Etiket arşivi: ERMENİ SORUNU DOSYASI

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// VİDEO : TADA – Turkish Anti-Defamation Alliance 1915 Olaylarını masaya getiriyor /// DAYLIGHT ON HISTO RY – Part 1


DAYLIGHT ON HISTORY – Bölüm: 1

Amerika’nın ilk ve tek Türk televizyonu Turkish Channel’dan muhteşem bir program daha… DAYLIGHT ON HISTORY

İzlemek için : https://youtu.be/zAJOu8Xli94

Turkish Channel USA, kısa bir süre önce faaliyete başlayan TADA – Turkish Anti-Defamation Alliance ile birlikte 1915 Olaylarını masaya getiriyor.

TADA Başkanı Sevgin Oktay’ın anlatımları ve Türk Amerikan dernekleri Federasyonu eski Başkanı Kaya Boztepe ile TADA Y.K. Üyesi Bülent Doğruyol’un dönüşümlü sunumlarıyla gerçekleşen programda 1915 Olayları analiz ediliyor.

Yönetmenliğini Esin Acar’ın yaptığı Amerika’nın ilk ve tek Türk televizyonu Turkish Channel’ın gerçek belgelere dayalı, farklı bir bakış açısı ile sunulan bu programı mutlaka izleyin

Amerika’da yaşayan Türkler ve Amerika’da neler olup bittiğini merak edenler… Siz siz olun Turkish Channel’dan sakın ayrılmayın. Unutmayın, size sadece Turkish Channel yeter…

Diğer Programlarımızı izlemek için : www.TurkishChannelUSA.com

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// CEM CÜNEYD CANAN : ERMENİ SOYKIRIMLARI VE HOCALI


ERMENİ SOYKIRIMLARI VE HOCALI

Ermenilerin, günümüze kadar söyledikleri yalanların külliyatını yapmamak, ne büyük talihsizlik! “Dağdan gelip, bağdakini kovan” Ermeniler, her türlü melânete başvururken, bütün iğrenç davranışlarını yok sayarak, Kafkasya’ya sonradan geldiklerini hep unuttular. Tarihin her döneminde; Pers İmparatorluğunun yıkılmasından, İskender’in, daha sonra da sırasıyla Selevkosların, Romalıların, Bizanslıların, Selçuklu Türklerinin ve nihayet Osmanlı Türklerinin egemenliğinde yaşamış olduklarını, daima diğer milletlerce kullanılmış olduklarını da hiç hatırlamak istemediler! Bizim de unuttuğumuz gibi!

Birazcık TÜRK TARİHİNİ bilsek, birazcık Rus tarihçilerini okusak, Ermeni yalanları ve yaptıkları SOYKIRIMLAR karşısında da sadece HOCALI’NIN acısını hissettiğimizle kalmaz başkaca acılarımızın olduğunun da farkına varırdık.

Mesela; 1578’de Osmanlı-Safevî savaşının sonuçlarını merak ederdik!

Mesela; 10 Kasım 1724’de Rus Çarı I. Petro’nun, aşağıdaki satırlardan birazcık haberimiz olurdu!

“Biz sizi, aileleriniz ve nesilerinizle birlikte âli İmparator himayemize kabul ettik ve bundan sonra özgür olarak yaşamanız için Hazar Denizi kıyısında yeni alınan İran topraklarımızda huzurla yaşamanız ve kendi yasalarınıza göre Hıristiyan mezhebinize hizmet edebilmeniz için geniş toprakların ayrılmasını emrettik. Biz, Hıristiyanlık adına sadık Ermeni milletini kendi himayemizde tuttuğumuz sürece, size Majestelerinin fermanını bağışlıyoruz ve o yeni alınan İran topraklarının yöneticilerine, sizden birileri oraya gittiğinde, onların sizi Gilan ve Mazandaran’da olduğu gibi, Bakü’de ve diğer uygun yerlerde de kabul etmekle kalmayıp, yaşamanız ve yerleşmeniz için rahat yerler ayırmaları ve bundan sonra sizi her türlü ihtimam ve güvenlik içinde tutmaları için adımızdan ferman gönderdik.”

“Ermeni temsilciler düşmandan korunma ricasıyla bize sığınmıştır; bunu gerçekleştirme imkânımız yoksa o zaman onların yeni ele geçirdiğimiz İran topraklarına yerleşmesine izin verelim. Onların… Hazar kıyısındaki topraklarımıza yerleşmesine izin verdik ve usulen hamilik fermanı gönderdik. Eğer Türkler bu konuda sizinle konuşursa, o zaman onlara şu cevabı verin: ‘Biz Ermenileri çağırmadık, fakat aynı mezhepten olduğumuzdan onlara hamilik etmemizi rica ettiler; biz, Hıristiyanlık adına Hıristiyan olan Ermenilere ret cevabı veremezdik…” dediğini hatırlardık!

Mesela, İran’da Nadir Şah’ın öldürülmesini,

Azerbaycan Hanlıklar dönemini,

1804’de İran’a karşı Rus’ların Azerbaycan hâkimiyetini,

1806’da Rusların, Bakü, Derbent, Gence, Karabağ, Kuba, Nahçıvan, Revan, Şeki, Şirvan, Talış’ı ele geçirdiğini,

12 Ekim 1813 Gülistan Antlaşmasını,

Kaçar Hanlığı’nın, Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa ile yaptığı işbirliğini,

16 Temmuz 1826 da İran ordusunun başarısız Azerbaycan harekâtını,

1–14 Ekim 1827 de Rusların tekrar Marendi, Nahçıvan, Revan ve Tebriz’i aldıklarını,

29 Temmuz 1828 Türkmençay Antlaşmasını ve o dönemde ki yaşanmış acıları da hatırlardık!

Mesela, Rus Tarihçilerin “ 20. Yüzyılın başlarında –ZAKAFKASYA’DA- ikamet eden 1 milyon üç yüz bin Ermeni’nin bir milyondan fazlası bu bölgenin yerel halkı değildir, onlar bizim tarafımızdan göç ettirildiler” (N. Şavrov–1911)

“Ermeniler, ağırlıklı olarak, Müslüman toprak beylerinin arazilerine yerleştiler.” “Ermenilerin İran’dan bizim eyaletlere göç etmesi üzerine kayıtlarını okumak yeterli olacaktır.” (A.Griboyedov–1977)

“Ruslar kendi jeopolitik çıkarları uğruna Kafkasya’nın demografik yapısını değiştirdiler.” Samuel A. Weems (2002) dediklerini hatırlardık!

Mesela, Thomas de Waal’ın;

“19.yüzyılda metrolop ülkenin, binlerce aileyi Türkiye ve İran’dan burada ikamet etmeleri için göç ettirmesinin ardından İrevan gitgide Ermeni kenti oldu. Bununla birlikte, henüz 1870’li yıllarda burada toplam 12 bin kişi oturuyordu, başka bir deyimle bu kent hatta Şuşa’dan bile küçüktü. Ve Ermeni mülteciler iş bulmak için Bakü’yü tercih ederlerdi. (Lourie, Yerevan’s Phenomenon, p. 177–178).

İrevan, daha büyük göç dalgasının ardından şimdiki gibi oldu…

1918-1920’li yıllarda İrevan, bir süre bağımsız olan ve Anadolu’dan göç etmiş yüz binlerce Ermeni’nin tek sığınağı olan Ermenistan devletinin başkenti oldu. 1920 yılında Sovyet Ermenistan’ın başkenti oldu. 1932 yılında İrevan’ı ziyaret eden Yahudi yazar Artur Koestler, kenti Filistin’de o dönemde bulunan Yahudi mahallelerine benzetmiştir: “…nüfus çoğunlukla Türkiye, Avrupa ve Amerika’dan göç etmiş mülteci ve göçmenlerden oluşurdu. Çoğu zaman yolu geçerken bozuk Rusça ile sorduğum sorulara düzgün Almanca ve Fransızca yanıtlar verirlerdi…” (Koestler, The Invisible Writing, р. 109).

…kendi devletinden yoksun olan halk tüm dünyaya yayılmıştı. Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sırf Ermenilerin yeni vatanının olması için kurulmuştu.” diyerek, yazdıklarını hatırlardık!

Mesela, Tarihin derinliğine inmeden, 1905 yılı (6–9 Şubat), (20–30 Ağustos), (20–25 Ekim) BAKÜ, REVAN, NAHÇIVAN (Cehri-Elince-Şurut) ŞERUR, DERELEYEZ, EÇMİEDZİN, SÜRMELİ, GENCE, ERES, ŞUŞA, HOCALI, KAZAK da Ermenilerin yaptığı SOYKIRIMINI hatırlardık!

Mesela, Mart 1918 de ŞAMAHI’DA şehit edilen SEKİZ BİN, Nisan 1918 de BAKÜ’DE şehit edilen ON İKİ BİN Azeri kardeşimizi, Nisan 1992 de AĞDABAN Soykırımını hatıralardık!

Mesela, Fransa Kafkasya Yüksek Komiseri Damien de Martel tarafından 20 Temmuz 1920 yılında Fransa Dış işleri Bakanlığı’na gönderilmiş olan;

“… Bu askeri operasyonlara gelince: Ermenistan’dan yeni dönen tanıklardan operasyonların nasıl yapıldığına dair bir takım bilgiler edindim. Haziran sonlarında Ermeni askeri birlikleri İrevan’ın güneyinde 40.000’i aşkın Müslüman’ın [Azerbaycanlının] ikamet etiği 25 Tatar [Azerbaycanlı] köyünü ablukaya aldılar. Başkente yakın bölgede oturan ve her hangi bağımsızlık iddiasında bulunmayan bu insanlar hep barışçıl bir tutum içinde sakin bir yaşam sürmüşler. Ermeniler onları top ateşi altında tutarak oturdukları köylerden kovdular ve Aras nehrine attılar. Boşalan köyler kısa sürede gelme Ermeniler tarafından işgal edildi. Bu olaylar sırasında Ermeni askerler kadın ve çocuklar da dâhil olmak üzere 4000 kişiyi Aras nehrine atarak katlettiler.” dediği raporun yansıttığı acıları hatırlardık!

Mesela, Ermenilerin, Kafkasya’nın yerli halkı olmadığını söyleyen Ermeni bilim adamlarından,

B.İşhanyan (Tarihçi) “Kafkas halkları” eserinde şöyle yazıyor: “Antik çağda Ermenilerin gerçek vatanı olan Büyük Ermenistan Küçük Asya’da, yani Rusya dışında bulunuyordu.” (B.İşhanyan, Kafkasya halkları, s.18, Petrograd, 1916)

Ermenistan SSC bilimler akademisinin ilk başkanı İ.Orbeli; “Şimdiki Dağlık Karabağ, ortaçağda Albanya’nın bir parçası olmuş, ardından Ermeni derebeyleri tarafından işgal edilmiştir”(İ.Orbeli, Seçme eserleri, s. 358 Erivan, 1963)

Manuk Abegyan’ının; “Ermeni halkının kökü nedir; nasıl ve ne zaman, nereden ve hangi yollardan buraya (İrevan topraklarına) geldi, Ermeni olmadan önce ve sonra hangi tayfalarla bağlantıları oldu, dilini, etnik yapısını kim ve nasıl etkiledi? Bizim elimizde bunları kanıtlayacak açık ve net deliller bulunmamaktadır.”( M. Abegyan, Ermeni edebiyat tarihi, s.11, Erivan, 1975), dediklerini hatırlardık!

Mesela, 1993 yılında Ermenistan sınır kapısının kapatılmasından 16 yıl sonra; O “üst akılın” yönlendirmesi ve İsviçre’nin arabuluculuğu ile Zürich’te 10 Ekim 2009’da “Diplomatik İlişkilerin Tesisi” “İkili İlişkilerin Geliştirilmesi” protokollerinin, Ermenistan ile neden imzalanmış olduğunu sorgular, söz konusu protokolleri Ermenistan’ın 23 Nisan 2010’da askıya aldığını, Şubat 2015 tarihinde de parlamentosundan tamamen geri çektiğini, bizim ise halâ o protokolleri TBMM gündeminde tutmakta olduğumuzu hatırlardık!

Mesela, Ermeni birliklerinin, Azerbaycan mevzilerine sızmaya çalışırken, 24–25 Şubat 2017’de çıkan çatışmada şehit olan 5 Azerbaycan askeri, Agşin Abdullayev, Şahlar Nezerov, Tural Haşımlı, Zülfü Gedimov ve Zakir Ceferov’ların, memleketleri Bakü, Şeki, Haçmaz, Beylaqan ve Yardımlı’da toprağa verildiğini, hatırlardık!

Şayet, tarihi derin-çukur-yüksek-resmi-gayri resmi diye ayırmadan okuyabilseydik, sadece HOCALI’YI değil AZERBAYCAN’IN yaşanmış bütün acılarını hatırlardık!

Rusların “sağıra yatan” oyalama politikalarına birazcık dikkat ederken, dindaşları olan Ermenileri, neden Rusya’nın iç bölgelerine yerleşmelerine, hiçbir şekilde izin vermemiş olduklarını düşünürdük!

Kaynak: 1905.az

Cem Cüneyd CANAN

ERMENİ SORUNU DOSYASI : ERMENİ TEHCİRİ VE GERÇEKLER


ERMEN TEHCR VE GEREKLER.pdf

ERMENİ SORUNU DOSYASI : ERMENİ SOYKIRIMI ALDATMACASI VE 1919-1920 ADANA KATLİAMLARI


ERMENİ SOYKIRIMI ALDATMACASI VE 1919-1920 ADANA KATLİAMLARI

Türkleri, Fransa’da Germen asıllı Frank hanedanlarının hüküm sürdüğü yıllarda düzenlenen I. Haçlı Seferi sırasında Fransızları tanıdılar. Hıristiyan Avrupa dünyasının XI. yüzyıl sonlarında Kudüs’ü kurtarma söylemi ile Türkleri Anadolu’dan atmak ve bütün Orta Doğu’yu ele geçirmek için başlattığı dini, siyasi, ekonomik amaçlı seferlerin düzenlenmesi amacıyla ortaya atılan 100’ün[1] üzerindeki projenin büyük çoğunluğunda Fransız teorisyenler adlarını duyurdular.

Janglörlerinin köy köy dolaşarak halkı teşvik ettiği Fransa, Haçlı seferlerinin başlangıcından itibaren etkin bir rol oynamış, tüm seferlerde kuvvetlerini bulundurmuştur. Papalık merkezince yapılan sefer çağrılarına katılan Fransa kralları özellikle II., III., VII. ve VIII.[2] Haçlı seferlerinde çok etkiliydiler. Rama ve Bizans’ın politikaları gereği Arminia bölgesinden Anadoluya dağıtılan Ermeni toplulukları Fransızlar bu seferler sırasında tanıdılar. Çukurova Ermenileri Bizans baskısıyla sığıntı olarak yaşadıkları bölgeye gelen konuklarını sevinçle karşılayıp, onlara erzak, asker ve danışman yardımlarında bulundular. Frank asılzadesi I. Baudoin, Ermeni danışmanı Bagrat’ın yönlendirmesi ile 6 Şubat 1098’de geldiği Urfa’da yaşlı ve varisi olmayan Ermeni Prensi I. Toros tarafından evlatlığa kabul edildi. I. Baudoin beraberindeki şövalyeleri Ermeni zenginlerinin varlıklı kızlarıyla evlenmeye teşvik etti. Karısı ve çocukları bu sırada öldüğünden, kendisi de bir Ermeni soylusunun kızı ile evlenerek[3] onlara örnek oldu. Franklar Adana, Tarsus ve Misis gibi merkezleri de kontrollerinde bulundurdular. Bölge Ermenileri ile hakimiyet mücadelesi için çatışmalarına rağmen yakınlık ve ilgilerini devam ettirdiler.

Kutsal amaçlarla Haçlı seferlerine çıkan Franklardan Renaud de Chatillon, 1153 ilkbaharında Antakya hakimesi Contance[4] ile evlendikten sonra Ermeni Prensi I. Toros’un asker desteğiyle çıkartma yaptıkları Kıbrıs’taki Rumlara tarihin utançla kaydedeceği cinayet ve tecavüzlerde bulundular. Kiliseler, manastırlar ve adadaki herşey yağmalanıp ateşe verildi. Kadınlara tecavüz edildi. İleri yaştakiler ve çocuklar boğazlandı. Burunları kesilerek ağır hakaretler edilen papazların İstanbul’a[5] gönderilmesi, Hıristiyanın Hıristiyana zulmü olarak tarihe geçmiştir.

Çukurova Ermenileri II. Hetum’un (1298-1305) marifetiyle Papalık merkezi ile haberleşerek yardım sağlamaya ve Roma Kilisesi’nin halkasına girmeye çalıştılar. Kardeşi Oşin (1306-1320) ve onun oğlu V. Leon (1320-1341) zamanlarında Fransa’dan yardım alınması, Papalık aracılığıyla bölgeye Haçlı seferi yapılması amacıyla girişimlerde bulundular. V. Leon geride evlat bırakmadığından, Rupenyan-Hetumyan soyu sona ererken, Çukurova Ermenilerini akrabalık kurdukları Kıbrıslı Frank reisler[6] yönetmeye başlayacaktır. Batılılarla ilişki kurarak varlılıklarını sürdürmeye çalışan bölge Ermenilerinin maceraları yönetim sınıfının Franklaşması sonucunu doğuracak, son Ermeni reisi IV. Leon da Batı’ya kaçacak ve sürgün yaşarken 1393’te Paris’te[7] ölecektir.

Fransızlar Haçlı seferleri sırasında “Kutsal Kudüs” yolunda ilerlerken Suriye ve civarının zenginliğini görmüşler, bölgeyle yakından ilgilenme gereği duymuşlardı. Bu sırada Marunilerin 1250 yılındaki yardımlarına karşın, dört yüz yıl sonra XIV. Lui zamanında Lübnan’da yaşayan bu topluluk Fransa’nın[8] himayesine alındı. Fransa’nın Osmanlı Devleti bünyesindeki azınlıklarla ilgisi sadece bu bölgeyle sınırlı kalmadı. Aynı ilgi Çukurova ve diğer bölgelerdeki Ermeni tarih ve kültür varlıkları üzerinde, XIV. yüzyılın sonlarıyla XVII. yüzyılın başlarında özel görevli Fransız araştırmacıların[9] tespitleriyle yoğunluk kazanacaktır. Fransa’nın Çukurova ve diğer bölgelerdeki Ermeni tarihi varlığını yayın yoluyla kamuoyuna yansıtması, ilmi araştırmadan ziyade Suriye -Musul- Çukurova üçgeninde bir hakimiyet alanı oluşturmaya zemin hazırlamak şeklinde gelişme göstermiştir.

İran Ermenilerinin XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Adana ve civarlarına yerleşmeleri[10] için ileriye yönelik yatırımlar yapan Fransa, Mısırlı İbrahim Paşa’nın Çukurova’da askeri kontrol sağladığı yıllarda (1832-1840) bir hayli ümitlenecektir. Mısır, Suriye ve Çukurova üzerindeki etkinliğini İngiltere’nin çabalarıyla[11] geçici olarak kaybeden Fransa, 1852-1853 yıllarında Fransız Bilim Akademisi elamanları aracılığıyla Sis, Haçın, Anavarza, Misis Ermenilerinin kültür ve arkeolojisini inceletip, bölgedeki etnik nüfus üzerinde çarptırıcı yayınlarda[12] bulunarak “Kilikya Ermenistanı” imajını canlandırmaya çalışmıştır. Bu proje; Osmanlı Devleti ile ilgili olarak Fransa Dışişlerine 1581’de gönderilen raporda: “Eğer doğudan İran, batıdan İspanya ve Avusturya, içeriden de azınlıklar birlikte harekete geçtikleri takdirde…” bu devletin kısa sürede yok olacağının belirtilmesi[13] düşüncesinden hareketle, Fransa’nın iktisadi çıkarları üzerine bina edilmişti.

Yunanlıların Osmanlı Devleti’nden koparılarak Türkler üzerinde katliam yapılmasına İngiltere ile destek veren Fransa, Anadolu’daki Ermenilerin fikri ve fiili değişimleri için de çalışmalarda bulundu. Osmanlı gayrimüslim vatandaşları üzerinde yabancıların ve özellikle Fransızların yakın ilgisi sonucu, 1860’lı yıllarda Anadolu’daki Ermenilerde Çukurova’yı vatan edinerek dış dünyaya açılacak[14] sahile ulaşma fikri yoğunlaşacaktır.

Sıcak denizlere inmek, zenginlik kaynaklarına sahip olmak Rusya’nın da tarihi emellerindendi. Rusya 93 Harbi sonunda Osmanlı topraklarındaki Ermeni toplumu üzerinde koruyuculuk hakkına sahip olmuştu. İngiltere ve Fransa’nın araya girmeleriyle Ayestafanos Antlaşması’nın 16. maddesinin Berlin Antlaşması’ndaki 61. maddeyle değiştirilmesi sonucu “Ermeni Meselesi” diye siyasi amaçlarını yürütecekleri bir zemin hazırlamışlardı. Hindistan yolu ve dünya politikası üzerinde Rusya’nın Ermeniler üzerindeki girişimlerini gören İngiltere’nin bu toplumla ilgilenmesi, Osmanlı Devleti toprakları üzerinde Ermeni komitelerinin[15] isyan, terör ve katliamlarının planlı zaman dilimlerinde gerçekleşmesine neden olacaktır.

Alman Generali Moltke’nin “Ben onları Hıristiyanlaşmış Türkler zannettim” diye tanımladığı, ülkenin pek çok yerinde ibadetlerini bile Türkçe yapan sadık vatandaş Ermenileri Osmanlı Devleti’ne ihanet durumuna getiren ruh ve fiil değişmesinde, Amerika[16] ve Avrupalı[17] misyonerlerin XIX. yüzyıl başlarından itibaren yoğun çalışmaları ile akabinde açtıkları mektep, kolej gibi kuruluşlardaki telkinlerinin büyük önemi vardır. Alman emperyalizminin XX. yüzyıl başlarında iyice belirginleşmesi

İngiltere ve Fransa’yı ürkütmüş, Osmanlı Devleti’ni koruma politikası bırakılarak Rusya ile ittifaka girilmişti. Bu devletlerin teşvik ve yardımlarıyla Ermenilerin Türkler üzerinde yaptıkları katliamların devam ettiğini, suni bir Ermeni meselesinin Osmanlı coğrafyasında Ermenistan teşkiline yönelik olduğunu gören Osmanlı devlet adamları yeni bir denge unsuru olarak[18] Almanya ile ittifaklaşmada bir sakınca görmeyeceklerdir.

Osmanlı Devleti XIX. yüzyıl başlarında kurumlarının çağı geriden takip etmelerine karşın, Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’da stratejik konumunu koruyan bir güç olarak varlığını hissettiriyordu. Söz konusu yüzyıl ortalarından itibaren Osmanlı devlet adamlarının çağın ilerlemelerine ayak uydurabilmek amacıyla açtıkları okullar Fransız eğitim sistemi ağırlıklı olacaktır. Buna paralel olarak Osmanlı ülkesinde açılan azınlık ve yabancı okullar arasında Fransızlar, Ermeniler üzerinde Katolik mezhebinin yaygınlaştırılması, Bulgar öğrenciler arasında milliyetçiliğin[19] uyandırılması yönünde yoğun çalışma yapacaklardır. Azınlıklar üzerindeki fikri eğitimin fiili yansıması, Müslüman Türkler üzerinde imha metodu kullanılarak bağımsızlığın sağlanması hareketleri şeklinde görülecektir.

Osmanlı Devleti XIX. yüzyıl sonlarında Doğu Anadolu’da Ermeni ihtilal komitelerinin Türkler üzerindeki öldürmelere yönelik isyanlarla sarsılırken, Fransa marifetiyle güney topraklarında gelişen Zeytun Ermenilerinin[20] sürekli isyan ve yok etme siyaseti yoluyla bağımsızlığa ulaşma hareketleri ile uğraşmak zorunda kalıyordu. Fransa Zetunluların isteklerini Babıâli nezdinde desteklerken, devlet yönetimini değiştirmeyi amaçlayan Jön-Türklerin ülkesindeki çalışmalarına da[21] ev sahipliği yapmaktan çekinmeyecektir.

Anadolu’da Rusların ve Batılıların teşvikiyle gelişen Ermeni komitelerinin katliam hareketlerinin yanı sıra, 1911 Fransız-İtalyan sömürge antlaşmasına karşılık olarak gelişen Trablusgarp’daki Türk- İtalyan Savaşı’na Türk vahşeti yakıştırılması yapılmış, olaylar Fransız kamuoyunda ters yüz edilmeye çalışılmıştır. Tarafsız tespitleriyle tanınan Fransız yazar Pierre Loti 10 Aralık 1911 tarihli yazısında[22] Bu üzüntülü itirazlarım yalnız İtalyanlara karşı değildir. Sözlerim hepimizi, Avrupa’nın bütün Hıristiyan halkını içine almaktadır. Yeryüzünde en fazla insan öldüren biziz. Dudaklarımızda kardeşlik kelimesi olduğu halde, her yıl daha da çoğalan yakıp yıkıcı maddeler icad ederek, Afrika’da, Asya’da yağma ve çapul düşüncesi ile kan ve ateş saçan bizleriz. Kendi medeniyetlerine uymayanları, bizim kadar silahlanmamış oldukları için, hiçbir şeyi umursamadan, incelemeden hor görüyor, top gülleriyle eziyoruz. Öldürebildiğimiz kadarını öldürdükten sonra, onları gayemize uygun şekilde işletmeye başlıyoruz” demek suretiyle kendi devletinin ve basının gerçek yüzünü ortaya koymuştu.

Dünyada gelişen sömürgecilik yarışında Almanya’nın Osmanlı Devleti toprakları üzerinde gelişme sağlamasına karşı, ezeli rakibi İngiltere ile ittifak kurarak karşılık veren Fransa Çanakkale Muharebelerine iki torpido botu, dört denizaltı, bir kruvazör, on beş mayın tarama gemisi ve deniz uçaklarıyla[23] katılmış, 253.000 Türkün cephede şehit edilmesinde ortak rol oynamıştı.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarını paylaşım anlaşmalarında bulunan Fransa, pamuk ve diğer kaynaklarını sömüreceği Çukurova ile Suriye, Musul’un petrollerinin taşınmasında kullanacağı İskenderun’a[24] sahip olmak için ortaklarıyla anlaşacaktır.

1909 Adana Olayları

Geçmişte Çukurova için yoğun ilgi gösteren Fransa ile bölge Ermenilerinin[25] istekleri karşılıklı uyum göstermekteydi. Doğu Anadolu’daki isyan hareketlerinin sonuç vermediğini gören Adana Piskoposu Paul Terziyan 6 Temmuz 1898’de hazırladığı bir projeyi Fransa Hariciye Nazırlığı’na göndermiş, Rusya’ya kaçan 30.000 kadar Ermeninin bölgeye yerleştirilmesi sonucu kurulacak Ermeni Devleti’nde siyasi üstünlüğün Fransa’ya ait olacağını, bu sayede Fransa’nın Orta Doğu’daki konumunun kuvvetlenebileceğini[26] söylemişti. Doğu Anadolu’da ve İstanbul’da Türk katliamı yaparak kargaşa ortamında Avrupalı devletlerin müdahalesi ile büyük Ermenistan’ı kurma hayalleri gerçekleşemeyen Ermenilerin Adana, Dörtyol taraflarına sürekli nüfus kaydırmak suretiyle küçük Ermenistanı kurma hazırlığı yaptıkları bir gerçektir. Adana Gregoryen Ermeni Piskoposu Muşeg’in silahlandırdığı Ermeniler 14 Nisan 1909’da Adana’da, hemen ardından Dörtyol’da Türkleri öldürüp[27] yabancı müdahalesine yönelik isyan çıkardıklarında, her iki merkezde de Doğu Anadolu’dan gelip doluşan Ermeniler büyük bir nüfus yoğunluğu oluşturmuşlardı.

Adana, Sis (Kozan), Cebel-i Bereket ve İç-il sancaklarından oluşan Adana Vilayeti’nde, 1909 itibariyle 60.000 Ermeni, 15.000 Rum, 25.000 Arap, 450.000 nüfus[28] bulunduğu Cemal Paşa’nın kayıtlarında geçer. İngiliz kaynaklarına göre Adana Vilayeti’ndeki nüfusu 75.000 Ermeni, 290.000 Müslüman; Osmanlı kayıtlarına göre 57.686 Ermeni, 341.903 Müslüman[29] bulunduğu şeklinde bilgiler vardır. Adana nüfusunun gayrimüslimler lehine artması aslında daha öncelere dayanan bilinçli hareketlerden kaynaklanmaktadır. Bahçe, Kars (Kadirli), Kozan ve Haçın (Saimbeyli) dışında, Adana ve diğer kazalarında 1525’te toplam nüfusun %1.4’ünü oluşturan gayrimüslümler, 1547’de %2.3’e yükselmiş, 1572’de ise %2’ye düşmüşlerdi. Adana Şeriyye Sicillerinde 1175/1761 yılı cizye beratında geçen Eramine-i Acem ifadesi[30] bize XVIII. yüzyılda doğudan Ermeni nüfusunun yönlendirildiğini gösterir.

Bölgede yaşayan Ermeni halkının çoğunluğu Türk kültürüne adapte olmuşlardı. Türkçe konuşurlar, iktisadi yapıyı[31] kontrol ederlerdi. Bizans Devleti’nin siyaseti gereği İslam dünyasına bir set olmaları için önceden bu bölgeye yerleştirilen Ortodoks Ermenilerinin dini merkezi olan Sis Katagikosluğu da burada bulunmaktaydı. Rusya’nın bölge Ermenilerini Eçmiyadzin Kilisesi’ne bağlama girişimlerine karşın, Osmanlı Devleti onların inançta daha bağımsız yaşamaları için[32] bu merkezi kurdurmuştu. Böylece Rusya’nın kontrol bölgesi oluşturma çabasının geçici olarak kırılmasına rağmen, III. Napoleon zamanında Fransızların,[33] daha sonraları da İngiliz papazlarının telkinleri sonucu, XIX. yüzyılın sonlarında borçlandırdıkları[34] Türklerden geniş topraklar edindiler. Çukurova Ermenileri ile birlikte bölgede ekonomik nüfuz sahası oluşturmak isteyen Fransız sermeye grupları, 1906 yılında şimdiki geniş ve verimli Mercimek Çiftliği topraklarını[35] ele geçirmeye çalıştılar.

1885 yılında Aladağlar da üç firması vasıtasıyla maden işletme ruhsatı alan Fransızlar,[36] 1913’te çiftliği 75 yıl süreyle[37] kiralamayı[38] başarmışlardı.

Eskiden Kilikya diye anılan Adana, Maraş ve çevresine bir kontrol sahası oluşturarak Akdeniz’e inmek, buradan Orta Doğu’ya sarkmak amacı Fransız, İngiliz ve Rusların bölgeyle yakın ilgilerinde yarışa girmelerine neden olmaktaydı. Ermeni komiteleri Anadolu’yu kan gölüne döndüren eylemlerine rağmen, Batılıların müdahalesini alamamışlar, yeni bir ümitle Çukurova’yı hedef edinmişlerdi. Ermeni komiteleri 1905 yılında Paris’te yaptıkları bir kongrede Kilikya’nın istiklali için müdahale yönünde karar[39] bile almışlardı.

İstanbul ve Doğu Anadolu olaylarını tertipleyen Taşnak., Hınçak komitecilerinin girişimiyle Van, Muş, Bitlis, Harput, Diyarbakır, Maraşlı Ermeniler[40] bölgeye doluştular. Adana ve Cebel-i Bereket köylerine anormal sayıda Ermeni yerleşti.[41] Hükümetin resmi kayıtlarına göre, Ermeni evlerine nüfusta gösterilmeden 5-6 aile yerleştirildiği ve yalnız 1903’ten 1909 yılına kadar geçen sürede Adana’da Ermeni nüfusunun %40 oranında[42] arttığı görülmekteydi. Adana İğtişaşı olarak anılan olaylar sırasında bir evde barınan aile sayısının 10-15’e[43] çıkması komitelerin planlı çabalarının ürünüydü.

Taşnak ve Hınçak komiteleri üzerinde etkisini arttıran Adana Gregoryen Ermeni Piskoposu Muşeg Efendi Dörtyol’daki Ermenilerden Bedros kumandasında üç yüzü aşkın[44] Postallı adıyla gerilla kuvveti oluşturdu. Amerika ve Rusya’da eğitilmiş Ermeni fedailerinden subaylar tayin ederek[45] silahlı eğitimlerini sağladı. 1908 Meşrutiyeti’nin silah taşıma serbestiyetinden yararlanan komiteciler Kıbrıs, Beyrut ve İzmir’den gizlice silah getirirlerken,[46] Muşeg Efendi “1895’in her Ermenisi için bir Türk” söylemiyle intikam alınmasını, “bir ceketi olan onu satıp silah almalıdır” vaazıyla[47] da Ermenileri silahlanmaya teşvik ediyor, köy köy dolaşarak sattığı silahlardan[48] önemli bir kâr sağlıyordu. Olaylar öncesi yalnız Dörtyol’da 50.000 silahlı Ermeni fedaisinin[49] bulunması, Türklere yönelik imha planını açıklamaktadır.

Muşeg Efendi aylar öncesi başlattığı isyan hazırlıklarını tamamlayıp, bir bahane ile Mısır’a gitti.[50] 9 Nisan 1909 Cuma günü İsfendiyar ve Rahim adındaki iki Müslüman gencin Ermeni Ohannes tarafından[51] Adana’da vurulmasıyla[52] ortam gerginleşti. Başkent İstanbul’da 13 Nisan 1909’da (31 Mart 1325) 31 Mart Vakası’nın patlak vermesini fırsat bilen Ermeniler tarafından aynı akşam birkaç Müslümanın öldürüldüğü söylentisinin[53] çıkması tarafları hareketlendirdi. Müslüman evlerine haç işaretleri çizen Ermeniler köylerinde, yollarda ve kasabalarda erkek ve kadınlara saldırıp, jandarma ve halkı katlederek[54] Türkleri karşılık vermeye zorladılar. Adana’nın önde gelen dava vekillerinden Gökdereliyan Karabet[55] ile Papaz Tatılyan[56] Adana’da, Papaz Deyr Sehak, Beyr Rupen, Dersak, Hınçak Karabet İskender[57] ve Bedros[58] Dörtyol’da katliama yönelik isyanları yönlendirdiler.

Akşam başlayan çatışmalar 14 Nisan 1909 Çarşamba günü Adana merkez ile Hamidiye kasabasına, Erzin’e, 15 Nisan’da Hasanbeyli’ye, Ocaklı’ya, 17 Nisan’da Nacarlı, Bahçe, Osmaniye, ve Payas’a[59] sıçradı. Zeytun, Haçın, Sis ve diğer merkezlerdeki Ermeniler önlerine çıkan Türkleri katlederek Dörtyol’daki[60] isyana katıldılar. Bu sırada çatışmalar Tarsus ve Mersin taraflarına sirayet etmeye başladı. İstanbul’daki olayın şaşkınlığını hemen atlatamayan Hükümet’in sevkettiği askeri kuvvetlerin tamamı bölgeye henüz ulaşmamış, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman ve diğer savaş gemileri 25 Nisan dolaylarında Mersin ve İskenderun’a gelmişlerdi.[61] Yerel kuvvetler ve redif taburlarının devreye girmesiyle bölgede kısmen sükunet sağlanmıştır.

Yabancı savaş gemilerinin varlığını fırsat bilen komiteciler sinsice bir plan uyguladılar. 25 Nisan 1909’da[62] Dede ağaçtan Adana’ya gelen Rumeli kuvvetlerine Komiteciler kurşun ve bomba yağdırdılar. Böylece Adana Olayı’nın ikinci safhası başlamış oldu.[63] Yabancı müdahalesini sağlamaya yönelik bu kanlı girişimden sonuç alamayan bu komitecilerin genişlettikleri olaylar 30 Nisan’dan itibaren[64] kontrol altına alındı. Bölgede göreli İngiliz subayı ve görevlilerin amirlerine verdikleri raporlar ile isyan mahalline gelen savaş gemilerinin dengeleyici dağılımı açık şekilde olaylara yabancı müdahalesini önlemişti. İstanbul ve Avrupa basınlarındaki Ermenilerin taraflı yayınlarına karşın,[65] Alman filo komutanın Avrupa basınına yatıştırıcı bilgiler vermesi[66] komitecilerin planlarını alt üst edecektir. Olayların yatışmasından sonra dış basın ve Meclis-i Mebusun milletvekilleri marifetiyle Ermeniler olaylarda mazlum taraf olduklarını, suçluların cezalandırılması[67] gerektiğini gündemde tuttular. 2 Mayıs 1909’da bölgede sıkıyönetim ilan edilmesi kararı alan Hükümet, Tekirdağ Millet Vekili Agop Babikyan, Kastamonu milletvekili Yusuf Kemal (Tengirşenk), Danıştay Başkatibi Arif Bey ve Yargıç Musdigyan Efendi’den oluşan bir soruşturma komisyonunu[68] görevlendirdi. Hınçak cemiyetibaşkanı Muradyan (Hamparsum Boyacıyan),[69] Babikyan’ı ölümle tehdit ederek[70] olayları ve ölü sayılarını çarptırmaya çalıştı. Dahiliye Nazırı Ferit Bey’in Müslümanlardan 1924 ölü, 533, yaralı Ermenilerden 1455 ölü 382 yaralı olduğunu Mecliste[71] açıklamasına rağmen, Ermenilerin sayı oyunlarına kanan Adana Valisi Cemal Paşa, toplam 1700 Ermeni ve 1850 Müslümanın[72] yaşamlarını yitirdiklerini belirtmiştir.

Osmanlı hükümetinin olaylarla ilgili resmi tespitlerine rağmen,[73] Cemal Paşa’nın Ermeni kayıplarını yüksek tutması, bazı yetkililerin bölgeye yabancı müdahalesinden kaynaklanan tedirginlik ve endişelerinden kaynaklanmıştır. Nitekim, tutuklanan[74] Müslüman sayısında büyük artışlar olması, Cemal Paşa tarafından astırılan 47 Müslümanın idam edilmesine hazırlanan dayanaktır. İdama mahkum edilen 29 suçlu Ermeninin cezalarının müebbet hapse çevrilmesi[75] ise İttihat Terakkicilerin[76] tarihi yanlışlıklarının[77] bir taraftan diğer halkasını oluşturmuştur.

Soruşturma Komisyonu üyesi Yusuf Kemal Bey tüm belgeleri İngiliz Konsolos Yardımcısı Doughty Wylie’ye vererek raporundaki gerekli gördüğü değişiklikleri yapmasını istemişti. İstanbul’a dönen Yusuf Kemal Bey Babikyan’a raporlarını yeniden yazıp Meclise sunmasını önermesine rağmen, Babikyan devamlı şekilde kaçamak yapıyordu. 1 Ağustos sabahı Doughty Wylie’nin sekiz sayfalık Fransızca raporunun bir suretini veren Yusuf Kemal Bey, ondan sonuç bölümü olan sekizinci sayfayı Türkçeye çevirerek imzalamasını önerdi. Ertesi gün raporunu bir zarf içerisinde Yusuf Kemal Bey’e iade eden Babikyan[78] sonuç bölümünü kasıtlı olarak kaybedecek, Yeşilköy’deki evinde şüpheli bir şekilde ölü bulunacaktır. Babikyan’ın raporlarının Meclise ulaşamaması nedeniyle Hükümet,

Şeyhülislam Hayri Bey, Hallaçyan, Zöhrap, Vartkes, Ali Münif Bey’in de aralarında bulunduğu sekiz kişilik heyeti olayların raporunu hazırlamaları için görevlendirdi. Heyetin hazırladığı rapor[79] Ermenilerle Türkleri karşı karşıya[80] getirdi. Her iki taraf olaylar nedeniyle birbirlerini sorumlu tutuyorlardı. Adana mebusu Ali Münif Bey’in Ermeni tanıkların ve Babikyan’ın olayları Ermenilerin başlattığını açıklamalarını alan Dahiliye Nazırı Talat Bey şu sonuca varmıştı: “Olaylardan maksat halkı kargaşa çıkartmaya kışkırtmak, Avrupa’nın dikkatini çekmek ve Çukurova’da özerk Ermeni Devleti’ni kurmaktı”.[81] Hükümetin bu yönündeki iddialarını geri çekmesini isteyen Ermeni Patriği Turiyan istifa tehdidinde bulunuyor, ardından Ermeni idamlarını engellemek amacıyla 7 Eylül’de istifasını Sadrazama gönderiyordu. Ermeni Ulusal Kurultayı da istifa tehdidinde bulundu.[82] Diğer etkenlerle[83] zaten bocalayan Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa, aksini vaat etmesine rağmen, Divan-ı Harplerde verilen idam kararlarını tasdik edince Talat Paşa görevinden[84] ayrılmak zorunda kalacaktır.

Böylesine ikilemlerin olduğu 1909 Adana Olayları, sonuçları itibariyle canlarını ve namuslarını müdafaa eden Türklerin cezalandırılmasına yönelik İttihat Terakkicilerin tarihi yanlışlıklarını ortaya koymuştur. Devlet ve millet ahengi yerine denge politikasının üstün tutulmasındaki yanlışlık, I. Dünya Savaşı sırasında da casusluk, ihanet ve katliamları görülen aynı Ermenilere güvenen İttihat Terakkicilerin sonlarını hazırlayan zincirin halkası olmuştur.

Ermeni Lejyonu ve Adana’da Yaptıkları Katliamlar

I. Dünya Savaşı öncesi kilise, kolej, azınlık ve yabancı okullardaki misyonerler marifetiyle Anadolu’daki Ermenilerin fikri ve fiili değişimleri sağlanmıştı. Daha önceleri ileri karakolu görevini yapmaya devam edeceklerdi. Ermenilerin Zeytun’da yapacakları isyan Dörtyol’dan başlatılacağı hükümet tarafından öğrenilmişti. İngilizlerin denetimindeki Mısır’da ermeni komitelerince yapılan toplantıda Adana ve çevresinde bir isyan yapılması kararlaştırılmış. Taşnak Sütyun Komitesi mensubu Sivaslı Gazaros 20 Mayıs 1914’te[85] bölgeye gelerek çalışmalarını başlamıştı. İtilaf Devletleri Yunanistan’dan silah, Kıbrıs’tan silah taşınmasını sağlayacaklar, Maraş Adana ve İskenderun’daki[86] ayaklanmayı çıkarma hareketi ile destekleyeceklerdi. Bölgedeki Ermeni isyanlarına destek amacı ile 23 Ocak 1915’te 60 kişilik müfrezeyi Adana’ya çıkaran İngilizler[87] ateşler karşılık görünce geri çekilmişlerdi. Bu olaylara 1915 Şubat ayı içerisinde Abraham Salcıyan, Artin, Bedros, Köşker Torosoğlu, Muallim Agop ve Dağlıoğlu Artin’in İskenderun Kıyılarında İtilaf Devletleri hesabına casusluk[88] faaliyetleri eklendi. Bölgede yapılan aramalarda ele geçirilen yüzlerce silah, bomba, dinamit ve barut[89] Ermenilerin direniş hazırlıkların göstergeleri idi.

Osmanlı Devleti bir çok cephede Çanakkale’de olumsuz şartlarda vatan savunması için çarpışırken Ermenilerin casusluk sabotaj, ihanet ve isyanlarıyla uğraşmak, kuvvet ayırmak zorunda bırakılmıştır. İsyanın genişlemesini önlemek isteyen Hükümet 24 Nisan ve 23 Mayıs 1915 talimatları ile Adana, Antakya ve İskenderun bölgesinde zararlı faaliyetleri tespit edilenlerin Halep’in Güneydoğusu ile Zor ve çevresine[90] sevk edilmesine karar vermek zorunda kaldı. Alınan sevk kararına uymak istemeyen bölge Ermenileri[91] Samandağı’na bağlı yedi köydeki isyancılarla birlikte Musa Dağı’na[92] çekilerek 41. Tümen kuvvetlerine direnmişlerdir. 21 Temmuz’da başlayan direniş, geceleyin sahile gelen Victor Hugo, Henri Quatre ve bazı İngiliz savaş gemileri 5000 yakın isyancıyı Mısır’ın Port Sait[93] Limanı’na kaçırmaları üzerine sona ermişti.

Ermeni göçmenleri Fransa’ya kaçınılmaz bir fırsat vermişti. İngilizlerin bilgisi içinde Fransa Savaş Bakanlığı 15 Kasım 1916’da Kıbrıs’ta bunlardan Legion d’Orient kurulmasına karar verdi.[94] Her biri 200’er kişilik altı bölükten kurulu bu Doğu Lejyonuna[95] 160 Suriyeli gönüllü Ermeniden oluşan bir bölük dahil edildi. Kıbrıs’taki Magosa yakınlarında bulunan askeri kampta sıkı bir disiplin ile eğitim Lejyon,1917’de Filistin’de[96] Suriye’de[97] Albay Allenby’ye göre hakkın ve Medeniyetin savunucuları (!) ile birlikte cephelerde.” dövüşen lejyona Fransızlar, Ermeni Lejyonu[98] adını vererek, I. Dünya Savaşı’nın galibi sıfatıyla, 1918 Aralık ayının ortalarında işgale başladıkları Çukurova’ya taşıdılar.

Haçlı seferlerinden itibaren Ermenilerle kültürel bağlarını sürdüren Fransızlar, Çukurova’nın zengin kaynaklarına sahip olmak için, onların 1915 tehcir olayından kaynaklanan intikam alma duygularından yararlanmak isteyeceklerdir.

Fransız hükümeti, Çukurova’ya 1918’de ve 1919 yılının sonlarına kadar Ermenistan adını vermişti. Başbakan Clemenceau, Suriye ve Çukurova için Suriye ve Ermenistan Yüksek Komiseri unvanı ile Georges Picot’u askeri idareci olarak atamıştı. Albay Bremond’un Ermenistan Baş Yöneticisi sıfatıyla seçildiği Çukurova’da sancak ve kazalara Gouverneur[99] denilen Fransız subayları tayin edilecektir. Posta, demiryolu, polis teşkilatlarında ise Ermeni asıllı memurlar görev başına getirilecektir. İşgalin ardından Fransızların çabalarıyla bölgeye Amerika, Mısır, Suriye, Kıbrıs ve Fransa’dan 120.000 civarında[100] Ermeni göçmen getirildi. Cezayir ve Tunuslu Müslüman askerler[101] de Fransa adına işgal hareketine dahil edildiler.

İngilizler, başlangıçta Rusya ile doğrudan komşu olmamak için Musul’u Fransa’ya bırakmıştı. 1917 Bolşevik İhtilali ile Rusya ortaklıktan çıktığına göre, Orta Doğu’da fedakarlık yapmaya gerek yoktu. İngilizler, Suriye,[102] Kilis ve Toros geçitlerindeki askerlerini geri çekmek tehdidinde bulundular. Petrol alanlarına yönelik görüşmeler sonunda 15 Eylül 1919’da Suriye İtilafnamesi taraflarca kabul edildi. Buna göre, 1 Kasım 1919 tarihinden itibaren İngiliz kuvvetleri Çukurova ve Suriye’den çekilecek, Şam, Hama, Humus ve Haleb Arap Devleti sınırları içinde kalacak, Sykes-Picot çizgisinin batısındaki garnizonlar Fransızlara bırakılacak; Filistin, Musul dahil olmak üzere Mezapotamya’nın[103] kontrolü İngilizlerde kalacaktı. İngilizler Suriye ve Çukurova’yı Fransızlara devrederken, Suriye’deki Arapları onların aleyhinde silahlandırmak[104] suretiyle sonuç alamayacakları bir maceraya itiyorlardı.

Adana’da 1919 Yılı Katliamları

Fransızlar Ermenilerden 70.000’ini Adana köylerine 12.000’ini Dörtyol’a 8.000’ini Haçın’a (Saimbeyli) diğerleriniz de Osmaniye, Kars (Kadirli) ve Sise (Kozan) yerleştirdiler.[105] Sömürgelerinden getirdikleri Müslüman askerlere, Türklerin İslamiyet’ten ayrılarak Bolşevik olduklarını ve halifeye karşı isyan ettiklerini[106] devamlı telkin ettiler.

Batılıların ve Komitecilerin tahrikleriyle şartlanmış Ermenilerden uysallık göstermeleri beklenemezdi. Adana’da Türklerin elindeki silahlar tehdit yoluyla toplanıyor, silahlandırılan Ermeniler tarafından her gün birkaç Türk katlediliyor, Ermenilere kurdurulan Tesviye-i Mesalih Komisyonları marifetiyle Türklerin emvaline el konuluyordu.

10 Ocak 1919’da Kahyaoğlu Çıvarında Abdo Ağa’nın Çiftliği’ni basan askeri kıyafetli 15 Ermeni, Abdo Ağa, kızı ve savunmasız 15 işçisini katlettiler.[107] Adana Emniyet Müdür Muavinliği’ne getirilen Kel Parsumoğlu Vahan marifetiyle Ermenilerin yağma ve katletme olaylarını[108] artırmaları üzerine, 19 Şubat’ta toplanan İngiliz-Fransız savaş komitesi Ermeni lejyonlarından bir kısmının[109] dağıtılmasına karar verdi. Adana Valisi Haşim Bey[110] Anadolu dışına sürgüne gönderildi. Adana bağlarında ve mahallelerinde adları tespit edilemeyen Türklerin katlinden sonra 25 Şubat 1919 Salı gecesi sarraf Vanlı Ahmet Efendi’nin Saracan Mahallesi’ndeki evi komşusu Agop ve 15 kadar Ermeni askeri tarafından basıldı. Ahmet Efendi katledildi. Çocuğu dipçikle yaralandı. Boğulmaya çalışılan karısının feryatları üzerine kaçan Ermeniler evden çok sayıda para ve mücevheri gasp ettiler. [111]

Adana 4 Mart’ta bağ evinde katledilen Dellal Ahmet’in[112] haberi ile çalkalandı. Şehrin saygın ailelerine dayak atılmak, ucu telli kırbaçlarla çarmıha germek suretiyle[113] gözdağı veren İngiliz- Fransız askeri yetkililerinin ve Ermeni zulmü nedeniyle Türkler, Ermenilerin semtlerine[114] gidemez oldular.

Kolonel Normand adlı İngiliz subayı, Kara Yusuf çetesini arama bahanesiyle avdan dönen Sislioğlu Ali Ağanın infazını Ermenilere yaptırdı. Kayıkçılar ve çiftliklerdeki Türklerden yakalananlar, çeteye yardım ettikleri iddiasıyla, Karşıyaka ve Kumluk meydanında[115] Ermeniler tarafından kurşuna dizdiriliyordu. Adana’da güzel sesiyle tanınan Dabağoğullarından Ragıp, Kızıl-dağ Yaylası civarında dönüş hazırlıklarını yaparken, Kuzucuoluk Ermenileri tarafından gözleri oyulmak suretiyle şehit edildi. Hafızın iki arkadaşı ise başları kesilerek[116] katledildi. Bremond, çete oldukları suçlamasıyla birçok Müslümanı kurşuna dizdirdi.[117]

Heyet-i Temsiliye Çukurova’da olanlardan haberdardı. Bölgenin milis kuvveti kullanılarak kurtarılması amaçlanmıştı. Bu yönde yayın yapan basında Fransızları tahrik edici ifadeler yer almazken, Ermenilerin yaptıkları mezalim için zaman zaman “vahşet”[118] yakıştırması yapılmıştır.

“Zavallı Adana daha ne kadar katil ellerde kalacaktır” diye yakınılan Adana’da hükümetin acizliği[119] Türk milletine şikayet edildi. Fransızlar Adana Vilayet bütçesine el koymuşlar,[120] silahlandırmaya devam ettikleri Ermenilere her gün sekiz on Türkü[121] kurşuna dizdirmeyi sürdürdüler. Halk can, ırz ve namusundan emin olmadan gün geçirmektedir.[122]

22 Aralık 1919 Pazartesi Adana’nın Eski İstasyon civarındaki Ermeni mahallesinde 14 yaşlarında parçalanarak öldürülmüş bir Türk çocuğunun cesedi bulundu.[123] Gülek Boğazı’nda 3 Türk jandarması da Ermeniler tarafından çok feci şekilde katledilmişti.[124] Fransızlar zulümde Ermenileri aratmıyorlardı. İloğlu Köyü’nü işgal ettikleri sırada İslam halkı bir eve toplanarak, çoluk-çocuk demeden 20 kadar nüfusu katletmişlerdi.[125]

Adana’da 1920 Yılı Katliamları

Ermenilerin taşkınlıkları nedeniyle Adana esnafı dükkanlarını kapatmış, halk komitecilerin nutuklarıyla intikam naraları atan Ermenilerin insafına terkedilmişti. Kenarda bucakta yalnız yakalanan Türkler üzerinde imha politikası devam etmekteydi. 2 Şubat 1920’de Ermeni gençlerine silah dağıtılacağı haberinin[126] ardından, 10 Ocak’ta biri İncirlik yolu üzerinde, diğeri Şakirpaşa yönünde şehre gelen iki Türk komiteciler tarafından şehit edildi[127] Fransız subayları Ermenilerle birlikte varlıklı Türklerden tehditle rüşvet ve para toplamaya[128] başladılar.

Maraş’taki Türk direnişi üzerine, Fransızlar 27 Ocak-4 Şubat tarihlerinde Beyrut’tan altı tabur asker sevki yaptılar.[129] Ermeni ve Asurilere silah dağıtımı[130] yapılırken, Avrupa kamuoyunu yanlış haberlerle[131] etkilemeye çalışıyorlardı.

22 Şubat’ta Sırkıntı nahiyesinden hayvan almak üzere Adana’ya gelmekte olan Beğceli Köyü’nden Hacı Mehmed oğlu Mehmed ve arkadaşı Emir Ali, aynı nahiyenin Danacılar Köyü’nden Hatib’in oğlu Abdulkadir ve amcazadesi Osman ve Sarıgeçit merkez nahiyesinin sabık muhtarı Hallacoğlu Mehmed güpe-gündüz önlerine çıkan 7 silahlı Ermeni tarafından feci şekilde katledildiler.[132]

6 Mart 1920’de Bağlar bekçisi Karaköse oğlu Mustafa’nın yeğeni Dadağ Mahmut, Ermenilerin pususuna düşerek öldürüldü. Aynı gün, Kozan’a yarım saat mesafede Uyuzpınar mevkiinde posta sürücüsü olan Hasan Ağa da Ermeni çetelerince katledildi. 7 Mart gecesi Kayarlı Karakol Kumandanı Mustafa Efendi’yi karakolda bulunan Ermeni Jandarmaları, uyurken öldürerek firar ettiler.[133] 13 Martta şehirde müthiş bir patlama oldu. Abidinpaşa Caddesi’nde Ermeni Kilisesi Piskopusu Muşeg’in evinden papazın kardeşinin, Arşak’ın ve 5 Ermeninin cesedi çıkarıldı. Yıkıntılar arasında yapımı yarım kalmış 600 bomba, 8 Alman mavzeri ve binlerce mermi bulunması[134] masum! Ermenilerin ne tür oyuncaklarla uğraştığının göstergesiydi.

6 Nisan’da Adana’nın eski ailelerinden olan Abuzade Ali Efendi, bağına giderken gündüz vakti Ermeniler tarafından öldürüldü. Aynı gün gece yarısı 6 kişilik bir Ermeni çetesi Bahçelidam’da Kaplan Bey’in çiftliğini basarak iki ameleyi, bir bekçiyi öldürdüler.[135] 10 Nisan’da Belemedik’i düşüren Milli Kuvvetler, Ermenilerce yüzlerine katran sürülerek, güneşin altında günlerce bırakıldıktan sonra ölen birçok Müslümanın cesediyle karşılaştılar. 30 Nisan’da demiryoluna bomba koydukları iddiasıyla üç Türk kurşuna dizildi[136] Ermenilerin şuursuzca Türklere saldırmalarının nedeni, 11 Şubat 1920’de Maraş’tan atılmalarının kızgınlığından kaynaklanan intikam alma saplantısıydı.

Fransızların en güvendiği Pozantı Garnizon Kumandanı Binbaşı Mesnil, 19-21 Mayıs 1920 II. Kavaklıhan Muhaberelerinde taburu ile küçük sayıdaki Milli Kuvvetlere yenilmiş, daha sonra da çıkış yapmak için geldiği Karboğazı’nın Panzın Çukuru mevkiinde 42 Türk köylüsüne[137] teslim olmuştu. Çukurova’da Türk direnişinin gelişmesi karşısında TBMM hükümetini muhatab kabul eden Fransız hükümeti, Robert’de Caix başkanlığındaki heyetin Mustafa Kemal Paşa ile 23 Mayıs 1920’de görüşmesini sağladı. Sonuçta 29-30 Mayıs 1920 gece yarısından geçerli olmak şartıyla 20 günlük ateşkes anlaşması imza edildi.[138]

Geçmiş tarihte olduğu gibi, Fransızlar bu ateşkesi kuvvetlerini takviye etmek, Antep, Maraş ve Pozantı bozgununun olumsuz izlerini silmek amacıyla yapmışlardı. Ateşkese rağmen, 3 Haziran’da Gök Alioğlu Duran Ali ile 5 adamının, Karaoğlanlı Köyü’nden 10 Türkün Ermenilerce katledilmesi[139] bunun göstergeleriydi. 15 Haziran’da topluca imhasına çalışılan İncirlik’in boşaltılmasının ardından köy Ermenilerce yakıldı.[140] Olanlardan habersiz ele geçirilen Cingöz Bekir, İskender, Mehmet Şerifi karısı Hediye ve iki oğlu Ermenilerce katledildi.[141] Kozan’ın Karacaali Köyü’nden olan Arap Mehmet’i kurşunla yaralayan[142] Ermeniler 4 çobanı öldürdüler. Kulaklarını ve diğer uzuvlarını keserek[143] vahşet sergilediler.

11 Haziran 1920 Kahyaoğlu Katliamı’nda 43 erkek, 21 kadın ve sayısı belirlenemeyen çocukların acıklı sonu[144] Adana’yı ve Ankara’yı yasa boğdu.

Ermeniler 12 Haziran 1920 Cumartesi günü Adana bahçelerinde halka ateş açarak 2 kişiyi öldürdüler 7 kişiyi de yaraladılar.[145] 14 Haziran’da Çameli ve Gürcüler köylerinde 5 kişi hariç toplu katliam yapıldığı haberi[146] şehir halkını inletti. 15 Haziran’da Camili ve Dedepınarı[147] köylerini basan 575 kişilik Ermeni-Asuri çetesi toplam 95 nüfus Türkü Ceyhan nehri kıyısında katlederek suya attılar.[148]

Osmaniye’nin Hasanbeyli nahiyesinde Ermeni Cumhuriyeti kurduğunu ilan eden[149] Manok Şişmanyan, Abidinpaşa Caddesi’ndeki Ermeni Kilisesi’ni katliam yeri haline getirmişti. Katledilen Türklerin kemiklerinden yığınlar oluşmuştu.[150] Kozan’da binlerce Türk acımasızca katledildi. Muhasebeci Hamdi, Yazı İşleri Müdürü Ali Rıza, Emekli Yüzbaşı Mehmet Beyler Ermenilerin işkencelerinden sonra fırına[151] diri diri yakılmak suretiyle katledildiler.

Osmanlı idaresinde Türlere göre çoğunlukta bulunan Ermenilerin etkin olduğu Haçın sayesinde Ermeniler mebus çıkarmışlar, Amerikalı misyonerler burada kolej bile açmışlar[152] çoğu zaman Fransa, Rusya ve Amerika ile temas ederek bağımsızlık yollarını araştırmışlardı.

Fransız işgaliyle birlikte 1915 tehcirinden dönen Ermeniler Haçın’a akın ettiler. Fransız işgali, yıllardır hayallerini kurdukları bağımsız Ermenistan düşünü gerçekleştirebilirdi. Bu nedenle Adana ve Haçın’a nüfusta görülmeyen organizatör ihtilalciler doluşacaktır. İlk iş olarak Türk memurların işine son verildi. 1909 Adana Olaylarında yönlendiricilik yapan Çalyan Karabet Kaymakamlıkla görevlendirildi. 12 kişiden oluşan intikam komitesinin başkanı Terziyan Manik’in oğlu Aram Çavuş’tu. Kazadaki Ermeni Milli Meclisi’nin aldığı karar üzerine her biri 700-800 kişiden ibaret silahlı iki tabur kuruldu. Fransız usulüyle talim yapan bu taburların komutanı Cebeciyan, Doğu Anadolu’da Türk kanı akıtmakta tanınan Antranik’in intikam alayında görev almış[153] bir Ermeni subayı idi.

Askeri teşkilatlanma işlerini tamamlayan Ermeni komitecileri kasaba içinde yerli ve yabancı Türkleri misafir etme bahanesiyle öldürerek, “kendi cenazemizdir” söylemiyle Ermeni mezarlığında bir çukura atıyorlardı.[154] Civar köylerin durumu da yürekler acısıydı. Köseler köyünde Ermeni jandarması Agop ile Artın’in sataşmasına karşılık veren Emine, yediği dayaklardan sonra altı aylık çocuğunu[155] düşürecektir. Gizik Duran’ın karısı Şerife, Kozan bölgesi işgal Komutanı Taillardat’nın emrine çalışan jandarma Teğmeni Misak tarafından tecavüze uğradı.[156] Taillardat, Feke’nin Bozat köyü Muhtarı Hamza ve kardeşi Musa’yı[157] kurşuna dizdirtti.

Saimbeyli merkezine yarım saat uzaklıkta, Ermeni fedailerinin 11 yaşlarında 2 Türk çocuğunu kuzu gibi boğazlamalarına müdahale eden Lozade İsmail adındaki genç, diğerleri gibi kulağı, burnu kesilmek ve gözleri oyulmak suretiyle katledildi.[158] Kasabadan tehditle uzaklaştırılan Halil İbrahim’in evine zorla giren Jandarma çavuşu Artin, onun kız kardeşine tecavüz etti.[159]

Bölge Kuvayı Milliye Komutanı Kemal Doğan Bey ile yardımcısı Osman Tufan’ın[160] Develide bulunmaları Ermenileri kızdırmıştı. Komiteciler yörede katırcılık yapan Develili Hikmet oğlu Kamil, Vahap oğlu Mehmet, Mehmet oğlu Halit, Derviş oğlu Emin ve Mehmet, Salih oğlu Ali ile Cırtlaz Mehmet’i koyun boğazlarcasına keserek[161] şehit ettiler. İğdebel Köyü’nden İsmail Bey Obruk belinde öldürüldü.[162] Maraş’tan kovulan Ermenilerin de bölgeye gelmesiyle, Mart 1920’den itibaren civar köylerdeki Türkleri toplayan komiteciler Saimbeyli’de adları tespit edilebilen 217 masum insanı türlü işkencelerle katlettiler.[163]

Ali Efendinin ayaklarından kan fışkırıncaya kadar dövülmesi, sobada kızdırılan çay taşının mazlumların koltuk altlarına konulması,[164] Cebeciyan’a namusunu teslim etmeyen Kaytancızade Mürsel Bey’in hanımı Fatma Hatun’un Kalekilise’de hazırlanan, idam sehpasında[165] Milli Kuvvetlere teşhir edilmesi yapılan vahşetin boyutlarını gösterir.

Saimbeyli kuşatmasını yöneten Kemal Doğan Bey’in isteği üzerine Doğu Bölgesi Komutanı Osman Tufan Bey cepheye çağrılmış ve göreve başlamıştı. Yaş grupları değişiklik arz eden gönüllü kuvvetler eğitimsiz ve acemi insanlardı. Askeri eğitimli, seçme Ermeni birliği ise kullandıkları silahlarla daha üstün durumdaydılar. 29 Mart’tan itibaren kuşatılan Saimbeyli’deki esirlere yerden işleyen siperler kazdırmışlardı. Milli Kuvvetler 15 Mayıs 1920 itibariyle Saimbeyli’nin kuzey yönündeki altı binadan oluşan mahalli[166] ele geçirmişler, dört mermisi kalan[167] top yardımıyla kuşatmayı sürdürmüşlerdi.

Fransızların Çukurova da batağa saplandıklarını gören pek çok Ermeni ailesinin Amerika’ya gitmek üzere bölgeden ayrılırlarken, Fransızların Milli Kuvvetlere karşı direniş[168] ve katliamları[169] devam etmekteydi. Bölgede milli hareketin başarı göstermesi, Fransız-Ermeni katliam, tecavüz ve tedhiş hareketlerinin[170] boyutlarında tırmanış göstermiştir.

Adana ve civarındaki gelişmelerinden tedirgin olan, bekledikleri erzak ve asker yardımını alamayan komiteciler Aram Çavuş’un 200 seçilmiş intihar timi ile l Ağustos 1920 başlarında Saimbeyli’den kuşatmayı yararak çıkış[171] yapmışlar, katliam yapılacağı endişesi kuşatma kuvvetlerinin bir kısmının dağılmasına[172] neden olmuş, kuzey yönünde çıkış yapanların Zeytun ve Göksun Ermenileriyle birleşme ihtimali[173] endişeleri artırmıştı. 23 Eylül’deki çıkış hareketi sırasında Rumlu Köyü’nde bulunan Doğan Bey katliamdan[174] yaralı olarak canını kurtarmıştı. Kozan taraflarında ateş gücü etkili silahlarıyla çarpışarak Ceyhan’a ulaşan Aram Çavuş’un timi, geridekileri kendi kaderleriyle baş başa bırakacaktır.

Dağlık arazi şartlarında dağınık kuvvetlerin yeniden toparlanmasıyla[175] Eylül başlarında Osman Tufan Bey komutasında harekete geçen Milli Kuvvetler 4 Eylül’de Şar’ı[176] ele geçirmişlerdi. Çarık, yemeni, cephane sıkıntısı[177] içindeki 10 kişilik Feke kuvveti 7 Ekim’de Amerikan Koleji’ni[178] işgal etti. Esir tutulan masum Türklerin insanlığa sığmaz işkence yöntemleriyle toptan katledildiği Saimbeyli, Osman Tufan Bey’in 15 Ekim gecesi[179] düzenlediği genel saldırı sonucu ele geçirildi ve Türk düşmanlığının odak noktası olarak yıllarca görev yapan bu katliam yuvası tamamen susturuldu.[180] Çukurova’da ise, acımasızca katledilenler üzerine yakılan ağıtlar, yıllarca değişik şekilde, dilden dile söylenip durdu.

Mustafa Kemal Paşa’nın organizesinde başarıya ulaşan Çukurova’daki milli direniş, emperyalistlere güvenerek Türk kanı akıtan Ermenilerin Ermenistan ümitlerini sona erdirmişti. Varlıklarının yegane teminatı Türk idarelerine karşı ihanet ederek bir çok ülkeye göçen soykırımcı Ermenileri vatansızlık ve aldatılmışlığın acılarıyla dolu yeni bir maceralı yaşam bekliyordu. Rüzgar ekerken fırtına biçeceklerini unutmuşlardı.

Sonuç

Milletlerin kültürel konumları ve çağdaşlıklarıyla ilişkileri tarihsel süreçte onların istikballerini belirler. Günümüzdeki Ermenilerin vatanı Ermenistan değildir. Bu coğrafi bölgeye sonradan gelen bu topluluk, bir çok etnik zümre ile kaynaşarak yaşamıştır. Mizaçlarının değişkenliği nedeniyle, hakimleri tarafından sürekli sürgün edilmişlerdir. Bu vesileyle geldikleri Anadolu’da Türk idareleri onların her alanda gelişmelerini sağladı. Aşağılanan toplum olmadılar, ayrıcalıklı millet örneği oldular. Sömürülmediler, devletin yönetim kademelerinde, bürokraside yer aldılar.

Dünyanın stratejisine ve hammadde kaynaklarına hakim olmak isteyen Ruslar ve Batılı devletler onların geleceklerini tayin etti. Sürekli bağımsızlık vaadinin etkisiyle XIX. yüzyılın başlarında ruh ve fiil değişimi gösterdiler. Dış tahriklere çabuk kapıldılar. Kendileriyle aynı Tanrı’ya el açan Türkleri tarihin ender kaydedeceği kıyıma uğrattılar. Yaklaşık sekiz yüzyıl varlıklarının teminatı olan devleti parçalamaya çalıştılar. Nankörlüklerinin bedelini müşfik Osmanlı Devleti tarafından kısmen göç ettirilerek ödediler. Servetlerini kullanarak hayali soykırım masalları ile dünya kamuoyunu kandırmaya çalıştılar.

Devlet kurma vaadiyle tekrar geldikleri Çukurova’da Türk soykırımı yaparken, yine kırıldıklarını propaganda ettiler. Devlet kurmalarına bile izin vermeyen emperyalist dostlarıyla Anadolu’dan ayrılırlarken maşa olarak kullanıldıklarını geç anladılar. Günümüzde servetlerini kendi devletlerinin kalkınmasından bile esirgeyerek dünyayı kandırmaya çalışan Ermenilerin Anadolu’da yaptıkları katliamlar, insan hakları adına insanları birbirine kırdıranların anısına kara bir leke olarak geçecektir.

Yrd. Doç. Dr. Yusuf Ziya BİLDİRİCİ

Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

ERMENİ SORUNU DOSYASI : ERMENİ DİASPORASI ÖNCE “26 ŞUBAT HOCALI KATLİAMLARI”NIN HESABINI VERMELİ


ERMENİ DİASPORASI ÖNCE “26 ŞUBAT HOCALI KATLİAMLARI”NIN HESABINI VERMELİ

“ Hocalı’da Ermenilerin katliam yaptıkları bölgeyi gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet gördüklerini şöyle anlatıyor: Pek çok savaş gördüm, hikâyesini dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmadı."

Hulusi ŞENEL

24 Nisan ayı yaklaşıyor. Bilindiği üzere Nisan’ın 24’ü Ermeni Diasporasının kaşındığı gündür. Kendilerinin geçmişte Anadolu’da ve dün diyeceğimiz tarihte Azerbaycan Hocalı’da işledikleri cinayetleri, katliamları gözardı ederek Türkleri soykırım yapmakla suçlamaktalar.

Ermeni Diasporası bu suçlama ile 3-T denilen TANIMA, TAZMİNAT ve TOPRAK talebini yineliyerek sözde soykırım yalannını temcit pilavı gibi Türkiye’nin önüne koymakta. 100 yıldır süren bu soykırım iddialarını yalnız Türk bilimadamları ve tarihçiler değil, Amerikalı, İngiliz ve Rus meslektaşlarıda yalanlıyor ama Diaspora üyeleri bu yalanla geçimlerini sağladıkları için yalanlarından vaz geçmiyorlar.

Ermenistan ve bazı Türk-Türkiye düşmanı güçler tarafından desteklenerek güçlü bir lobi oluşturan Ermeni Diasporası, ne yazık ki Türkiye’nin yetersiz politikası nedeniyle susturulamıyor ve Diaspora meydanı boş bulunca bir takım ülkelerde soykırım yalanını gerçekmiş gibi kabul ettirebiliyor.

Türk kökenli Alman Yeşiller Partisi eş başkanı Cem Özdemir ve diğerleri ile sözde yazar Orhan Pamuk Diasporaya destek vermekteler. Alman Parlamentosundaki Türk kökenliler Türklerin Ermenilere, Asurilere-Süryanilere, Yezidilere ve Pontus Rumlarına soykırım yaptıklarını iddia etmekteler.

PEKİ ERMENİ LOBİLERİ TÜRKİYE’DEN NE İSTİYOR?

Resurection (Tekrar canlanmak):

Ermeni militanlar, 1973’te ASALA terörünü başlattı ve Amerika dahil dünyanın çeşitli ülkelerinde pek çok Türk diplomatı şehit etti. Militanlar bu kampanya ile, Ermeni milliyetçiliğini “tekrar canlandırma” yı amaçladılar.

Recognition (Tanınma):

Dünyanın “Ermeni soykırımı” iddiasını bir “gerçek” olarak tanımasını sağlamak.

Restitution (Tazminat):

Maddî-manevî kayıpları için Türkiye’ye özür diletmek ve tazminat ödetmek.

Repatriation- toprak:

Doğu Anadolu üzerinde toprak talepleri.

Amerika’da, Yahudi lobisinden sonraki ikinci en büyük lobi Ermenilere ait olduğu biliniyor. Ama Ermeniler Amerikan yönetimine ve Birleşmiş Milletler Teşkilatına soykırım yalanını kabul ettiremedi.

Birleşmiş Milletler, “1915 olaylarının “soykırım” olarak adlandırılması için hukuki karar gerekiyor” açıklamasında bulunurken bu defa Avrupa Parlamentosu ‘soykırım’ iddialarını parlamentodan geçirdi. Avrupa Birliği ise ‘trajedi’ olarak kabul ediyor.

ERMENİLERİN HOCALI KATLİAMLARI UNUTULMAMALI

26 Şubat tarihi, Azerbaycanlı kardeşlerimiz için acı bir gündür. O tarihte Ermeniler Hocalı’da Azeri kardeşlerimize yaptıkları insanlık dışı cinayetler/katliamlar unutulamaz. Türkleri soykırım yapmakla suçlayanlarda biraz Tanrı-Allah korkusu, biraz ahlâk, biraz vicdan, birazda insan sevgisi olsa başkalarını soykırım-katliam yapmakla suçlarken kendi geçmişlerinede bakarak konuşmalılar.

Amerika kıtasında Kızılderililere, Afrika kıtasında zencilere, Cezayirlilere, Avustralya kıtasında Aborojinlere, Avrupa’da Yahudilere, Azerbaycan’da Azerilere katliam yapanlar gerçeklere dayanmayan bilgilerle biz Türkleri soykırım yapmakla suçlayamazlar.

Ermeniler 100 yıl önce Türkleri soykırım yapmakla suçlarlarken, dün diyeceğimiz tarihte yani 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan-Hocalı’da katlettikleri insanları, işledikleri cinayetleri nasıl görmemezlikten, bilmemezlikten geliyorlar şaşılacak bir şey.. Ve bu Ermeni katiller 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbeycan’ın Karabağ bölgesinde, çoğu kadın, çocuk ve yaşlı olmak üzere binlerce sivili acımasızca öldürdüler-katlettiler daha doğrusu soykırım yaptılar.

Bilindiği üzere vahşet 25 Şubat’ı 26 Şubat’a bağlayan gece yarısı güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetlerinin Sovyetlerin desteği ile Hocalı’ya saldırmasıyla başladı. Ermeniler işgal ettikleri Hocalı’da öyle vahşi katliamlar yaptılar ki, hamile kadının karnını yarak bebeğini çıkarıp kadının kucağına attılar. Yaşlı, kadın, çocuk demeden insanların canlı canlı kafa derilerini yüzdüler, Hızar makinelerinde kol ve bacaklarını kestiler..

Görenlerin anlatılarına göre, katliam sırasında ellerini bir ağaca arkadan bağladıkları hamile bir kadının önüne geçen iki Ermeni, yazı tura atarak bu kadına nasıl işkence yaparak öldüreceklerini kararlaştırırlar. Doğum yapmasına çok az bir zaman kalan kadına Ermenilerden biri tüfeğindeki kasatura ile hamile kadının karnını yarıp çocuğu çıkartır. Öbür Ermeni’de kasaturasını kadının göğsüne saplar.Bir başka yerde ise bu vahşi katiller kestikleri iki Azeri kadının başlarını kale direği, bir çocuğun kestikleri başını kesip beze sararak top yaparak futbol oynarlar.

Vahşet sonrası Hocalı’da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet gördüklerini bakın nasıl anlatıyor:

" Pek çok savaş gördüm, hikâyesini dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim, ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmadı.."

Bu katliamların emrini veren ise o tarihte askeri birliklerin başında komutan olan bugünkü Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan’dır. Koçaryan yaptığı cinayetler, katliamlar sonunda 20 Mart 1996’da Ermenistana Başbakanı, 30 Mart 1998 yılında da Devlet Başkanı olur.

BAKIN ERMENİ DOKTOR YAPTIĞI İŞKENCEDEN NASIL ZEVK ALIYORMUŞ!

Katliamların içinde yer alan Dr. Zori BalayanRuhumuzun Canlanması “ adlı kitabında o dönemde Azerbaycan Türklerine karşı işlenmiş olan soykırım suçundan övünçle şöyle bahsediyor:

Biz arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz bir eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırış çağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra bu 13 yaşındaki çocuğun başından, sinesinden ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü.

İlk mesleğim hekimlik olduğuna göre, Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim.

Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görülmüştür.

ERMENİ VAHŞETLERİNİ BİRDE K. KARABEKİR PAŞA’DAN DİNLEYELİM

Ermenilerin Anadoluda isyanları sırasında ne kadar cani ve gaddar olduklarını birde Kazım Karabekir Paşa’dan öğrenelim. Kazım Karabekir Paşa Erzincan ve Erzurum’da gördüğü Ermenilerin insanlık dışı vahşet ve gaddarlığı anlatıyor;

“ 14 Şubat’ta Erzincan’ı aldık. Ermeniler pek az karşı koydular. Güzel yapılar ve kışlalar yakılmıştı. Bazılarını içini insanlarla doldurup yakmışlardı. İçi cesetlerle dolu kuyular çoktu. Müfrezem 22 Şubat’ta Mamahatun’u (Tercan) işgal etti. Burada sağ kalan kimse bulunamadı. Ermeniler bütün ahalisini öldürüp büyük çukura doldurmuşlardı.

Her taraf yanıyordu. Aşkale ve Yeniköy’de de aynı manzara vardı. 20 Şubat’ta Bayburt’a geldik. Buradaki cenazeler insanın aklını oynatacak kadar çoktu. Bütün çocuklar süngülenmiş, yaşlılar ve kadınlar samanlıklara doldurulup yakılmış, gençler baltalarla parçalanmıştı. Çivilere asılmış ciğer ve kalpler görülüyordu.

Bunları görünce, Erzurum’daki kardeşlerimizin imdadına koştuk. 11-12 Mart’ta Ilıca ve Erzurum’u aldık. Erzurum’da öyle acıklı manzaralar gördük ki insanı, insanlıktan iğrendiriyordu. Halk gözyaşı ile şuraya buraya koşuyor, kimi babasını, oğlunu süngülenmiş veya yakılmış buluyordu. Birçok sokaklarda hiç hayat görülmüyordu. Yerlerde çocuk, kadın, yaşlı kanlar içinde yatıyorlardı. İstasyon sanki bir mezarlık, ölülerini dışarıya fırlatmıştı…”

BATI BASININDA HOCALI KATLİAMLARI

– Krua l’Eveneman Dergisi (Paris), 25 Şubat 1992 tarihi: Ermeniler Hocalı’ya saldırmıştır. Bütün dünya vahşice öldürülmüş cesetlere şahit oldu. Azeriler binlerin öldüğünden bahsediyor.

– Sunday Times Gazetesi (Londra) 1 Mart 1992 tarihli: Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmiştir.

– Financial Times Gazetesi (Londra) 9 Mart 1992 tarihli: Ermeniler Ağdam’a doğru giden orduyu kurşun yağmuruna tutmuştur. Azeriler 1200 kadar ceset saymış. Lübnanlı kameraman, ülkesinin zengin Ermeni Taşnak lobisinin Karabağ’a silah ve asker gönderdiğini onaylamıştır.

– Times Gazetesi (Londra) 4 Mart 1992 tarihli: Birçok insan çirkin hale getirilmiş, masum kızın sadece kafası kalmış.

– İzvestiya Gazetesi (Moskova) 4 Mart 1992 tarihli: Kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.

– Le Monde Gazetesi (Paris) 14 Mart 1992 tarihli: Ağdam’da bulunan basın mensupları, Hocalı’da öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş, tırnakları çıkarılmış üç kişi görmüşler. Bu, Azerilerin propagandası değil bir gerçektir.

– İzvestiya Gazetesi (Moskova) 13 Mart 1992 tarihli: Binbaşı Leonid Kravets: ”Ben kendim tepede yüze yakın ceset gördüm. Bir erkek çocuğunun kafası yoktu. Her tarafta işkenceyle öldürülmüş bayan, çocuk ve yaşlılar vardı.”

– Valer Actuel Dergisi (Paris) 14 Mart 1992 tarihli: Bu ‘özerk bölgede’ Ermeni silahlı birlikleri yakın doğuda üretilmiş yeni teknolojiye, ayrıca helikoptere sahiptiler. ASALA’nın Suriye ve Lübnan’da askeri kamp ve silah depoları vardır. Ermeniler yüzden fazla Müslüman köyüne saldırı düzenlemiş ve Karabağ’daki Azerbaycanlıları öldürmüşler.

– R. Patrik, İngiliz Muhabir (olay yerinde bulunmuş): ”Hocalı’daki vahşiliklere dünya kamuoyunda hiçbir şekilde hak kazandırılamaz!!!”

– Golos Ukraini-V Stacko: Savaşın yüzü olmuyor. Yalnız çokça maske, kanlı gözyaşları, ölüm, bedbahtlık, yıkımlar. Hocalı’da bebekleri ne için katlettiler, ya anneleri? Allah insanı cezalandırmak isteyince onun aklını alıyor.

– Nie Gazetesi: (Bulgaristan) Violetta Parvanova: ”Hocalı insanlığın faciasıdır.”

– 3 Mart 1992’de BBC durumu şöyle aksettirmiş; ” Canlı yayın muhabirimiz 100 den fazla Azeri erkek, kadın ve bebek dahil olmak üzere çocuk cesetleri gördüğünü ve bunların başlarına yakın mesafeden ateş edilerek öldürüldüğünü rapor ediyor.”

– 16 Mart 1992 tarihli Newsweek’te Pascal Privat ve Steve Le Vine; ‘ ‘Geçtiğimiz hafta Azerbaycan yine bir morgun mahzeni gibiydi; bir caminin arkasına geçici olarak kurulmuş morga sürüklenerek getirilmiş düzinelerce ceset ve yas tutan mülteciler… Bunlar 25 ve 26 Şubat tarihinde Ermeni kuvvetleri tarafından istila edilen Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı köyünün Azeri sakinleriydi. Cesetlerin çoğu kaçmaya çalışırken yakın mesafeden vurulmuştu, bazılarının yüzleri paramparça idi, bazılarının kafa derileri yüzülmüştü…”

– Human Rights Watch: Hocalı katliamını Karabağ’ın işgalinden bu yana cereyan eden en kapsamlı sivil kırımı olarak nitelendirilmiştir.

– Amerikalı gazeteci Thomas Goltz: ” Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki fotoğraf çekebilmesi için kendisini objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanları anlatmak, dünyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanları bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazı cesetleri tanımaya çalıştım ama yüzlerinden vurulanlar, tanınmayacak halde olanlar vardı. Bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.”

– Hocalı katliamına tanık olan ve daha sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan,‘For the Sake of Cross’

(Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında Vahşeti şöyle anlatıyor:

“…Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar… ”

ULUSLARARASI TEPKİLER

Bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu katliama BM, AB gibi uluslararası kuruluşlar gereken özeni göstermemişlerdir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi genel olarak 1993 yılı Nisan-Kasım aylarında 822, 853, 874, 884 sayılı kararları kabul etmiştir. Bu kararlarla Azerbaycan topraklarının Ermeniler tarafından işgal edildiği belirtilmiştir. İşgalin sona erdirilmesi için bugüne kadar bir çaba gösterilememiştir.

Bu katliamların emrini veren ise o tarihte askeri birliklerin başında komutan olan bugünkü Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan’dır. Yaptığı cinayetler, katliamlar sonunda da 20 Mart 1996’da Ermenistan Başbakanlığına, 30 Mart 1998 yılında da Cumhur Başkanlığına seçiliyor.

VE SANAT VE SPOR TARİHİMİZDE ERMENİ ASILLI SANATÇILAR

Türk tiyatrosu deyince akla ilk gelen isimler hiç kuşkusuz Naşid Özcan ve çocukları Adile Naşit ile Selim Naşit… Ermeni olan aile, Türk sanatına katkı sunmuş yüzlerce isimden sadece üçü. Eski filmlerin “Horoz Nuri” lakaplı sevimli ismi Vahi Öz, Yeşilçam’ın ünlü yüzlerinden Nubar Terziyan, Sami Hazinses, Turgut Özatay, Toto Karaca ve Kenan Pars adıyla tanıdığımız Kırkor Cezveciyan Ermeni oyuncular arasında en tanınanları…

Ermenilerin Türk sanatına katkıları sadece tiyatro sahneleri ya da beyaz perde ile sınırlı değil. Birçok şarkıya hayat veren ünlü besteci Onno Tunç, Garo Mafyan, Cem Karaca, Karin Karakaşlı, Rober Hatemo, Hayko Cepkin, Arto, Asu Maralman, Mine Koşan Türk müzik dünyasının Ermeni ünlüleri. En popüler Ermenilerden biri de manken Vahe Kılıçarslan.

Aynı zamanda yazar Levon Panos Dabağyan, dergici Agop Ayvaz ve dünyaca ünlü foto muhabiri fotoğrafçı Ara Güler de Ermeni sanatçılar arasında bir çırpıda sayılabilecek isimler arasında. Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan fotoğrafçılığımızın kurucuları Kevork ve Viçen yani bilinen adlarıyla “Abdullah Biraderler” de Ermeniydi. Türk resim tarihinde onlarca eser bırakan Manas Ailesi, Batı tarzında ilk Osmanlı tiyatrosunun kurucusu Agop Vartovyan yani Güllü Agop; ilk opera topluluğunu kuran, ilk Türk opereti “Arif’in Hilesi”ni besteleyen, Doğu’nun Verdi’si denen, Dikran Çuhacıyan da Türk sanatına iz bırakan Ermeni sanatçılardan.

Spor dünyasında Ermeniler

Kendi paralarıyla 1912 Stockholm Olimpiyatlarına giden ve Türk bayrağını uluslararası turnuvada ilk dalgalandıran sporcular da Ermeni Vahram Papazyan ve Mıgırdiç Mıgıryan’dı. Bunun dışında Türk sporuna katkı sunan Ermeni sporcular ise Harutyan Artan, Zareh Kalpakcıyan, Hagop Yavruyan, Varujan Köseoğlu, Vahriç Melkonyan, Sarkis Güllap ve boksta ilk İstiklal Marşı’mızı çaldıran “Demir yumruk” lakaplı boksör Garbis Zakaryan Türk spor dünyasına katkı sunan Ermeniler arasında sayılabilir. Zakaryan, aynı zamanda Cemal Kamacı gibi ilk Balkan Şampiyonumuzu da yetiştirmiş bir sporcu.

e-posta: hulusisenel

NOT- YAZIYA AİT 3 FOTO Aşağıda

Hocalı katliamında Şehit olanlar için yapılan Anıt

Ermeni canilerinin katlettikleri Azeriler. İçlerinde çocuklar, kadınlar ve yaşlılar var.

Hocalı katliamının ogünkü lideri bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// CEM CÜNEYD CANAN : Ermeni Meselesine Bakmak


İLETEN : Cem Cüneyd Canan – ccc

1915’deki zorunlu göç kararı, 1915 Ermeni Tehciri, Ermenilerin isyan ve düşman orduları ile işbirliğine karşı alınmış zorunlu bir karar olduğu hepimizin bildiği gerçektir. Sözde Ermeni soykırımı, doğrusu Ermeni Tehcirini defalarca yazdım. Değerli, tarihçiler, yazarlar da eserleriyle, yazılarıyla konuyu dile getirerek, toplumu bilgilendirdiler.

Peki, Devlet Kurumları, on beş yıldır ne yaptı?

Bu soru nereden çıktı?

Ermeni diasporası ve yandaşları, daima sözde soykırımını ister aleyhlerinde, ister lehlerinde olsun kendilerince konuyu daima gündemde tutuyorlar. Ermenistan Devlet yetkilileri de, hemen arkasından diasporanın açıklamalarını Türkiye’yi hedef alarak destekliyorlar.

Geçmiş yayınları dikkatlice incelediğinizde, Ermenilerin ne yaptığını, Türkiye’nin ne yaptığını açıkça görürsünüz. Mesela; Haziran 2016, Almanya “Ermeni soykırımı” tasarısını Federal Meclis kabul etti.

Ekim 2016, Fransa “Ermeni soykırımı” iddialarını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa senato da kabul edildi.

Sadece bu iki konuda biz ne yapmışız? Onlar neler yapmış? Bakınız..

Biz sadece diplomatik dili de tartışılacak kısa bildiri yayınlıyoruz. Ermeniler ise dünyayı ayağa kaldırıyor!

Son olarak, Ocak 2017 de Danimarka Parlamentosu (Folketing) ve Fransa Anayasa Konseyi 1915 olayları ile çok önemli kararlar aldı.

Danimarka Parlamentosu sorunun tarihi belgelerin tarihçilere açılarak serbest tarih araştırmaları yoluyla çözülmesini, tarihi olaylar hakkında Parlamentonun hüküm vermeme geleneğini devam ettireceği hakkında karar verdi.

Fransa Anayasa Mahkemesi, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını da kapsayabilecek şekilde “bazı suçların reddinin suç sayılmasına” ilişkin yasanın ilgili hükmünü iptal etti. Fransa Anayasa Mahkemesi, bu kararı ile Gayssot ve AİHM’İN PERİNÇEK İsviçre davasına ilişkin kararına paralel, 1915 de ki tarihi olayların tartışma konusu yapılabileceğini, Ermeni iddialarının reddinin cezalandırılmasına ilişkin yasaların ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini de ayrıca teyit etmiştir.

Biz ne yapmışız. Her zaman ki gibi;

“Fransa Anayasa Konseyi dün açıkladığı kararla, Fransa Parlamentosu’nun 22 Aralık 2016 tarihinde kabul ettiği "Eşitlik ve Vatandaşlık Yasası “nın, inkâr suçunun kapsamının mahkeme kararıyla soykırım olarak nitelendirilmemiş olayları da içerecek şekilde genişletilmesini öngören maddesinin, ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine ve Fransa Anayasasına aykırı olduğuna karar vermiştir.

Fransa Anayasa Konseyi, 2012 yılındaki kararının devamı niteliğini taşıyan ve ihtilaflı tarihi olaylar konusunda ülkemizin bugüne dek savunduğu ilkelerle uyumlu bu kararıyla, hukukun üstünlüğüne ve demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan ifade özgürlüğü ilkelerine bağlılığını bir kez daha göstermiştir.

Karar, tarihsel ihtilaflara ilişkin demokratik tartışmaların, kısır iç politika mülahazalarıyla hukuka aykırı şekilde kısıtlanmasının engellenmesi açısından önemli bir hukuki kazanımdır.

Bu tür ihtilafları siyasi amaçlarla istismar çabası içinde olan çevrelerin bu karardan gerekli dersleri çıkaracağını ümit ediyoruz. ” Bildirisini yayınladı.

İzleyip, Ermenilerin ne yapacağını, hatta hukukî kararı kabul etmediklerini de göreceğiz!

Bildiğiniz gibi, son dönemde Azerbaycan-Ermenistan arasında sıcak çatışmalar yaşandı. Ermeniler Dağlık Karabağ’da ikinci bir Ermeni devleti kurmak için ellerinden gelen her yola başvuruyorlar. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev bu konuda var gücüyle karşı duruyor. Bizim ne kadarından haberimiz var? Neden yaşananların ne olduğunu bütün açıklığı ile bilemiyoruz?

Son günlerde Ermeni kaynakları, Amerika’nın yeni Cumhurbaşkanı Donald Trump’a hitaben, Amerikalı Ermeniler adına Prof. Hovhannes I. Pillikian tarafından yazılmış bir mektubu internette yayınlıyor.

Türk Milletinin onurlu bir ferdi olarak, almış olduğum aile, millet ve devlet terbiyesinin sorumluluğu ile mektup metnini buraya alamıyorum. Her önemli konuyu bir bildiri ile geçiştiren Dışişleri Bakanlığı’nın bu konuda ne yaptığını veya ne yapacağını doğrusu çok merak ediyorum.

İlgilenenler için:

http://www.armenianlife.com/2017/01/18/open-letter-to-president-trump-of-the-american-armenians/

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Katliamcıyı mağdur gösteriyor


Paylan’ın ‘1915’te öldürüldü’ dediği Ermeni vekil Pastırmacıyan, bir katliamcı ve 1921’de kalp kriziyle öldü. Taşnakların ayrılıkçı klavuzunu harfi harfine takip eden Paylan, hem mağduru oynuyor, hem de ABD’de Türkiye’ye saldıranları destekleyen ve tedarik eden yapılarla haşir neşir oluyor

Sean Patrick Smyth – Araştırmacı yazar

Başkanlık sistemi öngören anayasa değişiklik teklifinin 14 Ocak 2017 günü yapılan görüşmeleri sırasında HDP’li Milletvekili Garo Paylan Meclis Genel Kurulu’nda “Dedelerimizin başına ne geldiğini biliyoruz” diyerek Ermeni ve diğer Osmanlı azınlıklarının soykırıma tabi tutulduğunu iddia etti. Paylan daha önce benzer provokatif sözlerle kamuoyunun ilgisini çekmişti.

21 Nisan 2016 tarihinde HDP’li Paylan, mecliste Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın Ermeni milletvekillerinin öldürülmesi üzerine bir konuşma yaptı. Bu meseleyi “haysiyet meselesi” olarak adlandıran Paylan bu kişilerin nasıl öldüğünü ve gömüldükleri yerleri bulmak için bir komisyonun kurulmasını önerdi. Konuşması esnasında, Paylan “Yüzleşmek iyileşmek demektir” diyerek öldürülen Ermeni Milletvekilli olduğunu iddia ettiği kişilerin fotoğraflarını gösterdi. Paylan’ın konuşmasını haber yapan medya Paylan’ın sözlerini sorgusuzca tekrar etti. Fakat medya çok önemli bir detayı göz ardı etti.

PROVOKATÖR BOMBACI

Gösterilen resimlerden biri, Armen Garo lakabıyla bilinen Karekin Pastırmacıyan’ındı. Pastırmacıyan 1872 yılında Erzurum’da doğdu. Fransa’da öğrenciyken Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (Taşnak Komitesi) fikirleriyle tanıştı. En çok 1896’da Osmanlı Bankası’na yapılan bombalı saldırıdaki rolüyle tanınıyor, ki bu saldırı amacına ulaşıp karşılığa sebep oldu. Pek çok Ermeni İstanbul’da öldürüldü ve Taşnak liderleri Avrupalıların olaya müdahil olmalarını bekledi. Ama beklenen müdahale olmadı. Sonra Pastırmacıyan Azeri Türklerinin katliamında yer aldığı Kafkaslarda 1905 yılında ortaya çıktı. 1908’de İkinci Meşrutiyet ilanından sonra, Pastırmacıyan Erzurum Milletvekili oldu. 1914 yılında Pastırmacıyan doğu illerinde reform yapılması fikrini yaymak için Avrupa’ya yolculuk etti.

Reklamdan sonra devam ediyor

Birinci Dünya Savaşı’nın 1914 sonbaharında başlamasıyla, Pastırmacıyan Rus ordusunun Ermeni birliklerini düzenlemede etkin bir rol üstlenmek için Rusya’ya gitti. Bu birlikler daha sonra Taşnak lideri Drastamat Kanayan’ın komutasında Doğu Anadolu’daki halka karşı katliamlar gerçekleştirdi, Kanayan ise daha sonra Nazi işbirlikçisi olacaktı. Pastırmacıyan 1915 Haziran ayında Van’a girdiğinde Osmanlı İmparatorluğu’na dönüşünü bu birliklerin geçici komutanı olarak yapmış oldu. Mart 1915’teki Van ayaklanmasında, Taşnak mensupları sistematik olarak şehrin Türk, Kürt ve sayıca az Yahudi nüfusunu öldürdü. Pastırmacıyan akabinde, Talat Paşa, Cemal Paşa, Said Halim Paşa, Bahattin Şakir ve diğer Osmanlı liderlerini hedef alan Nemesis Operasyonu’nu yönetti. Pastırmacıyan 1923’te İsviçre’de kalp krizinden öldü. Sayın Milletvekilinin iddia ettiklerinin aksine 1915 yılında öldürülmemişti.

Pastırmacıyan Taşnakların nasıl katliamlar gerçekleştirip kendilerini mağdur gibi göstermede ne kadar iyi olduklarının bir örneği.

ABD’DEKİ BAĞLANTILARI

Garo Paylan hakkındaki en ilgi çekici husus ise ABD’deki Taşnaklarla olan ilişkisi. 2016 yılında Paylan Taşnak gazetesi Asberez’in daveti üzerine ABD’yi ziyaret etti. Asbarez gazetesi Ermeni teröristlerini övgü dolu yazılarla anmakta. Örneğin, 1983’te Lisbon’daki Türkiye Büyükelçiliğine saldıran 5 canlı bomba gibi. Asberez gazetesi 27 Temmuz 2016 tarihinde, “Bugün Ermeniler olarak yaptığımız çoğu şeyi Lizbon 5’lisine ve 1970 ve 1980’lerde Nemesis Operasyonu’nu örnek alıp kimsenin umurunda olmadığı sırada Ermeni halkı için adalet arayan silah arkadaşlarının yaptıkları fedakârlıklara borçluyuz” diye yazdı.

Paylan’ın ziyaretini destekleyen diğer organizasyonlar Taşnak Komitesi, Ermeni Gençlik Federasyonu (AYF), Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA) idi. Bu grupların hepsi birbirine bağlı. ANCA Taşnakların ABD’deki lobi faaliyetlerini fiilen üstleniyor. İlginçtir ki, ANCA kurucularından eski Osmanlı memuru Vahan Kardaşyan, Ağrı İsyanları sırasında ABD Dışişleri’ne mektup göndererek, bölgedeki Ermeniler’in Kürt isyanlarına destek verdiklerini belirtmişti. Grubun eski liderleri arasında ABD’deki Türk diplomatlarını yirmi yıldır aktif olarak hedef almış Murad Topalyan da var. Topalyan’ın hapis cezası aldığı New York’taki Birleşmiş Milletler Türk Misyonu’nun 1980 yılında bombalanması olayı bu saldırılar arasında. Topalyan’ın yer aldığı diğer aktiviteler Beverly Hills’teki Türk Konsolosluğunun bombalanmasını da içeriyor.

Reklamdan sonra devam ediyor

Davası sırasında sunulan iddianameye göre Topalyan, Taşnak gençlik gruplarından potansiyel militanları toplayıp militanlar için eğitim kampları organize etti. 2000 yılında, ANCA Topalyan’a “Ermeni davasını ilerlettiği için” ve “Ermeni tarihini ve Ermeni halkının davasını ileri taşıyıp desteklemedeki eşsiz liderliği” için ‘Özgürlük Ödülünü’ verdi. Benzer şekilde, ANCA Paylan’ı Türkiye’de Hai Tahd’ı (Büyük Dava) benimseyen yeni nesil Ermenilerden biri olarak tanımladı.

STRATEJİ VE TAKTİK AYNI

Ermeni Gençlik Federasyonu Aralık 1972 Taşnak kongresinde kurulan Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları (JGAG) isimli silahlı organizasyona birçok militan sağladı. Philadelphia’daki Türk Konsolosluğunu bombalamayı planlamaktan suçlu bulunan iki genç bunlardandı. Bu kişiler, Viken Yacoubian ve Viken Hovsepian daha sonra Taşnak örgütünün dünya liderleri oldular. Gençlik örgütünden transfer olan başka biri de Türkiye Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan’ı 1982’de öldüren Hampig Sasunyan idi. Sasunyan’ın tahliyesi Aralık 2016 tarihinde gündeme gelmişti, ama karar Kaliforniya Valisi tarafından henüz onaylanmamış. Bahsi geçen gençlik organizasyonu 10 Kasım 2016 tarihinde Profesör George Gawrych’in iki ayrı üniversitedeki Atatürk’ü anma konferansını engelleyen gençlik organizasyonu ile aynı.

ABD’ye yaptığı ziyaret süresince, Paylan geçtiğimiz yüzyılın taktiklerini kullanmakta çok iyi olduğunu kanıtladı. Konuşmaları, beklendiği gibi, “Türkiye’de Ermeniler ve Kürtler’in içinde bulundukları şartların ne kadar kötü olduğunu ve dış baskının uygulanması gerektiğini” ifade eden sözlerle doluydu. Paylan Taşnak kullanım kılavuzunu harfi harfine takip ediyor. Bir yandan mağdur kartını oynarken, diğer yandan Türkiye’ye saldıranları destekleyen ve tedarik eden organizasyonlarla haşir neşir oluyor. Strateji hiç değişmedi: Devlete saldır, provokatör ol, mağdur kartını oyna, Batı’ya şikayet et ve müdahale için umutla bekle…

1920’li yıllarından beri Ermeni ve Kürt milliyetçileri arasında her iki grubun “Ari ırkına” mensup olduğu, diğer yandan Türklerin Orta Asya’ya geri gönderilmesi gereken Moğollar olduklarını ileri süren ırkçı bir teoriye dayalı işbirliği var. Yakın zamanlara kadar bu teorilere PKK ve Taşnak yayınlarında rastlamak mümkündü.

Sayın Milletvekili’nin Meclis kürsüsünden söylediği “Yüzleşmek iyileşmek demektir” sözlerinin yukarıda verdiğim bilginin ışığında değerlendirilmesi lazım. Bariz bir strateji uygulanıyor ve oyuncular aynı. Yeni bir ittifaka tanıklık mı ediyoruz? Yaşananlar oldukça düşündürücü.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// REFİK MOR : Fransa Cumhurbaşkanı SARKO ZY’ ye açık mektup /// (İngilizce/Türkçe)


Değerli Sili hanım, haber için teşekkürler.

Ermeni diasporası elbette bu kararı benimseyip kabul etmeyecektir. Ama yapacakları bir şey yok. HUKUKUN üstünlüğü diye bir şey vardır. Bu başarının sağlanması için ben şahsen süreç içerisinde elimden geleni yapmaya çalıştım. Bu mektubumdan sonra, konuyu görüşen Fransa Anayasa Komisyonu, tasarıyı anayasaya uyğun olmadığı gerekçesi ile oy çoğunluğu ile reddetmiştir. Bu çorbada bir kaşık da tuzumuz olmuş ise, ne mutlu bize. Avrupa Adalet Divanı’nın bu konuya ilişkin kararı doğrultusunda gerekçelendirdiğim mektubumun Türkçe ve İnğilizce’sini, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemesi dolayısı ile, ilği duyan arkadaşlara, ek olarak sunuyorum.

İyi günler dileklerimle

Refik Mor

ERMENI SORUNU SARKOZY ye ve BOYER e mektup INGILIZCE ve TÜRKCE 1 2.01.2012.doc

ERMENI SORUNU SARKOZY ye ve BOYER e mektup INGILIZCE ve TÜRKCE 1 2.01.2012.pdf

ERMENİ SORUNU DOSYASI : KOMUTANIMIZ EMEKLİ KURMAY ALBAY ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU BİLGİLENDİRİYOR


KOMUTANIMIZ EMEKL KURMAY ALBAY MER LTF TAIOLU BLGLENDRYOR.pdf

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Milletine Adanmış Bir Ömür /// TÜRKİYE’N İN SON KAHRAMANI : ŞÜKRÜ SERVER AYA


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/milletine-adanmis-bir-omur/

1930’da, Romanya’nın Galati şehrinde dünyaya gelir. Galati; “Kale” anlamına gelip, kökeni Kuman Türkçesi’dir. Ailesi ise; 19. Yüzyılda Trabzon’dan gelerek, Tuna Nehri’nin Karadeniz’e döküldüğü yerde bulunan bir liman kenti olan Sulina’ya yerleşmiştir. O zaman Sulina, çoğunlukla Türklerin yaşadığı bir yerleşim bölgesidir.

Ağustos 1939’da, Sovyetler Birliği’nin bugün Moldova olarak adlandırılan Besarabya bölgesini işgal etmesi üzerine, babası tası tarağı toplar ve ailesi ile birlikte Türk Bayraklı bir yük gemisi ile kaçarak anavatan Türkiye’ye, İstanbul’a gelir.

MÜCADELEYİ SEÇER

İlk, Orta ve Lise öğretimini takiben, bugünkü adı Boğaziçi Üniversitesi olan Robert Kolej’e kabul edilir. Babasının 1951’de bir deniz kazasında yaşamını kaybetmesi üzerine, eğitimine ara verir ve ailesini destekler. Daha sonra tekrar okuluna döner ve 1953’de mezun olur.

Mezuniyetten sonra şirketini kurar, uluslararası ticarete başlar ve yaklaşık 50 yıl hem dünyayı gezer, hem de para kazanır. Daha sonra, yaşı ilerleyince işlerini tasfiye eder, keyfine keyif katacağına, balık tutup arkadaşlarına avcı hikayeleri anlatacağına, o yine zorlu bir mücadeleyi seçer.

TÜRKLER SOYKIRIM YAPTI MI?

Çocukluğunun geçtiği Arnavutköy’de, okul sıralarında ve iş hayatında çok fazla sayıda Ermeni ile ilişki kurmuş ve arkadaş olmuştur. Fakat; Ermeni iddiaları konusunda kafası karışmakta ve kuşku duymaktadır. Tarihe meraklıdır ve sonunda karar verir, 1915 olaylarının gerçek yüzünü araştıracaktır. Gerçekten ataları olan Türkler soykırım yaptı mı? Yoksa yargısız bir infaz mı söz konusuydu?

Gerçekleri öğrenmek için kolları sıvar. “Ermeni Soykırımı” iddiasında bulunan kitapları, makaleleri ve belgeleri tarar. Bu iddiaların tamamen yalan ve iftira olduğunu, büyük bir projenin bir parçası olduğunu görür. Bugüne kadar; 3’ü İngilizce olmak üzere, 5 kitap ve başvuru kaynağı yazmış ve hazırlamıştır.

BÜYÜKELÇİ MORGENTHAU

Bu değerli ve yurtsever insanımız; Şükrü Server Aya’dır. Ben de, beraber katıldığımız bir televizyon programında yakından tanıma onuruna eriştim. O günden beri arkadaşız, dostuz ve kendisini babam gibi severim!

Morgenthau; Kasım 1913-Şubat 1916 arasında, 26 aylık bir süreçte İstanbul Büyükelçisi olarak görev yapmış. Morgenthau’nun görev yaptığı dönem ile ilgili olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti yöneticileri ile olan ilişkilerini, görüşlerini ve konuşmalarını, Ermeni tehciri ile ilgili olarak duyduklarını yazdığı “Büyükelçi Morgenthau’nun Anlatısı” adlı bir kitabı var.

BAŞKAN WİLSON’UN ONAYI VAR!

Bu kitap Ermeniler tarafından; “Değeri paha biçilmez bir kaynak” olarak nitelendirilmektedir. Ermenilerin sözde soykırım iddialarının çok büyük bir kısmı, bu kitaba dayanmaktadır. Ama bu kitap; yalan, dolan ve iftiranın üstüne oturmaktadır.

Morgenthau, İstanbul’da görev yaptığı süre içerisinde, şehrin 10 km dışına dahi çıkmamıştır. Kitap, tercümanları olan Arşak Şimavonyan ve Agop Andonyan’ın anlatılarına dayanmaktadır. Büyükelçi ABD’ye döndükten sonra, Osmanlı’yı suçlayabilecek böyle bir kitap yazabileceğini Başkan Wilson’a söyler ve onayını alır. Kitabın yazarının kendisi olduğu da yalandır, biliyor musunuz? Kitap; Pulitzer ödüllü Burton J. Hendrick’e yazdırılmış ve karşılığında bugünkü değeri ile yaklaşık 1 milyon 300 bin ABD doları verilmiştir.

BÜYÜKELÇİ’NİN MANTIK DIŞI ÇELİŞKİLERİ

İşte Şükrü Server Aya; “Preposterous Paradoxes of Ambassador Morgenthau” (Büyükelçi Morgenthau’nun Mantık Dışı Çelişkileri) adlı kitabında, bu rezillikleri, kepazelikleri ve iftiraları yabancı kaynaklı belgelere dayanarak anlatıyor. Kitabında karşı konulamaz ve inkar edilemez belgeler konuşuyor, masal anlatılmıyor. Bu kitabı mutlaka alın, okuyun ve çocuklarınıza, torunlarınıza bırakmak için kütüphanenizde saklayın.

Emperyalizm ve onun güdümünde bulunan Ermeni Diasporası, boş durmuyor, ülkemizin başına çoraplar örmeye çalışıyor ve öldürücü saldırılarına devam ediyor. 14 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan AKP ise, tüm milli sorunlarımızda şimdiye kadar olduğu gibi, havanda su dövüyor ve hiçbir şey yapmıyor.

BÜYÜK YALAN

İlerlemiş yaşına rağmen; gecesini gündüzüne katarak, tek kişilik bir ordu gibi çalışan, üreten, bu konuda kendi ekonomik imkanlarını da harcayan ve bağrından çıktığı Türk Milleti’ne hizmet etmeye çabalayan Şükrü Server Aya ile gurur duyuyorum.

Halen üzerinde çalışmakta olduğu "Büyük Yalan" adlı yeni kitabı; Mart 2017’de Türkçe, Almanca, Fransızca ve İngilizce olmak üzere, dört dilde piyasaya çıkacaktır. Bu çalışma; “Ermeni Soykırımı” iddialarına karşı Şükrü Server Aya’nın nihai öldürücü darbesi de olacaktır, diyebiliriz. Mutlaka okumalısınız! Bu kitaba önsöz yazma ayrıcalığını bana verdiği için, kendisine çok teşekkür ediyorum.

Hiç şüphe yok ki; “Ermeni Soykırımı”, emperyalist bir yalandır. Bu yalan, büyük bir planın ve ulaşılmak istenen hedefin önünü açmak için uydurulmuştur. Aynen Ergenekon, Balyoz ve benzeri yalanlar gibi. Bu nedenle, yalanların içinde çelişkilerin olması çok doğaldır. Her iki yalanın ve iftiranın da amacı; bölgemize ve ülkemize yönelik olarak hazırlanan emperyalist planların realizasyonudur.

Yalanlar kendi içinde çelişkili olabilir ama 100 yıl arayla ortaya konan bu yalanların hizmet ettiği hedefler açısından, emperyalizm tutarlıdır. Hedef; dün Osmanlı, bugün de onun halefi Türkiye’dir. Bölgenin istikrarsızlaştırılması, Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerine düşmanlık, laikliğin aşındırılması, BOP kapsamında Türkiye’nin bölünmesi ve küçültülmesi planı, teröre boğulmamız, ayrıştırılma, kamplaştırılma ve rejim değişikliğine giden anayasa paketi bu amaca yöneliktir.

Türker Ertürk

E. Amiral, Araştırmacı – Yazar

RESMİ İNTERNET SİTESİ:

Facebook:

Facebook Grup:

Twitter:

Instagram:

ERMENİ SORUNU DOSYASI : “SOYKIRIM OLDU”CULARDAN GARO PAYLAN, ERMENİ SORUNU HK. NE DİYOR ??


HDP adayı Garo Paylan: Benim belgem babaannemdi

HDP İstanbul 3. Bölge Adayı Garo Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümünde gerek Başbakan tarafından gerekse Cumhurbaşkanı tarafından yapılan açıklamalarda, 100 yıldır süren inkâr politikalarının devam ettiğini gördük. Üstelik Avrupa Parlamentosunun soykırımı tanıyan kararının ardından Mecliste grubu olan diğer siyasi partilerin de hükümetten çok farklı düşünmediği bir kez daha görüldü. Biri hariç; HDP.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez Ermenileri temsil eden vekiller Mecliste olacak. Ancak Ermeni halkının acıları ne kadar yansıyacak, talepleri ne kadar dile gelecek… İşte bu soru işareti. Çünkü AKP, CHP ve MHP’nin ‘soykırım’ ifadesine gösterdiği tepki önümüzdeki döneme dair bir işaret. Ermeni okulları yöneticisi ve HDP İstanbul 3. Bölge Milletvekili Adayı Garo Paylan diğer partilerin de Ermeni aday göstermesinden memnun. Ancak Paylan, diğer üç partinin 100 yıl önce soykırımı gerçekleştiren İttihat ve Terakki zihniyetinin devamcısı olduğunun altını çiziyor. Paylan ile 100. yılda Ermeni Soykırımı’nı, hükümetin söylemini, soykırım belgelerini ve HDP’nin seçimlere dair tutumunu konuştuk…

Ermeni Soykırımı’nın yüzüncü yılında hükümet kanadından oldukça gerilimli açıklamalara şahit oluyoruz. Bu açıklamaları gören, duyan Ermeniler ne hissediyor?
Ermeniler 100 yıldır çözülmemiş, inkar edilmiş, hâlâ aynı zihniyetin tezahür ettiği bir iklimde yaşıyor. Bu da onlara ‘güvercin tedirginliği’ yaşatmaya devam ediyor. Son günlerde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, eski içişleri bakanının dile getirdiği söylemler tamamen 1915 zihniyetinin tezahürüdür. ‘Ermeniler zengindir’den başlayan bu söylemler 1915 soykırımının, Varlık vergisinin gerekçelerinden biridir. Sanki “Onlar rehinedir ve mallarına mülklerine el konulabilir” sözünün tezahürleridir. “Ermenileri deport edebiliriz” lafı vardır. Bu rehine olarak görmenin tezahürüdür. Efkan Ala “Tehcir ettik” dedi. Tehcir etmek; bir yerden başka yere götürmek… İsterseniz tahterevalliyle, isterseniz yaldızlı arabalarla götürün; bu bir soykırımdır. ‘Soykırım’ tanımının tam da kendisidir. O insanların binlerce yıldır yaşadığını kökünden söküp başka yere atmak, isterseniz öldürmeyin ki yüz binlercesi öldürülmüştür, işte bu soykırımdır. Bugünkü söylem de o dönemin muktedirlerinin yaptıklarını sahiplenmektir aslında. Halbuki bizim istediğimiz şey, o dönemin muktedirlerini fail olarak göstermeleri. Ancak katillerimizi sahiplenmeye devam ediyorlar.

KULLANILAN DİL FAİLLERİN DİLİ

Geçen sene 24 Nisan’ın arifesinde Erdoğan taziye mesajı yollamıştı. Ancak bugün, ‘soykırım’ sözüne tahammül dahi edemiyor. Bu değişimin seçimlerle mi alakası var? Yoksa zaten var olan düşüncenin dile gelmiş hali mi?
Geçen yılki taziye mesajı olumlu bir adımdı. Yani samimiyetini sorgulamadan söylüyorum; devletin başbakanından gelmiş bir üzüntü beyanıydı. Hepimizi heyecanlandırmıştı. Ancak son bir yıla baktığımızda, o dönemin muktedirlerini sahiplenircesine ‘soykırım’ kelimesine karşı pozisyon aldılar ve tam da 1915’i gerçekleştiren faillerin dilini kullandılar. Aba altından sopa gösterdiler. Bu üzüntü beyanlarını da havada bırakıyor ve Ermeniler şu cümleyi duyuyor; “Biz tehcir yaptık.” Aslında ‘ayağınızı denk alın, yaptık yine yaparız’ diyorlar. Ermeni Patrikhanesine ortak acılar ayini yaptırıyorlar. Bakın, benim acım bana aittir. Benim acım hiçbir acının ne üstünde, ne altında, ne de ortağıdır. Oysaki onlar ‘ortak acılar’ diyerek, Ermeni’nin başına gelen büyük felaketin artık kabul edilmesinin ardından, Ermeni’nin acısını başka acılarla eşitlemeye çalışıyorlar. Bunu da Ermeni Patrikhanesi ile yapmaya çalışıyorlar. Bu artık uluslararası dünya için de, Türkiye’den pek çok insan için de ‘mide bulandırıcı’. Çünkü siz buradaki Ermenileri rehine gibi kullanıyorsunuz. Ateş düştüğü yeri yakar; ben kendi acımla yüzleşilmesini ve adaletin verilmesini istiyorum. Gelin 24 Nisan günü bunu yapalım. Ama 25 Nisan günü Balkanlarda öldürülmüş Müslümanların acısının peşinde koşalım; hangi devlet, hangi muktedir bunu yapmışsa onun hesabını soralım. Kafkaslarda kim Çerkes halkına kıydıysa, onu soralım. Her acının kendi içinde idrak edilmesini sağlayalım. Bu olduğu zaman o acıyı yaşayanlar iyileşir.

Hükümetin Çanakkale’de eş zamanlı bir anma gerçekleştirmesi de bununla mı alakalı? Acıları yarıştırmak…
Anzaklar 25 Nisan’da çıkarma yapmışlardır, 24 Nisan’da değil. Yıllardır orada şafak ayini yapılır. Şimdi bu anmanın 24 Nisan’a çekilmesi şunu gösteriyor; devlet artık yeni pozisyon aldı. Evet, Ermeniler öldürüldüler, sürüldüler. Bu artık kabul ediliyor ama yeni pozisyon başka; acıları ortaklaştırmak. Çanakkale de bunun tezahürüdür. 25 Nisan’da Çanakkale’de çıkarma olmadan hemen bir gün önce, 24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni aydınlar avlanıyorlardı. Doktorlar, sanatçılar… bu ülkenin aydınlarıydı onlar. Bu ülkenin diğer demokratları ile beraber eşitlik mücadelesi veriyorlardı. Bugünkü Kürt hareketi gibi düşünelim. Düşünün ki Çanakkale’de Türkler Kürtler birlikte savaşmışlardı, pek çok kimlik oradaydı, Ermeniler de oradaydı, diğer halklardan insanlar da oradaydı. Diyelim ki Kürtler orada savaşırken, Kürt aydınları da Kürdistan’da tutuklanmış olsalar, sürülmüş olsalar siz orada yaşanan acıyla Çanakkale’de savaşmayı ortaklaştırabilir misiniz? Tüm Ermenilerin tutuklandığı, sürüldüğü, soykırımın başladığı günü, tarihi çarpıtarak ‘ortak acılar’ diye anlatarak, hangi vicdanlara çözüm getirecek.

‘HAK ETMİŞLERDİR’ DEDİRTEN BİR TARİH ANLAYIŞI VAR

Yüzleşmeden neyi anlamalıyız? Kimi kesimler tazminat talebi olarak tarif ediyor…
Tazminat sonuçtur. Bugün Almanya’ya baktığımızda Yahudi Soykırımı ile öyle büyük bir felaket yaşandı ki; bununla yüzleşilmesinin sebebi, bunların bir daha yaşanmaması içindi. Öncelikli motivasyon bu olmalı. Bu Ermeniler için iyileşme vesilesidir. Hem Türkiye’deki hem de Diasporadaki Ermeniler için önemlidir ama büyük toplum için çok daha önemli. Yüzyıldır yaşayan bir zihniyet var. Her gün şehirlerimizde dolaşıyor. Bugün Ermeni’yi döven zihniyet yarın Alevi’yi dövüyor. Öbür gün Kürt’ü dövüyor. Öbür gün dönüp dolaşıp, Gezi gençliğini dövüyor, Berkin’i öldürüyor, Roboskî’de çocukları bombalıyor. Bu kara bulut her gün üzerimizde kol geziyor ve hiç mahkum edilmiyor. Bunları mahkum etmenin yolu; o zihniyetin yaptığı en büyük suça bakmaktan geçiyor. Bizim çağrımız budur. Çocuklarımız Talat Paşa isimli okullarda eğitim görüyor, caddelerinde yürüyor. ‘Hak etmişlerdir’ dedirten bir tarih anlayışımız var. ‘O gün hak etmişlerdir’… Ermenilerden sonra Dersim’deki Aleviler de hak etmişlerdir, Roboskî’de çocuklar da hak etmişlerdir…

BURADA YAŞANDI, ÇÖZÜLECEKSE BURADA ÇÖZÜLECEK

Bir belge tartışması almış yürüyor. Katliam belgelere yansıdı mı?
Ermeniler zaten belgeleri ile doğuyor. Benim belgem benim babaannemdi. Ben aynı evde büyüdüm. 1915’de, 8 yaşında bütün sülalesini kaybeden, yetim olarak tek başına ayakta kalabilmiş biri. Belge benim dedemdi. Anneannemdi, diğer dedemdi. Onların anlattıklarıydı. Belge dediğimiz şey onların ailelerinin olmamasıydı. Onların anlattıkları; önce erkeklerin toplanarak hemen şehrin kenarında katledilmeleri, kadınların, çocukların sürünmeleri, kendilerinin bir komşuya sığınarak hayatta kalabilmeleriydi ve giden hiçbirinin geri dönmemesiydi. Bu bana anlatılanları devletin hangi belgesi karşılayacak ki. Yani devlet dediğimiz aygıt suç işler, provokasyon yapar ve belgelere istediklerini yansıtırlar. Mesela Roboskî’de öldürülenler, ‘Onlar kaçakçılık yapıyorlardı’ diye geçer devlet belgelerine. Dersim’e baktığımızda ‘İsyan ettiler, hak ettiler’ diye geçer devlet belgelerine. Bu nedenle devletin ne kendisine ne de belgelerine güveniyorum, ama buna rağmen devlet belgelerinde o kadar çok şey var ki. Yani mesela sevkiyat defterleri var. Yok edilmiştir mesela. Devletin yazdığı tehcir yasası var. Telgraflar var. İnsanlar oradan oraya sürülürken, yollarda salgın hastalıklardan ölüyor ve ‘Cesetleri ne yapacağız?’ soruları var. Talat Paşa’nın kendi el yazısıyla defteri var mesela. ‘900 bin Ermeni sürüldü’ diye. Yani, bütün bunlar belge. Bir de ‘Karşı taraf belgesini açsın’ deniyor. Karşı taraf denilen kim acaba? Mesela Osmanlıysa bahsedilen, Osmanlı bizim de devletimizdi. Orada belge varsa onlar benim de belgelerim. Ermenistan dediğiniz başka bir devletin belgeleri. Önemli olan, Osmanlı Ermenilerinin belgeleri de bu devletin belgeleri. Yani neyi neyin karşısına koyuyorsunuz? Bu mesele uluslararası bir mesele değil, burada yaşandı. Çözülecekse de burada çözülecek.

Bunca zaman sonra, geçmişe göre toplumda bir değişim görüyor musunuz?
Uzun yıllardır verilen mücadeleler… Özellikle Hrant Dink’in verdiği mücadele ve büyük toplumda da verilen mücadeleler… Artık şu noktaya gelindi: Evet kötü bir şey oldu. Başlarına büyük felaket geldi. Benim çocukluğumda, Ermenilerin bir zamanlar bu ülkede yaşadığını bilmeyen büyük bir çoğunluk vardı, hâlâ da var ama gittikçe azalıyor. Artık insanlar başımıza bir felaketin geldiğini biliyorlar. Ancak, soykırım kelimesini kullanmak istemiyorlar… Hepimiz Nazilerin Yahudilere yaptığı soykırım filmleri ile büyüdük. Ermeni soykırımı düşünüldüğünde ‘Benim devletim böyle büyük bir kötülük yapmış olamaz’ refleksidir toplumdaki ki anlaşılır. Çünkü onlara büyük bir yalan söylendi, dört kuşaktır söyleniyor. Bu devlet büyük bir cinayet üzerine kuruldu. Bilmiyorlar ama artık bunun değiştiğini görüyoruz. İdrak noktasına gelindi. Adını koymakta zorlanıyoruz. Ben soykırım olarak tanımlıyorum ama açıkçası bu suçu kapsayan ve kabul eden herhangi bir kelimeye ben razıyım. Yeter ki o suçu kapsasın. O suçun mağdurlarının yüreğini soğutsun. O suçun faillerini de mahkum etsin. Talat, Enver, Cemal üçlüsünü katil olarak tanımlasın. İsimleri okullarımızın adlarından silinsin.

AKP, MHP, CHP… ÜÇÜ DE İTTİHATÇI

Seçimlere kısa bir zaman kaldı. Siz HDP’nin adayısınız. Cumhuriyet tarihinde ilk kez üç Ermeni milletvekilinin üç ayrı partiden Mecliste görev yapması söz konusu olacak…
Olumlu bir gelişme bu. HDP’nin Türkiye siyasetine feyiz verdiğini düşünüyorum. CHP’nin de böyle bir adım atması önemlidir. AKP’nin de adayının olması önemlidir. Kişisel olarak benim açımdan şundan önemli; ‘Ermeniler’ diye bir bakış var toplumda. Sanki Ermeniler bir meseleye tek tip bakan bir toplulukmuş gibi ortaya konuluyor. Ya çok kötücül sıfatlarla anılıyor ya da çok yüceltiliyor. Yani Ermenilerin de iyileri ve kötüleri var. Farklı ideolojilere sahip insanlar. Bu nedenle Mecliste birden fazla Ermeni’nin olması, farklı partilerden olması kimliğimizi normalleştiren bir durum olacak.

Bir taraftan ‘soykırım’ ifadesini kullandığı için danışmanlıktan alınan Etyen Mahcupyan’ın da partisi AKP’nin adayı var; Markar Eseyan… CHP’nin de bir Ermeni adayı var; Selina Doğan. Sizi onlardan ayıran nedir?
Sanırım üç aday içinde en şanslı olanı benim. Çünkü benim partimin Ermeni meselesinde duruşu çok net. Soykırım ile ilgili, kimliğim ile ilgili, hem de eşitlik temelinde kuracağımız gelenekle ilgili. Diğer partiler buna hazır değil bence. Diğer partilerde bir üst kimlik var, ötekiler de en fazla ‘hoş görülebilir’ bir unsur. Selina’nın da Markar’ın da işlerinin zor olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda CHP’nin içinde de AKP’nin içinde de ‘yüzleşme’ çabasında olanlar var, ama partileri öyle değil. Mesela Avrupa Parlamentosunun soykırım kararının ardından verdikleri tepki; çok manidar. Başkaca konularda birbirlerinden ayrı düşüyorlar ama iş Ermeni Soykırımı’na geldiğinde milli birlik hükümetini kuruyorlar. Zaten biri İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneği temsilcisi CHP’dir. Biri muhafazakar ittihatçı AKP’dir. MHP’yi zaten söylemeye gerek yok. HDP ise kendisini soykırımcı zihniyetten ayrıştırdı. Ermeni

NEFES ALDIRAN BİR BİLDİRGE OLDU

HDP geçtiğimiz günlerde bildirgesini açıkladı. Nasıl tepkiler aldınız?
Hayal ettiğimiz şeyi toplumsallaştırdığımızı görüyorum. Şöyle bir algı vardı: HDP Kürt partisidir, Kürt’ün mücadelesini yapar… HDP’de bütün kimlikler buluştuk. Yeni habitatımızda ortak cümlelerimizi oluşturduk. Birbirimizin hassasiyetlerini gözeterek, birbirimizi etkileyerek, ortak cümlelerimizi oluşturduk. Buna emek mücadelesi, kadın mücadelesi çevre- ekoloji mücadelesi, sol-sosyalist mücadele birikimi eklendi. Ve artık Türkiye’nin sıkışmışlığında, tek adamlığa giden sürecinde herkese iyi gelen, nefes aldıran, romantik, umut veren, coşkulu, genç, cıvıl cıvıl bir kampanya ve seçim bildirgesi ortaya konuldu. Bu da teveccüh buldu. Bakın biz orada ortaya koyduğumuz her şeyi 8 Haziran’da bir anda hayata geçiremeyeceğimizi, tek başımıza iktidar olamayacağımızı biliyoruz Ancak, Türkiye siyaseti asla ve asla bunlar söylenmemiş gibi davranmayacak. Biz güçlü bir grupla Mecliste olduğumuz anda Türkiye siyasetini çok daha güçlü bir şekilde etkileyeceğiz.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : ERMENİ SORUNUNA DİSİPLİNLER ARASI BAKIŞ TARİH-SİYASET-HUKUK


ERMENİ SORUNU DOSYASI : OSMANLI ŞEHİRLERİNDE YAŞAYAN İNGİLİZ KONSOLOSLARI vE ERMENİ SORUNU


OSMANLI EHRLERNDE YAAYAN NGLZ KONSOLOSLARI vE ERMEN SORUNU.pdf

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// CEYHUN BALCI : Tarihten Bir Göç Ettirme Öyküsü


Eski dilde “tehcir”le karşılık bulan “göç ettirme” ülkemizin baş ağrısıdır. Perinçek-İsviçre Davası üzerinden verilen son AİHM kararı sorunu çözmüş olsa da bizi yönetenlerin bu kararın önemini kavradıklarını söylememiz güç. TBMM’de Ermeni Soykırımı olmuştur diye düşünen vekiller olduğunu anımsatmakla yetinelim. Diğer yandan, emperyalizmin kökü yeryüzünden kazınmadığına göre bu konu her fırsatta önümüze konacaktır diyebiliriz.

Tarihin göç ettirme olaylarıyla dolu olduğunu unutmamak gerekir. İnsanlık tarihinin başlangıcı sayılan yazının bulunuşuyla Mezopotamya’dan başlayarak dünyanın pek çok coğrafyası “göç ettirme”ye sahne olmuştur. Siyasal, toplumsal, dinsel ve ekonomik gerekçelere dayanan göç ettirme olgularının değişmez unsuru trajedidir.

Yinelemeye ve sözü uzatmaya gerek yok! Ancak, bizim baş ağrımız olan Ermeni Tehciri olgusunu hasta adam konumuna düşen Osmanlı’dan ve o hasta adamın durumundan yararlanmakta kararlı olan emperyalizmden ayrı tutmak gerçekçi olmaz.

Yetmiş beş yıl önceye uzanalım!

Tarih: 7 Aralık 1941

Yer: Pearl Harbour, Hawaii, ABD

II. Dünya Savaşı’nın önemli günlerinden birisidir. Japonya, ABD’yi kendi evinde vurmuştur. Dehşet büyüktür. Savaş yayılmakta ve her geçen gün dipsiz bir kuyuya dönüşmektedir.

Bu saldırının tarihsel bakımdan bir başka önemli yanı ABD’nin kendi toprakları içinde saldırıya uğramış olmasıdır. Her ne kadar Hawaii adaları ABD’nin binlerce mil açığında konuşlanmış olsa da Amerikan toprağıdır. Amerikalılar beklenmedik bu saldırıyı anavatan topraklarına binlerce kilometre uzakta yaşanmış olsa da ciddiye almışlardır.

Yeni Dünya ABD’yi bir dünya karışımı olarak nitelemek hiç de yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda ABD’de o yıllarda da sayısı azımsanmayacak farklı kökenden insan yaşamaktadır. Yalnızca Japonlar bile büyük gövde uzak doğulular içinde önemli bir niceliğe sahiptir.

Japonya ABD’nin batı kıyılarının tam karşısında olduğu için o yıllarda bu saldırının ardından kendisini gösteren ulusal güvenlik kaygıları özellikle batı sahilinde önlemler alınması sonucunu doğurmuştur.

ABD’nin batı kıyılarında yaşamlarını sürdürmekte olan 120 bin dolayında Japon kökenli ülkenin iç kesimlerinde oluşturulan 10 gözaltı kampında toplanmıştır. Japonya kaynaklı saldırı sonrasında Amerika’da yaşamakta olan Japon kökenlilerin bu gelişmeden etkilenerek bir başkaldırıya kalkışmasından çekinilmiş ya da en azından böyle bir olasılık akla getirilmiştir. Oysa, bilindiği kadarı ile o yıllarda ABD’de yaşamakta olan Japon kökenlilerin bir tekinden bile böyle bir kaygıyı doğrulayacak söylem ya da eylem söz konusu olmamıştır. Geçen yüzyılın başında Anadolu’nun doğusunda yaşayan ve Osmanlı vatandaşı olan Ermenilerin Osmanlı’nın savaş halinde olduğu bir ülkeyle birlikte Osmanlı’ya silah doğrulttuklarını anımsayalım.

Savaş sonlanıp da kaygılar ortadan kalkınca 1945’ten başlayarak söz konusu Japon toplama kampları boşaltılmaya başlanmış ve kamplarda tutulanların evlerine dönüşüne izin verilmiştir. Son kampın boşaltılma tarihi ise 1946 yılı başlarıdır. Aradan 40 yıl geçtikten sonra Amerikan Kongresi o yıllarda bu uygulamaya uğrayanlardan özür dileyerek, bir miktar ödence verilmesini karara bağlamıştır.

Gözden kaçırılmaması gereken bir başka önemli ayrıntı göç ettirilerek, kamplarda toplanan Japon kökenlilerin önemli bölümünün Amerikan vatandaşı olmasıdır.

Hiç kuşku yok ki; geçen yüzyılın başında Anadolu’nun doğusunda yaşanan göç ettirme uygulaması çok daha trajik görüntülere ve sonuçlara yol açmıştır. Bunun önde gelen nedeni olayın yaşandığı yerlerin aynı zamanda savaş alanı oluşunun yanı sıra o günün ulaştırma olanaklarının kısıtlılığı, çetin coğrafik ve iklimsel koşulların varlığıdır.

ABD’deki Japon kökenlilere yönelik göç ettirme olgusunda binlerce kilometre ötedeki bir saldırıdan kaynaklı duyarlılığın yerindeliğini tartışan olmuş mudur? Olduysa da bu tartışmaya kulak asılmadığı ortadadır. Savaş koşullarının olmadığı ortamda planlı, programlı şekilde gerçekleştirilen göç ettirmenin insanların yaşamı bakımından trajik sonuçlara yol açmamış olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, gerekliliği tartışmalı bu kararın göç ettirilen insanlar üzerinde olumsuz etkiler yarattığından kuşku duyulamayacağı açıktır.

Son zamanlarda Ermeni Tehciri’nden kaynaklanan ve saptırılarak “Ermeni Soykırımı”na evrilen konuya “bir özürden ne çıkar” hafifliğiyle yaklaşanların artmakta olduğunu gözlemliyoruz. Ama, buradaki durum biraz daha farklıdır. Özür, Tanıma anlamına gelmektedir. Tanıma’yı izleyecek adım Tazminat isteği olacaktır. Onu karşılamak için sahip olunan varlıklar yeterli olamayacağına göre ödemenin Toprak’la yapılması isteği sürecin son halkasını oluşturacaktır. Dilenecek özrün gerçekten özür sınırları içinde kalması için o dönem yaşanan savaşın taraflarının da sorumluluk bildirmesi olmazsa olmazdır. Oysa, Ermeni Tehciri’ne neden olan ortamı oluşturan ülkelerin aradan bir yüzyıl geçtikten sonra bırakınız sorumluluk üstlenmeyi, Türkiye’yi özre zorlayarak tüm sorumluluğu üstelik artık haritada bulunmayan Osmanlı üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ne yıkma çabası içinde olduklarını görmeyen gözler, işitmeyen kulaklar ve hatta nasır bağlamış vicdanlar bile algılamış olmalıdır.

Göç ettirme Eski Çağ’dan başlayarak yaşanmış ve günümüzde de başvurulmakta olan bir yöntem! Sevimli olmadığına kuşku yok! Ama, bu sevimsiz olguyu uzaklardaki çıkarlarının peşinde olan emperyalizmden soyutlamak da olanaklı değil.

Bir emperyalist gücün kendi toprakları içinde bu yönteme başvurduğu görmezden gelinerek geçen yüzyılın başında kalmış bir göç ettirmeye odaklanılması en hafif deyişle insaftan ve akıldan yoksunluk olarak tanımlanabilir.

Uzak ve yakın geçmişte, daha anlaşılır şekilde söylemek gerekirse; tarihte bugüne ışık tutan, yarınlar için yol gösterici olabilecek sayısız bilgi ve yaşanmışlık var!

Tarih yararlanılıp, ders alınırsa anlam taşıyan bir bilim dalı…

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Fransa’dan “Ermeni soykırımı” kararı


Fransa’da Ermeni soykırım iddialarını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa Senato’da kabul edildi.

Fransa’da Ermeni soykırımını iddialarını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa tasarısı Senato’da kabul edildi. Tasarıya 146 senatör ‘hayır’ oyu verirken 156 senatör ise kabul edilmesi yönünde oy kullandı.

Fransa’da Ermeni lobisinin 2006 soykırım iddialarını inkâr edenleri cezalandırmak için başlattıkları siyasi mücadele de François Hollande döneminde hedefine ulaşmış oldu. Senato da kabul edilen tasarının yeniden meclise gönderilecek tartışma yapılmayacak değişikliklerle 3 hafta sonra yasallaşacak.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı İsmail Kahraman, Fransa Senato Başkanı Gerard Larcher ile Senato Başkanı resmi konutunda akşam yemeğinde bir araya gelmişti. Oylamada Senato Başkanı Larcher çekimser oy kullandı.

Fransa’da Nicolas Sarkozy’nin cumhurbaşkanlığı döneminde kabul edilen inkar tasarısını Anayasa Konseyi, ifade hürriyetini sınırlandırdığı gerekçesiyle iptal etmişti.

Tasarının yeniden Anayasa Konseyi’ne taşınması için Senato veya Meclis Başkanı’nın itirazı veya en az 60 senatör veya vekilin imzası gerekiyor.

Üçüncü olarak bu konuda her hangi bir vatandaş bir yıl hapis ve 40 bin Euro ceza alırsa bireysel olarak Anayasa Mahkemesi’ne dava açarak bu konuda yasaya karşı olan senatörler olduğunu belirterek iptal isteyecek.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// DOĞU PERİNÇEK : GAREGİN NJDE, ERMENİ MİLLİYETÇİ HAREKET VE BÜY ÜK GÜÇLER


Mehmet PERİNÇEK

Ermeni milliyetçi hareketinin serüveni, özellikle de hareketin liderlerinin tarihi yazılmadan geçmi ten bugüne Ermeni meselesini anlamak mümkün de il. Emperyalist devletler, Do u’yu payla ma projelerinde mutlaka bir araca ihtiyaç duyuyor. Sadece kendi orduları ve sermayeleri sömürgeci planlarını gerçekle tirmek için yeterli olmuyor. Do u Sorununun emperyalist çıkarlar adına “çözümü”nde mutlaka “içerden” bir harekete de gerek duyuluyor. Emperyalizm ça ında Batı’nın her dönemde bu anlamdaki de i mez “ortakları”, bölücülük ve ırkçı/dinci gericilik olmu tur. Emperyalist Batı, milli devletlerin olu umunu ve onun temeli olan milletle me sürecini engellemek için hep bu iki araca ba vurmu tur. Bu iki araç, milli kurtulu sava larından ya da sosyalist devrimlerden sonra ba ımsızlı ını elde eden devletlerin parçalanması/diz çöktürülmesi hedefi açısından da elveri lidir. Do u’nun milli devletlerini ve onların ba ımsızlı ını silahla ortadan kaldırmak isteyenler, “böl, parçala, yönet” politikası çerçevesinde bölgede kendi planlarına üs olarak hizmet edecek olan bölücü ve gerici akımların iktidarlarında kukla “ba ımsız” devletlerin kurulmasını himaye etmekten, bunların haritalarını çizmekten geri durmamı lardır.

Dolayısıyla tarihin akı ına meydan okudu u için arkalarına büyük devletlerin gücünü almadan ba arı ansı bulunmayan bölücülü ün ve ırkçı/dinci gericili in tek umudu emperyalizm olmu tur. Bu hareketler, do al olarak siyasal planda i birlikçi bir karaktere sahiptir. Nasıl ve hangi amaçlarla yola çıkmı olurlarsa olsunlar, varacakları ba ka bir nokta yoktur. Bu i birlikçi hareketlerin emperyalist planlar adına kitleleri seferber etmek ve milli devletle milletin temelini dinamitlemek açısından ideolojik planda ırkçı/dinci ba nazlı ı körüklemesi de kaçınılmazdır. Batı’da çizilen haritaların hayata geçirilmesi için uygun zemin yaratmak üzere eylem planında da terör (saldırganlık) benimsenen esas yöntemdir.

Qaregin Njde

Kısaca ifade edecek olursak emperyalizm ça ında emperyalizmle bölücülük ve gericilik arasında do al bir “ittifak” vardır. Bu “ittifak” ezilen dünyada kendisini terörle, iç sava larla göstermektedir. Tabii bu “ittifak”ta da sözü geçen emperyalist devletlerdir. “Ortaklar”dan di erinin iradesi söz konusu de ildir. Emperyalist planların arabasına ko ulmak dı ında ba ka bir yolu yoktur; ta ki görevini tamamlayıp bir kenara atılana dek. Dolayısıyla onları hep hayal kırıklı ıyla biten bir son beklemektedir.

İşte Taşnaksutyun Partisi ve bağnaz Ermeni milliyetçi hareketleri bunun tipik birer örneğidir, yukarıda ortaya konan kalıba bire bir oturmaktadır. Taşnaklar, dönemine göre İngiltere’den Rusya’ya, Japonya’dan Nazi Almanyası’na Amerika’ya kadar büyük devletlerin güdümünde faaliyet yürütmüşler, devamlı surette onlardan medet ummuşlardır. Ermeni meselesini elinde tutan kuvvete göre vuracakları hedefi belirlemişlerdir. Bir bakıma bağnaz Ermeni milliyetçiliği tarihi, emperyalizmle işbirliği tarihidir. Taşnak ideolojisi, ne kadar “devrimcilik” maskesi taşısa da şoven ve gerici fikirlere saplanmıştır. Bağnaz Ermeni milliyetçiliğinin ideolojisi, etnik temelli Ermeni-Türk/Kürt, özellikle kilise eliyle din temelli Ermeni-Müslüman karşıtlığının yaratılmasında önemli rol oynamıştır. Taşnak terörü ise karşılıklı boğazlaşmanın fitilini ateşlemiş, emperyalist devletlerin Ermeni meselesi üzerinden bölgeye müdahalesinin zeminini yaratmıştır. Taşnakların işbirlikçi, şoven ve saldırgan karakteri, bölge halklarına verdiği zarar kadar Ermenilere de pahalıya mal olmuştur. Büyük devletlerin planlarında rol alıp bir köşeye atılmak ardından sırtını dayayacağı yeni bir güç aramak olağan hale gelmiştir. Çarlık dönemi Rus arşiv belgeleri, Ermeni milliyetçiliğinin Batı’nın ve Çarlık Rusyası’nın özellikle 19. yüzyılda başlayan Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanma projelerine paralel olarak geliştiğini göstermektedir. Özellikle arşivlerde yer alan o döneme ait Ermeni yayınları ve belgeleri, Ermeni milliyetçiliğinin işbirlikçi, şoven ve saldırgan köklerini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kafkasya’daki Ermeni aydınları, daha 19. yüzyılın sonlarında emperyalist devletlerle “işbirliği” içinde bağımsız bir Ermeni devleti kurmanın hayaline kapılmışlardır ve bu fikirlerini Türkiye Ermenilerine bir nevi zorla aşılamaya çalışmışlardır. 19. Yüzyılın Başı ve Balkan Savaşları Bu sürecin önde gelen liderleri arasında yer alan Njde’nin (Ter-Arutyunyan Garegin) siyasal hayatı, Ermeni milliyetçiliğinin bu serüveniyle birebir örtüşmektedir. Taşnak liderlerinden Njde (1886-1955), Nahcivan’da doğdu. 17 yaşında Ermeni milliyetçi hareketine katıldı. 1906 yılında Bulgaristan’a geçti ve Makedon hareketinin liderlerinin sayesinde “Dmitriy Nikolov” sahte adıyla subay okuluna girdi. 1907’de Sofya’da subay okulunu bitirdi. Daha sonra Kafkaslar’a dönen Njde, orada ve İran’da faaliyet yürüttü. O yıllarda Doğu’nun paylaşılmasında rekabet içinde olan Rusya ve Avrupa, Ermenileri kimin kullanacağı konusunda da yarış halindeydi. O dönem Rus yetkililerinin yazdığı raporlar, özellikle İngilizlerin Ermeni meselesindeki kışkırtmalarını ortaya koymaktaydı. Yetkililerin saptamalarına göre bu yolla bir taraftan Batı’nın bölge planlarını suya düşürecek iki ülke arasındaki potansiyel ittifakı engellemek, Türkiye ile Rusya’nın arasını açmak, yaşanacak

UMU çatışmayla da iki ülkeyi zayıf düşürmek ve diğer taraftan merkez kaç kuvvetler desteklenerek Osmanlı’nın paylaşılması hedefi güdülmüştür. O dönemde Ermeni meselesi İngilizlerin elinde hem Osmanlı’ya hem de Rusya’ya karşı bir koz haline gelmişti. Ermeni milliyetçilerinin RusJapon Savaşı’nda Japonları destekledikleri, hatta Japon imparatoruna mektuplar gönderdikleri dahi görülmüştür. Njde de bu planlara uygun olarak Rusya’ya geçmiş ve terör faaliyetleri neticesinde 1909’da Kafkasya’da Çarlık rejimi tarafından tutuklanır. 1 Rusya’da 159 Taşnak liderinin devlete karşı işlenen suçlar kapsamında yargılandığı bu davada terör örgütü olarak görülen Taşnaksutyun’un Rus devletinin idari yapısını değiştirme ve federasyona çevirme (Kafkasya’nın sadece devlet savunması, dış politika, para ve gümrük sisteminde merkeze bağlı olması ve Tiflis’te ayrı bir parlamento kurulması) amacı, örgütün emrinde silah ve patlayıcı madde depolarının bulunması, yukarıdaki amacı gerçekleştirmek için örgütün çeşitli organlar kurması, örgütün ayaklanmaya çağıran propaganda yapması ve yayınlar çıkarması, örgütün zorla haraç toplaması, haraç vermeyi reddedenlerin öldürülmesi, örgütün hukuk ve ceza mahkemeleri kurarak gerektiğinde kişileri ölüm cezasına çarptırması, resmi ve sivil kişilere yönelik terör eylemleri gerçekleştirilmesi, bunun için terör gruplarının oluşturulması, bu grupların silah ve finansal anlamda donatılması, örgüt içinde haberleşme ağının kurulması vb. suçlar konu edilmiştir.2 135 nolu sanık olan Garegin Ter-Arutyunov (Njde)’ye özel olarak isnat edilen eylemler arasında ise 1908 yılında Nahcivan’ın Kuznut köyünde köylüleri devlet okulunu kapatmaya ve Taşnakların çıkarları temelinde örgüte bağlı özel bir okul açmaya çağırması, örgüte zorla parla toplaması ve evinde örgüte ait dokümanlar saklaması bulunmaktadır.3 6 Eylül 1908 tarihinde abisinin evinde yapılan aramalarda ise Njde’ye ait 1906-1908 yıllarına ait Ermenice yazılmış mektup ve defterler bulunmuştur. Anne ve abisine Bulgaristan’dan gönderdiği anlaşılan mektuplarda Njde, Taşnak subay okulunda eğitim gördüğünü, okulda ve Balkan Yarımadası’nda çok sayıda Ermeninin bulunduğu belirtmektedir. Mektupta kendini partiye adadığını ifade eden Njde, evlenmeye dahi hakkının bulunmadığını, buna dair partiye imzalı yeminde bulunduğunu yazar.4

Njde, cezaevinin arkasından sürgüne gönderilir ve oradan kaçar. Njde, 1911’de Bulgaristan’a geçer ve Balkan Savaşı’nda Andranik’le birlikte Türk Ordularına karşı Ermeni gönüllü birliklerini örgütler, Bulgar Ordusunda savaşır. 5 Birinci Dünya Savaşı Birinci Dünya Savaşı’na doğru Ermeni milliyetçi hareketi tekrardan Çarlık Rusyası’nın kontrolüne girecektir. Çıkartılan özel afla terör suçundan tutuklu bulunan Taşnak liderleri serbest bırakılacaktır. Njde de bu dönemde Rusya’ya döner ve Kafkas Cephesi’nde Ermeni gönüllü birliklerinin komutanları arasında yer alır. Birinci Dünya Savaşı süreci, Njde’nin de başında bulunduğu Ermeni milliyetçi hareketinin işbirlikçi, saldırgan ve şoven karakterini en güçlü gösterdiği bir dönem olacaktır. Taşnaklara Türkiye’yi işgal planları çerçevesinde iki görev yüklenir. Taşnakların liderliğindeki Türkiye Ermenileri, cephe gerisinde ayaklanma çıkararak Türk ordusunu zaafa uğratacaktır. Bu birinci görevdir. İkincisi ise oluşturulan Ermeni gönüllü birlikleri yoluyla Türk ordusunun savunma hattını yırtarak Rus işgalini kolaylaştırmaktır. Çarlık generallerinin ve subaylarının yazdığı yüzlerce rapor ve Çarlık askeri mahkemelerinin yüzlerce tutanağı ve kararları göstermektedir ki, Birinci Dünya Savaşı sırasında işgal edilen bölgelerde Njde’nin başında bulunduğu Ermeni gönüllü birlikleri Müslüman halka karşı vahşi katliamlara girişmiş ve mallarını yağmalamıştır. Bu belgelere göre bu katliam ve yağma politikası sistematik bir biçimde yapılmıştır. Ermeni çetelerini kullanan Rus komutanları bile bu vahşet karşısında dehşete kapılmıştır. Birçok Ermeni subay ve askeri, bu nedenle askeri mahkemelerde yargılanmış ve idam cezasına çarptırılmıştır.6 Taşnak Ermenistanı Dönemi Dünya Savaşı’nın bitimiyle Ermeni meselesi tekrardan el değiştirecektir. Rusya, 1917 Ekim Devrimi’yle savaştan çekilmiş, Türkiye ise Mondros Mütarekesi’yle işgale açık bir hale gelmiştir. Güney Kafkasya’da oluşan otorite boşluğunu savaşın galip devletleri doldururlar. 1918 Mayıs’ında İngilizlerin güdümünde Taşnak Ermenistanı bağımsızlığını ilan eder. Njde, Taşnak Ermenistanı’nda üst düzey askeri görevlerde bulunur.

Taşnak Ermenistanı, devrimci Türkiye ile Sovyet Rusya arasına bir duvar işlevi görecektir. Taşnak Ermenistanı, Batı’nın Doğu’daki planlarını gerçekleştirmede bir üs olacaktır. Ermeni meselesinin hedefinde Türkiye’nin yanında bu sefer Sovyet Rusya da vardır. Sovyet belgeleri, diğer yandan Taşnakların bugünkü Ermenistan sınırları içerisinde yaptıkları etnik temizlik politikasını da ortaya koymaktadır. “Saf” milli bir devlet kurma adına Müslüman nüfusun önemli bir kesimi Taşnak iktidarı tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bu etnik temizlik politikasında Njde’nin rolü Sovyet belgelerine de yansımıştır. Örneğin Kızıl Ordu komutanları Todorskiy ve Sviridov, 1921 yılında Orconikidze’ye gönderdikleri raporda 1919 ve 1920 yıllarında Şarur bölgesinin Taşnaklar tarafından ceset ve ölüm vadisine çevrildiğini belirtmiştir. Bölgedeki Müslüman nüfus katledilmiş, sağ kalanları ise Türkiye’ye kovalanmıştır.

Müslüman nüfusun malvarlıkları ise Taşnak lideri Njde’nin birliği tarafından yağmalanmıştır. Kızıl Ordu komutanlarının ifadesiyle insanlık böyle bir barbarlık görmemiştir.7 Njde’nin 27 Eylül 1920 tarihli ültimatomundaki şu ifadeleri bu katliam politikasının itirafı niteliğindedir: “Türkleri ve Rusları, muharebede ve muharebe dışında yok ettiğim keyifle yok ediyorum.”8 O yıllarda Ermeni Bolşevik hareketi içinde yer alan ve 1921’den itibaren Sovyet güvenlik birimlerinde görev yapan Ermeni kökenli Arsen Arutyunoviç Hoylunts, İkinci Dünya Savaşı sonrası Njde hakkında yürütülen soruşturma sırasında tanık sıfatıyla verdiği 16 Eylül 1947 tarihli ifadede o dönemle ilgili şunları belirtmiştir: “1919-20 yıllarında Kapan bölgesinde Taşnak ordusunun silahlı güçlerini kumanda eden Njde’nin komutası altında Kapan ve yakın bölgelerdeki onlarca Azerbaycan köyü yok edildi ve bu köylerdeki binlerce sivil katledildi.”9

Tanığın ifadesine göre Njde, sadece Müslüman nüfusa yönelik değil, devrimci isyanların bastırılmasında Ermeni ve Ruslara karşı da gaddar metotlara başvurmuştur. Bunlarla ilgi birçok örnek anlatan Hoylunts, özellikle Ermenistan’ın önemli ruhani merkezlerinden Tatev’de yapılan katliama dikkat çeker. Aralık 1920-Ocak 1921’de Njde’nin karargâhının bulunduğu bu bölgede onun emriyle 400’e yakın Rus Kızıl Ordu mensubu, Ermeni devrimci köylü ve işçileri kurşuna dizilerek ya da canlı canlı kayalıklardan aşağı atılarak öldürülmüştür. Şahit olduğu bütün bu olayların tanıklarını da sayan Hoylunts, Njde’yi

“Ermeni halkının cellatı” olarak niteler.10 Tatev’deki olayın tanıklarından Ermeni Bolşeviklerinden Avag Tatevosoviç Canunts, Njde’nin o dönemde Ermenistan’ın Kapan bölgesinde derin çukurlara su doldurup Ermeni devrimcileri boğdurttuğunu da anlatmıştır. Canunts, ifadesinde 1920 yılında Njde’nin Dro’yla birlikte Kubatlin bölgesindeki 100 Azeri köyünü yağmaladığını ve sonrasında da bu köyleri ateşe verdiğini belirtir.11 Tatev olayıyla ilgili yukarıdaki ifadeler sorulduğunda Njde’nin verdiği cevap ise şöyle olmuştur: “Tanıklar Hoylunts ve Canunts’un ifadelerini doğru kabul etmiyorum. Ancak tanıklar Hoylunts ve Canunts’un bahsettiği, kurşuna dizilen ve Tatev kayalıklarından atılanlar, Sovyet iktidarının bize karşı kullandığı Zaval Paşa’nın birliğinden 200’e yakın Türk olabilir. “Belirtmek isterim ki, Zaval Paşa’nın birliği tarafımdan mağlup edildi ve kendisi yaralı olarak subayları ve askerleriyle esir alındı. Tarafımdan askerlerin serbest bırakılması, Zaval Paşa ve subay kadrosunun ise halk önünde kurşuna dizilmesi emri verildi. Ancak korumalarım köylülerle birlikte onları Tatev ve Darbas’ta kurşuna dizmişler ve Tatev Kalesi’nden aşağı atmışlar.”12 Ermenistan’da, Türk Ordularının ve Kızıl Ordu’nun askeri işbirliği sonucunda Taşnak iktidarına son verilir.

Njde, Ermenistan’da Sovyet iktidarının ilanından sonra yeni rejime karşı mücadele eder. Başarılı olamayınca İran’a, oradan Bulgaristan’a geçer. Emperyalist devletlerle işbirliği Taşnaklar ve Njde için yine büyük hüsranla sonuçlanır. Taşnakların önde gelen isimlerinden Garegin Njde, uğradıkları hezimetin muhasebesini yapmış ve en önemli neden olarak dış güçlerin etkisi altında kalmalarını ve süreci kendilerinin yönlendirememesini görmüştür. Njde’ye göre hasta ve mutsuz halk, mutsuzluğunu dış sebeplere bağlamakta ve kurtuluşun dışardan geleceğine inanmıştır. 13 Njde, 1929 yılında kaleme aldığı “Ermeni Aydınlarına Açık Mektuplar”da özellikle Avrupa karşısında düştükleri durumdan yakınır: “Kafamız garip çalışıyor. Avrupa’ya inancımız kör bir duyguydu. Düşmana hoşgörümüz Hıristiyanlıktan. Ama böyle olmakla beraber ezilmiş ve tamamen bir kenara atılmış duruma biz düştük. “Garipsenecek bir durum yok! Ezilmiş ve bir kenara atılmış olduk, çünkü Avrupalıların karakterini hiçbir şekilde bilmiyoruz.

“Avrupa’ya İsevi duygularla yaklaştık ve bizim garip mistizmimiz, bizim milli hastalığımız, bize has ruh hali sebebiyle Avrupalılara bağlandık ve onların bütün savaşları bizim kurtuluşumuz adına yürüttüklerine inandık. “Bu kendimizi kandırmamız bizi siyasi dilencilere dönüştürdü, ve zayıf kaldıkça sulu gözlü olduk. “Tüm sürecin psikolojisi olan dilencilik ve sulu gözlülük bizim tek siyasi silahımız. Ancak sulu gözlülük ruhen hamlığın veya korkaklığın bir kanıtıdır. Dilencilik ise tamamen tiksindirici. Dilenciye sadece merhamet duygusu uyandığından değil, çoğu zaman iğrençlikten yardım edilir. “Daha korkuncu siyasi dilenciliktir, çünkü politikada merhamet yoktur, iğrençlik daha fazladır.”14

Njde, bağımsızlık isteyen halkların her şeyden önce bu tür ruh halinden kurtulması gerektiğini vurgular. Kendi ayakları üzerinde duramayan halklar devlet kuramayacaktır. Devlet sahibi olmak bağımsız siyasi düşünceyi, savaşta kendi gücüne güveni, yönetimde inisiyatifi gerektirmektedir. Zafer, kendi inisiyatifine inancın sonucundan başka bir şey değildir.15 Benzer özeleştiri Taşnak Partisi’nin kurucusu ve Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni tarafından da yapılmıştır. 1923 yılında Taşnak Partisi’nin konferansına sunduğu raporda Kaçaznuni, Sevr Antlaşması’nın o dönemde gözlerini kör ettiğinin altını çizer. Oysa Sevr Antlaşması yerine Türklerle doğrudan bir antlaşmaya yanaşmış olsaydılar, çok şey kazanabileceklerdir.

O zaman bunu anlamamışlardır. Kaçaznuni, raporunda savaştan kaçınmak için de hiçbir şey yapmadıklarını, tam tersine savaşa yol verdiklerini belirtir ve bunu affedilemez bulur. Türkiye’nin askeri gücünden haberdar değillerdir ve kendi ordularını tanımamışlardır. Orduları, devamlı geri çekilmiş, silahlarını bırakıp köylerine kaçmıştır. Kaçaznuni, raporunda övünülecek hemen hemen hiçbir şey yapmadıklarının ve omuzlarına aldıkları yükün; devlet örgütlenmesinin, devlet işlerinin idaresinin; kapasitelerinin üzerinde olduğunun altını çizer. İmkânlarının ölçülerini bilememişler ve devlet adamı olamamışlardır. Kaçaznuni’nin raporunun son satırları ise şöyledir: “Taşnaksutyun’un artık yapacağı bir şey yok!

“Partimiz yapması gereken her şeyi yaptı ve kendini tüketti. Yeni hayat şartları, yeni talepleri getiriyor ve bu taleplere cevap verecek yeterliliğe sahip değiliz. Demek ki, bu arenadan çekilip yerimizi bizden daha yeteneklilere bırakmalıyız. (…) “Söyledim, Taşnaksutyun’un artık yapacağı hiçbir şey yok. Doğru ifade etmedim. Son bir işimiz daha var, Ermeni siyasi hareketinin geçmişine ve kendi geçmişimize karşı bir yükümlülüğümüz daha var. Parti, kendi kararıyla bilinçli ve kesin olarak varlığına son vermelidir. “Evet, intiharı öneriyorum. “Tek onurlu çıkışın intihar olduğu durumlar olur. İşte Partimiz tam bu durumdadır. “Bunu dört-beş sene önce yapmalıydık. (…) Eğer bu kararı almazsak, ileride bizi yıkım ve şerefsiz bir son bekliyor. (…) “İşte acı gerçek! Bu gerçeği kabul etme cesaretini göstermeliyiz ve gerekeni yapmalıyız. Çözüm açık: Hayatımıza son vermek.”16 İkinci Dünya Savaşı Ancak Njde ve Ermeni milliyetçi hareketi, kendi yaptıkları bu özeleştiriden de ders çıkartmayacaktır. Dünyada değişen dengelere göre yeni bir hami arayışı içine gireceklerdir. Taşnaklar, Birinci Dünya Savaşı’nda üstlendikleri rolü İkinci Dünya Savaşı’nda da oynarlar. Ancak bu sefer Hitler Almanyası’nın yanında. Taşnaklar, faşist Alman orduları için gönüllü birlikler oluşturarak bölge halklarına karşı yeni bir suça imza atarken hem SSCB’nin hem de Türkiye’nin Alman orduları tarafından işgal planlarında da görev almışlardır.

Bu hareketin en başında da Garegin Njde yer alır. Nazilerle Taşnaklar arasındaki işbirliğinin ideolojik zemini, 1930’larda döşenmeye başlanmıştır. O dönemde Njde, Dro gibi Taşnak liderleri de Ermenilerin arî ırktan geldiğini Almanlara kanıtlamak için az çaba harcamamıştır. 17 Bu süreçte Ermeni milliyetçi gençlik dernekleri ve Berlin’de, Münih’te, Bükreş’te, Sofya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde faaliyet yürütecek olan Nazi yanlısı, faşist Ermeni gençlik örgütleri de kurulur. Bulgaristan ve Romanya’da Ermeni milliyetçi örgütü “Tsegakron”un üyelerinden savaşçı gruplar oluşturulur.

Bu örgüt, 1934 yılında Njde tarafından kurulmuş, ardından Avrupa’da yaygınlaşmıştır. Bu örgütün ciddi bir kısmı, süreç içinde Alman askeri istihbaratı Abwehr’in özel birliklerine katılır. Bunlar arasında sadece gençler değil, Njde’nin eski silah arkadaşları da yer alıyordu. “Tsegakron”, İkinci Dünya Savaşı’nda dünyadaki bütün Ermenileri Nazilerle işbirliğine çağırmıştır. Birçok tarihçi, bu örgütü Ermenilerin “Hitlerjugend”ı18 olarak nitelendirmiştir.19 Örgüt, gerçekten de ideolojisini ırk temeline oturtuyor ve ırkı kutsuyordu. “Tsegakron”, ırkın kanının saf olması gerektiğine inanıyordu. Hareket, kendi yayınlarında karma evliliklere karşı çıkıyordu. “Tsegakronutyun”a (hareketin ideolojisi) göre aile ırkın güçlenmesi için vardı, çocuklarsa ebeveynlerinden çok ırka aitlerdi. Onlar için ırk, her şeyden önce geliyordu ve Ermenilerin gerçek dini ermenizmdi.20 Dönemin tanıklarından ABD’de yaşayan bir Ermeni olan John Roy Carlson (Arthur Derounian), New York’ta sokakta karşılaştığı Nazi taraftarı Taşnak Edward Masgalajian’ın (Edward C. Adrian) “Tsegakron”la ilgili sözlerini şu şekilde aktarmıştır: “Adrian bana Tsegakron olarak bilinen Taşnakların gençlik örgütünün Ermenicedeki ‘tseg’ (ırk) ve ‘kron’ (din) kelimelerinden türediğini söyledi. Adrian, bu faşist ‘ırk tapıcısı’ milliyetçilerin program ve felsefesinin Hitler Gençliği’ne benzediğini gururla ifade etti.”21

“Tsegakron” hakkında benzer ifadeler Taşnakların önemli liderlerinden Deveciyan tarafından da dile getirilmiştir. Türkiye Ermenisi olan Ovanes Akopoviç Deveciyan, Avrupa’ya gittikten sonra da Parti’de üst düzey görevler almış ve Nazilerle işbirliğinde önemli rol oynamıştır. Deveciyan, savaş sonrası Bükreş’te Sovyet karşı istihbarat örgütü “Smerş” (Smert Şpionam-Casuslara Ölüm) tarafından yakalanarak SSCB’de sorgulanmıştır. Deveciyan’a sorgusunda “Tsegakron” örgütü de sorulur: “Eğer ‘Tsegakron’ kelimesini açacak olursak ırka ve onun saflığının korunmasına tapmak ortaya çıkar, Nazizmle eşdeğerdir. Bu şekilde Njde, ‘Tsegakron’uyla Ermeni temelli faşizm propagandası yaptı.”22

“Tsegakron”, Njde savaş sonrası Sovyetler tarafından yakalanıp yargılandığı zaman da iddianamede suç unsuru olarak yer almıştır. 11278 nolu Njde soruşturma dosyasında yer alan iddianamede Hitlerjugend’ın ideolojisi temelinde kurulan örgütün ırkçılık propagandası yaptığı, Amerika’da gençler için savaş eğitimi veren kampların kurulduğu, bu kampların amacının savaş başladığı zaman Almanya’nın ABD’ye saldırması durumunda Nazi ordularıyla birleşerek Amerika’yı içerden vurmak ve SSCB’yle Ermenistan’ın işgali durumunda da yerel nüfusun direnmesini engellemek olduğu yazmaktadır.23

Ünlü şarkiyatçı ve Ermeni uzmanı Akop Arakeloviç Siruni (Çoloyan)’ın savaş sonrası Sovyetler tarafından tutuklandığı zaman Njde soruşturması kapsamında tanıklığına başvurulmuştur. Bunun üzerine Siruni, “Garegin Njde ve ‘Tsegakron’ Hareketi Hakkında” başlığıyla bir ifade vermiştir. Njde’yi 1920’lerin başından beri tanıyan ve hatta onunla ilgili kitaplar kaleme almış olan Siruni, Njde’nin Amerika’ya gittikten sonra Ayrenik gazetesinde görkemli bir dille ırkçılığa övgüler düzdüğünü, yazılarındaki ve konuşmalarındaki ağdalı, kaba ve süslü laflarından sadece Njde’nin ırk temelinde bir hareket kurduğunun ve kendi ırkının Ermenilerin varlığının esası olduğunun anlaşıldığını belirtmiştir. Njde’nin bu fikirlerini Ermeni halkının taleplerinden ve gerçeğinden çok uzak gördüğünü söyleyen Siruni, Ermenilerin ırki bir tehlike yaşamadığının, dolayısıyla bunla ilgili bir tedbir almanın lüzumu olmadığının altını çizmiştir.

Siruni, o dönemde çekinmeden her yerde “Tsegakron” kelimesinin karşılık geldiği “ırk-din”in yerine “kirli-din”i kullandığını anlatmıştır. Njde’nin 1934’te Bulgaristan’a geçtikten sonra Amerika’daki Ermenilerin iki kampa ayrıldığına dikkat çeken Siruni, bunun üzerine Njde’nin iki kitap kaleme aldığını ifade etmiştir: “Amerika’daki Ermeniler: Irk ve Döküntüler” ve “Şeytan Komplocular Irka Karşı”. Njde’nin “Tsegakron” hareketini Avrupa’da yayma girişimlerine de değinen Siruni, böylece Avrupa’daki Ermeniler arasında birçok faşist gruplar çıktığını, bunların Ermeni gerçekliğinden kopuk, yabancı karşıtlığı vb. faşist fikirleri papağan gibi tekrar ettiklerini vurgulamıştır.24

Njde, savaş sonrasında Ermenistan SSC’de25 yattığı hapishanede sadece Türkofillerin ve tarihten anlamayan cahil Ermenilerin “Tsegakron”un aleyhinde konuşabileceğini ifade etmiştir. Njde, “Tsegakron”un kurulma gerekçeleri arasında Ermeniler arasındaki eski kuşağın Türkiye’yle ilgili siyasi yaklaşımlarının değişmesini de göstermektedir. Njde’ye göre eski kuşak, Ermeni meselesiyle arasına mesafe koymaya başlamış, Türkiye’de kalan Ermeni topraklarından vazgeçme fikriyle uzlaşmakta ve Türklerle yakınlaşmaktadır. “Tsegakron” hareketi, bu anlamda Türkiye’ye yönelik toprak talepleri konusunda Ermenilere sorumluluklarını hatırlatmak görevini de üstlenmiştir. Bu yüzden “Tsegakron”’un programının ilk baskısının kapağı da “Lozan? Asla!” sloganıyla çıkmıştır.26 “Tsegakron”un en önemli amaçlarından biri Türklerden intikam almaktı.

Her kurban olan Ermeninin yerine dünyaya iki intikamcı Ermeni gelecekti. Türk halkı asla affedilmeyecek, onlardan amansız bir öç alınacak, acımasızca bir hesaplaşma yaşanacaktı. Hareketin fikir yapısına göre Türklerle düşmanlık tarihi değil, biyolojikti. Türklerin yanında Bolşevikler ve onlarla işbirliği yapan Ermeniler de baş düşmanlar arasındaydı.27 Njde, 15 Aralık 1942’de kurulan Ermeni Milli Komitesi’nde de yer aldı. Komite’nin amacı, Avrupa’daki Ermenileri Alman iktidarı nezdinde temsil etmekti. Bu komite, İkinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin SSCB karşıtı ve Alman yanlısı propagandasının merkezi oldu.28 Savaş sonrasında Sovyet karşı istihbarat örgütü “Smerş” tarafından yakalanıp SSCB’de yargılanan Taşnak liderlerinin sorguları da Nazi-Taşnak işbirliğini aydınlatmak açısından büyük önem taşımaktadır.

Bunların başında Bulgaristan’da yakalanan Njde’nin dosyası gelmektedir. Birçok farklı belge ve bilginin yer aldığı “Zubr” kod adı verilen Njde’nin dosyası, 1990 yılına kadar 6 cilt (yaklaşık 1500 sayfa) halinde Ermenistan SSC KGB arşivinde saklanmış, ancak şuan nerede olduğu bilinmemektedir. Njde’nin soruşturma dosyası ise 4 cilt halinde Ermenistan Cumhuriyeti Milli Güvenlik Servisi Arşivi’ndedir.29 Njde’nin sorgusuna bizzat katılmış olan istihbaratçı Vaçe Ovsepyan, kayıp olan 6 ciltlik dosyadan bazı belgeleri hatıralarında yayımlamıştır. Ovsepyan, kitabında 4 ciltlik soruşturma dosyasından da faydalanmıştır. Njde, 12 Ekim 1944 tarihli sorgusunda Alman istihbaratçısı Drumm’la yaptığı görüşmeyi de anlatmıştır.

Buna göre Njde, Drumm’a Almanya’ya savaşta nasıl yardım edebileceklerini sormuş ve Berlin’de Ermeniler için bir okul açılmasını, buradan mezun olanların da Almanların vereceği görevler doğrultusunda çalışmasını önermiştir. Bunun üzerine Bulgaristan’dan 30 Ermeni Berlin’e getirtilmiş ve Almanlar adına içerden çalışmak üzere Sovyet Ermenistanı’na gönderilmiştir.30

Njde hakkında hazırlanan 10 Mart 1948 tarihli iddianamede isnat edilen suçlar 1918 yılından başlamaktadır. Nazilerle işbirliği dönemine ait eylemler arasında ABD’de “Tsegakron” örgütünün kurulması, 1941 yılında Alman ajanı S. İ. Burev aracılığıyla Balkanlar’daki Alman istihbaratının önemli isimlerinden Dr. Delius kod adlı Otto Wagner’le bağlantı kurulması, onun verdiği görevle Bükreş, Varna, Plovdiv, Sliven, Şumen şehirlerine giderek Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmak amacıyla Almanlar adına adam toplanması, 1942 Sonbaharında Alman istihbaratçısı Binbaşı Drumm’un verdiği görevle Bulgaristan’dan 30 Ermeniyi Berlin’e götürmesi ve orada istihbarat okullarında eğitilmelerini sağlaması, ardından bu kişilerin ajan ve sabotaj faaliyetlerinde bulunmak ve Alman ordularının yaklaşması durumunda ayaklanma çıkarmak amacıyla Kırım üzerinden Sovyet Ermenistanı’na yollanması, 1943 Ağustos’unda Kırım’a gelerek Almanların verdiği görevleri yerine getirmesi, Almanlarla işbirliği yapmak üzere kurulan Ermeni Milli Komitesi’nde yer alması sayılmakta ve 25 yıl hapsi istenmektedir.31

Nazilerle temaslarda önemli rol oynamış olan Taşnakların önde gelen liderlerinden ve Dro’nun yakın mesai arkadaşı Ovanes Deveciyan, 28 Ağustos 1947 tarihli sorgusunda Njde’nin esir kamplarını gezerek Ermeni Sovyet askerlerini SSCB’ye karşı savaşmaya çağırdığını ve “Kim Almanya için ölüyorsa Ermenistan için ölüyordur” diyerek propaganda yaptığını anlatmıştır.32 Dosyada bulunan başka bir belge de Sovyet istihbaratçısı B. Z. Kobulov’un daha 1938 yılının Ekim’inde yazdığı rapordur.

Raporda Njde’nin Bulgaristan’da yaptığı ırkçı ve Sovyet karşıtı propaganda ve hazırladığı faşist askeri gruplar konu edilmekte, buna karşı alınması gereken önlemler ele alınmaktadır.33 Yakalanmasından önce hazırlanan başka bir istihbarat raporunda da Bulgar iktidarının ve Gestapo’nun desteğiyle Njde’nin Almanlar için gönüllüler topladığı ve ayrıca bir kadın örgütü kurduğu bilgisi verilmektedir.34 Njde, Nazilerin Türkiye’yi işgal planlarında da rol oynamıştır. Almanya, 1942’nin ortasında hem Sovyetler Birliği’ne hem de Türkiye’ye karşı Kafkas Birliği projesine geçer. Bunda Almanlara en büyük yardımı memnuniyetle Taşnaklar gösterecektir. Türkiye karşıtı Kafkas Birliği, 1943 yılının ortasında Garegin Njde’nin inisiyatifinde kurulmuştur.

Bunlarla birlikte 1942 Yazında Njde’nin grubuna Alman istihbaratının planları çerçevesinde Trakya bölgesinde faaliyet yürütme görevi de verilmiştir. Ancak Sovyetler’in karşı saldırısıyla bu plandan da vazgeçilmiş, Njde’nin grubu Doğu Cephesi’ndeki harekâtlara hazırlanmak üzere Almanya’ya geri gönderilmiştir.35 Njde, Nazilerle yaptığı görüşmelerde sık sık Türkiye karşıtı konuşmalar yaptığını da belirtmektedir.

Njde’nin Alman istihbaratının yetkilisi Drumm’la yaptığı görüşmede Sovyet cephesinde kullanılacak Ermenilerin daha sonra Türkiye ile savaşta Ermenileri Türklere karşı ayaklandıracak ana halka olacağı ve daha sonra bunların Türkiye’ye gönderileceği de konuşulmuştur. Njde, bu grubun özellikle Trakya’da daha faydalı olacağını söylemesi üzerine grup, Dr. Engelhaupt’un emrine verilecektir. Grup, Türk-Bulgar sınırında faaliyet de yürütmüş, Almanların saldırısı arifesinde Trakya bölgesine geçmek üzere hazırlıklar da yapmıştır.36 Diğer taraftan esir kampları dolaşılarak Türkiye’ye karşı savaşta kullanmak üzere Ermeni askerler de toplanmıştır.37

Njde’nin Alman istihbaratıyla temaslarından sonra Almanya’ya götürdüğü Ermenilerin hemen hemen hepsinin Türkiye kökenli olması da dikkat çekicidir.38 Zaten Njde de Nazilerle işbirliğinin esas olarak Türkiye karşıtlığı temelinde olduğunu vurgulamış ve özellikle Türkleri iyi bilen Türkiye Ermenilerinden gençleri seçerek Alman Ordusu bünyesinde birlikler kurduklarını açıklamıştır.39 Türkiye’den Almanlara ajan devşirilmesinde Njde de rol oynamıştır.

Njde, Bulgaristan’dayken Alman istihbaratının Balkanlar’daki yetkilisi Delius’la yaptığı görüşmede bu konu gündeme gelmiştir. Delius, Almanya’nın Türkiye’yle yakından ilgilendiğini, İstanbul’da birçok Ermeninin yaşadığını söyledikten sonra bunların arasından Alman istihbaratına çalışabilecek kişilerin bulunması konusunda Njde’den yardım istemiştir. Bunun üzerinde Njde, Adrine Dadryan’ın ismini vermiştir. Dadryan, ileriki süreçte Türk Ordusu, ülkenin ekonomik durumu, halkın ruh hali hakkında Almanlara bilgi toplamıştır. Almanlar da ona abisinin yanına Viyana’ya gitmesi konusunda yardımcı olmuştur.40

Cezaevi Yılları

Njde, savaşın bitimiyle Bulgaristan’da Sovyet karşı istihbaratı (Smerş) tarafından yakalanır, götürüldüğü Moskova’da tutuklanır. Yargılama sonunda 25 yıl hapse mahkûm edilir. Njde, cezaevindeyken Taşnaksutyun Partisi üzerine bir değerlendirme yazısı kaleme almıştır. Ocak 1947 tarihli yazının başlığı “Taşnaksutyun’un Ortaya Çıkışının Tarihi Koşulları ve Karakteri”dir. Njde, Taşnak örgütünün taktiksel silah olarak terörü ve propagandayı benimsediğini belirtir. Njde’ye göre Taşnaksutyun, özellikle terör silahını etkili kullanmış ve kendi lehine sonuçlar almıştır. Bunların başında Osmanlı Bankası baskını, II. Abdülhamit’e suikast gelmektedir. Njde, ilerleyen süreçte Taşnak liderliğindeki ciddi bozulmaya dikkat çeker. Njde, bir taraftan ahlaki çöküntünün altını çizer, diğer yandan yeni liderlerin ikiyüzlülüğünün altını çizer. Taşnaksutyun, o andan itibaren şefler ve hizipler partisi haline gelmiştir. Kariyerizm ve çıkarcılık lider kadrolarında hâkim hale gelmiştir. Njde, Taşnak Ermenistanı’nın kurulduğu zamanda dahi örgütün bu durumda bulunduğunu, yazıyı kaleme aldığı dönemde ise artık hiçbir milli ve savaşçı yanının kalmadığını yazar.

Taşnaksutyun’un salon sosyalizminin Ermeni emekçilerine hiçbir fayda sağlamadığını belirten Njde, Taşnakların Ermeni sorunun çözümü için Avrupa emperyalizminin arabasına koşulduğuna işaret eder. Njde’nin ifadesiyle Taşnak yönetiminde sorumluluk duygusu yoktur, bu yüzden hataları milli felaket seviyesine ulaşmıştır. Taşnak yönetimi, kendisinden başka yargı mercii tanımamakta, sorumluluk meselesini gündeme getiren herkes takibata uğramaktadır. Njde, Taşnaksutyun içindeki bölünmeyi de ele alır. 1930-40’lı yıllarda Taşnakların liderlerinden olan Amo Ogancanyan ve Vaan Navasardyan’ın gözünde Taşnakların diğer önemli lideri Dro Kanayan her türlü suçu işleyebilecek bir alçaktır. Ter-Minasyan (Ruben Paşa), Njde’ye gönderdiği bir mektupta Dro’yu Ermeni halkının haini olarak anmıştır. Keyfi saldırılarıyla Ermenilerin Türkiye’deki katliamlarına neden olmuştur. Ancak Njde, Ruben Paşa’yı da çıkarcı olarak niteler, işine geldiği zaman Dro’yla uzlaştığını belirtir. Njde’nin ifadesiyle Ruben Paşa’ya göre disiplin, onun ve onun gibilerin cezasız kalması, alttakilerin de buna ses çıkarmamasıdır. Njde, Parti’den ayrılır ayrılmaz Taşnak saflarından Andranik’e karşı yapılan suçlamalara da değinir. Andranik, birden “sarhoşa”, “korkağa”, “ufak bir iki çatışmanın ekmeğini yiyen kişiye” dönüşmüştür.

Njde, yazısını artık Taşnaksutyun’un varlığının faydasız, mantıksız ve gereksiz olduğu sözleriyle bitirecektir. Aynı Kaçaznuni’nin yukarıda ifade ettiği gibi Njde’ye göre de Taşnaksutyun yok olmalıdır, o da bu bilinçle Parti’den ayrılmıştır.41 Bunun da ötesinde Njde, çok kısa bir süre önce Nazi Almanyası’nın yanında Sovyetle Birliği’ne karşı savaşırken, tutuklanmasıyla birlikte bu sefer cezaevinden Sovyet yetkililerine hizmetini sunmak üzere mektuplar göndermeye başlamıştır. Njde, birden Sovyet dostu kesilir, SSCB’yi Türkiye’ye karşı kışkırtmaya çalışır. Njde’nin tutuklandığı zaman ilk yaptığı işlerden biri Stalin’e mektup yazmak olur. 21 Ağustos 1945 tarihli mektupta 1936 yılında Bulgaristan’dayken kendisinden Stalin’e suikast için 3-4 kişi talep edildiğini, kendisinin bunu ret ettiğini yazar. Sovyet karşıtlığı, Türk-Sovyet Antlaşmasından sadece Türkiye’nin fayda sağlamış olmasıdır.

Ancak son on senelik gelişmeler doğru bir yönelime sahip olmadığını göstermiştir. Siyasi olarak temiz kalplidir. Njde, Ermeni halkının var oluşunu ancak Sovyetler Birliği’nin sağlayacağından emindir. Njde, mektubunda son olarak Sovyet iktidarıyla barışmak istediğini ifade eder.42 Stalin’e hapishaneden yazdığı 16/10 Aralık 194743 tarihli mektupta kendisinin Sovyetler’in artık düşmanı olmadığını kanıtlamaya çalışır. Njde, Nazilerle işbirliğinin esas temelinin Türkiye karşıtlığı olduğunu vurgulayarak Sovyet düşmanı faaliyetlerinin üstünü örtmeye çalışır. Artık bundan sonra onu ilgilendiren tek şey “feodal Türkiye’nin yok edilmesinde yerini almak”tır. Njde, mektubuna şu satırlarla devam eder: “Bu yüzden binlerce takipçim ve dostumun şunu söylemesini istemem: ‘Şanslı Türkler; düşmanlarından biri, diğer düşmanını öldürüyor!’ “Sizin hapishanelerinizde ölmek istemem. “Yurtdışındaki Ermeniler şunu söyleyecekler: ‘Bolşevikler, Türkiye’nin tarihi düşmanını öldürdüler.’ “Benim ölümümden sizin düşmanlarınız fayda sağlayacak. (…) “Yurtdışındaki Ermenilerin Türk karşıtı olanları (göçmen Ermenilerin faal kesimi)benim ölümümü sizin dış politikanızın sonucu, sizin Türklere siyasi avansınız olarak değerlendirecekler.” 44 Njde, Stalin’e iletilmeyen ve cevap verilmeyen mektubunda yurtdışındaki Ermeniler arasında Sovyet yanlısı bir eğilim yaratılması gerektiğini belirtir. Njde, bu cümlelerinin hemen ardından bu iş için kendisinden daha uygun bir kişinin bulunmadığını ekler.

Njde, Stalin’e mektuplarına sonra da devam etmiştir. 10 Ocak 1948 tarihli mektubunda yine “görev” istemektedir.45 Diğer taraftan Njde, Stalin’in ölümünden sonra tutuklanmasının ve yaşadığı “trajedi”nin sebebi olarak da onu gördüğünü ifade edecektir.46 Njde, üst düzey Sovyet yetkililerine gönderdiği mektuplarda iktidara yaranmak için birçok yola başvurmuştur. Örneğin geçmişte Sovyetler’de Türkiye’nin faydalandığı Ermeni karşıtı politikaları Troçki’yle Zinovyev’in uyguladığını belirtmiştir. Tarihsel gerçeklerle uyuşmayan bu ifadeleriyle Stalin’e zamanında muhalif olan bu isimleri kötüleyerek prim yapmaya çalışır. Başka bir ifadesinde de İngilizlerin ismini dahi ağzına almak istemediğini söyler.47

Njde, Sovyet Ermenistanı makamlarına da birçok başvurular yapmıştır. Yurtdışındaki Ermenileri toplamak adına görev talep etmiş ve Sovyetler’e hizmet etmek istediğini belirtmiştir. Njde’ye göre her kim Türkiye’ye karşı hareket etmiyorsa; o, bilinçsizce Türkiye’ye çalışmaktadır. Njde, kendisinin tutuklu bulunmasının yurtdışındaki Ermeniler arasında öfke yarattığını ve bunun Sovyet karşıtı amaçlar için kullanıldığını vurgular. Bu günlerde hapiste değil, dışarıda olmalı, yurtdışındaki Ermenilerle ilgilenmelidir. Geciktikçe bahsettiği görevleri yerine getirmek ve İstanbul’a gitmek de zorlaşacaktır. Njde, sorgularında ve özel görüşmelerde Bulgar vatandaşı olarak Bulgaristan’a gönderilmeyi ve orada istihbarat ağı kurmayı da talep etmiştir. Başlıca görevi Türkiye topraklarının Ermenistan’a katılmasını sağlamak olacaktır. Mektuplarında sıkça SSCB’yi olumlayan Njde, Sovyetler’e eski düşmanlığının Türkiye’ye yardım etmiş olmasından kaynaklandığını belirtir.

Hatta Njde, Ankara’daki Atatürk anıtının doğuya, Ermenistan’a ve Güney Kafkasya’ya baktığını ve bunun da Türklerin yayılmacı politikasını sembolize ettiğini söyleyecek kadar ileri gider. Ancak Njde’nin kendisinin yurtdışında kullanılması talebi reddedilecektir. Türkiye topraklarının Ermenistan’a eklenmesi önerisi de dikkate alınmayacaktır. Dönemin tanıklarının ifadesiyle Moskova’nın ret kararı, Njde için ölümcül bir darbe olmuş ve Njde’nin hapishane duvarları arasında ölümünü hızlandırmıştır.48 Njde, hapishaneden 26 Şubat 1954 tarihinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Yüksek Konseyi Prezidyumu Başkanı K. Y. Voroşilov’a da bir mektup göndermiştir. Mektubunda Türkiye’yi kültürlerin ve halkların ezeli cellatı olarak niteleyen Njde, Türkiye’ye duyduğu tükenmez nefretin de altını çizer. Türkiye’ye darbe vurma imkânının olduğu her zaman kılıcını eline aldığını ifade eden Njde, Türkiye’ye düşman olan devletlere sempatiyle yaklaştığını belirtir. Kim Türkiye’nin yanındaysa, Njde de ona karşı olacaktır. Njde’nin ifadesiyle siyasi rotasının formülü budur. Njde, savaşın sonunda yakalandığında kendi kontrolü altındaki Ermenileri Türkiye’ye karşı kullanmalarını Sovyet yetkililerine önerdiğini ama sonuçta kendisini hapishanede bulduğunu ve burada kendisine çok kötü davranıldığını belirtir. Njde, kendisine kötü muamelede bulunan bir Sovyet yetkilisine de “Türk” adını takmıştır. Njde, Stalin’in ölümünden sonra tasfiye edilen Beriya ekibini suçlayarak, dosyasının yeniden incelenmesini de talep etmiştir.

Njde’ye göre on seneden beri tutuklu olması Türkleri ve Beriya ekibini sevindirmektedir. Ancak Njde’nin bu başvurusu da ret edilecektir.49 Garegin Njde (Ter-Arutyunyan), 21 Aralık 1955 tarihinde cezasını tamamlayamadan hapishanede ölecektir.

Değerlendirme

Yukardaki olguları toptan olarak değerlendirdiğimizde Njde, siyasal hayatına hepsini sığdırmayı başarmıştır: 19. yüzyılın başında Ermeni meselesi İngilizlerin kontrolündeyken Türkiye ve Rusya’ya karşı, Balkan Savaşı’nda Bulgaristan’ın yanında Türkiye’ye karşı, Birinci Dünya Savaşı’nda Çarlık Rusyası’nın ve İtilaf Devletleri’nin yanında Türkiye’ye ve Almanya’ya karşı, Taşnak Ermenistanı döneminde İngilizlerin, Fransızların ve Amerikalıların yanında Türkiye ve Sovyet Rusya’ya karşı, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın yanında Türkiye, SSCB, ABD’ye karşı savaşmış veya faaliyet yürütmüştür. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında da SSCB’nin yanında Türkiye’ye ve Batı blokuna karşı girişimlerde bulunmak üzere başvurularda bulunmuş, ancak bu girişimleri kabul görmemiştir.

Bu süreçte Taşnakların Dro gibi başka temsilcileri de savaş sonrasının yükselen gücü ABD tarafına geçmiş ve Türkiye ile SSCB karşıtı faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.50 Ancak arkasında devamlı büyük bir gücü aramak sadece Njde’nin kişisel özelliklerinden kaynaklanmamaktadır. Girişte belirttiğimiz gibi bağnaz Ermeni milliyetçi hareketinin kaçınılmaz sonucudur. Farklı dönemlerde Ermeni milliyetçi liderleri İngiliz, Fransız makamlarından Japon imparatoruna, Rus çarından ABD başkanına, hatta Ermenistan’da Sovyet iktidarının ilk kurulduğu dönemde Türk yetkililerinden Hitler’e kadar birçok yere benzer mektuplar göndermişleridir.

Bu başvuruları/mektupları incelediğinizde içeriklerinin hemen hemen aynı olduğu, sadece hizmet edilecek ülkenin adının değiştiği görülecektir. Njde’nin tutuklandıktan sonra Stalin’e ve Sovyet makamlarına gönderdiği mektuplar ve sorgusunda verdiği ifadeler de bunun tipik bir örneğidir. Çok kısa bir zaman önceki düşünce ve pratiğinin tam tersi bir tavır sergilemesi şaşırtıcı değildir. Bu çerçevede Njde’nin mektupları ve sorgu ifadeleri ile Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirildikten sonra verdiği ifadeler ve Türk makamlarına gönderdiği mektuplar arasındaki aşırı benzerlikler de dikkat çekicidir.51 Bir anda çark ederek pişmanlık duymaları, hizmet etme talepleri, “öldürmeyin, kullanın” şeklindeki kendini “pazarlama” yaklaşımı ve birçok diğer nokta birebir aynıdır. Giriş bölümünde ortaya koyduğumuz bölücü milliyetçi hareketlerin şablonuna doğrudan oturmaktadır. Njde’nin hayatı, Ermeni milliyetçi hareketinin sadece işbirlikçi yönünü değil, ayrıca şoven ve saldırgan karakterini de çok iyi ortaya koymaktadır. Yukarıdaki tablodan 19. yüzyılın başından itibaren Ermeni milliyetçi hareketinin şoven fikir ve uygulamalarla terörden beslendiği açıktır. Özellikle Birinci Dünya Savaşı, Taşnak Ermenistanı dönemi ve İkinci Dünya Savaşı yılları bunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermektedir.

Terörün çok daha az şiddetli yaşandığı 19. yüzyılın başlarında dahi Rusya, bu harekete karşı sert tedbirler almak zorunda kalmış ve büyük çaplı yargılamalar yapmıştır. İşbirlikçi, bağnaz ve saldırgan Ermeni milliyetçiliğiyle karşı karşıya gelen her devletin tutumu farksız olmuştur. Diğer taraftan Nazilerle işbirliğine kadar ilerlemiş olan Njde’nin bugün Ermeni soykırımı iddialarını hararetle destekleyen çevreler tarafından milli kahraman olarak görüldüğünün de altını çizmek gerekir. SSCB’nin dağılmasından sonra Njde’nin itibarı iade edilmiştir. Ermenistan’da heykelleri dikilmekte, adı meydanlara, caddelere verilmektedir. Daha 28 Mayıs 2016’da Erivan’da, en üst düzeyde katılımla Garegin Njde’nin bir heykelinin açılışı yapılmıştır. Heykelin açılışına Ermenistan Cumhurbaşkanı, Başbakanı, Ulusal Meclis Başkanı ve Yardımcıları, Erivan Belediye Başkanı, milletvekilleri ve çeşitli hükümet yetkilileri katılmıştır. Njde, aynı zamanda şu anda Ermenistan’da iktidarda olan Cumhuriyetçi Parti’nin ilkelerini dayandırdığı kişidir.52 2000-2007 yılları arasında Ermenistan’ın başbakanlığını yapan Andranik Markaryan, Njde’yi doğuran halkın aydınlık ve güçlü bir ülke kuracağı umudunu dile getirmiştir.53 Bunlarla birlikte 2013 yılında “Garegin Njde” adıyla çekilen ve Taşnak liderinin hayatını konu alan film Ermenistan tarihinin en büyük bütçeli filmi olmuştur. Tabii filmde yukarıdaki olgulara rastlamak mümkün değildir. Görüldüğü üzere Njde’nin siyasal hayatı ve fikirleri, Ermeni milliyetçi hareketine yön vermeye devam etmektedir. Buna karşılık Njdelerin tecrübelerinden bugüne dersler çıkaranlar da vardır.

Hrant Dink’in 25 Nisan 2006’da Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmadaki sözleri bunun en doğrudan ifadesidir: “Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse, bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi, kendilerini Osmanlı’nın zulmünden kurtaracak sandı. Ama yanıldılar. Çünkü onlar geldiler, kendi işlerini, kendi hesaplarını yaptılar. Çekilip gittiler ve burada kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar. Ve bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey. Amerika geldi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti oluşturmak üzere. Kürt kardeşlerimiz için orası bir çekim alanı mı oldu, ne oldu başka bir şey mi oldu? Ümit mi oldu? Bu çok tehlikeli bir gidiş. Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider. Ondan sonra da burada tekrar insanları burada kendi didişmesi içinde bırakır.”54

Kaynakça:

1 Bkz. Mehmet Perinçek, Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni: Taşnaklardan ASALA’ya Yeni Belgelerle, 4. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mayıs 2015, s. 45-94; Mehmet Perinçek, Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2012, s. 51-65; Vaçe Ovsepyan, Garegin Njde i KGB: Vospominaniya Razvedçika, NOF “Norabank”, Yerevan, 2007, s. 238; K. Sardaryan, “Njde”, Entsiklopediya “Armyanskiy Vopros”, Glavnaya Redaktsiya Armyanskoy Entsiklopediya, Yerevan, 1991, s. 246.

2 Dava dosyasının ilgili bölümü için bkz. Rusya Federasyonu Devlet Arşivi (GARF) fond 112 liste 1 dosya 688 yaprak 122 ve 122 arkası.

3 GARF fond 112 liste 1 dosya 688 yaprak 128.

4 GARF fond 112 liste 1 dosya 871 yaprak 555.

5 Vaçe Ovsepyan, age, s. 238, 263; K. Sardaryan, age, s. 246.

6 Bu konuya dair Rus arşiv belgelerine dayanan çalışmalar için bkz. Mehmet Perinçek, Ermeni Milliyetçiliğinin Serüveni: Taşnaklardan ASALA’ya Yeni Belgelerle; Mehmet Perinçek, Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi; Mehmet Perinçek, Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları, Kaynak Yayınları, İstanbul, Kasım 2011; L. M. Bolhovitinov, 11 Aralık 1915 Tarihli Resmi Ermeni Raporu, haz. Mehmet Perinçek, 4. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Aralık 2011.

7 Rusya Toplumsal Siyasal Tarih Devlet Arşivi (RGASPİ) fond 85 liste 13 dosya 75 yaprak 2 arkası.

8 Vaçe Ovsepyan, age, s. 225.

9 Age, s. 214.

10 Age, s. 214-216.

11 Canunts’un 17 Eylül 1947 tarihli tanık ifadesi için bkz. Age, s. 217-219.

12 Njde’nin 19 Eylül 1947 tarihli ifadesinin ilgili bölümü için bkz. Age, s. 221-222.

13G. Njde (Garegin Ter-Arutyunyan), Otkrıtıe Pisma Armyanskoy İntelligentsii, Armyanskaya Revolyutsionnaya Federatsiya “DAŞNAKTSUTYUN”, Yerevan, 1992, s. 1, 6.

14 Age, s. 7.

15 Age, s. 9.

16 Kaçaznuni’nin bu önemli raporunun tam metni için bkz.: Ovanes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok, İstanbul, Kaynak Yayınları, Kasım 2005.

17 Vaçe Ovsepyan, age, s. 109, 142, 148, 153, 267; Antranig Chalabian, DRO (Drastamat Kanayan): Armenia’s First Defense Minister of the Modern Era, Indo-European Publishing, Los Angeles, 2009, s. 243; Daşnaki Na Slujbe Germanskoy Razvedki, Azerneşr, Baku, 2014, s. 63.

18 “Hitler Gençliği” olarak adlandırılan örgüt, Nazi Partisi’nin gençlik kolu olarak kuruldu. Daha sonra bir devlet kurumu haline geldi. Hükümet, 1939 Mart’ında bir kanun çıkararak bütün gençlerin “Hitler Gençliği”ne katılmasını askerlik gibi zorunlu tuttu. Bkz. William Shirer, Nazi İmparatorluğu: Doğuşu, Yükselişi ve Çöküşü, 2. basım, Ağaoğlu Yayınevi, Mart 1970, İstanbul, s.194, 400-407; Cornell Law Library Donovan Nuremberg Trials Collection, Office of Strategic Services Research and Analysis Branch, Principal Nazi Organizations Involved in the Commission of War Crimes, The Nazi Party (Part IV), Vol LXXXVII Section 62.04 (R&A 3113.7, pt. IV).

19 Eduard Abramyan, Kavkaztsı v Abwehre, İzdatel Bıstrov, Moskva, 2006, s. 32-33.

20 Muşeg Lalayan, Garegin Njde i Yego Uçenie, Respublikanskaya Partiya Armenii, Yerevan, 2004, s. 28, 37.

21 John Roy Carlson, Under Cover: My Four Years in the Nazi Underworld of America, 7. basım, E. P. Dutton&Co., Inc., New York, Ağustos 1943, s. 81-82.

22 28 Ağustos 1947 tarihli sorgu tutanağının ilgili bölümü için bkz. Vaçe Ovsepyan, age, s. 23

23 Bkz. Age, s. 178.

24 Siruni’nin ifadesinin tam metni için bkz. Age, s. 179-185.

25 Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti.

26 Age, s. 245-246.

27 Muşeg Lalayan, age, s. 32-33, 39.

28 Eduard Abramyan, age, s. 33-34; Christopher J. Walker, Armenia: The Survival of a Nation, 2. Basım, Routledge, London, 1990, s. 357.

29 Vaçe Ovsepyan, age, s. 5, 28.

30 Sorgunun ilgili kısmı için bkz. Age, s. 146-147.

31 Tam metni için bkz. Age, s. 81-85. Benzer suçlamaların bulunduğu 31 Ekim 1944 tarihli tutuklama kararı için bkz. Age, s. 94-95.

32 Sorgu tutanağının ilgili kısmı için bkz. Age, s. 24.

33 Bkz. Age, s. 75-76.

34 Tamamı için bkz. Age, s. 128-131.

35 Eduard Abramyan, age, s. 158.

36 Vaçe Ovsepyan, age, s. 146, 153, 155, 177, 199; Ermenistan Cumhuriyeti KGB Arşivi dosya 5232 cilt 4 paket 2’den aktaran: G. B. Abramyan, “İz Tyuremnıh Zapisok Garegina Njde”, Vestnik Obşestvennıh Nauk AN ArmSSR, No. 5, 1991, s. 140-141.

37 Njde’nin yakın çalışma arkadaşlarından A. K. Asaturyan’ın ifadesinin ilgili kısmı için bkz. Vaçe Ovsepyan, age, s. 235.

38 Age, s. 154.

39 Njde’nin 22 Mart 1947 tarihli sorgusunun ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Yüksek Konseyi Prezidyumu Başkanı K. Y. Voroşilov’a hapishaneden gönderdiği 26 Şubat 1954 tarihli mektubun ilgili kısmı için bkz. Age, s. 174, 176, 199.

40 Njde’nin 12 ve 18 Ekim 1944 tarihli sorgularının ilgili kısımları için bkz. Age, s. 143-144, 162.

41 Yazısının tamamı için bkz. Age, s. 249-261.

42 Ermenistan Cumhuriyeti KGB Arşivi dosya 5231 cilt 4 paket 2’den aktaran: G. B. Abramyan, age, s. 138.

43 Belgenin orijinalinde bu şekildedir. 44 Stalin’e iletilmediği belirtilen mektup için bkz. Vaçe Ovsepyan, age, s. 101-106.

45 Age, s. 73.

46 Age, s. 38.

47 G. B. Abramyan, age, s. 139, 142-143.

48 Vaçe Ovsepyan, age, s. 58, 68, 71, 74, 121-124, 137; G. B. Abramyan, age, s. 141.

49 Njde’nin Voroşilova mektubu ve dosyasının tekrardan incelenmesinin ret edilmesiyle ilgili belgeler için bkz. Vaçe Ovsepyan, age, s. 186-208.

50 Dro’nun Amerikan istihbaratı için çalıştığını Fransız araştırmacı Maxime Gauin de ifade etmektedir. Dro, İkinci Dünya Savaşı sonunda Amerikalılar tarafından yakalanmış, ancak Sovyetler’in talep etmesine rağmen Moskova’ya teslim edilmemiştir. Gauin, CIA belgelerinin Dro’nun 1945’in başından itibaren ölümüne kadar Amerikan askeri istihbaratına, kuruluşundan sonra da CIA’e çalıştığını gösterdiğini belirtmektedir. Bkz. Maxime Gauin, “The Turkish-Armenian Dispute: Who Has Something To Hide?”, Daily Sabah, 14 Ekim 2014.

51 Öcalan’ın sorgusuyla ilgili olarak bkz. H. Atillâ Uğur, Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım: İşte Gerçekler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014; Hasan Basri Özbey, Kendi Ağzından Abdullah Öcalan, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mayıs 2014.

52 Bkz. Mehmet Oğuzhan Tulun, “Ermenistan’ın Ulusal Kahramanı Olan Bir Nazi”, http://avim.org.tr/tr/Yorum/ERMENISTAN-IN-ULUSAL-KAHRAMANI-OLAN-BIR-NAZI

53 Aris Kazinyan, 100 Veliçayşih Armyan XX Veka, Moskva, 2006, s. 233.

54 “Hrant Dink Neden Hedef Seçildi”, Aydınlık, 20 Ocak 2014.

Link : https://www.academia.edu/29423851/Garegin_Njde_Ermeni_Milliyet%C3%A7i_Hareketi_ve_B%C3%BCy%C3%BCk_G%C3%BC%C3%A7ler

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Ermeni Soykırımı İle Yüzleşelim Diyenler, Hadi, Gelin Yüzleşelim.


Bugün, “Ermeni soykırımı ile yüzleşelim” diye konuşan, yazan ve pankartlarla yürüyen bir kısım siyasiler, sosyal demokratlar tarihte yaşanan gerçekleri yok sayarak Batı’nın çirkin emellerine alet olmaktadırlar.

Rusya, İngiltere, Fransa ve ABD’nin kendi çıkarları için 240 yıldır maşa olarak kullandığı Ermeniler, Türklere, Müslümanlara karşı yaptıkları toplu katliam, suikast gibi suçlarına rağmen hala soykırım iftiralarını öne sürerek Anadolu’dan toprak talep etmektedirler.

Türkler, Ermenilere gerçekten soykırım uygulamış olsa idi, bu sorun Batılı devletler tarafından Belçika – Lahey’deki Yüksek Adalet Divanı’na götürülür ve konu orada karara bağlanırdı.

Ancak, Ermenilerin ve Batılı devletlerin Yüksek Adalet Divanı’na soykırımı kanıtlamak için sunacakları belgeleri yok. Oysa kendi devlet arşivlerinden ortaya çıkarılmış belgeler bile bu iddialarını çürütmeye yetmektedir.Bu nedenle Ermeniler ve Batılı devletler bu konudaki emellerini siyasi baskılarla ve içimizdeki işbirlikçileri kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar.

Türkler, 1000’li yıllardan itibaren Anadolu’yu savaşarak Bizans İmparatorluğu’ndan almıştır. Türkler, Bizans egemenliği altında yaşayan Ermenilerle savaşmamış ve onlardan toprak almamıştır. Anadolu, en azından 1000 yıldır Türklerin öz yurdudur. Türkler ve Ermeniler bu topraklarda 1000 yıl kadar birlikte yaşamışlardır. Ta ki Batılı devletler Ermenilere el atana kadar…

Ermenilere ilk el atan, Akdeniz’e inmek isteyen Ruslar olmuştur. Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’na göre Ruslar, Osmanlı topraklarındaki Hıristiyanların koruyuculuğunu üstlenmişti. Bundan sonra Osmanlı Ermenileri, kendilerini Rus Çarının tebaası gibi görmeye başladılar. Birçok Osmanlı Ermenisi Rus pasaportu taşımaya başlamıştı. Bu Ermeniler, Rusların ajanları gibiydiler. Her Osmanlı-Rus savaşında Ruslara hizmet ediyorlardı.

Kırım Savaşı’ndan sonra, 30 Mart 1856 günü imzalanan Paris Barış Antlaşması’yla birlikte İngiltere de, Osmanlı Hıristiyanlarının koruyucu rolüne soyunurken durumlarını da araştırmaya koyuldu.

Bu araştırmayı yapan İngiliz konsoloslarından İzmir’deki C. Blunt (1860), Trabzon’daki Palgrave’in (1868) raporları özetle şöyledir: “Şunu kesinkes söyleyebilirim ki, Hıristiyanlar Türklerden çok daha iyi durumdadır”. “Müslüman halka sorumsuz İstanbul Hükümeti sahip çıkmıyor. Hıristiyanların dertleri ise can kulağıyla dinleniyor. Hıristiyanların servet ve refah düzeyleri apaçık ortada…”.

1876–1877 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra Bulgarların özerklik kazanması üzerine Ermeni Cemaati, Rus Çarına bağlılıklarını bildirdi ve kendi devletlerini kurmak için yardım istediler. General İgnatieff kendilerine söz verdi. Bu nedenle, 3 Mart 1878 günü imzalanan Kars ve Ardahan’ı Ruslara bırakan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşmasına şu madde eklendi.

Madde 16: …Babıali, Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde yerel durumun gerektirdiği iyileştirmeleri ve reformları gerçekleştirmeyi ve Kürtler ile Çerkezlere karşı Ermenilerin güvenliğini sağlamayı üzerine alır.”

Ayastefanos Antlaşması, İngiltere’nin hayati çıkarlarına ters düşüyordu. Bu nedenle İngiltere, Ayastefanos Antlaşmasını değiştirecek Berlin Antlaşmasını taraflara imzalatmayı kabul ettirdi. 13 Temmuz 1878 günü imzalanan Berlin Antlaşması ile de Osmanlı Devleti, Ermeniler için reform kararları almayı, Kürtlere ve Çerkezlere karşı korumayı kabul etmişti.

Ermenilerin beklediği, Bulgarlara tanındığı gibi Anadolu’da özerk bir bölge ya da Ermeni Prensliği idi.

Ancak, İngiliz Büyükelçisi Sir Henry Layard, Londra’ya şunları rapor etmişti: “Anadolu’nun hiçbir vilayetinde Ermeni çoğunluğu yoktur. Her tarafa dağılmışlar ve Müslümanlarla iç içe yaşıyorlar. Bu nedenlerle Ermeniler için ayrı bir yönetim sistemi, son derece yanlış olacaktır”.

Ermeni özerkliğini bir kenara iten İngilizlerin hedefi, Anadolu’da Ermeniler üzerinden Hindistan modeli bir yönetim şekli oluşturmak idi. Jandarma subayları, yargıçları, defterdarları Avrupalı olan ve İngiltere’ye bağlı bir yönetim…!

Ermeni liderler, İngilizlerin bu tutumlarından sonra Anadolu’dan Türkleri, Müslümanları söküp atmayı düşünmeye başladılar. Amaçları, Doğu’da Ermeni nüfus çoğunluğunu sağlamaktı. Rus yanlısı Ermeniler, Patriklerinin kışkırtmasıyla zaten önceden silahlanmışlar, birçok kanlı isyana da kalkışmışlardı.

Ermeniler, 1890’dan başlayarak 1909’a kadar İstanbul’dan Van’a kadar 40’ın üzerinde il ve ilçede masum Müslüman halka saldırarak katliam yaptılar.

Osmanlı Devleti, Kasım 1914’te 1. Dünya Savaşı’na girince Ermeni çeteleri, Doğu’dan ilerleyen Rus Ordularına katıldı. Osmanlı Ordusunu arkadan vurdular, cepheye silah ve erzak götüren araçlarına saldırdılar. Şubat 1915’ten itibaren Doğu’daki birçok ilde isyan edip Türk, Kürt, Çerkez, Müslüman halkı katlettiler.

Ermenilerin bu ihanetleri karşısında Osmanlı Devleti, 27 Mayıs 1915 günü “Tehcir (Göç ettirme) kararı” aldı. Yani Ermenileri, Osmanlı’nın Halep vilayetine iskan etme kararı. Bu karar gereği 500 bin kadar Ermeni, Osmanlı’nın Suriye’deki topraklarına sevk edildi.

Osmanlı, 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkınca, Suriye topraklarına gitmiş birçok Ermeni Anadolu’ya geri döndü. Emeni çeteleri Fransız ve İngilizlerle işbirliği yaparak katliamlarına devam ettiler. Türk Ordusunun, Ermeni birliklerine karşı 1920’de kazandığı zaferle, Ermeni katliamlarının önü kesildi.

Fakat Ermenilerin ihanetleri bitmedi; 1921 yılından başlayarak 1994 yılına kadar onlarca Türk devlet adamını, yakınlarıyla birlikte Türk diplomatlarını suikastlarla öldürmeye devam etti.

1992’de Azerbaycan’ın Karabağ bölgesini işgal ettiler, 30.000 Azeri Türkünü katlettiler. 1 milyondan fazla insan yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

İşte, tüm gerçeklere rağmen ve bizden hala toprak isteyen Ermenilerin çirkin iftiralarına alet olup “Ermeni Soykırımı İle Yüzleşelim” diyenleri iyi tanıyalım.

Kaynaklar:

  • Ermeni Meselesi – Bilal N. Şimşir
  • Osmanlı Ermenileri – Bilal N. Şimşir
  • Ermeniler: Sürgün ve Göç: Türk Tarih Kurumu

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Memduh Bey’in Sivas Valiliğinde Ermeni Politikası


Memduh Bey’in Sivas Valiliinde Ermeni Politikas.pdf

ERMENİ SORUNU DOSYASI : ALMANYA PARLAMENTOSUNUN ERMENİ İDDİALARINI DESTEKLEYEN KARARINDAN SONRA AVRUPA’N IN GENEL VAZİYETİ NEDİR ?


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/

Almanya Parlamentosunda Ermeni iddiaları ile alakalı tasarını 1 çekimser, 1 red oyuna karşılık diğer bütün parlamenterlerin onayıyla kabulü Türkiye’de büyük bir şok yarattı. Bu karardan sonra Berlin Büyükelçisi geri çekildi, karşı atak olarak Ayasofya’nın ibadete açılmasını talep eden sosyal medya kampanyaları oluşturuldu. Yüksek perdeden beyanatlar haklı bir kırgınlık ve kızgınlığı vurgulasada Almanya bağlamında Türkiye’nin uygulaması olumlu sonuçlar doğurabilecek stratejik hesaplarını incelemek yerinde olacaktır.

Evvela Avrupa Birliği denilen mekanizmasının iktisadi bir teşekkülle filizlendiği ve bunun daha sonrasında çok boyutlu siyasi ve sosyal yapıya evrilmesi suretiyle hayata geçtiği unutulmamalıdır. Yani kuruluşunda ve hali hazırda güç dengesi olarak müstakil bir birliği yaşatmak isteyen yöneticiler bulunsada Avrupa Birliğinin tamamen otonom ve bağımsız olduğunu savunmak güçtür. Küresel para savaşları ve küresel hegemonya savaşları gibi kavramlar süper güç Abd ve karşıtlarını tanımlamaktadır. Buna göre küresel para savaşları ibaresinde doların karşısına bir birim, küresel hegemonik savaşta ise Abd’nin karşısına bir güç konulmak ve bu yönde bir tanımlama yapmak gereklidir. Buna göre doların alternatifi Euro, Abd’nin rakibi ise Ab olabilmiş midir? Avrupa Birliğinin lokomotifi Almanya’da yabancı üslerde 40 bin Birleşik Devletler askeri personeli bulunmaktadır. Bu bile Almanya’nın aslında ne denli bir kuşatma altında olduğunun göstergesidir. Yalta’da Stalin’e ”Amca” diye hitap eden Roosvelt’ten itibaren sistem deşifre edilirse Soğuk Savaşın bir senaryo olması muhtemeldir. Buna göre bu senaryonun bir ayağıda Avrupa Birliği olabilir. Sistemi kuranlar ve kurgulayanlar bugün ortadan kaldırmaya ya da yeniden tasarlamaya niyetliyseler bunu bilmeli ve bu yönde hareket edilmelidir.

Rusya’ya yaptırımları eleştiren Fransız şirket Total Ceo’sunun Rusya’da garip bir uçak kazasında öldürülmesinden beri Avrupa Birliği tam manasıyla krizi yaşamaya başladı. Caharlie Hebdo saldırısı ile saldırıyı izleyen günlerde İsviçre kronunun Euro karşısında yüzde 40 değer kazanması ve Euro bölgesinde 2 milyon insanın işsiz kalması yaklaşan felaketin habercisiydi. İktisadi bir birlikle doğan yapı, artık iktisadi savaşla vuruluyor ve dağılma süreci başlamış oluyordu. Yeni Papa seçilmeden evvel Papalık için adı geçen Ganalı siyahi Peter Turkson’un mülteciler meselesinde Avrupa’yı kınaması aslında Abd tezleriyle örtüşen bir programdı. Avrupa’nın en önemli ülkesi Fransa üzerinden oynanan oyunlar bunlarla elbette bitmedi. Fransa’ya Avrupa’nın hasta adamı lakabını takan spekülatör George Soros’un talimatıyla Franasız CGT sendikasını harekete geçiren Phillippe Martinez, aynı zamanda Avrupa’yı sarstı. Öyle ki gösteriler ve olaylar sırasındaki müdahaleler Avrupa Basınında ağır sansüre uğradı. Önümüzdeki günlerde Fransa’nın Afrika sömürgelerini ve bu sömürgelerden kazandığı yıllık 300 milyar Euro’yu kaybetme sorunu gündeme gelecek. Tabi bütün bunlar yaşanırken, Fiat’ı alarak dünya otomotiv devi olmak isterken Wolswagen üzerinden kulağı çekilen Almanya’da karışmaya devam edecektir. Öyle ki İngiltere’nin, Türkiye ancak 3000 yılında Ab üyesi olur beyanatı ve Alman parlamentosu oylaması ancak dağılmakta olan bir yapının Türkiye üzerinden birtakım odaklara açılmak istenmesinden başka bir şey değildir. Bu kısa kompozisyondan sonra Türkiye hangi stratejileri izleyebilir? ve hangi hususlarda zayıf yanları mevcuttur gibi önerilere değinelim;

1) Avrupa Birliği’nin zayıflaması ve dağılma süreci, Türkiye Avrupa ile ilişkilerini kesmelidir olarak yorumlanamaz. Türkiye Kafkasya, Orta Asya ve Orta Doğu ülkesi olduğu kadar aynı zamanda Avrupa’nın bir parçasıdır ve böylede kalacaktır.

2) Avrupa Birliği hususunda şu anda Abd tezlerine yakın duran bir Türkiye vardır. Vize serbestisi söz konusu olsa bile bu mekanizmasının etkisizleşen etkinliği karşısında güvenlik politikalarından vaz geçmemiş ve mülteciler hususunda Abd tezlerine yakın olmuştur.

3)Türkiye’deki terör faaliyetleri ve bir takım tutuklamalara Avrupalı yöneticilerin müdahili son etki kalelerini kaybetmeme isteğini göstermektedir. Pyd logolu üniformalı Abd askerini dünyaya servis eden Fransa iken, Can Dündar’a yabancı Büyükelçi desteğinin fotoğrafını dünya kamuoyu ile paylaşan İngiliz Büyükelçisi idi. Avrupalı güçler, birtakım lobilere karşı ısrarla Türkiye ve Ortadoğu’da varlığını sürdürmek istemektedirler.

4) Alman parlamentosunun aniden bir tasarıyı oylaması ve kabulü yukarıdaki maddeleri desteklemektedir.

5) Bu tasarıya karşı Ayasofya’nın ibadete açılması gibi bir önerme stratejik açıdan fevkalade yanlıştır.

Bunun nedenleri;

a) Avrupa’da ateizm yükseliyorsa bu karar Avrupa gençliğini ne oranda etkileyebilir?

b) Bu kararın manevi bir etkisinden başka ne gibi bir somut müeyyidesi mevcut olacaktır?

c) Doğu Roma İmparatorluğu Ortodokstur. İstanbul’un fethinden evvel kendi ritüllerine göre gerçekleştirdikleri ayin Vatikan’dan temel kopuş noktası olmuştur. Hal böyleyken bu karar Protestan Almanya ve Abd’den evvel Ortodoks Rusya ile gerilen ilişkileri daha da beter bir mahiyete sevk etmez mi?

d) Bir anda başlayan bu sosyal medya kampanyası asla bir devlet stratejisi olamaz, olmamalıdır.

6) Türkiye’nin yumuşak güç unsurlarının ne denli zayıf olduğu, Dünya’nın her yerinde bir Türk var ifadesinin aslında karşılıksızlığını, sayısal bir değerden ziyade niteliğe ve lobiye olan ihtiyacı ortaya çıkartmıştır. Avrupa’daki Küçük Türkiye Almanya’da bile ezici bir çoğunlukla alınan karar Türklerin lobi çalışmalarında başarısızlığını birkez daha göstermiştir.

7) İttifaklığı savunduğumuz ve yararlı gördüğümüz İsrail Lobileri ile ilişkiler devam ettirilmelidir fakat bu asli çözüm değildir. Türkiye ülkelerde kendi lobilerini var etmelidir. Bunun için ise şirketlerinin değeri yükselmeli, Ar Ge faaliyetleri artmalı yani geliri artan bir ülke hüviyetine kavuşmalıdır. Böylelikle Lobilerine ayıracağı pay artacaktır. Lobinin en önemli kaynaklarından biri finans olanaklarıdır.

8) Almanya’da ki oylama parlamento binası üzerinde Pyd ve Ermenistan Bayraklı kişileri bir arada ittifak halinde görmemize yeniden olanak vermiştir. Türkiye aleyhtarlığında bütün lobiler, örgütler ittifak halinde olduğundan Türkiye İleri/İleriden Savunma stratejisine ağırlık vermeli, sınır güvenliğini sınırlarının çok ötesinden başlatma prensibini devlet aklı olarak benimsemelidir.

9) Alman kararına karşı aynı oranda karşılık vermek Karşılıklılık ilkesi gereğidir. Fakat burada Ülkenin konumu önemlidir. Yani Türkiye, Yahudi soykırımını gündeme getirse bu isabetli bir strateji olur ancak işlevselliği meçhuldür. Kendi çalıp kendi söyleyen deyimindeki gibi, Türkiye’nin alacağı kararın yankıları cılız olursa bu konuda istenen gerçekleşmemiş olur. Ayrıca tarihi olaylar parlamentolardan ziyade tarihçilerin ve resmi arşivlerin konusudur. Ambargo seçeneği ise yine etkinlikten uzaktır. Sembolik olarak sembolik bir mahkemeden Alman yöneticiler hakkında bir karar çıkartılabilir. Uygulama sembolik olduğu için etkisi zayıf olsa bile prestij sarsılmayacaktır.

10) Türkiye’nin dış poltitkasında yeni dönem açıklamasını yapmasından hemen sonra Avrupa’nın art niyetli adımları yalnız bir Türkiye tasavvuruna yöneliktir. Bu suretle Türkiye mutlaka Nükleer enerji çalışmalarını başlatmalıdır. Caydırma stratejisi bakımından önemlidir.

11) Yumuşak Güç, Lobi, İstihbarat, hususları yeniden tasarlanmalı mutlak surette Din Ekonomi, Din Siyaset ve Din Sosyoloji çalışmalarına başlanmalıdır.

Önümüzdeki günler daha pekçok tartışmaya sebebiyet verecektir. Küresel dünyanın seçkinleri ve Avrupalı seçkinler arasındaki çekişmede Türkiye yem olamamlıdır. Armageddon’a uygun olarak Rusya’nın artık Ortadoğu’nun bir parçası olduğu unutulmamalıdır. İttifaklar önemlidir fakat Ulusal Çıkarlar onunda ötesindedir. Bu bağlamda Hariciyecilerimiz, Devlet Adamlarımız, küresel figürlerimiz ve Ülkemizi zorlu bir süreç bekleyecektir.

Not1: Avrupa Şampiyonası Fransa’da yapılacak. Bu sürede Fransa’da terör olayları ve iç çatışmalar MUTLAKA yaşanacaktır.

Not2: Avrupa’da hem Müslüman hem Türk kökenli olduğu iddia edilen teröristler yem olarak kullanılacaktır.

Not3: Akdeniz Birliği gibi bir kavram sıkça işitilebilir.

Not4: Bugünki 200 devletli Dünya sisteminin bu yüzyıl sonunda 2000’e çıkması planlanmaktadır. Ortadoğu bölünürken bütün bir Avrupa hatta bütün bir Abd tahayyülü fazla ütopik olmaz mı?

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// AYDIN FINDIKÇI : RTE´nin Soykırım Yalanı !


Aydın FINDIKÇI

Türkiye´nin coğrafi konumu, kuruluş döneminde yaşadığı kültürel, sosyal, siyasal ve dinsel eksenli olguların günümüze kadar taşıdığı sıkıntılara ek olarak, bir de etnisiteye dayalı farklılıkların bir arada yaşama kararlılığı gibi konularda karşılaştığı güçlükler eklenince, tablo çok daha karmaşık bir görüntü sergilemektedir. Türkiye´nin bu karmaşık tablosunda 27 Mayıs 1915 Tarihli “Tehcir Kanunu”nun çok önemli bir yeri var. Dönemin Almanyası´nın bilgisi, onayı ve hatta uygulamada verdiği destek ile Osmanlı İmparatorluğu´nun yüyürlüğe koyduğu bu kanunun doğurduğu vahim sonuç, Almanya Federal Parlamentosu tarafından “soykırım” olarak tanımasının ardından, bu konu son günlerin en yoğun tartışılan konusu haline geldi.

Konu ile ilgili olarak önce şu tespitte birleşme zorunluluğu var; 1923 yılında kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve kurucu kadrolarının hiç biri, 27 Mayıs 1915 Tarihli “Tehcir Kanunu”nun çıkartılmasında, uygulanmasında ve bu uygulamanın doğurduğu vahim sonuçlarından hukuksal ve sayasal olarak sorumlu olmadıkları gibi, sorumlu da tutulamazlar.

RTE´nin her fırsatta nimetlerinden yararlanarak ayaklar altına aldığı Cumhuriyetin alternatifi olarak lanse ettiği yalana, talana, kan ve zulme dayalı Osmanlı İmparatorluğu, insanlık tarihinin en utanç verici uygulamalarına ev sahipliği yapmış, kendi yurttaşlarını sırf Ermeni asıllı veya Alevi inancına sahip olduğu için katletmeyi görev bilmiş, başka halklara kan kusturmuş ve dini inanç adına kendinden olmayan herkesi “gavur” saymıştır.

Başını RTE´nin yandaşlarının çektiği bir grup dinci, ırkçı, kafatasçı, gerici ve yobazların kurduğu “dernekler”, 1 Haziran 2016 Tarihinde Berlin Brandenburg Kapısı önünde, “Soykırım yalanını” ve bir gün sonra Alman Federal Parlamentosu’nda yapılan oylamayı “kınamak” adına bir miting düzenlediler. Onlarca derneğin çağrısı üzerine miting alanına gelenlerin toplam sayısı 1000´den kesinlikle fazla değildi. “Soykırım yalanını protosto” diye insanlara yalan söyleyen bu dernekler, miting alanında “Ya Allah Bismillah Allahüekber“ diye tekbirler getirdiler. Böylelikle siyasal İslamcılar, en başarılı oldukları alanlardan birisi olan “takkyiye” nin ne demek olduğunu ve bunun pratikte nasıl bir işlev gördüğünü bir kere daha ispatlamış oldular.

Dünya şehirlerinin en çağdaş, en hoşgörülü, farklı kültür ve inançların en samimice yaşatıldığı şehirlerden biridir Berlin. Böyle bir konumu olan bu yerde tekbir getirmek, başına fes takıp, eline tespih alan badem bıyıklıların ve tepeden tırnağa kadar çarşaflara büründürülmüş kadınların ve çocukların ellerine Türk Bayrağı tutuşturulup ajite edilmelerinin “Soykırım yalanını protosto” ile ne alakası var?

Miting alanında kurulan sahnede sunuculuk görevi yapan badem bıyıklının miting alanında olanları “selamu aleyküm” diyerek coşturmaya kalkması, sahnede ikinci sunucu olan türbanlının her iki lafından biri olan “Allah sizden razı olsun” demesi, çağdaş bir duruşun değil, karanlığın ve Orta Çağ kafasının, Berlin sokaklarında tipik bir görüntüsünü sergiliyordu.

“Güçlü bir Türkiye´nin önünü kesmek için, bu soykırım yalanını söylüyorlar“ diye bağıran sunucu, Doğu Türkistan’ı, Kıbrıs’ı ve Azerbaycan’ı da selamlamayı ihmal etmiyordu. Oysa “Kıbrıs Davasını“ Annan Planı ile pazarlayan RTE´dir. Ermenistan Karabağ’ı işgal ettiğinde Turgut Özal “Biz Sünni, Azeriler Şii inancına mensuptur, biz neden taraf olalım“ demişti. Yine programı sunan militan o kadar coşmuştu ki “asimile olmayan tek ırk biziz“ diye yumurtladı ve böylelikle, ırkçılıklarını, Osmanlı’da ve RTE’nin “Yeni Türkiye”sinde kendisinden olmayan herkesin asimile edildiğini de itiraf ettiğinin farkında bile değildi. Sahnedeki türbanlı sunucu Almanya Federal Cumhuriyeti Parlamentosu’nun yapacağı oylamanın ne olduğunu ve miting alanına insanların geliş nedenini öylesine unutmuş olmalı ki, aynen şöyle dedi; “Kutlu davamızdan ölene kadar vazgeçmeyeceğiz”. Hangi “kutlu dava”? “Alman Federal Parlamentosu’nun sözde soykırım kararını protesto etmek” için alana gelenlerin içinde AKP´li ve RTE yandaşı olmayanlarda vardı; “kutlu davamızdan ölene kadar vazgeçmeyeceğiz” söylemi, bu insanların iyi niyetlerini ve samimi inançlarını suiistimal etmek değil mi?

Öte yandan, 27 Mayıs 1915 Tarihli “Tehcir Kanunu”nun doğurduğu vahim sonuç için “bu bir soykırım değildir“ diyecek olan en son kişinin RTE olduğu gerçeği unutulmamalıdır. Sırf kendi siyasi geleceği için, sırf kendi kafasındaki çağ dışı, yalana, talana, vurguna, gözyaşına ve zulme dayalı siyasi iktidarını pekiştirmek için, Batılı ülkelerin tümüne, son 15 yıl içinde kapalı kapılar ardından “Biz de bu yaşananları soykırım olarak görüyoruz. Fakat CHP ve Kemalistlerin baskısından şimdilik susmak durumundayız“ diyenlerin başında RTE´nin olduğu gerçeği unutulmamalıdır ve bu gerçek giderek gün ışığına çıkıyor. Bu olgu kendisini 1 Haziran Berlin Mitinginde yaşananlarla bir kere daha göstermiş oldu. Zira bu mitingin aslında RTE´nin reklamı için düzenlendiği ve RTE´in “soykırım yalanını” kamuflaj etmeye dönük bir eylem olduğu çok net bir şekilde görülüyordu

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.