Etiket arşivi: AKP

AK PARTİ DOSYASI : AKP’nin asıl büyük korkusu Nurcu-Nakşibendi kavgası


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında soğukluk-gerilim olduğu yazılıyor. Anayasa Mahkemesi, AKP’yi kapatıp Gül ve Erdoğan’a siyasi yasak getirirse kimin "emanetçi başkan" olacağı konusunda da yorumlar yapılıyor. Yorumcular nedense meseleye hep kişi merkezli bakıyor.

AKP’de Nakşibendiler ile Nurcular arasında mücadele-çekişme var mı? Geçmişte oldu çünkü. Tarikat konsensüsü ile kurulan Milli Selamet Partisi’nde (MSP) bu konuda sıkıntılar ve ayrılıklar yaşandı? Nurcular, "Nakşibendi hegemonyadan" bunalıp MSP’den bakın nasıl koptu?

TARİH 26 Ocak 1970.

Milli Nizam Partisi kuruldu.

Partinin perde arkasındaki asıl kurucusu Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı Şeyhi Mehmet Zahit Kotku idi.

Parti Nakşibendi-Nurcu-Kadiri ittifakıyla kurulmuştu.

Üç milletvekili vardı:

Necmettin Erbakan Nakşibendi; Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin AbbasNurcu’ydu.

12 Mart 1971 askeri darbesi sonrası Yargıtay Başsavcılığı, parti hakkında kapatma davası açtı. Anayasa Mahkemesi, Milli Nizam Partisi’ni 10 Ocak 1972’de kapattı.

17 ay sonra…

Tarih 11 Ekim 1972.

Milli Selamet Partisi kuruldu.

Üç tarikatın ittifakı bu partide de sürdü.

CHP ile koalisyon kurmak ve 1974 affı, MSP içinde Nakşibendiler ile Nurcuları ilk kez karşı karşıya getirdi.

Nurcular "komünistlerin salıverilmesini" istemiyordu. Sadece TCK’nın 163’üncü maddesinden cezaevine konan şeriatçıların salıverilmesini istiyordu!

MSP’nin 27 Kasım 1974 tarihinde düzenlediği kongre, iki tarikatın kapışmasına tanık oldu.

Partideki Nurcu kanat, Kadirilerle işbirliği yaparak bu kongrede Nakşibendi ağırlığı bulunan genel idare kurulunun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini istediler.

Bu taleplerini genel idare kurulunda dile getirmek istediler. Ancak Genel Başkan Erbakan, bu talebi erken bularak hep erteledi. Sonunda konu ertelene ertelene son genel idare kuruluna getirildi. Getirildi ama bu hiç de kolay olmadı. Kongreden önce yapılan son genel idare kurulu toplantısının açılış konuşmasını yapan Erbakan, saat 14.00’ten 23.00’e kadar konuştu!

Erbakan değişikliğe taraftar değildi. Nurcular diretti: "En az 10 yeni isim genel idare kuruluna girmelidir." Nurcular, her üç tarikat arasındaki uzlaşmacı adam olarak bilinen Korkut Özal’ı da listelerine dahil etmişlerdi. Bu teklif de reddedildi. Nurcular, biz de ikinci bir liste çıkarırız diye toplantıyı terk ettiler.

Kongre öncesi son gece Nurcular, milletvekili A. Tevfik Paksu’nun evinde toplandılar. Kongre için alternatif bir liste hazırladılar. Hedeflerinde MSP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk vardı. Nedeni ise, Asiltürk gençliğinde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu okumuş; Nurculara sempati duymuştu. Ancak İçişleri Bakanı olunca Nurcularla arası açılmıştı. Nurculara göre Asiltürk "dönekti!"

Kongre bu gergin havayla başladı.

Kadirilere yakın olan yazar Kadir Mısıroğlu’nun Erbakan’ı eleştiren konuşma yapması, ortamı daha da gerdi. Erbakan konuşmasında, ikinci listeyi hazırlayanları, "ambarları kemiren farelere" benzetti!

Seçim sonucunda Nurcular kaybetti, "Partiden ayrılacaklar" sözlerine "Ne ayrılması, partinin asıl sahibi biziz" yanıtı verdiler. MSP içindeki hizip çatışması daha yeni başlamıştı.

Hüsrev Altınbaşak

MSP’deki Nurcuların lideri Hüsamettin Akmumcu idi. O da Said-i Nursi’nin talebesi olan ve Buca Cezaevi’nde yatan Hüsrev Altınbaşak’ın emirlerine göre adım atıyordu.

Nurcular, Milli Nizam Partisi kurucusu, Ege Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Saffet Solak’ı, Necmettin Erbakan’ın yerine genel başkanlığa hazırlıyorlardı. (Prof. Solak, 1990 yılında dördüncü evliliğini 20 yaşındaki öğrencisiyle yaptı.)

Nakşibendiler ile Nurcular, MSP Meclis Grubu Grup Başkanvekilliği seçimi için de karşı karşıya geldiler. Süleyman Arif Emre konusunda hemfikirdiler. Ama Nurcular, Nakşibendi Hasan Aksay’ın yerine Nurcu Gündüz Sevilgen’in seçilmesini istiyorlardı.

Erbakan kürsüye geldi ve yine uzun uzun konuştu. Gruptan yetki istedi; üç ay düşünecek ve sonra kimin grup başkanvekili olacağına karar verecekti. Üç ay sonra kararını açıkladı: Hasan Aksay!

Bu arada ilginç bir istifa yaşandı: MSP Muş milletvekili Ahmet Hamdi Çelebi, "Parti yobazların eline geçiyor" diye istifa edip CHP’ye geçti.

Bu istifayı MSP Sivas milletvekili emekli albay İhsan Karaçam ile MSP Zonguldak milletvekili Zeki Okur’un partiden kopuşu izledi.

MSP istifaların nedenini buldu: Ankara Karanfil Sokak’taki yeni genel merkez binasının sağında solunda içki içilen yerler var; bunlar partiye uğursuzluk getiriyor!

Erbakan’a uyarı

MSP Üçüncü Büyük Kongresi’ne giderken, Erbakan partide bir uzlaşma olması amacıyla, Nurcuların önderi A. Tevfik Paksu’yu, AP-MSP-MHP-CGP koalisyon hükümetinde Çalışma Bakanı yaptı.

Ancak Nurcu-Kadiri ittifakı, 24 Ekim 1976 tarihli MSP kongresine yine yeni bir listeyle girdi.

Kongreyi Nakşibendiler kazandı. Nurcular itiraz etti; kongrede bulunmayan delegelerin kartları başkalarına verilmişti; devlet memurlarına oy kullandırılmıştı vs.

Erbakan itirazları dinlemedi. Paksu, Çalışma Bakanlığı’ndan istifa etti. Nurcu MSP milletvekili Rasim Hancıoğlu da TBMM Başkanvekilliği’nden ayrıldı.

16 Nurcu ve Kadiri milletvekili, MSP grup toplantısına katılmamaya başladı. Partide gerginlik giderilemedi.

Sonunda; A. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, M. Hulusi Özkul, Abdurrahman Ünsal, Gündüz Sevilgen, Emin Acar, Yahya Akdağ, H. Cahit Koçkar, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas bir metin hazırlayıp Erbakan’a gönderdi.

"Her halimizle hadimi olduğumuz haklı davamızla kabil-i telif olmayan hususları üzülerek müşahede etmiş bulunuyoruz.

Şöyle ki:

1- En mühim meselelerde dahi usulüne uygun istişare etmediniz.

2- Halisane ikazlarımıza aldırmadınız.

3- Davamıza samimiyetle bağlı kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözeterek cemaat taassubu ile iftiraklara (ayrılıklara) sebebiyet verdiniz.

4- Her işinizde sizi metheden bir kısım insanların etrafınızda toplanmasına ve şaibeli menfaatperestlerin mühim mevkilere gelmesine müsaade buyurdunuz. Emaneti ehline vermediniz.

5- Muhtelif beyanlarınızla efkárı ammede davamızın hafife alınmasına vesile oldunuz.

6- Fikriyatımızın hákimiyetine medar olacak ilmi çalışmalar yerine, politikanın süfli usullerine tevessül ettiniz.

7- Nihayet ’maslahat icabıdır’ diyerek mümin yalan söylemez düsturunu da ihlal ettiniz.

Bu şeriat altında kendimizi ve muhatabımızı vebalden vikaye arzusu ile sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz.

Ancak, ’İhtilaflarınızı Kur’an ve sünnet ile hallediniz’ emrine ittibaen bütün ihtilaf ve meselelerimizi neticeye bağlayacak bir usulün tatbikini yegáne çare olarak görmekteyiz. Allah sırat-ı müstakim üzere olanların daima yardımcısıdır."

Şeyhlerden hakem kurulu

Necmettin Erbakan mektubu imzalayan milletvekillerini Meclis grup odasında toplantıya çağırdı. Eleştirilere katıldığını söyledi: "Büyük hatalar işlemiş olabiliriz. Ama bu acemiliğimize ve devlet tecrübemizin azlığına verilmelidir."

Bu sözler üzerine muhalif milletvekilleri bir öneride bulundu:

"İhtilaflı konular için, fetva veren makamlarda oturan şeyhlerden kurulu bir hakem kurulu kurulacak ve bu kurulun vereceği karara her iki taraf da kayıtsız şartsız uyacaktı."

Erbakan bu konuyu arkadaşlarıyla konuşması gerektiğini belirtti.

Günler geçti, Erbakan’dan bir ses çıkmadı.

O günlerde TBMM’de erken seçim tartışmaları yapılıyordu.

Erbakan erken seçim kararını bekliyordu.

Meclis 5 Haziran 1977 günü seçim yapılması kararı aldı.

Muhalif Nurcu milletvekilleri, Erbakan’ın neden bir türlü yanıt vermemesini anlamışlardı.

10 Nisan 1977 tarihinde seçimlerde aday olmayacaklarını belirten bildiriyi MSP Genel Merkezi’ne gönderdiler.

Nurcular ve Kadiriler, MSP’yi Nakşibendiler’e bırakıp partiden ayrıldılar.

Bu ayrılık, AKP’nin kurulmasıyla son buldu.

Erbakan özel toplantılarda, AKP’ye giden arkadaşlarını Nurcu bir cemaatin kandırdığını söylemekten hiç kaçınmadı. Neyse…

Gelelim bugüne:

Bürokrat atamalarında, devlet ihalelerinde Nurcuların abartılı şekilde gözetilmesi, AKP’li Nakşibendileri artık rahatsız ediyor.

Kürt meselesinden dış politikaya kadar iki tarikatın farklı görüşler içinde olduğu da biliniyor.

Hafta boyunca konuştuğumuz telekulak skandalları da Nakşibendilerin canını çok sıkıyor.

Şimdi soru şu:

AKP kapatılırsa yeni kurulacak partide hangi tarikatın ağırlığı olacak?

Nurcuların MSP’deki gibi bırakıp gideceğine artık kimse ihtimal vermiyor. Köprünün altından çok sular aktı. Nur Cemaati 1970’le kıyaslanmayacak kadar büyüdü.

Bu kez gidecek olan etkinliği giderek azalan Nakşibendiler olacak.

Bekleyip görelim…

DÜN BUGÜNE NE KADAR BENZİYOR!

NURCULAR MSP’den koptuktan sonra, "Sevabı ve Günahı ile MSP ve Camiamızın Umumi Manzarası" adlı çalışmaya imza attılar.

Bu çalışmaya; 5 Temmuz 1978 tarihli bir rapor gönderen Nurcu milletvekili A. Tevfik Paksu, MSP’ye yönelik eleştirilerini şu başlıklar altında topladı:

MSP eşittir islam görüşü: MSP dışındaki Müslümanlar, İslamiyet’i bilmemekle suçlanarak gafil oldukları veya ihanet içinde bulundukları her yerde yayılmaya çalışılmıştır. Teşkilat mensupları, diğer partilerde olan Müslümanlara düşman edilmiştir. "İslam yalnız bize aittir" görüşü ile diğer Müslümanlar gücendirilmiş ve birçok yerde MSP’lilerin yaptığı hata ve noksanlıklar (haşa) İslamiyet’e verilmiştir.

Nefs muhasebesi: Başkasının kötülükleri ile uğraşılmış, aslında kendi fikirlerinin güzelliği ile milletin karşısına çıkılacağı yerde MSP’nin iyiliğine başkalarının kötülüğü hüccet gösterilmiştir.

"Kendileri her işte haklı, muhalifler her yerde haksız" düsturundan hareket edilmiş, noksanlık, hata ve günahkár hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Tevazu ve tekebbüre yerini mağrurluğa bırakmıştır.

Şahıs diktatörlüğü: İslam esasına göre istişare ile yapılması lazım gelen hususlar bir genel başkanın arzusuna bağlanmıştır. Sınır tanımayan diktatörlük hevesi, bütün meselelerde devam etmiştir.

Söz ve fiil ayrılığı: MSP idarecilerinin çok güzel sözler söyleyerek vaatlerde bulunmuş olmalarına rağmen, bunlar icraatta unutulur görünmüş hatta bazı yerlerde aksine hareket edilmiştir. Misal olarak; faize karşı çıkılmış, yüksek kademede birçok MSP’lilere faizle kredi temin edilmiştir. İsraftan bahsedilmiş; devletten bedava para alma, devlet kesesinden ziyafet, gösterişli törenler ve araba saltanatı MSP’nin hiç burkulmadan yaptığı hususlar olmuştur.

Maddeye yöneliş: Başlangıçta sırf Allah rızası için partiye girmiş veya taraftar olmuş teşkilat mensupları, baştakilerin müsamahası ve hatta teşviki ile otomobil, kamyon, traktör sahibi olmak; kredi almak; hatta çalışmadan para kazanmak için idare meclisi azalıkları, murakıplık, müşavirlik ve torba kadrolardan memur olmak hevesine düşürülmüştür.

Hele partiye gelir temini diye teşkilat mensuplarının, birçok insanın, işadamlarının önlerine düşerek iş götürmek için kılavuzluk etmesi ve bu hareketlerin baştakilerce benimsenmesi, telafisi mümkün olmayan rüşvet dedikodularına vesile olmuştur.

Partizanlık ve tarafgirlik: MSP iktidarda bulunduğu devrelerde aşırı partizan ve tarafgir olarak icraat yapmıştır. İmam kadrolarından tohumluk buğday tevziine; dışarıdan ithal edilecek mallar için tahsis belgelerinden cami yardımına kadar ve daha birçok hususta MSP’li olmak veya MSP’lilerin önüne düşerek getirdiği adam olma vasfı aranmıştır.

Soner Yalçın

SİYASİ DOSYA /// Prof. Dr. Yalçın Küçük : AKP bitmiştir, Kemalizm kazanmıştır


AKP bitmiştir, Kemalizm kazanmıştır

Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

Prof. Dr. Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri Barış Zeren, Deniz Hakan ve Okan İrtem’e yorumladı. Yalçın Küçük röportajında AKP için dikkat çeken açıklamalar yaparak, "Akepe bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır, bunu açıklıkla söyleyeceğiz." dedi. "AKP bitmiştir" ifadesini neden kullandığını da açıklayan Yalçın Küçük, "Kimse akepe ile Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç gün sürer, beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma şansı yoktur, Türkiye batmıştır." ifadelerini kullandıç

İşte o röportaj:

AKP BİTMİŞTİR, KEMALİZM KAZANMIŞTIR

Deniz Hakan: Yalçın Hocam, genel bir soruyla başlayalım mı? Pek çok mülakatımızda AKP bitmiştir, dediniz. Hâlâ aynı görüşte misiniz?

Yalçın Küçük: Bu mülakatı okuyanlar belki içlerinden “bu da olmaz yahu ama bu grup söylüyorsa bu doğrudur” diyecekler. Akepe bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır, bunu açıklıkla söyleyeceğiz.

Niye “akepe bitmiştir” diyoruz, bir defa bizim ısrarla söylediğimiz gibi, akepeliler hiçbir şey yapmadılar, her şey bunlar için yapıldı. Gelmediler, getirildiler. Şimdi burada yapacağımız bir ek var. Büyük Ortadoğu projesi ile bunların kuruluşu aynıdır, hatta şunu da söyleyebiliriz, akepe’yi büyük Ortadoğu projesi için kurdular. Bunları iktidara 2001 yılında getirenler, orayla bağlantılıydı. Hüseyin Kıvrıkoğlu, arkada bir yerde dünya Yahudiliğinin küçük bir ajanı olan Kemal Derviş, öbürleri ve Hilmi Özkök, bunların akepe’yi isteyenlerle bağlantıları vardı. Tamamen bir Amerikan ve İsrail projesi. Bunlar Nasuhi Güngör’ün kitabında var. Çok fazla abartmış olmak istemem ama o kitabı yazarken haftada bir görüşüyorduk.

Güngör’ün, benim yazdıklarıma baksınlar. Bir İsrail tarafı var bu meselenin. O zaman Amerika sanki bir büyük savaşı kazanmış gibi yeni bir Ortadoğu kuruyordu. Rice ikide bir pek çok devlet kuracağız diyordu.

D.H.: Sovyetlerin çöküşü sonrasında kendilerini sınırsız bir güç olarak görüyorlardı. Bu anlamda kendilerini bir büyük savaş kazanmış gibi hissettikleri söylenebilir.

Y.K.: Doğru, biri 1991’de, öbürü de 2001’de. Baktılar ki yeni bir şey kurulmuyor Rusya’da, bunu yaptılar, aradaki on yıl zarfında da Rusya’yı hep azarlıyorlardı, zaten Rusya’nın başında Yeltsin diye bir maskara vardı. Şimdi ise başka bir dünyadayız. Tekrarlamaktan hiç yorulmayacağız, Rusya artık sıcak denizlere inmiştir. Suriye’ye desteğinde ve Suriye savaşında ciddi olduğunu göstermiştir. Şimdi başka bir dünyadayız.

‘BODRUM’A İLK DEFA SOLCULAR GİTTİ’

D.H.: Peki, bunlar AKP bitmiştir demek için yeterli mi?

Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar değil. Buna döneceğiz, ama şimdi bir de işin ekonomik kısmına geliyoruz. İki şey bir daha Türkiye’ye gelmeyecek. Bir, Türkiye bir daha döviz bulamayacak, ne demektir bu: turizm Türkiye için artık yoktur. Bunu zaten herkes kabul ediyor, bir de tekstil yoktur. Burada bir parantez açmak istiyorum: Birinci Beş Yıllık Plan’a bakarsanız, dış turizm yoktur, tekstil de yoktur, hele hele inşaat hiç yoktur. Birinci Plan’da bunlar yer almaz. Bunları getirenlerin kalkınma ile şununla bununla hiçbir ilgileri yoktur. Bizim görüşümüz budur. Biz ne dedik, turizm olabilir, dedik. Ama aynı zamanda çok net bir şekilde, dış turizm değil, dedik. Planlama’dan ayrılmadığımız sürece de denizlerin kenarına apartman dedikleri o uzun direkleri dikmenin cinayet olduğunu söyledik. Şimdi turizm bitince bütün deniz kenarların bitiyor.

Peki, turizm ne zaman başladı, nasıl başladı; Akçakoca ile, Erdek ile başladı. Akçakoca ve Erdek diye iki yer vardır, duymuşsunuzdur.

Okan İrtem: Ailem ağabeyimle beni sürekli götürürdü.

Y.K.: Okan Hocam, siz geç kalmışsınızdır. Sizin zamanında sadece adı kalmıştı, benim söylediğim 1950’li yılların ortasıdır. Turizm buydu, daha çok küçük burjuvaların, memurların işiydi. Zenginlerde bu yoktu. 1950-1955 yılları dediğim zaman, ben bir yandan 1950 başlarında liseye, Kabataş’a gelirdim, bir yandan da yazın yaylaya çıkardık. Bir parantez açayım, onun adı yayla değildir, Farisi’dir, yaylak’tır; yine onun adı kışla değildir, kışlak’tır. Bilmeyenler öğrensin. Ailem ünlü Soğukoluk’a giderdi, Sabancılar oradaydı. Sakıp benden birkaç yaş büyük, Has’lardan Kemal oradaydı, o da benden birkaç yaş büyüktür. Biz onlarla aynı yerde, Soğukoluk’ta buluşurduk. Adana’nın, Antep’in, Suriye’nin en zenginleri orada buluşurdu, biz sabahtan akşama kadar orada poker oynardık. Neyi anlatıyorum, zenginlerin deniz diye bir bilgisi yoktu, denizi bilmezlerdi. Biz bir şekilde bilirdik, şu nedenle bilirdik, İskenderun öyleydi, orada bir plaj vardı, bizim akrabamızındı orası, biz de oraya giderdik. Modern bir plajdı, Türkiye’de öyle plajlar yoktu. Suadiye’yi de hatırlıyorum, öyle değildi, çünkü İskenderun’daki o plajı Fransızlar kurmuştu.

O.İ.: Ama bu anlattıklarınız yine de Adana, Çukurova burjuvazisinin anlayışı. İstanbul burjuvazisinin denize tatili gibi bir alışkanlığı var mıydı?

Y.K.: Onlar da bilmezler, Erdek’e, Bodrum’a gitmeyi bilmezlerdi. Bodrum’a gidenler, 12 Mart Darbesi’nde üniversiteden kovulanlardı. Bodrum’a kolay gidilemiyordu çünkü otobüsler aşağıya inmiyorlardı. Marmaris’e daha rahat bir biçimde gidiliyordu. Bodrum’a giden Halikarnas Balıkçısı’dır, biliyorsunuz değil mi, Cevat Şakir. Bodrum’a insanlar vapurla gelirdi, benim üniversiteden kovulan arkadaşlarım oralara gittiler, birinin adını hatırlıyorum, herkes de hatırlar, Çiğdem Anad’ın babası, Haluk, çok yakışıklı, çok solcu bir çocuktu, dayanamadı gitti, Fen Fakültesi’nde asistandı. Bodrum’a ilk defa solcular gitti.

TURİZM ARTIK BİZDEN GİTTİ, BİTMİŞTİR

D.H.: Üniversitede hocalarımız da öyle anlatırdı.

Y.K.: Tabii tabii, deniz turizmi Avrupa’yı bilen solcu aydınların işi oldu, zaten Türkiye’de solcu aydınlar ne yaparsa, zengin çocukları onları takip ederler, bunu unutmayın.

Şimdi turizm bitiyor. Biz Planlama’da turizme bu kadar önem verilmesine çok karşı çıktık; bu kalkınmacı bir iş değildir, dedik. Üç şeye çok net bir biçimde karşı çıktık: turizm, inşaat, tekstil. Biz bunlara “TİT” dedik, ben “bu bir TİT sektörüdür”, dedim. TİT nedir, Türk İntikam Tugayı’dır, faşist bir örgüttür. Biz “TİT Türkiye’yi mahvedecektir,” dedik ve Türkiye’yi mahvetti. Çok kolay bir şey olduğu için İslamcılığı yaydı, tembel IŞİDir. Peki, bundan sonra bu sektörler olur mu, hayır. Turizm uçarı kız gibidir, oradan oraya gider. Artık bizden gitti. Bitmiştir.

Zaten ne yapıyorlardı turistler geldiklerinde, otellere gidiyorlardı, yiyorlar içiyorlar kalkıyorlar, hiçbir şey yaptıkları yok. Gidip bir yeri gezmek görmek yok, bitmiştir bu. O yüzden de Afrika’ya gitmeler çoğaldı, oralara gidiyorlar.

İslam bitmiştir ve bir daha Türkiye’ye gelmeyecektir. Bu dönem bitmiştir ve kim ne yaparsa yapsın akepe’yi iktidarda tutamaz. Daha önce ne dedik, nasıl ifade ettik, “evlerinizden, yastık altından dolarları getir, bilmem neleri getir,” diyorlar, kimse getirmez dedik. Şu anda da vergileri indiriyor, bilmem neyi indiriyor, bunlarla hiçbir şey olmaz. Kimse çok muhtaç değilse, biraz daha ucuzladığı için alışveriş yapmaz. Nasıl alır, bir şeye ihtiyacı vardır, iki ay sonra alacaksa şimdi alır, ancak bu şekilde olur, başka türlü almaz. Akepe bitmiştir, yerine kim gelir, onu bilemeyiz ama şunu söyleyebiliriz, Deniz Baykal ile Kemal Kılıçdaroğlu orada kaldığı müddetçe akepe değişmez. Tekrar ediyorum, onlar orada kaldığı müddetçe akepe değişmez.

“SEÇİMLERDE BAŞKA BİR HİKAYE OLMAZSA BAHÇELİ GİDİYOR”

Barış Zeren: Bitmiştir ama Baykal, Kılıçdaroğlu bitirmek istemiyorlar. Bir de Bahçeli herhalde.

Y.K.: Bahçeli ayrı, Bahçeli zaten gidiyor, seçimlerde başka bir hikaye olmazsa Bahçeli gidiyor, o da bitmiştir. Çünkü mehepe’de daha ciddi bir muhalefet başladı; üstelik bu cehepe’deki eş başkanlar gibi, Baykal ve Kılıçdaroğlu gibi kıvırmıyorlar da, açıkça hayır diyorlar.

O.İ.: Eleştirdiniz, ama cehepe’den sert açıklamalar yapan isim Selin Sayek Böke.

Y.K.: Ben buna niye kızayım, benim memleketlim o kız. Arsus’u çok severim, babası da çok muhterem bir adam, o benden biraz küçüktü. Ben Hıristiyanları Müslümanlarla evlendiren bir adamdım; Antuan vardı benim arkadaşım, onu evlendirdim. Mektup yazıyordum o zamanlar onlar için, Antuan için yazardım. Sevgililerine onların ağzından ne güzel mektuplar yazardım, kime öyle mektup yazarsam hemen evlenirlerdi.

Ancak cehepe, Baykal ile Kılıçdaroğlu, eşbaşkanlar, bitmiş bir partiyi iktidarda tutuyorlar. Ben 2006’da şunu söyledim, o zaman televizyonlar bana açıktı, “Deniz Baykal, Deniz Baykal, biraz muhalefet yap” dedim. O zaman Baykal’ın bir tutsak olduğunu bilmiyordum. 2002’de Deniz Baykal’ın tutsak edilmesi, Amerika’nın akepe’yi iktidara getiren en önemli oyunlarından bir tanesidir. Ben hapishanede Doğu Perinçek’e “sen akepeli’sin” dedim, “bütününüz akepeli’dir” dedim. 2001’de yani akepe kurulurken Bahçeli’nin akepeli olduğunu söyledim, şimdi oynuyorum.

O.İ.: Bahçeli akepeliler’den akepeli davranan tek adam.

Y.K.: Bunun teorisini de kurdum, hangi teoriyi kurdum, size Palmolive sabun ile öbür sabunlar arasında hiçbir fark olmadığını söyledim. Bize Amerika’da iktisatta bunları öğretirlerdi, bunların arasında hiçbir fark yoktur ama farklıymış gibi söylerler, derlerdi. O zaman müşterisi biraz daha fazla olur. Bunu söyledim mi, söyledim. Bizim Amerikan iktisadı için en önemli örneklerimizden biri budur, ürünler birbirlerine çok benzerler ama farklı derler. Öyle bir benzerlik şimdi de var, Doğu Perinçek de şimdi “ben Tayyip Erdoğan’ı daha çok severim, Devlet Bahçeli sevemez” diyor, bu hale geldi.

“DAVUTOĞLU BÜTÜN BÜYÜKELÇİLERİ FETHULLAH’IN OKULLARINDAN ALMIŞTI”

‘Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz’

Şimdi Davutoğlu’nun nesi çıktı ortaya, bütün büyükelçileri Fatih Lisesi’nden, Fethullah’ın okullarından almıştı. Kılıçdaroğlu’nun bütün danışmanları da Fethullahçı çıktı. Tayyip Bey dokunuyor mu, hayır; ben Tayyip Bey’in yerinde olsam dokunur muyum, hayır; Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz. Kemal’in kardeşi Celal, “ağabeyim Kabe’ye gitti, sonra geldi, geldikten sonra Adnan Kahveci onu Maliye Bakanlığı’ndan şube müdürü yaptı”, dedi. Adnan Kahveci o sırada ANAP’lı bir bakandı. İkincisi, Aleviler Kabe’ye gitmezler; umre için de olsa, başka şey için de olsa bir tanesi gitmez. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hangi bayrağa selam verdiğini, hangi peygambere bağlı olduğunu kimse bilemez. Ben bilirim, ben onun Karay olduğunu bilirim, çok güzel bir şiirim de var, tabii şiiri İngilizler’den çaldım, onlar şöyle der: “All the babies look like each other, they in turn look like Winston Churchill”. Benim şiirim de “Bütün Karaylar Kaya Çilingiroğlu’na benzer” der.

“TÜRKİYE TARİHİNDE BU STATÜDE BİR ADAMIN CUMHURBAŞKANIYLA YANINDA KİMSE OLMADAN KONUŞMASI BİR İLKTİR”

D.H: Geçen bölümde öncelikli başlıklar vardı, konu bunlara gelmedi, ama Şubat ayında Erdoğan uzun bir bekleyişin ardından Trump ile telefonda görüştü ve Trump CIA Başkanı’nı gönderdi. Gelişmeleri takip edebildiniz mi? Bir değerlendirmeniz var mı?

Y.K.: Tabii, Deniz Hocam. Notlarım bile var. Tayyip Beyefendi ile Trump 6 Şubat’ta konuşmuşlar ve 9 Şubat’ta da cia başkanı gelmiş. Cia başkanı gelmeden önce de Trump Erdoğan’a “sana cia başkanımı gönderiyorum, onunla her şeyi konuş, benim gibi bir adamdır” demiş. Türkiye tarihinde Türkiye’ye bu statüde bir adamın gelişi ve bu şekilde cumhurbaşkanıyla yanında kimse olmadan konuşması bir ilktir.

O.İ.: Yanlarında Hakan Fidan varmış.

Y.K.: Hakan Fidan’ın varlığıyla yokluğu birdir. Ertuğrul yine bir mektup yazmış bana, “Hulusi Bey yanına Fidan’ı da alıp Yalçın Küçük’e gidecek misin” demiş. Benim yanıma gelirken niye alacak Fidan’ı, Fidan nedir, bir astsubay, astsubayları küçümsemiyorum, orduda, savaşlarda astsubaylar çok çok önemlidir, ama Hakan Fidan ne bilecek.

D.H.: Erdoğan’ın konuşma sırasında yanında kim olduğundan ziyade, ortada bir statü sorunu var. Erdoğan cumhurbaşkanı, diğer CIA başkanı.

Y.K.: Olmaz öyle şey, bu Johnson mektubu gibi bir şeydir. Johnson gibi bir adam, ikinci başkan bir mektup yazmıştı. Ona benziyor.

Nedir bu, Trump gelinceye kadar Erdoğan ile hiç konuşmadı, herkesle konuştu. Erdoğan ile konuşmadığı dönemde özellikle askeri düzeyde çok çeşitli görüşmeler olduğunu biliyoruz. Bu sırada Türkiye sınavdaydı, Trump cia başkanını ne zaman gönderdi, 600’den fazla IŞİD’li yakalandığında gönderdi. Bunlardan şunu anlıyoruz, herkes bunu anlayacak, Trump dedi ki, “IŞİD temizle, ben adam gönderirim sana, IŞİD’i temizlemezsen adam göndermem. Benim adamlarım var, onlarla iyi konuş, onlarla her şeyi konuşabilirsin, sanki karşındaki kişi benmişim gibi konuş” dedi. Konuştular. Asıl işleri MİT müsteşarı ile konuştular. Tayyip Bey muhtemelen “siz konuşun” dedi. Nerede IŞİD var, cia ile ne yapılacak, nereye bölge kurulacak, onu konuştular. Trump’ın başkan olup bütün dünya ile görüşüp Tayyip Bey ile görüşmediği bu dönemde Tayyip Bey “silahlı kuvvetlerimizi daha kuzeye çekiyoruz”, dedi. Sonra onu da değiştirdi, ama o dönem bunları söyledi.

Halbuki biz de çok inanmıştık, kime çok inanmıştık Tayyip Bey’e, ne demişlerdi, Emevi Camii’nde namaz kılacağız demişlerdi. Camide namaz kılmak nedir, orayı almaktır, biz orayı alacağız, dediler. Şimdi geri çekildiler. Bunu söylüyoruz. Buraya bir de şu notu almışım, Abdülkadir Selvi, bu görüşmelerin perde arkasını yazıyorum, demiş. Bu işlerin perde arkasını Selvi ne bilir, Fidan’dan öğrendiklerini oraya yazıyor, perde arkası diyor, çok mu önemli.

İsterseniz bir özetleyelim, şöyle söyleyelim, ben bu ara Hegel’i okuyorum, Philosophy of History, onu sizinle de konuştuk, felsefeyi sözcükle çok içe içe koyuyor, hep öyle. Nitekim onun en ünlü laflarından biri de nihayet, “gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir”, çok da hoş, hepimizin hoşuna giderdi. Şimdi biraz sözcüklere bakacak olursak, Sözcü Gazetesi şunu diyor, tarihçi Sinan Meydan’ı yazar olarak aldık. Nereden çıkartıyorsun Rahmi Bey bunu, ben bir tek yazısını okudum, gazeteci olmak isteyen iyi bir arkadaşımız, ama ne tarihçi, ne gazeteci. Buna hakkınız yok, bunları böyle yapmayın. Bir iki uyarım daha olacak, tarihçi dediğiniz zaman Doğan Avcıoğlu’nun kendisine “tarihçiyim ben” dediğini hiç duymadım. Ben de kendime tarihçi demem. Birisi bana tarihçi derse, estağfurullah derim, o kadar ileri, o kadar büyük bir iş ki, onun eğitimi gerekli, başka şeyleri gerekli, bende onlar yok. İlla bir şey söylemek gerekirse "amatör tarihçiyim" deriz. Ama şu ayrıdır, benim yaptıklarımı kimseler yapmadı, o tarihçilerin kabahati, benim bir meziyetim değil, bu beni tarihçi yapmaz.

“İLBER HOCAM BU KIZA CEVAP VERMEZSENİZ İKİ ELİM YAKANIZDAN DÜŞMEZ”

Bir de şu var, tarihçilerin bir kısmı kaybolur, bana göre çok sevgili arkadaşım İlber Ortaylı tarihçilikte kayboluyor. Şimdi burada bir tarih söyleyeceğim, nedir, bir kız çıktı, hanedan ailesindenmiş, tehdit ediyor, şu Mustafa Kemal’i koruma kanunu kalksa, o zaman beni görürsünüz, diyor. Vay vay vay. Ne cahil bir kız. İlber Hocam tarihçi ol, bu kıza cevabı ver, vermezsen asistanın Murat Bardakçı cevap verecek. Siz bu kıza cevap vermezseniz iki elim yakanızdan düşmez. Zengin bir adamın gazetesinde yazıyorsunuz diye tarihi mi unutacaksınız. Kim bu kız!

Bir bilgi verebilir miyim, IŞİD’in diğer İslami hareketlerden farkı nedir, bir halife çıkarttı, halifeyi kim ister, emperyalistler ister, çok yeni şeyler yazacağım yeni kitaplarımda. Trump ne diyor, IŞİD’i Obama kurdu, diyor. Ben IŞİD’i Obama’nın kurduğuna inanmıyorum ama IŞİD’i Obama’nın yaşattığından hiçbir kuşkum yok, Trump’ın söylediği bu açıdan doğrudur. Bütün bu işler oğul Bush’un Büyük Ortadoğu Projesi sırasında çıktı. Yeni bilgi veriyorum, Yalçın Küçük uydurur, uyduruyorum, akepe’nin kuruluşu da büyük Ortadoğu projesi ile denktir. Şöyle düşünmüş olduklarını düşünebiliriz. Amerika Büyük Ortadoğu Projesini ortaya attığı zaman Türkiye’de bir akepe mutlaka gereklidir.

“EMPERYALİSTLER O ŞEHZADEYE MUSTAFA KEMAL’DEN DAHA FAZLA DÜŞMANDILAR”

O.İ.: Cengiz Çandar da o dönemle ilgili bir değerlendirmesinde, “Eğer Kuzey Irak’ta bir Kürt bölgesi olacak ise Ecevit olmayacak, eğer Ecevit olacaksa Kürt bölgesi olmayacak” diyordu.

Y.K.: Çok güzel. Devam ediyoruz, emperyalizm her zaman mevcut şehzadeyi ortadan kaldırıp yeni şehzade getirmek ister. Sykes-Picot planlandığı sıralarda İngiliz emperyalizmi kimi halife yapmak istiyordu?

D.H.: Emir Hüseyin.

Y.K.: Peki kimi istemiyordu, o sıradaki şehzadeyi istemiyordu. Kimdi o, Mehmed Reşad. Bütün emperyalistler o adama, o şehzadeye Mustafa Kemal’den daha fazla düşmandılar. O adam, Mustafa Kemal’den önceki Kemalistti; kızı kısa etekler giyerdi, çok moderndiler. Mustafa Kemal öncesi dönemden söz ediyorum. Yeni kitaplarımda şunları da araştıracağım: Bizdeki halifeler moderndiler, İngiliz emperyalizmi bunları mı uzaklaştırmak istiyordu, araştıracağım.

D.H.: Ama o dönem emperyalistler İslam’a karşı da halife istiyorlar. Panislamizme karşı kendi İslam’larını istiyorlar.

Y.K.: Çok doğru. Peki, buradaki sorun ne, buradaki sorun şu, bir üçüncü keşfimizi açıklıyoruz, 1916’ya Sykes-Picot’ya geldiğimiz sırada emperyalist tarafın bir tek askeri yoktu. Tarihimize bakın, Gelibolu’ya kim geldi, Siyonist Katır Birliği, küçücük bir birlik, Siyonistler gönderdi, İngilizler “aman gönderin” dediler. Anzaklar geldi.

O.İ.: Kendi içlerinde de çok tartışma var o sıralarda. İngiliz yöneticilerinden bir kısmı aşağıya, İskenderun tarafına doğru çıkarma yapmak istiyor. Dolayısıyla İngiliz devleti de pek yekpare değil o dönemde.

D.H.: Ancak komutanların çoğunluğu İngiliz askerlerini Batı’da, Avrupa’da tutmaktan yana. Ortadoğu’ya ayıracak asker bulamıyorlar. Sykes-Picot’ya gelindiğinde İngiliz emperyalizmi İngiliz askerlerini kullanamayacak durumda.

Y.K.: İkinci Dünya Savaşı biterken de böyleydi. Truman Yunanistan ile bizi, emperyalizmin koruma şemsiyesi altına alan o meşhur Truman Doktrini’ni söylediği zamanlarda, emperyalistlerin bir tek askeri yoktu, benim kitaplarımda var. İngiltere’nin o sıradaki Dışişleri Bakanı Bevin’di, bayram yaptı, “kurtulduk” dedi. Çünkü bir tek adamları yoktu.

Şimdi kim var buralarda, Türkler var ama Amerika Türklere güvenmiyor, bütün sorun burada. Türkler savaşmak istiyor, Amerika “sen dur gardaşım, sen bizim anlamadığımız savaşlar yapıyorsun” diyor.

D.H.: Üstelik Türkiye’nin iki kanadına da güvenmiyor. Ne orduya ne Erdoğan’a. Çuval olayı belki ilkinin en net göstergelerindendi. Erdoğan’a da hiç güvenmiyor.

Y.K.: Tabii, hiç güvenmiyor. Aynı şekilde, Trump Barzani’ye de güvenmiyor.

O.İ.: Bu yoruma nasıl varıyorsunuz?

Y.K.: Disiplinli değil, o da Nakşibendi bilmem ne, ne yapacağı belli değil. Sorunlar bunlar. Orada ellerinde Kürtler var, Kemalizm’in eğitiminden geçmiş Kürtler var. Her şeye rağmen disiplin nedir biliyor diğerleri.

“DEVLET BAHÇELİ VE KALMAYAN BİR AVUÇ ARKADAŞI TÜRK GERİCİSİDİR”

D.H.: Amerika’nın burada askeri yok diyoruz, Kürtleri kullanmak zorundalar. Ama Amerikan ordusu burada kalmayacağına göre Kürtleri kim koruyacak, bir de bu soru var. O yüzden Kürtler de Suriye ve Rusya ile ilişkilerini koparmıyorlar, koparamazlar. Size sormak istediğim şu: Amerika uzun zamandır PYD ile AKP arasında, Barzani ile kurdukları türden bir ilişki kurabilmek istiyor. Bunu, kuşkusuz zaman alacak bir şey olarak görüyor, ama “çözüm” de bu yönde bir çaba idi, “Eşme Ruhu” da. 7 Haziran seçimleri, öncesi ve sonrasıyla, bu gidişata son verdi. Trump ise göreve gelmeden önce, Türkler ve Kürtlerle yalnızca ayrı ayrı değil beraber de işbirliği yapabiliriz, aradaki sorunların çözülebileceğine inanıyorum, türünden sözler etti. Şimdi, referandum öncesinde, Erdoğan yüksek perdeden laflar diyor, Menbiç diyor, ve orada ne olduğunu ayrıca tartışırız ama, bir yandan da, doğru veya yanlış, referandum’dan sonra Erdoğan’ın YPG’yi kabul edebileceği konuşuluyor. Siz Amerika’nın bu projesini mümkün görüyor musunuz? Barzani ile kurulduğu türden bir Türk gericiliği-Kürt gericiliği ittifakı kurulabilir mi?

Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar Kürdü, Kürt milletvekilini hapse atarsanız Kürt gericiliği kalmaz. Bir Türk gericiliği ise var, Doğu Perinçek ve bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, Devlet Bahçeli ve kalmayan bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, yobazizm Türk gericiliğidir. Ama Türk gericiliği akepe’ye teşekkür etmek zorundayız, tarihe karışıyor. Akepe’nin kendisi tarihe karışıyor, yapacağı hiçbir şey yok bundan sonra.

Oooo, Rusya ile çok iyiyiz, dediler. Bu iyi dedikleri dönemde bile Sputnik, ki uydu anlamındadır, güncel haberlerin altında hep iki eski haberi hatırlatıyordu.

B.Z.: İlgili haberler linklerini mi kast ediyorsunuz?

Y.K.: Evet, Barış Hocam. Rusya daha önce ne demişti, Lavrov “ey Türkler siz suç erbabı ile beraber, IŞİD ile işler yaptınız” ve Medvedev ise “büyükelçinin öldürülmesine çok ağır ceza vereceğiz” demişti. İşte bu iki haber her gün orada idi. Ve Putin bütün o idareciliğine rağmen Türkiye’ye karşı sertleşti. Soru şudur, Putin’in uçaklarının üç Türk askerini öldürmesi bu cezanın bir parçası mıdır yoksa hata mıdır, Allah bilir.

D.H.: Kimse hata olduğunu düşünmüyor.

O.İ.: Peşkov çok ilginç bir açıklama yaptı, koordinatları Türk ordusundan aldık, Türk ordusu mensuplarının orada olmaması gerekiyordu, dedi. Bunu herhalde “çekilin” mesajı olarak okuyabiliriz.

Y.K.: Şunu sormalıyız, Türklerin kendilerine izafe ettikleri, kendilerine yakıştırdıkları balayı yoksa bitti mi; tabii biz takip ettiğimizde öyle bir balayı zaten görmüyoruz. Ama yine de çabuk bitti, niye çabuk bitti, bana göre Tayyip Bey Trump’ın kendisine mektup yazması, adam göndermesi için çok istekli davrandı.

“HEM BUSH’UN VE HEM DE TRUMP’IN SEÇİLMEDEN BAŞKAN OLDUKLARI GENEL KANIDIR”

O.İ.: Trump hakkında ne düşünüyorsunuz?

Y.K.: Şunları aktarmama izin verir misiniz, Okan Hocam? Hapisten sonraki ilk kitabım, "Çıkış" birinciden alıyorum. "Çıkış" dizisinin ilk kitabıdır ve bana şaşırtıcı geliyor.

"Birinci tez, Başkan Obama, 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini’ni yenileme kararı almış ve ilan etmiştir. Obama’nın, sağlık harcamalarını sosyal sigorta kapsamına almasından sonra, ki bu Amerika halkına karşı en uzun ve en haksız ihmallerden birisiydi ve kısmen giderilmiştir. Obama Doktrini de, Amerika ölçüsünde tarihseldir." Ve çok güzel’dir. Bunların yazılmış olmasından çok hoşnut haldeyim.

Neden mi, ne görüyoruz, gördüğümüz Amerikan gericiliğinin, "obama-care" denilen, "obama-bakımı" diyebilirim, artık, Amerikan gericiliğinin en büyük hedefidir. Trump Ekibi, yoksul halkın en kindar ve büyük düşmanıdır. Bunu anında not edebildiğimiz için sevinç duyuyoruz. En zengin ülke en yoksul ve çoğu renkli hastalarına kin duymaktadır.

Truman, "Jön" Bush, Trump eksikli insanlardır. Truman’ı hatırlamıyorum, o zaman pek çocuktum, ancak başkan olduğunu hep "alık" olarak anıldığını biliyorum, hep gülerdi ve her sözüne gülerlerdi. Büyük başkan işte budur. Hem Bush’un ve hem de Trump’ın seçilmeden başkan oldukları genel kanıdır. Amerika’da seçilmeyenlerin başkan olmaları ve başkanların öldürmeleri ve öldürülmeleri çok doğaldır.

Roosevelt’in öldürülmüş olma ihtimalini Fitne’de yazdım ve tabii bunu, Amerikan kaynaklardan, kitaplarından aldım, yalnız, hiç bir tepki göremiyoruz. Yapanları da koruma var, hiç kimseden kuşkulanma söz konusu olmuyor. Yazılmamaktadır, demek durumundayım.

Perry Anderson’ın, "American Foreign Policy and Its Thinkers" sınırlı olmakla birlikte son derece düşündürücüdür. Bir, "since the second world war, presidential lawlessness has been the rule rather than exception" diyor, ve bunu doğrudan doğruya, ikinci dünya savaşından beri başkanlar yasa dışıdır" şeklinde anlıyor. Ne demek, Nixon’un formüle ettiği "dictum" açıklıyor ve Nixon, "if the president does it, that means it is not illegal", bunu da başkanın her yaptığı yasaldır şeklinde anlıyoruz. Daha geniş tutabiliriz, savaşta da yasa dışı eylemleri açıklamak bir tür suç olmaktadır ve bunu yapanlar müthiş işkence görüyorlar.

Anderson, başkanlar ile mafya aileler arasında bir benzerlik kuruyor; bunu da,"omerta, the code of silence about the mafia’s activities observed by its members and associates", eğer mafya kendinden birisini ortadan kaldırıyorsa, mafya üyelerine sessiz kalmak düşmektedir. Yasaların dışında kabul edilen Amerikan başkanları bir "iş" yaparsa, omerta ilkedir, herkes sessiz kalacaktır. Çok güzel, şimdi daha iyi anlıyoruz; Roosevelt’in eşi, çünkü ölümünden hemen önceki günlerde, eşinden aldığı mektuplarda sadece neşe ve sağlık okumuştu. Sesini çıkaramadı; bağırmadı ve çağırmadı. Robert Kennedy’nin durumu da aynıdır ve iki kardeş öldürüldükten sonra başkanlık için aday olmayı bekleyen Edward Kennedy sadece ölümsüzlüğe şükreder yaşamayı tercih etmişti. Buradayız.

“HANDE HANIM’IN ADI GÜLÜŞ’TÜR”

B.Z.: Geçtiğimiz günlerde Hürriyet’in “Karargah rahatsız” manşeti çok konuşuldu. Bu konuda sizin görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Y.K.: Gülüş’ü, Hande Fırat’ı, bir "15 Temmuz Gecesi" kaldırdılar, beyazlar giydirdiler ve uçurdular. Çok şaşırmıştım. Kendi kendime neler anlatıyor, demiştim ve sonra bir "Kelebek" gecesi Aydın Bey Doğan, "ben süfle ettim" dediler de rahatladım. Şimdi ise kızcağızın bir "rahatsız" kelimesi için hiç rahatını bırakmadılar.

Bu ara Gülüş’e, mahkemeleri çok iyi izlemesini tavsiye ediyorum, onun anlattıkları ile "itirafçılar" dahil söylenenler arasında bir bağ var mı, ben göremiyorum. Kaldı ki bunlara "örgüt" demek için de çok zorlanıyorum, bunların üçü arasında dahi bir bağ bulamıyorum. Halbuki Ergenekon Davası’ndan öğrendik, "örgüt" için, en az üçünün bir araya gelmesi şarttır. Bir araya gelemiyorlar.

"Gülüş" adı nereden çıktı, sorarsanız, Hande Hanım’ın adı Gülüş’tür; İsimlerin İbranileştirlmesi kitabımın 139. sayfasında var. "İshak" adının, benim bulabildiğim yirmi bir karşılığından birisidir. Tevrat’ta aslı var, şaşırmayalım, Harun, İbrahim, İsmail, türü isimlerin çoğunun aslını Tevrat’ta buluyoruz. Ve ben de, Tevrat’a bakmadan, sureleri çok iyi anlayamıyorum. Bu ara tekrar ediyorum, Silivri’de paşalarımızın çoğu dine düştüler ve ben de Esed’in Kuran çevrisini önermiştim. Daha doğrudur, çünkü yazarı Esed, önce Yahudi idi, daha iyi yazabiliyor. Döndüler.

İnsanlar yalnız kalırlarsa, korkarlarsa, ya kadına düşüyorlar ya da Allah’a bağlanıyorlar.

Ama Hande Hanım’ın, "rahatsız" sözcüğünden dolayı üstüne çok geldiler ve bravo Hande’ye, kılı dahi kımıldamadı. Hiç korkmadı ve hiç geri adım atmadı. Güzel, "bizim oralarda" bu türe "erkek kız" diyorlar. "Gülce" de diyebilirim, Gül de İshak karşılığı isimlerimizdendir, bizim Mehmet Ali Aybar”ın kızı da Gül’dür. Gül gibi bir kız olarak hatırlıyorum.

“ARTIK BİZ MAAİLE ‘PORTAKAL’CI’ OLDUK”

Ancak Hulusi Bey’e çok şaşırdım, "ben demedim" dedi, durdu. Ortadaki durumdan rahatsız olmamak mümkün mü; bu arada not etmek istiyorum, pek uzun zaman var, Hürriyet okumuyoruz. Artık biz maaile "Portakal’cı" olduk. Akşam olduğu zaman karşısına geçiyoruz, Fox’da Fatih Üstadı dinliyoruz, bir defa Nutuk veriyor, bilgilerimizi tekrarlıyoruz. Atatürk’ü tekrar sevdiriyor. Diğer taraftan Suriye savaşını hem anlatıyor ve hem tartışıyor. Artık Hürriyet hiç okumuyoruz.

Fikret Bila ve Abdüllatif Şener, Gazi’de benim doktora öğrencimdiler. Fikret çok akıllıdır, haberi çok iyi yazardı; Abdüllatif başbakan yardımcısı iken en geç iki haftada bir birlikte yemek yerdik, başkaları da bulurdu, iyi yerlere giderdik. Abdüllatif beni biraz "müslüman", daha doğrusu mistik buluyordu, böyle bulanlar çoktur, ben de Latif’i fazla solcu sayardım. Güzel yemeklerdi ve ne güzel, Latif, akepe’den uzaklaştı ve Fikret ise çok yaklaştı. Olağanüstü Tayyibi’dir ve Hürriyet’te bir tek yazısını okuyabildim. Bihakkın artık yöneticidir, daha iyisini bulamazlar.

Sedat da genç gazeteci iken, Cumhuriyet’teydi, yakınım bilirdim. TİP sempatizanıydı ve amma, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Devlet Bey ile birlikte akepe hükümetinin kuruluşunda, 2002’de en büyük rolü olandır. Hoş, herhalde, son haber ile Tayyip Bey çok rahatsız olmuştur.

Son haber, diyorum, Fatih Portakal çok ince iş yapıyordu, "Fikri Işık bunu Genelkurmay’dan önce söyledi" diyordu, savaşla ilgili her şeyi önce ondan öğrendiğimizi söylüyordu ve ben böyle savunma bakanını ilk defa görüyordum. Bu ayrı, bu "rahatsız" rahatsızlığından sonra Fikri Işık bir de açıklama verdi ki, "Varsa söyleyeceğiniz bir şey bana söyleyin," diyordu; Hulusi Bey’i Tayyip Bey in yanında uçağa giderken gördüm, hâlâ rahatsız görünüyordu. Buradayız.

Genelkurmay’ı yok etmemek gerekiyor, genelkurmay yoksa ordu hareketi ve gücü yoktur.

Gülüş’ün "karargah rahatsız" işareti ile, Gülüş bir sendromu açıklamış oluyordu, Fikri Işık için bir hatırlatmadır. Arka bir yere çekildiğini görüyoruz.

Yalnız şimdi de Çavuşoğlu var; sık sık "vururuz" çıkışını yapıyorlar. Dışişleri bakanlarının böyle bir imkanını bilmiyoruz. Karşı tarafın, teknik deyim ile, "düşman" tarafın önem vermesi imkansızdır. Ciddiye almazlar.

Başkomutanlık TBMM’dedir ve hükmü şahsiyetindedir. Bu başkomutanlığın icrai bir rolü yoktur, temsili ve itibari diyebiliriz. Eski genelkurmay başkanı Özel’in herhangi bir başkanlığı, herhangi bir yere veya kişiye devretme ya da verme yetkisi yoktur. Özel’in "verdim sözü" yoktur ya da eski söyleyişimiz ile "butlan ile maluldur", yoklukla yüklüdür, diyoruz.

Büyük kurtarıcının başkomutan yapılması daha çok meclisteki muhalefet grubunun IŞİDir. Mustafa Kemal’i iyi bir komutan olarak görmüyorlardı, "komutan yaparız, yapamaz ve kurtuluruz" hesabı vardı. Yanıldılar. Kemal Paşa, zafer kazandılar.

“SURİYE ORDUSU GÜÇLENMEKTEDİR”

D.H.: Fırat Kalkanı üzerine AKP cephesi ile Genelkurmay cephesinden pek farklı açıklamalar gündeme geldi. Hem amacı konusunda, hem son “bitti mi, bitmedi mi” tartışmasında.

Y.K: Hulusi Paşa, Suriye’den artık döneriz, şeklinde de konuştu. Fikri Işık’ın tabii askerlik tecrübesi çok azdır, yaptı mı, bilmiyorum ve ben Hulusi Paşa’nın daha ilerisini göremediği sonucuna vardım. Devamı halinde, kimin sorumluluğu olduğu tartışması mutlaktır. Buradan uzak kalmaya çalıştığını anlıyoruz.

Ve "rahatsız" sendromundan ve Tayyip Erdoğan’ın Hulusi Bey’i yanına alıp Pakistan’a davet etmesinden sonra Fikri Beyefendi’nin ağzını açmadığını biliyoruz. Sesi çıkmamıştır, çok güzel, savunma bakanı mı, böyle olmalıdır. Yaşları tutmaz, İlhami Sancar’ı bilmezler, işte söylediğim türdendir.

Ve "Yoldaş" okuyoruz, s-put-nik, internetini kastediyorum, hocayız ve işportacıyız, tekrarlarız, iki anlamı var, ya "satellite", “uydu” ya da "yoldaş" ve gördüğüm, Suriye Ordusu güçlenmektedir, Rus uçakları var, dünyanın öbür ucundan da füze atıyorlar, Kürtler ise öğrendiler, üstelik Amerika her zaman yeni ve güçlü silahlar vermektedir. Bir genelkurmay başkanının bunları hesaba katması gereklidir ve yerindedir.

Beş ciltlik ve belki, beş yıl sürecek, 1916 yılından başlamak üzere, yeni bir "Tezler" dizisine hazırlanıyorum. Bir, siz de söylediniz, Birinci Dünya savaşında emperyalistlerin, Büyük Britanya, bizim bu bölgede, hemen hemen hiç askeri olmadı. Hatırlamak kolaydır, Hintlileri sürdüler, bizim İskenderiye’de eğittiler, Siyonist katırları Gelibolu’ya getirdiler, bir kısmını, Kudüs’te kullandılar ve aynı Arap aşiretinden dört devlet yaptılar, güya asker yaptılar, Suriye’nin reddettiğini biliyoruz.

Şimdi Amerika’nın hali, işte budur, "proxy" askerler ile savaşmak zorundadır. Bu, Jön Bush’un, Obama’nın ve Trump’ın yoludur. Bir nokta daha, Truman döneminden beri, 1947 yılını alabiliriz, Amerika’da dış politikasının en genel hatları değişmemektedir. Ve Trump, Jön Bush kadar akıldan zayıftır, ayarı tutturamamakta ve keskin çıkışlarda ısrar etmektedir. Şunu söyleyebiliriz, "ya gider ya gider" ve buradan devam edeceğiz.

Trump, işleri, popülist ve şoven subaylara teslim etmiştir. Suriye Komiseri McGurk yerindedir ve Obama’nın getirdiği bir adamdır. Biz "Amerikalılar" Suriye’de başarılıyız, demektedir. Kürtlerden çok memnunuz, ilave etmektedir. Ve bir de "PKK, Türkiye’yi ciddi bir şekilde tehdit etmektedir, bunu tanımalıyız" demektedir. McGurk’e inanacak olursak, “PKK çok zarar veriyor” ve "Türkiye’yi PKK ya karşı korumak istiyoruz" ibaresi de var.

Ancak Kuzey’deki Kürtleri de kuvvetlendirmek planlarını açıklıyor. Ve şu cümle de var, "Kürtler Suriye’nin bir parçası olmak istiyor". Bundan memnundurlar.

Ve ben 2014 yılında, ortada fol yok ve yumurta yokken, "Obama Doktrini" yazdım. Başta Obama vardı ve Obama dedik, şimdi 2. Truman Doktrini de diyebiliriz. Amerika’nın bu bölgede, Türkleri değil, Kürtleri birinci kavim yapmak istediğini ilan ettim. Ben yazdım, ancak şimdi tekrarlarken çok şaşırıyorum, peki nasıl yazdım ve bilmiyorum. Bilmiyorum ve bunların yüzde birini bilsem ve genelkurmay başkanı olsam, titrerim. Ben Gülüş’ün başına yıkmak istedikleri bir yanı çok basit, diğer yanı çok bürokratik, asıl yanı çok yararlı bu yazışmadan neden rahatsız oldular, anlayamadım. Ancak Gülüş, çok "erkek" çıktılar. Bilmiyordum.

“EMEVİ CAMİİ’NDE NAMAZ HAYALDİR”

‘Doğu Birliği hâlâ mümkün’

Belki tekrardır, Cumhuriyet var, az zamanda çok ve büyük işler yaptık ve doğrudur. Ancak Truman Doktrini ile bambaşka insanlar olduk. Servet-i Fünun ile bir yepyeni bir biçim vardı, hem Soğuk Savaş’ta ve hem de Truman Doktrini’nde ise Amerikan formuna girdik. Artık, "modern" insanlar oluyorduk. Amerikan peyniri yiyor, evlerimize dağıtılan Amerikan sütü içiyorduk. Artık başka "Türk" olmuştuk ve Türkiye bizimdir ve Türklerindir.

Şimdi yeni bir durumdur. Silivri’de mahkeme salonlarında, “bunlar bize artık ‘ancien regime’ muamelesi uygulayacaklar ve uyguluyorlar, demiştim. Kızanlar oldu, "yapmazlar" ve hatta "izin vermeyiz" sesleri yükseldi, ama kendilerine göre yaptılar. Ve şimdi, artık bu topraklarda, Türkler ikinci kavimdir, diyorum. Ben demiyorum, söylenenleri okuyorum.

Olanları "okumuyoruz", 2004 yılında olabilir, Amerikalılar, Irak’ta askerlerimize çuval geçirdiler. Biz ya anlamadık ya da anlamak istemiyorduk; Türk askerleri bu topraklara girince zapt etmek istiyorlar ve bir daha çıkmazlar, diyorlardı ve dediler.

Kapılar kapalıdır. Emevi Camii’nde namaz hayaldir. Belki Hulusi Paşa bunu anlatmak istiyordu. İndik ve şimdi dönmek sırasıdır, bunu, üstü kapalı bir şekilde söylüyordu. Buradayız.

Peki "Doğu Birliği" artık tamamen kapandı mı ve hayır. Bir, bu yol değildir. İki, pek farklı bir hükümetin IŞİDir. Üç, bir gün mutlaka, diyebiliyoruz.

“KEMAL PAŞA’NIN İZİNDEN GİDECEKSİNİZ, 1930’LARDAKİ GİBİ YAPACAKSINIZ”

D.H.: Mülakatın başında “Kemalizm kazandı” ibaresi kullandınız. Biraz açabilir misiniz?

Y.K.: Bir ülke bu kadar bölünmüşse, başarı bir ideolojisi olanın, doktrini olanın tarafındadır. Kimse akepe ile Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç gün sürer, beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma şansı yoktur, Türkiye batmıştır. Daha kötüsü, izlenen politikalar ekonomiyi daha da batıracak bir yöne doğru götürmektedir. 1950’li yıllarda bunu Menderes öğrendi, ekonomiler emir dinlemez, dinlemezler. Bakın, yastık altından dolarları istediniz, kimse çıkartmaz. Bunları söyledim.

IMF Başkanı hanımefendi diyor ki, sıkı bir maliye politikası lazım, maliye politikası diyor, bizler bağımsızlıkçıyız ama bu kez doğru konuşuyor, biz şu anda stabilizasyon dönemindeyiz, büyük bir krizden sonraki döneme stabilizasyon dönemi denir. İstikrar politikasıdır ve istikrar politikası sadece faiz politikası değildir. Esası maliye politikasıdır. Bu dönemde, stabilizasyon döneminde bir maliye bakanı vergileri arttırır, işi odur. Şimdi bir maliye bakanı var, ne güzel, güler yüzlü maliye, kim isterse vergisini indiriyor. Maliye bakanları böyle dönemlerde vergi indiremez, vergiyi arttırır. Mali politika vergi demektir; devalüasyona karşı politika da istikrar politikasıdır. Bunları öğrensinler, bu bizim mesleğimiz. Buna stabilizasyon politikası denir ve bu bütünüyle tüketimi kısma IŞİDir, tüketimi arttıramazsınız. Tüketimi arttırıyorsanız maliye bakanı olarak görevinizi yapmıyorsunuz demektir. Bunları açıklıkla söylüyoruz.

Söylediğimiz şudur, maliye politikalarını takip ediniz, Merkez Bankası başkanınız, o çocuk korka korka da olsa doğru bir iş yapıyor, faizi düşürmüyor, eğer izin verseniz yükseltir, çünkü şu anda stabilizasyon politikasının gereği yükseltmektir. Stabilizasyon politikası tüketim yapılmasın demektir, bana bir gün Yiğit Bulut’u gönderin anlatayım.

İki, enflasyona karşı mücadele de sadece faiz politikası değildir, bunu da öğrensinler. Siz her tarafa konut dikmişsiniz, onları da faizi düşürmeden satamazsınız; faizleri indirelim demek, bir avuç konutçunun ellerindeki malları, stokları kurtarmak demektir. Ama ben söyleyeyim, bunu yapmanız çok zordur. Artık bu politika bitmiştir, bu politika yerine Colbertist politika, Kemalist politika gerekir, Trump’ın uygulamak istediği politika da böyledir, beğenirsiniz beğenmezsiniz Kemal Paşa’nın izinden gideceksiniz, 1930’lardaki gibi yapacaksınız. Böyle yaparsanız belki beş on yılda bu halden çıkarsınız, yapmazsanız hiç kurtuluşunuz yok. Ama hemen söyleyeyim, Türkiye bu durumdan çıkacak, tekrar ediyorum, Kemalist politikayı uygulayacaksınız, bu Colbertist politikadır. Benim kitaplarımda var mı bu, var, güzel, aferin bana.

“IŞİD’İ VE HALİFESİNİ YAŞATMAK İSTEYEN DE WASHİNGTON OLDU”

O.İ.: Son mülakatımızda Erdoğan ile Işık’ın “hilafet” istediği tespitiniz çok ses getirdi. Bu konuda söyleyecekleriniz var mı?

Y.K.: Emperyalizm Ortadoğu’da hep en sağı, sağın sağını, bulmak kurmak ve yaşatmak istemiştir. Yıkılışta, 1916 yılını dönüş noktası sayabiliriz, ki sadece Sykes-Picot anlaşması ve paketini saymıyoruz; yanında McMahon-Hüseyin paketi de var. İngiliz emperyalizmi, Osmanlı Türk Devleti’ni ortadan kaldırırken, Mekke Emiri Hüseyin’e dört devlet kuduruyordu: Suudi, Ürdün ve Irak ile Suriye. Suriye, o tarihte de önemli ölçüde İttihat ve Terakki olarak hareket etti ve Mekke Emiri’nin oğlu Kral Faysal’ı kovdular.

İngiliz Emperyalizmi İstanbul’daki Osmanlı-Türk halifeyi ihraç edip yerine Hüseyin’in tarafından yeni bir halife ihdas etmeye çalıştı. İstanbul’daki halifeye güvenmiyordu ve haklıdır. Son halifeden biliyoruz, henüz embriyon halindeki kemalizmden çok daha kemalist idi.

D.H.: Bunu “moderndi ve milliciydi” anlamında söylüyorsunuz.

Y.K.: Evet efendim. Kovmak istediler. İngiliz parmağıdır.

IŞİD’i ve halifesini yaşatmak isteyen de Washington oldu, Bush-Obama-Trump eninde sonunda aynı hattır; Bush başlangıç, Obama zig-ziglar içinde, Trump gücünü tamamen Ordu’ya vermekle birlikte daha keskin olmak istiyor. Esad’a saldıramayınca IŞİD’e saldırma zorunlulukları var. Ve Trump keskin olmak istiyor, ancak 1916 Ortadoğu’daki İngiliz emperyalizminden dersler almak da istiyor. Trump’ın kimseyle konuşmadan Büyük Britanya Başbakanı Theresa May ile buluşması, Theresa’nın elini avcunun içine alması işte budur. Theresa May, Wahington’dan çıkıp Ankara’ya geldiler. Büyük Britanya ve Washington’a eğilimi hiç değişmeyen Erdoğan’a dersler verdiler.

IŞİD halifesi, şimdiye kadar, Obama’nın işi olmuştur. Obama hem vurdu ve hem korudu. Obama sallanınca, Arap halife de sallanmaya başladılar.

İngilizce’de bir sözcük var, "to coin", basmak olarak anlayabiliriz, sikke’yi basmak da "to coin" dir, sözcükler de basılıyor. "IŞİD gömleği giydik" sözünü, ilk önce bizim Mahir’in, Mahir Kaynak’tan söz ediyorum, bir ara Planlama’da benimle birlikte çalışmıştı, sonra Gazi’de birlikte olduk, bana “ben sosyalistleri takip etmedim ve etmem” demişti, sonra da mit’ten atmışlardı, Mahir’in kızı Ülke Hoca’dan söz ediyorum. Onun sözleriyle "IŞİD gömleği" sırtımızda kaldıkça Avrupa ve Trump güvenmezler. Büyük turistler de gelmezler.

Sputnik’de her gün hatırlatılan haberdir; Lavrov, Ankara için, "teroristler ile işbirliği yaptığınızı biliyoruz" demiştir. Yakında bu dünyadan ayrılan New York büyükelçisinin Güvenlik Konseyi’ne sunuşları var, belgelerle iddia etmektedir. Tolga Tanış ise Aydın Doğan tarafından atılacağını bile bile, Ankara ve IŞİD alışverişlerini yayınlamıştı. Doğan, ya da "Şahin" hemen emri aldı ve bu pek başarılı, gözüpek gazeteciyi attı. Amma Gülüş’e dokunamadı, Fikret’i yukarıya almakla idare ediyor. Ben de Fikret’e gülüyorum.

IŞİD’in işinin, Mahirzade Hanım Hocamız’ın "gömlek" işaretinden çok ileri olduğunu anlıyoruz. Alışverişin ötesinde "halifelik" de var. İlk bakışta, yakınımızda Arap halife varsa, Ankara’da bir halife evleviyetle olmalıdır. Olursa, Yiğit Bulut Arkadaşım pek güzel ve aşırı milli bir manzume yazarlar, iyi olur, diyorum. Kaldı ki benzer manzumelerinde havamı buluyorum. Ve tabii havamı bekliyorum.

Sultanlık mı, hayır, artık yüzde elli çevresinde medineli yarattık ise, sultana gerek yoktur. Medineli kuldur ve kul yeterlidir. Kulları, Erdoğan ve akepe yaratmadı, yaratan, 12 Eylül’dür ve ordu’dur. Ordu, Evren, yarattı ve Ordu, Hüseyin Kıvrıkoğlu, getirdiler.

Tayyip Bey hazırdır. Son zamanlarda mahkemelere pek önem vermiş görünmektedir. Hem "mahkemeye gidin" sözü artmıştır ve hem de bizzat mahkemelere gitmektedir. Bu gidiş, sultana değil, halifeye yakışmaktadır. Artık kültüre daha çok eğilimlidir. Kültürlü ve üstelik imam hatipli bir halife bekliyoruz.

Ve yalnız, 2023 nereden çıktı, şimdi bana uzak görünmektedir. Ne olur ne olmaz, bu kemalistler rahatsız etmeye bile başladılar.

‘İÇ SAVAŞ DEMEYE MECBURDUK’

B.Z.: Buradan da iç savaş tespitinize mi varıyoruz?

Y.K.: "İç savaş" nedir; bir kez, iç savaşın tahmin edilemeyeceğini tespit etmiştik, İlanı yoktur, bilemeyiz. Tarihçiler, iç savaştan yıllar sonra bir tarih ileri sürebiliyorlar, ancak herhalde tartışmalıdır.

Belki de bilinen zamanların ilk iç savaşı, İngiltere’de olmuştur ve kapitalizmin unsurlarının ilk önce görüldüğü bir ülkedir; çelişkiler ve sınıf kavgaları iç savaşların olmazsa olmazı’dırlar. 1642-9 arasında oldu ve sonunda kralın boynu vuruldu; yerini Cromwell’in diktatoryasına bıraktı. Kalıcı cumhuriyet kurulamadı, ancak iç savaş ile İngiliz halkı ve hükümetinin niteliklerinde çok büyük değişiklikler oldu, bunu biliyoruz.

Türkiye’de iç savaşlar üzerinde düşünme, beni bir kenara koyarsak, hemen hemen yoktur. Bu konuda benim görüşlerim ve yazılarım mevcuttur, 1906-1926 arasını bir iç savaş olarak niteliyorum ve şu nedenle tekrarlıyorum, cumhuriyet insanı yalnızca kurtuluş savaşı ile değil ve aynı zamanda iç savaşla belirlenmiştir, diyebiliyoruz. İç savaşlar mı, müthiştirler ve İspanya iç savaşı’nın savaştan öte bir "efsane" ya da bir "sinema" olduğunu hep biliyoruz.

Peter Kenez’in, "Civil War in South Russia, 1918" adlı çalışmasında ilginç tespitler bulabiliyoruz, "Soviet Union was created as much by the civil war as by the revolution of 1917" demektedir ki katılmak durumundayız. Bir de “ülke parçalanmıştı” tespitini yapıyorlar ve "almost every village had its own Civil War" da eklidir ve çok yerindedir.

Neden mi, 1966 yılını ülkede bir yeni iç savaşın başlangıcı olarak görmüş ve göstermiştim; bir çok büyük yazar, İlhami Soysal, Başkent’te şehrin ortasında kaçırılmış, "iyice" dövüldükten sonra bir kenara atılmıştı. Güzel, ancak sadece buna bakamayız, şunu da eklemek durumundaydık: 27 Mayıs’tan sonra ilk genel seçim 1965 yılında yapılmıştı ve büyük bir gerginliğe gebe bir sonuçla tamamlanmıştı. 27 Mayıs’a karşı Adalet Partisi çok büyük bir sonuç almıştı ve buna karşı, sosyalist Türkiye İşçi Partisi umulmadık bir başarı elde etmişti, gerginlik kaçınılmazdır. Adalet Partisi’nin Lideri Demirel başbakan oldular; henüz adını bilmesek de "iç savaş" kapıdaydı, öyle görüyorduk.

Bazen alevlenen ve bazen soğuyan iç savaşları yaşadık. 1975-1980, Demirel’in başkanlığında çok kanlı bir iç savaş döneminden geçtik; Demirel’in, Alpaslan Türkeş başında olduğu miniskül MHP ile Turhan Feyzioğlu’nun aynı ölçüde çok küçük Güven Partisi’ni bilerek yanına aldığını söyleyebiliriz. Bir iç savaş tertibi olduğunu söyleyebiliyoruz. Bir "ordu projesi" olduğunu da tartışmaya açabiliriz.

Devlet Bahçeli’yi Beşevler’de aktif birisi olarak hatırlıyorum. Bir sabaha karşı yakında bir yerde, bir arada yaşayan Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi üniversite öğrencisinin katledilmesi de bu zamandadır. Kenez’in Rusya için tespit ettiği gibi, mahalleler bir birinden ayrılmıştı; benim de oturduğum ODTÜ SİTESİ solcuydu, hemen bitişik Karakusunlar köyü ise sağcıydı; her zaman çatışma olabiliyordu ve nöbetçilerle yaşıyorlardı. Tarif budur ve doğrudur. Zaman zaman bir günde ölenlerin 20 kişiyi bulduğunu hatırlıyoruz.

Öldürülenlerin çoğu solcuydular ve öldürülmeleri kolay profesörlerden ya da tanınmış aydınlardan seçildiler. Aydınların ve bilginlerin kırıldıkları bir dönemden geçtik.

Oxford Reference Dictionary, "iç savaş" için, "civil war, between citizens of the same country" demektedir. Yurttaşlar ya da vatandaşlar arasında bir savaştır ve buna "civil war" diyoruz. Peki "sivil" diyoruz ve Larousse du XXe siècle, Paris, 1927 basımı, “militaire, ecclésiastique, politique” olanlara karşı göstermektedir. Başka bir şekilde "code civile" işaretini de kullanabiliyoruz, "sivil" olanı, medeni kanunla yan yana koyuyoruz.

Bolşaya Sovetskaya Ensiklopediya, civil war’ı doğrudan doğruya, grajdanskie voynı, "vatandaşlık savaşları" olarak vermektedir. Ve bu çok prestijli ansiklopediye göre, vatandaş savaşlarıyla birlikte sosyalist ve burjuva-demokratik devrimler gelişiyorlar, ki ilerliyorlar, demek istiyorum. Güzel, devamını, Russko-Turetskiy Slovar, Moskva, 1972, lügattan alıyorum ve burada da "grajdanskaya voyna" karşılığıda "iç harp" kullanılmaktadır.

Bizde iç savaşlar başlamıştı, ama, henüz "vatandaş" yoktu; öyleyse “vatandaşlık savaşı” diyemiyorduk ve “iç savaş” demeye zorunluyduk. Güzel, Engels’in bize öğrettiği deyimi hatırlıyoruz, zorunluluk keşfin anasıdır ve demek, iç savaş’ı icat etmeye mecburduk.

TABUTUM OMZUMDA YÜRÜYORUM

Marx’ın çok "ünlü", Fransızca "guerre civil" ya da İngilizce "the civil war in France" ki Komün savaşı da demek durumundayız, ve tam bir iç savaş’tır. Oradan öğrenebiliyoruz ve "iç savaş" adına da uygundur.

Engels’in önsözü ise çok daha açıklayıcıdır. Engels’den aktarıyorum: "At the moment of the crisis between the goverment and the opposition, the workers began street-fighting". İç savaş’ta "sokak savaşı" vardır. Varsa, iç savaş’tır. İşçiler, köylüler, aydınlar, muhalefet olarak sokağa indilerse, kavga ediyorlarsa, Fransızca "lutte", iç savaş çıkmıştır ve ilerlemektedir.

Güzel, civil war tarifinde anlaştık, "sivil", ecclesiastic, kiliseye ya da din örgütüne ve military, ordu’ya, ait olmayandır. Vatandaş’a aittir ve "vatandaş" ya da "yurttaş savaşı" diyebiliriz. Yalnız, bizde bir terslik ile karşılaşıyoruz, biz iç savaş yaparken henüz vatandaş’ı yaratamamıştık, bu nedenle iç savaş diyoruz. Orada kalıyoruz ve uygundur.

Belki "cumhuriyet savaşı" daha isabetlidir, yalnız "IŞİD" de en azından lafta bir cumhuriyettir ve akepeliler "cumhuriyet olacaktır" diyorlar ve biz diyemiyoruz. Şüpheliyiz, ayrıyız ve "IŞİD" cumhuriyetini saymayız.

IŞİD cumhuriyetinde bir halife var. Mahkemelere gide gele şu "şüpheli" sözüne alışıyoruz. İç savaş’ta "her şey" ve bu arada mahalleler birbirinden ayrıdırlar. Beraber olan ise şudur; hepsinde iç savaşın yanında "dış savaş" da var. Şimdi, "Suriye" savaşı devam ediyor. Arada "Musul" savaşı konuşuldu ve burada başarısızlık bizimdir. Hulusi Paşa, başarısızlığın üzerine yüklenmemesi için tedbirli davranmaktadır. Gülüş, imdadına yetişmiştir.

Alemdar Mustafa Paşa Rusçuk’tan geldi, Rusçuk Yaranı, hazırladılar. Oğlum Devrim, "Baba, Alemdar Paşa eskiden yüz Türk büyüğü arasındaydı, kaldırdılar" dedi, harikadır ve doğrudur. Yüz Türk büyüğünü unutmuştum, Devrim’den tekrar öğreniyorum.

Yeniçerileri tasfiye ettik ve yeni bir ordu kurduk. Eski ordudan çok adam öldürdük, cesetten Boğaz’ı göremiyorduk. Büyük Tanzimat işte böyle olmuştur.

Boğazı cesetlerle kaplı İstanbul’u sevmiyorum. Cesetsiz İstanbul’u da hiç sevmedim.

Mahmut Şevket Paşa, kuvvetleriyle Selanik’ten geldiler. Genç zabitler, Mustafa Kemal, Kazım, İsmet, Çatalca’ya çadır kurdular sonra, ev ev savaşarak, İstanbul’u zapt ettiler. Taksim’de gerici subay ve asker bırakmadılar. Kıydılar. Bu sırada nerede ise her yerde savaşlar var, emperyalistler bizi parça parça etmek istiyorlar. Meşrutiyet budur.

Kazım, Erzurum’da karargah kurdu ve Mustafa Kemal’i davet ettiler. İsmet, İstanbul’da, irtibat halindedirler. İsmet ile Kazım iyi arkadaştılar. Hem Tanzimat, hem Meşrutiyet, hem Cumhuriyet, dışa çıkmış kuvvetler tarafından yapıldılar. İç savaş ve dış savaş beraberdiler. Sonradan cumhuriyet olan Mustafa Kemal, Ordu’dan ihraç edilmiş bir komutandır. Aksi halde idam edeceklerdi.

Tabutum omuzumda yürüyorum.

Söz benimdir. Bizi tarif ediyorum.

Boynumda kırmızı ve başımda kalpak var. İkisi de artık ben oldular.

Efsane bir tarihimiz var. Çocukken film gibiyiz, diyordum.

Röportaj: Barış Zeren / Deniz Hakan / Okan İrtem

Not: Mülakatın hukuksal denetimini yapan Sedat Akçelik ve Serkan Günel’e teşekkür ederiz.

Odatv.com

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : Sabahattin Önkibar, 15 yıllık AKP İktidarının özetini çıkar dı


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=bo-HnxlEZAY&feature=youtu.be

MHP DOSYASI : İhraçlardan referanduma… Bahçeli, iktidarı savunmada AKP’yi solladı


İhraçlardan referanduma… Bahçeli, iktidarı savunmada AKP’yi solladı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada iktidara desteğini bir kez daha gösterdi. "Hayır" diyen MHP’lilere çatan Bahçeli, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenler için "FETÖ ve PKK çizgisinde bulunmaktan rahatsızlık duymayan küçük bir grup" ifadesini kullandı.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 15 Temmuz Darbe Girişiminde bulunanların verdikleri ifadelerde en ufak pişmanlık ifadesi taşımadığının görüldüğünü belirterek "AKP top çevirmesin, zamana oynamasın, idamın geri getirilmesi konusunda samimiyse Milliyetçi Hareket’in sözü söz olsun buna kayıtsız şartsız destek verecektir" dedi. Bahçeli, anayasa değişikliğine referandumda ‘evet’ diyeceklerini vurgulayarak "Cumhurbaşkanı hükümet sisteminin gelmesiyle devlete düzen, ülkeye huzur gelecek; milli birlik ve kucaklaşma ahlakı alanını genişletecektir. Türkiye tek yürek, Türk milleti tek ses olacaktır" diye konuştu.

Bahçeli’nin ‘illuminati’ ile imtihanı – VİDEO

"TÜRK DEVLETİ GERİ ADIM ATMADAN RAKKA’DA, MENBİÇ’TE MİLLETİMİZİN ÇELİKTEN İRADESİNİ GÖSTERMELİDİR"

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında konuştu. Devlet Bahçeli, Fırat Kalkanı Harekâtı kapsamında başlatılan El Bab kuşatması sonuç verdiğini sırada Rakka operasyonunun bulunduğunu bildirdi. Rakka operasyonunda Adana İncirlik Üssü’nün harekat merkezi olarak kullanılma iddalarının konuşulduğunu kaydeden Bahçeli "Türkiye’nin ABD’yle önümüzdeki Rakka operasyonuyla kapsamında ayrıntılı ve iki ayaklı bir taslak plan paylaştığı anlaşılmaktadır. Bu planlardan ilki, Özgür Suriye Ordusu güçlerinin Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad’dan girip PYD kontrolündeki bölgeden Rakka’ya yönelmesidir. Yani sınırlarımızdan Rakka’ya kadar 54 km’lik mesafenin sorunsuz aşılabilmesi için ABD’nin PYD’yi iknası lazımdır. İkinci olarak da, El Bab’tan Menbiç ve buradan Rakka’ya doğru harekettir. Bu 180 kilometrelik hattın zorlu coğrafi şartları içerdiği de bilinen bir gerçektir. Bu operasyonda YPG’nin yer alıp almayacağı ana ve asıl tartışma konularından birisidir. YPG’nin Rakka’ya koalisyon unsurlarından bağımsız olarak doğudan girmesi, Özgür Suriye Ordusu’nun da kuzeyden güneye doğru ilerlemesi ABD’nin talepleri arasındadır. Ancak Türkiye’nin hiçbir şart altında terör örgütü PYD-YPG’yle aynı çizgide olması düşünülemeyecektir. Başbakan’ın Münih Güvenlik Konferansı’ndayken ABD’yi kast ederek “prensipte anlaşırsak, Rakka’da doğrudan operasyona girmeyeceğiz, Türkiye taktik destek verecek, ÖSO milisleri önde, biz arkada olacağız." ifadeleri konuya yeni bir boyut getirmiştir. Bize göre, gerekirse Fırat’ın doğusuna geçmeyen YPG’den Menbiç tamamen arındırılmalı, gerekirse Rakka’ya milli kudret yıldırım gibi inmelidir. Mesele Türkiye’nin savunulmasıdır. Türk devleti bu beka imtihanında geri adım atmadan, Rakka, Menbiç ve diğer terör üretim yerleri de dahil olmak üzere, milletimizin çelikten iradesini korkusuzca göstermelidir" diye konuştu.

"MEMUR GÖREVİNDEN OLUYOR DA, AKADEMİSYEN NİYE OLMAYACAKMIŞ?"

Devlet Bahçeli, FETÖ lideri Fetullah Gülen’i ABD’nin derhal Türkiye’ye iade etmesi gerektiğini kaydederek böylece iki ülke arasındaki ilişkilerin canlanacağını uluslararası hukukun gereğinin sayılacağını belirtti. Bahçeli Yenikapı Ruhu’ndan asla vazgeçmediklerini vurgulayan Bahçeli, 15 Temmuz Darbe Girişiminin başarılı olmadığını ancak tehdidin de geçmediğini uygun zamanın gelmesi için beklemeye alındığını bildirdi. Darbenin siyasi ayağının hala ortaya çıkmadığını bildiren Bahçeli şöyle konuştu: "15 Temmuz feci bir olaydır, zamanla arkasındaki sis perdesi aralanacaktır. Mesela Yurtta Sulh Konseyi’nin kimlerden oluştuğu, 15 Temmuz’un siyasi ayağının ana kadro ve zirve isimleri mutlaka ortaya çıkacaktır. Dağa doğrusu çıkmak ve deşifre edilmek mecburiyeti vardır. 15 Temmuz’un karanlıkta kalan yüz ve isimlerini öğrenmek milletimizin en doğal hakkıdır. İşgale umut bağlayanlar, darbeseviciler, darbe şakşakçıları, FETÖ’nün kripto elemanları kimdir, kimlerden oluşmaktadır? El değmemiş, dokunulmamış, kendisini unutturmuş veya kenara almış FETÖ’nün kodaman ve hatırlı simaları nerelerde gizlenmekte, neden imtiyazlarla koruma altındadır? Onbinlerce kişi soruşturma geçirmiş ve tutukludur. Ancak ortada dişe dokunur, herkesin işte bu dediği isimlere tesadüf edilebilmiş değildir. Pensilvanya’nın kapısında nöbet bekleyen, telefonuna bylock indirip 1 doları cüzdanında gezdiren meşhur siyasetçilerden hiç mi iz yoktur? Bununla birlikte bazı akademisyenlerin rahatı ve konforu bozulunca, malumlarınız ortalık karışmıştır. Türkiye’nin milli ve manevi varlığı için en küçük katkı ve çabası olmayan, mukallit olmakla aydın olunacağını sanan; FETÖ ve PKK çizgisinde bulunmaktan rahatsızlık duymayan küçük bir grup hukuk semtlerine uğrayınca ayağa kalkmışlardır. Memur görevinden oluyor da, akademisyen niye olmayacakmış? Üniversiteleri babalarının çiftliğine çevirip tekellerine alanların sızlanmalarına, timsah gözyaşlarına bu milletin karnı toktur. Kampüsleri bilim yuvası yerine, ideolojik ve gayri milli akımların kampına çevirenlerin bu millete ne hayrı dokunmuş, hangi çığır açıcı fikir ve düşüncelerde imzaları görülmüştür?"

"AKP İDAMIN GERİ GETİRİLMESİNDE SAMİMİYSE MiLLİYETÇİ HAREKET KAYITSIZ DESTEK VERECEKTİR"

Devlet Bahçeli, 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı’na suikast yapmak için Marmaris’e giden darbecilerin yargılanmasına Muğla’da başlandığına dikkati çekerek davanın iki numaralı sanığının medyaya yansıyan ifadelerinin tüyler ürpertici olduğunu söyledi. Bahçeli şöyle devam etti:" Bu caninin, ‘Hiçbir şeyden korkmuyorum, darbe yaptım, cezası idam bile olsa canım yanmaz’ şeklindeki kokuşmuş sözleri en küçük pişmanlık emaresi taşımadığı gibi, Türkiye’ye meydan okumaktır. Türk adaletinin bu darbeciyi ve diğerlerini en ağır şekilde cezalandıracağına inancım tam ve eksiksizdir. Hainler idamdan korkmuyor ve milletimiz de idam talebinde ısrar ediyorsa; o zaman bize düşen bu kanuni düzenlemeyi TBMM’de yapmak, Türkiye düşmanlarına hak ettiği cezayı vermektir. Tekrar ediyorum, AKP top çevirmesin, zamana oynamasın, hakikaten idamın geri getirilmesi konusunda samimiyse Milliyetçi Hareket’in sözü söz olsun, buna kayıtsız şartsız destek verecektir. 15 Temmuz Türkiye için dönüm noktasıdır. Yakından takip ediyoruz ki, devlet kendine gelebilmiş, tam olarak ayağa kalkabilmiş değildir. FETÖ’yle irtibatı ve iltisakı olanlar hakkında hukuki yaptırım ve idari tasarruflar sonuna ve gittiği yere kadar yapılmalıdır. Türkiye bu beladan temizlenmelidir. Bu kapsamda Milliyetçi Hareket Partisi meseleye siyaset üstü bakmakta, tarih penceresinden milli şuur ve ruhla yaklaşmaktadır."

"NİYE EVET DİYOR MUŞUZ? NE YAPACAKTIK; FETÖ’NÜN YANINDA MI DURACAKTIK?"

Devlet Bahçeli, 16 Nisan’da yapılacak olan 18 maddelik anayasa değişikliğinin referandum safhasını demokratik adap ve sabır içinde yerine getireceklerini ifade ederek şu düşünceleri paylaştı:

"Elbette biz devlet için evet, millet için evet, Cumhuriyet için evet, Türklüğün bekası için evet, Türkiye için evet diyeceğiz, millet-devlet kaynaşma ve kenetlenmesine seve seve destek vereceğiz. Niye evet diyor muşuz? Ne yapacaktık; FETÖ’nün yanında mı duracaktık? Evet derken, dünkü sözlerimizle çelişmiyor muymuşuz; niye çelişelim, PKK’nın, CHP’nin, EMEP’in, ÖDP’nin, TKP’nin, elinde Ülkücü kanı olan Aydınlıkçıların kuyruğuna takılmak asıl çelişki ve çürüme değil midir? Biz Türkiye diyoruz, vatan, millet, bayrak ve devlet için elimizi taşın altına koyuyoruz. 15 Temmuz’dan sonra siyaseti kör dövüşüne sokmak, Cumhurbaşkanı’ndan Başbakan’a kadar anlamsız söz düellosuna girmek toz bulutu dağılasıya, istikrar ve milli güvenlik tam egemen olana kadar eşyanın tabiatına aykırıdır. Demokratik eleştiri haklarımız saklı kalmak kaydıyla yaptığımız da budur."

"CHP SÖZCÜLERİ DİBİ YANMIŞ TAVA GİBİ 16 NİSAN’I KARARTMAYA ÇABALAMAKTADIR, MİLLETTEN ÖDLERİ PATLAMAKTADIR"

Referandumda hayır oyu kullanacak olan vatandaşların demokratik seçimlerine saygısı olduğunu bunu tartışmanın bile abes düştüğünü kaydeden Bahçeli şöyle dedi:" Hayır diyen vatandaşlarımıza, vatan evlatlarına sözüm yoktur, bilakis iradelerine, demokratik seçimlerine saygım vardır. Bunu tartışmak bize göre abestir. Fakat hayırsızlardan oluşan, hayır cephesi kurarak müfterilik ve fesatlık yarışına giren yalancı siyasilere, emekli siyasetçilere, eski tüfeklere, bazı siyasi partilere, terör ve bölücülük taşeronlarına kesinlikle itibarımız yoktur, sırtımız da bunlara dönüktür. Çıkan sonuca herkes bağlı, saygılı ve hürmetkar olmalıdır. Bizim anlayamadığımız hayır koalisyonun niçin bu kadar gerilimli, niçin bu kadar telaşlı, niçin bu kadar tahammülsüz olduğudur. Bunlara diyorum ki, hayır da hayır var diyorsanız, buna yürekten inanıyorsanız, edep, ahlak ve ölçülü bir şekilde tezlerinizi anlatır, ardından milletimizin karar ve tercihini beklersiniz. Ne var ki, bu yapılmamakta, demokratik nezaket hiç gözetilmemektedir. Bakıyorum da, art niyetli propaganda mekanizması çoğunlukla partimizi köşeye sıkıştırıp dava arkadaşlarımız üzerinden yürütülmeye ayarlanmıştır. CHP sözcüleri, bazı anketçiler, bir kısım kalem ve çürük çarık fikir sahipleri kendi tabansızlıklarını unutup, MHP tabanının yarıdan fazlası hayır verecek kehanetiyle yatıp kalkmaktadır. Bizde taban yoktur diyoruz anlamıyorlar, gerçekten de bunlara ne desek boştur; zira kafaları büyük içi boş, tut kulaklarından çifte koş. Durum ve halleri aynen budur. Bitli baklanın kör alıcısı olur misali, CHP sözcüleri dibi yanmış tava gibi 16 Nisan’ı karartmaya, kara göstermeye çabalamaktadır. Milletten ödleri patlamaktadır. Türkiye’nin toparlanmasından, hukuki ve siyasi dengeye kavuşmasından korkup kriz ayinine çıkmaktan utanç duymayan CHP için başını öne eğeceği günler uzak değildir. PKK’nın tırmandığı dala salıncak kuran bu zihniyet; 1923’ün CHP’si değil, 1919’un Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin adeta kopyası, klonlanmış halidir. CHP, yanına aldığı bölücülük ve terörden mimlenmiş dünür ve akraba partileriyle kalburla su taşımaktadır."

"CUMHURBAŞKANI HÜKÜMET SİSTEMİYLE DEVLETE DÜZEN, ÜLKEYE HUZUR GELECEK"

MHP’nin 16 Nisan’da ‘evet’ diyeceğini yineleyen Bahçeli şu ifadeleri kullandı:" Bu ülke için yeminimiz vardır, vazgeçilmeyecektir. Milliyetçi-Ülkücü Hareket Türkiye’nin istiklaline bütün dava ve ülküdaşlarıyla sahip çıkacak, Türk-İslam ülküsünün istiklali, güçlü bir şekilde temsil ve hak ettiği mertebelere gelmesi için evet de buluşacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi bir bütündür, dava arkadaşlarım ülkesi ve milleti için gereğini yapacaklardır. İnancım bu şekildedir. Bizim ülke ve vatan sevgimizin sadakasına bile layık olmayanların hakkımızda dedikodu yapmaları yetmezmiş gibi, çevremizde dolaşıp hayır diyen ve kararsız duran çetelesi tutması, bir defa muhataplarını zilletten kurtarmaya, kirli alınlarını aklamaya şüphesiz ki kafi gelmeyecektir. Anayasa değişikliğini Türkiye için istiyoruz, milli beka ve Türklüğün kutlu varlığı için tarihi görüyoruz. Değişen hükümet etme sistemidir, peki karakter ve siyasi kan akışının istikametini değiştiren, dönüştüren kimlerdir? Cumhurbaşkanı hükümet sisteminin gelmesiyle devlete düzen, ülkeye huzur gelecek; milli birlik ve kucaklaşma ahlakı alanını genişletecektir. Türkiye tek yürek, Türk milleti tek ses olacaktır."

"BİZ ‘HAYIR’ DESEK ALAYI BİRDEN ‘EVET’ DİYE GEZERLERDİ"

İsim vermeden MHP’li muhaliflerin oluşturduğu ‘Türk Milliyetçileri Hayır Diyor’ Platformunu eleştiren Bahçeli şöyle dedi: "Hayır diyen siyaset damarı, hayırda birleşen taassup ve kör safsata, siz kimin sesine ses oluyor, hangi çevrelerin dümen suyunda ilerliyorsunuz? Kendilerine Türk milliyetçisi diyen zevat bir platform kurmuş, 1 Kasım’dan sonra ellerine tutuşturulan MHP’yi içten yıkma talimatnamesini akıllarınca aynen uygulamak ve ilerletmekle meşgullerdir. Bunlar 18 Şubat’ta Ankara’da, CHP’nin himaye, aydınlıkçıların şemsiyesi altında toplanıp, MHP’ye öteden beri ters bakan, isimleri hizip ve fitne çıkarmakla anılanların da katılımıyla sebilhane bardağı gibi dizilmişlerdir. Türk milliyetçisiyiz diyorlar, ama Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı’nı yuhalatacak, aleyhe slogan attıracak kadar ipten kazıktan boşandıklarını görmüyor, göremiyorlar. Hepsine yolları açık olsun diyor, bizden uzak, Allah’a da yakın olmalarını temenni ediyorum. Nehrin kenarına kuyu kazılır mı, bunların yaptığı budur. Aynen suyu kesilmiş değirmen gibi olduklarını anlamayacak kadar yollarını şaşırmışlar, Ankara’da toplaşmışlardır. Biz evet diyoruz ya, bunlar ille de hayır diyecekler. Hayır desek, inanınız alayı birden evet diye gezerlerdi. CHP ve Perinçek’in kanatları altına sığınıp narkozu yiyenler, ezberleri de bitince geriye sarmaya, patinaj içinde çırpınmaya başlamışlardır. Hayır diyorlarmış, sizlerin bu kutlu davaya ne hayrınız geçti de aziz milletimizi hayır demeye çağırıyorsunuz? Kurmak için uygun zaman kolladığınız partinizle karşımıza çıkın da hepinizin boy ölçüsünü görelim. 1990’lı yıllarda merhum Başbuğumuzu kurultay salonlarına sokmamak, MHP’yi ele geçirmek, davamızın haysiyetini gölgelemek için oyun içinde oyun kuranlar, şimdi kalkmışlar Türk milliyetçisi maskesiyle yine film çeviriyor, yine sahne alıyorlar. Bunlara diyorum ki, hadi oradan, bu kutlu davanın nefer ve aziz mensupları sizleri tanıyor, niyetlerinizi biliyor, haddinizi bildirmek için de emin olun gün sayıyor. "

AK PARTİ DOSYASI /// Sinan Oğan : AKP esnafa silahlı eğitim veriyor; bu yarı milis gücünü, ha dediklerinde sokağa salacaklar


Sinan Oğan: AKP esnafa silahlı eğitim veriyor; bu yarı milis gücünü, ha dediklerinde sokağa salacaklar

"MHP tabanının yüzde 90’ı hayır diyor"

MHP Genel Başkan Adayı Sinan Oğan, AKP’nin ‘Halk Özel Harekât’ gibi bir paramiliter yapılanma çalışması içinde bulunduğunu iddia ederek "Özellikle bu 15 Temmuz sonrasında normalde fırıncı, berber ya da bakkal olan sivillerin zaman zaman kamplara alınıp eğitildikleri, silah kullanmanın öğretildiğini biliyoruz. Bu yarı milis gücü ha dediklerinde sokağa çıkarıp toplumun diğer kesiminin üzerine salacak bir çalışma içerisindeler" dedi. Halkın sağduyusuna her zaman güvendiğini belirten Oğan "Ne olursa olsun bu milleti böyle bir iç çatışmaya sürükleyemezler. Terör artabilir, başka şeyler olabilir, içeriyi karıştırmaya çalışabilirler, ama bunların hiçbiri sokak çatışmalarına varacak düzeyde olmaz.” diye konuştu.

Sözcü gazetesinden Nil Soysal‘a söyleşi veren Oğan’ın açıklamaları şöyle:

MHP tabanında son durum nedir?

Hatırlayalım; ne diyordu Genel Başkanımız şimdiye kadar?… “Başkanlık sistemi Öcalan’ın talebidir” diyordu… Hakikaten de bugün Öcalan’ın ve HDP’nin başkanlığı net bir şekilde istediğini görüyoruz. Siz bakmayın onların Meclis’te “Şöyle mi yapalım, böyle mi yapalım” filan dediklerine.

Meclisteki evet-hayır oylamasında, bir HDP’linin hayır oyu var mı, yok! Dolayısıyla HDP Öcalan’ın 40 yıllık rüyasına şimdi hayır demeyecek, evet diyecek, onu söyleyeyim…

2010 referandumundaki gibi dolaylı yoldan mı, yoksa açıkça mı destekleyecek?

HDP’yi direkt olarak AKP’nin yanına eklemlemek mümkün. Çünkü AKP, kiminle nereye kadar gideceğini bilen bir siyasi parti. AKP’nin MHP’ye ihtiyacı vardı. Meclis’ten geçirdi. Kampanya sürecinde de bir şekilde MHP ile dirsek temasını sürdürecek. Ama sağ dirseğini MHP ile götürürken, sol dirseğini de HDP ile götürecek.

Eğer referandumdan evet çıkarsa, ilk durakta Bahçeli’yi indirecek. Dönecek HDP’lilere “Ey benim Kürt kardeşlerim, Bahçeli beni kandırdı. Başkanlık eşittir federal yapıdır, federatif sistemdir. Gelin bu işi konuşalım” diyecek. Çünkü, 2019’da yeniden cumhurbaşkanı seçilmek için Kürt oylarına ihtiyaç duyacak ve HDP ile işbirliği yapacak.

Üç parti birlikte mi hareket edecek?

Bakın MHP’nin tabanı çok kızgın. Bir sabah kalktık, 15 senedir söylediğimiz bütün her şey yerle bir oldu. Taban; “Genel Merkez bizi temsil etmiyor. Siz bu dağınık yapıyı toparlayın” dedi. Şu anda en güçlü hayır kampanyasını biz yürütüyoruz.

MHP tabanı ne diyecek referandumda? Rakamsal bir öngörünüz var mı?

MHP tabanının şu an yüzde 90’a yakını hayır diyor. Yüzde 5 kadar evet diyen var. “Genel Başkan evet dedi, ben de evet derim. Hayır desin, ben de hayır derim” diyenler yüzde 5. Yüzde 5’lik ilginç bir kesim de var “Ben ilçe başkanıyım. Evet sloganını kullanmak zorundayım. Ama oy pusulasında benim elim ‘evet’e gitmez. Hayır vereceğim…” diyor. Kim ne derse desin, bu referandumun sonucunu MHP tabanı belirleyecek. İddia ediyorum; MHP tabanının en az yüzde 90’ı hayır diyecek! MHP evet dese de, MHP’liler hayır diyecek. Türkiye genelinde yüzde 50’nin altında evet, yüzde 50’nin üstünde hayır var.

“Özellikle bu 15 Temmuz sonrasında normalde fırıncı, berber ya da bakkal olan sivillerin zaman zaman kamplara alınıp eğitildikleri, silah kullanmanın öğretildiğini biliyoruz. Bu yarı milis gücü ha dediklerinde sokağa çıkarıp toplumun diğer kesiminin üzerine salacak bir çalışma içerisindeler. Ama buna rağmen ben Türk Milleti’nin sağduyusuna her zaman güvendim, hâlâ da güveniyorum. Ne olursa olsun bu milleti böyle bir iç çatışmaya sürükleyemezler. Terör artabilir, başka şeyler olabilir, içeriyi karıştırmaya çalışabilirler, ama bunların hiçbiri sokak çatışmalarına varacak düzeyde olmaz.”

"Ancak siz de biliyorsunuz ki AKP’nin en iyi başardığı şey manevra yapmak. O sebeple, referanduma doğru açıkçası Sincar’a yönelik bir operasyon bekliyorum ben. Yani referandum öncesinde Irak topraklarına gireceklerini, PKK’ya dönük bir kara eylemi gerçekleştireceklerini ve bunun için Barzani’den ciddi destek alacaklarını bekliyorum."

AK PARTİ DOSYASI /// İLKER BELEK : AKP EKONOMİYİ BATIRDIĞI GİBİ DIŞ POLİTİKAYI DA REZİL ETTİ


AKP ekonomiyi batırdığı gibi, dış politikayı da rezil etti

Emperyalizmin ne olduğunu unutup, geçmişi bugüne taşımaya kalkarsanız işte böyle gülünç durumlara düşersiniz.

İşin başında Irak’tan, Suriye’den toprak koparabileceklerini, Afrika diyarlarında ekonomik tahakküm kurabileceklerini sandılar.

Obama’nın Ortadoğu politikasındaki tedirginlikler Onlar’a bu cesareti verdi. ABD’nin emperyalist hegemonya kriziyle bağlantılı tutukluğunu kendi güçleri zannettiler.

Olmaz. Hem emperyalizme bağımlı olacaksınız, bütçenin iki yakasını bir araya getirebilmek için bile yabancı parasına ihtiyaç duyacaksınız, elinizde gram petrol, doğalgaz olmayacak, hem de efendilerinizden izinsiz iş çevirmeye kalkışacaksınız.

Dış politikadaki çöküşün, Putin’den özür dilemek zorunda kalışın esas nedeni bu irrasyonel düşünce tarzıdır.

Rusya’ya yanaşmaları da mecburiyettendir. Yani tek başına hareket etme kabiliyetinin hiç olmamasından. Mutlaka sığınacak bir kanat gerekir. ABD tepeliyorsa acaba Rusya sularında hayat bulunabilir mi?

Rusya bu. Amerika’nın eski gücünde olmadığının farkında. Suriye’ye Eylül 2015’te yaptığı hamle bu tespitle gerçekleşti. Ancak şüphesiz eli AKP gibi boş değildi. Dünyanın doğal kaynaklarına sahip. Sosyalizm sonrasında en büyük yatırımını orduya yaptı. Çin ile çok yönlü stratejik ilişkiler geliştirdi. Suriye’ye bütün bunlara güvenerek girdi.

Sonra, çok gerçekçi öngörülerle hareket etti. ABD ile yaşadığı sorunlarını fırsat bilerek AKP’ye daldı. Erdoğan’ın özrünü bu bakımdan itinayla kullandı.

Bir yanda emperyalist hiyerarşinin tepesine oynayan Rusya, öte yanda Osmanlı’dan çare uman AKP. Bu ilişkiden AKP’ye yine bağımlılıktan başka hiçbir şey düşmez.

Rusya adım adım ilerledi: En önemli meselesi Suriye’yi, Esad’ı güvene almaktı. Halep’in temizlenmesi bu bakımdan çok kritikti. Erdoğan’ı Nusra’nın Halep’ten çıkarılması konusunda devreye sokmak bu planın ilk maddesiydi. Putin oltanın ucunda tutmak için AKP’yi yanına aldı. Kendisini esas aktörler arasında sansın istedi.

Tamamen taktikseldir. Bu taktik Suriye stratejisinin parçasıdır. Rusya cihatçıları bölmek, Suriye’nin kuzeyinde sıkıştırmak, yok etmek için Erdoğan’ı değerlendiriyor.

AKP’nin Astana görüşmelerine dahil edilmesi de aynı taktikle bağlantılı.

AKP Ortadoğu’da üzerine yerleşmiş bulunduğu politik koordinatlardan bu oyun içinde kopuyor. Kendi altının boşaltılmasını çaresizce seyrediyor.

Öyle ki, Suriye’deki kırmızı çizgilerinin Astana’da silinmesine bile itiraz edecek hal bulamadı. Rusya bu süreçte Suriye Kürt güçleriyle Lazkiye’de ve Moskova’da görüşmeler yaptı. Bu arada Kürtler’den Suriye için hazırladığı anayasaya dair görüşlerini istediği de belirtiliyor. Öte yandan ABD de yerinde durmadı. Trump hem Kürtleri Washington’a davet etti hem de Onlar’a zırhlı araçlar verdi. AKP açından öyle bir sefalet ki, bu tankların Türkiye’de üretildiği çıktı ortaya.

Rusya en nihayetinde Suriye anayasası taslağını kamuoyuna yansıttı. Astana’ya Kürtlerin davet edilmesini ve anayasaya laiklik kelimesinin sokulmasını engelleyen tarafın AKP olduğu belirtiliyor. Ne gam, anayasa her ikisi açısından da durumu önemsizleştiren bir içeriğe sahip.

Zira, girişinde Suriye çok kültürlü ve çok inançlı bir toplum olarak tanımlanıyor. Bu şüphesiz laiklik anlamına gelmiyor, ancak dinsel politikalara kapıyı kapattığı ve AKP’nin Suriye’ye ilişkin mezhebi hedeflerini öldürdüğü açık.

Ancak bugün için esas önemlisi bu değildir. Suriye anayasasının getirdiği kritik düzenlemeler 4. maddede Kürt kültürel otonomisinin, ana dilde eğitim hakkının ve 9. maddede de Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve dokunulmazlığının net bir ifadeyle düzenlenmiş olması.

Bunlar AKP’nin bölgesel misyonunu bitiriyor. Toprak bütünlüğü vurgusu ile AKP Suriye topraklarını terk etmek zorunda kalacaktır. Kürt otonomisinin tanınmasıyla da Suriye Kürdistan’ını (adına kısa vadede böyle denilmeyecek olsa bile) kabullenecektir.

Esad’ın düşmanlaştırılmasının nedeni neydi: Kendi halkını katleden bir diktatör olarak görülmesi. Gelişmeler Esad iktidarının en azından orta vade için Rusya tarafından korumaya alındığını bir kez daha teyit ediyor.

Cerablus’a girilmesinin nedeni neydi: Kürt bölgeselleşmesinin engellenmesi. Şimdi Türkiye Astana’da Kürt özerkliğine onay veriyor.

İş bitti. El Bab operasyonunun fiilen durmuş olması da bu gelişmelerle ilişkilidir. AKP El Bab’a girmek istediğinde büyük askeri kayıplara uğrayacağını bilir, ama bunu önemsemeyeceği de bilinir. O’nu orada durduran faktör Suriye’nin geleceğiyle ilişkili kararın netleşmiş ve bunun AKP’ye de kabul ettirilmiş olmasıdır. Zaten Esad da Bab’ın kapısına dayanmıştır.

AKP Rojava’yı da, Suriye’den çıkmayı da kabullenecek. Daha şimdiden dediklerinin tamamını yalayıp yutuyor. Sıra Türkiye Kürt meselesinin emperyalizmin masasına yeniden yerleştirilmesine de gelecek.

Dış politikadaki öngörüsüzlüğe, tel tel dökülme haline ilişkin son durum şimdilik böyle.

SİYASİ DOSYA : TBMM Başkanlığına sunulan AKP-MHP ortak Anayasa Taslağı Metni


AK PARTİ DOSYASI /// Haluk DURAL : AKP’nin Türkiye’ye kurduğu tu zak


AKP’nin Türkiye’ye kurduğu tuzak

Haluk DURAL

Millî Merkez Genel Sekreteri

Başkanlık hedefli anayasa değişikliğinin nihai durağı giderek netlik kazanmaktadır. Mecliste görüşülmekte olan anayasa değişiklik kanunu 330 üzerinde bir oyla kabul edilir ve referandumda onaylanırsa, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin rejimi kökten değişecek, 1924 Anayasasından beri bütün anayasalarımızın ortak demokratik temel özelliği olan “kuvvetler ayrılığı” ortadan kalkacak, yasama-yürütme-yargı yetkisi tek elde, cumhurbaşkanında toplanacaktır.

Bu değişiklikler ile Cumhurbaşkanı; aynı zamanda başbakan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanı, devlet bütçesinin hazırlayıcısı, AKP genel başkanı olacak, AKP milletvekillerinin belirlenmesinde, bütün yüksek bürokratların, komutanların, hakim ve savcıların atanması ve azlinde, ülkemizin iç ve dış politikalarının belirlenmesinde tek yetkili olacaktır.

Bu kadar gücü elinde topladıktan sonra ise KHK ile devletin yeniden “parti devleti” şeklinde yapılandırılması tamamlandıktan ve her türlü muhalif ses susturulduktan sonra mevcut anayasa kökten değiştirilecektir.

Nitekim bu nihai amacı artık saklamakta güçlük çekenler esas niyetlerini ortaya dökmeye başlamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda değişiklik öngören teklifinin 14.01.2017 günü yapılan 12. maddesindeki görüşmeler sırasında söz alan AKP Bursa Milletvekili İsmail Aydın, “Anayasanın değiştirilemez maddesini kabul etmek mümkün değildir” dedi. Sözlerinin devamında, “Anayasanın tüm maddeleri değiştirilebilir hatta meclis yeni bir anayasa yapabilir” diyen Aydın, “Aksini düşünmek aziz milletimizin vekaletini küçümsemek anlamına gelir” diyerek sözlerini sürdürdü.

2011 milletvekilleri seçiminden sonra da TBMM’nde temsil edilen partiler ısrarla “yeni anayasa” yapmak arzularını dile getirdiler. Özellikle (AKP+HDP) ortaklığı, anayasanın ilk üç maddeleri koruyan 4. maddesini yürürlükten kaldırarak, anayasanın “değiştirilemez” olan ilk üç maddesini değiştirerek, Devletimizin üniter yapısını parçalayıp ABD’nin BOP projesinde öngörülen “Hür Kürdistan”ın kurulmasının ön adımı olan T.C. Devletini “iki kurucu halklı, iki bölgeli federal bir devlete” dönüştürmeyi amaçlamaktadırlar.

Bu amaca uygun hazırlıkların birkaç tanesini sizlere hatırlatmak isterim:

Anayasa Mahkemesinin hukukçu olmayan eski başkanı Haşim Kılıç, 1 Ekim 2010 Hürriyet Gazetesinde Metehan Demir’in haberinde yeralan demecinde;

“Bence ilk 3 maddeyi dondurmak, evrensel hukuk kurallarına uygun değil. Laikliği, demokrasiyi, hukuk devletini daha ileri götürecek düzenlemelere engel olmaması gerekir. Değişiklikler, ilk 3 maddedeki değerleri geri götürmüyorsa, Anayasa Mahkemesi izin veriyor. Bu değerlerin içini boşaltan düzenlemelere ise izin vermiyor. O nedenle gerektiğinde ilk üç maddeye pozitif olarak dokunulabilir. Bu hassas bir nokta” diyerek, 1982 anayasasının dokunulamaz olan ilk üç maddesinin değiştirilmesine yeşil ışık yakmıştır.

Nitekim hatırlanacağı üzere, 2011 milletvekili genel seçimlerinden sonra TBMM’nde gurubu bulunan 4 parti tarafından, üçer milletvekili ile katıldıkları, eşit temsil ve oya sahip oldukları “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” 10.10.2011 tarihinde kurulmuş ve ilk toplantısını 19.10.2011’de yapmıştır. Komisyon 25 Aralık 2013 tarihinde son toplantısını yaparak dağılmıştır.

TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu, anayasanın temel hak ve özgürlükler ile ilgili 60 maddesi üzerinde yapılacak değişiklikler hakkında anlaşmışlar, ancak AKP’nin istediği “Başkanlık” konusunda uzlaşmaya varamamışlardır. Kamuoyunu “başkanlık” tartışmalarıyla meşgul edip esas konuyu halkın bilgisinden saklayan AKP, Anayasa Uzlaşma Komisyonuna katıldıkları son toplantıda gerçek niyetlerini açıklamışlar, komisyona Mehmet Ali Şahin tarafından “anayasanın 4. Maddesini yürürlükten kaldırılması” hakkında bir öneri getirmişlerdir. AKP’nin ve BOP eşbaşkanının gerçek niyetini yansıtan bu öneri, medya tarafından büyük bir özenle karartılmış ve kamuoyuna duyurulmamıştır.

Bundan sonraki anayasa değişiklikleri ile her vesileyle dile getirdikleri “yüz yıllık parantezi” kapatmak için son işlemler olarak, başkenti İstanbul’a taşıyarak, 3 Mart 1924 tarih ve 431 sayılı “Hilafetin İlgasına Ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılması Hakkında Kanun”un[[1]] birinci maddesine göre;

Madde 1- Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır. (Madde 1- Halifenin görevine son verilmiştir. Halifelik, hükümet ve cumhuriyetin anlam ve kavramı içinde esasen mevcut olduğundan, hilafet makamı kaldırılmıştır.)

Hükümet kavramı içinde bulunan “hilafet” Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı tarafından kurulacak hükümetin içinden çıkartılıp, yeniden ilan ve ihya edilebilecektir.[[2]]

Saygılarımla,

Haluk DURAL

Millî Merkez Genel Sekreteri

Konu hakkındaki daha geniş bilgileri ekteki makalelerimde makalemde bulabilirsiniz.

[[1]] : http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/367.html

[[2]] : Abdurrahman Dilipak, https://rasthaber.com/dilipak-erdogan-baskan-secilirse-halife-olacak-2/

SİYASİ DOSYA : TBMM Başkanlığına sunulan AKP-MHP ortak Anayasa T aslağı Metni


YOLSUZLUK DOSYASI /// AKP’nin 15 yıllık yağma ve talan düzeni : Ekonomi böyle batırıldı


Hükümet ekonomideki sorunları dış gelişmelere bağlasa da 15 yıllık dönemdeki uygulamalar devlet kaynaklarının nasıl çarçur edildiğini net biçimde gösteriyor

BARIŞ İNCE / barisince@birgun.net

Dolarda lira karşısında yaşanan soluksuz yükselişle birlikte Türkiye ekonomisinin sorunları kamuoyunda gündemin ilk sıralarına kadar yükseldi. Buna karşın ekonomide yaşanan sıkıntılar AKP’nin sorumsuz yağma politikalarının eseri. İktidara geldiği günden beri sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket eden AKP hükümetleri bir dizi uygulama ile hem devlet kaynaklarını yandaşlara peşkeş çektirdi, hem de halkı daha da yoksullaştırdı.

Para ‘sıcak’ geldi, üretim unutuldu

» Ülkede üretimin yerini sıcak para aldı. Son faiz artırım sürecinden önce en son 2006 yılında faiz artıran ABD, yaşadığı krizin ardından ise parasal büyüme adımını devreye sokarak tüm dünyayı paraya boğdu. ABD’de faizler düşük tutulunca 2000’li yıllar boyunca küresel sermayenin de yönelimi olarak gelişmekte olan ülkelere sıcak para girişi oldu. Bizim gibi yüksek faiz veren ülkelere yoğun bir giriş yaşandı. Ancak hükümet bu “bolluk” dönemini adeta sefahat ile geçirdi.

IMF’ye biat sürdü

» Kamusal kaynaklar yandaş kesimlere, yabancı sermayeye peşkeş yoluyla tüketildi. Ülkede kamusal üretimin önü kesildi, sermayeye ve dolayısıyla piyasaya bağımlı bir ekonomi yaratıldı. IMF programına paralel olarak Merkez Bankası bağımsız kılındı. 2001 krizi sonrası döviz kuru da serbest bırakılınca bugün “faiz lobisi” denen şey piyasanın ta kendisi oldu.

Kamu kurumları peşkeş çekildi

»TÜPRAŞ, Türk Telekom gibi ülkenin kritik öz kaynakları sermayeye peşkeş çekildi. 2007 yılında 4,14 milyar dolara (5,42 milyar TL) özelleştirmesi tamamlanan Tüpraş, özelleştirmenin ardından son 10 yılda 13 milyar TL kâr etti. Asıl vurgun ise Türk Telekom’da yaşandı. 2005 yılında 40 milyar dolar olarak hesaplanan şirketin değeri, 11 milyar dolar gösterildi ve şirketin yüzde 55’lik hissesi 21 yıllığına 6,5 milyar dolara Oger Telekom’a satıldı. Yapılan araştırmalarda şirketin devlete 21 yıllık zararı 90 milyar liranın üzerinde olacak.

‘Cazibe merkezi’ dediler…

» Madenler de yandaşlara bir bir peşkeş çekişmeye başlandı. Bakır, gümüş ve alüminyum fabrikaları hızla özelleştirildi. Uluslararası kuruluşlar için de devletin kapıları sonuna kadar açıldı, Türkiye dev ulus ötesi şirkeler için ‘cazibe merkezi’ olarak gösterildi. Ancak satacak şeyler azalınca devlet destekli uçuk projeler devreye girdi. Olmayan adalar yaratmak, kimsenin geçmeyeceği köprüler otoyollar inşa etmek, mega-dev işler yapmak gibi… Bu projelere sermaye, devlet garantisi nedeniyle ilgi gösterdi. Ancak kriz döneminde bu garanti de sorgulanır hale geldi.

Yandaşlar kasasını doldurdu

» Üretimde strateji belirlenemedi. Yandaşların etkin olduğu inşaat sektörü büyüme için motor güç olarak belirlendi. Bu sektörde AKP çevresinin büyük etkisi olması, rüşvet mekanizmasını da canlandırıyor, hükümetin işine geliyordu. Cengiz-Kolin-Limak gibi yandaş firmalar kasalarını enerji ihaleleriyle, inşaat projeleriyle hızla doldurdu. Yeşil alanlar ve devlete ait korunmadaki alanlar imara açıldı. Bu doğa talanı da sermayeye bir fırsat olarak sunuldu. Patronlar bu yeni fırsatlardan edinebilmek için biat noktasına getirildi. Gelmeyenler de cezalandırıldı.

Çiftçiyi küstürdüler

» Tarım arazileri imara açıldıkça ülkenin öz kaynaklarından tarım ve hayvancılık geriledi. Tarımda serbest piyasa ekonomisi gübrede-yemde tekeller oluşmasını sağladı. Devlet de çiftçiden aldığı mazota ağır vergiler yükledi. Çiftçinin maliyetleri hızla arttı. Buna karşın bir de tekeller tarafından dayatılan düşük fiyatlar köylüyü küstürdü. . Devletin depoları satıldı, mal stokçulara gitmeye başladı. Çiftçi geçinemez oldu, köyden kente göçün yolu açıldı. Yurtdışı markaları Türkiye’den ucuza aldığı ürünleri markalayıp satmaya başladı. Hayvancılık desteklenmediği gibi fiyat düşürmek adına yurtdışından et ithalatının önü açıldı. Dünyanın en uzak uçları olan Avustralya’dan, Uruguay’dan angus tipi büyükbaş hayvan ithal edildi. Buğdayda nohutta ihracatıyla övünen Türkiye net ithalatçı durumuna düştü.

Üretim değersizleştirildi

» İnşaata dayalı büyüme doğayı tahrip ettiği gibi bilgiye, teknolojiye, yeniliğe yeteri kadar dayanmadığı için katma değerli üretimin ihracattaki payı gelişmedi. Yüksek katma değer üretmesi beklenen ağır metal sanayinin sanayi içindeki payı sadece yüzde 8’de kaldı. İhracatta yüksek teknolojili ürünlerin payı ise yüzde 3’ü geçemedi. Böyle olunca da yüksek gelir getiren ürünler yerine düşük gelirli ihracat gelişti. Kur farkı ile ihracat dengelenmeye çalışıldı.

Halk borçlandırıldı

» Ekonomide refah bir türlü sağlanmazken AKP iktidarı döneminde yurttaşlar hızla borçlandırıldı. 2002 yılında yurttaşların bankalara borcu 6,6 milyar lira iken bu rakam 2015 sonunda 385 milyar liraya yükseldi. Geçen sürede tüketici kredisi borcu 135 kat, kredi kartı borcu ise 18 kat arttı.

Tüm bunlarla ülkeyi küresel sermayenin kucağına atan, “babalar gibi satarım, her şeyi satarım” diyerek ülkenin öz kaynaklarını savuran Erdoğan ve kurmayları şu anda doların fırlayışını engelleyemiyor. ABD’de sıfır faiz uygulamasından faiz artırma yönelimine girince sıcak para ABD’ye kaçıyor. Yöneticilerin tek yaptığı, yurttaşa dolar bozdurun demek oluyor. Bağımsız ekonomisi olmayan ülkenin bağımsız siyaseti de olamıyor.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI : AKP HÜKÜMETİ DEVRİNDE KARASULARIMIZIN TİRAJİ KOMİK DURUMU


Ali Can Sürekli

Bu sabah şafak saatlerinde Kuşadası Körfezi Dar Boğaz’da Alman sahil güvenliği tarafından durduruldum. Türk karasuları içinde değil idim. Dolayısıyla "ne hakla" diye sorma şansım olmadı, sonuçta Avrupa’da idim. Çok kibarca rotam soruldu ve botlarını ciddi gayret ile indirip tekneme geldiler. Kimlik kontrolü yapıp, tekne içerisini kontrol ettiler. Tüm bu işlemler olurken güler yüz ve nezakete çok özen gösterdiler. Hatta askeri postallar ile kamara içine girmelerine itirazımı da makuliyet ile kabul edip tekne içini güverte hetclerinden kontrol ettiler. En son tuvalette gizlediğim "20 mülteciyi ne yapmam gerekiyor" soruma da kahkaha ile karşılık verdiler. Bütün bunlar olur iken kızım ve dişli tayfa "Şans" güverte de idi. Yani bir aile durumumuz gayet net izlenebiliyor idi.

Şimdi aynı sahil güvenlik ile bundan bir buçuk ay önce sabaha karşı Sığacık Körfezi açıklarında da karşılaşmıs idim. Gece karanlığında sancak kıç omuzlugumdan yarım mil mesafeyi koruyarak karartma durumunda yarım saat kadar izlenmiş idim. Bu durumdan sıkıldığım için projektörüm ile üzerlerine ışık tutup telsizden çağrı ile amaçlarını sormuştum. Yavaşça borda hizama gelip dalgaları ile rahatsız etmemek için arkamda kalmaya ozen göstererek, multecilere yardım amaçlı olduklarını ifade etmişler, verdikleri rahatsizliktan özür dileyerek uzaklasmislar idi. Bu ikinci durumda teknede yalnız idim. Her iki durumda da seyir ışıklarım olması gerektiği gibi ve AIS cihazım açık ve teknem görünür durumda idi.
Özet ile hissettiğim iki olay arasında geçen bir buçuk ay içerisinde görevliler kibarliklarindan hiç bir şey kaybetmemiş ancak farklı talimatlar almışlar ve bizler açıkça daha bir potansiyel suçlu kabul edilmiş idik.

Sularımızın bir kaç mil dışında ülkemizin geldiği durum…

Hepimize iyi seyirler dilerim. Can Sürekli

LAİKLİK DOSYASI : AKP’yi ‘rahatsız’ eden ‘Laikliği kazanacağız!’ bildirisinin tam hali


İstanbul Kadıköy’de HAZİRAN’ın ‘laikliği kazanacağız’ başlıklı bildirisini dağıtan 15 kişi gözaltına alınırken, benzer şekilde 4 HAZİRAN üyesi de Gazi Mahallesi’nde gözaltına alındı

İstanbul’da HAZİRAN üyelerine polis saldırısı

HAZİRAN’cıların gözaltına alınmasına gerekçe gösterilen bildirinin tam hali şu şekilde:

GÜN DİNCİLİĞİN SALTANATINA KARŞI LAİKLİĞİ KAZANMA GÜNÜDÜR!

Türkiye’yi 14 yıldır din tüccarları, din bezirgânları yönetiyor. Türkiye’yi on dört yıldır kendi çocuklarına gemicikler alanlar, paraları sıfırlayanlar, saraylarda oturanlar, bunu yaparken de halkın en samimi inançlarını sömürenler yönetiyor.

Türkiye’yi on dört yıldır zengini daha zengin, yoksulu daha yoksul yapanlar, halkın sofrasındaki ekmeğe göz koyanlar, sofradaki o ekmekten her gün biraz daha çalanlar, bunu yaparken de sürekli “ezan, kuran, din, iman” diyenler yönetiyor.

Bu din tüccarları, bu kan emiciler, düne kadar Gülen Cemaati ile ortaktılar. “Ne istediler de vermedik” diyorlardı, “alnı secdeye gelen adamdan zarar gelmez” diyorlardı. Sınav sorularını birlikte çaldılar, mülakatlarda torpil yaptılar, liyakat esasına göre değil tarikat mensupluğu esasına göre atama yaptılar, devleti kendi kadrolarıyla doldurdular.

HAZİRAN’dan ‘laikliği kazanacağız!’ çağrısı

“Kindar ve dindar nesil” yetiştirmek adına eğitim sistemini hallaç pamuğu gibi attılar, bütün okulları imam-hatipleştirdiler. Müfredatı akla, bilime sığmayan hurafelerle doldurdular, küçücük çocukların zihinlerini “değerler eğitimi” adı altında bulandırdılar, temel bilimlerin yerine din derslerini koydular. Gelecek nesiller yurttaş değil tebaa olsunlar, kendilerine biat etsin, ses çıkarmasın, haklarını aramasın, hesap sormasın istediler.

Memleketin fabrikalarını, madenlerini, limanlarını, ormanlarını, derelerini sattılar. Memleketi yandaşlarına peşkeş çektiler, işçiye güvencesiz ve taşeron çalışmayı reva gördüler, iş cinayetlerinde binlerce işçinin kanına girdiler. Çalışanların emeğine, alın terine, göz nuruna el koydular, kendileri zevk ü sefa içinde, lüks içinde yaşamaya devam ettiler.

Birbirleriyle girdikleri güç savaşı nedeniyle memleketi 15 Temmuz günü ateşe attılar. Düne kadar ortaklık yaptıkları, her türlü örgütlenmesine göz yumdukları, destek oldukları Cemaat ordudaki örgütlenmesi aracılığıyla askeri darbe yapmaya kalkıştı; onlarca insan yaşamını yitirdi, ülkemiz kardeşin kardeşi, komşunun komşuyu kıracağı bir iç savaşın eşiğinden döndü.

Darbeyi bahane ederek kendi darbelerini yürürlüğe koydular, Olağanüstü Hal ilan ederek hukukun son kırıntılarını da ortadan kaldırdılar, Anayasayı askıya aldılar, Meclis’i fiilen kapattılar. Cemaat temizliğini bahane ederek cadı avına giriştiler, çıkardıkları KHK’larla binlerce insanın ekmeğini elinden aldılar, muhalif sesleri açlıkla, işsizlikle terbiye etmeye çalıştılar.

Din tüccarları, din bezirgânları bu ülkenin sadece parasını çalmadı, zenginliklerini peşkeş çekmedi; memleketin, yurttaşlarımızın, gençlerimizin hem bugününü hem yarınını çaldı, barış içerisinde ve kardeşçe bir arada yaşama umudunu elinden aldı, ülkenin kaderini bir adamın iki dudağının arasına hapsetti, Türkiye’yi bir felaketin eşiğine getirdi.

Bu vahim manzara karşısında çaresiz değiliz.

Bu felakete doğru doludizgin gidişe hem bugünlerimiz, hem yarınlarımız, hem kendimiz hem çocuklarımız adına dur demek zorundayız.

Emeği çalınan işçiler olarak, ataması yapılmayan öğretmenler olarak, torpil yüzünden işe giremeyen gençler olarak, çalınan sınav sorularının mağduru öğrenciler olarak, ürününü üç kuruşa satan köylüler olarak, namus cinayeti adı altında katledilen kadınlar olarak, inançları istismar edilen yurttaşlar olarak bu gidişata dur demeliyiz.

Dinciliğin saltanatına karşı laiklik için mücadele etmeli, laikliği kazanmalıyız.

Gün diktaya karşı omuz omuza, yan yana durma günüdür!

Gün emeğin, barışın, kardeşliğin ve özgürlüğün Türkiyesini birlikte kurma günüdür!

Birleşik HAZİRAN Hareketi

AK PARTİ DOSYASI : “AKP’nin açığa çıkmasından çok korktuğu gerçekler var”


Sanki gizli bir el komisyonun çalışmasını engelliyor. Bu gizli el, ilerleyen günlerde ağır manipülasyonlarla bir yandan gerçekleri gizlerken diğer yandan kurgulanmış bir senaryoyu gerçek diye sunabilir

Meclis Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu bir haftalık çalışma maratonunu geride bıraktı. Hem başkan hem de üyelerin seçimi nedeniyle tartışmalara ve eleştirilere neden olan komisyon, dinlemek üzere Meclis’e çağırdığı isimlerle de şimşekleri üzerine çekti. AKP’den 9, CHP’den 4, MHP ve HDP’den ise 1’er üyenin yer aldığı, AKP Burdur Milletvekili Reşat Petek başkanlığındaki komisyonda eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, Rotterdam İslam Üniversitesi Rektörü Ahmet Akgündüz gibi tartışmalı isimleri de dinledi. Komisyon üyesi CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, bir haftasını geride bırakan komisyonun çalışmalarını BirGün’e değerlendirdi.

»15 Temmuz gecesi ve sonrasında yaşananları nasıl okuyorsunuz?
Darbe girişimi gecesi yaşananları, Agatha Christine’nin Orient Ekspres kitabında yaşanan cinayete, CHP’yi de cinayeti araştıran dedektif Hercule Poriot’a benzetiyorum. Romanın sonunda bütün yolcular katil çıkmıştı. 15 Temmuz gecesi Türkiye’nin Orient Ekspres’i olabilir. Bu iç içe geçmiş 10 yıllık darbeler sürecinde bazı mağdurlar darbeci, bazı darbecilerse mağdur çıkabilir. Bize düşen korkmadan, çekinmeden, ucu bize dokunur demeden gerçeği, sadece gerçeği aramak.

»Komisyonunun çalışmalarını ancak tutanaklardan takip edebiliyoruz. Nasıl gidiyor çalışmalar?
Komisyon 4 partinin ortak teklifiyle kuruldu. Ancak daha kuruluş aşamasında tartışmalar başladı. İlk ve en büyük tartışma komisyonun bazı AKP’li üyelerinin geçmişte Gülen cemaati ile ilgili övgü ve destekleriydi. Bu tartışmaların odağında yer alan Reşat Petek’in komisyon başkanı seçilmesi ve komisyon başkanlık divanında muhalif üyelere yer vermemesi tartışmaları büyüttü. Ayrıca komisyona ait olması gereken bazı önemli yetkiler (komisyonda kimlerin dinleneceğinin tesbiti gibi) içtüzüğe aykırı olarak Komisyon Başkanı’na verildi. Bütün bu tartışmaların üstüne bir de görsel basının komisyona alınmaması; güveni iyice sarstı. Bütün bu yapılanlar bize AKP’nin darbe ile gerçekleri saklama gayreti olarak göründü.

»CHP komisyonda kimlerin dinlenmesini talep etmişti?
Bu karanlık darbe girişimi daha karanlık bir karşı darbe yarattı. Eğitim politikasından dış politikaya kadar temel politikalar darbe bahanesiyle dönüştürülüyor. Bu sebeple ilk ve öncelikli görevimiz darbe girişimiyle ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak. CHP olarak çağrılacak isimleri bu gerekçeyle seçtik. Bu kapsamda ilk aydınlatmamız gereken 15 Temmuz gecesi. "O gece neler yaşandı? Bir pazarlık oldu mu? Darbe önceden biliniyor muydu?" gibi birçok makul soru hala cevapsız. Bu yüzden ilk olarak MİT Müsteşarı, Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının dinlenmesini istedik. İkinci olarak darbeci komutanların dinlenmesini istedik. Bunlardan alacağımız bilgilere göre darbe girişimi öncesi ve sonrasına doğru araştırılmanın genişletilmesini istedik. Bu kapsamda henüz sonuç alamadık. Sanki gizli bir el komisyonun çalışmasını engelliyor gibi hissediyorum. Bu gizli el ilerleyen günlerde ağır manipülasyonlarla bir yandan gerçekleri gizlerken diğer yandan kurgulanmış bir senaryoyu gerçek diye sunabilir. Karşı darbenin psikolojik saldırılarına hazırlıklı olmalıyız.

»Kim ya da kimlerdir bu "gizli el" sizce?
Türkiye tam bir Ortadoğu ülkesine dönüştü. Ortadoğu’da kim dost, kim düşman belli olmaz. Bir gecede çıkarlar ayrışır, ertesi sabah yeni ittifaklar kurulur. 15 Temmuz darbe girişimi bir Ortadoğu darbesi. Böyle bakınca birçok gizli elden bahsetmek mümkün. En kirli ve en güçlü el Saray’ın eli gibi görünüyor. Ancak MİT ve Genel Kurmay içindeki gizli eller veya bazı elçiliklerin yerel eldivenle gizlenmiş ellerinden şüpheleniyoruz. Hepsinin müdahalesini hesaplamaya ve bütün bu karanlık güç odaklarından bağımsız gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bu yüzden gelen her bilgiyi teyit etmeye çalışıyor yapılan bütün telkinleri dikkatle not ediyoruz. Bu darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar Türkiye’nin bütün pisliklerinden kurtulmasını ve arınmasını sağlayacak bir sürecin tetikleyicisi de olabilir. Bu hayırlı sonuç için; pişmanlık duyan birkaç kilit adamın cesaretle çıkıp bildiklerini anlatması ve halkın adaletine ve vicdanına sığınması gerekir.

»AKP, darbe girişimini, komisyonun bu işleyişiyle aydınlatabilir mi?
AKP’nin darbe gerçekleriyle ilgili korkuları var görünüyor. Sakladıkları ve açığa çıkmasından çok korktukları gerçekler var gibi. Kolay değil bir anda feda edilen 242 canın katillerinin şeriki (ortağı) olma ihtimali var. O geceyi açıklayamıyorlar. MİT Müsteşarını, Genel Kurmay Başkanını, Adil Öksüz’ü, enişteyi açıklayamıyorlar. O sabah darbeyi MİT’e ihbar eden subayı açıklayamıyorlar. Bu çaresizlikle CHP’de Fetullahçılarla işbirliği tezini güçlendirmek için Birgül Ayman Güler, Emine Ülker Tarhan, Tayyibe Gülek gibi isimleri komisyona davet ederek tezlerini bu isimlere söyletmeye, teyit ettirmeye çalışıyorlar. Bu kapsamda gelecekte 2. ve 3. kaset skandallarına hazırlıklı olmalıyız. Bu darbeyi muhalefetin üstüne yıkmak için en ahlaksız iftiralara hazırlıklı olmalıyız. Bu iftiraların bu komisyon üzerinden (özellikle komisyona çağrılan isimler ve gönderilecek belgeler üzerinden) tezgahlandığına yönelik makul şüphelerimiz var.

»Sizi böyle bir tezgâh kurgulandığını düşünmeye sevk eden nedir?
Darbe günü ve gecesinde karanlık saatler var. MİT’e gelen bir subayın darbeyi saat 11:00’de ihbar ettiği söyleniyor. Önce MİT Müsteşar Yardımcısı sonra Müsteşar Genel Kurmay’a gidiyor. MİT Müsteşarı saat 21:00 civarı Genel Kurmay’dan ayrılıyor ve bir daha kendisinden ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan haber alamıyor. Söylenene göre Diyanet İşleri Başkanı ile yemeğe gitmiş ve camilerden salalar okunmaya başlıyor. CB eniştesinden darbeyi haber alıyor. Hakan Fidan Genel Kurmay’dan ayrılırken darbeci Özel Kuvvetler, Genel Kurmay’ı işgal ediyor. Hulusi Akar, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla önü açılmış ve Genel Kurmay’ın Fetullahçılar tarafından ele geçirilmesine en azından göz yummuş bir komutan. O gece Genel Kurmay’da yaşananlarla ilgili ifadelerde çelişkiler var. Genel Kurmay Başkanı zorla mı derdest edilmiş, yoksa "Yanlış yapıyorsunuz" dedikten sonra montunu ve kepini alıp Akıncılar’a mı götürülmüş? Akın Öztürk’e komutanlar kefil oldu. Akın Öztürk darbeci mi yoksa darbeyi engellemek için görevlendirilmiş müzakereci mi? Başta Genel Kurmay Başkanı’nın Emir Subayı olmak üzere çözülen darbecilerin itirafları ile kamuoyuna anlatılanlar arasında tutarsızlıklar var. Darbe sonrası Erdoğan bu darbe girişimi için "Allah’ın lütfu" dedi ve normal koşullarda yapmaya cesaret edemeyeceği birçok işlemi yaptı. Bilinen uygulamalar kadar İsrail’le yapılan anlaşma ve Irak ve Suriye politikalarında siyasi intihar kabul edilecek adımlar var. Bütün memleketin üst akılla barışma hediyesi, bir tür berdel evliliği ve sonuçta Erdoğan’ın koltuğu uğruna ülkenin kurban edildiği bir diz çökme hali Türkiye adına bir felaketle sonuçlanabilir.

»Komisyonda dinlenen isimler de ilginç. Mesela Mehmet Ağar ve söyledikleri. Ve rektör Akgündüz. ‘Kur-an Akp ile Hizmetin ittifakını istiyor’ diyen bir ismin dinlenmesi…
Komisyona gelen kamu görevlisi kökenliler genelde "Ben cemaatle çok mücadele ettim. Benim cemaatle hiçbir ilgim yok" tezlerini etliye sütlüye dokunmadan ispata çalıştılar. Bildikleri birçok gerçeği anlatmadıklarını düşünüyorum. "Neme lazım bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" havasında konuştular. AKP’nin darbe teşebbüsü sonrası başlattığı karşı darbenin terör ortamında büyük görünümlü miniklerin korkusu komisyonda hissediliyor. Mehmet Ağar muhteşem siyasi zekası(!) ve üstün hitabet yeteneği(!) ile bizi büyülediğini düşünmüş olabilir. Ama günün sonunda komisyona hiçbir bilgi vermeyen, gerçekleri gizleyen ve kendini aklamak isteyen bir izlenim bıraktı. Kendi döneminde Fetullahçıların Emniyet ve Mülkiye’de nasıl güçlendikleri gerçeğini gizledi. Türkçe Olimpiyatları’nda yaptığı cemaat güzellemelerini "espri yapmıştım" diye savundu. Varın gerisini siz düşünün. AKP’nin cemaatle muhafazakarlık-dincilik arasına mesafe koymak için getirdiği ilahiyatçılar da ayrı bir komedi. Daha dün "Işık Süvarileri" "İslam Mücahitleri" "Altın Çocuklar" diye yere göğe sığdıramadıkları Fetullahçıların aslında Cizvit Papazları olduklarını ispatlamaya çalışıyorlar. Biz de bu düşük zekalı tiyatro sahnelerini izlemekten sıkılıp dışarı çıkıyoruz. AKP ve yalancı şahitleri komisyonda bu şekilde kendilerini tatmin ediyor.

»Peki komisyon atıl durumdayken, Meclis; OHAL ve KHK’lerle işlevsiz kılınmışken Ana Muhalefet Partisi’nin stratejisi ne olacak?
İktidarı yenilmez bir güç, muhalefeti de çaresiz ve etkisiz görmek gibi bir yanlış algı var. Erdoğan kendi tarihinin en zayıf anında. Sekiz şiddetinde sallanıyor. ‘Üst Akıl’ dediklerinin önünde diz çökmüş af diliyor görüntüsü veriyor. ABD, Rusya, İsrail ilişkilerine yakından bakın ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu sırada dönüp içeride naralar atıyor. Bu bir cesaret kükremesi değil korku çığlığı. Yıkılacağı kesin. Biz, memleketi bu enkazın altından çekip almaya çalışıyoruz. Bunu ancak halkla birlikte yapabiliriz. Bu Darbe Komisyonu memleketi enkazdan kurtarmanın en önemli araçlarından. Bu karanlık geceyi halkla birlikte aydınlatacağız. Bu puzzle yapmak gibi… Hepimiz bir parçayı bulup birleştireceğiz, sonuçta büyük resim açığa çıkacak.

»Peki bu kadar sıkıntının arasında başkanlık konusunun yeniden gündeme gelmesine ne diyorsunuz?
Aslında bu kadar konu Başkanlık için gündeme geldi de diyebiliriz. Erdoğan uzun zamandan beri kendi deyimiyle üst akıla Başkanlık mesajı vererek uzlaşmaya çalışıyor. Arap Baharı sonrası "Dünya liderliği" hezeyanıyla yaptığı "One münüt" hatasını telafi etmeye çalışıyor. Kimi zaman kendine hakim olamayıp, yükselip uçak düşürüyor. Sonra pişman olup, Mavi Marmara’da can verenleri 20 milyon dolara İsrail’e pazarlıyor. Gazze ablukasını meşrulaştırıyor. İsrail yanlısı olduğunu ispatlamak için ABD’de yahudi lobi şirketlerine 67 milyon dolar ödüyor. Sonra tekrar yükseliyor, Şangay beşlisi diyor. Sonra pişman olup NATO bizim için vazgeçilmez diyor. Bir rüku’da bir secde’de Türkiye’yi küçük düşürüyor. Günün sonunda pazarlığı anlaşmayla bitirmek için başkanlık gücünü ardına almaya çalışıyor. Yani bütün bu olanlar başkanlıkla, başkanlık bütün bu olanlarla ilişkili. İç içe geçmiş kumpaslar dizisi.

»Karanlık bir tablo bu. Daha etkin bir mücadele görebilecek miyiz CHP’de, Meclis’te ya da toplumsal muhalefetle birlikte, sokakta? Sıkıntı nerede?
Gerçeklerin er ya da geç açığa çıkma gibi bir huyu vardır. Gerçeklerle birlikte kağıttan kuleler yıkıldığında ‘Bu kadar kolay mıydı?’ diyebileceğini düşünüyorum. AKP; kumundan, demirinden, betonundan çalınmış bir bina. Bu bina bizim hatalarımızla ayakta duruyor. Biz dediğim sadece CHP değil. Bütün muhalif güçler. Bu noktada özellikle sol çevrelerin ciddi bir özeleştiri vermesi gerekiyor. Devrimci ahlak ve fedakarlık, kendi mahallemizde taşlanmayı göze alarak, bu tartışmayı açmayı gerektiriyor.

***

Murat Hazinedar olayı

Örgüt kültürü ve disiplininin çizdiği sınırlar içerisinde cevap vereyim. Murat Hazinedar’ın temsil ettiği değerlerle bizim temsil ettiğimiz değerler arasında büyük farklar var. Nihayetinde Parti Meclisi ve MYK olaylara el koyup konuyu disiplin kuruluna iletti. Hepimiz aldığımız pozisyonların verdiğimiz kararların hesabını örgütümüze vereceğiz. Belediyeler CHP açısından mikro iktidar alanları. Mikro ve iktidar kavramları önemli. Devlet kurmuş bir kurumsal parti için belediyeler mikrodur. Ama aynı zamanda bir muhalefet partisi için iktidar laboratuvarıdır. CHP’nin yolsuzluktan azade, iktidar baskısına rağmen etkin çalışan, gurur duyduğumuz onlarca belediyesi var. Ancak birkaç belediyemizde bizi kamuoyu önünde zora düşürecek olaylar yaşandığı da sır değil. Burada en temel değer, yolsuzlukların CHP’nin kapısından bile geçememesi. Bu konu bizim kırmızı çizgimiz. CHP’de hepimizin bir değeri vardır ancak hiçbirimiz CHP’nin ortak değerinden daha büyük değiliz.

***

AKP mezarlıkta ıslık çalıyor

Korkunun ecele faydası yok. Yaptıklarını biliyorlar ve yaptıklarının hesabının sorulmasından korkuyorlar. Bu şekilde korku yaratma çabaları, mezarlıkta ıslık çalma. AKP hali hazırda silahlı zaten. Genel Kurmay, MİT ve Emniyetin korkak yöneticileri, darbe soruşturmasından kurtulmak için Reisçi oldular. Hali hazırda her ilde mahallesi olan paramiliter AKP gücü olarak tasarlanmış cihatçılar ve türevlerinin mahallesi varken, SADAT falan gibi komikliklere gerek yok. AKP’nin anlayamadığı paramiliter güce döndürülmüş militer güçlere bile güvenilmez. Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla önlerini açtıkları Fetullahçı AKasker ve AKpolisler az kalsın canlarını alıyordu. Bugün besleyip büyüttükleri IŞİD ve türevleri yarın kendi Azrailleri olabilir. Bugün Reis diye kolladıkları yarın kendi işkencecileri olabilir. AKP’nin açtığı yolların tamamı farklı kapılardan kendi cehennemlerine çıkıyor. Genetik olarak sorunlu bu hareketin tek çıkış yolu hukuk ve demokrasi. Ancak en düşük bedelden bile çok korktukları için en ağır bedeli ödeyecekler. Kötü olan bu bedeli bütün halkımıza da ödetme riskleri. Bu riskin gerçekleşmesine engel olmak için çalışıyoruz.

SAĞLIK DOSYASI : AKP LAİK DEVLETİ YIKIM İCRAATLERİNE DEVAM EDİYOR /// SIRADA GATA VAR


YILMAZ ÖZDİL: GATA nedir diye merak ediyorsanız bu fotoğrafa iyi bakın

Fetocular GATA’ya sızmıştı.

Doğru.

Peki…

45 bin öğretmen fetocu çıktı, 25 bin polis fetocu çıktı, 10 bin imam fetocu çıktı, neden milli eğitim bakanlığını, emniyet genel müdürlüğünü, diyaneti kapatmıyorsun da, GATA’yı kapatıyorsun?

*

Ha askeri hekim, ha sivil hekim, ikisi de aynı diyorsan…

Orduda istihkam sınıfı var.

Savaş mühendisidir, yol yapar, köprü yapar, geçit açar, bina inşa eder, siper kazar, en önemli silahı iş makinesidir.

Kapat o halde istihkam sınıfını, ver belediyeye, aynı işi yapsın!

*

Askeri hekimliğin önemine dair ansiklopedi bile yazılabilir.

Yurtdışı görevleri ne olacak mesela?

NATO hiçbir operasyonuna sivil doktor kabul etmez.

Afganistan…

Sivil doktor gönderemeyeceğine göre, orada görev yapan askerlerimize Amerikalı doktor mu bakacak?

*

Hint Okyanusu’nda fırkateynimiz var.

Sivil doktor mu bindireceksin?

Savaş gemisinde doktora ayrılan yer çamaşır makinesi büyüklüğünde bir yer, haftalarca denizin ortasında, o psikolojiyi kaldırabilir mi?

*

Garantörlük hakkımız gereği, Kıbrıs’ta kolordumuz var.

Askeri hastanesi var.

Bu askeri hastaneyi Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlık bakanlığına bağlayamazsın, çünkü, orası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, başka bir ülke…

Başkasının ülkesinde sana ait devlet hastanen olamaz, uluslararası hukuka aykırı, Rum Kesimi itiraz eder.

Avrupa Birliği’ne ne diyeceksin?

Rumlar fetocu mu diyeceksin?

*

Askeri hekimler, nükleer, biyolojik, kimyasal silaha karşı en az bir sene eğitim alır.

Bu eğitim sivil hekimlere verilmez.

Türkiye’nin etrafı diktatörler tarafından yönetilen ülkelerle dolu, biyolojik veya kimyasal silah saldırısına uğramamız ihtimal dahilinde…

Böyle bir felakete maruz kalırsak, insanlarımızı kim tahliye edecek, kim tedavi edecek?

Yoksa…

Allah aşkına patriot getirin bizi Esad’tan koruyun diye elaleme yalvardığımız gibi, gene Amerikalılara Almanlara yalvarıp, askeri hekim getirin, bizi kurtarın mı diyeceğiz?

*

Ve, hepsinden önemlisi…

*

Konunun hassasiyetini kavrayabilmek için tıp fakültesi veya harp okulu bitirmek zorunda değilsiniz, "nedir bu GATA?" diye merak ediyorsanız, bu fotoğrafa bakmanız yeterli.

*

Her ne kadar GATA olarak anılsa da, orada görev yapan hekimlerimiz, kendilerini "Gülhaneli" veya "Tıbbiyeli" olarak adlandırır.

Gülhane’deki hekimlerin masasında, bu küçücük kavanoz vardır.

*

Gülhane Askeri Tıp Akademisi öğrencileri tarafından, yani Tıbbiyeliler tarafından hazırlanan ve öğretim üyelerine hediye edilen kavanozun üzerinde "Gülhane / Askeri Tabiplerin Yuvası" yazıyor.

*

Kavanozun içinde bir avuç toprak ve rulo halinde sarılı minik bir kağıt bulunuyor.

Toprak, Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nin bahçesinden alınmış…

Kağıtta ise şu yazıyor:

"Vasiyetimizdir…

Gülhaneliler olarak ilk ve son isteğimiz odur ki, bir gün dünyanın herhangi bir yerine defnedilirken, kefenimize düşen ilk toprak, bu mukaddes Gülhane toprağı olsun!

Bu topraklar üzerinde Gülhaneli olduk, altında da şerefyap oluruz."

SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ DOSYASI : AKP, AKUT’u baskılarla yıldırarak Nasuh Mahruki’yi AKUT’tan uza klaştırmaya çalışıyor


Türk Milleti’yle paylaşmam ve danışmam gereken çok önemli bir mesele var. Bildiğiniz gibi, hayatım boyunca başardığım ve ülkeme kazandırdığım bir dolu şeyin yanı sıra AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’ye verdiği korkunç ve bazıları geri döndürülemez zararların farkında olan ve bunlarla da demokratik haklarımı kullanıp mücadele eden, Atatürk ilkelerine sonsuz bağlı sorumlu bir yurttaşım.

AKP’li belediyeler ve kurtarma konularıyla ilgili kurumlar, uzun süredir benim her muhalif söylemimden sonra sanki milli sporcu, profesyonel dağcı, gazeteci, yazar, Milli Güvenlik Akademisi mezunu ve aydın kimliklerim yokmuş gibi, sanki ben AKUT Başkanı olarak açıklama yapıyormuşum gibi, sanki AKUT siyaset üstü değilmiş gibi faturayı AKUT’a kesiyorlar ve AKUT’u baskılıyorlar. Bu baskıları yöneten kişi, Cumhurbaşkanlığı Kültür, Sanat Genel Koordinatörü ve Erdoğan’ın anonsçusu, 7/24 yanında bulunan ve 4 yıldır rüşvetle ve tehditle AKUT’u ele geçirmeye çalışan Orhan Karakurt’tur…

16 Temmuz’da cemaatin kanlı darbe girişiminin ertesi günü; Orhan Karakurt, sosyal medya hesabından sokaklardaki coşkun kitleye beni hedef gösteren şu mesajı yazdı; Darbe sevici postal yalayıcı şerefsiz. Sözde insan kurtaran derneğin başkanısın insanlar ölüyor susuyorsun. Hesap vereceksin. Daha önceki onlarca benzer mesajının üstüne artık bu hedef gösterme karşısında suç duyurusunda bulundum sonunda…

* * *

AKP’li bazı yerel yönetimler, Orhan Karakurt’un baskısıyla ve yönlendirmesiyle kendi bölgelerindeki AKUT ekiplerine binbir zorluk çıkarıyor, söz verdikleri destekleri iptal ediyor, yıllardır kullandığımız yerleşkelerimizden çıkmamızı, kendimize yeni yer bakmamızı istiyor, bize ihtiyaç duydukları operasyonları bile haber vermiyorlar. Kazazedelerin ve kayıp kişilerin hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Türkiye’deki 100.000’i aşkın derneğin içinde, Bakanlar Kurulu kararıyla kamu yararına çalışan ve yine Bakanlar Kurulu kararıyla izin almadan yardım toplayabilen sadece 9 dernekten biri olan AKUT’un çalışmalarını engellemenin çok önemli bir kamu hizmetini engellemek olduğunu, can kayıplarına yol açabileceğini, ahlaka, yasaya, eğer doğru bir İslam inancınız varsa dine aykırı olduğunu ve Türk Milleti’ne ihanet etmek olduğunu görmüyorlar veya umursamıyorlar. Yerel Yönetimler Yasası’nda, kamu yararına çalışan derneklere yardımcı olmak kuraldır, zorluk çıkarmak değil. Hayat kurtarmaktan, gönüllülüğü ve karşılıksız yardımseverliği öğretmekten, sayısız faydalı ve güzel işlerden başka hiçbir yanlışı, hiçbir zararı olmayan AKUT’un kurtarmalarını ve çalışmalarını engellemek suçtur, vicdansızlıktır, makamın yetki ve sorumluluğuna aykırı davranmaktır…

Biz AKUT’ta para, din, politika, etnisite ve mezhep konularını konuşmayız. Benim AKP’lilere fazla gelen araştırmacı gazeteci ve sorumlu bir yurttaş olarak şahsi söylemlerim, bu nedenle AKUT’luların düşüncelerini etkilemez ve AKUT’u bağlamaz. Nitekim bu yönde iki kez basın duyurusuyla da bu uyarıları yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak Orhan Karakurt, beni AKUT’un başından uzaklaştırmak için, etkileyebildiği AKP’li yerel yönetimleri ısrarla AKUT’a karşı kışkırtmakta ve türlü zorluklar çıkartmaktadır. Kanal A’da katıldığım ve düşüncelerimi paylaştığım A Politik programının ardından da, Nasuh Mahruki gitmediği sürece artık AKUT’u daha zor günler bekliyor, Ankara’daki her işiniz engellenecek diye yine ve bilmem kaçıncı kez tehdit etmiştir…

* * *

Ben söylediğim, yazdığım, yaptığım her şeyin tek ve yalnız başıma sorumlusuyum. Hiçbirinde AKUT’un ve AKUT’luların sorumluluğu, payı, etkisi yoktur. Benim sorumluluğumun faturasını AKUT’a ve birbirinden değerli muhteşem gönüllülerine kesmeyin. AKUT’u sadece kötülük yok etmek isteyebilir. Suç işlediğimi düşünüyorsanız, savcılarınızı, hakimlerinizi göreve davet edin. 20 yıldır gönüllü olarak, ertelenemez ve ötelenemez çok önemli bir kamu hizmeti veren masum AKUT’a bunları ciro edip, gönüllülerimizi bana karşı kışkırtmaktan vaz geçin. AKUT’u kendi siyasi hesaplarınız için benim üzerimden siyasetin içine çekmekten de vaz geçin. AKUT siyaset üstüdür ve öyle kalması Türk Milleti’nin yararınadır…

* * *

Şimdi bu şartlar altında, asil milletime danışmam gerekenler var; Kar Leoparı, Everest’e tırmanan ilk Türk ve dünyadaki ilk Müslüman, AKUT’un kurucusu ve başkanı Nasuh Mahruki’ye Cumhurbaşkanlığı Kültür, Sanat Genel Koordinatörü ve Cumhurbaşkanı’nın anonsçusu Orhan Karakurt’un gücü yeter mi?

AKUT’un gerektiğinde ölümü göze alıp binlerce hayat kurtaran fedakar gönüllüleri bu baskılardan, tehditlerden bıkıp, usanıp, yılıp Nasuh Mahruki’yi gözden çıkarır mı, çıkarmalı mı?

Nasuh Mahruki’yle 20 koca yılda bir tane bile, bir kuruş bile yolsuzluk yaşanmayan AKUT’a, 14 yılda örtbas ettiği yolsuzluklar, mali suçlar, soruşturmaya gerek yok diye üstünü örttüğü rüşvetlerle rekorlar kıran AKP’nin gücü yeter mi?

Türk Milleti, kendisine gönüllü olarak 20 yıl karşılıksız hizmet etmiş, 2400’ünün hayatını kurtarmış, yakın tarihin en büyük kitlesel afeti 17 Ağustos’ta, devlet aygıtı ne yapacağını bilemezken can olmuş, umut olmuş, lider olmuş, örnek olmuş, arama kurtarmayı, afetlerle mücadeleyi, gönüllülüğü, sivil toplumun gücünü ve sosyal sorumluluğu öğretmiş Türkiye’nin AKUT’unu, AKP’nin aşırı hırslı ve güç sarhoşu Orhan Karakurt’una yedirir mi?

Ne dersiniz, AKP çok istiyor diye, dağcı dostlarımla birlikte kurduğum, bunca yıl başkanlık ettiğim, yarısı AKP’nin çıkardığı zorluklarla ve engellerle boğuşarak geçen 20 koca yılda, gönüllü olarak ve çok az kamu kaynağı kullanarak, 1 kuruş menfaat elde etmeden buralara kadar getirdiğimiz, dünyanın her yerinde ülkemizi en iyi şekilde temsil edip uluslararası başarılar elde ettiğimiz AKUT’un başkanlığını bırakmalı mıyım?

SÖZDE KÜRDİSTAN DOSYASI : TÜRKİYE’NİN AKP ÜZERİNDEN KÜRT SORUNU VE (SÖZDE) KÜRDİSTAN ‘A BAKIŞI BUDUR !!


YILMAZ ÖZDİL : BAŞİKA KAMPI ?

Hep aynı soru yağıyor…
Nedir bu Başika kampı?

Özetlemeye gayret edeyim.

Akp kongresine onur konuğu olarak davet edilen, Türkiye seninle gurur duyuyor diye alkışlanan Barzani efendi, kendisine ait başkanlık sarayında Kürdistan kongresi düzenleyip, “keşke sayın Öcalan da aramızda bulunsaydı, yaşasın Kürdistan” dedi…
O sarayı biz yaptık.

Kürdistan başbakanlık binasını, içişleri bakanlığı binasını, kültür bakanlığı binasını biz yaptık. Merkez bankası binasını biz yaptık.

Hani şu milletin orasına koyacağım diyen yandaş müteahhit var ya… Burada milletin orasına koyuyor, oraya gitti, Erbil havalimanını yaptı. Süleymaniye havalimanını biz yaptık. Musul havalimanını biz yaptık. Kerkük havalimanını biz modernize ettik. Rahat rahat gidip gelsinler diye Türk Hava Yolları’ndan tarifeli uçaklar koyduk.

Üniversitelerini, yurtlarını, kampuslarını biz yaptık. Türkiye’nin güneydoğusunda dünyaya geldiysen, bu üniversitelere sınavsız kabul ediliyorsun, eğitim bedava, barınma bedava, cebine her ay 200 dolar harçlık koyuyorlar, yeter ki Türkiye’de okuma, gel Kürdistan’da oku diyorlar. Buna mukabil… Kuzey Irak’ta dünyaya gelen kendi çocuklarını, Kürdistan yönetimi kasasından, adam başı 5’er bin dolar ödeyerek, İstanbul’daki vakıf üniversitelerine kaydediyorlar.

İçme suyu şebekelerini biz kurduk.
Toplu konutlarını biz diktik.
Spor salonlarını biz yaptık.
Alışveriş merkezlerini biz inşa ettik.
Petrol tesislerini biz kuruyoruz. Petrollerini doğalgazlarını bizim sırtımızdan satsınlar diye, kendi ellerimizle kendimize boru döşedik.
Beş yıldızlı otellerini biz yaptık, Kürdistan’ı güzelleştirmek için harıl harıl çalışıyoruz, yedi yıldızlı bir otel yaptık Süleymaniye’ye, ismi Güzellik Şehri.

Talabani “Türkiye’ye kedi bile vermem” derken, pkk’lıların ücretsiz tedavi edildiği hastaneleri biz yaptık, tıbbi laboratuvarlar, sağlık merkezleri kurduk. Erbil’deki hastanede çalışan bir Türk doktorun röportajı vardı geçenlerde… “Buraları İstanbul’dan güvenli” diyordu.

Kafamıza çuval geçirdiler, kelepçe taktılar, subayımızın kaburgasını kırdılar, Türkiye’nin gururunu yerlerde sürüklediler. Teşekkür mahiyetinde… Kürdistan’daki Amerikan üssünü biz inşa ettik. Kürdistan’daki Amerikan elçiliği binasını biz yaptık.

Kendi vatandaşımıza 20 kuruştan verdiğimiz elektriği, Kürdistan’a yarı fiyatına, 10 kuruştan veriyoruz. Kullandıkları ampul de bizden.

Kanalizasyonlarını, arıtma tesislerini, sulama kanallarını, enerji iletim hatlarını, köprülerini, viyadüklerini biz yaptık. Eminim hatırlarsınız… Türk işçilerini taşıyan kiralık uçak Bağdat’a inerken, çakılmıştı, hepsi rahmetli olmuştu. İşte o işçilerimiz, Kürdistan’a arıtma tesisi kurmaya gidiyorlardı.

Duhok’la Zaho’yu dağın altından birbirine bağlayan tüneli biz yaptık. Kendi memleketimizdeki tünelleri İtalyanlara yaptırıyoruz, Kürdistan’ın tünellerini biz yapıyoruz.

Erbil-Kerkük yolunu, Erbil-Duhok yolunu, Erbil-Selahaddin yolunu, Divaniye-Samawa yolunu biz yaptık. Erbil’in 42 köyünün içme suyu şebekesini biz yaptık.

Barzani’nin babasına anıtmezar yaptık.

Los Angeles Times gazetesi mesela, 2006 senesinde, Kürdistan’la alakalı geniş geniş tanıtım haberi yapmıştı. Bu haber vesilesiyle, Kürdistan’daki akçeli işlerin göbeğinde olan gazeteci İlnur Çevik’le konuşmuştu. Becerikli gazeteci İlnur Çevik, “Türk hükümetiyle Kürtler arasında gizli bir birleşme var” demişti. Peki bu İlnur Çevik denilen arkadaş, şu anda ne iş yapıyor? Asrın liderimizin başdanışmanı oldu, Ak Saray’da çalışıyor.

Banka binalarını biz yaptık.
Et entegre tesislerini biz yaptık.
Kapalı otoparklarını, altgeçitlerini, üstgeçitlerini biz yaptık.
Plazalarını biz yaptık, havuzlu villalarını biz yaptık, sosyal yaşam gelişsin diye sinemalarını, tiyatrolarını, kültür merkezlerini biz yaptık. Çocukları mutlu olsun diye oyun parklarını biz yaptık, İstanbul’daki Tatilya’yı bile Kürdistan’a gönderdik.
Erbil caddelerindeki okaliptüs ağaçları savaş sırasında kurumuştu, vah vah, derhal devreye girdik, sosyal sorumluluk projesi kapsamında, para mara almadan, palmiye ağaçları diktik.

Çöpçülük de bizim… İnsanın koltukları kabarıyor. Belediye binalarıyla beraber, caddelerin, sokakların temizlik ve çöp toplama işini biz yapıyoruz. Ne kadar gurur duysak azdır. Kürdistan’ın kamu hizmetlerindeki garsonluk ve “uşak”lık işine de talibiz.

Başika kampı işte budur.

Sayın ahalimiz uyanmasın diye söylemiyorlar ama… Sadece Başika değildir. Başika’nın yanısıra, Erbil’de Selahaddin’de Süleymaniye’de Musul’da Kerkük’te Telafer’de Zaho’da Duhok’ta Amediye’de Diyana’da Batufa’da Kanimasi’de Bamarni’de kampımız var, askerlerimiz var, tanklarımız var.
*
Kürdistan’ı bize kurdurdular.
Bekçiliğini de bize yaptırıyorlar.

PATRİKHANE DOSYASI : İZMİR “METROPOLİTİ”, FENER RUM PATRİKHANESİ VE AKP


Fener Rum Patriği Bartholomeos, 94 yıl sonra ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez, İzmir’e metropolit atadı. Son metropolit, Türkiye’nin en güçsüz döneminde Yunanistan’dan İzmir’e görevli olarak gönderilen Yunanistan doğumlu Hrisostomos Kalafatis’ti. Hrisostomos, işgal dönemindeki Türk düşmanlığına dayanan eylemleri nedeniyle, 12 Eylül 1922 günü halk tarafından linç edilmişti. Bugün, karasularını 12 mile çıkarıp Türk adalarını işgal ederek atağa geçen Yunanistan; dağılma sürecinde gördüğü Türkiye’ye, AKP hükümetinin 3 yıl önce Türk vatandaşı yaptığı Volos doğumlu Bartholomeos Samaras’ı İzmir’e gönderiyor. Samaras’ın Metropolitlik törenine Yunanlı Bakan Yardımcıları katılıyor. İzmir Rum Ortodoks Kilisesi Başrahibi Kyrillos Sykis; Urla, Çeşme ve Karaburun bölgesinden sorumlu Piskopos oluyor. Bunların ne anlama geldiğini anlamak için, Fener Rum Patrikhanesi’nin tarihine ve yaptıklarına bakmak gerekir.

Fatih Kanunnamesi ve Patrikhane

II.Mehmet (Fatih) İstanbul’u aldığında, Hıristiyan dünyası Doğu’daki ikinci büyük merkezinin dini açıdan Müslümanlarca yok edileceğine inanıyor, buna karşı yeni bir haçlı seferinin hesabını yapıyordu. Ancak Fatih, hiç ummadıkları bir tutumla, Patrikhane’yi kapatmak bir yana, onlara hiçbir zaman görmedikleri özgürlükler ve haklar verdi. Türklerin egemen oldukları yerlerde dini baskı uygulamama genel tutumu yanında, Fatih, Hıristiyan dünyasının bölünmüşlüğünün sürmesini amaçlamış, Patrikhane’yi adeta koruması altına almıştı.

Fatih Kanunnamesi’yle II.Gennadios ekümenik (evrensel) Patrik yapıldı ve vezir ünvanı verilerek, devletin önemli işlerinin görüşüldüğü divana alındı. Patrik ve Patrikhaneye bağlı kişiler vergiden bağışık tutuldu. Patrik, Hıristiyan halkın tartışmasız önderi sayıldı, Ortodoks topluluğunun yargılama ve cezalandırma işlemlerinde tam yetkili kılındı. Bu haklar, Patriğin Bizans dönemindeki haklardan daha ileriydi.1

Kimi padişahlar, Patrikhane’ye tanınan hakları bir miktar kısıtlasa da, ayrıcalıklar Cumhuriyet’e dek sürdü. 1856 Islahat Fermanıyla, Patriğin görevi ömür boyu sürecek biçimde uzatıldı. Yargılama ve cezalandırma konusundaki yetkileri arttırıldı.2

Türk Düşmanlığı

Fener Rum Patrikhanesi, kendisine tanınan ayrıcalıklara karşın, Fatih’ten günümüze dek Türk düşmanlığını hiçbir dönemde bırakmadı. Kuşaktan kuşağa aktarılan kin ve nefret, siyasi ereklerle birleştirilerek genlere işleyen bir kalıt olarak hep canlı tutuldu. Kendini güçsüz gördüğü dönemlerde susarak, güçlü gördüğünde ise saldırarak, yurt içindeki bir tehdit unsuru olarak varlığını sürdürdü. Anadolu’da Türk egemenliğine son vermek isteyen Batı saldırısının, her dönemde gönüllü işbirlikçisi oldu.

Fener Rum Patrikhanesi, bugün dokunulmazlığı olan bir dükalık gibidir. Uluslararası etki gücü yüksektir. Destekçisi çoktur. Türkiye’de cemaati çok azdır ancak Hıristiyan dünyasında ekümen bir kilise olarak kabul edilmektedir. Türkiye’den istedikleri artık; “Cihan Patrikliği”, “ekümenlik hakları”, “Kızılhaç televizyonu”, “dinlerarası diyalog” ve “Diyanet yanında temsil” gibi noktalara varmıştır.

Asılan Patrik: III.Parthenios

17.Yüzyılda yaşayan III.Parthenios, en gözükara Patriklerden biriydi. Balkanlarda devlet karşıtı çalışmalar yapıyor, Ortodoksları ayaklandırmaya çalışıyor, Patrikhanenin olanaklarını bu amaçla kullanıyordu. Padişah IV.Mehmet, 1657 yılında idamına karar verdi ve Paşakapıda idam edildi. Suçu; Eflak Voyvodası Costantin’i ayaklanmaya teşvik etmek ve İstanbul yangınında kargaşa çıkarıp yağma yaptırmaktı.3

Patrikhane, III.Parthenios’un asılmasından sonra uzun bir süre sessiz kaldı. Ancak, 18.yüzyılın sonlarına doğru Yunanistan’da gelişmeye başlayan ulusçu devinimlerle ilişki kurdu. Ayaklanmaya hazırlanan örgütlere para ve silah yardımı yaptı, tinsel (manevi) destek verdi. 1821 yılında ortaya çıkan ve Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasıyla sonuçlanan Mora Ayaklanmasına önemli etkisi oldu. Patrik II.Gregorios, Rum çetelere verdiği destek nedeniyle 1821’de Patrikhane’nin orta kapısında idam edildi. O tarihten günümüze dek orta kapı hiç açılmadı. Patrikler ve metropolitler, “burada bir sultan ya da bir Türk devlet adamı asılmadan” ana kapının açılmamasına karar vermişlerdi.4

Rus Çarı’na Mektup

Patrik II.Gregorios’un Rusya’nın İstanbul Büyükelçisi aracılığıyla Rus Çarı’na gönderdiği mektup, Patrikhanenin yüzlerce yıl sürdürdüğü politikanın özeti gibidir. Mektupta şunlar söyleniyordu: “Çar Cenapları, siz Türk milletini yok etmenin tek yolunun savaş olduğunu düşünüyorsunuz. Bu görüşünüz doğru değildir. Türkleri hazırlıksız yakalayıp yenseniz bile, bununla yok olmazlar. Oturup düşünürler, yanlışlarını giderir, eksikliklerini tamamlar ve karşınıza çıkarlar… Onları yok etmenin tek yolu, uzun vadeli çalışarak inanç ve geleneklerini sarsmak, yaşam biçimlerini bozmaktır… Bunlar; yalan, ikiyüzlülük, rüşvet gibi kötülükleri bilmeyen bir ahlaka sahiptir. Güçleri buradan gelir. Bunu bozmak gerekir. Bu yönde başarılı olmanın kolay bir yolu vardır. Türkler, sonradan Müslüman olanları, doğuştan Müslüman olanlardan daha çok sever, bağırlarına basar; ırk farkı gözetmezler. Bunların arasına yalandan din değiştiren adamlar sokun. Yüksek yerlere gelmelerini sağlayın. Ahlakları zaafa uğradı mı, çürük bir ağaç gibi kırılırlar, yeniden büyüyemezler. Türkleri ahlakları sağlamken yenseniz bile, sağlam ağaç budaması gibi daha gür dallanırlar ve yeniden ağaç olurlar”.5

I.Dünya Savaşı’nda Patrikhane

Yunanistan bağımsızlığına kavuştuktan sonra, Patrikhane Yunanistan’ın “ikinci büyükelçiliği” gibi çalıştı. 1904 Türk-Yunan Savaşı’nda Osmanlı ordusu yengiyle çıkmasına karşın, Batılıların karışmasıyla masa başında yenik duruma düşürüldü. Devletin güçsüzlüğünü gören Patrikhane bu tarihten sonra tümüyle Yunan hükümetinin buyruğu altına girdi. İlerde başbakan olacak Venizelos 1910’da gizlice İstanbul’a geldi ve Patrikhanede toplantılar yaptı.6

Patrikhane Birinci Dünya Savaşı süresince Anadolu ve Rumeli’de onlarca örgüt kurdu. Osmanlı İmparatorluğu’nun savaştan yenik çıkacağını düşünerek, olası Yunan işgaline destek olacak yerel yapılar oluşturdu. Etnik-i Eterya Cemiyeti, Rum Matbuat Cemiyeti, Ma Rum Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, Trakya Rum Cemiyeti, Rum Muhacirin Cemiyeti, Rum Tüccar Cemiyeti, Rum Küçük Asya Cemiyeti, Rum Edebiyatçılar Cemiyeti, Rum İzcilik Teşkilatı, Rum Pontus Cemiyeti, Mavri Mira Cemiyeti kurulan örgütlerin bir bölümüydü. Pontus Cemiyetine bağlı çeteler, Karadeniz bölgesinde Türk köylerini basarak toplu öldürmeler yaptı.7

Osmanlı Devleti’nin savaştan yenik çıkacağı anlaşılınca, 1918’de Patrikhanenin dış kapısına bağımsızlık anlamına gelen çift kartallı Bizans bayrağı çekildi. Patrikhane, bağımsızlık istemini bayrak çekmeyle sınırlamadı ve işgal güçlerinin kendisine verdiği desteğe dayanarak, Yunanistan’a bağlanma yönünde kararlar aldı. Önce, Osmanlı uyruğundan olmayan ve Türk düşmanlığıyla tanınan Atina Metropoliti Meletios, 8 Aralık 1921’de Patrik ilan edildi. Yasal dayanağı olmayan bu atamayı hükümet kabul etmedi ancak Meletios Patrik olarak çalışmalarını sürdürdü. Patrik vekili Nikola şu açıklamayı yaptı: “Fener Rum Patrikhanesi, Başkan Wilson tarafından milletlerin kendi kaderlerine hakim olması prensibine dayanarak 6 Mart 1919 günü, Türk esaretinden kurtulduğunu ve anavatan Yunanistan’a ilhak edildiğini ilan etmiştir.” Bu açıklama, Osmanlı hükümetine ve büyük devletlerin elçiliklerine bildirildi.8

Yunanistan’a bağlanma kararı, Metropolitler aracılığıyla Türkiye’nin her yerine ulaştırıldı. İl ve ilçelerde toplantılar ve yeni duruma uygun hazırlıklar yapıldı. İzmir Metropoliti Hrisostomos Kalafatis’in kaleme aldığı ve kiliselerin tümünde okunan ve bölgeye dağıtılan bildiride şunlar söyleniyordu: “İstanbul ve civar Rumları, kiliselerde toplanarak anavatan Yunanistan ile birleşme kararını ittifakla kabul etmişlerdir. Anadolu Rumları, 25 yüzyıldır kendilerine ait olan bu topraklarda, her bakımdan üstün durumdaki barbar Türklerin yönetimi altında yaşamak istemediklerinden, Türkler ve onların yönetimiyle bağlarını koparma kararı almışlardır. Beşyüz yıldır sürekli bir biçimde Türkler tarafından barbarca imha edilmiş, sürgünlere yollanmış Rum milleti, Dünya Savaşı’nın daha ilk günlerinden itibaren müttefik devletlerin hizmetine girmiş ve bu nedenle de ayrıca zulme uğramıştır. Türkiye Rumları, üzerinde 25 yüzyıllık hakları bulunan topraklarla birlikte anavatanları Yunanistan’a bağlanmayı ve bu uğurda bütün güçleriyle mücadeleye girişeceğini tüm dünyaya bildirir”.9

Kurtuluş Savaşı

Fener Rum Patrikhanesine bağlı papazlar, Kurtuluş Savaşının başından sonuna dek Yunan Ordusunu destekledi. Batı ve Orta Anadolu ile Doğu Karadeniz bölgelerindeki hemen tüm Rum ayaklanmalarında etkin biçimde yer aldılar. Kiliselerin bodrumuna silah depoluyor, çeteler oluşturuyor ve Yunan ordusuna asker topluyorlardı. Aynı işi, Doğu Anadolu Bölgesinde Ermeni papazlar yapıyordu. Meletios, Yunan Ordusu Başkomutanı Papulas’a gönderdiği telgrafta, “Patrikhane’nin ve Anadolu’daki Rum milletinin, Yunan Ordusu’nun arkasında” olduğunu söylüyordu.10

İzmir Metropoliti Hrisostamos, kendine bağlı papazları toplayarak, 16 Mayıs 1919’da bir bildiri hazırladı. Bir gün önce Yunan Ordusu İzmir’i işgal ederek kırım (katliam) yapmış, başta Vahdettin’in buyruğuyla silahlarını bırakan subaylar olmak üzere 300 Türk’ü öldürmüştü. Bunca vahşetin yaşandığı İzmir işgalini, kilisede yaptığı ve daha sonra bildiri olarak dağıtılan konuşmasında şöyle kutsuyordu: “Bugün sizleri, muhteşem ve ilahi bir törene davet ettik. Bu öyle bir törendir ki, milletler uzun yüzyıllar boyunca, ancak bir kez gerçekleştirme şansına sahip olabilir. Kardeşler, beklenen an gelmiştir. Yüzyıllık arzular yerine gelmektedir. Irkımızın büyük umudu, 15 Mayıs günü gerçekleşiyor. Bugünden sonra, büyük vatanımız Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçası oluyoruz. Yunan tümenleri, Küçük Asya sahillerine çıkmaya başlamıştır. Yaşasın Helenizm”.11

Mustafa Kemal’in Tavrı

Mustafa Kemal, dinî görünümlü emperyalist kışkırtmaya ve bu kışkırtmanın araçlarından biri olan Patrikhane’ye karşı önlem almakta gecikmedi. Kuvayı Milliye’nin silahlı gücünü kullanarak, Rum çetelerini önce etkisizleştirdi sonra ortadan kaldırdı. Kilise bodrumlarındaki silahlara elkoydu. Papazların Yunan yaymacası (propagandası) yapmasını önledi.

Mustafa Kemal, Le Journal muhabiri Paul Herriot’a, 25 Aralık 1922 günü Patrikhaneyle ilgili olarak şunları söyledi: “Bir fesat ve ihanet ocağı olan, ülkede ayrılık ve uyuşmazlık tohumları saçan, Hıristiyan hemşehrilerimizin huzur ve refahı için de uğursuzluk ve felaket simgesi olan Rum Patrikhanesi’ni artık topraklarımızda barındıramayız. Bu tehlikeli örgütü ülkemizde tutmamız ne gibi gerekçe ve nedenle ileri sürülebilir? Türkiye’nin Rum Patrikhanesi için topraklarında bir sığınak göstermeye ne zorunluluğu vardır? Bu fesat yuvasının gerçek yeri Yunanistan değil midir?”12

Eskiye Dönüş

Her konuda olduğu gibi Patrikhane konusunda da, Atatürk’ten sonra “eskiye dönüş” süreci başladı. İlk ödünü veren İsmet İnönü’ydü. CIA adına çalışan Athenagoras, 1948 yılında, ABD Başkanı Truman’ın özel uçağıyla İstanbul’a geldi. Ankara Ekspresi’ne eklenen özel bir vagonla Ankara’ya götürüldü, burada ayrıcalıklı bir protokolle karşılandı.

Medrese çıkışlı CHP’li Başbakan Şemsettin Günaltay, Fener Rum Patrikhanesinin isteğine uygun olarak, Papa Eftim’in kurduğu Türk Ortodoks Kilisesi’nin dağıtılmasını istedi. Daha sonra, Yunanistan uyruklu Athenagoras, Bakanlar Kurulu Kararıyla Türk vatandaşlığına geçirildi ve Fener Patriği yapıldı.

1950’de Başbakan olan Adnan Menderes, Athenagoras’ın ayağına dek gitti ve elini öptü. Milli Eğitim Bakanlığı, Heybeliada Ruhban Okuluna “Teoloji Yüksek Okulu” adını vererek ilahiyat fakültesi konumuna getirdi. Turgut Özal Hükümeti, Patrikhane tarihinde görülmeyen bir ayrıcalıkla Kültür Bakanlığı Bütçesinden para yardımı yaptı.13

Bugünkü Durum

Türkiye’nin güçlü dönemlerinde susan, güçsüz dönemlerinde hareketlenen Fener Rum Patrikhanesinin sesi bugünlerde gür çıkıyor. İstekler yerine getirildikçe yeni istekler ileri sürülüyor… Dinle örtülen siyasi erekler, alan ve eylem çeşitliliğiyle yayılıyor, iletişimin etkili gücüyle toplumu etkisi altına alıyor. Patrikhanenin söz ve eylemleri; AKP döneminde yoğunlaşan ve ülkenin her yöresine yayılan misyonerler ve ilçelere dek uzanan apartman kiliselerle birlikte değerlendirilmeli; azınlıklara ait vakıf mallarının geri verilmesi, ruhban okulu ve yabancılara taşınmaz satışları gözönünde tutularak ele alınmalıdır.

Bu yapıldığında, 19.yüzyıla, Tanzimat sonrasına geri dönüldüğü görülecektir. Cemaatsiz kalan Fener Rum Patrikhanesi, Batı’dan aldığı desteğe güvenerek sonuçsal (nihai) ereğe, yani “Helen Birliğine” ulaşmak için dayanacağı kitle yaratmanın peşindedir. Ruhban okulu onun için önemlidir. Yabancılara taşınmaz satışı ise, bulunmaz bir fırsattır.

Yabancıyı Kitleselleşmek

AKP Hükümetleri 2003-2012 arasındaki 9 yılda, 26 190 adet toplam 132 milyon metrekare (132 bin dönüm) taşınmaz sattı. Bunların 126 milyon metrekaresi tarım arazisi, 11 milyon metrekaresi kat iyeliği (mülkiyeti) biçimindeki taşınmazlardır. Ayrıca, 150 bin kilometrekare alanın maden arama hakkı 29 ve 49 yıllığına yabancı şirketlere verilmiştir.14 Yunanlılar, Türkiye’den taşınmaz alan yabacılar içinde ilk sırayı oluşturuyor.15

Yabancılar, Türkiye’de çevrili bölgeler (anklav) oluşturmuş, bir başka deyişle, Türkiye Cumhuriyeti topraklarıyla çevrili yabancılaştırılmış topraklar yaratılmıştır. Buralara yabancı uyrukların yerleşmesi uzak bir olasılık değildir.

Devşirme Papazlar

Bakanlar Kurulu, Ekim 2010 ve 2011’de Yunanistan yurttaşı 20 üst düzey papazı Türk yurttaşı yaptı. Fener Rum Patrikhanesinin buyruğunda çalışmaya başlayan bu papazlardan ikisi, Çanakkale ve Isparta’ya metropolit yapıldı.16 Şimdi İzmir’e atama yapılıyor.

Arkasının geleceği belli olan bu girişimler basında yer almadı ve Patrikhaneye Yunanistan’dan kadro aktarımı Türk halkından gizlendi. 20.Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Teoloji Araştırma Merkezi adlı özel araştırma kuruluşu konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Fener Rum Patrikhanesi Bizans döneminin kadrosunu topluyor. Bir tek Ortodoks’un olmadığı illere metropol atanıyor. Gereksinim duyulan kadrolar için Yunan papazlar, ağır ağır yürütülen bir programla Türk vatandaşı yapılıyor”.17

Yunanlı papazların Türk yurttaşlığına alınması ve Fener Rum Patrikhanesi’nin ekümenik yapılması konusunda, ABD’de yoğun çalışımlar (kampanyalar) düzenleniyor. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına ve Lozan Anlaşması’na aykırı olan bu tutum sürekli gündemde tutuluyordu. Fatih Kaymakamlığı’nın denetimine bağlı bir dini birim olan Patrikhane, uluslar arası siyasetin Türkiye’ye yönelen unsuru durumuna getiriliyor, bu tutumla yüzyıl öncesine adeta geri dönülüyor.

Patrikhaneyi Ziyaret Edenler

Başta Clinton olmak üzere, Türkiye’ye gelen büyük devlet yetkililerinin hemen tümü, Patrikhane’yi “ziyaret” etti, Bartholomeos’u ekümenik patrik kabul ettiklerini gösteren görüşmeler yaptı. Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau, ABD Dışişleri Bakanı Hillari Clinton, Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, Papa 16.Benedik, ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ve Angela Merkel, Avusturya Cumhurbaşkanı Heinz Fischer, Yunanistan Başbakanı Antonis Samaras, Papa Francesco; Patrikhaneyi “ziyaret” eden yabancıların bir bölümüdür.

Heybeliada Ruhban Okulu

ABD Başkanı Barack Obama, Nükleer Güvenlik Doruğu için geldiği Seul’de Recep Tayyip Erdoğan’la görüştü ve gazetecilere Doruk’la ilgisi olmayan şu sözleri söyledi: “Türk hükümetinin dini özgürlükler konusundaki girişimleri memnuniyetle karşılıyorum. ABD yönetimi Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını dilemektedir”.18

Düzeysizlik içeren bu söylemin dikkat çekici iki özelliği vardı. “Türkiye’de dini özgürlükler konusunda girişim”, mezhepçilik siyaseti yürüten AKP tarafından değil, laikliği getiren Cumhuriyet tarafından yapılmıştı. İkinci özellik, bir okulun açılmasıyla ilgili “sıradan” bir konu büyük bir devletin başkanı tarafından önemli bir etkinlikte dile getirilmesiydi.

Yansız bir gözün “sıradan” olarak değerlendireceği Ruhban Okulu konusu, gerçekte yalnızca Obama’nın değil hemen tüm Batılı devlet yetkilisinin aynı biçimde dillendirdiği ortak bir istem durumundadır. Politikacılar, dini önderler ve medya, sürekli aynı şeyden sözediyor; kimi zaman dilekte bulunarak, kimi zaman buyrukçu söylemlerle, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasını istiyorlar. ABD’de çalışımlar düzenleniyor. Konu, Yunan hükümetinin gündeminden çıkmıyor. Batı’nın Ruhban Okulu’na verdiği sıradışı önem, Türkiye’yi bekleyen tehlikenin bir göstergesi durumundadır.

Tapu Devri, Kullanıma Açılma

Ortadoğu ve Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı olduğu söylenen Ruhban Okulu binasının tapusu, Kasım 2010’da Patrikhane’ye devredildi. Bina kısa bir süre içinde elden geçirildi ve eğitim alanında olmasa da kullanıma açıldı. 22 Eylül 2013 günü, “Dini Müzik Sempozyumu” düzenlendi. Aynı günün akşamı, Türk ve Yunanlı sanatçıların katıldığı, “Yunanistan’dan Türkiye’ye Kültür Yolculuğu” adlı etkinlik yapıldı.

Yurtdışından gelen istem yoğunluğu, içerdeki medya desteği ve hükümet uygulamalarıyla birlikte değerlendirilirse, Ruhban Okulunun, “uygun bir ortam oluştuğunda” açılacağı görülmektedir. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç bunu açıkça dile getiriyor ve “gerçekleşmesi için bir takım iç ve dış gelişmelerin oluşması lazım” dedi.19

Patrikhane’nin Gücü

Fener Rum Patrikhanesi, bugün dokunulmazlığı olan bir dükalık gibidir. Uluslararası etki gücü yüksektir. Destekçisi çoktur. Türkiye’de cemaati çok azdır ancak Hıristiyan dünyasında ekümen bir kilise olarak kabul edilmektedir. Türkiye’den istedikleri artık; “Cihan Patrikliği”, “ekümenlik hakları”, “kızılhaç televizyonu”, “dinler arası diyalog” ve “Diyanet yanında temsil” gibi noktalara varmıştır.

Patrikhanenin sonuçsal (nihai) erekleri, Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki haklarından daha ileri götürülmüş durumdadır. Emperyalizmin yarattığı güce dayalı egemenlik ve bu egemenliğin yarattığı küresel karmaşa, Türkiye’nin güçsüzlüğüyle birleşince, Patrikhane bu cesareti kendisinde bulmaktadır.

DİPNOTLAR

  • 1 m.wikipedia.org

2 a.g.s.

3 http://www.e-tarih.org

4 http://www.e-tarih.org

5 “General Ignatgev’in Hatıratı ve Patrik Gregorios’un Mektubu” http://www.talhaturhal.com

6 a.g.s.

7 a.g.s.

8 “Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi”, Turan Yay., 2.Baskı, 1995, sf.7

9 “Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi”, Turan Yay., 2.Baskı, 1995, sf.438

10 m.milligazete.com.tr

11 “Sancılı Yıllar: 1918-1922”, Engin Berber, Ayraç Yay., sf.218

12 “Atatürk’le Konuşmalar Ansiklopedisi”, S. Turan, Y.K.Yay., 2.Bas, 1995, sf.438

13 “Papa Eftim’in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi”, Turan Yay. 2. Baskı, 1995, sf.439

14 Meclis Tutanakları, 21.04.2005, http://www.tbmm.gov.tr

15 http://www.ufukotesi.com.

16 blog. Milliyet.com.tr

17 http://www.21yyte.org

18 “Obama’dan Heybeliada Düzeltmesi”, http://www.hurriyet.com.tr

19 http://www.radikal.com.tr

LİNK : http://kuramsalaktarim.blogspot.com.tr/2016/10/izmir-metropoliti-fener-rum.html

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ fotoğrafındaki AKP’liden olay yaratacak açıklama


FETÖ lideri Fetullah Gülen’i ziyaret eden 12 Milletvekili arasında yer alan AKP Giresun eski Milletvekili Adem Tatlı ‘’Bizim bu hain yapıyla asla bir bağımız olamaz. Biz paralel yapıdan zengin olmuş hainler gibi havuzlu villalarda değil kirada oturuyoruz’’ dedi.

AKP Giresun eski Milletvekili Adem Tatlı, isim vermeden AKP’li bazı eski bakanları da kastederek, ‘’Bu hainlere, daha yakın zamanda açık açık sahip çıkan bakanlık yapmış siyasetçilerin fotoğrafları neden yayınlanmıyor? Cumhurbaşkanımıza meydan okuyan açıklamalar yaparak FETÖ deccalına sahip çıkan AK Partinin önde gelen siyasetçilerinin bu hainle fotoğrafı neden paylaşılmıyor? ‘’ diye sordu.

‘İDAMA RAZIYIM’

Tatlı yaptığı yazılı açıklamada, fotoğrafın ortaya çıkarılmasının, kripto paralelci siyasetçileri kamufle etmek ve hedef şaşırtmak için yapıldığını savundu ve şöyle dedi: ‘’Milletvekili olduğumuz dönemde dershane tartışmalarının ortaya çıktığı bir ortamda partimiz tarafından grup yönetimi olarak gönderildik. Gizli ya da şahsi bir ziyaret değildir. Biz siyasetçiler terörist başı FETÖ ve yandaşlarının neler düşündüğünü, neler konuştuğunu da bilmek durumundayız. Gizli kapaklı bir ziyaret olsa fotoğraf çektirmez poz vermeyiz”

AKP’li Tatlı olay yaratan fotoğrafla ilgili yazılı açıklama yaptı.

“AKP’NİN ÖNDE GELENLERİ”

Hayatımın herhangi bir evresinde bu hain terör örgütüyle bir bağım bulunursa idama bile razıyım. Kimin çocukları paralelin okulunda okuyor, kim paralelci dernekler kuruyor, kim paralelin haberleşme ağı bylock kullanıyor onları ortaya çıkarsınlar. Bu hainlere daha yakın zamanda açık açık sahip çıkan bakanlık yapmış siyasetçilerin fotoğrafları neden yayınlanmıyor? Cumhurbaşkanımıza meydan okuyan açıklamalar yaparak FETÖ deccalına sahip çıkan AK Parti’nin önde gelen siyasetçilerinin bu hainle fotoğrafı neden paylaşılmıyor? ”

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : AKP’NİN “ÖZEL KUVVETLER BAŞKANI” ADNAN TANRIVERDİ KONUŞTU !!!


BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ.

AK PARTİ DOSYASI /// VİDEO : Ahmet Altan – AKP o kadar kendine güveniyor ki, ahlaksızlığı arsızca yapıyor


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=piZ3n4Zk_Js&list=TLFgUfjoCgHIgxMjA5MjAxNg

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.