ve bahçesine tecavüz edilip zarar verilmemesi, tecavüz edenlerin ise cezalandırılmaları için isimlerinin bildirilmesi istenmektedir.[25]

Bir başka hükümde de Uzunköprü’deki hassa çayırının ortasında bulunan değirmen arkının taşıp çayıra zarar verdiği bildirildiğinden, durumun araştırılması ve değirmenin zararının giderilmesi için ne yapılması gerektiğinin arz edilmesi emredilmektedir.[26] Yeşilliğin korunması için yaptırımlar yanında bir takım teşvikler de söz konusudur. Bu amaçla mevcut çayırların çevresinin hendekle çevrilip ağaçlandırılması ve bu hendeğin bakımının yapılması karşılığında bazı köylerin bir vergi türü olan avarızdan muaf tutulması ve bu konuda kimseye engel olunmamasına dair hükümler mevcuttur.[27] Yine hiç kimseye ait olmayan veya hazineye ait olan; önceden imar görmemiş, ziraat yapılmayan toprakları imar etmek; faydalı, kullanılabilir ve maksada uygun bir hale getirmek teşvik edilmiştir. Tarlasını işlemekten aciz kalarak terk etmiş olan kimsenin bu arazisine bir başkasının işlemek suretiyle sahip olabileceği bildirilmiştir. Klis Beyi Hüsrev Bey’e 13 Haziran 1566 tarihli hükümde, Klis’te Blay sahrası adıyla bilinen yerleri, vilayetin tahriri sırasında bazı şahısların kendi üzerlerine kaydettirdikleri ve otuz yıldır boş ve verimsiz bıraktıkları halde oraya gidip yerleşmek, etrafı imar ve ihya etmek isteyen kişilere engel oldukları, arazinin oralara gelip yerleşmek ve ziraat etmek isteyenlere tahsis edilmesi, üzerimizde kayıtlıdır diye engel olanların dikkate alınmaması istenmektedir.[28] Devlet kendi mülkü olan alanların korunmasına dikkat ettiği gibi, bazı devlet adamlarının özel mülk olan ağaçlara zarar verecek eylemlerde bulunmalarına da izin verilmemiştir. Örneğin Yusuf adlı bir şahsın, Nablus yakınlarında bulunan arazisindeki zeytin ve harnup (keçiboynuzu) ağaçlarının sancakbeyinin adamları tarafından kesildiği, yakıldığı ve arazisine ekin ekilerek zapt edildiği ve kendisine zulmedildiği yolundaki şikayeti dikkate alınmış, bu hususun teftiş edilmesi, durumun arz edildiği gibi ise kimsenin kendisine bu şekilde zulmetmesine izin verilmemesi emredilmiştir.[29]

Türklerde Hayvan Sevgisi ve Haklarını Koruma

Osmanlı Türklerinde canlı çevrenin vazgeçilmez bir öğesi olan hayvanların haklarının korunduğuna ve ihlal edenlere belirli cezalar tatbik edildiğine dair bilgilere sahibiz. Hayvan hakları, genelde onların yaşamlarına müdahale edilmemesi, fıtri yapılarına uygun işlerde çalıştırılmaları, kaldırabilecekleri kadar yük vurulması, gerekli yiyeceklerinin zamanında temini ve verilmesi, doğal ortamlarının ve üreme imkanlarının sağlanması, işkence ve eziyet edilmemesi, hasta oldukları zaman tedavi ettirilmeleri gibi çeşitli hususları kapsar.[30]

Türklerin hayvan hakları hususundaki hassasiyetlerini gösteren en önemli kurumlardan birisi hayvanlar için kurdukları vakıflardır. Anadolu’nun bir çok şehrinde cami avlusunda toplanan kuşların, güvercinlerin yemlenmelerine dair vakıflar bulunduğu,[31] kedilerle köpeklerin bakımları için vakfiyelere şartlar ve tahsisler konulduğu görülmektedir.[32] Türklerin diğer milletlerde pek görülmeyen bir uygulaması da evler yapılırken hayvanların susuz kalmaması için gerekli yerlere yalaklar konulması ve duvarlarda arabesklerle süslü küçük köşkler kurularak kuşlara yuvalar temin edilmesidir.[33]

Ölen bazı kimseler haftada birkaç defa köpek ve kedileri beslemek üzere mallarını bırakırlar, bu vasiyetlerini yerine getirmek için sadakatli ve dindar bir şekilde bunu yapacak fırıncı ya da kasaplara paralarını bırakırlar.[34]

Jean Thevenot iyi giyimli bir çok kimselerin sokakta yeni yavrulamış bir dişi köpeğin etrafına toplanıp üzerlerine basılmasın diye hep birden taş toplayarak küçük bir duvar ördüklerini gördüğünü[35] ifade etmektedir ki bu, Türk yurdunda her tabakadan insanın hayvanlara aynı derecede şefkat ve sevgiyle yaklaştığını ortaya koymaktadır. Ricaut ise, köpeklerin himayesi ve beslenmesi için hususi kanunların varlığından bahsetmektedir.[36]

Osmanlı Türklerinde hayvanlara büyük bir sevgi gösterildiği, onların bakım ve temizliğine büyük önem verildiği görülmektedir. Bir grupla birlikte Yıldız Sarayı’nın ahırlarını gezen Dorina L. Neave gördüklerini şöyle nakletmektedir: “Türk seyisleri büyük bir gururla ahırları gösterdiler ve bu hayvanlara karşı olan tabii sevgilerini, atların hayran olunacak kadar sıhhatli ve ahırların hayran olunacak kadar temiz olmasıyla ispatladılar”.[37]

Avdan hoşlanmayan Müslüman Türkler, hayvanların doğal yaşamlarına müdahale edilmesini hoş görmezler. Çıkarılan kanunlarla da avcılık belirli kurallara bağlanmıştır. Bu amaçla belli dönemlerde av yasağı konulmuş ve bunun gerçekleşmesi için de bütün tazılar kamulaştırılmıştır.[38] Hayvanların yalnız öldürülmesini değil, bilhassa etleri yenilmesi caiz olmayanların hürriyetlerinden mahrum edilmesini bile canice bir gaddarlık sayarlar. Hatta bit ve tahta kurusu gibi hayvanların tırnak üstünde öldürülmesini bile vahşet saydıkları için, parmaklarının arasında bir iki kere ovaladıktan sonra ölüp ölmediğine bakmayarak atıverirler. Hayvanları hürriyetlerine kavuşturmak üzere kuşçulardan kafes içinde kuşlar satın alıp onları derhal salarak hürriyetlerine kavuştururlar.[39]

Kendilerinden yararlanılan evcil hayvanlara eziyet edilmesine izin verilmez. Bazı hükümlerde at, katır veya deve gibi hayvanlara sahipleri tarafından haddinden fazla yük taşıtılmasının engellenmesi öngörülmektedir.[40] Hatta Sultan Murad, birisinin, kendisi kenarda bir şeyler yerken yularından tuttuğu buğday yüklü atını yük altında beklettiğini görünce kızmış, atın yükünü sahibine yükletmiş ve önüne koydurduğu otları at yiyinceye kadar öylece bekletmiştir.[41]

Vezir Sinan Paşa’ya 4 Temmuz 1571 tarihli hükümde, hacılara verilmek üzere hazırlanan peksimetlerin gemilere yüklenmesi için develerle taşınması, ancak bu hayvanların fazla yük koyularak mecalsiz bırakılmamaları emredilmektedir.[42]

Guer, Şam’da olduğu gibi çeşitli şehirlerde Türk eserleri arasında sadece hastalanan hayvanların tedavisine yönelik olarak hizmet veren hastaneler de bulunmaktadır.[43]

Türklerde Temizlik

Türklerde, şehir, kaza ve köylerde, şehrin maddi ve manevi temizliğini sağlama görevlerini üstlenen hususi memurlar vardır. Bunlara subaşı denilmektedir. Bu görevliler sadece tayin edilmekle kalınmamış, uymaları gereken esasları belirleyen bir nizamname hazırlanmıştır.[44] Bu nizamname, bugünkü çevre anlayışı açısından önem arz eden uygulamalar içermektedir.

Tarihin ilk çağlarından itibaren insan kendi atıklarının ortadan kaldırılması sorunuyla karşılaşmıştır. Endüstri çağından önce şehirlerden akarsu, göl ve denizlere verilen atıklar ve arazi üzerinde belirli yerlere dökülen çöpler bu suların ve arazilerin doğal olarak kendilerini temizleme güçlerini aşacak miktarı pek geçmiyordu.

Türklerin yaşam tarzlarında çok temiz oldukları, temizlik ve ibadet hususlarında çok titiz davrandıkları bir gerçektir.[45] Onların temizliği, tamamen dini vecibelerinin bir sonucudur. Temizlik, sadece basit sıhhi endişelerden değil, onların bütün ahlaki ve dini tabiatlarının gizli menbalarından kaynaklanmaktadır.[46]

Türklerin ayakkabılarını eşiklerin dışında çıkarmaları sıradan bir adet veya hayati bir moda sonucu değil, evi temizliğin mabedi telakki etmelerindendir. Değer verdikleri bu mekanlara ancak bütün pisliklerden sıyrılarak girerler.[47] Bundan dolayı Türk evlerinde hiçbir zaman gübre, süprüntü ve çamur görülemez. Kahveler, dükkanlar, mağazalar, imalathaneler, hamamlar gibi herkese açık yerler de aynı vaziyettedir. Edirne Çevre Temizliği Nizamnames’inde, hamam ve oteller gibi umuma ait yerlerin temizliğine dikkat edilmesi emredilmektedir.[48] Haseki Gülnuş Valide Sultan 22 Ekim 1679 tarihli vakfiyesinde vakfettiği şifa evinin temizlik işlerini yapmak üzere bir kişinin görevlendirilmesini istemektedir.[49]

Kanuni Dönemi’nde çıkarılan 1539 tarihli Edirne Çevre Temizliği Nizamnamesi’nde, evlerin ve dükkanların çevrelerinin temiz tutulması, görülen pisliklerin o çevre halkına temizlettirilmesi emredilmektedir.[50] Bir çok ülkede bilinmiyorken, Türkiye’de ayrıca umumi hela binaları kurulmuş ve bunlar son derece temiz tutulmuştur.[51] Kudüs beyine ve kadısına 31 Ağustos 1565 tarihli bir hükümde ziyaret ve ibadet adı altında sırf gezinti maksadıyla Mescid-i Aksa’ya gelen bazı kadınların galiz bir şekilde etrafı pislettikleri, görevlilerin bunların pisliklerini temizlemekte zahmet çektikleri; kapıcıların görevlerini yapmadıkları için etraftaki evlerde oturanların yemek artıklarını buralara döktükleri, Sahratullah etrafındaki odalarda kalan bazı Hintlilerin de gece tuvalet ihtiyaçlarını buralarda giderdikleri şikayet olunduğundan, bundan sonra bu gibi kutsal mekanlarda ve kabirlerde şer’i şerife aykırı iş ve uygulamalar yapılmasına müsaade edilmemesi ve buraların temiz tutulması; ayrıca bu emrin, bir sonraki kadı tarafından da uygulanabilmesi için sicile kaydedilmesi emredilmektedir.[52] Antoine Galland’ın Edirne’de Selimiye Cami civarında takdire layık bir temizlik içinde güzel bir şekilde sıralanmış pabuçlar, kunduralar ve diğer meşin ayakkabılarla dolu dükkanların zevkle seyredildiği tespiti,[53] Türklerin temizlik işini kanunlarda bırakmayıp hayat felsefesi haline getirdiklerini göstermektedir.

İnsanların her an gelip geçtiği yolların, tenezzüh ve dinlenmek için oturdukları, temiz hava almak için gezip dolaştıkları yerlerin küçük ve büyük abdest bozulması suretiyle kirletilmemesi, buna dikkat etmeyenlerin uyarılması da istenmektedir. Edirne Çevre Temizliği Nizamnamesi’nde çevreyi kirleten esnafın artık maddeleri ve pis sularını, tamamen boş yerlere ve şehir dışına taşımaları mecburiyeti hükmü yer almakta; insanların yaşadığı yerlerin ölmüş hayvan ve sair çöplüklerden temizlettirilmesi, bu yasaklara uymayanların, ölü hayvanın başının kesilip boyunlarına takılarak şehir içinde teşhir edilmesi öngörülmektedir.[54] İstanbul kadısına 27 Ocak 1566 tarihli hükümde, İstanbul’da oturan Yahudilerin, mahallelerinde koyun ve sığır keserek şehri kirlettikleri bildirildiği, bunun önlenmesi için kendilerine Yedikule Salhanesi’nde bir dükkan tahsis edilip hayvanlarını burada kesmelerinin sağlanması emredilmektedir.[55]

Bursa kadısına yazılan 24 Aralık 1565 tarihli bir hükümde, Gökdere’de bulunan değirmene gelen insanlara ait at, katır vs. hayvanların pisliklerinin değirmen suyunun aktığı arkın kenarına boşaltıldığı için değirmen suyunun çevreyi kirlettiğinin tespit edildiği, bu durumun önüne geçilmesi ve kimsenin kanuna aykırı iş yapmasına izin verilmemesi istenmektedir.[56] Bir diğer hükümde yıldırım düşmesi sonucu bir kulesi zarar gören Avlonya kalesinin temizlettirilmesi ve tamir ettirilmesi bildirilmektedir.[57] Piyale Paşa’ya 1 Kasım 1565 tarihli hükümde gemilerin iskele ağzına safralarını boşaltmalarına müsaade edilmemesi istenmektedir.[58] Bir başka hükümde ise limanların iyice temizlettirilmesi emredilmektedir.[59]

Gelişi güzel yerlere tükürülmemesi, balgam atılmaması, bilakis bunların kimseye gösterilmeden gömülmesi Türklerde bir yaşam biçimidir. İnsanların yollarına, gezip dolaştıkları yerlere onlara zarar veren, rahatsız eden şeyleri atmamak, mevcut rahatsızlık verici şeylerin ise kaldırılıp zararsız hale getirmek de böyledir.

Türklerdeki hayrat ve hasenat duygusu, kimisinin nehirler üzerinde köprüler yaptırmasına, kimisinin de yolları tesviye etmelerine, temizletmelerine ve kaldırım döşetmelerine sebep olur. Üsküdar İhsaniye Mahallesi’nden Ahmet Şemsettin Bey’e ait 13 Şubat 1832 tarihli vakfiyede, Üsküdar’da tamir ve onarıma muhtaç olan kaldırımlar için gerekli harcamaların yapılması istenmektedir.[60] Paralarıyla hayrat yapamayanlar ana-yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak hayır işlerler ve bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar.[61] Yolların ve meydanların temizlik ve bakımı çeşitli hükümlerle belli bir yasal çerçeveye oturtulmuştur. İstanbul kadısına yazılan 19 Aralık 1585 tarihli hükümde At Meydanı ile Bayezid Meydanı’nın temizlettirilmesi hususu dile getirilmektedir.[62] İstanbul’dan Edirne’ye kadar yol üzerinde bulunan yerleşim birimlerinin kadılarına 24 Eylül 1571 tarihli hükümlerde, yeteri kadar adam tedarik edilerek yolların tertemiz yapılması, batak vs. yerlere ağaçtan köprüler kurulması ve birbirine yakın olmak üzere yolculara kolaylık sağlayacak alametler (trafik işaretleri) konulması emredilmektedir.[63]

Türkler, kuyuların, su yolları ve kanallarının pisliklerden korunabilmesi için etraflarının koruma altına alınmasına dikkat etmişlerdir. Silivri kadısına 17 Mayıs 1571 tarihli hükümde, su yollarının geçtiği yerlerde iki tarafından üçer arşın (yaklaşık 2-2,5 metre) ve üst yanından bir arşın olmak üzere toplam yedi arşın boş yer bırakıp hiç kimseye bağ, bahçe ve ağaç diktirmemesi, çukur, bina vs. yapılmasına izin vermemesi emredilmektedir.[64] Haslar kadısına yazılan 12 Mart 1572 tarihli hükümde ise, su yollarının üstünde ziraat yapıp bağ bahçe dikenlerin her yıl verdiği zarar hatırlatılarak, su yollarının iki tarafından dörder arşın ve üstünde birer arşın boş yer bırakılmasının temin edilmesi istenmektedir.[65] Ayrıca su merkezinin üstünde bulunan köy ahalisi, suyu temiz tutmak ve daima ona nezaret etmekle mükellef kılınmışlar ve bunun karşılığında her türlü vergiden muaf tutulmuşlardır.[66]

Bu açıklamalardan, su havzaları ve kanalları çevresinde insan sağlığını tehdit edebilecek hiçbir faaliyete müsaade edilmediği anlaşılmaktadır. Konu insan sağlığı ve suların temiz tutulması olunca, gerek endüstriyel ve gerekse evsel atıkların ve dökülen çöplerin sebep olduğu kirliliklere Türklerin müsaade etmedikleri açıkça görülür.

Ev Yerlerinin Seçimi, Şehir ve Şehirleşme

Şehir planlamaları, gündelik hayatın çalışma, dinlenme, ibadet gibi çeşitli veçhelerinin bir bütünlük kazanmasına imkan hazırlamalıdır. Bu anlayış birbiriyle iç içe geçmiş yakın ve çok yönlü kullanıma elverişli mekanlar açarak, insanların çalışmayı ve dinlenmeyi bir arada gerçekleştirmeleri, bir yanda gündelik nafakalarını kazanırken, bir yandan da -yine bir arada yürüyen- ilim ve ibadetle hem kafalarını, hem de ruhlarını olgunlaştırmalarına imkan hazırlar. Zira Türk-İslâm mimarisi ve şehirciliği, mimariyle doğal çevresi arasındaki bütünleşmeyi sürekli olarak vurgulamıştır.

Osmanlı-Türk geleneğinde gelişi güzel şehirleşme ve ev inşasına meydan vermeme gayretleri görülür ki bunları bugünkü anlamda çevre duyarlılığı olarak değerlendirebiliriz. Şehirleşme ile ilgili düzenlemeler hakkında çeşitli hükümler olmakla birlikte ilgili faaliyetler genellikle vakıflarca yapılmıştır. Bu vakıfların faaliyetleri arasında yol, kaldırım, köprü, kanal, kemer, kuyu, bent, çeşme ve bunların tamiri; şehirlerin yol, su, temizlik hizmetleri; şehrin çeşitli yerlerinde bahçeler, halkın dinleneceği güzel parklar kurulması bulunmaktadır.[67]

Gelişi güzel, plansız ve programsız yerleşim ve şehirleşmeyi önlemeye yönelik bir takım hükümler de mevcuttur. İstanbul’da bir bina yaptıracak olan kimse mutlaka mimarbaşıdan ruhsat almak zorundadır. Mimarbaşılar bendler ve suyolları inşaatına ve kaldırımların tamiratına da nezaretle sorumludurlar.[68] 4 Kasım 1847 tarihli bir belgede boş meydanlar, özellikle cami civarında bulunan boşluklar üzerine bina inşa edilmemesi, yol kenarlarına tertip, düzen ve temizliği bozacak işkembeci ve lokantacı dükkanları yaptırılmaması, bu yerlere inşaat için izin isteyenlere ruhsat verilmemesi kararlaştırılmıştır.[69] Özellikle sınır boylarında küçük şehir niteliği taşıyan kalelerle ilgili hükümlerde bunun örneklerini görmekteyiz. Akkirman sancağı beyine, Bender kadısına ve Bender Kalesi dizdarına 12 Mart 1566 tarihli hükümde, kale damlarından akan suların geçeceği yollar üzerine haneler inşa olunarak suyun mecrasının kesildiği bildirildiğinden, kale içinde evi olmayan hisar erenlerine, harap olup sahiplerinin içinde oturmadığı hanelerin verilmesi, mazgalların üstüne ev yaptırılmaması hususunda gereken tedbirlerin alınması emredilmektedir.[70] Şam beylerbeyine ve kadısına 24 Eylül 1560 tarihli hükümde ise mezkur boş yerlerin ne kadar ev yapmaya müsait olduğu, etrafının imar edilip edilemeyeceği, maliyetinin ne kadar olacağı gibi hususların araştırılması istenmektedir.[71]

Bursa kadısına 2 Ekim 1565 tarihli hükümde, Ulu Camii ile ilgili olarak, dışarıda şadırvan yapmaya uygun yer olup olmadığının ayrıntılı olarak arz edilmesi istenmektedir.[72] Ağrıboz beyine 12 Nisan 1572 tarihli hükümde ise, kale dışında varoşlarda gelişigüzel yapılan ev ve dükkanların oluşturduğu çöplüğün kaleye zarar verdiğinden söz konusu yapılaşmanın kaldırılması, kaldırmamakta direnenlerin yakalanarak cezalandırılmaları emredilmektedir.[73]

Bilinçsizce yapılan imar faaliyetlerine engel olunduğu, işlerin belli ölçü ve plan dahilinde yapılmasına gayret edildiği de görülmektedir. Bağ ve bahçe sahiplerinin bahçelerinin genişletilmesi amacıyla Arda ve Meriç nehirlerinin yatağına tecavüz etmeleri üzerine, nehrin yerini değiştirip çevreye zarar verir hale gelmesine neden oldukları bildirildiğinden, bahçe sahiplerinin bahçelerine kattıkları yerlerin tekrar nehir yatağına katılarak nehrin eski haline getirilmesi ve suyun bozması ihtimali bulunan yerlerin de gerekli tedbirler alınarak bu tehlikeden korunması istenmektedir.[74] Sıcak su kaynaklarının bulunduğu ve bir zamanlar mamur olduğu anlaşılan bir yerin şenlendirilip vatan haline getirilmeye ve imar edilmeye uygun olup olmadığı sorulmaktadır.[75] Böylece gelişi güzel plansız yerleşime ve imara izin verilmediği anlaşılmaktadır.

Yerleşim birimlerinin tespit ve seçiminde konunun uzmanlarından yararlanılması da söz konusudur. Mora beyine 24 Mart 1566 tarihli hükümde kaleye zarar verecek şekilde evler yaptırıldığına dair şikayetler bulunduğundan, bilirkişilerle adı geçen mahalle gidilerek gerekli keşfin yapılması ve inşa edilen evler kaleye zarar veriyorsa yıktırılması emredilmiştir.[76] Yemen beylerbeyine 23 Mayıs 1566 tarihli hükümden, Yemen’in sahil ve dağlarında bulunan kalelerden çoğunun harap vaziyette olduğu hususundaki ihbarların doğru olup olmadığının mimarlara incelettirildiği anlaşılmaktadır.[77] Bu durum bilgi ve tecrübe sahibi olan kimselerin görüşlerinden yararlanılmaya çalışıldığını göstermektedir.

Köy ve şehir yerlerinin kapasitelerinin de dikkate alındığı görülmektedir. Böylece belli yerlerde çevreyi kirletecek boyutlarda nüfus yoğunluğu engellenmiş bulunmaktadır. Harap bir köyün imar edilebilmesi için vergiden muaf 120 hanelik bir kontenjanın ayrıldığı, bu miktardan fazlasının vergi muafiyetinden istifade ettirilmemesi hususunda gereği istenmektedir.[78] Malazgirt sancağında bulunan harabelerin imar edilebilmesi için, dışardan kimseler olmamak şartıyla hak sahiplerine tımar olarak verilmesi istenmektedir.[79] Bu durum, yerleşim alanlarının belli bir plan dahilinde olduğunu ve böylece aşırı yoğunlaşmanın önlendiğini göstermektedir.

Şehirlerin merkezi planlarında ve özellikle yollar konusunda bir takım ölçüler belirlenmiştir. Medine-i Münevvere kadısına ve Şeyhü’l-Harem’e hitaben yazılan 29 Nisan 1566 tarihli bir hükümde, Medine yakınlarındaki bazı köylerin yakınlarından geçen Mısır ve Şam hacılarının kullandıkları yolun köylüler tarafından kazılan hendeklerle daraltılması sebebiyle hacıların ve diğer yolcuların zor durumda kaldıkları bildirildiğinden, meselenin incelenerek umumi yolun kullanılmasını engelleyen bu gibi durumların ortadan kaldırılması istenmektedir.[80] 1539 tarihli temizlik nizamnamesinde, araba sahiplerinin arabalarını ev ve dükkanların önüne değil, özel park yerlerinde durdurma mecburiyetinde oldukları bildirilmektedir.[81] Şam beylerbeyi ile Ba’albek ve Hımıs kadılarına hitaben 10 Ağustos 1565 tarihli hükümde de umumi yola tecavüz ettikleri bildirilen kişilerin durumlarının araştırılması ve gereken işlemlerin yapılması emredilmektedir.[82] Bu uygulamalar bugünkü çevre anlayışı açısından da büyük önem arz etmektedir.

Ferhad Paşa’ya yazılan 2 Ağustos 1559 tarihli yazıda, İstanbul surları içine ve dışına genel yol olarak tahsis edilmiş dört arşınlık (yaklaşık üç metre) bölgeye mevcut emirlere muhalif olarak yapılaşmaya izin vermemesi, yapılanları yıktırması bildirilmektedir.[83]

Surların yakınında iki kattan daha yüksek ev ve çardak yapılması, evlerin ikinci katlarında dışarıya çıkıntı verilmemesi bazı hükümlerde yer almaktadır[84] ki, bu şehrin belli bir plan dahilinde olduğunu göstermesi yanında temiz havayı sağlaması açısından da önemlidir.

Üretim ve tüketim safhasında eşyanın gereğinden fazla israf derecesinde ve yersiz bir şekilde kullanımı çevre sorunlarını artıran başlıca nedenlerden biridir. Hem üretilmiş malları hem de dünyanın kaynaklarını ölçülü ve dengeli bir şekilde kullanmak ve tüketimini ona göre düzenlemek gerekir. Osmanlı fermanlarında bu gerçeğe işaret edilmekte, insanlar yersiz ve gereksiz fazla harcamalardan sakındırılmaktadırlar. Şam kadısına ve nazırına 15 Kasım 1565 tarihli hükümde, Şam’da gereksiz yere bir çok masraf yapıldığı haber alındığından, bundan sonra Arap defterdarının izni olmadan mutad harcamaların dışında hiçbir harcama yapılmaması istenmektedir.[85]

Üretilen malların en fazla fayda getirecekleri bir zamanda tüketilmeleri gerekmektedir. Mülk sahipleri mallarını israf ederek toplum zararına kullanamazlar. Zira kaynakların israf ile tüketilmesi çevre bozulmalarına neden olmakta ve bundan da bütün canlılar zarar görmektedir. Kratova ve Samakov kadılarına 2 Kasım 1565 tarihli bir yazıda, İslavişte ve Kösnice nahiyeleriyle Samakov ovasında ekinlerin tarlada kaldığı, bir kısmının çürüdüğü ve bir kısmının da çürümeye yüz tuttuğu haber alındığından, bunun sebebinin etraflıca araştırılıp bildirilmesi istenmekte,[86] böylece israfın nedeni ve çözüm yolu için adım atılmış olmaktadır. Yemen beylerbeyine 23 Mayıs 1566 tarihli hükümde ise, Yemen’in sahil ve dağlarında bulunan kalelerden çoğunun harap vaziyette olduğu hususundaki ihbarların doğru olup olmadığının mimarlara incelettirildiği, neticede yirmi kadar topraktan yapılan kalenin tamir edilmezlerse ileride daha fazla masrafa yol açacakları bildirildiğinden, durum arz edildiği gibi ise tamire muhtaç kalelerden gerekli olanların israfa kaçmadan tamir ettirilmesi emredilmektedir.[87]

Çevre sorunlarının azalmasında her türlü iş, hareket ve eşyanın güzel bir şekilde ve fakat israfa kaçmadan, gereği nasılsa öylece sağlam ve dayanıklı yapılması önemli hususlardan birisidir. Türklerin bu hususa büyük önem verdikleri görülmektedir. Bazı hükümlerde her yönüyle mükemmel, dayanıklı, sağlam bir kale yaptırması ve bunları yaparken de israftan kaçınılması;[88] bazı hükümlerde de israf derecesinde ve haksızlıkla edinilen mallar ile bina yapan zanlıların israf ve zulümlerine engel olunması ve verdikleri zararların tazmin ettirilmesi emredilmektedir.[89]

Meşru kabul edilen maddelerin günün gereklerine göre ihtiyaçtan fazla tüketimi de israftır. Aza kanaati milli bir anane haline getirmiş olan eski Türkler midelerini çok doldurmadıkları gibi boş da bırakmazlar, karma karışık yemekler yemezler, besleyici maddeleri tercih ederler. Sabahları hafif bir kahvaltı ile iktifa ettikten sonra öğle vakti yalnız meyve yerler, ikindi vaktini hafif şeylerle geçirirler ve ancak akşamları muntazam yemek yemeye rağbet ederler.[90]

Binaların gereksiz olarak inşa edilmesine ve süslenmesine, zayıf veya yavrulu hayvanların kesilmek suretiyle alınan verimin düşürülmesinden gereksizce katliam noktasına varan bir ölçüde avlanmalarına, malların bozulup zayi edilmesinden yeme, içme ve giyinmeye kadar daha pek çok konuda israftan sakınıldığı, bilakis mutedil olmaya teşvik edildiği görülmektedir.

Çevre Güzelliği

Çevrenin önemli bir özelliği, güzelliği veya çirkinliği ile göze hitap etmesidir. Bu yönüyle çevrenin güzelleştirilmesi, yani estetik bir yaklaşımla değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Zira çevre kirliliğinin bir boyutu da görüntü kirliliğidir.

İnsanlar, yemek, içmek, barınmak vb. gibi fizyolojik ihtiyaçlarını giderirken hep çevresini de güzelleştirme ihtiyacını hisseder. Her insan fert olarak gücü nispetinde dünyayı güzelleştirmeye çalışır.

Ağaç ve yeşillik, toprak, su ve havanın korunması, şehirleşmede belli bir düzene uyulması, temizlik vb. bir çok hususla ilgili söz ve uygulamalara da çevreyi güzelleştiren faaliyetler olarak bakılabilir. Türklerin estetik anlayışlarının doğaya yansıyış şekillerinin canlı bir tasvirini Galland’ın anılarında görmekteyiz: “(Boğaz içinin Asya sahilinde bulunan) Hünkar iskelesi denen mevki latif bir yerdir ve oldukça dar bir ovada gölgeleri insanı dinlenmeye davet eden meşe ağaçları, çınarlar, serviler, dişbudak ağaçları, ıhlamur ağaçları, karaağaçlar ve daha başka ağaçlar görülür. İri ve geniş dallı bir ıhlamur ağacının yakınında ve gayet güzel bir çayır nihayetinde ise bir çeşmeden kol kalınlığında bir su aktığı görülüyordu”.[91] Thevenat “yükseklik ve genişliklerinin mütenasip ölçüler içinde olduğu fevkalade güzel hanlar gördüm” demektedir.[92] Lady Craven, bir ağaç bulunan yerde ev yapacak olurlarsa, damlarının en güzel zîneti saydıkları bu ağaca kâfi gelecek bir açıklık bıraktıkları tespitinde bulunarak Türklerin doğayla nasıl bir uyum içinde olduklarını ifade etmekte, haklılığını ispat etmek için de bir bacanın güzel bir ağaçlıkla karşılaştırılmasını önermektedir.[93]

Du Loir, bütün Türklerin çok temiz ve sakallarının iyi taranmış[94] olduğunu ifade etmekle onların düzenli olmaya ve güzel görüntüye verdikleri önemi vurgulamış olmaktadır. J. B. Tavernier de Türk mutfaklarının çok temiz, mutfak takımlarının da güzellik ve parlaklık itibariyle eşsiz, gerek sofra takımlarının, gerek yemeklerinin azami nispette tertemiz olduğunu dile getirmektedir.[95]

Osmanlı Türklerinde, yollardan insanlara eziyet veren her türlü şeyin kaldırılması, insanların yollarını ve gölgeliklerini hela edinmenin yasaklanması, çarşılarda düzensiz yerleşimlerin engellenmesi ve bu şekilde inşa edilen binaların yıktırılması, avluların temiz tutulması, dilenciliğin ve sarhoşluk veren şeylerin kullanımının yasaklanması gibi çevrenin güzel görünmesini sağlayacak bir çok hususa büyük önem verildiği görülür.[96]

Sonuç olarak söylemek gerekir ki, Osmanlı Türkleri, İslam’ın geleneksel çevre anlayışını en çok yaşayan İslam milletleri arasında yer almaktadır. Bu çalışmada ifadesini bulan görüşlerin bir çoğunun Kur’an ayetlerinden veya Hz. Muhammed’in hadislerinden alınan ilham ile ortaya konulduğunu söyleyebiliriz.[97]

Müslüman Türklerde çevre bilinci, doğal güzellikleri olduğu gibi koruma, bağ, bahçe ve ağaç yetiştirmek suretiyle yeşillendirme; hayvanların gıda, temizlik ve doğal ortamlarının korunması; şehirlerin uygun yerlere ve planlı olarak kurulması; her türlü temizliğe riayet ve en güzeli ortaya koyma çabası şeklinde tezahür etmiştir. Günümüz çevre anlayışının Türk töre ve adetlerinde, sosyal ve içtimai hayatında, kültür tarihinde mevcut olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

Özümüzde varolan bu çevre anlayışı ve ahlaki değerlerin tekrar hayata geçirilmesi suretiyle, çevre sorunlarının giderilmesinde mesafe alabilir ve bu konuda diğer uluslara da örnek olabiliriz.

Yrd. Doç. Dr. Yunus MACİT

Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize İlahiyat Fakültesi / Türkiye

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 10 Sayfa: 589-597

DOLANDIRICILIK DOSYASI : MİT başkanıyım diye dört kişiyi dolandırdı


MİT başkanıyım diye dört kişiyi dolandırdı

“Kızına bulacağım”, “seninle evleneceğim”, “iş kurmana yardım edeceğim” ve “vize almanı sağlayacağım” diye kandırdığı dört ayrı kişiden 181 bin lira alan zanlı tutuksuz olarak yargılanıyor

İzmir‘de kendini Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Ege Bölge Başkanı olarak tanıtıp, 4 kiden toplam 181 bin lira alan zanlı polis ekiplerince yakalandı. Vatandaşlardan gelen şikayetler üzerine harekete geçen Asayiş Şube Müdürlüğü Yankesicilik ve Dolandırıcılık Büro Amirliği ekipleri düzenlediği operasyonla zanlı 49 yaşındaki zanlı Cemalettin A’yı gözaltına aldı. Zanlının dolandırıcılıkları 28 Mart’ta Karşıyaka‘da polise yapılan başvuruyla ortaya çıktı. Bundan 6 ay önce hafriyat şirketi sahibi Muharrem Özdemir’in işyerine gelen Cemalettin A, kendini Milli İstihbarat Teşkilatı Ege Bölge Başkanı olarak tanıttı. Cemalettin A, kısa sürede samimiyet kurduğu işyeri sahibine, nüfuzunu kullanarak kızını İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde işe sokabileceği vaadinde bulundu. Bunun için İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun Özel Kalem Müdürü’ne telefon hediye edeceğini söyleyen Cemaletttin A, Özdemir’den ilk etapta 2 bin 500 lira aldı. Bununla yetinmeyen Cemalettin A, çeşitli bürokratik işlerini halletmek için paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek çeşitli tarihlerde Özdemir’den toplam 11 bin lira aldı. Cemalettin A. kızının işe ne zaman alınacağı konusunda görüşmek üzere yanına gelen Özdemir’in Karşıyaka’daki işyerine gözdağı vermek amaçlı içinde 11 adet tabanca fişeği bulunan bilezik kutusu bıraktı. Dolandırıldığını anlayan Özdemir soluğu poliste aldı. Asayiş Şube Müdürlüğü Yankesicilik ve Dolandırıcılık Büro Amirliği ekipleri tarafından Bayraklı 1593/15 sokaktaki adrese düzenlenen operasyonla Cemalettin A. gözaltına alındı. Muharrem Özdemir, kendisi gibi 3 kişinin daha Cemalettin A. tarafından dolandırıldığı bilgisini verince polis, diğer müştekilere de ulaştı. Mağdurlardan Cemal Daş polise verdiği ifadede Cemalettin A’nın kendisini MİT elemanı gibi tanıttığını, yurt dışı vizesi alabilmek yardımcı olacağını söyleyerek 4 bin 200 euro ve bin 500 lirasını aldığını belirtti. Daş da Cemalettin A’dan şikayetçi oldu.

EVLENMEYİ VAADETMİŞ

Bir diğer mağdur Canan E. ise zanlının kendisini evlenmek vaadiyle dolandırdığını söyledi. Cemalettin A’ya inandığını söyleyen Canan E, bankadan kredi çektiğini, toplamda 55 bin lirayı zanlıya verdiğini anlattı. Dördüncü müşteki Mehmet Ali Kaya ise en fazla dolandırılan isim oldu. Kendini MİT elemanı olarak tanıtan Cemalettin A’nın kendisine güven verdiğini anlatan Kaya, "İşyeri kurmak için bu şahısa elden, kredi kartına yatırarak ve kiraladığı araçların parasını ödemek kaydıyla toplam 100 bin lira verdim. Kendisinden davacı ve şikayetçiyim" dedi. Emniyetteki işlemlerin ardından adliyeye sevk edilen Cemalettin A. tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

ARAŞTIRMA DOSYASI : FOIA Case Logs


FOIA Logs

The Freedom of Information Act allows any requester to get a FOIA case log. This is a list of all FOIA requests by the public to a particular agency. These are very useful to see who is requesting what. Useful for ideas, as well!

Air Force (HQ)

1. pdf.gifFebruary 1999 [100 Pages]

2. pdf.gif2008 [4 Pages, 450k]

Air Force Office of Special Investigations (AFOSI)

1. pdf.gif2008 [24 Pages, 4.11mb]

Air Force Retirement Home (AFRH)

1. pdf.gif 2010-2012 [5 Pages, 4.11mb]

Army

1. pdf.gif2013 [1088 Pages, 7.91mb]

2. excel.gif2012

3. pdf.gifFY 2008

4. excel.gifFY 2007

5. excel.gifFY 2006

Army / Intelligence and Security Command (INSCOM)

1. pdf.gif2014 [18 Pages, 1.1MB]

2. pdf.gif2010-2011 [46 Pages, 8.61MB]

3. pdf.gifFY 2008 [21 Pages, 4.1MB]

4. pdf.gif2009 [17 Pages, 4.71MB]

Board of Governors of the Federal Reserve

1. excel.gif2010-2011 [30 Pages, 90kb]

Broadcasting Board of Governors (BBG)

1. pdf.gifFY 2008

Bureau of Engraving and Printing (BEP)

1. pdf.gif2013 [6 Pages, 0.3MB]

Bureau of Prisons (BOP)

1. pdf.gifCY 2007-03/28/2013 [976 Pages, 1.72MB] – Unfortunately, this FOIA Case Log did not have the topic of the requests, but is archived here for reference.

Center for Disease Control (CDC)

1. pdf.gif2010-2013 [170 Pages, 6.5MB]

2. pdf.gif2008 [71 Pages, 12.4MB]

Central Command (CENTCOM)

1. pdf.gif2008 [71 Pages, 12.4mb]

Central Intelligence Agency (CIA)

1. pdf.gif2014 [96 Pages, 4.5MB]

2. pdf.gif2013 [156 Pages, 14.06MB]

3. pdf.gif2012 [39 Pages, 4.24MB]

4. pdf.gif2011 [78 Pages, 9.51MB]

Coast Guard (USCG)

1. pdf.gifAugust 27, 2011 – December 31, 2013 [355 Pages, 2.61MB]

Comptroller of the Currency, Administrator of National Banks

1. pdf.gif2006 [110 Pages, 15.07mb]

Council of the Inspectors General on Integrity and Efficiency

1. pdf.gif2008-2013 [13 Pages, 2.65MB]

Defense Contract Audit Agency (DCAA)

1. pdf.gif2014 [8 Pages, 200KB]

2. pdf.gif2013 [10 Pages, 130KB]

3. pdf.gif2012 [9 Pages, 130KB]

4. pdf.gif2010-2011 [35 Pages, 350KB]

Defense Contract Management Agency (DCMA)

1. pdf.gif2013 [6 Pages, 176KB]

2. pdf.gif2012 [13 Pages, 161KB]

3. pdf.gif2010-2011 [192 Pages, 0.9MB]

Defense Finance and Accounting Service (DFAS)

1. pdf.gif2013 [5 Pages, 0.3MB]

2. pdf.gif2010-2011 [15 Pages, 1.14MB]

Defense Information Systems Agency (DISA)

1. pdf.gif2013 [10 Pages, 0.1MB]

2. pdf.gif2012 [11 Pages, 0.1MB]

3. pdf.gif2011 [12 Pages, 0.1MB]

4. pdf.gif2010 [47 Pages, 0.15MB]

5. pdf.gif2009 [29 Pages, 4.1mb]

6. pdf.gif2008 [36 Pages, 9.5mb]

7. pdf.gif2003 – 2007 [118 Pages]

Defense Intelligence Agency (DIA)

1. pdf.gif2013 [39 Pages, 5.9 MB]

2. pdf.gif2012 [35 Pages, 5.40 MB]

3. pdf.gif2010-2011 [74 Pages, 12.2 MB]

4. pdf.gif2001-2009 [299 Pages, 91.67 MB]

Defense Logistics Agency (DLA)

1. pdf.gif2013 [492 Pages, 1.31 MB]

2. pdf.gif2012 [392 Pages, 78.5 MB]

3. pdf.gif2010 – 2011 [21 Pages, 3 MB]

Defense Security Service (DSS)

1. pdf.gif2014 [37 Pages,0.3 MB]

2. pdf.gif2013 [23 Pages, 2.24 MB]

Defense Nuclear Facilities Safety Board (DNFSB)

1. pdf.gif2001 – 2006 [10 Pages, 1mb]

Defense Technical Information Center (DTIC)

1. excel.gif2013 [XLSX File, 22kb]

2. excel.gif2011 [3 Pages, 20kb]

3. excel.gif2010 [3 Pages, 30kb]

Defense Threat Reduction Agency (DTRA)

1. excel.gif 2013 [CSV File, 0.1mb]

2. pdf.gif2012 [6 Pages, 0.6MB]

Department of Agriculture (USDA)

1. pdf.gifFY 2013 [67 Pages, 700k]

2. excel.gifFY 2009

3. pdf.gifFY 2008 [172 Pages, 922k]

4. pdf.gifFY 2006-2007 [31 Pages, 18MB]

Department of Commerce

1. pdf.gifFY 2013 [42 Pages, 0.7MB]

Department of Defense (DOD) / Joint Chiefs of Staff (JCS)

1. pdf.gif5 Oldest FOIA Requests, as of February of 2014 [11 Pages, 1.5MB]

2. pdf.gifFY 2012 [73 Pages, 872k]

3. pdf.gifFY 2011 [115 Pages, 0.6mb]

4. pdf.gifFY 2010 [99 Pages, 2.0mb]

5. pdf.gifFY 2009 [236 Pages, 2.3mb]

6. pdf.gifFY 2008 [172 Pages, 922k]

7. pdf.gifFY 2007 [158 Pages, 3.36mb]

8. pdf.gifFY 2006 [148 Pages, 977k]

9. pdf.gifFY 2005 [112 pages, 2.07mb]

10.pdf.gifFY 2004 [146 Pages, 469k]

11.pdf.gifFY 2003 [136 Pages, 449k]

12.pdf.gifFY 2002 [108 Pages, 364k]

13.pdf.gifFY 2001 [109 Pages, 374k]

14.pdf.gifFY 2000 [57 Pages, 228k]

Department of Defense / Inspector General (DoD/IG)

1. pdf.gif2013 [36 Pages, 4.5MB]

2. pdf.gif2010-2011 [112 Pages, 0.55MB]

Department of Energy (DOE)

1. pdf.gif2013 [112 Pages, 1.22MB]

2. pdf.gif2010 [101 Pages, 13.71MB]

3. pdf.gif2009 [112 Pages, 922k]

Department of Homeland Security (DHS) / Office of the Inspector General (OIG)

1. pdf.gifFY2010-2011 [198 Pages, 1.53mb]

2. pdf.gif2009 (October – December) [32 Pages, 0.2mb]

3. pdf.gifFY 2009 [115 Pages, 2.6mb]

4. pdf.gif2008 [18 Pages, 8.57mb]

5. pdf.gifFY 2007 (07-23-2007 through 11-30-2007) [47 Pages, 160kb]

6. pdf.gifFY 2007 (10-02-2006 through 07-23-2007) [47 Pages, 160kb]

7. pdf.gifFY 2006 (10-03-2005 through 09-26-2006) [47 Pages, 160kb]

Department of the Interior (DOI)

1. pdf.gif2012 [19 Pages, 3.32MB]

2. pdf.gif2010-2011 [19 Pages, 352kb]

Department of the Interior / Inspector General (DOI/IG)

1. pdf.gif2013 [8 Pages, 260KB]

Department of the Interior, Office of the Secretary (DOI/OS)

1. pdf.gif2007-2013 [375 Pages, 1.2MB]

Department of the Justice / Office of Information Policy (DOJ/OIP)

1. pdf.gif2010-2012 [250 Pages, 5.88MB]

Department of the Navy

1. pdf.gifFY 2013 [129 Pages, 0.5MB]

Department of the Navy / Marine Corps

1. pdf.gif2013 [81 Pages, 1.7MB]

2. pdf.gif2012 [31 Pages, 412kb]

3. pdf.gif2010-2011 [58 Pages, 412kb]

Department of the Treasury, Inspector General for Tax Administration

1. pdf.gif2013 [16 Pages, 3.85MB]

2. pdf.gif2012 [16 Pages, 3.85MB]

3. pdf.gif2009 [47 Pages, 9.3MB]

Department of the Treasury, United States Mint

1. pdf.gif2012 [16 Pages, 3.5MB]

Director of National Intelligence (DNI)

1. pdf.gif2013 [27 Pages, 1.51MB]

2. pdf.gif2012 [27 Pages, 9.45MB]

3. pdf.gif2008 [21 Pages, 439k]

European Command (EUCOM)

1. pdf.gif2013 [11 Pages, 1.63MB]

2. pdf.gif2010-2011 [5 Pages, 2.73MB]- Document was in poor condition. Is readable, but needs to be zoomed in. This is the state they sent it to me electronically.

Executive Office of the President (EOP)

1. pdf.gif2009 [24 Pages, 10.46MB]

Executive Office of the President – Office of Science and Technology Policy (EOP/OSTP)

1. pdf.gif2013 [9 Pages, 1.39MB]

2. pdf.gif2010-2011 [13 Pages, 1.6MB]

Federal Bureau of Investigation (FBI)

1. pdf.gif5 Oldest FOIA Requests/Appeals a/o 7/21/2015 [21 Pages, 8.2 MB]

2. pdf.gif2014 [775 Pages, 59.2 MB]

3. pdf.gif2013 [683 Pages, 176 MB]

4. pdf.gif2012 [460 Pages, 176 MB]

5. pdf.gif2010-2011 [830 Pages, 127 MB]

Federal Communications Commission (FCC)

1. pdf.gif2013 [86 Pages, 0.6MB]

2. pdf.gif2012 [83 Pages, 6.74MB]

3. pdf.gif2010-2011 [174 Pages, 16.2MB]

4. pdf.gif2009 [94 Pages, 2.5MB]

Federal Emergency Management Agency (FEMA)

1. pdf.gif2011 [27 Pages, 0.3MB]

2. pdf.gif2010 [130 Pages, 1.1MB]

Federal Reserve Board (FRB)

1. pdf.gif2014 [52 Pages, 0.6MB]

Federal Trade Commission (FTC)

1. pdf.gif2010-2012 [53 Pages, 0.3mb]

Government Accountability Office (GAO)

1. pdf.gif2010-2013 [35 Pages, 0.9MB]

National Aeronautics and Space Administration (NASA)

1. pdf.gif2010-2011 [140 Pages, 29 MB]

2. pdf.gif2013 [33 Pages, 13.44 MB]

3. pdf.gifFY 2009 [11 Pages, 650KB]

4. pdf.gifFY 2008 [45 Pages, 6.14mb]

5. pdf.gifFY 2007 [41 Pages, 5.39mb]

6. pdf.gifFY 2006 [42 Pages, 5.9mb]

National Archives and Records Administration (NARA)

1. pdf.gif2012 [13 Pages, 124KB]

2. pdf.gif2010-2011 [25 Pages, 243KB]

National Endownment for the Arts (NEA)

1. pdf.gifFY 2013 [3 Pages, 0.2mb]

2. pdf.gif2009 [7 Pages, 0.2mb]

3. pdf.gif2006-2008 [7 Pages, 0.2mb]

National Institute of Standards and Technology (NIST)

1. pdf.gif2013 [6 Pages, 1.4mb]

2. pdf.gif2009 [4 Pages, 0.2mb]

National Nuclear Security Administration (NNSA)

1. pdf.gif2013 [27 Pages, 0.2MB]

National Oceanic and Atmospheric Administration (NOAA)

1. pdf.gif2009 [25 Pages, 0.2mb]

2. pdf.gif2008 [23 Pages, 8.11mb]

3. pdf.gif2006 and 2007 Weekly Reports [144 Pages, 18.26mb]

National Park Service (NPS)

1. pdf.gif2009-2013 [34 Pages, 6.38MB]

2. pdf.gif2008 [34 Pages, 6MB]

National Reconnaissance Office (NRO)

1. pdf.gif2013 [3 Pages, 1.55MB]

2. pdf.gif2010-2011 [13 Pages, 1.2MB]

3. pdf.gif5 Oldest FOIA Requests, as of June 2009 [130 Pages, 2.97MB]

National Security Agency (NSA)

1. pdf.gifCY 2014 [232 Pages, 8.9MB]

2. pdf.gifCY 2013 [315 Pages, 8.1MB]

3. pdf.gifCY 2012 [60 Pages, 8.5MB]

4. pdf.gifCY 2009 [70 Pages, 40MB]

5. pdf.gifJanuary 1 – January 30, 1998 [3 Pages, 500k]

Naval Sea Systems Command (NAVSEA)

1. pdf.gif2012 [21 Pages, 2.86MB]

2. pdf.gif2010-2011 [42 Pages, 5.2MB]

3. pdf.gif2009 [20 Pages, 5.59MB]

Northern Command (NORTHCOM)

1. pdf.gifFY 2013 [8 Pages, 0.3MB]

2. pdf.gif2010-2011 [9 Pages, 0.5MB]

Nuclear Regulatory Commission (NRC)

1. pdf.gif2012 [26 Pages,5.67MB]

2. pdf.gif2009 [16 Pages, 0.2MB]

3. pdf.gifFY 2006 [53 Pages, 4.71MB]

Office of the Director of National Intelligence (ODNI)

1. pdf.gif2012 [27 Pages, 5.31 mb]

2. pdf.gif2010-2011 [47 Pages, 2.21mb]

Office of Government Ethics (OGE)

1. pdf.gif2013 [16 Pages, 2.69mb]

2. pdf.gifFY 2006 – 2008 [14 Pages, 2.38mb]

Office of Naval Intelligence (ONI)

1. pdf.gif2010-2012 [12 Pages, 1.04MB]

Office of Nuclear and National Security Information (ONNSI)

1. pdf.gifWeekly Report from January – October 2001 [245 Pages, 22.17mb]

Office of the Secretary of Defense and Joint Staff

1. pdf.gif2009 – 2013 [629 Pages, 3.34mb]

2. pdf.gif2000 – 2008 [1,146 Pages, 5.5mb]

Offutt Air Force Base (SAC HQ)

1. pdf.gif2013 [5 Pages, 2.21MB]

2. pdf.gif2009 [52 Pages, 0.3MB]

Overseas Private Investment Corporation (OPIC)

1. pdf.gif2013 [8 Pages, 0.3mb]

2. pdf.gif2012 [45 Pages, 0.5mb]

3. pdf.gif2010 – 2011 [45 Pages, 0.5mb]

4. pdf.gif2008-2009 [19 Pages, 0.3mb]

Pacific Command (PACOM)

1. pdf.gif2013 [5 Pages, 0.7mb]

2. pdf.gif2012 [8 Pages, 6.94mb]

Peterson Air Force Base

1. pdf.gif2013 [6 Pages, 0.3mb]

RAF Lakenheath

1. pdf.gifJanuary 1, 2007 – November 26, 2008 [3 Pages, 261k]

Redstone Aresenal, Alabama (Army)

1. pdf.gif2013 [2 Pages, 2.7MB]

2. pdf.gif2010-2011 [29 Pages, 2.7MB]

3. pdf.gif2008 [8 Pages, 400k]

Selective Service Systems (SSS)

1. pdf.gif2008-2012 [11 Pages, 0.3MB]

Special Operations Command (SOCOM)

1. pdf.gif2013 [5 Pages, 0.6MB]

2. pdf.gif2012 – Open Cases [84 Pages, 0.3MB]

3. pdf.gif2012 – Closed Cases [128 Pages, 0.3MB]

United States Postal Service (USPS), Office of the Inspector General (OIG)

1. pdf.gif2009 [25 Pages, 6.5mb]

Security Exchange Commission (SEC)

1. excel.gif 2013 [CSV File, 1.75MB]

2. excel.gif 2012 [CSV File, 1.62MB]

3. excel.gif 2011 [CSV File, 1.61MB]

4. excel.gif 2010 [CSV File, 1.68MB]

5. pdf.gif2009 [198 Pages, 2.7mb]

Transportation Command (TRANSCOM)

1. pdf.gif2012 [8 Pages, 6.94mb]

United States Postal Service / Inspector General (USPS/IG)

1. excel.gif 2013 [.XLSX file, 43kb]

2. pdf.gif2012 [14 Pages, 5.24mb]

3. pdf.gif2010-2011 [13 Pages, 1.1mb]

United States Strategic Command (STRATCOM)

1. pdf.gif2009 [19 Pages, 4.7mb]

2. pdf.gif2006-2008 [19 Pages, 4.7mb]

Vandenberg Air Force Base

1. pdf.gifFY 2007 [7 Pages, 633k]

ARAŞTIRMA DOSYASI : Operation Alert “Civil Defense Drill” – Federal Civil Defense Agency


Operation Alert

Background

Special thanks to PBS for offering this descriptive note on Operation Alert. I use it here, with full credit to them, in order to properly explain the project. This is from their American Experience program, and offers a detailed account:

In 1954, the United States Federal Civil Defense Agency instituted an exercise called Operation Alert. It was a civil defense drill that took place on the same day in scores of major cities. Citizens in what were called the “target” areas were required to take cover for fifteen minutes. At the same time civil defense officials tested their readiness and their communications systems, and federal officials practiced evacuating from the capital. Even President Eisenhower left the White House for a tent city outside Washington. The following day newspapers routinely published reports of the fictitious attacks naming the number of bombs that were dropped in the mock alerts, the number of cities hit, and the number of casualties.

In 1955, New York State made the failure to take cover during an Operation Alert exercise punishable with a fine of up to $500 and a year in jail. A small group of pacifists that included Catholic Worker Dorothy Day reacted to this law by staging a protest in Manhattan’s City Hall Park. When the air raid sirens sounded, on June 15, 1955, the 27 protesters sat on park benches, surrounded by reporters. They explained that they were protesting the government’s pretense that citizens could be protected in the event of a full-scale nuclear attack. The protesters were arrested and given suspended sentences.

The pacifists held similar protests every year. But it wasn’t until a group of young mothers organized a much larger-scale demonstration in 1960 that the rest of New York took notice. The women managed to draw hundreds of protesters, including celebrities like Norman Mailer, to City Hall Park on May 3, the day of the 1960 Operation Alert. The organizers appealed to the political center; encouraged protesters to dress in their best clothes and to bring their children; and claimed to represent just one belief: “Peace is the only defense against nuclear war.”

There was one more Operation Alert in 1961. The young mothers managed to bring together two-and-a-half-thousand protesters. That year civil defense protests also took place in other states, and hundreds of college students staged demonstrations on several East Coast campuses. In 1962 Operation Alert was permanently canceled.

Declassified Documents

Federal Bureau of Investigation (FBI)

pdf.gifOperation Alert – FBI Release #1 [67 Pages, 43.1MB ] – When I first filed the request to the FBI for records pertaining to Operation Alert, the FBI denied any documents existed, and gave me a “no records” response. I then found reference in another FOIA Case File that multiple documents had been released, so I filed a new request citing this FOIA case, the subsequent release of documents, and requested a new search. I received this in the mail, and I was also informed that there may be additional records. I filed to obtain these records, and am awaiting a response.

pdf.gifOperation Alert – FBI Release #2 [43 Pages, 1.5MB ] – Most of these records are showing they were all referred to other agencies for processing. Towards the end, there are 3 pages readable.

ARAŞTIRMA DOSYASI : “UFO Documents” from NCIS – Naval Criminal Investigative Service


NCIS

Background

Sometimes, you never know what you are going to get with a FOIA Request.

As many of you know, The Black Vault has looked for UFO documents throughout nearly every government agency that exists. Recently, I filed a FOIA Request to the Naval Criminal Investigative Service (NCIS) looking for UFO records.

I was surprised to learn, that responsive documents came up. NCIS informed me there were three closed investigations that dealt with UFOs, and were responsive to my request.

After a short wait, I received the three investigations, and their corresponding records, which are below.

Though this isn’t the usual cache of UFO information. Instead, I discovered these records which prove the following:

1. There are some severe psychological issues for our men and women in uniform after years of fighting wars like in Afghanistan and Iraq. I think the first part of these records should serve as a grim reminder of the sacrifice (both mental, physical and psychological) that our men and women in uniform are making for our freedoms.

2. If you run a blog, or website, or post on social networks — be careful what you say! Someone, is always watching.

3. Although “drones” have become the go-to explanation in the 21st century (just like Swamp Gas was the 20th century go-to), it appears that label may actually be true in some cases. But moreso, if you decide to fly a drone in or around a military installation — get ready for one wild invasion into your private life. In short – it just isn’t a good idea, so don’t do it.

Like I said — it’s not the usual!

Declassified Documents

pdf.gifNCIS Closed Investigations – UFOs [60 Pages, 9.7MB]

MK ULTRA PROJESİ : MONARCH ZİHİN KONTROLÜ KÖKENLERİ VE TEKNİKLERİ


Monarch Programlama bir çok organizasyonun gizli amaçlar için kullandığı bir zihin kontrol metodudur. CIA tarafından geliştirilmiş zihin kontrol programı olan MK-ULTRA projesinin devamıdır ve orduda ve siviller üzerinde test edilmiştir. Metodları akıl almaz derecede sadistçedir (kurbanda travma yaratma amaçlıdır) ve beklenen sonuçlar korkunçtur: Kontrolcü tarafından herhangi bir zamanda herhangi bir eylemi gerçekleştirmek için tetiklenebilen zihni kontrol edilen bir köle yaratmak. Medya bu konuyu görmezden gelsede, 2 milyondan fazla Amerikalı dehşet verici bu programdan geçmiştir. Bu makale Monarch Programlamanın kökenleri, metodları ve sembolizmi ile ilgilidir.

NOT: Bu makale rahatsız edici elementler içermektedir ve Monarch kurbanlarını tetikleyebilir.

Monarch Programlama Satanic Ritual Abuse, SRA (Satanic Ritüel Taciz) ve Multiple Personality Disorder, MPD (Çoklu Kişilik Bozukluğu) elementlerini içeren bir zihin kontrol tekniğidir. Bu program kölelerde kontrolcü tarafından tetiklenip programlanabilen alter persona yaratmak için psikoloji, nörobilim ve okült ritüellerinin bir karışımını kullanır. Monarch köleler dünya elitleri ile bağlantılı bazı organizasyonlar tarafından askeri, seks köleliği ve eğlence sektörü gibi alanlarda kullanılır.

KÖKENLERİ

Tarihte zihin kontrolüne benzeyen ritüel ve pratikleri anlatan bir kaç olay kayıt edilmiştir. Zihin manipülasyonu için okültizm kullanıldığına işaret eden ilk yazılı belgelerden biri Mısır’ın Ölüler Kitabıdır. Bu kitap bugün gizli örgütler tarafından dikkatle incelenen, sonuç olarak inisiyenin tamamen köleleştirilmesi ile sonuçlanan işkence ve korkutma metodlarını (travma yaratmak için), uyuşturucu kullanımını ve büyülü sözleri (hipnotizm) içeren ritüellerden oluşur. Kara büyü, sihir ve iblis sahiplenmesi gibi olaylar da Monarch Programlamanın ilk uygulamalarıdır.

Ancak zihin kontrolü 20. Yüzyılda binlerce deneğin sistemli olarak izlendiği, kayıt edildiği ve denendiği modern bilim dalı haline geldi.

Travma bazlı zihin kontrolü ile ilgili ilk metodik çalışmalardan biri nazi kamplarında çalışan fizikçi Josef Mengele tarafından yapılmıştır. Bu kişi ilk ününü kampa gelenlerin hangilerinin öleceğine, hangilerinin iş gücü olacağına karar veren SS fizikçisi olarak yapmıştır. Fakat daha çok kamptakilere, çocuklar dahil, yaptığı korkunç deneylerle ünlüdür ve bu nedenle ‘’ölüm meleği’’ olarak bilinir.

Ancak yaptığı çalışmaların bir kısmı zihin kontrolü üzerinedir. Bu konu ile ilgili çalışmalarına müttefikler tarafından el konmuştur.

‘’Dr Green (Dr. Joseph Mengel): Eski Nazi Kampı doktoru, en önemli programcılardan, hatta belki Monarch Programlamanın babası diyebiliriz Joseph Mengele için. ABD’ deki binlerce zihin kontrollü kölenin şef programcısı Dr Green’dir.’’ [Fritz Springmeier, The Illuminati Formula to Create a Mind Control Slave] (Zihin kontrollü köle yaratmak için illüminati formülü)

Dr Mengele’nin görevi travma bazlı Monarch Proje ve CIA’nin MK Ultra zihin kontrol programını geliştirmekti. Mengele ve yaklaşık 5000 yüksek rütbeli nazi ikinci dünya savaşından sonra gizlice Amerika’ya ve Güney Amerika’ya getirilmişti. Naziler gizli yeraltı askeri üslerde zihin kontrolü ve füze teknolojileri geliştirme çalışmalarına devam ettiler. Bize, eski nazi yıldız Warner Von Braun gibiler tarafından söylenen yalnızca füze çalışmalarıydı. Masum insanları öldüren, işkence eden, susturanlar gözden uzak tutulmuş, fakat çalışmalarına, binlerce kaçırılmış çocuğun götürülüp kafeslere kapatıldığı gizli yeraltı üslerinde devam etmiştir. Bu çocuklar Mengele’nin zihin kontrol teknolojilerini geliştirmesi için kullanılmıştır. Seçilen bazı çocuklar (en azından işlem sonrası sağ kalanlar) geleceğin, seks köleliği, suikast bigi işlerde kullanılan zihin konrollü köleleri olmuştur. Bu çocukların bir çoğu diğer çocukların önünde yada onlar tarafından, seçilenlerde travma yaratmak için kesilmiştir. (Ken Adachi, Mind Control the Ultimate Terror)

Mengele’nin araştırmaları gizli ve yasadışı CIA programı olan MK-Ultra’nın başlangıç olmuştur.

MK-ULTRA

MK-Ultra projesi 1950’lerden 1960’ların sonlarına kadar uygulanmış, Amerikalı ve Kanadalılar denek olarak kullanılmıştır. Yayınlanmış kaynaklar MK-Ultra projesinin kişisel mental durumları ve alter beyin fonksiyonlarını manipüle etmek için, uyuşturucu, diğer kimyasallar, duyusal algıları yoketme, izolasyon ve fiziksel ve sözel taciz gibi çeşitli metodlar kullanmıştır.

MK-Ultra tarafından uygulanan ve en çok yayınlanan deney, reaksiyonlarını ölçmek için, CIA çalışanları, askeri personel, doktorlar ve diğer hükümet görevlileri, hayat kadınları, akıl hastaları gibi habersiz insanlar üzerinde LSD kullanımıdır.

MK-Ultranın deneyleri çocuklar dahil bir çok denek üzerinde elektroşok, fiziksel ve mental işkence olarak devam etmiştir.

Projenin amacı düşmanlar üzerinde işkence ve sorgu yöntemleri geliştirmek olarak açıklanmış olsa da bazı tarihçiler projenin suikast ve diğer gizli görevler için programlanmış ‘’Manchrian Candidates’’ yaratmak olduğunu söylemiştir.

MK-Ultra çeşitli komisyonlar tarafından 1970’lerde gündeme getirilmiştir. Bu komisyonlardan sonra CIA’nin programı durdurduğu açıklanmış olsa da bazı fısıltılara göre program yeraltına inmiş ve Monarch Programlama olarak devam etmiştir.

Bir hükümet yetkilisi tarafından Monarch Projesinin varlığı ile ilgili en net açıklama The New Federalist gazetesi yazarı Anton Chaitkin’e yapılmıştır. Eski bir CIA direktörü William Colby’ye ‘’Monarch ile ilgili ne diyeceksiniz’’ diye sorulmuş ve kızgın bir şekilde ‘’Ona 1960, 1970’lerde son verdik’’ diye yanıtlamıştır. (Anton Chaitkin, ‘’Franklin Witnesses Implicate FBI and U.S. Elites in Torture and Murder of Chidren’’, The New Federalist)

MONARCH PROGRAMING

Monarch programın varlığı ile ilgili resmi bir kabul olmasa da, önemli araştırmacılar kurbanlar üzerinde zihin kontrol amaçlı sistematik travma kullanımını belgelediler. Bazı eski kurbanlar, kendilerine yardım eden terapistler sayesinde, kendilerini programdan kurtarıp geçtikleri dehşet verici işkenceleri açıkladılar.

Emirleri sorgulamayan, yaptıkları şeyleri sonradan hatırlamayan ve açığa çıktığında otomatik olarak intihar eden Monarch köleler belli görevler için bazı organizasyonlar tarafından kullanılıyor. Bunlar yüksek düzeyli suikastler (Sirhan Sirhan gibi), fuhuş, kölelik ve özel film yapımları için mükemmel günah keçileridir. Bu köleler ayrıca eğlence sektöründe mükemmel kukla oyunculardır.

‘’Şunu söyleyebilirim ki ritüel-taciz programı bu ülkede ve en az bir başka ülkede bulduğumuz, yaygın, sistematik, hiç bir yerde yayınlanmayan, herhangi bir kitapta veya tv showda bahsedilmeyen ezoterik bilgilerin organize edilmiş halidir.

İnsanlar ‘’Bunun amacı nedir’’ diyor. Benim tahminim fuhuş, film, uyuşturucu kaçakçılığı, silah kaçakçılığı gibi karlı işler yapacak binlerce robottan oluşan bir Manchurian Candidates ordusu istedikleri, ve tepedeki bazı megalomanyakların sonunda dünyayı yönetecek Şeytani Düzeni kuracaklarına inanmaları’’. (D. Corydon Hammond, Ph. D)

Monarch programcılar kurbanlarda, elektroşok, işkence, taciz ve akıl oyunları kullanarak derin travma yaratıp onları gerçekten kopmaya zorluyorlar – ki bu bazı insanlarda dayanılmaz acıya maruz kaldıklarında doğal olarak gelişir. Program için kurbanın gerçekten ayrılabilirliği gereklidir ve bu bir çok kuşaktan beri taciz edilmiş ailelerin çocuklarında daha kolay bulunur. Zihinsel kopma kontolcünün kurbanın ruhunda, istenildiği zaman programlanıp tetiklenebilen perdelenmiş başka bir kişilik yaratmasına olanak sağlar.

‘’Travma bazlı zihin kontrol programında kurbanın bilinçli proses yeteneği (acı, terör, uyuşturucu, illüzyon, duyuların kesilmesi, aşırı uyarma, oksijen kısıtlaması, soğuk, sıcak, döndürme, beyin uyarımı, ölüme yakınlaştırma gibi yöntemlerle) sistematik işkence ile bloke edilir ve kurbana, kontrolcünün amaçları doğrultusunda düşünceler, emirler ve görüşler yüklenir ve kurbanı kontrolcünün amaçları doğrultusunda düşünmeye, hissetmeye, davranmaya zorlayan klasik veya operasyonel şartlandırma yapılır. Amaç kurbanın, kendi ahlak kurallarına, inançlarına, iradesine ters gelen emirleri dahi bilinçsizce yerine getirmesidir.

Zihin kontrol programının tatbiki kurbanın, perdelenmiş yeni bir kişilik ortaya çıkmasına izin veren zihin kopması kapasitesine bağlıdır. Halihazırda zihin kopması yaşayabilen çocuklar program için öncelikli adaylardır’’. (Ellen P. Lacter, Ph. D., The Relationship Between Mind Control Programing and Ritual Abuse)

Monarch zihin kontrolü çeşitli gruplar ve organizasyonlar tarafından gizlice kullanılmıştır. Fritz Springmeier’e göre bu gruplar ‘’Network’’ olarak bilinir ve Yeni Dünya Düzeninin bel kemiğini oluşturur.

KÖKENLERİ VE ADI

Monarch zihin kontrolü adını Monarch kelebeğinden alır. Bu kelebek hayatına (geliştirilmemiş potansiyeli temsil eden) tırtıl olarak başlar ve belli bir koza (programlama) döneminden sonra harika bir kelebek olarak (Monarch Köle) yeniden doğar. Monarch kelebeğinin bazı özellikleri zihin kontrolü için de geçerlidir.

‘’Monarch zihin kontrolü programının Monarch olarak isimlendirilmesinin ilk nedenlerinden birisi Monarch kelebeğidir. Monarch kelebeği nerede doğduğunu öğrenir (köklerini) ve bu bilgiyi genetik yolu ile gelecek nesillerine aktarır. Bu kelebek bilim adamlarını bilginin genetik olarak gelecek nesillere aktarıldığı konusunda uyandıran hayvanlardan biridir. Monarch programlama Illüminati ve Nazilerin genetik olarak Üstün ırk yaratma amaçlarına dayanır. Eğer bilgi genetik olarak geçebiliyorsa (ki geçiyor), o zaman Monarch zihin kontrolü için seçilen kurbanlara doğru bilgiyi geçirecek aileler bulunması önemlidir’’. (Ibid)

‘’Bir kişi elektroşokla uyarılmış bir travmaya maruz kaldığında bir hafifleme görülür; kelebek gibi uçuşuyormuş gibi bir his. Bu güzel hayvanın transformasyon veya metamorfoz (dönüşüm, başkalaşım) özelliklerinin de sembolik temsili vardır: tırtıldan kozaya (uyku, hareketsizlik), kozadan tekrar kökenine dönecek olan kelebeğe (yeni bir yaşam) dönüşüm. Bu göç kalıbı bu kelebeği benzersiz kılmaktadır’’. (Ron Patton, Project Monarch)

METOD

Kurban, ‘’master’’ ya da ‘’tanrı’’ olarak görülen programcı/kullanıcı tarafından ‘’köle’’ olarak adlandırılır. Acıya daha dayanıklı olduklarından ve erkeklere göre daha kolay gerçekten ayrışma yaşadıklarından kurbanların %75’i kadındır. Monarch programcılar ayrışma yaratacak travma kullanarak kurbannın ruhunu/aklını bölümlere ve ayrı kişiliklere ayırmaya çalışır.

Aşağıdakiler bu işkencelerden bazılarıdır:

1- Taciz ve işkence

2- Kutu, kafes, tabut gibi şeylere kapatılma veya bir borudan nefes alacak şekilde gömülme

3- İp, zincir veya kelepçe gibi şeylere tutsak edilme

4- Boğulmaya ramak kalana kadar suda tutma

5- Aşırı sıcak ve soğuğa maruz bırakma, özellikle buzlu suya veya yanan kimyasalların içine sokma

6- Ölüme sebebiyet vermemek için sadece üst derinin soyulması

7- Döndürme

8- Gözü kör edecek ışık tutma

9- Elektrik şoku

10- Dışkı, çiş, kan ve et gibi vücut atıklarını yedirme içirme

11- Kafaüstü veya acı verici şekilde asma

12- Aç ve susuz bırakma

13- Uykusuz bırakma

14- Ağırlıklar ve gereçlerle baskı

15- Duyulardan yoksun bırakma

16- İllüzyon, kafa karışıklığı ve unutkanlık yaratmak için uyuşturucu verilmesi.. genellikle iğne ile ve damardan

17- Acı ve hastalık yaratmak için toksik kimyasalların yedirilmesi veya enjekte edilmesi

18- Vücut organlarının çıkarılması veya yerinden oynatılması

19- Yılan, örümcek, kurt, fare gibi hayvanlarla korku ve iğrenme yaratma

20- Genellikle boğma yoluyla oksijensiz bırakarak ölüme yakın tecrübe yaşatma

21- Başka insanlara veya hayvanlara işkence yapmaya veya yapılmasını izlemeye zorlama, genellikle bıçak ile

22- Köleliğe katılmaya zorlama

23- Hamile bırakılıp ceninin ritüel için alınması, veya doğan bebeğin kurban veya kölelik için kullanılması

24- Kurbanın ruhlar veya şeytanlar tarafından sahiplenildiğini, rahatsız edildiğini ve kontrol edildiğini hissettirerek ruhsal taciz

25- Judeo-Christian inanışlara saygısızlık, şeytana ve diğer tanrılara yöneltme

26- Kurbanları tanrının kötü olduğuna inandırmak için taciz ve illüzyon… çocuğu kendisini tanrının taciz ettiğine inandırma

27- İşkence veya deney için ameliyat veya ruhsal ve bedensel bomba veya implant olduğuna inandırma

28- Aileye veya sevdiklerine zarar verme veya zarar verme ile tehdit etme

29- İnanırlığını yitirecek ve kafa karışıklığı yaratacak uydurulmuş şeyler ifşa etme.

(Ellen P. Lacter, Ph. D., Kinds of Torture Endured in Ritual Abuse and Trauma Based Mind Control)

‘’Monarch zihin kontrolünün başarısı, alter olarak adlandırılan, birbirlerinden haberi olmayan fakat beden farklı zamanlarda ele geçiren, farklı kişiliklerin veya kişilik bölümlerinin oluşturulabilmesine bağlıdır. Travma ile kurulan unutkanlık duvarları, tacizcinin ortaya çıkmasını ve bedene en fazla süreyle hakim olan asıl kişiliğin alt kişiliklerinin nasıl kullanıldığını öğrenmesini engelleyen bir gizlilik kalkanı oluşturur. Bu gizlilik kalkanı kült üyelerinin diğer insanlar arasında normal hayat ve işlerine devam etmesini sağlar ve yakalanmalarını önler. Asıl kişilik çok iyi bir dindar olabilir, fakat derindeki alt kişilikler hayal edilebilecek en kötü satanik canavarlar olabilir – Dr. Jekyll/Mr Hyde efekti. Köleyi kontrol eden okült grup veya gizli servisin gizliliğini korumak için çok tehlike göze alınır. Bu programlamanın başarı oranı yüksektir, fakat başarısızlık durumunda programlanamayan kurban öldürülür. Her travma ve işkence bir amaca hizmet eder. Ne yapılabileceği ya da yapılamayacağını bulmak için çok fazla deney ve araştırma yapılmıştır. Belli yaşta ve belli ağırlıktaki bedenlerin ölmeden ne kadar işkence kaldırabileceklerine dair çizelgeler yapılmıştır’’. (Springmeier, op. Cit.)

‘’Elektroşok, taciz ve diğer metodlarla oluşturulan derin travma sonucu zihin özünden ayrılıp alternatif kişilikler oluşturur. Eskiden Çoklu Kişilik Bozukluğu olarak adlandırılan, şimdi Ayrılmış Kimlik Bozukluğu olarak tanımlanan bu durum Monarch programlamanın temelidir. İleriki aşamalarda, beyin fonksiyonlarını etkileyen çeşitli uyuşturucular eşliğinde, hipnoz, çift taraflı baskı, haz-acı dönüşümleri, yiyecek, içecek, uyku ve duyu kısıtlamaları ile kurbanın zihni şartlandırılır’’. (Patton, op. Cit.)

Kişilik bölünmesi sistematik taciz ve dehşet verici gizli ritüeller yolu ile kurbanda travma yaratılarak elde edilir. Öz kişilikte bir bölünme oluştuğunda, ‘’içsel bir dünya’’ yaratılır ve alt kişilikler müzik, film (özellikle Disney prodüksiyonları) ve masallar kullanılarak programlanabilir. Bu görsel ve işitsel araçlar programlamanın görüntüler, semboller, anlamlar ve konseptler kullanılarak geliştirilmesini sağlar. Programlayıcı daha sonra yaratılan alt kişiliklere daha önce programlanmış tetikleyici kelimeler ve sembolleri kullanarak giriş yapar. Zihni kontrol edilen köleler tarafından en çok görülen içsel görüntülerden bazıları, ağaçlar, Kabala Yaşam Ağacı, sonsuzluk işareti, antik sembol ve harfler, örümcek ağları, aynalar, cam kırılması, maskeler, kaleler, labirentler, iblisler, kelebekler, kum saatleri, saatler ve robotlardır. Bu semboller sıkça popüler filmlerin ve videoların içine iki sebeple yerleştirilir: bilinçaltı ve nöro-linguistik programlarla halkın hassasiyetini ortadan kaldırmak ve çok hassas olan programlanmış Monarch çocuklara belli tetikleyici ve anahtarlar oluşturmak. Monarch programlama için kullanılan filmlerden bazıları, The Wizard of Oz (Oz Büyücüsü), Alice in Wonderland (Alis Harikalar Diyarında), Pinocchio (Pinokyo) ve Sleeping Beauty (Uyuyan Güzel) dir.

Her bir durumda köleye filmin hikayesinin belli bir açıklaması verilir. Örneğin, The Wizard of Oz’u seyreden bir köleye ‘’gökkuşağının üzerindeki bir yer’’in travma ile ayrıştırılmış kölenin kendisine uygulanan dayanılmaz acılardan kurtulmak için gitmesi gereken ‘’mutlu bir yer’’ olduğu öğretilir. Filmi kullanarak programcı köleyi ‘’gökkuşağının üzerine’’ gitmeye ve ayrışmaya teşvik eder ve böylece zihinlerini bedenlerinden ayırır.

‘’Daha önce söylendiği gibi, hipnozcu nasıl yapıldığını biliyorsa çocukları hipnoz etmeyi daha kolay bulur. Etkili olan bir yöntem küçük çocuklara ‘’beğendiğin bir tv şovunu izlediğini düşün’’ dür. Bu nedenle Disney filmleri ve diğer şovlar programcılar için çok önemlidir. Çocuğun zihnini istedikleri yönde ayrıştırmak için mükemmel hipnotik araçlardır. Programcılar başından beri filmleri çocukların hipnotik senaryoları öğrenmesi için kullanmaktadır. Çünkü çocuklar hipnotik prosesin bir parçası olmak zorundadır. Eğer hipnozcu çocuğa kendi hayal gücünü oluşturmasına izin verirse, hipnoz telkinleri daha güçlü olacaktır. Çocuğa köpeğin rengini söylemek yerine programcı çocuğa sorabilir. Çocuğa gösterilen kitap ve filmler burada çocuğun zihninin istenen yöne döndürülmesine yarar. Çocuğa konuşan bir hipnozcu ses tonunu değiştirmemeye ve yumuşak geçişler yapmaya çok dikkat etmelidir. Bir çok Disney filmi programlama için kullanılmıştır. Bazıları özellikle zihin kontrolü için yapılmıştır.’’ (Springmeier, op. Cit.)

MONARCH PROGRAMLAMA SEVİYELERİ

Monarch programlama seviyeleri kölelerin ‘’fonksiyon’’larını belirler ve bunlarla bağlantılı beyin dalgalarına (EEG) göre adlandırılır.

Alpha Program: Genel veya sıradan programlama olarak anılıyor.. karakteristikleri, fiziksel gücün ve görsel hafızanın eşlik ettiği aşırı hafıza yeteneği… Alfa programlama kurbanın kişiliği, nöron yollarının stimulasyonu yoluyla sol beyin ve sağ beynin ayrılıp, programlanmış olarak tekrar birleştirilmesi yoluyla, kasıtlı olarak alt kişiliklere bölünerek yapılıyor.

Beta Program: Seks köleleri yaratmak için kullanılıyor. Bu program bütün ahlaki değerlerin yokedilmesine ve sınırsız hayvani içgüdülerin stimülasyonuna dayanıyor. ‘Kedi’ programı bölünmeleri bu seviyededir. Kitten programlama olarak bilinen programlama bazı ünlü kadın oyuncularda, şarkıcılarda açıkça görülmektedir. Popüler kültürde kedi desenli giysiler genellikle Kitten programlamayı gösterir.

Delta Programlama: Killer programlama olarak bilinmektedir ve ilk olarak özel ajanlar ve elit askerler yetiştirmek için kullanılmıştır (delta force, mossad gibi).. Kurbanlarda maksimum adrenalin ve kontrol edilen agresiflik görülmektedir. Kurbanlar korkusuz ve görevi yerine getirmede çok sistematiktir. Kendi kendini yoketme, intihar programları bu seviyede yerleştirilmektedir.

Theta Programlama: Psişik programlama… Multi-generasyon satanik kandan gelenler diğer insanlar göre üstün telepatik yetenekleri sergilemeye kararlıdır. Bu programlama biomedikal human telemetri cihazı (beyin implant), mikrodalgalar kullanılarak yapılan direk-enerji laserleri gibi geliştirilmiş elektronik beyin kontrol sistemleri ile yapılmaktadır. Bunların çok gelişmiş bilgisayarlar ve uydu sistemleri ile birlikte kullanıldıkları rapor edilmiştir. (Patton, op. Cit.)

SONUÇ

Monarch kölelerin maruz kaldığı vahşeti açıklarken tarafsız kalmak çok güçtür. Ünlü bilim adamları ve yüksek düzeyli resmi kişiler tarafından kurbanlara uygulanan aşırı şiddet, taciz, işkence ve sadistik oyunlar hakim güçler arasında ‘’karanlık bir taraf’’ olduğunu kanıtlamaktadır. Açıklananlara, belgelere ve söylenenlere rağmen, halkın büyük çoğunluğu konuyu bütün olarak görmezden gelmektedir. 1947’den beri Amerika’da 2 milyondan fazla insan travma bazlı zihin kontrolü ile programlanmıştır ve CIA 1970’te zihin kontrol projelerini halka açıklamıştır. Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) direkt olarak konuyla ilgilidir ve hatta elektroşok, tetikleyici kelimeler, mikroçip takılması gibi teknikleri de göstermektedir. Tv ve sinemalarda gördüğümüz bazı ünlüler zihin kontrol köleleridir. Candy Jones, Celia Imrie ve Sirhan Sirhan gibi bazı ünlü kişiler kendilerinin zihin kontrol deneylerini açıklamıştır… ve hala halk bunun ‘’olamayacağını’’ iddia etmektedir.

Yazının orjinaline bu linkten ulaşabilirsiniz:

LİNK : http://vigilantcitizen.com/hidden-knowledge/origins-and-techniques-of-monarch-mind-control/

Çeviri: Zeliha Gürkan

MK ULTRA PROJECT /// VİDEO : Monarch Mind Control Targetted Individuals


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=y59mtu6eTgA

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Biri Bunları Toplasın


Hâlâ, bütün arsızlıklarını takınıp bizlere "yargılanacaksınız" diye tehditler savuruyorlar. Ortada bir örgüt ve bu örgütün "kamuoyu önderleri" var. Ve bu "önderler" bu memleketin en temel meselelerinde bile birbirlerine karşıtlık içindeler.

Paralel yapının bir zamanların anlı şanlı medya yüzleri birbirine girmiş durumda. Entelektüel donanımları her zaman sığdı. Ancak düşünür gibi yapıp, papağan misali aynı şeyleri tekrarladıkları için sığlıklarını örtebiliyorlardı.
Emir üzere, özgür iradelerini kullanıp ettikleri ezberi okuyorlardı. Yaşadıkları yenilgi hali hem morallerini çökertmiş, hem de ayarlarını bozmuş.
Yıllarca tepelerindeki zat, bunlara üfürdü durdu. Yok kendisine "üfürükçü" demedim. Öyle dersem iltifat etmiş olurum.
Bu zat, hezeyanlarını "insanlığı kurtaracak fikirler" diye üfürüyor. Ne var ki bir süredir kendi derdine düşmüş, pek üfüremiyor.

***

Hal böyle olunca, bu üfürücüye bağlı tipler de ne yapacağını şaşırmış halde ortalıkta dolanıyorlar.
Misal, bu yapının maruf simalarından bazıları, "madem ittifak kurduk, tam kuralım" deyip "laik kesim"e şirin gözükmeye çalışıyor. Kamuoyu önünde "şu dini terminolojiyi bir kenara bırakalım" diyor. Bazıları ise bunu "aşağılık kompleksi" olarak etiketliyor, "dinden gayrı sömürecek neyimiz var" edasıyla bu öneriye karşı çıkıyor.
Kimisi çıkıp sempati toplamak namına "Ergenekon’da hata yaptık" diyor.
Öbürleri "kafayı mı yedin bunu dersek bizi küllüm göçertirler" deyiveriyor.
Bazıları HDP ile yakınlaşmaktan, Kürt fobisinden ve hatta KCK davalarından dolayı özür dilemekten bahsediyor.
Ötekiler bu lafların "hapisteki yiğitleri inciteceği"nden. Kimi paralel yapı mensupları, içinde bulundukları o habis yapıyı "Yahudi Cemaati"ne benzetiyorlar.
O yapının "Yahudi Cemaati" gibi, eğitimli ve zengin insanları bünyesinde barındırdığını, dolayısıyla özgül ağırlığının çok fazla olduğunu iddia ediyorlar.
Bazıları ise buna karşı çıkıyor "ne yapıyorsun, ne güzel İsrail üzerinden hükümete yükleniyorduk" diyorlar. Bu "Yahudi cemaati" benzetmesini insanlara nasıl izah edeceklerini sorguluyorlar.

***

Sokma akıl buraya kadar! Çil yavrusu gibi dağılmış durumdalar. Beter olsunlar.
Hep bir ağızdan aynı teranelerle bu millete operasyon yaptılar. Ne millet ne tarih ne devlet onları affedecek.
Hâlâ, bütün arsızlıklarını takınıp bizlere "yargılanacaksınız" diye tehditler savuruyorlar. Ortada bir örgüt ve bu örgütün "kamuoyu önderleri" var. Ve bu "önderler" bu memleketin en temel meselelerinde bile birbirlerine karşıtlık içindeler.
Bunun bir nedeni bu memlekete tepeden bakmaları. Memlekete yabancı olmaları. Bir nedeni de omurgasızlıkları.
Bu yaşadıkları teşevvüşün en temel nedeni ilkesizlikleri, tepelerindeki zatın yıllar yılı her kılığa girmesi.

***

Bütün bunlara, bu kafa karışıklıklarına, bu saçmalama seanslarına rağmen bir konuda ilginç bir mutabakata varmış vaziyetteler.
Paralel yapının maruf tipleri, açık ve net biçimde "halkı aşağılama seansları" yapıyorlar. Halka "bidon kafalı" deme noktasına geldiler.
Açıkça "bu halk iflah olmaz" diyorlar. Halkı "Allah’ın gazabı"yla korkutuyorlar.
Halkın toplu olarak hipnoz edildiğinden bahsediyorlar. Halka "devletin kara propagandası altındaki cahil sürüsü" diye hakaret ediyorlar.

***

Yakışır! Siyasi irade, siyasi kararlılık, siyasi liderlik ve bizatihi demokratik siyaset bu nedenle mühim.
Bam tellerine basıldığında nasıl da bütün yüzleri çıktı piyasaya.
Daha da çıkacak…

[Sabah, 27 Nisan 2016]

GÖÇMEN DOSYASI : Avrupalı Liderler Mülteci Konusuna Pragmatist Bakıyorlar


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=EjIo9vkTqr0

SETA Toplum ve Kültür Araştırmacısı Nigar Tuğsuz, Avrupa’nın karşılaştığı mülteci kriziyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

TGRT Haber ekranlarında yayınlanan Gün Biterken programına konuk olan SETA Toplum ve Kültür Araştırmacısı Nigar Tuğsuz, Avrupa’nın karşılaştığı mülteci kriziyle ilgili değerlendirmelerde bulundu. Avrupalı liderlerin Aylan Kürdi vakasından sonra daha insani tepkiler vermelerine rağmen hala pragmatist davrandıklarını belirten Tuğsuz, .mülteci meselesinde nereye gidileceğinin zaman içerisinde görüleceğini belirtti.

FETULLAHÇI POLİSLER DOSYASI : “Himmet” ve “burs” vermeyen iş adamları gözaltına alın mış


FETÖ/PDY soruşturmasında, aralarında eski emniyet amiri ve polislerin de bulunduğu, iş adamlarından "himmet" ve "burs" adı altında para vermeyenlerin gözaltına alındığı bildirildi.

Van merkezli 9 ilde yürütülen "Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY)" soruşturmasında, aralarında eski emniyet amiri ve polislerin de bulunduğu şüphelilerin, iş adamlarından "himmet" ve "burs" adı altında para istedikleri, vermeyenler hakkında da gözaltı işlemi yaptıkları dosyaya yansıdı.

Alınan bilgiye göre, Van Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY’ye maddi menfaat sağladıkları, kişisel veri ve özel hayatı ihlal ettikleri öne sürülen kişilere yönelik başlatılan soruşturma dosyasında, örgütün iş adamlarını nasıl baskı altına aldığına yönelik iddialar da yer aldı.

Aralarında eski İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi Müdürü ve şubede görevli polis memurlarının da bulunduğu şüphelilerin, örgüte çeşitli isimler adı altında para vermeyi kabul etmeyen iş adamlarının kişisel hesaplarını takip ederek baskı kurdukları öne sürüldü.

Başsavcılık, soruşturma kapsamında çeşitli adreslerde yapılan aramalarda elde edilen belgelerde, bir iş adamının dönemin milletvekilleriyle yaptığı görüşmelere ilişkin ses dosyalarının imhasına karar verilmesine rağmen saklandığı, ihaleye fesat karıştırma soruşturmalarında da teknik izlemeyi yapmakla görevlendirilen polis memurlarının uhdesinde bulunması gereken ses dosyası ve görüntülerin de emniyet müdürlüğü içinde bulunan ve aynı şubenin tüm bilgisayarlarında görülebilen serverlere atıldığını tespit etti.

Soruşturma kapsamında, FETÖ/PDY’ye yakın iş adamlarının, kentteki bazı iş adamlarına örgüte "himmet" ve "burs" adı altında para vermeleri yönünde telkinde bulundukları, vermemeleri halinde sıkıntı yaşayabileceklerini belirtmelerinin ardından, bu iş adamlarının şüpheli polislerce gözaltına alındıkları iddia edildi.

Usulsüz takip

Savcılığa yansıyan belgelerde, örgüte yakın olmayan bir iş adamının kişisel mail adresinin usulsüz şekilde takip edildiği, bir diğer iş adamının iş yerine konulan teknik takip cihazıyla mahkeme kararı sonuçlanmasına rağmen takibinin yapıldığı kaydedildi.

Başsavcılık, dönemin milletvekilleriyle yapılan görüşmelerde elde edilen bilgilerin terör örgütünün sorumlularına ulaştırılması, şüphelilerin FETÖ/PDY yapılanması içerisinde yer alarak kendi düşünceleri haricinde bulunan kişileri söz konusu bürodan göndermeleri ve paralel yapılanma için para topladıkları yönünde şüphe oluşması üzerine soruşturma başlatarak, aralarında o dönem görevli KOM Şube Müdürü, şube müdür yardımcıları, teknik ve analiz işlemlerini yapan polis memurlarının bulunduğu şüpheliler hakkında yakalama kararı çıkartmıştı.

Gözaltına alınan 11 şüpheli 6’sı adli kontrol şartıyla olmak üzere serbest bırakılmıştı. Başsavcılık, Sulh Ceza Hakimliğinin verdiği karara itiraz etmişti. AA

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.