Etiket arşivi: SURİYE DOSYASI

SURİYE DOSYASI : SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI – Weapons of Syrian Hell


SURYE CEHENNEMNN SLAHLARI.pdf

Reklamlar

SURİYE DOSYASI : SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI – Weapons of Syrian Hell


suriye-cehenneminin-silahlari

SURİYE DOSYASI /// Eski istihbaratçı İSMAİL HAKKI PEKİN : Tek yol var o da savaş !


Eski istihbaratçı: Tek yol var o da savaş!

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Aydınlık’taki köşesinde Türkiye’nin adım adım savaşa doğru gittiğini yazdı.

Pekin “Türkiye’ye kabul ettirilmeye çalışılanlar, dayatılanlar ve zorla bir deli gömleğinin içine sokulmaya zorlanması karşısında gidilebilecek tek yol var o da savaş" dedi.

İsmail Hakkı Pekin’in iddiasına göre "Çıkacak savaşta, tabii ki istenenleri yani ikinci bir Sevr’i reddetmesi durumunda, Türkiye’ye karşı kullanılacak güç PKK, onun içerdeki ve dışarıdaki türevleri ile DAEŞ olacaktır” iddiasında bulundu.

HALKIN DİRENME GÜCÜ ARTIRILMALI

İsmail Hakkı Pekin’in ‘savaş kehaneti’nde bulunduğu yazıdan çarpıcı bölümler şöyle;

“Ordunuz hem kafa olarak hem de güç olarak milli olmak ve halka dayanmak durumundadır. Savunmanızın güçlü olması, ordunuzun halka dayanması derken anlatmak istediğim halkın direnme gücünün arttırılması ve bütün dünyanın bunu bilmesidir. Dayanma gücünüzün artırılması için halkı örgütleyecek ve onun direnmesini, ülkeye sahip çıkma iradesini sağlayacak bir örgütlenme modeli yaratmanız ve bunu uygulamanız gerekir.”

ÖZEL KUVVETLER HAZIRLANMALI

“TSK, bir taraftan profesyonelleşirken bir taraftan da halkın bir savaş durumunda örgütlenmesini sağlayacak ve ona önderlik edecek bir sistem, örgüt tesis etmek durumundadır. Bunların bir kısmı savaş durumunda nizami orduyla birlikte hareket ederken bir kısmı da özel kuvvetlerle birlikte gerilla harbi ya da gayri nizami harp yapacak şekilde kullanılmalıdır. Ancak bu hazırlıkların şimdiden başlaması gerekmektedir. Tabii öncelikle de Türkiye’nin önünde bulunan savaşın nasıl cereyan edeceğini ve nasıl oluşacağını öngören bir çalışma yapmamız gerekmektedir”.

SURİYE DOSYASI : ABD’nin ve İsrail’in kirli planı !


ABD’nin ve İsrail’in kirli planı!

İsrail istihbarat servisi MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen Debka’da bir kaç gün önce bir harita yayınladı ve Suriye’nin stratejik ve askeri durumunu doğrudan etkileyecek çarpıcı değişikliklerin eşiğinde olduğunu yazdı. Karar yazarı Mete Yarar ABD’nin Suriye’deki asıl planını anlattı.

MOSSAD’a yakınlığıyla bilinen Debka’da bir kaç gün önce bu harita yayınlanarak ABD ordusunun Suriye’de iki güvenlik bölgesine sahip olacağını öne sürdü. Debka’ya göre, bu bölgelerden biri Kürt bölgeleri dahil olmak üzere Fırat nehrinin doğusundan Irak sınırına kadar olan tüm bölgeyi kapsayacak. Bu gelişmenin 2015’in sonlarına doğru Obama ve Putin arasında aynı doğrultuda yapılan anlaşmayı kısmen dirilteceği öngörülürken, Rusya’nın ise Fırat nehrinin batısından Akdeniz’e kadar olan bölgede sorumluluk sahibi olacağı iddia ediliyordu.

Yeni anlaşma kapsamında Türkiye, Suriye-Türkiye sınırının tamamında yaklaşık 650 km uzunluğunda bir alanda, ve Suriye içine doğru 35-50 km genişliğinde bir bölgeyi kontrolü altında tutacak. Türkiye’nin kontrolüne bırakılacak bölgenin El-Bab’a kadar uzanacağı savunuluyordu.

TVNET’te yayınlanan Karşı Karşıya programında Merve Şebnem Oruç’un konuğu olan Karar gazetesi yazarı Mete Yarar ABD’nin Suriye’deki asıl planını anlattı.

"Bunlar ABD’nin kurmayı planladığı güvenli bölgeler. Peki neredeler oralar? Bizim sınırımızdaki Kürtler’in ve PYD’nin ele geçirdiği yerler. Suriye’nin güneyindeki kısım ise İsrail’in güvenliğini sağlama almak için planlanan bölge. Donald Trump’un ve ABD’nin Suriye’deki asıl planları işte bu haritada ortaya çıkıyor.. " diye konuştu.

SURİYE DOSYASI : Suriye’nin Türkiye, İran ve Rusya İçin Önemi


Suriye’nin Türkiye, İran ve Rusya İçin Önemi

Astana’da, Suriye’nin geleceği açısından son derece önemli bir viraj dönüldü. Rejim, ilk kez çatıştığı muhaliflerle aynı masaya oturdu, ayrıca muhalifler Cenevre’de devam edecek müzakerelerin de tarafı haline geldi. Ateşkes konusunda uzlaşıldı, üstelik ateşkesin garantörü de Şam değil, Rusya, Türkiye ve İran oldu. Suriye’nin çok din-mezhepli, çok etnili ve ulusal bütünlüğünü koruyan bir devlet olarak kalacağı ilan edildi. Bu, Esad’ın kent ve bölgelerin sosyolojik dokusunu zorla değiştirme siyasetinin ve olası bölünme senaryolarının sonlandırıldığı anlamına geldi.

Tarafların vekalet savaşlarına son vermelerini ima eden Astana görüşmeleri, aynı zamanda İran ve Esad güçleri ile Türkiye’nin karşı karşıya gelme riskini bertaraf etme çabasını da içerdi. Bu arada ABD, muhtemelen Cenevre’de ağırlığını koyacağından Astana’da izleyici koltuğunda kaldı, PYD ise oyun dışında bırakıldı.

Kazakistan’da alınan kararlar, Türkiye’nin beklentileri açısından son derece yararlı olurken ayrıca Türkiye’yi Suriye’nin geleceğinde, hem siyasi hem de insani düzlemde etkili bir oyuncu haline getirdi.

İran ve Türkiye için risk

Suriye müzakerelerinin Türkiye’nin beklentilerini karşılar biçimde sürmesi, öncelikle Türkiye’nin güvenliği açısından önemli. Suriye’de istikrarsızlık sürdükçe, PKK ve DEAŞ gibi örgütlerin saldırılarına açık hale gelen Türkiye’nin bir yandan da yeni göç dalgaları riskiyle karşılaşma ihtimali bulunuyor. Dolayısıyla Suriye’nin istikrara kavuşması, Türkiye açısından kendisine bir alan açma meselesi değil, başkalarının kendilerine açtıkları alanlardan geri çekilmesi ve Türkiye’yi tehdit eden unsurların bertaraf edilmesi meselesi.

Bu çerçevede İran ve dolayısıyla Esad’ın geri çekilen bir pozisyonda olduklarını belirtmek gerekiyor. İran, “dövüşerek geri çekilme” yoluna Rusya tarafından zorlandıysa da, artık daha fazla ilerleme olanağı kalmadığı için de duruma razı olmuş gözüküyor. Razı olduğu durum ise en azından bir süre daha Suriye’nin başında Esad’ın kalması karşılığında geri çekilme.

Kabul etmek gerekir ki, Suriye’nin istikrara kavuşması İran açısından da bir güvenlik meselesi. Ancak İran açısından risk, terör ya da göç değil. Risk, tıpkı Türkiye için olduğu gibi, Suriye’nin bölünme veya iç savaş ortamında Türkiye ile karşı karşıya gelme ihtimali. Üstelik böyle bir durumda Türkiye’nin yanında yer alabilecek başka devletler de olabilir ve İran açısından risk, tehlikeye dönüşür.

Rusya için fırsat

Suriye, Türkiye ve İran açısından yaşamsal güvenlik sorunu iken, Rusya için aynı durum söz konusu değil. Rusya için Suriye bir risk değil fırsat konusu. Ukrayna’daki Rus genişlemesi sonrasında Moldova ve Bulgaristan başta olmak üzere bir dizi ülkede “Rus yanlısı” eğilimlerin iktidarlara gelmesi, Orta Asya’da Çin-Rus dengesini kollayan ülkelerin giderek Rusya’ya meyil etmeleri, Kosova’daki Sırpların yeniden silahlanmaya başlamaları ve Suriye’de Rusya’nın bir kaptana dönüşmesi, bu ülkenin ne ölçüde alan genişlettiğini göstermeye yetiyor.

Normalleşme sonrasında Türkiye’nin Suriye’deki pozisyonunu güçlendiren Rusya’nın ABD-Türkiye gerilimlerini de kendi lehine kullandığı, Türkiye’nin “Batı’ya kızgın” halini değerlendirdiğini ve kendi yanına çekebileceği bir ülke daha olduğu yolunda hesaplar yaptığını düşünmek mümkün.

Rusya’nın Birleşik Krallık’ın yüzyıllardır uyguladığı bir politikayı neredeyse aynen, ancak farklı araçlarla ve gayet başarılı biçimde uyguladığı söylenmeli. Kim bilir belki son dönemlerde İngiltere’nin Türkiye ilgisi tam da bu nedenle artmıştır.

Prof. Dr. BERİL DEDEOĞLU
Galatasaray Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

LİNK : http://www.yenidenergenekon.com/416-suriyenin-turkiye-iran-rusya-icin-onemi/

SURİYE DOSYASI /// Yeni Ajan : James Bond’tan Suriye’deki Yeni Lawrence’lara


SURİYE DOSYASI /// Yrd. Doç. Dr. Ahmet H. Kepekçi : Suriye politikasında doğrular ve yanlışlar


Yrd. Doç. Dr. Ahmet H. Kepekçi

posta

Ülkemizdeki terörün güncel olaylar arasına girmesi, hükümetin Suriye politikasından sonra hız kazanmıştır. Özellikle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında ABD’nin politikasına paralel yürütülen uygulamalar komşularımızla aramızı açtı ve ülkemizi yalnızlaştırdı. Yetmedi, çözüm adına yapılan icraatlar meseleyi içinden çıkılmaz hale getirdi.

Ülkemizin hali iç açıcı değil, zor bir dönemden geçiyoruz. Ülkemiz cadı kazanına dönmüş durumda. Devlet ve milletin fay hatları hareketlendi. Buna sosyal deprem de diyebiliriz. Sıklığı gittikçe artan sayıda büyük çapta terör saldırıları ile sarsılıyoruz. İçerdeki saldırıların artçı dalgaları ve dalgaların çapı genişleyerek yayılıyor.

Altını kalın çizgilerle çizmemiz gereken gerçek şudur: Prof. Dr. Haydar Baş Beyin olaylardan önce meseleyi görmesi ve gereken ikazları yapmasıdır. Hükümetin BOP politikasını her fırsatta eleştiren lider Haydar Hoca olmuştur. Hatta yapılan yanlışları en kesin ifadelerle dile getiren yine Haydar Hoca olmuştur. Daha işin başında Türkiye’nin güvenliğinin Suriye’den başladığını Haydar Hoca söylemiştir. Terörün tek merkezden yönetildiğini yine Haydar Hoca ifade etmiştir. ‘Siz Esad’ın defnedileceği mezara mı yoksa Obama’nın gömüleceği mezara mı gömülmek istersiniz’ diye soran yine Haydar Hoca olmuştur. Burada hem idare edenlere hem de idare edilenlere anlayacakları dilde ikaz eden hep Haydar Hoca olmuştur.

Ancak bu ikazlar dikkate alınmamıştır, hatta yandaş medya bu açıklamaları diline dolamıştır.

Peki, sonuç ne oldu? Maalesef Suriye tarumar oldu, Suriyeli öldürüldü, kalanlar vatan cüda oldu. Hükümet aradan 7 yıl geçtikten sonra bütün icraatları yapan sanki kendisi değilmiş gibi açıklamalar yapmaya başladı. Bu hafta Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş, baştan beri Suriye politikasının büyük yanlışlarla dolu olduğunu ifade etti. Sayın cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, son hafta içinde ‘Türkiye’nin güvenliği Halep’te başlar’ dedi. Yetmedi artık hükümet terör örgütlerini tek örgüt olarak görmeye başladı.

Yapmamız gereken nedir? Bir kez daha söyleyelim Haydar hocayı dinlemekten ve Haydar hocaya yetki vermekten başka çıkış yolumuz yoktur. Devlet ve millet bütünlüğümüz temin edilecek, ekonomik sorunlara çözüm mü bulunacak; kuyruk siyaseti değil de milli bir siyaset mi uygulanacak adres bellidir o da Haydar Hoca ve kadrosudur. Hem dünya hem de ahiret sorumluluğumuz adına bunu bilmek ve altını çizmek durumundayız. Bu böyle biline.

SURİYE DOSYASI /// 2016’da Halep’in İki Kaybedeni : “İnsanlık ve ABD”


Taub-AlepposEvacuationIsACrimeAgainstHumanity-1200.jpg

Suriye’de son dönemde çatışma alanları Türkiye tarafından bakıldığında özellikle Fırat Kalkanı Operasyonu çerçevesinde El Bab’ın yakın çevresinde yoğunlaşırken, Halep’in doğu bölgelerinde Rusya destekli Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a kuvvetlerin özellikle hava bombardımanların artırmasıyla dünya gündemine oturmuştur. Halep’te yaşanan insanlık dramı bütün dünyanın yakından takip ettiği ne var ki birçok ülkenin müdahil olmadığı bir süreçtir olarak tarihte maalesef yerini almıştır. Halep’te yaklaşık 6 kilometrekare içerisinde sıkışan yaklaşık 45 bin kişinin tahliyesinin tamamlanmasıyla Halep tamamen Esad rejiminin eline geçmiştir. Bütün bunlar olurken Amerika Birleşik Devletleri ise çok alışılmadık şekilde sessizce beklemeye devam etmiştir.

Suriye’de iç savaş ilk olarak ABD’nin ve Batı tarafından harlanmış daha sonra bu ülkeler istediği sonucu alamaması neticesinde bölgede İran ve Rusya öne çıkmış bu sefer çatışmalar yeniden alevlenmiştir. İran’ın Suriye’yi kendisine esecek Arap Baharı rüzgarı için bir “son bariyer” olarak, öte yandan ise Rusya’nın Suriye tarafından Orta Doğu’da “son kale” olarak görmesiyle Türkiye’nin de 911 kilometrelik bir sınırı paylaştığı Suriye’de terör gruplarının oluşturmaya yaklaştığı hattı bardağı taşıran “son damla” olduğu fark etmesi bu ülkeleri harekete geçirmiştir. Koalisyon güçlerinin görece etkisiz hava operasyonlarından sonra bu üç devlet de sahaya inerek Suriye’deki gidişatı etkileyecek hamlelerde bulunmuşlardır. Türkiye’nin Fırat Kalkanı Operasyonu, Rusya’nın sert operasyonları ve İran’ın var olma iradesi bölgeye hava operasyonları ile kontrol etmeye çalışan ABD başta olmak üzere Batılı kuvvetleri de bir bakıma geri planda bırakmıştır. Öte yandan, Rusya ile İran Türkiye’yi El Bab’da zorlamamış, Türkiye de Halep’te muhalifleri açıktan destekleyerek süreci zora sokmak yerine tahliyeleri kolaylaştırmaya odaklanmıştır. Kaldi ki, Astana süreci öncesinde Rusya’nın Türkiye ile El Bab’a askeri kuvvetlerini sokması hem ABD’nin boşluğunu doldurma hem de Türkiye’yi yanında tutma girişimi olarak okunabilir.

ABD’de Ara Dönem – Suriye’de Sıcak Dönem

Amerika Birleşik Devletleri’nde bilindiği üzere Kasım 2016’da yapılan seçimlerde başkanlık koltuğuna Donald J. Trump oturmaya hak kazanmıştır. 20 Ocak 2017’de Oval Ofis’teki görevine resmen başlayacak olan Trump, şu anda bir yandan ekibini oluşturmaya diğer yandan da yabancısı olduğu bürokrasi ve devlet işlerine alışmaya çalışmakta ve kendisine birçok konuyla alakalı bilgilendirme yapılmaktadır. ABD Başkanı Barack Obama yönetimini Orta Doğu konusunda sertçe eleştiren Trump, Suriye ile ilgili politikalarının ipuçlarını kampanya döneminde açıkça ortaya koymuştur.

Önceki dönemler gibi Orta Doğu’ya demokrasi götürme vurgusunun tersine bir üslup belirleyen Trump, bölgedeki otoriter liderlere ilişkin bilindik Amerikan tonunda açıklamalar yapmamış, asıl sorunu terör olarak gündeme getirmiştir. Suriye özelinde ise Obama dönemi gibi Esad yönetimini sert ve direk hedef alır şekilde hedef almamıştır. Bu durum aslında değişimden çok son birkaç yıldır yavaş yavaş değişime uğrayan ABD’nin Suriye politikasının bir sonucu olarak da görülebilir. Özellikle, Irak ve Afganistan Savaşı sonrası Orta Doğu’ya müdahalelere mesafeli bakan Amerikan halkı Suriye’de rejim değiştirme sürecinin kendi savaşlarının olmadığı fikrini sandıkta bu vesileyle teyit etmiştir de denebilir.

Obama’nın ikinci döneminde Suriye ile ilgili net bir duruş ortaya koyamayan ABD, Obama’nın başkanlığı biterken de aynı tutumu izlemektedir. Obama son günlerinde tartışılacak bir operasyon içerisinde bulunmayı tercih etmezken bölgede Amerikan etkinliği gerilemiştir. Burada Suriye iç savaşının devam ettiği dönemde ABD’nin hem kendi kırmızı çizgilerinin arkasında duramaması hem de bölgedeki en önemli müttefiki olan Türkiye’nin kırmızı çizgilerine özenle yaklaşmaması büyük etkenlerdendir. Türkiye’nin özellikle son aylarda ısrarla üzerinde durduğu terör örgütü YPG tehdidine karşın ABD, bölgedeki kara operasyonlarını tamamen PYD/YPG’ye ihale ederek Suriye politikasına devam etmiştir. Türkiye’nin Suriye’nin kuzey hattından terör gruplarının temizlenmesi için başlattığı operasyona Türkiye içerisindeki üsleri kullanan koalisyon güçlerinin dişe dokunur hiçbir olumlu katkı yapmaması Türkiye’nin tavrını da Batılı kuvvetlere karşı soğutmuştur. Buna ek olarak, 15 Temmuz’da Türkiye’de yaşanan hain darbe girişiminde İncirlik’in rolü ile ilgili iddialar da ilişkilerin mesafeli bir hal almasında pay sahibi olmuştur. ABD’nin muhaliflere yolladığı silah yardımının azalması bu grupların etkinliğini de alt seviyelere indirmiştir. Şu anda Koalisyon Güçlerinin sahadaki etkinliği kaybolmaya yüz tutmuştur. Bunu Rusya ve İran iyi değerlendirmiş ve kendi nüfuz alanını rejime verdikleri destekle genişletmiştir.

_93041548_gettyimages-630296218.jpg

Terör örgütü Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı sadece hava operasyonlarının tam anlamıyla tehdidi kökünden kazımayacağı ilk andan bu yana bilinmektedir. Amerikan askerlerinin karadan girmemesi Obama’nın bir strateji olarak şekillenmiş olmakla birlikte ABD’nin çoğu PYD/YPG’ye danışmanlık yapan sadece yaklaşık 300 askeri Suriye’dedir. ABD, Suriye’de bir uçuşa yasak bölge oluşturulması seçeneğini gündeme getirmekten çekinmiş, gittikçe kötüye giden sürece geç müdahil olmuş ve S-300 füzelerini Suriye hava sahasına konumlandıran Rusya’nın da müdahil olmasıyla rejimin hava operasyonları Suriye’deki iç savaşın ilk merhalelerinde kayda değer bir ilerleme sağlayan muhaliflerin aleyhine dengeyi değiştirmiştir. ABD’nin İsrail ile yaşadığı sorunlu ilişkisini ve İran ile kısa süre önce yaptığı nükleer anlaşmanın yarattığı ılımlı havada İran da kendini serbest hissedince tamamen devreye girmiştir. Uzun süredir kuşatma altında olan Halep’in doğusunun tamamen Esad rejiminin eline geçmesi ise bir kırılma noktası olmuştur. ABD’de başkan değişikliğinin ara dönemi yaşanırken bütün bu olayların somut çıktısı Moskova’da Türkiye – Rusya – İran troykasının masaya oturarak kaleme aldıkları Moskova Bildirgesi olmuştur.

Halep Düşerken ABD’den Tepkiler…

Moskova Bildirgesi, ABD içerisinde birçok kesimin tepkisini toplamış ve Suriye’deki sürecin yeterince iyi yönetilmediği ile ilgili tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Özellikle ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin 23 Aralık 2016 tarihindeki şu sözleri ABD içerisinde durumu betimlemeye yetecektir: “Dışişleri Bakanı’na soracak olsaydınız, size Suriye’de içinde bulunduğumuz durumdan dolayı nasıl hayal kırıklığı yaşadığımızı söyleyecek ilk kişi olurdu. Bizim Suriye’de politik bir geçiş sürecine ulaşma, Suriye halkının sesinin duyulacağı, daha iyi, daha güvenli ve birleşik bir Suriye diplomatik konusundaki diplomatik girişimlerimiz başarılı olmadı.”[1] Kirby’nin açıklamasının yanı sıra ABD içerisinde Suriye’de daha aktif olunmasına ilişkin açıklamalar yapan Cumhuriyetçiler de Halep’teki tepkisizliği bir yenilgi olarak okumuşlardır. Önceki dönemlerde başkan adayı da olan Cumhuriyetçi Senatör John McCain yaptığı açıklamasında “Suriye’de risk aldıklarını; ama henüz bir şey yapmadıklarını”[2] vurgulamıştır. Amerikan basını da yakından incelendiğinde Halep’in ABD’nin etkinliğinin kaybolmasında son derece kritik bir süreci temsil ettiği görülecektir. ABD’nin Esad rejimine bir karşılık vermemesi bir yana dursun kuşatma altındaki Halep’teki insanların tahliyesi için de devreye girmemesi ve süreci uzaktan izlemesi askeri açıdan geriye düşmesinin yanı sıra insani değerler ve ahlaki açıdan da sorgulanmasına yol açmıştır.

Değerlendirme

Bu bağlamda tabiri caizse ABD, hava operasyonlarında IŞİD’i yok edeceği konusunda “yüksekten uçmuş” ve muhalif gruplara sadece silah yardımı yaparak, sahada “ayakları yere basmamıştır”. Hava operasyonları terör sorununa çare olmamış, bunun yanı sıra Rusya tarafında da olaylara müdahil olmaması açısından caydırıcı herhangi bir tesir yaratmamıştır.

ABD kendi penceresinden baktığında Suriye’deki savaşı kendi savaşı olarak görmemiş, Moskova’da masaya oturan üç devlet de Suriye’de çeşitli sebeplerden ötürü kendini alakadar hissetmesine sebep olan bir nokta bulmuştur. Genel manada aralarındaki asıl fark da bu olmuştur. ABD’nin bu vakitten sonra Rusya’nın kontrolünde büyük pay sahibi olduğu bölgelerde muhaliflere verdiği desteği artırması olası gözükmemektedir. Bu hem Rusya’nın net şekilde kontrolünü artırdığı bölgelerden çıkmasını sağlamayacak, üstüne Rusya’nın tavrını sertleştirecektir ki, olası bir sert cevabın da muhaliflere büyük zararı olacaktır. Halep’in düşmesinin aynı zamanda ABD’nin etkinliğinin düşmesi olarak yorumlanması şaşırtıcı bir durum değildir. Bu vakitten sonra ABD süreci tersine çevirmek istese çok büyük bir askeri ve mali yük demektir ki, bir “iş adamı” olan Trump’ın bunu göze alması mümkün gözükmemektedir.

Obama dönemi masa başında yer alamamışsa da Suriye’deki genel politika son süreçte ABD’nin yeni seçilen başkanı Trump döneminde beklenen eksenin uzağında değildir. Bu noktada 20 Eylül 2016 tarihinde Obama’nın Birleşmiş Milletler (BM) 71. Genel Kurul konuşmasında “Suriye gibi bir yerde nihai bir askeri zaferin kazanılamayacağı, yoğun bir diplomatik faaliyete devam edecekleri”[3] ifadesinin bir benzerine Suriye mutabakatının ikinci maddesindeki “İran, Rusya ve Türkiye, Suriye krizinin askeri bir çözümünün olmadığına inanmaktadır”[4] cümlesinde rastlanması da tesadüf sayılmamalıdır. Dolayısıyla buradan tarafların tutumlarının giderek birbirine yaklaştığı fark edilmektedir. Nitekim, Suriye’de ateşkes ile ilgili Rusya ve Türkiye garantörlüğündeki mutabakatı ABD’nin iyimser bir gelişme olarak görmesinin sebebi buradan bakıldığında daha net anlaşılacaktır.

Trump’ın ekibinde CIA Başkanı olarak düşündüğü Mike Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapacak Micheal Flynn’in özellikle İran’a mesafeli olduğu hesaba katıldığında İran’ın Suriye üzerinde etkisi artması çekince yaratacaktır. Özellikle önlerinde İran’ın nüfuzunu artırdığı Irak örneği varken bu sefer denklemi kurarken hassas nokta Türkiye ve Rusya’dan ziyade İran olacak gibi gözükmektedir. Özellikle İsrail ile ilişkilerin de Obama döneminden daha sıcak olacağı göz önünde bulundurulduğunda İran etkisinin bölgede azaltılması hedeflenecektir. Bu noktada Trump’ın IŞİD ile mücadelede kayıtsız şartsız bir ortaklık benimsemesi olası değildir; ama bu, İran sebebiyle ABD’nin masaya oturmayacağı manasına da kesinlikle gelmemektedir. Yine, 35 Rus diplomatın ABD tarafından “persona non grata” ilan edilmesine de Suriye’ye etki edecek bir konu olarak anlam yüklenmemelidir.

Taraflar artık birbirleriyle acımasız şekilde rekabetin hiç kimseye fayda sağlamayacağını görmeye başlamaktadır. İlerleyen süreçte rekabet artık sınırları çizilmiş bir ortaklık içerisinde devam edecek gibi gözükmektedir.

[1] ABD’den Suriye İtirafı, http://www.hurriyet.com.tr/abdden-suriye-itirafi-40314981, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2016.

[2] John Mccain: We Have A Stake In Syria, Yet We Have Done Nothing, https://www.washingtonpost.com/opinions/john-mccain-we-have-a-stake-in-syria-yet-we-have-done-nothing/2016/12/22/229678da-c7b7-11e6-8bee-54e800ef2a63_story.html?utm_term=.bc0263d6574c, Erişim Tarihi: 26 Aralık 2016.

[3] Address by President Obama to the 71st Session of the United Nations General Assembly, https://www.whitehouse.gov/the-press-office/2016/09/20/address-president-obama-71st-session-united-nations-general-assembly, Erişim Tarihi: 27 Aralık 2016.

[4] Joint Statement By The Foreign Ministers Of The Islamic Republic Of Iran, The Russian Federation And The Republic Of Turkey On Agreed Steps To Revitalize The Political Process To End The Syrian Conflict, Moscow, 20 December 2016, http://www.mid.ru/ru/foreign_policy/news/-/asset_publisher/cKNonkJE02Bw/content/id/2573489?p_p_id=101_INSTANCE_cKNonkJE02Bw&_101_INSTANCE_cKNonkJE02Bw_languageId=en_GB, Erişim Tarihi: 27 Aralık 2016.

SURİYE DOSYASI /// VİDEO : Suriye’de Hangi Örgüt Daha Çok Sivil İnsanı Katletmiştir


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=DO6XkEiiSl4&feature=em-uploademail

SURİYE DOSYASI : Ekonomide Dolar, Politikada Suriye Çıkmazı ile ilgili medya analizleri


dolar-ne-kadar-oldu_bf168.jpg?itok=6j33AS3t

Türkiye Gündemi

5 Aralık 2016

T24: Akdoğan Özkan: Halep düşerken kimlere ne mesaj veriliyor?

Suriye’de hükümeti devirmek için mücadele veren rejim muhalifi cihatçı güçlerin Halep’te tutundukları son cep günbegün daralıyor. Yani, Halep düştü, düşecek! Ülkenin savaş öncesindeki en büyük şehri ve ticaret başkenti olan Halep’in bütünüyle Suriye Arap Ordusu birliklerinin eline geçmesiyle de isyancılar kuzeyde büyük ölçüde İdlip iline (muhafazasına) sıkışmış olacaklar. Dolayısıyla, Rusya’nın Suriye denklemine dahil olmasının ardından sahip oldukları cephelerde sürekli gerileme gösteren cihatçıların mücadelelerini sürdürebilmeleri bu şartlar altında giderek güçleşecek. Muhaliflerin iktidar mücadelesini sürdürecek motivasyonu bulmaları, kendilerini finansal, lojistik, askeri ve ideolojik cephelerden destekleyen dış güçlerin bu desteklerini sürdürebilmelerine, hatta artırabilmelerine bağlı. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’ye “Esed’in hükümranlığına son vermek için girdik, başka bir şey için değil” şeklindeki sözlerinin bu perspektiften de değerlendirilmesi lazım. Oysa Suriye’de olup bitenleri layıkıyla takip etmeye çalışanların bir kısmı Cumhurbaşkanı’nın bu sözlerini Ankara’nın hedef ve kırmızı çizgisini Batı’ya net olarak ifade etmek şeklinde yorumladı. Bir kısmı da, bu demecin dıştan çok iç politikaya yönelik sarf edildiği değerlendirmesini yaptı. Devamı için…

Cumhuriyet: Nuray Mert: Ekonomik kriz ve ideolojik yükleme

Şimdilerde söylediklerini duyan da, AK Parti’nin bu zamana kadar küresel kapitalizmle mücadele ede ede bugüne geldiğini sanır. Ekonomi kötüleştikçe, milliyetçi (nasyonel) sosyalist oldular, başı sıkışan böyle yapar. Sanırsınız ki bugüne kadar “bir lokma bir hırka” felsefesinin takipçileriydiler. Sanırsınız ki ekonomik politikaları bugüne kadar para çevirmek üzerine zenginleşme değildi. Sanırsınız ki Körfez’den sıcak para akışı ile durumu idare etmek bunların işi değildi. Sanırsınız ki daha düne kadar “Batılılar paranın kaynağını sorup, insanı parasıyla rezil ediyorlar, biz gelen paranın kaynağını sormayacağız” diye yalvar yakar olanlar bunlar değildi. Sanırsınız ki kendi liderlerinin “adil düzen” hayali ile alay edip ekonomiden anladığı kaba saba piyasacılık olan Özal’ın peşine takılan bunlar değildi. Sanırsınız ki üç arabayı israf sayıp, çocuklarını otobüse bindiriyorlardı. Sanırsınız ki milletin malını özelleştirme diye har vurup harman savurmadılar. İnşaatla zenginleşeceğiz diye, milletin anasına kastedenlere bol keseden ihale dağıtmadılar, yoksul işçilere mezar olan inşaatların, madenlerin sahiplerinden, milletin çocukları adına hesap sordular. Devamı için…

Haber Türk: Serdar Turgut: Erdoğan, Trump ve Suriye

Daha önce de yazdım. Trump 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a resmen geçince önüne ilk getirilecek kapsamlı ulusal güvenlik dosyası Suriye olacak. Şu anda devletteki bölgeyle ilgili tüm birimler bu konudaki kapsamlı brifingin kendilerine ait olan bölümlerini yazıyorlar. Yönetimin Türkiye ile ilgili birimlerinden de katkıları isteniyor bu brifinge. Çünkü Türkiye’nin işbirliği olmadan oluşturulacak hiçbir planın tam işlemesinin mümkün olmadığını biliyorlar. Başkan Trump bu brifingde sadece bilgi almakla yetinmeyecek, aynı zamanda yanlışlarla dolu olduğuna inandığı Obama’nın bölge politikasının yerine yeni bir plan da oluşturacak. Birimler olasılıkların neler olabileceğini tek tek çıkarıyorlar. Bunların bazıları Türkiye’nin hiç hoşuna gitmeyecek öneriler olsa da, Türkiye’nin seveceği hatta uzunca süredir savunduğu görüşe çok yakın olanı da var. Şunu vurgulamalıyım. Bütün bunların henüz resmi politikalar olmadığını sadece yeni başkanın önüne getirilecek olasılıklardan ibaret olduğunu unutmayın. Bugün “Kabul edilmesine çok az kaldı” diye yazacağımız bir öneri, o gün geldi- ğinde masaya bile getirilmemiş olabilir veya şu anda hiç düşünülmeyen ama gelişmelere göre zorunlu hale gelen yeni bir öneri de resmen kabul edilebilir. Ancak hazırlanan öneriler arasında Türkiye’nin uzunca bir süredir savunduğu çözüme çok benzeyen bir öneri alternatifi de var. Uçuşa yasak hava sahası oluşturulması önerisine Obama yönetimi destek vermeyince öneri bir türlü hayata geçirilememişti. Rusya, Suriye’de devreye girince Amerika kazayla bir Rus uçağını vururuz korkusuyla bu öneriye daha da uzak durmaya başladı. Devamı için…

Karar: İbrahim Kahveci: Dolar: Almalı mı satmalı mı?

Merkez Bankası 18-25 Kasım haftası finansal verilerine göre, döviz rezervi 101 milyar 278 milyon dolardan 99 milyar 035 milyon dolara geriledi. Peki, Türk Halkı ne yaptı? Bankalardaki yabancı para mevduatları 171 milyar 831 milyon dolardan 507 milyon dolar artışla 172 milyar 338 milyon dolara yükseldi. Fakat detaya baktığımızda bir farklılığı belirtmemiz gerekiyor: Yurtiçinde yerleşiklerin döviz varlıkları 984 milyon dolar artış göstermiş. Ve de bu artışın 653 milyon doları tüzel kişilerin alımından gelmiş. Şirketler dolar almış. Yurtdışı yerleşikler ise 229 milyon dolar ve yurtdışı bankalar 202 milyon dolar olarak toplamda 431 milyon dolar satmışlar. Yerli dolar almış-yabancı satmış… Şimdi gelelim asıl meseleye. Dolar almalı mı; yoksa satmalı mıyız? Ekonomi Bakanı’nın söylemine göre 100 milyar dolarlık Merkez Bankası bile spekülatörlere yem olabiliyorsa, vatandaş ne yapacak? Acaba, Türk Halkına dolar sat tavsiyesinde bulunulurken yem olma durumu hesaba katılıyor mu? Acaba Halkın gücü Merkez Bankasının gücünden daha mı yüksek? Halkın piyasa bilgisi Merkez Bankasının piyasa bilgisinden daha mı iyi? 29 Nisan 2016: Bankalardaki yabancı para mevduatları tam 192 milyar 942 milyon dolardı. 11 Kasım 2016: Bankalardaki yabancı para mevduatları tam 170 milyar 432 milyon dolara gerilemişti. Yani Türk Halkı, büyük kısmı 15 Temmuz sonrası olmak üzere tam 22 milyar 511 milyon dolar dövizini satmış. Ama ucuza… Bu döviz satışından dolayı ise şu an 10,5 milyar Lira zarar etmiş durumdalar. Şimdi bu zarara kim, ne diyecek? Devamı için…

SÜREÇ ANALİZ

www.surecanaliz.org

SURİYE DOSYASI /// AHMET TAKAN : Suriye bataklığında acı gerçek : ÖSO, Mehmetçiği sattı…


ahttakan

Bu satırları kaleme aldığımız saatlerde Türk Silahlı Kuvvetlerinin arama faaliyetleri devam ediyordu. Terör örgütü IŞİD’in Suriye’de kaçırdığı iki Türk askerinden -resmi bilgilendirmelere göre- hâlâ haber alınamamıştı. Aslında bu çok hazin olayın nasıl gerçekleştiğini anlamak için önceki güne (Salı) dönmek lazım;

Anayasa değişiklik paketiydi,ekonomik krizdi, siyasi partilerin grup toplantılarıydı derken; ikindi saatlerinde Suriye topraklarında yürütülen Fırat Kalkanı operasyonu ile ilgili askeri kaynaklardan ciddi duyumlar almaya başladık. Bu sırada terör örgütü IŞİD’in El Bab yakınlarında iki Türk askerini kaçırdığı iddiaları ile çalkalandı ortalık. Resmi teyit akşamın ilerleyen saatlerinde Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden yapıldı;

"Devam eden Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında, 29 Kasım 2016 Salı günü saat 15.30 sularında iki silah arkadaşımızla irtibat kesilmiş olup, bölgede arama faaliyetleri devam etmektedir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur."

Genelkurmay Başkanlığı bu resmi açıklamayı yapmadan önce terör örgütüne yakın bir ajanstan haber de duyulmuştu!..

TSK’nın, ÖSO kuvvetleriyle birlikte yürüttüğü Fırat Kalkanı operasyonu sırasında defalarca bu köşede bazı önemli derin çelişkileri gündeme taşımıştık. IŞİD’ten alınıp ÖSO’ya teslim edilen yerleşim yerlerinin tekrar nasıl bu terör örgütünün eline geçtiğini, ÖSO güçlerinin dağınıklığını,içindeki bazı güvenilir olmayan yapıları, ABD ile işbirlikçi grupları,cepheyi bırakıp terk edenleri..Nedenleriyle!..Bunları yazarken, dayanağımızın da sağlam askeri kaynaklar olduğunu bir kez daha hatırlatırım.Suriye bataklığında bu işin böyle gitmeyeceğini sadece ben değil tüm askeri çevreler bas bas bağırıyordu.

Tüm bunların üstüne, El Bab’a yaklaşırken yediğimiz ve hala karanlıkta olan gece yarısı hava baskını ve şehit olan 5 kahramanımız… Son olarak da iki askerimizin IŞİD’e esir düşmesi…

Askeri kaynaklardan ulaştığım bilgilere göre, El Bab’a çok yakın köylerde operasyonlar devam ederken, ÖSO’nun kontrolünde olan Dana köyüne IŞİD ağır bir saldırı düzenledi. Saldırı Türk askerlerine yönelikti. Askeri kaynağımın verdiği bilgiye göre, çatışma sırasında Türk askerlerin yanında yer alması gereken ÖSO güçlerinin neredeyse tamamı bölgeden kaçtı.Kaynağımın deyimiyle, " canları pahasına köyü savunan ve çatışmaya giren Mehmetçiklerimizin yanında sadece 2-3 ÖSO’lu kaldı"… Kısacası; ÖSO Mehmetçiği sattı ve kaçtı!.. Havadan ve karadan arama faaliyeti devam ederken,askeri kaynaklardan aldığım bilgilere göre, gelen duyumlar 2 Türk askerinin Rakka’ya götürüldüğü yönündeydi. İŞİD’in e güçlü olduğu yerde Türk askerlerinin nasıl kurtarılacağı sorusu dün MGK toplantısı öncesi ve sırasında gündemin birinci maddesiydi.

Fırat Kalkanı operasyonu ile ilgili peş peşe çok can sıkıcı haberler ve de gündeme düşmeyen işaretler gelirken, Ankara’da konuşulanlar arasında PKK/PYD’nin ağırlıklı silahlı güçlerini Esad ile anlaşarak Münbiç ve Afrin’den Halep’e çekeceği de vardı. Diğer bir enteresan konu ise, Suriye’de gece yarsısı yediğimiz nokta hava baskının nasıl ve kim tarafından gerçekleştirildiği, Suriye rejiminin bu gücü olup olmadığı soruları yanıt bulamazken, Mısır‘ın önemli sayıda savaş uçağını destek için Suriye’ye gönderdiği duyumlarıydı!..Fırat Kalkanı operasyonu devam ederken sahadaki ABD sessizliğine de ayrıca dikkatlerinizi çekmek isterim!…

Salı gününden itibaren giderek yoğunlaşan, "TSK önemli sayıda piyade gücünü Suriye’ye sokacak" iddiaları gölgesinde toplanan dünkü MGK sırasında devlet koridorlarında tek sıkıntılı gündem maddesi bunlardan ibaret miydi?..Hayır…

R.Erdoğan’ın, "Devlet terörü estiren zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için biz oraya girdik,başka bir şey için değil "sözleri kriz maddelerine eklenmişti.

Neden?..

Askeri ve diplomatik kaynaklar, Meclis’te, Türk askerinin sınır ötesi operasyonları için uzatılan tezkerenin gerekçelerine dikkat çekip, Erdoğan’ın bu sözlerinin uluslararası sahada yaratacağı büyük sıkıntılara işaret ediyordu. Adeta, saç baş yoluyorlardı!..

Yazımızın, Suriye ile ilgili bölümünü noktalarken, Türk askerlerine yönelik teyit edilmemiş saldırı haberleri geliyordu!..

***

Gündemin diğer en sıcak maddesi;

Cumhurbaşkanlığı görünümlü başkanlık Anayasa değişiklik paketi için bugün Başbakan Binali Yıldırım ile MHP Genel Başkanı Doktor Devlet Bahçeli bir araya geliyor. İki parti arasında pürüzlü/müzakereli (!) maddeler konuşulurken siyasi kulislere çok önemli bir iddia düştü. AKP kulislerinde söylenen o ki; Cumhurbaşkanının seçilmesini düzenleyen Anayasa 101’inci maddede küçük bir (!) değişikliğe gidilebilir. Cumhurbaşkanının üniversite mezunu olma şartı yüksek okul mezunu olma şartına bağlanabilir. Konu ile ilgili yorumu, bu konuda çok mesai harcayan değerli Yusuf Halaçoğlu hocamıza bırakıyorum!..

Kaynak: Suriye bataklığında acı gerçek: ÖSO, Mehmetçiği sattı… – Ahmet TAKAN

SURİYE DOSYASI : Türkiye Suriye İçin Ne Planlıyor ?


Türkiye özellikle Rusya Federasyonu’yla ilişkilerini düzelttikten sonra Suriye ile ilgili olumsuz tutumundan uzaklaşmış görünüyordu. Ancak bugün İstanbul’da “Kudüs ve Sürecin Sorunları” başlıklı sempozyumda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esat’ı hedef aldı.

Türkiye bugüne kadar her fırsatta IŞİD ve YPG/PYD’ye karşı Suriye’de sınır ötesi operasyona başladığını savunurken bugün ilk kez Erdoğan’ın ağzından Esat iktidarına son vermek için Suriye’ye girdiğini açıkladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Biz, ‘Sabır sabır’ dedik, en sonunda dayanamadık ve Suriye’ye ÖSO ile beraber girmek zorunda kaldık. Niçin girdik? Bizim Suriye’nin topraklarında gözümüz yok. Mesele toprakların gerçek sahipleri topraklarına sahip olsunlar, bunu sağlamak için, yani orada bir adaletin tesisi için varız. Devlet terörü estiren, zalim Esed’in hükümdarlığına son vermek için biz oraya girdik. Başka bir şey için değil. Kimse de ırkçı milliyetçilik yapmasın. Bizim asabi bir milliyetçiliğe asla olumlu bakmamız mümkün değildir. Irkçılığı bir kenara bırakacağız. Mezhepçiliği bir kenara bırakacağız. Bizim dinimiz İslam,” dedi.

Suriye rejiminin “Suriye’de devlet terörü” estirdiğini ifade eden Erdoğan’ın Suriye ordusunun son üç gündür hızlandırdığı operasyonlarla Halep’in kuzey batısında ele geçirdiği Türkmen mahalleleriyle ilgili yorumda bulunmaması da dikkat çekiciydi.

Musa Özuğurlu: “Erdoğan’ın sözlerinin sahada karşılığı yok tamamen iç kamuoyuna yönelik”

Suriye’deki iç savaşı en başından beri yakından takip eden gazeteci Musa Özuğurlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu sözleriyle iç kamuoyunu hedef aldığını söyledi.

Amerika’nın Sesi’nin sorularını yanıtlayan Özuğurlu, “Erdoğan’ın bu sözleri beni çok şaşırttı. Çünkü Türkiye üç ayı aşkın süredir orada ama Suriye ordusunu hedef aldığı yönünde hiçbir askeri hazırlık ve teknik altyapı çalışması yok.

Erdoğan, Kudüs başlıklı bir toplantıda yaptığı konuşmada iç kamuoyuna yönelik ajitatif mesajlar verdi ama ben kendisinin de buna inandığını düşünmüyorum,” dedi.

Özuğurlu: “El Bab’ı Kürtler ele geçirirse Türkiye için yenilgi olur”

Özuğurlu’ya göre, daha bir hafta önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından önce El Bab ardından da Menbiç hedefini dünyaya duyuran Türkiye’nin yavaş yavaş bölgeden elini eteğini çekmesi şaşırtıcı olmayacak: “Şu anda hem Türkiye hem de Suriye ordusu ve Kürt güçleri El Bab’ı ele geçirmek için yarışıyor. Eğer Kürtler El Bab’ı ele geçirirse Türkiye için bir yenilgi olacak. Halep’te Suriye ordusu ilerliyor muhalifleri çevreliyor, bana kalırsa on veya on beş gün içerisinde kentte hakimiyeti sağlayacak. Ama Moskova ile uzlaşan Ankara ‘Halep’te insanlık ölüyor, çocuklar ölüyor’ söylemini kullanmıyor. Erdoğan’ın sözleri de dikkatleri başka yere çevirmek politikası olarak değerlendirebilir. Bence Türkiye belki de gizli pazarlıklar yaparak Suriye’nin kuzeyinden çekilecek.”

Prof. Güvenç: “Erdoğan’ın Esat’a hışmının nedeni 24 Kasım saldırısı olabilir”

Medyascope TV’ye konuşan Kadir Has Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Serhat Güvenç ise Erdoğan’ın Esat rejimini hedef alan sözlerinin arkasında 24 Kasım’da El Bab’ın kuzeyindeki Türk birliklerine yapılan saldırı olduğunu söylüyor.

Prof. Güvenç, “Türkiye, Suriye’ye IŞİD ve PYD ile mücadele için girmişti. Ancak Cumhurbaşkanı’nın açıklamasında hedeften sapıldığı anlaşılıyor. Stratejik anlamda bu tür aldatma yapabilirsiniz. 100 gündür süren bir operasyonda bu ani dönüşe sahadaki unsurlar uyum sağlayabilir. Yola çıktığınız kişileri karşısında bulursunuz. Ani hedef değişiklikleri istediğiniz sonuçları vermeyebilir,” dedi.

Türk Silahlı Kuvvetleri ile Suriye ordusunun bölgede karşı karşıya gelmesinin ihtimal dahilinde gören Prof. Güvenç’e göre, “Ancak bu olursa Türkiye ve Rusya eskisine göre daha ağır bir biçimde karşı karşıya gelir. İki taraf da yani Türkiye ve Suriye süreci tırmandırma yönünde politika izlerse bölgesel savaş riskine yaklaşmış oluruz.”

SURİYE DOSYASI /// M. KEMAL SALLI : HALEP’TE KATLEDİLEN İNSANLIK


M. Kemal SALLI
mksalli

Rusya desteğindeki Esat güçleri Halep’e varil bombaları yağdırıyor.

ABD Başkanı Barack Obama ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, ‘Rusya ve Suriye rejiminin, yarısı çocuklardan oluşan yüz binlerce sivilin yaşadığı Halep’teki barbarca saldırılarını güçlü bir şekilde kınadıklarını’ bildiriyorlar..
Halep’te, insanlık tarihinin en acımasız dramı yaşanıyor..

Ve insanlık yalnızca seyrediyor..

Günahlarını almayalım; Ortadoğu’yu, zenginliklerini yağmalayabilmek için Cehennem’e çevirenler kınama yayınlıyorlar.. Halep’te bir insanlık dramı yaşanıyor.

Yeni başlamadı bu dram, Suriye krizinin çıktığı 2011’den bu yana iç savaşın odak merkezi Halep’ti. Suriye’de sürdürülen paylaşım kavgasında Halep’i kontrol altına alan savaşı kazanmış olacaktı. Bugüne kadar Halep’te yaşananları, “Zalim Esat halkını vuruyor” çerçevesinde algıladık. Batı medyası da Suriye’de olan biteni bu dünya kamuoyuna bu çerçevede anlattı.

ABD Büyük Ortadoğu Projesi’nin en önemli hedefi olan o ünlü “koridoru” Akdeniz’e uzatabilmek için çeşitli adlar altında oluşturduğu “muhalif güçler”le Halep’i zorlarken, buna karşı çıkan Suriye- Rusya ve İran da bunun karşısında güçlü bir barikat oluşturdular.

Arada ezilen Halep oldu. Bugün Halep’te insanlık tarihinin en acımasız dramı yaşanıyor. Halep’te yaşanan insanlık dramı, sonunda Batılı koalisyon ortaklarının da vicdanlarını sızlatmış olmalı ki, Obama ile Merkel bir “kınama” yayınladılar. 30 Eylül tarihli haber şöyle:

“Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, Obama ile Merkel’in, Suriye’deki son gelişmeler ile Ukrayna’daki mevcut durumu ele alan bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiler. Telefon görüşmesinde ABD Başkanı Barack Obama ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, ‘Rusya ve Suriye rejiminin, yarısı çocuklardan oluşan yüz binlerce sivilin yaşadığı Halep’teki barbarca saldırılarını güçlü bir şekilde kınadıkları’ bildirildi.

Açıklamada, görüşmede Obama ve Merkel’in, ‘Rusya ve Suriye rejiminin, yarısı çocuklardan oluşan yüz binlerce sivilin yaşadığı Halep’teki barbarca saldırılarını güçlü bir şekilde kınadıkları’ ifade edildi.

Liderlerin, Suriye’deki ‘çatışmaların sona erdirilmesi’ ve ‘kuşatma altındaki bölgelere BM insani yardımlarının ulaştırılmasında’ Rusya ve Suriye rejiminin özel bir sorumluluğu bulunduğu konusunda hemfikir olduklarına da açıklamada yer verildi.”

Dikkatinizi çekmiştir, bildiride, bu katliamda “Rusya ve Suriye rejiminin özel bir sorumluluğu bulunduğundan” söz ediliyor. Doğru olmasına doğru da, 11 Eylül İkiz Kuleler şoku sonrasında, “Demokrasi götürüyorum” masalıyla Afganistan’ı, Irak’ı işgal eden kim, Ortadoğu’yu kaosa sürükleyip iç savaşlar çıkararak ülkeleri parçalayan kim?

Büyük Ortadoğu Projesi’ni açıklarken, “Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek” diyen ABD’nin o dönemki Dışişleri Bakanı G. Rice değil miydi? Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), 1991’deki I. Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın 36. Paralel boyunca bölünerek kuzey parselinde bağımsız bir devlet kurma çalışmalarıyla başlatılmamış mıydı?

Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) en önemli hedeflerinden biri de, yağmalanan Ortadoğu petrol ve doğalgazını Irak ve Suriye’nin kuzey bölümlerinden Akdeniz’e ulaştıracak ”Kürt Koridoru” görünümlü ABD/İsrail Koridoru değil miydi? Rusya ve İran’ın bütün güçleriyle Esat’a destek vermelerinin bir nedeni de bu koridor değil miydi?

Halep katliamından, Halep’te yaşanan insanlık dramından Rusya ve Suriye rejimi kadar, ABD ve Batılı koalisyon ortakları da sorumludur. Esat’ın ve Rusya’nın Halep’te varil bombalarıyla yaptıkları katliamı elbette şiddetle kınıyoruz, ama bugün Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da ve Ukrayna/Kırım’da yaşanan insanlık dramlarının baş sorumlusu, Ortadoğu’nun hidrokarbon servetini yağmalamak amacıyla bölgeye çöken çağdaş haramilerdir.

Halep’te aylardır insanlık vicdanının hiçbir şekilde kabul edemeyeceği bir katliam yaşanıyor. Hastaneleri bile hedef alan ve varil bombalarının da kullanıldığı bu katliamı uluslararası medya dünya kamuoyuna şöyle duyuruyor: “Suriye’de rejim güçleri Halep’te yine muhalifleri bombaladı.” Fotoğrafın bütününü sorgulayan yok.. Rejim kim, muhalifler kim; kim kimi neden bombalıyor, insanların evleri başlarına neden yıkılıyor, masum insanlar, çocuklar neden katlediliyor, yüzbinlerce insan Halep’i neden bırakıp kaçmak zorunda kaldı?

Ortadoğu’nun en güzel, tarihi eserler bakımından en zengin kentlerinden biri olan Misak-ı Milli sınırlarımız içindeki Halep, Suriye krizinin başladığı 2011’den bu yana yaşanan iç savaş nedeniyle bir harabeye dönüştü.. Selçuklular, Halep Atabeyliği ve özellikle Nurettin Zengi ve Osmanlılar dönemlerinde hanlar, hamamlar, camiler ve kervansaraylarla donatılan El Cezire’nin o muhteşem kenti savaş alanına dönüştürülürken insanlık yalnızca seyretti.

İnsanlık hipnotize olmuşcasına yalnızca seyrediyor.. Dünya kamuoyu, beş yıldır devam eden bu insanlık dramını, hiçbir vicdani tartının onaylayamayacağı bu vahşeti, bu kültür kıyımını dizi film duyarsızlığı içinde yalnızca seyrediyor. Ortadoğu’yu çağdaş haramiler bastı. Bölgenin petrol ve doğalgaz zenginliklerini yağmalayabilmek adına, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana, 1991’deki I. Körfez Savaşı’yla bölgeye çullanan çağdaş haramiler, estirdikleri “Arap Baharı” rüzgarlarıyla, Kuzey Afrika’dan İran’a uzanan İslam coğrafyasında milyonlarca insanın katledilmesine, kentlerin yıkılmasına, insanların göç etmesine neden oldular.

DİCLE KALKANI KURSAYDIK…

1991’deki I. Körfez Savaşı sonrasında 36. Paralel boyunca bölünen Irak’ın kuzey parselinde Çekiç Güç’ün desteği ile bağımsız bir devlet kurma çalışmaları, Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) ilk adımıydı. BOP’un en önemli hedeflerinin Ortadoğu’daki 22 ülkenin sınırlarını değiştirmek, bölgenin enerji kaynaklarına ve dağıtım yolarını kontrol altına almak, bu zenginliği Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e ulaştıracak “Kürt Koridoru” oluşturmak, Akdeniz’i bir “Batı Gölü” ne dönüştürmek olduğu biliniyordu. Bu koridorun ülkemizin güvenliği açısından büyük tehditler oluşturacağı da biliniyordu. Sonunda, sınır güvenliğimizi sağlamak, ülkemizin birliğini, bütünlüğünü hedef alan terör belasını defedebilmek için Fırat Kalkanı oluşturmak zorunda kaldık.

Çuvaldızı kendimize batırdığımızda sorumuz şu: 1991’de, I. Körfez Savaşı ya da Irak’ın işgali sonrasında bir Dicle Kalkanı oluşturmuş olsaydık, 2016’da Fırat Kalkanı oluşturmamıza gerek kalır mıydı? Dicle Kalkanı’na bütün bölge ülkeleri, İran ve Rusya da destek vereceği için, cesaretleri kırılacak olan çağdaş haramiler, I. Dünya Savaşı sonrasında Sykes-Picot’yu kaldırdıkları gibi, BOP’u da rafa kaldırmak zorunda kalmazlar mıydı?

Suriye krizinin başladığı 2011 öncesinde Halep’e vizesiz gidiyor, kentin tarihi güzelliklerini hayranlıkla seyrediyor, alışverişimizi yaparak dönebiliyorduk. Kriz boyunca Halep’teki, Bayır ve Bucak’taki Türkmenlere tırlarla yardım taşıyabildik. Fakat, topraklarımızı üs olarak kullanan Batılı dostlarımız Halep üzerinden Akdeniz’e çıkma çabalarını yoğunlaştırdıklarında, olan Halep ve çevresindeki Türkmenlere oldu.

Rusya desteğindeki Esat güçleri Halep’e varil bombaları yağdırıyor.

ABD Başkanı Barack Obama ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in, ‘Rusya ve Suriye rejiminin, yarısı çocuklardan oluşan yüz binlerce sivilin yaşadığı Halep’teki barbarca saldırılarını güçlü bir şekilde kınadıklarını’ bildiriyorlar..
Halep’te, insanlık tarihinin en acımasız dramı yaşanıyor..

Ve insanlık yalnızca seyrediyor..

Günahlarını almayalım; Ortadoğu’yu, zenginliklerini yağmalayabilmek için Cehennem’e çevirenler kınama yayınlıyorlar..

SURİYE DOSYASI : Bombalanan Hastanelerin Mantığı


Bombalanan Hastanelerin Mantığı

Rejim ve müttefikleri yaptıkları katliamların kendilerine cezai bir sorumluluk getirmediği gibi müzakere masasında ellerini güçlendirdiğini düşünüyor.

Suriye’de 2011’den beri sivil, çoluk çocuk, kadın, yaşlı ayırt etmeden saldırıyor rejim ve müttefikleri Rusya ve İran. Şimdiye kadar vurulmadık ne hastane ne okul ne fırın kuyruğu ne de yardım konvoyu bıraktılar. Vahşet metotlarıyla DAİŞ’i geride bıraktılar. DAİŞ hiç olmazsa Hollywood’vari yapımlarıyla vahşetlerini ilan ediyor ve kendi militan-sempatizanları dışında kimse bu vahşeti kutsamıyor. Rejim ve müttefiklerinin vahşetini ise kutsayan insanlıktan nasibini almamış kendine siyasetçi, gazeteci, sivil toplumcu diyen bir kesim var. Diğer taraftan ise DAİŞ’in aksine rejim ve müttefikleri her katliamlarından sonra öteki tarafa bakıp, sanki az önce yüzlerce masumun kanına girmemişler gibi hareket ediyorlar. Yetmiyor bir de kendi katliamlarından başka aktörleri suçluyorlar. Tam Fetullahçı kafa. Şimdiye kadar başkalarını suçladıkları ama aslında kendilerinin işlediği suç kalmadı.

Rejim ve müttefiklerinin tıynetlerinde vahşet ve katliam var. Kafa kesme görüntülerine, her katliamlarından sonra böbürlenmelerine bakarsak kandan ve öldürmeden zevk de alıyorlar. Fakat vahşet metodu, rejimin salt psikopat ruh halini, insaniyetle ilişkisini koparmışlığını veya katliamı kutsallaştıran sapık ideolojisini göstermiyor. Aynı zamanda vahşetin bir mantığı var. Rejim vahşeti/şiddeti bir askeri metot olarak kullanıyor ki aslında bunun üzerine yazılmış geniş bir akademik literatür de var. Örneğin, Kalyvas özellikle iç savaşlarda şiddetin rastgele kullanılmadığını; bir mantığının olduğunu söyler. Peki Esed ve müttefiklerinin vahşetinin mantığı ne?

Klasik askeri metotlar şimdiye kadar Esed-İran-Rusya ittifakının tüm imkanlarına rağmen muhalefeti ortadan kaldırmasına sebep olamadı. Muhalefet tüm eksikliklerine ve sorunlarına rağmen rejime karşı örneğin Hama kırsalında ilerliyor. Kaybettiği yerler yok mu? Tabii ki kaybediyor. Doğu Halep’teki kayıp herkesin malumu. Fakat yine de rejim ve müttefikleri, kısa ve orta vadede muhalefeti yoğun hava saldırıları ve kara operasyonlarıyla bile ortadan kaldıramayacağını düşünüyor. Yani hava saldırılarıyla örneğin Halep’in üzerine bırakılan vahşetin ana amacı ilk planda silahlı muhalefet değil; rejim ve müttefikleri doğrudan, kasten ve bir mantık üzerine sivilleri ve sivil altyapıyı hedef alıyor.

Sivilleri vurarak öncelikle bu bölgeyi terk etmeleri isteniyor. Bölgenin boşaltılması iki amaca matuf: Bir, mülteci dalgalarıyla hem muhalefetin kontrol ettiği alanlarda hem de Türkiye gibi komşu ülkelerde kaosun derinleştirilmesi. İki, boşaltılan alanların demografik mühendisliğe müsait hale gelmesi suretiyle Esed için idare edilebilir bir “halk” oluşturulması.

Sivil bölgelerin vurulmasıyla silahlı muhalefet üzerine içeriden bir baskı ve öfke oluşturulmaya çalışılıyor. Katliam sonrası sivillerin, silahlı muhalefeti bu bölgelerde bulundukları için sorumlu tutması murat ediliyor. Bu yolla muhalifler üzerinde sivil baskı kurulacak ve muhalifler teslim olmaya veya Deraya’da olduğu gibi bölgeleri terk etmeye zorlanacak.

Rejim ve müttefikleri yaptıkları katliamların kendilerine cezai bir sorumluluk getirmediği gibi müzakere masasında ellerini güçlendirdiğini düşünüyor. Katliamlar derinleştikçe uluslararası toplum, rejim ve müttefiklerine karşı daha tavizkar davranıyor. Kimse işlenen savaş suçlarını konuşmuyor; herkes rejim ve müttefiklerinin bir saatlik mola vermesine bile tav olmuş durumda.

Hal böyleyken rejim ve müttefiklerinin durması için hiçbir sebep yok; çünkü hem karakterlerinin gereğini yapıyorlar hem de bundan rasyonel fayda sağlıyorlar.

[Akşam, 3 Ekim 2016]

SURİYE DOSYASI : “Çıkar” Odaklı Uluslararası Siyasetin Gölgesinde Halep’in Dramı


“Çıkar” Odaklı Uluslararası Siyasetin Gölgesinde Halep’in Dramı

Halep konusunda şimdi seslerinin yükselmesi insan hakları kaygısından değil, savaşta Rusya-İran-Esad bloku lehine bozulan dengenin yeniden kurulmasını istemelerinden gibi görünüyor.

Başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Suriye sorunu konusunda neyi amaçladıkları hep sorgulandı.

Rusya, İran, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın ne istedikleri belli…

Türkiye, 900 kilometre sınıra sahip olduğu güney komşusunda kendi güvenliği aleyhine bir yapı oluşmasını engellemeye çalışıyor ve ılımlı muhaliflerin Esad yönetimine karşı özgürlük mücadelesini destekliyor. Irak savaşı sırasında kenarda durmayı tercih ettiği için bu ülke ile sınırındaki oluşumlara etki edememekle ve ülkenin güvenliğini bu şekilde riske sokmakla suçlanan Ankara, Arap Devrimleri dalgası Suriye’ye sıçradığında bu süreci dışarıdan seyretmenin doğru olmayacağını düşündü. O dönemde iyi ilişkilere sahip olduğu Esad yönetimini, halkın taleplerine doğru tepki vermeye ikna edemeyince tercihini muhaliflerden yana yaptı. Suriye’de yaşanan sürecin dışında kalması Türkiye’yi sınırında güvenliğini tehdit edecek birtakım oldubittilerle karşı karşıya bırakabilirdi ki, Ankara’nın aktif bir şekilde bu sorunla ilgilenmesi de bu tehditlerin ortaya çıkmasını engelleyemedi. PKK/PYD’nin ABD desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde geniş bir alanı kontrol etmesi üzerine Türkiye Fırat Kalkanı Operasyonuyla doğrudan bölgeye müdahalede bulundu. Gelinen noktada DAEŞ ve PYD’nin Türkiye sınırından uzaklaştırılması Türkiye’nin Suriye politikasının temel amacını oluşturuyor.

Suriye’ye sınırdaş olmayan Suudi Arabistan ve Katar açısından ise Türkiye’nin doğrudan sınıra sahip olması nedeniyle yaşadığına benzer riskler söz konusu değildir. Bu nedenle Riyad ve Doha yönetimleri, başından beri odaklandıkları Suriye’de bir rejim değişikliği için muhaliflerin desteklenmesi politikasını sürdürüyorlar. Bu konudaki temel hedefleri ise, İran’ın müttefiki olan Nusayri ağırlıklı Baas rejiminin devrilmesi suretiyle bölgede en büyük tehdit olarak gördükleri Tahran yönetimine karşı bir cephe kazanmak olarak görünüyor. Suudi Arabistan ve Katar, hangi muhalif grupların Esad sonrasında Suriye’de iktidara geleceği konusunda tam bir fikir birliği içinde olmasalar da İran yanlısı Baas yönetiminin gitmesi konusunda ortak hareket ediyorlar.

İran ve Rusya’nın Suriye konusundaki hedefleri de çok açık. Her ikisi de müttefik olarak gördükleri Esad yönetimini iktidarda tutmak istiyorlar. Suriye’de 2011 yılında başlayan halk isyanı sonucunda kendi müttefikleri olan Baas rejiminin devrilmesi durumunda iktidara gelecek olan muhaliflerin Batı yanlısı olacağını, Moskova ve Tahran karşıtı bir politika izleyeceğini düşünüyorlar. Aslında Esad’ın bir diktatör olduğunu, ülkeyi baskıcı yöntemlere yönettiğini ve Suriye halkının büyük çoğunluğunun bu isyanı gerçekten özgürlük arayışı çerçevesinde başlattığını biliyorlar. Ancak Baas rejiminin yıkılması durumunda Suriye üzerindeki nüfuzlarını kaybedeceklerini düşündükleri için ne kadar zalimce politikalar izlerse izlesin onu desteklemeye devam ediyorlar. Sonuçta uluslararası ilişkilerde esas olanın “insan hakları” ya da hukuk değil “çıkarlar” olduğunu bir kez daha görüyoruz. O yüzden Halep’in yerle bir edilmesine destek oluyorlar. Çeçenistan’ı yerle bir eden Rus uçakları şimdi Baas rejimiyle birlikte Halep’teki hayatı söndürüyor. "İslam devrimi"nden sonra sloganı, dünya mazlumlarına sahip çıkmak olan İran da mazlumlara nasıl sahip çıktığını gösteriyor! Esad yönetiminin katliamlarına ortak olarak…

Peki, Amerika ve Avrupa ne yapıyor? Washington, Berlin ve Brüksel’den son günlerde Rusya ve Esad yönetiminin Halep’e karşı acımasız saldırılarına karşı gelen eleştiriler Batı’nın Suriye konusundaki politikasını anlamamızı kolaylaştırıyor mu? Bugüne kadar Suriye’deki iç savaşı izleyip bölge ülkelerinin ve Rusya’nın birbirlerini yıpratmalarını seyrederken yüz binlerce insanın ölmesini umursamayan ABD ve Avrupa’nın Halep konusundaki insan hakları odaklı eleştirileri samimi olarak görülebilir mi? Türkiye’nin, daha Rusya Suriye iç savaşına doğrudan katılmadığı dönemde, ülkenin kuzeyinde bir güvenli bölge oluşturma fikrine PYD çerçevesindeki planları yüzünden karşı çıkan Washington yönetimi Halep konusunda ne kadar samimi olabilir ki? Halep konusunda şimdi seslerinin yükselmesi insan hakları kaygısından değil, savaşta Rusya-İran-Esad bloku lehine bozulan dengenin yeniden kurulmasını istemelerinden gibi görünüyor. PYD çerçevesindeki kazanımlarını konsolide etmek ve genişletmek için savaşın biraz daha sürmesini arzu ediyor olabilirler.

[Türkiye, 1 Ekim 2016]

SURİYE DOSYASI : ‘Türkiyesiz Suriye’de Çözüm Olamaz’


‘Türkiyesiz Suriye’de Çözüm Olamaz’

"Türkiye, ABD’ye rağmen Suriye’ye girdi. Artık, ABD, Rusya, İran ve Türkiye olmaksızın Suriye’de çözüm beklenemez"

SETA Stratejik Araştırmalar Direktörü Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın, Türkiye’nin, ABD’ye rağmen Suriye’ye girdiğini belirterek, "Artık, ABD, Rusya, İran ve Türkiye olmaksızın Suriye’de çözüm beklenemez." dedi.

SETA Genel Koordinatörü Prof. Dr. Burhanettin Duran ile "Küresel ve Bölgesel Aktörlerin Suriye Stratejileri" adlı kitabı hazırlayan İstanbul Ticaret Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi de olan Doç. Dr. Yalçın, AA muhabirinin gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

Bir düşünce kuruluşunun en temel vazifelerinden birinin ülkesinin etrafındaki önemli güncel meselelere dair, işe yarar bilgi üretmek olduğunu vurgulayan Yalçın, Suriye’nin, Türkiye’nin son yıllardaki meydan okuyucu meselelerinden biri olduğunu söyledi.

Suriye’de ilk başta bir demokratikleşme hareketi gibi ortaya çıkan gösterilerin, silahlı çatışmalar haline dönüştüğü andan itibaren kimsenin beklemediği uzun, karmaşık bir iç savaş haline dönüştüğünü anlatan Yalçın, Suriye’deki çatışmaların ABD, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin, savaşan taraflara zaman zaman açık ve kapalı destek verdikleri bir "vekalet savaşı"na dönüştüğünü aktardı. Yalçın, bu durumun 5 yıldan fazla süredir devam etmesi itibarıyla da farklı aktörlerin birbirlerini çürütmeye yönelik bir nitelik kazandığını kaydetti.

"15 TEMMUZ O SOPAYI KIRDI"

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) 15 Temmuz kalkışmasının, Türkiye’nin Suriye’deki hareket alanını açtığını savunan Yalçın, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Bir sopayı manivela gibi kullandığınızda, kaldırdığınız nesneye ne kadar yaklaştırırsanız o kadar kaldırırsınız ama çok zorlarsanız sopayı kırarsınız. 15 Temmuz, o sopayı kırdı. Türkiye’ye artık atacak adım bırakmadı. ABD, daha fazla birlikte yürüyebilecek imkan bırakmadı. Köşeye sıkışan kedi gibi dedi ki ‘Artık ben çaresizim, ben başka yollar arıyorum. Kavgaysa kavga, Cerablus’sa Cerablus. Hadi sana rağmen girdim.’ Girmesine rağmen özellikle Rusya’yla anlaşıp girmesi sonrasında bir sorunla karşılaşmadığını da gördük. Belki Rusya’yla anlaşmasa da olurdu."

ABD’nin darbe girişiminin önünde değilse bile arkasında olduğunun çok açık görüldüğünü aktaran Yalçın, "15 Temmuz, Suriye’de, Türkiye’nin ölümüne artık biz bu işi yapıyoruz demesinin gerekçelerinden biri haline geldi. 15 Temmuz’da içeride bir terör grubu vardı, devletin her tarafına sızmıştı. FETÖ, kontrol edilemeyen, kontrol etmek için kullanılan terör örgütlerinden biri. ‘Onlar darbe yapmaya kalktı, ABD de buna göz yumdu’ olarak okuyorum." diye konuştu.

"ABD’NİN ARTIK TEK BAŞINA BİR ÇÖZÜM DİKTE ETME ŞANSI YOK"

ABD’nin, Türkiye’yi ya da Erdoğan’ı rol model alan Arap baharı sürecini kontrolünde tutamayacağı bir noktaya evrildiğini gördüğü için durdurduğunu savunan Yalçın, Suriye’de dondurulmuş bir değişim ihtimaline rağmen Esed’in tercih edildiğini kaydetti.

"Değişim olmasın da Suriye’ye İran bile, Rusya bile girsin" denildiğini vurgulayan Yalçın, ABD’nin kafasında Bosna’da devreye soktukları Dayton anlaşması gibi bir çözüm olduğu öngörüsünde bulundu.

Bölünmüş bir Suriye’nin ABD’nin kafasına en yatkın sonuç gibi durduğuna işaret eden Doç. Dr. Yalçın, "Değişim olmadı evet kaldı ama şimdi ne olacak? Bosna-Hersek, Hırvatistan, Sırbistan sınırını göz önüne getirin, öyle kontrol edilemez, devletlerin birbirlerini dengelediği, hiçbirinin hareket edemeyeceği, karmaşık bir dengeleme sınırı kurulması ihtimali veya bunun için uğraşı öne çıkacaktır. Ama ABD’nin artık tek başına bir çözüm dikte etme şansı yok. Rusya girmeden önce vardı, ama Rusya’yı istediğiniz yöne gitmeye zorlayamazsınız. Bu nedenle de umulur ki, bölünme yerine orta vadede bir siyasal dönüşüm olsun. En tercih edilebilir sonuç budur." diye konuştu.

"4 AKTÖR ÇÖZÜMÜN PARÇASI"

Hasan Basri Yalçın, Suriye krizinin derinleşmesinde Obama’nın doğrudan müdahale yerine bölgesel aktörleri kullanma politikasının etkili olduğunu, bu yüzden başta Türkiye olmak üzere, klasik ortağı olduğu beklenen İsrail, Katar, Suudi Arabistan hatta Ukrayna örneğini düşünürsek, birçok Avrupalı dostunu küstürdüğünü belirtti. Yalçın, ABD seçimleri sonuçlanana kadar herhangi bir çözümün mümkün görünmediğini söyledi.

ABD’nin bu tutumu nedeniyle Rusya ve İran’ın, Ortadoğu’da hayal edemedikleri geniş bir alana sahip olduğunu aktaran Yalçın, "Bu çerçevede ABD hala Türkiye’nin üzerine gidiyor. İran’ı da Rusya’yı da DEAŞ’ı da Türkiye dengelesin istiyor. Rakka’da, DEAŞ’a karşı Tayyip Erdoğan kudretli ordusunu devreye neden sokmuyor diye çıldırıyor. Türkiye’de ‘Bir dakika arkadaş gel beraber karşı koyalım’ deyince bu sefer PYD kartını masaya sürüyor." değerlendirmesinde bulundu.

"CİDDİ BİR MÜZAKERE SÜRECİ BAŞLAYACAK"

Bundan sonra çok ciddi bir müzakere süreci başlayacağına da işaret eden Doç. Dr. Yalçın, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Suriye’de bulunacak çözüm, ilk başta ABD’nin istediği gibi olurdu, ama Rusya girdikten sonra artık şu 4 aktörün de çözümün parçası olması gerekir. ABD, Rusya, İran, Türkiye. Bu 4 aktör Suriye’nin kaçınılmaz parçalarıdır. Türkiye’nin doğal bir hinterlandı olduğunu gördük. O kadar üzerine gelmelerine rağmen Türkiye’nin destek verdiği Halep’i, Rusya düşüremiyor. Türkiye siyasal olarak razı edilmediği müddetçe olmaz. ABD, Rusya’yla aynı tarafa düşerse farklı bir durum olabilir. Kesinlikle bölünmeye razı olmayacak olan Türkiye. Rusya ve İran’dan herhangi birisini yanına düşürebilen Türkiye, bölünmeyi engelleyebilir. ABD’yi ne derece düşürebilir bilmiyorum ama bu aktörlerden birini yanına çekebilirse o zaman bölünme olmayabilir. 3 aktör isterse bölünme gerçekleşebilir. O çok kötü bir resim. ABD, Rusya ve İran’ın bir araya gelip, yani benzemezlerin bir araya gelip Suriye’yi Türkiye aleyhine düzenlemeleridir ki çok kötü bir rüya o."

Doç. Dr. Hasan Basri Yalçın, savaştan doğan terör gruplarına da değinerek, şu bilgileri aktardı:

"Bir terör örgütünün oluşması için coğrafi boşluk, para ve silah olması yeterlidir. Bu üçlü bir araya geldiğinde ideolojisi yoksa bile örgüt kendisine bir ideoloji uydurur. Terör örgütlerinin öfkesi, nefreti ve talebi vardır. DEAŞ örneğinde, Irak ve Suriye’de çıkması tesadüf müdür? Devlet otoritesinin olmadığı bu bölgede aşırı selefi gruplar, eski baasçı komutanlarla beraber siyasi süreçlere dahil edilmeyen Sünni aşiretlerle iş birliği yapınca DEAŞ diye bir örgüt çıkar. Buna DEAŞ, Nusra, El Kaide, Taliban ne derseniz dersiniz. Bu coğrafyada otorite boşluğu olduğu müddetçe Sünni mi, Şii mi, Kürt mü terör üretiyor demenin bir anlamı yoktur. Bu arada biz Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, DEAŞ demeyi tercih ediyoruz. Çünkü IŞİD, DAİŞ ve benzeri söylemlerin içinde İslamik vurgu geçiyor. İslam’ı temsil ediyormuş imajı doğuyor. ‘Müslüman toplumun DEAŞ’la benzerliği yoktur.’ düşüncesi hakim bizde."

"TÜRKİYE’NİN AMACI SINIRLARINI TERÖRDEN TEMİZLEMEK"

Türkiye’nin kendisini tehdit eden terörü yok etme amacıyla hareket ettiğini, buna etkin seperasyon (ayrımcılık) temelli PKK/PYD benzeri örgütlerin de dahil olduğunu belirten Yalçın, şunları söyledi:

"Aynı şekilde Haşdi Şabi diye Irak merkezi ordusunun kontrolü dışında paramiliter bir grup çıktı şimdi. DEAŞ’tan kurtarılan bölgelerde insanların ellerini bağlayıp, cayır cayır yakıyorlar. Aynı reddiye, ötekileştirme hepsi burada da var. Biz bunu grafik olarak da çalıştık, Türkiye’nin güneyinde aşağı yukarı bin kilometrelik bir sınırda devlet yok, mesele bu. Siz içinizde ne kadar sıkı tedbir alırsanız alın terör örgütleri bir şekilde o bin kilometrelik sınırdan silah sokar, para sokar, teröristi sokar ve terör yaparlar. Türkiye’ye yönelik terörün en şiddetlendiği dönem 91-92 dönemidir. Veriler açıkça şunu söylüyor ki; Türkiye’de terör dediğimiz şey aslında 91’de çekiç güç geldikten sonra yükselmiştir. 83’te doğmuş, doğmuş da ne olmuş? Senede 30-40 eylem yapmış. 91’de Saddam kontrolü kaybettiği zaman Kuzey Irak’ta zirveye çıkıyor. Silahlı mücadele 98’de iniyor, 2003’te yükseliyor. Barış süreci eylem duruyor. Sonra Suriye ile birlikte tekrar yükseliş. O kadar çıplak gerçektir ki ölüm ve yaralanma tabloları."

[Muhabir: Murat Eğilmez]
[Anadolu Ajansı, 1 Kasım 2016]

SURİYE DOSYASI : “Muhaliflerin Operasyonu Halep’in Kaderini Belirleyecek”


“Muhaliflerin Operasyonu Halep’in Kaderini Belirleyecek”

SETA Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, muhaliflerin Halep kuşatmasını kaldırmak için başlattığı operasyonun çok önemli olduğunu vurgulayarak bunun Halep’in kaderini belirleyeceğini ifade etti.

SETA Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Suriye’nin Halep kentindeki muhalif grupların, kent merkezindeki rejim kuşatmasını kırmak için uzun süredir hazırlandığını ve "bütün savaşların anası" adıyla büyük bir operasyon başlattığını belirtti.

İdlip ve Halep kırsalında saha çalışması yaptığını, bu sırada muhaliflerin kuşatmayı kırabilmek için yaptıkları hazırlıkları yakından görme fırsatı bulduğunu ifade eden Acun, Suriye’nin kuzeyindeki hemen hemen bütün grupların Fetih ordusuna dahil olduklarını kaydetti.

Acun, "Sahada görüştüğüm ve bugün Halep saldırısını yöneten önemli komutanlardan birisi bana ‘Halep’in kaderini belirleyecek saldırıyı yapacağız, ardından Halep ya bizim ya rejimin olacak’ sözleri de bir şekilde muhalifler adına saldırının önemini gösterir nitelikteydi."

Muhaliflerin Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında ilerlemesini sürdürdüğünü aktaran Acun, operasyon kapsamında Dabık üzerinden DEAŞ’e büyük bir darbe vurulduğunu, harekatın Bab’a doğru emin şekilde ilerlediğini söyledi.

MUSUL OPERASYONU

Can Acun, Musul operasyonunun şu an için doğrudan Fırat Kalkanı Harekatı’na bir etkisinin bulunmadığını ifade ederek, "Ancak eğer DEAŞ Musul’da çok fazla köşeye sıkıştırılırsa uluslararası koalisyon ve Bağdat yönetimi tarafından bilinçli bir şekilde boş bırakılmış olan batı hattı üzerinden Suriye’ye ve nihayetinde de Bab’a geri çekilebilir. Bu da Fırat Kalkanı Harekatı’nı zorlayacak bir etki yaratır." dedi.

[Muhabir: Eşber Ayaydın]
[Anadolu Ajansı, 29 Ekim 2016]

SURİYE DOSYASI : Küresel ve Bölgesel Aktörlerin Suriye Stratejileri


Kresel ve Blgesel Aktrlerin Suriye Stratejileri.pdf

SURİYE DOSYASI : #Haleptekatliamvar


#Haleptekatliamvar

Esed rejiminin ve müttefiklerinin her katliamı yanlarına kar kaldıkça, maalesef başta Halep olmak üzere Suriye’den acı fotoğraflar gelmeye devam edecek.

Beklendiği üzere “çatışmaların durdurulması” mutabakatı çökerken Suriye ve özellikle Halep, yeni bir rejim-Rusya-İran katliam serisiyle baş başa bırakıldı. Beklendiği üzere diyorum çünkü daha önce de tüm Kerry-Lavrov mutabakatları Suriye’ye “katliamların artırılması” dışında bir şey getirmemişti. Sorun da tam burada aslında: Suriye’de sahada uygulanması öngörülen bir mutabakatın ABD ve Rusya dışişleri bakanları arasında alınması ve hatta mutabakat şartlarının, mutabakatı uygulaması bekleyen taraflarla bile paylaşılmaması absürd ötesi bir durum. İki dışişleri bakanı ısrarla kendi aralarında vardıkları mutabakatın Suriye sahasında bir anlamı olacağını düşünüyor. Veya daha da acısı, Kerry mutabakatlara hüsnü kuruntuyla yaklaşırken; Lavrov ise mutabakatları rejim için bir PR ve mevzilenme aracı olarak görüyor. Yani inanmıyor zaten mutabakatın bir sonuç getireceğine. Kerry ise giderayak büyük diplomatik başarıya ulaştığını zannediyor.

Şu artık açık bir şekilde görülmeli: Ateşkes, çatışmaların durdurulması, insani koridor vs. gibi Suriye’deki savaşa kısa da olsa ara verme girişimlerinin hepsi Suriyelilere, tahkim edilmiş rejim saldırıları olarak geri dönüyor. Barış görüşmesi yaptığını düşünenler, Esed rejimine nefes alma ve yeniden organize olma imkânı veriyor. “En kötü barış en iyi savaştan iyidir” nutukları atanlar, o kötü barışın daha da kötü bir savaşa hazırlık yapmak için rejim tarafından kullanıldığını es geçiyor. Rejim ve müttefikleri “barış” ve savaşla mevzilerini güçlendiriyor, katliamlarına seviye atlatıyor.

Rejim ve müttefiklerinin gözü uzun süredir Halep’te. Muhasara altında tuttukları Halep’te doğrudan ve dünyanın gözünün içine bakarak sivilleri ama sadece sivilleri hedef alıyorlar. Şimdiye kadar üç ülke (Suriye, İran ve Rusya), çok kısıtlı imkânlara sahip ve birçok iç sorunla boğuşan bir avuç muhalifi askeri metotlarla Halep’ten çıkaramadı. Daha önce de başvurdukları bir metotla muhalefeti Halep’i terk etmeye zorluyorlar. Sivilleri vuruyorlar ki hem kaosu derinleştirecek yeni bir göç dalgası başlasın hem de sivilleri vurma üzerinden şantaj yaptıkları muhalefet Halep’i de Bab el-Amr, Deraya vs. gibi terk etsin.

Geçtiğimiz hafta içerisinde İranlı ve Rusların da olduğu analistlerle yaptığım görüşmelere binaen söyleyebilirim ki Esed rejimi ve müttefikleri sivilleri vurmaya ve tüm muhalifleri“ terörist” yaftasıyla hedef almaya devam edecek. Daha önce kullandıkları, “muhalifler Şam’ın Fethi Ordusu nam-ı diğer Nusret Cephesi ile bağlarını koparmazlarsa hedef olurlar” argümanlarının sahada hiçbir karşılığı yok. Çünkü özellikle paralel evrende yaşayan ve Suriye’deki yabancı terörist savaşçıların en büyük kaynağı olan İran, cihadisinden aşiretçisine kadar her muhalif unsuru, muhalifleri destekleyen veya Halep gibi stratejik yerlerde yaşayan sivilleri meşru hedef olarak görüyor. Kısaca sahada dişe dokunur askeri gücü olan veya rejim tahakkümünü kabul etmeyen her gruba dünyanın zekâsına hakaret edercesine “terörist” diyor.

Muhalefetin işi oldukça zor çünkü ne uluslararası camiadan gelen bir askeri destek taahhüttü var ne de rejimin katliamcılığını dizginleyecek bir uluslararası yaptırım ihtimali. Rejim ve müttefiklerinin her katliamı yanlarına kar kaldıkça, maalesef başta Halep olmak üzere Suriye’den acı fotoğraflar gelmeye devam edecek.

[Akşam, 26 Eylül 2016]

SURİYE DOSYASI : Suriye Savaşı’nın Son Evresi


Suriye Savaşı’nın Son Evresi

Suriye’de gidecek yol tükendi. Bütün önemli boşluklar doldu. En son Türkiye’nin de doğal nüfuz alanını doldurması sonucu sağlam bir denge ortaya çıktı.

Son birkaç gündür Suriye’de yine bir hareketlenme gözleniyor. Sanki Ruslar ateşkesi sürdürmek isterken, Amerika bozmak istermiş gibi bir görüntü var. Öte tarafta PYD Amerikan bayrağı çekiyor. Kerry ve Lavrov her gün görüşüyor. Ama bu hareketliliğin genellenebilir bir anlama gelip gelmediği ciddi tartışma konusudur. Belki de sadece sahadaki aktörlerin gündelik savrulmaları olarak bile nitelendirilebilir. Yine aynı şekilde Amerika’nın son dönemde açığa düşmüş olması nedeniyle gündemi kurtarma çabasının bir parçası olabilir. Ama genel olarak bakıldığında Suriye’de defalarca yön ve şekil değiştiren savaşın yeni bir evreye geldiği ve bu evrede yeni şartların ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Kısaca söylemek gerekirse, aslında Suriye’de gidecek yol tükendi. Bütün önemli boşluklar doldu. En son Türkiye’nin de doğal nüfuz alanını doldurması sonucu sağlam bir denge ortaya çıktı. Hala DAEŞ geniş bir coğrafyada varlığı sürdüyor olsa da geri çekilme devam ediyor. Suriye’nin kuzeyinde elde ettiği bütün alanları kaybetti. En son Cerablus’tan çıktı. Şimdi El-Bab’a yapılabilecek bir operasyon gündemde. İleri doğru Rakka ve Musul gibi merkezlerde de DAEŞ’e operasyon yapılacağı uzun süredir konuşulmakta. Aslında herkes DAEŞ’i geçici bir olgu olarak görmeye devam ediyor. Zamanla eriyip ortadan kalkacağı düşünülüyor. Bu nasıl olur ne zaman olur kimsenin pek bir fikri olmasa da bir gün olur diye herkes hazırlık yapıyor. Boşaltacağı alanları kimin dolduracağının ne tür bir barış anlaşması imzalanacağını belirleyeceğine dair genel bir kanı var. Bu nedenle bütün aktörler DAEŞ’in boşaltacağı alanlara kendileri girmek istemese bile rakiplerinin girmesini engellemek istiyor. Bu anlamda DAEŞ’in çekilmesi beklenmedik karşılaşmalara dahi gebe olabilir.

Aslında DAEŞ’in elinde kalan bölgeler küresel ve bölgesel aktörler için stratejik anlamda daha az önemsenen yerlerdir diyebiliriz. Rakka ve Suriye’nin iç kesimleri tabii ki önemsenebilir. Fakat örneğin Rakka ne Türkiye ne Rusya ne rejim ne Amerika için vazgeçilmez bir hedeftir. Stratejik anlamda önemli bölgeler Suriye’nin iç bölgeleri değil, kenar bölgeleridir. Örneğin, Akdeniz kıyılarından Halep’e kadar olan bölge Rusya için stratejik anlamda en kıymetli bölgedir. Bu nedenle Esed rejimi tam düşmek üzereyken, Rusya Suriye’nin Akdeniz’e açılan bu kısmını muhafaza etmek için müdahil oldu. Halep’e kadar ilerledikten sonra durdu. Onun öncesinde Amerika desteğindeki PYD sürekli batıya doğru ilerleyerek Fırat’a kadar geldi. Aslında bu resim içinde kendi nüfuz alanını doldurmamış olan tek taraf Türkiye kalmıştı. Cerablus operasyonundan sonra o da tamamlanmış oldu. Şu haliyle bozulması zor bir dengenin kurulduğu söylenebilir. Türkiye El-Bab operasyonunu gerçekleştirip Halep’e yaklaştığında nüfuz alanları bütünüyle doldurulmuş olacak. Sonrasında ya bu dengeye uygun bir çözüm üretilecek ya da bu dengeyi bozmak isteyen çatışmalar devreye girecektir. Suriye’de son durumun neye doğru evrildiğini görebilmek için şu ana kadar nasıl evrildiğine bakmakta fayda var.

Suriye Savaşı çok farklı evrelerden geçti. İlk evresi barışçıl demokratikleşme taleplerine Esed rejiminin sert yöntemlerle cevap verdiği ve muhalefet ile rejimin çatıştığı dönemdir. Bu muhaliflerin ilerlediği dönemdi. O tarihlerde çok basit yöntemlerle Esed rejimi düşürülebilirdi. Muhaliflerin desteklenmesi ve öncelikle uçuşa yasak bölge ilan edilmesi gibi tedbirler rejimin direnişini kıracaktı. Ancak öncelikle Amerika olmak üzere Batılı ülkeler ısrarla kanlı Esed rejimini nereye varacağını kestiremedikleri bir dönüşüme tercih ettiler. Çünkü Esed’in zaten kolu kanadı kırılmıştı. Esed’in yerine gelebilecek demokratik bir hükumet kontrol edilemez bir hal alabilirdi.

Bu sırada uzayan savaş ortamı DAEŞ’i üretti. Bu Suriye Savaşı’nda ikinci evreye geçiş anlamına gelir. Bir taraftan DAEŞ’in, öbür taraftan muhaliflerin ilerlediği resim gitti. Yerine DAEŞ’le mücadele adı altında doğrudan Rusya müdahalesi ve dolaylı Amerikan müdahalesi geldi. Rusya savaşan bir aktör olarak müdahil oldu ve rejimin Halep’e kadar ulaşmasını sağladı. Tabii bunu DAEŞ ile mücadele ediyor bahanesiyle yaptı. Halbuki Suriye’nin iç kısımlarındaki DAEŞ’e müdahale etmek yerine Rusya destekli rejim, sürekli kuzeybatıya ve Halep’e doğru ilerledi. Halep’e ortak olunca da Kerry-Lavrov görüşmesi çerçevesinde Rusya durdu. Amerika, Rusya eliyle Suriye’de ilerlemesinden rahatsız olduğu müttefiklerini zayıflattı. Öbür taraftan PYD’ye destek vererek Suriye iç savaşında yeni bir aktör yarattı.

AMERİKA’YA RAĞMEN

Bu aktör yine DAEŞ’le mücadele bahanesiyle Türkiye’ye karşı bir kaldıraç görevi görmek için kullanıldı. Kaldıraç Türkiye’yi evcilleştirmek ve Amerikan çizgisinde bir Türk dış politikası kurgulamak için kullanılacaktı. DAEŞ’in boşalttığı her alana Amerika desteği ile PYD girdi. Türkiye terör örgütlerinin hedefi haline gelirken, yoğun göçle boğuşurken, Batılı müttefikleri Türkiye’deki hükümeti zaafa uğratacak her türlü eylem ve söylemi kullandı. Bu kaldıraç 15 Temmuz itibariyle artık daha fazla kaldıramaz hale geldi. O kaldıraca öylesine çok ağırlık yüklendi ki, kaldıraç kırıldı desek yeridir. Uluslararası ilişkilerde rakip veya müttefiklerinizi çeşitli araçlar kullanarak ikna etmeye ve kendi çizginize çekmeye çalışabilirsiniz. Ama zorlamaya çalıştığınız aktörü elinde kalan son şeyi veremeyeceği yere kadar zorlarsanız ipi kopartırsınız. İşte bu oldu. Türkiye artık ne olursa olsun bundan ötesine müsaade edilemez noktasına geldiğinden, Amerika’ya rağmen, Rusya ile anlaşarak Fırat Kalkanı Operasyonu’nu başlattı.

Türkiye için Suriye’de ortaya çıkan durum, komşusunda meydana gelen zararlı bir olgu olmanın dışına çıktı. Doğrudan doğruya bir varoluş meselesi halini aldı. Yıllardır mücadele ettiği etnik ve ayrımcı terörün bir uzantısı olan PYD, Suriye’nin kuzeyinde bir koridor yaratmanın eşiğine geldi. Hem PKK’nın hem DAEŞ’in öncelikli hedefi haline geldi. Bu durumda Türkiye’nin güney sınırını temizlemekten başka bir seçeneği kalmadı. Bunu artık Amerika’nın tavrı ne olursa olsun, yapmak zorunda olduğu bir çizgiye ulaştı. İlaveten, Amerika’nın Türkiye’ye tehdit olarak kullanabileceği başka kaldıracı da kalmamıştı. Türkiye’ye diz çöktürmek için herşey denendi. Bundan bir adım fazlası artık doğrudan işgaldir. Türkiye’yi Suriye’de Amerika’nın bir maşası haline getirmek için geride Amerika’nın elinde Türkiye’ye savaş açmaktan başka bir aracı kalmadı. Bunu da yapacağını düşünmek çılgınlıkta son nokta olur. Suriye’de bile savaşa girmeyen Amerika Türkiye’de savaşa girecekse zaten bütün her şeyi bir kenara bırakmak gerekir. Tüm kaldıraçlarını hunharca tüketen Amerika’nın bundan sonra Türkiye üzerinde nüfuz kullanabilmek için Türkiye ile anlaşmaktan başka çaresi kalmadı.

İKİ KİLİT NOKTA

Bu da Suriye Savaşı’nın son evresidir. Bu evrede Türkiye geleneksel müttefiki Amerika’dan bağımsız hareket etme şansı kazandı. Aslında Cerablus operasyonu Amerika’nın bu zafiyetini açıkça gösterdi. Tam da bu nedenle Amerika lafla peynir gemisi yürütmenin peşinde. Türkiye’yi mümkünse kandırarak veya tehdit ederek ikna etmek isteyecektir. Tehditlerinin artık her türlü bela ile yüzleşmiş Türkiye için çok ikna edici olacağı düşünülemez. Bu nedenle daha ziyade Türkiye’yi çeşitli vaatlerle ikna etmek isteyebilir. Rakka ve Musul’a beraber bir operasyon gerçekleştirme fikri buna iyi bir örnek olabilir. İki ay sonrasında seçime giden Amerika beş yıldır kılını kıpırdatmazken son iki ay kala “Rakka ve Musul’a beraber operasyon yapalım” diyorsa bu gayri ciddi bir tekliftir. Aslında Türkiye’nin dikkatini El-Bab’tan başka bölgelere çekme gayretinin bir sonucudur. Türkiye’nin Suriye’deki doğal nüfuz alanına ulaşması için iki kilit nokta var: Birisi El-Bab diğeri Münbiç. Bu iki bölgeye operasyon Türkiye için ilk sıradadır. Sonrasında ise Afrin gelir. Sonra Türkiye için hedef Ayn-El Arab, Tel Abyad ve Haseki’dir. Yani Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde tüm sınırı boyunca Halep derinliğine kadar bir hattı terör örgütlerinden temizlemek zorundadır. Bu hem gerekli hem meşru bir tavırdır. Gerekirse, milislerle gerekirse doğrudan bir operasyonla Türkiye’nin, PYD oldubittisine razı olmadığını göstermesi ve Fırat’ın doğusunu da temizlemesi gerekir. Bu anlamda Türkiye’nin başka taleplere ve vaatlere gözünü kapatarak kendisinin önceliği olan iki terör örgütüne odaklanması önemlidir.

Amerika’nın şapkadan çıkardığı son tavşan “uçuşa yasak bölge” fikridir. Beş yıldır Türkiye bu kadar çabalarken ilan edilmeyen uçuşa yasak bölge bugün Türkiye ilerlemeye başlayınca ilan edilecekmiş. Uçuşa yasak bölge bundan sonra Türkiye’nin tercihi değildir. Daha önce Türkiye’yi kendi kontrolünde Suriye’de savaştırmak isteyen Amerika, Türkiye kendi çıkarları çerçevesinde Suriye’ye girince bütün hesaplarının altüst olduğunu hissediyor. Bugün Türkiye Suriye’de Amerikan öncelikleri için değil, kendi öncelikleri için hareket etmeye devam etmelidir. Amerikan tarafının üreteceği her türlü tehdit ve vaat aslında boştur. Fakat Kasım’daki Amerikan seçimlerinden sonra durumu yeniden değerlendirmek gerekecektir. Türkiye’nin de o zamana kadar doğan boşluğu iyi kullanması da önemlidir.

[Star Açık Görüş, 25 Eylül 2016]

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.