Etiket arşivi: CIA

DARBELER DOSYASI /// NACİ KAPTAN : Darbe analizi * Türkiye?deki CIA destekli darbe başarısız, kürese l satranç tahtası altüst oldu


cambell_cia_0_opt.jpg

Darbe analizi * Türkiyedeki CIA destekli darbe başarısız, küresel satranç tahtası altüst oldu

Eric Draitser:

18 Ağustos 2016 Perşembe

Fullere ilave olarak, kötü şöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sırada Güleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi.

medyanın-işlevi.jpg

Eric Draitser

Global Research / stopimperialism.com

Kısa süre önce Türkiyede gerçekleşen başarısız darbe girişimi, Ortadoğudaki, NATOdaki ve belki de küresel düzeydeki güç dengelerini değiştirme potansiyeli taşıdığından, bir siyasi ve jeopolitik depremdi. Fakat son gelişmelerin sonuçları açık olsa da, 15 Temmuz gecesi 16 Temmuz sabahı gerçekte ne olduğu halen bir düzeyde muamma. Neden Batılı uzmanlar ve gazeteciler bağlantıların çoğunu kurmuyor?

Bu noktada bir kez daha, ABD ve AB hükümetlerine de hakim olan çıkar gruplarının hakim olduğu kontrollü medya aygıtlarına ve onların inanılmaz yanlış bilgilendirme gücüne geliyoruz. Michael Parentinin meşhur bir şekilde yazdığı gibi,

[Medyanın] işi bilgilendirmek değil yanlış bilgilendirmek, demokratik söylemi ilerletmek değil onu etkisizleştirmek ve susturmaktır. Onların görevi, günün olaylarıyla itinayla ilgilendikleri görüntüsünü her şekilde vermek, çok şey söyleyip çok az mana sunmak, pek az besleyiciyle çok kalori kazandırmaktır.

Parentinin iddiasının Türkiyedeki darbe girişiminden daha doğru olduğu bir yer yoktur. Zira medya Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetinin ABDde yaşayan milyarder Fethullah Gülenin gizli eline dair iddialarına yer verdiyse de, önde gelen medya kuruluşlarından hemen hemen hiçbiri Gülenin ve hareketinin gerçek anlamını ortaya çıkarmak için gerekli araştırmayı yürütmedi. Özellikle de, ve neredeyse büyü yapılmışçasına, Gülenin CIAle uzun zamandır sahip olduğu bağlardan, onun Türk devletinin çeşitli kurumlarına sızmasından kesinlikle bahsedilmiyor; Gülenin liderlik ettiği ve Müslüman (ve de Müslüman olmayan) dünyanın neredeyse her köşesine uzanan finans ağları ve bağlantılar hakkında da hiçbir ciddi araştırma yapılmıyor.

Ve her ne kadar Gülen, ABDdeki pek çok neo-conla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan ve ona bağlı güçlerin siyasi rakiplerine, laiklere ve diğer Erdoğan karşıtı güçlere karşı süregiden baskıları meşrulaştırmak için darbeyi bizzat kendilerinin sahnelediği anlatısını yaysa da, medya genel olarak Türkiyedeki olayların geniş jeopolitik anlamla bağlantısını kurmadı; oysa bu, olmuş olması muhtemel şeylere bir nebze ışık tutabilirdi. Dahası medya, vazifesini daha da fazla ihmal ederek son derece kritik bir ihtimal olan ABD-NATO istihbaratının dahli ihtimalini büyük ölçüde görmezden geldi.

Bir kılavuz olarak tarih

1953 İran darbesinden 1973 Şili darbesine ve sayısız başka ülke örneğine kadar, CIA ve NATOdaki kuzenleri olan istihbarat örgütleri, geçtiğimiz haftalarda Türkiyede olana benzer pek çok darbenin parçası oldu. Ancak Türkiyedeki 2016 darbe girişimiyle 12 Eylül 1980 tarihli darbe arasındaki çarpıcı benzerliklere dikkat çekmeme gafletine düşmemek gerekir.

1970li yıllar boyunca Türkiye, çoğu Bozkurtlar ve başka gruplar gibi faşist oluşumlara atfedilen büyük bir terörizm ve şiddet kabarmasına tanık oldu. Ancak bugün bu şiddetin önemli bir bölümünün, pek çok uzmanın CIAle bağlantılı bireyler ve ağlar tarafından hazırlandığını ileri sürdüğü provokasyonlar biçimini aldığı biliniyor.

Bu kişilerden belki de en önemlisi, Soğuk Savaş boyunca Etiyopyada, Türkiyede ve başka yerlerde istihbarat koordinatörü olarak on yıllar geçiren Paul Henzeydi. Daniele Ganserin NATOs Secret Armies: Operation GLADIO and Terrorism in Western Europe,[“NATO’nin Gizli Orduları: GLADIO Operasyonu ve Batı Avrupa’da Terörizm”] başlıklı kitabında belirttiği gibi:

Bir sağcı aşırıcı daha ileride mahkemede akla yatkın bir şekilde, 1970lerin katliamlarının ve terörünün [darbe lideri General] Evreni ve orduyu iktidara getirme stratejisi olduğunu savundu: Katliamlar MİTin provokasyonuydu. MİT ve CIAin provokasyonlarıyla 12 Eylül darbesinin zemini hazırlandı. (s. 239)

Fakat elbette bu eylemler boşlukta gerçekleşmedi; olayların gerçekleşmesini kolaylaştıran istihbarat ajanları yerlerini almıştı. Meşhur yazar ve medya eleştirmeni Edward Herman ile kendisine eşlik eden Frank Brodheadin 1986 tarihli The Rise and Fall of the Bulgarian Connection [“Bulgar Bağlantısının Yükselişi ve Düşüşü] isimli kitaplarında söylediği gibi:

Paul Henze uzun CIA kariyerine 1950 yılında Savunma Bakanlığı örtüsü altında dış meseleler danışmanı olarak başladı. İki yıl sonra ise Batı Almanyanın Münih kentindeki Özgür Avrupa Radyosunda (RFE) politika danışmanı olarak sürecek altı yıllık bağlantısını başlattı. 1969 yılı itibariyle Henze, Etiyopyadaki CIA üs şefiydi; 1974-1977 yılları arasında da Türkiyede üs şefliği yaptı. Zbigniew Brzezinski Başkan Jimmy Carter için Ulusal Güvenlik Konseyi takımını topladığı zaman, Henze CIAin Beyaz Saraydaki NSC ofisindeki temsilciliğiyle görevlendirildi.

Henze ve Brzezinski arasındaki yakın bağ düşünüldüğünde, Henzenin temel olarak Brzezinskiyle aynı küresel operasyona, yani Sovyetler Birliğine karşı stratejik kazanım için terörizmin silahlandırılması operasyonuna katıldığını görmek zor değildir. Brzezinski ün kazanmış bir şekilde Afganistanda mücahitlerin yaratılmasına akıl hocalığı yaparken, Henze Türkiyede halihazırda benzer sonuçlar elde etmiş, istikrarsızlaştırma amacı doğrultusunda sağcı güçleri örgütlemişti. Gansler kitabında, anti-terör araştırmacısı ve GLADIO operasyonları uzmanı Selahattin Çelikten bir alıntı yapar. Çelik 1999 yılında şunları yazmıştı:

[ABD Başanı Jimmy Carter] haberi [Türkiye’deki 1980 darbesi haberini] alınca, darbeden kısa süre önce Ankaradan ayrılıp Washingtonda CIAin Türkiye masasında Carterın güvenlik danışanı olan Paul Henzeyi aradı Carter Henzeye onun zaten bildiği şeyi söyledi: Adamların darbe yapmış! Başkan haklıydı. Paul Henze, darbenin ertesi günü Washingtondaki CIA meslektaşlarına muzaffer bir edayla bildirdi: Bizim çocuklar (our boys) başardı!

DEMİR-YUMRUK-İSİMLİ-KİTAPTAN.jpg

Çelik Henzeden açık açık, 12 Eylül 1980 darbesinin başmimarı diye bahsediyordu. Neden böyle dediğini görmek zor değil. 1970lerin başlarından ortalarına kadar sahada bulunan, ardından Washingtonda koordinatör olurken Brzezinski liderliği altında Ulusal Güvenlik Konseyinin Türkiyeden sorumlu kilit kişisi haline gelen Henze açıkça araçsal bir rol oynamıştı. Ganslerin belirttiği gibi, Çelike göre,

Brzezinski Henzenin pozisyonunu destekledi.Ulusal Güvenlik Konseyinde, 1979 yılında Humeyninin iktidara geldiği İrandaki durum hakkında yürütülen bir tartışma esnasında Brzezinski, görüşünüTürkiye için de Brezilya için de askeri hükümet en iyi çözüm olacaktırşeklinde ifade etti.

ABD istihbaratının Soğuk Savaşta nasıl faaliyet yürüttüğüne az da olsa aşina olan hiç kimseye bunlar şaşırtıcı gelmemelidir ama, belki ABD istihbaratı, NATOdaki kuzenleri ve Türk ordusu ile derin devleti arasındaki bağlantıların derinliği zihinde şimşekler çaktıracak bir şeyleri ifade ediyor olabilir. Türkiyeli politikacı ve sosyal aktivist Ertuğrul Kürkçünin 1997 yılında Covert Action Quarterly dergisinde yazdığı gibi:

Türkiye ve ABD ordusu ve istihbarat çevreleri arasındaki yakın bağlar ile ABDnin Türkiyenin askeri işbirliğiyle ilgili kaygıları, Türkiyenin daha geniş demokrasiye giden yolunun önündeki büyük engeller oldu. [Türk siyasetçi ve gazeteci Fikri] Sağlar, ABDnin Türkiye meselelerine ilgisinin resmi NATO ilişkileri ve ticaret bağlarıyla sınırlı olmadığını savunuyor. CIAin o dönemdeki Ankaradaki Türkiye üs şefi Bizim çocuklar bu işi başardı! şeklindeki kötü şöhretli mesaja işaret ediyor. Sağlar CIA de dahil olmak üzere yabancı istihbarat örgütlerinin aşırı sağdan işbirlikçiler seçtiği ve kendi özgün çıkarları için onlardan istifade ettiği değerlendirmesini yapıyor.

Nitekim 1980 darbesinin her şeyden fazla gösterdiği şey, Türk ordusunun ve Bozkurtlar gibi aşırı sağcı faşist terör çetelerinin çeşitli biçimlerde ABD varlıkları niteliği taşıdığı ve ABD istihbaratının parmağının altında olduğudur. Elbette bunların bütünüyle onların varlığı mı, vekil güçleri mi yoksa sadece uzun zamandır birlikte çalışan işbirlikçiler mi olduğu konusunda tartışma yürütülebilir, ancak bu ayrım çok da önemli değildir. Önemli olan şey tarihi kayıtların, Türk ordusu ve derin devleti ile CIA arasındaki gizli anlaşmayı açıkça gösteriyor olmasıdır.

Fakat bütün bunlar eski bir hikaye, değil mi? Şüphesiz bu ağlar ve bağlantılar zaman içinde aşındı ve 1980de olanlar Türkiyenin iç siyaseti ve süregiden iktidar mücadeleleri açısından ancak ikincil bir önem taşıyor. Eh, evet Fakat iyice düşününce, belki de öyle değildir.

Türkiye satranç tahtasında kim kimdir?

Türkiyede kısa süre önce olan şeye dair bir analiz sunmaya çalışırken, Türkiyede iktidar için mücadele eden siyasi kanatların bir düzeyde anlaşılması gerekir. Her ne kadar gruplar arasında sık sık bir çakışma olsa da, bunlar kabaca üç kampa ayrılabilir.

Birinci kanat, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisidir (AKP). Erdoğan ve AKP Müslüman Kardeşlerin ılımlı İslamcı ortamından geldi ve yıllarını laik Türk ordusuna ve devlet düzenine karşı militanca bir mücadeleyle geçirdi. Bir Müslüman Kardeşler lideri olan Dr. Essam el-Eryan,ın 2007 yılında izah ettiği gibi, Müslüman Kardeşler bütün ılımlı İslamcılarla yakın ilişkileri bulunan bir İslami gruptur ve bunların en önde geleni Adalet ve Kalkınma Partisidir.

Bu nokta kritik bir önem taşıyor, zira Erdoğanı ve onun siyasi aygıtını, Ortadoğu ve Kuzey Afrika çapındaki çok daha geniş bir uluslararası ağa bağlıyor. Dahası, Erdoğanın Suriye savaşındaki ve babası 1982 yılında Suriyede Müslüman Kardeşleri ezmiş olan Devlet Başkanı Beşar Esadın devrilmesi konusundaki fanatizmi hakkında ve şimdiki Mısır Cumhurbaşkanı Sisi tarafından devrilmiş olan Müslüman Kardeşler lideri eski cumhurbaşkanı Mursiye olan tereddütsüz desteği hakkında da bir izahat sunuyor.

İkinci kanat, gücü genellikle orduda ve derin devlet unsurlarında bulunan Kemalistlerdir. Bu kanat kendisini, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürkün mirasının bekçileri olarak görüyor. Kemalistlerin ülkedeki büyük kapitalist çıkar gruplarıyla derin bağlantıları ve ABD ve NATO ile uzun bir işbirliği geçmişleri bulunuyor. Daha önce belirtildiği gibi Türk ordusunun CIA ve NATO istihbaratı ile uzun süredir devam eden bağları bulunuyor ve en güvenilir ABD-NATO partnerlerinden biri olarak görülüyor.

Bahsedilmesi gereken üçüncü kanat ise, dünya çapındaki okullar ağının kendisini bölgenin en güçlü bireylerinden biri kıldığı, ancak ağını Pennsylvaniadaki rahat evinden yöneten Gülen kanadıdır. Gülen ağı Türkiyedeki neredeyse her devlet kurumuna sızarak önemli alanlar açtığı gibi, aynı zamanda da ABDde dev bir nüfuza sahip; bu hem ABD istihbaratıyla uzun süredir devam eden ağlar anlamında, hem de belki en az bu kadar önemli olacak şekilde, dev lobicilik ve nüfuz ticareti aygıtı anlamında böyle. Nitekim 2010 yılında Gülen hareketiyle bağları olan 6 büyük Türk-Amerikan federasyonu birleşerek, Washingtonda Türkiye ve Türki halklar meseleleriyle ilgilenen önde gelen lobi kuruluşlarından olan bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Türk-Amerikan Federasyonları Birliğini (ATAF) kurdu.

Her ne kadar darbe girişimi ordu içindeki unsurlar tarafından gerçekleştirilmiş olsa da, bu unsurların tam olarak hangi kanadı temsil ettiğinin, yahut ikisinin bir bileşimi olup olmadığının açık olmadığı hatırlanmalıdır. Ancak darbede oynamış olabilecekleri potansiyel rolü değerlendirmek için (Hizmet olarak bilinen) Gülen ağının yakın tarihini incelemek faydalı olacaktır.

Noktaları birleştirmek: Türkiyedeki darbe girişiminde Fethullah Gülen ve CIAin parmak izleri mi?

Dünyanın herhangi bir yerinde olan herhangi bir şey için CIA ve ABD-NATO istihbaratına işaret etmek kolay olsa da İmparatorluğun erişim alanı gerçekten de küreseldir somut bağlantıları layıkıyla ortaya koymadan basit bir şekilde ABDnin suç ortaklığı iddiasında bulunmama konusunda dikkatli olunmalıdır. Bu örnekte ise bu iki kat doğrudur. Ancak tam da bu noktada Gülenin önemi gerçekten de kendini ortaya koymaktadır, zira neredeyse bütün önemli devlet kurumlarına sızmış olan, onun geniş kapsamlı bağlantılar, temsilciler ve vekiller ağıdır.

Başarısız darbe girişiminden çok önce, analistler Gülen, Türk devlerine sızma ve CIA arasında bağlantı kuruyordu. Osman Softicin 2014 yılında yazdığı gibi:

Hizmet sempatizanlarının polis, istihbarat, yargı ve savcılıklar gibi en hassas yapılardan bazılarına ustaca sızmaları nedeniyle, bu hareketin çok daha güçlü ve kötü niyetli uluslararası aktörler tarafından ülkenin istikrarsızlaştırılması ve hatta Erdoğan hükümetinin devrilmesi için uygun bir mekanizma işlevi görmüş olması gayet akla yatkındır Gülenin kendisi de, Türkiyeyi istikrarsızlaştırma girişimlerinde uygun bir piyon haline gelmiş olabilir.

Gülenin adamlarının Türkiye devletinin her noktasına sızdığı iddiası yeni bir şey değildir. Nitekim en az yirmi yıldır Gülene ve Hizmet hareketine bu tür suçlamalar yöneltiliyor. Ancak resmi gerçek anlamda tamamlayan şey, ABD istihbaratı ve ABD dış politikasının elit çevreleri ile olan bağdır.

Bu noktada devreye, CIAin Ulusal İstihbarat Konseyinin eski başkan yardımcısı olan ve Gülen hareketiyle olan bağları derinlere giden Graham Fuller giriyor. Fuller geçtiğimiz günlerde Huffington Postta yayınlanan Gülen Hareketi bir tarikat değil Bugün İslamın en umut verici yüzlerinden biri başlıklı bir makalede Güleni savunacak kadar ileri gitti. Fuller bu yazıda, Gülenin ABDye 2006 yılında yaptığı Yeşil Kart başvurusuna destek için bir mektup yazdığını yeterince belgelenmesi nedeniyle başka şansı olmadığından kabul ediyor. Her ne kadar kullandığı retorik Gülene verdiği desteğin niteliğini ve arkasındaki sebebi çarpıtmaya çalışsa da, Fuller Hizmetin ABD çıkarlarıyla aynı çizgide olan ve onun etkisi altında olan, kritik bir NATO müttefikinde etkili bir silah olarak kullanılabilecek bir toplumsal hareketi temsil ettiğini dolaylı olarak ortaya koyuyor.

Fuller, Gülen hareketiyle bağlantısının hasbelkader bir bağlantı olmadığını belirtmiyor, ancak Gülencilerin, aralarında büyük etkinliklerin de olduğu çok sayıda faaliyetine katıldığı biliniyor. Bunların arasında, Gülen ağının önde gelen bir üyesi olan Kemal Öksüzün (namı diğer Kevin Öksüz) yönettiği, ünlü bir Gülenci şemsiye kuruluşu olan Turkuvaz Amerikalılar ve Avrasyalılar Federasyonu tarafından düzenlenen etkinlikler de bulunuyor.

Fullere ilave olarak, kötüşöhretli CIA amili ve ABDnin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz de, ABDde sığınma arayışı içinde olduğu sıradaGüleni destekleyen bir mektup yazdı. İlginç bir şekilde Abramowitz aynı zamanda, kendisi gibi neo-conlar olan Eric Edelman ve Blaise Misztal da birlikte Ocak 2014te Washington Post gazetesinde ABDnin Erdoğan hükümetini devirmesini isteyen ateşli bir yazıyı kaleme alanlardan biriydi. Evet, çenemizi tırmalatacak derecede enteresan.

O halde, her şeyi ortaya koyup koymadığımıza bir bakalım. Gülen milyarlarca dolarlık bir iş imparatorluğunu ve dünya çapına yayılmış özel okullar ağını yönetiyor. ABD-Türkiye ilişkilerinin yakın tarihi içinde yer almış en kötü şöhretli CIA amillerinden ikisiyle doğrudan bağlantılı. Kılcal damarları Washingtondan Orta Asyaya kadar uzanan bir siyasi lobi ağına sahip. Ha bu arada, eski Türk istihbarat şefi Osman Nuri Gündeşe göre Gülenin Orta Asya ülkeleri Kırgızistan ve Özbekistandaki okullar ağı 1990ların ortalarından sonlara kadar en az 130 CIA ajanı için örtü sağladı.

Şimdi bu denkleme, ABD politika çevreleri içindeki en etkili düşünce kuruluşlarından olan RAND firmasının 2004 tarihli ve Sivil Demokratik İslam: Partnerler, Kaynaklar ve Stratejiler başlıklı ayrıntılı raporunda ABD politikası için sunduğu önerileri ekleyelim:

Önce modernistler desteklenmeli, onlara fikirlerini dillendirmek ve yaymak için geniş bir platform sağlamak yoluyla onların İslam vizyonları gelenekselciler karşısında güçlendirilmelidir. Geliştirilmesi ve kamuoyuna çağdaş İslamın yüzü olarak sunulması gereken onlardır, gelenekselciler değil Sekülerler, duruma göre desteklenmelidir.

Öyle görünüyor ki on yıldan daha uzun süre önce, Gülen ve Erdoğanın halen dost olduğu ve örgütlenmelerinin müttefik olduğu bir dönemde, ABDnin politikası Güleni ve hem onun hem de Erdoğanın temsil ettiği ılımlı İslamcı unsurları ileri sürmekti. Kuvvetle muhtemel olarak Erdoğan ve Gülen arasındaki ayrışma (her ne kadar bu da şüphesiz belli bir rol oynadıysa da) kişisel meseleler ve egolardan ziyade, politika ve sadakatle ilgiliydi.

Başarısız darbe girişiminin jeopolitiği ve stratejisi

Hem teröristlere hem de Suriyenin ülkeden kovduğu ABD vekil güçlerine evsahipliği yapmak da dahil olmak üzere Suriyede ABD emperyalizmine sunduğu takdire şayan hizmete rağmen Erdoğan açıkça Washingtonun planlarını bozdu. Belki de en kötü suçu kısa süre önce, Kasım 2015te bir Rus uçağının düşürülmesi nedeniyle özür dilemesiydi. Ancak elbette resmi Washington politikasını patlatan şey özrün kendisi değil, Türk dış politikasının ABD, NATO ve Avrupadan uzaklaşıp Rusya, Çin ve yeni gelişen Batı dışı güç bloğuna yönelmesiydi. Bu onun ağır günahı oldu. Ve her ne kadar şüphesiz Washington bunun son olmasını sağlama istediyse de, bu ilk de değildi.

Erdoğanın, dev Türk Akımı boru hattı anlaşmasının imzalanması, Çinden füze sistemleri satın alma kararı (Erdoğan daha sonra bundan caydı), Rusyayla kârlı bir nükleer enerji anlaşmasının imzalanması ve daha pek çok başka örnek de dahil olmak üzere, ABDnin hasımlarıyla anlaşmalar yapmak gibi nahoş bir alışkanlığının olduğu hatırlanmalıdır. Kısacası Washington için Erdoğan, en iyi ihtimalle güvenilmez bir müttefik, en kötü ihtimalle de tehlikeli bir siyasi manipülatör olduğunu kanıtlamıştı. Bu yüzden, ABD siyasi elitleri tarafından böyle görülen pek çok başka lider gibi, gitmeliydi. Gülenin ağı da bu noktada işe yarayacaktı.

Başarısız darbe girişimindeki olayların belki de en çarpıcı boyutlarından biri, İncirlikteki NATO üssünün kullanılmasıydı. Los Angeles Timesın belirttiği gibi:

Türk yetkililer, başkaldırının organizatörlerinin, Türkiyede bulunan 2,500 ABD askeri personelinin çoğuna ev sahipliği yapan ve ABD öncülüğündeki koalisyonun komşu Irak ve Suriyede İslam Devleti militan grubunu yenilgiye uğratma amaçlı süregiden hava kampanyası için temel bir üs olan İncirlik Hava Üssündeki subaylardan hayati önemde yardım aldığını söyledi Resmi medya, İncirlikteki en yüksek Türk askeri yetkilisi olan General Bekir Ercan Vanın tutuklandığını aktardı. Van, üste tutuklanan 10 askerden biriydi ve Türk yetkililere göre darbe girişiminin hayati bir unsuru olan, sokaklardaki hükümet destekçilerini yıldırmak üzere kullanılan F-16 savaş uçaklarına hava ikmali sağlama operasyonunun parçasıydı.

Bu bilginin içerimleri hafife alınmamalıdır. Hikayenin Erdoğancılar tarafından, belki Erdoğana sadakatsiz görülen veya laik Kemalistlere fazla sadık görülen üst düzey askeri yetkilileri tasfiye etmek için uydurulmuş olması mümkünse de, hükümetin bu anlatısının doğru olması da akla yatkındır.

Eğer durum böyleyse, bunun açık anlamı İncirlikin darbe operasyonlarının üssü, darbenin arkasındaki askeri gücün ve onların da arkasındaki ABD istihbaratının ve ordusunun mevkisi olduğudur. İncirlikin Ortadoğudaki NATO operasyonlarındaki merkeziliği düşünüldüğünde, bu üssün salt askeri personele evsahipliği yapmakla kalmayıp küresel CIA ağında bir düğüm noktası olduğunu ileri sürmek mantıksız değildir. Nitekim üssün hem Suriye-Irak sahnesinde operasyonlar yürüten insansız uçaklara evsahipliği yaptığı hem de ABDnin olağanüstü icra programının göbeği olduğu dikkate alındığında, İncirlikin çok sayıda önemli CIA varlığına evsahipliği yaptığını söylemeye bile gerek kalmaz.

O halde bu perspektiften bakıldığında İncirlik şüphesiz başarısız darbe girişiminde merkezi bir yerdeydi ve o günden beri Erdoğanın ordu saflarındaki rakiplerini tasfiye etmesinde temel bir konumda yer aldı denilebilir. Dahası üs, uzun zamandan beri Ankara ve Washington arasında bir ihtilaf konusuydu ve Erdoğan hükümeti, üs üzerinde Washingtonun izin vermeye hazırlandığından daha fazla kontrole sahip olmak istiyordu. Pek çok bakımdan İncirlik, Türk siyasetinde ve bölgenin jeopolitiğinde tektonik bir kaymanın bağlantı noktası oldu.

Son kertede, Türkiyedeki 2016 başarısız darbe girişimi, önümüzdeki yılları ve on yılları etkileyecek kalıcı sonuçlar getirecektir. Türkiye şimdi açık bir şekilde ABD-NATO-AB ekseninden uzaklaşırken, Rusya ve Çinle arasını düzeltmeye çalışacağı gibi, BRICS, Şangay İşbirliği Örgütü, Çinin Tek Kemer Tek Yol stratejisi, Asya Altyapı Yatırım Bankası ve benzerlerinin simgelediği Batı dışı kampta yer almaya çalışacağı da öngörülebilir.

Darbenin başarısızlığı kuşkusuz, Erdoğanı bir partner değil bir hasım olarak gören ABD ve müttefikleri için başarısızlıktır. Kendi adına Erdoğanın yanıt vermesi gereken pek çok suçlu davranışı vardır. Erdoğanın Suriyedeki savaşın körüklenmesinden bugün Türkiyede süregiden tasfiyelere ve keyfi tutuklamalara, laik kurumlara ve insan haklarına yönelik saldırılara kadar olan vukuat kaydı bir mil uzunluğundadır. Ancak elbette suçlu rejimlerle içli dışlı olmak hiçbir zaman Washington için sorun olmamıştır.

Hayır, sorun Erdoğanın oyunu kurallarına göre, yani ABDnin belirlediği kurallara göre oynamamış olmasıydı ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir. Ve bu ABD destekli darbe girişimi sonrasında Erdoğan yalnızca daha da güçlenecektir. Şüphesiz Washingtondaki stratejik planlamacıları pek çok uykusuz gece bekliyor.

Çev: Selim Sezer / www.medyasafak.net

LİNK : http://medyasafak.net/haber/2089/eric-draitserturkiye-deki-cia-destekli-darbe-basarisiz-kuresel-satr

LİNK :

CIA DOSYASI : CIA’in Sızmalarına Karşı Alınabilecek Önlemler


CIA’in Sızmalarına Karşı Alınabilecek Önlemler

Wikileaks’in geçtiğimiz hafta ortaya çıkardığı "Kasa Dairesi 7" isimli belgeler, dünya çapında gizlilik ve güvenlik konusunda ciddi endişeler yarattı. Zira Amerikan İstihbarat Servisi CIA’in 2013-2016 yılları arasında internet erişimi olan hemen her cihaz üzerinden ortam dinlemesi yapabildiği belgelendi. CIA’e karşı bir güvenlik duvarı oluşturak tahmin edersiniz ki o kadar da kolay değil, ancak yine de CIA’den korunabilmek adına çeşitli önlemler alınabilir.

Önecelikle çağımızın zorunlu ihtiyaçlarından biri haline gelen ve günümüzü beraber geçirdiğimiz akıllı telefonlara değinelim. Rapora göre CIA,Android ve iOS işletim sistemli cihazlarda CIA, telefonlara sızarak kullanıcıların ses ve mesaj verilerini toplayabiliyor. Wikileaks belgelerine dayanarak durumu özetlemek gerekirse CIA, Android 4.0 versiyonu yüklü cihazlara ve iOS 8.2 ve altı versiyonuna sahip Apple cihazlara sızabiliyor. Buna karşı önlem almak için ise kullanıcıların daha güncel Android sürümüne geçmesi ve iOS kullanıcılarının ise iOS 9 ve üzeri sürümlere geçmesi öneriliyor.

Akıllı televizyonlar da yine CIA’in sızabildiği cihazlard arasında gösteriliyor. Ancak yalnızca Samsung’un F8000 model akıllı televizyonunun kontrol edilebildiği belgelenmiş. Buna göre söz konusu model akıllı televizyon uzaktan kumanda edilebilirken, televizyonların internet, mikrofon ve kamera özellikleri vasıtasıyla ortam dinlemesi ve izlemesi yapılabiliyor. Kullanıcıların önlem olarak kullanmadıkları zaman TVlerin internet bağlantısını ve kamera özelliklerinin bağlantısını kesmesi öneriliyor. Ayrıca Wi-Fi bağlantılarının şifrelenmesi ve TV’ye güncel yazılımların yüklenmesi yine gereken önlemler arasında. Samsung ise F8000 modeli için inceleme başlatıığını gerekli müdahalelerin yapılacağını duyurdu.

WhatsApp Önlemleri

Bunun yanı sıra, dünya çapında bir milyarın üzerinde kullanıcısı olan WhatsApp’ın ve diğer anlık mesajlaşma uygulamaları Telegram ile Signal’in de CIA’den nasibini aldığı kanıtlandı. Ancak WhatsApp’ın geçen yıl getirdiği uçtan uca şifreleme özelliği ile buna önlem alındı. Tabii 2013 yılından 2016’ya kadar olan oldu bile. Anlık mesajlaşma uygulamalarının E2EE şifreleme sertifikasına sahip olup olmadığına dikkat edilmesi gerekiyor.

Akıllı arabalar

Son olarak otomobiller de risk altında görünüyor. Zira Wikileaks belgelerine göre CIA, internet bağlantılı bilgisayar sistemlerini kullanan otomobillere de uzaktan erişim sağlamaya çalışıyor. Özellikle suikast operasyonları için otomobillere sızmanın hedeflendiği belirtiliyor. Alınabilecek önlem yine güncellemeler yapmak. Hem akıllı otomobil sistemlerinin hem de Windows, macOS ve Linux tabanlı bilgisayar kullanıcılarının kesinlikle en güncel sürümleri edinmeleri öneriliyor.

CIA DOSYASI : Casusluk sanatını CIA nasıl unuttu ?


Casusluk sanatını CIA nasıl unuttu?

KAYNAK : http://www.gazetevatan.com/guney-ozturk-1046976-yazar-yazisi-casusluk-sanatini-cia-nasil-unuttu-/

Antalya ve Moskova’da bu hafta başında yapılan Amerika, Türkiye ve Rusya’nın katıldığı üçlü Genelkurmay Başkanları Zirvesi bana dünya üzerinde oynanan yeni oyunu ve arkasındaki casusluk faaliyetlerini hatırlattı

Amerikan Politico siyasi düşünce gazetesiyle geç tanışanlardım. Ne zaman ki gazete, Başkan Trump’un Beyaz Saray’a giriş yasağı koyduğu yayın kuruluşları listesindeki yerini aldı, o zamandır takip ediyorum. Aşağıda anlatacaklarım da Politico’dan bir alıntı.

"CIA casusluk sanatını nasıl unuttu? İlk ağızdan…" Yukarıdaki başlığı görünce insan ister istemez meraklanıyor. Makaleyi Alex Finley müstear isimli eski bir CIA ajanı (undercover agent) kaleme almış. Ajan Finley, terörle savaş sırasında CIA’nın istihbarat toplamak için daha militarist bir görüntü aldığını, ancak şu an ihtiyaç olanın yeniden eski klasik Soğuk Savaş tipi ajanlar olduğunu söylüyor. Ama işin kötüsü CIA’nın elinde bu ajanlardan neredeyse hiç kalmamış.

11 Eylül saldırılarından dört yıl sonra, 2005’te, henüz Bin Ladin yakalanmamışken, CIA içindeki hemen tüm ajanlar Ortadoğu ya da Asya’daki Savaş Bölgeleri’ne gitmek için kuyruğa girmişlerdi. Hepsi de Doğu Avrupa’nın tarihi sokaklarında, kafelerinde şnaps yudumlayarak çalışmak yerine; ailelerinden uzakta, beton duvarlar ve tel örgülerle çevrili, teröristlerin her gün roket attığı yağdırdığı konteynır kalelere gitme derdindeydi. Niye? Çünkü 20 yıl sonra geriye dönüp baktıklarında 2000’li yılların savaş bölgelerinde hizmet etmek, 1980’lerin Soğuk Savaş ülkelerinde hizmet etmekle eşdeğer sayılacaktı. Ve onlar tam da bu aksiyonun ortasında olmak zorundaydı.

Aslına bakarsanız, CIA kurulduğu 1947’den beri hep Soğuk Savaş gördü, Rusya’ya karşı mücadele etti. Ama 1996’ya gelindiğinde bünyesinde o bildiğimiz 007 James Bond tipi ajanlardan sadece 25 kişi teşkilatta eğitim görüyordu. 1998’de CIA, 1000 deneyimli ajanını kaybetti, çoğu ya emekli oldu ya da özel sektöre geçti.

Ta ki 11 Eylül’e kadar. İkiz Kuleler’e saldırı sonrası CIA, yeni, tanımadığı asimetrik bir savaşla tanıştı ve buna kendini hızla adapte etti. Bu yeni savaşta artık eski James Bond’lara, kokteyllerde boy gösteren, üst düzey partilerde ya da kumar masalarında VIP silah tüccarlarıyla buluşup, dirsek temasıyla bilgi toplayan takım elbiseli ajanlara yer yoktu. Yeni ajanlar, birer Jason Bourne olmalıydı. Tepelerde, arazide yatıp kalkan, askeri üslerde barınan ya da beline sadece Glock takıp, olağanüstü güvenlik altında (Humvee jeeplerle) şehir merkezlerine inip baskınlara katılan tiplerden bahsediyorum. Artık Soğuk Savaş’ın o tebeşirle işaretlenen sokak lambaları, gazetelere verilen şifreli ilanları, çöp kutularına ölü paket bırakma vs. taktikleri kalmamıştı. Hatta Langley’deki CIA karargahında bile ajanlar artık takım elbise yerine, çöl desenli kargo pantolonlar, Under Armor tişörtlerle boy göstermeye başlamıştı.

Peki bu sırada Rusya ne yaptı? Rusya, beyler, ironik ama CIA’nın tersini yaptı. Onların başında zaten böyle bir terör problemi olmadığından Putin, rakibinin dikkati başka yöne çevrilmişken, sessizce geleneksel casusluk sanatına davam etme, güçlendirme yoluna gitti. Ne zaman Amerikan kurumları Rus istihbarat servislerinin siber saldırılarına hedef olmaya başladı, o zaman CIA başını terörle savaştan kaldırıp "N’oluyor lan" demeye başladı. Son seçimlerde Demokratların Ulusal Komitesi server’ları ile Hillary Clinton’ın kampanya başkanının hacklenmesi de tüm bunların üzerine tuz biber ekti. Ancak saldırıların kim tarafından, neden, hangi mali kaynaklarla finanse edildiği gibi bilgileri toplamak tamamen ‘old school’ diye tabir edilen eski tarz istihbarati çalışma gerektiyordu, yani dirsek teması denilen çalışmayı… CIA Başkanı James Clapper, hacklemenin ardında Rus istihbaratının olduğunu sandıklarını halka açıklarken, bunu sınırlı insan kaynağı bilgisine dayandırıyordu. Açıkçası CIA’nın elinde yeterli eski tarz istihbarat elemanı kalmadığının itirafı gibiydi bu…

Şu an Rusya’nın organize, iyi eğitim görmüş ve mali açıdan iyi bir istihbarat ağı varken, Amerika tüm gücünü, sıçan deliklerinde üçüncü ülkelerin verdiği doğruluğu tartışılacak istihbarati bilgilere dayanarak yaptığı terörist avında tüketiyor. Suriye’de de açıkçası çuvallıyor.

CIA bugünkü yapılanmasıyla eski Soğuk Savaş yıllarından çok uzak bir görüntü veriyor. İhtiyacı olan şeyse James Bond’un bir tık üzeri, Jason Bourne’un ise bir tık aşağısı olan yeniden gölgelerde çalışacak bir ajan tipi.

Politico gazetesinde yer alan bilgiye göre, Başkan Trump’ın Putin’e olan "yakınlığı", "beğenisi" hatta "övgüsü", gerek CIA’yı gerekse çift taraflı çalışan ajanları bilgi paylaşımı konusunda tereddüte düşürüyor. Hatta müttefikleri bile… Bir İngiliz MI6 yetkilisi, The Times gazetesine çıkıp "Trump ve ekibinin güvenilir olduğu netleşene kadar bilgi paylaşımı yapmayacağız. Ruslar’dan bilgi toplayan kaynak ve metotlarımızın deşifre olmasını istemeyiz" diye demeç verebiliyor. Ya da İsrail’in saygın gazetesi Yediot Ahronot, Trump’un seçilmesinin ardından "İsrail istihbarat yetkilileri, top-secret istihbarat bilgilerinin Amerika ile paylaşılması durumunda bunların Rusya’ya sızacağını, Rusya üzerinden de İran’ın haberdar olmasından korkuyorlar" haberi yapabiliyor.

Özetlemek gerekirse, Rusya uluslararası espiyonajda yine Amerikalılar’ın bir adım ötesinde. ABD ise geleneksel yöntemlere hızla dönüşün peşinde. Ancak ABD’deki yeni yönetimin başta NATO, Türkiye ve daha birçok ülkeyi kızdıran siyasi açıklamaları ve tavrı; CIA’nın gereksinim duyduğu ülkeler arası eski usul bilgi paylaşımını da bir taraftan zora sokuyor. Yani CIA hem içeriden, hem dışarıdan bilgi toplamakta zorlanıyor.

Rus hackerlar, Alman seçimlerine müdahale edebilir mi?

CIA cephesinde bunlar yaşanırken, Rus cephesi de çalkantılı. KGB içinde ya da yeni ismiyle Federal Güvenlik Serivisi’nde (FSB) ilginç bir olay cereyan etti. Ocak ayının son haftasında, FSB’nin siber güvenlik bölümü başkanı Sergei Mikhailov, başına siyah bir çuval geçirilmiş halde, bir toplantı salonundan alınıp götürüldü. Mikhailov’un daçasında (sayfiye evi) 12 milyon dolar nakit para ele geçirildi. Çok geçmeden Mikhailov ile birlikte ülkenin en iyi hackeri olan Dmitry Dokuchaev’in de tutuklandığı öğrenildi. Dokuchaev aslında siber suç makinesiydi, kod adı "Forb"tu ve FSB tarafından işe alınmasaydı hapis yatacaktı. Bu iki adam şu an Başkan Putin’i devirmek ve Kremlin yöneticileri ile onların kişisel hesaplarını CIA’ya sızdırmakla suçlanıyor. Bu ikilinin dışında ülkenin en önemli siber güvenlik şirketi Kaspersky’nin üst düzey yöneticisi ve kıdemli bir Rus istihbarat subayı Ruslan Stoyanov da vatana ihanetten tutuklandı. Tutuklamaların tam da FBI ve CIA’nın başlattığı ABD seçiminde Rus parmağı olup olmadığını anlamaya yönelik araştırma sırasında yaşanması çok ilginç. Açıkçası Rusya’nın Trump’un seçim kazanmasında gerçekten etkisi olup olmadığı henüz netlik kazanmamışken, Batı basınına konuşan istihbarat uzmanları, Rus hackerların Almanya’da Eylül yapılacak genel seçimlerde de aşırı sağa zafer kazandırabilecek şekilde server’larda oynama yapabileceği görüşünde birleşiyor.

TEKNİK TAKİP DOSYASI /// NİLGÜN CERRAHOĞLU : CIA, ağlayan melek, Büyük Birader


CIA, ağlayan melek, Büyük Birader

Oscar’lı yönetmen Oliver Stone’un kış başı vizyona giren “Snowden” filmini gördünüz mü?

Orwell’in kurgubilim “Büyük Birader” dünyasının artık somut gerçek olduğunu ortaya koyan ABD’nin sabık istihbarat ajanı Snowden skandalını, belgesel tadındaki bir filmle perdeye aktaran Stone, filmini tekniğe boğulan bir öykünün herkes tarafından anlaşılması için yaptığını söylemişti.

Snowden, ABD’nin internetle herkesi gözetleyen “Büyük Birader”e dönüştüğünü kanıtladığından hemen hedefe yerleştirilmiş ve malum… “yandım Allah” diyerek kaçtığı Rusya’da Putin’e sığınmıştı.

Stone, Moskova’da görüşüp serüvenini aktardığı “Snowden” filminin tanıtımını yaparken; “ülkelerin bundan böyle askeri değil, dijital denetimlerle hegemonya kuracaklarını” açıklamış, perdeye bu konuyu taşımasının baş nedenlerinden birinin tam da bu yeni dünyayı anlatmak olduğunu belirtmişti.

Son “WikiLeaks” skandalını izlerken Oliver Stone’un olay filmini ve bu sözlerini hatırladım.

CIA TV’lerden ev dinliyor” başlıklarıyla gazetelerde yer alan, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, akıllı TV’lerle ABD istihbaratının ortam dinlemesi yaptığına ilişkin haberler, zengin teknik bilgilerle donatılıyor…

Tek dert ‘akıllı telefon’

Yalnız bizde değil, tüm dünya basınında böyle.

Televizyonları, izleme aygıtlarına dönüştüren “ağlayan melek/weeping angel” programları için her ayrıntılı bilgi var. Ama bu programların kimi/kimleri hedef aldığı hakkında hiçbir değerlendirmede bulunulmuyor.

Ya da en basit “CIA bunları yapıyorsa, bizim kendi örgütlerimiz… diğer istihbarat kurumları ne yapıyor? Onların eli armut mu topluyor” soruları sorulmuyor.

Skandalın en vazgeçilmez “mahremiyet haklarını” ihlal eden, insan haklarını, anayasal hakları çiğneyen çarpıcı boyutları hiç tartışılmazken “ABD’de, misal skandal… kimin işine yarar? İstihbarat örgütleriyle kavgalı çiçeği burnunda başkan Trump’ın mı, yoksa son WikiLeaks skandalının kapsama alanına giren Obama’nın mı” soruları soruluyor.

Gündemdeki önemli tek konu: “Teknik araçlarınızı, CIA korsan saldırılarından nasıl korursunuz?”la sınırlı.

Dün, “New York Times”da, bir sayfanın üçte birini kaplayan böyle bir analiz vardı. NYT’nin verdiği tek cinfikir öneri, akıllı telefonlarınız ve bilgisayarlarınızı olabildiğince sık “güncelleme” ile sınırlıydı.

Ne çok “güncelleme” yaparsanız, kendinizi sözde o kadar çok ajan saldırılardan korumuş oluyormuşsunuz.

Kamuoyu öyle anlaşılıyor ki artık “Büyük Birader”le iç içe yaşamaya razı. En çok düşündüğü eylem, palyatif önlemlerle “akıllı telefonlarını” garantiye almakla sınırlı.

Komplocu değil ‘vizyoner’

Oliver Stone’un tam “Snowden” filmi vesilesiyle söylemiş olduğu gibi tıpkı. “Amerikalılar sadece satın aldıkları son iPhone’la ilgililer” diyen Stone eklemişti:

Beyinleri öyle yıkanmış ki, bu denetimlerin kendilerini terörden korumak için yapıldığına inanıyorlar. Ve olan biteni kavrayamıyorlar. Oysa bu kitlesel denetim, terörü engellemek için yapılmıyor. Konu bu değil. Konu, dünyadaki sivil bireyleri denetim altında tutmakla ilgili. ABD bunu sırf Suriye, Irak, Libya, Rusya, Çin, İran gibi totaliter rejimleri kontrol altına almak için yapmıyor. Hedef (Merkelin ABD istihbaratınca dinlenmesi skandalında ifşa oduğu gibi!) dünya ülkelerinin politikalarını etkilemek. Ürkütücü olan bu hiç sonu gelmeyen ve durmak bilmeyen Amerikan yöntemlerinin halen sürdürülmesi…

Nitekim dört yıl önce “Snowden” skandalıyla ortaya dökülen bilgilerin vahameti, WikiLeaks’in açtığı son “CIA’nın Pandora Kutusu” ile misliyle katlandı.

ABD’nin “Ulusal Güvenlik Ajansı” NSA’ya çalışan Edward Snowden, kitlesel algoritmalar vasıtasıyla özellikle ABD yurttaşlarının ABD sınırları dahilinde nasıl izlemeye alındığını anlatmıştı.

Julian Assange tarafından ifşa edilen WikiLeaks’in son CIA skandalı ise bu defa ABD’nin küresel marifetlerini anlatıyor.

CIA takipleri ve dinlemelerinin hedefi ABD’nin kendi yurttaşları değil, bu defa dünyanın başka ülkelerinin vatandaşları.

CIA hepimizi gözetliyor” diyen hippi solcular meğer haklıymış.

Onlara “komplocu” deniyordu.

Oysa yalnızca “vizyon sahibi” imişler.

TEKNİK TAKİP DOSYASI /// Wikileaks : CIA, WhatsApp konuşmalarını izliyor


Wikileaks : CIA, WhatsApp konuşmalarını izliyor

Wikileaks internet sitesi, ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) Siber İstihbarat Merkezi’nden geldiğini iddia ettiği binlerce belge yayımladı. Söz konusu belgelerde en dikkat çeken kısım ise CIA’in popüler mesajlaşma uygulaması WhatsApp mesajlarını elde edebileceği iddiasıydı.

Wikileaks ‘Vault 7’ takma ismi verilen 8 bin 761 belgeyi yayımladı. WikiLeaks’in iddiasına göre CIA Smart televizyon ve telefonlar sayesinde ortam dinlemesi yapabiliyor. Bu durumdan WhatsApp, Signal ve Telegram gibi uygulamalar da nasi alıyor.

Başka bir deyişle WikiLeaks, CIA’in Signal, WhatsApp ve Telegram gibi haberleşme programlarına sızmayı başardığını iddia ediyor.

Ancak İngiliz Guardian gazetesinde Trevor Timm imzasıyla çıkan yazıya göre, CIA’in Wikileaks’in iddia ettiği gibi kapsamlı bir dinleme yapması pek görünmüyor. Timm, CIA’in bu uygulamalar ile yaptığınız yazışmalara ulaşması için hem sistemi hem de sizi hedef alması gerektiğinin altını çiziyor.

Başka bir deyişle CIA’in bir kullanıcının mesajlarını okuması için önce o telefona erişimi sağlamış olması gerekiyor. Bu da on milyonlarca telefonun hack’lenmesi gerektiği anlamına geliyor.

UÇTAN UCA ŞİFRELEME FAKTÖRÜ

Timm’e göre, WhatsApp’ta bulunan uçtan uca şifreleme özelliği CIA’in işini oldukça zorlaştırıyor. Zira 2016’nın Nisan ayında kullanıma sunulan bu özellik ile iki veya daha fazla kişinin mesajlaşmalarının sadece bu iki kişinin görmesine izin veriliyor. CIA’in WhatsApp mesajlarına erişmesi için bir kullanıcının cihazına erişim sağlaması gerekiyor.

CIA’in WhatsApp ve benzeri uygulamalardaki tüm mesajlara ulaşması oldukça maliyetli ve çok sayıda insan gücü gerektiriyor ve bu nedenle neredeyse imkansız.

SNOWDEN’DEN İLK AÇIKLAMA: GERÇEK OLABİLİR

Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) sırlarını ifşa eden ve bu nedenle hakkında yakalama emri bulunan eski istihbarat görevlisi Edward Snowden kişisel Twitter hesabından yayınladığı mesaj ile hala belgeler üzerinde çalıştığını ancak program ve ofis isimleri ile şifreleme sistemlerinin belgelerin gerçek olduğuna yönelik bir işaret olduğunu belirtti.

CIA SÖZCÜSÜ’NDEN YORUM YOK

CIA sözcüsü Jonathan Liu ise söz konusu belgelerin doğruluğu ve içeriği hakkında yorum yapmayacaklarını söyledi.

Wikileaks’in bir başka iddiasına göre, CIA, Windows, Android, iOS, OSX ve Linux işletim sistemi ile çalışan cihazlara sızmaya olanak veren bir yazılıma da sahip.

Wikileaks’in bir başka iddiasına göre, CIA’in iPhone ve iPad üzerine çalışan özel bir birimi var. Söz konusu birim, CIA’in hedef aldığı kişinin yazışmalarına ulaşabiliyor, telefonunun kamerasına, mikrofonuna erişebiliyor.

APPLE’DAN ‘WIKILEAKS’ AÇIKLAMASI

Wikileaks’in iddiasının ardından Apple’dan resmi bir açıklama geldi. Apple yaptığı yazılı açıklamada belgelerde yer alan iOS açıklarının Ocak ayında yapılan güncelleme ile giderildiği bilgisine yer verildi.

WikiLeaks, 2013-2016 yılları arasına dayanan belgeleri kimin ifşa ettiğini açıklamıyor.

Wikileaks’in yayınladığı belgelerde yer alan başka bir iddia ise Samsung kullanıcılarını yakından ilgilendiriyor.

İddiaya göre, CIA, ‘Weeping Angel’ (Ağlayan Melek) adı verilen sistem ile Samsung’un F8000 model akıllı televizyonuna sızılabiliyor, kullanıcılar, televizyonlar kapalıyken bile dinlenebiliyor, televizyon aracılığıyla görüntü kaydı bile yapılabiliyor.

CIA DOSYASI : CIA eski Türkiye şefi Paul Benard Henze’nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporundan


KAYNAK : www.nacikaptan.com

CIA eski Türkiye şefi Paul Benard Henze’nin 2006’da Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporundan

TEKNİK TAKİP DOSYASI : CIA İstihbaratı televizyonlar aracılığı ile evleri dinlemiş


İstihbarat televizyonlar aracılığı ile evleri dinlemiş

CIA’e yönelik ‘en büyük ifşa’yı yaptığını duyuran WikiLeaks, şoke edici iddialar ortaya attı. WikiLeaks’in yayınladığı belgelerde, CIA’in akıllı televizyonlara ve telefonlara sızabildiği, cihazlar kapalı görünse bile dinleme aracı olarak kullanıldığı belirtiliyor.

İsveç merkezli bir internet sitesi olan WikiLeaks, ABD Merkezi Haber Alma Teşkilatı’na (CIA) yönelik en büyük ifşasına başladığını duyurdu.

"Vault 7" adını verdiği arşivle ilgili olarak bugüne kadar CIA’dan sızdırılan en hacimli arşivi sızdırdığını duyuran WikiLeaks, CIA’in siber operasyonlarına yönelik çok sayıda yöntemi de açığa çıkardı.

CIA kapal televizyonlarla insanları dinlemiş

CIA’in Apple, Google ve Microsoft ürünlerini hacklediği belirtilen belgelerde, Samsung televizyonlarının da gizli birer mikrofona dönüştürülebildiği savunuldu.

Yayınlanan belgelere göre CIA’in İngiliz istihbarat servisi MI5’le birlikte geliştirdiği bir araç, Samsung marka akıllı TV’leri kapalı olmadığı halde kapalı gösteriyor ancak TV bir dinleme aracına dönüşmüş oluyor. TV’nin kaydettiği ortam sesleri daha sonra otomatik olarak internet üzerinden CIA’ya gönderiliyor.

Mobil telefonlar ve bilgisayar işletim sistemlerine de sızan CIA, kullanıcıların yerlerinden konuşmalarına kadar pek çok veriye gizlice ulaşabiliyor.

CIA’in 2014’ten bu yana motorlu araçlara uzaktan erişim ve kontrolünü ele geçirme teknikleri üzerinde de çalıştığı belirtilirken, bu yolla iz bırakmadan suikastler düzenleme imkanına ulaşabileceği kaydediliyor. CIA’in hacking operasyonlarında kullandığı araçların ve kötü niyetli yazılımların bir diğer hedefinin de antivirüs uygulamaları olduğu belirtiliyor. ABD istihbarat örgütünün bu yazılımları etkisiz hale getirmeye veya atlatmaya dönük teknikleri ve araçları da geliştirdiği ifade ediliyor.

CIA’in, internet üzerinde yer almayan bilgisayar sistemlerine ise fiziksel olarak ajanları aracılığıyla sızdığı ve bu ajanların taşınabilir disklerdeki yazılımlarla sistemleri ele geçirdiği dile getiriliyor. CIA’in bu yolla yabancı devletlere ve şirketlere ait veri merkezlerine de sızdığı kaydediliyor.

TEKNİK TAKİP DOSYASI /// Wikileaks : CIA’nin Dünya Çapında Siber Operasyonda Kullandığı Araç Var


Wikileaks : CIA’nin Dünya Çapında Siber Operasyonda Kullandığı Araç Var

Wikileaks, bugün yayınladığı belgelerde ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA‘nın dünya çapında yürüttüğü siber operasyonlarda kullandığı araç ve yöntemlerin yer aldığını ileri sürdü.

Wikileaks’in "Vault 7" adını verdiği arşivle ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, belgelerin bugüne kadar CIA’dan sızdırılan en hacimli arşivi teşkil ettiği savunuldu.

Arşivin yayımlanan ilk bölümü olan "Yıl Sıfır"da 8 bin 761 belgenin yanı sıra CIA’nın Virginia’daki merkezinde bulunan yüksek güvenlikli bir siber istihbarat biriminden alındığı iddia edilen dosyalar yer alıyor.

Açıklamada, CIA’nın geçtiğimiz günlerde "Yıl Sıfır" (year zero) adlı bütün "hacking cephaneliği"nin kontrolünü kaybettiği, ABD hükümeti için çalışan eski hackerlar arasında dolaşan arşivin son olarak bunlardan biri tarafından Wikileaks’e ulaştırıldığı kaydedildi.

Wikileaks, yüzlerce milyon satırdan oluşan bir koddan oluşan arşivin, sahibine CIA’nın bütün hack kapasitesini kazandırdığını öne sürdü.

ABD ve Avrupa menşeli birçok elektronik ürün üzerinde etkili araçlar içeren arşiv sayesinde CIA’nın Apple, Google ve Microsoft ürünlerini hacklediği savunulan açıklamada, bu araçlardan biri yoluyla Samsung televizyonların da gizli birer mikrofona dönüştürülebildiği iddia edildi.

CIA’nın küresel hack operasyonlarında 5 binden fazla hackerdan yararlandığı belirtilirken, bunlar aracılığıyla oluşturduğu yazılımın da Facebook gibi uygulamaları geride bırakan bir hacimde olduğu ifade edildi.

Örnekler

Yayınlanan belgelere göre CIA’nın İngiliz istihbarat servisi MI5’le birlikte geliştirdiği bir araç Samsung marka akıllı TV’leri kapalı olmadığı halde kapalı gösteriyor ancak TV bir dinleme aracına dönüşmüş oluyor. TV’nin kaydettiği ortam sesleri daha sonra otomatik olarak internet üzerinden CIA’ya gönderiliyor.

Mobil telefonlar ve bilgisayar işletim sistemlerine de sızan CIA, kullanıcıların yerlerinden konuşmalarına kadar pek çok veriye gizlice ulaşabiliyor.

CIA’nın 2014’ten bu yana motorlu araçlara uzaktan erişim ve kontrolünü ele geçirme teknikleri üzerinde de çalıştığı belirtilirken, bu yolla iz bırakmadan suikastler düzenleme imkanına ulaşabileceği kaydediliyor.

CIA’nın hacking operasyonlarında kullandığı araçların ve kötü niyetli yazılımların bir diğer hedefinin de antivirüs uygulamaları olduğu belirtiliyor. ABD istihbarat örgütünün bu yazılımları etkisiz hale getirmeye veya atlatmaya dönük teknikleri ve araçları da geliştirdiği ifade ediliyor.

CIA’nın, internet üzerinde yer almayan bilgisayar sistemlerine ise fiziksel olarak ajanları aracılığıyla sızdığı ve bu ajanların taşınabilir disklerdeki yazılımlarla sistemleri ele geçirdiği dile getiriliyor. CIA’nın bu yolla yabancı devletlere ve şirketlere ait veri merkezlerine de sızdığı kaydediliyor.

CIA’dan yorum yok

AA’nın ulaştığı CIA sözcüsü Jonathan Liu ise söz konusu belgelerin doğruluğu ve içeriği hakkında yorum yapmayacaklarını söyledi.

Çeşitli kuruluşlara güvenlik hizmeti sunan Rendition Infosec’in kurucusu Jake Williams söz konusu belgeleri incelediğini ve belgelerin doğru olabileceğini ifade etmişti.

Uzun süredir üst düzey devlet sırlarını yayımlayan Wikileaks’in son hamlesi, "CIA’nın siber casusluk yöntemlerini ne şekilde kullandığına dair aydınlatıcı bir bakış açısı sunacağı" değerlendirmelerine neden oldu.

SAADET PARTİSİ DOSYASI : CIA, NECMETTİN ERBAKAN’A BOYUN EĞDİREMEDİ AMA EĞİLENLER AK PARTİ’Yİ K URDU /// İŞTE ERBAKAN VE 28 ŞUBAT


28 Şubat hâlâ iktidarda

Yıl,1993.
Güneydoğu’da uzun yıllar görev yapan emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever, kimi faili meçhul cinayetler konusunda bana özel bilgi veriyordu. Aydınlık gazetesindeki köşemde bunları isim vermeden yazıyordum. Çok geçmedi…
Ersever ve iki arkadaşı kaçırılıp öldürüldü.
Aydınlık gazetesini arayan kişi, “Ersever’i infaz ettik. Sıra Soner’de” deyip telefonu kapattı. Ardından adresime postadan Ersever’in nüfus kağıdını gönderdiler.
Sıra bende miydi?..
Ankara’dan kaçtım…
Saklandığım yerde boş oturamazdım; “Erbakan” kitabını yazdım. Bir yıl sonra kitap “Hangi Erbakan” adıyla çıktı.
Yıl, 2011.
Silivri Cezaevi’ne atılalı henüz 15 gün geçti; Necmettin Erbakan 27 Şubat’ta vefat etti. Koğuşta televizyondan dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, bakanları ve diğer AKP’li politikacıların Erbakan ardından dizdiği methiyeleri seyrettim.
Tarih, bahtsızların bilimidir. Erbakan siyasal yaşamı boyunca itilerek, bastırılarak, eziyet edilerek ve arkadan hançerlenerek yalnızlığa terk edilmiş bir politikacıydı.
AKP’lilerin Erbakan’ı öven sözlerine karşılık koğuşta “söylesenize, ‘o kimsenin hizmetine girmedi’ desenize” diye bağırdığımı anımsıyorum!
Sesimi kim duyabilirdi?..
Hakikatin başka kalıplara sokularak tanınmaz hale getirilmesine karşı çıkmalıydım.
Yazdığım kitapta Erbakan’ın yaşamını 1993 yılına kadar getirmiştim. Şimdi, Silivri zindanında hayatının sonuna kadar olan bölümünü de yazmalıydım.
AKP’liler gerçeği söylemiyordu çünkü…

CIA-Erbakan ilişkisi

Yıl, 1989.
Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla Soğuk Savaş bitti.
Sovyetler Birliği dağıldı.
CIA, başta Kafkasya ve Balkanlar olmak üzere Müslüman ülkelere “Ilımlı İslam” teorisiyle girme stratejisini hayata geçirdi.
Soğuk Savaş döneminden ilişkisi olduğu FETÖ’yü bu bölgelere bu amaçla soktu.
O yıllarda… Türkiye ekonomik ve siyasi krizlerle uğraşıyordu. PKK terörü artmıştı. Devlet içinde Susurluk benzeri çeteler oluşmuştu. Faili meçhul suikastlar oluyordu.
Halk yoksullaşmıştı. Yolsuzluk, gelir dağılımı adaletsizliği, enflasyon, faizler tarihi zirvedeydi.
Tüm bunlar Özal’ın getirdiği -ABD patentli- neoliberalizmin sonuçlarıydı.
O süreçte iki partinin şansı vardı: SHP ve RP.
1989 yerel seçiminde büyük başarı sağlayan SHP, kısa sürede belediyelerdeki -rüşvet gibi- başarısızlıklarla umut olmaktan çıktı. RP’nin ise yıldızı parlıyordu…
Bunu kavrayıp kitap yazan tek ben değildim kuşkusuz! Graham Fuller gibi “Ilımlı İslam” taraftarı CIA ajanları, Harry Cole ya da Eugene Zajac gibi ABD diplomatları RP ile ilişki kurdu.
O dönem partinin dışişleri sorumlusu Abdullah Gül, Erbakan’ı -1992 ve 1994’te- ABD’ye götürdü. Öyle ki… 1994 yılının ilk dokuz ayında RP ile ABD’liler arasında 15 görüşme yapıldı. Büyükelçilikte RP’liler ile temas kurmak için Dean Deal adlı -muhtemelen CIA ajanı- görevlendirildi.
Ankara’ya ziyarete gelen CIA Başkanı John Deutch Erbakan’la da görüştü.
Wikileaks sızıntılarında Amerikalı diplomatlar, RP’den “Kürt sorununu çözecek parti” diye bahsediyordu. Dillerindeki “hoca” gitmiş “profesör” gelmişti; Erbakan’a yeni imaj çiziliyordu. Ve:
21 Aralık 1995 genel seçiminden RP yüzde 21.4 ile birinci parti olarak çıktı. Erbakan başbakan olacak mıydı?
Bu sorunun yanıtı, Müslüman ülkelerde İran ile nüfuz kavgası veren ABD için de riskler taşıyordu. Erbakan’a güvenebilir miydiler?..

Neoliberal-Takiye

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Peter Tarnoff Türkiye’ye geldi; Erbakan’ın evinde görüşme yapıldı. Çıkarken medya önünde Erbakan’ın elini sıkıp, “sizinle çalışmak zevk olacak” dedi.
ABD, Erbakan’a şans verecekti.
BOP’un Ilımlı İslam lideri yapacaklardı. Ama…
Milliciliği değil, küreselleşmeyi seçecekti…
İslam Ortak Pazarı gibi projeleri unutacaktı…
Kamu korumacılığını değil, özelleştirmeyi savunacaktı…
Sıkı kemer sıkma politikalarını uygulayacaktı…
O sığ emperyalizm laflarını etmeyip İsrail ve ABD ile dost olacaktı…
Erbakan başbakanlık koltuğuna oturdu.
Ve bu emperyalist dayatmaların hiçbirini yapmadı! Aksine…
Kamu çalışanına yüzde 50 ve asgari ücrete yüzde 70 zam yaptı.
Tarımsal Destekleme Fonu’nu ve esnafa verilen teşvikleri artırdı.
Bankaların repo oranlarını düşürdü. “Havuz” sistemiyle özel bankaların kamuyu sömürmesinin önüne geçmeye çalıştı.
Hele dış politika… İlk yurtdışı gezisini ABD’nin baş düşmanı İran’a gerçekleştirip 23 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması yaptı. Müslüman D-8’lerin kurulmasına öncü oldu. Uzatmayayım…
Sonra ne oldu?
Kültürel sorunlar, ekonomik ve siyasi gündemin önüne geçti.
Ardından… 28 Şubat oldu.
Ardından… RP’de “Yenilikçiler” diye Erbakan’a karşı çıkan bir ekip doğdu. Bunlar sonra -Erbakan’ın deyimiyle arka kapıdan kaçanlar partisi- AKP’yi kurdular.
Erbakan’ın yapmak istemediklerini yapmak için -kısa dönem Erbakan’ın arkasında olan ABD ile İsrail lobisi tarafından- iktidara getirildiler. CIA ürünü FETÖ ile bu amaçla ittifak yaptılar.
Bugün “28 Şubat mağduruyuz” diye hiç söylenmesinler.
28 Şubat doğumludurlar!
Siyasi, ekonomik ve dış politika alanında 28 Şubat hâlâ iktidardadır!
Öyle bağlanmışlar ki…
FETÖ’den darbe yemelerine rağmen hâlâ ABD’nin gözüne bakmaktadırlar!

CIA DOSYASI /// VİDEO : Eski CIA Ajanı Philip Giraldi – Türkiye Çok Önemli Bir Ülke


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=om41VUoQmDg&feature=em-uploademail

DUYURU : CIA VE TAŞERONU FETÖ ÖRGÜTÜ, TELEGRAM FAALİYETLERİ YÜZÜNDEN ÖZEL BÜRO’YA KOMPLO KUR DU /// İŞTE KOMPLONUN DETAYLARI


Değerli Yurtseverler,

Bildiğiniz gibi 1991 yılından beridir MK ULTRA & TELEGRAM konularında açık kaynaklarda ve resmi belgelerde araştırma yapıyoruz. 2001 yılından bu yana da internetin yaygınlaşması ile internet gruplarımız üzerinden bu fenomen teknoloji hakkında kamuoyu ile bilgi paylaşıyoruz. Aynı zamanda bu teknolojinin mağduru olduğunu iddia edenlere de ücretsiz rehberlik ve danışmanlık hizmetleri veriyoruz. Telefonumuz tüm mağdur olduğunu iddia edenlere açıktır. Hiç kimseyi önyargı ile değerlendirmeden, hasta, şizofren gibi uygun düşmeyecek sıfatlarla yaftalamadan, son derece samimi olarak dinliyoruz ve elimizden geldiğince ve bilgimiz ölçüsünde önerilerimizi sunuyoruz. Tabi mağdur olduğunu iddia eden çok sayıda vatandaşımız olmasına rağmen gerçek manada bu fenomen teknolojinin mağduru olabilecek çok az sayıda potansiyel kişi bulunuyor. Yaptığımız gözlemlere göre. Başvuranların çoğunluğu ya geçmişte uyuşturucu madde kullanmış, ya ailesinde şizofren gibi bir hastalık bulunup gen yolu ile geçmiş, yada çeşitli nedenlerden travmatik deneyimler sonucu çeşitli nörolojik hastalıklara yakalanmış kişiler. Tam teşekküllü bir Psikiyatri hastanesinde tam bir kontrolden geçmiş yada kendi Psikiyatrist’i tarafından kontrol edilip bir bulgu saptanmayan çok az vatandaşımız da var başvurucuların arasında. Başvurduklarında öncelikli olarak tüm mağdur olduğunu iddia eden vatandaşlarımıza tam bir psikiyatrik kontrolden geçmesini salık veriyoruz. Çünkü psikiyatrik bozukluklarda kişinin algı ve mantık sistemi çöker, sağlıklı karar alamaz ve sağlıklı düşünemez, hareket edemez. Bu nedenle öncelikle bu adımı atmak mecburidir ve biz de taşıdığımız sorumluluk gereği bunu her başvurucuya şifahen söylüyoruz.

ÖZEL BÜRO GRUBU olarak doğru bilgi vermek ve doğru şekilde yönlendirmek önceliğimizdir. ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU yurtsever bir grup olarak tüm yabancı servislerin faaliyetleri hakkında açık ve resmi kaynaklarda araştırma yaparak bulgularını kamuoyu ve devlet kurumları ile paylaşmayı şiar edinmiştir. Bunu da dipnot olarak ekleyelim.

Devam edelim …

Bu adımlar atıldıktan sonra yani kişi ile ilgili psikiyatrik bir bulgu saptanmaz ise o zaman alternatif yollar aranabilir. Biz bu noktada mağdurlar için tüm dünyayı tarıyor ve en uygun çözümleri mağdurların hizmetine ücreti mukabilinde sunuyoruz. Şu an için bu bedelleri mağdurun kendisi karşılıyor ama ilk etapta amacımız tüm mağdurlara, işe yarar elektronik yada tekstil bazlı koruma ürünlerinin devlet tarafından bedelsiz verilmesini sağlamaktır. Bunu biz vermeyi çok isterdik ancak grup bütçemiz maalesef bu masrafları karşılamaya müsait değil. Çünkü bu faaliyetlerimiz yüzünden maalesef bizler de yalnız bırakıldık. Grup Basın Sözcümüz Erkut Ersoy, İstihbarat Uzmanı olarak devlete yıllarca hizmet etti ve TELEGRAM konusunu en iyi bilenlerden biridir. 2001-2008 arası yapmış olduğu çalışmalar o kadar ileri gitti ki ünlü ABD istihbarat teşkilatı CIA’yi oldukça kızdırdı. CIA yetkilileri de taşeronları Fetullahçı İstihbarat Polisleri, Fetullahçı Savcılar ve Fetullahçı Hakimler aracılığı ile Erkut beyi Ergenekon tiyatrosuna figüran yaptı ve lağım dolu 3,5 metrekarelik bir odada 3 yıl 1 hafta hücre hapsi yatırdı. Öncesinde 2001 yılında yine Fetullahçı Operasyon Ekibi tarafından kaçırılarak 3 gün boyunca işkence edildi. FETÖ ÖRGÜTÜ’nün ve CIA’nin gadrine uğramış ender istihbaratçılardandır.

Erkut bey cezaevinden 28 Ocak 2011 tarihinde çıktı, ancak bu tarihten itibaren CIA + FETÖ ÖRGÜTÜ ve onlara yardım eden AK PARTİLİ Emniyet + MİT İstihbarat ekibi tarafından göz hapsinde tutuluyor ve açığı aranıyor. Attığı her adım izleniyor ve aleyhinde kullanılabilecek bir delil için telefonları takip ediliyor. Ancak şu ana kadar Erkut beyin TELEGRAM konusunda ki faaliyetlerinde hiçbir yasadışılık olmadığı için komplocular çözüm olarak Erkut bey hakkında asılsız asparagas dedikodu malzemesi üretip etkisizleştirmeye ve motivasyonunu kırmaya çalışıyor. Bunu da bizzat devlet tarafından maaşa bağlanmış muhbirler aracılığı ile yapıyorlar. Erkut bey AK PARTİ MUHALİFİ olduğu için hakkında asılsız ithamlar yayarak onu kamuoyu nezdinde karanlık biri olarak lanse etmek doğal olarak işlerine geliyor. Elbette bunu yasal olarak yapamazlar, bunun için kendilerine bağlı muhbir ağı vasıtasıyla illegal olarak yapmayı tercih ediyorlar. Ama şunu unutmasınlar Erkut bey için bunlar vız gelir tırıs gider. Erkut bey tüm istihbarat yöntemlerini onlardan daha iyi bilir ve onların bildikleri kadar Erkut beyin unutmuşluğu vardır. Bu da böyle biline. Zamanı geldiğinde tüm ÖZEL BÜRO GRUBU DÜŞMANLARI ile yargı önünde hesaplaşacağız.

Devam edelim …

Devlet yetkilileri ise maalesef bu trajedi karşısında 3 maymunu oynuyor. Bu FENOMEN teknolojiyi ne kabul ediyor ne de red ediyor. Tamamamen suskunlar. Bu suskunluk nedeniyle de bir çok komplo teorisi ortalığa yayılıyor internet siteleri vasıtasıyla. Komplo teorileri ise zamanla gerçekler ile yer değiştiriyor. Zihninde ses duyan yada anormal bir takım değişiklikler yaşayanlar da bu komplo teorilerini okuduğunda Savcılıklara başvurarak “DEVLET, MİT YADA EMNİYET ZİHİN KONTROLÜ YAPIYOR” şikayetinde bulunuyor. Savcılıklar ise konuyu araştırmak yerine mağdurların başvurularını ciddiye almıyor. Ve tüm başvurular takipsizlikle sonuçlanıyor. Halbuki MİT yada EMNİYET İSTİHBARAT DAİRESİ’nden bir yetkili çıkıp bu teknolojinin kullanıldığını yada kullanılmadığını alenen beyan etse komplo teorilerini kimse okuyup etkisinde kalmaz. Ama devlet vatandaşını yalnız bırakıyor, sahip çıkmıyor, adam yerine koymuyor, bir açıklamayı bile fazla buluyor.

Böyle olunca da şizofren hastaları yada TELEGRAM MAĞDURU olduğunu iddia eden ve sıradan mesleklere sahip binlerce insan çareyi tıbbi tedavide bulmak yerine kendilerince çözüm yolları aramaya başlıyor. Bu da onların gerekli tıbbi tedaviyi almamasına ve durumlarının ağırlaşmasına neden oluyor. Biz de bu trajediyi anlattığımız ve mağdurlara sahip çıktığımız için TUKAKA ADAMLAR oluyoruz. Burada hesabı biz değil devlet verecek. Ya çıkacak adam gibi böyle bir teknoloji kullanılıyor mu ? Kullanılıyorsa hangi yasaya uygun ve hangi saik ve gerekçeler ile kullanılıyor bunu kamuoyuna beyan edecek yada ortalık “DEVLET BANA ZİHİN KONTROLÜ UYGULUYOR” diyen vatandaşlarla dolacak.

DEVLETİN BİRİNCİ GÖREVİ TÜM VATANDAŞLARININ BEDEN VE RUH SAĞLIĞINI KORUMAKTIR. EĞER ORTADA FENOMEN BİR TEKNOLOJİ VARSA VE BİNLERCE İNSAN BUNUN ETKİSİNDE KALMIŞSA YADA KALDIĞINI İDDİA EDİYORSA BUNU ARAŞTIRMAK VE GERÇEĞİN ORTAYA ÇIKMASINI SAĞLAMAK EMNİYET + GENELKURMAY + MİT YETKİLİLERİNİN BOYNUNUN BORCUDUR. VATANDAŞINI ADAM YERİNE KOYUP BİR AÇIKLAMA BİLE YAPMAKTAN ACİZLERSE İSTİHBARAT İŞLERİNİ ÖZEL BÜRO’YA DEVRETSİNLER. ALLAHIN İZNİ İLE ONLARDAN DAHA İYİ YAPARIZ.

Okumak için zaman ayırdınız, teşekkür ederiz.

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO GRUBU Yöneticisi

DUYURU : CIA VE TAŞERONU FETÖ ÖRGÜTÜ, TELEGRAM FAALİYETLERİ YÜZÜNDEN ÖZEL BÜRO’YA KOMPLO KUR DU /// İŞTE KOMPLONUN DETAYLARI


Değerli Yurtseverler,

Bildiğiniz gibi 1991 yılından beridir MK ULTRA & TELEGRAM konularında açık kaynaklarda ve resmi belgelerde araştırma yapıyoruz. 2001 yılından bu yana da internetin yaygınlaşması ile internet gruplarımız üzerinden bu fenomen teknoloji hakkında kamuoyu ile bilgi paylaşıyoruz. Aynı zamanda bu teknolojinin mağduru olduğunu iddia edenlere de ücretsiz rehberlik ve danışmanlık hizmetleri veriyoruz. Telefonumuz tüm mağdur olduğunu iddia edenlere açıktır. Hiç kimseyi önyargı ile değerlendirmeden, hasta, şizofren gibi uygun düşmeyecek sıfatlarla yaftalamadan, son derece samimi olarak dinliyoruz ve elimizden geldiğince ve bilgimiz ölçüsünde önerilerimizi sunuyoruz. Tabi mağdur olduğunu iddia eden çok sayıda vatandaşımız olmasına rağmen gerçek manada bu fenomen teknolojinin mağduru olabilecek çok az sayıda potansiyel kişi bulunuyor. Yaptığımız gözlemlere göre. Başvuranların çoğunluğu ya geçmişte uyuşturucu madde kullanmış, ya ailesinde şizofren gibi bir hastalık bulunup gen yolu ile geçmiş, yada çeşitli nedenlerden travmatik deneyimler sonucu çeşitli nörolojik hastalıklara yakalanmış kişiler. Tam teşekküllü bir Psikiyatri hastanesinde tam bir kontrolden geçmiş yada kendi Psikiyatrist’i tarafından kontrol edilip bir bulgu saptanmayan çok az vatandaşımız da var başvurucuların arasında. Başvurduklarında öncelikli olarak tüm mağdur olduğunu iddia eden vatandaşlarımıza tam bir psikiyatrik kontrolden geçmesini salık veriyoruz. Çünkü psikiyatrik bozukluklarda kişinin algı ve mantık sistemi çöker, sağlıklı karar alamaz ve sağlıklı düşünemez, hareket edemez. Bu nedenle öncelikle bu adımı atmak mecburidir ve biz de taşıdığımız sorumluluk gereği bunu her başvurucuya şifahen söylüyoruz.

ÖZEL BÜRO GRUBU olarak doğru bilgi vermek ve doğru şekilde yönlendirmek önceliğimizdir. ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU yurtsever bir grup olarak tüm yabancı servislerin faaliyetleri hakkında açık ve resmi kaynaklarda araştırma yaparak bulgularını kamuoyu ve devlet kurumları ile paylaşmayı şiar edinmiştir. Bunu da dipnot olarak ekleyelim.

Devam edelim …

Bu adımlar atıldıktan sonra yani kişi ile ilgili psikiyatrik bir bulgu saptanmaz ise o zaman alternatif yollar aranabilir. Biz bu noktada mağdurlar için tüm dünyayı tarıyor ve en uygun çözümleri mağdurların hizmetine ücreti mukabilinde sunuyoruz. Şu an için bu bedelleri mağdurun kendisi karşılıyor ama ilk etapta amacımız tüm mağdurlara, işe yarar elektronik yada tekstil bazlı koruma ürünlerinin devlet tarafından bedelsiz verilmesini sağlamaktır. Bunu biz vermeyi çok isterdik ancak grup bütçemiz maalesef bu masrafları karşılamaya müsait değil. Çünkü bu faaliyetlerimiz yüzünden maalesef bizler de yalnız bırakıldık. Grup Basın Sözcümüz Erkut Ersoy, İstihbarat Uzmanı olarak devlete yıllarca hizmet etti ve TELEGRAM konusunu en iyi bilenlerden biridir. 2001-2008 arası yapmış olduğu çalışmalar o kadar ileri gitti ki ünlü ABD istihbarat teşkilatı CIA’yi oldukça kızdırdı. CIA yetkilileri de taşeronları Fetullahçı İstihbarat Polisleri, Fetullahçı Savcılar ve Fetullahçı Hakimler aracılığı ile Erkut beyi Ergenekon tiyatrosuna figüran yaptı ve lağım dolu 3,5 metrekarelik bir odada 3 yıl 1 hafta hücre hapsi yatırdı. Öncesinde 2001 yılında yine Fetullahçı Operasyon Ekibi tarafından kaçırılarak 3 gün boyunca işkence edildi. FETÖ ÖRGÜTÜ’nün ve CIA’nin gadrine uğramış ender istihbaratçılardandır.

Erkut bey cezaevinden 28 Ocak 2011 tarihinde çıktı, ancak bu tarihten itibaren CIA + FETÖ ÖRGÜTÜ ve onlara yardım eden AK PARTİLİ Emniyet + MİT İstihbarat ekibi tarafından göz hapsinde tutuluyor ve açığı aranıyor. Attığı her adım izleniyor ve aleyhinde kullanılabilecek bir delil için telefonları takip ediliyor. Ancak şu ana kadar Erkut beyin TELEGRAM konusunda ki faaliyetlerinde hiçbir yasadışılık olmadığı için komplocular çözüm olarak Erkut bey hakkında asılsız asparagas dedikodu malzemesi üretip etkisizleştirmeye ve motivasyonunu kırmaya çalışıyor. Bunu da bizzat devlet tarafından maaşa bağlanmış muhbirler aracılığı ile yapıyorlar. Erkut bey AK PARTİ MUHALİFİ olduğu için hakkında asılsız ithamlar yayarak onu kamuoyu nezdinde karanlık biri olarak lanse etmek doğal olarak işlerine geliyor. Elbette bunu yasal olarak yapamazlar, bunun için kendilerine bağlı muhbir ağı vasıtasıyla illegal olarak yapmayı tercih ediyorlar. Ama şunu unutmasınlar Erkut bey için bunlar vız gelir tırıs gider. Erkut bey tüm istihbarat yöntemlerini onlardan daha iyi bilir ve onların bildikleri kadar Erkut beyin unutmuşluğu vardır. Bu da böyle biline. Zamanı geldiğinde tüm ÖZEL BÜRO GRUBU DÜŞMANLARI ile yargı önünde hesaplaşacağız.

Devam edelim …

Devlet yetkilileri ise maalesef bu trajedi karşısında 3 maymunu oynuyor. Bu FENOMEN teknolojiyi ne kabul ediyor ne de red ediyor. Tamamamen suskunlar. Bu suskunluk nedeniyle de bir çok komplo teorisi ortalığa yayılıyor internet siteleri vasıtasıyla. Komplo teorileri ise zamanla gerçekler ile yer değiştiriyor. Zihninde ses duyan yada anormal bir takım değişiklikler yaşayanlar da bu komplo teorilerini okuduğunda Savcılıklara başvurarak “DEVLET, MİT YADA EMNİYET ZİHİN KONTROLÜ YAPIYOR” şikayetinde bulunuyor. Savcılıklar ise konuyu araştırmak yerine mağdurların başvurularını ciddiye almıyor. Ve tüm başvurular takipsizlikle sonuçlanıyor. Halbuki MİT yada EMNİYET İSTİHBARAT DAİRESİ’nden bir yetkili çıkıp bu teknolojinin kullanıldığını yada kullanılmadığını alenen beyan etse komplo teorilerini kimse okuyup etkisinde kalmaz. Ama devlet vatandaşını yalnız bırakıyor, sahip çıkmıyor, adam yerine koymuyor, bir açıklamayı bile fazla buluyor.

Böyle olunca da şizofren hastaları yada TELEGRAM MAĞDURU olduğunu iddia eden ve sıradan mesleklere sahip binlerce insan çareyi tıbbi tedavide bulmak yerine kendilerince çözüm yolları aramaya başlıyor. Bu da onların gerekli tıbbi tedaviyi almamasına ve durumlarının ağırlaşmasına neden oluyor. Biz de bu trajediyi anlattığımız ve mağdurlara sahip çıktığımız için TUKAKA ADAMLAR oluyoruz. Burada hesabı biz değil devlet verecek. Ya çıkacak adam gibi böyle bir teknoloji kullanılıyor mu ? Kullanılıyorsa hangi yasaya uygun ve hangi saik ve gerekçeler ile kullanılıyor bunu kamuoyuna beyan edecek yada ortalık “DEVLET BANA ZİHİN KONTROLÜ UYGULUYOR” diyen vatandaşlarla dolacak.

DEVLETİN BİRİNCİ GÖREVİ TÜM VATANDAŞLARININ BEDEN VE RUH SAĞLIĞINI KORUMAKTIR. EĞER ORTADA FENOMEN BİR TEKNOLOJİ VARSA VE BİNLERCE İNSAN BUNUN ETKİSİNDE KALMIŞSA YADA KALDIĞINI İDDİA EDİYORSA BUNU ARAŞTIRMAK VE GERÇEĞİN ORTAYA ÇIKMASINI SAĞLAMAK EMNİYET + GENELKURMAY + MİT YETKİLİLERİNİN BOYNUNUN BORCUDUR. VATANDAŞINI ADAM YERİNE KOYUP BİR AÇIKLAMA BİLE YAPMAKTAN ACİZLERSE İSTİHBARAT İŞLERİNİ ÖZEL BÜRO’YA DEVRETSİNLER. ALLAHIN İZNİ İLE ONLARDAN DAHA İYİ YAPARIZ.

Okumak için zaman ayırdınız, teşekkür ederiz.

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO GRUBU Yöneticisi

ÖZEL DOSYA : FETÖ ÖRGÜTÜNÜN ROBOTİK TETİKÇİLERİ CIA’NİN KONTROLÜNDE OPERASYON YAPIYOR /// TETİKÇİ ADAYINDAN AÇIKLAMALAR


Değerli Yurtseverler Merhaba;

Şu anda en popüler konu sanıyorum Fetullah Gülen ve Paralel Devlet’tir. Hangi gazeteyi hangi dergiyi açarsanız açın karşınıza mutlaka iki cephenin birbirlerine yönelttiği salvo ateşini okuyorsunuz. AKP hükümeti Fetullahçıları PARALEL DEVLET olmakla, Fetullahçılar ise AKP’lileri Faşist ve Anti-Demokrat olmakla suçluyor. Gerçi artık ses çıkaracak Fetullahçı Medyada kalmadı. Kalanların yarısı içerde yarısı CIA’nin korumasında ABD’de ve Avrupa’da. Özellikle taraflardan, Emre Uslu, Önder Aytaç, Süleyman Özışık, Ergün Güler, Nazlı Ilıcak, Abdurrahim Dilipak, Adem Yavuz Arslan, Bekir Hazar, Cem Küçük ve daha bilumum yazarlar kendilerine servis edilen belgelere dayanarak cephenin sıcak ateşini attıkları çıralarla daha da korluyorlar. Fetullahçı Basın üstadları ise şimdi ABD’nin korumasında oldukları için daha da hoyratça sergiliyorlar marifetlerini.

Peki Fetullah Gülen Cemaati yıllardır kamuoyunca bilinmesine rağmen neden şimdi gündeme geldi diye sormazlar mı adama. AKPARTİ hükümeti bunun sebebini KANDIRILMALARINA bağlıyor. Kimine göre bahane, kimine göre takiyye, kimine göre ise samimi düşünceler. Gören de 7 yaşındaki çocuğa elma şekeri verip elindekini almaya çalışıyorlar sanır. Nasıl bir kandırılma ise bu, anlaşılır gibi değil.

Ben Ergenekon Operasyonu başlamadan önce de Fetullahçı Yapılanma hakkında gerek Emniyet ayağı gerek Yargı ağı gerekse diğer unsurları hakkında ilgili kurumlara bilgi verip uyarmıştım. Sadece ben de değil hemen hemen her Ergenekon Sanığı hançerini yırtarcasına bu örgütün CIA TAŞERONU olduğunu söyledi. Sadece söylemedi eldeki delilleri de sundu. Ama Ergenekon Mahkemesinin biri dışında tüm üyeleri de zaten bu örgüt adına yargılama yapıyor olunca hiç biri dikkate alınmadı doğal olarak. Şimdi çoğu içerde dört duvar arasında volta atıp, geyik muhabbeti yapıyor.

Ergenekon Operasyonunda tutuklanıp mahkemeye çıktığımda da ilk savunmamda bu konuya tekrar dikkat çektim. Hatta o zaman kimselerin bilmediği, FETULLAHÇILARIN hedefinde olan kişilere nasıl yasadışı teknik takip yapıldığını ve bu takip ile elde edilen bilgilerin nasıl şantaj haline getirildiğini, itibar suikastleri düzenlendiğini, FETÖ’nün çok sayıda uyuyan hücresinin Türkiye’de gündemi değiştirecek operasyonlar için STAND BY durumunda beklediğini taa o zamanlar 2008 yılında başlayan mahkeme kovuşturmalarında dile getirmiştim. Ama herhalde sakalım olmadığı için ciddiyetim konusunda ikna edemedim. Daha doğrusu kime ne anlatacaksın.

Tutuklayan POLİS FETÖ’cü, iddianame düzenleyen SAVCI FETÖ’cü,, yargılayan HAKİM FETÖ’cü olunca boşa kürek çekmiş olduk.

FETÖ ÖRGÜTÜ ile ilgili Ergenekon Mahkemesine de ayrıntılı olarak bilgi verdim. Dikkat edin ilk bilgi verdiğim tarih 05 Mayıs 2009.

ERGENEKON HÜKÜMLÜSÜ ERKUT ERSOY’UN 24.09.2010 TARİHLİ MAHKEME İFADESİ İNDİRME LİNKİ : https://yadi.sk/i/4mRavLe-34dkNk

Yani Ergenekon Mahkemesinin başlamasından 7 ay sonra. Daha o zamanlar bu itibar suikastleri ve yasadışı ortam dinlemeleri kamuoyu tarafından bilinmiyordu. Fetullahçı Paralel Devlet lafları ortada yoktu. Ama bakıyorum şimdi herkesin ağzına sakız olmuş, bir Fetullahçı Şebekedir, bir Paralel Devlettir, bir CIA’dir, bir KÜRESEL GÜÇ’tür gidiyor.

Baktım ki başvurduğum tüm resmi kurumlar bir boşvermişlik içinde ben de durumun ciddiyetini Basın Kurumları ile paylaşmaya karar verdim. Hükümet, FETÖ’nün çok sayıda uyuyan hücresinin (Operasyonlar için rezerv bekletilen tetikçiler) olduğunun yeni farkına vardı. Belki daha önceden birileri kulaklarına üflemiştir ama o zamanlar can ciğer kuzu sarması olduklarından muhterem hocaya bunu konduramadılar sanırım.

Bildiğiniz gibi 19.01.2007 tarihinde bir saldırı sonucu merhum Hrant Dink aramızdan ayrıldı. Bu konuda Mahkeme bazı kararlar verdi. Dava yeniden görülmeye başlandı. Bu kararlara katılırız yada katılmayız ama daha da önemlisi saldırıdan sonra geride çok önemli sorular bıraktı.

Örneğin, saldırıyı gerçekleştirenlerin arkasında örgüt var mı yada varsa hangi örgüt var gibi !

Hrant Dink davası ile ilgili aslında sorulacak çok soru var. Ama burada dikkat edilecek nokta Hrant Bey gibi tehdit edilen yada risk altında olan biri hakkında devletin neden gerekli önlemleri almak istemediği. Bence sorunun özü burada yatıyor. Devletin benzeri bir çok olayda maalesef otorite boşluğunu görüyoruz, bu boşlukta maalesef zaman zaman yabancı zaman zaman yerli aktörler tarafından dolduruluyor. Nüfuz oyunları, manipülasyonlar vesaire.

Ben bu konuda az evvel de söylediğim gibi durumun ciddiyetini anlatmak için basın kurumlarına aktarmaya karar verdim. Aşağıda, Türkiye Gazetesi ile ilgili yapmış olduğum röportaj dökümün bir bölümü bulunuyor. Röportajın yapıldığı tarih : 17 Ocak 2014. Dikkatinizi çekerim daha o zamanlar AKP hükümeti ile FETÖCÜLER arasında meydan muharebesi daha başlamamış. Hükümet o zamanlar FETÖCÜ avına çıkmamıştı. Örgüt o zamanlar hala büyük oranda gücünü koruyordu. Polis, Asker, Bürokrasi içinde pusuda bekliyorlardı. Ben buna rağmen her türlü riski göze alarak hatta 2001 yılında bu örgüt tarafından kaçırılıp 3 gün boyunca işkence görmeme rağmen durumu basına ilettim. Doğal olarak FETÖCÜLERİN medyasından tek bir kişi bile ilgilenmedi. Diğer medya grupları da doğal olarak örgütün hışmından korktular. Bir tek cesur TÜRKİYE GAZETESİ çıktı. Ama onlarda benim anlattığım 1 saatlik röportajı kuşa çevirip 4 satırda okuyucularına servis ettiler. Tabi 4 satır röportajı okuyanlar doğal olarak hiçbir şey anlamadı. Beni de olayın göbeğinde olan asıl fail değil de oradan geçerken olaya şahit olmuş gariban vatandaş modunda aktardılar. Durum böyle olunca röportaj vermenin de kıymeti harbiyesi kalmadı.

İsteyenler için röportajın linkini aşağıda veriyorum.

MUHSİN YAZICIOĞLU DAVASI /// Erkut Ersoy : Muhsin Yazıcıoğlu ve Hrant Dink aynı ölüm listesindeydi ///

https://stratejikoperasyon.wordpress.com/2014/04/03/muhsin-yazicioglu-davasi-erkut-ersoy-muhsin-yazicioglu-ve-hrant-dink-ayni-olum-listesindey-di/

İLGİLİ HABERİN ORJİNALİ : http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/125030.aspx

Peki…

Röportajda aktarılmayanlar neydi diye soracak olursanız onu da kısaca aktarayım.

Daha önceki yazımdan hatırlayanlar bilirler, ben FETÖ ÖRGÜTÜ’nün ilgi alanına 2001 yılında girdim. Bu tarihlerde devlet için bazı istihbari faaliyetlerim vardı. Ne gibi faaliyetlerim olduğunu uzun uzadıya anlatmayacağım. İsteyenler Ergenekon İddianamesini ve delil klasörlerini inceleyebilirler.

İLGİLİ HABER LİNKİ AŞAĞIDADIR.

ÖZEL DOSYA : 17.05.2006 DANIŞTAY SALDIRISININ (ALPASLAN ARSLAN) FAİLİ FETÖ ÖRGÜTÜ’DÜR /// İŞTE DELİLLERİ ///

http://www.ozelburoistihbarat.com/ozel-dosyalar/ozel-dosya-17-05-2006-danistay-saldirisinin-alpaslan-arslan-faili-feto-orgutu-643

Örgüt önce kibarca kendileri için çalışmayı teklif etti, red ettim. Daha sonra örgüt beni kaçırarak 3 gün boyunca işkence yaptı. Ama istedikleri cevabı vermekte direndiğim için uzatmadılar ve öldürmeden bıraktılar. Anlaşılan ölüm işlerine yaramıyordu. Bu süreçte sürekli 7/24 hassas kontrole tabi tutuldum. Ara sıra e-posta mesajı atıp beni bazı operasyonlarda kullanacaklarını, hazır beklememi, kabul etmez isem ve bunu herhangi bir yada birileri ile paylaşırsam beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler. Aynı Danıştay saldırısında kullandıkları Alparslan Aslan gibi, yada Zirve Katliamını yapan Emre Günaydın gibi, yada Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast yada Rus Büyükelçi Karlov’u öldüren Mevlüt Mert Altıntaş gibi. Örgütün tetikçi tarlasında hasatını bekleyen çok sayıda aday bulunuyor. Halen de durum böyledir.

Aileme bir şey yapacaklarını çok iyi bildiğim için sesimi çıkaramadım. Savcılığa da gidemedim. Sadece MİT İSTANBUL BÖLGE BAŞKANLIĞI’na 2 sayfalık bir not ile bilgi verdim ama önlem alınmadı. Bu örgüt boşa konuşmaz. Eğer tehdit ediyorsa gereğini yapar. Çünkü ellerinde her türlü imkan, lojistik destek, tetikçi, maske, para, yardım ve yaltakçı, uluslararası destek ne ararsanız vardır. Son derece ciddiye alınması gereken bir örgüt olduğunu kamuoyu yeni yeni kavrıyor. Ama ben o zamanlar bu örgütün bir ahtapotun kolları gibi her yanı sardığına emin oldum. İletebildiğim her yere iletmeye çalıştım.

Özellikle çok pahalı olan ÇOK GİZLİ UYDU HABERLEŞME SİSTEMLERİ’ne bile erişimlerinin olması bu örgütün CIA yada onunda üstünde bir ÜST AKIL / KÜRESEL GÜÇ tarafından taşeron olarak kullanıldığını anlamama yetti. Gücümün çok üzerinde savaşamayacağım bir yapı ile karşı karşıyaydım ve tek çarem dediklerini yapacakmış gibi hareket etmekti. Anladığım kadarı ile benim ile ilgili planları beni rezervde tutup bazı ses getirecek suikast eylemlerinde tetikçi olarak kullanmaktı ancak bu talimat uzun süre gelmedi. Son mesaj attıklarında bana bir liste gönderdiler ve içlerinden tanıdığım ve birebir görüştüğüm kişiler olup olmadığını sordular. Hiçbiri ile birebir görüşmem olmadığını cevaben gönderdim.

Bu yazışmalarımı ileride başıma bir şey gelirse diye hard diskimde silmeden muhafaza ediyordum ama ne hikmetse Ergenekon davasından tutuklandığım esnada kullandığım tüm hard diskler delil klasörüne resmi olarak kaydolduğu halde istihbari faaliyetlerimle ilgili tuttuğum tüm arşivim ve yazışmalarımın olduğu hard disk delil klasörüne kaydedilmedi. FETÖCÜ İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANI Ramazan Akyürek ve ekibi tarafından alıkonuldu ve halen akibeti hakkında hiç kimsenin bir bilgisi bulunmuyor.

Bu listede Alevi, Sünni ve Yahudi din ve kanaat önderleri, bir takım AKP ve diğer partilerden siyasetçiler, bazı bürokratlar, Milletvekilleri, bazı Gazeteciler olmak üzere kalabalık bir listeydi. İçlerinde merhum Hrant Dink ve Muhsin Yazıcıoğlu’da vardı. Sayısını hatırlayamıyorum. Liste gelince beni bu liste içinden birilerine suikast düzenlettireceklerini anladım. Tek çarem ya yurt dışına çıkmaktı yada ikametimi başka bir ile almaktı. Yurt dışına çıkma imkanım o dönem için yoktu ben de Düzce’ye taşınarak kendimce bu sorundan kurtulmaya karar verdim. Ancak orada da hassas kontrol devam etti. Tahminlerime göre beni tetikçi olarak kullanmaktan vazgeçip başka bir amaç ile kullanmaya karar verdiler. Yada benim bilmediğim başka planları vardı. Bunu bu küresel gücün derin merkezi bir gün ifşa olursa umarım öğrenirim. Yada her zaman olduğu gibi tarihin tozlu raflarında beklemeye devam edecektir.

2008 yılının Ocak ayına kadar göz hapsi ve hassas kontrol devam ettirildi. Ancak sanıyorum benimle ilgili operasyonel planları ya birileri tarafından durduruldu yada yukarılarda bir yerlerde uygun bulunmadı (Nedendir bilemiyorum) beni de meşhur Ergenekon tiyatrosuna figüran yaptılar. Tutuklayıp pasifize etmeyi herhalde daha uygun görmüş olacaklar ki böyle bir tasarrufta bulundular. Belki onlar için robot bir tetikçi profiline çok uygun değildim, belki de bilmediğim başka bir sebebi vardır.

Ama tek bildiğim benimle beraber ülkenin onlarca aydını, askeri, polisi, gazetecisi, milletvekili, bürokratı bu tiyatroda benimle aynı akibeti paylaştılar. Ondan sonrası malum hikaye. Silivri Dinlenme Tesislerinde 3 yıl 1 haftalık hapis hayatı, ardından 11 sene 15 günlük mahkumiyet kararı süreci yaşadım. Allahtan hükümet ile örgüt menfaat çatışmasına girdiler ki biz de bu çatışmadan sıyrılıp hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama bu menfaat çatışması ne kadar sürer bilemiyorum. Gün gelir savaşan taraflar tekrar barış çubuğu içerse belki bize yine Silivri yolları çıkabilir.

Değerli okuyucular, bunu neden anlatıp zamanınızı çaldım. Kısaca onu da izah edeyim.

Burada bahsedilen örgüt alnı secdeye değen mütedeyyin vatandaşlardan oluşmuyor. Bugün gelinen noktada tüm vatandaşlarımız bunu çok iyi anlamıştır umarım. Bu örgüt ABD ve AVRUPA istihbarat servisleri için maymuncuk yani anahtar görevi üstlenen bir casusluk şebekesidir. Ellerindeki teknik imkan ve kabiliyet bugün MİT’te dahi yoktur. Buna emin olabilirsiniz. Yeri geldiğinde örgüt, küresel güçleri, küresel güçlerde örgütü kullanıyor. Ancak küresel güçlerin Ortadoğu planlarında önemli bir yeri var. Bu nedenle bu planlar devam ettiği müddetçe bu işbirliği devam edecektir.

Bu nedenle tüm vatandaşlarımızın Sayın Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı MİLLİ SEFERBERLİĞE iştiraki son derece önemlidir. Bugün gerekli önlemler alınmaz ise küresel güçlerin elinde sömürge olmaktan öteye geçemeyiz. Kemalisti, AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi demeden bu ortak düşmana karşı birlik olmalıyız. Her ne kadar siyasi düşünceler farklı olsa da ülke menfaatleri için bunu düşmanı defedene kadar rafa kaldırmalıyız. KANDIRILMAYA İZİN VERMEDEN, DOLMUŞA VE TUZAKLARA DÜŞMEDEN, Ergenekon ve Balyoz gibi hatalar yapmadan akılcı politika ve stratejilerle hareket etmeliyiz. Çünkü bu ordunun silahlı kuvvetlerini ve dinamik gücünü felç ederseniz yarın para verseniz de kimse size paralı askerlik yapmaz.

Yazdıklarımı okuma zahmetine katlandığınız ve zaman ayırdığınız için teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

CIA DOSYASI /// TEOMAN ALİLİ : Ey CIA !!!


Ey CIA!!!

Teoman Alili

CIA başkanı geldi, ABD Genelkurmay başkanı geldi memleketi "yeniden ABD’nin projelerine dahil mi oluyoruz" sorusu sardı. Hatta "Vatan Savaşı"na "Saray Savaşı" yaftası yapıştıranlar çoktan Türkiye’yi ABD hizmetine soktular bile. Kafa, illa bağımlı olmaya çalışınca başka yol görünmüyor tabi. Meselenin esası kaçıyor ve nesnelliğin yerini öznellik alıyor. Tayyip Erdoğan ne derse o olur yada Erdoğan nereye isterse Türkiye o yöne gider mantığı yanlış. Bugün esas olan çöken ABD emperyalizmi yerine gelişen Avrasya birliğidir. Artık tek kutuplu dünya yok ama iki kutuplu dünya da yok. Yani ABD’nin karşısına Rusya veya Rusya ile Çin ittifakı değil hem ekonomik hem siyasi anlamda büyüyen Avrasya ittifakı dikiliyor. Bunu en iyi gören güç elbette ABD. Washington son durumu gördüğü için ittifaka kama sokmaya çalışıyor ama başarması zor çünkü kendi ittifak alanı Avrasya cephesine gidiyor. Dahası hem Çin hem Rusya’nın en önemli projeleri ABD ittifak alanının tam merkezinden geçiyor. Bu yüzden hem Rusya hem Çin dönüşü olmayan projeleri için her zamankinden çok Türkiye ve Balkanlara ihtiyaç duyuyor. Ortadoğu’da ise mevcut sınırları korumak stratejik duruşları için önemli. Kolaylaştırmak için maddelerle anlatalım;

*NATO çatırdıyor ve bunu artık ABD’de yakından görüyor ve açıklamalarına yansıyor.

*Süper devletler için çöküşün başlangıcı etki alanları veya güttükleri ülkeleri kaybetmeleriyle başlar. Unutulmamalı, önce Varşova Paktı çöktü sonra SSCB. Bugün de önce NATO çatırdıyor.

*Varşova Paktı’nın çöküşünü hızlandıran doğu Avrupa ülkelerinin SSCB’den uzaklaşmasıydı. Bugün NATO içinde ortak operasyon yapma ihtimali iyice zorlaştı çünkü ülkeler arasında stratejik farklılıklar derinleşti. Almanya, Fransa, Türkiye ve ABD çok konuya farklı bakıyor. Bu ülkelere dış halkadan İtalya ve İspanya’yı da katabiliriz.

*NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü olan Türkiye, NATO’nun en büyük düşmanı olarak gösterilen Rusya ile ortak askeri operasyonlar yapıyor üstelik operasyonlar için uzun süreli anlaşmalara gidiliyor.

*Türkiye uzun menzilli füze veya hava saldırılarına karşı Rus hava savunma sistemi alma konusunda çalışmalar yapıyor. Rus sistemleri Rusya veya en yakın müttefiklerine karşı kullanılmayacağına göre Türkiye tehtidin nereden geldiğini görüyor.

*Vaktiyle ABD’nin en iddialı projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını yürüten AKP yönetimi bugün projenin en büyük karşıtlarının ittifakı olan Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yöneliyor.
*Balkanları kasıp kavuran Soros etkisinin yerini ulusal çıkışlar alıyor. "Stop Soros" isimli gençlik örgütleri yayılıyor.

*Rusya’nın en önemli projesi olan Türk Akımı doğalgaz boru hattının merkezinde Türkiye var. Üstelik proje kadim imparatorlukların mirasını birleştiriyor. Slav, Türk, Makedon ve Macar kadim tarihi aynı hat üzerinde buluşuyor.

*Tarihi İpek Yolu için Çin harekete geçmiş durumda. Çin için bin yıllık tarihi amaç günün ekonomisyle birleşiyor. Türkiye o projenin de merkezinde.

İşte bütün bu maddeleri hatırladıktan sonra öncelikle CIA’ya sesleniyorum ve diyorum ki; eyyy CIA; yapmanız gereken tek şey tarihsel gerçekliğe boyun eğmek ve Avrasya çağının gerçeklerine boyun eğmek. Bunun için;

*ABD, ABD’dir, Türkiye, Türkiye’dir gerçeğini görmelisiniz. Türkiye artık tarihsel gerçeği keşfetmiştir.

*Türkiye’deki gladyo teşkilatınız FETÖ bir gecede Türk gücüne yenildi, deşifre oldu.

*"Kara gücünüz" PKK, Türkiye sınırlarında hendeklere gömüldü.

*Türk Ordusu, Fırat Kalkanı ile IŞİD’e de, PKK’ya da gücünü gösterdi.

*Ortadoğu’nun toprak bütünlüğüne saygı göstereceksiniz. Bölgede saygınlık kazanmak istiyorsanız IŞİD ve PKK’ya karşı yapılan operasyonlara destek vermelisiniz. PKK’ya silah vermeyi kesmelisiniz.

*İran düşmanlığından ve İran düşmanlığı kışkırtıcılığından vazgeçmelisiniz. Müslümanları mezheplerine göre çatıştırmaktan kaçınmalısınız.

*Ekonomik olarak Avrasya çağının gerçeklerine uymak durumundasınız. Küresel dayatmalardan vazgeçmelisiniz.

Demem o ki; artık çağ değişti. İstanbul’un fethinden sonra biten ortaçağ gibi, Türkiye ile Avrasya arasında yeni başlayan süreç atlantik çağını bitiriyor. Artık bu duruma direnen kim olursa olsun çöker.

Teoman Alili
ulusalkanal.com.tr

RESEARCH DOCUMENT : CIA Covert Aid to Italy Averaged $5 Million Annually from Late 1940s to Early 1960s, Study Finds


CIA Covert Aid to Italy Averaged $5 Million Annually from Late 1940s to Early 1960s, Study Finds

Previously Unpublished Draft Defense Department History Explores U.S. Policy toward Italy, Spotlights Role of Flamboyant Envoy, Clare Boothe Luce

Despite Rhetoric, Eisenhower Was Not Prepared to Intervene Militarily to Block Communists Short of Forcible Seizure of Power, Study’s Author Concludes

Posted February 7, 2017
National Security Archive Electronic Briefing Book No. 579
Edited by Dr. Ronald D. Landa
For more information: nsarchiv@gwu.edu, 202.994.7000

Clare Boothe Luce, U.S. envoy to Italy from 1953-1956, was as famous for her glamour and blunt speaking as for the distinction of being the first woman to represent the U.S. in a major diplomatic post. (Undated photo from the Carl Van Vechten collection, Library of Congress)

Washington, D.C. February 7, 2017 – CIA covert aid to Italy continued well after the agency’s involvement in the 1948 elections – into the early 1960s – averaging around $5 million a year, according to a draft Defense Department historical study published today for the first time by the National Security Archive at The George Washington University.

The study, declassified in 2016, focuses on the role of Clare Boothe Luce as ambassador to Italy, 1953-1957. In addition to overseeing a program of covert financial support to centrist Italian governments, she used the awarding of contracts under the Department of Defense Offshore Procurement Program to weaken the Italian Communist Party’s hold on labor unions. The author concludes that the Eisenhower administration, faced with the possibility of civil war in Italy or the Communist Party coming to power legally, was "willing to intervene militarily only if the Communists seized power forcibly and then only in concert with other European nations."

Today’s posted document was written by Dr. Ronald D. Landa, formerly with the State Department’s Office of the Historian and the Historical Office of the Office of the Secretary of Defense. It is one of three drafts he prepared for the latter office that were intended as chapters in a monograph on United States policy toward Europe during the Eisenhower administration. Landa finished the drafts in 2011 and early 2012. Declassification review took another 3-4 years. Budgetary limitations prevented completion and publication of the book.

This posting and two subsequent ones–on United States policy leading to the 1956 Hungarian Revolution and on its policy during the Hungarian Revolution–focus on issues with a military dimension not covered by volumes in the official series, History of the Office of the Secretary of Defense. They are of added interest given the author’s access to classified U.S. records, although readers will notice that certain information has been redacted by U.S. Government reviewers. Dr. Landa also researched a variety of open materials, including the Central Intelligence Agency’s CREST database, the Declassified Documents Reference System, the Digital National Security Archive, and British records at The National Archives in London.

Alcide de Gasperi, a Christian Democrat, was Italy’s prime minister from 1945-1953. In 1947, he removed all Communists and Socialists from his Cabinet. Behind him, with arms folded, is Minister of Interior Mario Scelba who later became prime minister himself (1954-1955). (Photographer and date unknown)

The National Security Archive is grateful to Dr. Landa for making these draft studies available so they could become part of the ongoing scholarly exploration of the U.S. role in Europe during a critical phase of the Cold War.

AUTHOR’S NOTE

My work as a historian at the State Department (1973-1987) and in the Office of the Secretary of Defense (1987-2012) made me aware that U.S. efforts in the years after World War II to reduce the power of the Italian communist party, as well as other aspects of U.S. policy, were not adequately treated in the Foreign Relations of the United States volumes and other publications. I therefore tried to broaden the range of material researched, primarily by utilizing CIA records and by closely examining Clare Boothe Luce’s extensive personal collection at the Library of Congress and records at the National Archives from her tenure as ambassador.

A correction is needed on page 2. Luce was the second, not the first, female member of the House Armed Services Committee. On page 53, I left open the question of whether her claim of suffering from lead poisoning was genuine or a hoax. The second volume of Sylvia Jukes Morris’ biography, Price of Fame (2014), argues persuasively that it was genuine.

Ronald D. Landa

READ THE DOCUMENTS

Document 1

"Shots from a Luce Cannon": Combating Communism in Italy, 1953-1956

Source: Historical Office, Office of the Secretary of Defense

Draft historical study by Dr. Ronald D. Landa of U.S. policy toward Italy from 1953-1956

Document 2

Working Bibliography for "Shots from a Luce Cannon"

Source: Historical Office, Office of the Secretary of Defense

Draft bibliography attached to Dr. Ronald D. Landa study on U.S. policy toward Italy from 1953-1956

CIA DOSYASI /// ‘CIA’in Suriye’deki adamı’ yaşadıklarını anlattı : Obama’dan bir şey isteyen onu a rıyormuş !


‘CIA’in Suriye’deki adamı’ yaşadıklarını anlattı: Obama’dan bir şey isteyen onu arıyormuş !

"CIA’in Suriye’deki adamı" Ebu Ahmed, Suriye’de yaşadığı deneyimlerini ve şimdiki hayatını anlattı. Ebu Ahmed, "bir zamanlar ABD’nin evrenin hakimi olduğunu sanıyordum. Artık öyle düşünmüyorum" diyor.

Bir zamanlar istihbarat görevlilerinin ona fikirlerini sorduğu, Suriyeli "muhalif" liderlerinin yardım istediği Ebu Ahmed, yaşadıklarını şimdiki hayatını anlattı.

Gerçek kimliği açıklanmayan, bir zamanlar "CIA’in Suriye’deki adamı" olduğu söylenen Ebu Ahmed için, eskiden "Barack Obama’dan bir şey istiyorsanız, Ebu Ahmed’i arayın" denildiği belirtiliyor.

Financial Times‘a konuşan Ebu Ahmed, eski günlerinden bahsederek, "şimdi bizim gibileri, tarihin çöplüğündeki yerini alıyor" diyor.

‘ÇANTALARLA BİNLERCE DOLAR TAŞIYORDUM’

Ebu Ahmed’in 2 yıl boyunca Suriye’deki askeri operasyonların planlanmasında görev aldığı, silah dağıttığı, CIA’in aracısı olarak çalıştığı söyleniyor. Sonrasındaysa hapse atılıyor.

Hapse atılmasından önce Suriye’ye gidip gelerek cihatçılarla çantalarla yüzlükler halinde dolar taşıyan Ebu Ahmed’in, hapisten çıktıktan sonra gözden düştüğü kaydediliyor.

‘OBAMA’NIN SEÇİMLERİ MESELEYİ KARMAŞIKLAŞTIRDI’

Ebu Ahmed’in hikayesinin, ABD bürokrasisinin Suriye konusundaki bölünmüşlüğünü ve Türkiye ile ABD arasındaki ayrımları gösterdiği söyleniyor.

Suriye’deki çatışmaların 6 yılda "sokak protestoları" olmaktan çıkarak, "bölgeyi ve dünyayı dönüştüren bir iç savaşa" dönüştüğü söylenirken, 5 BM Güvenlik Konseyi daimi ülkesinden 4’ünün Suriye’yi bombaladığına dikkat çekiliyor.

Suudi Arabistan ve İran gibi bölgesel güçlerin Suriye’ye milyarlarca dolar yatırarak, "vekalet savaşı" yürüttükleri söylenen yazıda, olayların karmaşıklaşmasında Obama’nın seçimlerinin payı olduğu söyleniyor.

Obama’nın Suriye’de savaşa girmek istememesi, ancak bölgedeki varlığını sürdürmek istemesiyle, ABD’nin "bir ayağı içeride, bir ayağı dışarıda" bir hale geldiği ve bunun sorunlu bir durum yarattığı öne sürülüyor.

‘EBU AHMED GİBİ SURİYELİLER BUNUN SONUÇLARINI YAŞIYOR’

Yazıda, Ebu Ahmed gibi Suriyelilerin, bu ikilemin sonuçlarını yaşadığı savunulurken, Ebu Ahmed’in 2013 yılında "ılımlı muhalifleri" silahlandıran ve onları finanse eden gizli bir CIA programına dahil olduğu, başka "komutanlarla" birlikte ABD’ye sırtını verdiği söyleniyor.

Ebu Ahmed’in, Libya’da 2011 yılında olduğu gibi, ABD’nin kendilerine tam destek vereceğini düşündüğü, ancak Muammer Kaddafi’nin düşürülmesine benzer bir olay yaşanmamasıyla, "kumarı kaybettiği" belirtiliyor.

ŞU ANDA TÜRKİYE’DE YAŞIYOR

Ebu Ahmed’in hala Türkiye’nin güney şehirlerinden birinde yaşamakta olduğu söylenen yazıda, "günlük rutinine sadık kaldığı" ve "ordu" alışkanlıklarını bırakmadığı aktarılıyor.

Ebu Ahmed, "eskiden ABD’nin evrenin hakimi olduğunu düşünürdüm. Bana şimdi hatalı mıydım diye sorarsanız, evet, hatalıydım" diyor.

Eskiden CIA’e çalışmakta olan Ebu Ahmed, "benim umrumda olan şey ABD ile iyi bir ilişkim olmasıydı. Onlar bana silah veriyordu, ben onları Suriye’ye götürüyordum. Türkiye’nin ABD’lileri sevmemesi ya da ABD’lilerin Türkiye’yi sevmemesi gerçeği – bunların hiçbiri benim için önemli değildi. Bunlarla ilgilenmiyordum. Ne yazık ki işler böyle işlemiyormuş" şeklinde konuşuyor.

‘ESAD’IN ZAFERİ ABD ETKİSİNİN AZALMAKTA OLDUĞUNA DAİR BİR SİMGE’

Yazıda, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ve Rusya’nın Suriye’deki zaferinin, "yalnızca bir insani trajedi" olmadığı, aynı zamanda ABD’nin bölgedeki etkisinin azalmakta olduğuna dair bir simge olduğu öne sürülüyor.

Türkiye ve Rusya arasındaki diplomatik görüşmelerden ABD’nin dışlandığı hatırlatılan yazıda, ABD’nin geçmişteki müdahalelerinin, "özellikle de Irak işgalinin", yarattığı sorunların görüldüğü, ancak Suriye ile birlikte kısmi müdahalelerde bile büyük sorunlar yaşanabileceğinin anlaşıldığı söyleniyor.

‘SADECE TAKTİKLER VAR, STRATEJİ YOK’

FT‘ye konuşan eski ABD yetkilileri, farklı departmanların belirsiz farklı amaçları olduğunu, bu sebeple ABD’nin ne yaptığından emin olamadığını öne sürüyor.

Eski bir bölge diploamatı, ABD’nin Suriye ile ilgilenmediği algısının doğru olmadığını belirterek, Halep gibi yerlerde en ufak detayları bile umursadıklarını söylüyor.

Ancak bu diplomata göre, "ABD’nin Suriye politikasındaki sorun, her zaman başka yerlerde de gördüğü gibi sadece taktiklerin olması, strateji bulunmaması".

‘SAKALLI HER ŞEYDEN ŞÜPHE DUYUYORUM’

Ebu Ahmed’in kendisini iyi bir nişancı olarak gördüğü, yolsuzluğa hoş görü gösterediğini savunduğu ve "İslamcılardan şüphe duyduğu" söyleniyor. Yazıya göre Ebu Ahmed bunu "sakallı her şeyden şüphe duyuyorum" şeklinde ifade ediyor.

FT‘ye konuşan diğer cihatçıların, bu sebeple Ebu Ahmed için "laik aşırıcı" dedikleri söyleniyor.

Görüşülen diplomat, Ebu Ahmed’e yapılacak operasyonlar sorulduğunda, anında kaç mermiye ihtiyaç olduğu ve kaç savaşçı bulunduğu, nasıl yaklaşılması gerektiği gibi bilgileri verdiğini kaydediyor.

‘BENİM İÇİN SATRANÇ OYNAMAK GİBİYDİ’

2011 yılında Suriye’de olaylar başladığında, "muhaliflerin" elindeki kuzeydeki bölgelere giden Ebu Ahmed, o zamanlar "hiçbir fikri olmadığını", "nasıl ateş edileceğini bile bilmediğini", "silah eğitiminin hiç ilgisini çekmediğini" söylüyor.

Ancak Ebu Ahmed’in, ABD’nin ilgisini çeken yeteneğinin, "taktik ve lojistik" becerisi olduğu öne sürülüyor. Ebu Ahmed "sahada kaç kişi olduğunu, ne kadar mühimmat kullanabileceklerini ve en önemlisi kaç kişinin gerçekten savaşacağını söyleyebiliyordum" diyor.

Ebu Ahmed, CIA ile Suriye’de yaptığı işbirliği için, "benim için satranç oynamak gibiydi, satranç oynamayı severim" diyor.

‘YOLSUZLUK, İSLAMCI GRUPLAR, KATAR VE TÜRKİYE…’

2012 yılında hava saldırısında yaralanan ve 10 gün bilincini kaybeden Ebu Ahmed’in, sonrasında olaylardan memnuniyetsizlik duymaya başladığı iddia ediliyor.

Ebu Ahmed pek çok grupta yolsuzluğun başladığını, İslamcı grupların Katar ve Türkiye’nin desteğiyle yükseldiğini söylüyor. Ebu Ahmed’e göre İslamcı grupların ön plana çıkmasının sebebiyse ideolojileri.

Bu dönemde Türkiye’nin sınırının gevşekliği sebebiyle, cihatçıların güçlenmeye başladığı söylenen yazıda, bu grupların arasında El Kaide bağlantılı El Nusra Cephesi ve IŞİD de sayılıyor.

‘ÇOK APTALDIK’

Ebu Ahmed, "biz çok aptaldık, ben de çok aptaldım" diyerek, "ne düşüyordum ki? Rejim düşecek sanıyordum ve başladığımız yere dönecektik. Geri döndüğümde El Nusra ve IŞİD’in yayıldığını gördüm ve onların bir sürü planı vardı. O zaman bunlara karşı operasyonlar yapılması gerektiğini anladım" şeklinde konuşuyor.

Ebu Ahmed’in ibadet etmediği yönündeki dedikodular sebebiyle sorgulanmaya başladığı aktarılırken, bu sebeple kendisi için endişelenen üst düzey isimlerin, onu Türkiye’ye gönderdikleri aktarılıyor.

O dönemlerde ÖSO içerisinde olan Ebu Ahmed’in, burada bir Suudi istihbarat görevlisiyle tanıştığı, IŞİD’e karşı planların yapılmaya başlandığı söyleniyor.

‘CIA BENİ ARADI, HAKKIMDA HER ŞEYİ BİLİYORLARDI’

2013’ün sonlarında IŞİD Suriye’de varlığını artırırken, Ebu Ahmed’in CIA tarafından arandığı söyleniyor. İddiaya göre dahil edildiği CIA programının merkeziyse Adana’da.

Burada üç kişinin kendisiyle bir restoranda tanıştığını söyleyen Ebu Ahmed, "çok iyilerdi, hakkımda her şeyi zaten biliyorlardı" diyor.

CIA konuyla ilgili yorum yapmaktan kaçınırken, Washington merkezli bir kaynak, Ebu Ahmed’in CIA için çalıştığını doğruluyor, ancak kendisi için "yalnızca Suriyeli bir aracı" diyor.

‘MÜŞTEREK OPERASYON MERKEZİ’NE DAHİL EDİLDİM’

Ebu ahmed’in gizli bir operasyon odasına dahil edildiği, burada İngiltere, Fransa, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin de dahil olduğu bir ittifak kurulduğu söyleniyor. Bu ittifakın amacınınsa "ılımlı muhalifleri desteklemek" olduğu söyleniyor.

Operasyonun ismininse "Müşterek Operasyon Merkezi (MOM)" olduğu aktarılıyor. Bu operasyon merkezinin, bir yıl önce Ürdün’de kurulana benzer yapıda olduğu aktarılıyor.

Başlangıçtan itibaren operasyonda büyük sıkıntılar yaşandığı, Türkiye’nin Suriye’yle olan 800 kilometrelik sınırını kontrol etmede güçlükler olduğu bildiriliyor.

Bunun yanısıra, ülkelerin yerel gruplarla işbirliklerinin meseleyi daha da karmaşıklaştırdığı, cihatçıların rolünün engellenemediği, silah akışını kontrol etmenin de imkansız olduğu belirtiliyor.

International Crisis Group’tan Noah Bonsey, "program boyunca ülkeler arasında hatta hükümetlerin kendi içlerinde anlaşmazlıklar vardı" diyerek, "muhaliflerin" başarısız olduklarını, ancak onları destekleyen ülkelerin de en az muhalifler kadar parçalanmış halde olduklarını belirtiyor.

‘OPERASYON MERKEZİNİN YERİ TÜRKİYE’DE BİR VİLLAYDI’

Ebu Ahmed’in MOM’un Suriye’deki "muhalifleri" birleştirebileceğini umduğu söylenirken, operasyon merkezinin yerinin Türkiye’nin güneyindeki bir villa olduğu öne sürülüyor.

İddiaya göre burada "muhalif" komutanlar, istihbarat görevlileriyle "uzun oval bir masada savaş planlarını öneriyor ve silah istiyor".

"Ilımlı" olduğu onaylanan "muhaliflerin", ayda 150 dolar civarında para aldığı, bunun "komutanlar" içinse 300 dolar olduğu öne sürülüyor. Ebu Ahmed "bize hiç nereye gideceğimizi söylemezlerdi" diyerek, dışarısı görülmeyen araçlarla "casus filmi gibi" bir yerden bir yere götürüldüklerini söylüyor.

Ancak Ebu Ahmed, zamanla yolları öğrenmeye başladıklarını aktarıyor.

‘MOM BÜROKRASİSİ SORUN OLMAYA BAŞLADI’

Başlangıçta atmosferin daha yumuşak olduğu, "Türklerin komutanların binada uyumasına izin verdiği", bu sayede haritalar ve planlar üzerine yapılan toplantıların bitirilebildiği kaydediliyor.

Ancak kısa zaman içerisinde "MOM bürokrasinin muhalifler için sorun olmaya başladığı", yabancı temsilcielrin planları onaymamaya başladığı ve mühimmat ve silah yardımlarının verilmediği öne sürülüyor.

Kimi "muhalifler" ve diplomatlarsa, sorunun tam tersi olduğunu, cihatçıların MOM aracılığıyla yozlaştıklarını savunuyor. Bunun sebebininse MOM aracılığıyla ÖSO’ya yapılan büyük yardımlar olduğu iddia ediliyor.

‘FAZLADAN PARA ALMAK İÇİN SAYILARI ŞİŞİRDİLER’

Ebu Ahmed, ÖSO yöneticilerinin, birliklerinin sayılarını yüksek göstererek fazladan para aldıklarını, böylece aldıkları silahların bir kısmını da karaborsada sattıklarını belirtiyor.

Bunların çoğununsa IŞİD’in eline geçtiği, El Nusra Cephesi gibi grupların da kendi paylarını aldığı aktarılıyor.

"CIA bunu biliyordu" diyen Ebu Ahmed, "tabii ki MOM içerisindeki herkes biliyordu. Bu iş yapmanın maliyetiydi" şeklinde konuşuyor.

Ebu Ahmed, "diyordum ki şu kişi 300 savaşçım var diyor ancak 50 tane var. Bu adam şunu yapıyor… böyle herkesi utandırıyordum" diyerek, kendisinin yolsuzlukları açığa çıkardığını öne sürüyor.

Eskiden CIA’e çalışan Ebu Ahmed, "Suriyeliler kızıyorlardı ve diyorlardı ki ‘o ABD ajanı, bir muhbir – nasıl bizimle böyle konuşuyor’" diyerek kendisine gösterilen tepkileri aktarıyor.

Yazıda Ebu Ahmed’in "söylediği kadar temiz olup olmadığının bilinmediği" belirtilirken, buna karşılık pek çok "muhalif komutanın" Türkiye’de büyük evleri olduğu, yeni arabalar kullandıkları, en son model telefonları olduğu kaydediliyor.

‘MOM İÇERİSİNDE ÇATLAKLAR ARTTI’

Yazıda MOM içerisindeki çatlakların giderek arttığı, herkesin farklı amaçları olduğu söyleniyor.

Ebu Ahmed’in arkadaşı Ebu Ömer, "bir çocuk MOM odasına girip ABD’nin kimi desteklediğini, Türklerin ne istediğini ya da Suudilerin ne için uğraştığını anlayabilirdi" diyor.

Bu ülkelerin farklı grupları birbirlerinden habersiz desteklemeye çalıştığı, MOM’unsa bunun için yasal örtü oluşturduğu öne sürülüyor.

‘EN KÖTÜ AYRIM TÜRKİYE VE ABD ARASINDAYDI’

Yazıda, en kötü ayrımın, Türkiye ve ABD arasında olduğu söylenirken, bu ayrılığın IŞİD Musul’u ele geçirdikten sonra başladığı belirtiliyor.

ABD’nin IŞİD’e karşı YPG’yi desteklediği belirtilen yazıda, ABD’nin YPG’yi seçme sebebinin "İslamcıların sızması hakkında endişe duyulmaya gerek olmaması" olduğu savunuluyor.

Türkiye’nin bu duruma sinirlendiği ve YPG yerine ÖSO’nun desteklenmesinden yana olduğu öne sürülüyor.

‘ABD’LİLER YPG’NİN NEDEN SORUN OLUŞTURDUĞUNU GERÇEKTEN ANLAMIYORLARDI’

ICG’den Bonsey, ABD ve Türkiye’nin birbirlerini "samimi olarak anlamadığını" söylerken, ABD’li yetkillerin "gerçekten YPG’yi desteklemenin neden Türkiye için sorun olduğunu anlayamadığını" öne sürüyor.

Türklerinse, sınır geçişlerini kontrol etmemeleri sebebiyle ABD’nin gösterdiği tavrı anlayamadığı iddia ediliyor. ABD’nin Türkiye’den cihatçıların kullandığı sınırları kontrol etmesini istediği öne sürülüyor.

ABD destekli gruplarınsa, bu kavga sırasında arada kaldıkları, İslamcı grupların desteğini de kaybettikleri belirtiliyor.

Ebu Ahmed, "MOM’a gitmekten nefret eder hale geldiğini", herkesin "birbirinin arkasından konuştuğunu" söylüyor.

‘CIA DESTEKLİ KOMUTANLAR TÜRKİYE İLE ÇALIŞMAKTA ZORLANDILAR’

Yazıda Ebu Ahmed ve Ebu Ömer gibi CIA bağlantılı isimlerin, Türkiye ile çalışmakta zorlandıkları söylenirken, Ebu Ömer’in oturma iznini yenileyemediği ve güvenlik listesine alındığı iddia ediliyor.

ABD’nin de kendilerine yardım etmediği, yardım talep ettiklerinde "meselenin kontrolden çıktığını" söyledikleri aktarılıyor.

Eskiden MOM toplantıları için Türkiye tarafından getirilen Ebu Ahmed’in, ABD ile yaşanan kavgalardan sonra "uluslararası toplantılara katılabilmek için kaçakçılara para ödemek zorunda kaldığı" öne sürülüyor.

‘EBU AHMED’İ TÜRKİYE TUTUKLADI’

Ebu Ahmed’in ABD-Türkiye kavgalarının artması üzerine, polis tarafından yakalandığı ve Türkiye’de tutuklandığı belirtiliyor.

Yazıda bu durum için "bir NATO müttefiki, Washington’ın yerel müttefiklerinden birini tutuklamış oldu" deniyor. Sonrasındaysa Ebu Ahmed hapishaneye götürülüyor.

CIA ise serbest bırakılmasını "sağlayamıyor". FT‘ye konuşan bir istihbarat kaynağı, CIA’in bunu "gerçekten denediğini" ancak başaramadığını söylüyor.

‘KİMSE ALMAK İSTEMİYOR’

Hapisten çıktıktan sonra gözden düşen Ebu Ahmed’in, bölgeyi terk etmeyi düşündüğü, ancak bunun da "kolay olmadığı" belirtiliyor.

Almanya’nın eskiden bağlantılı olduğu gruplar sebebiyle kendisini almadığı, ABD’li yetkililerinse Birleşmiş Milletler’e mülteci olarak kaydolmasını talep ettiği bildiriliyor.

Ebu Ahmed’in CIA bağlantılarıysa "yardım edemeyeceklerini" söyleyerek, "üzgünüz bu Dışişleri Bakanlığı meselesi, bunlar farklı departmanlar" diyor.

ÖZEL DOSYA : FETÖ ÖRGÜTÜNÜN ROBOTİK TETİKÇİLERİ CIA’NİN KONTROLÜNDE OPERASYON YAPIYOR /// TETİKÇİ ADAYINDAN AÇIKLAMALAR


Değerli Yurtseverler Merhaba;

Şu anda en popüler konu sanıyorum Fetullah Gülen ve Paralel Devlet’tir. Hangi gazeteyi hangi dergiyi açarsanız açın karşınıza mutlaka iki cephenin birbirlerine yönelttiği salvo ateşini okuyorsunuz. AKP hükümeti Fetullahçıları PARALEL DEVLET olmakla, Fetullahçılar ise AKP’lileri Faşist ve Anti-Demokrat olmakla suçluyor. Gerçi artık ses çıkaracak Fetullahçı Medyada kalmadı. Kalanların yarısı içerde yarısı CIA’nin korumasında ABD’de ve Avrupa’da. Özellikle taraflardan, Emre Uslu, Önder Aytaç, Süleyman Özışık, Ergün Güler, Nazlı Ilıcak, Abdurrahim Dilipak, Adem Yavuz Arslan, Bekir Hazar, Cem Küçük ve daha bilumum yazarlar kendilerine servis edilen belgelere dayanarak cephenin sıcak ateşini attıkları çıralarla daha da korluyorlar. Fetullahçı Basın üstadları ise şimdi ABD’nin korumasında oldukları için daha da hoyratça sergiliyorlar marifetlerini.

Peki Fetullah Gülen Cemaati yıllardır kamuoyunca bilinmesine rağmen neden şimdi gündeme geldi diye sormazlar mı adama. AKPARTİ hükümeti bunun sebebini KANDIRILMALARINA bağlıyor. Kimine göre bahane, kimine göre takiyye, kimine göre ise samimi düşünceler. Gören de 7 yaşındaki çocuğa elma şekeri verip elindekini almaya çalışıyorlar sanır. Nasıl bir kandırılma ise bu, anlaşılır gibi değil.

Ben Ergenekon Operasyonu başlamadan önce de Fetullahçı Yapılanma hakkında gerek Emniyet ayağı gerek Yargı ağı gerekse diğer unsurları hakkında ilgili kurumlara bilgi verip uyarmıştım. Sadece ben de değil hemen hemen her Ergenekon Sanığı hançerini yırtarcasına bu örgütün CIA TAŞERONU olduğunu söyledi. Sadece söylemedi eldeki delilleri de sundu. Ama Ergenekon Mahkemesinin biri dışında tüm üyeleri de zaten bu örgüt adına yargılama yapıyor olunca hiç biri dikkate alınmadı doğal olarak. Şimdi çoğu içerde dört duvar arasında volta atıp, geyik muhabbeti yapıyor.

Ergenekon Operasyonunda tutuklanıp mahkemeye çıktığımda da ilk savunmamda bu konuya tekrar dikkat çektim. Hatta o zaman kimselerin bilmediği, FETULLAHÇILARIN hedefinde olan kişilere nasıl yasadışı teknik takip yapıldığını ve bu takip ile elde edilen bilgilerin nasıl şantaj haline getirildiğini, itibar suikastleri düzenlendiğini, FETÖ’nün çok sayıda uyuyan hücresinin Türkiye’de gündemi değiştirecek operasyonlar için STAND BY durumunda beklediğini taa o zamanlar 2008 yılında başlayan mahkeme kovuşturmalarında dile getirmiştim. Ama herhalde sakalım olmadığı için ciddiyetim konusunda ikna edemedim. Daha doğrusu kime ne anlatacaksın.

Tutuklayan POLİS FETÖ’cü, iddianame düzenleyen SAVCI FETÖ’cü,, yargılayan HAKİM FETÖ’cü olunca boşa kürek çekmiş olduk.

FETÖ ÖRGÜTÜ ile ilgili Ergenekon Mahkemesine de ayrıntılı olarak bilgi verdim. Dikkat edin ilk bilgi verdiğim tarih 05 Mayıs 2009.

ERGENEKON HÜKÜMLÜSÜ ERKUT ERSOY’UN 24.09.2010 TARİHLİ MAHKEME İFADESİ İNDİRME LİNKİ : https://yadi.sk/i/4mRavLe-34dkNk

Yani Ergenekon Mahkemesinin başlamasından 7 ay sonra. Daha o zamanlar bu itibar suikastleri ve yasadışı ortam dinlemeleri kamuoyu tarafından bilinmiyordu. Fetullahçı Paralel Devlet lafları ortada yoktu. Ama bakıyorum şimdi herkesin ağzına sakız olmuş, bir Fetullahçı Şebekedir, bir Paralel Devlettir, bir CIA’dir, bir KÜRESEL GÜÇ’tür gidiyor.

Baktım ki başvurduğum tüm resmi kurumlar bir boşvermişlik içinde ben de durumun ciddiyetini Basın Kurumları ile paylaşmaya karar verdim. Hükümet, FETÖ’nün çok sayıda uyuyan hücresinin (Operasyonlar için rezerv bekletilen tetikçiler) olduğunun yeni farkına vardı. Belki daha önceden birileri kulaklarına üflemiştir ama o zamanlar can ciğer kuzu sarması olduklarından muhterem hocaya bunu konduramadılar sanırım.

Bildiğiniz gibi 19.01.2007 tarihinde bir saldırı sonucu merhum Hrant Dink aramızdan ayrıldı. Bu konuda Mahkeme bazı kararlar verdi. Dava yeniden görülmeye başlandı. Bu kararlara katılırız yada katılmayız ama daha da önemlisi saldırıdan sonra geride çok önemli sorular bıraktı.

Örneğin, saldırıyı gerçekleştirenlerin arkasında örgüt var mı yada varsa hangi örgüt var gibi !

Hrant Dink davası ile ilgili aslında sorulacak çok soru var. Ama burada dikkat edilecek nokta Hrant Bey gibi tehdit edilen yada risk altında olan biri hakkında devletin neden gerekli önlemleri almak istemediği. Bence sorunun özü burada yatıyor. Devletin benzeri bir çok olayda maalesef otorite boşluğunu görüyoruz, bu boşlukta maalesef zaman zaman yabancı zaman zaman yerli aktörler tarafından dolduruluyor. Nüfuz oyunları, manipülasyonlar vesaire.

Ben bu konuda az evvel de söylediğim gibi durumun ciddiyetini anlatmak için basın kurumlarına aktarmaya karar verdim. Aşağıda, Türkiye Gazetesi ile ilgili yapmış olduğum röportaj dökümün bir bölümü bulunuyor. Röportajın yapıldığı tarih : 17 Ocak 2014. Dikkatinizi çekerim daha o zamanlar AKP hükümeti ile FETÖCÜLER arasında meydan muharebesi daha başlamamış. Hükümet o zamanlar FETÖCÜ avına çıkmamıştı. Örgüt o zamanlar hala büyük oranda gücünü koruyordu. Polis, Asker, Bürokrasi içinde pusuda bekliyorlardı. Ben buna rağmen her türlü riski göze alarak hatta 2001 yılında bu örgüt tarafından kaçırılıp 3 gün boyunca işkence görmeme rağmen durumu basına ilettim. Doğal olarak FETÖCÜLERİN medyasından tek bir kişi bile ilgilenmedi. Diğer medya grupları da doğal olarak örgütün hışmından korktular. Bir tek cesur TÜRKİYE GAZETESİ çıktı. Ama onlarda benim anlattığım 1 saatlik röportajı kuşa çevirip 4 satırda okuyucularına servis ettiler. Tabi 4 satır röportajı okuyanlar doğal olarak hiçbir şey anlamadı. Beni de olayın göbeğinde olan asıl fail değil de oradan geçerken olaya şahit olmuş gariban vatandaş modunda aktardılar. Durum böyle olunca röportaj vermenin de kıymeti harbiyesi kalmadı.

İsteyenler için röportajın linkini aşağıda veriyorum.

MUHSİN YAZICIOĞLU DAVASI /// Erkut Ersoy : Muhsin Yazıcıoğlu ve Hrant Dink aynı ölüm listesindeydi ///

https://stratejikoperasyon.wordpress.com/2014/04/03/muhsin-yazicioglu-davasi-erkut-ersoy-muhsin-yazicioglu-ve-hrant-dink-ayni-olum-listesindey-di/

İLGİLİ HABERİN ORJİNALİ : http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/125030.aspx

Peki…

Röportajda aktarılmayanlar neydi diye soracak olursanız onu da kısaca aktarayım.

Daha önceki yazımdan hatırlayanlar bilirler, ben FETÖ ÖRGÜTÜ’nün ilgi alanına 2001 yılında girdim. Bu tarihlerde devlet için bazı istihbari faaliyetlerim vardı. Ne gibi faaliyetlerim olduğunu uzun uzadıya anlatmayacağım. İsteyenler Ergenekon İddianamesini ve delil klasörlerini inceleyebilirler.

İLGİLİ HABER LİNKİ AŞAĞIDADIR.

ÖZEL DOSYA : 17.05.2006 DANIŞTAY SALDIRISININ (ALPASLAN ARSLAN) FAİLİ FETÖ ÖRGÜTÜ’DÜR /// İŞTE DELİLLERİ ///

http://www.ozelburoistihbarat.com/ozel-dosyalar/ozel-dosya-17-05-2006-danistay-saldirisinin-alpaslan-arslan-faili-feto-orgutu-643

Örgüt önce kibarca kendileri için çalışmayı teklif etti, red ettim. Daha sonra örgüt beni kaçırarak 3 gün boyunca işkence yaptı. Ama istedikleri cevabı vermekte direndiğim için uzatmadılar ve öldürmeden bıraktılar. Anlaşılan ölüm işlerine yaramıyordu. Bu süreçte sürekli 7/24 hassas kontrole tabi tutuldum. Ara sıra e-posta mesajı atıp beni bazı operasyonlarda kullanacaklarını, hazır beklememi, kabul etmez isem ve bunu herhangi bir yada birileri ile paylaşırsam beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler. Aynı Danıştay saldırısında kullandıkları Alparslan Aslan gibi, yada Zirve Katliamını yapan Emre Günaydın gibi, yada Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast yada Rus Büyükelçi Karlov’u öldüren Mevlüt Mert Altıntaş gibi. Örgütün tetikçi tarlasında hasatını bekleyen çok sayıda aday bulunuyor. Halen de durum böyledir.

Aileme bir şey yapacaklarını çok iyi bildiğim için sesimi çıkaramadım. Savcılığa da gidemedim. Sadece MİT İSTANBUL BÖLGE BAŞKANLIĞI’na 2 sayfalık bir not ile bilgi verdim ama önlem alınmadı. Bu örgüt boşa konuşmaz. Eğer tehdit ediyorsa gereğini yapar. Çünkü ellerinde her türlü imkan, lojistik destek, tetikçi, maske, para, yardım ve yaltakçı, uluslararası destek ne ararsanız vardır. Son derece ciddiye alınması gereken bir örgüt olduğunu kamuoyu yeni yeni kavrıyor. Ama ben o zamanlar bu örgütün bir ahtapotun kolları gibi her yanı sardığına emin oldum. İletebildiğim her yere iletmeye çalıştım.

Özellikle çok pahalı olan ÇOK GİZLİ UYDU HABERLEŞME SİSTEMLERİ’ne bile erişimlerinin olması bu örgütün CIA yada onunda üstünde bir ÜST AKIL / KÜRESEL GÜÇ tarafından taşeron olarak kullanıldığını anlamama yetti. Gücümün çok üzerinde savaşamayacağım bir yapı ile karşı karşıyaydım ve tek çarem dediklerini yapacakmış gibi hareket etmekti. Anladığım kadarı ile benim ile ilgili planları beni rezervde tutup bazı ses getirecek suikast eylemlerinde tetikçi olarak kullanmaktı ancak bu talimat uzun süre gelmedi. Son mesaj attıklarında bana bir liste gönderdiler ve içlerinden tanıdığım ve birebir görüştüğüm kişiler olup olmadığını sordular. Hiçbiri ile birebir görüşmem olmadığını cevaben gönderdim.

Bu yazışmalarımı ileride başıma bir şey gelirse diye hard diskimde silmeden muhafaza ediyordum ama ne hikmetse Ergenekon davasından tutuklandığım esnada kullandığım tüm hard diskler delil klasörüne resmi olarak kaydolduğu halde istihbari faaliyetlerimle ilgili tuttuğum tüm arşivim ve yazışmalarımın olduğu hard disk delil klasörüne kaydedilmedi. FETÖCÜ İSTİHBARAT DAİRE BAŞKANI Ramazan Akyürek ve ekibi tarafından alıkonuldu ve halen akibeti hakkında hiç kimsenin bir bilgisi bulunmuyor.

Bu listede Alevi, Sünni ve Yahudi din ve kanaat önderleri, bir takım AKP ve diğer partilerden siyasetçiler, bazı bürokratlar, Milletvekilleri, bazı Gazeteciler olmak üzere kalabalık bir listeydi. İçlerinde merhum Hrant Dink ve Muhsin Yazıcıoğlu’da vardı. Sayısını hatırlayamıyorum. Liste gelince beni bu liste içinden birilerine suikast düzenlettireceklerini anladım. Tek çarem ya yurt dışına çıkmaktı yada ikametimi başka bir ile almaktı. Yurt dışına çıkma imkanım o dönem için yoktu ben de Düzce’ye taşınarak kendimce bu sorundan kurtulmaya karar verdim. Ancak orada da hassas kontrol devam etti. Tahminlerime göre beni tetikçi olarak kullanmaktan vazgeçip başka bir amaç ile kullanmaya karar verdiler. Yada benim bilmediğim başka planları vardı. Bunu bu küresel gücün derin merkezi bir gün ifşa olursa umarım öğrenirim. Yada her zaman olduğu gibi tarihin tozlu raflarında beklemeye devam edecektir.

2008 yılının Ocak ayına kadar göz hapsi ve hassas kontrol devam ettirildi. Ancak sanıyorum benimle ilgili operasyonel planları ya birileri tarafından durduruldu yada yukarılarda bir yerlerde uygun bulunmadı (Nedendir bilemiyorum) beni de meşhur Ergenekon tiyatrosuna figüran yaptılar. Tutuklayıp pasifize etmeyi herhalde daha uygun görmüş olacaklar ki böyle bir tasarrufta bulundular. Belki onlar için robot bir tetikçi profiline çok uygun değildim, belki de bilmediğim başka bir sebebi vardır.

Ama tek bildiğim benimle beraber ülkenin onlarca aydını, askeri, polisi, gazetecisi, milletvekili, bürokratı bu tiyatroda benimle aynı akibeti paylaştılar. Ondan sonrası malum hikaye. Silivri Dinlenme Tesislerinde 3 yıl 1 haftalık hapis hayatı, ardından 11 sene 15 günlük mahkumiyet kararı süreci yaşadım. Allahtan hükümet ile örgüt menfaat çatışmasına girdiler ki biz de bu çatışmadan sıyrılıp hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Ama bu menfaat çatışması ne kadar sürer bilemiyorum. Gün gelir savaşan taraflar tekrar barış çubuğu içerse belki bize yine Silivri yolları çıkabilir.

Değerli okuyucular, bunu neden anlatıp zamanınızı çaldım. Kısaca onu da izah edeyim.

Burada bahsedilen örgüt alnı secdeye değen mütedeyyin vatandaşlardan oluşmuyor. Bugün gelinen noktada tüm vatandaşlarımız bunu çok iyi anlamıştır umarım. Bu örgüt ABD ve AVRUPA istihbarat servisleri için maymuncuk yani anahtar görevi üstlenen bir casusluk şebekesidir. Ellerindeki teknik imkan ve kabiliyet bugün MİT’te dahi yoktur. Buna emin olabilirsiniz. Yeri geldiğinde örgüt, küresel güçleri, küresel güçlerde örgütü kullanıyor. Ancak küresel güçlerin Ortadoğu planlarında önemli bir yeri var. Bu nedenle bu planlar devam ettiği müddetçe bu işbirliği devam edecektir.

Bu nedenle tüm vatandaşlarımızın Sayın Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı MİLLİ SEFERBERLİĞE iştiraki son derece önemlidir. Bugün gerekli önlemler alınmaz ise küresel güçlerin elinde sömürge olmaktan öteye geçemeyiz. Kemalisti, AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi demeden bu ortak düşmana karşı birlik olmalıyız. Her ne kadar siyasi düşünceler farklı olsa da ülke menfaatleri için bunu düşmanı defedene kadar rafa kaldırmalıyız. KANDIRILMAYA İZİN VERMEDEN, DOLMUŞA VE TUZAKLARA DÜŞMEDEN, Ergenekon ve Balyoz gibi hatalar yapmadan akılcı politika ve stratejilerle hareket etmeliyiz. Çünkü bu ordunun silahlı kuvvetlerini ve dinamik gücünü felç ederseniz yarın para verseniz de kimse size paralı askerlik yapmaz.

Yazdıklarımı okuma zahmetine katlandığınız ve zaman ayırdığınız için teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

NATO DOSYASI : CIA belgelerinde dikkat çeken ‘Türkiye’ detayı


CIA belgelerinde dikkat çeken ‘Türkiye’ detayı

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) gizliliği kaldırılan belgelerinde, 1950’de Türkiye’ye NATO’da tam üyelik verilmesinin düşünülmediği tespit edildi.

CIA’in 22 Eylül 1950 tarihli "Çok Gizli" damgalı istihbarat notunda, kıta Avrupası ülkelerinin kendi askeri güçlerinin zayıflığının farkında olmalarına rağmen NATO‘nun coğrafi olarak genişlemesini istemedikleri görüldü.

Notlarda, Türkiye ve Yunanistan’a NATO’ya tam üyelik verilmesi yerine ittifakın Akdeniz kanadını korumak için iki ülkenin NATO‘nun askeri planlama görüşmelerine katılmaya davet edilmeleri hususunda bazı kıta Avrupası ülkelerinin anlaşmaya vardığı bilgisi dikkati çekti.

Türkiye, 18 Şubat 1952’de resmi NATO üyesi oldu.

CIA DOSYASI : CIA, Papa suikastını medya notlarından takip etmiş


CIA’in 1981 yılında Mehmet Ali Ağca tarafından Papa’ya gerçekleştirilen suikastı günlük medya notları üzerinden takip ettiği ortaya çıktı. Dünyadaki en büyük istihbarat bütçesine sahip olan CIA, uzun bir süre suikastın arkasında KGB ile Bulgaristan’ın olduğunu iddia etmişti. Belgelerde ise bu bağlantıya dair hiçbir not bulunamadı.

ABD Merkez Haber Alma Teşkilatı’nın (CIA) kamuoyunun erişimine açtığı belgelerde, Papa 2. Jean Paul’e düzenlenen suikastı günlük medya arşivleri üzerinden takip ettiği ortaya çıktı. 1981 yılında Mehmet Ali Ağca tarafından düzenlenen suikast sonrası Amerikan istihbaratı, olayın arkasında Sovyet ve Bulgar ajanlarının olduğunu açıklamıştı. Yüzlerce belge arasında ‘bu ilişkiye’ dair bir ayrıntı olmaması ise dikkat çekti.

ABD ve Avrupa merkezli muhabirlerin takip ettiği ‘Papa’ya suikast’ belgeleriyle ile ilgili çok sayıda arşiv notu bulunuyor. Washington Post, AFP, Times, New York Times gibi medya kuruluşlarından gelen notların ‘istihbarat’ olarak değerlendirildiği belgelerde ortaya koyuluyor.

WASHİNGTON POST: BULGAR İSTİHBARATI BİLİYORDU!

Suikast sonrası Washington Post merkezli medya notunda, “Uzmanlar, Bulgar istihbarat ajanlarının Ağca’nın Papa’yı öldürme eğiliminden haberdar olduklarını ancak onun muhtemelen yakalanacak dengesiz bir kişilik olarak görüyorlardı” ifadelerine vurgu yapılıyor. Bu medya notu, CIA’in istihbarat notlarının değerlendirildiği arşivde yer alıyor.

AĞCA’NIN MAVİ KAZAĞI DA MEDYA GÜNLÜĞÜNDE ARŞİVLENMİŞ

Medya notlarının arşivlendiği belgelerde dikkat çeken diğer bir ayrıntı ise Mehmet Ali Ağca’nın mavi kazağı. Associated Press muhabirlerinin notlarından oluşan medya günlüğünde “27 yaşındaki Mehmet Ali Ağca, alışılagelmiş mavi takım elbisesini giymiş” ifadesine vurgu yapılıyor.

MAVİ KAZAK AYRINTISI ÇOK TARTIŞILMIŞTI

1979 yılında gazeteci Abdi İpekçi’nin katili olarak yakalandığında Mehmet Ali Ağca’nın üzerinde mavi bir kazak bulunuyordu. Ağca’nın 1981 yılında San Pietro meydanında Papa’yı vurduğunda da üzerinde “mavi” kazak olması tartışmaları alevlendirmişti. Suikasttan iki yıl sonra, Papa’nın hapisteki Ağca’yı ziyaret ettiğinde ve Ağca 2006 yılında tahliye olduğunda yine üzerinde “mavi” kazak bulunuyordu.

NE OLMUŞTU?

13 Mayıs 1981’de Papa II. Jean Paul Mehmet Ali Ağca tarafından suikasta uğramıştı.

Gazeteci Abdi İpekçi’ye düzenlenen suikastın tetikçisi olarak tanınan Ağca, Papa II. Jean Paul’u karnından ve elinden 3 kurşunla vurmuştu. Papa, 3 km ötedeki Gemelli Hastanesi’nde 5.5 saat süren bir ameliyata alınmıştı. Papa, yoğun kan kaybına rağmen ameliyattan sağ kurtulmuştu. Vurulmasından 4 gün sonra Ağca’yı affettiğini açıklayan II. Jean Paul, 27 Aralık 1983’te Ağca’yı kaldığı cezaevinde ziyaret etmişti. Ağca, 1986’da ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış ancak Ancona Cezaevi’nde yattığı sırada 13 Haziran 2000 tarihinde dönemin İtalya Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi tarafından affedilmiş ve daha sonra da Türkiye’ye iade edilmişti.

SUİKASTIN ARKASINDA KİM VARDI?

Aslen Polonyalı olan Papa, Amerikan tezine göre, Sovyet Gizli Servisi KGB ve Bulgaristan tarafından öldürülmek istenmişti. Bulgarlar bu amaçla sağcı bir Türk eylemci olan Ağca ile anlaşmış ve suikastı düzenlemişlerdi. Bu iddia ABD ve Batı dünyası tarafından uzun süre kullanılmış ve ‘Bulgar Bağlantısı’ olarak anılmıştı.

Sovyet tezine göre ise suikast Bulgar diplomatlara ve Doğu Bloku’na yönelik bir komploydu. CIA, Polonya’da örgütlenen ve Sovyet karşıtı bir muhalefetin önderliğini yürüten Dayanışma Sendikası’na destek veren Polonya asıllı Papa’ya suikast düzenletmiş, bu amaçla da Türkiye’de ülkücü militan olarak tanınan Ağca’yı kullanmıştı.

CIA DOSYASI /// AYSUN KARLI : Bakın CIA geleceği nasıl kurguluyor ?


Bakın CIA geleceği nasıl kurguluyor?

Aysun Karlı

Bir din falan değil…

Ama öyle ince ayar ki, aklınız şaşar…

Bu tabi gelecek üzerine plan yapan güçlere dair…

Bizde siyasette, yönetim anlayışında kimse anlamaz futurolojiyi.

Ya da önemini kavramıyorlar.

Bunu da en iyi Amerika yapıyor.

Mesela CIA!

Aynen “geleceği kurguluyor.”

Özellikle de “gelecek tahmini” olarak adlandırılan istihbarat servislerinin ve bağlı bulundukları üst düzey kurumların çok önem verdiği yeni sayılan bir bilim dalını Futurolojiyi kullanıyor.

Yani iyi plan ve kurgularla gelecek tahmininin de ötesine geçip istendiği gibi ayarlanıyor.

Tayin edilen kader gibi.

Bu kurgu sonraki süreçte de dezenformasyon politikalarıyla, toplumlara aşılanıyor.

Ne olmasını istiyorsan, organize ediyorsun, düşlüyor, inandırıyor ve yaşatıyorsun.

Bunu sadece istihbarat örgütleri değil, dünyanın en büyük sermaye grupları da kendi yapılanmaları içerisinde titizlikle uyguluyor.

Dünyada 400’ün üzerinde üniversitede “gelecek bilimi” Futuroloji kürsüleri kurulmuş bile…

Toplumlarda senaryo çok ama bazı istihbarat kaynakları önümüzdeki süreçte dinlerin yükselişe geçeceğini, dinler arası diyalog faaliyetlerinin dünyayı terbiye etmek için çalışacağını, din yüzünden çıkacak çatışma ve anlaşmazlıkların olmaması için dini hegemonyaları bir arada tutup çözüm politikası içindeler.

Bu politikalar içinde kullanılan en önemli unsur yeni bilim dalı Futuroloji.

Bugün havadaki onca uçağı, elde incille verilen mesajları, Avrupa’da son dönemin modası “dinler arası diyaloğu” vs.vs.vs her şeyi çok iyi kavramak gerekiyor.

Kontrol edilebilecek “tek bir din” mayası tutmaz ama kurgulanan senaryolar ve para ile çok şey kontrol altında tutulabiliyor.

Montaj ustaları blue ya da green boxta arka fona çok şeyi bindirmiş, ancak satranç bittiğinde şah da piyon da aynı kutuya konur.

Senarist bakalım Futurolojide oyuncuları nereye yerleştirmiş ..

Onca senaryo sonrası şu işin bizim yerel ayağına bakıyorum da devede kulak çok şey…

Millet futuruloji ile geleceği kurgularken biz ince hesaplarla sadece Kapalıçarşı’da takılıp kalıyoruz..

Hani sürekli üst akıl, üst akıl diyoruz ya.

İşte çok şeyi bir de bu pencereden analiz edelim.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.