Etiket arşivi: Almanya

GÜNDEM ANALİZİ : İŞTE SİZE KOMPLO TEORİSİ /// AK PARTİ HÜKÜMETİ, HOLLANDA VE ALMANYA KRİZİNİ PLANLADI /// İŞTE DETAYLAR


YILMAZ ÖZDİL : Kehanet
​Sayın hükümetimiz, referandum kampanyası için çok enteresan bir reklam filmi çekti.
Henüz seyretmediniz.
Muhtemelen bu ayın son haftasında vizyona girecek.

Reklam, stadyumda çekildi.
Milli maç oynanıyor.
Rakip takım çirkef…
Habire faul yapıyor.
Tekme atıyor.
Elle oynuyor.
Kuralları ihlal ediyor.
Hakem hiç oralı olmuyor.
Hakem bildiğin şerefsiz.
Her ne olursa olsun rakip ülkenin lehine, bizim aleyhimize düdük çalıyor, göz göre göre taraf tutuyor, haksızlık yapıyor.
Türkiye’yi resmen katlediyor.
O da ne?
Sevimli mi sevimli küçük bir kız çocuğu koşarak sahaya giriyor.
Türk bayrağı gibi, kırmızı beyaz giyinmiş.
Şak…
Hakeme kırmızı kart gösteriyor.
Haysiyetsiz hakem şoke oluyor.
Rakip takım buz kesiyor.
Farklı kulüplerin formalarıyla tribünleri dolduran gurbetçilerimiz coşkuyla ayağa kalkıyor.
Milli duygular kabarıyor.
Ağlayanlar oluyor.
Küçük kızın tertemiz vicdanı ve cesareti, Türkiye düşmanı hakemi de yeniyor, faullü oynayan rakip ülkeyi de yeniyor.
Böylece, Türk milleti kendisine karşı birleşen Avrupalıları dize getirmiş oluyor.
Yabancılar kaybediyor.
Türkiye kazanıyor.
Reklamın özeti bu.

Şimdi sıkı durun…

Ne zaman çekildi bu reklam?
Tee şubat ayı başında çekildi.
Tam tarih vermek gerekirse, asrın liderimiz henüz referandum kararını onaylamadan bir hafta önce çekildi.

Soru şudur…

Ortada fol yok yumurta yokken, şubat ayı itibariyle Hollanda ve Almanya’yla aramızda hiçbir sorun yokken, kriz emaresi yokken, hükümetimizin Avrupa’da mağdur edileceğine dair en ufak bir sinyal yokken, hatta bu konuda beklenti yokken, ihtimal bile yokken…
Tee şubat ayı başında bu “milli mağduriyet” reklamı hangi muhteşem öngörüyle çekildi?

Tee bir buçuk ay sonra Avrupa sahalarında mağdur edileceğimiz, tee bir buçuk ay önceden nasıl tahmin edildi?

Milli kriz yokken, milletimize haksızlık yapan Avrupalılara karşı, milli vurgusuyla, milli duygulara hitap edecek şekilde reklam çekilmesi, üstelik, tam isabetle milli krize denk getirilmesi… Tatlı bir tesadüf müdür, geleceği görebilme yeteneğiyle kehanet midir?

Ayrıca…

Almanya’dan karayoluyla Hollanda’ya geçen ve mağdur edilen kadın bakanımız, karayoluyla döndüğü Almanya’dan Türkiye’ye nasıl geldi?
Spor bakanımız için tahsis edilen özel uçakla Köln’den geldi.
Spor bakanımız da Köln’de miydi yani?
Köln’deydi.
E o halde…
Hadise çıkacağı belliyken, polisin müdahale edeceği belliyken, neden erkek bakanımız değil de, kadın bakanımız gitti Hollanda’ya?
Veya neden, hem kadın hem erkek bakanımız birlikte gitmediler?

Tıpkı reklamdaki gibi…
Yürekli kız çocuğunun milli mağduriyete müdahale etmesi gibi…
Kadın bakanımızın milli mağduriyet kahramanı olması ne mucizevi değil mi?

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : ALMANYANIN ÜNLÜ MUHABİRİNDEN – NEW WORLD ORDER – FOTOĞRAFI


https://i2.wp.com/pbs.twimg.com/media/C6WjcyAXQAAmXaP.jpg:small

BND & BVF DOSYASI : Almanya’dan yeni provokasyon hazırlığı


Almanya’dan yeni provokasyon hazırlığı

Türk düşmanlığı son dönemde zirve yapan Almanya, Türkiye’yi daha yakından takip edebilmek için harekete geçti. Alman iç istihbarat servisi, iyi derecede Türkçe ve Kürtçe bilen yeni ajanlar alacak. İşe başvuracak kişilerin, Türkçe veya Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerini çok iyi derecede bilmesi istendi.

Türk düşmanlığının, iç siyasette seçim malzemesi yapıldığı Almanya yeni ajanlar arıyor. İstihbarata sürekli bilgi akışı sağlayacak ajan adaylarının iyi derecede Türkçe ve Kürtçe bilmesi gerekiyor.

Alman İç İstihbarat Teşkilatı (BfV), resmi internet sitesinden dikkat çekici bir ilan yayınladı. İstihbarat teşkilatına yeni ajanlar adaylarının arandığı bilgisi paylaşılan ilanda, başvuracak kişilerin Türkçe veya Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerini çok iyi derecede bilmesi istendi.

ALMANYA’DAN ÇEVİRECEK

Ayrıca bu adayların gündelik siyaseti yakından takip etmeleri gerektiği ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren konulara hakim olmaları vurgulandı. Yeni alınacak ajanlar Türkiye’deki tüm gelişmeleri an be an takip edecek. Özellikle terör örgütü PKK ile mücadele sırasında, örgütten gönderilen mesajların anında istihbarat servisine iletilmesinde rol üstlenecekler. Türk medyasında çıkan haberler, Almanca’ya çevrilerek yine kuruma teslim edilecek. Türkiye’deki siyasi konular hakkında da geniş bilgi sahibi olması istenen ajanlar, görevlerinde başarılı olurlarsa daha sonra memur statüsüne geçirilecek.

İSTİHBARATA AKTARACAK

Başta Gezi Parkı olayları olmak üzere, Türkiye’de kaos oluşturmayı hedefleyen her türlü provokasyon girişiminde parmağı olduğu ortaya çıkan Almanya’nın bu hamlesi farklı iddialara neden oldu. Söz konusu personelin, günümüzde Alman medyasının yaptığı gibi Türkiye’deki gelişmeleri çarpıtarak sosyal medyada dolaşıma sokmak üzere görevlendirilebileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Toplumsal hassasiyetin yüksek seviyelere ulaştığı günlerde devreye girecek olan ajan ekibinin, kitlesel tepkilere neden olacak şekilde provokasyonlara imza atabileceği ya da planlayabileceği değerlendiriliyor. Almanya’nın benzer politikası, ağaçları bahane ederek Türkiye’yi yangın yerine çeviren Gezi Parkı olayları sırasında deşifre olmuştu.

BİLİNDİK SENARYO SAHNEDE

Başta Alman Parlamenter Cloudia Roth olmak üzere çok sayıda BND ajanı tarafından organize edilen provokatörler, sokaklara inerek vatandaşın malını talan etmişti. Bu sırada Alman medyası da dünyaya canlı yayın yaparak, Türkiye’de bir iç savaş olduğu izlenimini vermeye çalışmıştı. Provokatörler ‘masum gösterici’ olarak lanse edilirken, güvenlik güçlerinin müdahalesi ise ‘özgürlüklerin kısıtlanması’ şeklinde servis edilmişti.

ALMANYA DOSYASI /// PROF. DR. YAŞAR HACISALİHOĞLU : Güç tahterevallisinde Almanya’nın Türkiye ka ygısı


Güç tahterevallisinde Almanya’nın Türkiye kaygısı

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu

yasar.hacisalihoglu

Almanya’nın Gaggenau kasabasında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın katılacağı referandum etkinliği Alman yetkililer tarafından iptal edildi.

Almanya’nın bu refleksi ve bunun gerekçeleri yeni bir durum değil. Ayrıca ilk de değil. Bir sürecin dışa vurumu. Güç mücadelesinin klasik davranışlarının tezahürü. Güç tahteravellisinde yaşanılan tedirginliğin akıldışılığı. Güç yarışındaki rahatsızlığın, demokratlığı kolayca unutturması.

Yakın geçmişi hatırlayalım; Almanya Dış İstihbarat Servisi’nin (BND) Türkiye’yi 2009’dan bu yana dinlediğini kabul eden Alman Hükümeti, NATO üyesi Türkiye’nin ABD, İngiltere ve Fransa gibi dost ülke olmadığını belirtmişti. Dünyanın en yüksek kapasiteli havalimanının İstanbul’da yapılıyor olması Almanya’yı rahatsız etmişti. Aynı Almanya Gezi olaylarında da başrollerdeydi. Rahatsızlığını her vesilede dile getirmiş hatta bu dönemde AB’nin 3 yıl aradan sonra Türkiye ile "Bölgesel Politikalar" faslını açma girişimini engellemişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Köln şehrinde Almanya’da yaşayan 18.000 Türk’e hitap edeceği toplantı günü Almanya’nın büyük gazetelerinden BILD; “Hoş gelmediniz, burada istenmiyorsunuz” manşetiyle yayımlanmıştı. Türkiye’de Kobani provokasyonunun tırmandırılmaya çalışıldığı dönemde ise Alman 1. Devlet Televizyonu internet sitesinde Cemil Bayık ile yapılan röportaj yayımlanmış ve Bayık’ın "Silahlı militanları yeniden Türkiye’ye gönderdik" dediği ifade edilmişti. Almanya; Putin’in Türkiye ziyaretinde Güney Akım projesinin Türkiye’den geçeceğini duyurmasından ve giderek Türkiye-Rusya yakınlaşmasının artmasından da rahatsızlık duymuş, “Türkiye NATO üyesi olduğu gerçeğine uygun tavır sergilemeli ve NATO çıkarlarına uygun davranmalı" demişti.

15 Temmuz darbecileri FETÖ ihanet şebekesi elemanlarının süreç içinde meskeni haline gelmişti.

Tüm bu tepki ve rahatsızlık uyandıran hadiseler; gerek iki ülke arasındaki ilişkinin seyrine ilişkin gerekse genel anlamda yani devletlerarası güç mücadelesine yönelik önemli anlamlar içeriyor. Genel anlamda bakıldığında, iki kutuplu siyasal sisteme dayalı Soğuk Savaş dönemi sona erdikten sonra, yeni dönemde devletlerarası güç mücadelesinde bir dizi yeni yöntem dikkat çekmektedir. Bunlardan en belirgin olanı; devletlerarası güç mücadelesinde geçmişte olduğu gibi aktörlerin keskin bloklaşma yerine daha esnek işleyen ittifakların öne çıkması. Bu durum yeni saflaşmalar olarak nitelendirilebilir ama çoğu zaman birbirleriyle çekişme içinde olan aktörlerin aynı ittifakta yer almaları mümkün olmaktadır. Bu durum esas itibarıyla, ittifaklar içine girerek birbirini kontrol etmeye dayalı yeni bir politik stratejiyi işaret ediyor. Bunun yanı sıra devletlerarası güç mücadelesinde bilhassa silahlı örgütlerin araç haline getirilmesinin bir yansıması olarak devletlerin istihbarat servislerinin daha teknik yeni davranış biçimlerine bürünmeleridir. Geniş halk kitlelerini ülkenin yönetimlerine veya rejimlerine karşı kışkırtıcı çağa uygun yeni yöntemler geliştirmek ve uygulamak istihbarat servislerinin odaklandığı yeni ilgi alanıdır.

Almanya’nın yaptığı gibi bir ülke başka bir ülkenin şehre dair projelerinden rahatsızlık duyması ve bunu da gerçek nedenleri gizleyerek sözde çevre, insan hakları, demokrasi gibi değerler üzerinden yapıyor gibi göstermesi stratejik nitelikli yeni istihbarat hamlelerine işaret ediyor.

Yıllık 150 milyon yolcu kapasiteli İstanbul’un yeni açılacak olan havalimanı, mevcut durumda Almanya’nın Frankfurt Havalimanı’nın kaldıramadığı yükünü devralarak, çevresinin en büyük aktarma istasyonuna dönüşecek ayrıca ekonominin ağırlık merkezinin Avrupa’dan Asya’ya kaydığı bir dönemde İstanbul dinamik bir merkez hüviyeti kazanacak. Buna THY’nin başarılı yükselişi de eklendiğinde Almanya’nın rahatsızlığının çevre meselesinden değil stratejik üstünlük kaybından dolayı olduğu görülür. Aynı şekilde Türkiye-Rusya yakınlaşmasında da Almanya’nın NATO sopasını gösterme çabası, Türkiye’nin Avrupa akacak gazın stratejik vanası durumuna gelmesinin rahatsızlığıdır.

Tüm bunlar aslında stratejik bir gerçekliğe işaret ediyor. Stratejik anlamda aktörler arasında oluşmaya başlayan eşit konuma gelme hali, taraflar arasında güvensizliği üretir. Bilhassa kendini daha ileride gören taraf açısından bir başka aktörün onun mevcut konumuna yaklaşma eğilimine ve sürecine girmiş olması, kendini güvensiz hissetmesine zemin hazırlar. Çünkü benzer amaçlara sahip olmaları, benzer coğrafi alanlara ilgi duymaları bir süre sonra kaçınılmaz olarak çıkar çatışmasına yol açar. Almanya’nın yeni kaygı eşiği, Türkiye’nin son on yılda katettiği mesafenin yanı sıra şimdi de stratejik nitelikli ileri teknolojiye dayalı üretim ekonomisini geliştirme çabasıdır.

Türkiye’nin yeni hükümet yönetimi modeliyle uzun stratejik hedefler koyabilmesi, alışılmışın dışında yeni ittifaklar kurması veya kurulanlara girmesi ve yine devletlerarası zeminde ikili düzeyde yeni ilişki dinamiği oluşturması Almanya’yı mevcut pozisyonunu zedeleyeceği kaygısına itmektedir. Bilinmektedir ki, Türkiye’nin bundan sonra sıçrayacağı ikinci seviye, Almanya’nın bulunduğu seviyedir.

Kısacası Almanya’nın bugünkü ruh hali; tıpkı kişisel iktidar/güç hırsı gibi devletlerarasında yaşanan devlet hırsının dışavurumudur. Herhalde hiç kimse Almanya’nın bizi bizden daha fazla düşünerek, çevre değerlerimizin zarar görmemesi ve toplumsal ilişkilerde demokrasinin zedelenmemesi için büyük kaygılar duymasının samimiyetine inanmıyordur.

Nitekim Avrupa’nın bugüne kadar sergilediği ikiyüzlülüğü; 15 Temmuz’da halkın demokrasi direnişine yönelik gösterdikleri tutumda da olduğu gibi ortada samimiyet bırakmayacak kadar boyutlanmıştır.

PSİKOLOJİK HARP DOSYASI : 2. DÜNYA SAVAŞINDA ALMANYANIN FRANSIZLARA KARŞI YAPTIĞI PSİKOLOJİK HARP OP ERASYONU


Psikolojik Harp nedir…

Psikolojik harp, psikolojik istihbarat ve olağanüstü durumlarda psikolojik harekat terimlerini sık sık duyarız. Fakat psikolojinin savaşlarda nasıl kullanıldığını ve psikolojik bir durumun nasıl stratejik bir veri haline gelerek uluslararası siyaseti etkilediğini pek bilmeyiz. Psikolojik istihbarat ve psikolojik harekat istihbaratı nedir bu sorulara cevap arayacağız. Ayrıca bu konu ile ilgili olarak psikolojik bir bilginin iki ülke arasındaki savaşı nasıl belirlediği ile ilgili oldukça çarpıcı bir örneği de beraberinde sizlere aktarıyoruz.

Öncelikle psikolojik istihbaratın ne olduğu ile ilgili bir tanım yapmamız gerekecek.

Bu konuda yetişmiş elemanlar çeşitli kimliklerle o ülkeye gelirler ve yıllarca o ülke hakkında her alandaki hassasiyetleri tespit ederler. Psikolojik harp istihbaratının temel dokümanı “temel incelemedir”. Temel inceleme; Stratejik istihbarat konularının tümünden (siyasî, askerî, coğrafî, ulaştırma, ekonomik, ilmî ve teknik, sosyolojik, biyografik…) hassasiyetleri detaylı şekilde incelenmek üzere ihtiva eden bir dokümandır.

Ekleri fotoğraf ve ses albümleridir. Yani hedef ülkenin sosyal yapısının detaylı fotoğraf ve film arşivleri günlük konuşmalar, müzik ve çeşitli sesleri arşivlenmiştir. Ülkemize turist olarak gelen bazı yabancıların bıkmadan hiç ilgisi olmayan kişi ve olayları yüzlerce ve binlerce film harcayarak çekmeleri ve itina ile ülkelerine götürmelerinin sebebi ülkemiz hakkında yaptıkları temel incelemenin fotoğraf ve ses albümünü tamamlama gayretlerinden başka bir şey değildir. Kamuoyunda yaygın bir görüş; “Bizim bazı orijinalliklerimiz ve tabii yanlarımız, yabancılara çok ilginç gelmektedir. Bu yüzden ilgileniyorlar ve çok resim çekiyorlar” şeklindedir.

Psikolojik harekat istihbaratı da; “Yürütülen psikolojik harbin içinde her hangi bir alandaki hassasiyetin tespiti, tasnifi, yorumlanması ve istihbarat haline getirilmesidir.” Psikolojik harekatta istihbarat, psikolojik harekat faaliyetinin kimliği, mevkii (konumu) , şartları, hassasiyetleri hakkında ihtiyaç duyulan bilgileri temin etmek için yapılır. Psikolojik harekat istihbaratının elde edilişi taktik istihbaratın elde edilişi gibidir. Psikolojik harekat istihbaratının temininde bir metot da propaganda analizi işlemidir. Propaganda analizinde muhasım (düşman) propagandası alınır ve analiz edilir. Belli formüle göre bu işlem yürütülür.

Örneğin; 2. Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarında Alman Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı Fransa’ya yapılacak harekatın başlama tarihi hakkında kesin bir karara varamaz. En az 1 yıllık bir planlama ve hazırlık öngörülür. 1941 yılında Fransa’ya taarruz planlanmaktadır. Ancak bu arada elde edilen psikolojik harekat istihbaratı harekatın 1 yıl öne alınmasını ve 1940 yılında Fransa’ya taarruz edilmesini ve Fransız Ordusunun en zayıf şekilde yakalanmasını sağlar.

Arkadaşlarım,

O olay şudur; 2. Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’dan Fransa’ya istihbarat ve psikolojik harekat istihbaratçısı olarak 15.000 kişi turist görüntüsü ile gelmiştir. Fransızlar turist artışına sevinmekte, alacakları dövizi düşünmektedirler. İstihbaratçılar Fransa’nın kritik arazilerini yol, köprü, menfez, boğaz, geçit ve elektrik santrallerini tespit edip fotoğraflarını çekerken, Psikolojik Harekat İstihbaratçıları da Fransa’nın her alandaki hassasiyetlerini tespit etmekteydiler.

Bir uzman psikolojik harekat istihbaratçısı, Paris’te Eyfel Kulesi civarında Le Monde gazetesini okurken önünde duran taksiden bir Fransız generali iniyor ve ücret konusunda anlaşamadığı taksi şoförü ile münakaşa ediyor ve taksi şoförü generalin arkasından küfür ediyor. Bu olayı kayıt eden Alman psikolojik harekat uzmanı, mesajını Psikolojik Harekat İstihbarat Merkezine çekiyor.

Alman Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı ve Psikolojik Harekat Başkanlığı olağan üstü bir toplantı yapıyor. Değerlendirme şöyledir; “Bir ordu mensubu ve bir general normalde halkından saygı görür. Eğer taksi şoförü sokakta generalin arkasından küfrediyorsa halk ordusunu sevmiyordur ve ordunun morali bozuktur.
Fransız ordusu toparlanmadan kendini halkına sevdirmesine zaman bırakmadan Fransa’ya taarruz edilmelidir!”

Gerçekten, Fransa Alman hududu boyunca uzanan ve 30 milyon Franka mal olan meşhur Majino hattını yapmış ve modern Fransız topçusunu beton ve çelik mevzilere yerleştirmişti. Ancak Fransız ordusunda sabah içtimasında bölük komutanının arkasından asker nanik yapıyor ve halk ordusunu sevmiyordu. Bu sevgisizlik, Alman psikolojik harekat ajanlarının da etkisiyle nefrete dönüştürülmüş, Fransız mühimmat fabrikalarındaki topçu mermilerinin sevk çapı, birkaç milimetre büyük imal edilmişti.

Alman taarruzu başladığı zaman Majino hattındaki Fransız topçusunun mermileri namlulara girmiyor ve bazı Fransız subayları top başında tabancalarını şakaklarına dayayarak intihar ediyorlardı. Gerçekten Fransız halkı o dönemde ordusunu sevmiyordu ve ordu mensupları da bu durumu hissederek kendilerini sevmeyen bir halk için savaşa karşı isteksizlik gibi ciddi bir zafiyet içinde bulunuyordu.

Bu hassasiyeti bir olayla tespit eden Alman psikolojik harp teşkilatı, elde ettiği hassasiyet haberini doğru yorumlayarak psikolojik harekat istihbaratı haline getirmiş, elde ettiği psikolojik hareket istihbaratını yerinde ve zamanında kullanarak ve Fransız ordusunu, bu hassasiyetini gidermeden taarruz ederek 1 hafta içinde imhaya sürüklemişti….

MİT DOSYASI : Almanya’dan Casusluk Suçlaması


Almanya’dan Casusluk Suçlaması

F. Almanya ile Türkiye arasında çok yönlü istihbarat alışverişi çok eskilere dayanır. Osmanlı döneminde başlayan bu alışveriş, Cumhuriyet döneminde de aralıksız devam etti.

Bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası iki Almanya’nın birleşmesi konusunda Almanistihbaratı BND’nin çalışmalarına ve iki Almanya’nın birleşmesinde Türkiye’nin çok önemli katkıları olmuştur.

Ayrıca, Almanya’nın Ortadoğu’yu Türkiye’nin sağladığı istihbarat imkânlar sayesinde takip etti, ediyor. Ankara’da Alman istihbaratının büroları olduğu artık gizli değildir.

Almanya, bu desteklerden dolayı gizli – açık pazarlıklar sonucu 1960 sonrası Türk İstihbarat Teşkilatı MİT’e F.Almanya’daki Türkiye aleyhtarı örgütlerin faaliyetlerini takip imkânı tanıdı.

Yarı resmi bu faaliyetler ayrıca iki ülkenin NATO üyesi olması hasebiyle, bu ilişkiler NATO üzerinden de desteklenmektedir. Alman istihbaratı, topladığı bilgilerin bir kısmını Türkiye’ye verirken, bazılarını vermemeye direndiği de bilinen bir diğer gerçektir.

DİYANET’E AĞIR BASKI

Siyasi, ekonomik ve iktisadi alanlarda Türkiye’ye karşı düşmanca tavır sergileyen Almanya, şimdi kültürel faaliyetler, din eşitliği ve istihbaratçılık üzerinden yeni tartışmalar başlattı.

1989 yılı sonrasında MİT mensubu oldukları gerekçesiyle Almanya’daki Türk Konsolosluklarında ateşe statüsünde bulunan diplomatların geri çekilmesi notaları verildi. Bazı diplomatlar ise resmen sınır dışı edilmişti. Türkiye’nin de aynı düzeyde karşılık vermesiyle iki ülke arasında istenmeyen gelişmeler yaşandı.

2014 yılından sonra ise Almanya’da oturumlu bazı Türkler, MİT’e bilgi verdikleri için tutuklanmaya başladı.

Bunlarla yetinmeyen Almanya bu sefer Diyanet İşleri Türk-İslam Birliği (DİTİB)’e bağlı Almanya’daki camilerinde görevli bazı imamların, FETÖ taraftarları ile ilgili bilgileri Ankara’daki Diyanet İşleri Başkanlığı’na ilettiği yönündeki suçlamaları gündeme taşıdı.

Hedef, Almanya’daki Türk toplumunun asimile olmadan kurtaran kuruluşların başında gelen DİTİB’i baskı altına almak.

Almanya, geçen yıl aynı yönde Türk toplumuna hizmet veren İslam Kültür Merkezleri Birliği, İslam Toplumu Milli Görüş, Almanya İslam Konseyi başta olmak üzere Türk ve İslam kuruluşlarına baskınlar düzenleyerek banka hesaplarını dondurmuştu.

Hâlbuki bu kuruluşlarda Alman İç İstihbaratının elemanları bulunmaktadır.

Camilerin yanında Türk ve İslam kuruluşlarında muhbir arayan ve çeşitli tehditlerle onları kullanan Alman İç istihbarat Örgütü hakkındaşikâyetler söz konusudur.

Ayrıca, ‘Casusluk’ ağır bir suçlamadır.

Çünkü, bir ülkeye ait mahrem bilgileri toplamak ve bir başka ülkeye servis etme faaliyeti casusluktur.

Suçlanan bazı imamlar ise, sadece kendi ülkesi aleyhindeki faaliyetleri, bağlı olduğu kuruma bildirmiş. Bu faaliyet asla ‘casusluk’ olarak değerlendirilemez.

Anaokulundan başlayan eğitimde Almanya, vatandaşlarını devletin yardımcı güçleri olarak yetiştirmektedir.

Almanya’da bu gibi faaliyetler ‘Milli Görev’ olarak kabul edilmektedir.

Her Alman vatandaşı, devleti için zararlı gördüğü her şeyi polise bildirir. İlgili makamlar o kişileri gizli tutar ve korur.

Almanya içinde olduğu kadar Almanya dışındaki Alman vatandaşları devletin fahri muhbirleridir.

Aynı Almanya, bu gibi faaliyetleri yapan Türkleri ise casuslukla suçlaması ikiyüzlülüktür.

Bu suçlamalar üzerinden, demokratik ve sivil bir teşkilat olan DİTİB’i siyasi baskı altına almak veya hakkında inceleme başlatmak ise antidemokratik bir girişimdir.

Almanya’nın hukuk devleti görüntüsüne gölge düşürmektedir.

MİT DOSYASI : Almanya’da MİT iddiasıyla gözaltı


Almanya Hamburg’ta MİT adına faaliyetler yürüttüğü ileri sürülen 31 yaşındaki M. S. adlı Türk vatandaşının gözaltına alındığı iddia edildi…

Almanya Hamburg’ta MİT adına faaliyetler yürüttüğü ileri sürülen 31 yaşındaki M. S. adlı Türk vatandaşının gözaltına alındığı iddia edildi.

Avrupa Postası’nın haberine göre MİT elemanın açığa çıktığı belirtilirken, 31 yaşında olduğu aktarılan M. S. isimli Türk vatandaşının, MİT adına Hamburg ve başka bölgelerde Kürtler hakkında bilgi topladığı ileri sürüldü. Ayrıca M.S. isimli Türk’ün, ‘Erdoğan’a ve MİT’e iletmekten’ gözaltına alındığı iddia ediliyor.

Federal Kriminal Dairesi tarafından yapılan açıklamada Perşembe günü (dün) evi basılarak gözaltına alındığı belirtilen zanlının, "istihbarat faaliyetinde bulunmak şüphesiyle" sorgulanmak üzere Karlsruhe şehrine götürüldüğü aktarıldı.

Odatv.com

ALMANYA DOSYASI /// Versay Antlaşması : Almanya’nın Sınırl arı ve Avrupa İçin Siyasi Hükümler


Versay Antlaşması – Almanya’nın Sınırları ve Avrupa İçin Siyasi Hükümler Çerçevesi Altında Bir İnceleme

Birinci Dünya Savaşı’nın Almanya ve tüm Avrupa için önemli kırılmalar oluşturan sonuçlarından biri de müttefik devletlerin mağlup devletler ile imzaladığı antlaşmalardır. Bunlardan bir tanesi Avrupa’daki dengeyi değiştiren Versay Antlaşmasıdır. Bilindiği gibi bu antlaşmanın getirdiği yükümlülükler özellikle Almanya için çok ağır olmakla birlikte, yürürlüğe girdiği an itibariyle İkinci Dünya Savaşı’na neden olan olaylar silsilesi yaratmıştır. Bu incelemede Almanya’nın savaş öncesi durumu, savaş sırasındaki tutumları ve savaş sonrası durumu ele alınacaktır.

Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı Öncesi Durumu

Alman Birliği kurulmadan önce bu birliğin oluşmasına etki eden olaylardan biri de Fransız İhtilalidir. Önce Fransa’da başlayıp sonra tüm Avrupa’ya yayılan bu milliyetçilik akımı, sanılanın aksine diğer devletler tarafından önemsenmiş bir hareket değildir. Fransa’nın kendi iç meseleleriyle ilgilenip dış politikaya yeterince eğilmemesi diğer devletler için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Ancak Fransız İhtilali’nden yankılanan eşitlik, cumhuriyet, adalet gibi söylemler bu durumun değişmesine neden olmuştur.

İlk etapta İngiltere, Prusya ve Avusturya, monarşiye dayalı yönetimin devam etmesi için Fransa’ya saldırmışlardır. 1793-1815 arası dönem Napolyon Savaşları olarak adlandırılmıştır. Napolyon’un Waterloo’da aldığı yenilgi ve sonrasında Nisan 1815’te St. Helen Adası’na sürgün edilmesi ile Fransa’nın saldırgan tutumu son bulmuştur. Sonrasında Viyana Kongresi çalışmalarına başlanılmıştır. Bu kongrenin en önemli sonucu Avrupa siyasi tarihinde bir kırılma meydana getirmiş olmasıdır. Örneğin, Avrupalı güçlerin kendilerini Avrupa’nın düzenleyicisi ve koruyucusu olarak görmeleri ve bunu kabullenerek hareket etmeye başlamalarıdır. Bunu dışında artık dini otoriteler yerine devletlerin tamamen kendi egemenlik ilişkilerinden kaynaklanan bir güç hiyerarşisi oluşmuştur. Artık safi diplomasiden söz etmek mümkündür. Kongrede alınan kararların yaptırımı ise özellikle Batı Avrupa’yı kapsayacak şekilde oluşturulmasından ileri gelen belki de şimdiye kadar siyasi tarihte Avrupa Birliği kararları gibi kapsayıcı bir şemsiye içine alması da önemli sonuçlardan biridir. Kongre ile birlikte egemenler ve egemenlerin alanları yani Birinci Dünya Savaşı’na kadar süregelecek sınırlar da belirlenmiştir.

Viyana Kongresi sonrası Avrupa haritası

Viyana Kongresi sonrası Avrupa Haritası [1]

Kongrenin amacı Fransa’yı cezalandırmak değil, Avrupa’daki sistem içinde güç unsuru olarak kalmasını sağlamaktır. Bu nedenle de Fransa’nın tekrar hareketlenip saldırılarda bulunmasını önlemek için çember altına alınması ve tampon bölgeler oluşturulması gerekmektedir. Aslında buradaki durum, daha sonra görüleceği gibi Versay Antlaşması sonrası Almanya’sını yaralamak ve sinirlendirmek üzerine kurulmuş bir kongre değildir. Görece daha rehabilite edici bir düzen oluşturmak amacı vardır. Örneğin, haritada da görülebileceği gibi Prusya’ya Ren’in batısından topraklar verilmiştir ve böylece Ren Bölgesinde güçlü bir Prusya oluşturulmuştur. İsviçre ise en başarılı tampon bölge olmuştur. İsviçre’ye eyaletler eklenip tarafız bölge olarak kıtada yerini almıştır.

Kongre’de dikkat çeken önemli bir nokta ise herkesin eşit egemen olduğu kabul edilirken Avrupa’da büyük güçler olarak kabul edilen İngiltere, Fransa, Rusya, Prusya ve Avusturya’nın nihai karar verebilmeleridir. Kongreye davet edilen görece küçük güçler ise daha çok eşitliğin olduğunu göstermek içindir. Bu “Viyana Düzeni” içindeki küçük güçlerin sistemde başat olmalarının önüne geçilmiştir.

Viyana Kongresi’ne dair yapılacak çıkarımlardan bir tanesi uluslararası ilişkilerde oldukça sık kullanılan bir kavram olarak güç dengesi ile açıklanabilir. Bu kavramın pek çok tanımı ve alt başlıkları olmakla birlikte temelde güç hiyerarşisi içinde devletlerin birbirini dengelemeye çalışmasıdır. Bunu kendinden güçsüz gördüğü devlet ya da devletlerle ittifak halinde yapabilir ya da çok kutuplu sistem içinde birlik oluşturarak da yapabilir. Güç dengesi sistemi 18. ve 19. Yüzyıllarda Avrupa’da yaşanan klasik güç dengesi sisteminden esinlenilmiş bir sistemdir.[2] “Güç dengesi” kavramının yerine 1985 yılında Stephen M. Walt’ın ortaya çıkardığı “tehdit dengesi” kavramı getirilmiştir.[3]

Teoriye göre devletlerin davranışları, diğer devletlerden algılanan tehditlere göre değerlendirilir. Bu teori güç ve tehdit arasındaki farka dikkat çekmektedir.[4]Walt’a göre devletler iki nedenden dolayı dengeleme politikası izler: tehdit oluşturan potansiyel hegemonun çok güçlenmeden durdurulması ve tehdide karşı yardım gereksinimi duyan zayıf tarafa katılarak etkinlik alanının artırılmasıdır. Yani güvenlik sorununun merkezinde güç değil tehdit yatmaktadır.[5] Bu teori, devletlerin dengeli davranmaya eğilimli olduğunu savunmaktadır. Dengeleme sadece kapasiteye yani güce karşı değil, başka devletlerden gelen tehditleri de değerlendirmede dikkate alınan dört değişken vardır. Bunlar;

· Devletlerin toplam gücü(askeri, ekonomik, teknik kapasiteleri)

· Coğrafi yakınlık (yakındaki devletin uzaktakine göre daha fazla tehlike arz etmesi)

· Saldırı yeteneği (devletin başka bir devletin egemenliğini tehdit etmesiyle ilişkili olan saldırı-savunma hesabı)

· Algılanan niyet (saldırgan, revizyonist niyetleri olan devletin iyi niyetli olandan daha tehlikeli olması)

şeklinde sıralanabilir. [6]

Fransız İhtilali’nin oluşturduğu hareketlilik Viyana Düzeninden sonra Avrupa’da çeşitli yankılar oluşturmuştur. İhtilalden sonra dalgalanan liberalizm, nasyonalism, sanayi devrimi gibi devinimler, kilise,monarşi gibi eski otoriter başatlıklarla çatışma

haline girmiştir. Bunların gözle görülür etkilerinin oluşması ise 1830 ve 1848 ihtilallerine rastlamaktadır. Ancak konumuz ile bağlantılı olarak, 1871-1914 yılları arasında İtalyan ve Alman Birliklerinin kurulması ve özellikle Alman İmparatorluğu’nun bir kuvvet olarak sivrilmesi başlıca bir role sahiptir.[7]

Alman Birliğinin oluşturulduğu 1871 tarihine kadar sınırları içinde pek çok prenslik ve şehir devletleri mevcuttur. Bu düzen içinde ise Avusturya(1918’den önce Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olarak adlandırılıyordu) ve Prusya sivrilen iki güç olarak görülmektedir. Ancak Almanya da düşmanı olarak gördüğü Fransa’daki ihtilalden nasibini almıştır. İstenilen ve ele geçen şeyler arasında ne yazık ki büyük bir uçurum vardır. Sadece Almanya’nın güneyinde birkaç prens anayasal düzeni kabul etmek zorunda kalmıştır.[8]Bunun dışında birliğin kurulduğu tarihe gelene kadarki süreç içinde Almanya sanayi devriminin etkisiyle ekonomik ve teknolojik olarak oldukça büyük bir ilerleme kaydetmiştir.

Öyle ki Alman Gümrük Birliği (Zollverein) kurulmuş ve içinde pek çok Alman prensliğini de içine almıştır. Prenslikler ve şehir devletleri arasında gümrük olmayışı Prusya’nın etkili olmasına neden olmuştur. Alman Birliğinin sağlanmasındaki en önemli adım ise 1. Wilhelm’in Şansölye(Başbakan) olarak Bismark’ı getirmesidir. Almanya içinde en çok Prusya’yı güçlü gören ve birlik sağlanacaksa bunun Prusya liderliğinde olması gerektiğini düşündüğü için göreve geldikten kısa bir süre sonra silahlanmaya ve orduyu kuvvetlendirme çalışmalarına başlamışır.

Avusturya’nın rakip güç olarak ortaya çıkması ve sonrasında Avusturya tehlikesinin ortadan kaldırılması ile birlik önündeki önemli bir engel ortadan kalkmıştır. Şimdi tek sorun Almanya’nın güneydeki kısmının da birlik içine dahil olması için yapılması gerekenlerdir. Bu sorunun da Fransa ile aralarındaki olan yakın ilişkiyi kesmesiyle üstü çizilmiştir. İspanya’da patlak veren taht meselesi ile Fransa (3. Napoléon) ve Prusya (1. Wilhelm) Temmuz 1870’te savaşmaya başlamışlardır. Sédan muharebesinde Fransa’nın yenilgisi ile birlikte Prusya Alsas-Loren’i kendi topraklarına katmıştır. Fransa mağlup iken Prusya ise galip devlet olarak 10 Ocak 1871’de Versay Sarayı’nda 1. Wilhelm Kayzer olduğunu ilan etmiştir. Henüz Fransa ile anlaşma imzalanmadan böyle bir şeye girişmiştir. Aralarındaki anlaşma ise Mayıs ayında imzalanacak olmakla birlikte savaş yükü Fransa’ya devredilmiştir – üç yıl içinde 5 milyar Frank ödemeleri, Alsas-Loren’in Almanya’ya bırakılması ve savaş tazminatı ödenene kadar Almanya Fransa’nın kuzey sınırlarını işgal altında tutabilecektir.[9]

Ancak Bismarck Fransa’nın hem yenilgiye hem de havzanın kaybından beslenen öfke ile Prusya’ya saldıracağının farkındadır. Bismarck bu duruma hazırlıksız yakalanmamak için ise müttefik arayışları içinde olup Fransa’yı böylesi bir durumda yalnız bırakmak istemektedir. Bundaki temel amacı “Bismarck’ın korkusu/kabusu” olarak adlandırılan iki cepheye bölünmemek kaygısı vardır. Buna neden olacak durum ise Fransa’nın Rusya ile müttefik olmasından ileri gelmektedir.

Kayzer 1. Wilhelm’in vefatı ve Bismarck’ın istifasından sonra Almanya içinde hareketlenen taşlar gediğine henüz yerleşemeden 2. Wilhelm’in Kayzer oluşu hem iç hem de dış politikayı etkilemiştir. Örneğin 1.Wilhelm Almanya İmparatorluğu’nun hiçbir yen toprak talebi olmayacağını, bundan sonraki güçlerini içerideki kalkınmaya vereceklerini belirterek; “Yeni Almanya … Avrupa barışının güvenilir bir elemanıdır. Çünkü geniş topraklarda kendi düzenini kurması için fırsat yaratması gerektiğinin bilincinde ve kudretindedir.”[10]

1. Wilhelm döneminde Bismarck’ın Fransa’yı müttefiksiz bırakma politikası ilk olarak Avusturya ile başlamıştı. 1872 yılında Almanya, Rusya ve Avusturya arasında 1. Üç İmparatorlar Antlaşması yapılmıştır. 1873 yılında ise Almanya’nın Fransa’dan çekilmesi ile de Fransa’nın güçlenmeye başlaması yeni bir Almanya-Fransa savaşını doğuracaktır. Almanya ise Fransa’nın militarist olarak güçlendiğinin farkındadır ve buna “önleyici savaş doktrini” ile hazırlanmaktadır. Önce kamuoyu tepkisini arkasına almak istemekte ve yayınladığı haberlerle Fransa’nın tepkisini ölçmektedir.

Fransa ise bunlara geri adım atmamıştır. Bunun üzerine de Bosna-Hersek’te ortaya çıkan kriz, Rusya ile ilişkilerin bozulması ile belki de 1. Dünya Savaşı’nın temellerinin atıldığı dönemece girilmiştir. Daha sonra yine aynı devletler arasında imzalanan 2. Üç İmparatorlar Antlaşması sonrasında yerini Üçlü İttifak’a bırakmıştır. Bismarck’ın temel amacı hala Fransa’yı izole ederek onu kendi köşesinde bırakmaktır.

2. Wilhelm ile Almanya’nın politikası daha saldırgan ve revizyonisttir. Oluşturulan sömürge politikaları, Afrika ve Pasifik pastalarından pay alma isteği ve bunlar için yapılan mücadeleler politikaları oluşturmaktadır. Bu politika içinde ise donanma önemli bir yere sahiptir. Ancak bu güçler içindeki sömürgelere dayalı çekişmeler ve Alman politikası Almanya’yı beklemediği bir duruma sokmaktadır.

Öncelikle İtalya ile Avusturya arasındaki sorunlar ve sonrasında İtalya’nın ittifaktan ayrılması; yıllarca sömürgeler için çeşitli tartışma ve çatışma içinde olan İngiltere-Fransa ilişkisinin görece normalleşmeye başlaması dengelerin Almanya aleyhine dönmesine neden olmuştur.

1.Dünya Savaşı öncesinde ise Almanya’nın donanma yarışması, Rusya ile Avusturya arasındaki Balkan çatışmaları, aşırı derecede silahlanma durumu ve savaşın başlangıç noktasını oluşturacak Sırp hareketi savaş atmosferini yaratan temel dönüm noktalarıdır.

1.Dünya Savaşı (1914-1918)

Savaş, 28 Haziran 1914’te Avusturya- Macaristan veliahtı Franz Ferdiand ve eşi Sophie’ye düzenlenmiş olan suikast ile başlamıştır. İtilaf devletleri ve İttifak devletleri arasında pek çok cephede 4 yıl süren bir savaştır. Savaşın beklenilenden uzun ve maliyetli olması savaşı çıkmaza sokarken, cephelerin genişlemesiyle içinden çıkılamaz düzeye gelmesine neden olmuştur. Muharebeler karada, denizde ve ilk defa havada gerçekleşmiştir. Nisan 1917’de ABD’nin savaşa girmesi durumu İtilaf devletleri lehine çevirmiştir.

Savaş yorgunu olmayan askeri birlikler ve daha atak olan askeri teçhizat bu yönde bir evrilmeye neden olmuştur. Bu durum çok uzun süremedi, çünkü Ekim 1917’de Rusya’da patlak veren ayaklanma ve bir süre sonra Bolşevikler ve Lenin ile Çarlık Rusya’sında Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulması ile dikkatler Rus coğrafyasına kaymaya başlamıştır. 1918 yılına bakıldığında ise Almanya Bolşevik Rusyasında başarı elde ederken yaz aylarında da Paris’e girmiştir. Ancak Lenin’in Rusya’daki iç karışıklık ve sonrasında Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ve İtilaf devletlerinin Almanya’daki taarruzu bastırmasıyla Kasım 1918’de Almanya ile yapılan ateşkes itibariyle savaş son bulmuştur.

1.Dünya Savaşı Sonrası Almanya’nın Durumu

Almanya İmparatorluğunun 1914 sınırları

Almanya İmparatorluğunun 1914 sınırları [11]

Ateşkesin ilanından sonra 2. Wilhelm Kayzerlikten ayrılmıştır. Yerine 11 Şubat 1919’a kadar Friedrich Ebert geçici hükümeti kurulmuştur. Aslında kendisi Şansölye’dir ancak o sıfatla anlatılan bir dönem olmamıştır. Sonrasında ise devletin başkanı sıfatı ile Weimar Cumhuriyeti Dönemi olarak adlandırılan Şubat 1925’e kadarki kırılgan dönemin başkanı olmuştur. Yeni sistemin Almanya içinde yarattığı gerginlik ve oturmamışlık durumu, Versay Antlaşması’nın iyiden iyiye kendisini ülke içinde hissetmesi, artan işsizlik ve otoriteye olan özlem neticesinde milliyetçi sağa doğru meyillenen halk ve bu durumdan faydalanan Nazi ve Adolf Hitler ve onların ihtirasının bizi 2. Dünya Savaşına kadar götürecek olan yolda temel dinamikler olduğunu göz önüne almamız gerekmektedir.

Paris Barış Konferansı’nda bütün temel kararları alan “4 Büyükler” (soldan sağa, David Lloyd George, Vittorio Emanuele Orlando, Georges Clemenceau, Woodrow Wilson)

Paris Barış Konferansı’nda bütün temel kararları alan “4 Büyükler” (soldan sağa, David Lloyd George, Vittorio Emanuele Orlando, Georges Clemenceau, Woodrow Wilson) [12]

Yukarıda da bahsedildiği gibi ateşkesten sonra savaş bitmiş ve Barış Antlaşmaları için çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu süreci oluşturan ilk adım Paris Barış Konferansı’dır. Bu konferans 32 devletin temsilcisinin katıldığı ve 18 Ocak 1919’da başlayan bir konferanstır. Konferansın nihai karar vericileri Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’dır.[13] Bu devletlerin de içinde olduğu “Onlar Konseyi” ise İngiltere ve Fransa konseyin baskı unsuru ve karar-vericisi durumundadır.

1918’de ABD Başkanı W. Wilson ise yayımladığı 14 madde ile birlikte savaş sonrası kararların alınması, uygulanması gibi barışa giden aşamalarında oluşturulacak olan bir Milletler Cemiyeti tüzüğüne bağlı kalınmasını istemektedir. Milletler Cemiyeti’nin önemi sadece Avrupa’nın değil, dünyadaki diğer kıtalardaki devletlerin de içinde olduğu ve barış zamanında kurulan ilk uluslararası örgüt olmasından ileri gelmektedir. Ancak cemiyetin ömrü çok uzun olmamakla birlikte 1939 yılında 2. Dünya Savaşı başlamak üzereyken kimse cemiyete haber vermemiştir ve savaş sonrası da oluşturulan Bileşmiş Millet’e yetki devrini yapıp miadını tamamlamıştır.

Uluslararası ilişkileri kürsüye taşıyan ve liberalizmin kurucu olarak addedilen ve ABD’nin tek akademik temeli olan başkanı Wilson’ın oluşturduğu prensipler, Amerikan dış politikasının bir yansıması olmakla birlikte 14 maddeye ilişkin olarak dünya barışını sağlayacak bir Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına ilişkindir. Ancak 1919’da galip devletler tarafından kurulan bu kuruluş uluslararası eşitliğin ve barışın gözetilmediği, Doğu toplumlarına karşı ise diplomatik baskı ve müdahalenin örgütlendiği bir merkeze dönüşmüştür. [14]

Wilson’ın Milletler Cemiyeti’ni oluşturmaya çalıştığı zaman diliminde Versay toplantılarında Avrupalı devlet başkanlarına göre daha pasif konumda olduğu bir gerçektir. Hatta toplantılara iştirak eden Çek lider Thomas Masaryk bile Wilson’un kurtlar sofrasında olduğunu ve Avrupalı liderlere dikkat etmesi gerektiğini söylemiştir.[15] Böyle bir durumda iken Wilson’ın çok önem verdiği Milletler Cemiyeti’nin etkili olmaması ve kendi dış politikasını dikte etmeye çalışması Wilson’ın başarısızlığı olarak görülmektedir. Kaldı ki, Wilson Amerika’ya döndükten sonra cemiyet içinde özellikle Fransız etkisinin hissedilmesi ise uluslararası eşitliği savunan bir organizasyonda iplerin herkese eşit oranda düşmediğini ve egemen devletlerin birkaç ufak manevra ve etkileyicilikle cemiyeti kendi politikalarına alet edebildikleri görülmektedir.

Milletler Cemiyetinin oluşumuna beklenmeyen bir destek ise Almanya’dan gelmiştir. Alman halkı da tıpkı hükümetleri gibi barış ve daha iyi yaşam şartları oluşturmak inancıyla, hür ve eşit milletlerin savaş sonrası adil bir barış için birleşmeleri fikrini kuvvetle desteklemiş ve Milletler Cemiyeti’ne katılmak için büyük bir çaba sarf etmiştir.[16] Ancak bu durum Avrupalı devletleri mutlu etmekten ziyade aksine rahatsız etmiştir.

Wilson’ın Amerika’ya dönmesinden sonra hem Senato içinde hem de kamuoyunda Milletler Cemiyeti ve genel olarak ABD politikasına dair olumsuzları gidermek için çalışmalara başlamıştır. Ancak Senatodan Milletler Cemiyeti sözleşmesi geçememiştir. Bunun nedeni ise Senato’daki tartışmalarda Milletler Cemiyeti kuruluş nizamnamesinin onuncu maddesi en fazla gündemi işgal eden konu olmuştur.[17] Neden olarak da Amerika hiçbir ülkenin toprak bütünlüğünü ve politik bağımsızlığını korumak ve kollamak için yükümlülük altına girmek istememektedir. Böylece Monroe Doktrini’ninden biraz kafasını çıkarmış bir ABD, her zamanki yerinde kalmayı tercih etmiştir. İlginçtir ki günümüzde hamiliğe soyunan bu devletin ve Birleşmiş Milletlerde aktif olup onu en çok kullanan devletlerden biri olarak, o dönemde Milletler Cemiyeti gibi kuruluş amacı sağlıklı olan bir sözleşmenin senatodan geçmemesi nasıl anlaşılmalıdır?

Versay Antlaşması

Almanya’nın Versay Antlaşması sonucu iade ettiği yerler

Almanya’nın Versay Antlaşması sonucu iade ettiği yerler [18]

1. Alsace-Lorreine: Fransa’ya verilmiştir.

2. Saar Bölgesi: Fransa ve Almanya arasında yapılacak olan plebisitten sonra bölgenin kime ait olacağına karar verilecek ve bölgenin hakimiyeti 15 yıl süre için Milletler Cemiyeti’ne verilecek. Bu süre boyunca bölgeden çıkarılan kömür Fransa’ya gönderilecektir.

3. Eupen/Malmedy: Belçika’ya verilmiştir.

4. Ruhr Bölgesi: Alman askerlerinin olmadığı alan. Ruhr’un batısı müttefik kuvvetler askerleri tarafından 15 yıl işgal altında kalacağı ve havzanın 50 mil doğu şeridinde Alman askeri birliklerinin ve kalelerinin konuşlanamayacağı bölge.

5. Schleswig: Danimarka’ya iade etmiştir.

6. Batı Prusya: Şimdiki adı Poznan olan Prusya vilayetlerinin çoğu ve Prusya,Polonya’nın bölüştürülmesinde(1772–1795)ilhak ettiği yerleri geri teslim etmiştir.

7. Danzig: Baltık Denizindeki Vistula Nehri deltasında stratejik açıdan önemli olan Danzig Limanı FreieStadtDanzig olarak Almanya’dan ayrılmıştır.

8. Doğu Prusya: Doğu Prusya’nın kuzeydeki kısmı daha sonra Litvanya tarafından ilhak edildi.

9. Silezya: Yukarı Silezya’nınHultschin bölgesi bir plebisit olmadan Çekoslovakya’ya devredildi.

10.Avusturya’nın Almanya ile birleşmesi yasaklanmıştı.

11.Almanya tüm kolonilerini kaybetti. [19]

Almanya, savaş sonrası mağlup olmuş bir güç olarak bu antlaşmayı imzalamaktan başka seçenek bırakmayan müttefik devletlerin baskısı ile antlaşmayı kabul etmek zorunda kalmıştır. Antlaşmanın maddeleri Almanya’nın kendisine olan güvenini, kolonilerini kaybetmesine; ekonomik krize girmelerine, onarım bedelini ödeyecek maddi durumunun olmamasına ve ekonomisini yeniden inşa edememesine neden oldu.

Böyle bir durum içinde ise Hitler’in açtığı ya da politik durumun Hitler’e açtığı yol, ekonomik kriz, hiperenflasyon, her yerde artan işsizlik, toprak hırsı, self determinasyonun vermiş olduğu bölünmüş milliyetçiliğin birleşmesi arzusu gibi 2. Dünya Savaşı’nı patlak vermesine neden olan düzensizliğin tohumlarının ekildiği bir dönemin sonucudur. Almanya üzerine bu kadar çok gidilmesi, Almanya’nın mağlup bir devlet olsa da rehabilite edilmesi gerekilirken onu yaralama ve intikam alma amacı sadece Almanya’yı değil tüm dünyayı etkileyen neden olaylar silsilesine ve en önemlisi yeniden topyekûn bir “Dünya” savaşına girilmesine neden olmuştur.

Fransız asker ve savaş teorisyeni olan Mareşal Ferdinand Foch, Almanya üzerindeki yaptırımları çok hoşgörülü bulduğunu söylemektedir: “ Bu barış değildir. 20 yıllık bir ateşkestir.” sözüyle düşüncesini deklare etmiştir. [20] Versay Antlaşması süresince Amerika, İngiltere ve Fransa’nın istekleri birbiriyle uymuyordu. Amerika daha yeni bir uluslararası düzen vizyonundayken İngiltere eskisi gibi denizlerde hâkim olan bir emperyal düzen ile devam etmek istiyor; Fransa ise Almanya’yı kendisinden aşağıda tutmayı hedefliyordu. Mağlup devletlere ve özellikle Almanya’ya karşı olan bakış açıları ise topraklarını genişletmek üzerinden olmuştur.

Barışın kısa süreli olmasına neden olan önemli bir kırılma etkeni ise self-determinasyon ilkesi ve etnik azınlıkların varlığıdır. Self-determinasyon ilkesi Fransız devrimin getirmiş olduğu bir ideoloji olması nedeniyle yeni olan bir durum değildir ancak Versay Antlaşması içinde Almanya’nın sınırları söz konusu olduğunda pek çok Alman milliyetinden olan kimseler yeni sınırlara sahip olan Almanya dışında kalmıştır.

Antlaşma maddelerinden en bilindik olan 321. Madde, Almanya’nın savaştan sorumlu tutulduğuna dair maddedir. Almanya ve Avusturya ağırlıklı olmak üzere dar diplomatik anlayış içinde açık bir şekilde Almanya Rusya’nın kapısını tıklattığı için, Avusturya ise Sırbistan’ın kapısını tıklattığı suçlanmışlardır. 235. Madde ise onarım ile ilgili olan maddedir. Almanya’nın ödemesi gereken tutar 132 milyon mark olarak belirlenmiştir. [21]Bunun dışında savaş süresince sivillerin ve askeri kayıpların bedelini de mal veya hizmetler karşılığında ödenmesi beklenmektedir.[22]Savaş mağlubiyeti, toprak kayıpları, ticaretinin yok edilmesi, halkının bir kısmının sınır dışında kalması, ödenmesi imkânsız onarım bedeli ve dayanılmaz baskı devamında pek çok sancılı süreci ortaya çıkarmıştır.

Almanya üzerine yapılan baskı iç politikada siyaset yapabilmek için önemli bir koz haline gelmiştir. Savaş yorgunu insanlar için Almanya’nın ödeyeceği onarım bedelinin herkesi refaha ulaştıracağı, savaş yaralarını daha kolay dinlendireceği üzerinden yapılan popülist siyaset öyle ya da böyle, Almanya’dan intikam almak isteyen Fransa ve İngiltere’de kamuoyunu da arkaya alması ve iç siyasetlerinde başarı anlamına gelmektedir. Bu yüzden de Almanya üzerinde baskıya devam etmişlerdir.

Savaş sonrasında ekonomik sıkıntı yaşayan tek ülke Almanya değildir. Galip devletlerin ticaret yapmaktan çekinmesi ekonomiyi olumsuz yönde etkilemiştir. Almanya ise sürekli para basma yoluna gidiyordu. 1923 yılına gelindiğinde ise Reicshbank’ın döviz kurları gibi şeyleri takip etmeyip sadece bankanın para likidite etmesi gerektiği yönündeki yaptırımları da enflasyonun hiperenflasyona dönme sebebini oluşturmaktadır. Bunun dışında İngiltere ve İngiltere’nin baskısıyla Fransa, uluslararası bir komitenin Almanya’nın tazminatları ödeme kapasitesini saptamasını ve savaş tazminatının buna göre yeniden düzenlenmesini kabul etmek zorunda kalmıştır. İlk olarak Dawes Ödeme Planı (1924) Almanya’ya 4 yıllık bir ödeme planıyken sonrasında işlevli olmamıştır. Daha sonrasında ise Young Planı oluşturuluyor ancak 1929 Buhranı yüzünden bu da işleyememiştir. 1932 yılında ise ABD Başkanı Hoover’ın Moratoryumu da fayda etmiyor. En sonunda ise Almanya’nın toplamda 750 milyon dolar ödemesi ile tüm borçlarının kapanacağı söylenmiştir. Yıllarca eziyet içinde bulunan durum böylelikle sona ermiş olmaktadır.

1925 yılında ise Almanya – Fransa ilişkilerini görece normal seviyeye ulaştıran Locarno Antlaşmaları imzalanmıştır. Bu antlaşmaların temeli Fransa’nın güvenliğini sağlama çabalarından ileri gelmektedir.

Locarno’da soldan sağa, Gustav Stresemann, Sir Austen Chamberlain, Aristide Briand

Locarno’da soldan sağa, Gustav Stresemann, Sir Austen Chamberlain, Aristide Briand [23]

Takvimler 1933 yılına geldiğinde ise barışın son kırıntılarının da ortadan kaybolacağı Hitler’in Başbakan seçilmesi ile Avrupa dengesi yine değişime uğrayacaktır. Hitler’in revizyonist politikaları ise ona halk nezdinde özlemi duyulan bir otorite boşluğunun Hitler ile doldurulmasına ve sağ kanat milliyetçiliğinin artmasına neden olmuştur. Üstelik Hitler’in 1933-39 yılları arasında ekonomik olarak yaptığı atılımlar 1939 yılında mucizevi bir şekilde işsizliğin olabildiğince azalmış olmasına neden olmuştur.

Aylin ERDOĞAN

1. Serhat R. Saru, Viyana Düzeninin Kurulması: Tarihsel Olarak Uluslararası Sistemin Evrimi, Yüksek Lisans Siyasi Tarih Vize Projesi, İstanbul, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003, s.12

2. Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, Bursa, MKM Yayıncılık, 2011, s.155

3. Ainur Nogayeva, “Orta Asya’da ABD, Rusya ve Çin: Stratejik Denge Arayışları”, USAK Yayınları, Orta Asya ve Kafkasya Serisi, Sayı:7, s.39

4. Thomas Gangale, “Alliance Theory: Balancing, Bandwagoning, and Détente”, http://ops-alaska.com/publications/2003/2003_AllianceTheory.pdf (Er Tarihi: 20.05.16)

5. Ainur Nogayeva, “Orta Asya’da ABD, Rusya ve Çin: Stratejik Denge Arayışları”, s.39

6. Stephen M. Walt, “Testing of AllienceFormation: The Case of SouthwestAsia”, International Organization, Cilt: 42, Sayı:2, 1988, s.282

7. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Genişletilmiş 11. Baskı, s.19

8. Yunus Kobal, “Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Almanya”, Ankara, Gece Kitaplığı, 2000, s. 32

9. Uluslararası İlişkiler Tarihi (Diplomasi Tarihi), Çeviren: Atilla Tokatlı, Evrensel Basın-Yayın,2000, Cilt:1

10.Yunus Kobal, Birinci Dünya Savaşı Öncesinde Almanya, s.32

11.http://www.nzhistory.net.nz/files/documents/waw-maps/German_Empire_final.pdf (Er.Tarihi: 22.05.2016)

12. https://en.wikipedia.org/wiki/Paris_Peace_Conference,_1919 (Erişim Tarihi: 21.08.2016)

13.Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, s.80

14.Ufuk Özcan, “Wilson Prensipleri Üzerine”, http://tjs.istanbul.edu.tr/wp-content/uploads/2016/01/13326-29946-1-SM.pdf Er. Tarihi: 19.06.2016)

15.Vedat Gürbüz, “Bir İdeal, Bir Amerikan Başkanı ve Onun Başarısızlığı: Başkan WiIson ve Milletler Cemiyeti”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Mayıs-Kasım 2002, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/45/816/10349.pdf (Er. Tarihi:19.06.2016), s.93

16.A.g.e s.93

17.A.g.e s.94

18.Paris Peace Conference 1919-1920: Results, http://www.ssag.sk/files/Paris-Peace-Conference.pdf (Er. Tarihi: 20.05.2016)

19.A.g.e s. 2-3

20.A.g.e., s.3

21.Vladimir Moss, “Versailles Treaty”, https://www.academia.edu/19284187/THE_VERSAILLES_TREATY (Er. Tarihi: 20.05.2016) s.11

22.Ken Oziah, “TheTreaty of Versailles and the Road the Hitler” https://www.academia.edu/1830319/Treaty_of_Versailles_The_Road_to_Hitler (Er. Tarihi:20.05.2016) s.5

23.https://global.britannica.com/event/Pact-of-Locarno (Erişim Tarihi: 21.08.2016)

24.Ainur Nogayeva, “Orta Asya’da ABD, Rusya ve Çin: Stratejik Denge Arayışları”, USAK Yayınları, Orta Asya ve Kafkasya Serisi, Sayı:7

25.Fahir Armaoğlu, Yüzyıl Siyasi Tarihi, Genişletilmiş 11. Baskı

26.Ken Oziah, “TheTreaty of Versailles and the Road the Hitler” https://www.academia.edu/1830319/Treaty_of_Versailles_The_Road_to_Hitler (Er. Tarihi:20.05.2016)

27.Paris Peace Conference 1919-1920: Results, http://www.ssag.sk/files/Paris-Peace-Conference.pdf(Er. Tarihi: 20.05.2016)

28.Stephen M. Walt, “Testing of AllienceFormation: The Case of SouthwestAsia”, International Organization, Cilt: 42, Sayı:2, 198

29.Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, Bursa, MKM Yayıncılık, 2011

Versay Antlaşması: Almanya’nın Sınırları ve Avrupa İçin Siyasi Hükümler yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

BND & BFV DOSYASI : Almanya, Alman istihbarat görevlisini ‘komplo’ nedeniyle gözaltına aldı


Alman istihbaratı, genel merkezine saldırı hazırlığında olan İslamcı bir grupla bağı bulunduğu iddiasıyla kendi ajanını gözaltına aldı.

Almanya’da, “İslamcı komplo”nun istihbarat servisine kadar uzandığı iddia ediliyor.

The Telegraph‘ta yayımlanan habere göre, Alman istihbaratı, Cologne’deki genel merkezine saldırı hazırlığında İslamcı bir grupla bağı olduğu gerekçesiyle bir ajanını gözaltına aldı.

İddiaya göre 51 yaşındaki ajan, plan hakkında “kısmi itiraflarda” bulundu.

Şüphelinin Alman iç istihbarat teşkilatı BfV hakkında “hassas bilgileri” gruba iletmeyi denediği iddia edildi.

Ajan, takma isimler altında internette İslamcı yorumlar yapmakla ve sohbetler sırasında iç bilgileri iletmekle suçlanıyor.

Ajanın gözaltına alınmadan önce “şüpheli davranışlar” sergilediğini söyleyen BfV, şüphelinin geçen Nisan ayından bu yana Almanya’daki İslamcı gruplar hakkında istihbarat toplamakla görevli olduğunu açıkladı.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : ALMANYA VE NORVEÇ PKK’YI KORUYUP KOLLUYOR H ÜKÜMET ÇÖZÜM BULAMIYOR /// İŞTE İKİ ÖRNEK


Almanya‘da Hamburg Eyalet Yüksek Mahkemesi terör örgütü PKK konusunda skandal bir karara imza attı.

Welt gazetesinde yer alan haberde mahkemenin devlet güvenliği koruma senatosu hakimi, PKK’nın eski Bremen bölge sorumlusu Beşir kod adlı teröristi bir yıl dokuz ay hapse çarptırdı fakat bu cezayı erteleyerek sanığı serbest bıraktı.

Duruşmayı izlemeye gelen 70 kadar terör örgütü yandaşının kararı alkışladığı ifade edildi.

Haberde daha önce senatonun 3 benzer davada yaklaşık 3’er yıl hapis cezası verdiği hatırlatılarak, Adalet Bakanlığının PKK’ya üye olanlar ile yardım ve yataklıkta bulunanlara ceza soruşturması açılmasına izin verdiğine işaret edildi.

Eyalet Mahkemesinin kararında 2013 yılından beri özellikle Kobani‘de PKK’nın DEAŞ’e karşı verdiği ‘mücadeleye’ vurgu yapıldı. DEAŞ’ın 2014 yılında Suriye‘de ve Irak‘da binlerce Ezidi’yi öldürdüğü ve yerlerinden ettiği hatırlatılarak PKK’nın özellikle bu bölgelerde Ezidilere yardımda bulunduğu iddia edildi.

Duruşmanın sonunda Alman hakimin, sanığın siyasi yaşamının ‘saygı ile karşıladığını’ dile getirdiği belirtildi.

Welt gazetesi skandal kararla ilgili haberinde ‘Hamburg‘da hafif karar: PKK duruşmasında hakim Türkiye‘yi eleştirdi.’ ifadesini kullandı.

Norveç’ten Türkiye’yi kızdıracak hamle

Norveç’in başkenti Oslo’da Rojava Demokratik Özerlik Elçiliği açıldı. İki gün boyunca açık kalacağı belirtilen elçiliğin açılışı nedeniyle 26-27 Kasım tarihinde düzenlenecek panellere PYD elebaşı Salih Müslim de katıldı.

OSLO BELEDİYE BAŞKANI KONUŞMA YAPTI

Elçilik, Oslo Belediyesi çatısı altında saat 13.00’te Oslo Belediye Başkanı Marianne Borgen tarafından yapılan konuşmanın ardından açıldı.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Mustafa Yeneroğlu : “Almanyanın iç istihbarat raporları elimizde, PKK mil itan topluyor.”


Mustafa Yeneroğlu : "Almanyanın iç istihbarat raporları elimizde, PKK militan topluyor."

Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin kağıt üzerinde teröre destek vermediği vurgulansa da, istihbarat raporlarında durumun öyle olmadığını vurgulayan Mustafa Yeneroğlu, açık birşekilde terör eylemleri için militan toplandığını ifade etti. İşte detaylar…

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, "PKK, Almanya ve Avrupa ülkelerinde, kağıt üzerinde terör örgütleri listesinde yer alıyor ama işin gerçeği böyle değil. Almanya’nın iç istihbarat raporları elimizde, bu raporlarda, PKK terör örgütünün Almanya’da istediği gibi terör eylemleri için militan topladığı, Türkiye’ye ve Kuzey Irak’a bunları getirdiği, istediği gibi haraç, bağış topladığı açık bir şekilde yazıyor." dedi.

Yeneroğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’nin, PKK’yı terör örgütü olarak kabul eden ancak PKK’nın eylemlerine izin veren ülkelerin tutumundan rahatsızlık duyduğunu belirtti.

Özellikle Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa, Avusturya gibi ülkelerde PKK’nın çok rahat hareket edebildiğini, istedikleri şekilde propaganda yapabildiklerini anlatan Yeneroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

"PKK, Almanya ve Avrupa ülkelerinde, kağıt üzerinde terör örgütleri listesinde yer alıyor ama işin gerçeği böyle değil. Almanya’nın iç istihbarat raporları elimizde, bu raporlarda, PKK terör örgütünün Almanya’da istediği gibi terör eylemleri için militan topladığı, Türkiye’ye ve Kuzey Irak’a bunları getirdiği, istediği gibi haraç, bağış topladığı açık bir şekilde yazıyor. PKK terör örgütü yayımladığı günlük gazete aracılığıyla propaganda faaliyetlerini sürdürüyor. Almanya samimiyse, kendi istihbarat raporlarını okusun, PKK’nın yasaklı bir terör örgütü olmadığını, fiili olarak çok rahat hareket edebildiğini hatta neredeyse, kamu yararına çalışma statüsüne sahip dernek konumunda faaliyetlerini sürdürebildiğini görecektir. Türkiye’de her gün insanlar katledilirken, terör örgütü ülkemizde kanlı eylemlerini sürdürürken, aynı terör örgütünün mensupları Almanya’da kutsanamaz."

Türkiye’nin terörle mücadelesinin yurt dışında etnik bir çatışma olarak gösterildiğini vurgulayan Mustafa Yeneroğlu, PKK, YPG ve PYD tarafından Almanya ve benzeri ülkelerde açılan stantlarda Türkiye’nin Kürtlere karşı bir mücadele yürüttüğü, terör örgütünün de Kürtlerin hakkını savunduğu yönünde bir görüntü yansıtıldığını ve "Kim PKK için Türkiye’de savaşmak ister." şeklinde çağrılar yapılarak, militanlar toplandığını kaydetti.

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’deki darbeye tepki göstermek için Almanya’da sokaklara çıkan Türklerin, çeşitli engellerle karşılaştığını ancak PKK terör örgütünün ise istediği zaman istediği eylemi gerçekleştirebildiğini aktaran Yeneroğlu, DEAŞ’a karşı ise net bir tavır sergilendiğini, DEAŞ’ın hiçbir propagandasına izin verilmediğini ifade etti.

– "Türkiye’nin istikrarına hedef alan, batı dünyasında destekleniyor"

Batı dünyasının Türkiye’de yaşanan terör olaylarını ve bu terör örgütlerinin yurt dışındaki eylemlerini gözardı ettiğine dikkati çeken Yeneroğlu, şunları söyledi:

"Son zamanlarda PKK ve yandaşları, yurt dışında Türk toplumunun yoğun olarak bulunduğu ortamlara saldırılarda bulunuyor. Örneğin, son haftalarda Türk Demokratlar Birliği’ne 9 saldırı düzenlendi. Molotof kokteyllerle mekanları yakıldı, insanlar hedef alındı. Son bir kaç hafta içinde camilere, kahvehanelere saldırılar oldu. Bunlar oradaki insanların öldürülmesini bile göze alacak saldırılardı. Bu meselelerle ilgili arkadaşlarla değerlendireceğiz, ne yapabiliriz tartışacağız. Türkiye’de insan hakları noktasında eleştirme hakkını kendisinde görenler, bu hallerin teşvik edilmesiyle ilgili ortamları yaratanlardır. Türkiye’nin istikrarına hedef alan kim varsa, batı dünyasında onlar olağanüstü bir şekilde destekleniyor. Bu yaşananlar nedeniyle, Türk kamuoyunun, özellikle Avrupa’dan daha fazla soğuduğunu görüyoruz."

– "Terör örgütü mağdurlarında ciddi artış var"

İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Yeneroğlu, son zamanlarda yurt dışından PKK mağdurlarına ilişkin de başvurular almaya başladıklarını belirterek, Almanya’daki bir Türk vatandaşının, "Apocu Gençlik" adı altındaki PKK militanları tarafından derneklerine saldırı düzenlendiğini anlatan bir dilekçe gönderdiğini aktardı.

Mustafa Yeneroğlu, konuşmasına şöyle devam etti:

"Bir vatandaşımız, bir derneğin bünyesinde konuşma yapacak ve bu durum PKK militanları tarafından duyuluyor. Konuşma yapacağı anda yüzünü, gözünü kapatmış 20-30 genç toplanıp derneği yakıyor. Bu konu hakkında Almanya’da herhangi bir şey yapılmıyor, haber bile olmuyor. Başka bir gruba yönelik olsa tüm ülke ayağa kalkardı. Bu vatandaşımızın bize ulaştırdığı bir şikayet dilekçesi var, biz de Dışişleri Bakanlığımızla harekete geçerek, Almanya’da ilgili mercileri ikaz ettik. Bize buna benzer vakalar gelince hukuki mekanizmaların harekete geçmesi için çaba gösteriyoruz. Son dönemlerde yurt dışındaki vatandaşlarımızdan terör örgütüne ilişkin gelen şikayet dilekçelerinde çok ciddi artış var."

Yeneroğlu, kendi ülkesinde terör örgütü barındırıyorsa, başka ülkelerde kan akmasına, masum insanların katledilmesine sebebiyet veriyorsa, o ülke idarecilerinin insan hakları konusunda konuşma hakkının bulunmadığını bildirdi.

ALMANYA DOSYASI /// Kutuplaşma Almanya’ya da sıçramış : Siyasi farklılıklar Türklerde boşanma ne deni


Türkiye’deki siyasi gündem toplumda kutuplaşmayı körüklerken, Almanya’daki muhalif Türkiye kökenlilerin de sosyal medyada boykot listelerinde yer aldığı, hatta siyasi farklılıkların boşanmalara bile yol açtığı kaydedildi.

Deutsche Welle’nin Essen kentinde yayınlanan Westdeutsche Allgemeine Zeitung’a (WAZ) dayandırdığı habere göre, Kuzey Ren-Vestfalya (KRV) eyaletinde yaşayan, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a ve hükümete muhalif kesimler üzerindeki baskı ve göz korkutma amaçlı eylemler arttı.

WAZ’a konuşan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partili eyalet milletvekili Serap Güler, bölgedeki Erdoğan muhaliflerinin ‘vatan haini’ olmakla itham edildiğini ve birçok işletmenin sosyal medya üzerinden yayılan yüzlerce isimlik boykot listelerinde ‘fişlendiğini’ belirtti.

Boşanma gerekçesi siyaset

Sosyal Demokrat Partili (SPD) eyalet milletvekili Serdar Yüksel’se, kutuplaşmanın sadece komşuluk ilişkileri dernek ve camiler arasında değil, aile içi ilişkilerde de giderek artttığına dikkat çekti. Öyle ki, Köln’de yaşayan avukat Ramazan Sevinç’e göre bu durum aile içinde boşanmalara bile yol açmaya başladı.

Siyasî görüş ayrılıklarının yol açtığı çatışma ortamı nedeniyle boşanmaya karar veren Türk çiftlerin sayısının giderek arttığına dikkat çeken avukat Sevinç “Evli çiftler birbirlerine yabancılaşıyor, anne babalar çocuklarıyla konuşmayı kesiyor, iş arkadaşları da birbirlerine küsüyor” dedi.

Sevinç, “Almanya’da yaşayan Türkler olarak hayat merkezimizin Türkiye değil Almanya olması gerekiyor. Bu tür olayların Türkiye’de kalması lazım” diye konuştu.

ALMANYA & BND DOSYASI : Almanya’nın gizli istihbarat raporu ortaya çıktı


Almanya’nın gizli istihbarat raporu ortaya çıktı

Almanya’daki Türk ve Kürt gruplar arasında yeni bir gerginliğin yaşanmasından endişe duyulduğu, bu kaygıların da Almanya’nın iç istihbarat teşkilatı olan Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın güncellenen raporuna da yansıdığı bildiriliyor.

Gazetesi yazar ve yöneticileri ile HDP eş genel başkanları ve vekillerinin tutuklanmasının ardından Almanya’da yaşayan Türkler ile Kürtler arasında yeni bir gerginliğin yaşanmasından endişeleniyor. Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre; Bakanlık sözcüsü Mitteldeutsche Zeitung’a verdiği demeçte darbe girişiminin ardından Almanya’da yaşayan hem Türk hem de Kürtlerde “yoğun bir duygusal harekete geçme potansiyeli” tespit edildiğini kaydetti.

RADİKAL TÜRK VE KÜRT GRUPLAR

Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın 2015 yılı raporunun güncellendiğini kaydeden sözcü, söz konusu değerlendirmenin yeni raporda geniş yer bulduğunu belirtti. 300 sayfalık raporun yaklaşık 30 sayfasında Almanya’daki radikal Türk ve Kürt gruplara yer verildiğine dikkat çekildi.

Almanya’daki Türk-Kürt toplulukları arasındaki bölünmenin, 2015 yılı raporunda yer verilen grupların ötesine geçtiğini belirten sözcü buna “Aşırı milliyetçi görüşlü Türkler, PKK’ya yakın Kürtler ve bazı sol görüşlü Türkleri” de örnek gösterdi. İç istihbarat teşkilatının yeni raporunda şu ifadelere yer verildi:

“Bazı göçmenlerin geldikleri ülkelerde yaşanan çatışma ve savaşlar, onlarda da anlaşılır bir aşırı duygu yoğunluğuna sebep oluyor. Radikal çevreler ise bu durumu kendi amaçları için kullanarak istismar etmeye ve protesto gösterileri ile araçsallaştırmaya çalışıyor. Agresif bir atmosfer yaratılmaya çalışılıyor. Bu da genelde ya rakip gruplar arasında ya da polise yönelik militanlık ve şiddete başvurma olarak kendini dışa vuruyor. Bu durum özellikle PKK yandaşları ile aşırı sağcı Türkler arasında olmak üzere, PKK yandaşlarından Selefilere kadar geniş bir yelpazede göze çarpıyor.”

Odatv.com

ALMANYA DOSYASI : Almanya Anlamamakta Israrcı !


Almanya Anlamamakta Israrcı!

Sıkıntılı gidişatın durdurulmasında Almanya’ya kritik bir sorumluluk düşüyor. Ne yazık ki Merkel mülteciler konusunda gösterdiği liderliği sonuçlandıramadığı gibi FETÖ konusunda da Türkiye’yi karşısına alıyor.

Terörle mücadele bir süredir Türkiye ile Batılı müttefikleri arasında gerilimler üreten bir kara deliğe dönüştü. Bir zamanlar Ankara’yı Deaş’a göz yummakla eleştiren "müttefik" başkentler şimdi PKK ve FETÖ ile mücadelede Türkiye’yi yalnız bırakıyor.

PKK’yı terör listesine almalarına rağmen hem ABD’nin hem önde gelen Avrupa ülkelerinin YPG-PYD’ye silah desteği vermesi zaten kalıcı bir rahatsızlık kaynağı. Bir de buna Türkiye karşıtı FETÖ diasporalarının Batı başkentlerinde mevzilenmesi eklendi.

Gerçi Washington, Türkiye’nin kaygılarını anlama noktasında yeni adımlar atıyor.

Adalet Bakanı Bozdağ’ın ziyaretinden sonra Gülen’in iadesinde yumuşama eğilimi ve YPG’nin Münbiç’den çıkarılması konusunda yeni bir mutabakat oluşturulması buna örnekler. Ancak AB-Türkiye ilişkilerindeki gerginlik ise bir üst düzeye taşınıyor.

***

Alman Adalet Bakanı Maas’ın FETÖ’nün firari savcılarının iade edilmeyeceği yönündeki açıklamasından sonra Şansölye Merkel de Türkiye’ye karşı tutumunu sertleştirdi. Cumhuriyet gazetesine yönelik operasyonu "hukukun üstünlüğü ile bağdaşması konusunda büyük endişelerimiz var" şeklinde karşılayan Merkel basın özgürlüğünün AB ile müzakerelerde "merkezi bir rol oynadığını" söylemeyi de unutmadı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı sertlikle cevap verdi: "Almanya asıl biz sizin bu durumunuzdan endişe ediyoruz. Siz teröre çanak tutuyorsunuz. Bu terör belası bumerang gibi gelip sizi de vuracaktır.

Bizim sizden bir beklentimiz yok ama siz teröre çanak tutmaktan tarih boyu anılacaksınız. Almanya’nın FETÖ’nün arka bahçesi haline gelmesinden endişeliyiz."

15 Temmuz darbe girişiminin ülkemiz için ne kadar hayati bir tehdit oluşturduğunu kavra(ya)mayan AB, terör karşısında müzakere sürecinde olmanın gereğini yerine getirmiyor. Kendilerine yönelik Deaş terör tehdidi karşısında aldıkları keskin tavrı bile bugün dünyanın en ciddi terör üçlemesi tehdidi (PKK-Deaş-FETÖ) altındaki demokratik bir ülkeye, Türkiye’ye sıra gelince unutuveriyorlar. Karşılıklı "kaygılar" büyürken yaşanan gerilim "alarm verici" bir seviyeye yükseliyor. Müzakere süreci tıkanmış olsa bile AB ile Türkiye arasındaki ortak menfaatler bu gerilimi düşürmeyi gerektiriyor.

Ekonomik entegrasyonun seviyesi, mültecilerin kaderi, güvenlik sorunlarının birbirine bağlı olması ve ABD-Rusya geriliminin Avrupa’ya yansımaları gibi alanlar bunlardan bazıları.

Avrupa’nın kapılarının selameti ve dolayısıyla demokrasilerinin aşırı sağcı akımlarla erozyona uğramaması Türkiye’nin istikrarına sıkı sıkıya bağlı. Bunun Erdoğan’ı Avrupa’ya diz çöktürmek için yapılan bir şantaj olmadığının en büyük delili 15 Temmuz girişimidir.

Düşünün, darbe girişimi başarılı olsaydı 3 milyon Suriyeli ile baş edemeyen Avrupa 80 milyonluk Türkiye’nin kaosundan türeyecek sorunları kesinlikle göğüsleyemezdi.

"Teröre destek" ve "basın özgürlüğü kaybı" tartışmasının hızla "vize muafiyeti" ve "mültecilerin geri kabulü" konusuna bağlanması hiç de sürpriz olmayacak. Nitekim AB çevreleri gazetecileri bahane ederek konuyu 2018 sonuna bırakmaktan bahsediyorlar.

Ankara ise vize muafiyeti sağlanmaması halinde mülteci geri kabul mutabakatını yıl sonundan önce feshetme eğiliminde. İşte bu sebeple mülteci konusu Avrupalı siyasetçilerin rüyalarını kâbusa çevirecek bir sorun olarak kontrolden çıkma yönünde.

Sıkıntılı gidişatın durdurulmasında Almanya’ya kritik bir sorumluluk düşüyor. Ne yazık ki Merkel ve hükümeti mülteciler konusunda gösterdiği liderliği sonuçlandıramadığı gibi şimdi de FETÖ konusunda Türkiye’yi karşısına alıyor.

Ezcümle, Avrupa’nın geleceğinin Türkiye’nin kaderi ile ne kadar bağlantılı olduğunu Brüksel ve Berlin’deki siyasetçilere yeniden hatırlatmak gerekiyor sanırım.

[Sabah, 4 Kasım 2016]

BND DOSYASI : Almanya’da istihbarat reformu


Almanya’nın yeni istihbarat kontrol yasası, gizli servislerin faaliyetlerine şeffaflık getiriyor.

BND kimleri dinledi?

Almanya’nın dış istihbaratından sorumlu BND’nin, 2013 sonuna kadar NATO ve AB ülkelerinde yaptığı dinlemelerle ilgili detaylar ortaya çıktı. (11.07.2016)

Amerikan ve Alman istihbarat teşkilatları arasındaki yasal olmayan işbirliğinin yol açtığı skandal nedeniyle Alman iç ve dış istihbarat kurumlarının daha sıkı denetlenmesine karar verildi. Koalisyon ortaklarının oylarıyla kabul edilmesine kesin gözüyle bakılan yeni istihbarat yasası, gizli servislerin izleme ve dinleme yetkisini daha da arttıracağı gerekçesiyle muhalefet partileri ve şahsa özel bilgilerin korunmasını amaçlayan kuruluşlarca eleştiriliyor.

Alman dış istihbarat servisinin (BND) kontrolden çıkarak başına buyruk faaliyet gösterdiği suçlamalarına karşı iki hakim ve bir de savcıdan oluşan bağımsız denetleme kurulu oluşturulacak. Kurul dış istihbaratın faaliyetleri hakkında başbakanlık tarafından haberdar edilecek. Avrupa Birliği kurumları ile üye devletlerde yapılacak casusluk faaliyetlerine bağımsız kontrol merciinin onay vermesi gerekecek. Bağımsız denetleyiciler dış istihbaratın arama kodlarını kontrol edebilecek. BND’nin dost ülkelerle ilgili araştırmalarında kısmen caiz olmayan kodlar kullanması eleştirilere yol açmıştı.

Keyfi dinlemeler sona eriyor

Almanya’nın iç ve dış güvenliğini tehlikeye sokabilecek ya da hükümetin harekat kabiliyetini kısıtlayabilecek gelişmeler vaki olduğunda dış istihbarat Avrupa Birliği kurumlarıyla üye ülkeleri denetleyebilecek. Uluslararası telekomünikasyon şebekelerindeki casusluk faaliyetleri BND başkanının başvurusu üzerine Başbakanlık müsteşarı tarafından karara bağlanacak. Şimdiye kadar gözlem ve dinleme faaliyetlerine BND’nin alt kademeleri tarafından izin verilebiliyordu.

Yeni istihbarat yasasına göre, Alman şirketlerine rekabet avantajı sağlama amacıyla sanayi casusluğu yapılamayacak ancak ekonomi politikaları açısından önemli gelişmelerin aydınlatılması mümkün olacak.

Alman dış istihbarat servisi yabancı istihbarat kurumlarıyla şartlı işbirliği yapabilecek. İşbirliği, terör ile mücadele, Alman ordusunun yurtdışı görevlerinin desteklenmesi ve yurtdışındaki Alman vatandaşlarının can güvenliğini ilgilendiren konularla sınırlı olacak.

Gizlilik perdesi aralanıyor

Gizli toplanan meclis kontrol komisyonu derinlemesine inceleme yapacak zaman bulamadığı için gizli servisleri kontrol yasası komisyon tarafından görevlendirilecek daimi yetkilinin servisi sürekli denetleyip kontrol mercileri arasındaki işbirliğini koordine etmesini öngörüyor.

Kusur ve uygunsuzlukları ifşa eden gizli servis mensuplarını cezai takibattan koruyan uygulamalar iyileştirilecek. Bağımsız kontrol kurulunun BND başkanından bilgi aldığı ve şimdiye kadar gizlilik perdesi arkasında yapılan toplantılar bundan böyle kamuoyuna açık yapılacak. Siyasi partilerin meclis grup başkanlarından gelecek talebe göre meclis kontrol komisyonu üyeleri gizli görüşmeler hakkında bilgi verebilecekler. Şimdiye kadar komisyon üyelerinin çalışmalar hakkında konuşması yasaktı.

GÖÇMEN DOSYASI : Almanya’nın Mülteci Politikası Nasıl şekilleniyor ?


Almanya’nn Mlteci Politikas Nasl ekilleniyor.pdf

TERÖR DOSYASI /// BÜLENT ERANDAÇ : Almanya’nın Kaplan’ı ABD’nin Fetullah’ı


Almanya’nın Kaplan’ı ABD’nin Fetullah’ı

Türkiye , kaçak savcılar Zekeriya Öz ve Celal Kara’nın iadesi için ikinci kez Almanya’ya nota verdi. Almanya Dışişleri Bakanlığı’na verilen notada, firari savcıların Freiburg’da oldukları, şüphelilerin yakalanarak Türkiye’ye iade edilmeleri istendi. Türkiye daha önce de bu konuda nota vermiş ancak Almanya verdiği resmi cevapta bu konuyla ilgili herhangi bir bulguya sahip olmadığını açıklamıştı.

Almanya Cemalettin Kaplan’ı götürmüştü.

ABD Fetullah Gülen’i götürdü.

Amerika ve Almanya, müttefik olduğumuz, beraberce kaderimizi paylaştığımız 2 ülke olmasına karşın, Türkiye düşmanları buralarda cirit atıyor.

PKK ORALARDA. SÜNNİ-ALEVİ FAY HATLARINI KAŞIYANLAR ORALARDA. FETÖ’CÜLER ORALARDA.

İki küresel güç, bu iki adamı Türkiye tezgahlarında tepe tepe kullandı, kullanıyor. Dr. Necip Hablemitoğlu öldürülmeden önce Alman İstihbaratı ve Kaplancılar isimli bir yazı kaleme almıştı.

Kısaca hatırlayalım: "Alman İstihbarat Servisi’nin kontrol ve güdümünde Türkiye karşıtı eylemlerini sürdüren PKK, Dev- Sol, TİKKO, Milli Görüş Teşkilatı gibi terör örgütü ve radikal grupların arasında ‘Kaplancı’ların mümtaz (!) bir yeri vardır.
Almanya, Türkiye’deki tarikatların ve mezhepsel yapılanmaların kendi ülkesindeki uzantılarına da adeta kol-kanat germektedir. 1970’lerin başlarına kadar, Türkiye’nin etnik ve dinsel sorunları ile ilgili sosyal istihbarat çalışmaları yürüten ve bu çalışmalar için bağlantılı akademisyenleri (filolog, tarihçi, sosyal antropolog vb.) kullanan Alman İç İstihbarat Servisi, bu yıllardan itibaren ajitasyon faaliyetlerine hız vermiştir. Nedenine gelince, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu gibi konularda bütün Avrupa ülkeleri gibi Almanya da Türkiye’ye husumet göstermektedir. Alman İstihbarat Servisi, şeriatçı militanlık alanındaki boşluğun doldurulmasını, Kaplancı’lara bırakmıştır. Cemalettin Kaplan’ın, nam-ı diğer ‘Kara Ses’in bilinmesi gerekir:

1926’da Erzurum’un İspir ilçesinin Dangis Köyü’nde doğan Cemalettin Kaplan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden de mezun olduktan sonra Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde ‘Müfettiş’, ‘Personel Dairesi Başkanı’, ‘Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’, ‘Adana Müftülüğü’ gibi nitelik isteyen işlevsel görevlerde bulunmuştur. 12 Eylül döneminde, Almanya’ya sığınmıştır.

Avrupa İslami Cemiyet ve Cemaatler Birliği’nin kurucu başkanlığını üstlenmiştir.

1983’den itibaren Alman İç İstihbarat Servisi’nin dikkatini çekmeyi başarmıştır.

Köln’de ‘Federe İslam Devleti Reisliği’ni ilan etmiştir. ‘Emir’ül-Mü’minin ve Hilâfet’ül- Müslimin’liğini yani Hilâfet Devleti Reisliğini ve Halifeliğini açıklamıştır. Avrupa’ya ve Türkiye’ye ulaşarak mürit sayısını arttırmaya çalışan Cemalettin Kaplan, bir yandan da Türk Devleti’ne karşı savaş ilânını öngören cihat fetvalarını peşpeşe yayınlamıştır. Cemalettin Kaplan’ın ölümünden sonra bu şer yuvasında taht-post kavgası başlamıştır. Babasının makamının (!) doğal miras hakkı olduğunu savunan ‘küçük Kaplan’ Mehmet Metin Müftüoğlu’na rakipler çıkmıştır. Örgütün dağılma tehlikesi karşısında, rakipleri, Ayhan Ayan adında bir işadamı, Hasan Basri Gökbulut’un eşi Zübeyde Gökbulut ve Halil İbrahim Sofu hayli dramatik biçimde öldürülmüştür. Alman İstihbarat İç Servisi, bu cinayet dosyalarını ‘fail-i meçhul’ dosyalar arasına katmıştır. Ve sonra bir daha örgüt içinden hiç kimse, yeni halife (!) Metin Müftüoğlu’na karşı sesini bile yükseltememiştir. Almanya, bugün sadece kendi ülkesindeki Türk işçilerini parçalayıp bölmekle, Türkiye aleyhine kullanmakla kalmıyor; Türkiye’nin ideolojik, etnik ve mezhepsel sorunlarını da kaşıyor, iç işlerimize alenen müdahale ediyor. Balkanlarda, Orta Asya’da, İslam Dünyasında ve hatta sınır komşularımızda hep karşımıza çıkıyor, çıkarlarımızı tehdit ediyor, hasım devletleri örgütlüyor…" Amerika’ya götürülen Fetullah da son olarak 15 Temmuz darbe girişiminde taşeron olarak kullanıldı.

Cemalettin Kaplan ve Fetullah’ı birlikte değerlendirirsek, Türkiye düşmanlığında birçok konunun üst üste örtüştüğünü, aynı adrese çıktıklarını hemen görebiliriz.

Ya CIA ya BND karşımıza çıkıyor. Ha Amerika ha Almanya. Yok birbirlerinden farkları.

SU UYUR, DÜŞMAN UYUMAZ….

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Almanya’nın Çifte Standardı : PKK’yı Türkiye’ye Tercih Etti


Almanya’nın Çifte Standardı : PKK’yı Türkiye’ye Tercih Etti

Almanya’nın Köln kentinde “Kürt Festivali” adı altında düzenlenen miting, terör örgütü PKK’nın şovuna dönüşmüş, 31 Temmuz’daki Demokrasi Mitingi’ne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın video konferansla bağlanması Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla engellenmişti. Almanya, terör örgütü PKK’nın mitinginde Cemil Bayık’ın görüntülü mesajının yayınlanmasına izin vererek bir skandala yol açmıştır.

PKK bayraklarının ön planda olduğu, Öcalan lehine sloganların atıldığı mitinge, Avrupa turunda olan terör örgütü PYD/YPG’nin Eşbaşkanı Salih Müslim ve HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da katılmıştır. Almanya böylece Demokrasi Mitingi’nden 5 hafta sonra terör örgütü olarak kabul ettiği PKK’nın lider kadrosu ve yandaşlarına mesaj izni vermiştir. Mitingde, terör örgütü üyelerinin Öcalan resimlerinin yanı sıra PKK ve YPG bayrakları da yer almıştır.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mustafa Yeneroğlu gösterinin PKK’nın kolu olan Nav Dem adlı örgüt tarafından düzenlendiğini ve bu örgütün, Almanya’da PKK gibi yasaklı durumda olduğunu belirterek “Her gün siviller ve güvenlik güçleri PKK bombalarıyla kurban ediliyorlar. Terörle mücadelede Türkiye’yle birliktelik böyle mi oluyor?” demiştir.

Almanya’nın bu çifte standardını anlamak mümkün değildir.

6-7 Eylül 1955 Olaylarını Unutmayalım

İstanbul’da 6-7 Eylül 1955 tarihinde Rum, Ermeni ve Yahudilere yönelik saldırılar, Cumhuriyet tarihimizde onarılması güç yaralar açmıştır. Yunanların 5 Eylül’de Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evi bombaladılar yalan haberi üzerine halkın Taksim meydanına gösteri yapmaya çağrılması, istenilmeyen olaylara zemin hazırlamıştır. Büyük bir kalabalık Taksim meydanını terk ederek ilk olayı Şişli’deki Haylayf Pastahanesini basarak başlatmıştır. Ardından Kumkapı, Samatya, Beyoğlu, Galata ve Harbiye’de ne kadar gayrimüslimlere ait işyeri ve mağaza varsa talan edilmiştir.

Bilanço ağır olmuştur: 15 ölü, 300 yaralı. 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile işyerleri dahil 5.317 mekan saldırıya uğramıştır. Tahrip edilen işyerlerinin % 59’u Rumlara ait iken, kalan % 17’nin Ermenilere, % 12’nin Yahudilerin olması düşündürücüdür. Olaylar sonrasında sıkıyönetim ilan edilmiştir ama çok geç kalınmış, Türkiye’nin imajı büyük ölçüde zedelenmiştir. (Güz Sancısı, Yılmaz Karakoyunlu, Doğan Kitap, İstanbul, 1992; 100 Soruda Türk Basın Tarihi, Hıfzı Topuz, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1973)

ABD’den Geç Gelen İtiraf

ABD’nin önemli stratejistlerinden ve Başkan Obama’nın danışmanlık görevini de yürüten Zbigniew Brzezinski, 15 Temmuz’daki darbe girişimine destek veren ABD yönetimine sert eleştirilerde bulunmuştur: “ABD’nin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a karşı yapılan darbe girişimine verdiği destek, bizim itibarımıza büyük zarar verecek ciddi bir hataydı.” The American Interest dergisi için kaleme aldığı makalede Brzezinski ayrıca “Türkiye beş yıl süren başarısız dış politika anlayışının arifesindeydi. Şimdi yaşananlar Türkiye-İran ve Rusya penceresinde bir ittifaka başlatacak” vurgusu da yapmıştır.

ABD’de 1977-1981 yılları arasında Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik yardımcılığını yapan Brzezinski, Obama tarafından 2007 yılında ABD’nin bu yüzyıldaki en seçkin düşünürlerinden biri olarak nitelenmişti.

YÖK’ün Avrupa Üniversiteler Birliği Ziyareti

Geçen hafta YÖK Başkanı Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç ve Başkan Vekili Anadolu Üniversitesi eski rektör yardımcısı Prof. Dr. Hasan Mandal başkanlığındaki heyet, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türk yükseköğretim sisteminde yaşanan gelişmeleri görüşmek üzere Avrupa Üniversiteler Birliğine (EUA) ziyaret gerçekleştirmiştir. Türkiye’den 63 üniversitenin üyesi olduğu, 47 ülkeden 839 üyesi bulunan EUA’nın Brüksel’deki merkezinde düzenlenen toplantıda YÖK’ün darbe sonrası faaliyetleri ele alınmıştır.

EUA Başkanı Prof. Dr. Rolf Tarrach Türkiye’deki gelişmelerin Avrupa üniversitelerinde yakından izlendiğini belirterek, “YÖK Başkanından olumlu gelişmeleri duyduk. Verimli bir oturum gerçekleştirdik. Güveni inşa ettik. Türk ortaklara ve üniversitelere desteklerimizi geliştirmek istiyoruz.” demiştir. YÖK tarafından 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 1.577 dekanın istifasının istenmesine ve üniversitelerde açılan soruşturmalara yönelik yurtdışından gelen eleştiriler üzerine 118 şemsiye kuruluşa, darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar ile FETÖ/PDY terör örgütüne karşı alınan önlemleri içeren mektup gönderilmişti. YÖK’ün bilgilendirici ziyareti EUA nezdinde doğabilecek olumsuz yargıları gidermesi açından olumludur.

GÖÇMEN DOSYASI : Alman Vatandaşlık Rejimi ve Almanya’da Yabancı Hakları


image00345

alman-vatandaslik-rejimi-ve-almanyada-yabanci-haklari

SOYKIRIMLAR & SÜRGÜNLER DOSYASI : Nazi Toplama Kampları


Nasyonal sosyalizm ya da Nazizm, faşizmin ve totalitarizmin en şiddetli biçimi olarak dahi açıklanamaz. Gerçek anlamı yalnızca III. Reich’ın dünya felsefesinde (Weltanschauung) bulunabilir. XX. yy boyunca dünyanın başka hiçbir yerinde, Nazi rejimine esin sağlayan ve bu rejimin amaçlarını belirleyen bu evren ve tarih anlayışıyla karşılaştırılabilecek bir ideoloji gelişmemiştir. İdeolojinin temeli ırkçılığa dayanır. Irk, Hitler’e göre insan varlığının merkezi ilkesi, dünya tarihinin anahtarıdır.

Aşağı ırkların yok oluşu pahasına dünyaya egemen olma ayrıcalığı, kültürün taşıyıcısı ve yaratıcısı halkların oluşturduğu Ari ırkındır. Bunun için bu halkların, ihtiyaçları olan bir yaşam alanını (Lebensraum) güvence altına almaları gereklidir. Buradaki “yaşam alanı”, Alman nüfusu için gerekli olduğu düşünülen topraklardır. Hitler’in düşünceleri gayet açıktır: Almanya toprakları ari ırk için yeterli değildir, burada sıkışıp kalan Ari ırkın kurtuluşu için Doğu ülkelerinin toprakları ele geçirilmeli, burada Alman ulusu için yeni yaşam alanları oluşturulmalıdır. Sözü edilen Polonya, Ukrayna gibi ülkelerdir ve bu ülkelerin Slav kökenli halkları bu hedef doğrultusunda imha edilecektir.

Bu var oluş mücadelesinde bireyler kadar etnik gruplar da kaderlerini belirleyen bir hiyerarşiye ve değerler sıralamasına göre dağılırlar. “Asalak”, “mikrop taşıyıcı”, “çürüme nedeni” gibi nitelemelerle anılan Yahudiler ise Hitler ve diğer Nazi liderlerince diğerlerinin kanını kirletip zehirleyen, onları zayıflatan, doğuştan bozucu unsurlar olmakla suçlanırlar.

Çünkü nasyonal sosyalizmin toplum projesi, yani üstün bir halkın egemenliği (Herrenvolk) XIX. yy sonunda “ırk temizliği” adı altında Almanya’da gelişen bir ideolojik akımdan doğmaktadır. Oradan ırkın arılığı adına, “aşağı”, “iflah olmaz” veya “toplum dışı” olduğu düşünülen bireylerin yok edilmesi ilkesine varılmıştır.

Hitler’in iktidara gelişinin daha ilk yıllarından itibaren “rejimin yerleşmesi” (Gleichschaltung) süreci, bazıları için terör ve baskı, bazıları için ise tecrit ve propaganda darbeleriyle ilerlerken, polis sistemine toplama kampı sistemi eklendi.

İlk Nazi Toplama Kampları

Naziler ilk toplama kamplarını rejim karşıtı Almanları hapsetmek niyetiyle kurdu ve ilk Nazi toplama kampı Münih yakınlarında, Dachau’da Mart 1933’te açıldı. Onu Berlin’in kuzeybatısındaki Oranienburg, 1936′da da Sachsenhausen kampları izledi. 1937’de Buchenwalde 1939’da yapılan Ravensbrück Kampı açıldı. Avusturya’nın ilhakından (Anschluss) sonra 1938’de Linz yakınlarında Mauthausen açıldı. Bu kamplarda siyasi muhaliflerin (çoğunlukla komünistler ama aynı zamanda sosyal demokratlar ve sendikalistler) yanı sıra Yahudiler ve adi suçlular da toplanıyordu. Bu kampların asıl hedefi, bireyleri Nazi ideolojisine uygun biçimde yeniden eğitmekti. Bu toplama kamplarında her türlü karşı koyuş, açlık, çalıştırma ve Kapo’lar (kamp argosunda bir grup tutukluya göz kulak olmakla görevli tutuklular) sistemiyle yıldırılıp kırılmaktaydı.

Bu aşamada kamplarda geçirilen süre yeterli görüldüğünde bazı tutuklular serbest bırakılabilmekteydi. O dönemde toplama kamplarındaki tutuklu sayısı henüz oldukça azdı. (1939’da 24.000): Yaşam koşulları zordu ancak tam bir cehenneme dönüşmemişti. Oysa savaş başlar başlamaz koşullar çok farklılaşacaktı.

Alman işgalindeki ülkelerden kamplara getirilenlerin sayısı 1939 sonrasında hızla arttı ve Alman mahkumlar azınlıkta kaldı. Yaşamları SS’ler için hiçbir önem taşımayan Polonyalıların ve daha sonra da Sovyet esirlerin gelişiyle yaşam iyice güçleşti ve kamplara “tedrici ölüm kampları” adı verildi. 1942-1943 yıllarında durum biraz istikrar kazandı çünkü savaş ekonomisi çalışarak verimli olmasını gerektiriyordu. Artık 12 ana kampa ek olarak 165 uydu kamp kurulmuştu. Bunların tamamı 35.000′den biraz fazla görevli tarafından korunuyordu. 1944 sonbaharından itibaren tutsakların durumu kötüleşti; salgın hastalıklar özellikle tifüs, çalışmayla yıpranan ve açlık çeken esiri ölüme götürmekteydi.

1941 tarihli bir emirle, “hiçbir iz bırakmadan” ortadan kaldırılması amaçlanan direnişçiler için “Gece ve Sis” (Nacht und Nebel [NN]) sistemi oluşturuldu. Toplama kamplarındakilerin toplam sayısını kesin olarak hesaplamak güçse de, 1939 ile 1945 arasında bu kamplara 1.650.000 insanın götürüldüğü tahmin edilir (bu istatistik, ırklarından ötürü ölüm kamplarına götürülenleri kapsamamaktadır). Bu toplamın en az 550.000′i, yani üçte biri ölmüştür (siyasi tutuklularda bu oran daha yüksektir).

Toplama kampları sistemi içinde baskı ve imha arasında temel bir ayrım vardı: bir yandan, direnişçi tutukluları, Yehova Şahitleri’ni, eşcinselleri; öte yandan, Yahudileri, Çingeneleri, akıl hastalarını ayıran çizgi, işte sözü edilen bu ayrıma dayanır. Birinciler kötü muamele, zorla çalıştırma, salgın hastalıklar, sonu gelmeyen cezalar, sürekli aşağılama ve işkenceyle korkunç bir kaderi yaşadı, pek çoğu bunlardan ötürü öldü. İkinciler ise gaz odalarında doğrudan ölüme gönderildi.

Nazilerin “Yahudi sorununun kesin çözümü” diye adlandırdığı olgu (Avrupa’daki tüm Yahudilerin yok edilmesi – Holokost) 1941-1944 arası uygulandı; ancak daha önce III. Reich’ın Yahudi düşmanlığı politikası çeşidi evrelerden geçti.

1939’a kadar Nazi rejiminin Alman Yahudilerine yönelik resmi çizgisinde, sosyal ve hukuki ayrımcılık (1935 Nürnberg yasaları), toplu şiddet eylemleri (1938’deki Kristal Gece) ve Yahudileri Almanya’dan sürmeyi amaçlayan bir göç politikası yer alıyordu. 1939′da Polonya’nın işgaliyle Generalgouvernement’a doğru transferler ve zorunlu göç başladı. Artık geçerli olan proje, Yahudileri sonradan atılmak üzere Lublin bölgesindeki bir tür kampta toplamaktı. Fransa’nın 1940′ta yenilmesinden sonra bir başka çözüm öngörüldü: “Madagaskar Planı”nda Hint Okyanusu’nda milyonlarca Yahudinin bir SS valisinin yönetiminde geniş bir bölgede toplanması öngörülüyordu. Bu arada zorunlu göç ve getto politikası izlendi, ilk büyük getto 1940 ilkbaharında Polonya’da Lodz’ta kuruldu (150.000 kişi). Sonbaharda bunu, en önemlisi Varşova Gettosu (440.000 kişi) olmak üzere öteki gettolar izledi.

1941 yılı bir dönüm noktası oldu, ilkbahar ve yaz aylarında üç önemli karar alındı. İlki, Rusya seferi göz önünde bulundurularak “müdahale grupları” (Einsatzgruffen) adı verilen özel harekat kuvvetlerinin oluşturulmasıydı. Bu kuvvetlerin görevi, işgal bölgelerinde Komünist Parti kadrolarını ve Yahudileri, erkek, kadın ve çocuk demeden yakalayıp yargılamadan kurşuna dizmekti. Bu kıyım başladıktan sonra altı ayda 750.000 kurban verildi. Öte yandan, muhtemelen Ağustos 1941’de, Hitler, Göring ve Himmler tarafından verilen bir talimatla Reich’ın denetiminde bulunan topraklardaki tüm Yahudilerin yok edilmesiyle Avrupa’da Yahudi sorununun kesin bir çözüme kavuşturulması emredildi. Birkaç ay sonra Wannsee Konferansı’yla (1942, Ocak) bu talimatın tüm Avrupa’da uygulanmaya konmasına ilişkin düzenlemeler yapıldı.

Son olarak 1941 ’de yaratılan ölüm kamplarıyla katliam plancılarının en uygun teknik yöntemi buldukları görülüyordu. Bu, kurbanların öldürülmesi için en çabuk ve gizlenmesi en kolay yöntem; yani gaz odalarıydı. Bu tarihten itibaren ölüm kamplarında, Alman ordularının yenilgisine kadar kesin çözüm aralıksız uygulandı.

Her şeyden habersiz küçük çocuklar, tıpkı birer banyo gibi inşa edilmiş bu gaz odalarına annelerinin yanında gülerek ,oynayarak giriyorlardı. Ağlayanlar, çığlık atanlar ya da başlarına geleceklerini anladıklardan girmek istemeyenler zorla, kırbaçlanarak içeri sokuluyordu. Gazdan tasarruf etmek için mümkün olduğunca çok mahkumun gaz odasına doldurulmasına çalışılıyordu. Daha sonra Zyklon B gazı odaya salınıyor, odadaki insan sayısına bağlı olarak ölüm 7 ile 20 dakika arasında gerçekleşiyordu. Cesetler daha sonra krematoryumda yakılıyordu. Bir cesedin tamamen kül haline gelmesi için ortalama 40 dakika gerekiyordu. Gaz odalarının beton duvarlarını bile parçalayan tırnak izleri, kurbanların son dakikalarının nasıl ıstıraplı olduğunun en açık göstergesiydi.

Toplama Kamplarında Yaşam

Auschwitz Kampı

Vagonlara çok sayıda insan doldurulması, açlık ve uzun yol yüzünden yaşlı ve hastaların çoğu daha kamplara ulaşamadan yolda ölüyordu. Tutsakların tek giyeceği, kendilerine verilen çok ince kumaştan yapılmış bir pijamaydı. Başka bir elbise verilmediğinden hem çalışırken hem uyurken günün 24 saatini bu elbisenin içinde geçirmek zorundaydılar. İç çamaşırı ise yılda bir ya da iki kez veriliyor, bunun sonucu olarak toplama kamplarında salgın hastalıklar hızla yayılıyordu.

En büyük yöneticisinin Himmler olduğu Nazi toplama kampları, dış dünyadan soyutlanmaları için çoğu tahtadan ve yaklaşık 50 m. uzunluğunda, 7-10 m. genişliğinde, elektrikli tellerle çevrilmiş, gözetim kuleleri aracılığı ile sürekli gözetim altında tutulan yapılardı. Sabah yoklamaları, genel infazlar geniş bir toplanma alanında yapılıyor, çalışma grupları bu meydandan hareket ediyordu.

Tutukluların çalışma saatleri yazın 4-5, kışın 6-7 arasında başlıyor; kışın akşam 17’ye, yazın ise 20’ye kadar sürüyordu. Kapoların zorbalığı ancak SS’lein zorbalığı ile sınırlanabiliyordu. Bazılarında aynı anda 70.000 kadar tutuklunun yaşadığı kamplarda uluslar, halklar, sınıflar, mezhepler birbirine karışmıştı.

Kamplarda her tutsağın ait olduğu kategori, elbisenin üzerine işlenen üçgenin rengiyle ayırt ediliyordu. Siyasi tutuklular kırmızı, adi suçlular yeşil, eşcinseller pembe, Yehova Şahitleri mor, toplum dışılar siyah üçgenle tanınıyordu. Yahudilerin birinci üçgeni altında, Davut yıldızını oluşturacak biçimde ikinci bir sarı üçgen vardı. Alman olmayanların kol işaretlerine kendi ülkelerinin baş harfi basılıyordu.

Kamplarda tutukluları bekleyen diğer bir insanlık dışı uygulama ise Auschwitz’de Dr. Joseph Mengele’nin cüceler ve tek yumurta ikizleri üzerindeki genetik araştırmalarıyla özdeşleşen Nazilerin tıbbi deneyleriydi. Mengele’nin hedefi saf Ari ırkı yaratacak ipuçlarını yakalayabilmekti.

Deneylerin bir başka hedefi de Alman askerlerin zorlu koşullarda ne kadar yaşayabileceklerini saptamak ve bu süreyi uzatacak yöntemleri bulmak, kısacası süper asker yaratmak için yapılan deneylerdi. Örneğin düşman ateşiyle uçakları vurulan Alman pilotların Kuzey Denizi’nin buzlu sularında ne kadar süre yaşayabileceklerini bulmak için kamplardaki yaklaşık 300 mahkum içi buz doldurulmuş tanklara konulmuş, çoğu donarak yaşamını yitirmişti. Yine aynı şekilde bu pilotların yalnızca deniz suyu içerek ne kadar yaşayabileceklerini belirlemek ve deniz suyunu içilebilir hale getirmek için yapılan deneylerde Dr. Hans Eppinger tarafından deneklere yalnızca deniz suyu içirilerek işkence yapılmıştı.

Bir başka deneyde ise tüberküloz hastalığını anlayabilmek için aralarında lenf nodları çıkarılmış olan çocukların da bulunduğu yaklaşık 200 deneğin akciğerine Dr. Heissmeyer tarafından canlı tüberküloz basili enjekte edilmiş, müttefik ordularının yaklaşması üzerine geride kanıt bırakmamak için denekler asılarak öldürülmüştü.

Nazi işkencelerin bir sınırı yoktu. Deneyler sırasında mahkumların yaşamı kobay farelerinden daha değerli değildi. Dr. Rascher, pilotların yüksek irtifada uçan uçaktan oksijenli ya da oksijensiz olarak atladıkları zamandaki durumlarını incelemek istiyordu. Yüksek irtifa koşullarını birebir yaratmak için inşa edilen basınç odalarına konulan 200 deneğin neredeyse yarısı, daha deney başlar başlamaz ölmüştü.

Polonya’daki Auschwitz Kampı, Holokost’un simgesi olarak özel bir yer tutar. En büyük kamp olan Auschwitz hem bir toplama kampı (Auschwitz I) hem bir çalışma ve imha kampı (Auschwitz II) hem de bir çalışma kampıydı (Auschwitz III-Monowitz; IG Farben kauçuk fabrikasının yakınındaydı). Tren yollarına yakınlığının ulaşımı kolaylaştırması nedeniyle Auschwitz’e tüm Avrupa’dan 1,3 milyon insan getirilmiş, 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon buradaki gaz odalarında infaz edilmişti. Buradaki mahkumları, diğer toplama kamplarından farklı olarak, kategorilere ayırmak için yapılan işaretlemeler elbiselerine değil, doğrudan vücutlarına yapılıyordu. Soykırımın doruğa ulaştığı dönemde, Auschwitz’de her gün ortalama 6.000 kişi öldürüldü.

Yahudi Soykırımına İlişkin İstatistikler

Altı milyon (5.700.000) Yahudi kurban sayısının ilk doğrulandığı yer, Nürnberg Duruşmaları oldu. Bu duruşmalardan itibaren tüm bilimsel tahminler 5 ile 6 milyon arasındaydı. En son ve en güvenilir hesaplama, R. Hilberg’inkilerdir ( 5.100.000). Bu toplam içinde kamplarda, özellikle de gaz odalarında ölenlerin sayısı yaklaşık 3 milyonu bulur.

Kurbanların sayısı ülkeden ülkeye önemli farklar gösterir. Doğu Avrupa’da, Polonya ve Baltık Yahudilerinin yüzde 90’ı ile Ukrayna ve Beyaz Rusya Yahudilerinin yaklaşık üçte ikisi öldürülmüştür. Romanya ve Macaristan’da bu oran yüzde 50′dir. Batı Avrupa’da oranlar önemli ölçüde farklıdır: Hollanda’da yüzde 75, Belçika’da yüzde 50, Fransa’da yüzde 25 ve İtalya’da yüzde 20.

Akıl Hastalarının Yok Edilmesi

Günümüzde birçok insan, Nazilerin soykırım dalgasının ilk olarak Yahudilerin katledilmesi ile başladığını sanır. Çoğu da Nazilerin yalnızca Yahudileri katlettiği yanılgısındadır. Oysaki Nazi soykırımının ilk kurbanları bizzat Almanlar, daha doğrusu ari ırkın saflığına tehdit olduğu düşünülen özürlü ya da akıl hastası olan Almanlardır.

1930’lu yıllarda Nazi Almanyası’nda “değersiz yaşamlar”a son verilmesini savunan teoriler gelişti. 14 Temmuz 1933’te bu teorileri yaşama geçirmek amacıyla “Kalıtsal Hastalığa Sahip Çocukların Engellenmesi Yasası” çıkarıldı. 1939′da ise Hitler, “akıl hastalarının yaşamaya değmeyen hayatlarına” son vermek amacıyla “ötanazi“ uygulanması emrini verdi. T4 koduyla gizlenen işlemde, hastalar seçilip bulundukları akıl hastanelerinden yok etme merkezlerine gönderiliyordu. Özürlü doğan bebekler ya da özürlü çocuklar, doktorlar tarafından verilen ölümcül dozda ilaçlar ile öldürülüyordu. Nazi propagandaları ile beyinleri yıkanan doktorlar, bu görevi kutsal bir emri yerine getiriyormuşçasına adeta bir görev bilinci içinde yapıyorlardı.

Almanya’nın her tarafına yayılmış altı ötanazi enstitüsü vardı. Buralarda hastalar gaz odalarında öldürüldükten sonra, bir krematoryumda yakılmaktaydı. İki yıl içinde 70.000 kişi bu şekilde yok edilmişti. Başını Münster Piskoposu Clemens August Graf von Galen’ın çektiği çok sayıda Katolik ve Protestan din görevlisinin protestosu karşısında Hitler, Ağustos 1941’de işlemin durdurulmasını emretmek zorunda kaldı. Yine de akıl hastalarını tek tek öldürme uygulaması toplama kamplarında sürdürüldü ve 1941 ile 1945 arasında bu yoldan 30.000 kişi yok edildi.

Çingenelerin Yok Edilmesi

Çingeneler de Naziler tarafından ayrıntılı bir şekilde planlanıp yürütülen bir soykırımın kurbanı oldu. Hitler, Yahudiler kadar onlardan de nefret ediyordu. Daha 1936 yılında, Sağlık Bakanlığı Irk Araştırmaları Bölümü görevlisi Eva Justin, Çingeneleri ari ırkın saflığı açısından en büyük tehditlerden birisi olarak değerlendiriyor ve yok edilmelerini tavsiye ediyordu. 14 Aralık 1937’de çıkarılan bir yasayla Çingeneler “iflah olmaz suçlular” kategorisine dahil edilerek Alman toplumundan soyutlanmaya başladı. Çingenelerin yok edilmesi için Buchenwald kampında özel bir bölüm oluşturuldu.

Diğer taraftan, Çingene olmayan erkeklerle evlenen Çingene kadınlar için de zorla kısırlaştırma politikası uygulamaya konuldu. Bu amaçla Düsseldorf-Lierenfeld’teki bir hastanede kısırlaştırılacak kadın hastaların üreme organları cerrahi müdahale ile kesildi. Korkunç acılar içinde gerçekleşen bu operasyonlar sırasında özellikle hamile kadınların çoğu öldü ya da bilinçli olarak ölmesine zemin hazırlandı.

Çingenelerin toptan imhasına da tıpkı Yahudilerde olduğu 1941 yılında başlandı. Böylece Polonya, SSCB, Macaristan, Yugoslavya ve Batı Avrupa Çingeneleri kitleler halinde katledildi. Kurbanların toplam sayısını kestirmek oldukça güçtür. Soykırım öncesi Almanya sınırları içinde yaşayan yaklaşık 34.000 Çingenenin neredeyse tamamı öldürülmüştür. Einsatzgruppen raporlarına bakarak, Nazi işgali altındaki bölgelerde bu sayının 250.000-3000 olduğu tahmin edilmektedir. Bu, 1939′da Avrupa’da yaşayan Çingene nüfusunun üçte biridir. Joseph Tenenbaum gibi bazı tarihçiler ise Naziler tarafından öldürülen çingenelerin sayısının 500.000’e kadar çıkabileceğini iddia etmektedir.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.