Aylık arşivler: Aralık 2016

KİTAP TAVSİYESİ : BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE TÜRKİYE /// YAZAR : ABDULLAH ŞAHİN


KİTABI BURADAN SİPARİŞ EDEBİLİRSİNİZ.

[status draft]

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Çözüm Süreci : Umutlar, Gerçekler ve Çelişkiler


Doç. Dr. Atilla SANDIKLI & Erdem KAYA

PKK/KCK terör örgütü “devrimci halk savaşı” hedefiyle 2012’yi final yılı ilan etmiş, Hakkâri bölgesinde devlet otoritesini ortadan kaldırmaya, Şemdinli ve Beytüşşebap’ta bayrak dikmeye teşebbüs etmiştir. Terör örgütü, Orta Doğu’da Arap Baharı’nın yaşandığı bu dönemde dünya kamuoyuna Türkiye’de “Kürt baharı” olduğu yönünde bir izlenim vermeye çalışmıştır. Örgüt, başta Hakkari olmak üzere Güneydoğu’da kurtarılmış bölge(ler) oluşturmak için “vur kal” taktiğini uygulamaya başlamıştır. Ancak Türk Silahlı Kuvvetlerinin Şemdinli’deki başarılı mücadelesi ve akabindeki etkili operasyonları sonucunda 2012 yılı terör örgütü için hüsran yılı olmuştur. Jandarma kuvvetlerinin ve Emniyet teşkilatının KCK yapılanmasına yönelik kararlı operasyonları neticesinde ise 2013’te terör örgütünün çözüleceği yönünde değerlendirmeler yapılmaya başlanmıştır.

Aynı dönemde PKK/KCK terör örgütünün ütopik talepleri nedeniyle çıkmaza giren görüşmeler, İmralı’da Abdullah Öcalan’la örgütün silah bırakmasına yönelik tekrar başlatılmıştır. Terör örgütüyle çok boyutlu mücadele sürdürülürken, İmralı’da görüşmelere devam edilmiş ve Türkiye’de terör sorununun çözüleceği yönünde iyimser bir hava meydana gelmiştir. PKK/KCK terör örgütünün silah bırakması amacıyla başlatılan çözüm süreci kapsamında BDP milletvekillerinin İmralı’yı ziyaret etmesine imkân tanınmıştır. Görüşmeler sürdürülürken, Paris’te aralarında PKK’nın kuruluşunda yer almış bir militanın da bulunduğu üç kadın terörist öldürülmüş, cinayetlerin Türkiye’deki çözüm sürecini sekteye uğratmak amacıyla gerçekleştirildiği iddiası öne çıkmıştır. BDP’li milletvekillerinin ikinci ziyaretinin ardından ise vekillerin Öcalan’la yaptığı görüşmeler basına sızdırılmış, görüşmelerde Öcalan’ın sürece ilişkin sarf ettiği cümleler ve kullandığı üslup kamuoyunda infiale yol açmıştır.

Ancak bütün olumsuz gelişmelere rağmen çözüm süreci sürdürülmüş, Türkiye kamuoyunda süreci destekleyen güçlü bir kitle ortaya çıkmıştır. Nitekim Öcalan’ın görüşme tutanaklarının basına sızdırılması ile çözüm sürecinin sabote edildiği ve durabileceği yönünde değerlendirmeler yapılmışsa da süreç devam etmiştir. BDP milletvekillerinin İmralı ziyaretinin ardından Öcalan’ın mektupları, BDP’ye ve BDP’liler aracılığıyla Kandil ve terör örgütünün Avrupa yapılanmasına gönderilmiştir. Öcalan’ın sürece ilişkin mesajını içeren mektubu 21 Mart 2013 tarihinde Diyarbakır’daki Nevruz kutlamalarında okunmuş, metin yaşanan olumsuz gelişmelere ve soru işaretlerine makul açıklamalar getirmiştir.

Diyarbakır’daki Nevruz kutlaması çözüm sürecindeki müspet havaya zarar verebilecek uygulamalar içerse de, Öcalan’ın mesajı olarak okunan metin ile birlikte Türkiye’de terör sorununun çözüleceği yönünde beklentiler artmıştır. Öcalan’ın sınır dışına çekilecek teröristlerin silahlarını bırakarak çekilmesi için irade göstermesi, Kandil’e bu doğrultuda talimat vermesi ülke genelindeki çözüm beklentisini güçlendirmiştir. Çekilme süreci ile ilgili olarak ise Kandil’in Öcalan’ın çekilme talimatının yer aldığı mektubuna bazı tereddütlerle birlikte olumlu cevap verdiği basına yansımıştır. 14 Nisan 2013 tarihinde BDP’li heyet İmralı’yı beşinci kez ziyaret etmiş, Öcalan’ın sürecin ilerlemesine yönelik hazırladığı mesajının birkaç gün içinde kamuoyuna duyurulacağını açıklamıştır.

Çözüm süreci kapsamında, hükümet tarafından sürecin ilerlemesine katkı sağlamak ve atılacak adımları topluma anlatmak için Türkiye’nin 7 bölgesinden her biri 8 üye ve bir başkandan oluşan 63 kişilik bir Akil İnsanlar topluluğunun oluşturulduğu ilan edilmiştir. Akil İnsanlar topluluğu ilk toplantısını Başbakan’ın katılımıyla 10 Nisan 2013 tarihinde gerçekleştirmiş ve çalışmalarına başlamıştır. Akil İnsanlar topluluğunun teşkilini müteakiben TBMM’de terör sorununun çözümüne yönelik sürecin bütün boyutlarıyla değerlendirilmesi, Meclis’in ve toplumun bilgilendirilmesi için yapılan araştırma komisyonu teklifi CHP ve MHP’nin sert muhalefetine rağmen kabul edilmiştir.

Süreçte Yeşeren Umutlar Gerçeklerle Örtüşüyor mu?

Terör örgütlerinin silah bırakması ve militanların topluma kazandırılması için doğru bir stratejik planlama ve zamanlama dâhilinde müzakere seçeneğine başvurmak makul bir yöntemdir. Örgütü silah bırakmaya ikna edebilecek liderle bu konuda mutabakatın sağlandığı durumlarda müzakere seçeneğinin değerlendirmesi akılcı bir tercihtir. PKK/KCK terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan 1999’dan beri İmralı cezaevine tutuklu bulunmaktadır ve Öcalan’ın özerklik ve bağımsızlık fikirlerinden vazgeçtiği öne sürülmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin PKK/KCK terör örgütünü tasfiye etmeye yönelik başlattığı çözüm sürecine Öcalan’la görüşmelerle başlamasının isabetli bir hareket tarzı olduğu ifade edilebilir. Ancak Öcalan’la başlatılan görüşmelerle başlayan süreçte yaklaşık 30 yıllık bir çatışma döneminin sona ereceği yönündeki umutlar gerçeklerle birlikte değerlendirilmelidir.

2012 yılı sonlarından itibaren başlayan süreçte toplumda çözüm umutları artmış, “terörsüz bir Türkiye” beklentisi zirveye çıkmıştır. Toplumda PKK/KCK terör örgütünün yurtdışına çıkacağı ve silah bırakacağı konuşulmaya başlanmış, sürecin başarıya ulaşabileceğine yönelik inanç gelişmiştir. Çözüm süreci ile birlikte kamuoyunda terör sorununun “bu sefer çözüleceği” görüşü hâkim olmuştur. Barış havası kamuoyunu tesiri altına almış, sürecin karşısında duranlar ve süreci eleştirenler barış düşmanı olarak gösterilmeye, kandan ve şehit cenazelerinden medet uman çıkarcı kişiler ve gruplar olarak nitelendirilmeye başlanmıştır. Barış ortamı güçlenirken toplumun farklı katmanlarında gerilim artmış, miting meydanlarında sürecin Türkiye’ye zarar vereceği öne sürülmüş, “vur de vuralım, öl de ölelim” sloganları yükselmiştir. Üniversitelerde karşıt görüşlü gruplar arasında gerilim artmış, zaman zaman bu gerilim çatışmalara dönüşmüştür.

Peki, gerçekten çözüm süreci olarak isimlendirilen bu süreçteki gelişmeler kamuoyuna hâkim olan iyimser hava kadar umut verici midir? Sürecin başında zikredilen ihtiyatlı iyimserlik hayalperestliğe mi dönüşmüştür? Sürece hâkim olan umut ve beklentiler, gerçeklerin fark edilmesini engellemekte midir? Sürecin nasıl gelişeceğini kestirebilmek için hangi emarelere dikkat edilmesi gerekir? Süreçte riskler ve çelişkiler var mıdır? Bu soruların cevabı çözüm sürecinin nasıl gelişebileceğini değerlendirmek için önem arz etmektedir. Türkiye’nin ihtiyatlı iyimserliğini muhafaza ederken sürecin risklerini hesap ederek gerekli tedbirleri alması, çelişkileri gidermesi ve süreci başarıyla yürütmesi elzemdir. Habur’daki hayal kırıklığının bir kez daha yaşanmaması için gerçekçi değerlendirmeler ışığında gerekli tedbirler alınmalıdır.

1999 Tecrübesinden Çıkarılması Gereken Dersler

Öcalan 16 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirildikten sonraki dönemde PKK terör örgütüne şiddet eylemlerine son vererek sınır dışına çekilme talimatı vermiş, PKK militanları bu talimata riayet ederek Eylül 1999 döneminde çekilmeye başlamıştır. Öcalan böylece, yakalandıktan sonra Türkiye kamuoyunda kendisine karşı oluşabilecek öfkeyi yatıştırmayı ve olası bir idam cezasını engellemeyi hedeflemiştir. Öcalan’ın sınır dışına çekilme talimatı sayesinde PKK terör örgütünün kontrolden çıkarak ve radikal eylemlere yönelerek kendini tüketmesi önlenmiş, örgütün toparlanmasına ve siyasallaşmasına elverişli bir dönem elde edilmiştir. 1999’daki çekilme sürecinde PKK terör örgütü Türkiye sınırlarından tamamen çekilmemiş, örgüt mensubu silahlı militanların yaklaşık %30’u yurtiçinde bırakılmıştır.

1999’daki çekilme döneminde güvenlik güçleri örgütün saldırılarına cevap niteliğindeki birkaç temas dışında çekilen teröristlere topyekûn bir harekât düzenlememiş, PKK’lıların sınır dışına çıkmasına müsaade edilmiştir. Bu kapsamda BDP’lilerin 1999’daki sürece referansla çekilme sırasında 500’ün üzerinde teröristin etkisiz hale getirildiği yönündeki iddialarının gerçeği yansıtmadığı belirtilmelidir. 1999’da etkisiz hale getirilen terörist sayısı bütün yıla ait veriler dikkate alındığında yaklaşık 1000 civarındadır. Ancak bu sayının büyük oranı 1999 yılının Eylül ayına kadar güvenlik güçleri ile PKK terör örgütü arasında devam eden çatışma sürecine aittir. Çekilmenin gerçekleştiği Eylül ayında etkisiz hale getirilen terörist sayısı 50 civarındadır. Çekilmenin Ağustos ayından itibaren başladığı farz edilirse Ağustos ayında etkisiz hale getirilen terörist sayısı 150 civarındadır. 1999 yılında ölü olarak ele geçirilen toplam terörist sayısının çekilmeden önceki yıllarla mukayese edildiğinde ise daha az olduğu görülmektedir.(1)

1999 sonrasındaki gelişmeler, terör örgütünün bütün silahlı unsurlarını Türkiye sınırları dışına tamamen çekmeden ve kesin silah bırakmadan netice alınamayacağını göstermiştir. Öcalan’ın yakalanmasıyla sınır dışına çekilen örgüt çözülme sürecine girmemiş, aksine toparlanıp güçlenerek daha büyük hedefler doğrultusunda faaliyet göstermeye başlamıştır. PKK terör örgütü, 2002’ten itibaren TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) adı altında, 2004’ten itibaren ise tek taraflı ateşkesi sona erdirdiğini beyan ederek şiddet eylemlerine geri dönmüştür. Örgüt ABD işgalinin Irak’ta yol açtığını otorite boşluğundan istifade ederek güçlenmiş, Orta Doğu’da dört parçalı konfederal bir Kürdistan hedefiyle 2007’de KCK sistemini kurmuştur. 2007’den itibaren kendini KCK olarak tanımlayan terör örgütü demokratik açılım sürecinde operasyonların yavaşlatılmasıyla gerek şehirlerde gerekse kırsalda güçlenme fırsatı yakalamıştır.

1999’daki çekilme sürecinin ardından çözülme sürecine gireceği zannedilen PKK terör örgütü 2012’ye gelindiğinde Türkiye’ye karşı “devrimci halk savaşı” gerçekleştirmeyi planlayabilecek kadar özgüven sahibi olmuştur. Bu nedenle mevcut süreçten netice alınabilmesi için PKK/KCK terör örgütünün bütün silahlı unsurlarının Türkiye sınırları dışına tamamen çekilmesi, Kandil’deki dağ kadrosunun dağıtılması ve silahlara mutlak surette veda edilmesi zaruridir. Mevcut süreci 1999’daki süreçten daha karmaşık kılan unsur ise terör örgütünün KCK sistemi kapsamındaki faaliyetleridir. Örgütün KCK sistemi bünyesindeki Öz Savunma Birlikleri sürekli silah taşımamakta, üniforma giymemekte ve şehirlerde hücreler halinde müstakil eylemler yapabilecek şekilde eğitilmektedir. Mevcut çekilme sürecinde bu unsurların nasıl ele alınacağı belirsizliğini korumaktadır.

Süreçte Ortaya Çıkan Çelişkiler

Çözüm sürecinin toplumda memnuniyetle karşılandığı ve büyük umutlar doğurduğu ifade edilebilir. Ancak süreçteki gelişmelere bakıldığında Başbakan’ın beyanatları ile terör örgütü lideri Öcalan’ın basına sızan BDP’lilerle görüşme tutanakları, KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın ve Konsey üyesi Duran Kalkan’ın açıklamaları ve telsiz konuşmaları arasında farklar bulunduğu gözlenmektedir. Toplum genelinde çözüm sürecinin meydana getirdiği mutluluk ve beklentiler gerçeklerin görülmesini engellememeli, bu çelişkiler göz ardı edilmemelidir. Türkiye’nin gerçekleri akılcı ve bilimsel bir biçimde değerlendirip, ihtiyatlı iyimserliğini sürdürürken gerekli tedbirleri alması gerekmektedir. Başbakan’ın açıklamaları ve Öcalan’ın Nevruz’da okunan mektubunda ifade edilen yaklaşımla, Öcalan’ın basına sızan ifadeleri, Nevruz’un kutlanma biçimi, Karayılan’ın ve Kalkan’ın telsiz konuşmaları ve beyanatları arasındaki çelişkiler çözüm sürecinin birçok zorlukla karşılaşacağına işaret etmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın çözüm süreci ile ilgili yaptığı açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda sürecin bütün olumsuzluklara rağmen sağlıklı işlediği ve terör örgütüne hiçbir taviz verilmeyeceği anlaşılmaktadır. Başbakan, Kürt meselesinin çözümünün terör örgütü ile müzakere edilmeyeceğini, hâlihazırdaki sürecin amacının terör örgütüne silah bıraktırmak ve terör sorununu çözmek olduğunu beyan etmektedir. Başbakan Erdoğan, 29 Mart 2013 tarihinde katıldığı bir televizyon programında “Öcalan ne karşılığında silah bırakmaya davet ediliyor?” sorusuna, Öcalan’a ve terör örgütüne silah bırakma karşılığında hiçbir şey verilmeyeceğini, sadece İmralı cezaevinde Öcalan’ın kaldığı odadaki şartların iyileştirildiğini, daha fazlasının mümkün olmadığını ifade etmiş, Öcalan’a ev hapsinin söz konusu olmadığını vurgulamıştır. Başbakan, PKK/KCK terör örgütünün ve BDP’nin başkanlık sistemine destek vermesi karşılığında Güneydoğu’da özerk bir yönetime geçileceği doğrultusundaki iddiaların mesnetsiz olduğunu dile getirmiş, çözüm sürecinin tek gayesinin güven, istikrar ve milletin huzuru olduğunu kaydetmiştir.(2)

Süreçteki çelişkilerin anlaşılması için Öcalan’ın çözüm sürecine ilişkin mesajının yer aldığı mektubundaki olumlu yaklaşımın da değerlendirilmesi gerekmektedir. Öcalan’ın Diyarbakır’daki Nevruz etkinliğinde okunan mektubu çözüm sürecindeki iyimser havaya katkı sağlamıştır. Okunan mektubun Türkiye’de toplumun büyük çoğunluğunun kabul edebileceği bir çerçeve ihtiva etmesi ise Öcalan’ın metni tek başına yazmadığı yönünde bir algıya neden olmuştur. Metin incelendiğinde Ak Parti’nin görüşlerinin ve Ahmet Davutoğlu’nun vizyonunun mektuba yansıdığı fark edilmiş, mektubun Öcalan’la birlikte istihbarat görevlileri tarafından hazırlandığı yönündeki iddialar güçlenmiştir. Mektuptaki en önemli eksikliğin ise PKK/KCK terör örgütünün silah bırakmasından bahsedilmemesi olduğu belirtilmelidir. Terör örgütünün silah bırakmasına yönelik başlatıldığı ifade edilen çözüm sürecine ilişkin Öcalan’ın mesajında silah bırakmanın zikredilmemesi dikkat çekmiştir.(3)

Diyarbakır’da Nevruz’un kutlanma biçiminin ise Öcalan’ın mektubundaki üsluptan farklı olarak çözüm sürecinin ruhuna uygun olmadığı değerlendirilmektedir. Kutlamada katılımcılar genel olarak KCK bayrağı (yeşil zemin üzerindeki sarı güneşin ortasında kırmızı yıldız), PKK bayrağı, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin bayrağı ve Öcalan posterleri taşımış, meydanda tek bir Türk bayrağı dalgalanmamış, İstiklal Marşı okunmamıştır. “Başkanım barışa da savaşa da hazırız” ve “Müzakereye de mücadeleye de hazırız” yazılı pankartların açıldığı kutlamada sahnenin arka planında “Öcalan’a Özgürlük, Kürtlere Statü” yazılı pankart kullanılmış, katılımcılar kutlama boyunca bu sloganı atmayı sürdürmüştür. Kutlama meydanında terör örgütü militanlarının kıyafetlerini giyen yüzleri kapalı kişiler yer almış, BDP Nevruz etkinliğini PKK/KCK terör örgütünün gövde gösterisine dönüştürmeye çalışmıştır. Diyarbakır’daki Nevruz kutlaması, Öcalan’ın PKK/KCK terör örgütünün lideri konumundan bütün Kürtlerin lideri konumuna getirilmesine ve terör örgütünün meşrulaştırılmasına hizmet edecek şekilde gerçekleştirilmiştir.

BDP milletvekillerinin ikinci İmralı ziyaretinin ardından sızdırılan görüşme tutanaklarında, çözüm süreci kapsamında terör örgütünün silah bırakacağı beklentisiyle ortaya çıkan iyimser hava ile Öcalan’ın hedef ve beklentileri arasında önemli farklılıklar olduğu ortaya çıkmıştır. Tutanaklarda, kamuoyuna yansıdığı gibi Öcalan’ın hedeflerinden vazgeçmediği, KCK sistemini sürdürmek istediği, barış ve demokrasi söylemiyle hapishaneden çıkmaya yönelik bir strateji izlediği anlaşılmıştır. Öcalan, kendi stratejisinin başarılı olması durumunda hapishaneden çıkacağını, bütün KCK tutuklularının serbest kalacağını, Kürtlerin kendini yöneteceği bir idareye sahip olacağını, bu idari yapının parlamentosu olarak Halkların Demokratik Kongresi’nin (HDK) esas alınabileceğini ifade etmiştir. Öcalan, görüşmede KCK’ya yönelik operasyonların isyan sebebi olduğunu, gerekirse Türkiye’ye karşı 50 bin kişi ile bir “halk savaşı” başlatabileceğini, örgütün sınır dışına çekilmesinin ise hükümetin beklediği gibi ve tek taraflı olmayacağını ve ancak meclis kararı ile gerçekleşebileceğini belirtmiştir.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın açıklamaları ve telsiz konuşmaları da süreçteki umut ve beklentilerle çelişmektedir. Terör örgütünün dağ kadrosunun fiili lideri konumunda olan Karayılan’ın çözüm süreci kapsamındaki açıklamaları, örgütün muhtemel hareket tarzı ve silah bırakmaya bakışını göstermesi açısından göz önünde bulundurulmalıdır. Karayılan süreçle ilgili yaptığı açıklamalarda terör örgütünün 23 Mart 2013 tarihinden itibaren ateşkes düzenine geçtiğini, örgütün “mücadele tarihindeki” en güçlü döneminde olduğunu, barışa da savaşa da hazır olduğunu ifade etmiştir. Karayılan, silahlı mücadelenin bütünüyle sona ermesinin zannedildiği kadar basit olmadığını, KCK tutukluları, siyasi partiler yasası, seçim barajı, terörle mücadele yasası, faili meçhuller, Uludere hadisesi gibi konularda “yol temizliğine” ihtiyaç olduğunu, Kürt meselesinin çözüme kavuşturulmasında sonra tüm teröristlerin ve teröristbaşının katılımıyla bir kongre düzenleneceğini ve ancak böyle bir kongrede silah bırakmanın gündeme geleceğini beyan etmiştir. Karayılan planlanan çekilme süreci ile ilgili olarak ise sınır dışına çekilmenin sonbahara kadar sarkabileceğini açıklamıştır.

Murat Karayılan, The New York Times gazetesinde 11 Nisan 2013 tarihinde yayımlanan söyleşisinde terör örgütünün savaşarak sonuç alabileceğine inandığını ve örgütün silah bırakmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir.(4) Aynı tarihte El Cezire televizyonunda yayımlanan söyleşisinde ise terör örgütünün mevcut lider kadrosunun düşüncelerinin Öcalan’la aynı doğrultuda olsa da, örgütteki bütün yöneticileri arasında mutabakatın sağlanmasının zor olduğunu dile getirmiştir.(5) Bu kapsamda KCK Yürütme Kurulu üyesi Duran Kalkan’ın 13 Nisan 2013 tarihinde terör örgütünün Avrupa’da yayın yapan televizyonu Sterk Tv’ye yaptığı açıklamaları da değerlendirilmelidir. Duran Kalkan, PKK/KCK terör örgütünün çekilmek istemediğini, çekilmeye yönelik bir hazırlığın söz konusu olmadığını, örgütün hâlihazırda sadece ateşkes konumunda olduğunu, ancak savaşa da hazır bulunduğunu açıklamış, örgütteki yöneticilerin Öcalan’a özgürlük istediğini ilave etmiştir.(6)

Öcalan’ın basına sızan görüşmesi, Karayılan’ın ve Kalkan’ın açıklamaları, PKK/KCK terör örgütünün çözüm sürecini örgütün silah bırakmasına yönelik yürütülen bir süreç olarak görmediğine işaret etmektedir. Kandil’in fiili lideri konumundaki Karayılan, Türkiye’deki militanların silah bırakarak çekileceğini açıkladıktan sonra Öcalan’dan çekilme için ayrı bir talimat beklediğini ifade etmiştir. Karayılan, terör örgütünün yurtdışındaki unsurlarının silah bırakmasına yönelik ise bir açıklama yapmamıştır. Mevcut emareler dikkate alındığında, terör örgütünün yurtiçindeki unsurlarının bir kısmının silah bırakmasına rağmen büyük kısmının silahlarıyla birlikte gizlice Kuzey Irak’a geçebileceği ve burada yeniden teşkilatlanabileceği değerlendirilmektedir. Bu nedenle silahlı örgüt mensuplarının Türkiye sınırlarından tamamen ve silahsız çekilmesi yeterli değildir. 1999 sonrasındaki tecrübeler, çözüm sürecinin ilerlemesi için yurtdışındaki unsurların da kesin silah bırakması gerektiğini göstermektedir.

Murat Karayılan’ın ve Duran Kalkan’ın açıklamaları diğer taraftan PKK/KCK terör örgütünün çözüm sürecini Kürt meselesinin çözüm süreci gibi algıladığına, talep ve beklentilerini bu çerçevede belirlediğine işaret etmektedir. Terör örgütünün KCK sistemiyle planladığı devletleşme hedefi doğrultusunda Öcalan’ı bütün Kürtlerin lideri, örgütü ise bütün Kürtlerin temsilcisi konumuna getirmeye çalıştığı, bu nedenle Kürt meselesinin çözümünde yegâne muhatap kabul edilme ısrarının devam ettiği anlaşılmaktadır. Karayılan’ın ve Kalkan’ın açıklamaları, terör örgütünün çözüm sürecindeki hedefinin silah bırakmaktan ziyade Öcalan’ın serbest bırakılması olduğunu, süreç kapsamında eğitim ve teşkilatlanma faaliyetlerine ağırlık vererek toparlanmaya çalıştığını göstermektedir. Nitekim çekilme sürecinin 2013 yılının sonbahar dönemine kadar sarkması durumunda PKK/KCK terör örgütü, güvenlik güçlerinin operasyon yapmadığı uzun bir toparlanma dönemi elde edebilecektir.

Terör Örgütünün Amaçları

2012 yaz döneminde PKK/KCK terör örgütü büyük bir darbe yemiş, bu darbenin ardından kış dönemine girilirken bir taraftan kış yığınağı yaptığı halde tekrar barış söylemine başvurmuştur. Terör örgütü, çözüm süreci başlatılırsa halkı istediği gibi yönlendirebileceğini ve 2013 yılı için hedeflediği “kıra dayalı şehir savaşı”nı (7) gerçekleştirebileceğini hesap etmiş olabilir. Örgütün 2012 yılında verdiği ağır zayiatın ardından Güneydoğu’da belirli bölgelerde devlet otoritesini ortadan kaldırarak kendi otoritesini yerleştirmek gibi bir hedefi gerçekleştirmenin mümkün olmadığını idrak ettiği değerlendirilebilir. Bunun üzerin terör örgütünün Arap Baharı’ndan ilham alarak PKK/KCK’yı bir halk hareketi olarak göstermeyi, böylece terör örgütünü meşrulaştırmayı ve gerek iç kamuoyunda gerekse dünya kamuoyunda Öcalan’ı Kürtlerin lideri olarak göstermeyi amaçladığı ifade edilebilir.

Terör örgütünün, şehirdeki unsurlarına ve dağ kadrosuna yönelik operasyonların durdurulmasıyla ve KCK tutuklularının serbest bırakılmasıyla şehirlerdeki yapılanmasını kuvvetlendirmeyi hedeflediği dile getirilebilir. Örgüt, böylece kırsalda yığınak yaparken uzantıları sayesinde PKK/KCK’yı bir halk hareketi olarak göstermeye ve şehirlerde sivil itaatsizlik ve protesto gösterileri gibi silahsız kitlesel eylemler düzenlemeye başlayabilir. Nitekim terör örgütünün Türkiye’de PKK/KCK güdümünde bir özerklik düşüncesini yerleştirmek için kurduğu DTK ile Kürt meselesinin yanında işçi hakları, kadın hakları, çevre gibi konularda faaliyet göstermek üzere kurduğu HDK gibi oluşumları kullanarak daha geniş kitlelerin desteğini toplamaya çalıştığı gözlemlenmektedir. Örgütün bundan sonraki süreçte kitlesel halk hareketlerini tahrik etmek maksadıyla şehirlerdeki unsurlarını eğitmeye ve örgütlemeye devam ettiği görülmektedir.

PKK/KCK terör örgütünün, uzantıları ile birlikte Türkiye’deki süreci, Güney Afrika barış süreciyle ilişkilendirmeye, Mandela modelini gündemde tutmaya ve Öcalan’ın bu şekilde serbest bırakılması için gerekli siyasi ve psikolojik şartları hazırlamaya çalıştığı gözlemlenmektedir. Terör örgütünün, Öcalan’ın konumu ile Güney Afrika’da hapishaneden çıkarak Cumhurbaşkanı olan Nelson Mandela arasında benzerlikler kurduğu, Öcalan’ı gerek iç kamuoyuna gerekse dünya kamuoyuna barış kahramanı olarak yansıtmaya çabaladığı görülmektedir. Güney Afrika’da başlatılan uluslararası kampanya ile Mandela’nın serbest bırakılması ve Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmesi sağlanmıştır. PKK/KCK terör örgütü de Uluslararası Öcalan’a Özgürlük Girişimi, Barış İçin Öcalan’a Özgürlük Platformu, Öcalan’a Özgürlük İmza Kampanyası adları altında benzer bir kampanya ihdas etmiş, ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli platformlarda Öcalan’ın özgürlüğünü gündeme getirerek imza toplamaya ve destek sağlamaya başlamıştır.

PKK/KCK terör örgütünün küresel ve bölgesel konjonktürdeki gelişmeleri de dikkate alarak çözüm sürecine yanaştığı değerlendirilmektedir. 1999 sonrası dönemde Irak’taki uzantısı PÇDK’yı, Suriye’deki kolu PYD’yi ve İran’da PJAK’ı kuran terör örgütü, Orta Doğu’daki bütün Kürtleri tek bir devlet çatısı altında toplamak gibi hayalî bir hedefle 2007’de KCK sistemini tesis etmiştir. Terör örgütü 2011’de İran’la anlaşarak sıklet merkezini Türkiye’ye kaydırmış, 2012’de Türkiye’de “devrimci halk savaşı” başlatmaya teşebbüs etmiş ve Suriye’deki yapılanması PYD üzerindeki etkinliğini artırmıştır. Terör örgütü 2013 yılında ise Türkiye’deki çözüm sürecini, sıklet merkezini Suriye’ye kaydırmaya yönelik bir fırsata dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Terör örgütü, Suriye’de Esed rejiminin sağladığı destekten ve iç savaşın yol açtığı otorite boşluğundan istifade ederek ülkenin kuzeyinde PYD üzerinden PKK/KCK güdümünde özerk bir yönetim kurmayı hedeflemektedir. Suriye’nin kuzeyinde eğitim kampları açan PYD’ye muhalefet eden aşiret liderlerini etkisiz hale getiren terör örgütü, hâlihazırda Kobani, Kamışlı ve Afrin gibi Kürtlerin ikamet ettiği bölgelerde etkilidir. Yakın gelecekte İran’a yönelik bir müdahale durumunda ise örgütün sıklet merkezini bu ülkede Kürtlerin yoğun biçimde yaşadığı bölgelere kaydırabileceği değerlendirilmektedir.

Sürecin Neticelerine İlişkin Senaryolar

Çözüm sürecinin nasıl gelişeceği Öcalan’ın Nevruz’da okunan mektubu, Diyarbakır’daki Nevruz kutlamasındaki uygulamalar, Öcalan’ın basına sızan görüşmeleri ve KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan’ın telsiz konuşmaları ve açıklamaları göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Öcalan’ın mektubu büyük ölçüde Türkiye optimalini yansıtmaktadır ve kabul edilebilir bir metindir. Ancak mektupta silah bırakmaktan bahsedilmemesi en önemli eksikliktir. Diyarbakır’daki Nevruz kutlaması, çözüm sürecinin ruhuna aykırı uygulamalara sahne olmuştur. Kutlamada okunan mektuptaki yaklaşım ile etkinlik meydanındaki görüntüler birbiriyle çelişmiştir. Öcalan’ın basına sızan görüşmeleri, Murat Karayılan’ın telsiz konuşmaları ve açıklamaları ise dağ kadrosunun silah bırakmayı henüz düşünmediğini göstermekte, terör örgütünün Öcalan’ın serbest bırakılması ve çözüm süreci kapsamında kazanımlarını artırma çabası içine olduğuna işaret etmektedir.

Öcalan’ın basına sızan görüşmeleri, Karayılan’ın telsiz konuşmaları ve açıklamalarından hareketle terör örgütünün çekilme ile birlikte Türkiye’deki bölücü faaliyetlerini daha etkili sivil girişimlerle takviye edeceği, Suriye’de PKK/KCK güdümünde özerk bir yönetim kurmaya çalışacağı, daha sonra ise İran’daki faaliyetlerine ağırlık vereceği değerlendirilebilir. Türkiye’deki mevcut çözüm sürecinin hedefi PKK/KCK terör örgütünün silah bırakması ve dağdaki silahlı kadronun dağıtılmasıdır. Bu nedenle çözüm sürecinin olumlu ve olumsuz sonuçlanması büyük ölçüde terör örgütünün dağ kadrosunun hareket tarzına bağlıdır. Sürecin başarılı olması için Kandil’in çekilme sürecine riayet etmesi ve silah bırakmayı kabul etmesi gerekmektedir. Kandil’in çekilme sürecine karşı çıkması ve silahlanmaya yanaşmaması ise mevcut çözüm girişimini başarısız kılacaktır. Kandil’in çözüm sürecine riayet edeceğini ilan etmesi ancak uygulamada farklı hareket etmesi de ihtimal dâhilindedir. Çözüm sürecini başarılı kılmak ve sürecin doğuracağı tehlikeleri hesap etmek için Kandil’in muhtemel hareket tarzları göz önünde bulundurulmalı, gerekli tedbirler alınmalıdır.

Çözüm sürecindeki iyimser hava ve çelişkiler birlikte değerlendirdiğinde süreçle ilgili Kandil’in hareket tarzına ilişkin üç farklı senaryodan bahsedilebilir. Birinci senaryo iyimser bir senaryo olarak düşünülebilir. Bu senaryoya göre Kandil’deki dağ kadrosu “Öcalan liderimizdir” yaklaşımını benimser, Öcalan’ın çekilme talimatını ve müteakip taleplerini yerine getirir. Bu senaryonun gerçekleşmesi Türkiye kamuoyunda süreçle ilgili ortaya çıkan umut ve beklentilerin büyük ölçüde karşılanabileceği bir netice sağlayabilir. PKK/KCK terör örgütü çekilme takvimine riayet edip, silah bırakma aşamasına geçebilir. İkinci senaryo ise karamsar bir senaryo olarak tasarlanabilir. İkinci senaryoya göre Kandil, Öcalan’ın Nevruz etkinliğinde okunan mektubundaki ifadelerinin ve hükümetle mutabakata vardığı çekilme ve müteakip süreçleri, iktidar baskısıyla zorla kabul ettirilmiş talimatlar olarak değerlendirir. Kandil “Öcalan liderimizdir ama şu anda bu talimatlara göre hareket edemeyiz” yaklaşımını geliştirir, şehirlerde ve kırsalda terörizmle sonuç almaya çalışmaya devam eder.

Üçüncü senaryo ise terör örgütünün söylemde barış-eylemde şiddet çelişkisi dikkate alınarak düşünülebilir. Üçüncü senaryoya göre Kandil, hem Öcalan’la hem de toplumdaki çözüm beklentisiyle karşı karşıya gelmemek için, “Öcalan liderimizdir” diyerek Öcalan’ın mektuplarındaki yaklaşımı onayladığını ve talimatlara riayet edeceğini beyan eder. Ancak uygulamada siyasi iktidarın ve Türk halkının kabul edemeyeceği talepleri ileri sürer, taleplerinin karşılanmaması halinde süreci provoke edebilecek eylemlere teşebbüs eder. Nisan ayının ikinci haftasından itibaren çeşitli üniversitelerde meydana gelen hadiselerde PKK/KCK terör örgütünün gençlik yapılanması DYG’nin (Devrimci Yurtsever Gençlik) rolü bu kapsamda örnek verilebilir. Üçüncü senaryoya göre terör örgütü, DTK, HDK ve müzahir sivil toplum kuruluşlarını kullanarak topluma “ne olursa olsun sorun çözülsün” şeklinde propaganda yaparak kazanımlarını artırmaya çalışabilir. Örgüt, süreç çıkmaza girince 2013 yılı için “planladığı kıra dayalı şehir savaşı” stratejisini uygulamaya yönelebilir.

Üç senaryo birlikte değerlendirildiğinde ve mevcut gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda terör örgütünün geçmişteki hareket tarzı dikkate alınarak üçüncü senaryonun ağırlık kazandığı gözlemlenmektedir.

Sonuç & Alınması Gereken Tedbirler

Türkiye’nin PKK/KCK terör örgütü sorununu barışçıl yöntemlerle sona erdirmek amacıyla başlattığı çözüm süreci toplumda ciddi umut ve beklentiler doğurmuştur. Türkiye’de yaklaşık 30 yıldır devam eden çatışma döneminin ardından terör örgütünün silah bırakacağı beklentisi oldukça iyimser bir kamuoyu meydana getirmiştir. Ortaya çıkan müspet havanın muhafaza edilmesi sürecin devamı için gereklidir. Ancak Türkiye, sürecin başarılı ilerlemesi için süreçteki çelişkileri aklıselimle değerlendirmeli, gerekli tedbirleri almalı, çözüm sürecinin Öcalan’ın serbest bırakılmasına ve terör örgütünün meşrulaşmasına hizmet etmesini engellemelidir.

Sürecin hedefi terör örgütünün silah bırakmasıdır. Bu kapsamda PKK/KCK terör örgütünün ateşkes söylemi ihtiyatla karşılanmalıdır. Çözüm sürecinin ancak terör örgütünün Türkiye sınırlarından tamamen çekilmesi, kesin silah bırakması ve KCK sisteminin feshedilmesiyle gerçekleşeceği göz ardı edilmemelidir. Terör örgütü geçmişte toplam 8 defa tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Ancak örgütün bu dönemleri güvenlik güçlerinin operasyonları durdurması amacıyla başlattığı, toparlanmak ve güçlenmek maksadıyla değerlendirdiği ve tek taraflı ateşkes vaadini her seferinde sona erdirdikten sonra terörist saldırılarını artırdığı bilinmektedir. Nitekim güvenlik güçlerinden en çok şehit ve yaralının ateşkes dönemlerinin ardından verildiği görülmüş, örgütün bu dönemlerle birlikte terörist saldırılarını ve Kürt kökenli vatandaşlarımız üzerindeki baskısını artırma fırsatı bulduğu gözlemlenmiştir. Dolayısıyla ateşkes dönemlerinin ardından ortaya çıkan bu sonuçların, ateşkes sırasında Türkiye’nin gerekli tedbirleri almamasının maliyeti olduğu ifade edilebilir.

Bu kapsamda Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın çözüm sürecindeki muhtemel bir başarısızlığa işaret ederek “iş tersine dönerse tekrar başladığımız noktaya geliriz”(8) yaklaşımının eksik bir tespit olduğu değerlendirilebilir. Sürecin başarılı olmaması durumunda PKK/KCK terör örgütünün hedeflerine biraz daha yaklaşacağı değerlendirilmektedir. Öcalan’ın süreçte bütün Kürtlerin lideri gibi ön plana çıkarılması ve sürecin uluslararası ölçekteki yansımaları Türkiye’nin terörle haklı mücadelesine zarar verebilir. Öcalan’ın ve PKK/KCK terör örgütünün gerek iç kamuoyunda gerekse dünya kamuoyunda kısmen meşruiyet kazanmasına yol açabilir. Serbest bırakılan KCK üyeleri sayesinde terör örgütü 2013 yılı için hedeflediği “kıra dayalı şehir savaşı” stratejisini uygulama fırsatı bulabilir. Türkiye, Öcalan’ın serbest bırakılması konusunda uluslararası baskıya maruz bırakılabilir

Hâlihazırda sadece DHKPC terör örgütüne yönelik operasyonlar sürdürülmektedir. Ateşkes uygulaması kapsamında güvenlik güçlerinin PKK/KCK terör örgütüne yönelik ise kırsalda veya şehirde herhangi bir operasyon yapmadığı gözlenmektedir. Terör örgütüne yönelik operasyonların çekilme süreci kapsamında geçici olarak durdurulması anlaşılabilirse de uzun süre operasyon yapılmamasının yanlış bir uygulama olduğu ve geçmişte yol açtığı problemler hatırlanmalıdır. Çözüm süreci, terör örgütünün serbest bırakılan sanıklarla birlikte KCK sistemini yeniden yapılandırdığı, Kandil’deki varlığını güçlendirdiği ve 2012’deki hezimetin ardından moral-motivasyonunu tekrar sağladığı bir döneme dönüşmemelidir.

Örgüt militanlarının silah bırakarak çekilmesinin en uygun yöntem olduğu değerlendirilmektedir. Terör örgütünün Türkiye’den çekilme süreci MİT’in denetiminde gerçekleştirilmelidir. Örgütün Türkiye sınırları dışına tamamen çekilmesi MİT’in gözetimi ile teminat altına alınmalı, 1999’daki gibi örgütün bazı unsurlarını yurtiçinde bırakması engellenmelidir. Terör örgütünün her bölgede kırsalda 10 kişilik timler bırakarak çekileceği öne sürülmektedir. Bu timlerin yurtiçinde bırakılmasına müsaade edilmemelidir. Örgütün KCK yapılanması bünyesinde şehirlerdeki silahlı unsurları da mutlaka çekilme kapsamına dâhil edilmelidir.

Çekilme sürecini, kesin silah bırakma aşaması takip etmelidir. Sadece çekilme ile sınırlı bir süreç veya çekilme aşamasının uzaması terör örgütüne sıklet merkezini Suriye’ye, daha sonra ise İran’a kaydıracağı zamanı kazandırabilir. Silah bırakma aşamasında ise dağdaki militanların tamamen silah bırakması gerçekleşmeyebilir. Terör örgütü KCK sistemi bünyesindeki silahlı unsurlarını muhafaza etmeye ve dağ kadrosunun silah bırakma aşamasını uzun bir döneme genişleterek bölgesel konjonktüre göre kararını gözden geçirmeye çalışabilir. Türkiye bu nedenle barışçıl yöntemlerle çözüm doğrultusunda irade gösterirken gerek şehirlerde gerekse kırsalda PKK/KCK terör örgütüne karşı güvenlik tedbirlerini gevşetmemelidir.

Çözüm süreci büyük ölçüde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan tarafından yürütülmektedir. Sonuçlar hesap edilerek değerlendirildiğinde sürecin sadece iki yetkili tarafından yönetilmesi önemli riskler doğurabilir. Sürecin başarılı olması, gerek Başbakan Erdoğan’ın gerekse MİT Müsteşarı Fidan’ın ön plana çıkmasına imkân tanıyacaktır. Sürecin akim kalması ise hem Başbakan’ın hem de MİT Müsteşarı’nın yıpranmasına yol açabilecek gelişmeler doğurabilir.

[status draft]

DUYURU : DEVLETE TERÖRLE MÜCADELE DE YARDIMCI OLMAK İSTER MİSİNİZ ?? /// ARANAN TERÖRİSTLE Rİ YAKALATIN !!!!


WEB SİTESİ LİNKİ : http://www.terorarananlar.pol.tr

DUYURU : “DAHA GÜVENLİ TÜRKİYE” İÇİN JANDARMA’YA İHBARLARINIZI BURADAN YAPABİLİRSİNİ Z /// İHBAR FORMU


JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI’NA İHBAR YAPMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Using Stylistic Analysis to Assess Threat Me ssages, October 1985


2016-11-18_16-38-41-150x150.jpg

Background

Since 1970, various corporations and public agencies in the United States have received extortion messages involving nuclear devices, materials, and facilities. Further, although the United States has enjoyed relative freedom from terrorism, internally, other countries have had to cope with increasing terrorist activities, including attacks on nuclear facilities. In 1974, the Energy Research and Development Administration established the Nuclear Emergency Search Team (NEST) to help deal with deal with peacetime nuclear accidents and address the technical, behavioral, and operational problems generated by nuclear extortion threats. NEST is now under the jurisdiction of the Department of Energy (DOE) .

Among the thorniest problems is deciding if a threat is credible and, thus, merits deployment of NEST. Then, once the decision to deploy is made, NEST must assist FBI efforts to locate the threatening substance or device and the extortionists, and possibly negotiate with them. In 1977, DOE and the Nuclear Regulatory Commission (NRC) funded a project that brought together specialists from Lawrence Livermore National Laboratory, Los Alamos Scientific Laboratory, Syracuse Research Corporation, and The Rand Corporation. Under the technical direction of the Lawrence Livermore National Laboratory, t~is project has developed
an operational capability to assess the credibility of nuclear threat messages. This assessment provides the basis for deployment decisions and the initial operational guidance for the NEST team after deployment.

The Report

pdf.gifUsing Stylistic Analysis to Assess Threat Messages, October 1985 [66 Pages, 8.5MB]

ARAŞTIRMA DOSYASI /// USPS Investigation : Security Risks in the Capital District Management Advisory Report, January 27, 2014


2016-11-18_14-58-41-150x150.jpg

Background

The U.S. Postal Service’s security program is designed to reduce the incidence of crime against employees, the mail, and other assets, as well as maintain the integrity of the Postal Service .. The Postal Service faces a variety of security challenges and threats that it must take seriously. Our objective was to determine whether the Capital District had an effective anonymous mail program in place to prevent potentially dangerous mail from entering the. mailstream and a workplace violence program to mitigate violence.

We developed an enhanced security risk model to identify high-risk districts that warrant further review. We analyzed data related to anonymous mail, which
is ___________________________________________________________________________.

We also analyzed data related to workplace violence; suspicious and potentially dangerous mail; and Voice. of the Employee survey results covering fiscal year 2012, Quarter 3, to fiscal year 2013, Quarter 2.

What the OIG Found

The Capital District did not have an effective anonymous mail program in place to prevent potentially dangerous mail from entering the mailstream and a workplace violence program to mitigate violence. For example, the Capital District had an average anonymous mail testing failure rate of ___ percent. In addition, Capital District employees did not always follow policy when handling anonymous and potentially dangerous mail and did not always comply with workplace violence prevention requirements to effectively mitigate violence in the workplace.

The greatest opportunity to limit inappropriate use of the mail is during the earliest point in the Postal Service’s distribution system. Potentially dangerous mail or an act of workplace violence could put employees, mail, assets, and the public at risk and negatively impact the Postal Service’s brand. Enforcement of good security practices is essential to an efficient and economical operation.

What the OIG Recommended

We recommended management clarify employee roles and responsibilities, require personnel to take additional training, implement anonymous mail program best practices, complete the workplace violence self-audit tool, and establish controls to ensure personnel comply with anonymous mail and workplace violence requirements.

The Report

pdf.gifReport Number HR-MA-14-003 – Security Risks in the Capital District Management Advisory Report – dated January 27, 2014 [39 Pages, 5.9MB]

ARAŞTIRMA DOSYASI /// FBI Files : Sports Figures


sports-150x150.jpg

The following is a list of FBI files on different sports figures throughout the decades.

Declassified Sports Figure FBI Files

andygranatellipdf.gif Granatelli, Anthony “Andy” – [12 Pages, 1.7MB] – Anthony “Andy” Granatelli (March 18, 1923 – December 29, 2013) was an American businessman, most prominent as the CEO of STP (motor oil company) as well as a major figure in automobile racing events. Granatelli was born in Dallas, Texas. Along with his brothers Vince and Joe, he first worked as an auto mechanic and “speed-shop” entrepreneur, modifying engines such as the “flathead” Ford into racing-quality equipment. During World War II, he became a promoter of automobile racing events, such as the “Hurricane Racing Association,” which combined racing opportunities for up-and-coming drivers with crowd-pleasing theatrics. Hurricane events, according to Granatelli in his autobiography They Call Me Mister 500, included drivers who were experts at executing—and surviving—roll-over and end-over-end crashes, and also an ambulance that not only got caught up into the race but also ejected a stretcher (with a dummy on it) into the way of the racers.
johnsimmskellypdf.gifKelly, John Simms “Shipwreck” [124 Pages, 69.7MB] – John Simms “Shipwreck” Kelly (July 8, 1910 – August 17, 1986) was a professional American football player who played halfback in the National Football League; he was also an owner and banker, most prominent in New York City in the 1930s and 1940s. He played five seasons for the New York Giants (1932) and the Brooklyn Dodgers (1933–1937). Kelly became a player-coach and later a player/coach/owner with the Dodgers football club, the successor to the Dayton Triangles, a charter member of the NFL. He gained his nickname from Alvin “Shipwreck” Kelly, who was famous for pole-sitting in the 1920s. During World War II, Kelly was recruited by the FBI to travel to Cuba, Mexico, Peru, Chile and Argentina to track the activities of wealthy German expatriates helping the Nazi cause.
Joe Paternopdf.gifPaterno, Joe [872 Pages, 36.48MB] – Joseph Vincent “Joe” Paterno, sometimes referred to as “JoePa,” was an American college football coach who was the head coach of the Penn State Nittany Lions from 1966 to 2011. His career ended with his dismissal from the team for his role in the Penn State child sex abuse scandal.
Irving Resnickpdf.gifResnick, Irving [366 Pages, 15.90MB] – Irving “Ash” Resnick (1916-1989) was a Las Vegas casino executive and sports promoter. This release consists of FBI investigative files covering the years 1961 to 1975. Over this period, the Bureau investigated Resnick on a number of allegations concerning potential illegal gambling and racketeering violations; it also investigated a 1974 attempt to kill Resnick.
Jackie Robinsonpdf.gifRobinson, Jackie[132 Pages, 9MB] – Jackie Robinson made history as the first African-American to play baseball in the Major Leagues when he signed with the Brooklyn Dodgers in 1946. Mr. Robinson was never the subject of an FBI investigation; however, his name came to the attention of the FBI as a result of his National Association for the Advancement of Colored People membership. In 1949, he testified before the House Committee on Un-American Activities during the hearings regarding Communist Infiltration of Minority Groups.
George Steinbrennerpdf.gifSteinbrenner, George [960 Pages, 44.32MB] – George Michael Steinbrenner, III (1930-2010) is best known as the principal owner and managing partner of the New York Yankees for 37 years. This release contains material from three files covering illegal campaign contributions made by Steinbrenner and his company to the Nixon presidential campaign; a laboratory analysis for the Federal Highway Administration of several anonymous letters concerning possible fraud in the federal aid highway program in Ohio; and Steinbrenner’s appeal for a pardon from his conviction for illegal campaign financing and obstruction of justice.

SİYASİ DOSYA : İç Politikanın Nabzı /// MEDYADAN ANALİZLER


tbmm.jpg?itok=wzYXpCs_

Hürriyet: Fatih Çekirge: Başkanlık ne getirecek? Muhalefet ne olacak

ARTIK görünen odur ki… Türkiye yeni bir yönetim tarzına doğru hızla gidiyor. AK Parti’nin “başkanlık teklifi”ne MHP’nin “müzakere için olumlu” cevap vermesiyle başkanlık arayışı son aşamaya geliyor. CHP içinden konuştuğum bazı isimler de “başkanlığı müzakere etmek istedikleri”ni söylüyor. Peki ne değişecek? – Elbette sistem değişecek… Siyasetin omurgası değişecek. Başkanlığı kazanan iktidarın ne olacağı belli; Türkiye’yi yönetecek. Peki ya muhalefet? Çok partili muhalefet dönemi ne olacak? – Türkiye’de artık ‘sürekli ve kalıcı muhalefet liderliği’ yolun sonuna geliyor. Muhalefet liderliği artık bürokratik bir kurum olamayacak. Yani her seçimde kaybeden lider dönemi kapanıyor. Daha açık bir deyişle… Halkoyunda kaybedip, delege oyuyla liderliğini sürdüren muhalefet liderliğinin sonudur bu. Nasıl mı? Devamı …

Sabah: Mahmut Övür: Cumhurbaşkanlığı sistemi ve yeni normalleşme

Ankara’da terörle mücadele, ekonomiyi yeniden canlandırma ve dış politikada yeni bakış açılarını devreye sokma çabasıyla, 1930’lardan itibaren tüm partilerin gündeminde olup hayata geçiremedikleri ‘devletin yeniden yapılandırılması’ mücadelesi at başı gidiyor. Türkiye "yeni normali" oluşturmaya çalışıyor. "Yeni normal" siyasi sistemden terörle mücadeleye, dış politikadan eğitim meselesine hayatın her alanını kapsıyor. Bir anlamda Türkiye, "yeni normalleşme" ayarının yapıldığı bir zaman diliminden geçiyor. Bu gerçeği bütün çıplaklığıyla bize 15 Temmuz gösterdi. ‘Yeni normal’i oluşturmak için ilk adımlar atılıyor. Siyasal sistem ve anayasa değişiyor. Ordunun örgütlenmesi baştan sona yenileniyor. Her türlü barışçıl yolun denendiği Kürt meselesi de, buna bağlı olarak terörle mücadele de yeniden ele alınıyor. Hatta AB ve ABD ile ilişkiler de… Devamı …

Yeni Şafak: Ahmet Ulusoy:Dolar artmış neyimize!

Aslında dolar karşısında TL’nin böylesine değer kaybetmesinde iç gelişmelerin de etkisi var. Anayasa referandumu, başkanlık sistemi tartışmaları, Irak ve Suriye’ye ilişkin savaş senaryoları Terör örgütleriyle amansız mücadele, AB ile yaşanan siyası gerginlik (AB’nin yaptırım tehdidi/Türkiye’nin haklı serzenişleri) kurlardaki hareketi (yükselişi) destekleyen başlıca iç politik nedenler olarak belirtilebilir.Dolar kurundan bize ne diyebilsek keşke. Ama diyemiyoruz. Çünkü kamu ve özel sektörün toplamda 420 milyar dolara ulaşan borç stoku var ve kurlardaki artış ciddi bir ek maliyet yüklemektedir. Ayrıca özel sektörün 298 milyar dolara ulaşan dış borcu, dolar artışı karşısında reel sektörün taşıdığı riski göstermesi bakımından çok önemli. Devamı …

Habertürk: Ömer Dinçer:Ekonomide önce güven sorunu çözülmeli

Geçtiğimiz günlerde bir haber ajansıyla röportaj yapan Maliye Bakanı Sayın Naci Ağbal “Problemin farkındayız, ekonomi yavaşlıyor. Hükümet olarak aralarında para politikası, makro ihtiyati tedbirler ve mali politikaların da bulunduğu ihtimal dahilindeki tüm enstrümanları kullanmaya çalışıyoruz. Ekonomiye hız kazandırmak için ek önlemler de almaya devam edeceğiz. Eğer mümkün olursa geçici vergi indirimleri yapılabilir ancak aynı zamanda mali disiplini de dikkate alarak hareket etmek zorundayız” dedi. Daha önceleri Başbakan Yardımcısı Sayın Mehmet Şimşek benzeri imalarda bulunuyordu. Sayın Şimşek de “bu sene büyümede geçici olarak bir sıkıntıyla karşı karşıya olunduğunu” dile getirmişti. Türkiye’nin en temel sorununun tasarruf açığı olduğunu sıkça hatırlatan Şimşek, “büyüme ile orantılı olarak işsizlikte göreceli artış olduğunu, enflasyonda hedeflerin tutturulacağını, ancak dünyaya göre bir miktar yüksek olduğunu” söylüyordu. Devamı …

Cumhuriyet: Özlem Yüzak: Endüstri 4.0… Dünya… Türkiye…

Peki, ya Türkiye? Bir yandan insan hakları, demokratikleşme, basın özgürlüğü gibi alanlarda ortaçağ karanlığına doğru sürüklenen ülkemiz… Ekonomisi düşük büyüme, yüksek enflasyon, ABD Doları karşısında hızla değer kaybeden Türk Lirası kıskacı altındaki ülkemiz… Sanayide yatırımın neredeyse durma noktasına geldiği, işsizliğin alarm verici düzeyde yükseldiği… Evet ama bir şeyler de olmuyor değil. Ali Rıza Ersoy, Türkiye doğru adımlar atarsa Endüstri 4.0 sürecini 30 yılda tamamlar diyor, “Burdur Sanayi Odası bile Endüstri 4.0 eğitimlerine başladı. Bu konuda ciddi bir farkındalık var. Gebze’de Ford Otosan’ın 1500 Ar-Ge çalışanı var ve ilk otonom kamyonunu üretti. Test sürüşlerini yapıyor. Arçelik robot üretimine başlıyor. Kocaeli Belediyesi 4.0 laboratuvarı kurdu.” Ersoy, hükümet cephesinin de Sanayi 4.0’ı sahiplendiğini belirterek “Darbe süreci işleri 4 ay aksattı ama ilkbahar aylarında Türkiye’nin sanayi 4.0 yol haritası açıklanacak. Almanya’dan yol haritası açıklamada 3 yıl geriyiz sadece” diye ekliyor. Devamı …

(SÜREÇ ANALİZ 18 KASIM 2016 TÜRKİYE GÜNDEMİ)

TARİH /// Kaan Turhan : Tarihsel Süreçte Aşiretler ve Kemalist D evrim’in Hedefleri


Türk tarihi açısından; Kürt beylikleri (:aşiretleri), Osmanlı döneminde: değer verilen, özerklik tanınan, merkezi iktidara yakın siyasal birikimleriyle birleştirici rol alan çerçevedeydi. Osmanlı kendisine bağımlı ve ‘küçük osmanlı’ yerel iktidarları yaratmış ve Kürt etnik kökeninin aşiretçiliğine, doludizgin katkı vermişti. “Osmanlı geleneksel düzeni, Kürt bölgesinde aşiretlere ve aşiretlerin üzerinde birleştirici kurum olarak emirliklere dayanıyordu. Merkezi Osmanlı iktidarına ek yerel birleştirici mekanizmalar bir sorun kaynağı değildi, zira düzen bağlı bölgeleri toplumsal ve ekonomik açılardan türdeş hale getirmek ihtiyacını ve eğilimini taşımıyordu. Kürt toplumunun yapılanması daha birçok yakın ve uzak bölge için olduğu gibi, Osmanlı nezdinde fonksiyonelliğine göre değerlendiriliyordu. Bu anlamda aşiret yapısı aynı zamanda merkezin “aşiretçi siyaseti”yle birlikte düşünülmelidir. Yerel yapı Osmanlı egemenliğiyle barışıktır. Kürt vilayetlerinin Osmanlı İmparatorluğu’na dâhil edilmelerinden sonraki idari yapıları, imparatorluğun öteki bölgelerinden farklı olmuştur.

Çoğu vilayet, merkezden atanmış valiler yerine, kendilerine Osmanlı unvanları verilmiş hâkim Kürt aileleri tarafından gerçekten de neredeyse bağımsız olarak yönetiliyordu. Kürt emirlikleri, yani küçük bölgesel devletler, böylece sağlamlaştırılmış, merkezce tanınan bazı ailelerin öbür aileler üzerindeki iktidarı artırılmıştı. Bu emirliklerin özerkliklerinin boyutları farklıydı. Ve çoğunlukla, emirliklerin teorik olarak bağlı bulundukları bölge valileriyle olan ilişkilerine, mevcut askeri ve ekonomik dengelere göre değişiyordu. Bazı emirlikler daha 17. ve 18. yüzyılda merkezin denetimi altına alınmıştı; ne var ki, merkezi yönetim 18. yüzyıl boyunca güçten düştükçe, bazı Kürt aşiret reisleri de kendilerini Anadolu’daki derebeyleri gibi, birer bağımsız hükümdar konumuna getirdiler. ”

Aşiret ve Yörük Ayrımı

Anadolu’da, Türk Yörük kültürüyle, Kürt aşiretleri arasındaki fark, anlaşılması açısından; aşiret kavramıyla, Yörük/oba kavramlarını ayrıştırmak gerekmektedir. Çünkü feodal obada, hal başka türlüdür. Bir kere, bu obanın bir ağası vardır. Ağa kendisini obanın fertleriyle müsavi görmez. Bundan başka, ağa obayı kendisine kul olmasıyla tanır. Yani obanın fertleri, ağanın serfleridir. Bu ağa, daha büyük bir ağaya, o da bir beye tabidir. Görülüyor ki, feodal oba seyyar bir malikâneden ibarettir. Demokrat obaya gelince, bu ne bir semiye mahiyetinde, ne de bir malikâne halindedir. Bu Oğuzcuk misali olan bir Türk obası seyyar bir komünden ibarettir. Muhtelif aileler, sırf komşuluk vasıtasıyla beraber yaşarlar. Aralarında akraba olanlar varsa da akraba olmayanlar da vardır. Obanın aksakalı intihapla taayyün eder. Arap obasında şeyhlik soyda büyüğe münhasırken, Türk obasında yolda büyüğe aittir. Yolda büyükse, ya halkın intihabıyla yahut boy beyinin ve il beyinin tayinleriyle meydana gelir. Mamafih, yolda büyük mahiyetinde bulunan bu aksakal feodal bir reise de benzemez. Çünkü aksakal obayı kendisine müekkel edinemez.

Diğer fertler, hukukça aksakalın müsavileridir… Türk köyü daha seyyar bir oba halindeyken bile bir komün mahiyetindeydi. Türk köyü oturduktan, yerleştikten sonra zamanla komün mahiyeti daha büyük bir kuvvet kazanmıştır. Türk köylüsünün ruhunda mucizelerle dolu gizli bir hazinenin bulunması bu içtimaî mazhariyetin neticesidir. Komün, küçük bir cumhuriyet demektir. Filhakika, Türk köyleri camisini, mektebini, müşterek çayır ve ormanıyla harman yerlerini kendi kendine idare eden küçük bir cumhuriyet gibidir. Her köyün vakıf parası, avarız akçeleri namıyla hususî bir sandığı, hususî bir bütçesi vardır. Türk köyleri hükümetin hiç haberi olmadan, hiçbir kanuna istinat etmeden, tabıî bir halk teşkilatı suretinde bütün işlerini görmektedir. Arap köyleriyle feodal köyler, ağasız ve beysiz yaşayamazlar. Hâlbuki Türk köylerinin hepsi ağasız ve beysizdir. ” “Osmanlı devrinde Kızılırmak sınır olmak üzere bunun doğu ve güneyinde bulunan konar-göçer topluluklara Türkmen veya aşiret, Kızılırmağın batısında kalanlara da Yörük dendiği malumdur.

Rumeli Yörükleri de bu batı kesimin içine girmiş oluyorlar. Ancak Yörük sözü katiyen ne bir kavim ne de bir ulus (il) veya bir kabilenin adı değildir. Kelimenin yapısının da gösterdiği gibi, bununla sadece şimdi göçebe kelimesiyle anladığımız yaşayış tarzı ifade edilmiş olmalıdır. Böylece de bu tabir kendi yayılma sahası içindeki konargöçer toplulukların umumi adı suretinde bir manaya sahip olmuştur… Doğudaki aşiretler, her biri kabile esasına göre idare edilen, merkezle ilişkileri az topluluklardı ki, Osmanlı devletinin bunlarla ilişkisi, daha çok has reayası olmalarından dolayı has voyvodaları ve ümera-i aşair denilen boy beyleri arasında kalıyordu… Anadolu eyaletinde bulunan perakende Yörük taifeleri küçük ve tam anlamıyla perakende olan topluluklar oldukları gibi, bunların devletle ilişkileri de il veya ulus esasında değil küçük cemaatler esasında olmuştur.

Bazı muafiyetler karşılığı, devlet bunlardan iktisaden faydalandığı gibi, siyasi özgürlük vermeden bunların kendine bağlı küçük gruplar halinde yaşamalarını temin etmeye çalışır. Bu durumu da devlet ancak bunların perakende olması ve doğudaki aşiretler gibi boy dayanışmalarını devam ettirmemeleri sayesinde sağlayabilmektedir. 17. yüzyıl sonunda doğudaki aşiretlerden kopup batıya gelenleri iskân etmeye çalışan devletin takip ettiği politika yine bunları parçalayarak küçük gruplar halinde yerleştirmekti… Anadolu Yörüklerinin hem bulundukları bölge itibariyle, hem de köken itibariyle, Selçuklu Uç Bölgesinin varisi olduğu biliniyor. Selçuklu Uç Bölgesini de meydana getiren en aktif topluluğun (yerleşik şehirli kesim hariç) alp veya gazi lakabını taşıyan savaşçılarla, nüfusları hayli kabarık olan konargöçer Uç Türkmenlerinden oluştuğu malumdur… Bu perakende olup olmama aşiret Yörük ayrımının en belirgin özelliği olarak gözükmektedir… İktisaden ve sosyal açıdan birbirlerine dayanan soy veya oymak mensuplarının meydana getirdiği boylarda, bağlılık boya ve boy beyine yöneliktir. Bu bağlar anane yoluyla da kuvvetlendirilmiştir. Bu bakımdan yalnızca soy ve boylara dayanan sülale ve devletlerde boy beylerinin sadakatinin devamı daima önemli bir sorun olmuş ve böyle sülale ve devletler uzun ömürlü olmamıştır. İşte bu bakımdan, konargöçer toplulukların yaşayış tarzını değiştirmeden, boy içindeki bağlılıkları değiştirme çabalarına tarihte daha önce de şahit oluyoruz. Boyları dağıtarak boy beyine ve boya bağlılığı yıkmak, ilişkileri hükümdara şahsen bağlı kişilere yöneltmek, sonradan da bu bağları doğrudan sülale veya devlete yöneltmek sürecini Cengiz ve oğulları devrinde de görebiliriz…

Ordu teşkil edilirken, yardımcı olan boyların başında kendi boy beyleri bırakılır, karşı gelen boylarsa, dağıtılarak eski boy bağlarını koparmış ve Cengiz’in şahsına bağlanmış nöker ve noyanların emrine verilirdi. Boylar, tamamen dağıtılmamış, küçük gruplar halinde binlikler içinde mevcut bulunuyorlardı. Bunlara Osmanlı deyimiyle perakende diyebiliriz… Osmanlı tımar sisteminin aşiretlerin bulunduğu yerlerden ziyade perakende Yörüklerin bulundukları bölgelerde gelişmiş olması da dikkate değerdir. Hatta bu uyum içerisinde 16. yüzyılın ortalarına kadar birçok Yörük grubunun kendiliklerinden yerleşik hayata geçtikleri görülmektedir. Bu bölgedeki denge daha çok doğudaki aşiretlerin topraklarını terk ederek Anadolu Eyaleti’nde şekavette bulunmalarıyla bozulmuştur. ”

Osmanlı’da Padişah Malı Toprak ve Aşiretlerin Osmanlı Düzeni İçinde Yeri

Kürt aşiretlerinin, kendilerini güçlü kıldığı Osmanlı döneminde; 1858 yılında çıkarılan arazi kanunnamesiyle de toprak mülkiyet eşitsizliğinden, yağmacı bir anlayışla yararlanmıştı. Bu da kuşkusuz, eşitlikçi bir toprak mülkiyet hukukunun olmadığının açık göstergesiydi. Kaldı ki, toprak; Osmanlı devrinde padişahın malı olarak değerlendiriliyordu. Türk halkının köylüleşmesine, zaten ülkedeki toprak hukuku da izin vermemiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nda özel toprak mülkiyeti hakkı yoktur. Toprakların tamamı padişahındır. Ve padişah, belirli askeri görevler karşılığında bu toprakların gelirlerini toplama hakkını dağıtmaktadır. Yılda yüz bin akçeden fazla gelir elde edilen topraklara has, yirmi binden yüz bin akçeye kadar gelir getirene zeamet, üç binden yirmi bin akçeye kadar geliri olana da tımar denilmektedir. Savaş hallerinde, bu has, zeamet ve tımar sahipleri, gelirlerine göre, orduya belirli sayıda asker sağlamakla yükümlüdürler. Bu has, zeamet ve tımar sahipleri de, toprakların sürülüp, ekilip biçilmesi hakkını, belirli bir peşin kira ve elde edilecek ürünle oranlı bir vergi (aşar) karşılığında köylülere vermektedirler.

Toprakta ne tür tarım yapılacağı, hangi ürünün yetiştirileceği ve benzeri gibi kullanma ilkeleri de kesinlikle devlet tarafından, dolayısıyla sipahiler tarafından saptanmaktadır. Yani, toprağı kullananın, yetiştireceği ürünün türünü belirleme hakkı bile yoktur. Özel toprak mülkiyeti hakkıysa, ilk kez 1858 yılında çıkarılan “Arazi Kanunname-i Hümayun-u”yla tanınmıştır. Bu yasayla, toprakların mülkiyeti, onu sürene, ekip biçene devredilmemiştir hemen. Tam karşıtı, gene has, zeamet, tımar sahibi beyler, paşalar, ağalar, valiler, kadılar filan, bu yasa çıkar çıkmaz hemen korkunç bir toprak yağmasına girişmişlerdir. Örneğin, o yıllarda vali olan bir paşanın, bu yasadan yararlanarak, yönetimindeki tapu memuruna buyurup, arazi sınırları “şimalen cebel-i Toros, cenuben Akdeniz, şarken Ceyhan nehri, garben Tarsus çayı” şeklinde belirlenmiş tapularla, bütün ovaya nasıl sahip olduğu, Çukuroca’da hâlâ anlatılmaktadır…

Osmanlı toprak sisteminin yozlaşmaya başlamasıyla birlikte, 18. yüzyılda, ayan adı verilen, halk tarafından kendilerine teveccüh gösterilen ve devletle halk arasında yer alan mahalli otoritelerin ortaya çıkışı, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, günümüzdeki toprak ağalığı kurumunu ortaya çıkarmıştır… Yavuz Sultan Selim’in Şiiliğin Anadolu’ya yayılmasını önlemek için 1514 yılında Doğu’ya düzenlediği seferi sırasında kendilerine katılmadıkları gerekçesiyle Alevi aşiretleri cezalandırırken, Bitlis, Siirt, Muş, Diyarbakır gibi yerlerde oturan ve kendisine karşı isyan etmeyen hatta destekleyen Sünni Kürt Beylerini ve aşiret reislerini memnun etmek için yurtluk, ocaklık adı altında topraklar ve araziler vermiş, yaylaklar ve kışlaklar bağışlamış, sancaklar ve beylikler vererek ödüllendirmiştir… II. Abdülhamid’in 1891 yılında 36 adet olarak kurduğu Hamidiye Alayları’nın liva (komutan) ve mirlivalarını (kol komutanı) –ki bunlar aynı zamanda aşiret reisleriydi- İstanbul’a çağırarak değişik maksatlarla kendilerine hediyeler verdiği, bu hediyeler arasında araziler, yaylak ve kışlakların da yer aldığı bilinmektedir… İmparatorluk zayıflayınca bu bölgede yaşayan beyler, güç ve prestijlerini kullanarak devletin bazı arazilerini kendi tasarruflarına geçirdiler. Bilahare Cumhuriyet yıllarında bunların çocukları zilliyetlik yoluyla bu arazileri tapularına geçirmiş veya hazine arazilerini tasarruflarında tutarak mülkiyet ilişkilerini kontrol etmiş, ağa veya resmi idaresi olmayan bey haline gelmişlerdir.

Bundan büyük yararlar sağlamış olan ağa ve beyler (ki çoğu yerde bu iki unvan aynı kişide toplanır) bu avantajı halka karşı bir ayrıcalık ve bir üstünlük olarak kullana gelmişlerdir … Toprak sisteminde bu denli savruk ve halksız bir siyaset/hukuk güden Osmanlı; ‘padişah malı olan’ toprağı: hediyelik olarak bile kullanmaktaydı. Keyfi ve eşitsiz, hukuksuz uygulamalarla, toprak sahibi yaptığı aşiretler, beyler, ağalar; Cumhuriyet döneminde de, mülkiyet ilişkilerini lehlerine kullanmama yollarını aramışlardır. “Osmanlı hükümeti, doğu illerinde Ermenilere karşı Kürt aşiretlerini kullanmaya başlamıştı. Bu yüzden II. Abdülhamit zamanında Kürt aşiretleri ve beyleri çok nüfuzlu hale geldiler. Bazıları vezirlik ve paşalık rütbelerine kadar yükseldiler. Bu yüksek rütbeli Kürt ileri gelenlerinin çocukları iyi tahsil görmüşler ve batıdaki milliyetçi akımlarla karşılaşmışlardı. Denilebilir ki, Abdülhamit devri ve padişahın böl ve yönet siyaseti Kürt istiklâl hareketinin başlangıcını teşkil etmiştir. ”

19 yüzyılda, Osmanlı döneminde; “Milletvekili olabilmek için mülk sahibi olma şartının aranması nedeniyle ancak hali vakti yerinde olanlar milletvekili olmaya hak kazanabiliyorlardı. Bu kişilerin çoğu laissezfaire (bırakınız yapsınlarcı) politikalarından ve dünya ekonomisinin imparatorluğu özümlemesinden kârlı çıkmışlardı. Bunlar zayıf ve müdahaleci olmayan bir devleti tercih ediyorlardı. ” Böylelikle de, yerel anlamda otoriteler kurup, merkezi iktidarla aynı çizgiyi koruyan siyasal tutumlarla, çıkarı kapitalist/feodal ilişkiler geliştirmişlerdir. Bu da var olmalarının koşulu olarak ortaya çıkmaktaydı. Dolayısıyla, toprak mülkiyet ilişkileri her daim; yerel aktörlere, feodalizmin toprak üzerindeki ‘belirginliğine’/’belirleyici sahipliğine’ işaret eden yapısıyla, ağalık, beylik unsurlarının tahakkümüne neden olmuştur. Günümüze kadar ki süreçte, toprak sorununu gündemden düşürmeyen, etken Osmanlı’nın keyfi uygulamalarıyla feodalizmi yaşatmasında yatmaktadır.

Ömer Lütfi Barkan’ın hicri 1257 – 1258 mali yılına dair düzenlediği bir tabloda iç gelirin bölüşümü şöyle saptanmaktadır:

m4wqq.jpg

Genel gelirler içinde diğer haslar ve tımarlar çok önemli bir yekûn tutmaktadır. Bu gelirler dirlik sahiplerinin elindedir. Bu husussa Osmanlı toplumunda kökleşmiş olan, ağalığın giderek ve güçlenerek sürdüren, ellerindeki dirlik çevresinde kalan devletin diğer arazilerini de kendi dirliğine katıp günümüze kadar ulaşan toprak feodalizminin, yani “Türkiye Cumhuriyeti’nin En önemli sorununun” kökünün ta Osmanlı’daki toprak rejiminin yozlaştırılmasından kaynaklandığı açıkça görünmektedir.

1908 Devriminde Toprak Mülkiyet İlişkileri

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin, ekonomik programı da; geleneksel Osmanlı toprak mülkiyet ilişkilerinin sonucuyla başarısız olmuştur. Öyle ki; ittihatçılar, yerel feodal unsurlarla ilişki kurmak zorunda kalmışlardı. “ittihatçılar, ekonomik devrimi başaramamışlardı. Çünkü birbirini izleyen krizler onları tutucu güçlerle, özellikle Anadolu’daki toprak ağaları ve eşrafla uzlaşmaya zorladı. İmparatorluğu zayıflamaktan ve yıkılmaktan kurtarmak amacıyla iktidara geldiler. Önlerinde siyasal ve toplumsal seçenekler bu nedenle sınırlıydı. Cumhuriyetçi ya da açıktan laik olamadıkları için, ideolojisi İslam’ı temel alan bir anayasal monarşi kurdular. Krizler ve hazinenin iflas etmesi, onları ülke dışından borç almaya ve gelir elde etmek için köylülüğü ezmeye zorladı. Sonuç olarak kırsal kesimi dönüştürmek için gerekli olan reformu gerçekleştiremediler. ” ittihatçıların çabalarının sonuçsuzluğu; halkta huzursuzluğa ve hayal kırıklıklarına neden olmuştu. 1908 Devrimi hem şehirlerde hem de kırsal kesimde büyük umutlar yarattı. Ancak, bir yıl sonra, gazeteci Ahmet Şerif, Anadolu’yu gezdiğinde, her yerde umutsuzluk ve kendi hayatlarında hiçbir şeyin değişmediğinden şikâyet eden köylüler gördü. “(Köylünün özlemini çektiği) özgürlük ancak yakın zamanlarda işitmeye başladığımız bir sözcüktü. Ancak işittiklerimizden ve bazı (bildirilen) faaliyetlerden hareketle onun değerli bir şey olduğunu anlıyoruz…

Ancak bir her şeyin adalete uygun olacağını düşündük; vergiler adil bir biçimde ve barış içinde toplanacaktı; köydeki katiller ve hırsızlar ıslah edileceklerdi; askere giden çocuklarımız yıllarca aç ve çıplak kalmayacaklar, zamanla terhis edileceklerdi; memurlar akıllarına eseni yapmayacaklardı ve her şey daha iyiye doğru gidecekti. Ancak bütün bunlar olmadı. Geçmişte bazı şeyler daha iyi işliyordu; bugünse her şey tam bir karışıklık içinde… Çeşitli kişiler belirli bir toprak parçasının tapusunu elde tutuyorlar ve bağlı olduğumuz toprağın bize ait olup olmadığını bilmiyoruz. Bu yüzden her gün çatışmalar oluyor ve zaman zaman insanlar ölüyor. Devlet dairesine ve mahkemeye gidiyoruz, ancak derdimizi anlatamıyoruz. İlgilendikleri tek şey vergi toplamak… Yıl boyunca çalışıyor ve her yıl vergimizi ödüyoruz; vergiyi zorla toplamamaları için çanak çömleğimizi ve yatağımızı bile satıyoruz. Bu yüzden hep borçluyuz. Son birkaç yıl içinde pek çok köylü ekecek tohum bulamadı. Kimseden yardım gelmediği için tohumun bir kilosunu 100-125 kuruşa ağalardan alıyor ve ona bir kilo karşılığında üç kilo olarak iade ediyoruz. Bu ağalar bizi tehdit ediyorlar; köylüyü adamlarına dövdürebilir, hapse attırabilir ya da zaman zaman devlet memurlarıyla karşı karşıya getirebilirler. Ödeme gücü olmayanlardan alacaklarını bu yolla tahsil ediyorlar. Aslına bakılırsa Ziraat Bankası, kredi veriyor ama bunun bize faydası yok. Para köye ulaşmadan bitiyor. ”

Osmanlı yönetimi ve İttihat ve Terakki 1908 devrimi, kangrenleşmiş haliyle toprak mülkiyet sorununu halledememiş ve Cumhuriyet’e de aynı sorunlar devrolmuştur. “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden tarımsal topraklar mülkiyet açısından devlet mülkü (miri mülk) topraklar, özel mülk topraklar, vakıf topraklar ve aşiret topluluğuna ait topraklar olmak üzere dörde ayrılabilir. İmparatorlukta toprak genel olarak mülkiyet açısından büyük parçalara, işletme açısından küçük parçalara bölünmüştü. Mülkiyeti devlete ait olan topraklardaki küçük işletmelerin bir bölümü üretici köylünün kendi mülkü haline dönüşerek; bir bölümüyse, miras ve satış yoluyla küçük parçalara bölünmediği sürece, büyük özel mülkler olarak Cumhuriyet’e devretmiştir. Üretici köylü, ikincisinde ortakçı durumuna gelmiştir. Vakıf topraklar, daha çok parçalı olarak özel mülk topraklara dönüşmüştür. Bunlar genellikle varlıklı kişilerin eline geçerek bir bölüm köylünün topraksızlaşmasına yol açmıştır. Aşiret topraklarıysa aşiret reisinin feodal egemenliği altında işletme olarak küçük parçalara bölünmüş durumdadır… Toprak mülkiyetindeki farklılıktan dolayı, toprağı daimi ve irsi olarak tasarrufunda bulunduran köylü, ya tasarrufunda bulundurduğu toprağın sahibi olmuş ya koşulları değişmekle birlikte tasarruf sahibi olarak kalmış ya da tasarruf hakkını da kaybederek mülksüzleşmiştir… ”

Feroz Ahmad’a göre göreyse; toprak mülkiyet sorunundan önce, iş gücü yetersizliği sorundu: “Türkiye’de toprak ağalarını mülksüzleştirerek ve topraklarını köylülere dağıtarak devrime kazanabilecek, toprak açlığı çeken bir köylülük yoktu. Nüfusun çok ve artmakta olduğu, toprağın yetersiz kaldığı pek çok üçüncü dünya ulusunda gördüğümüz tipte klasik bir toprak sorunu da yoktu. Ancak pratikte, tarım ticarileştikçe toprağın fiyatı yükseliyor ve toprak az sayıda kişinin elinde toplanıyordu… Tarımsal Türkiye’nin asıl sorunu toprak yetersizliği değil, sürekli savaşların ve nüfus kaybının ağırlaştırdığı işgücü yetersizliğiydi. Tarımsal işgücü eksikliği dünya savaşı sırasında öylesine kritik bir noktaya geldi ki, hükümet ucuz işgücü sağlamak ve hayati besin maddelerinin üretimini sürdürmek için corvée (angarya) uygulamak zorunda kaldı. 1923’te yeni devletin sınırları içindeki nüfus yaklaşık yüzde 20 oranında azalmıştı. Toprak dağıtımı toprak ağalarının elindeki işgücü miktarını önemli ölçüde azaltabilirdi.

Bu durumda toprak ağaları daha yüksek ücret ödemek zorunda kalacaklar ve toprak kiraları düşecekti. Bu iki durumu göz önüne alan toprak ağaları toprak reformuna ya da kırsal kesimde herhangi bir yapısal değişikliğe karşı çıktılar. ” Toprak ağalarının, toprak reformuna ve kırsal alanda mülkiyet ilişkilerini kendi aleyhlerinde sonuçlandıracak bir girişime karşı çıkanları doğruysa da; Ahmad’ın söylediği gibi iş gücü açısından, yoksunluk çeken yeni Türkiye’nin toprak reformuyla işlenecek toprağa az sayıda işçi/köylü düşmesinin, ağaların toprak mülkiyetindeki paylarının zarara gireceği endişesiyle, toprak reformuna karşıtlıklarının meşrulaştırılması pek de anlamlı görünmemektedir. Ancak Ahmad’ın haklı olduğu ya da dolaylı olarak gündeme getirdiği ayrı bir boyut vardır ki, o da: Kemalist devrimin, aşiretlerle uzlaşmasıdır… Sovyet elçisi Aralov’la Mustafa Kemal arasında geçen diyalogda, Mustafa Kemal: “TBMM’nin ödevi, köylüyü ağır aşar vergisinden kurtarmak, ona başka kolaylıklar sağlamaktır. Ama şu anda biz bunu yapamayız. Birçok zümrelerin kinini üzerimize çekmiş oluruz. Onlar bizden uzaklaşır ve istilacıları kovmak, halkın kurtuluşunu ve ülkenin bağımsızlığını sağlamak gibi başlıca görevlerimizi yapmaya engel olurlar. Milli davamızı çözümledikten sonra köylüyle uğraşabiliriz. ”

Kemalist Devrim ve Şark Islahat Planı

Mustafa Kemal’in, Sovyet elçisine söylediği ve köylüyü kalkındırmanın, vatan bütünlüğü/ülke öncelikleri ve devrimin gerekleri nedeniyle ertelenmesini ifade etmekteydi. Yoksa tamamen köylüyü yok saymak, toprak reformunu, kırsal kesimde ıslahatları yapmamak gibi bir anlayış söz konusu değildi. Önceliklerin önemiydi. Mustafa Kemal, yoksa Meclis’teki konuşmasında; köylünün sorunlarına ve gereksinimlerine işaret etmekteydi: 14 Haziran 1934’te Meclis’te: “Şark’ta geniş çiftlikler ve bu çiftliklerde serf (köle) gibi yaşayan topraksız ve fakat toprağa bağlı birçok insan vardır. Ancak aynı vaziyette çiftliklere ve insanlara Anadolu’nun diğer birçok yerlerinde de tesadüf olunmaktadır. Şark’ta bu topraksız ve fakat toprağa bağlı insanları bu bağdan kurtarıp toprağa sahip kılmak ne kadar lazımsa Garp’ta da aynı vasıftaki bu insanları aynı surette kurtarmak aynı derecede ve belki daha şiddetle lazım, zaruridir. Toprak Yasası’nın bir sonuca eriştirilmesini TBMM’nin üstün çabalarından beklerim.

Her Türk Çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa sahip olması kesinkes lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve bayındırlığı bu ilkeye dayalıdır. Bundan başka büyük toprakların çağdaş araçlarla işlenerek ülke için daha fazla üretim alınmasını teşvik etmek isteriz.” 1 Kasım 1937’de: “Milli ekonominin temeli ziraattır. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada erişmeyi kolaylaştıracaktır. Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanıysa bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir sebep ve suretle bölünmez bir mahiyet alması şarttır.” 1937 yılında tarım için uygulanması gereken yöntemlerden şöyle söz etmektedir: “ilk önce ciddi çalışmalara dayalı bir tarım politikası belirlemek ve onun için de, her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek uygulayabileceği bir tarım rejimi kurmak gereklidir. Bu politika ve rejimde, önemli yer alabilecek noktaların başlıcaları şunlar olabilir. Bir kez, ülkede topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olansa, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir nedenle ve hiçbir şekilde bölünemez bir nitelik almasıdır.

Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliğinin, arazinin bulunduğu bölgelerin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlanması gereklidir. Küçük büyük bütün çiftçilerin iş araçları artırılmalı, yenileştirilmeli ve bakım önlemleri zaman geçirilmeden alınmalıdır. Herhalde, en küçük bir çiftçi ailesi, bir çift hayvan sahibi olmalıdır, bunda ideal olan öküz değil, at olmalıdır. Öküz, ancak bazı şartların henüz sağlanamadığı bölgelerde hoş görülebilir. Köylüler için, genellikle pulluğu pratik ve faydalı bulurum. Traktörü büyük çiftçilere öneririm. Köyde ve yakın köylerde, ortaklaşa harman makineleri kullanmak köylülerin vazgeçemeyeceği bir gelenek haline getirilmelidir. Ülkeyi iklim, su ve toprak verimi bakımından tarım bölgelerine ayırmak gerekir. Bu bölgelerin her birinde, köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmaları için örnek tutacakları verimli, modern pratik tarım merkezleri kurulması gereklidir. Bugün devlet yönetiminde bulunan çiftliklerdeki ve bunların yönetimi içindeki diğer tarımsal sanayi kuruluşlarındaki bazı kişiler, tarımsal çalışmaların bütün alanlarında her türlü teknik ve modern deneylerini tamamlamış olarak bulunduğu bölgelerde en faydalı tarım usul ve sanatlarını yaymaya hazır bulunmaktadırlar. Bu, bakanlık için büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Ancak, gerek var olan gerek bütün ulusal tarım bölgeleri için yeniden kurulacak olan tarım merkezlerinin kesintiye uğramadan tam verimli çalışmalarını; şimdiye kadar olduğu gibi, devlet bütçesine ağırlık vermeksizin, kendi gelirleriyle kendi varlıklarını yönetmek ve gelişmelerini sağlayabilmek için bütün bu kurumlar birleştirilerek geniş bir işletme kurmalarını öneririm .

Mustafa Kemal’in bu sözleri; toprak sorununa ve köylünün bilinçlenmesine ve tarımsal kalkınmaya ne denli önem verdiğinin göstergeleridir. Öyle ki, 1925 yılında Şark Islahat Planı, hazırlanmıştı. 24 Eylül 1925’te Bakanlar Kurulu kararıyla hazırlanan planın, 2536 numaralı kararının 10. maddesinde şöyle denilmişti: “Aşiret yapısının o sene zarfında ilgası ve halktan doğrudan doğruya hükümetle temas ve hukukunun bilvasıta hükümetçe muhafazası ve temini hususu peyderpey mevki-i fiile konacaktır. Bunun için şarkta hükümet kuvvet ve nüfuzunun her şube-i idareden mefkûreli ve muktedir memur gönderilmek suretiyle takviyesi lazımdır. ”

Planda, görüldüğü gibi hükümetin duruma el koyması gerektiği bildiriliyordu. Cumhuriyet döneminde, devrimle birlikte Kürt aşiretlerinde, yabancıların eliyle, isyanlar baş göstermiş; her kalkışma ve olay kendilerine zarar vermiştir. Ziya Gökalp, konu hakkında şu çözümlemelerde bulunmuştur: “Milli misakımızın Türklerle Kürtlere aynı kıymeti, aynı ehemmiyeti vermesi gösteriyor ki bu iki millet arasındaki vefa bağları, sadakat rabıtaları her türlü tasvirin fevkinde bir samimiliğe maliktir. Filhakika, Meşrutiyetten beri devletimiz Kürtler yüzünden hiçbir rahatsızlığa uğramadı. Zira aşiret kavgalarından zarar gören yalnız aşiretlerdir. Bu kavgalar zannolunduğu gibi ne hükümete karşı isyan ne de ahaliye karşı şekavet mahiyetinde değildir. Balkan harbi gibi mütareke zamanları en felaketli günlerimizde, bize dostluk elini uzatan, bizimle samimi dert ortaklığı eden bu vefalı millet değil miydi? Bugünkü istiklal savaşımında bütün heyetiyle iştirak edip Türklerle beraber “hep yahut hiç!” diyen bu sadakatli millet değil miydi? Türk nasıl olur da bu kadar samimi bir Kürt’ten, bu kadar hukuk perver bir arkadaşın emsalsiz vefakârlıklarını, sayısız fedakârlıklarını unutabilir?

Kürtlerin medeniyetçe bir kusuru varsa, bazı kısımlarının hâlâ aşiret halinde kalmasıdır. ” Ayrıca Gökalp: “Kürtlerin askerlikten kaçtığına bakanlar, bu kavmi mefkûresizlikle damgalarlar. Ya da korkak sanırlar. Oysa Kürtlerde mefkûre çok kuvvetlidir. Fakat bu mefkûre vatan mefkûresi olmadığından, askerliğe eğilimleri yoktur. Buna karşılık aşiret mefkûreleri çok güçlüdür. Hayatlarını, servetlerini, evlatlarını bu mefkûreye feda etmekten kadın erkek çok büyük zevk duyarlar. Aşiret kavgalarında gösterdikleri kahramanlıklar, ortaya koydukları fedakârlıklar övülmeye değer… Aşiret mefkûresi o kadar güçlüdür ki, ferdin en şiddetli tutkusu olan aşkına bile bu ülkü üstün gelir… Bütün ilkel cemiyetlerde ne ferdi hukuk anlayışı, ne de kamu hukuku anlayışı vardır. Hukuk yalnız semiyeye (aşiretin ait birimine sop, klana) aittir. Bir ferde tecavüz etmek, semiyeye tecavüz etmek anlamı taşıdığı için, intikam semiye tarafından alınır. Bundan dolayıdır ki alınan diyet, ölenin aile büyüğüne verilmez. Semiyenin eli silah tutan üyeleri arasında bölüştürülür. Cahiliye Araplarında miras da böyle bölünürdü. Aşiret ruhuna sahip olan toplulukların, bizim kanunlarımıza iltifat etmemeleri, bu ilkel hukuk ve anlayışın sonucudur…

Aşiret düzeni bozulunca her fert kendi başına kalır. Toplumsal bir örgüt mevcut olmaz. Bu duruma “toplumsal atomizm” denilir. Bu durumda fertler arasında yalnız bir kanun geçerli olur: “gücü yeten yetene, altta kalanın canı çıksın.” Bu durum sosyal bir dağılmadır. Böyle bir durumla karşı karşıya kalan bir topluluk, mutlaka bir beyin, bir ağanın yönetimi altına geçer. Kuruluşta fertler, reaya (vergi veren halk, Osmanlılarda yoksul kesim) haline girer. Ne var ki bu hal, onlar için anarşiden, başsızlıktan daha iyidir. Bu yüzden bu esir gibi durumu, yani feodalist aşiret sistemini, dağılmış köylüler, olgunlukla kabul ederler… Köylüler örgütsüz kalmakla büsbütün yok olacaklarını bildikleri için, sıtma adını verdikleri bu reaya durumunu iradeleriyle ve gönül rızasıyla kabul ediyorlar. Çünkü topraklarını hiç para almaksızın bu egemen ağaya terk ederek, onun esareti altına giren köylüler çoktur. Ağa köyleri, örgütlenme ve kamu hukukuyla ferdi hukuk anlayışına sahip olduktan sonradır ki, halk köyleri sırasına geçebilirler. Gerçi halk köylerinden bazısı, çaresizlik içinde kalınca, yeniden ağa köyü haline geçmekten de çekinmezler. ”

Gökalp’in çözümlemelerini doğrulayan ve aşiretler içinde vazgeçilmez bir tapınç, güç, korunma kaynağı olduğunu doğrulayan Minorski’nin gözlemleri de önemlidir: Minorski, 1915’te yaptığı gözlemlerinde: “Ağayla bireyler arasındaki ilişkilere gelince, bu bağ Kürtler arasında çok güçlüdür. Ağaya sonsuz bağlılık ve baş eğme vardır. Ağa, onların varlıklarının en önemli parçasıdır. Ağaya sürekli üstün bir varlık ve muzaffer kumandan gözüyle bakılır… Aşiretin bireyleri bu etkinliği zorla değil içten gelen bir arzuyla kabul ederler. Öyle ki Türklerin işgal ettikleri yerlerden bazılarında, halkla yaptığım konuşmalarda, Türklerin, ağaların egemenliğine son vermeye çalışmalarından dolayı şikâyet ediyorlar ve ‘artık ağamız olmayacak ve biz ağasız kalacağız’ diyorlardı. Hâlbuki aşiretlerin; ağalar, şeyh ve şıhlar; Kürt yurttaş için en büyük düşman unsurdur. İnsanca yaşamanın, kölelikten kurtulmanın yegâne yolu; bu bağımlılık ilişkilerinden kurtulmaktır. “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu ülkemizin diğer bölgelerinden ayıran en temel özellik, feodal ağalık ve ona bağlı olarak din bezirgânlarının beslendiği şeyhlik sorunudur. Son yıllarda iyice başını kaldıran, gün geçtikçe kabaran “Kürtçülük” sorunu bir yanıyla emperyalizmden, diğer yanıyla da bu aşiretlere dayanan ağalık ve şeyhlikten almaktadır gücünü. Kürtçülük yapanlar, Kürtçülükten çok eşitlikten söz etmelidirler. Feodal kalıntılar olan, çağ dışı ağalığa ve şeyhliğe, cemaatlere karşı çıkmalıdırlar. Dün olduğu gibi, bugün de topraksız Türk ve Kürt köylülerinin en büyük düşmanı Türk ve Kürt toprak ağalarıdır. ”

Celal Bayar’ın Raporu: “Doğu’ya Ağa, Şeyh Egemen”

Ömer Lütfi Barkan’ın, önerilerini de dikkate alarak, yeni feodal ilişkilerin önüne geçmek elzem bir yaklaşım olacaktır. CHP’li Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan: “Yeni Türk devletinin eski feodal ve başıboş liberalizm ananelerini devam ettiren ve köylüyü fakr-ü zaruret içinde bırakan geri toprak münasebetlerini, onlara vücut veren geri siyasi teşkilatla birlikte ortadan kaldırarak köylünün paryalaşmasının önüne geçmek ve memlekette yeni ve büyük içtimai ve siyasi tehlikelerin meydana gelmesine mucip olacak şekilde, yeni toprak malikânelerinin teşekkülüne mani olacak tedbirleri almak lâzımdır. ” Barkan’ın saptamaları, konunun aslında temelden ele alınıp; ciddi reformları, hukuki ve siyasi düzenlemeleri yapmanın önemini imliyordu. 1936’da Celal Bayar’ın hazırladığı raporda, şunlar ifade edilmekteydi: Doğu illerinde Ağa, Şeyh hâkimiyeti var: “Doğu illerinde hâkimiyet ve idare bakımından göze çarpan bariz bir hakikat vardır: Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarından sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası karşılıklı şahlanmıştır. İsyan edenleri tenkil etmek için şiddetin manası anlaşılır ve yerindedir. İsyandan sonra, fark gözetmeksizin idare etmek de bundan ayrı ve mutedil bir sistemdir.

Gözlemlerime göre, Kürtçe konuşan vatandaşlarımızın hayatında canlılık vardır; faaliyet vardır. Bu husus kendilerinde ve çocuklarında dikkat çekmektedir. Esasen söz etmek istediğim canlılığın en kat’i bir delili de buldukları boş ve bereketli yerlere derhal hiçbir taraftan destek görmeden yerleşmiş ve işe başlamış olmalarıdır. Hariçten sokulmaya çalışılan politikanın bozguncu akımlarını kırmak ve bu yurttaşları ana vatana bağlamak için devamlı çalışmak ister. Kendilerine, yabancı bir unsur oldukları resmi ağızlardan da ifade edildiği takdirde, bizim için elde edilecek netice, bir tepkiden ibaret olabilir…” “doğu illeri, bizim rejimimize gelinceye kadar kesin bir tarzda hâkimiyetimizin altına girmemiştir. Geçmiş hükümetler, halk üzerindeki hâkimiyetlerini ağalar ve şeyhler vasıtasıyla yürütmek istemişlerdir. Ağalar ve şeyhler vasıtasıyla yürütmek istemişlerdir. Ağalar ve şeyhler soyduklarının bir kısmını hükümet erkânına vermek suretiyle müşterek ‘nemelazımcı’ idare devri yaşanmıştır…” “şark vilayetlerinde toprak tevzi etmenin (toprak düzenini değiştirmenin), halkı toprak sahibi kılmanın ehemmiyeti aşikârdır. Gayemiz bunları sadece toprak sahibi yapmakla iktifa etmek de değildir.

Mümkün olduğu kadar kredi vasıtalarını, üretim imkânlarını da aynı zamanda vermek lazımdır. Ürünlerin satışlarını da temin etmek icap eder. Bu suretle hükümet, ağalarının yerini alır ve bu tarz hareket, halkla hükümeti birbirine bağlar. Vaktiyle yapılmış olan arazi düzenlemesinin bir kısmında bazı yolsuzluklar olduğu iddia ediliyor. Diyarbakır’da gelirken bir köy halkıyla görüştüm. Bir kısmına 150 dönüm arazi verilmiştir, bir kısmı mahrum bırakılmıştır. Farklı muamele yapıldığı anlaşılıyor. Köylüyü toprak sahibi yapmak, köylüyü hükümete bağlayacak çok etkili bir tedbirdir. Bu tedbirin tam semere vermesi için de ikinci şart vardır. O da muhitteki nüfuz sahibi mütegalibenin aileleri ile birlikte iç vatana nakil edilmesi keyfiyetidir. Bu hareket devlet nüfuzu ve kuvvetini göstermekle beraber, halkın baskıcı zorbadan doğrudan doğruya kurtarılması yardım etmektedir. Bu yüzden de bölgede memnuniyet yaratmaktadır. ”

Bayar’ın raporu, köylünün/işçinin, toprak gereksinimini ve tarımsal üretimde bağımsız olmasının, önemli ipuçlarını içeriyordu. 1938’de nüfus mübadelesinde, topraklar şu biçimde çiftçilere dağıtılmıştı: Osmanlı vatandaşlarının mübadele anlaşmaları (Türkiye – Yunanistan) ile vatandaşlığa kabul edilen veya başka göç anlaşmalarıyla ülkeye gelen nüfusun iskânı sırasında 6.787.234 dönüm tarla, 157.422 dönüm (b hükümlerine göre) bu tarihten Mayıs 1938 tarihine kadar yine göçmen ve mültecilerle topraksız kişilere 88696 kişiye 2.299.823 dönüm tarla toprağı dağıtılmıştır. 1934 yılına kadar yapılan toprak dağıtımlarında çiftçilere dağıtılan 731.234 dönüm toprakla 1938 yılına kadar dağıtılan 2.999.823 dönüm toprak, devletin tamamen kendisine ait meradan ayırıp dağıttı topraktır. Böylece hayvancılığın zararına olan meraların tarım toprağı haline gelmesi dönemi de başlamıştır. ”

Tarım Arazilerinde İyileştirme Çabaları

Türkiye’de, ilerleyen dönemlerde, özellikle Demokrat Parti iktidarıyla birlikte: toprak ağaları, köylüyü ciddi biçimde sıkıştırmış ve köylüyü yapay korkularla kendi satıhlarında tutmuşlardır. “Türkiye’de köylünün korkuları üzerine oynanan şu iki slogan etkili olmuştur: başka partileri “dinsizlik”le suçlamak, “din elden gidiyor” teması; ikincisi, gerçekten de tek yaşam güvenceleri olarak gördükleri –ne kadar küçük ya da ipotekli filan olursa olsun- toprak sahibi olmayı sürdüreceklerinin, topraklarının ellerinden alınmayacağı garantisinin kendileri olduğu; aksi takdirde “solcuların” bu topraklara el koyacağı çünkü onların özel mülkiyete düşman olduğu yolundaki propaganda… Özellikle kendi yağıyla kavrulmaya çalışan küçük ve orta boy köylü hemen hemen her zaman oltanın ucundaki “din” ve “toprak” yemini yutmuştur. ” Sadece doğuda değil, batıda da feodal ilişkiler gelişmiş ve “Batı Anadolu tarımında kapitalizmin gelişme süreci, Karaosmanoğluları gibi uçsuz bucaksız topraklara sahip ailelerin topraklarını ortakçılık veya yarıcılıkla işleyen veya kendi küçük tarlalarında çalışan mülk sahibi köylülerin topraklarından atılma ve mülksüzleştirilme süreci ” olarak belirlenebilirdi.

Verimli toprak alanlarının, aşiret/ağa yağmasıyla elde tutularak; köylüyü tarımsal araçlardan ve toprak bütünlüğünden uzaklaştırdığı gibi, verimli tarımsal araziler sanayiye, kentsel alanlara, betonlaşmaya, kısaca ranta dönüştürülmesinde bilinçli birçok uygulama yapılmıştır. 2005 yılına gelinceye dek birçok yasal düzenlemeye konu olan tarım toprakları.. Kentsel gelişme için gereksinme duyulan alanların karşılandığı topraklardır… Kamu yatırımları, özel sektör sanayi yatırımları (organize sanayi bölgeleri, küçük sanayi siteleri), eğitim yatırımları (özel, kamu) turizmi teşvik yatırımlarında, doğal afetlerden sonra yerleşme, gecekondu yapımı ve kentsel dönüşüm projelerinin uygulanması amacıyla tarım toprakları kullanılmaktadır. Bu uygulamalarla bir yandan devlet mülkiyetinde olan verimli tarım toprakları özel mülkiyet konusu yapılmakta, diğer yandan verimli tarım toprakları özel mülkiyet konusu yapılmakta, diğer yandan verimli tarım topraklarının nitelikleri değiştirilerek yerleşmeye açılmaktadır: ister özel mülkiyette, ister devlet mülkiyetinde olsun, tarım topraklarının korunması ve bu toprakların tarımsal amaçlar dışında kullanılmasının önlenmesi görevi, 1982 Anayasası’nın 45. maddesi uyarınca devlete verilmiştir. Dolayısıyla tarım topraklarıyla ilgili rant oluşumu ve bölüşümü sürecinin iki boyutu bulunmaktadır:

ilki, devlet mülkiyetinde olan tarım topraklarının satılması sürecinde ortaya çıkan rant oluşumu ve bölüşümü süreci, ikincisi, devletin mülkiyetinde veya özel mülkiyette bulunan tarım topraklarının niteliklerinin değiştirilerek, tarımsal amaç dışında kullanılmasıyla ortaya çıkan rant oluşumu ve bölüşümü sürecidir… 1960’lı yıllarda yılda ortalama 25 bin hektar tarım toprağının yitmekte olduğu, 1960 – 1985 yılları arasında yılda yaklaşık 10 bin hektarlık tarım toprağının kentsel toprağa dönüştüğü, 1969 yılından itibaren İstanbul çevresinde 25006 dekar arazinin yerleşim yerine dönüştüğü, Çukurova’da sanayin işgal ettiği toprak büyüklüğünün 691 dekardan, 1975 yılında 11.121 dekara ulaştığı, yine aynı bölgede hava alanlarına 16 bin dekar tarım toprağı ayrıldığı, konut için 47 ilde 120 bin hektarlık toprak verildiği, sanayi siteleri ve organize sanayi bölgeleri için ayrılan toprakların %62’sinin tarım toprağı olduğu, Batı Trakya’da tarıma elverişli olmayan 130 bin hektarlık toprak yerine 26 bin hektarlık verimli tarım toprağının yol yapım amacıyla kullanıldığı ortaya çıkmıştır… Toprakların tarıma açılmasıyla, önce mera’lar verimli tarım toprağı haline getirilmiş ve bu durum tarım topraklarının oranını arttırmış; bu eğilim 1980’lere kadar sürmüştür. Ancak 1980’lerden sonra bu oran tarım topraklarının tarım dışı amaçlarla kullanılmasından dolayı hızla azalmıştır… Sanayi yatırımları için ihtiyaç duyulan toprağın eski veriler olmakla birlikte %74,3’ü, turistik alanlar için ihtiyaç duyulan toprağın eski veriler olmakla birlikte %69,5’i ve yerleşim yeri için ihtiyaç duyulan toprağın 726.441 hektarlık kısmı tarım topraklarından karşılanmıştır .

Tarım arazilerinin, verimli toprak sınırlarının; keyfi biçimde, ülkenin tarımsal üretimi ve zenginliği düşünülmeksizin, farklı amaçlar için ranta dönüştürülmesi, başat olarak Demokrat Parti döneminin toprak ağaları/aşiretleri yanlısı tutum ve siyasasından kaynaklanıyordu. “Cumhuriyet tarihi, sınıf mücadelesinin ama daha çok da hâkim sınıflar içi mücadelenin tarihi. Cumhuriyetin kuruluşundan çok partili hayata geçişe kadar, tepede sivil asker üst bürokrasi vardı ve modernleşme sürecinde çabaları, pre-kapitalist (çoğu Kürt) toprak ağaları, tefeciler, gayri Müslim tüccar sınıfın üstünde hâkimiyet kurmaktı. 1950′lerin DP’si, büyük toprak sahiplerinin, palazlanan ve yabancı sermayeyle halvet olup sanayiye yönelen burjuvazinin iktidarıydı. ” Demokrat Parti dönemi, Kemalist devrimin hedeflediği toprak reformu ve tarım reformu amaçlarıyla sona eren bir dönemdi. Genel olarak amaç; “Atatürk döneminde çözülme ve dağılmayla karşı karşıya olan ağalık (şeyhlik) ve aşiretçi sisteme 1945’ten sonra işlerlik kazandırılmıştır. Bunun nedenleri: Oy kaygısı, politikacılar için tek tek köylere, kasabalara gidip hakla konuşup oylarını elde etme yerine, kasabalara ve köylere hükmeden, onlara sözü geçen aşiret reislerini elde etmek, onları devreye sokmak daha kazançlı ve kolay bir yol olmuştur. Birincisine bağlı olarak gelişen ortamda, halkı temsil edecek yerel kişilerin, politik güçleri yanında ekonomik güçleri de ellerinde tutan bu kişilerden seçilmesinin avantajlarının kullanılması şeklinde açıklanabilir. ”

1942 yılında İnönü’nün buyruğuyla, toprak reformu konusunda çeşitli yayınları bulunan tarım hocası Şevket Raşit Hatiboğlu’nun tarım bakanlığına atanması üzerine yeniden gündeme gelebilmiştir. Kamuoyunda “Köylüyü Topraklandırma Yasası” diye bilinen, Hatiboğlu’nun hazırladığı yasa tasarısı da, ancak 1945 yılı başlarında Meclis gündemine girebilmiştir. Tasarının gelmesiyle birlikte de, Meclis’te gerçekten kıyametler kopmuştur. Daha sonra da, çoğunluğu büyük toprak ağası milletvekillerinden 32 kişilik bir karma komisyona gönderilmiş ve 3 ay süren tartışmaların ardından bayağı kuşa döndürüldükten sonra Meclis’e dönmüştür. Bu yasaya karşı en sert tepkiyi gösteren büyük toprak ağalarından biri olan Adnan Menderes, aynı zamanda da bu karma komisyonun raportörüdür. Nitekim tasarı Meclis’te görüşülürken, İnönü’nün Hükümet önerisinde diretmesi üzerine, önce bu raportörlükten istifa etmiş, sonra da yasa aleyhine çok sert ve kışkırtıcı bir konuşma yapıp, CHP’den ayrılmıştır. Yani, Demokrat Parti’nin kurulmasına neden olan gerekçelerden birisi de budur. Bu tasarının yasalaşmasından sonraki bir başka ilginç gelişme de, Şevket Raşit Hatiboğlu’nun, hemen bir iki ay sonra bakanlıktan alınıp, tasarıya şiddetle karşı çıkan büyük toprak ağalarından bir ikincisi olan Cavit Oral ağanın getirilmesidir. Yani, böylece yasa, Meclis’te geçtiği şekliyle de uygulanmamıştır. Hemen rafa kaldırılmıştır. ”

Karşı Devrimci Kürt İsyanlarının Niteliği: Yabancı Misyonluk!

“Mezopotamya’da insan yerleşmelerinin başladığı M.Ö. 11 binden bu yana geçen sürede topluluklar, sosyal çevresel olayların getirdiği tehlikelere karşı ortak yaşamı benimsemek zorunda kaldı. Fırat ve Dicle Nehirleri arasını mekân tutan toplu yaşam biçimi, bir süre sonra sülale ve aşiret yapılanmasına dönüştü. Derebeyleri belki bu şekilde ortaya çıkarıldı. Sorunlara karşı güç birliğini de temel alan koloni örgütlenmesi aynı zamanda zayıf gruplara karşı baskı ve şiddeti benimsedi. Ağalık ve derebeyliğin yönlendirdiği bu şiddet, zamanla tepki yarattı ve karşı şiddeti de doğurdu. Her şiddet yeni kolonileri, her koloni yeni ağaları ortaya çıkardı. Kana dayalı ilkellik, aşiret yaşamının kangrenleşmiş yarasına dönüştü. Kabuk tutmayan bu yara belki de yüzlerce yıldır on binlerce cana mal oldu. ” Tarihsel süreç içinde; derebeylikler, koloniler, aşiretler birbirini boğazlayan ve kan üzerine kurulu feodallikler, devrimci siyasalara karşı da mücadele edip, başkaldırmıştı. Böylelikle aşiretler, kan ve ranta dayalı ilişkilerle, emperyalizmin amaçlarının buluştuğu noktada, Türkiye’de Cumhuriyet devrimine karşı başta İngilizler olmak üzere tüm batı ülkeleri, Kürt ağa ve beyliklerini kullanmış ve kışkırtmıştı.

Aşiretlerin ve beyliklerin, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihinde; devrim karşıtı isyanlarını ve isyanlar içinde oynadıkları rolleri aktarmak; aşiretlerin kendi iç birliklerinden doğan nüfuzlarını ve bu nüfuzları üzerinden Anadolu’yu işgal etmek isteyen batı ittifakına yardımlarını saptamak açısından önemlidir.

Kürdistan Teali Cemiyeti’nden önce 19 Eylül 1908’de Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti kuruldu. İstanbul Vezneciler’deki bu cemiyet; Kürtlerin üç ünlü derebeyi ailesinin temsilcilerinin.., Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyit Abdülkadir, Bedirhanlılardan Mehmet Emin Ali Bedirhan, Baban ailesinden Babanzade Ahmet Naim Bey’di… Dernek, 9 Kasım 1908’de İstanbul’da “Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti” adıyla bir gazete çıkardı. Dikkat çeken makalelerin yazarları Said-i Kurdi (Bedizzaman Said-i Nursi), İsmail Hakkı Babanzade gibi kimselerdi.

Kürdistan Teali Cemiyeti kurucuları arasında: “Bedirhan, Şemdinan ve Baban aşiret aileleri, Diyarbakırlı Cemil Paşa Alesi kuvvetli biçimde yer alıyorlardı. Ayrıca Mevlanzade Rıfat, Ahmet Hamdi Paşa, Arvasizade Mehmet Şefik, Said Nursi, Said Molla, Yusuf Ziya Koçoğlu, Mehmet Şükrü Sekban, Emekli Ferik Fuat Paşa, Emekli Ferik Ahmet Hamdi Paşa. Derneğin 4. maddesi: “…Kürdistan’ın maddeten ve manen gelişmesine ve yükselmesine ve Kürt kavminin İslam fikri ve ruhuna göre yetiştirilmesine çalışmak..” 19. maddesi: “Cemiyetin, Kürtlerin yaşadığı her vilayet, liva, kaza, önemli nahiye merkezlerinde birer şube kurulacaktır. ”

İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyeleri arasında: “asıl görevi casusluk olan İngiliz rahip Robert Frew, Kamil Paşazade Şevket Bey, Sait Molla, Mustafa Sabri Efendi, Dahiliye Nazırı, gazeteci Ali Kemal, Şair Rıza Tevfik, Sultan Vahdettin, Sadrazam Damat Ferit Paşa, Gümülcineli İsmail..” Kemal Atatürk cemiyet hakkında Nutuk’ta şunları söylemektedir: “Bu derneğe girenlerin başında Osmanlı Padişahı ve Halife-i Rûy-i Zemîn ünvanını taşıyan Vahdettin, Damat Ferit Paşa, Dâhiliye Nazırı olan Ali Kemal, Adil ve Mehmet Ali Beyler ile Sait Molla bulunuyordu. Dernekte Rahip Frew (Fru) gibi İngiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. Yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı Rahip Frew’di. Bu derneğin iki yöne ve iki ayrı niteliği vardı. Biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle İngiliz himayesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliğiydi. Öteki de gizli yönüydü. Asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. Memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilal çıkarmak, milli şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekteydi. Sait Molla’nın derneğin açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir. ”

Azadi’nin kuruluşu 1923 gibi gösterilmekle birlikte; Garo Sasuni; örgütün çekirdeğinin 1920 Kasım’ında oluşturulduğunu belirtiyor. Azadi Cemiyeti’nin lider kadrosu Cibranlı Albay Halit Bey, Yüzbaşı İhsan Nuri, Bitlis Eski milletvekili Yusuf Ziya, Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadir, Diyarbakırlı Cemilpaşazade Ekrem Bey ve Kör Hüseyin Paşa gibi kişilerden oluşuyordu… Şeyh Said isyanı başladıktan sonra Taşnakların yayınladığı Troşak Dergisi’nde 1925 yılı Aralık sayısında: “Komite, aşiret reisleri, ulemalar ve şeyhlerle irtibat temin etmekle kalmayıp, özellikle Türk okullarındaki Kürt öğrencilerle, Türk ordusundaki Kürt subaylar ve devlet dairesindeki Kürt memurlarla da ilişkileri kurdu.” 1925 yılında ilk kongresini yapan bu cemiyet, Doğu Anadolu’da bütün aşiretlerin katılacağı bir isyan başlatmak ve bunu takiben Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etme kararı almıştı .

Kürtlerle Ermenilerin, ortak düşman saydıkları Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı birlikte kurdukları başka bir yapılanma Hoybun Cemiyeti’dir. 5 Ekim 1927 tarihinde Lübnan’ın Bihamdun kasabasında geniş çaplı bir kongre yapılarak Hoybun Cemiyeti kurulmuştur. Kongrede, Hoybun Cemiyeti’nin amacı “Türk Kürdistan’ın bağımsılığı olarak” tespit edilmiş… Hoybun Cemiyeti Başkanı Celadet Ali Bedirhan’la Taşnakların Cemiyet nezdinde temsilcisi olan Vahan Papazyan arasında Türkiye’ye karşı Halep’te yapılan bu ittifakın Dâhiliye Vekâletinin Başvekâlete yazdığı cemiyet faaliyetleriyle ilgili 18.07.1929 tarihli gizli rapora göre maddelerden birinde: “Dersim, ruhu meselesidir. Kürt harekâtına istinat noktası teşkil eder. Haydaranlı, Bahtiyarlı, Lolanlı, Balabanlı, Karakiyhili, Arelli ve Çarıklı aşiretlerinin tamamen elde edilmesi lazım geldiğinden bu hususu Hoybun Cemiyeti deruhte eder. Bu durum müştereken tespit edilerek karar altına alınmıştır . Hoybuncu Celadet Ali Bedirhan’ın Mustafa Kemal Paşa’ya Paris’ten yazdığı, meydan okuma niteliğindeki mektup şöyleydi: “Yeni Türkiye yükselme ve ilerleme yolunda dev adımlarla yürürken her şeyi, bilhassa İslamiyet’in uhrevi ve dünyevi bir dinin bütün abidelerini yıkıyor, eserlerini ve basılmış kitaplarını yakıyor, çeşitli ırk ve unsurlar arasında adeta milli bir birlik vücuda getiren ve İslam dininin feyizli kaynağından doğan bir siyasi kuralları, yerine hiçbir şey koymaksınız ortadan kaldırıyor; kökleriyle beraber söküyor ve mahvediyordu.

Öyle bir sökme işi ki devirdiği her sütunun temeli edebiyen boş kalmaya ada bir kötülük çukuru, geçmişe ağlayan bir matem türbesi. Türkiye modernize ediliyordu. Evet, Türkiye’nin tarihini, geleneklerini, ahlakını 24 saat öncesine gelinceye kadar yaşayan bütün kurumlarını bir darbede yıkan, kemikleri henüz mezarlarda çürümemiş dünkü babalar hakkını inkâr eden bir modernizasyon. ” İran Kürdistan Demokratik Partisi başkanlığı yapan Abdurrahman Ghasseumlou: “..1927’de tüm Kürt milliyetçi kuruluşların birleşimi olarak Hoybun Partisi kuruldu. Bu temsilciler, Feodaller, toprak ağalarıyla entellüktüellerden oluşuyordu.” Süreyya Bedirhan, Hoybun Cemiyeti’nin Avrupa Temsilcisi sıfatıyla Paris’te bir büro açarak Avrupa’daki faaliyetleri yürütmektedir.. Hoybun Cemiyeti’nin 1927’de Kürdistan’ın bağımsızlığını Sevr’de belirtildiği şekliyle ilan ettiğini belirten Bedirhan, “İran, Ermenistan, Irak ve Suriye’ye dostluk duygularını dile getirirken Türklere karşı savaşa devam edeceklerini vurgulamaktaydı… 1928 yılında Dersim bölgesinde bir isyan çıkarmak konusunda mutabakata varılmıştı. ”

Amiral Mark Lambert Bristol’ün ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği 20 Şubat 1922 tarihli yazı: “Normal koşullarda bile Kürtler, daima komşuları için sorun olmuşlardır. Şimdi Kürdistan’ın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entirakalar kuşkusuz başladığı için ciddi sorunlar çıkabilir. İngilizler, her halde Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtler’i Türkler’e karşı kullanmak isteyeceklerdir. Türkler de Kuzey Mezopotamya’yı ele geçirmek için aynı şeyi yapacaktır. Kürdistan’ı özel bir etki bölgesi sayan Fransızlar da Türk – İngiliz sürtüşmesinden çıkar sağlamakta bir an duraksamayacaklardır.” Bristol’ün bu yazısının ekindeki askeri ataşenin raporunda: “…İngilizlerin İstanbul’daki iki Kürt Derneğini (Teali) ve (Teşkilatı), Musul ve Mardin bölgesindeki bazı küçük Kürt reislerini satın almaları biçiminde sınırlı olmuştur. İngilizlerin yardımıyla, Mustafa Paşa, Mevlanazade Rıfat Bey ve başkaları geçen yaz Kürdistan’a gönderilmiştir. Mustafa Paşa, İngiliz mandası altında Kürt bağımsızlığı istediğini bildiren bir broşür yayınlanmıştır… Kürdistan Teali Cemiyeti, Alişan Bey’i Dersim’e göndererek örgütün burada da kurulmasını istiyordu. Alişan Bey, Baytar Nuri’yle birlikte Dersim’de örgütü kurdu. Aynı günlerde Baytar Nuri de Zara, Divriği, Kangal ve Hafik ilçeleriyle İmraniye, Beypınar, Celali, Sincan, Hamo, Zınara ve Domurca bucaklarında Kürt Teali Cemiyeti’ni kurmaktaydı. Mustafa Kemal, bu örgütlenmeleri haber alınca, Sivas Valisi Reşit Paşa aracılığıyla Baytar Nuri ve Alişan’la görüşmek istedi. Görüşmeye Baytar Nuri gitmedi.

Mustafa Kemal, Alişan Bey’le görüştü. Mustafa Kemal, Alişan Bey’e İngilizlerin desteklediği Bedirhaniler ve Cemilpaşazade Ekrem’in Vali Ali Galip’le Sivas kongresi’ni basmayı planladıklarını anlattı. Seyit Abdülkadir’den yakındı. Erzurum Kongresi’nde alınan kararların Kürtler’i de kapsadığını söyledi. Alişan Bey, bu konuşmadan sonra Sivas’tan milletvekili olmayı kabul etmişti. Ancak, sonradan Baytar Nuri’yle konuşup bu öneriyi reddetti. Baytar Nuri de kendisine Alişan Bey aracılığıyla yapılan milletvekilliği önerisini kabul etmedi. Baytar Nuri, Kürt devleti peşindeydi… Baytar Nuri 1921 yılı başlarında Kangal ilçesinin Yelice nahiyesinin Hüseyin Abdal tekkesinde bir toplantı düzenledi. Bu toplantıya, Cangaben ve Kurmeşan aşiretleri başta olmak üzere Kürt aşiret reisleri katıldırlar. Toplantıda, Sevr anlaşmasının uygulanması ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçkiri’yi içine alan bağımsız bir Kürt devleti kurulması kararlaştırıldı… Mısto komutasındaki Kürt birlikleri Zara’nın Çulfa Ali Karakoluna saldırdılar.

Bu saldırıyı Refahiye’de, Şadan Aşireti Reisi Paşo’nun saldırısı izledi…Sivas yöresinde Zalim Çavuş diye anılan Şadan Aşireti’nden Hüseyin Ağa da Zara’da saldırıya geçti… Koçgiri aşireti yanında Pezgavır, Maksuden, Aslanan, Kurmeşan, Perçikan, Cenbergan ve Ginyan aşiretleri de ayaklanmanın ön saflarında yer alıyordu. Kürt aşiretleri Ankara Hükümeti’nden: İstanbul hükümetince kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması, Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi, Elazığü Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtler’in hemen salıverilmesi, Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi, Koçkiri yöresine gönderilen birliklerin geri alınması. Batı Dersim Aşiret Resileri adına TBMM’ye 25 Kasım 1920 günü şu başvuruda bulundular: ‘Sevr anlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz. ” “Amiral Calthorpe’dan, İstanbul/ 1430 sayılı telgrafım, Bağdat temsilcisinin 5353 sayı ve 12 Mayıs tarihli telgrafı ve sizin 77676 sayı ve 29 Mayıs tarihli telgraflarınıza ilişkin olarak; toprakları doğuda olan Abdülkadir, Kürdistan’ın en tanınmış ve saygın ailesi Bedirhanlar, bunların her ikisi de feodal sistemi temsil etmektedirler. Bunlar Türk bürokrasisinde önemli mevkileri ellerinde tutmaktadırlar. ” Bedirhan Bey Bağımsız Kürt Devleti planları yapmaya başlamıştır. 1898′de ilk Kürtçe gazeteyi çıkarmışlardı.

Kürt devletinin kurulması için İngilizlerle bütün diplomatik ilişkileri kurarak Kürdistan Teâli Cemiyeti’ni kurmuşlardı . Bedirhan aşiretinin önde gelenleri Milli Mücadele’ye ve Misakı Milli’ye karşıydılar. Milli Mücadele’ye karşı Kürt cemiyetleri, dergiler, gazeteler, örgütler kurdular. Bedirhanlılar İngiliz mandasında bir Kürt devletinin kurulması için mücadeleye başlamışlardır. Bedirhanlı aşiretiyle sıkı ilişkiler kurmuş olan İngiliz Binbaşısı Noel, Malatya Mutasarrıfı Halil Rahmi, Elazığ Valisi Ali Galip ile ortaklaşa hareket ederek Sivas Kongresini basmayı planlamış ancak emellerinde başarı sağlayamamışlardır. Ermeni Çeteleri İle Rusların Müslümanlara Yaptıkları Soykırımına Dair Osmanlı Belgesinde Bedirhan Aşiretinden, Bedirhan Kamil’in Katliamdaki Rolü: “Rusların ermeni çeteleriyle birlikte hasankala’dan hudûd-ı asliyyeye sürüldüklerinde beraberlerinde götürdükleri iki bin islâm ahalisinden bir kısmını öldürüp bir kısmını ülke içlerine sevk ettikleri, Erzurum’da dokuz kişiyi idam edip on dört yaşına kadar olan erkek nüfusu meçhul yerlere gönderdikleri; pekreç nahiyesinde Ermenilerden oluşan bir mahkemenin üç-dört yüz kişiyi astığı, Aşkale, Tercan, ılıca, tavuskerd ve Artvin cihetlerinde İslam namına bir şey bırakmadıkları, Van’da Ermenilerin iki yüz kadar kadın ve çocuğu öldürüp Mahfuran Deresi’nde sekiz on bin Müslüman’ı katlettikleri, Narman hududunda hot karyesi ahalisinin mitralyözlerle tamamen imha edildiği, Bitlis’in çukur nahiyesindeki morh-i süflâ muhacirlerinin çoğunun kılıçtan geçirildiği, Ergani, cinis, pezentan ve semerşeyh karyelerinin ahalisiyle birlikte yakıldığı; Kürt Bedirhani Kamil’in şarlatanlığı sebebiyle Bitlis’e yakın bir yere yerleştirilen pek çok köy ahalisinin açlıktan öldüğü, ağır hasta çocukların Bitlis Hastahanesi’nde vahşice öldürüldüğü, balekan karyesinde katledilenlerin cesetlerinin köpeklere yedirildiği, çukur’da esir edilen kadın ve kızlara tecavüz edilip ihtiyarların yakıldığı, çocukların süngüyle öldürüldüğü vesaire katliama dair Erzurum, Bitlis ve mamuretülaziz vilayetlerinden gelen telgraf suretleri. ”

Şeyh Sait verdiği bir fetvada: “Kurulduğu günden beri, Din-i Mübin-i Ahmedi’nin (Kutsal İslam dininin) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal’in arkadaşlarının, Kuran’ın ahkamına aykırı hareket ederek Allah ve peygamberi inkâr ettikleri ve İslam halifesini sürdükleri için, gayrimeşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğunu, cumhuriyetin başında bulunanların ve cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriat-ı Gurre-i Ahmediye’ye (Peygamberin yüce şeriatına) göre helal olduğu.. ”

Şeyh Sait: “Artık bu işi durdurmak elimde değildir. Ne netice verirse versin harekâta devam edeceğiz. Kürtlerin bulundukları yerleri Türklerin elinden alacağız. Topraklarımız verimlidir. Madenlerimiz çoktur, bunlardan yararlanacağız. Bugünkü Türk Hükümeti İslamiyet’ten ayrılıyor. İstanbul’da Beyoğlu’nda bazı İslam kızları şapkayla geziyorlar. Abdullah Cevdet, İçtihad Dergisi’nde yazdığı bir yazıda, kuşağın düzelmesi için Macaristan’dan damızlık getirilmesini istiyor.” Lice’den sonra hedef Diyarbakır’dı. Lice’den ayrılan Şeyh Sait kuvvetleri, Diyarbakır yakınlardaki Ali bardak köyüne kadar sokulmuşlardı. Yolda, Demirli Köyü’nden İzolli Aşiret Reisi Bedirağaoğulları da ayaklanmacılara katıldı… Şeyh Sait Ayaklanması’na karşı çıkan aşiretlerden hükümeti destekleyen telgraflar gelmeye başladı. Nusaybin’den Heverki Aşireti Reisi Haco’dan, Mardin milletvekilleri Yakup Kadri, Derviş, Abdurrezzak ve Abdülgani Beyler’den gelmişti. Telgraf şöyleydi: ‘Nusaybin CHP Başkanı Hacıalibeyzade Kaddur Bey’in gösterdiği etkinliklerle maddi ve manevi yardımlar sonucu olarak nasumlarını çıkarları uğruna satan asilerin bastırılması için hareket eden fedâkâr asker kardeşlerime katılmak üzere aşiretimle beraber bugün Diyarbakır kolordu emrine hareket ettim.

Cumhuriyet hükümetinin ezici kuvvetine dayanarak hainlerle son nefese kadar savaşacağımızı bildiririz. TBMM’ye 10 imzalı bir başka telgraf da Midyat’tan geldi. Cenbirit Aşireti Reisi Hüseyin, Hasankeyf Aşireti Reisi Şeyh Ahmet, Keşuri Aşireti Reisi Gercüşlü Bedrettin, Midyat Belediye Reisi Reşit, Huvergin Aşireti Reisi Çelebi, Resan Aşireti Reisi Cemil, Mahalmi Aşireti Reisi Halil, Hisar Aşireti Reisi İsmail, İrnas Aşireti Reisi Salih ve İsmail imzalı telgrafta: “Din ve vatan düşmanlarımızın kandırdığı bu fesatçıların milletimiz aleyhine yaptıkları bu uğursuz hareketı bütün ilçe halkı adına suçluyor ve milletimizle cumhuriyet hükümetinin, sevgili yurdumuzun düşmanlarına karşı yapılacak her türlü bastırma harekâtına bir bütün olarak mal ve canımızla katılmaya hazır olduğumuzu bildiririz.” Cizre’den gelen telgraftaysa: “Şeyh Sait adındaki hainin, yardakçılarıyla Palu ve çevresinde hükümete karşı ayaklandığını haber aldık. Cumhuriyet hükümetimizin her türlü adaletli yönetimine karşı yapılan bu saldırıyı nefretle kınıyoruz. Ve bunların kısa sürede bastırılıp püskürtüleceklerine kuvvetle güveniyoruz. Bu nedenle her türlü lekeden arınmış olarak Cumhuriyet hükümetinin emirlerine bağlı ve vatan hizmeti yapmaya hazır olduğumuzu arz ederiz.” Telgrafı, Taban Kabilesi Reisi Reşit, Varazisi Kabilesi Reisi Reşit, Miran Aşireti Reisi Naif, Devriye Kabilesi Reisi Süleyman, Pişri Kabilesi İbrahim, Alevkan Kabilesi Reisi İbrahim, Mehmet, Musa, Reşan Kabilesi Reisi İbrahim Haso, Serbitan Kabilesi Reisi Mehmet imzalamıştı .

Kıvılcımlı’dan Alınacak Dersler ve AKP’nin Sermayeye Meyli

Hikmet Kıvılcımlı, Ağrı Dağı isyancılarının “gaye”sini: “Gaye: Şeyh Sait isyanında; isyanın hedefinin herkesin kendince, her sınıf ve zümrenin kendi menfaatince anladığı müphem bir manası var veya yok idi: şeriatı kurmak! Hâlbuki bu aynı kelimeden Şeyh Sait’in anladığı, bir nevi Kürdistan papalığı kurmak; ağaların anladığı bütün Kemalist burjuva usulleri yerine tam Ortaçağ derebeyliğini geçirmek; şehir burjuvalarının umduğu, Türk burjuvazisinden bağımsız Kürt burjuvazisinin Kürdistan halkını rakipsiz sömürü nizamına getirmek; şehir küçük burjuvaların bekledikleri meşhur olduğu kadar meçhul olan adalet; bütün mülksüzler ve fakir köylülüğün peşinde koştuğu ilahi bir refaha kavuşmak ve ilh. İdi. İsyan bir muzdu, onu yiyenin niyetine göre koku veriyordu. Ağrı isyanı öyle olmadı. Onda muhalif Kürt ağalığıyla muhalif Kürt burjuvazisi kendi sınıfsal ve kombinezonlaştırılmış hedeflerini her şeye hâkim tutmayı bilerek, bu hedeflere elle tutulur şekiller bile vermişlerdi. ” TKP’nin yer altı organı Kızıl İstanbul da Ağrı İsyanına ilişkin bakışını şöyle saptamıştı: “derebeylerin ve büyük arazi sahiplerinin zulüm ve istismarına nihayet vermek ve ellerindeki toprakları ve vesait-i istihsal iyeyi müsadere ederek fakir ve topraksız köylüye bilbedel dağıtmalıdır.”

Her dönemin burjuvazisi bulunmaktaydı. Doktor Kıvılcımlı’nın saptamaları; feodalliğin reelliğini hedefleyen bir ayaklanmayı imlemekteydi. Türkiye’nin son dönemi olan AKP iktidarıyla birlikte, Güneydoğu’da yeni bir burjuvazi inşa edilmekte ve bu muhafazakârlık, batı kapitalizmine eklemlenmiş ve geleneksel dini hassasiyetleri kullanmaktaydı. Bilindik isyanlarda kullanılan araçlar; sivil toplumun yeni liberal çizgideki yapısıyla örülmekteydi. AKP de bunu kullanarak, bölgesel hâkimiyeti yine aşiret nüfuz ve gücü üzerinden elde etmeye çalışmaktaydı. AKP “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olduğunu açıklanmasından sonra, 2008 yılında Güneydoğu Anadolu Projesi’ni (GAP) tekrar iştahla gündeme getirmişti. TUSKON, ASKON, MÜSİAD gibi yeşil sermayeyle birlikte AKP’li milletvekilleri Güneydoğu’ya hep birlikte ziyaretler yapmışlar, Çin sermayesinden, Arap sermayesine, Avrupa merkezli şirketlerden Amerikan çok uluslu şirketlerine kadar tüm neo-kapitalist aktörleri pastadan yararlanmaya davet etmekteydiler. Yerel seçimlere 6 – 7 ay kala bu ziyaretler, AKP’yi yerel seçimler için çalışmaya başladı kanısının dillendirilmesine neden olmuştu. Eş zamanlı olarak Diyanet İşleri Başkanlığı; Said-i Kürdi’ye atıflar yapmış ve Kuran Kurslarının yeni medreseler olarak, Güneydoğu’da işlev kazanacağını ifade etmiştir. Öyle ki Diyarbakır’da düzenlenen “Kuranlı, imamlı, Öcalan posterli miting, Kürt siyasal hareketinin, İslami ritüel, kurum ve unsurlara, Hizbullah, AKP ve Fethullahçılığın son iki yıldır Güneydoğu’da artan faaliyetleri nedeniyle göz yummak zorunda kaldığını gösteriyor ”du.

Muhittin Eryılmaz adlı emekli bir imam, Diyarbakır’daki mitingde gövde gösterisi yapmış ve AKP’nin din merkezli stratejisinin yeni unsurlarından biri olarak tarihteki yerini almıştı. GAP’sa, “Büyük Ortadoğu Projesi’nin önünü kesecek alternatif bölgesel işbirliği projesiydi. Batı emperyalizmi, GAP’ın önünü kesti. İşleri piyasaya havale ettirdi. Şimdi BOP’u uygulamaya ” çalışmaktaydı. GAP’ı engelleyen batı emperyalist kapitalist sistemi, AKP’nin ansızın devreye soktuğu GAP açılımının, aynı batı merkezli iradenin izini ve direktifinden bağımsız bir karar olarak değerlendirmek olanaklı değildi. Sonuçta Türkiye’nin amacı oldukça belirgin bir biçimde açığa çıkıyordu: “Kuzey Irak’la siyasi ve iktisadi ilişkiler karşılığında Barzani’yi Ankara tarafına çekmek. İkinci adımıysa, Türkiye’de AKP eliyle, özellikle bölgede dinci hareketi körükleyerek Kürt kitlelerinde mevcut olan dine bağlılığı bir politik kaldıraç olarak kullanarak bölgeyi kendi yörüngesine sokmak .”

KAYNAKLAR

Aydemir Güler, Yolları Birleştirmek, Yazılama Yayınları, 2. Baskı, Ocak – 2009, s. 14

Ziya Gökalp, İçtimaiyat: Köy ve Şehir, Küçük Mecmua, Sayı: 33, Diyarbakır, çeviri yazı: Prof. Dr. Şahin Filiz, Küçük Mecmua III, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i hukuk Yayınları, Şubat 2012, s. 178

İsenbike Arıcanlı, Osmanlı İmparatorluğu’nda Yörük ve Aşiret Ayrımı, Boğaziçi Üniversitesi Dergisi, Beşeri Bilimler, Vol. 7 – 1979, Ayrı baskı – Reprint – Nu: 1047, Ss. 27 – 33

Demirtaş Ceyhun, Ah, Şu Biz “Kara Bıyıklı” Türkler, E Yayınları, 3. Baskı, Haziran – 1992, İstanbul, Ss. 179 – 180.
Ahmet Özer, Modernleşme ve Güneydoğu, İmge Yayınları, 1. Baskı, Mart 1998, Ankara, Ss. 145 – 147

Cemal Avcı, İzmir Suikasti (Bir Sukiastin Perde Arkası), IQ Yayınları, Şubat – 2007, İstanbul, Ss. 54 – 55.

Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yayınları, 7. Basım, Eylül – 2008, s.41

Dursun Yıldız, Özdemir Özbay, Reform Bekleyen Topraklar, Toprak İktidar ve Su, USİAD, 1. Basım: Mayıs – 2009, s. 35

Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yayınları, 7. Basım, Eylül – 2008, s. 91

Ahmet Şerif, Anadolu’da Tanin, İstanbul, 1977, aktaran, Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yayınları, 7. Basım, Eylül – 2008, Ss. 56 – 57

Nuray Ertürk Keskin, Türkiye’de Devletin Toprak Üzerinde Örgütlenmesi, Tan Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, Eylül – 2009, Ankara, Ss. 258 – 260

Feroz Ahmad, a.g.e, Ss. 93 – 94

Atakan Telatar, Türkiye’de Toprak Reformu, Nasıl, Sayı: 3, 2008, s. 118

Dursun Yıldız, Özdemir Özbay, Reform Bekleyen Topraklar, Toprak İktidar ve Su, USİAD, 1. Basım: Mayıs – 2009, Ss. 60 – 62.

Belma Akçura, Devletin Kürt Filmi 1925 – 2007 Kürt Raporları, Ayraç Yayınları, 1. Baskı, Nisan – 2008, s. 46

Ziya Gökalp, Türklerle Kürtler, Küçük Mecmua, Sayı:1, Yıl:1, 5 Haziran 338, Çeviri Yazı: Prof. Dr. Şahin Filiz, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Nisan – 2009, Ss. 17 – 18

Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Toker Yayınları, Sadeleştiren: Yalçın Toker, 2007 – İstanbul, Ss. 46 – 51

Rıza Zelyut, Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği, Kripto Yayınları, Nisan – 2010, Ankara, Ss. 213 – 214

Osman Şahin, Özgürlük Hakkında, Aydınlık, 06.05.2011

Yalçın Kaya, Bozkırdan Doğan Uygarlık Köy Enstitüleri “Antigone’den Mızraklı İlmihal’e”, Cilt 2, Tiglat Matbaacılık, I. Baskı İstanbul – 2001, s. 179

Dursun Yıldız, Özdemir Özbay, Reform Bekleyen Topraklar, Toprak İktidar ve Su, USİAD, 1. Basım: Mayıs – 2009, Ss. 63 – 66

Dursun Yıldız, Özdemir Özbay, a.g.e, s. 66

Oya Köymen, Kapitalizm ve Köylülük Ağalar, Üretenler, Patronlar, Yordam Kitap, Kuram/İktisat Tarihi, İstanbul – 2008, s. 12

Orhan Kurmuş, Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Yordam Kitap, İstanbul – 2008.

Menaf Turan, Türkiye’de Kentsel Rant Devlet Mülkiyetinden Özel Mülkiyete, Tan Kitabevi Yayınları, 1. Baskı, Aralık – 2009, Ankara, Ss. 178 – 179.

Mustafa Sönmez, Sıkıldık Bu Fil Tepişmesinden.., Cumhuriyet, 20.04.2012

Ahmet Özer, a.g.e, s.37

Demirtaş Ceyhun, Ah, Şu Biz “Kara Bıyıklı” Türkler, E Yayınları, 3. Baskı, Haziran – 1992, İstanbul, Ss. 179 – 180.

Mehmet Faraç, Doğu Yakasında Yeni Bir Şey Yok, Dharma Yayınevi, 2. Baskı, Mart – 2006, İstanbul, Ss. 14 – 15.

Rıza Zelyut, a.g.e, Ss. 160 – 161

Rıza Zelyut, a.g.e, Ss. 132 – 133

Rıza Zelyut, a.g.e, Ss. 159 – 160

Rıza Zelyut, a.g.e, Ss. 163 – 165

Rıza Zelyut, a.g.e, Ss. 166 – 169

Rıza Zelyut, a.g.e, Ss. 179 – 180

Rıza Zelyut, a.g.e, Ss. 170 – 171

Uğur Mumcu, Kürt İslam Ayaklanması 1919 – 1925, içinde, Koçkiri Ayaklanması, Umag Vakfı Yayınları, 27. Baskı, Şubat 2008, Ankara, Ss. 21 – 25.

Mim Kemal Öke, İngiliz Ajanı Binbaşı E. W. C. Noel’in Kürdistan Misyonu, Boğaziçi yay., İstanbul 1992. s. 69

Martin v. Bruinessen, Agha, Shaikh and State The Social and Political Structures of Kurdistan, Zed Books, London 1992, p. 179

Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt II Mütareke Dönemi (1918–1922), s. 186–187

Mustafa Onar, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları 1, Kültür Bakanlığı yay., Ankara 1995, s. 89

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, Hariciye Nezaret, SYS. 2872/2, Belge No: 9-11, 17

Salim Meriç, Kürt Entelektüelleri Bu Meseleyi De Tartışmalı, 01.10.2010, Odatv.com, 38 ve 42 arası dipnotlar Salim Meriç’in yazısı içinde yer almaktadır. Dikkat çekmesi ve kaynağa sadık kalmak açısından, ayrıca dipnot olarak gösterilmiştir.

Rıza Zelyut, a.g.e, s 180

Uğur Mumcu, a.g.e, Ss. 59 – 60

Emin Karaca, Ağrı Eteklerinde İsyan Bir Kürt Ayaklanmasının Anatomisi, Karakutu Yayınları, 3. Baskı, Temmuz 2003, s 177

Mehmet Faraç, Marksist İmam Görevde, Cumhuriyet, 0.03.2009

Erol Manisalı, GAP BOP’un Alternatifiydi, Cumhuriyet, 11.01.2008

Nadim Macit, AB’nin Müritleri ve GAP, Yeniçağ, 30.05.2008, s.6

Ertuğrul Kürkçü, AKP Sorunun Çözümünden Değil, Devamından Yana, Hakan Tahmaz’ın Söyleşisi, Birgün, 05.04.2008, s. 6

İLK KURŞUN

TÜRKÇE VE TÜRK EDEBİYATI DOSYASI : Nazım Hikmet’in evlatlığı bil inmeyenleri anlattı


Rusya’da tanıştıktan sonra Hikmet’in Cengiz Ferecov’u yetimhaneden alarak evlatlığı yapmasının üzerinden 52 yıl geçti.

Türkiye gazetesinin yaptığı özel haberde Nazım Hikmet’in bilinmeyen yönleri ortaya çıktı. 10 yaşında ancak filmlerde karşılaşacağımız bir tarzda tanışan Hikmet ile Ferecov’un öyküsü bizi Azerbaycan, Moskova Türkiye üçgeninde gezdiriyor.

HER ŞEY ÖĞRETMENİNİN ELİNE VERDİĞİ O KAĞITLA BAŞLADI

Cengiz Ferecov, Azerbaycan’ın Fuzuli şehrinde yetimhaneye bebek yaşlarda bırakılır. 10 yaşına gelene kadar her çocuk gibi kötü şartlar altında hayatını sürdürürken bir gün öğretmeni eline bir şiir verip ‘bunu ezberle her gün imtihan edeceğim’ der. Küçük Cengiz’in hayatının dönüm noktası bu şiir olur. Şiiri ezberler. O güne kadar ne Nazım Hikmet’i, ne de Türkiye’yi duyan Cengiz, 1952 Haziran’ında Nazım Hikmet’in karşısına çıkıp bu şiiri okur ve evlatlığı olur. O andan itibaren de hayatı değişir. Cengiz Ferecov şimdi 61 yaşında ve Azerbaycan Tarım Bakanlığı’nda müsteşar olarak görev yapıyor. Cengiz Ferecov, onunla tanışmasını ve bilinmeyen yönlerini anlattı:

YIL 1952 MOSKOVA’DA NAZIM’A KENDİ ŞİİRİNİ OKUYOR

"1952’de 10 yaşında bir çocuktum Azerbaycan’ın Füzuli bölgesinde yetimhanede kalıyordum. Sovyetler Birliği’ne bağlı bütün yetimhanelerden 100 çocuk Moskova’ya götürülecekti beni de bu grubun içine aldılar. Önce Bakü’ye geldik, bir konferans salonuna toplandık. Kalabalığın önünde daha önce ezberlediğim Nazım’ın şiirini hatasız okudum. Herkes alkışladı. Daha sonra üniformalar dikildi ve 3 günlük tren yolculuğu sonunda Moskova’ya ulaştık. Başımızda bizden sorumlu olan Dilara Salamova vardı. Bana, ‘Yarın, Yazarlar Birliğine gideceğiz, birçok yazarla tanışacaksınız’ dedi. Hatta ‘Stalin de orada olacak’ dedi. Stalin’i görmek bizim için hayal bile edilemezdi. Sırayla o dönemin şair ve yazarlarına ait şiirleri okuduk. Benim sıram sonlara doğruydu okudum çok beğenildi, alkışlandı. Hatırladığım kadarıyla birkaç mısrasını size söyleyebilirim:

Ben senden evvel dünyadan köçmek isteyirem

Ben ölende beni yumazsınız, beni bastırmazsınız

Beni yandırıp külümü bir şeffaf şişeye dökersiniz

Benden sonra sen gelersin, sen de bastırmasınlar

Seni de yandırıp ben olan şişeye döksünler.

Biz hayatta kavuşamadık hiç olmazsa küllerimiz kavuşacak

"UZUN BOYLU KIVIRCIK SAÇLI BİRİ…"

Ön sıradan uzun boylu, kıvırcık saçlı, kızıl bıyıklı biri bana yaklaştı, dev gibi geldi beni kucakladı, öptü. ‘Beni tanıyor musun’ dedi. Tanımadığımı söyleyince ‘okuduğun şiiri ben yazdım’ dedi, nereli olduğumu sordu. Bu arada Dilara hanım geldi yanımıza. Benim Rusçam yetersizdi. Yetimhanede yaşadığımı öğrenince bana birkaç defa daha sarıldı. ‘Benim de senin yaşlarında bir Mehmet’im var ama çok uzakta benden’ dedi. Beni gezmeye götürmek için izin istedi. Yanında bir kadın da vardı. Galina Grigoryevna Kaleşnikova’yı karısı olarak tanıttı. Moskova’yı gezdirdiler o gün bana. Beyaz bir gömlek ve pantolon aldı, yedik içtik gün boyu. Nazım Amca sürekli ağlıyordu. Sonra akşam olunca beni otele bıraktılar. Ertesi gün biz Azerbaycan’a geri döndük.

"NAZIM HİKMET SENİ EVLATLIK EDİNMEK İSTİYOR"

Kısa bir zaman sonra yetimhane Şuşa’ya taşındı. Bir gün öğretmenim beni Gümrü Kerimova Vali İdris Meherremov’un yanına götürdü. Vali bana ‘Nazım Hikmet seni evlat edinmek istiyor, Moskova’ya götürüp okutup büyütecek, artık onun yanında kalacaksın, kabul ediyor musun’ diye sordu, tereddütsüz kabul ettim. Öğretmenimle birlikte Moskova’ya geldik. Tren istasyonunda bizi Nazım Amca ve Galina Hanım karşıladı. Evlerine gittik, iki katlı balkonlu çok güzel bir evdi ayrıca dört odalı apartman dairesinde bir evi daha vardı Nazım Hikmet’in. Bana çok iyi davranıyorlardı. Hayatım bir şiirle tamamen değişmişti, yeni bir okula gidiyordum çok arkadaşım olmuştu. Birçok oyuncak eşyaya kavuşmuştum. Bana rüya gibi geliyordu.

SU İŞKENCESİ, SUDAN NEFRET ETTİRDİ

Nazım Hikmet, suyla kendisine yapılan işkencelerden dolayı sudan nefret ederdi. Bir gün bile yıkandığını görmedim. Bu sebeple Galina ile sürekli kavga ederlerdi. Galina çok güzel ve iyi kalpli bir kadındı. Nazım Amcayı salatalık losyonuyla siler temizlerdi. Galina doktordu sürekli muayene ederdi. Türkiye sevgisi her zaman onu ağlatırdı. Bir gün dönebilmek en büyük isteğiydi.

"MÜNEVVER HANIM KIRGINDI"

Rusça’yı kötü konuştuğum için adaptasyon sorunu yaşıyordum memleketimi özlemiştim dönmek istediğimi söylediğimde beni her seferinde ikna ediyorlardı. Bir gün Galina akşam eve geldiğinde ona söylememem gereken bir şeyi söyleyince Nazım’la kavga ettiler, gürültüye komşular geldi. Nazım amca bana bir tokat attı, ben o gün kesin olarak dönmeye karar verdim. Komşuların da yardımıyla yük treni ile 5 günde Bakü’ye, oradan da Şuşa’ya ulaştım. Ama Nazım Hikmet beni hiç unutmadı, sürekli aradı hediyeler gönderdi. Bu zaman zarfında birkaç defa da Bakü’de görüştük. Öldüğünde cenazesine gittim eşi Münevver hanım ve oğlu Mehmet de gelmişlerdi. Moskova’da Novaya Devici mezarlığında toprağa verdiler. Nazım Hikmet bana ‘En büyük arzum bir gün Türkiye’ye dönebilmek. O olmazsa mezarım orada olsun, o da bana yeter" demişti.

KOMPLO TEORİLERİ : İRAN’DA YAPAY DEPREM ve Van Depremi İlişkisi /// NSA + CIA İŞBİRLİĞİ GÖREV BAŞINDA


122774.jpg

İran’da daha önce de depremler oldu. Tıpkı, Türkiye’de İzmit-Gölcük merkezli deprem gibi. Bu depremlerle ilgili çeşitli iddialar ortaya atıldı. Bazıları, bu iddiaların deli saçması şeyler olduğuna inanırken, bazıları da komplo teorilerine merakından olsa gerek inandırıcı buldu. Bu yazı, depremin teknolojik bir silah olarak kullanılıp kullanılamayacağına ilişkin bir düşünce jimnastiği olarak görülebilir.

Daha önce de yapay depremler konusunda yazanlar oldu. Bunlardan birisi de benim. Okuyanlar hatırlayacaktır, “Üç Dünya” isimli romanımda, İzmit-Gölcük depreminin yapay olarak ve bir kaza sonucu gerçekleştiğine ilişkin iddialar dile getirmiştim. Bu iddiaların başka kaynaklarda bulunması da okuyucuya sürpriz gelmemelidir.

Depremin teknolojik bir silah olarak kullanılabileceğine ilişkin iddialar, uzun zamandır dile getiriliyor. Bu iddiaların çoğunda, N. Tesla’nın düşüncelerinden alıntılar yapıldığını biliyoruz. Çok yüksek frekanslı ses ya da radyo dalgaları ile fay kırıklarının harekete geçirilerek yapay depremler yaratmanın mümkün olduğuna ilişkin düşünceler, N. Tesla’dan bu yana dile getirilmektedir.

Şimdi gelelim bomba iddiamıza. İran’ın Güneydoğusu bölgesinde Pakistan sınırında bir deprem meydana geldi. 7.5 richter ölçeğinin üstünde olduğu açıklanan depremin can ve mal kaybına yol açtığı iddia ediliyor. Bu yazı yazılırken, depremle ilgili bilgiler yeni yeni ulaşmaya başlıyordu. Yakın zamanda İran’da 6 richter ölçeği üstünde başka depremler de oldu. Bu depremlerin İran üzerinde yoğunlaşmasının nedenini konuyla ilgili bilim adamlarına bırakmakla birlikte, bizler de iddialarımızı dile getirmeyi görev biliyoruz.

Şunu baştan hatırlatayım ki, bu yazıyı, deprem bilimci ya da bir mühendisi kimliğinde bir yazar olarak kaleme almıyorum. Sadece hayal dünyamızın da yaşamın bir parçası olduğuna inanıyorum. Bilim dünyasında devrim yaratmış birçok bilim adamı da hayal gücünün önemine dikkat çekmiştir.

Bilimin efendisi sayılan Albert Einstein, dünyayı hayal gücünün döndürdüğünü, hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğunu söylemişti. İngiliz edebiyatının hiciv ustası Jonathan Swift, hayal gücü olan insanların görülemeyenleri gördüğünü ifade etmişti. Bir başka bilim adamı Pascal’a göre hayal gücü, güzelliği, adaleti, mutluluğu yaratmaktadır. Askeri deha Napolyon ise insanların hayal güçleriyle idare edildiğini söylemişti. Yahya Kemal de hayal gücünü önemini ne güzel anlatmıştır: İnsan, dünyada hayal ettiği sürece yaşar. Bir başka bilimsel deha Edison, dehanın onda birinin hayal gücü, onda dokuzunun ter (emek) olduğuna inanır (Hayal gücü hakkında ünlülerin sözleri için bakınız ; http://nedir.antoloji.com/hayal-gucu/sayfa-3/).

Her konuda komplo teorileri olduğu gibi, son dönemde küresel güçlerin doğa olaylarına müdahale edebilecek gizli teknoloji ve silahlara da sahip olduğuna yönelik teoriler geliştirilmeye başladı. Komplo teorilerini fazla abartmamak gerekir, ancak dünyada komplo teorileri değil, komplolar olduğunu ileri sürenleri de ciddiye almakta yarar vardır.

Suriye’de örtülü işgale yönelik küresel saldırının hız kazandığı ve sıranın İran’a geldiği açık biçimde görülürken art arda üçüncü depremin yaşanması, akla ister istemez bazı komplo teorilerini getirmektedir. İran’da yaşanan ve yüzlerce insanın hayatını yitirdiği depremde yaşamını yitirenlere rahmet diliyorum. Umarım bu acının yaraları kısa zamanda sarılır.

Depremler konusunda komplo teorileri üretildiğinden söz etmiştim. 21. yüzyılda savaşların klasik silahlarla değil, silah olduğu bile anlaşılamayan teknolojilerle yapılacağını tahmin ediyoruz. Rusya’nın ve ABD’nin bu konuda ilginç silahlar geliştirmeye başladığını biliyoruz. Özellikle yüksek frekanslı radyo dalgalarıyla düşünce etkileme ya da düşmanı etkisiz kılmaya dönük silahlar üzerinde çalışılıyor.

Son İran depreminin yapay bir deprem olduğu konusunda net bir kanıt bulma olanağımız elbette yoktur. Ne var i, Japonya’daki deprem ve tsunami felaketi gibi, İran’da depremlerin son zamanlarda yoğunlaşması da kafamızda soru işaretleri bırakıyor. Özellikle nükleer teknoloji elde etmeye çalışan İran’a yönelik yapay deprem silahı kullanılıyor olabilir mi diye düşünmeden edemiyoruz.

Acaba yapay depremler üretmek mümkün mü? Bu depremlerden birisi, İzmit-Gölcük depremi olabilir mi? Japonya ve İran depremleri yapay olarak üretilmiş olabilir mi? Bu soruları en azından sormanın bile cesaret istediğini düşünüyorum. Başımıza iş açmak pahasına, bu soruları sormaya devam edeceğiz.

Komplo teorilerine fazla inanmasanız da lütfen kulaklarınızı tıkamayın. Tarihte yaşanmış nice olay, zamanın insanları tarafından duyulmamıştı. Birçoğu tarihin tozlu raflarında gizli olarak kalmaya devam ediyor. Komplosuz ve barış içinde bir dünyayı hepimiz istiyoruz, ancak karşımızda her şeyi silah olarak kullanmaya çalışan ahlaksız bir küresel güç var. Bu nedenle, düşünce sınırlarımızı zorlamak durumundayız.

BİROL ERTAN

İLK KURŞUN

HAARP İLE İLGİLİ DIŞ GÖRÜNTÜLER :

Lütfen bu yazıda yazılanlara aa komplo teorisi demeden önce google da HAARP ile ilgili geniş bir araştırma yapın.

Van depreminde vefat eden kürt, türk tüm kardeşlerimize Allahtan rahmet dilerim. Bu konuda yapılacak yardımları zaten yapıyorsunuzdur bu yüzden konu başlığında yazdığım konuya giriş yapmak istiyorum.

En son japonyada olan büyük deprem, ülkemizde olan gölcük depremi ve van depremleri büyük depremlerdir. Son yıllarda özellikle ülkemizde büyük depremler olması kamuoyunun aklına soru işaretleri getiriyor. Acaba tektonik savaşlar dönemindemiyiz ve tektonkik savaşlarının en büyük silahı Haarp teknolojisi ile düşman ülkede depremler oluşturmak mı ?

Bu durumu da göz önünde bulundurarak öncelikle HAARP teknolojisi nedir onu tanıyalım. Nikola Tesla’nın yüz yıl önce başlagıç temelini attığı Haarp teknolojisi gerçekten akıllara durgunluk veriyor.

KARA BiLiM HAARP VE TESLA

HAARP’in gerçek amaçlari söyle özetlenebilir: Atmosferi manipüle etmek ve modifikasyon saglamak, genis kitlelerin düsüncelerini ve ruhsal durumlarini kontrol edebilmek, istenilen ülkelerin iletisim sistemlerini çökertmek. Temel prensipleri, Tesla’nin 100 yil önce gelistirdigi fikirlere dayaniyor,

ikinci Dünya Savasi’ndan sonra, bugünlere kadar gelen süre içerisinde, çesitli çevrelerde en çok tartisilan konulardan biri “kara bilim” oldu. “Kara bilim” basta ABD olmak üzere büyük devletlerin, dünyayi kendi hegemonyalari altinda tutabilmek için yaptiklari bilimsel-teknik arastirmalara ve üzerinde çalistiklari çesitli projelerin toplamina verilen ad. Bu projeler büyük ölçekli ve büyük bütçelerle yürütülen, gizli veya yan gizli projelerdir. Saldin/savunma silahlari üretimi, gözetim sistemleri ve düsünce kontrolü üzerine yapilan çalismalar, dogayi manipüle etme amaçli arastirmalar, bu projelerin içerigini olusturur.

Söz konusu projeler gizli oldugu için, ortalikta pek çok rivayet dolasmaktadir ve elimizde bu projeler hakkinda çok da fazla bilgi yoktur. Buna karsin, bu projeler içinde çalisan bazi insanlarini çalismalarini desifre etmesi, insanlik disi bir bilimi kabul etmeyen arastirmacilarin ve bilim insanlarinin çabalari, devletler arasindaki çelismeler ve nihayet bu projelerin bazilarinin gizli kalamayip ister istemez su yüzüne çikmasi sonucu, söz konusu projeler hakkinda az da olsa bilgi sahibiyiz.

Bu projelerin ilki, 2. Dünya Savasi sirasinda gerçeklestirilen Manhattan Projesi’ydi. 1941 yilinda çalismalarina baslanan Manhattan Projesi’nin konusu atom bombasinin üretimiydi. Bu projenin gerçekligi Hirosima ve Nagazaki’de aci bir biçimde kanitlandi.

Gerçek oldugu en son kanitlanan girisim ise ECHELON Projesi oldu. 2. Dünya Savasi’ndan sonra ABD önderliginde, ingiltere, Yeni Zelanda, Avustralya ve Kanada arasinda yapilan Ukusa Antlasmasi’nin uygulamalarinin 1980’lere yansimasi olan ECHELON sistemiyle; tüm e-postalar, “chat” tipin de iletisim biçimleri, faks, teleks, telefon haberlesmeleri gözlenebiliyor. ABD ve digerleri yillardir bunun bir komplo teorisi oldugunu, ECHELON Projesi diye bir proje olmadigini iddia ediyorlardi. Geçtigimiz Şubat ayinda yasanan gelismeler ise ECHELON’un gerçekligini ortaya koydu.

Basinda ve internette çikan haberlere göre, ABD’nin yukarida adi sayili diger devletler ile birlikte casusluk yapmasi ortaligi karistirdi. Fransa, ABD ve ingiltere’ye karsi hukuki islemlere basvurmaya hazirlaniyor. Alman ve italyan parlamentolari ise konu hakkinda arastirma baslatti. Avrupa Parlamentosu, Bilimsel ve Teknolojik Seçenek Degerlendirme Dairesi (STAO), konu ile ilgili özel bir rapor hazirladi. Avrupa Parlamentosu’nun konuyla ilgili raporu 22 Şubat’ta Özgürlükler Komitesi’nde ele alinacakti. Şimdiye kadar varligi kabul edilmeyen ECHELON’un adi, Amerikan Savunma Bakanligi’nin (Pentagon) Şubat ayinda internete verdigi, gizlilik derecesi olmayan belgelerden bazilarinda da geçiyor.

İste kamuoyunda HAARP (High-Fre-quency Active Auroral Re-search Program) Projesi’nin de bu tip bir kara proje olduguna dair ciddi iddialar ve çalismalar var.

Kamuoyunu aydınlatma görevini kimse üstlenmeyecekse o zaman bu görevi biz yerine getirelim.

AMERİKALI BİR EKİBİN ÇEKTİĞİ GÖRÜNTÜLER :

Nikola Tesla

Nikola Tesla 9 Temmuz 1856’da, Sirbistan’da dogdu. 1884’de ABD’ye göç etti. Tesla, tarih kitaplarindan adi silinmis önemli bir arastirmaci ve mucittir. Tesla 1800’lerin sonlarinda, bugün tüm dünyada kullanilan “alternatif akim” (AC) sistemini buldu ve patentini aldi. Tesla’nin buluslari arasinda “rotatif manyetik alan”, dinamo, AC endüksiyon motoru, vs. vardir. Tesla ABD’ye gidisinden bir yil sonra, 1885’de alternatif akim dinamo, transformör ve motor sisteminin patent haklarim, adi bugün Tesla’ninkinden çok daha popüler olan George Westinghouse’a satti. Tesla 1891?de ünlü bulusu olan “Tesla Bobini”ni (Tesla Coil) icat etti. Bu bulus, radyo teknolojisinde genis olarak kullanilabilecek bir endüksiyon bobiniydi.

1900?ün baslarinda Tesla, en büyük bulusu olarak gördügü “karasal sabit dalgalar”! (terrestrial stationery waves) kesfetti. Bu bulusu ile yeryüzünün belirli frekanslardaki elektrik titresimlerine duyarli oldugunu ve bir iletken/iletici (conductor) olarak kullanilabilecegini kanitladi. Tesla’nin bir diger önemli projesi ise kablosuz elektrik transferiydi. 200 ampulü arada kablo olmadan, 25 mil uzakliktan yakabildigi rivayet edilir. Tesla’nin en büyük amaçlarindan biri ionosferden bedava elektrik üretmekti. Kablosuz ve bedava elektrik projeleri gibi çalismalari olan Tesla’nin, finansörü J. P. Morgan’a Long Island’da yapimina baslanan ancak tamamlanamayan, deneyler için kullanilacak laboratuar kulenin islevinin, mesaj gibi elektrik iletmek oldugunu itiraf etmesi, onun inisinin de baslangici oldu. Tekeller oylarin ona karsi kullandilar. Tesla, sistemin görmek istediklerinden daha fazlasini yapmisti.

Konvansiyonel olmayan enerji teknolojileri alaninda Tesla çok önemli bir isim olmasina karsin, tarih kitaplarinda ona, sanki önemsiz tarihsel bir figürmüs gibi davranildi. Tesla-Edison karsilastirmasi bu açidan ilginçtir. DC (dogru-sal akim-direct current) sisteminin mu-cidi Edison’u herkes tanir. Ancak onun DC sisteminden çok daha kullanisli olan ve bugün kullanilan AC sisteminin mucidi Tesla küçük bir çevre disinda taninmaz. Edison’un DC sistemi, merkez-den bir mil uzakliktaki ampulü yakamiyordu. Tesla’nin AC sisteminde ise elektrik, yüksek voltajlarda yüzlerce mil yolculuk yapabilir.

20. yüzyila girmeden hemen önce Tesla yeni tip elektrik dalgasini kesfetmis ve kullanmisti. Görünüse göre kesfi o kadar esasliydi ki, Tesla’nin arkasindaki finansal destegin geri çekilmesinden, kasitli olarak izole edilmesinden ve adinin kitaplardan silinmesinden sorumluydu.

Tesla 1. Dünya Savasi’ndan itibaren izole bir yasam sürdü. Ara sira yeni, bedava enerji kaynagi kesfini, bütün düsman ordulari ve yüzlerce mil öteden bütün uçaklari yok edebilecek “ates topu” silahlari teorisini, akil almaz bir savunma hazirlayabilecek bir silah düsüncesini ve kablosuz, kayipsiz enerji transferinin mükemmelligini açiklamak için yüzeye çikti. Tesla 7 Ocak 1943?de yokluk içinde ölürken arkasinda pek çok radikal icat ve fikir birakmisti. Öyle ki,

kendisine “Elektrigin Tanrisi” dendi. : Pek çok arastirmaciya göre HAARP 1 Projesi, ilk kez Nikola Tesla tarafindan ileri sürülen konseptleri kendine temel aldi. Pentagon, HAARP Projesi ile “Tesla teknolojisini” yeniden yaratip, bu teknolojiyi tehlikeli amaçlar için kullanmayi hedefliyor.

HAARP: Sadece bir akademik arastirma mi?

High-frequency Active Auroral Re-search Program (HAARP) dünyanin en büyük ve en güçlü radyo transmiterlerinden (iletici) birini imal etme projesidir. Proje, Amerikan Hava ve Deniz Kuvvetleri tarafindan ortaklasa finanse ediliyor. 30 milyon dolarlik programin yürütme görevi ise Alaska Üniversitesi’nin. Proje, Alaska/Gakona’nin 11 mil dogusunda hâlâ insa halindedir. 1993 yilinda uygulamaya konan programin 2002 veya 2003 yilinda tamamlanmasi bekleniyor.

HAARP dev antenlerden sinyaller gönderecek yüksek frekans transmiterlerinden ve bunun disinda 19 enstrümandan ibaret. Geçen yillarda 48 anteni insa edilmis olan ve 5 arc’lik bir alana yayilan HAARP, program tamamlandiginda her biri 2 tane 10 kilowatthk radyo transmiterli 180 antene sahip olacak ve 33 acr’lik bir alana yayilacak. Enerji için dizel jeneratörler kullanilacak ve 3.6 megawatthk radyo sinyalini ionos-fere gönderme kapasitesine sahip olacak. Kisaca HAARP, inanilmaz güç düzeylerinde ELF (extremely low frequ-ency-son derece düsük frekans) ve VHF (very high frequency-çok yüksek fre-kans) transferine yetenekli, dünyanin en büyük radyo frekansi (RF) transmitteri olacak.

HAARP’m siradan bir radyo istasyonundan farki daha güçlü olmasi ve antenlerinin yönlendirilebilir ve belirli bir noktaya odaklanabilir olmasi. Bunun anlami 3.6 megawattlik radyo sinyali sadece gelisigüzel bir sekilde disari yayilmayacak, bunun ötesinde, bu radyo sinyalleri bir isinin içinde yükselebilecek. Bu isinin parlakligi radyo mühendislerinin “effective radiated power” (ERP-etkili isinsallastirilmis enerji) olarak adlandirdiklari sey. HAARP’in tamamlanmis hali 4.7 gigawatt civannda ERP’ye sahip olacak.

Desinatörieri HAARP’in enerji üretmeyecegini, sadece kendine yüklenen enerjiyi istenen belirli noktalara transfer edecegini belirtiyorlar.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için Daily News gazetesinden Doug O’Har-ra’nin verdigi bir örnegi aktaralim. iki elektrik ampulü düsünün. Bu ampullerin bir tanesi 100 watt digeri 1000 watt. Onlari bir alanin ortasina yerlestirin. 1000 wattlik ampul 100 wattlik ampul-den 10 kez daha parlaktir. 10 kat fazla enerji yayar. Şimdi, 100 wattlik ampulü isigin isinini 10 kez parlaklastiran bir reflektör (yansitici) ile birlikte bir elektrik fenerinin içine yerlestirin. Elektrik feneri 1000 wattlik bir ERP’ye sahip olacaktir. Eger bu size çevrilirse, 100 wattlik elektrik feneri 1000 wattlik ampul gibi parlak görünecektir. Hâlâ sadece 100 watt gönderiyor fakat sinirli bir yerden 1000 wattlik ampul kadar parlak görünüyor olacaktir.

Mühendisler HAARP’in antenlerinin radyo enerjisinin üzerinde elektrik feneri reflektörü gibi hareket edecegini söylüyorlar. Tonosferin bir bölümü üzerinde, 4.7 giga-watt ERP’ye sahip bir isin içinde, 3.6 megawatt odaklayacaktir.

Eger HAARP’in bütün antenleri en yüksek frekansina, 10 Mhz civarina, getirilirse ve ionosferin en alçak bölümüne, 50-55 mil civarina, hedeflenirse, radyo isini tarafindan vumlan alan 30 mil kare civarinda olacak. HAARP mühendislerine göre bu, HA” ARP’in çalisabilecegi en dar ve en çok odaklanmis alan. Diger yerlesimlerde ve irtifalarda isin, enerjisini daha genis bir alan üzerinde yayabilecek.

Aslinda HAARP gizli bir proje degil. Amerikan Savun-ma Bakanligi da HAARP’m varligini diger projelerde oldugu gibi inkar etmiyor. Internette HAARP’in kendi web sitesi bile var. Giz ve ihtilaf, amaçlar ve sonuçlar söz konusu oldugunda basliyor.

Bu ihtilafli projenin yöneticisi olan John Heckscher’e göre HAARP’in amaci gayet masumane: HAARP, iyonosferi dev bir anten olarak kullanabilmek amaciyla, bir ionosfer yamasini isitmak için arastirmacilarin kullanabilecegi bir alet. HAARP tamamlanip harekete geçirildigi zaman, dev antenler, ayni zamanda yüksek frekansli radyo dalgalarmi dar bir isinin içinden ilete-cekler. Bu radyo dalgalan ionosfere gönderilecek.

Bu yüksek frekans radyasyon isini ile, arastirmacilar elektrojetin (aurorasal perde boyunca bir milyon amperlik dogal akimlar) küçük bir parçasini degistirebilecekler. Elektrojetin gücünün degistirilmesiyle, ionosferin çok düsük frekansi (extremely low ferquency-ELF) radyo dalgalan üretmek için kullanilmasi mümkün hale gelecek. Geophysical Institute (Jeofizik Enstitüsü) yöneticisi Syun Akasofu’ya göre HA-ARP gibi bir araç olmadan, bu frekans genisliginde yayin yapabilmek için yüzlerce mil uzunlugunda bir antene ihtiyaç vardir. HAARP etkili bir sekilde aurorayi bir çesit antene dönüstürüyor. Çünkü ELF radyo dalgalari okyanuslara nüfuz edebiliyor. Böylece denizaltilar suyun yüzeyine çikmak zorunda kalmadan radyo sinyallerini alabilecek. ELF dalgalari ayrica uzun mesafeli komünikasyonlari kolaylastirabilecek. ELF dalgalari, aynen okyanusa oldugu gibi, yeryüzüne de derinden nüfuz edebilecek. Monitöre bagli bir alici kullanarak, objelerden dünyanin yüzeyine siçrayan dalgalar sayesinde tüneller veya gizli yeralti barinaklarinin varligi ortaya çikacak. Bu jeologlarin yeralti minerallerini ve petrol depolarini bulmak için yillardir kullandiklariyla ayni teknik.

Heckscher’e göre HAARP’m yayacagi sinyaller hükümetin herhangi bir elektrik sinyali için uygun buldugu güvenlik düzeyinden bir milyon kez daha az tehlikeli. HAARP’m transmiteri halihazirda 1/3 megawatt güce sahip. Gelecek yillarda bu rakam 3 megavvatt’a ulasacak. Heckscher HAARP’m ionosfer üzerindeki etkisinin az olacagini basit bir örnekle açiklamaya çalisiyor: Küçük bir elektrik bobmim bir fincan kahveye veya büyük bir nehire daldirmak. Heckscher’e göre HAARP ile yapilacak olan ikincisi.

Akasofu da bu gibi durumlarda hep ifade edildigi gibi, HAARP Projesi’nin dogaya ve insanlara ciddi zararlari olacagi iddiasinin bir bilim kurgu oldugunu söylüyor. Ona göre projenin, transmiter faaliyet halindeyken o yörede uçan uçaklardaki elektronik ekipman için potansiyel bir tehlikesi var. Fakat buna karsi güvenlik tedbirleri mevcut. HAARP operatörleri Federal Aviation Administration’a HAARP’in iletim takvimini verecekler ve mühendisler yörede uçan uçaklarin güvenligini temin etmek için HAARP’a uçak belirleme radarlari yerlestirecekler. Ayni prosedür roketler için de takip edilecek.

HAARP’I desifre etme girisimleri

HAARP’a karsi muhalefet önce internet kanalinda basladi. Pek çok insan Alaska’daki süpheli askeri faaliyetlere dikkat çekmek için interneti kullandi. Protestonun basili kismi, daha sonra Alaska’da yasamaya baslayan bir antinükleer aktivist Dennis Specht, Nexus adli dergiye HAARP konulu bir haber gönderdiginde basladi. Daha sonra, Alaskali bir politik aktivist ve Anchorage’da bilimsel arastirmaci olan Nick Begich, kendilerini teknokesisler olarak tanimlayan, Arizona/Sedona’da yasayan Patrick ve Gael Crystal ile net üzerinden iletisim kurdu ve onlardan bir Avustralya dergisi olan Nexus’u kontrol etmelerini istedi. Begich kendi memleketiyle ilgili bir konuyu Nexus’a görmekten çok sasirdi ve makalede zikredilen dökümanlari bulup çikarmak için acilen çalismaya basladi.

Muhalif arastirmacilara ve bilim insanlarina göre HAARP bir çesit gelismis “ionosferik isitici” (ionosferic he-ater). Bu ionosferik isitici üst atmosferi, odaklanmis ve yönlendirilmis elektro-manyetik isini ile zaplayacak. Ultragüçlü dalgalari, atmosferimizdeki elektrikle yüklü bölgenin titremesine (vibrate) ve dramatik bir sekilde yanmasina neden olabilir.

ionosfer atmosferin tabakalarindan biridir. ionosfer, dünyanin üst atmosferini saran elektrik yüklü bir alandir. Dünyanin yüzeyinin üstünden, asagi yukari 35-50 milden baslayip 500-600 mil yükseklige kadar uzanir (48 km ila 50000 km). tonosfer ion ve elektron olarak adlandirilan pozitif ve negatif yüklü atomik parçaciklar içerir. Uzaydan gelen zararli isinlara karsi dogal bir kalkan islevi görür. Amerikan ordusu HAARP için, “ionosfer üzerine yapilan bilimsel bir arastirma” gibi zararsiz bir gerekçe ileri sürmektedir. îonosfer tabakasi askeriye için önemlidir. Çünkü ordu tarafindan kullanilan iletisim, gözetim ve denizcilik sistemlerinin hepsi ionosferin içinden geçer veya ionosfer tarafindan yansitilir. ionosferin bir bütün olarak anlasilmasi ve kontrol edilmesi Pentagon’a bu sistemler üzerinde daha iyi kontrol imkani verecek.

HAARP üzerine en kapsamli arastirmayi yapip, çalismalarini Angels Don’t Play Thîs HAARP-Advencis in Tesla Technology adli kitapta derleyen Dr. Nick Begich ve Jeane Manning’e göre, HA-ARP bir çesit radyo teleskobunun degistirilmis hali. Antenler sinyalleri almak yerine, gönderiyorlar. Yazarlar HAARP’i ionosfer alanlarini, bir isini odaklayarak, isinin odaklandigi bu bölgeleri isitip yükselten süper güçlü radyo dalgasi, isinlama teknolojisi için bir test olarak degerlendiriyorlar. Elektromanyetik dalgalar daha sonra dünyaya geri siçrayacak ve her seye nüfuz edecek.

Begich ve Manning “HA-ARP tellaUari”nm, projenin komünikasyon sistemini gelistirmek için ionosferi degistirme amaçli, iyi niyetli akademik bir proje oldugu izlenimi verdiklerini; bu programin Arerico, Porto Riko, Tromsk, Norveç ve eski Sovyetler Biriligi’ndeki diger tamamen güvenli ionosferik isitici operasyonlarindan bir farki olmadigini iddia ettiklerini, bununla birlikte askeri dökümanlarin meseleyi açikça ortaya koydugunu ifade ediyorlar. HAARP’m gerçek amaçlarindan biri, Pentagon’un hedefleri için ionosferin nasil sömürülecegini ögrenmek. RF gücü ionosferi dogal olmayan aktivitelere götürecek. Bu proje ancak bir nükleer silahini yapabilecegi boyutlarda tehlikeler içeriyor. Ayrica bizi, ionize evrenin ve hiç durmadan bizi bombalayan yildizlara ait radyasyonun zararli etkilerinden koruyan gezegenin kalkaninin dogasini degistir-meye çabaliyor.

Uygulayicilari tarafindan ionosferik bir arastirma olarak nitelenen HAARP ile gündeme gelen ilk soru: “Gökte delikler mi açiyorlar?” sorusu. Tesla’nin çalismalarini baz alan bu ihtilafli transmitter veya isiticinin dünyanin üst atmosferinde 30 millik delikler açmayi da içeren pek çok potansiyel tehlike içerdigi bilim insanlari tarafindan ciddi bir sekilde ileri sürülüyor. Çogu bilim insani, HAARP’in eger havanin kontrolü için kullanilmazsa, hava modifikasyonu için kullanilabilecegi konusunda görüs birligi içindeler.

Bunun yaninda, “HAARP’in sahipleri” onu kullanarak üst atmosferde bir reflektör yaratma imkanina sahip olacaklar. Bunu HAARP’tan transfer edilen enerjiyi, gökyüzünün bir bölümüne odaklayarak ve elektrik akimini açarak yapacaklar. Hava tamamen dramatik olarak isinacak ve ordunun, radyo dalgalari ve radar isinlari için kullanabilecegi bir donuk nokta (opaque spot) yaratacak. Bu sekilde onlar, isinlarina dünyanin etrafini “egmek” için imkan verecek sanal yansima istasyonu (virtu-al reflectmg station) yaratmaya yetenekli olacaklar.

HAARP aynca, verili bölgenin üstündeki ionosfer bölümünü kiskirtarak (uyandirarak), dünyanin herhangi bir yerindeki iletisimi engelleyebilecek. Etki, yerel bir firtina gibi olacak: bölgenin içine veya disina herhangi bir yayini total bir engelle karsilasacak.

Begich ve Manning, Bernard Eastlund isimli Teksasli fizikçinin çalismalari üzerine insa edilen baska patentlere bakinca, ordunun HAARP transmiterini nasil -ne sekilde kullanmaya niyet ettiginin, daha açik hale gelecegini söylüyor-lar. Bu ayrica, hükümetin proje konusundaki yalanlamalarini daha az inanilir hale getiriyor. Yazarlara göre Pentagon bu teknolojiyi hangi niyetlerle ve ne sekilde kullanacagini biliyor ve dokümanlarinda bu konuda “temizlik” yapiyor. Ordu kasti olarak, sofistike kelime oyunlari, hile ve açik dezenformasyon araciligi ile halki aldatiyor. Pentagon, HAARP sisteminin:

– Orduya atmosferik termonükleer cihazlarinin elektromanyetik titresim etkisini tekrar yerine koyacak (yerine baskasini geçirmek) bir alet verebilecegini;

– Çok büyük ELF denizalti iletisim sistemini, ELF dalgalari üreterek yeni ve daha siki bir teknolojiyle yeniden yapilandiracagini;

– Askeriyenin kendi iletisim sistemlerinin çalismasini korurken, son derece genis alanlardaki iletisimleri silip süpürmesine yol hazirlayabilecegini;

– Eger EMASS’in kompüterize yetenekleriyle ve Cray bilgisayarlarla birlesirse dünyanin tomografisini çekme imkani sayesinde, barisin korunmasina katkilari olacagini;

– Büyük bir alan üstünde petrol, gaz ve mineral tortular bulmak amaciyla jeofiziksel yoklama için bir araç sagladigini;

– Yaklasan uçaklar ve kurvazör füzelerini meydana çikarmak için kullanilabilecegini ve diger teknolojileri kullanilmaz hale getirecegini söylüyor.

HAARP’IN arka plani

Kuskusuz, HAARP izole olmus bir proje degil. ABD’nin uzun yillardir üzerinde çalistigi pek çok projeden olu-san demetin bir parçasi. Aslinda HAARP “Yildiz Savaslari” (Star Wars) programinin önemli bir bölümünü olusturuyor.

ABD uzayla, 2. Dünya Savasi sirasinda ve sonrasinda ciddi bir biçimde ilgilenmeye basladi. Bu derin ilginin nedenleri roket teknolojisinin baslangicinin -nükleer teknolojinin de esligiyle- bu dönemde ortaya çikmasidir. ilk çalismalar sonucunda gürültü bombalan ve rehberli füzeler ortaya çikti. Roket ve nükleer silah teknolojisi ayni zamanda, 1945-1963 yillan arasinda gelisti. Bu süre zarfinda yeryüzünün üstünde ve altinda siddetli nükleer testler tecrübe edildi. îonosfer ve stratosfer üzerine yapilan çalismalar sonucu atmosferin bir parçasi olan ve evrenden solar ve galaktik rüzgarlarla gelen protonlar, electronlar ve alfa parçaciklari gibi yüklü parçaciklari tutarak dünyayi koruyan “Van Allen Belts” (Van Allen Kemerleri) bulundu. Bu kemerler Amerika’nin ilk uydu operasyonu -Explorer I-sirasinda 1958?de kesfedildi.

Agustos-Eylül 1958 arasinda ABD, “Argus Projesi” adi altinda 3 nükleer bomba ve 2 de hidrojen bombasi deneyi yapti. Bu projenin amacinin, yüksek irtifadaki nükleer patlamalarin elektromanyetik titresim (EMP) nedeniyle radyo iletimlerine ve radar operasyonlarina etkisine deger biçmek, jeomanyetik alanlar ve onun içindeki yüklü parçaciklari daha iyi anlamak oldugu söyleniyor.

13-20 Agustos 1961?de Amerikan ordusu ionosferde bir “telekomünikasyon kalkani” yaratmayi planladi. Bu kalkan 3000 km yükseklikte kurulacakti. Kalkanin ionosferde kurulma sebebi telekomünikasyonlara manyetik firtinalar ve günes isinlari tarafindan zarar verilebilir olmasidir.

9 Temmuz 1962?de Pentagon “Project Starfish” adi altinda ionosferle ilgili bir dizi yeni deney yapmaya giristi. Bu deneyler alt Van Allen kemerine zarar verdi. 1968?de “Solar Power Satellite Project (SPS) ile günes enerjisiyle çalisan her biri bir ada büyüklügünde olan uydular üzerine çalisildi. 1975?de firlatilan “Saturn V Rocket” atmosferde yandi. Bu yanma ionosferde büyük bir delik açti.

1978?de SPS Projesi üzerine yeniden çalisilmaya baslandi. Bu dönemde antibalistik füzeler için uydu isin silahlari üzerine çalisildi. Yüksek enerjili lazer isinlarinin bir “termal silah” olarak düsman füzelerini yok etmek için en uygun araç oldugu ileri sürüldü. SPS ayni zamanda psikolojik ve anti-personel bir silahi da ifade etmekteydi. Lazer isinlan güç bataryalari bir SPS uydusundan diger uydulara veya platformlara yayilabilecektir. Bir psikolojik silah olarak insanlar üzerinde genel bir panik yaratma etkisi vardir. SPS’in dünyanin herhangi bir yerindeki askeri operasyonda ihtiyaç olunan enerjiyi iletme kapasitesinden bahsedilmektedir. Bunlarin disinda, gözetim ve erken uyan sistemlerinde gelismeler, düsman ordularin yayinini bozma ve ionosferde fiziksel degisiklikler yaratma yetenegine sahiptir.

SPS projesine Baskan Carter’m onay vermesine karsilik, projenin çok pahali olmasi (Enerji Bakanligi’nin tüm bütçesinden daha fazla bir bütçeye ihtiyaç duyuluyordu) nedeniyle program rafa kaldirildi. Ta ki Ronald Reagen baskan olana dek. Proje Reagen, döneminde yeniden su yüzüne çikti. Reagen projeyi, Pentagon’un bütçesinden daha büyük bir bütçe ayirarak “Star Wars” (Yildiz Savaslari) adi altinda harekete geçirdi.

1970?lerin sonlarinda Pentagon, düsmana ait nükleer çevrede iletisimin radyo ve televizyon teknolojisinde kullanilan geleneksel yöntemlerle gerçeklestirilemedigini farketti. 1982?de bir komuta kontrol elektronik alt sistemi gelistirildi. “Ground Wave Emergency Net-work (GWEN)” denilen bu sistemle roketler monitörden izlenip kontrol edilebiliyordu.

1981 yilinda “Orbit Maneuvering System” (OMS) ile uzay mekikleri için SPS uzay platformlari insasi planlandi. NASA’nin ürettigi uzay mekiginin ionosfere enjekte ettigi gazlarin ionosfere etkisi üzerine çalisildi. Deneyler sonu-cunda ABD ionosferik delikler açabildigini gördü. 1985 yilinda yeni mekik deneyleri yapilmaya baslandi. 1980?lerde ABD yilda 500-600 civarinda roket firlatiyordu. Bu sayi 1989?da zirveye (1500 adet) ulasti. Bütün bu deneylerin atmosfere ciddi etkileri oldu.

1986?da, Çernobil faciasindan hemen önce, ABD Mighty Oaks olarak bilinen Nevada’daki test bölgesinde hidrojen bombasi deneyleri yapiyordu. Bu deneyler X isinlari ve parçacik isini silahlarinin gelistirilmesi programinin bir parçasiydi. ABD 1991?de Körfez Savasi sirasin-da elektromanyetik titresim silahlari (EMP) olarak adlandirilan silahlari test etti.

1993 yilinda baslatilan HAARP projesi iste tüm bu deneylerin devami ve Star Wars programinin bir parçasi durumunda.

HAARP’in tarihi

Dünyadaki en büyük petrol sirketlerinden biri olan ARCO’nun subesi ARCO Power Technologies Incorporated (AP-TI), HAARP projesini insa edecek müteahhit sirketti. ARCO bu subeyi, patentleri ve ikinci safha insa kontratiyla Haziran 1994?de E-Systems’e satti. E-Systems istihbarat servislerine is yapan, dünyadaki en büyük müteahhit sirketlerden biridir. CIA, savunma istihbarat örgütleri ve digerleri için is yapar. Yillik satislarinin 1.8 trilyon dolari, kara projeler (o kadar gizli projeler ki ABD Kongresi paranin nasil harcandigini konusmuyor) için olan 800 milyon dolarla birlikte, bu örgûûereûir.

E-Systems’in hisseleri, dünyadaki en genis savunma müteahhitlerinden biri olan Raytheon tarafindan satin alindi. 1994?de Raytheon Fortune, ilk 500?ler listesinde 42 numaradaydi. Raytheon, bazilari HAARP projesinde degerli olacak binlerce patente sahip. Asagidaki 12 patent, HAARP projesinin omurgasi ve simdi Raytheon ismi altinda tutulan binlerce digerleri arasinda saklaniyor.

Bemard J. Eastlund’un 4686605 nolu patenti, “Method and Apparatus for Al-tering a Region in the Earth’s Atmosphere, lonosphere, andor Magnetosphere (Dünyanin Atmosferinde, îonosferinde ve/veya Magnetosferinde Bir Bölgeyi Degistirmek için Yöntem ve Cihazlar) bir yildir hükümet gizli emri altinda mühürlü. Bu patente göre, Nikola Tesla’nin 1900?lerin basindaki çalismasi arastirmanin temellerini sekillendirdi.

Olayin bir de ticari boyutu olabilir tabii. Bu teknolojinin, patentlerin sahibi ARCO için ne kiymeti olacak? Elektrik gücünü gaz alanlari içinde bir güç merkezinden tüketiciye kablosuz olarak isinlayarak muazzam kazançlar elde edebilirler.

Bir süre için, HAARP arastirmacilari bunun HAARP için amaçlanmis kullanimlardan biri oldugunu kamtîayamadilar. Bununla birlikte, Nisan 1995?de Begich diger patentleri buldu. Bu yeni APTI patentlerinin bazilari gerçekten de elektrik gücünü göndermek için kablosuz bir sistemdi. Ayni, Tesla’nin projesi gibi.

Eastlund’un patenti, bu teknolojinin uçaklarin ve füzelerin sofistike rehber sistemlerini bozabilecegini veya tamamen çatlatabilecegini söylüyordu. Dahasi, dünyanin genis alanlarina baskalasan frekanslarin elektromanyetik dalgalari ile bu püskürtme yetenegi ve bu dalgalardaki degisimleri kontrol, karada ve denizde, havada oldugu gibi iletisimi nakavt etmeyi mümkün hale getirecekti.

Begich bunun disinda 11 tane baska APTI patenti buldu. Nükleer çapli radyasyonsuz patlamalarin, güç isinlama sistemlerinin, radarlarini, nükleer baslik tasiyan füzeler için dedektör sistemlerinin, simdiye kadar termonükleer silahlar tarafindan üretilen elektromanyetik titresimlerin ve diger Yildiz Savaslari oyunlarinin nasil yapilacagini açiklayan çalismalardi bunlar. Bu patent demeti HAARP silah sisteminin temelinde yatiyor.

iki yazara göre, sanki havadaki ve zihinsel tahriplerdeki EM titresimler yetmemis gibi, Eastlund süper güçlü ionosferik isiticinin havayi kontrol edebilecegiyle övünüyor. Begich ve Manning’m aydinlattigi hükümet dökümanlari gösteriyor ki, Pentagon hava kontrol teknolojisine sahip. HAARP tam güç düzeyine eristiginde, tüm yarimküreler üzerinde hava etkileri yaratabilecek. Eger bir hükümet dünyanin hava modelleri ile deney yapiyorsa, yapilan is gezegendeki herkesin en önemli ortak sorunlarindan biridir.

Begich ve Manning’in kitabi, Prof. Elizabeth Rauscher gibi bagimsiz bilim insanlariyla görüsmeleri içeriyor. Ytiksek enerji fiziginde uzun ve etkileyici bir kariyere sahip olan ve prestijli bilim dergilerinde yazilari, kitaplari basilan Rauscher, HAARP’i yorumluyor: “Korkunç enerjiyi, son derece nazik, ionosfer olarak çagirdigimiz bu birden fazla tabakalari kapsayan moleküler konfigürasyonun içine pompaliyorsunuz.” îonosfer, katalitik reaksiyonlara egilimli, Rauscher açikliyor: “Eger küçük bir parça degistirilirse, ionosferde büyük bir degisim olabilir”.

îonosferi nazik bir balans sistemi olarak tanimlarken, Dr. Rauscher, onun, zihnindeki resmini paylasiyor: bir çorba kabarcik. “Eger kabarcikta yeterince büyük bir delik açilirsa”, Rauscher kehanette bulunuyor, “patlayabilir”.

Bilinç kontrolü mü?

Begich ve Manning tarafindan yapilan arastirmalar, garip projelerin örtüsünü kaldirdi. Örnegin, ABD Hava Kuvvetleri dökümanlari insanin zihinsel eylemlerini manipüle etmek ve degistirmek [genis cografik alanlar üzerinde titresen radyo frekans radyasyonu (HAARP’in maddesi) araciligi ile] için bir sistem gelistirildigini meydana çikardi. Bu teknoloji hakkinda en çok anlatilan materyal, ünlü Zbigniew Brzezinski’nin (Carter’in eski ulusal güvenlik danismani) ve J. F. MacDonald’m (Johnson’m bilim danismani ve UCLA’da jeofizik profösörü) jeofizikal ve çevresel savas için güç isinlama transmiteri hakkinda yazdiklari yazilarindan gelir. Bu dökümanlar, bu etkilerin nasil insan sagligi ve düsüncesi üzerinde olumsuz etkilere neden olabilecegini gösterir.

Brzezinski 25 yil önce Kolombiya Üniversitesi’nde bir profesörken yazmis oldugu bir kitapta söyle diyor:

“Politika stratejistleri beyin ve insan davranislari üzerine yapilan arastirmalari sömürmeyi özendiriyorlar. Jeofizikçi G. J. F. MacDonald (savas problemlerinde uzman) dogru olarak zamanlanmis, suni olarak uyandirilan elektronik darbelerin dünyanin belirli bölgeleri üzerinde göreceli yüksek güç düzeyleri üretecek sarsmalar kalibina önderlik edebilecegini söylüyor. Bu yolda birisi, ciddi olarak, seçilmis bölgelerde çok genis nüfusun beyin performansini bozacak bir sistem gelistirebilir. Ulusal çikarlar için davranislari manipüle etmede çevreyi kullanma düsüncesinin ne kadar derinden rahatsiz edici oldugu kimileri için sorun degil; böyle kullanima teknolojinin izin vermesi, galiba gelecek birkaç on yil içinde gelisecek.”

1966?da MacDonald, Baskan’in “Bilim Danisma Komitesi”nin ve daha sonra Baskan’in “Çevre Niteligi Konseyi”nin bir üyesiydi. Askeri amaçlar için çevresel kontrol teknolojilerinin kullanimi üzerine yazilar yazdi. Bir jeofizikçi olarak yaptigi en derin yorum, jeofiziksel savasin anahtarinin, çevresel istikrarsizliklarin (yani küçük bir miktar enerjinin ilavesinin çok daha büyük miktarlarda enerjiyi salivermesi) tanimlanmasi oldugu önermesidir.

Jeofizikçiler çevresel karmasaya enerji eklemenin genis etkileri olabilecegini fark ettiler. Bununla birlikte insanlik halihazirda çevremize, kritik kütle tesis ettigini anlamadan, ciddi miktarlarda elektromanyetik enerji ekliyor. Begich ve Manning’in kitabi bu konuda çesitli sorular yükseltiyor: “Bu ekler etkisiz mi yoksa ötesinde onarilamaz bir zarar verecek kümülatif bir miktar var mi? HAARP geri dönemeyecegimiz bir yolculugun son basamagi mi? Baska bir seri seytani Pandora’nin Kutusu’ndan saliverecek baska bir enerji deneyi üzerine para yatirmak üzere miyiz?”

1970 baslarinda Z. Brzezins” ki, yavas yavas ortaya çikacak, teknoloji bagimli “daha kontrol edilebilir ve daha yönetilebilir bir toplum”u Öngördü. Bu topluma, oy kullananlari iddiali süper bilimsel “know-how” ile etki altinda birakacak bir elit grup tarafindan hükmedilecekti. Bu elit, halkin davranislarini etkilemek ve toplumu yakin gözetim ve kontrol altinda tutmak için son modern teknikleri kullanarak politik amaçlarina ulasmada tereddüt etmeyecekti.

Begich’e göre Brzezinski’nin tahminleri dogru çikti. Bugün, söz konusu elit için birkaç yeni araç ortaya çikiyor. Araçlari kullanma izni için politikalar zaten hazir. “ABD nasil yavas yavas kontrol edilebilir teknotopluma dönüsecek?” sorusu soruluyor. Kademe taslari arasinda Brzezinski, halkinin güvenini kazanmak için, devam eden sosyal krizleri ve kitle medyasinin kullanimim umut ediyor.

ABD Kongresine ait kayitlar, ionosfere gönderilen sinyallerle dünyaya nüfuz etmek için, HAARP’in kullanimiyla mesgul oluyor. Bu sinyaller gezegenin içinden kilometrelerce derine bakarak, düzenli yeralti askeri gereçlerinin, minerallerin ve tünellerin yerini bulmak için kullanilacak. Senato 1996?da sadece bu yetenegi gelistirmek için 15 milyon dolar ödenek ayirdi. Problem su: dünyaya nüfuz eden radyasyonlar için gerekli olan frekans, insanin zihinsel fonksiyonlarinin tahribi için en çok zikredilen frekans dizisinin içinde. Ayrica baliklarin ve vahsi hayvanlarin (ki kendi rotalarini bulmak için rahatsiz edilmemis enerji alani üzerinde ilerlerler) göç modelleri üzerinde pek derin etkilere sahip olacak.

Begich ve Manning yeni teknolojilerin insanin beyin potansiyelini gelistirmek için inanilmaz imkanlara sahip oldugunu söylüyorlar. Bu teknolojiler ögrenme, hafizayi gelistirme ve insan davranisi modifikasyonu için kullanilabilir. Beyin teknolojileri alaninda önemli bir isim olan Michael Hutchison, bu alani siradan insanlara açti.

Hutchison’un açikladigi gibi beyin, oranli dar üstün frekanslar bagi içinde çalisir. Üstün beyin dalga frekanslari beyinde yer alan aktivite çesitlerine araci olur. 4 temel beyin dalga frekansi grubu vardir ki bunlar çogu zihinsel aktiviteyle birlesirler. Birincisi, beta dalgalari (13-15 Hertz veya titresim saniyede), bir kisinin dikkati normal aktivitelere dogru disa yöneldigi zaman, normal aktivite ile birlesir. Bu alanin yüksek sonu, stres ve kiskirmis (heyecenli) durumlar -ki düsünmeyi ve algisal becerileri bozar -ile birlesir. îkinci grup, alfa dalgalan (8-12 Hertz), gevsetmeye araci olabilir. Alfa frekanslari ögrenme ve

odaklanmis zihinsel fonksiyonlar (is görme) için idealdir. Üçüncüsü teta dalgalari (4-7 Hertz); zihinsel imgelemeye, hafizaya ve iç zihinsel odaga girise araci olur. Bu durum genellikle genç çocuklarla, davranissal n-iodifikasyon ve uyku durumlariyla ilgilidir. Son olarak, ultra yavas delta dalgalan (5-3 Hertz), bir kimse derin uykudayken bulunur. Genel kural odur ki, beynin üstün dalga frekansi, saniyede titresim süresinde rahatlanildiginda en düsüktür ve insan en uyanik ve heyecanliyken en yüksektir. Beynin, elektromanyetik araçlar ile distan canlandirilmasi (tahrik edilmesi) bir dis cihaz (jeneratör) ile yeni bir safhaya geçirilmesine veya kilitlenmesine neden olabilir. Üstün beyin dalgalari dis tahrik tarafindan yeni frekans kaliplarina sürülebilir veya itilebilir. Baska bir deyisle, dis sinyal sürücüsü veya itici cihaz beyni bir yolculuga çikarir, normal frekanslari beyin dalgalarinda degisiklige neden olmaya bütünüyle götürür; ki bu daha sonra beyin kimyasinda degismeye neden olur; ve bu da daha sonra beyin çiktilarinda, düsünce sekillerinde, duygu veya fiziksel durum sekillerinde degismeye neden olur. Beyin manipülasyonu iki yoldan birine çikar: Faydali veya zararli.

Spesifik dalga formlari kombinasyonu ile birlikte çesitli frekanslar beynindeki belirli kimyasal karsiliklari tetikler. Bu nörokimyasallarin saliverilmesi beyinde endise duygulari, hirs, depresyon, ask vb. sonuçlari olan spesifik reaksiyonlara neden olur. Bütün bunlar ve duygusal entellektüel karsiliklarin tüm bu gidis gelisi (degisimler), spesifik elektriksel uyanlar sonucu ortaya çikan bu beyin kimyasallarin (kimyasal ajanlarin) özel kombinasyonlari sonucunda ortaya çikar. Beyin sivilarindaki bu belirli karisimlar olaganüstü özel zihinsel durumlari ortaya çikarabilirler. Örnegin, bilinçli davranis kaybi, karanlik korkusu vb. Bu alandaki çalismalar düzenli olarak yapilan yeni bulusla da çok hizli bir yüzdede ilerlemektedir. Bu spesifik frekanslarin bilgisinin çözümü, insan sagligini anlamada anlamli bir gelisme saglayabilir. ELF için tasiyici olarak hareket eden radyo frekans radyasyonu kablosuz olarak beyin dalgalarini degistirmede kullanilabilecek. Bu HAARP’ini bilinç kontrolü konusunda, uygulamalarinda neler yapabileceginin göstergesidir. Bununla beraber, HAARP’m kayitlarinda, bunun insandaki yan etkileri henüz ortaya çikarilmamistir; fakat Begich ve Manning’in kitaplarindaki hükümet dökümanlarinda görünmektedir.

Beyin aktivitesinin kontrolü için gereken güç düzeyi 5-20 mikroamper gibi çok küçük bir degerdir ki bu da 60 Wattlik bir ampulü yakmak için gereken enerjiden binlerce kat daha küçüktür. Yazarlar çalismalarinda gerekli olan çok küçük enerji üzerine konusmaktalar. Beyin aktivitesini etkilemek için gereken hiz, enerji seviyesi ve dalgalar formu kombinasyonundan olusur. Son yirmi yilda ve özellikle son birkaç yildaki gelismeler çok büyük ilerlemeler sunmaktadir.

Arastirmalar, uluslararasi olarak, dis elektromanyetik alanlar tarafindan beynin kolayca yönlendirilebilecegini veya durumlari degistirmek için etkilenebilecegini buldu. Bu buluslar hem bilim insanlari hem de siradan insanlar için yeni araçlar tedarik etti. Yeni araçlar elektrikli “cranial” kafaya iliskin uyari aletlerini, ses sistemlerini, isikli uyan sistemlerini ve diger birçok beyin yönlendirme ve geri tepki (destek yanki) cihazlarini içermektedir. Teknolojik ilerlemeler ayrica, insanlarin kendi beyin aktivitelerinin yararli sonuçlar için nasil kontrol ve manipüle edilecegini ögrenmelerine izin veren özel kontrol ve gözetim araçlarina eklendi. Raporlar digerlerinin yaninda gevsemeyi, agri kontrolünü, ögrenme hizini ve hafizanin gelistirilmesini içermektedir.

Hutchison’m en son çalismasi henüz birlestirilen düsünce teknolojilerinin son tanimlarini sagliyor. Onun son kitabi “büyük beyin gücü”, okuyucularini çok hizli degisen (o kadar ki bilimin uy-gulamalardan daha hizli gelistiginin farkedildigi) alana ulastiriyor. Sinir sistemi bozukluklarinin düzeltilmesi, dikkat daginikligi ve çocuklardaki hiperaktif bozukluklarin düzeltilmesi, diger seyler arasinda ilaç ve alkole bagli bozukluklarin düzeltilmesi konusundaki son durum tartisiliyor. Bu tip elektrotip, bu tibbi arastirmalarin en ilginç alanlarini olusturur.

Son yillarda arastirmalar tibbi ve psikolojik uygulamalarin sasirtici olumlu sonuçlarina dogru genislemistir. Bu sonuçlarin bazilari Amerikan Hava Kuvvetleri tarafindan fark edildi. Ne yazik ki askeri çalismalar bu teknolojiyi insanlik yararina kullanmaktan çok silah sistemlerinde kullanma yönünde devam etmektedir.

Flanagan’m nörofonu

Amerikanin en yetenekli mucitlerinden Dr. Patrick Flanagan, 1962?de tibbin degisecegini öngörmüstü. “Bir gün tibbi pratigin tüm konsepti elektronik tarafindan degistirilecek. însanlar ilaç-tan ziyade elektronik olarak tedavi edilecek.” diyen Dr. Flanagan, o zamanlarda muhtemelen hâlâ en gelismis beyin yönlendirme araci olarak kabul edilen “Neurophone”u (elektronik telepati makinesi) kesfetmisti.

Flanagan son söylesisinde, HAARP’in sadece dünyanin en büyük ionosferik isiticisi degil, ayni zamanda tasavvur edilmis en büyük beyin yönlendirme cihazi oldugunu not etmektedir. HAARP kayitlarina göre, cihaza son sekli verildiginde (cihaz tüm bölgesel topluluklari etkilemeye yetecek düzey-de enerjiye sahip birçok dalga formu kullanir), VLF ve ELP dalgalarini gön-derebilecek.

Dr. R. 0. Becker 60?lann basinda ELF tasimak için DC akiminin üstüne sinyal ekleyerek ELP deneyleri yapti. Becker bu konsepti bir ELF kullanarak test etti, 1-10 Hertz (pulses per second) sinyal insanlar üzerinde, test subjeleri arasinda yükselen bilinç kaybi sonucu-nu verdi. Sonuçlar ELF’nin yani insanin beyin fonksiyonlarim en çok etkileyen frekanslarin, disardan çok derin sonuçlarla manipüle edilebilir oldugunu gösterdi.

1958?de Dr. Patrick Flanagan, 14 yasindayken nörofonu icat etti. Bu ona zamanimizin en parlak mucitlerinden biri unvanini kazandirdi. Nörofon cihazi, sesi (kelimeler ve müzik gibi) elektrik uyansina (impulse), hem de bunu vücut üzerindeki herhangi bir noktadan direk olarak kulak ve bütün duyma mekanizmasini büsbütün baypas edip beyne transfer ederek, dönüstürebilir. Arastirmacilar teknolojiyi tartisirken, alti yildan fazla bir süredir “Birlesik Devletler Patent Ofisi” cihaz için patent vermeyi reddetmektedir. Sonuçta hükümet nörofonun asla çalismayacagim açikladi ve patenti reddetti. Bundan sonra Flanagan ve avukati, çalisan cihazi inceleyicisine göstermek amaciyla alet modeliyle Washington DC’ye gittiler. inceleyici ikiliye sagir olan isçilerinden biri üzerinde kullanilip olumlu sonuç alindigi takdirde cihaz için patenti tekrar açacagini ifade etti. Alet denendi, sagir isçi gönderilen sesi duydu ve patent onaylandi.

Dr. Flanagan daha sonra Tafts Üniversitesi’ne çatismak üzere gitti. Burada nörofonun bir sonraki arastirma kademesini geçme amaciyla çalisti. Deniz Kuvvetleri için insan ile yunus ko-nusmasi üzerine çalismaya basladi. Bu arastirma 3 boyutlu (3-D) holografik ses sisteminin gelisme-sine olanak sagladi. Bu sistemin özü bir sesin uzayda herhangi bir yere yerlestirilmesi ve bir dinleyicinin bu sesi fark edebilmesine dayanir.

ilave çalismalar dijital nörofonun gelismesine büyük olanak sagladi. Cihazin önemini kesfeden ABD Savunma îstihbarat Ajansi (DIA) acil olarak onu ulusal güvenlik maddesi olarak gizlilik altina akli. Dr. Flanagan yeni çalismalar yapmaktan ve teknolojisi hakkinda konusmaktan 4 yil boyunca men edildi. Güvenlik gerekçesi sonunda kaldirildiktan ve ilk nörofonun icadindan 20 yil sonra Dr. FIanagan sinirli olarak Mark XI ve Thinkman Model 50 ürete-bilme asamasina geldi ve bunlar ögrenme aletleri olarak kullanildi çünkü ilkel örneklerdi.

0 yillardan itibaren Flanagan periyodik olarak yeni konsept üzerinde çalisti ve nörofonik teknoloji için gelismeler dizayn etti. Bu cihazin gelismis sekilleri, bilgisayar beyin etkilesimi cihazlari olarak kullanilabilir. Büyük miktarlarda düzgün olarak formatlanmis enformasyonun uzun dönem hafizaya transfer edilmesi fikri egitimde devrim niteliginde bir gelismedir.

Nörofon simdiye kadar gelistirilmis en güçlü beyin yönlendirme aletlerinden biridir. Flanagan son yillarda, diger iletim modelleri üzerine vurgu ile, bu teknolojiler üzerine çalismaya devam etti. DIA’nin nörofona ilgisi vardi. Onu gelistirmek için çalismaya devam ettiler. Patrick ve Crystel Flanagan HAARP projesinin, bu radyo transmiterinin veya ionosferik isiticinin, kablosuz bir nörofon olarak kullanilabilmesinin mümkün oldugunu söylüyorlar. Bu kullanimin hangi imkanlara sahip oldugu ise çok açik.

“Real Time Brain Biofeedback” (Ayni Anda Beyin Destek Yankisi) beyin arastirmalarinda baska bir alan. Bu alan, düsünce kontrolünün elde edilmesinde yeni yaklasimlar sunuyor. interaktif beyin teknolojileri ile simdi beyin dalgalarini “gerçek zaman temelinde görmek mümkün, böylece bu aletleri kullanan bireyler bir kimse düsünürken beyin dalgalarinin grafiksel olarak neye benzedigini bilgisayar ekraninda görebilirler. Hükümetler bu teknolojilerle tehlike olarak gördükleri kalabaliklari kontrol altinda tutmak için ilgileniyorlar.

HAARP’in kontrat dokümanlarinda ve planlama kayitlarinda açiklanan olanaklarin, yazarlar tarafindan toplanan Hava Kuvvetleri materyallerinin teshiriyle birlikte dikkatlice yeniden gözden geçirilmesinden sonra, elektromanyetik dalgalarin düsünce kontrolü için sundugu imkanlar apaçik ortaya çikti. HAARP iletim (transmiting) sistemi, dikkatsizce veya kasten zihinsel fonksiyonlari degistirmek için kullanilabilir.

Dr. Delgado 1952?den beri insan beynini arastiriyor ve sonuçlarini yayimliyor. Çalismalari düsünce kontrolü üzerinde odakli. Onun ilk çalismalari bizim insan beynini anlamamiza öncülük etti. Çalismalarini 1969 yilinda yazdigi Physical Control of the Minâ: Toward a Psychocivilized Society (Düsüncenin Fi-ziksel Kontrolü: Psikomedeni Bir Toplum doilu a,dU Idtabuida. özetledi Bu erken çalisma temelde hayvanlarin arastirilmasiydi ve hayvanlarin beynine elektrod sokmayi içeriyordu. Subjesinin beyninde elektrik akimi imal ederek davranisi manipüle edebilecegini buldu. Delgado, uykudan yüksek heyecanli bilinç durumlarina kadar bir dizi etki yaratabilecegini kesfetti. Daha sonraki çalismalari kablosuz olarak yapildi. Düsünce manipülasyonu etkisini belirli bir uzakliktan, herhangi bir fiziksel kontak veya manipüle edilen canli üzerinde araç olmadan aktivite etti. Delgado, frekansi veya kobay üzerindeki dalga formunu degistirerek, onlarin düsünmelerini ve duygusal durumlarini tamamen degistirebilecegini buldu. Ayni zamanda hükümet tarafindan kötüye kullanma olanaklari açilirken, Delgado’nun çalismalari diger pek çok arastirmaci için temel oldu.

Delgado’nun arastirmasi 1969?da CIA/OR için-çalisan Dr. Gottlieb tarafindan, bu teknolojinin mümkün kullanimlarini ararken, yeniden degerlendirildi. O zamanlarda çalismanin hâlâ ham olmasiyla birilikte, CIA Delgado’nun görüsünü psikomedeni bir topluma izin verecek teknikler açisindan paylasiyordu.

Bu süre içinde Tulana Üniversitesi’nden bir nöroloji operatörü olan Dr. Heath bu ihtimali, beyinde elektriksel tahrik (ESB) çalismasiyla gerçege yakin hale getirdi. ESB insanda zevkli ve kor-kutucu halüsünasyonlar yaratabiliyordu.

CIA’nm düsünce kontrolüyle ilgilenmesi Kore Savasi ile baslamisti. CIA bu alanda çesitli fiyaskolarla sonuçlanan arastirmalara basladi. Bunlarin bazilari üstü örtülmüs skandallardir: Kanadali vatandaslarin izinleri olamadan zihinsel olarak manipüle edilmeye çalisilmalari, binlerce üniversite ögrencisi ve askeri personel üzerinde LSD denemeleri gibi.

Delgado’nun kablosuz etkileri, CIA’nm agzini sulandiran bir düsünce oldu. Delgado hayvanlarin belirli bir elektromanyetik alanin içine konup sonra herhangi bir fiziksel kontak olmadan manipüle edilebilecegini kesfetti. Bu teknolojiler baska arastirmacilar tarafindan fark edildi ve çok hizli bir gelisme yasandi.

HAARP program menajeri J. Heckscher, HAARP içinde kullanilan frekanslarini ve enerjilerin kontrol edilebilir oldugunu ve bazi uygulamalarda 1-20 Hertz dizisinde titrestirilecegini söylüyor. Bu da HAARP’in düsünce kontrolü amaciyla kullanilabilecegini gösteriyor.

HAARP sistemi çok büyük kontrol edilebilir bir elektromanyetik alan yaratiyor ki bu, Delgado’nun EMF’si ile karsilastirilabilir. Bir nokta disinda: HAARP sadece bir odayi doldurmuyor, potansiyel olarak büyük bir bölgeyi hatta bir yarimküreyi doldurmasi mümkün. Temelde HAARP transmiteri bu uygula-mada dünyaninkiyle (ki Dr Dolego’inin kablosuz deneylerinde ihtiyaç olunandan 50 kat daha fazladir) ayni düzeyde enerjiyi disariya yayiyor. Bunun anlami eger HAARP dogru frekansa getirilirse, sadece dogru dalga formlarini kullanarak, zihinsel ayirma, bir bölgenin tamaminda kasten veya radyo frekans iletiminin yan etkisi olarak olusturulabilir.

Sonuç

Basta Dr. Nick Begich ve Jeane Man-ning’in arastirmalari olmak üzere tüm arastirmacilarin çalismalari, HAARP’m pek de masum bir girisim olmadiginin isaretlerini veriyorlar. Bu görüslere göre HAARP tamamlandigi zaman ABD’nin elindeki olanaklar sunlar:

– Atmosferi manipüle etmek ve modifikasyon saglamak,

– Askeri ve güçlü bir silaha sahip olmak,

– Genis kitlelerin düsüncelerinin ve ruhsal durumlarinin kontrol edilmesini saglamak,

– Kendi komünikasyon sistemini gelistirip, istenilen ülkelerin sistemlerini çökertmek.

ABD’nin kirli sicili; bilimi, teknolojiyi ve bilim insanlarini nasil kullana geldigi düsünülürse ve ortaya konan deliller göz önünde tutulursa yapilmak istenenlerin bunlar olmadigini söylemek çok zor.

İLGİLİ VİDEOLAR

KAYNAK :

http://www.teknotrik.com/haarp-teknolojisi-ve-van-depremi.html?utm_source=Teknotrik&utm_medium=Celilcan&utm_campaign=Teknotrik

[status draft]

ARAP ÜLKELERİ DOSYASI : Fas ve Tunus’un Dış Politikalarının Belirleyicileri


[status draft]

Fas ve Tunus’un D Politikalarnn Belirleyicileri.pdf

İRAN DOSYASI : SURİYE’DE ÖLDÜRÜLEN Şİİ MİLİTANLARDA CENNET PASAPORTLARI !


İRAN ANALİZ / Suriyeli direnişçilerin ülkede masum halkı katlederken öldürülen İranlı ve Iraklı Şii militanların üzerinden cennete gidiş pasaportları bulunduğu kaydedilid. İnanılması güç bu durumun aynısı Velayeti Fakih rejimini ihraç etme hırsıyla Humeyni rejiminin ısrarla sürdürdüğü İran-Irak savaşı boyunca yaşanmıştı. Dogmalarla zihinleri yıkanan Şiilere öldüklerinde direk cennete gideceklerine dair anahtarlar ve çeşitli materyaller verilmişti. Şimdi aynı durum yine tekrarlanıyor ve Suriye’de Esed terör rejiminin yanında savaşıp masumları katleden Şii militanlara cennete gidiş pasaportları dağıtılıyor.

Dağıtılan bu cennete gidiş pasaportlarının Şii militanlara bir nevi psikolojik destek amaçlı yapıldığına dikkat çekiliyor. Dağıtılan bu tür saçma ve akıllara durgunluk verecek şeylerin Şiiler tarafından kabul görmesi ise dogmalar ve batıl inançlarla örülü bir inanç olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda Suriye’deki Beşşar Esed rejimi ve destekçisi İran rejiminin manevi olarak çöktüğünün bir delili olarak görülüyor bu durum. Çünkü askeri olarak scud füzesi dahil her tür silahlı denemesine rağmen Esed terör rejimi Suriye’de her gün ağır kayıplar vermeyi sürdürüyor, kaybettiği hiçbir yeri tekrar alamıyor.

Asıl komik olan ise Suriye halkını katlederken öldürülen Şii militanlardan çıkan bu pasaportlarla ilgili olarak dezenformasyon uzmanı Esed medyasının suçlamada bulunması! Sözde Suriye’deki mücahitler bu pasaportları kullanmaktaydı! Benzer bir şekilde Hizbullah örgütüne yakın Şii Gassan el-Cido yönetimindeki fanatik mezhepçi el-Meyadin adlı uydu kanalında da Suriyeli direnişçileri ve mücahitleri karalayan yoğun propaganda yayımları yapılıyor. Bir komediye imza atan kanal, mut’a denilen İslam dışı zinayı helal olarak gören Şiilerin bu çirkin eylemlerini Suriyeli mücahitlere iftira aracı olarak kullanması. Öyle ki sözde Suriyeli erkek mücahitler eşlerini diğer mücahitlere cihad meydanında vermekte, dahası geçici evlilikler yapılmaktaydı! Şiddetli bir şekilde bu hayali ve uyduruk iddiaya sarılıp Suriye direnişine saldıran el-Meyadin kanalı ve İran-Şii uzantısı oluşumların hayatlarında helal olarak kabul edip uyguladıkları çirkin zina eylemi “mut’ayı” ise takiyye icabı şimdilik arka plana atmaları ahlaki yozlaşmanın en iyi örneği olarak değerlendiriliyor.

Humeyni’ye veya Hamaney’e veya Şia akidesine sadakatle bağlı Şiilerin cennete gidişini garanti altına alan bu pasaportlar sadece Suriye’de öldürülen militanlarda bulunmuyor. Yemenli kaynaklar da ülkenin kuzeyindeki Saa’da bölgesinde 12 İmamcı (Caferi) Husi terör örgütü mensuplarında da bu tür pasaportların bulunduğu gerçeğine dikkat çekiyor.

Tarihçiler ise bu gibi cennete gidiş pasaportlarının sadece İran-Irak savaşında ilk olarak Humeyni tarafından basılmadığına değiniyor. Zira Müslümanlara karşı katliam yapan fanatik Hristiyanlar için de papazlar ve din adamları cennete gideceklerine dair garantiler vermekteydi. Yine Papa X. Leon Kilise inşası için para karşılığı cennetten parsalar satmaktaydı. Yine Londra’daki bir mezhep, para karşılığı müntesiplerine cennete giriş belgeleri satmaktaydı.

Irak savaşında Humeyni Şii gençleri savaşa girmeye teşvik etmek için, ölenlerin cennete gideceğine dair din adamları aracılığıyla telkinlerde bulunmakta, gençlerin beyinleri yıkanmakta ve bunlara cennete girmeleri için anahtarlar verilmekteydi. Ölünceye kadar bu anahtarları saklamaları ta ki ölünce cennetteki saraylarına girip açmaları gibi akıl dışı şeyler söylemekteydi. Bu uğurda milyonlarca masum İranlı gencin hayatını boşu boşuna feda ettiği biliniyor.

[status draft]

KARİKATÜR : Kız var mı kız ? :)))))


[status draft]

MİZAH : İşemede son trendler :)))))))))


[status draft]

TEKNİK TAKİP DOSYASI /// METİN FEYZİOĞLU : “7 MİLYON KİŞİNİN TELEFONU DİNLENİYOR ! S İMİTÇİLER DAHİL !”


İki yılda bir yapılan “Ankara Barosu Uluslararası Hukuk Kurultayı 2012” Baro Başkanı Av. Metin Feyzioğlu’nun açış konuşmasıyla başladı. Feyzioğlu, “Türkiye’de Yasama, Yürütme, Yargı’nın yanına 4.cü bir güç daha eklenmiştir: Özel yetkili savcılar!” dedi.

Baro Başkanı Metin Feyzioğlu konuşmasına, “Türk toplumuna askeri darbeler büyük zarar verdi. Sivil toplum kuruluşları bu darbelerle her seferinde büyük yara aldı. 1980 darbesinde siyasi partiler kapatıldı, toplumun zar zor oluşturduğu siyasi kültür silindi.(…) Üniversiteler YÖK aracılığıyla siyasal iktidara bağımlı kılındı, yargı HSYK eliyle siyasal iktidarın etkisine açık hale getirildi.” diye başladı.

“Dört yılda bir sandığa gidiyoruz diye demokratik bir düzen içinde yaşadığımızı sanmak tam bir hayal değil mi?” diye devam eden Feyzioğlu demokrasimiz ve hukuk düzenimiz açısından önemli sorunlara değindi:

“Bu ülkede insanlar haklı bir paranoya yaşıyor. Neredeyse simitçiler, çaycılar bile telefonunun dinlendiğinden şüpheleniyor. ‘Yargıya güvenelim’ ya da “Bu korkuları birileri maksatlı olarak yayıyor’ diyerek geçiştirmeyle topluma güven duygusu açıklanamaz. Bugün resmi rakamlara göre 70 binin üzerinde kişinin telefonu dinleniyor. Herkesin 3 ay içinde yaklaşık 100 farklı kişiyle konuştuğunu düşünürseniz 7 milyon kişinin telefonu dinleniyor. Bu da ülkenin 7/1’ine denk geliyor. Gayrıresmi dinlemeleri hesaplamanın bile imkanı yok.”

“Türkiye’de iddia ediyorum tutuklamaların % 99’u evrensel hukuk standartlarına aykırıdır. Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi, Anayasamız ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun emredici hükümlerine rağmen tutuklama kararlarında gerekçe yer almamaktadır. Tutuklanan kişi, kararda gerekçe yazmazsa niçin tutuklandığını nereden bilecek ve nasıl savunma yapacak? (…)”

Feyzioğlu, “Bugün özel görevli ağır ceza mahkemeleri adıyla devlet güvenlik mahkemeleri aynen devam ediyor. Bir mahkeme bireye karşı devleti korumak amacıyla kurulamaz. Devleti veya iktidarı korumak amaçlı kurulan mahkemeler orta çağın engizisyon mahkemelerinin devamıdır. Demokrasi ya vardır ya yoktur. Ortası olamaz. Bugün yaşadığımız bir demokrasi illüzyonudur. (…) Demokrasinin korunması için orduya güvenmek kadar anlamsız bir şey olamaz. Bünyesinde demokrasi olmayan bir kuruma demokrasi emanet edilemez. Demokrasinin koruyucusu sivil toplum ve siyasi partilerdir.” dedi.

14 Ocak günü sona erecek kurultaya ilgi büyük, salonlar tıklım tıklım. İlk gün düzenlenen panele, Av. Metin Bostancıoğlu, Atilla Kart, Yekta Güngör Özden, Erdoğan Teziç ve Fikret Bila katıldı. Meslektaşımız Bila, “Türk basınının durumunu konuşma istiyorum” diyerek başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü: “Yasama ve yürütmenin yargı denetimine tabi olmasını başarmak için o topmumda demokrasi kültürünün yerleşmiş olması gerekiyor. Bunu da halkın doğru haber almasını sağlayan basın yapar. Bireyin karar alma süreçlerine özgürce katılımı ancak özgür bireyle mümkündür. Katılımcı demokrasimize basın ne yazık ki katkıda bulunamıyor. Basın organlarının sahiplerinin ticari ilişkileri bunu engelliyor. Yerli yabancı sermaye grupları girdi basın alanına. Diğer alanların çıkar gruplarıyla rekabet eden bir basın sahibi basın özgürlüğünü engelliyor. Özellikle yerel basın tümüyle hükümetin denetimi ve etkisi altında var olmaya çalışıyor. Basının önce ekonomik olarak özgür olması gerekiyor. Ne yazık ki ülkemiz basınında büyük oranda durum budur.”

Dört gün boyunca sürecek panel ve çalıştaylar "İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukuk Devleti", "Temel Hak ve Özgürlükler – Hukuk Devleti", "Yargı Bağımsızlığı ve Hukuk Devleti", "Hak Arama Özgürlüğü ve Hukuk Devleti", "Sosyal Devletin Gerçekleşmesinde Adalete Erişim" ana konularında yapılıyor.

Balgat’da TBB’nin Av. Özdemir Özok Kongre Merkezi’nde süren kurultayın programına şu siteden ulaşılabilir: http://www.hukukkurultayi.com

Ahmet Yıldız

Odatv.com

[status draft]

CIA DOSYASI /// CIA İSTASYON ŞEFİ GRAHAM FULLER ŞÖYLE DEMİŞTİ : ILIMLI İSLÂM VE KEMALİZM Y OK EDİLMELİDİR !!!


[status draft]

BOP DOSYASI /// VİDEO : Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan


VİDEO LİNK :

[status draft]

BOP DOSYASI /// VİDEO : Turhan Çömez : Büyük Ortadoğu Projesi nedir ?


VİDEO LİNK :

[status draft]

BOP DOSYASI /// VİDEO : BOP NEDİR ? ( Büyük Ortadoğu Projesi Nedir ? )


VİDEO LİNK :

[status draft]

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.