Aylık arşivler: Haziran 2016

ADLİYE & YARGI & HUKUK DOSYASI : Yeni Anayasada Yüksek Yargı


Yeni Anayasada Yksek Yarg.pdf

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Önce İsrail, Sonra Rusya : Neler Oluyor ?


Bu anlaşma bu yönüyle Erdoğan düşmanlarına da bir mesajdır esasında. Alıp almayacaklarını göreceğiz.

Haftaya hareketli başladık. Önce Türkiye’nin önemli bir diplomatik başarısı gündeme geldi. İsrail’le normalleşme anlaşmasına varıldığı duyuruldu. Ardından Türkiye kayda değer bir başka diplomasi atağı yaptı. Rusya’yla ilişkilerimizi düzeltmeye dönük önemli bir adım atıldı.

***

Önce İsrail’le varılan anlaşmaya değinelim. Bu anlaşma uzun uğraşların ürünü. Türkiye, hem şartlarını büyük oranda karşı tarafa kabul ettirmiş oldu hem de Gazze’deki insanlık dramına ve Filistin davasına müdahil olma imkânını yeniden kazanmış oldu. Türkiye bölgeye hem insani yardım malzemesi ulaştıracak, hem de altyapı yatırımları yapacak. 14 ton yardım malzemesini ihtiva eden ilk gemi cuma günü Gazze’ye doğru yola çıkmış olacak.

2 milyona yakın insan 360 bin metrekarelik bir alanda ağır şartlarda, büyük yoksunluklar içinde yaşıyor. Evet, Gazzeliler bir nebze de olsa nefes alabilmek adına oluşan bu imkândan, bu imkânı sağlayan normalleşme anlaşmasından memnunlar. Aksi yöndeki bütün tezvirata rağmen, Türkiye’nin bu süreci Filistin’deki başlıca iki siyasi aktörle, El Fetih ve Hamas’la görüşerek yürüttü. Öyle ki her ikisi de bu anlaşma sonrasında Türkiye’ye teşekkür etti.

Altını çizerek söylemekte yarar var. Bu bir normalleşme anlaşması. Bir pakt, yahut uluslararası bir birlik kurma sözleşmesi falan değil. Türkiye her şeyden önce yaşadığı şu istikrarsız coğrafyadaki güvenlik tehditlerini minimize etmeye çalışıyor. Aynı zamanda enerji arzını çeşitlendirmeye, ticaret kapasitesini artırmaya, ekonomisini büyütmeye gayret ediyor. Türkiye bu anlaşmayla Ortadoğu’daki dengelerin alt üst olduğu şu zaman diliminde İsrail’in karşısında yer almasını engellemiş oluyor.

***

Bu anlaşmadan memnun olmayanlar olabilir. Nitekim ben üç çeşit memnuniyetsiz saydım. Memnuniyetsizlerin bir kısmı meseleye özcü bir İsrail düşmanlığıyla yaklaşıyor. Bu anlaşmayla İsrail’in "meşrulaştırıldığı" söyleniyor.

Bir diğer memnuniyetsiz grup ise anlaşmanın İsrail’in lehine, Türkiye’nin aleyhine olduğunu iddia ediyor. Hatta ve hatta bu anlaşmayla Gazze ablukasının Türkiye tarafından tanındığını öne sürüyor. Bu iki grubun argümanlarına süreç içinde cevap veririz.

Fakat bir üçüncü kesim var ki onlar tam bir fiyasko. Evet, Türkiye’nin gayrı milli muhalefetinden bahsediyorum. Onlar da İsrail’le bir normalleşme sürecine girilmesinden fevkalade rahatsızlar. Zira İsrail’le çatışan bir Türkiye onlar için geniş bir manevra alanı demekti. R. Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde bu anlaşmanın yapılması onları ziyadesiyle mutsuz ediyor. Onlar uzunca süredir Erdoğan’ı "İsrail düşmanı" diye etiketleyip indirme arayışı içindeydiler. Ezberleri şaşmış oldu.

Bu anlaşma bu yönüyle Erdoğan düşmanlarına da bir mesajdır esasında. Alıp almayacaklarını göreceğiz.

***

Bekleneceği üzere bu gayrı milli muhalefet Türkiye’nin Rusya’ya yönelik diplomasi atağına da benzer şekilde yaklaştı. Rus uçağı düşürüldüğünde "Erdoğan işte şimdi yandı" diye bayram edenler, Putin’e "Türkiye’yi değil, AKP’yi cezalandır" diye akıl verenler karşımıza geçmiş "nasıl da özür dilediniz ama" diye şişiniyorlar. Bir kere mektup ortada. Mektupta Cumhurbaşkanı aileye taziyede bulunuyor, "kusura bakmasınlar" diyor. Üzüntü ifadesinin muhatabı aile.

Daha absürt olanı ne biliyor musunuz? Adamlar sanki Türkiye’nin Suriye, Ukrayna ve Kırım konularındaki yaklaşımı değişmiş gibi konuşuyorlar.

Türkiye, bu diplomasi atağıyla ihtilaf içinde olduğu konuları Rusya ile doğrudan müzakere imkânı bulacak. Dahası Rusya’nın uyguladığı ekonomik yaptırımlar ve turizm tehditleri ortadan kalkacak.

Bu da hem devletin, hem milletin faydası demek…

[Sabah, 29 Haziran 2016]

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Türk Dış Politikasında Revizyon


Ne kadar iyi plan yaparsanız yapın tek başına sizin diplomatik manevralarınız meseleleri çözmez. Uluslararası sistemin şartlarına odaklı ve onun içindeki kabiliyetlerinizi sürekli hesap eden bir strateji geliştirmenizi mecburi kılar.

Zaman zaman ortaya çıkıyor. Dış politikanın gözden geçirilmesi ya da toptan revizyonu meselesi. Bugünlerde çok daha fazla dikkat çeker oldu. Fakat bu söylemelerin çoğu muğlak ve aslında nereye oturduğunu çok bilemediğimiz tartışmalardan ibarettir. Bu çerçevede birkaç sorunun artık açık açık cevaplanmasına ihtiyaç var. Öncelikle Türk dış politikasında bir revizyona ihtiyaç var mı sorusunu cevaplamak gerek. Evetse neden? Hayırsa neden? Yok revizyon gerekli değilse, bu durumu sürdürmenin araçları neler olabilir? Ama gerekliyse, bu değişim ne yönde olmalıdır? Bu sorulara kısaca iki cevap verilebilir. Bir, evet artık Türk dış politikasında bir revizyon hem de acilen gereklidir. İki bu revizyon bir önceki dış politika vizyonunun bütünüyle tersi olmalıdır. Yani dış politika artık somut karşılık alma hedefine oturtulmalıdır. Nüfuz alanının sonuç üretebileceği varsayımını gözden geçirmelidir. Diplomatik etki alanı genişletme çabasından vazgeçmelidir. Dış politikadaki dozu yüksek söylemi bir kenara bırakıp sonuç alıcı eylemler üretilmelidir. Rakip, dost ve düşman tanımlamalarını yeni şartlara göre yeniden yapmalıdır. Türkiye’nin yeni dönemde değişen çevre şartlarına uyum sağlayacak biçimde kendini yeniden ayarlaması gerekir.

Yaklaşık son on beş yılın bir dış politika vizyonu vardı. Bu çerçevede günahıyla sevabıyla bir yol izlendi. Farklı dış politika alanlarında adımlar atıldı. Her ülkeyle kurulan ilişki biçimi bu vizyona göre şekillendi. Erken döneminde çok tartışma konusu olan bu yaklaşıma kimileri merkez ülke dedi kimileri bu vizyonu eksen kaymasıyla suçladı. Kimileri yeni-Osmanlıcılık derken, kimisi komşularla sıfır sorun dedi. Kimileri emperyalist yayılmacılık olarak görürken, kimileri fazla yumuşak buldu. Çok eleştirildi, çok övgü aldı.

ESKİ VİZYON NEDEN TIKANDI?

Fakat geldiğimiz noktada Türk dış politikası bir tıkanmışlık yaşıyor. Avrupa Birliği’nden Suriye’ye kadar birçok alanda daha önce elde ettiği düşünülen başarıların birçoğu kayboldu. Ne oldu da başarılı bulunan bir vizyon bu hale geldi? Olan şuydu. Aslında bu vizyon kendisi bir çeşit patinajdı. Çok çalışan, çok işleyen, fakat aslında ilerleme kaydedemeyen bir yaklaşımdı. Çünkü somut kazançları değil, prestiji ön planda tutuyordu. Somut karşılık aldığı alanlar çok kısıtılıydı. Dış politikada diplomatik etki kazanımı denilen şey en büyük tuzaklardan biridir. Nüfuz artırmak demek güç kazanmak, güvenlik sağlamak veya kazanç üretmek değildir. Aslında nüfuz artırımıyla uzun vadede bunların hepsinin elde edilebileceği düşünülebilir fakat uluslararası ilişkiler uzun vadeli hesaplar yapmak için uygun bir alan değildir. Aksine nüfuz artırımı hem dostları hem düşmanları endişelendirir. Ne rakipleri ikna etmeye yeter, ne de düşmanları zorlamaya. Bir aktör üzerindeki nüfuzunuz yeterli miktarda güçle desteklenmedikçe, ne dostunuzu ne de düşmanınızı etkileyebilirsiniz. Yani aslında başından beri çok üretkenmiş gibi görünen bu vizyon somut kazanç üretmek yerine dost ve düşmanda gereksiz bir endişe üretiyordu.

Buna rağmen erken dönemde işe yarıyor gibi göründü. En azından zararsız gibi düşünüldü. Çünkü bu tür bir reçetenin uygulanabilmesi için uygun bir uluslararası zemin vardı. Daha doğrusu bu tür bir vizyonun üretebileceği pozitif sonuçlar görülmemiş olsa da, negatif sonuçlarını da gizleyebilecek bir uluslarası sistem vardı. Amerikan tek kutuplu sisteminin ve tek taraflılığının yoğun bir biçimde hissedildiği bir dönemde (2003’ten 2010’a kadar) hegemonun sağladığı istikrarın altında bu tür bir dış politika somut sonuçlar almasa da prestij üretmesi bakımından kendi beklentilerini yerine getirebiliyormuş gibi göründü. Türkiye tüm komşularıyla başarılı diplomatik ilişkilere sahipti. Mekik diplomasisinin merkezindeydi. Liderlerimiz bir o ülkeye bir bu ülkeye giderken, dünya liderleri sürekli Türkiye’yi ziyaret ediyordu. Fakat bunların ne kadarının ekonomik ve siyasal zeminde paraya veya güce tahvil edilebildiği ise bir muammadan ibarettir. Bir reklam kampanyası düşünün çok başarılı ancak malın alıcısı yoksa kampanyanın ne kadar başarılı olduğunun bir önemi yoktur. Veya hergün bir ülke lideri Ankara’yı ziyaret edebilir ama eğer o ülkeyle Ankara’nın lehine bir ticaret anlaşması yapılmamışsa, bu ziyaretler hiçbir fayda doğurmaz. Aslında bu tür diplomatik görüşmeler her hangi birşeyin sebebi değil olsa olsa göstergesidir. Yani diplomasi bir ülkeyi güçlendirmez. Sadece varolanın işleyişini kolaylaştırıcı bir işlev görür. Motor yağı gibi mekanizmaların işleyişini kolaylaştırır. İyi bir motor yağı kullanmak zayıf bir motorun beygir gücünü artırmaz. Diplomatik müzakereler tek başına kimseyi ikna etmek için yeterli değildir. İran’ı da ikna edemezsiniz, Suriye’yi de. Günün sonunda İran’ı Amerika etti. Suriye’yi de Rusya.

NASIL BİR YENİ VİZYON?

Şimdilerde bu gerçekle yüzleşiyoruz hepimiz. Uluslararası sistemde yaşanan önemli bir değişim bu dış politika tarzının aslında zayıflıklarını gözümüzün önüne serdi. Prestij üretmenin sonuç üretmek olmadığını bize gösterdi. Yani hem İran ile hem de Amerika ile konuşabilen prestijli bir Türkiye’nin vazgeçilmez olmadığını, Amerika İran ile konuşmaya karar verdiğinde gördük. Hatta İran ile aramızdaki iyi ilişkilerin bile Amerikan-İran gerilimi sayesinde olabildiğini de gördük. Sonra Irak’ta, Libya’da ve diğerlerinde. Ama en çok da Suriye’de. Dönemin Dışişleri Bakanı Davutoğlu Suriye’deki gösteriler başladığında konuşarak Esed’i ikna etmeyi denedi. Halbuki Esed üzerinde nüfuz sahibi olabilirsiniz ama Esed’i iktidarından vazgeçmeye ikna edemezsiniz. Böyle bir şey ancak Esed’i zorlamak ile mümkün olabilirdi.

Dolayısıyla Türk dış politikasında bütüncül bir revizyon gereklidir. Bu revizyon bütünüyle yeni bir vizyona oturmak zorundadır. Bu yeni vizyon “fırsat maliyetlerini” gözden kaçırmamalı ve yapacağı yatırımları somut sonuçlar üretecek şekilde planlamalıdır. Arzularına göre değil, imkanlarına göre hareket etmelidir. Dostuna ve düşmanına ne kadar nüfuz sahibi olduğunu göstermekten çok, onlara tehdit teşkil etmeyeceği imajını vermelidir. O eski ifadeyle tilki gibi kurnaz aslan gibi güçlü olmaya çabalamalıdır. Bu aslında dış politika alanında yüzyıllardır tekrarlanan fakat sürekli unutulan bir ifadedir. Çünkü zaman zaman devletler nüfuz artırımının büyüsüne kapılabilir. Fakat uluslararası sistem bir elek gibidir. Hata yapanı seçer, ayıklar ve cezalandırır. Her devlet zaman zaman bu eleğin altına veya üstüne düşebilir ama önemli olan bu noktadan geri çıkacak feraset ve basireti ortaya koyabilmektir. Yeni şartlar yeni vizyon ve yöntemler gerektir. Türkiye’nin de buna hem cesareti hem de kabiliyeti vardır. Şunu akıldan çıkarmamak gerek. Uluslararası ilişkiler ne dış politikadır ne de diplomasi. Ne kadar iyi plan yaparsanız yapın tek başına sizin diplomatik manevralarınız meseleleri çözmez. Uluslararası sistemin şartlarına odaklı ve onun içindeki kabiliyetlerinizi sürekli hesap eden bir strateji geliştirmenizi mecburi kılar. Uluslararası sistem sizi önce kendinize değil önce çevrenize bakmaya zorlar. Bu çerçevede oluşturulabilecek bir vizyon Türkiye’nin tıkanıklıklarını yönetilebilecek hale getirecektir.

[Yeni Şafak, 28 Haziran 2016]

ARMENIAN ISSUE /// The World This Week : Germany Declares Turkey Guilty of “Armenian Genocide”


The German parliament damns Turkey for conducting genocide against Armenians in 1915, achieving little except strengthening President Erdoğan.

This week, the European Union (EU) officially warned Poland that changes to its constitutional court endanger rule of law; South Carolina became the 17th state in the US to ban abortion starting from the 20th week of pregnancy with no exception for protecting the woman’s health; Uber raised $3.5 billion from Saudi Arabia’s sovereign wealth fund; OPEC failed to agree to limit oil output in Vienna; the European Central Bank (ECB) also met in Vienna to keep interest rates unchanged; and the rhetoric over Brexit ratcheted up with John Major declaring that the British people were being deceitfully misled, among others, by “court jester” Boris Johnson.

As with most weeks during this eventful year, selecting the key developments is not an entirely straightforward one. Yet one development stands out this week because it ties in issues of history, narrative, crime, guilt, atonement, identity, international relations and more in a heady cocktail that promises to leave quite a hangover. On June 2, the Bundestag, the German parliament, almost unanimously voted to declare that the Turkish 1915-16 killings of Armenians was “genocide.”

Turkey is furious. It recalled its ambassador “for consultations over the German parliament’s decision” and declared that Germany had made a historic mistake. German Chancellor Angela Merkel, who was conveniently not in the Bundestag during the time of the vote, tried to soothe frayed Turkish nerves by purring that relations between Turkey and Germany remained “broad and strong.”

In 1961, Edward Hallett Carr delivered the George Macaulay Trevelyan Lectures at the University of Cambridge. These were later published as What is History? a book that has gone on to become a classic. Carr brilliantly pointed out that historians choose a few facts to be historic such as Julius Caesar crossing the Rubicon. Facts are chosen or ignored quite arbitrarily, making history quite a subjective exercise. Yet facts matter and Carr defined history as “a continuous process of interaction between the historian and his facts, an unending dialogue between the present and the past.”

What happened in the German Bundestag this week is less about history and more about identity. Germany is a country that still wallows in guilt. During World War II, the Nazis were responsible for the Holocaust. An estimated 6 million Jews and another 5 million Poles, Slavs, Romanis, communists et al were killed. Europe and Germany see Nazism was an aberrant phenomenon to the story of the Enlightenment. How else could the land of Immanuel Kant, Johann Wolfgang von Goethe and Johann Sebastian Bach end up becoming the land of Adolf Hitler, Hermann Wilhelm Göring and Paul Josef Goebbels?

The truth is that, like most stories, the European story is complicated. The formation of European nation states was a bloody and brutal process. In England, the Puritans were persecuted and fled to North America. In their new land of the free and the home of the brave, they largely exterminated the natives to take over their land and resources. Spain expelled the enlightened Moors of Andalucía. Ferdinand and Isabella got rid of all the Jews in 1492. Spanish conquistadores unleashed an orgy of violence on pagan natives, killing them wantonly, raping their women and robbing them of gold, silver and land.

The idea of “un roi, une foi, une loi” (one king, one faith, one law) was fundamental to the European state formation. Unlike the contemporaneous Ming, Mughal and Ottoman Empires, European nation states were uniform enterprises where one people speaking one language united to forge their common destiny. In the process, they savaged natives of distant lands, fought their neighbors and persecuted their minorities. Even fellow Christians were not safe, as Huguenots found to their horror during the St. Bartholomew’s Day Massacre and les dragonnades.

Once the Turks were beaten back from the gates of Vienna in 1683, European nation states waxed whilst Ottoman Turkey waned. By the end of the 19th century, Turkey was the sick man of Europe. This rambling empire with multiple religious minorities failed to embrace the Industrial Revolution or adopt modern military technology. Yet minorities, even though subordinate, were better off under the Ottomans than European states.

Like the Habsburgs, the Ottomans did not survive World War I. Mustafa Kemal Atatürk led a revolution that beat back the victorious allies and set out to create a European-style nation state. The various territories of the Ottomans had already been whittled away. Now, all the Turks were to be united in a cohesive nation. Roman alphabet, European dress, emancipated women, modern technology and secularism were supposed to yoke Turkey into modernity. Atatürk’s revolution never entirely succeeded. Islam never ceased to be important in a socially conservative land. Ultimately, secularism was guaranteed by the barrel of the gun. The military kept Islam under wraps. In the new post-Cold War zeitgeist, religion reassumed its traditional importance. Astute observers could see the clash between rural Muslim society and cosmopolitan Istanbul coming.

Unsurprisingly, Recep Tayyip Erdoğan became prime minister in 2003 and president in 2014. From day one, he began expanding his powers. Today, Erdoğan is a sultan, albeit an elected one. He has survived protests regarding Gezi Park, accusations of corruption and outrage over the 1,000-room Ak Saray, or the White Palace, which happens to be bigger than the White House or the Kremlin.

Many Turks love Erdoğan for the same reason that Russians love Vladimir Putin. He is proud of his faith and tradition. His wife wears a headscarf in public. Erdoğan stands up to big powers for Turkey. He has leveraged the refugee crisis to extort concessions and cash from Europe in general and Germany in particular. He has exhorted women to have at least three children and has declared a woman’s life to be “incomplete” if she fails to reproduce. For traditional Turks, Erdoğan is a man with the courage of conviction who fights for his beliefs. Erdoğan cares about great power status. He has set out to bury Atatürk and reclaim the legacy of the Ottoman Empire. Therefore, any slur on the Ottoman record is a touch too close to Sultan Erdoğan’s bone. Turkey has long denied that it was responsible for the “genocide” of Armenians. Unsurprisingly, Erdoğan has declared that Turkey was ready to “pay the price” for mass killings of Armenians if, and only if, an “impartial board of historians” find the dying Ottoman Empire guilty. So far, 20 countries have formally recognized genocide against Armenians.

The entire brouhaha over the issue of Armenian genocide raises three key questions.

Philosophically, the first question that begs asking is whether national parliaments ought to be passing laws on terminology of events past. In World War I, Germany was an ally of Turkey and it seems that this law is to mitigate its own Lutheran sense of sin. It ties in with the modern German narrative of deep guilt and public penitence. By voting against Turkey, German politicians are engaging in collective catharsis. It makes them look good and may help them get reelected. But what does passing a resolution or law about terminology regarding a century-old even actually achieve?

The second question is who should be judging the past? Argentina, Belgium, Canada, France, Italy, Russia and Uruguay have recognized the Armenian “genocide” as has Pope Francis. However, no Muslim nation has done so. Even India, a largely Hindu nation, has not dared to. Pope Francis is unlikely to apologize for genocide of natives in Latin America or the Inquisition in Goa. Ethnicity and religion still matter. Unfortunately, when nations use charged words like genocide they exacerbate ethnic and religious divides. For once, Erdoğan is right. Whether the Armenian killings are genocide is best left to historians not parliamentarians.

Third, who judges whom, and how far back in the past do we go? Former British colonies could pass laws condemning or terming events of two centuries ago. When the British East India Company took over the eastern part of the Indian subcontinent in 1757, a third of the population died within 16 years. Yet no country, including India, has termed this death of an estimated 10 million people genocide. If the fashion of digging up dead ghosts of the past catches on, then finger pointing will the name of the game. Politicians in South Africa who are failing their electorates might pass one resolution after another to manipulate public emotion and prey on outrage instead of rolling up their sleeves and getting things done.

In a turbulent world, there is already a strong resentment against injustices, real and imagined. Many Turks see this act of Germany as betrayal of an ally that lost everything as a result of going to war. Despite hurt feelings, not much will change. Both the Germans and the Turks need each other. After the huffing and puffing will come the kissing and making up. More pertinently, the German Bundestag has hurt Turkish pride and will end up helping Erdoğan to become more of a sultan.

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI /// ÖZGÜR BOLAT : Yeni dünya düzeni insanı nasıl etkiledi ?


Ne yazık ki yeni dünya düzeni bizi bizden aldı.

Öğrenmenin yerini not,

Keşfetmenin yerini ödev,

Eğitimin yerini diploma,

Bilgeliğin yerini bilgi,

Okumanın yerini okul,

Düşünmenin yerini bilmek,

Oyunun yerini oyuncak,

Oynamanın yerini yarışmak,

Sosyalleşmenin yerini televizyon,

Yuvanın yerini ev,

İyiliğin yerini yardım,

İlişkinin yerini ‘network’,

Hareketin yerini spor,

Deneyimin yerini fotoğraf,

Sohbetin yerini ‘chat’,

Etkinin yerini güç,

Gelişimin yerini başarmak,

Başarının yerini kazanmak,

Birlikteliğin yerini evlilik,

Sevgilinin yerini eş,

Toplumsal gelişimin yerini kişisel gelişim,

Dayanışmanın yerini ortaklık,

Kadının yerini bayan,

Geçmişin yerini tarih,

Liderin yerini yönetici,

Siyasetin yerini politika,

Zamanın yerini saat

Baharın yerini çiçekçi,

Algının yerini yargı,

Dinlenmenin yerini tatil,

Cinselliğin yerini seks,

Tenin yerini beden,

Çalışmanın yerini görev,

Keyfin yerini bağımlılık,

Dönüşümün yerini değişim,

Rengin yerini boya,

Sanatın yerini popüler kültür,

Sevinmenin yerini yenmek,

Sevginin yerini hediye,

Kokunun yerini parfüm aldı.

Kısacası, Atatürk Havalimanı’ndaki hain terör saldırısı bir kez daha gösterdi ki yeni dünya düzeni insanı kendinden aldı, kör kuyulara attı.

Acımız dipsiz.

https://www.instagram.com/dr.ozgurbolat/

https://twitter.com/ozgurbolat

MİZAH : AKP’Lİ OLMAK NE GÜZEL GARDAŞ :)))))))


KARİKATÜR : MEZUNİYET :))))))))


IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Ali Baykan : “Büyük Fotoğrafı Görmeniz İçin”


IŞİD’in adını ilk duyduğumuzda 900 kişilik bir ana kuvveti Musul’a doğru ilerliyordu. Bu haber duyulduğunda Musul’da bulunan bütün halk ve bütün yabancı misyonlar hatta Irak ordusunun askerleri dahi, hem de ağır silahlarını dahi bırakarak, alelacele Musul’u terk etme telaşında idiler.

Bir tek Türk Konsolosluğu’na “Boşaltmayın” emri verilmişti.

Neden ?

Çünkü Türkiye’yi yöneten irade IŞİD’in Türk misyonuna bir saldırı yapmayacağı düşüncesindeydi. Bu düşüncenin haklı bir tabanı vardı. Esad’a karşı savaşan ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) bünyesindeki El Nusra’ya silah ve mühimmat taşıyan Türk tırları işte bu El Nusra bünyesinden fışkıran radikal İslamcı IŞİD’in palazlanmasına imkan sağlayan askeri mühimmatın birincil kaynağı idi. Tayyip kulağına fısıldananlara inanıp yeni tasarlanan BOP coğrafyasında etkili bir aktör olacağı belli olan IŞİD’i sözünü sayan, kendi projelerine de taşeronluk yapacak, yönlendirebileceği bir silahlı güç olarak görüyordu. Taşlar yeniden dizilirken, ganimetler paylaşılırken Tayyip de IŞİD üzerinden pastadaki payını büyütecekti.

Bu hiç olmadı denemez, neticede IŞİD’in el koyduğu kuyulardaki ve rafinerilerdeki ucuz kaçak petrolü kıyıya taşıyan Tanker kamyonların içinde büyük filo “dünür” Çalık’ın idi. Kıyıdan İsrail’e aktaran da oğul Burak’ın ve Bilâl’in tanker gemileri idi. Kazanç o kadar büyüktü ki, her iki seferden sonra filoya yeni bir gemi ekleniyordu..

Ta ki, “pastada benim de payım olmalı” diye Suriye’ye Esad üzerinden çöreklenen Rusya’nın, IŞİD’in el koyduğu bir rafineriyi ve dolum kuyruğu bekleyen tanker filolarını bombalamasına kadar işler iyi gidiyordu. Bombalanarak imha edilen rafineride Çalığın tanker filosu da vardı. Ne olduysa ondan sonra oldu; o güne kadar Hatay sınırımızın Suriye’ye burun yapan köşesini viraj almadan (2 dakikada) geçerek onlarca defa ihlal eden Rus uçakları arada bir nota vererek ikaz edilirken, Çalık’ın filosunun imha edilmesinden sonraki ilk ihlali yapan Rus uçağı (misilleme olarak) düşürüldü..

Dünür damat ekseninde bir ailenin kirli dolarları için Türkiye’nin başına büyük bir çorap örülmüş oldu.. Ardından yaşananlarda faturayı ödeyen Türk devleti ve Türk halkı oldu.. Antalya’yı bırakın bir yana, asıl Laleli öldü. Gümrüksüz ticaret ile Türkiye’nin en büyük ihracat kapısı olan “Bavul ticareti” bıçak gibi kesildi, devasa alacaklar Rusya’da kaldı, devasa firmalar iflas etti, sadece bölge esnafı değil, Türk ekonomisi çok büyük yara aldı. Bu durum ülkenin her tarafında yaşayanların işini düzenini olumsuz etkiledi, hayat standardını düşürdü..

Biraz başa saralım filmi..

IŞİD 900 kişi ile Musul’a yürürken kalkıştan 8 dakika sonra o 900 kişinin üzerine bomba yağdırarak kumlara gömebilecek olan Türk F-16’ları neden havalanmadı. Güzergah çöl, Kandil gibi kayalık ve mağara değil ki saklansınlar IŞİD piyadeleri. Hepsini öldüremedik varsayalım, eş zamanlı havalana skorsky’ler bombardıman bitmeden yüzlerce ‘bordobereli’yi sahaya indirir, nihai temizliği de yapardı..

Neden yapılmadı ? Yapılsaydı Sam Amca’nın senaryosu bozulurdu çünkü.. Kendi de bir ABD taşeronu olan irade bu emri veremezdi elbet..

TERÖR ÖRGÜTLERİ EMPERYALİZMİN TAŞERONUDUR..

IŞİD de Taliban ve El Kaide gibi ABD’nin ürettiği, kendi senaryoları için kullandığı taşeron bir örgüttür. Gece karanlığında bile kızıl ötesi ışınlarla binlerce metre yükseklikten bir tavşanı bile görebilen, her hareketli hedefe güdümlü füzelerle nokta atışı yapabilen uçakların IŞİD’i 3-5 palmiye ağacından başka gölgesi olmayan çöllerde nasıl bulamaz da yok edemez? Böyle bir niyet yok çünkü. IŞİD’in dolaylı ABD desteği ile Türklerden ve Araplardan arındırarak insansızlaştırdığı bölgeleri, daha sonra görünür ABD desteği ile yandaş örgüt PYD işgal ediyor ve “Kürt toprağı” yapıyor. Maksat artık her IQ seviyesinin anlayabileceği kadar görünür oldu. Nihayetinde Türk topraklarından da pay isteyen bir taşeron Kürt Devleti. Aslında o da ahırinde Büyük İsrail’in “Vadedilmiş Topraklar”ı ( Arz-ı mevud) için “Emanetçi”.. Vakit Tamam olduğunda Büyük İsrail ile Büyük Ermenistan’ı Doğu Anadolu’da sınır komşusu yapmaktır hedef..

Ve bu süreç “11 Eylül” ile RESMEN başladı.

Açıkçası, ben de 11 Eylül’ün ABD’nin Ortadoğu’ya askeri müdahalelerine gerekçe olabilsin diye, dünyada kamuoyu oluşturmak üzere, “kendi adamı ile kendi topuğuna sıktırması” olduğuna inananlardanım. Yaygın kanaat de budur zaten.. Kanıtlanamayacak olsa da.

Öyle “Komplo Teorisi” filan demeyin. Biz bunları okuyarak ve yaşayarak büyüdük. Benim yaşımdakiler hatırlar; Yunanistan’daki “Cunta Yönetimi’ni CIA 10 yıl sonra “Evet, biz yaptık” diye açıkladı. Bizdeki “12 Eylül”ü ise daha başladığı günde “Bizim çocuklar” ifadesiyle itiraf ettiler..

Okuyanları azalmasın diye daha yazılabilecek olanları yazmayacağım..

Ama özetle bilinmeli ki, bu gün yaşadığımız musibetlerin birinci müsebbibi Tayyip’in hastalıklı ruh yapısıdır.. Kontrol dışı bir megalomanlık, kuşatılmış iradesi ile Türkiye’yi bir büyük bataklığa sokmuştur.
“Ayı ile yatağa giren tırmalanmış olarak çıkar..”

Tek kurtuluş ümidi, Türk Milleti’nin refleksi olan Ülkücülerin parangalarından kurtulması ve “Milli Devlet, Güçlü İktidar” ile emperyalizme direnmesidir..
Ne mutlu ki tünelin ucunda ışık görünmüştür. Azimle ışığa doğru yürümek zamanıdır..

Ali Baykan

İSRAİL DOSYASI : Mavi Marmara için “bana mı sordunuz” diyen Erdo ğan bakın o gün ne demişti ? (VİDEO)


LİNK : http://odatv.com/mavi-marmara-icin-bana-mi-sordunuz-diyen-erdogan-bakin-o-gun-ne-demisti-2906161200.html

Mavi Marmara için "bana mı sordunuz" diyen Erdoğan bakın o gün ne demişti..

Bugün yaptığı açıklamada Mavi Marmara için "günün başbakanına mı sordunuz" diyen Erdoğan, daha önce Mavi Marmara’yı organize eden İHH için övgüler dizmişti.

Bugün yaptığı açıklamada Mavi Marmara için "günün başbakanına mı sordunuz" diyen Erdoğan, daha önce Mavi Marmara’yı organize eden İHH için övgüler dizmişti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bugünkü konuşmasında İsrail ile 6 yıl sonra gelen anlaşmaya değindi ve Mavi Marmara gemisini hedef aldı. Mavi Marmara saldırısıyla ilgili Erdoğan "Türkiye’den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Biz zaten yardımı yaptık, yapıyoruz. Bunları da yaparken, gövde gösterisi olsun diye mi yapıyoruz? Edebi adabı içinde yaptık yapıyoruz" ifadelerini kullandı.

Peki Erdoğan daha önce ne demişti.

2014 yılında Mavi Marmara Gemisi’ndeki insani yardım organizasyonunu gerçekleştiren İHH İnsani Yardım Vakfı’na sahip çıkan Erdoğan, CHP, HDP ve MHP’nin İHH’ya saldırdığını iddia ederek "Kimdir bu İnsani Yardın Kuruluşu? Mavi Marmara ile Gazzeli bebeklere ilaç götüren, mama götüren, gıda götüren, bunun için de ölümü göze alan bir yardım örgütü" demişti.

İHH’nın birçok ülkeye yardım götürdüğünü hatırlatan Erdoğan, "dünyanın her yerinde masumların, yoksulların bu yardım kuruluşunu görünce yürekleri ferahlıyor." diye konuşmuştu.

VİDEO İÇİN TIKLAYIN:

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=77b6_6cbsYA&feature=youtu.be

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : TEMSİLİ RESİM :)))))


https://i1.wp.com/pbs.twimg.com/media/CmNOiKqXIAEj6r_.jpg:small

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : Terör örgütlerinin istihbarat korkusu


İsrail ile normalleşme mutabakatı imzalayan Türkiye’de terörle mücadele hususunda yeni bir sayfa açılıyor. İki ülke arasındaki istihbarat ‘paylaşımı’ maddesi, terör faaliyetlerinde bulunan FETÖ,PYD ve DAEŞ gibi terör örgütlerini bir hayli tedirgin etmiş durumda.

İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi kapsamında yapılan anlaşmada en çok merak edilen konulardan biri olan ‘İstihbarat paylaşımı’, iki ülkenin hem iç güvenliğini hem de uluslararası ilişkilerini etkileyecek. Eski AB Bakanı ve Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, Türkiye’nin İsrail’den ABD’deki FETÖ, Suriye’deki PYD konusunda istihbarat isterken, karşılığında bu ülkenin korkulu rüyası olan DAEŞ’e yönelik bilgi paylaşımında bulunmasının beklendiğini söyledi.

FETÖ/PDY’ye dair bugün dünyada en çok destek veren iki ülkenin Amerikan Neoconları ve İsrail muhafazakarları olduğunu belirten Prof. Dr. Beril Dedeoğlu, "İki ülke arasındaki bu istihbarat paylaşımı anlaşmasının ardından İsrail’in bu yapı hakkında bilgi paylaşımı yapacağını ya da bu örgütün faaliyetlerine destek vermeye son vereceğini söyleyebiliriz" diye konuştu. İsrail’in ABD içinde çok güçlü istihbaratı olduğunu da belirten Prof. Dedeoğlu, Amerika’daki Türkiye düşmanlarının faaliyetleri konusunda da İsrail’in Türkiye’ye bilgi paylaşımının beklendiğini dile getirdi.. Suriye’nin, kendi güvenlik anlayışı sebebiyle yıllardır Suriye içinde en iyi istihbaratı olan ülkelerden biri olduğuna değinen Prof. Dedeoğlu, Türkiye’nin PKK’nın Suriye kolu olarak tepki gösterdiği PYD konusunda da benzer bilgi paylaşımı yaşanacağına dikkati çekti.

İSRAİL’İN BEKLENTİSİ
Peki ama FETÖ ve PYD konusunda destek verecek olan İsrail, Türkiye’den hangi konuda beklenti içinde olabilir? İsrail’in DAEŞ’in hedefi olması konusundaki korkusuna vurgu yapan Prof. Dedeoğlu, "Başından beri haksızlığa uğrayan Türkiye, Suriye’de kim DAEŞ’li, kim Özgür Suriye Ordusu mensubu ve ne yapıyor, bu konularda çok iyi bir istihbarata sahip" diye konuştu. DAEŞ, bir süre önce hem İsrail içinde hem de ülke dışındaki temsilciliklerine saldırı düzenleyeceğini açıklamıştı. Türkiye ve İsrail arasında Hamas konusunda farklı bakış açısı olduğunu belirten Prof. Dedeoğlu, İsrail’in Türkiye’den Hamas’ın sivil siyasete çekilmesi konusunda ricada bulunabileceğini söyledi.

Türkiye’nin Rusya ve Mısır ile de yakın zamanda ilişkileri normalleştirme sürecine girmesinin beklendiğini ve bunun Avrupa ittifakını etkileyeceğini belirten Prof. Beril Dedeoğlu, "Uluslararası konjonktürde bir kırılma yaşanıyor" dedi.

TÜRKİYE İLE İSRAİL MUTABAKATINDA İMZALAR ATILDI
Türkiye ile İsrail arasında Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine yapılan baskından sonra kopan ilişkiler, geçtiğimiz günlerde tarafların normalleşme görüşmeleriyle yeniden sağlandı. Görüşmeler kapsamındaki mutabakat metni de iki ülke tarafından dün imzalandı. Mutabakata, Türkiye adına Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, İsrail adına ise Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold imza attı. Böylece İsrail’in Türkiye’den resmen özür dilemesi, tazminat ödemesi ve Gazze’ye ambargonun kaldırılması anlaşmayla garanti altına alınmış oldu.

TERÖR DOSYASI /// BURAK COP : İstihbarat zafiyeti mi, daha mı fazlası ?


Çok kişi bu soruları soruyor: Terör katliamları neden engellenemiyor? Saldırganlar niye eyleme geçmeden önce yakalanmıyor? İstihbarat zafiyeti mi var?

Sorular anlamlı. Zira sokağa çıktığınızda hayatta kalmak için medyadaki “Amerikalılar terör riskinden ötürü filanca etkinliği iptal etti” ya da “Alman Başkonsolosluğu yurttaşlarına ortalıkta dolaşmayın mesajı gönderdi” gibi haberleri takip etmeniz, AKP yetkililerinin demeçlerine güvenmenizden daha işlevsel.

Peki nedir masum insanların IŞİD’den çektiği? İktidarın, adını bile söyleyemediği, DEAŞ gibi anlamsız kısaltmalar uydurduğu bu örgüt karşısında devletin istihbarat ve güvenlik güçleri çaresiz mi? Engel olmaya çalışıyorlar da olamıyorlar mı?

Sorunun yanıtını bulmak için biraz hafıza tazeleyelim.

— IŞİD 1 Kasım seçimlerine kadar hep AKP’nin siyasi hasımlarına saldırdı. 2015 yılının Haziran ayında HDP’nin Diyarbakır mitingi; Temmuz’da Suruç’ta Kobane’ye kitap ve oyuncak götürmek üzere toplanan devrimci gençler; Ekim’de CHP’nin, HDP’nin, sosyalist solun, sendika ve kitle örgütlerinin Ankara’daki barış mitingi kana bulandı.

— 10 Ekim Ankara katliamından sonra dönemin başbakanı Davutoğlu sırıtarak “saldırı sonrasında oylarımız artıyor” dedi (muhtemelen ağzından kaçırdı). Katliamdan 2 gün sonra da bir canlı yayında “elimizde intihar eylemi yapabilecek kişilerin listesi var ama eyleme geçmedikçe veya elinizde o eylemin olabileceğine dair bir veri olmadıkça tutuklayamazsınız” demişti.

— Eyleme geçmiş intihar bombacısının en iyi ihtimalle bazı vücut parçalarına ulaşabileceğiniz için Davutoğlu’nun açıklamaları, sosyal medyada RTE/AKP tarafından efsunlanmamış yurttaşlar nezdinde alay konusu oldu. Bu sözler medya tarafından ise büyük oranda sansürlendi.

— Peki Davutoğlu’nun sözlerinin gülünç olmayan kısmı, yani “elinizde o eylemin olabileceğine dair bir veri olmadıkça tutuklayamazsınız” kısmı inandırıcı mıydı? Değildi. Çünkü IŞİD’in yaklaşık bir yıldır yaptığı intihar saldırılarının azmettiricileri ve eylemcileri 2012 yılından beri Emniyet tarafından yakinen takip ediliyordu.

— Suruç katliamından birkaç gün sonra bombacının Emniyet’te “terör şüphelisi” olarak kayıtlı olduğu ortaya çıktı. Bu kişinin Suriye’de eğitim aldığı ve Türkiye’ye yasadışı yollarla girdiği biliniyordu. Saldırganın babası, oğlundan bir süredir haber alamadığı için hem Emniyet’e hem de savcılığa başvurmuş, saldırganın bilgileri böylece UYAP ve GBT kayıtlarına girmişti. Güya “arandığı” süreçte de Kilis ve Antep’te kalmıştı.

— İki gün önce Hürriyet’te yayımlanan haberde ise geçen yıldan beri gerçekleşen katliamların faillerinin 2012 ortasından 2014 başına kadar Emniyet tarafından takip edildiği ortaya çıktı. Bu adamlar yaklaşık 2 yıl boyunca sık sık bir araya gelip paintball oynamışlar, halı saha maçı yapmışlar, ormanlık alanda koşu ve egzersiz yapmışlar, Suriye’de ölen cihatçıların cenaze ve taziyelerine katılmışlardı. Bunların yanı sıra para toplamış, kurban derisi satmış, Güneydoğu illerine gidip örgütlenme çalışmalarında bulunmuşlardı.

— Bu kişiler hakkında kanuni bir kovuşturma yapılmamış, polis de 2014 başında takibi bırakmıştı. 2 yıllık takipte elde edilen bilgi ve fotoğraflarla geçen Mart ayında terör örgütü üyeliğinden dava açıldı. Geçen Mart ayında. Yani iş işten geçtikten sonra.

— Peki Hürriyet’in haberinde denildiği gibi 2014’te polisin takibi sona ermiş miydi? Bu bile başlı başına bir skandal ama öyle görünüyor ki bu bilgi de şüpheli. Çünkü Evrensel gazetesinden Tamer Arda Erşin’in biraz daha eski tarihli (12 Haziran) haberindeki bilgiler doğruysa, IŞİD’lilerin 2014 ve 2015’te aileleriyle iletişim kurmakta kullandıkları telefon hatları da Emniyet tarafından takip edilmişti. Fakat kendilerine yine dokunulmamıştı.

— Polisin takibinin başladığı 2012’de bu şahıslar henüz IŞİD’li değil El Kaideliydi. O dönemde Suriye’deki rejimi devirmek için elinden gelen ne varsa yapan AKP’nin gözünde El Kaideciler cici çocuklardı. Aslında T.Erdoğan için El Kaide hâlâ cici. El Kaide Suriye’de El Nusra adıyla faaliyet gösteriyor ve Erdoğan 24 Şubat ve 21 Haziran’da yaptığı açıklamalarda Nusra’ya sahip çıktı: “El Nusra da DAEŞ’e karşı savaşıyor. Ona niye kötü diyorsunuz? (Batı’ya soruyor – y.n.) El Nusra kötü ama PYD ile YPG iyi (…) Eğer DAİŞ’e karşı olanlar terör örgütü değilse o zaman El Nusra’ya niye terör örgütü diyorsunuz? El Nusra da DAİŞ’e karşı çok ciddi mücadele veriyor”.

— IŞİD 1 Kasım’dan sonra Türkiye’deki katliamlarının hedef kitlesini genişletti. Seçimden önce AKP’nin muhaliflerini katleden örgüt, 2016 başından beri Sultanahmet, Beyoğlu ve son olarak da Atatürk Havalimanı’nda yerli-yabancı masum insanları öldürdü. Bu saldırıları iktidar işine yarayacak eylemler olarak mı görüyor (10 Ekim sonrası Davutoğlu’nun yaklaşımındaki gibi) yoksa samimi bir rahatsızlık mı duyuyor bilemem. Rus Savunma Bakanlığı uçak düşürme vakasından sonra Erdoğan ve ailesinin IŞİD’le yapılan petrol ticaretiyle doğrudan bağlantılı olduğunu, IŞİD petrolünün 3 farklı rota üzerinden Türkiye’ye taşındığını, Kasım ayında bu iş için 16 binden fazla petrol tankerinin sınırı geçtiğini öne sürmüştü. Şurası açık ki Rusya ile yeniden düzeltilmeye başlanan ilişkiler, bu devletten gelecek basıncı da sona erdirecektir.

— Erdoğan 18 Mart’ta Brüksel’de yetkililerin şehir merkezindeki PKK çadırına izin vermesini sert sözlerle eleştirmiş, “Brüksel’de veya AB’nin herhangi bir şehrinde bu bombaların patlamaması için hiçbir sebep yok” demişti. IŞİD 4 gün sonra Brüksel havalimanını kana buladı. Hayat tesadüflerle dolu.

Dönelim baştaki soruya. Ortada istihbarat zafiyeti mi var?

Zafiyet, AKP iktidarının IŞİD’e yaklaşımını tanımlamakta çok hafif kaçan bir kelime.

Sorunun kaynağı, çözümün parçası olamaz. Sokağa çıktığımızda acaba bugün intihar saldırısında ölür müyüz sorusunun zihnimizden çıkması için bu iktidarın defolup gitmesi, yeter-şart değilse de, gerek-şarttır.

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ DOSYASI /// Teslimiyetten kahraman yaratmak : Türk halkının BOP nehrinde yıka nan algı


tuncaytm

İsrail, One Minute ve MİT TIR’ları…

Teslimiyetten kahraman yaratmak: Türk halkının BOP nehrinde yıkanan algısı…

*

İsrail askeri istihbarat şefinin açıklaması malumun ilanıydı: "İsrail, Suriye’deki durumun IŞİD’in yenilmesiyle sona ermesini istemiyor!"

Bu açıklamanın mürekkebi kurumadan Ankara ile Tel Aviv’in "anlaştığı" haberi düştü ajanslara…

İyi de; Türkiye ile İsrail ne zaman "kavga" etmişti?

Bugünü anlamak için "One Minute" çıkışından, Arap Baharı’na, Mavi Marmara baskınından, MİT TIR’larına küçük bir hafıza turu yapmalıyız. Ormana bakarken ağacı fark etmeli, ağaca bakarken ormanı görebilmeliyiz.

Birbiri ile çelişiyormuş gibi görünen bir çok olay, bölgenin dizayn ırmaklarında yıkanıyor,

ve tüm ırmaklar BOP’a akıyordu…

***

2009 yılında Davos’ta dünyanın gözü önünde bir tiyatro yaşandı. İsrailli lider Peres’e Başbakan Erdoğan "siz insanları öldürmeyi iyi bilirsiniz!" diyerek dış politika tarihine "One Minute" olarak geçecek tokadı atıyordu.

İnsanım diyen herkesin eleştirdiği, lanetlediği saldırıları nedeniyle, İsrail’in işittiği bu azar yüreklere su serpmişti.

Erdoğan’ın salondan ayrılışı ise görülmeye değerdi. Hollywood filmlerini aratmayacak bir sahneydi! Üstelik bunu söyleyen, yani Davos’ta yaşanan krizin bir "kurgu" olduğunu iddia eden Erdoğan’ın hocalarından biriydi;

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş… Aynı zamanda AKP’nin kurucularındandı…

Millî Görüş çizgisinin tarlası olan Millî Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) önemli isimlerindendi. Bu birlik Türkiye’de Refah Partisi’nden AKP ye uzanan süreçte sağ siyasetçilerin adeta bir okuluydu…

1970’te Erbakan’ın Millî Nizam Partisi’ne katıldıklarında Türk milliyetçiliğini terk etmişlerdi.

ABD laboratuvarında üretilen darbeler, bu anlayışın önünü açarken, memleket sevdalısı gençler "ülkücü-komünist" ayrıştırması ile kırılıyordu.

Ve tarihin garip bir cilvesi olarak, yıllar sonra; emperyalizmin tam kalbinden, MTTB serasında yetişen siyasetçilere açıkça "iş birliği" teklifi yapılacaktı.

***

Erbakan’ı "millîci" bulan emperyalist güçler Türkiye’de "yeni bir parti" kurmayı teşvik ediyorlardı.

Üstelik bu tarihi itirafı, yine siyasal İslam’ın sembol isimlerinden biri yapıyordu:

Abdurrahman Dilipak…

Bakın neler söylüyor;

"90’lı yılların ortasına doğru, siyasal İslam rüzgârları güçlü esmeye başladıktan sonra ABD, İsrail ve İngiltere’den Türkiye’ye sık gidip gelmeler başlamıştı. Kendileri ile iş birliği yapacak gruplar arıyorlardı (…)bizimle de temas kurmuşlardı. Görüşülen isimler arasında Tayyip Bey ve Abdullah Bey de bulunmaktaydı. Hatta bu müzakere ekibinin içinde ben de vardım."

Dilipak’a göre, ABD, İngiltere ve İsrail’in AKP’den talepleri şöyleydi:

1. Biz sizi iktidara taşıyalım.

2. Size iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim

3. Size gerekli her türlü finansal desteği getirelim.

Daha sonra Merkez Parti Başkanı olacak Abdurrahim Karslı’nın evinde gerçekleşen bu konuşmada AKP’ye biçilen misyonu, Dilipak şöyle anlatıyordu:

1. İsrail’in güvenliğini artıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız.

2. Sınırların değişmesi ve düzenlenmesi anlamında Büyük Ortadoğu Projesi’ne destek olacaksınız, hayata geçireceksiniz.

3. İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.

***

Durum net değil mi?

"One Minute" çıkışı ile kahramanlaştırılan, Orta Doğu’da posterleri asılan, hakkında konferanslar düzenlenen, sergiler açılan Erdoğan, başından beri İsrail ile yakın ilişki içinde… Hatta Amerikalıların deyimi ile "İsrail’in radarı"ndaydı…

Davos’tan bir yıl sonra, 2010 Mayıs’ında "neden ısrar edildiği" hâlâ soru işareti olan Mavi Marmara olayı ile İsrail-Türkiye ilişkileri görünürde "iyice" gerginleşecekti.

Ve aynı yıl, Orta Doğu’ya sözde demokrasi getirecek Arap Baharı başlatılacaktı.

Bu nasıl bir "bahar" ise bölgeye şiddetli çatışmayı, etnik ve mezhepsel ayrışmayı, bölünmeyi getirecek, Suriye’yi parçalayacak, IŞİD belasını doğuracaktı!

Tüm bunlar, BOP’un basamaklarıydı…

İsrail silahlarının IŞİD’in mevzilerinde bulunduğu, yaralı militanların İsrail desteği ile tedavi edildiğini de unutmayalım.

İsrail Askeri İstihbarat Şefi Halevi gibi, eski İsrail Savunma Bakanı da; İran’a karşı IŞİD’i tercih edeceklerini gizlememişti.

Peki PKK’nın Suriye uzantıları dünyaya nasıl pazarlanıyor?

"IŞİD ile savaşan kahramanlar!" denilerek…

IŞİD ile savaş, ABD ve vurucu gücü PYD’ye alan açıyor!

İsrail ile "sözde" kavgalı Türkiye de; bölgede benzer/eşdeğer/aynı politikanın mühendisliğini yapıyor.

İsrail, Esad’a karşı IŞİD’i tercih ederiz derken, Erdoğan da Esad’a karşı "MİT TIR’ları" adı ile sembolleşen silah ve mühimmat kamyonlarını sınırın öte yanına göndermedi mi?

***

Gazeteler yazıyor, TV’lerde "şenlik" var…

İsrail ile Türkiye anlaşmış!

Sahi, kavga ne zamandı?

Emperyalizm; dev halkla ilişkiler çalışması, haber ajansları, TV’leri, uzmanları, yorumları, filmleri ile olayları ve olguları algı nehirlerinde yıkayıp, allayıp pullayarak sahneye koyuyor…

İş birliğinden "düşmanlık", teslimiyetten "kahramanlık" yaratıyor…

Ve algının tüm nehirleri BOP’a akıyor…

Kaynak: Teslimiyetten kahraman yaratmak: Türk halkının BOP nehrinde yıkanan algı – Tuncay MOLLAVEİSOĞLU

IRKÇILIK DOSYASI /// AHMET ERDOĞAN : IRKÇILIK DÜNYAYI TEHDİT EDİYOR


Ahmet ERDOĞAN / Köşe Yazarı

mehpareahmet

Yirminci yüzyılda yaşanan iki büyük dünya savaşından sonra dünyada iyi kötü bir düzen kurulmuş gibi görünüyordu. Bloklaşmalar, soğuk harp, bir yandan ülkeleri konumlarını korumak için diken üstünde tutarken, diğer yandan düzenin kalıcılığını sağlıyor; dengeler sarsılmıyordu. Gerçi yerel savaşlar yine de yaşanıyordu; ama dünyanın düzenini bozacak düzeyde değillerdi. Barışı korumada tümüyle etkili olamasa da BM teşkilatı dünyada statükonun korunmasına katkı sağlıyordu.

Henüz pek başlarında olduğumuz yirmi birinci yüzyıl, daha şimdiden yirminci yüzyılda yüz milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği iki büyük savaş sonucunda iyi kötü kurulabilen dünya düzenini allak bullak etti. Daha da karıştırmak için seksen üç buçuk yılı var önünde.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bozulan denge, ABD’ni gücünün ötesinde bir pervasızlıkla dünyaya yeniden düzen verme sevdasına itti. Özellikle Müslüman dünyayı etkileyen – yirmi iki ülkenin sınırlarının değiştirileceği bizzat o dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice tarafından açıklanan – “Büyük Ortadoğu Projesi” ortaya atıldı.

ABD dış politikası güce dayalıdır ve genelde incelikten yoksundur. Fincancı dükkânına girmiş file benzer. Her zaman büyük yanlışlar yapar; ancak geride bıraktığı enkaz onun için hiç önemli değildir; askerî gücü ve ekonomisi sayesinde felaketi az da olsa kendi kârına dönüştürmeyi başarır. Örneği İran üzerinden verelim: ABD’nin Ortadoğu’da en büyük düşmanı, bu yüzden ambargo koyduğu ülke İran’dı. Öte yandan ABD’nin Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de attığı her adım İran’ı daha da güçlendirdi. İran, Körfez’de, Irak’ta ve Suriye’de söz sahibi oldu. Nasıl bir dış politikaysa, ABD isteseydi İran’a bu kadar yararlı olamazdı.

Afganistan’da başlatılan macera yayıldı. Kuzey Afrika ve Ortadoğu kaynayan bir kazana döndü. Ortadoğu ve Yakındoğu’da yaşanan kaos, altından kalkılması çok güç bir mülteci sorununa yol açtı. Orta boy bir ülkenin nüfusuna eşit milyonlarca insan Avrupa ülkelerine iltica etmeye çalışıyor. Uzaklığı dolayısıyla şimdilik mülteci sorunundan fazla etkilenmiyormuş gibi görünen ABD, Kanada gibi ülkeler sıkı önlemler peşinde.

Bu arada yaklaşık üç milyon göçmenle en büyük sorunu yaşayan Türkiye, henüz bu konuda pek rahatsız görünmüyor. Bizdeki Müslüman kardeşe yardım geleneği, şimdilik sorunları fazla büyütmüyor. Ancak nereye kadar böyle gider bilinmez.

Göçmen sorunu, Avrupa ülkelerinde ırkçılığın alevlenmesine yol açtı. Yabancı düşmanlığı, göçmenlerin tamamına yakını Müslüman olduğu için İslâm düşmanlığına dönüşerek günden güne artıyor. Bu ülkelerde aşırı sağcı ve ırkçı partilerin oy oranları tırmanıyor. Bu durumun Avrupa’da yaşayan Türkleri kötü etkileyeceğini söylemek için kâhin olmak gerekmiyor.

Son olarak İngiltere’de AB üyeliğine devam edip etmeme konusunda yapılan referandumda göçmen karşıtı eğilimlerin çok güçlendiği ortaya çıktı. İngilizler, Türkiye AB’ne girerse İngiltere’nin Türk göçmenlerle dolacağı tehdidiyle birlikten çıkma oyu vermeye zorlandı. Göçmen karşıtlarının bu çabası, başta Fransa olmak üzere diğer AB üyesi ülkelerdeki ırkçı çevrelere de cesaret verdi. Onlar da benzer referandumlar istiyor.

AB’nin dağılma sürecine girdiğini söylemek için henüz çok erken. İngiliz Birleşik Krallığı bile dağılabilir. İskoçya’da “Ayrılalım, ayrı bir devlet olarak AB’de kalalım.” diyenler var. Göçmen sorunu AB’nin dağılmasını tetikleyebilecek çok ciddi bir sorun haline geldi.

AB üyeliği sürecimizin zaten sorunlu olduğu düşünülürse, bu son gelişmelerin sorunları daha da artıracağına şüphe yok.

Batı’da gelişen bu ruh hali, bize 1930’larda İtalya, Almanya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde yükselen ve dünyayı yeni bir harp felaketine sürükleyen ırkçılığı hatırlatıyor.

ABD’de Donald Trump’ın başkanlık yolunda hızla ilerlerken söylemlerinin büyük bölümünü yabancı düşmanlığının ve İslam karşıtlığının oluşturması dikkat çekici. Karikatür gibi adam. Başlarda şaka gibi, komedi gibi görünürken Trump’ın başkanlık yarışını kazanmasına artık sürpriz gözüyle bakılmıyor.

Yirmi birinci yüzyılın yeni Hitlerlere, Mussolinilere gebe olduğundan endişeliyim.

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : IŞİD’liler 2 yıl adım adım izlenmiş


Türkiye’de kanlı eylemlere imza atan IŞİD üyelerinin 2012-2014 yılları arasında polis tarafından takip edildiği, paintball maçlarıyla silahlı eğitim gördükleri ve örgüte eleman kazandırdıkları belirlendi

Terör Örgütü IŞİD’in çeşitli illerde düzenlediği ve onlarca kişinin yaşamını yitirdiği bombalı saldırıları organize eden kişilerin, 2012 yılından itibaren yaklaşık 2 yıl boyunca adım adım izlendiği ortaya çıktı. Polisin fiziki ve teknik takibinde olan IŞİD militanlarının, bu süreçte örgütsel faaliyetler yürüttüğü, ormanlık alanlarda eğitim yaptıkları, paintball maçlarıyla silahlı eğitim gördükleri, alternatif bayram ve cuma namazları kıldıkları, örgüte eleman temin ettikleri belirlendi.

8 kişi Suriye’ye kaçtı

Suriye’de rejime karşı savaşmaya başlayan IŞİD’in adı, Adıyaman’da çok sayıda gencin bu ülkeye gitmesiyle duyulmaya başladı. Adıyaman’dan giderek Suriye’de IŞİD saflarına katılan gençler, daha sonra canlı bomba olarak eylem yapacakları belirtilerek gündeme geldi. Bu sırada etkinliği artan IŞİD’e Türkiye’nin değişik illerinden katılım artarken, Adıyaman’dan örgüte gidenler 5 Haziran 2015’te Diyarbakır, 20 Temmuz 2015’te Suruç ve 10 Ekim 2015’te Ankara’da gerçekleştirilen bombalı saldırılarda rol aldı. Hakkında arama ve tutuklama kararı çıkarılan 8 örgüt mensubu ise Suriye’ye kaçtı.

Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dava dosyasına göre, Gaziantep Emniyet Müdürlüğü terör ve istihbarat birimleri 2012 yılında o dönem El Kaide olarak bilinen, ancak daha sonra IŞİD’e yöneldiğini belirlediği yapı içerisinde yer alan kişileri takibe aldı. Polis, aralarında canlı bomba olarak kendisini patlatan Yunus Durmaz, Gaziantep saldırısını yapan İsmail Güneş’in amcasının oğlu Ahmet ve Talha Güneş, Nusret Yılmaz, Abdulmutallip Polat, Erman Ekici’nin de bulunduğu 19 kişinin savcılık izniyle telefonlarını dinlemeye aldı, fiziki olarak takibe başladı.

Alternatif namaz

Polisin 2012 yılının ortasında başlayıp, 2014 yılının ilk aylarına kadar sürdürdüğü fiziki ve teknik takip sırasında El Kaide üyesi olup, daha sonra IŞİD’e tabi olan şüpheliler adım adım izlendi, her anları fotoğraflandı.

Fiziki olarak yapılan takipte IŞİD üyelerinin 25 Aralık 2012 günü bayram olmasına rağmen bir gün sonra 26 Aralık günü Yunus Durmaz, Ahmet Güneş’in de aralarında olduğu 70 kişinin alternatif bayram namazı kıldıkları belirlendi. Polisin yaptığı telefon dinlemelerinde örgüt üyelerinden Nusret Yılmaz’ın 15 Ağustos 2012’de İ.H.K. adındaki kişiyle IŞİD’in finansmanında kullanılmak üzere para topladığının anlaşıldığı belirlendi.

Atış talimi

Fiziki takipte örgüt üyeleri Yunus Durmaz, Ahmet Güneş, Abdulmutallip Polat, Nusret Yılmaz ve diğerlerinin kentteki 2 ayrı dernekte sık sık örgütsel toplantılara katıldıkları kaydedildi. Örgüt mensuplarının 15 Eylül 2012’de El Kaide soruşturmasına tabi tutulan bir kişinin kızının düğününe katılarak IŞİD flaması taşıdığı belirtildi. 18 Kasım 2012’de ise Yunus Durmaz, Nusret Yılmaz, Abdulmutallip Polat ve Ahmet Güneş’in de aralarında olduğu 25 kişinin kamuflaj elbisesi giyerek örgütsel eğitim amaçlı paintball maçı yaptıkları, 3 Kasım 2012 ve 10 Şubat 2013’te örgütsel bağları güçlendirmek için halı saha maçı yaptıkları, 13 Şubat 2013’te Suriye’de ölen Hikmet Aslan’ın Yeşilkent mezarlığında yapılan cenazesine katıldıkları, 15 Mart 2013’te bir düğüne katılarak flama sallayıp, tekbir getirerek gelin arabasının peşinden gittikleri, 13 Ağustos 2013’te Suriye’deki çatışmalarda ölen Ali İhsan Yeter’in taziyesine katıldıkları, 27 Eylül 2013’te örgütsel amaçlı kermes düzenledikleri saptandı.

ALMANYA DOSYASI /// PROF. DR. ÇAĞRI ERHAN : Almanya’nın Amacı Ne ?


Prof. Dr. ÇAĞRI ERHAN

1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyan bir kararı parlamentosunda alan Almanya’nın, neden böyle bir işe kalkıştığını sorgulamak gerekir. Her şeyden önce Almanya, daha önce benzer kararları alanlardan çok farklı bir özellikleri olan bir ülke.

Türkiye’nin en fazla ticaret hacmine sahip olduğu ülkelerin başında Almanya geliyor. Türkiye’deki doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında Almanya başı çekiyor. Ülkede 3 milyondan fazla Türkiye kökenli yaşıyor. Bunların yaklaşık 1,5 milyonu Almanya vatandaşlığını almış durumdalar. Türkiye’ye gelen turist sayısı açısından da birincilik Almanya’da. Türkiye ve Almanya NATO ittifakının iki üyesi. Savunma sanayiinden, eğitime, kültürden, enerji sektörüne kadar birçok alanda çok üst düzey bir iş birliği söz konusu.

Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinde kilit bir rol oynayan Almanya, aynı zamanda geri kabul ve vize muafiyeti rejimine ilişkin görüşmeleri AB adına Türkiye’yle yürüten ülke. 2016 başından bu yana hiçbir yabancı ülke lideri Almanya Başbakanı Angela Merkel kadar Türkiye’yi ziyaret etmedi.

Bütün bunlar göz önüne alındığında Almanya’nın kararının Türkiye’de, daha önceki kararların tümünden daha büyük bir hayal kırıklığına sebep olduğu açık.

Türk milletinin kendilerine olan güvenini sarsacağı ve iki ülke arasında soğukluk yaşanmasına yol açacağı belli olan böyle bir kararın alınmasının başlıca iki sebebi var.

Birincisi, Afrika’nın doğusundaki Namibya’da 20. Yüzyılın başında gerçekleştirdiği soykırımdan sonra İkinci Dünya Savaşı’nda da 6 milyon insanı yok eden Almanlar, bu vahşetlerini gölgeleyecek başka “soykırımları” öne çıkarma gayretini uzun süredir sergiliyorlar. Şayet Almanya Parlamentosu’ndaki kararın siyasi partilerin bir teşebbüsü olduğunu zanneder ve ona göre tavır alırsak yanılırız.

Almanya’da ne siyasi partilerin oy devşireceği bir Ermeni lobisi var ne de Almanya’nın Ermenistan’da devasa ekonomik çıkarları. “Soykırım” kararı, Almanya’daki siyasi partilerin değil, Alman devletinin stratejik bir hamlesidir. Son 20 yıldır Alman devleti –ki buna bazıları “Alman derin devleti” demeyi tercih ediyor- iktidarda kim olursa olsun, 1915’in “soykırım” olarak tanınması için çok yönlü bir stratejiyi başarıyla uyguluyor. Yaptıklarından bazılarını sayayım:

1-Alman araştırmacıların 1915’i soykırım olarak gösterecek her türlü çalışmasına devlet desteği verildi. Çok sayıda proje bizzat devlet tarafından ya da devletin yönlendirmesiyle sivil toplum örgütlerince desteklendi.

2-Türkiye kökenli bazı araştırmacılara, Ermeni tezlerini destekleyecek araştırmaları yapabilmeleri için proje desteği görüntüsü altında maaş bağlandı. “1915 soykırımdır” diyenin Türk olmasının daha büyük etki doğurabileceğini, hesaplayarak, Türkçe Ermeni soykırımı literatürü oluşturmaya önem verdiler.

3-Akla hayale sığmayacak bazı iddiaları, sanki tarihî belgelere dayanıyormuş görüntüsü altında dünya çapında yaygınlaştırdılar. Bunlardan en meşhuru, Hitler’in 1939’da Polonya’nın işgaliyle ilgili konuşurken, generallerine “Bugün Ermenilerin yok edilişini hatırlayan var mı?” dediği iddiasıdır. İddia ilk kez İngiltere’nin The Times gazetesinde yer alan bir propaganda haberinde geçmiştir. Kaynağının, Hitler muhalifi bir Alman subayı olması bile bu cümleyi şüpheli hâle getirmektedir. Ama böyle bir sözü Hitler’in etmiş olduğunu farz etseniz bile, canice yöntemlerde Yahudileri, Polonyalıları, Çingeneleri, Komünistleri, engellileri ve muhaliflerini yok eden bir diktatörün “Türklerden esinlenmiş” olduğunu söyleyebilmek için akıl fukarası olmak gerekir. Bu iddiayı yaygınlaştıranların yapmak istediği de tam budur. Yani, “aslında Almanlar soykırımı Türklerden öğrendi” demek istiyorlar.

Kararın alınmasının ikinci sebebi ise, Türkiye’yi Avrupa’ya tamamen yabancılaştırmak. Almanya’daki tüm partiler yükselen aşırı sağ söylemin şu veya bu şekilde etkisine girmiş durumdalar. En solda olanlar bile Türkiye’nin Avrupa ile bağlarını kuvvetlendirecek, Türklerin özgürce Avrupa’da dolaşmalarına imkân verebilecek düzenlemelere sıcak bakmadıklarını gösteriyorlar. Bu kararın partiler arası ittifakla çıkması aslında Türkiye’ye, “sizi Avrupa’da istemiyoruz” demenin bir başka yolu. Almanya, Türkiye’nin güvenini sarsarak çok yanlış bir yola girmiş gözüküyor.

Son olarak, Türkiye kökenli milletvekillerinin bu karara kabul oyu vermeleri üzerinden hareketle Almanya’daki Türk toplumunun birlik ve beraberliğini bozmaya dönük çok tehlikeli bir oyun oynamak da belli ki, bazı Türkiye düşmanlarının aklına gelmiş. Almanya’daki Türkler’in bu oyuna gelmeyecek kadar bilinç sahibi olduklarını bilmek içimizi rahatlatıyor.

TARİH /// Anadolu’da Bir İlk : Nazilli Basma Fabrikası


Atatürk’ün hayata geçirdiği sosyal fabrika modelinin ilk örneği…

Nazilli Basma Fabrikası

Sümerbank’ın ilk projesi Nazilli basma fabrikası, Atatürk’ün “Sosyal Fabrika Projesi’nin” ilk uygulaması olması bakımından çok önemlidir.

Atatürk’ün aklındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir laboratuvar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampüstür.

Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkandan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” Anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. Ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.

Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. Fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.

Fabrikanın temelleri 25 Ağustos 1935’te atılmış, yapımı 18 ayda tamamlanmış ve 9 Ekim 1937’de açılmıştır. Bina ve makineler dahil, 8 milyon liraya mal olmuştur. Fabrikanın, 28 bin iğ ve 800 otomatik tezgah ile çalışmaya başlaması ve 2.400.000 kilo iplik işlemesi planlanmıştır. Bununla 20 milyon metre basma imal edilecektir. Fabrika 15 bin ton kömür yakacaktır. Fabrika her gün en fazla 2400 işçi çalıştıracak ve ücret olarak senede 1 milyon lira ödeyecektir.

Fabrika, beş kısımdan oluşmuştur: Dokuma bölümü, Basma bölümü, Desen bölümü, Gravür bölümü ve Baskı kısmı… Basma, Desen, Gravür bölümünden geçen kumaşlar, Dokuma bölümünde, yarısı elektronik olmak üzere 768 tezgahta dokunacaktır. Günlük dokuma, 62.000 ile 64.000 metre arasındadır. Baskı bölümünde ise 4 baskı makinesi vardır. Burada farklı renk ve desenlerde günlük ortalama 85.000 metre basma yapılacaktır.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyalist ülkeler de dahil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir. Evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.

Bununla birlikte fabrikanın şaşırtan özellikleri de bulunmaktadır. Fabrikada balolar düzenlenmiş, sinema salonu ve hamam açılmış, halk evi kurulmuş, koro ve spor kulübü oluşturulmuştur. Ayrıca fabrika altı ayda bir halka bedava basma dağıtmıştır.

Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem vermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de laboratuvar kurulmuştur. Nazilli’nin kabusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur.

İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekar işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Pavyonu” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan GIDI GIDI adı verilen mini bir tren kullanılmıştır.

Atatürk’ün açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiştir, Daha önce göç veren Nazilli kısa zaman içinde göç alan bir kent haline gelmiştir. Genç cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi kapsamında en erken ve en köklü şekilde aydınlanan kentlerden biri, belki de birincisi Nazilli olmuştur. Nazilli’nin “çağdaşlaşmasında” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın yeri çok büyüktür.

Fakat bugün, Nazilli’de Türkiye’yi dokuyan tezgahlar artık bulunmamakta; sinema salonları ve spor aktiviteleri de… Bugün asla göremeyeceğimiz, işçilerin çalışırken Beethoven dinlediği, kendine özgü desenli basma kumaşının Azra Akın’ın üstünde dünyaya sergilendiği ve en iyi giysi ödülünü aldığı Nazilli basma fabrikası AKP’nin özelleştirme politikalarının kurbanı olmuştur.

Cumhuriyetin miraslarını kendi tabiriyle ‘babalar gibi’ satan dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Sümerbank’ın özelleştirilmesi sırasında Sümerbank’ı tarihten sildik diyerek sayısız gaflarına bir yenisini daha eklemiştir. Fabrika kampüs alanı Adnan Menderes Üniversitesine devredilmiştir.

Geçtiğimiz günlerde Nazilli’de işçileri fabrikaya taşıyan ve yokuş çıkarken çıkardığı sesten dolayı ‘gıdı gıdı’ ismi verilen tren tekrar çalıştırılmış ve Nazillilerin anıları canlandırılmıştır.

Bir gün mutlaka bu trenle canlanan anılar gibi, milletimizin cumhuriyetin miraslarını sahiplenme duyguları da canlanacak ve bu zor günler atlatılacaktır.

Kaynakça
CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA SANAYİ POLİTİKALARI VE SÜMERBANK, Mahmut Kiper, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Metalurji Mühendisleri Odası,

CUMHURİYETİN DEV PROJESİ: NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI, Sinan Meydan,
Atatürk’ten Miras Sümerbank Basma Fabrikası’nın ‘Gıdı Gıdı’sı 27 Yıl Sonra Yeniden Çalıştırıldı

BİLGETÜRK

TARİH /// Atatürk’ün Büyük Projesi : SÜMERBANK


İşte Atatürk’ün muhteşem projesinin özelleştirme sonucu bitmesinin hikayesi…

Cumhuriyet ilan edildikten sonra ülkenin ekonomik açıdan kalkınması için hızla çalışmalara başlanmıştı.

Osmanlı’dan kalan dış açıkların kapatılması için yeni ekonomik atılımların yapılması kaçınılmaz olmuştu.

İşte bu hedefler doğrultusunda Atatürk tarafından gerçekleştirilen Sümerbank bu çalışmaların büyük projelerinden biri olmuştur.

1931 yılında 1. sanayi planı yapılarak Sümerbank kurulmasının temeli atılmıştır. Sümerbank’ın temel görevi sanayi planının uygulanması yani sanayi tesislerinin kurulması ve kurulan diğer devlet kuruluşlarına da örnek olmasıdır.

Türkiye savaştan bitkin çıktığı için sanayi kurmaya imkanı bulunmamaktadır; bu nedenle 1932 yılında İsmet İnönü Sovyetler Birliğinden 8,5 milyon liralık kredi almış ve ilk yatırım yapılmıştır.

Sümerbank AŞ. tarafından çıkarılan, Murat Koraltürk tarafından yazılan ‘Türkiye Ekonomisinde Bir Öncü: Sümerbank’ kitabına göre; Sümerbank, Devlet Sanayi Ofisi’nden devraldığı Bakırköy, Defterdar, Hereke, Beykoz Deri, Uşak Şeker ve Tosya Çeltik Fabrikaları ve Unkapanı’ndaki değirmenin işletilmesi ile işe başlamıştır.

Hemen bu dönemde sanayiin geliştirmesi için Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlanmıştır. 1934’de uygulamaya konan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın ana hedef ve stratejisi, ülkenin yerüstü kaynaklarını değerlendirerek ithalata konu olan özellikle şeker, dokuma ve kağıt başta olmak üzere temel gereksinim maddelerinin yurtiçinde üretilmesi, yerel veya bölgesel, tarımsal üretime ve doğal kaynaklara dayalı sınai üretim birimleri kurmaktı.

Sümerbank’ı tarihi kılan ilk görev 1.planda yer alan projelerin gerçekleştirme görevinin de Sümerbank’a verilmiş olmasıdır. Planda yer alan projeler, ilk bölümde belirtildiği gibi, dokuma, maden, selüloz, seramik ve kimya sanayileri olmak üzere beş sektörde toplanmıştır.

Planda yer alan dokuma, maden, selüloz ve kimya sanayine ilişkin yatırımlar Sümerbank tarafından gerçekleştirilirken, sömikok, Şişecam ve kükürt sanayine ilişkin yatırımlar İş Bankası tarafından yürütülmüştür.

Bu plan kapsamında 1934’de Bakırköy Bez Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası ve Isparta Gülyağı Fabrikası, 1935’de Kayseri Bez Fabrikası, Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası ve Zonguldak Antrasit Fabrikası, 1936’da İzmit Kağıt Fabrikası, 1937’de de Ereğli ve Nazilli Bez Fabrikaları işletmeye alınmıştır.

Mustafa Kemal’in Sümerbank Merinos Fabrikası açılışında söylediği gibi her fabrika milli sevinci artırmaktadır. Çünkü bu tesisler sadece üretmekle, milli ekonomiyi kalkındırmakla kalmamakta, yöreyi de baştan başa değiştirmekte, yeni bir kimlik kazandırmaktadır.

Sümerbank, kuruluşundan 2001 yılına kadar; başta Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün eğitim elbisesi, iç çamaşırı, postal, çadır, paraşüt, çarşaf, battaniye, havlu vb tüm ihtiyaçlarını karşıladığı gibi, Azerbaycan, Ürdün, Arnavutluk, Bosna Hersek vb ülkelerin ordu ve polis teşkilatlarının ihtiyaçlarını da karşılamıştır.

Ancak 1980’li yıllarda Türkiye’nin batıdan etkilenerek özelleştirme merakına girmesi, ülkeyi üretme çizgisinden uzaklaştırmış ve özelleştirme fikrinin ülkeye girmesine neden olmuştur.

28 Mayıs 1986 tarih ve 3291 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Özelleştirilmesi Hakkında Kanun çerçevesinde; 11 Eylül 1987 tarih, 12184 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Sümerbank’ın özelleştirilmesine karar verilmiştir.

Özelleştirme sürecinde şirket yeniden yapılandırılarak, bankacılık birimi ayrılmış, sanayi sektöründe faaliyetlerine devam eden bölümü Sümer Holding A.Ş. adını almıştır. Özelleştirme sürecinde Türkiye Yapağı ve Tiftik A.Ş., Erhaz, Sihaz, Tümosan, Turban, Türkiye Zirai Donatım Kurumu gibi pek çok kuruluşu bünyesinde eriten Sümerbank;

TÜPRAŞ, Erdemir, Telekom gibi son dönemde yapılan özelleştirmeler hariç, Türkiye’nin 8 milyar $ civarında olan toplam özelleştirme gelirinin 881 milyon $’lık (yaklaşık % 11’lik) bölümünü kendi bünyesinde yine kendi varlıklarını özelleştirerek yapmıştır.

1988’de Sümerbank Holding kuruldu. Holdingin bankacılık birimi 1993’de Yüksek Planlama Kurulu kararıyla Sümerbank adı altında yeniden yapılandırılmıştır.

24 Ekim 1995’te Garipoğlu şirketler grubuna 103.4 milyon dolara satılarak özelleştirilmiştir. Hayyam Garipoğlu’nun Malki cinayeti ve Türkbank skandalına adının karışması, Sümerbank’ın elinden alınmasına neden olmuştur. Sümerbank 21 Aralık 1999’da TMSF’ye devredilmiş, ardından 9 Ağustos 2001 tarihinde Oyak Grubuna satılmıştır. Oyakbank A.Ş.’ye 11 Ocak 2002 tarihinde tescil edilmiştir.

Sümerbank’ın özelleştirilmesi Türkiye için hem maddi hem de manevi anlamda büyük bir kayıptır. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren milli kimliğimizi oluşturan bu eserler, ilk etapta özelleştirilmiş, daha sonra da birçoğu yabancı firmalara satılmıştır.

AMA…

Ama gün gelecek, cumhuriyetimizin bu büyük sosyo-ekonomik ve kültürel değerleri yeniden hayata geçirilecektir, geçirilmelidir…

BİLGETÜRK

RUSYA DOSYASI : Rusya’nın Ortadoğu Politikası


Rusya Tarihsel geçmişi çok eski olan dünyanın en geniş topraklarına sahip olan ve dünyada komünizmin ilk uygulayıcılardan, Sovyetler döneminde dünyada süper iki güçten birisi ve şimdilerde eski imparatorluk dönemine özlem duyan ve o günlere dönmek isteyen ülke konumundadır. Bu araştırmamızda Rusya’nın Ortadoğu’ya yönelik politikalarını ele aldık. Bu çerçevede Ortadoğu ülkeleri içerisinde yer alan Suudi Arabistan’ın, İsrail’in, Irak’ın, İran’ın ve son olarak ta Suriye’nin Rusya ile olan ilişkilerini araştırdık. Araştırmalar sonucunda Rusya ile müttefik konumunda olan Suriye ve İran’ın iyi ilişkiler içerisinde olduğu ama son yıllarda Arap Baharı’ndan sonra Suriye’de değişen sosyopolitik yapının ilişkilerin seyrini değiştirdiğini gözlemlendi. Rusya’nın Irak, İran, Suudi Arabistan ve İsrail devletleri ile de olan ilişkilerin temelinin de ekonomik kazanca yönelik olduğu incelemeler sonucunda gözlemlendi.

GİRİŞ

Rusya Kuzey Avrupa, Doğu Avrupa, Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya ve Uzakdoğu gibi altı çok önemli jeopolitik bölge ile çevrelenmiş dev bir ülkedir. Rusya apayrı, kendine özgü kültürü, toplumsal yapısı, federal yapısı ve idari bölünüşü olan, coğrafi konum avantajları ile dezavantajlarını birlikte taşıyan sıradışı bir ülkedir. Dünyanın en büyük federal devleti, en büyük Ortodoks ve en büyük Slav ülkesi unvanlarını da taşımaktadır. Doğu Avrupa’nın çoğunu kaplayan Slav halkları Avrupa’nın en kalabalık soyudur. Slav halklarının konuştukları dil, Batı dillerine (İtalyanca, İspanyolca, Fransızca) göre birbirine daha yakındır. Bir Slovak köylü başka herhangi bir Slav köylüyle sohbet edebilir, sözcük dağarcıkları ve gramerleri birbirine bu kadar yakındır. Rusya’da Rusların dışında 100’den fazla halk ve milliyet bulunmaktadır. Bunlardan Tatarlar, Ukraynalılar, Ermeniler, Azerbaycanlılar, Kazaklar, Yahudiler ve Almanlar, sayıları bakımından diğerlerinden daha fazladır. Rusların yarısı ateisttir. İnananların büyük bir kısmı Ortodoks’tur. İslam, Katoliklik, Yahudilik ve Budizm, Rusya’da yaşayan insanların mensubu oldukları diğer dinlerdendir. (Ağır, 2015: 28). 2002 yılı verilerine göre ülkede 145 milyon insan yaşamaktadır.(turkey.mid.ru, 2016)

Rusya, tarihin her döneminde dünya siyasetinde önemli bir ülke olagelmiş olup, bugün de yüzölçümü, coğrafi konumu, doğal kaynakları, savunma sanayisinin gelişmiş olması, nükleer gücü ve BM (Birleşmiş Milletler) Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olması gibi nedenlerle dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. (Ağır ve Baharçiçek, 2015: 46)

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra mirasçısı Rusya Federasyonu kendisini bambaşka bir ortamda bulmuştur. Rusya’nın güney sınırlarında altısı Müslüman olmak üzere birçok yeni devlet ortaya çıkmıştır. Bölgede Komünistlerin yıllarca bastırdığı İslamiyet yeniden canlanmaya başlamıştır. Başta İran olmak üzere Ortadoğu’daki radikal İslamcıların bu bölgeye akın edeceğinden korkan Moskova, Ortadoğu politikasında İran’a öncelik tanımıştır. Ticari ilişkiler, Çeçenistan meselesi, Tacikistan’daki iç savaş, Hazar Havzası’ndaki enerji kaynakları için Rusya ile ABD arasında verilen mücadelede İran’ın rolü gibi etkenler, İran’ı Moskova açısından değerli kılmıştır. Sovyet sonrasında Rusya’nın Ortadoğu’da yakından ilgilendiği bir başka önemli mesele ise Arap-İsrail sorunu olmuştur. SSCB döneminde İsrail karşıtı bir Arap Birliği’nin kurulmasını destekleyen ve bu ülkeyle ilişkilerini sınırlı tutan Moskova’nın, bugün için bölgedeki en önemli ticari ortağı İsrail’dir. Sovyetler döneminde Ortadoğu, Sovyetlerle ABD arasındaki mücadele alanlarından biriydi. Sovyetlerin yıkılmasından sonra da aslında bu mücadelenin devam ettiğini görüyoruz. Hatta Moskova sanki Ortadoğu’yu ABD’nin Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) politikasına misilleme aracı olarak kullanmaktadır. Nitekim Rusya’nın Suriye’ye silah satması, HAMAS liderlerini Moskova’da ağırlaması, İran’ı uluslararası arenada desteklemesi gibi tüm adımlar ABD’yi tedirgin etmektedir. Rusya’nın bu politikasının en önemli amaçları ise kendi etkisini artırmanın yanı sıra, bölgedeki ABD etkisini kırmak, bölge ülkelerine sattığı askerî teknolojiden gelir elde etmek, dünya enerji piyasalarına hâkim olmak ve Rusya’nın dünyada tekrar söz sahibi olduğunu göstermek şeklinde özetlenebilir. (Kemaloğlu,2012:7)

Rusya Başbakanı Vladimir Putin, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün’e son yıllarda ziyaretlerde bulundu. Bu ziyaretler sonrasında Rusya bölgede üç büyük hedefi gerçekleştirmek için ciddi adımlar atacağını gösterdi. Bu hedeflerden ilki, Rusya’nın yeniden bir süper güç olduğunu Amerikan etkisinde olan Ortadoğu’ya göstermekti. İkinci hedef bölgedeki ekonomik potansiyeli kullanarak Rusya’nın petrol-dışı ekonomisini geliştirmek ve üçüncü hedef ise, Çeçen direnişine karşı Arap, Türk ve İran desteğini azaltmaktı. (SDE, 2010: 93)

RUSYA’NIN ORTADOĞU POLİTİKASI

1. Rusya-Irak İlişkileri

Orta Doğu’yu petrol faktörünü göz ardı ederek açıklamak mümkün değildir. Petrol, siyasi ve ekonomik çatışmaları belirleyen tek öğe olmamakla beraber: tüm aktörlerin ve unsurların dolaylı ya da dolaysız petrolle etkileşime girdiği, ya da girmek durumunda kaldığı bir gerçektir. Bununla beraber, Orta Doğu’yu sadece petrol ve petrole bağlı bir güç ve paylaşım savaşı olarak ele alan yaklaşımlar, bu coğrafyanın tarihsel zenginliğini, hatta kaotik heterojenliğini, göz ardı ettikleri oranda yetersiz kalırlar. Benzer bir şekilde Orta Doğu’nun yakın tarihselliğini petrolü göz ardı ederek inceleyen çalışmalar, yerinde olmayan saptamalara neden olabilirler. O halde, Orta Doğu analizleri hangi unsura odaklanırlarsa odaklansınlar, bir şekilde petrolle ve bu coğrafyanın kültürel doku çeşitliliğiyle etkileşmek durumundadırlar.(Bilgin,2007:20) Irak’ın bir devlet olarak ortaya çıkışı Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri arasındaki bir dizi gizli anlaşmaya ve petrolün paylaşımına dayanmaktadır.(Aydın, vd.,2007:59)

Bugün Irak Ortadoğu’da yer alan stratejik mevkisiyle, sahip olduğu petrol rezervleri ile Körfez’in önemli ülkeleri arasındadır. Rusya-Irak ilişkiler baktığımızda ise Orta Çağlarda başlayan ilişkilerden de söz edebiliriz. O zamanlar tüccarlar Volga ticaret yolunu ve Hazar Denizini kullanarak birbirleriyle ticaret yapmışlardır. Modern tarihi dönemde baktığımızda ise üçüncü dünya ülkelerinde gelişen bağımsızlık harekâtları ve özellikle Arap milliyetçiliği Moskova’nın iyice dikkatini çekmiştir. Irak Arap ülkeleri içerinde Sovyet sınırına en yakın olan devlettir ve herhangi bir Rus genişlemesi durumunda Arap ülkeleri içerisinde Irak’ın kendisi açık tehdit alanıdır. Rus-Irak ilişkilerinin seyri genel olarak bir çizgide ilerlememiştir. Irak’ın ilk olarak İran’ı (1980-1988) daha sonra da Kuveyt’i işgal etme girişimleri (1990) iki ülke arasındaki ilişkiyi iyice bozmuştur. Gelişen olaylar sonucunda ABD Irak’a müdahale etmiş ve Rusya bunu engelleyememiş ve bölge hâkimiyetini ABD’ye bırakmak zorunda kalmıştır. Yeltsin döneminde ilişkiler iyileşmeye başlamıştır ve Rusya Irak’a yaptırdığı ambargolar kaldırılmıştır. Bunun temel sebeplerinden bir tanesi de iki ülke arasında ki ticari gelişmeler ve diğeri de Batı Kurna’da ki petrollerin işletilmesi için ön anlaşma yapan Rus şirketi Lukoyl‘in baskıları olmuştur. Irak-ABD ilişkilerine sıcak bakmayan Rusya 11 Eylül saldırıları sonrası gelişen Rus-ABD ilişkilerinin bozulmaması için ses çıkartmamıştır zaten ses çıkartacak kadar da güçlü değildir. ABD’nin ikinci kez Irak’ı işgal etmesi Rus-Irak ekonomik ilişkilerini iyice zarara uğratmış Rusya 1997-2006 yılları arasında Irak’ın 40 milyar dolarlık borç bölümünü silmiştir ve Rusya tarafları arabulucu görevini üstlenerek müzakere masasına oturmalarını istemişse de zamanın Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani Rusya’ya sıcak bakmamıştır. Sebebini de Rusya’nın Saddam Hüseyin’i desteklemesi olarak görülmüştür. Saddam’dan sonra Rusya’nın en büyük amaçları arasında Irak’ta petrol işletmesi vardır ve bunu Batı Kurna’da ikinci petrol işletme hakkını alarak amacına ulaşmıştır. Bir diğer Rus enerji devi Gazprom ise Türk petrol şirketi TPAO, Güney Kore petrol şirketi Korea Gas ve Malezya Petronas ile birlikte Bağdat’ın 160 kilometre güneydoğusunda bulunan Bedra petrol bölgesinde ihale kazanmıştır. Bu bölgede 109 milyon varil petrol rezervinin bulunduğu tespit edilmiştir. Günlük 80 bin varil petrol üretimi gerçekleştirecek konsorsiyum her varil için 5,5 dolar kazanacaktır. İhaleyi kazanan şirketlerin söz konusu petrol yatağından (Batı Kurna-2 ile kıyasla) daha fazla kâr etmesi ise buradaki şartların daha ağır olması ve güvensiz bir bölge olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim diğer bölgelere kıyasla Bedra petrol bölgesine yabancılar tarafından gösterilen ilgi daha düşüktü. Ayrıca Irak Rusya’dan silah almayı hazır olduklarını dile getirmiştir ve bunun da temel amacı ABD pazarına alternatif pazarlar bulmak olarak söylenebilir. (Kemaloğlu,2012:9)

2. Rusya-Suudi Arabistan

Suudi Arabistan Arap yarım adasındaki en büyük ve en güçlü devlettir. Aynı zamanda hızla gelişen bir ülkedir. Suudi Arabistan yaklaşık 25,7 Milyon kişilik nüfusu ile Arap yarımadasının ortasında 2,150 Milyon Km2 alanı kaplayan bir ülkedir. Bu çok geniş alanın önemli bir bölümü (655 000 Km2 ’si) boş bölge (Rub Al-Khali -Sessizliğin Kerpici) olarak tanımlanan Fransa veya Texas’tan büyük bir çöldür.(SaSad, 2011: 2)

Rusya ile Suudi Arabistan ilişkilerine baktığımızda ise şunlara değinmek gerekmektedir. Rusya ve Suudi Arabistan dünyadaki en fazla petrol ve gaz rezervlerine sahip iki ülkedir. İki devlet arasındaki ilişkiler son zamanlarda askeri ve teknolojik konularında gelişmiştir burada dikkate edilmesi gereken nokta Suudi Arabistan’ın ABD’ye alternatif olarak askeri anlaşmalar yapmasıdır. Sovyetler Birliği ilk Suudi Arabistan devleti tanıyan ülke idi. Sovyetler zamanında ilişkiler iki ülke arasında yok denecek kadar azdır, ama Sovyet Birliği’nden sonra kurulan Rusya Federasyonu ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkiler gelişmiştir. Suudi Kral Abdullah 2003 yılında Rusya Federasyonunu ziyaret etmiş ve taraflar enerji alanında anlaşma imzalamışlardır. Ayrıca Rusya başkanı Vladimir Putin Suudi Krallığını 11.12.2007 yılında ziyaret eden ilk Rus liderdir. Bu ziyaret bölgesel güvenlik sorunları, enerji, ticaret, bilimsel ortaklık gibi alanlarda her iki devlet içinde bir fırsattı. Putin ziyareti sırasında her iki devletin petrol ve doğalgaz alanında birbirlerinin rakibi değil aksine birbirlerinin ortağı olduğunu söylemiştir. 2008’de ki Gürcistan-Rusya krizinden sonra Kral Abdullah Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık isteğini anladığını dile getirmiş fakat her iki bölgeyi de daha uluslararası alanda tanımamıştır. Suriye iç savaşından sonra da ilişkiler gerilmeye devam etmiştir. Rusya Suriye’de var olan rejimi yani Esad’ı desteklerken Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi devletlerin yanında yer alarak sivilleri desteklemektedir. (Kemaloğlu, 2012: 13)

3. Rusya-İsrail İlişkileri

İsrail devleti Ortadoğu’da Asya ve Afrika kıtalarının kesiştiği yerde bulunan bir ülkedir. Batısında Akdeniz, Kuzeyinde Lübnan ve Suriye, doğusunda Ürdün, Güneyinde ise Mısır, Filistin ve Kızıldeniz ile çevrilidir. 1917 Balfour deklarasyonun da İsrail devletinin kurulacağı açıklanmasına rağmen 14 Mayıs 1948’de, İsrail bağımsızlığını ilan etti. (Halm, 2008:35)

Rusya çeşitli konularda İsrail’e ihtiyaç duymaktadır. Özellikle Eski Sovyet devletleri hariç en çok Rusçanın konuşulduğu yer İsrail devletidir. İsrail’in kurulması ile birlikte Eski Sovyetlerden Yahudi olan çoğu kişi İsrail devletine göç etmiş ve yerleşmiştir. Bu göç dalgasından sonra bu insanlar iki ülkede turizmin ve kültürlerin gelişimini önemli oranda etkilemiştir. Aynı zamanda göç eden kişiler arasında mühendislerin bulunması Rusya’nın İsrail ile özellikle askeri projeler geliştirmesini tetiklemiştir. Günümüzde aynı zamanda İsrail devleti bölgede Rusya’nın en büyük ticari ortağıdır. İsrail de Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmek istemektedir. Bunun sebeplerinden birincisi Rusya’nın özellikle Suriye ve İran’a silah satışlarını azaltmasıdır. İkinci sebep ise ticari ilişkilerin gelişimi İsrail içinde çok önemlidir. Rusya ile İsrail ilişkileri son yıllarda stabil bir istikamette gitmemektedir. 1967’de ilişkiler kesilmiş ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ilişkiler tekrar başlamıştır. Benyamin Netanyahu’nun 1996 yılında seçimleri kazanmasıyla birlikte İsrail ile Rusya ilişkileri gelişmiş, zor durumda olan Rus ekonomisine İsrail devleti Rusya’ya 50 milyon dolarlık kredi açmış ve Rus gazına ilgi duymuştur. Ancak Rusya’nın İran’a nükleer füze satmasıyla ilişkiler tekrar bozulmuştur. Vladimir Putin döneminde de inişli çıkışlı ilişkiler devam etmektedir. Rusya’nın Çeçenistan politikasını destekleyen İsrail Rus-İsrail ilişkilerini olumlu etkilemiştir. Ayrıca Putin Yeltsin’den farklı olarak İsrail’in Filistin politikasında her iki devleti de eleştirmiştir ve sorunun çözümü için de ortak noktanın ancak müzakere ile olabileceğini dile getirmiştir. 26-29 Nisan 2005 tarihleri arasında Ortadoğu’yu ziyaret eden devlet başkanı Putin ziyaretleri sırasında İsrail’i de ziyaret etmiştir. İsrailli yetkililer bu ziyareti tarihi olarak nitelemektedirler bunun gerekçesi de İlk defa Rusya devlet başkanının İsrail’i ziyaret etmesidir. İsrail ilişkilerin iyiye gideceğini düşüncesinde iken Putin’in Ağlama Duvarı ziyareti sırasında Kipa takmayı reddetmesi ilişkileri olumsuz etkilemiş hatta diplomatik krizden dönülmüştür. Ziyaret sonrasında en önemli verim her iki devlet içinde ticari anlaşmalar olmuştur. Putin 2012’de İsrail’i tekrar ziyaret etmiştir. İsrail devleti yetkilileri Rusya’nın İran ve Suriye ile olan iyi ilişkilerden memnun olmadığını Putin’e söylemişlerdir ve bu devletlere silah satışı yapılmamasını istemişlerdir. Putin’de sorunun çözümünü diplomatik yollarda olduğunu söylemiştir. Bu ziyaretin en büyük karları tekrar ticari anlaşmaların yanında askeri alanda da yapılan anlaşmalar olmuştur. Rusya İsrail ilişkilerini olumsuz yapan bir diğer olgu ise Rusya’nın Hamas’a karşı düşünceleridir. Hamas yetkililerini Moskova’da ağırlayan Rusya İsrail devletini kırmıştır. Batı Rusya’nın Hamas’a karşı olan tutumunu batı karşıtı olarak tanımlasa da Rusya, İsrail ile Filistin arasındaki ilişkilerin düzelmesi için Hamas’ın ve İsrail’in diplomatik yollarla uzlaşması gerektiğini dile getirmiştir. Rusya Hamas’a karşı olan tutumu ile Ortadoğu’da etkisini arttırmakta ve Arap devletlerin sempatisini de kazanmak istemektedir. (Kemaloğlu, 2012: 13)

4. Rusya-İran İlişkileri

Rusya’nın Ortadoğu politikasında dikkati en çok çeken İran ile olan ilişkileridir. SSCB’nin çökmesinin ardından Rusya Federasyonu’nun sınırlarında birçok Müslüman devlet ortaya çıkmıştır. Bu da başta İran olmak üzere Ortadoğu’daki “radikal İslamcıların” bu bölgeye akın edeceğinden korkan Moskova’nın, Ortadoğu politikasında İran’a öncelik vermesine neden olmuştur. Ayrıca SSCB’nin çöküşü de İran için komünizmi ideolojik tehdit olmaktan çıkarmış ve böylece, İran-Rusya ilişkileri karşılıklı çıkar ilişkisi temelinde şekillenmeye başlamıştır. Ticari ilişkiler, Çeçenistan meselesi, Tacikistan’daki iç savaş, Hazar havzasındaki enerji kaynakları için Rusya ile ABD arasında verilen mücadelede İran’ın rolü gibi etkenler de, İran’ın Rusya için Ortadoğu’da en önemli ülke konumuna gelmesini sağlamıştır. Rusya-İran ilişkilerinin temelinde Rusya açısında öncelikli olarak iki önemli faktör bulunmaktadır. Bunlardan ilki, İran’ın Rusya için önemli bir silah pazarı olması durumudur. İran’ın ABD ve Batı’nın silah ambargosu ile karşı karşıya kalmasını kendisi için bir fırsat durumuna getiren Rusya İran’ı kendisinin birinci silah pazarı yapmıştır. Zaten ABD’yi de Rusya’nın Ortadoğu politikasında en fazla rahatsız eden konu Ortadoğu’nun Rusya’nın en büyük silah pazarı olmasıdır. İkinci olarak İran’ın çok stratejik bir önemi olduğunu söyleyebiliriz. Bu, İran’ın bölgede ABD karşıtı duruşuna bir destek mahiyetinde ortaya çıkmaktadır. Rusya ABD karşıtı söylem geliştiren İran ile işbirliği yaparak aslında ABD’ye söylemek isteyip de söyleyemediği bazı şeyleri ifade etmek istemektedir. XX. yüzyılın sonunda İran ile Rusya arasındaki siyasi münasebetler de her iki tarafın çıkarlarını gözetmiştir. Rusya’nın askerî teknoloji ve nükleer teknoloji konusundaki desteğine karşın, İran Rusya’nın Çeçenistan politikasını fazla eleştirmemiştir. Tacikistan ile Afganistan’daki savaşlar sırasında Rusya ile İran ortak hareket etmiş, her iki ülke de Tacikistan’da iç savaşın sona ermesini istemiş ve Afganistan’da da Taliban’ın ülkeyi ele geçirmesini engellemeye gayret etmişlerdir. Yine her iki ülke, Azerbaycan’ın güçlenmesine ve bölgedeki enerji hatların kontrolünün kendi ellerinde toplanması için Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı projesine olumsuz yaklaşmışlardır. Rusya’nın İran ile ilişkilerinde dikkati en çok çeken ise kuşkusuz nükleer enerji konusunda iki ülkenin yapmış olduğu işbirliğidir. SSCB zamanında 1989 yılında dile getirilen nükleer alanda işbirliği anlaşması SSCB’nin çökmesi sonucu ortaya çıkan gelişmelerden dolayı ertelenmiş, nihayetinde 1995 yılında imzalanmıştır. Rusya, Batı’nın İran’ın nükleer enerji konusundaki kaygılarına rağmen bu ülke ile işbirliği içerisinde İran’ın “Buşehr” kentinde nükleer santral inşa etmişlerdir. Aslında Rusya’da nükleer enerji konusunda İran’ın bir noktadan sonra kendi başına hareket edebilecek aşamaya gelmesini istememektedir. Fakat ABD ile pazarlıkta elinde güçlü bir koz bulundurmak adına bu şekilde hareket etmektedir. Bununla birlikte son zamanlarda İran’ın perde arkasında ABD ile nükleer enerji konusunda pazarlık masasına oturduğu iddiası Rusya’nın yeniden düşünmesini gerektirmiştir.

Rusya her ne olursa İran’ın nükleer çalışmaları konusunda Batı’nın bunu savaşla denetim altına alma fikrine sıcak bakmamaktadır. Rusya İran’ın nükleer çalışmaları hakkında yürütülen “spekülasyonların” barışçıl şekilde çözüme kavuşturulması yönünde tavır takınmaktadır. Diğer taraftan her ne kadar İran’daki nükleer santrali Ruslar inşa etseler de Rusya da aynen Batı gibi İran’ın nükleer silahlanmasını istememektedir. Ancak Batı’dan farklı olarak Rus yetkililer, İran’ın herhangi bir başka ülkenin olduğu gibi barışçıl amaçlarla nükleer program geliştirme hakkına sahip olduğu görüşündedirler. Buna ilaveten Rusya, İran’ın nükleer programı sorununun yalnızca diplomatik yollarla çözülebileceğinin üzerinde durmaktadır. Bütün bunlardan dolayı Rusya, kendi çıkarlarını da göz önünde bulundurarak İran’ı uluslararası arenada desteklemeye devam etmekte ve İran’a herhangi bir müdahale yapılmasına karşı çıkmaktadır. Rus diplomatlar, uygulanan ambargoların da sorunu çözmeyeceği, sadece daha fazla körükleyeceği görüşündedirler.

Diğer taraftan Rusya, İran ve Hazar’a kıyıdaş diğer ülkelerin Hazar’ın statüsü ve Hazar’daki yeraltı zenginliklerinin kullanımı konusunda bir anlaşmaya varamamaları, Rusya ile İran arasındaki ilişkilerin gelişimini yavaşlatmıştır. Yine Birinci Çeçenistan Savaşı, Rusya ile İran arasındaki ilişkileri etkilememişse de, Vladimir Putin’in daha başbakan iken başlattığı II. Çeçenistan Savaşı, ilişkilere gölge düşürmüştür. Bunda İran’ın o tarihlerde İslam Konferansı Örgütü’ne (İKÖ) başkanlık etmesinin de etkisi büyük olmuştur. İran, bir taraftan nükleer istasyon inşa eden ve askerî teknoloji ihtiyaçlarını karşılayan Rusya ile ilişkilerine önem verirken, diğer taraftan da İslam dünyasının en önemli kuruluşu olan İKÖ’nün başkanı olarak Rusya’nın Çeçenistan politikasına sessiz kalamamıştır. Neticede İran, Rusya’yı Çeçenistan politikası yüzünden eleştirmiş, ancak eleştiri dozunu iyi ayarlamıştır. Moskova ise teşekkürü bekletmemiş ve İran’da ikinci nükleer santral inşa etmeye hazır olduğunu bildirmişti. Bugüne gelinen noktada Rusya adeta İran ile Batı dünyasında arabulucu hâline gelmiş ve sorunun barışçıl yollarla çözülmesi konusunda çeşitli çözüm önerilerinde bulunmuştur. Bu önerilerinden biri, İran’ın uranyum zenginleştirme işlemini Rus topraklarında yapması şeklindeydi. Ancak, Rusya’nın bu planı işe yaramamıştır.[1] Bilindiği gibi Batılı ülkeler, İran’ın uranyum zenginleştirmeyi durdurmasını istemektedirler. İranlı yetkililer ise kendi tezlerini savunmaya devam etse de Batı, ekonomik ambargoları azalttığı ve Tahran’daki nükleer reaktörün ihtiyaç duyduğu yakıtı karşıladığı takdirde yüzde 20 oranından fazla bir oranda uranyum zenginleştirmemeyi taahhüt edeceklerini dile getirmektedirler. Buna benzer açıklamayı İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad da yapmıştı.

İranlı yetkililerin bu yöndeki tutumları, görüşmeler açısından “başarı” olarak kabul edilmektedir. Zira taraflar 15 ay aradan sonra görüşmeleri yeniden başlatmış ve karşılıklı geri adımları bile görüşmeye başlamışlardır. Söz konusu görüşmelerin en çok da Rusya’nın işine yaradığını söyleyebiliriz. Moskova, Ortadoğu da dâhil olmak üzere uluslararası sorunların çözümünde Rusya’nın önemli rol oynadığını göstermiştir. Son olarak Rusya’nın bundan sonraki süreçte de İran’ı desteklemeye ve onu çeşitli ambargolardan korumaya devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu desteği yukarıda değindiğimiz Rusya’nın bölgeye yönelik amaç ve siyasetiyle açıklayabileceğimiz gibi uluslararası dengeler ve ABD’nin yayılmacılık siyasetine karşı Rusya’nın almaya çalıştığı tedbirlerle de izah edebiliriz. İran’da iktidar değişimi ve özellikle de ABD yanlısı siyasetçilerin iktidara gelmesi, Rusya’nın çıkarına değildir. Rusya ile İran arasında büyük sorunlar olmadığı gibi, Moskova-Tahran ittifakı, Ortadoğu’da ABD’nin yayılmacılığına, Güney Kafkasya’da da Azerbaycan-Türkiye-Gürcistan ittifakına karşı Rusya’nın gücünü arttırmaktadır. İran’a yapılan askerî müdahale, bölgenin tamamen ABD’nin etkisi altına girdiği anlamına gelecek ve Rusya’nın sadece Ortadoğu’daki değil, Kafkasya’daki konumuna da zarar verecek, Rusya’nın dört bir taraftan çember altına alınma anlamına gelecektir. (Kemaloğlu,2012:7)

5. Rusya-Suriye İlişkileri

Suriye hiç kuşkusuz içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyası ve Akdeniz’e açılan bir liman olması sebebiyle geçmişten günümüze büyük devletlerin ilgisine konu olmuştur. Suriye, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı kontrolüne girmiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra itilaf devletlerinin Sykes-Picot Anlaşması’nı imzalamaları neticesinde Ortadoğu paylaşılmış ve Suriye Fransız işgal alanına dönüştürülmüştür. 1920 tarihinde ise Suriye ve Lübnan’da Fransız manda yönetimi kurulmuş: Şam Devleti, Halep Devleti, Nusayri merkezli Alavi Devleti, Dürzi merkezli Cebel-i Duruz Emirliği, Lübnan Devleti ve sonradan Türkiye’ye katılacak olan Hatay Cumhuriyeti olmak üzere altı yapılı yönetim oluşmuştur. 1943 seçimlerinde manda yönetimine karşı olan Şükrü el Kuvvetli, Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı olmuştur. Fransa, II. Dünya Savaşı sonrasında Suriye’den geri çekilmiş ve bu devlet, 1946’da BM’ye katılarak Suriye Cumhuriyeti adını almıştır. (Sarıkaya,2015:1)

Rusya’nın bölgede çok yönlü işbirliği geliştirdiği bir başka ülke de Suriye’dir. Sovyetler Birliği, Suriye bağımsızlığına yeni kavuşmuş fakat henüz işgal altındayken, 1944 yılında bu ülke ile diplomatik ilişkilerini başlatmıştır. 1950’lerden itibaren Suriye’nin Sosyalist eğilimleri artınca Sovyetler Birliği’nin bölgedeki en önemli ortağı haline gelmiştir. 1970’te Hafız Esad Suriye devlet başkanlığına gelince ilk ziyaretini Moskova’ya gerçekleştirmiştir. Mısır da Nasır’ın ölümü ardından yerine gelen Enver Sedat’ın ABD’ye yakınlaşması Suriye’nin bölgedeki önemini artırmıştır. 2000 yılında Hafız Esad’ın ölümünün ardından devlet başkanlığına oğul Beşar Esad’ın gelmesi ve Rusya’da aynı yıl Putin’in seçimle devlet başkanlığına gelmesinin ardından iki ülke ilişkileri adım adım ısınmaya başlamıştır. Suriye’nin Rusya’ya yakınlaşmasında ABD’nin 11 Eylül 2001 sonrası Ortadoğu’da sert bir politik tavır sergilemesi ve İsrail’in kararlı işgal politikalarını desteklemesi karşısında düştüğü yalnızlık önemli faktörlerdendir. Ayrıca Rusya’nın ABD ve AB’nin aksine Suriye’nin İsrail ile olan anlaşmazlık konularında dengeli bir tutum sergilemesi ve Suriye’nin bölge için önemli olduğunu vurgulaması da önemlidir. Tüm bu sebeplerden dolayı Suriye, ABD’ye karşı güçlü bir uluslararası aktör olarak dengeleyici unsur olarak değerlendirmek düşüncesiyle Rusya’ya yaklaşmıştır. Daha Vladimir Putin’in ilk devlet başkanlığı döneminde Rusya’nın tekrar toparlanmasıyla birlikte Moskova’nın bölgeye ilgisi ve bölgedeki etkisi artmıştır. Bu süreçte Rusya’nın Ortadoğu politikasının en önemli amaçları, kendi etkisini artırmanın yanı sıra, bölgedeki ABD etkisini kırmak, bölge ülkelerine sattığı askerî teknolojiden gelir elde etmek, dünya enerji piyasalarına hâkim olmak ve Rusya’nın dünyada tekrar söz sahibi olduğunu göstermek şeklinde özetlenebilir. Bu amaçları hayata geçirme konusunda Rusya’nın yakın zamana kadar başarılı olduğunu da söylemek mümkündür.

Rusya’nın bu başarısında Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında izlediği siyaset ve bölgedeki sorunlarla ilgili tutumu etkili olmuştur. Bu politikasıyla Moskova kısa zamanda Ortadoğu ülkelerinin de güvenini kazanmış ve bölgede etkisini artırmıştır. Aynen SSCB zamanında olduğu gibi Rusya’nın bölgedeki rejimleri destekleyerek, Ortadoğu ülkelerine silah satarak, bazı ülkelerin daha SSCB zamanından kalan borçlarını silerek ve özellikle enerji alanında olmak üzere önemli ekonomi projeleri hayata geçirerek, XXI. yüzyılın başında tekrar bölgede önemli güç hâline gelmişti. Ancak “Arap Baharı”, Rusya’nın Ortadoğu’nun politikasını doğrudan etkilemiş ve Rusya’yı da zor durumda bırakmıştır. Son dönemde Ortadoğu’da patlak veren olayların, başlangıçta Moskova’nın bölgedeki varlığına zarar vermeyeceği, hatta bölgenin kısa bir süre istikrarsız kalmasının Rusya’nın işine yarayacağı düşünülüyordu. Zira Ortadoğu’nun daha fazla istikrarsızlaşması ve buna paralel olarak enerji kaynaklarının fiyatlarının artması, Rusya’nın kısa vadede işine yarayan gelişmelerdi. Ayrıca bu husus bir kez daha enerji alanında Rusya’ya alternatif olarak gösterilen Ortadoğu ülkelerinin “güvenilirliğinin” sorgulanmasına neden olmuştur. Ancak Arap Baharının gittikçe genişlemesi ve uzaması, Rusya’nın Ortadoğu politikasına da zarar vermiştir. Suriye’de yönetimin değişimi, Rusya’nın bu ülkedeki ve genel olarak bölgedeki bütün varlığını tehdit etmektedir. Rusya’nın uluslararası arenada Beşir Esad’a destek vermesinin asıl nedenini de bu hususlarla açıklamak mümkündür.

Diğer taraftan Suriye’den sonra başta İran olmak üzere baharın başka ülkelerde de yayılma, hatta Rusya’nın arka bahçesi olarak adlandırılan Kafkasya ile Orta Asya’da da benzer senaryoların uygulanma tehlikesi mevcuttur. Dolayısıyla Rusya, Beşir Esad yönetimini desteklemeye devam edecektir. Hiç şüphesiz Suriye ve bütün Ortadoğu’daki olaylar, Rusya’nın ABD ve genel olarak Batı ülkeleri ile münasebetlerini olumsuz etkilemekte ve bizlere Soğuk Savaş dönemini hatırlatmaktadırlar. Amerikan ve Rus devlet adamlarının birbirlerine karşı sert açıklama ve suçlamalarda bulunmaları, alışık bir durumdur ve bu tür davranışlar, münasebetlerin genel seyrini etkilememekte ve zarar vermemektedir. ABD ile Rusya, aralarında sorunlar yaşadıkları dönemde dahi karşılıklı oturup karşılıklı tavizlerde bulunabilmekte, ortak kararlar alabilmektedirler. Rusya’nın ABD’nin Irak müdahalesine ses çıkarmaması ve 11 Eylül olayı sonrasında yanında yer alması, ABD’nin Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü üyeliğine yeşil ışık yakması, Rus yetkililerinin Lenin’in memleketi olan Ulyanovsk’u NATO’ya “transit üs” olarak kullanması için izin vermeleri, tarafların silahsızlanma vs konularda devamlı görüşmelerde bulunmaları vs. yukarıdaki tezimize örnek teşkil etmektedir. (Kemaloğlu, 2012:14)

SONUÇ

Rusya Federasyonu, geniş toprakları, zengin enerji kaynakları, coğrafi konumu, tarihi ve kültürel birikimi ve bir döneme damgasını vurmuş olan SSCB’nin mirasçısı olması gibi nedenlerle dünyanın siyasi ve ekonomik bakımdan önemli ülkelerinden birisidir. Günümüzde özellikle devlet başkanı Vladimir Putin’in aktif siyaset içinde önemli bir siyasi figür ve karizmatik bir lider oluşu Rusya Federasyonu’nun etkilemektedir. Putin’in sık sık eski imparatorluğu getireceğiz deyişi toplum nezdinde kabul edilen bir yaklaşım ve Rus halkının Putin’e desteği içinde önemli bir siyasal söylemdir.

Rusya’nın Sovyetler döneminde olduğu gibi günümüzde de Ortadoğu üzerine temel politikalar güttüğünü yukarıdaki yazılarda gördük. İsrail devleti ile ilişkilerin Sovyet dönemine göre seyir değiştiği ve günümüz Rusya Federasyonun da İsrail’in Rusya için bölgede en önemli ticari ülke olduğu söyledik, ancak Rusya’nın Arap ülkelerine silah satışları ve Suriye gibi bir devletle müttefik oluşu İsrail devletini endişelendiren önemli olgulardır. Rusya’nın Suriye politikasında Arap Baharının etkilerini görmek çok kolaydır. Rusya ülkede bulunan hava ve deniz üssünü kaybetmek istemezken aynı zamanda birlikte hareket ettiği Beşar Esad iktidarının güçten düşmesini istememektedir. Silah satışını ve bölgede önemli bir jeopolitik yapıya sahip olan Suriye’yi kaybetmek Rusya’nın karizmasını zedeleyecektir. Rusya’nın İran ile ilişkilerine baktığımızda ise Ortadoğu bölgesinde bulunan Rusya’nın ikinci müttefik ülkesi olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle nükleer, petrol ve silah teknolojisi gibi konularda çeşitli anlaşmaları vardır. Suudi Arabistan ile ilişkilerin Suudi Arabistan’ın ABD ile bir çok noktada hareket etmesi sonucu çok iyi olduğunu söylemeye engel olduğu söylenebilir. Ancak son yıllarda Rusya özellikle silah konusunda ve petrol konusunda Suudi Arabistan’la ortak çıkarlar bulmaya çalışmakta ve kendine bir pazar alanı yaratmaya çalışmaktadır. Son olarak Irak ile ilişkilerin ise Sovyetler döneminde iyi olmamasına rağmen günümüzde özellikle ekonomik çıkar peşinde olan petrol şirketlerinin yoğun dayatmaları sayesinde ekonomik olarak ilişkilerin geçmişe nazaran iyi olduğu söylenebilir.

Yusuf AVAR, Aziz ERSOY, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, İİBF, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

KAYNAKÇA

AĞIR, Osman ve BAHARÇİÇEK, Abdulkadir (2015), ‘’Rusya Federasyonu’nda Demokrasinin Yerleş(e)memesinin Nedenleri’’, Akademik yaklaşımlar dergisi, cilt:6 sayı:1, ss.46-62

AĞIR, Osman (2015), ‘’Rus Tipi Federalizm’’, TSA /S: 1, ss.27-54

AYDIN, Mustafa, Özcan, N. Ali, Kaptanoğlu, Neslihan, (2007), ‘’Riskler ve Fırsatlar Kavşağında Irak’ın Geleceği ve Türkiye’’ Tepav Ortadoğu çalışmaları II, ss.1-144

BİLGİN, Mert, “Küresel, Bölgesel ve Yerel Eksende Irak Petrollerinin Ekonomik, Siyasi ve Stratejik Anlamı”, Akademik Orta Doğu, Cilt 1, No 2, 2007, s. 21-55

HALM,’’israil Hakkında Gerçekler’’ (2008) Keter Pres Kudüs, İsrail. Ss.1-352

http://www.turkey.mid.ru/hakk_t02.html (04.06.2016)

KAMALOV, İlyas, ‘’Putin Dönemi Rus Dış Politikası. Moskova’nın Rövanşı’’(2008) Yeditepe Yayınevi, İstanbul, ss. 223-224.

KEMALOĞLU, İlyas (2012), ‘’Rusya’nın Ortadoğu Politikası’’, Orsam rapor no:125, ss.1-22

SARIKAYA, Burak,’’Suriye İç Savaşı Perpektifinde Geçmişten günümüze Rusya-Suriye İlişkileri’’(2015), TASAM, ss.1-15

SASAD,’’Suudi Arabistan Hakkında Not’’ (2011) ‘’Savunma Sanayi Endüstri Günü İçin Suudi Arabistan Hakkında Not’’SaSad, Ankara.

SDE, ‘’Rusya Raporu’’ (2010) Çankaya/Ankara, ss.1-142

İRAN DOSYASI : Saddam Hüseyin Sonrası Irak’taki Türkiye İran Mücadelesi


Türkiye ve İran; Ortadoğu’da devlet geleneğine sahip, birbirlerine komşu, rekabet halinde olan, farklı etnik yapıya sahip, aynı dinin farklı mezheplerine mensup, farklı siyasal rejimleri, dünya görüşü ve dış politika anlayışı ile bölgenin en kritik iki ülkesidir. Bölgede huzurun ve istikrarın iki sembolik örneği denilebilir. Türkiye ve İran birer jeopolitik oyuncu potansiyeline sahiptir. Çevresinde olup bitenlere sadece kulak vermezler aynı zamanda yönlendirir ve ulusal çıkarları doğrultusunda politikalarını şekillendirirler. Belirlenen politikalar zaman zaman uyuşmayabilir ama bu durum iki taraf için de ilişkilerin kopacağı anlamına gelmez ve savaş durumuna asla getirmez. Sebepleri ise iki tarafında akılcı ve pragmatik olmasıdır. Çünkü iki tarafta az sayılmayacak bir devlet geleneği tecrübesine sahiptir. Söz konusu Irak olunca bazı zaman yakınlaşma bazı zaman ise karşılıklı suçlamalar olmuştur. Hususiyetle tetkik edilecek olursa Saddam Hüseyin’in İran ile yaptığı savaş sonrası aldığı ağır ekonomik darbesini Kuveyt’i işgal ederek telafi etmeye çalışması ve ardından uluslararası bir koalisyonla Kuveyt’ten çıkarılması, sonra ABD’nin sık sık eleştirilerine maruz kalması ve KİS üretmekle suçlanması, tüm bunların üstüne 11 Eylül 2001 terör saldırısı ile artık Irak’ın işgal edilmesini kaçınılmaz kılmıştır. 2003 Irak işgali ile hedeflenen bir Kürt devleti Irak’ı ikiye bölmüştür. Türkiye ve İran için yeni birer hayat sahası açılmıştır. İran, mevcut merkezi hükümeti kullanarak Türkiye etkisini yavaşlatmaya çalışırken, Türkiye ise bağımsız devlet olma hayali kuran ve yanı başında bulunan bölgesel yönetiminin İran etkisinde olmaması için kendine çekmektedir. İki farklı devlet ve iki farklı dünya görüşünün mücadelesi.

İslam Devrimi Öncesi İran ve Cumhuriyet Dönemi Türkiye’nin Benzer/Farklı Yönleri

İran dış politika anlayışı denilince iki süreç vardır bunlar, 1979 devrim öncesi ve sonrasıdır. Mazisi çok eskidir. İslamiyet ile tanışıklığı bakımından en önemli olan Sasani Devletidir. Sasaniler Zerdüştlüğü benimsemişler daha sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in ordusu, 636 Kadisiye savaşı ile Sasanilerin sonunu hızlandırmış ve Zerdüşt Devleti 651’de tarihe karışmıştır. Şah İsmail’in öncülüğünde 1501’de Safevi devleti kurulmuş ülke hızla Lübnan’ın Cebel Amil bölgesinden getirtilen ulema ile Şii anlayışı yaygınlaştırılmıştır. Safevi devletinin 1722’de yıkılmasının ardından Afşin ve Zend hanedanları arasında iktidar çekişmeleri olmuştur. Daha sonra bu çekişmelere son verecek olan Kaçarlar Devleti kuruldu. Kaçarlar devletinin zamanla zayıflamasını fırsat bilen 2500 kişilik Kazak Tugayı’nın Komutanı Rıza Han Kaçarlar Hükümetine darbe düzenlemiştir. İlk önce başbakanlığını daha sonra ise 1926’da Şah olduğunu ilan etmiştir. Kaçarlar hükümdarı Ahmed Şah ise Avrupa’ya gitmiştir. Rıza Şah, laik, demokratik, milliyetçi ve anti koministtir. Ülkesinde çarşafı yasaklamış, kılık kıyafet düzenlemesi yapılmış, medreseleri kapattırıp modern okullar açmıştır. Birçok yenileşme alanında muvaffak olmuştur. Rıza Han, birçok alanda yenilikler yapmış olmasına rağmen Dil konusunda değişiklik ile ilgili bir düzenleme yapmamıştır.

Türkiye, Osmanlı varisi bir devlettir. Sadece isim olarak söylenilse daha doğru olacaktır. Çünkü 24 Temmuz 1923 Lozan antlaşması ile kurulan yeni devlet birçok alanda yenilikler yapmıştır. Medreseler kapatılmış, modern okullar açılmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış, kılık kıyafet kanunu, şapka kanunu, Tevhid-i Tedrisat kanunu, Medeni Hukuk Kanunu gibi Batı seviyesine ulaşılabilecek her türlü tanzimler yapılmıştır. Bu yenileşme hareketinin öncüsü Mustafa Kemal’in muvaffak olduğu kesindir. Yapılan yenileşmelerin yanında 1928’deki Harf inkılabı maalesef Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yeni yetişen nesillerini geçmişten habersiz bırakmıştır. Artık tarihe Cumhuriyet ve sonrası olarak bakılmıştır, geçmişteki eserleri okuyamaz hale gelmiş ve tüm bunlar tarihi bağlarımızı zayıflatmıştır. Türkiye ve İran’ın, 20.yy’ın başlarında gerçekleştirdiği değişimler ve modern devlet oluşturma gayretleri birbirleriyle birçok mevzuda benzerlik göstermektedir.

İran İslam Devrimi Sonrası Dünyadaki Gelişmeler ve İran-Irak Münasebetleri

İran’ın Ayetullah Humeyni öncülüğünde 1979’da gerçekleştirdiği darbe ile Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yi devirmiştir. İran’da daha önce var olan laik düzeni yıkılmış yerine İslami rejim kurulmuştur. Türkiye ise 70’li yıllarda toplumda yaşanan ideolojik ayrışmalara ve sağ-sol kavgalarına tanık olmuş ve bunun devamı olarak 12 Eylül 1980’de Kenan Evren komutasında bir askeri darbe olmuştur. SSCB’nin Aralık 1979’da Afganistan’a müdahalesi, Saddam Hüseyin’in aynı yıllarda Irak’ta yönetimi ele alması ve Mısır ile İsrail arasındaki barış görüşmeleri ve buna mukabil İsrail’in Sina Yarımadasından çekilmeyi taahhüt etmesi gibi çok mühim gelişmeler cereyan etmiştir. Bu tarz gelişmelerin Soğuk Savaş döneminde görülen nadir hareketliliklerden olduğu muhakkaktır.

Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak devleti, Sosyalist-Arap milliyetçisidir ve Laik bir devlet düzenine sahiptir. Yanı başındaki komşusu İran’ın, mezhepçi bir sistemi özümsemiş olması Irak’ı tedirgin etmiştir. İran’daki devrimden birkaç ay sonra yönetimi ele geçiren Saddam Hüseyin, ülkesinde ciddi bir iç muhalefetle karşı karşıya kalmıştır. Saddam Hüseyin’in iç muhalefeti bastırmak için bir bahane ile halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istediği muhakkaktır. Saddam’ın, İran’da gerçekleşen devrimin ertesi yılı savaşı başlatmış olması İran’daki iç karışıklıktan faydalanmak istediği aşikârdır.1980-88 yılları arasında gerçekleşen savaşta başta Irak bayağı ilerlemiş olsa bile daha sonra İran beklenmedik bir direniş göstererek olayı kendi lehine çevirmekte muvaffak olmuştur. Humeyni, ciddi bir saygınlık kazanırken Saddam Hüseyin ise ciddi bir prestij kaybı yaşamıştır. Savaş sonucunda ise taraflar arasında herhangi bir toprak kaybı ve kazancı yaşanmamış aksine iki Müslüman ülkenin enerjileri kendi aralarında harcanmıştır.

Irak’ın geçirmiş olduğu bu sancılı süreçte yoğun bir borçlanmaya gitmiştir. Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten büyük borçlar alınmıştır. Saddam Hüseyin, Suudi Arabistan ve Kuveyt’in borçları silmesini istemiştir. Gerekçe olarak bu savaşın Arap Dünyası için yapıldığını belirtmiştir. Suudiler olumlu yaklaşmış ancak Kuveyt bu duruma itiraz etmiştir. Irak, İran ile yaşadığı savaş döneminde Kuveyt’in Rümeyla denilen bölgede haksız petrol çıkardığı iddiasında bulunmuş tazminat talep etmiştir. Tazminatın ödenmesine itiraz eden Kuveyt, Irak tarafından 2 Ağustos 1990’da işgal edilmiştir. Saddam Hüseyin, Kuveyt’in Irak’ın bir parçası olduğunu ve Osmanlı Devleti zamanında da Kuveyt’in Basra’ya bağlı olduğunu söylemiştir. Saddam daha sonra Uluslararası askeri koalisyonla Kuveyt’ten çıkartılmıştır. Saddam’ın KİS ürettiği, terörü desteklediği ve bölge barışına zarar verdiği gerekçesiyle 20 Mart 2003 yılında ABD tarafından ‘ Irak Halkına Özgürlük’ iddiası ile işgal edilmiştir. Saddam Hüseyin yakalandıktan sonra 30 Aralık 2006 da idam edilmiştir. Bu durum Sünnilerin tepkisini çekmiş ve ABD’ye karşı direniş hareketleri artmaya başlamıştır. ABD’nin 2003 yılındaki Irak operasyonu ve bu operasyona İran’ın destek vermiş olması bir gerçektir. Nitekim İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed Ali Abtahi 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşmada “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” [1] Açıklamasında bulunmuştur. Bu açıklamadan sonra ise anlaşılan tek şey İran’ın Şeytan olarak gördüğü ABD ile ilişki kuracak kadar pragmatik politika izlediğidir.

Saddam Hüseyin Sonrası Irak’ta, İran-Türkiye Etkisi

Irak, 1979’dan ikinci körfez harbine kadar Sünni azınlık Saddam Hüseyin tarafından idare edilmiştir. Saddam’ın mensup olduğu mezhep ve Türkiye’deki idarecilerin ve halkın büyük çoğunluğunun mensup olduğu mezhep aynıdır. Bundan mütevellit gerçekleşen iyi muhabbetler mevcuttur ancak Fırat ve Dicle nehrinin üzerinde Türkiye’nin bir takım tasarruflarda bulunması iki ülkeyi karşı karşıya getirdiği olmuştur. Irak ve Türkiye, sınırları içerisinde barındırdığı Kürt nüfusları itibariyle tedirginlerdir. Oluşabilecek tehlikeye karşı işbirliği içerisinde olmuşlardır. İran ise komşusunun, nüfusunun yarısından fazlası Şii mezhebine mensup olmasından mütevellit her zaman ilgi duymuştur. İran, Irak’taki yönetimden rahatsız olmuş ve iki tarafta sekiz yıl süren bir savaş gerçekleştirmişlerdir. Daha sonra ise birinci ve ikinci körfez harbinde tarafsız gibi gözükse de Batının yani Emperyalist güçlerin yanında yer almış ve halkın büyük çoğunluğu Şii olan bir yönetimin iktidara geçmesini arzu etmiştir. İran, Irak için ABD’den sonra “ikinci işgal gücü ”olarak nitelenebilir. Çünkü ABD’den sonra Irak üzerinde en fazla etkiye sahip olan ülke konumunda İran vardır. [2]

Saddam Hüseyin, yönetimden uzaklaştırılmasından sonra ABD güçleri tarafından Şii ve Kürtler yönetimde söz sahibiyken Sünniler dışlanmıştır. Daha sonraki süreçlerde görülmüştür ki dışlanan Sünni halk aynı zamanda merkezi idari tarafından da baskıya maruz kalmışlardır. 2006 yılında Başbakanlığa gelen Nuri El Maliki geldiği günden beri ülkedeki Sünnilere terörle mücadele bahanesiyle baskı yapmaktadır. Haziran 2014 yılında IŞİD terör örgütünün Musul’u işgal etmesi ve işgalden sonra örgütün hala daha Musul’da barınması şüphesiz halkın haklı desteği ile olmuştur. Sünniler kendilerine yapılan haksızlıklara daha fazla tahammül edememiş ve IŞİD’e sahip çıkmıştır. Irak Özel Kuvvetler Komutanı olan ’Maliki’nin Aslanı’ lakaplı Ebu Velid ve himayesindeki bazı askerler ise peşmergelere sığınmıştır.

Saddam Hüseyin dönemi, Irak- İran ilişkileri hep çekişmeli ve rekabet içerisinde olmuştur. Irak’ın toplum yapısı itibariyle de İran’ın her daim ilgi odağı olmuştur. İkinci körfez harbi ile Saddam’ın devrilmesi sonrası İran’a yeni bir hayat sahası açılmıştır. ABD müdahalesi sonrası Irak’ın federatif yapısı Türkiye ve İran’ı rahatsız etmiştir. Çünkü iki devlette Irak’ın toprak bütünlüğünden yanadır. İlerleyen yıllarda hususiyetle 2006 yılı ile başbakanlığa Maliki’nin

gelmesi ve Şii mezhebini üstün tutup diğerlerini dışlayıcı tutumu Türkiye’nin tepkisine sebep olmuştur. Türkiye bu sebeplerden mütevellit Kuzey Irak yönetimi ile 2000 yılından sonraki gelişen iyi ilişkilerini arttırmaya gitmiştir. Aynı zamanda Irak’ın Sünni Başbakan yardımcısı Tarık Haşim’i hakkında Aralık 2011’de , ‘Terör Faaliyetlerinde Bulunmak’ suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Haşim’i ilk önce Kuzey Irak daha sonra Kuveyt ve Suudi Arabistan’da sınırlı sürede kalmış ve ardından Türkiye’ye sığınmıştır. Ankara, Bağdat’ın taleplerine rağmen kırmızı bülten ile aranan Haşimi’yi iade etmemiştir.

Barzani Üzerindeki Bölgesel Etkiler ve Adım Adım Özerklikten Devlete

1991’deki Birinci körfez harbi ile Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarıldı ve Irak’a ambargo getirildi. Savaş sonrası Saddam Hüseyin, ülkesinde Kürtlere yönelik baskılarından mütevellit binlerce Kürt, İran ve Türkiye başta olmak üzere komşu ülkelere sığındılar. Irak’ın Kuzeyi uçuşa yasak bölge ilan edildi ve Saddam’ın ordularının etkinliği kırıldı. Körfez Savaşı’ndan itibaren Irak’ın parçalanmasının engellenmesi ve Kürt sorununun yeni bir boyut kazanması ile ilgili ortak çıkarlar, Türkiye ile İran’ı uluslararası arenada işbirliğine itmiş ve tarafların konuyla ilgili devamlı görüş alışverişinde olmalarını sağlamıştır. Aynı zamanda Irak faktörü, Bağdat’ın kontrolü kaybettiği Irak’ın kuzeyinde iki ülkenin etki rekabeti içerisinde olmalarına neden olmuştur. İran, Kuzey Irak bölgesindeki Musul ve Kerkük’ün Türkiye kontrolünde olmasını değil Kürt kontrolünde olmasını tercih etmektedir. Çünkü bir grubu yönlendirmek, ikna etmek bir devlete göre daha kolaydır. İran’ın bu gerçekleri dikkate aldığı bir hakikattir.

2014 yılına gelindiğinde Türkiye ve İran’ı tedirgin eden iki olay gerçekleşmiştir. Haziran ayında çoğunlukla Sünnilerin yaşadığı yerleri IŞİD’in işgal etmesi ve Bölgesel Kürt yönetiminin bağımsızlık talebi gözlerin tekrar bu bölgeye dikilmesine sebep olmuştur.

ABD, bölgede bir Kürt devleti kurulması için en başından beri sistemli çalışmıştır. Birçok alanda hazır olan bölgesel yönetim şimdilik sadece Washington’dan gelecek olumlu bir cevap ile bağımsızlığını ilan etmeyi beklemektedir. Bölgesel yönetimin, bağımsız olmasını her türlü destekleyen İsrail’dir. İsrail, Ortadoğu’da Arap olmayan topluluklarla ilişkiler kurmak ve güvenlik politikalarını çeşitlendirmek istemektedir. Her şeyden önce Batı ve ABD ile uyumlu olan bir devlet istemektedirler. Türkiye’nin, 1990’lardan 2000’lere kadar İsrail ile Stratejik Ortaklık ilişkisi vardır. İsrail Devleti, Türkiye’nin zaman zaman uzlaşmaz tutumuna karşılık alternatif bir devlet istemektedir. Bundan mütevellit Irak Kürtlerine desteğini alenen yapmaktadır. Türkiye daha önce kırmızı çizgimizdir dediği bölgesel yönetim ile 2000 yılı sonrası hususiyetle AKP iktidarı ile ilişkiler gelişmiştir. Türkiye, dünya gerçeklerini ve bölgesini geçte olsa idrak edebilmiştir.

Sonuç

Irak, 2003 yılındaki Amerikan işgali ile üçe ayrılmıştır. Güney bölgesi Şii, Orta Irak yani Bağdat çevresi Sünni ve Kuzey Irak ise Türkmen ve Kürtlerden oluşmaktadır. Sünnilerin yönetimden uzaklaştırılması ile ülke Kürtlere ve Şiilere teslim edilmiştir. Irak’ın Kuzeyinde özerkliğe sahip olan Kürtler, Bağdat’tan ayrılmak istemektedir. Bu taleplerini en son 2014 yılında IŞİD’in Musul’u işgal etmesiyle dile getirmişlerdir. Kürt yönetiminin Bağımsızlık talepleri er ya da geç gerçekleşecektir. Gerçekleşecek bu hakikatin önüne set çekmeye çalışmak ileride büyük sıkıntıların yaşanmasına sebep olabilir. Türkiye ve İran bin yıllık devlet tecrübesi ile yanı başında gerçekleşen hadiselere sessiz kalmamaktadır. Barzani’nin, ABD ve Türkiye ile çalışması İran’ı gücendirmektedir. İran’da bu durma mukabil Irak merkezi yönetim ile ilişkilerini geliştirmiştir. Başbakan Ahmet Davutoğlu daha önce söylediği ‘ Dış Türkler de dış Kürtler de bizim himayemizdedir’ sözü bölge barışı için Bölgesel yönetiminin önemini belirtmektedir. Daha sonra bu açıklamasını ‘PKK, Barzani’ye saldırırsa bize saldırmış olarak kabul ederiz’ demiştir. 2014 Haziranında IŞİD terör örgütünün Musul’u işgal etmesi sonrası Irak’ta var olan terör grupların yok edilmesi için Bağdat hükümeti tarafından Türk ordusu davet edilmiştir. Irak askerleri ve peşmergelerin eğitimi için Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Musul’un 32 kilometre kuzeyindeki Beşika’da Peşmergeye eğitim verdiği kampa 2015 Aralık ayında takviye yapmıştır. Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, “Türk askerî birliğinin ülke topraklarına izin almadan girmesi Irak’ın egemenliğine karşı riskli bir ihlaldir. Türkiye’den komşuluk ilişkisine saygı gösterip derhal Irak topraklarından çekilmesini talep ediyoruz” tepkisini gösterdi. TSK, bir yıldan beri Musul’da vardı ancak Irak hükümetinin bir anda tepki vermesi hiç şüphesiz İran’ın nüfuzunu göstermektedir. Türkiye’nin Musul’a önem vermesinin iki sebebi vardır. İlk olarak IŞİD terör örgütünün lojistik desteğini kesmek istemesidir. Çünkü bölgenin Suriye bağlantısı olması stratejik önemini artırmaktadır. İkinci olarak ise tarihi bağlardır. Misak-ı Milli sınırları içerisinde olmasına rağmen cumhuriyetin ilk yıllarında dönemin şartları ve İngilizlerin etkisiyle Musul’u anavatana katamamıştır. Bu yaşananlardan mütevellit Türkiye’nin aklında her zaman Musul ve Kerkük kalmıştır. 1991 Körfez harbinde Türkiye hiç olmadığı kadar hayallerine yaklaşmıştır. Daha sonra yaşanan gelişmeler bu planın hayata geçmesini zorlaştırmıştır. Irak devletinin parçalı olması ilk zamanlar her ne kadar Türkiye ve diğer bölge devletleri için tehlike arz etse de Türkiye’nin AKP iktidarı ile gelişen yeni politikası Irak üzerinde oynanan oyunlara direnip oyun kuranlardan tepki almaktansa oyuna dahil olup oyunu yönlendirmek istediği bir hakikattir. İran ise Türkiye’nin Musul ve Kerkük olmak üzere Kuzey Irak bölgesindeki etkinliğini engel olmak istemektedir. Bunun içindir ki Irak merkezi yönetim üzerinden baskı yapmaktadır.

Geçmişten günümüze defalarca çıkarları doğrultusunda karşı karşıya gelen iki eski devletin yaşanan yeni gelişmelerin etkisi ile tekrar karşı karşıya gelmiştir. İran’ın Afganistan ve Irak işgaline yardımcı olması, Suriye iç karışıklığında Esad’a her daim destek vermesi, Lübnan’da var olan Hizbullah ile İsrail’e karşı mücadele etmesi ve Yemen’de gerçekleşen iç karışıklıkta Şii Husilere destek vermesi ile adeta bölge barışını tehlikeye atmaktan çekinmeyen tavır takınmıştır. Türkiye’nin İsrail ile yakınlaşması ve Bölgesel Kürt Yönetimiyle yakın ilişkiler kurulması Tahran’ı rahatsız etmektedir. Tahran, Türkiye’yi bölgeye daha fazla yaklaştırmamak için elinden geleni yapacaktır; Kıbrıs Rumları, Yunanistan, Ermenistan ve Irak ile ilişkilerin geliştirilmesine ehemmiyet verecek ve Ankara’yı iç politikalar ile meşgul etmek isteyecektir. Ankara ise Tebriz Türklerine sahip çıkmak başta olmak üzere Azerbaycan ile ilişkilerini geliştirmek ve her daim yanında olduğunu hissettirmek ve Bölgesel Kürt Yönetimi ile yapılacak antlaşmalar başta olmak üzere her türlü İran’ın etkinliğini azaltmak için çaba sarf edecektir. Taraflar her ne kadar karşı karşıya gelse de aralarındaki enerji antlaşmaları ve ihracat-ithalat ilişkisi iki ülke için birbirinin vazgeçilmezi olmuştur. İki ülkenin de bulunmuş olduğu jeopolitik konum en azından ikili ilişkilere itmiş ve müşterek kararlar alınmasını bir nevi zorunlu kılmıştır. Bölge barışı için Türkiye ve İran münasebeti çok büyük önem arz etmektedir. Bin yıllık devlet tecrübesi, aynı dinin farklı mezhebine mensup olunması, çevresinde olup bitenlere farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaları ve tüm bunlara rağmen ticaretin ve işbirliğinin arttığı gözlenmektedir. Ortadoğu’da yaşanan mezhep odaklı çatışmaların, terörün, darbelerin, suikastların son bulacağı ümidi iki ülkenin ilişkilerinin var olması ile olacaktır. Türkiye ve İran’ı yakından incelediğimizde Ortadoğu’nun geçmişini ve bugününü görürüz, Ortadoğu’nun geleceğini görmek ise Ankara ve Tahran’ın politikalarına bağlıdır.

Selçuk ÖZÇELİK, Giresun Üniversitesi/ Uluslararası İlişkiler Bölümü

DİPNOT

[1] Sinan TAVUKCU,”KUŞATILAN İRAN-2”, SDE, Cilt.73,Sayı:73,ARALIK 2015,S.91

[2] Dr. Zafer AKBAŞ, IRAK SORUNUNUN ULUSLARARASI BOYUTU VE TÜRKİYE, Ankara: Barış Yayıncılık, s:228

KAYNAKÇA

1- Akbaş, Zafer. Irak Sorununun Uluslararası Boyutu ve Türkiye, Ankara: Barış Yayıncılık, 2011

2- Brzezinski, Zbigniew. Büyük Satranç Tahtası, İstanbul: İnkılap Yayıncılık, 2015

3- Armaoğlu, Fahir. 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Alkım Yayıncılık, 2012

4- Korkmaz, Yusuf. İran Suriye Bölgesel İttifakı, İstanbul: Matbuat Yayıncılık, 2015

5- Djalılı, Mohammad-Reza ve Thierry Kellner. “Arap Baharı” Karşısında İran ve Türkiye. İstanbul: Bilge Kültür Sanat Yayıncılık, 2013

6- Erbakan, Necmettin. Davam. Ankara: MGV Yayıncılık, 2014

7- Osman Bahadır Dinçer, “Karmaşıklaşan dengeler ve Irak seçimleri”,http://www.aljazeera.com.tr/gorus/karmasiklasan-dengeler-ve-irak-secimleri

8- Umut Aras, “Ankara-Erbil ilişkileri ve Kürt sorunu”, http://www.aljazeera.com.tr/haber-analiz/ankara-erbil-iliskileri-ve-kurt-sorunu

9- “Geçmişten günümüze Türkiye-İran ilişkileri”,http://www.aljazeera.com.tr/dosya/gecmisten-gunumuze-turkiye-iran-iliskileri

10- “IŞİD’in Musul’u işgalinin birinci yılı”,http://tr.euronews.com/2015/06/10/isid-in-musul-u-isgalinin-birinci-yili/

11- “1 yıldır Musul’dayız, günaydın Bağdat”, http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/330043.aspx

12- “Musul’daki olayların sorumlusu Maliki’dir”,

http://www.sozcu.com.tr/2014/dunya/musuldaki-olaylarin-sorumlusu-malikidir-545435/

13- Ramazan Yavuz, “Irak’ta ‘Maliki’nin Aslanları’ peşmergelere sığındı”,http://www.hurriyet.com.tr/irakta-malikinin-aslani-pesmergelere-sigindi-26663304

14- Aydın Hasan, “Bush ‘ Musul ve Kerkük hakkınız, alın’ dedi, http://www.milliyet.com.tr/bush-musul-ve-kerkuk-hakkiniz-/siyaset/detay/1899979/default.htm

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.