Etiket arşivi: İlişki

ORTADOĞU DOSYASI : TÜRKİYE– KUZEY IRAK İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE SEÇENEKLER; KAMU D ÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞININ YAPILANDIRILMASI VE ORTADOĞU


TÜRKİYE– KUZEY IRAK İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ VE SEÇENEKLER; KAMU DÜZENİ VE GÜVENLİĞİ MÜSTEŞARLIĞININ YAPILANDIRILMASI VE ORTADOĞU

Kaynak : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/turkiye-kuzey-irak-iliskilerinin.html?m=1

Türk siyasi tarihinin en önemli konularından biri kürt meselesiyken Barzani yönetimi ile temas bu meselenin önemli bir ayrıntısını oluşturur. Birinci dünya savaşında Irak’ta Barzani grubuna ait idamlar bu grup ile Türkiye arasını açtı ve Barzani ile büyük yakın teması Sovyetler Birliği sağladı. Sovyetlerin desteğiyle İran’da bir yıl civarı kürt devleti yaşatabilen Mustafa Barzani daha sonra Sovyetlere gitti ve Stalin’in onayıyla askeri akademiye girerek General oldu. Yani modernize ordulaşma sürecinde Sovyetler önemli bir katkı sağlamıştı.

Kürt siyasi vaziyetine istikbal tayin etme meselesi soğuk savaş döneminde daha da belirginleşti. Bölgede İsrail’in arap olmayan devletlerle işbirliği stratejisi ve Abd’nin Omega projesi bağlamında arap milliyetçiliğini zedeleme çalışmaları için kürt siyaseti dengeleyici bir politika olabilecekti. 1965’de Barzani ile artan temas 1966’da askeri eğitimler ve yıllık elli bin dolar destek bu grubun yıldızını daha da parlattı. Fakat Barzani ile ilişkilerin sürpriz bir ülkeside İran’dı. İran da zaman zaman Barzanileri desteklemekten geri durmamıştı. Yani Barzani; İngiltere, Rusya, İran, Abd, İsrail gibi ülkelerle tarihin belirli dönemlerinde temas kurmuş ve bu ülkelerin menfaatleri doğrultusunda hem kullanılmış hem de isteklerini kopartmaya çalışmıştı.

1990’lı yıllardan itibaren Türkiye kürt meselesini kendi insiyatifiyle çözüme kavuşturmayı istediğinden bu yönde girişimlerde bulundu. Çünkü pkknın bitmesini istiyor ve ana karargah olarak gördüğü Kuzey Irak ile alakalıda birtakım stratejiler geliştiriyordu. Özellikle 27 Ağustos 1992 Diyarbakır Mgk toplantısıyla uygulama kararı alınan Kale Harekat planı bu yolda önemli bir adımdı. Bu doğrultuda Barzani ile görüşmeler üst düzeyde yapıldı ve el altından desteklendi. Bu gruba Türk diplomatik pasaportu tahsis edildi. Bölgenin şartları gereği Barzani ve Talabani arasında başlayan çatışmalarda Türkiye Barzani grubunu desteklerken bu durum Talabani tarafından eleştirildi. O dönem Talabani’yi de İran destekliyordu. Yani bölge büyük devletlerin hakimiyet mücadelesinide yansıtıyordu. Irak’tan pkk bağının kesilmesi ve yurt içerisinde boğulmak istenmesi Türkiye açısından terörü bitirecek ve Irak’ın kuzeyinde etkinliğini sağlayan Türkiye Ortadoğu’daki konumunu güçlendirecekti. Fakat istenen gerçekleştirilemedi. 24 Mayıs 1993’de 33 erin şehid edilmesiyle pkk ile çatışmalar başladı Barzani grubu ise ağırlıklı olarak Cia’nın kontrolüne girdi. Bugün gelinen süreçte Irak’ın toprak bütünlüğü parçalandı ve Kuzey Irak bağımsızlığa hazırlanıyor. Bunu destekleyen kuvvetli verilerde mevcut. Bölgede Exon Mobil, Bp ve Rosneft gibi farklı ülkelerden enerji devi şirketlerin petrol yatırımları ile sağlanan gelirin bir kısmı bölgenin finansesinde kullanılacaktır.

İşte bu hassas süreçte bölge bayrağının göndere çekilmesi ve Ankara nezdinde resmi protokol aslında 1990’lı yılların politikasının daha olgun biçimidir. Çünkü bölgenin petrolden başka geliri yoktur. Peşmerge gücü düzenli ordu mahiyetinde değildir bu gücün talimnameleri bile hazır değildir. Bölgenin sağlıklı eğitim kurumları ve yumuşak güç mekanizmaları bulunmamaktadır. Bu bağlamda bir bağımsızlık bölgeye yalnızca bir külfet getirir. Çünkü nakşi Barzani yönetimindeki bölge İran ve araplarında hedefinde olacağı için yeni güvenlik zaafları doğacaktır. Şu halde Türkiye’nin hamiliğinden yoksun bir kürt devletinin yaşaması mümkün değildir.

Bu bağımsızlık diğer ülkelerdeki kürt gruplarıda tetikleyecektir. Fakat büyük bir kürdistan fikri şu anda geçerli değildir. Barzani her ne kadar Türkiye’de Hdp’li vekillerin tutukluluğu hususunda eleştiride bulunsada pkk’nın bölgede barınmasına müsade etmemiş yani siyasi mekanizmadan taraf olduğunu işaret etmişti.

2007 yılında gerçekleştirilen pkk kongresinde mektubu okunan Abdullah Öcalan’da bağımsız bir kürdistan fikri yerine ülke sınırları içerisinde federatif kürdistanlar teklif etmişti. Suriye Pyd’si ise pkkya yakın konumunu devam ettiriyor. Yani, pkk federatif kürt yönetimlerinden, Barzani ise gelinen süreçte bölgesinin bağımsızlığından yana bir poltika belirledi.

Türkiye’nin Barzani ile teması son derece mühimdir. Bölge dünyaya Türkiye ile entegre olacağı gibi Türkiye’de bölgede ağırlığını hissettirecek ve Ortadoğu denkleminde önemli bir bölüm olarak varlığını sürdürecektir. Romantik tepkiler şu anda Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmayacaktır. Türkiye’de ki Suriye kökenlilere vatandaşlık verilmesi ve Barzani’nin himayesi ileride oluşturulması muhtemel Ortadoğu Komutanlığının komuta merkezinin Türkiye’de olmasını sağlayacaktır.Öte yandan Barzani, Türkiye iç siyasetinde kürt meselesi üzerinde de etkilidir. Kendisine bağlı gazeteciler yoluyla kamuoyu oluşturduğu gibi destekledği kürt gruplar, pkknın sivil itaatsizlik eylemlerini reddederek sürtüşmeye girmiştir.(Örneğin Doğu vilayetlerinde kepenk kapatma eylemlerini reddeden kürt esnafın büyük bölümü Barzani ile ilişkiliydi)

Kuzey Irak ile temas edecek ülkelerin başında Abd gelmektedir. Zaten Abd’nin soğuk savaş sonrası Ortadoğu’da bulunma gerekçeleri güncellenmiş bölgedeki amerikan karşıtlığı ile mücadele, mezhep dengesi, terör gruplarının yaratılması ve kontrolünün yanına kürt siyasi hareketinin yönlendirilmeside mevcudiyet gerekçelerine eklenmişti. Günümüzde kürt siyasetinde Abd’nin etkinliği oldukça büyüktür bunu Brazani’nin bağımsızlık açıklamasından da anlayabiliriz. Münih konferanası sırasında Abd Başkan yardımcısı Mike Pence ile görüşme gerçekleştiren Barzani akabinde danışmanı Hemin Hawrami’ye kürt heyetinin amacının bağımsız kürdistan olduğu açıklamasını yaptırmıştı. Şu halde Türkiye’nin Barzani üzerinden Abd ile ek bir diyalog koşulu doğabaileceği gibi Abd ile çıkar çatışmasıda görülebilir. Bu durum şu an için bir çelişki gibi görünsede Abd kürt siyaseti hususunda Türkiye’nin coğrafi konumu ve kültürüne sahip değildir. Bölge ve bu yeni siyaseti tekrar incelediğimizde

Bölgede Kürt Devletinin Türkiye bakımından Dezavantajları;

.Petrol fiyatlarının düşmesiyle bölge gelirlerinin sarsılması ve istikrarsızlığın Türkiye’yi de etkilemesi
.Türk işadamlarının milyarlarca dolarlık tahsilat belirsizliği ve bunun bölge ilişkilerini olumsuz etkileyebileceği
. Bölgedeki devletin Abd Türkiye sürüncemesinde kalabileceği seçeneği
.Bölgedeki devletin ekonomik kaynaklardan yoksun kalması durumunda nüfusun atıl hale gelebileceği ve özellikle Türkiye istikametinde büyük şehirlere yeni bir göç dalgası başlatabilme ihtimali
.Türkmenlerin manevi kopuş sürecinin başlayabileceği gerçeği
.Devletleşmenin domino etkisi yaratarak diğer sınırlarıda tetikleyeceği ve Barzani’nin kürt irredentistliği hususunda cesaretelenebileceği
.İran ile Türkiye ilişkilerinin gerilebileceği ihtimali


Bölgedeki Kürt Devletinin Türkiye bakımından Avantajları;

. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerin sürekliliğine katkı
.Türkiye’nin enerji ihtiyacının karşılanması
.İleriki yıllarda Türkiye’ye federatif entegre olasılığının doğması
.pkk’nın tasfiyesi ve Pyd’nin gayrı yasal gruplardan silahsızlandırılmasına olanak sağlayabilme ihtimali
.İran’a karşı dengeleyici bir kulvar oluşturulabilme girişimi
.Türkiye’nin siyasi, kültürel ve askeri hegemonya kurabilme kapasitesini teşvik etmesi
.Geleceğin su politikaları üzerinde Türkiye menfaatine projeler geliştirilebilmesi

Bölgedeki Kürt Devletinin Uluslararası sistem bakımından dezavantajları

.Çoğunluğu şii olan Irak’tan sünni bir bölümün kopmasıyla Irak’ın şii oranının yüzde 65’ten yüzde 85’e çıkma ihtimal ve Basra körfezinin şiileşmesi

.Irak’ın yeniden parçalanmasından bir kez daha Abd’nin sorumlu tutulması ve batı karşıtı arap milliyetçiliğinin yükselebilme ihtimali

.Yeni devletin iktisadi ve kültürel istikbalinin belirsizliği gibi sıralanabilir. Siyaset aktüel bir kurum olduğundan tabiki maddeler değişme ve farklılaşmada gösterebilecektir. Şu bir gerçekki bölgede oluşabilecek yeni dengelere karşı Türkiye’nin önceden hazırlıklı olması şarttır. Kuzey Irak bölgesi Irak Kürdistanı olarak bağımsızlığını ilan etmesi halinde Türkiye;

.Askeri müdahale seçeneğini uygulayabilir
.Ambargo uygulayabilir
.Devleti tanıyarak ilişkilerini geliştirebilir
.Devlet ile dolaylı görüşmelerde bulunabilir

hangi seçenek geçerli olursa olsun Türkiye’nin devlet aklıyla hareketi ve bölgede hegemonya kurmaya yönelik seçeneklere yönelmesi ve işgalci duruma düşecek sert güç gösterilerinden kaçınması gerekir.

Bu hususta önemli bir konuda Türkiye’de yürütülen çözüm süreci zamanında hayata geçirilmiş olan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın bu hususlarda aktif ve belirleyici görev üstlenme zamanının geldiğidir.

Terörle mücadeleye ilişkin politika ve stratejileri geliştirmek ve bu konuda ilgili kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonu sağlamak üzere İçişleri Bakanlığına bağlı Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı 2010 yılında kurulmuştur. Müsteşarlığın görevleri tüzüğüne göre genel olarak

MADDE 6 – (1) Terörle mücadele alanında;

a) Politika ve stratejiler belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütmek ve bu politika ve stratejilerin uygulamasını izlemek,
b) Güvenlik kuruluşları ve istihbarat birimlerinden gelen stratejik istihbaratı değerlendirmek ve ilgili birimlerle paylaşmak,
c) Gerekli araştırma, analiz ve değerlendirme çalışmaları yapmak veya yaptırmak,
ç) Güvenlik kuruluşlarına ve ilgili kurumlara stratejik bilgi desteği sağlamak ve bunlar arasında koordinasyonu temin etmek,
d) Kamuoyunu bilgilendirmek ve halkla iletişimi sağlamak,
e) Uluslararası gelişmeleri Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde izlemek ve değerlendirmek,
f) İnceleme ve denetleme yapmak ya da yaptırmak.
şeklinde özetlenebileceği gibi ana ve yardımcı hizmet birimleriyle bu görevler doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Özellikle 15 Temmuz kalkışmasından sonra yeniden kurumsallaştırılan güvenlik bürokrasisinde Mit’in üç yıl içinde bütünüyle dış istihbarata yönelik olarak görev yapması tasarlanmıştır.

Şu halde Emniyet ve Jandarma yurtiçinde görevleri doğrultusunda yalnızca taktik istihbarat hususunda faaliyet göstermeli Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı ise ulusal iç çatı istihbarat strateji birimi olarak şekillendirilmelidir. Müsteşarlığın faaliyetleri yalnızca terör husunda çalışmalar değil buna ek olarak düzen ve güvenliği oluştran her unsuru ihtiva eden yapıya dönüştürülmelidir. Her ne kadar iç yapıya dönükte olsa dış istihbarattan sorumlu Mit ile ortak çalışmaların yanında, dış olayları yerinde takip edebilmek için yurtdışı hassas bölgelerde de KDGM personeli görevlendirilmelidir. 2010 yılında çözüm sürecinde kürt meselesiyle ilgili sürece yardımcı adımları belirlemek için hayata geçirilen müsteşarlık yalnızca bu meseleyle sınırlı kalmamalı fakat önündeki en önemli görevin, kuruluş gerekçesi olan kürt siyasetinin, bir kolu olan Kuzey Irak meselesi olduğundan hareketle bu sürece dinamik katılımı ve Türkiye Cumhuriyet’i menfaatleri doğrultusunda stratejik istihbarat üretimi ve değerlendirilmelerde bulunması beklenmelidir. Çünkü Barzani ve etki sahası Türkiye’nin iç güvenlik programından müstakil düşünülemeyecek entegre bir yaklaşımı gerektirmektedir.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ VE AK PARTİ İLİŞKİLERİ NE DURUMDA /// HATIRLAYALIM


YILMAZ ÖZDİL : Hayır diyenlere rabbim şahit…

"Cemaatin ileri gelenleri, mensupları bugüne kadar ne getirdiler de bunu geri gönderdim, yapabileceğim ne varsa yaptım, rabbim şahittir, ne istediniz de alamadınız" diyen kimdi? Asrın liderimiz.

Akp iktidara gelir gelmez "yurtdışındaki cemaat okullarını destekleyeceksiniz, ziyaret edeceksiniz, elçiliklerdeki resmi törenlere davet edeceksiniz" diye genelge yayınlayan kimdi? Abdullah Gül.

İktidara gelir gelmez 23 Nisan’a alternatif olarak feto’nun Türkçe olimpiyatlarını kutlamaya başlayan, hatta ilk olimpiyatı kendi himayesinde yaptırarak, "milyonlarca insan şu anda gözyaşı dökerek bizi izliyor, bunların arasında birisi var ki, gurbette tek başına hüzünle bizi seyrediyor, televizyon başında bizi izleyen o güzel insana teşekkür borcum var" diyen kimdi? Bülent Arınç.

"Türkçe sevgi dilidir, barış dilidir, Yunus’un dilidir, Mevlana’nın dilidir, aç herkese sineni aç, onun gibi ilaç diyen fethullah gülen hocaefendinin dilidir" diyen kimdi? Binali Yıldırım.

Cemaatin hedefleriyle Türkiye’nin hedeflerinin "tamamen örtüştüğünü" söyleyen kimdi? Ahmet Davutoğlu.

"Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış filan, bunlar kargaları bile güldürür" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Hüseyin Çelik.

"Bu yolu açan, bu ateşi yakan, bu fikri veren muhterem fethullah gülen hocaefendiye gönül dolusu saygılar gönderiyorum, kendisine çete diye hitap edilmesi büyük haksızlıktır, vicdansızlıktır" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Bekir Bozdağ.

Cemaat hakkında "faaliyetlerinin daha fazla arttırılması, daha yaygın hale getirilmesi, vatanseverlik görevidir" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Numan Kurtulmuş.

Cemaate yönelik suçlamalar hakkında "aynen 28 Şubat gibi, aynen 12 Eylül öncesi gibi senaryodur, derin devlet harekete geçti, cemaati döverek, cemaate saldırarak Türkiye’nin değişim yönünü etkilemeye çalışıyorlar" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Süleyman Soylu.

Cemaati savunarak "insan merkezli bir hizmeti esas alan insanlara ‘hizmetlerinizi durdurun’ denir mi, aksine, teşvik edilir, desteklenir, elden ne geliyorsa o katkı sağlanır, bu gerçeği görememek ferasetsizliktir" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Faruk Çelik.

Feto’ya yönelik suçlamalar hakkında "şiddetle kınıyorum, daha ağır kelime kullanmamak için kendimi zor tutuyorum, hayatı insanlığa hizmetle geçmiş bir büyük zat için suçlamalarda bulunmak, son derece çirkindir, kara lekedir, fethullah gülen hocaefendi hayatının her döneminde tertemiz kalmış bir kişidir, kendisine şükran borçluyuz" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Recep Akdağ.

Feto için "gönül dünyalarını imar eden, bu hizmetlere öncülük eden, gurbetten sılaya gelme özlemi çeken büyüğümüze saygı ve şükran hislerimi ifade ediyorum" diyen kimdi? Akp’nin bakanı Suat Kılıç.

"fethullah gülen hocaefendi son 1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir, evrensel Türk rönesansını başlatan Türk mucizesidir, Shakespeare gibi evrenseldir, ona düşmanlık edenlerin utanması gerekir" diyen kimdi? Akp milletvekili Hüseyin Kocabıyık.

"Vicdanlı bir insan olarak diyorum ki, bu hizmetlerin durdurulmasını isteyeceğinize, gölge etmeyin başka ihsan istemeyiz" diyen kimdi? Akp milletvekili Ahmet Gündoğdu.

Fethullah’a Feto diyenleri azarlayarak, "terbiyeni takın, Fethullah Gülen’e feto diyemezsin, özür dile" diyen kimdi? Melih Gökçek.

"fethullah gülen vatan hasretiyle dışarda yaşıyor, ona karşı yapılanlar cezasız kalmayacak" diyen, "fethullah gülen hareketine yönelik düşmanca tavırları hiçbir vicdan sahibi onaylamaz" diyen, "benim ümidim fethullah gülen okulları" diyen, "demokrasi kıvılcımı" diyen, "vizyoner lider" diyen, "Türkiye’nin övüncü" diyen, "hocaefendi barışçı, nazik, çok naif bir insan" diyen, "ceviz kadar beyni olanlar hocaefendinin büyüklüğünü anlayamaz" diyen kimdi? Yandaş medya.

MHP yöneticilerinin kumpas kasetleri piyasaya servis edildiğinde, Devlet Bahçeli feto’yu suçladığında, feto’ya toz kondurmayarak… "MHP’nin fethullah hocaefendiye saldırısı, bana göre ihanet derecesindedir, hiç ahlaki değil, çok çirkin bir şey, yani hocaefendi işi gücü bırakmış da MHP’yle mi uğraşıyor, bir defa onun bulunduğu makam böyle bir şeye müsaade etmez, onun meşgalesi böyle bir şeye müsaade etmez, çok çok çirkin, çok ayıp bir şey, ben bunu ihanet derecesinde kınıyorum" diyen kimdi? Asrın liderimiz.

Şimdi ne diyor?

"Hayır diyenler aslında 15 Temmuz’un yanındadır" diyor.

Hepimizin komple ahmak olduğunu bile varsaysak… "Aslında" kimlerin kimin "yanında" olduğuna "rabbim şahit" değil miydi yahu?

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// VİDEO : Ajanda – 13 Şubat 2017 (FETÖ – PKK ilişkisinin Somut Görüntü leri)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=QjjtAfvIIXE&list=TLGG5dydLJhUlWcxMzAyMjAxNw

TARİH : Hollanda ile Türkiye İlişkilerinin 400. yılında Üsküdar ile ilgili Hollanda Arşivl erinde Bulunan Belgeler


Hollanda ile Trkiye likilerinin 400. ylnda skdar ile ilgili Hollanda Arivlerinde Bulunan B elgeler.pdf

NOEL PAZARI SALDIRISI DOSYASI : Alman istihbaratı ile terörist arasında skandal ilişki


Alman istihbaratı ile terörist arasında skandal ilişki

Berlin’de Noel pazarına TIR’la girerek 12 kişiyi öldüren ve en az 50 kişiyi yaralayan Tunus asıllı Anis Amri’nin Alman istihbarat servisleri ile bağlantısının ortaya çıkması tepkiyle karşılandı. Saldırganın tehlikeli olduğu bilindiği halde ve hakkında çıkan karara rağmen sınır dışı edilmemesi ‘saldırıyı devlet plandı’ yorumlarına neden oldu.

Berlin‘de 19 Aralık 2016’da Noel pazarına TIR’la girerek 12 kişiyi öldüren ve en az 50 kişiyi yaralayan Tunus asıllı Anis Amri‘nin Alman istihbarat servisleri ile bağlantısı olduğunun ortaya çıkması ‘güvenlik skandalı’ olarak tanımlanıyor.

Alman basınında çıkan haberlere göre, 2015’de İtalya üzerinden Almanya’ya sığınmacı olarak giriş yapan Amri, Selefi gruplarla bağlantıya girmesi üzerine güvenlik kurumları tarafından ‘radikal İslamcı’ olarak sınıflandırıldı. İstihbarat tarafından yakın takibe alınan Amri, Mart 2016’da Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti İstihbarat Dairesi tarafından ‘silahlı eylem yapabilecek tehlikeliler’ listesine alındı.

KARARA RAĞMEN SINIR DIŞI EDİLMEDİ
Konuyla ilgili haberlerde, 2016 Nisan ayında sığınmacı başvurusu reddedilen Amri’nin çıkan karara rağmen sınırdışı edilmediği, istihbarat yetkililerinin Amri’yi muhtemelen "muhbir olarak kazanmaya çalıştığı" öne sürülüyor.

Saldırganın 14 değişik kimlik kullandığının bilindiği, ayrıca Fas istihbarat teşkilatının da Amri’nin bir saldırı planladığına ilişkin bilgiyi Alman makamlarıyla paylaştığı yönünde yeni bulgular bulunuyor.

Yeni ortaya çıkan belgeler Amri’nin istihbarat kurumlarından bir başka muhbirle birlikte en az bir kez Berlin’e gittiğini, ardından Berlin’e yerleştiğini, hakkındaki davanın ise Kuzey Ren Vesfalya Emniyeti’nden Berlin’e devredildiğini ortaya koyuyor.

Berlin’deki güvenlik güçleri Amri’yi önce aylarca takibe alırken, sonra Berlin’deki Noel pazarı saldırısına kadar izini kaybetmiş. Alman medyasında ‘tehlikeli ve terör eylemi yapabilecek’ olarak tanımlanan birinin sınırdışı edilmemesi, tam tersine istihbaratla bağlantısının bulunması tepkili yorumlara yol açtı.

Federal Adalet Bakanı Heiko Maas, TIR’lı saldırı öncesi ve sonrasında Alman güvenlik birimlerinin hata yapmış olabileceklerini ve hatanın nereden kaynaklandığı ve hangi dairenin hangi hatayı yaptığı konusunda rapor hazırladıklarını açıkladı. Anis Amri’nin saldırısından bir kaç gün sonra, Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere, saldırının engellenememesinin güvenlik birimlerinin hatası olmadığını savunmuştu.

Noel pazarı saldırısı sonrasında Almanya’da tüm partilerin gündemlerinin ilk sırasında ‘sığınmacılar ve iç güvenlik’ konuları var. ‘Olası saldırganların sınır dışı edilmeleri’, ‘gözaltı sürelerinin uzatılması’, ‘aşırı İslamcı dernek ve cemiyetlerle camilerin daha sıkı kontrol edilmesi, gerekirse kapatılması’ ve ‘tehlikeli olarak sınıflandırılanların ayaklarına elektronik kelepçe’ takılması gibi bir dizi öneriler gündeme geliyor.

Başbakan Angela Merkel’in ‘sığınmacı politikası yüzünden ülkeye teröristlerin geldiğini’ iddia eden Hristiyan Demokrat Partisi’nin en tanınan siyasetçilerinden Erika Steinbach (73), Merkel’i protesto etmek amacıyla CDU’dan istifa etti.

Merkel’i ‘Alman hukukunu tanımamakla’ itham eden Erika Steinbach, Almanya’ya gelen sığınmacıların çoğunun Cenevre Sözleşmesi’ne göre sığınmacı sayılmadıklarını ve Merkel’in de bunu bildiğini savundu.

Merkel’in enerji politikaları değişikliği ve Euro’nun kurtarılması sürecinde de hukuka aykırı davrandığını öne süren Steinbach, sağ popülist ve İslam karşıtı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Eylül’deki seçimde Federal Meclis’e girmesini arzuladığını söyledi.

Federal Parlamento’da 1990 yılından bu yana milletvekili olan ve partisinin muhafazakar kanadının en etkili ismi olarak tanınan Steinbach, Birlik partileri CDU/CSU’nun 2005 yılından bu tarafa insan hakları ve insani yardımlar konusundaki çalışma grubunun başkanlığını yürütüyordu.

ALMAN GAZETECİ ÖLDÜRÜLECEĞİNİ SÖYLEMİŞTİ VE ÖLDÜRÜLDÜ

Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan lehine yaptığı açıklamalarla tanınan Alman gazeteci Martin Lejeune Facebook sayfasından terör zanlısı Anis Amri’ye hayatının tehlikede olduğu ve kamuoyuna açıklama yapması gerektiği yönünde çağrıda bulunmuştu.

Lejeune’in heyecanlı ve sesi titreyerek yaptığı paylaşımda "Bir haber aldık. Kendini kamuoyuna anlat. Seni yakalarlarsa tutuklama esnasında kurşunlayarak öldürecekler. Ya da gözaltına alındığın hücrende asılı olarak bulunacaksın” dedi. Lejeune, Amri’nin gereksiz yere hayatını tehlikeye atmaması gerektiğini belirterek. "Alman halkı olay esnasında nerede olduğun konusunda aydınlatılmalı. Sana günah keçisi rolünü biçmek istiyorlar” demişti.

DAHA ÖNCE DE YAPTILAR UYARISI

Video mesajında Anins Amri’ye ya başkasının telefonu ya da bir internet cafede açıklama yapmasını tavsiye eden Lejeune "Ama biz biliyoruz ki Alman istihbaratı Kasselde bir internet kafede daha önce suçsuz birini öldürdü (Halit Yozgat’ın Kassel’de bir internet cafede öldürülmesini kastediyor)" diyordu.

Lejeune mesajında Chrali Hebdo saldırısında, 11 Eylül saldırılarında ve son olarak ta Berlin’deki noel pazarında zanlıların kimliklerinin bulunduğunu hatırlatarak bu kişilerin ya tutuklama esnasında ya da hücrelerinde ölü olarak bulunmalarına dikkat çekmişti.

KÖRFEZ DOSYASI : CIA gölgesinde Suudi Arabistan ve İran ilişkileri


İSTİHBARAT DOSYASI : Uluslararası İlişkiler ve İstihbarat


Uluslararas likiler ve stihbarat.pdf

AZERBEYCAN DOSYASI : Türkiye Azerbaycan ilişkileri, Kardeşlik Duygusu ve İçtimai Duyarlılık


Trkiye Azerbaycan ilikileri, Kardelik Duygusu ve timai Duyarllk.pdf

RUSYA DOSYASI : Suriye Krizi Sonucu Türkiye Rusya İlişkileri


Darbe sonrası halk oylamasıyla devlet başkanı seçilen Hafız Esed ülkeyi otoriter bir rejimle yönetmiştir. Hafız Esed’den sonra Beşşar Esed de baskıcı tutum sergilemiş ve bu zaten baskılardan, yasaklardan yılan halkın ayaklanmasına, Suriye’de geri dönüşümü olmayan sonuçların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve kısa zamanda Arap dünyasına yayılan halk hareketlerinden Mart 2011’de Suriye de payını almaya başlamıştır. Adına Arap Baharı denen bu halk hareketleri Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’de hükümet değişikliğine neden olmuştur. Arap Baharı ile ortaya çıkan ayaklanmalar sonucu halk demokratik taleplerde bulunmuş, Esed ise bunlara baskıcı tutumlarıyla karşılık vermiştir. Sonuçta rejim yanlıları ile rejim karşıtları arasında kanlı çatışmalar başlamıştır. Bu durumdan en fazla etkilenen ülkelerden biri de şüphesiz Türkiye’dir. Bu noktada Türkiye, Suriye krizi ile birlikte vizyonunu ve misyonunu gösterebilme şansı bulmuştur. Ancak Türkiye’nin “Ortadoğu’da oyun kurucu ülke” politikası krizin başladığı 4 yıl boyunca Suriye’de karşılığını bulamamıştır. Bugün gelinen noktada ise Türkiye’nin Suriye’de çözüm olabilmesinin ve bu çözümde rol alabilmesinin yolunun Rusya’dan geçtiğini fark etmesi ve Rusya ile işbirliğine doğru ilerlemesi bu süreçte ona bir şeyler kazandırabilecek gibi görünmektedir. Rusya açısından düşünecek olursak Rusya’nın ta Çarlık Rusya döneminden beri Akdeniz’e inme düşünmesi ona Hafız Esed döneminde Suriye’de Laskiye yakınlarında askeri üs kurma imkanı sağlamıştır. Bugün ise Laskiye’de bir askeri üs inşaası bulunmaktadır. Yani Rusya’nın bölgeden çıkmayacağı kesindir. Bunu da her fırsatta gerek BM’ye gerek NATO’ya bölgede bulunan Rus askerleriyle, bölgeye gönderdiği S-300’ler, S-400’ler ile göstermektedir.

Suriye’deki Savaşın Doğuşu

1946’da bağımsızlığını kazanan Suriye arka arkaya askeri darbelere maruz kalmış ve istikrarsızlık içinde yaşamıştır. 1963’te yapılan darbe ile Baas Partisi iktidara gelmiştir. Diğer tüm muhalefeti gerisinde bırakarak 1971’de Hafız Esed devlet başkanı olmuştur. Esed demokratik görünümlü otoriter bir rejim yaratmış ve ülkede istikrarı sağlamıştır. 1973 Anayasasıyla ülkedeki bütün kurumlarda mutlak hâkimiyet sağlamıştır. Suriye’deki Nusayriler bir dini cemaat ve sosyal ayrımcılığa maruz kalmış bir mezhep olma konumundan çıkarak Suriye siyaseti ve ekonomisinde etkin bir konum kazanmıştır. Esed ülkenin stratejik konumlarına kendi ailesinden ve mezhebinden insanları yerleştirmiştir. Kolektif liderlik prensibini benimseyen Esed, kendisini merkeze alarak siyasi yapıyı şekillendirmiştir. Hafız Esed iç politikada etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden bir denge kurup azınlık yönetimi teşkil ederken dış politikada çıkar algılaması çerçevesinde politikalar üretmiştir. Arap milliyetçiliği ve İsrail karşıtlığı dış politikanın öncelikli konuları haline gelirken çift kutuplu dünyada denge politikası güdülmüştür. [1] Beşar Esed babasının ölümü üzerine Temmuz 2000’de düzenlenen bir referandumla devlet başkanı olmuştur. Bu referandum yapılmadan önce Suriye Anayasası’nda devlet başkanının yaşı ile ilgili olan maddesi değiştirilmiş, devlet başkanı olma yaşı 40’tan 34’e indirilmiştir ve bu yaş sınırı da Beşar Esed’e uymaktadır. Böylece monarşilerde bulunan yönetimin babadan oğula geçmesi özelliği Suriye’de uygulanmış ve Suriye “başkanlık monarşisi” özelliği kazanmıştır. Yeni yönetimle ortaya çıkan reform umutları menfaat gruplarının direnci sonucunda birkaç yıl içinde yok olmuştur. Çok partili sisteme geçme gibi adımlar atılamamıştır. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu, televizyon kanalı, radyo istasyonu ve internet sayfası yasaklanmış veya kapatılmıştır. Beşar Esed, 27 Mayıs 2007’de düzenlenen referandumla ikinci kez devlet başkanı seçilmiştir. Suriye’de ekonomik ve siyasi sistem hızla gelişen ve değişen toplum karşısında hantallaşmış, ihtiyaçlara ve taleplere karşılık veremez hale gelmiştir.

2010 yılında Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da ortaya çıkan halk ayaklanmaları Suriye yönetimini endişelendirse de ilk tepkileri bu ayaklanmaları önemsememek ve kendilerine güvenmek olmuştur. Beşar Esed, uluslararasındaki duruşunun halkı tarafından desteklendiğini, ülkenin yaşadığı ekonomik ve siyasi zorluklara halkının dayanabileceğini, ayaklanmayacaklarını savunmuştur. Ancak çok geçmeden ilk ayaklanma patlak vermiştir. Bu ayaklanma 17 Mart 2011 Dera kentinde ortaya çıkmıştır. En önemli nedeni de bütün ülkeyi etkileyen kuraklık ve yolsuzlukla beraber büyük bir işsizlik sorununun ortaya çıkmasıdır. Bu ayaklanma diğer kentlere de sıçramış, rejim baskıyla sorunu çözmeye çalışırken olaylar iç savaşa dönüşmüştür. Ancak halkın yaptığı bu ayaklanmalar rejim tarafından ciddiye alınmamış, bu ayaklanmaların arkasında dış güçlerin ya da aşırı kökten dincilerin olduğunu düşünmüştür. Sorunu tüm ülke genelinde olarak değil yerel bir sorun olarak düşünmüştür. Çatışmalarla birlikte yoğun insan hakları ihlalleri de ortaya çıkmıştır. Böylece sorun büyüdükçe büyümüş, iç mesele olmaktan çıkmıştır. Bu durum kısa sürede bölgesel ve küresel aktörlerin krize müdahale etmesine fırsat vermiştir. ABD, Esad rejiminin ezeli düşmanlarından biri olarak uluslararası tepki veren ilk aktörlerden biri olmuştur. Olayların tırmanması üzerine ABD konuyu bir yandan BM gündemine taşırken, diğer yandan Türkiye ve Arap Birliği ülkeleriyle yakın temasa geçmiş, bölgesel inisiyatifler geliştirilmesini ve diplomatik çabalara öncelik verilmesini desteklemiştir.10 ABD’nin çağrıları Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’dan hemen, Arap Birliği’nden ise gecikmeli karşılık bulmuş, özellikle Türkiye Esad yönetimine telkin ve baskılarda bulunmaya başlamıştır. Türkiye’nin bir taraftan Esad’a telkin ve baskıları devam ederken, diğer taraftan Arap Birliği’ni inisiyatif almaya teşvik etmesi ve muhalif grupları desteklemesi de krizin bölgeselleşmesi ve uluslararasılaşmasında etkili olmuştur. Esad’ın yönetimi terk etmesini amaçlayan grubun karşısına İran, Rusya ve Çin’den oluşan ve statükonun devamından yana tutum alan grup çıkmıştır. [2] Suriye’deki bu iç çatışma ve iktidar mücadelesine dış güçlerin dâhil olması sorunun daha da karmaşık hale gelmesine sebep olmuştur. Türkiye ise bu krizde başlangıçtan beri izlediği ahlaki ve ilkeli tutumunu kaybetme riski ile karşı karşıya kalmıştır.

Suriye Krizi’ne Türkiye’nin Bakışı ve Krizin Türkiye’ye Etkileri

Türkiye-Suriye sınırı 910 km’dir ve Türkiye’nin en uzun sınır hattı Suriye iledir. Bu ülkeler arasındaki sınır doğuda Dicle Nehri’nden batıda Akdeniz’e kadar uzanır. Türkiye’nin doğuda Şırnak’tan batıda Hatay’a kadar 6 ilinin Suriye’ye sınırı vardır. İki ülkede sınıra yakın bölgelerde yaşayan vatandaşlar arasında akrabalık vardır. İki ülke arasında ekonomi ve güvenlik alanlarında coğrafi yakınlıktan dolayı karşılıklı bağımlılık söz konusudur. Ayrıca Suriye Türkiye’nin Lübnan, Ürdün vb. Arap ülkelerine açılan kapısıdır. Su sorunu, PKK, Hatay meselesi gibi sorunlar altında Suriye-Türkiye ilişkileri belli dönemler dışında sorunlu olmuştur. AK Parti’nin 20002’de iktidara gelmesiyle ilişkiler hiç olmadığı kadar ilerlemiştir. Ancak Arap dünyasında başlayan ayaklanmaların Suriye’ye sıçramasıyla Türkiye-Suriye ilişkileri yeni bir döneme girmiştir. Türkiye ilk zamanlarda Esed ile iyi ilişkileri dikkate alarak ve bağları da koparmamak adına Esed yönetiminin bölgede yaptığı zulüm ve katliamlara sert tepki gösterememiştir. Ancak bu şiddeti ve baskıyı arttırması üzerine Türkiye’nin bu sessizliğini sürdürmesi imkânsızlaşmıştır. Esed’e sert uyarılar da bulunulmuş ancak şiddet ve baskı daha da artmıştır. Bunun üzerine dönemin Türkiye Başbakanı Erdoğan Suriye’de olanları Türkiye’nin iç işleri olarak algıladıklarını belirtmiştir.

Suriye’deki kriz, İran’ın ve Arap Birliği’nin müdahil olmasıyla bölgesel bir anlaşmazlık haline dönüşmüştür. Esed yönetiminin Arap Birliği’nin hazırladığı çözüm planına uymaması sonucunda Suriye’nin üyeliği askıya alınmıştır. Bu gelişmelerden sonra Türkiye de bu ülkeye tek taraflı yaptırımlar uygulamaya başlamıştır.

Türkiye’nin 30 Kasım 2011 tarihinde 9 madde halinde açıkladığı yaptırımlar kapsamında;

· Suriye’de halkıyla barışık bir yönetim kurulana kadar Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi mekanizmasının askıya alındığını,

· Baas iktidarında halka karşı şiddete başvuran kişilerin Türkiye’ye seya­hatlerinin yasaklandığını ve Türkiye’deki mal varlıklarının dondurulacağını, Esed rejiminin kuvvetli destekçisi konumundaki bazı işadamlarına da benzer tedbirlerin getirileceğini,

· Suriye ordusuna her türlü askeri malzemenin satış ve tedarikinin durduru­lacağını,

· Türkiye üzerinden Suriye’ye silah ve askeri malzeme transferinin önlene­ceğini,

· Suriye Merkez Bankası ile ilişkilerin durdurulacağını,

· Suriye hükümetinin Türkiye’deki finansal mal varlıklarının dondurulaca­ğını,

· Suriye hükümeti ile kredi ilişkilerinin durdurulacağını,

· Suriye Ticaret Bankası ile işlemlerin durdurulacağını,

· Suriye’deki altyapı projelerinin finansmanı için imzalanan Eximbank kredi anlaşmasının askıya alındığını duyurmuştur.[3]

2012 yılında Arap Birliği tarafından BM’ye taşınan Suriye Krizi küresel bir anlaşmazlığa dönüşmüştür. Dönemin Başbakanı Erdoğan Beşşar Esed’in iktidarı terketmetsi yönündeki yaklaşımını sürdürmüştür. Türkiye’nin muhalefet olarak sürdürdüğü temaslara karşılık Esed rejimi PKK/KCK terör örgütü liderleriyle irtibat kurmuş ve Suriye’nin kuzeyinde PKK/KCK’nın Suriye uzantısı olan PYD’ye serbestlik tanımıştır. Gerilen ilişkiler sonucunda Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir F-4 tipi savaş uçağı, Malatya’dan havalandıktan sonra Akdeniz üzerinde düştü. Uçakla ilgili uluslararası ajanslar “Suriye düşürdü” haberini geçti. Dün gece Başbakan Erdoğan başkanlığında yapılan güvenlik zirvesinde sonrası yapılan açıklamada da uçağın Suriye tarafından düşürüldüğü doğrulandı. Başbakan Erdoğan’ın açıklaması şöyle: “22 Haziran 2012 tarihinde görev uçuşu için Malatya Erhaç Meydanı’ndan kalkış yapan uçakla, radar ve telsiz temasının kesilmesinin akabinde yaşanan gelişmeler, yapılan toplantıda ele alınmıştır. İlgili kurumlarımızın sağladığı verilerin değerlendirilmesi ve Suriye ile yürütülen ortak arama kurtarma faaliyetleri çerçevesinde elde edilen bilgiler neticesinde uçağımızın Suriye tarafından düşürüldüğü anlaşılmıştır. Pilotlarımız dâhil arama kurtarma çalışmaları halen devam etmektedir. Türkiye olayın tam olarak aydınlatılmasının ardından, nihai tavrını ortaya koyacak, atılması gereken adımları kararlılıkla atacaktır.” [4] Uçağın düşürülmesi ve iki pilotun şehit olması sonucu Türkiye, Suriye’ye karşı angajman kurallarını değiştirmiş, Türk kara ve hava sahasına yaklaşan unsurların hedef alınacağını belirtmiştir. Bu dönemde Türkiye, sığınmacılar sorununa karşı Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge kurulabilirliği konusunda BM’ye ve NATO’ya öneride bulunmuştur. Bu öneriyi Fransa kabul ederken, ABD temkinli yaklaşmış, Rusya ise karşı çıkmıştır.

Suriye ordusuna ait topçu birliklerinden 3 Ekim 2012 tarihinde atılan top mer­milerinin Türkiye sınırları içinde Akçakale’ye düşmesi neticesinde 5 Türk vatandaşı hayatını kaybetmiş ve 10 kişi yaralanmıştır. Uçak krizinden farklı olarak bu saldırılara misli ile mukabele edilmiş, atışın yapıldığı noktalardaki hedefler Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından etkisiz hale getirilmiştir. Şam’ın kaza olduğunu iddia ettiği ancak tekrar etmeye devam eden saldırıların ardın­dan Türkiye, Suriye’ye karşı caydırıcı olmak maksadıyla Meclis’te hükümete bir yıl süre ile yurtdışına asker gönderme yetkisi veren tezkere kararını almış­tır. Türkiye bu dönemde Suriye kaynaklı tehditlere karşı ayrıca NATO’dan savunma amaçlı Patriot füze sistemi talep etmiştir. Türkiye’nin talebinin kabul edilmesiyle gönderilen Patriot hava savunma sistemi Suriye sınırına konuş­landırılmıştır. [5]

Suriye Krizi Türkiye’deki terör eylemlerinin artmasına da yol açmıştır. Daha önce sınır kapılarında meydana gelen bombalı saldırılardan sonra 11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde meydana gelmiştir. Ayrıca Suriye Krizi Türkiye’nin güneyinde bir sığınmacı sorununu meydana getirmiştir. Çatışmalardan kaçan Suriye vatandaşları komşu ülkeler olan Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’a sığınmışlardır. Bugün Türkiye’de 3 milyonun üzerinde Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Bu mesele Türkiye’de ciddi bir mali külfete yol açmış ve Suriye yakınlarındaki il ve ilçelerimizde de güvenlik sorunları ortaya çıkmıştır. Bu insanların bazıları kaçak yollarla Avrupa’ya geçmeye çalışırken yollarda telef olmuşlar büyük bir çoğunluğu Ege Denizi’nde boğularak ölmüştür. Batı bu insanların kendi ülkelerine gelmemeleri için Türkiye ile anlaşmaya çalışmışlar, bu insanların mali ihtiyaçlarını karşılayacaklarını beyan etmişlerdir. Ancak ne kadarını karşılamışlar orası tartışılır.

Suriye Krizi PKK/KCK terör örgütüne ciddi bir dış destek sağlamıştır. Suriye’deki otorite boşluğu ve Esed’in örgüte destek vermesi örgüt için bölgede hareket alanı sağlamıştır. Orta Doğu’da dört parçalı konfederal bağımsız bir Kürdistan hedefleyen terör örgütü, PYD üzerinden bölgedeki ayrılıkçı eğilimi tahrik etmiş, Suriye’nin kuzey ve kuzeydoğusunda başlangıç olarak özerk bir yönetim kurmaya çalışmıştır. Bu terör örgütü Suriyeli Kürtlerden militan temin etmiştir.

Kürt yapılanması özellikle Türkiye iç siyasete ilişkin önemli etkiler yaratırken, Suriye’de ortaya çıkan güç boşluğunda ortaya çıkan IŞİD gibi petrol kaynaklarına yakınlığı nedeniyle dünyanın en zengin terör grupları arasında sayılan silahlı gruplar Türkiye için gerek kısa vadede gerek uzun vadede daha büyük tehditler oluşturmaktadır. Bölgedeki istikrarsızlık sürdükçe bu güçlerin alanı daha da genişleyecek ve Türkiye için daha büyük bir tehdit oluşturacaklardır. 2015 yılı itibariyle IŞİD Türkiye’yle sınır komşusu olmuştur.[6]

Suriye Krizi’nde Rusya’nın Tutumu

Rusya’nın yüzyıllar boyunca yegâne amacı Akdeniz’e inmek olmuştur. Bu sebeple de Orta Doğu bölgesiyle ilgilenmeye, bölgede nüfuz edinmeye çalışmıştır. BM’de Suriye’yi defalarca ekonomik yaptırımlardan kurtaran Rusya, gerek BM bünyesinde gerekse uluslararası arenada Suriye’nin koruyucusu haline gelmiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri de Suriye ile geliştirdiği işbirliğidir. 2005-2010 yılları arasında Rusya, Suriye’ye 2,5-3 milyar dolar değerinde silah satmıştır. Askeri teknolojilerin yanı sıra enerji alanlarında da işbirliğini geliştirmek için adımlar atmışlardır. 2005’te Rusya ile Suriye; Ürdün, Mısır ve Suriye’yi enerji alanında birbirine bağlayacak doğalgaz boru hattının Suriye’deki uzantısının Ruslar tarafından inşa edilmesi konusunda anlaşmışlardır.

Rusya-Suriye münasebetlerinde Suriye’deki Tartus limanı ve buradaki Rus askerî varlığı da önemli rol oynamaktadır. Suriye’deki Tartus limanı, Soğuk Savaş sırasında Ruslar tarafından bir ikmal ve bakım üssü olarak kullanılmıştır. Her ne kadar bugün bu üs Ruslara ait olmasa da çok sayıda Rus askeri görevlisi, Suriye ordusunda danışman sıfatıyla görev yapmaktadır. 2010 yılından itibaren Rusya Tartus limanını yenileme ve modern teknolojilerle donatmak için bölgedeki çalışmaları hızlandırmış bulunmaktadır. Ruslar, Tartus limanını Rusya’nın Karadeniz Askeri Donanması’nın ihtiyaçlarını karşılayacak hale getirmektedir.[7] Rusya’nın bu limanının yeniden yapılandırmasının sebebi sadece gemilerinin ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Rusya burada kendi bayrağını dalgalandırarak bölgede etkisini ve nüfuzunu arttırmak ve Kırım’daki üssünü kaybettiği takdirde bunu Akdeniz’de telafi etmek istemektedir. Netice itibarıyla Suriye ile geliştirilen çok yönlü işbirliği, bu ülkeyi, Rusya’nın bölgedeki en önemli dayanağı haline getirmiştir.

Rusya, Suriye Krizi nedeniyle Suriye’de uluslararası askeri bir müdahaleye kendi yakın çevresindeki krizlere örnek olmaması için karşı çıkmaktadır. Rusya, Suriye’deki kendisine dost merkezi hükümetten yanadır ve sorunun Suriyelilerin sorunu olduğunu savunmaktadır. Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Gennady Gatilov, “Biz hiçbir zaman siyasi sürecin sonunda Esad’ın mutlaka iktidarda kalması gerektiğini söylemedik ve bu yönde ısrarcı olmadık. Bu konu Suriye halkı tarafından çözülecektir” demektedir.[8] Ancak Esad giderse Rusya’nın bölgedeki çıkarlarını nasıl koruyacağı muammadır. 2012 yaz aylarında Rusya bir yandan BMGK’nın Suriye’ye karşı sert önlemler almasını engellemeye çalışırken bir yandan da Suriyeli muhaliflerle Esad yönetiminin arasını yapmaya çalışmıştır.

Suriye Krizi’nde Türkiye ve Rusya Arasında Yaşanan Gelişmeler

Suriye Krizi’nde Türkiye ve Rusya’nın Suriye politikaları farklı olsa bile yaşanan sorunlarda ortak payda bulunabilmiş ve ticari, siyasi ve sosyal ilişkilerini devam ettirebilmişlerdi. Ancak geçtiğimiz sene Rus uçağının düşürülmesi akabinde iki ülke arasındaki ilişkiler en gergin günlerini yaşamıştır. Bugün ise gelinen noktada karşılıklı olarak zarara uğrama sonucunda geri adımlar atılmış ve Suriye’de birlikte çözüm arayışına gidilmiştir. Öncelikli olarak Suriye Krizi süresince Türkiye ve Rusya arasında yaşanan sorunlara değinmek istiyorum.

22 Haziran 2012 tarihinde Suriye tarafından Türk jeti düşürülmüş ancak Rusya Suriye politikasını değiştirmemiş aksine Suriye yanlısı bir politika izlemiştir.

10 Ekim 2012 gecesi Türkiye, askeri kargo taşıdığı şüphesiyle Moskova’dan Şam’a giden Suriye’ye ait sivil bir uçağı askeri jetler zoruyla Esenboğa Havalimanı’na mecburi inişe zorlamış ve ardından Türkiye-Rusya ilişkileri gerilmiştir. Türkiye’nin uçakta bulunan malzemelere el koymasının ardından Rusya Dışişleri Bakanı, Suriye Krizi ve Ankara’da indirilen Suriye uçağıyla ilgili olarak Türkiye’nin, bu olayda Chicago Sözleşmesi’ne dayanarak hareket ettiğini açıklayarak iki ülke arasındaki gergin ortamı bir anlamda yatıştırmıştır.[9]

Kasım 2012 sonlarında Türkiye’nin NATO’dan Suriye sınırına konuşlandırılmak üzere Patriot füzeleri talep etmesi haberi gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Türkiye-Suriye sınırının silahlandırılmasının bir alarm olduğuna dikkat çekerek Türkiye’ye bölgede tehlike seviyesini arttırmak yerine etkilerini Suriyeli muhalifler üzerinde kullanarak Suriye’de diyaloğun bir an önce kurulmaya başlanması gerektiğini söylemiştir.

24 Kasım 2015’te Rusya’ya ait Su-24 tipi savaş uçağının sınır ihlali yapması nedeniyle Türk F-16’ları tarafından düşürülmesinden sonra Türkiye ve Rusya ilişkileri gerilmiştir. Rusya, Türkiye karşıtı bir politikaya yönelmiştir. 24 Kasımda düşürülen uçakla ilgili Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamada uçağın beş dakika içinde 10 kere uyarıldığı açıklanmıştır. Kriz ile birlikte düşürülen uçağın rotası ve sınır ihlaline ilişkin olarak iki ülke arasında harita krizi ortaya çıkmıştır. Bu krizle birlikte Rusya Devlet Başkanı Putin yaptığı açıklamalarla iki ülkenin stratejik ortaklığını rafa kaldıran tutumlara yönelmiştir. Krizin ardından Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, Türkiye’ye gerçekleştirmeyi planladığı ziyaretini iptal etmiştir. Ayrıca Putin Suriye’nin Laskiye kentindeki hava üssüne S-300 füze bataryaları gönderileceğini söylemiş ve Savunma Bakanlığı da S-400 hava savunma sistemi de göndereceğini açıklamıştır.

Rusya Başbakanı Dmitri Medvedev, “Türkiye uçağımızı düşürmekle savaş başlattı, ama karşılık vermedik.” ifadelerini kullanmıştır. Rusya hükümeti, Putin’in imzasını attığı ekonomik yaptırımları uçağın düşürülmesinden 4 gün sonra yürürlüğe sokmuştur. Buna göre;

-Türkiye ve Rusya arasındaki vize serbestisi kaldırılmış,

-Başta gıda ürünleri olmak üzere Türkiye’den gelen birçok ürünün Rusya’ya girmesi engellenmiş,

-Türkiye’ye tur satışları yasaklandı ve charter uçuşları kaldırılmış,

-Türkiye yargı yetkisi altında bulunan şirketlerin Rusya’daki faaliyetleri durdurulmuş,

-İzin verilen yaklaşık 60 şirket dışında Rusya’daki işverenlerin yeni Türk işçi çalıştırması yasaklanmıştır.[10]

Olaylar bu şekilde seyrederken yaptırımlar yüzünden ekonomide meydana gelen zararla birlikte Türkiye Rusya ile ilişkilerini düzeltme kararı almış ve bu kararını Rusya’ya bildirmiştir. Rusya da ilişkilerden yana olmuş ancak bazı şartlar ileri sürmüştür: Resmi özür, tazminat ve pilotun katilinin cezalandırılması. Türkiye ise bu artların kabul edilemez olduğunu bildirmiştir. Ancak zamanla Türkiye’nin bu sert tutumu yumuşamıştır. İlişkilerin normalleşmesi için Cumhurbaşkanı Erdoğan Rusya Birlik gününde (12 Haziran) Kremlin’e mektup göndermiş ve “ilişkimiz hak ettiği seviyeye ulaşsın” demiştir. Rusya mektubun yeterli olmadığını, ilişkilerin normalleşmesi için resmi özür dilenmesi gerektiğini ifade etmiştir. 27 Haziran’da Erdoğan’ın Rusya’dan resmi özür dilediğini ve tazminat ödemeye hazır olduğunu belirten Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov, iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden düzeltilmesi için gerekli çalışmaların başlatılacağını bildirmiştir. Rus-Türk ilişkilerinin normalleşmesi için iki ülke lideri 9 Ağustos’ta St. Petersburg’da bir araya gelerek ilişkilerin krizin öncesi seviyeye getirilmesinde mutabık olmuşlardır. Sonuç olarak Suriye Krizi nedeniyle bölgede çıkar çatışması yaşayan bu iki ülke karşılıklı olarak ekonomik anlamda zarara uğradıklarını fark ettiklerinde ilişkilerini normalleştirmeye karar vermişlerdir. Bugünde Suriye bölgesinde müttefik olmaya çalışmaktadırlar.

Fırat Kalkanı Harekâtı

Fırat Kalkanı Harekâtı, Türkiye ve Türk ordusu tarafından eğitilmiş Özgür Suriye Ordusu grupları tarafından yapılan askeri bir operasyondur. Operasyonun amacı Türkiye tarafından tehlike olarak görülen unsurları temizlemek, sınır ve bölgedeki halkın güvenliğini sağlamak ve kontrol altına almak ve göç sorununu yok etmek için 5 bin km²lik alanda IŞİD, YPG ve Suriye rejimi güçlerinden sivillerin güvenliği dolayısıyla tamamen temizlenmesi hedeflenen Güvenli Bölge oluşturmaktır. Harekâtın bir diğer amacı ise PYD’nin bölgede kantonları birleştirerek otonom bir yapı kurma hedefini bitirmektir. Türk Silahlı Kuvvetleri operasyonda IŞİD ve YPG mevzilerinin yoğun ateş ile hava ve kara unsurlarınca vurulduğunu duyurmuştur. 24 Ağustos’ta başlayan harekâtın ilk 6 gününde IŞİD’den 33 köy ele geçirildi. 5 Eylül’de ise IŞİD Türkiye sınırındaki tüm köylerden çıkarılmıştır.[11]

20 Ağustos 2016’da sayıca büyük bir grup muhalif ağır ve orta seviye teçhizat yüklü elliye yakın araç ile Çobanbey’den yola çıkarak Türkiye sınırına yaklaşmışlardır. 22 Ağustos 2016’da, Irak ve Şam İslam Devleti tarafından Gaziantep saldırısına misilleme olarak Karkamış’a 2 adet havan ateş yapılmıştır. Türk Kara Kuvvetleri 60 adet obüs ateşleyerek Cerablus ve Menbiç’i bombardıman ateşine tutmuştur. Karkamış’da vatandaşlara şehri terketmesi söylendi ve belde kısa sürede boşaltılmıştır. 25 Ağustos 2016’da Türk Silahlı Kuvvetleri, “Topraklar ilhak edilmeyecek Özgür Suriye Ordusu’na teslim edilecektir” açıklamasını yapmıştır.[12] Operasyona tüm dünyadan çeşitli tepkiler gelmiştir. Bunlar başlıca şöyledir:

Suriye: Suriye Dışişleri’nden yapılan ilk açıklamada, “Türk tanklarının Suriye’ye girmesi egemenliğimizin ihlalidir.” denilmiştir.

ABD: ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, “Her iki tarafa da burada asıl düşmanın IŞİD olduğunu hatırlatmaya çalışıyoruz.” ifadesini kullanmıştır. Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamada, “NATO Müttefikimiz Türkiye DAEŞ karşıtı çabalara değerli katkılarda bulundu” denilirken ertesi gün yapılan açıklamada ise ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Cook, “Fırat Kalkanı Operasyonu DAEŞ’e büyük bir darbe vurdu” şeklinde konuşmuştur.

Rusya: Rusya Dışişleri’nden yapılan açıklamada, Türkiye-Suriye sınırında yaşanan gelişmelerin Moskova’da derin bir endişeye neden olduğu bildirilmiştir. Açıklamada “Türkiye’nin Cerablus’taki operasyonlarında Şam ile işbirliği yapmalı.” ifadelerine yer verilmiştir.

PYD Lideri Salih Müslim : “Türkiye, Suriye batağında çok şey kaybedecektir.” açıklamasında bulunmuştur.

Fransa: Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, “Fransa, uluslararası koalisyonun ortağı olan Türkiye’nin IŞİD’le mücadeledeki çabalarını yoğunlaştırmasını memnuniyetle karşılamaktadır.” denildi. Ertesi gün cumhurbaşkanı François Hollande, “IŞİD’in saldırılarına sahne oluşunu göz önüne aldığımızda Türkiye’nin bu operasyonunu anlayışla karşılıyoruz. Fakat aynı zamanda bu operasyonun, müzakereye götüren ortak bir iradeye dönüşmesini sağlamalıyız.” açıklamasında bulunmuştur.

Almanya: Almanya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Martin Schäfer, “Türkiye’nin başlattığı harekatı anlayışla karşıladıklarını” belirterek, “Ankara’nın Uluslararası Koalisyon güçlerinin IŞİD’e karşı mücadeledeki hedefleri ve amaçları ile uyumlu hareket ettiğini” dile getirmiştir.

İsrail: İsrail Büyükelçiliği Ankara Maslahatgüzarı Amira Oron, “Türkiye, sınırlarında IŞİD’in olmasına izin veremez. Türkiye’yle hemfikiriz ve destekliyoruz” açıklamasında bulunmuştur.

İran: İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bahram Kasimi yaptığı açıklamada,”Suriye topraklarındaki terörist gruplarla mücadele, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan o ülkenin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarına saygı gösterilerek merkezi yönetimle koordineli şekilde yapılmalı” ifadesinde bulunmuştur.[13]

Bu tepkilere rağmen Türkiye Fırat Kalkanı Operasyonuna başlamış ve bugün hala sürdürmektedir. Bölgeyi önemli oranda temizleyebilmiş ve bölgede yaşayan Türkmen halkı evlerine geri dönebilmiştir.

Sonuç

Suriye’de ortaya çıkan kriz her ne kadar bir iç isyan şeklinde başlamış olsa da kısa zaman sonra etkisi tüm komşu ülkeleri etkilemiştir. Orta Doğu iç ve dış aktörlerin müdahalesine çok açık olan bir bölgedir. Bu bölgede ortaya çıkan sorunların çözümü kolay değildir. Sorunların çözümünde inisiyatif alınması ve küresel ölçekte ağırlığı olan aktörlerin bölge ülkeleriyle işbirliği içinde ortak bir noktada buluşması gerekmektedir. Ne yazık ki Suriye, meselede söz sahibi olan ülkelerin anlaşamamasının faturasını ödemektedir. İhmaller, anlaşmazlıklar, yanlış politikalar ve çekişmeler neticesinde içinden çıkılamaz bir çatışma alanı haline gelen Suriye, komşu ülkeler için de bir tehdit ve istikrarsızlık kaynağı olmuştur. Esed rejiminin gerilemesiyle ortaya çıkan boşluğun devlet altı gruplar tarafından doldurulması Suriye krizinin gidişatını değiştirmiş ve yeni aktörler ve pazarlık alanları oluşturmuştur.

İŞİD gibi içte ve dışta sorumsuzca hareket eden ve terörü hedefe ulaşmak için amaç edinen yapıların bölgede etki alanını genişletmiştir. Bu noktada çok yönlü ve sıfır sorunlu bir dış politika yönünde adımlar atan Türkiye’nin durumu hiç de iyi değildir. Bir yandan sınırının hemen dibinde IŞİD ile karşı karşıya gelmiş bir yandan da Suriye’nin kuzeyinde oluşmaya başlayan ve özerklik yolunda ilerleyen yeni bir Kürt oluşumuyla karşı karşıya gelmiştir. Bölgedeki Türkmenlere yapılan zulüm de bunun cabasıdır. Ayrıca Suriye’de savaştan kaçan milyonlarca Suriye’yi ülkesine almış olan Türkiye için mülteci sorunu da oldukça önemlidir. Bu insanlar hem ekonomik anlamda hem de güvenlik anlamında Türkiye’yi zor durumda bırakmaktadır. Üstelik Suriye Krizi yüzünden Rusya ile de ilişkilerinde sorunlar yaşamış, bu sorunlar yüzünden de ekonomik anlamda zor zamanlardan geçmiştir.

Rusya ile sorunlarını halletmiş ve artık bölgede aktif olmaya ve bölgedeki durumu kendi lehine çevirmeye karar vermiştir. Bunun için de adına Fırat Kalkanı Operasyonu denilen harekâta başlamış, belirli adımlar atabilmiştir. Yine de Türkiye’nin bu operasyona istikrarlı bir şekilde devam etmesi ve bölgeyle olan sınırını kendi aleyhine sonuçlar doğurabilecek her türlü etkiden arındırması gerekmektedir. Bunun için de Suriye’de Esed rejimi ile anlaşmalıdır.

Afranur ARIKAN, Giresun Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler 3.sınıf öğrencisi

DİPNOTLAR

[1] Yağmur ŞEN, Suriye’de Arap Baharı, Yasama Dergisi, Ocak- Şubat-Mart-Nisan 2013, sayı 23, syf.59

[2] Oktay BİNGÖL, Krizlerin Uluslararasılaşması: Rejime Karşı Protestolardan Bölgesel Çatışmaya Suriye Örneği, syf.4

[3] Atilla SANDIKLI- Ali SEMİN, Bütün Boyutlarıyla Suriye Krizi ve Türkiye, BİLGESAM, syf:236

[4] Levent İÇGEN, Vatan Ankara, Suriye, Türk Savaş Uçağını Düşürdü! 23 Haziran 2012

[5] Atilla SANDIKLI, Ali SEMİN, Bütün Boyutlarıyla Suriye Krizi ve Türkiye’ye Etkileri, BİLGESAM, syf:237

[6] Nurettin ALTUNDEĞER, M. Ertuğrul YILMAZ, İç Savaştan Bölgesel İstikrarsızlığa: Suriye Krizi’nin Türkiye’ye Faturası, syf: 293

[7] İlyas KAMALOĞLU (KAMALOV), Rusya’nın Orta Doğu Politikası, ORSAM Rapor No:125 THE BLACK SEA INTERNATIONAL Rapor No:23, Temmuz 2012, syf:14

[8] Oktay BİNGÖL, Krizlerin Uluslararasılaşması: Rejime Karşı Protestolardan Bölgesel Çatışmaya Suriye Örneği, syf:17

[9] Merve Suna ÖZEL, Suriye Krizi Sürecinde Rusya-Türkiye İlişkisinde Uçaklar-Jetler-Sorunlar, 21. Yüzyıl Enstitüsü Bilim Birlik Barış, 4 Aralık 2015

[10] HABERUS Rusya ve Avrasya’dan Güncel Haberler, Uçak Krizinde Yıldönümü; Türk-Rus İlişkilerinde Neler Yaşandı? – Analiz, 24 Kasım 2016

[11] By Editör, El Bab ve Fırat Kalkanı Haritası, Stratejik Ortak, 25 Kasım 2016

[12] Fırat Kalkanı Operasyonu, Wikipedi Özgür Ansiklopedi

[13] Fırat Kalkanı Operasyonu, Wikipedi Özgür Ansiklopedi

KAYNAKÇA

Yağmur ŞEN, Suriye’de Arap Baharı, Yasama Dergisi, Ocak- Şubat-Mart-Nisan 2013, sayı 23

Oktay BİNGÖL, Krizlerin Uluslararasılaşması: Rejime Karşı Protestolardan Bölgesel Çatışmaya Suriye Örneği

Atilla SANDIKLI- Ali SEMİN, Bütün Boyutlarıyla Suriye Krizi ve Türkiye, BİLGESAM

Levent İÇGEN, Vatan Ankara, Suriye, Türk Savaş Uçağını Düşürdü! 23 Haziran 2012

Nurettin ALTUNDEĞER, M. Ertuğrul YILMAZ, İç Savaştan Bölgesel İstikrarsızlığa: Suriye Krizi’nin Türkiye’ye Faturası

İlyas KAMALOĞLU (KAMALOV), Rusya’nın Orta Doğu Politikası, ORSAM Rapor No:125 THE BLACK SEA INTERNATIONAL Rapor No:23, Temmuz 2012

Merve Suna ÖZEL, Suriye Krizi Sürecinde Rusya-Türkiye İlişkisinde Uçaklar-Jetler-Sorunlar, 21. Yüzyıl Enstitüsü Bilim Birlik Barış, 4 Aralık 2015

HABERUS Rusya ve Avrasya’dan Güncel Haberler, Uçak Krizinde Yıldönümü; Türk-Rus İlişkilerinde Neler Yaşandı? – Analiz, 24 Kasım 2016

By Editör, El Bab ve Fırat Kalkanı Haritası, Stratejik Ortak, 25 Kasım 2016

Fırat Kalkanı Operasyonu, Wikipedi Özgür Ansiklopedi

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Türkiye-ABD İlişkilerine Çarpan Terör ve Diplomatik Samimiyet


Giriş

Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinde, iki devletin ortak problemlerinden terör sorununa yaklaşımları, terör bağlamında yapılan ve yapılamayan iş birlikleri ele alınmış olup, devlet çıkarı ile terör işbirliğinin çelişmesi gibi bütün ahlaki ve diplomatik değerleri yıkan bir durumda devletler arasında meydana gelen anlaşmazlıklara değinilmiştir.

Hassas konulara değinilen çalışma, ‘komplo teorilerinden uzaklaştıkça mantıklı sonuçların elde edileceği’ anlayışı ile hazırlanmıştır.

ABD – Türkiye İlişkilerine Bakış

Ülkemiz ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkinin günümüzdeki çerçevesi siyasi, askeri, güvenlik , ekonomik ve insani boyutları kapsamaktadır. II.Dünya Savaşı’ndan sonra çift kutuplu dünya siyasi sistemi üzerinden gelişen Türkiye-ABD ilişkileri, yarım asrı geçen zamanda düz bir çizgi izlememiştir. İki ülke arasındaki uluslararası ilişki kavramlarının temellerinde inşa edilen çok boyutlu ilişkilerimizde ,mikro düzeyden makro düzeye uzanan devletlerarası münasebet kurulmuştur. Çift kutuplu güçler dengesi ve II.Dünya Savaşı’ndan sonra bölgemizde yaşanan gelişmelerden sonra bugün savunma ve askeri işbirliği Türkiye-ABD işbirliğinin en köklü sütununu oluşturmaktadır.[1]Tarih merceği ile baktığımızda ilişkilerin kahir ekseriyette artarak gelişme gösterdiğini görebiliriz.ABD güvenlik ve enerji politikaları açısından bakıldığında, Türkiye’nin coğrafi konumu ABD-Türkiye çok boyutlu ilişkilerinin bu coğrafyada zaruri bir sonuç olduğu gerçeğini göstermektedir.

ABD Deniz Jeostratejik politikalarının fikir lideri Alfred T.Mahan’ın 1902’ de çizdiği ve ilk tanımı yapılan ‘Orta Doğu’ bölgesindeki[2] Türkiye’nin konumu, bu ilişkinin neden kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.İki ülke ilişkilerini hangi perspektiften değerlendirirsek önümüze yeni bir kapı daha açılacaktır.Türkiye açısından özetle, dünya siyasal sisteminde en önemli kutup olan ve tüm coğrafyalarda etkinliğini hissettiren ABD ile ilişki bir tercih değil zorunluluk haline gelmiştir.

Nisan 2009’da ABD Başkanı Barack Obama’nın Türkiye ziyaretinde Çankaya Köşkü’nde yaptığı ‘Türkiye-ABD arasında Model Ortaklık’ açıklaması, iki ülkenin çeşitli ilişkiler ırmağının bir denize dökülmeye başlayacağının işareti oldu. Olumlu ve olumsuz çeşitli eleştirileri üzerine çeken ‘Model Ortaklık’ kavramı güvenlik merkezli bir ortaklıktan sıyrılıp iki ülke ilişkilerini geniş açılardan ele alıp uygulamaya yönelik bir ortaklıktır. Tek taraflı çıkarların değil, ortak çıkarların konuşulacağı bir ortaklık ilişkisi düşünülmüştür.ABD için bu ortaklığın en büyük faydalarından birisi bölgemiz ile ABD arasında ilişkilerdeki yaşanan gerilimleri asgariye çekip, Ortadoğu ülkelerine ‘ABD ile ilişkilerde bir numune ülke: Türkiye’ uygulamasını yaymak olacaktır.

2009 Nisan’dan sonra ekonomik anlamda ikili mekanizmalar kurulmuş, Nisan 2009 ziyaretinden günümüze, ABD’nin ihracatımızdaki payı değişmemiş ancak Türkiye’nin ABD’ye olan ihracatından elde edilen gelir artarak iki katına çıkarılabilmiştir.[3] ABD,özellikle savunma sanayisinde, başlıca ihracat ve ithalat ortağımızdır.

Askeri ve savunma alanları açısından, ortak kara ve deniz tatbikatları, Irak, Suriye, Afganistan gibi bölgelerde terörle mücadele ,uluslararası korsanlıkla mücadele gibi alanlarda işbirliği süregelmektedir.

ABD’nin Güvenliğinin Başlangıç Noktası: Ortadoğu

Tarihi kayıtlarda ilk olarak, 1902’de Amerikalı deniz subayı Alfred Thayer Mahan’ın makalesinde kullandığı ‘Ortadoğu’yu 21.yy.’ daki tanımı ile gösteren net bir harita bugün çizilememektedir. En eski uygarlıkların ve üç semavî dinin doğduğu, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarını birbirine bağlayan stratejik bölge. Bugün dar anlamda kullanılmakla birlikte Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerle (Yunanistan hariç) bunlara komşu olan ülkeleri ifade etmektedir.

Dünyada birinci derecede önemli dokuz stratejik deniz geçiş yolundan beşi (İstanbul ve Çanakkale boğazları, Süveyş Kanalı, Aden ve Hürmüz geçişleri) bu bölgede yer almaktadır.[4] Tarihte, bölgenin medeniyetler beşiği olmasındaki rolü, bölge dışında meydana gelen medeniyetlerin yayılmasındaki kavşak noktası rolü, Doğu-batı arasındaki ticari malların, kültürlerin, inançların ve medeniyetin transfer merkezi rolü; bu özellikler bölgeyi dünya tarihini en çok etkileyen gelişmelerin görüldüğü bir bölge haline getirmiştir. Bu sebepledir ki, dünya hakimiyeti idealini benimsemiş bir devlet için, dünyanın önemli su havzalarını barındıran Ortadoğu hakimiyeti, vazgeçilmez bir düşünce olmuştur.Bütün bu olgular göz önüne alındığında,bölgenin tanımlaması jeokültürel, jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik açılardan incelendiğinde yapılabilir.[5]

Dünya doğalgaz rezervlerinin yaklaşık %35’ lik diliminin ve 2005 yılındaki ölçümlere göre dünya petrol rezervlerinin %61,8’ lik diliminin bölgede bulunması Ortadoğu’yu, ekonomik anlamda ayakta kalabilmesi için enerjiye ihtiyacı olan ülkelerin de dış politikalarında önemli bir yere konumlandırmıştır. Bölgeye hakim olacak güç ya da bir ittifakın dünya enerji piyasasına yön vereceği aşikardır.[6]

Amerika’nın Ortadoğu’ya ilgisinin tarihsel arka planında misyonerlik faaliyetleri ile karşılaşırız. 20.yy başlarında ABD, aydınlanmayı ve Tanrı’nın sözlerini, kendisine göre karanlığa gömülmüş olan topraklara götürecektir. Amerikan misyonerlerinin faaliyetleri birçok Osmanlı şehrinde kurulan Amerikan kolejleriyle desteklenmiştir. Amerikalılar incil’in memleketi olan Filistin’e de yönelmişler, orayı Müslümanlardan alınması ve eski İsrail Krallığı’nın yeniden kurulması gereken bir yer olarak görmüşlerdir.[7] Görüldüğü üzere İsrail-ABD ilişkileri 1948’ den çok önce ortak bir idealin yollarında şekillenmiştir.

II.dünya savaşının bitiminden itibaren, İngiltere’nin Dünya’nın hakim devleti rolünü ABD’nin devralma çabası, bir diğer kudretli güç olan Sovyetler Birliği ile Soğuk Savaşı’nı başlatmıştır. Ortadoğu, Soğuk Savaşın bir arenası olarak tarih sahnesindeki vazgeçilmez yerini bir kez daha göstermiştir.

ABD’nin, başkanlık doktrinlerinde yer alan yol haritalarına göre şekillenen Ortadoğu Politikalarında, Soğuk Savaş Dönemi’nde Ortadoğu’da da SSCB’ye karşı Çevreleme Politikası izlenmiştir. Çevreleme Doktrini, SSCB’nin yayılmacı ve sıcak denizlere inme politikası ile çarpışmıştır. 1979 yılında Sovyetler’in Afganistan işgali üzerine ABD tarafından Carter Doktrini ilan edilmiştir. Nitekim Başkan Carter, ‘Basra Körfezini ele geçirmek amacıyla yapılacak müdahaleleri ABD’nin yaşamsal çıkarlarına bir saldırı olarak dikkate alınacağını…’ söylerken Ortadoğu’da başlayacak yeni bir hakimiyet stratejisinin araçlarını göstermiştir.

Bölgedeki kudretli devletler arasında tamamen bir oyalama ve dengeleme politikası seyreden Amerika, İranla Şah Rejimi vasıtası ile kurduğu ittifakın İran İslam Devrimi (1979) ile tehlikeye girmesine müateakip Irak ile askıya aldığı ilişkilerini tekrar masaya yatırmış, yıllar içinde bu ülkeye silah ve mali yardım yapmıştır. Bölge ülkelerinin birbirleri ile olan savaşları (İran-Irak,Irak-Kuveyt) ve SSCB’ nin dağılmasının akabinde, Irak’ın Kuveyt işgali sebebiyle, ABD, başat güç olduğu bir askeri koalisyon ile Irak’a 1990’da bir askeri harekat gerçekleştirmiştir.Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra ABD’ nin askeri ağırlığını tek kutup olarak ortaya koyacak gelişmeler yaşanması ve yıllardır süren gerilimler bölgede Amerika karşıtlığını da beraberinde getirmiştir.

Bir Katalizör: 11 Eylül Saldırıları

Tarihler Eylül 2000’i gösterdiğinde,1997’ de kurulan ,yeni Muhafazakârlık akımının temel oluşumu olan Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (YAYP) kuruluşu “Amerikan Savunmasını Yeniden İnşa Etmek: Yeni bir Yüzyıl için Stratejiler, Kuvvetler ve Kaynaklar” isimli bir rapor hazırladı. Raporda verilen hedefler bize 11 Eylül ve sonrasını anlamada aydınlatma fişeği görevini görecektir.Raporda bahsedilen en çarpıcı hedeflerden birisi :“ABD, Basra Körfezi bölgesinde sürekli bir varlığa ve role sahip olmalıdır. Bu bağlamda, Irak’a karşı bir savaşın yapılması gerekir. Uzun vadede, İran da Irak kadar ABD’nin Körfez’deki çıkarlarına karşı bir tehdit oluşturabilir”. YAYP bu raporda, hedef gösterdiği projelerin uygulamaya geçebilmesi için ABD kamuoyunu ve yöneticilerini şok edecek büyük bir trajik olayın olması gerektiğini yazmış ve o olayı şöyle tanımlamıştır: “…felaket içeren ve katalizör rolü oynayacak bir facia- yeni Pearl Harbor gibi”. 11 Eylül 2001’de Washington DC ve New York’taki hedeflere El Kaide terör örgütü tarafından yapıldığı iddia edilen saldırılar, Bush yönetimi ve YAYP üyeleri için “yeni Pearl Harbour” olmuştur.

11 Eylül saldırılarından 9 gün sonra ise YAYP ile aynı ekolden gelen Yeni Muhafazakârlar ,Başkan Bush’a yazdıkları mektuplarında şu tavsiyeleri veriyordu : “Başkan Bush dünyanın neresinde olursa olsun,dalları ve kökleri nerede ele geçirilirse geçirilsin teröre karşı mücadeleye devam etmelidir.Usame Bin Ladin’in ve şebekesinin yok edilmesi amacı ile Afganistan’a askeri müdahale yapılmalıdır. Saddam Hüseyin, dünyadaki belli başlı teröristlerden biri olup, 11 Eylül saldırıları ile bağlantısının kurulmasına yeterli delil olmasa bile ABD’nin izleyeceği strateji onu iktidardan uzaklaştırmak olmalıdır.ABD, Hizbullah terör örgütünü destekleyen Suriye ve İran’a karşı da savaşmalıdır”.Bu gelişmeler üzerine Bush yönetimi, Yeni Muhafazakâr ilkeleri hayata geçirmek amacıyla uluslararası hukuk açısından çok tartışmalı bir güvenlik stratejisi geliştirdi: “Önleyici Darbe/Savaş (Preventive Strike/War)”. Bush Doktrini olarak da bilinen bu stratejiye göre, ABD, kendine potansiyel tehdit olarak gördüğü bir ülkeden gelebilecek potansiyel bir tehlikeyi önlemek için henüz saldırı olmadan önce tehdit oluşturan ülkeye önleyici saldırıda bulunmasını ya da savaş açmasını öngörüyordu.[8]

Afganistan ve Irak’a Askeri Müdahale ve Sonrası

Goerge Bush, Şer Üçgeni (Irak-İran-Kuzey Kore) olarak ülkeler tanımlamaya devam ederken savaş politikalarına karşı çıkan ülkelere, Kongre’deki konuşmasında “Ya bizimlesiniz ya da terörle” mesajını vermek suretiyle “teröre savaş açtığımıza göre ya bizimlesiniz ya da teröre destek verdiğinize göre hedefimizdesiniz” demek istiyordu.[9]11 Eylül 2001 saldırılarından 25 gün sonra Afganistan’a askeri müdahale başlamış ve 20 Mart 2003’te Irak’a ABD öncülüğünde bir koalisyon savaş açmıştır.

Afganistan harekatı ile Taliban Rejimi ve koruduğu iddia edilen El Kaide terör örgütü hedef alınmıştır.Rejim dağıtılış ve El Kaide terör örgütü ile mücadele sonucu 2011 yılında Usame Bin Laden öldürülmüştür.Ladin’in ölümü hakkında çok sayıda spekülasyon yapılmıştır.

Kayıtlarda Irak’a Askeri Müdahale veya Bush doktrinine göre Önleyici Darbe olarak yer alsa bile, sonuçları itibarı ile işgal olduğundan şüphe bulunmayan Irak Savaşı’nda, Saddam Hüseyin ve Irak’ta varlığı iddia edilen kimyasal silahlar hedef alınmıştır. Amaçları İslam dinini yaymak/korumak olduğu iddiasında olan El Kaide isimli örgüt, yaptığı eylem ile ABD’ nin Ortadoğu’ ya oldukça güçlü olarak girmesinin önündeki engeli kaldırmaktadır. ABD’nin bu iki askeri operasyonuna resmi sebep teşkil eden olaylar ve iddialarla ilgili çeşitli platformlarda karşı iddialar yer almıştır.

Amerika’nın El Kaide örgütünü bitirme operasyonlarını baz alırsak, Milli İstihbarat Teşkilatından emekli olan İktisat Profesörü Dr.Mahir Kaynak 1 Ağustos 2005 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanan röportajında Neşe Düzel’e şu tespitlerde bulunuyor : “El Kaide diye bir örgüt yok. Eğer bir örgütten bahsediyorsanız, bu örgütün siyasal bir hedefi olması gerekir.Kimse El Kaide’nin hangi somut hedefe ulaşmak istediğini bilmiyor.Oysa İRA, ETA gibi terör örgütlerinin somut hedefleri ve somut coğrafi alanları vardır.El Kaide’de bu unsurların hiçbiri yok. Ne kadrosu var, ne de coğrafi bir alanı. Bütün dünya eylem alanları bunların. El Kaide, bir istihbarat servisinin yaptığı operasyonun kod adıdır. Bu yüzden de bizim önce yapılan bu operasyonu deşifre etmemiz gerekir. Çünkü El Kaide operasyonuyla dünyada bir siyasi sonuç yaratılmak isteniyor.”[10]

El Kaide’nin İslam’ı kesinlikle temsil etmediğini belirterek asıl İslam’ın şiddetten uzak bir İslam olduğunu, dolayısıyla bu tanımın vücut bulduğu sistemin “Ilımlı İslam” olduğunu belirten Batı Dünyası’na karşı ve terörü engelleyecek İslam sisteminin “Ilımlı İslam” olduğunu belirten ABD Başkanı Barack Obama’ ya karşı tepkiler yükselmiştir.[11] ABD’deki düşünce kuruluşlarından olan Rand Düşünce Kuruluşunun, Milli Güvenlik Araştırmaları Bölümünün 2003 yılında yayınladığı Cheryl Benard imzalı “Uygar ve Demokratik İslam, Partnerler, Kaynaklar ve Stratejiler” isimli raporunda da Ilımlı islam üzerine ilgili analizler,tespitlere yer verilmiştir.[12]

11 Eylül saldırılarından sonra Müslüman olmayan nüfus ve ülkelerde yeşeren İslamofobia tehlikesi, El Kaide terör örgütü ile birlikte İslam’a karşı alınan olumsuz tavrın zirveleşmesine neden olmuştur.El Kaide örgütünün eylem yaptığı Avrupa şehirleri ve Türkiye, El Kaide terörüne karşı çıkarken Ilımlı İslam’a yakınlaşma durumuna evrilmiştir.ABD’ nin Ortadoğu Politikalarının işlerlik,kolaylık kazanması için ‘model ortağının’ Demokratik (Ilımlı) İslam saflarında durması önem arz etmektedir.

El Kaide örgütü ile ilgili çeşitli iddialar ortaya konurken,Irak işgalinin sebeplerinden gösterilen ‘kimyasal silah’ , ‘diktatörü devirme’ hedeflerinde bahsedilen konular için de çeşitli ABD karşıtı iddialar masaya konulmuştur. İşgalden 13 yıl sonra 2003 senesinde İngiltere Başbakanı olan Tony Blair, İngiltere’nin işgale katılması ve Irak Savaşı hakkında, Irak işgalinin yanlış olduğunu,hatalı bir karar olduğunu söylerken “İstihbarat değerlendirmelerinin yanlış olduğu ortaya çıktı, müdahale sonrası ortam, düşünüldüğünden hasmane, uzun ve kanlı oldu” demiştir. [13][14]Tony Blair’i bu açıklamaları yapmaya iten sebep olarak gösterilen Chilcot Raporu ise Irak işgalini anlamadaki kılavuzlardan birisini oluşturacaktır.[15]İşgal’ in ana sebeplerinden birisini teşkil eden Irak’taki Kimyasal Silahlar konusunda bütün dünya kamuoyunu şaşırtan açıklama işgalden 7 ay sonra CIA’dan gelmiştir.

CIA danışmanı David Kay, Irak’taki kitle imha silahlarını bulmakla görevlendirilen ekibin Irak’ta stoklanmış biyolojik veya kimyasal silahlar bulamadığını, arama çalışmalarına devam edeceklerini söylemiştir.[16][17]Irak savaşına dünya kamuoyunu ikna etmek için BM’ de Colin Powell’ in CIA istihbaratlarını delil olarak sunmasını hatırladığımızda gelinen noktada resmi-gayri resmi çelişkilerden oluşan bir ‘yığın’ içerisinde kaldığımızı görüyoruz.

11 Eylül’ den sonra terörü bitirme hamlelerinin ilk durağı olan Afganistan’da ABD’nin 2001’ de askeri varlığı 110.325 ‘i bulmuştur.ABD Başkanı Obama, 2017’ de Afganistan’ daki asker sayısının 10.000’ den az olacağını söylemiştir. Afganistan Savaşı’nın ve Taliban, El Kaide terörünün getirdiği yıkım sonucunda, yaklaşık 500.000 Afganistan vatandaşının mülteci olmuş, devlet yönetiminde iktidarsızlık ve siyasi iç karışıklıklar baş göstermiş, örgütlerin intihar saldırıları, NATO Güçlerine yapılan saldırılar ve ekonomik bunalım kendini göstermiştir.11 Eylül’ün artçı sarsıntısının en büyük örneği olan Irak ise, halen devam eden şiddetli mezhep çatışmalarına sahne olmakta, coğrafi anlamda bölünmüş, mezheplere bağlı olduklarını iddia eden El Kaide türevi Şii-Sünni vb. maskesi takmış terör örgütlerinin neredeyse günü birlik vahşi eylemler yaptığı korkunç bir savaş alanına dönmüştür.

Afganistan ve Irak harekatlarının sebebini oluşturan eylemlerin planlayıcısı niteliğinde olan El Kaide’ nin terör nöbetini, yeni bir ‘İslami Terör’ fırtınası estiren DAEŞ almıştır. Bu terör örgütünün Ortadoğu’ nun yeni ‘Sykes–Picot’ haritasının çizilmesinde , enerji yollarının belirlenmesinde gördüğü hızlandırıcı vazife göz ardı edilmemelidir.

ULUSLARARASI ARENADA TERÖR

Yerel ve uluslararası literatürde bir çok tanımı bulunan terör kısaca siyasi, dini, ekonomik, ideolojik bir hedefe ulaşmak maksadıyla, sivil insanlara, resmi yönetimlere yönelik baskı ve şiddet uygulamalarını içeren tüm fiilleri kapsar. Araştırmada özellikle Uluslararası Terör perspektifi ile ABD-Türkiye ilişkilerinden bahsedilmektedir.

Terörizmin sebepleri ele alındığında, görünen, kamuoyuna akseden sebepler ve terörü kontrol ve koordine eden meşru iradenin ve gayrimeşru iradelerin eylemleri gösterilebilir. Bir terör örgütünün propaganda için medya gücünü kullanması, taban desteği için tabanın siyasi yol ile çözülmeyen sorunlarının çözüm alternatifi olduğunu göstermesi, silahlı eyleme zemin hazırlamak için psikolojik ve yapay sebepler üretmesi, eylem için silah, silah ve lojistik destek için para gücüne olan ihtiyacı, para gücü için illegal bütün yolları ve ticari faaliyetleri kullandığı görülmektedir.

Terör örgütü yapısının ayakta kalabilmesi için üzerinde yükseldikleri en önemli sütunlardan birisi şüphesiz ki paradır. Parayı elde etmek için kullanılan illegal yollardan olan uyuşturucu ticareti, kaçakçılık, fidye, haraç, sahtecilik vb. yollarını uygulamadaki başarıları doğal olarak sorgulanmaktadır. Bu denli yoğun ticari ve illegal faaliyetleri bir ülkenin sınırları içinde gerçekleştirmek, ülkeler üzerinden transfer etme yoluyla hedefe ulaştırmak, toplantı, dernekleşme, medya yoluyla propaganda yapmak; şüphesiz ki bu uygulamaların yapılması güçlü bir desteği, gayri resmi bir devlet desteğini gerektirmektedir. Bu gerçeklere ulaşıldığında gelinen noktada, terör ve terör örgütlerinin bir veya birden fazla devlet tarafından bir dış politika aracı olarak geçmişten günümüze kullanıldığı gerçeği ile karşılaşılmaktadır.

Terörün araç olarak kullanıldığı bütün topraklarda ortak bir durum vardır: Siyasi, ekonomik istikrarsızlık ve olağan sonuçları. Terör örgütleri hedef ülkelerin bölünmesine yol açarken, kimi ülkelerin ise siyasi yönetimlerinin değişmesine sebep olmuştur. Terör örgütlerinin fikri yapısının üzerinde kurulu olduğu ideolojik ve dini araçlar vardır. Dünya üzerindeki hiçbir insan merkezli ideoloji ve din, şiddetin araç olarak kullanılmasını kesinlikle onaylamazken, terör örgütleri bu argümanları öylesine bir gerçeği gizleme sanatı ile kullanmaktadırlar ki adeta üyelerini örgütün birer mankurtu haline getirmektedir.

Belli bir coğrafyada, belli bir hedef ülkeye karşı eylemlerini yürüten terörist örgütlerin, hedef ülkenin müttefikleri ve çeşitli uluslararası alanlarda ortağı olan ülkeler tarafından terör örgütü ilan edilmemesi, kimi zaman da ilan edilmiş olmasına rağmen müttefik ülkenin yumuşak araçlarla terör örgütüne destek vermesi, müttefik ülkeler arasında diplomatik ilişkilerin yaptırımı olmayan girişimler haline dönüşmesi gibi menfi durumlara neden olmaktadır.

ABD ve TÜRKİYE’DEKİ TERÖR OLAYLARI VE MÜCADELE

ABD’ nin salt güvenlik odaklı terörle mücadele stratejisinin, terörü en aza indirmek bakımından kesin bir çözüm olmayacağı Afganistan, Irak, Pakistan örneklerinde görülmüştür.11 Eylül sonrası girişilen kıta ötesi terör harekatları, teröre ciddi bir darbe vursa da, muhatap ülkelerin sınırları içerisine girdiğinden ve yıllardır devam eden iç karışıklıklara sebep olduğundan dolayı özellikle Ortadoğu’ da Amerikan karşıtlığını azami seviyeye çıkarmıştır. ABD ile mücadele adı altında çeşitli terör örgütleri sansasyonel katliamlar yapmaktadır. ABD’ nin, güvenlik odaklı terörle mücadele stratejisinin Ortadoğu’ da oluşturduğu istikrar boşluğunu ayrılıkçı, radikal terör grupları doldurmaya başlamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri’ ne dönük gerçekleştirilen bazı terör eylemlerini kronolojik olarak şu şekilde inceleyebiliriz :

· 7 Ağustos 1998, Kenya Nairobi ve Tanzanya Daresselâm’ daki ABD Elçiliklerine bombalı saldırılar düzenlendi. Nairobi’ de 213 kişi öldü 4000 kişi yaralandı, Daresselâm’ da 11 kişi öldü 85 kişi yaralandı. Saldırılardan El Kaide ve Mısır İslami Cihad örgütünün sorumlu olduğu belirtilmiştir.[18]BMGK 13 Ağustos 1998 tarihinde bu saldırıları kınamış ve ‘tüm devletleri teröre karşı mücadeleye, Kenya, Tanzanya ve ABD’ de devam eden terör soruşturmasına destek olmaya’ çağırmıştır.[19]Saldırılardan sonra, ABD ‘Terörle Mücadele Yardım Programı’ na (ATA) Kenya’yı ekleyerek destek olmuştur.[20]

· 11 Eylül 2001, New York şehrindeki Dünya Ticaret Merkezi’nin kuzey ve güney kulelerine ve ABD Savunma Bakanlığı Karargahı Pentagon’a, kaçırılan uçakların çarpması ile terör saldırıları düzenlendi. Saldırılarda 2996 kişi ölürken 6000’den fazla kişi de yaralandı. Bu terör saldırılarının arkasında El Kaide terör örgütünün olduğu belirlendi. Beraberinde bir çok ABD karşıtı iddia ve komplo teorileri getiren bu terör saldırılarının ardından dünyada teröre ve destekleyicilerine karşı savaş başlatan ABD önderliğinde, koalisyon birlikleri Afganistan ve Irak’ a girmişlerdir.[21]

· 12 Mayıs 2003, ABD yönetiminin vatandaşlarını terör eylemleri düzenlenebileceği sebebiyle Suudi Arabistan’ a gitmemeleri uyarısından 1 hafta sonra Riyad’ da ABD-Suudi Arabistan ortaklığındaki bir şirketin üst düzey yöneticilerinin yaşadığı üç siteye araçlarla intihar saldırısı düzenlendi. Saldırıda 10’u Amerikalı 90’dan fazla insan hayatını kaybetti.[22]Saldırıyı El Kaide örgütünün yaptığı belirlenirken, faillerden Usame Bin Ladin’ in oğlu Saad Bin Ladin ABD tarafından Temmuz 2009’ da Pakistan’ da İHA kullanılarak öldürülmüştür.[23]

· 9 Kasım 2005, Ürdün’ ün baş şehri Amman’ da eş zamanlı olarak üç Otel’ de bombalı saldırılar gerçekleşti. Bu saldırılarda 57 kişi ölmüş, 110 kişi yaralanmıştır. Saldırılardaki hedef seçilen otellerin ortak özelliği ABD menşeli oteller olmasıdır. Saldırıyı El Kaide terör örgütü üstlenmiştir. Amman saldırısı ve daha bir çok terör eylemi saldırısının sorumlusu olarak bilinen Ebu Musab El-Zerkavi 7 Haziran 2006’ da ABD ordusu tarafından Irak’ ta öldürülmüştür.[24][25]

· 29 Ekim 2010, Yemen’ den Chicago’ daki sinagoglara kargo yolu ile gönderilen patlayıcı maddeler tespit edildi. Saldırıya dönüşmeden engellenen bu eylem hazırlığından sonra bir çok ülke Yemen’e kargo ve yolcu uçağı ambargosu getirmiştir. Başkan Obama ve güvenlik birimleri tarafından bu eylemin planlayıcısının El Kaide’ nin en etkili ve sıra dışı liderlerinden olan Enver Avlaki olduğu belirtilmiştir. Olayın üzerine Başkan Obama, çok tartışılan o emrini, Enver Avlaki’ nin görüldüğü yerde öldürülmesi emrini vermiştir. Avlaki’ nin Amerikan vatandaşı olması, Amerika’ da doğması ve eğitimini burada görmesi ise dikkatleri üzerinde toplamıştır. Avlaki, Eylül 2011’ de CIA’ nın İnsansız Hava Araçları ile yapılan operasyonu sonucunda Yemen’ de öldürülmüştür.[26]

ABD’ daki birçok terör eyleminin arkasında El Kaide terör örgütü yer alırken, eylemlerden sonra ABD yönetimi askeri operasyon, idam, savaş açma dahil çeşitli savunma-saldırı ve ‘ön alıcı vuruş’ seçeneklerini uygulamıştır.

TÜRKİYE’NİN TERÖRLE MÜCADELESİ

Ülkemizin terör ile süreklilik arz edecek şekilde yüz yüze gelmesi II.Dünya Savaşı’ndan sonra sağ ve sol bölünmesinin kaynaklık ettiği çatışmalarla başlamış, sonucunda 12 Eylül askeri darbesi gerçeklemiştir. Irkçı ve ideolojik terörün ülkeye her kategoride verdiği zarar ve can kayıplarının ardından gerçekleşen 12 Eylül darbesi de etkileri halen hissedilen zararlar vermiştir.

1973-1986 yılları arasında Ermeni kaynaklı ırkçı terör örgütü ASALA Türkiye karşıtı eylemlerini gerçekleştirmiştir. Örgüt, hedeflerine ulaşmak için kamuoyunda 4T olarak bilinen planını uygulamaya çalışmıştır. Bu plan, Ermeni soykırım iddialarının Türkiye Cumhuriyeti dahil tüm devletler tarafından tanınmasını, tanınma hedefine ulaşıldıktan sonra Türkiye’den tazminat ve Batı Ermenistan olarak adlandırılan toprak parçasının alınmasını içermektedir.1983 yılından sonra iç çekişmeler yüzünden dağılma sürecine giren terör örgütü, lideri Agop Agopyan’ın da öldürülmesinin ardından şiddet eylemlerini sonlandırmıştır. Başta ASALA olmak üzere Ermeni terör örgütlerinin Türkiye üzerindeki hedeflerinden vazgeçmediği, NEO-ASALA yapılanmasının ABD ve Fransa’ da siyasal olarak faaliyetlerine devam ettiği görülmektedir.[27]

ASALA terör örgütünün eylemlerini bitirmesinin ardından Türkiye gündemini halen meşgul etmekte olan PKK terör örgütü terörizm sahnesindeki görevini icra etmek üzere yerini almıştır. Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Bölgesi’ni de kapsayan etnik temel üzerine kurulu bölgesel bir devlet kurma çabasında olan örgütün hedefinde güvenlik görevlileri, korucular, siviller, devlet memurları, bölgeye yatırım yapan şirketler, örgüt muhalifi siyasiler, siyasetçi, aydın, sanatçı, yazarlar vb. bulunmaktadır. PKK terör örgütü, çeşitli ülkelerde toprak hedefinin olması, bir çok ülkede dernek, şirket vb. kuruluşlarının olması, Türkiye başta olmak üzere İran, Suriye, Irak gibi ülkelerde farklı isimlerde yapılanması, bu örgütü uluslararası bir terörist örgüt vasfına getirmiştir.[28][29][30]

Örgüt, Demokratik Açılım süreci ile silah kullanımını durdurmuş olarak gözükse de 2015 yılının son aylarında başlayan ‘şehir savaşları’ durumun öyle olmadığını, Demokratik Açılım süreci boyunca, Türkiye Cumhuriyeti’ ne karşı girişeceği sokak savaşlarında kullanılmak üzere Doğu ve Güneydoğu illerinin çeşitli noktalarına silah, lojistik alanlarında depolama ve tünel, hendek, gizli geçiş yolları inşa ettiği görülmüştür.[31]Güvenlik güçlerince 2015 yılının son aylarında başlayan operasyonlar sonucunda örgüt binlerce kayıp vermiş ve onarılması çok güç zararlar görmüştür. Terör örgütü liderlerinden bu ağır yenilgi üzerine ardı ardına pişmanlık, hata açıklamaları gelmiştir.[32] Bir terör örgütünün ayakta kalabilmesinin olmazsa olmaz şartı olan ‘kitle desteği’ ise PKK terör örgütü tarafından bu ‘hendek’ savaşlarında kesinlikle sağlanamamış, bölge halkı örgüte karşı yıllarca birikmiş tepkisini koyarak Türkiye Cumhuriyeti devletinin yanında yer almıştır.

PKK’ nın Suriye uzantısı PYD terör örgütü Suriye İç Savaşı’nın verdiği istikrarsızlıktan faydalanarak ülkenin kuzey bölgesinde, Türkiye sınırları boyunca uzanan ve sınır Suriye şehirlerini kapsayan bir ‘koridor’ oluşturma çabasına girişmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, toprak bütünlüğünü ve Suriye toprak bütünlüğünün korunması için BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan Meşru Müdafaa Hakkı’nı kullanarak 24 Ağustos 2016’ da Fırat Kalkanı Harekâtı’nı düzenledi.Harekât’ın 1.gününde Cerablus DAEŞ’ten temizlenmiş, PYD terör örgütü Fırat Nehri’nin doğusuna geçmesi için baskı yapılmıştır.Suriye’deki bu müdahale ile terörle mücadelede ciddi kazanım elde edilmiştir.[33]

Türkiye terörle mücadele sürecinde ABD ile çok yönlü temaslar ve ittifaklar kurmuştur.15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve sonrası yaşanan gelişmeler ve PYD örgütü konusundaki görüş ve uygulama ayrılıkları iki ülke arasında teröre karşı ortak duruşu güçlü bir biçimde sarsmıştır. Özellikle Türkiye tarafından ABD’ ye yöneltilen eleştirel politikanın kamuoyuna yansıyan sebepleri arasında, Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı PYD’ye ABD’nin bakış gösterilebilir.

Bu bakış açısının fiiliyata geçmiş uygulamaları arasında, Birleşik Devletler Ankara Büyükelçisi John Bass’ın ‘ABD’ nin PYD’yi terör örgütü olarak görmediğini’ açıklaması[34], ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Terörizm 2015 Ülkeler Raporu” nda terör örgütleri listesinde PYD’nin yer almaması,[35] YPG’nin Rakka’yı ele geçirmeye yönelik saldırısında YPG armalı Amerikan askerlerinin yer alması,[36] PYD’nin Kürt koridoru oluşturacak şekilde DAEŞ’ ten temizlenen yerlere ABD’nin öncülüğünde yerleşmesi sayılabilir. Hedeflerinden biri, PYD’ yi Fırat’ ın doğusuna göndermek olan TSK’nın Fırat Kalkanı harekatının ardından ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’ nin 25 Ağustos’ta ‘PYD/YPG güçlerinin Fırat’ın doğusuna çekilmekte olduğunu’ açıklaması akıllara örgüt ile ABD arasındaki ilişkiyi getirmiştir.

15 Temmuz darbe girişimini fiilen uygulayan teröristlerin yöneticisi konumundaki Fethullah Gülen’ in ABD’ de ikamet etmesi ve Türkiye’ nin taleplerine karşın terör örgütü liderini iade etmekte tatminkar davranmaması ve terörist başının an itibarı ile örgütünü yönetiyor olması da iki ülkenin ilişkilerinde kırılmaya sebep olmuştur.Türkiye, ABD ile arasında imzalanan Suçluların İadesi Anlaşması gereği, FETÖ liderinin iadesini talep etmektedir. Şimdiye dek anlaşmaya dayanarak ABD’ nin talebi üzerine 2011-2016 yılları arasında 5 suçlu iade edilmiştir.Türkiye’ nin talepleri sonucunda ABD tarafından ise, dosyadan vazgeçme, sonuçsuz kalma, zamanaşımı, tahliye, firar gibi sebepler dahil olmak üzere 19 suçlu iade edilmiştir.[37]

İçişleri Bakanlığı 2015 yılında terörle mücadelede etkili bir yöntemi devreye sokmuş, terör suçlarından arananlar listesi oluşturmuş, bu suçluların yakalanmasına yardımcı olacak kişilere büyük miktarlarda para ödülü verileceğini belirtmiştir.

İKİ ÜLKENİN TERÖR ALGILARI

Günümüzde bazı ülkeler, iç politika ile aynı eksende yürüttükleri dış politika stratejilerinde araçlardan çok hedeflere kilitlenmişlerdir.ABD’ nin, ülke menfaatleri doğrultusunda hedefine ulaşmak için araç olarak kullandığı, ahlaki veya gayri ahlaki dış politika enstrümanlarını n Türkiye üzerinde meydana getirdiği rahatsızlık, 15 Temmuz darbe girişimi ve Fırat Kalkanı harekatı ile daha görünür olmuştur.

FETÖ lideri Fethullah Gülen’ in ABD’ de örgütünü yönetmeye devam etmesi, PKK’ nın Suriye kolu olan PYD’ nin önderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri’ nin Türkiye’ nin sınırları boyunca devletleşme adımlarının ABD desteğinde devam etmesi, iki ülkenin bu terör örgütlerine bakış açısının çeliştiğinin delili olmuştur. Bu bakış açılarındaki zıtlıklar HAMAS üzerinden de geliştirilebilir. Nitekim ABD Ankara Büyükelçisi John Bass, ABD-YPG ilişkileri ile ilgili Türkiye’ nin tepkilerini “Türkiye’nin, ABD’nin terör örgütü olarak tanımladığı Hamas ile çok yakın bir ilişkisi var” diyerek savunmuştur. DAEŞ terör örgütüne bakış konusunda ise iki ülkenin resmi algılarında olumsuz bir sapma yaşanmamıştır. 11 Eylül sonrası , El Kaide bağlantısı sebebiyle terörist ilan edilen, kamuoyunda Yasin El Kadı ismiyle bilinen Suudi iş adamı Şeyh Yasin Abdullah Kadı ‘ nın Türkiye Cumhuriyeti üst düzey devlet yetkilileri ile olan ilişkileri bu defa ABD tarafından bir zıt bakış açısını doğurmuştur.[38]

DÜNYA ÜLKELERİ VE TERÖR ALGILARI

Dünya ülkelerinin, ilan ettikleri terör örgütleri listelerinde, aynı örgütlerin yer almaması oldukça ironik ve trajik bir durumdur. Türkiye’ nin İslami Direniş Hareketi (HAMAS) ile olan yakın ilişkilerine ABD dış politika penceresinden bakıldığında, Türkiye’ nin bir terör örgütü ile yakın ilişki içerisinde olduğu anlamı çıkmaktadır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Küresel Terörizm 2015” raporunda HAMAS terör örgütü olarak karşımıza çıkmaktadır.[39] 1993 yılında FBI’ın yaptığı bir operasyonu hatırlamakta fayda var.Davis Koreh isimli , kendisini Mesih ilan eden sapkın bir şahsın kurduğu, oldukça güçlenmiş bir tarikat, Teksas’ taki çiftlik evlerine yapılan ve 51 gün süren operasyonla yok edildi.Bu tarikat devlete muhtaç olmadan yaşayabilen, cephaneliklere sahip olan, dini inançları ifsad ederek büyüyen bir yapı ABD tarafından imha edildi.[40] Ülkemizde daha profesyonel yöntemlerle büyümüş,devlet içinde güç sahibi olmuş, liderleri ABD’de yaşadığı halde örgütünü etkin bir biçimde yönetmiş,halkın dini inançlarını ifsad etmiş, 15 Temmuz 2016’ da ise tarihteki en kanlı terörist saldırıyı ülkenin silahlı kuvvetlerinin silahlarını kullanarak yapmıştır.

Nihayetinde başarısız olunan bu darbe girişimi sonrasında ABD’ de yaşayan FETÖ liderinin iadesi talep edilmiş,Suçluların İadesi Anlaşması içeriğine göre de en azından göz altına alınması talep edilmiştir.Gelinen noktada ABD’li önemli siyasi isimlerin Türkiye’ nin terör örgütü ilan ettiği bu örgütün elebaşı ile olan ilişkileri, müttefik olmasına rağmen iki ülkenin arasındaki zıt terör politikalarına bir numune niteliğindedir. Amerika’ da yayın yapan siyaset dergisi Frontpagemag ABD eski dışişleri bakanı ve 8 Kasım 2016 seçimlerine ABD Başkan adayı olarak katılacak olan Hillary Clinton’un, Türkiye’ nin terörist ilan ettiği Fethullah Gülen ile olan ilişkilerini şöyle tanımlıyor: ”Hillary’ nin İmamı”, “Demokratik adayın ‘Türk Humeyni’ye’ yakın bağları”.[41]

Eski CIA Direktörü Graham Fuller 15 Temmuz darbe girişiminden 1 hafta sonra kaleme aldığı yazıda-darbeci askerlerin ifadelerinde Gülen ile bağları ortaya çıkmasına rağmen Gülen Hareketinin “terörist olmadığını, darbeyle ilişkisi bulunmadığını” belirtmiştir.[42] Dikkat çekici gelişmelerden birisi ise, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper’ in darbe girişiminde bulunan askerler ile ilgili yaptığı “… Bizim bazı muhataplarımız, ya tasfiye edildi ya da tutuklandılar” yorumu ABD-Türkiye ilişkilerindeki ayrılıkta bir levye görevi daha görmüştür.[43] Sonuç olarak El-Kaide üzerinde yaşanan fikir ve bakış açısı ayrılıkları, Suriye’ deki terör örgütleri üzerinde yaşanan politika ayrılıkları, Filistin’ deki örgütler üzerinde yaşanan fikir ayrılıkları, lideri ABD’ de ikamet eden FETÖ ile ilgili derin ayrılıklar, iki ülkenin ilişkilerini diplomatik anlamda ağır yaralamıştır.

TERÖRÜN SİLAH DESTEĞİ

Bir terör örgütünün, fikirlerini eyleme dönüştürebilmesi için en önemli ihtiyaçlarından olan para ve silah; paranın, terör örgütüne silah sağlamak gibi bir rolü bulunmaktadır.Terör örgütleri yıllardır bitmek bilmeyen mücadelelerinde kullandıkları silahları ve mühimmatları, ara vermeksizin kriz zamanlarında dahi nasıl elde etmektedirler? Genel olarak terör örgütlerinin gelirlerinden olan uyuşturucu ticaretinden kazanılan para silah alımları için önemli bir kaynak.BM’ nin 2002 yılında yayınladığı bir rapora göre El Kaide ile Taliban’ ın uyuşturucu ticareti ile kazandıkları maddi kaynak, silah alımlarını sağladığı gibi, kovansiyonel, nükleer ya da kimyasal başlık takılabilen füze alımlarını da yaptıkları, bunların da ötesinde uzmanlar, Taliban’ın SARİN ve VX sinir gazı bombaları stokladıklarını raporlarında belirtilmektedir.[44]

Rusya’ da PKK terör örgütüne silah sağladığı bilinen Zahariy Kalaşov’ un Moskova’ da yakalanması, ülkelerin ürettiği silahların terör örgütlerine hangi aracılarla geçtiğini gözler önüne sermektedir.[45] Amerikan Kongresi’ nce hazırlanan “2007-2014 Gelişmekte Olan Ülkelere Konvansiyonel Silah Satışı” konulu rapora göre, 2011-2014 yıllarında ABD 115 milyar dolar, Rusya ise 41,7 milyar dolarlık satış ile gelişmekte olan ülkelere en fazla silah satan iki ülke olmuştur.[46]

Terör örgütü PKK/PYD’nin Suriye’de Türkiye’ ye ait tankı NATO’nun resmi silah envanterinde yer alan, İngiltere ve İspanya tarafından da lisanslı üretimi yapılan, Fransız-Alman ortak yapımı “Milan” tipi güdümlü füzeler ile vurduğu tespit edilmiştir.[47] Terör örgütlerinin envanterinde bulunan silahların bu örgütlerin eline nasıl ulaştığı konusu düşünülüp, yıllarca engel olunamamış bu ticarete bakıldığında, ülkelerin terörle mücadele konusundaki hakimiyet alanlarının sınırlı olduğu, terörü bir araç olarak kullanmak gibi ahlaki olmayan yöntemleri kullandıkları izlenimlerini vermektedir.Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı Recep Tayyip Erdoğan’ ın “PKK’ nın elinde ABD menşeili silahlar var.” açıklaması unutulmadan, ABD’ li müfettiş Stuart W. Bowen’ in Pentagon’a sunduğu raporda ABD’ nin “Irak Yeniden Yapılandırma ve Yardım Fonu (IRRF)” kapsamında Irak’ a gönderdiği silahların büyük çoğunluğunun kayıp olduğunu raporlaması durumun vehametini ortaya koymaktadır.[48]

T.C.İçişleri Bakanlığı tarafından, terör örgütü PKK’nın uyuşturucu ticareti mercek altına aldığı raporunda, örgütün, kenevir üretimi ve ticaretinden yıllık 500 milyon TL, uyuşturucu kaçakçılığından da 1.5 milyar dolara yakın gelir elde ettiği belirtilmiştir. Türkiye sınırları içinde bulunması terörle mücadeleyle çelişen ‘uyuşturucu tarlaları’ nın varlığı örgüte büyük katkı sağlamaktadır. Terör örgütü PKK’ nın Diyarbakır Lice kırsalında yetiştirdiği Hint Keneviri tarlaları 2016 yılında gerçekleştirilen askeri operasyonlarla imha edilmiştir. FETÖ benzeri oluşumlar asıl kimliğini öylesine gizlemektedir ve siyasi erkin kılcal damarlarına öylesine sızmaktadırlar ki, kimi zaman bilinçli kimi zaman bilinçsiz bir şekilde verilen destek ile-Türkiye örneğinde olduğu gibi-hedef devlet içerisinde büyümektedirler.

Terör örgütlerinin, devlet dışı aktörlerin silah tedariğinin önlenmesi konusunda dünya devletlerinin daha fazla çalışması ve samimi mücadele vererek terörün finans kaynağını kurutması gerekmektedir.

ABD ve TÜRKİYE’ NİN DİĞER ÜLKELERLE OLAN TERÖR İŞBİRLİKLERİ

ABD 11 Eylül’ den sonra terörle mücadele konseptini “ya bizimlesiniz ya da onlarla” söylemi ile belirlemiş, çıkış ve işbirliği yollarını kaldırılması güç taşlarla kapatmıştır. Barack Obama döneminde, hata veren bu dikta merkezli anlayıştan sıyrılıp yumuşak güç kullanımını önceleyen ve seçtiği saygın uluslararası aktörlerle yeni bir anlayışla terör bataklığını kurutmaya niyetlenmiştir.[49]

ABD, Ekim 2001’den itibaren Afganistan’da ve Irak’ta yürüttüğü askeri operasyonlarda 1,64 milyon asker görevlendirmiştir.[50] Bu yüksek rakamlarla girişilen terör harekatlarının ardından, mevcut durumda terörün asgariye inmesi beklenirken bölgede neredeyse her geçen yıl yeni terör örgütleri kurulmaktadır. Terör örgütlerinin, üzerine kurulduğu sac ayakları çökertilmedikçe, liderlerinin öldürülmesinin bir gazete haberinden öteye gitmeyeceği, yaşanan acı tecrübeler göstermiştir. Yukarıda Obama döneminde, işbirliğine evrilen terörle mücadele konseptinden söz edilmişti.Bu konsept, Başkan’ ı yeni bir söyleme itmiş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada: “ABD, İslam’la savaş içinde değildir, asla da olmayacaktır.” demiştir.[51] Bu söylemin muhtevasında müslüman toplumun algılarındaki ABD’ nin, imaj tamiri yatmaktadır.

Türkiye, sınır içi ve sınır ötesinde karar alıcıların iradeleri ile çeşitli terörle mücadele yöntemlerini uygulamaktadır. Terörün, olumsuz seyrettiği zaman beslendiği kaynaklardan olan ekonomi, eğitim, siyasi özgürlük, yasaklar konusunda psikolojik mücadelenin yanında silahlı mücadele yöntemlerini kullanmaktadır. Uluslararası arenada, Türkiye Afganistan’ da NATO kontrolündeki ISAF (International Security Assistance Force) isimli görev gücünde yer alan 43 ülkeden birisidir.[52]

Türkiye’ de de yıllarca uygulanmış olan güvenlik odaklı yaklaşımların terörü asgariye indiremeyeceğinin en önemli ispatlarından birisi Afganistan’ da yaşanmıştır. Afganistan’da ABD liderliğinde yapılan saldırılar veya örgütlerin eylemleri sonucu hayatını kaybeden sivillerin sayısının, kesin olarak bilinmemekle birlikte, -2010 yılına kadar- 40-50 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.Afganistan devlet başkanı Hamit Karzai’ nin şu sözleri kayda değerdir : “Sivil ölümlerin devamı terörizme karşı verilen savaşın meşruluğuna ciddi şekilde zarar vermekte ve Afgan insanının uluslararası topluma karşı duyduğu güveni zedelemektedir.”[53][54]

SONUÇ

Terörizm dünyanın bir çok bölgesini bir ahtapotun sarması gibi sarmış,bu ahtapotun kalbine müdahale edilmemiş, kolları budanmıştır.Budanan kollar yeni kolları türetmiştir.Bugün terörün en şedid halinin yer aldığı Suriye’ de en büyük problem, bölgede aktif rol alan devletlerin ajandalarında ortak bir ‘terör örgütleri listesinin’ dahi olmamasıdır.Bu trajik durumu, devletlerin terör örgütleri ile olan işbirlikleri, sabahı uzak olan bir karanlığa dönüştürmektedir.

Devletler, çıkarları gereği terör örgütleri ile çeşitli düzeylerde temas kurmakta, operasyonlar dahi yapmaktadır. Bağnaz mezhepçi terörün panzehirlerinden birisinin insanlara dinlerini çok iyi anlatmak olduğu göz ardı edilmekte, ırkçı terörün panzehirinin birlik olmak olduğu fikri anlatılamamakta, Irak’ ın geleceğine Irak halkı karar veremediği için ortaya çıkan kargaşanın Suriye’ de ortaya çıkmasına engel olunmamakta, iç savaşın önüne geçebilecek politik işbirliği önerileri görmezden gelinmekte, devletler arası ilişkilerde ‘benim örgütüme dokunma!’ söylemi gibi, diplomasi ile aynı potada olamayacak bir politika söylemi geliştirilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, Suriye’ de terör örgütlerine karşı giriştiği askeri harekatta, PKK’ nın Suriye kolu PYD’ ye operasyonlar düzenlemiş, operasyonlara tepki Türkiye’ nin müttefiki ABD’ den “Taraflara sükunet” çağrısı gelmiştir.Terörün neden asgari seviyeye indirilemediğine dair mikro ölçekte bir örnek aranması gerekirse, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner’in yaptığı bu açıklama, içerisinde önemli yol göstericiler barındıran bir numune olarak alınabilir.

Turgut SAĞLAM

ULUSLARARASI İLİŞKİLER

1. T.C.Dışişleri Bakanlığı. (2016, Eylül 1). Eylül 1, 2016 tarihinde http://www.mfa.gov.tr: http://www.mfa.gov.tr/turkiye-amerika-birlesik-devletleri-siyasi-iliskileri.tr.mfa adresinden alındı

2. Mahan, A. T. (1902, Eylül). The Persian Gulf and International Relations. The National Review, 38-39.

3. Türkiye İhracatçılar Meclisi. TİM-İhracat Rakamları. Eylül 2016 tarihinde http://www.tim.org.tr: http://www.tim.org.tr/tr/ihracat-rakamlari.html adresinden alındı

4. Çetinsaya, G. (2016). Ortadoğu. İslam Ansiklopedisi (Cilt 33, s. 403). içinde

5. Davutoğlu, A. (2014). A. Davutoğlu içinde, Stratejik Derinlik (s. 130-131). Küre Yayınları.

6. Atiker, M. Orta Doğu, Petrol ve ABD. KTO Etüd-Araştırma Servisi, Konya.

7. USLU, N. ABD’nin Ortadoğu’ ya İlgisinin Tarihsel Arkaplanı. Amerikan Dış Politikası (s. 170). içinde T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2609 Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 157.

8. Gözen, R. Yeni Muhafazakârlık-Yeni Muhafazakâr Politika. Amerikan Dış Politikası (s. 121-122). içinde T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını No: 2609 Açıköğretim Fakültesi Yayını No: 1577.

9. Çongar, Y. (2001, Eylül 22). http://www.milliyet.com.tr. Eylül 2016 tarihinde http://www.milliyet.com.tr/2001/09/22/guncel/agun.html adresinden alındı

10.Kaynak, M. (2005, Ağustos). El Kaide diye bir terör örgütü yok. (N. Düzel, Röportaj Yapan)

11.Akşam Gazetesi. (2016, Şubat 24). http://www.aksam.com.tr. Eylül 2016 tarihinde http://www.aksam.com.tr/dunya/obama-teroru-ilimli-islam-engeller/haber-492606 adresinden alındı

12.Benard, C. (2003). Civil Democratic Islam Partners, Resources and Strategies. RAND National Security Research Division.

13.Takvim Gazetesi. (2016, Temmuz). http://www.takvim.com.tr. Eylül 2016 tarihinde http://www.takvim.com.tr/dunya/2016/07/07/ingilizler-irak-isgalinin-hata-oldugunu-kabul-etti adresinden alındı

14.The Guardian. ( https://www.theguardian.com/. Eylül 2016 tarihinde https://www.theguardian.com/uk-news/2015/oct/25/tony-blair-sorry-iraq-war-mistakes-admits-conflict-role-in-rise-of-isis adresinden alındı

15.Chilcot, S. J. (2016). The Report of the Iraq Inquiry.

16.Radikal Gazetesi. (2003, Ekim). http://www.radikal.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.radikal.com.tr/yorum/ciadan-geciken-itiraf-irakta-kimyasal-silah-yok-685407/ adresinden alındı

17.Wikipedia. https://en.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://en.wikipedia.org/wiki/Iraq_Survey_Group#Interim_Progress_Report adresinden alındı

18.Taşdemir, F. (2006). Uluslararası Terörizme Karşı Devletlerin Kuvvete Başvurma Yetkisi (s. 188). içinde USAK Yayınları:10 Uluslararası Hukuk Serisi:3.

19.United Nations. (1998, Ağustos). http://www.un.org/. 2016 tarihinde http://www.un.org/press/en/1998/19980813.sc6559.html adresinden alındı

20.U.S.Department Of State Bureau Of Diplomatic Security. http://www.state.gov/. 2016 tarihinde ATA_2012_Year_Review_v5.indd: http://www.state.gov/documents/organization/215593.pdf adresinden alındı

21.Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/11_Eyl%C3%BCl_sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1 adresinden alındı

22.NTV Haber. (2003, Mayıs). http://arsiv.ntv.com.tr/. 2016 tarihinde http://arsiv.ntv.com.tr/news/215298.asp adresinden alındı

23.Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/Saad_bin_Ladin adresinden alındı

24.Wikipedia. https://en.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://en.wikipedia.org/wiki/2005_Amman_bombings adresinden alındı

25.Hürriyet Gazetesi. (2006, Haziran). http://www.hurriyet.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/el-zerkavi-olduruldu-4546500 adresinden alındı

26.Habertürk Gazetesi. (2011, Ekim). http://www.haberturk.com/. 2016 tarihinde http://www.haberturk.com/dunya/haber/674939-obama-onay-verdi-abdli-imam-olduruldu adresinden alındı

27.Çam, M. M. Değerlendirme ve Sonuç. Y. T. Dergisi içinde, Ermeni Terör Örgütleri ve ASALA (Cilt 2, s. 1728). Yeni Türkiye Yayınları.

28.Hürriyet gazetesi. (2008, Şubat). http://www.hurriyet.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.hurriyet.com.tr/iste-pkkya-yardim-toplayan-dernekler-8208194 adresinden alındı

29.Wikipedia. https://tr.wikipedia.org/. 2016 tarihinde https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%BCrdistan_%C3%96zg%C3%BCr_Ya%C5%9Fam_Partisi adresinden alındı

30.Can Acun, B. K. (2016). PKK’ nın Kuzey Suriye Örgütlenmesi PYD-YPG. SETA. SETA Yayınları:61.

31.Erdoğan, R. T. (2015, Eylül). T.C.Cumhurbaşkanı ile Röportaj. (M. Altınok, Röportaj Yapan)

32.Karayılan, M. (2016, Mart). Murat Karayılan’dan itiraf: Hata yaptık!. (A. Ajans, Röportaj Yapan)

33.Türk Silahlı Kuvvetleri. (2016, Ağustos 26). TSK Basın Açıklaması.

34.Milliyet Gazetesi. (2016, Haziran). http://www.milliyet.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.milliyet.com.tr/-abd-pyd-yi-teror-orgutu-gormuyor–gundem-2267711/ adresinden alındı

35.U.S.Department Of State Diplomacy In Action. (2015). Country Reports on Terrorism 2015. Foreign Terrorist Organizations. Bureau Of CounterTerrorism And Counterıng Violent Extremism.

36.BBC Türkçe. (2016, Mayıs). http://www.bbc.com/. 2016 tarihinde http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160527_abd_ypg_toner adresinden alındı

37.Al Jazeera. (2016, Ağustos). http://www.aljazeera.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/abd-istedi-turkiye-verdi adresinden alındı

38.Kadı, Y. E. (2014, Aralık). (A. J. Arapça, Röportaj Yapan)

39.U.S.Department Of State Diplomacy In Action. Country Reports on Terrorism 2015. Bureau Of CounterTerrorism And Counterıng Violent Extremism.

40.Haber7 İnternet Sitesi. (2016, Temmuz). http://www.haber7.com/. 2016 tarihinde http://www.haber7.com/yazarlar/taha-dagli/2056027-abd-kendi-fetosunu-katletmisti adresinden alındı

41.Spencer, R. (2016, July). Hillary’s Imam. Frontpagemag.

42.Fuller, G. (2016, July 7). The Gulen Movement Is Not a Cult — It’s One of the Most Encouraging Faces of Islam Today. The Huffington Post.

43.En Son Haber. (2016, Temmuz). http://www.ensonhaber.com/. 2016 tarihinde http://www.ensonhaber.com/abdli-istihbaratci-muhataplarimiz-tutuklandi-2016-07-29.html adresinden alındı

44.NTV . (2002, Ocak). http://arsiv.ntv.com.tr/. 2016 tarihinde http://arsiv.ntv.com.tr/news/131364.asp adresinden alındı

45.Akşam Gazetesi. (2016, Temmuz). http://www.aksam.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.aksam.com.tr/dunya/pkknin-silah-baronu-yakalandi-c2/haber-533113 adresinden alındı

46.Richard F. Grimmett, P. K. (2012). Conventional Arms Transfers to Developing Nations, 2004-2011. Congressional Research Service, International Security. Congressional Research Service.

47.Akşam Gazetesi. (2016, Ağustos). http://www.aksam.com.tr/. 2016 tarihinde http://www.aksam.com.tr/guncel/alman-silahlari-pkk-elinde/haber-433184 adresinden alındı

48.Glanz, J. (2006, October). US Is Said to Fail in Tracking Arms for Iraqis. New York Times.

49.Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu. (2009). ABD‘nin Yeni Terörle Mücadele Konsepti: Savaş Yerine Uyumlu İşbirliği mi? İ. Bal içinde, Uzakdoğudan Yeni Kıtaya Terörle Mücadele (s. 285,314). Ankara: USAK Yayınları.

50.Terri Tanielian ve Lisa H . Jaycox (Eds.). 2008. Invisible Wounds of War, Psychological and Cognitive Injuries, Their Consequences, and Services to Assist Recovery. RAND Corporation, Arlington, VA

51.(2009). ABD Başkan’ ı Barack Hussein Obama’nın TBMM’deki konuşması, Ankara, Türkiye.

52.Süleyman Özeren, H. C. (2010). ABD’ nin Afganistan ve Irak’ ta Terörle Mücadele Politikası. Polis Akademisi Başkanlığı .

53.Süleyman Özeren, H. C. (2010). ABD’ nin Afganistan ve Irak’ ta Terörle Mücadele Politikası. Polis Akademisi Başkanlığı .

54.Süleyman Özeren, H. C. (2010). ABD’ nin Afganistan ve Irak’ ta Terörle Mücadele Politikası. Polis Akademisi Başkanlığı .

Türkiye-ABD İlişkilerine Çarpan Terör ve Diplomatik Samimiyet yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Devletler Arası İlişkilerin Gelişimi ve D iplomasi Tarihi


ÖZET

Uluslararası ilişkilerin gelişimi sürecinde diplomasinin ve çatışmaların devletler arasında çok uzun süredir devam ettiğini görmekteyiz.Diplomasi uluslararası ilişkilerin barışçıl yollarla çözüldüğü görüşme sanatıdır. Bu araştırmada diplomasinin ne olduğu ve ne zaman başladığı, diplomasi çeşitleri, diplomatik faaliyetler, diplomasiye yön veren kişiler ve anlaşmalar araştırıldı. Diplomasinin birçok tanıma sahip olduğu ve kullanılan diplomasinin zamandan zamana değiştiği gözlemlendi. Değişen dünya düzeninde ihtiyaçlara yönelik olarak diplomasinin şekillendiği söylenebilir. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce eski diplomasi kullanılırken sonrasında yeni diplomasi yöntemi kullanılmış 21. yıla geldiğimizde ise Küresel ve Önleyici Diplomasi yöntemleri kullanılmıştır.

Anahtar Kelimeler:Diplomasi, Eski Diplomasi, Yeni Diplomasi, Küresel Diplomasi, Önleyici Diplomasi, İletişim, Demokrasi

DEVELOPMENT OF RELATİONS AMONG STATES AND HİSTORY OF DİPLOMACY

ABSTRACT

Many conflict and diplomatic process have been seen among states in the world with the development of international relations also even today they are continued. Diplomacy is art of negotiation to solve problems of international system by peace ways. In this study I have searched these basic points: what is diplomacy, when is it started, types of diplomacy, diplomatic activities, who espicially effect to the diplomacy, and which agreements are important for diplomacy. It was seen that dipmacy has many definition. States, international organizations, multinational cooperationsuse diplomacy depend on which time they are in. It can be use different diplomatic way. We can say that diplomacy is changed according to our necessities. It was used Old Diplomacy before World War I (WW1) but after that New Diplomacy was used and in the 21th century Global Diplomacy and Preventive Diplomacy are used.

Key Words: Diplomacy, Old Diplomacy, New Diplomacy, Global Diplomacy, Preventive Diplomacy,Communication, Democracy.

GİRİŞ

Devletler arası ilişkilerin geçmişten bugüne var olduğu ve giderek de bu ilişkilerin daha aktif bir hal aldığını görmekteyiz. Özellikle de küreselleşen dünyada devletler arası ilişkilerin geçmişe nazaran çok daha rahat kurulduğu bilinmektedir. Devletlerarasında oluşan sorunların ve krizlerin diplomasi yöntemi ile çözüldüğü çözülmediği takdirde diplomasinin yetersiz kalışı sonucu çeşitli çatışma ve savaşların ortaya çıktığını görmekteyiz. Diplomasi kavramını inceleyecek olursak diplomasinin ırk, cinsiyet, dil demeden bütün devletler arası ilişkilerde etkin bir rol aldığını söyleyebiliriz. Diplomasi bir uzlaşı yoludur. Diplomasi geniş anlamda uluslararası ilişkiler, dar anlamında ise dışişleri bakanlığı ve ona bağlı olarak kişi ve kurumlar aracılığıyla yürütülen ilişkilerdir.

Diplomasi kelimesinin etimolojisine baktığımızda ise diplomasi kelimesinin Eski Yunanlılardan diploö kelimesinden geldiğini görürüz. Diplomasi kavramı ikiye katlanmak anlamında kullanılırdı. Ernest Satow diplomasiyi egemen devletlerin hükümetleri arasındaki resmi (formel) ilişkilerin yürütülmesinde uygulanan zeka ve inceliğin olduğunu söyler. Headley Bull’da diplomasiyi dünya politikasında ki düzenin doğası olarak tanımlar. Martin Hollis ve Steven Smith’te uluslararası ilişkilerin anlaşılmasında ki ve açıklamasında ki gelişmeler disiplini olarak tanımlar. Ve Henry Kissinger diplomasiyi yeni dünya düzeni olarak açıklar. Henry Kissinger modern diplomasinin, savaş ve barış güçleri arasındaki güç dengesinde yaşanan deneyim ve çabalardan doğduğunu söyler. Diplomasinin aynı zamanda çeşitli alt başlıkları da vardır. Örnek vermek gerekirse bunlar: Ad-hoc diplomasi, kamu diplomasisi, dijital(e-diplomasi)…

Bu çalışmanın amacı devletler arasında tarihten beri varolan diplomatik ilişkiler hakkında detaylı açıklamalar yaparak, diplomasi kavramsal çerçevesine değinmek, savaşlar ve çatışmalar yerine diplomasinin önemini vurgulamak ve diplomasi çeşitleri hakkında gerekli bilgileri ortaya çıkarmaktır. Bu amaçla çalışmada Eski Diplomasi, Sürekli Diplomasi Uygulamaları, Yeni Diplomasi, Küresel (post-modern) Diplomasi ve Önleyici Diplomasi hakkında bilgiler verilmiştir.

ESKİ DİPLOMASİ

Eski diplomasi çerçevesinde Ad-hoc Diplomasi, Hititlerde ve Eski Mısır’da diplomasi, Eski Yunan’da diplomasi, Roma’da diplomasi ve Bizans’ta diplomasi hakkında bilgiler verilmiştir.

Ad Hoc Diplomasi

Diplomasi, 15. yüzyıla kadar ad hoc(geçici) nitelik göstermiştir. Ad hoc diplomasi tek taraflı ve geçici nitelik taşıyan bir diplomasi türüdür.. Bu diplomasi anlayışı çerçevesinde, bir devlet tarafından gönderilen elçilerin diplomatik eylem ve davranışları sadece belirli konu ya da konuları ihtiva etmekte, elçiler görevlerini ve amaçlarını yerine getirdikten sonra ülkelerine dönmektedirler (Erdem, 2008:8). Ad-hoc diplomasinin ilk örneklerini İtalyan şehir devletlerinde görmekteyiz. İtalyanlar diplomasiyi geçici bir süreç olarak gördüğü için diplomasiyi yalana, hileye, aldatmacaya ve kurnazlığa dayandırmıştı. Bu süreçte diplomatların amacı kendi aldanmadan başkalarını aldatmak oluyordu.

Hititler’de ve Eski Mısır’daDiplomasi

Eski çağın devletler hukuku perspektifinden ilk temellerini koyan MÖ 1278 yılında Mısırlılar ve Eski Hititler arasında yapılan Kadeş Antlaşmasıdır. MÖ 13. yüzyılın en önemli kaynakları arasındadır. Bunun sebebi ise yarım yüzyıla yakın bir süre boyunca barışı ve istikrarı sağlamasıdır. Diplomasinin çok daha öncesine dayanmasına rağmen bu belge diplomasinin MÖ 13. yy’de de diplomasinin varlığını kanıtlar.

Eski Yunan’da Diplomasi

Yunanlılar uluslararası ilişkiler literatürüne diplomasi kelimesini katmışlardır. Açık Diplomasiyi geliştirenler de aynı zamanda Eski Yunanlılardı. Açık Diplomasi diplomatik faaliyetlerin kamuoyu önünde yapılması ve halka açıklanmasıdır. Diplomatik dokunmazlıklara saygıyı önemsemiş ve konsolosluk (proxenos) kurumunun başlangıcını ve çok yanlı diplomasinin ilk örneklerini de Eski Yunanlılar vermiştir. Açık diplomasi geliştiği için diplomatlarda aranan nitelik gür bir sesti ve diplomatlar haberci niteliğini taşıyorlardı.

Yunanlılar döneminde çok aktörlü sistem çerçevesinde devletler arasında en basit anlamda da olsa egemen devletler eşitliğin ortaya çıkması ve kabul edilmesi, diplomasinin gelişimi açısından olumlu oldu. Bu çerçevede devletler arasında ilk örgütlenmeler de ortaya çıktı. “Amphictyonic Lig” olarak adlandırılan ve Yunan dünyasında ortaya çıkan kimi sorunların görüşüldüğü bu birlikler, Yunan devletleri arasında genel ve sürekli olmasa da örgütlenme ve kurallaşmanın yolunu açtı. Eski Yunanda o zamana kadar süregelen dar kabile çıkarları yerine ortak devletlerarası çıkarlar yer aldı. Eski Yunan diplomasinin olumsuz yönleri ise kısaca şunlardır: diplomatlara güven yoktu bunun için genelde bir yerde iki diplomat kullanılırdı. Farklı siyasi görüşlere sahip olan iki kişi elçi olarak seçiliyordu. Eski Yunan’da elçilerin kendi halkları ve hükümetlerini aldatmalara olağan karşılanıyordu.

Roma’da Diplomasi

Roma da hukuk olarak o zamanlar için olumlu gelişmeler olsa da diplomasi alanında o kadar çok gelişme sağlayamamıştır. Roma kendi vatandaşları için ”civitasgentium” denen hukuk sistemi uygularken yabancı vatandaşlar için ”iusgentium” hukunu uygulamıştır.

Diplomasi alanında bakacak olursak Romalılara Roma’nın diplomasiye katkıları, Yunanlıların diplomasiye katkıları kadar olmamıştır. Bunun da bazı nedenleri şunlardır: Romalıların, diğer ülkelerle ilişkilerde diplomasiyi çok az kullanmasındaki temel etmen, askeri açıdan güçlü olmalarıdır. Roma’nın emperyal doktrini diğer ülkeleri kendi kontrol alanına koyma düşüncesinin kendilerinin bir görevi olarak görmesi ve bunun olma gerekçesini de bir Pax Romana kaderi olarak düşünmesiydi.

Başka bir etmen ise Roma ekonomisinin tarıma dayandığı görülmektedir. Bunun sonucunda Romalılar ticarete çok önem vermemiş ve diplomatik faaliyetler çok gelişmemiştir. Son etmen ise Roma büyüyüp yayıldıkça kendi dilini ve kültürünü içindeki tüm halklara dayatmıştır. Bunun sonucunda bölgedeki diğer benzer kültür ve dile sahip uygarlıkların önünü kapamış ve onları Roma’nın bir parçası haline getirmiştir. Dolayısıyla diplomasinin gelişimi baltalanmıştır. Bütün bu nedenlere rağmen Roma’nın, bugünkü Dış İşleri Bakanlığı Antlaşma Şubesi diyebileceğimiz “Fetialler Koleji” (Anlaşmalar Şubesi) ile antlaşmaların saklanıp, diplomatik arşivlerin korunmasında büyük katkıları olmuştur (Kodaman ve Akçay, 2010:78). Ayrıca Romalıların diplomasi alanına getirdiği bir yenilikte bir tür Hakemlik Mahkemesi’ni (Court of Recuperatores) oluşturmalarıydı. Son olarak Romalılar elçilere, bayramlarda, törenlerde ve şenliklerde senatörler düzeyinde önem verilmiştir.

Bizans’ta Diplomasi

Roma’nın tarihi mirasçısı Bizans İmparatorluğu, savaş yerine diplomasiye önem veren bir güçtü. Bizans, Roma’nın aksine diplomasiyi kurumsal ve üslup boyutlarında geliştirmiştir. Bunun temel sebebi, Bizans’ın, Roma’nın sahip olduğu güce sahip olmaması ve reel-politik şartlarının diplomasinin kullanılmasını zorunlu hale getirmesidir (Kodaman ve Akçay, 2010:78). Bizans İmparatorluğu bir açıdan bakıldığında diplomatik temelde dini de kullandığını görmekteyiz (Hamilton ve Langhorne, 2005:16). Bizans’ta, Ortodoks Hıristiyanlık söz konusu söylemin kurgulanmasında ve meşrulaştırılmasında aşırı bir şekilde kullanıldı. Bu söylem esas olarak şöyle açıklanabilir: Roma imparatorluğu Hz. İsa’nın dünyada yeniden zuhuruna kadar sürecektir. Ayrıca, Tanrı takdir ettiği için Batı’da kaybedilen topraklar, kaçınılmaz olarak imparatorluğa geri dönecektir. Tek bir imparator vardır, o da Konstantinapolis’te oturan Roma imparatorudur (Erdem, 2008:21).

Bizans o zamana kadar kullanılan hatip-diplomat anlayışı yerine gözlemci-diplomat anlayışını getirmiştir. Bizans ilk kez, dış ilişkileri düzenlemekle yükümlü hükümete bağlı özel bir şube kurmuştu. Elçilerin eğitimini ilk kez uygulayanlarda Bizanslılardı. Ayrıca protokol kurallarına aşırı önem verildi. Yabancı elçilerin kabul törenleri, büyük bir gösteriş merakı ile yapılırdı. Bizans İmparatorluğu’nda önde-gelme elçilerin temsil ettikleri ülkelerin, imparatorluk gözünde sahip olduğu öneme göre yapılırdı. Tüm bu olumlu gelişmelere karşın Bizans’ta diplomasinin rüşvet kurumuna oldukça yasal yeri olması Bizans’ta ki diplomasinin olumsuz özelliklerinden bir tanesidir.

Sürekli diplomasi yöntemi ilk kez 15. yy’da İtalyan şehir-devletleri tarafından uygulandı. Bizanslılar Venediklilere diplomasiyi öğretmiş, onlarda İtalyan şehir devletlerine öğreterek bu durum adım adım tüm Avrupa’ya yayılmıştır. İlk sürekli elçi 1450 yılında Milano Dükü tarafından Cosomodei Mecidi Nezdine atanmıştı. İlk temsilcilere büyükelçi yerine mukim hatipler denilmekteydi. Yeniden doğuşu simgeleyen Rönesans akımı ile birlikte de gelişen sosyal, ekonomik ve siyasal hayatın sonucunda da sürekli diplomasinin doğduğu söylenebilir.Hititler ve Eski Mısırlılar arasındaki yazışmalarla başlayan diplomasi, Yunan kültürü ile kurumsal temellerini oluşturmuş, Roma ve Bizans’ta ki uygulamalarla gelişmiş ve 15. yy’da İtalyan şehir-devletleri ile süreklilik arz eden bir yapı olmuştur.

SÜREKLİ DİPLOMASİ UYGULAMALARI

Sürekli diplomasi uygulamaları çerçevesinde 15. ve 16. yy’de diplomasi uygulamaları, Machiavelli’nin diplomasi anlayışı, 17. ve 18. yy’de diplomasi, Richelieu’nun Diplomasiye Katkısı ve çok yanlı diplomasi uygulamalarına değinilmiştir.

15. ve 16. Yüzyılda Diplomasi Uygulamaları

15. yüzyılın temel diplomatik kurallarını İtalyan-şehir devletleri tarafından uygulandı. Bunun temel nedeni aralarında sürekli rekabet, savaş ve çatışma tehlikesi bulunan çok sayıdaki İtalyan kent devletlerinin yöneticilerinin, bu sürekli istikrarsızlık durumunu (unstable) giderecek temel yolun kalıcı diplomatik kuralları bulunan sürekli diplomasinin olduğuna inanmalarıdır. Bu güçsüz ve istikrarsız devletler güven temeline dayanan bir diplomasi anlayışını geliştirememiştir. 15. yüzyılda protokol sorunlarına aşırı önem verilirdi. Ayrıca önde gelme (precedence) sorunu bu yüzyıllar diğer bir önemli sorunudur. Devlet başının temsilcisi olduğu için büyükelçiler hiçbir devlet protokolde kendi ülkesinin elçisinin arkada olmasını ve uluslararası anlaşmalarda kendi elçisinin imzasının kağıtta alt tarafta yer almasını istemiyordu. Ayrıca 15. yy’da doruk diplomasi anlayışı ortaya çıktı elçilerin yanı sıra devlet başkanları da ikili görüşmelere başladı.

Machiavelli’nin Diplomasi Anlayışı

Rönesans döneminin ünlü düşünürü Niccolodi Bernardo Machiavelli (1469-1527) 15 yılboyunca Floransa Cumhuriyeti’ndediplomat görevini yapmıştır. Machiavelli iç işlerini ve savaşta dahil olmak üzere güvenlik sorunlarını kapsayan sekreterlik görevin yanı sıra Onlar Kurulu’nun sekreterliğini de üstlendi. (Onlar Kurulu, bir tür Bakanlar kurulu, Signoria adını taşıyor ve dış işleri hizmetleri ile uğraşıyordu.) Fransa ile ortaya çıkan sorunlar yüzünden dönemin Fransız lideri XII. Louis’le görüşmeler yaptı. En ünlü yapıtı ‘’Prens’’ adlı kitabında gününün diplomasi anlayışını aldatma, iki yüzlülük ve hile olarak nitelendirdi. Bu yüzden diplomasi yıllarca kötü bir üne sahip olmuştur. Devletlerin varlığını silahlara ve güce bağlayan Machiavelli uluslararası ilişkilerde var olan Realizmin temel özelliklerini ortaya koymuş ve Realizm akımının temsilcisi olmuştur.

17. ve 18. Yüzyılda Diplomasi

Bu yıllarda diplomasiye yön veren ve diplomasiyi biçimlendirenler temel olarak Fransızlardı. 1789 Fransız İhtilali’ne kadar Fransızların benimsediği diplomasi yolu tüm Avrupa’da yayılmıştır. Bunun oluşumuna en büyük katkıyı Hugo Grotius ve Kardinal Richeliu yapmıştır. Hugo Grotius Savaş ve Barış hukuku kitabının yazarıdır. Uluslararası hukukun korucusu ve doğa yasasına dikkat çeken ilk kişidir.

Richelieu’nun Diplomasiye Katkısı

Richelieu, modern devlet sisteminin babasıdır. Raisond’état (Devlet çıkarları,Durum açıklaması) kavramını o yarattı ve kendi ülkesinin çıkarı için acımasızca kullandı. Onun gözetimi altında, raisond’état Fransız politikasının temel ilkesi olarak Ortaçağ’ın evrensel moral değerlerinin yerini aldı. Başlangıçta, Habsburgların Avrupa’ya egemen olmasını önlemeye çalıştı. Fakat bıraktığı miras, bundan sonraki iki yüzyıl boyunca haleflerinde, Avrupa’da Fransız üstünlüğünü kurma isteği uyandıran bir mirastı. Bu isteklerin başarısızlığından önce yaşamın bir gerçeği, sonra da uluslararası ilişkileri örgütleme sistemi olarak bir güç dengesi kavramı ortaya çıktı. Kardinal Richelieu’nün diplomasi yönteminin gelişmesine katkısı çok olmuştur. Getirdiği en önemli yenilik, dış politikanın yürütülmesinin tek bir bakanlığın eline verilmesiydi. Kamuoyunun yürütülen diplomasiden haberli kılınması gerektiğine inanıyordu ve bu bir ilkti.Diplomasinin Ad-hoc bir yönetim olmadığısürekli bir etkinlik olduğugörüşünü savunuyor ve bunun amacının tesadüfî ya da fırsatçı düzenlemelere gitmek değil, sağlam ve sürekli ilişkiler kurmak olduğunu düşünüyordu.

Çok Yanlı Diplomasi

17.yüzyıl diplomasinin belki de en önemli özelliği çok taraflı diplomasinin bu dönemde ortaya çıkmasıdır. 17. ve 18. yüzyılın önemli kongreleri ise detayları ile birlikte şöyle açıklanabilir;

Westphelia Kongresi

1648 Westphalia Kongresi İngiltere, Polonya, Danimarka ve Rus Çarlığı dışında bütün Avrupa devletlerinin 1618-1648 30 Yıl Savaşları sürerken düzenlenen çok aktörlü uluslararası anlaşmaların düzenlediği ilk büyük toplantı olmuştur. Barış antlaşması niteliğini taşır. 2 ayrı şehirde yapılan Westphalia Kongeresi önde-gelme sorununa güzel bir çözüm getirmiştir. Protestan ve Katolik temsilciler farklı şehirlerde buluşmuşlardır. En önemli özelliklerinden biride Avrupa’da daha önceki uluslararası toplantılar dini nitelikteyken, Westphalia ise devlet, savaş ve iktidar sorunlarının tartışıldığı laik bir konferanstır.

KarlofçaKongresi

Westphalia Barış Antlaşmaları’ndan sonra uluslararası sistemin yapısını etkileyen en önemli gelişme Karlofça Antlaşması olmuştur. Amacı Osmanlı İmparatorluğu ile Venedik, Polonya (Lehistan), Avusturya ve Rusya arasındaki savaşa son vermekti. Karlofça Antlaşması, başarısızlıkla sonuçlanan Osmanlı’nın “Hıristiyan” Avrupa’ya karşı başlattığı son büyük “Müslüman” seferi olan 2. Viyana Kuşatması neticesinde 1699’da imzalanmıştır. Karlofça ile Osmanlı, Avrupa karşısında sadece askeri açıdan değil, diplomatik açıdan da duraklamaya başlamıştır. Zira Osmanlı Karlofça Antlaşması’yla ilk kez müzakere ederek bir antlaşma imzalamış, Avrupa’ya karşı diplomatik üstünlüğünü kaybetmiştir. Ayrıca Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğu ilk kez genel bir Avrupa Kongresine katılmıştır.

Utrecht Kongresi

1712 Utrech Kongresi 18. Yüzyılın diğer bir önemli kongresidir. Bu kongrede de barış çalışmaları yapılmıştır. Fransa, İngiltere, Hollanda, Prusya, Portekiz ve Sovyet Dukalığı’nın temsilcileri arasında toplanmıştır.

20 Yüzyıla Kadar Uygulanan Diplomasinin Özellikleri

20.yüzyıla kadar devletler arasındaki güç dengesizliği diplomaside de kendini belli ediyordu. Diplomasi bu zamana kadar Avrupa Diplomasisi olarak algılanıyordu. Bu döneme kadar Gizli Diplomaside varlığını sürekli hissettirmektedir. Tüm bunlar o zamana kadar ki en önemli özelliklerdir. Devlet büyükleri hiç kimseye haber vermeden istediklerini yapabilmekteydi. Hatta Birinci Dünya Savaşı’na giden yolun nedenlerini, önemli ölçüde güçlü devletler arasındaki yapılan gizli ittifaklar ve anlaşmalar ağında aramak gerekir.

Kongreler Dönemi

17.yüzyılda başlayan çok taraflı kongreler 19. Yüzyılda daha sıkı görülmeye başlandı. Artık kongreler sadece savaşlardan sonra barış görüşmeleri için değil ortak devletlerin sıkıntıları görüşmek için de yapıldı.

Viyana Kongresi (1814-1815)

Avrupa tarihinde diplomatik esasları, milletlerarası ilişkilerin düzenlenmesini tayin eden unsurlardan biri 1815’te cereyan eden Viyana Kongresi’dir. Viyana Kongresi ile Napolyon’un darmadağın ettiği Avrupa sınırları yeniden çizilmiştir. Viyana Kongresi sadece devlet temsilcileri yer almadı. Gazete gibi özel kurumların temsilcileri de yer adı. Uluslararası dayanışmaya ilham veren Viyana Kongresi daha sonra birçok organizasyon içinde ilham kaynağı oldu. Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Millletler gibi. Kongereye katılan tüm devletler ilk kez diplomasinin belirli bir yasal statüsü olduğunu ve kuralları olan bir meslek olduğunu kabul etmiştir. Kongrede diplomatik temsilcilikler üç sınıfa ayrıldı bunlar ilk olarak Büyükelçiler (legatus) ikinci olarak hükümdar nezdinde gönderilen orta elçiler ve son olarak ta dış işleri bakanlığı nezdinde maslahatgüzarlardır (Charged’affaires ad interim).

Avrupa Uyumu (Le Concert European)

Avrupa Uyumu, Viyana Kongresi’nden sonra yapılan konferansların genel adıdır. Viyana Kongresi’nden sonra yapılan Kongrelerin ilki 1818 Aix-La-Chapelle Kongresidir.1815 Viyana Konferansı Tüzüğü’nün regülasyonundan üç yıl sonra, 21 Kasım 1818’de, Avusturya, İngiltere, Fransa, Prusya ve Rusya tarafından, orta elçi ve maslahatgüzarın arasına mukim elçi sınıfını dahil eden düzenlemeyi içeren, Aix-la-Chapelle Protokolü imzalanmıştır. Sonuç olarak diplomasi temsilcisi sınıfları; Büyükelçiler, legalar ve nonslar, hükümdarların nezdinde gönderilen orta elçiler ve diğer temsilciler,mukim elçiler, dışişleri bakanı nezdinde gönderilen maslahatgüzarlar şeklini almıştır.

Aix-La-Chapelle Kongresinden sonra Avrupa Uyumu sistemi içinde 1820’de Troppau, 1821’de Laibach, 1822’de Verona, 1856’da Paris, 1878’de Berlin, 1906’da Algesiras, 1912’de Londra ve 1913’te Bükreş Kongre’si gerçekleşmiştir. Paris Kongresi Avrupa Devletler Topluluğunun evrenselleşmesi yönünde atılmış önemli bir adımdır. Osmanlı Devleti ilk kez Avrupalı devletlerle eşit statüde bir uluslararası toplantıya katılmıştır. Osmanlı devleti bu kongreyle Avrupa Hukuku içinde yer aldı. Berlin Kongresi de konferans tekniğine yönelik birçok yenilik getirmiştir. Birden fazla ülkenin uyruğunda yer alan kongre sekreterleri uygulaması gibi.

La Haye Barış Konferansları (1899-1907)

La Haye Barış Konferansları Avrupa Uyumundan farklı bir yapıdadır. La Haye Barış Konferansları diplomasinin Avrupa ile sınırlı kalışını kabul etmeyip, evrensel olmasını dile getirmiş ayrıca büyük devlet küçük devlet ayrımına gitmeden uluslararası sistemin devam etmesini dile getirmiştir. Ad hoc diplomasi yerine de sürekli diplomasi anlayışını ilk defa benimsemiştir. Uluslararası Soruşturma Komisyonları ilk kez 1899 tarihli La Haye Sözleşmesi’nde düzenlenmiş ve 1907 tarihli La Haye Sözleşmesi ile geliştirilmiştir. 20. yüzyılın başlarında, insan hakları ihlallerinin önüne geçilebilmek amacıyla La Haye Barış Görüşmeleri yapılmış olumlu gelişmeler sağlanmışsa da denetim mekanizmasının kurulamamış olması nedeniyle, bu çalışmaların ardından gelen I. ve II. Dünya Savaşlarında görülen vahşet engellenememiştir.

YENİ DİPLOMASİ

Birinci Dünya Savaşı eski diplomasi ile yeni diplomasiyi birbirinden ayıran en temel olaydır. Yeni diplomasi de Birinci Dünya Savaşı’nın en önemli sebebi olarak görülen gizli diplomasinin yerine açık diplomasi tercih edilir. Yeni diplomasinin önemli özellikleri politikacıların eliyle yürütülmesi, diplomasinin propagandaya dönüşmesi, basının diplomaside ki rolü ve diplomaside artan sosyal ve ekonomik sorunların öneminin kavranmasıdır. Yeni Diplomasinin en önemli aktörleri Wilson ve Lenin olmuştur.

Wilson’un Açık Diplomasi İlkesi

Woodrow Wilson Atlantik’i geçerek Avrupa’yı ziyaret eden ikinci Amerikan başkanıdır. Özellikle Woodrow Wilson’ın 14 Nokta’sının (ilkelerinin) ilk maddesi ile beraber diplomasi tekrar açık bir hal almaya başlamıştır. Aslında “yeni diplomasi” olarak anılmaya başlayan bu açık diplomasi türü birazda eski diplomasi olarak lanse edilen gizli diplomasiye tepki olarak doğmuştur. Lakin bu yeni diplomasi açık sözleşmelerle beraber kamuoyuna açıklanmayan gizli maddeleri de içermekteydi. Bu açıdan, aslında “açık diplomasi, geçmişini anımsatan ama söz konusu geçmişi bir türlü tam olarak yaşatamayan” bir masal gibiydi.Wilson açık diplomasinin gelişimi için de Milletler Cemiyetine öncülük etti. Wilson Milletler Cemiyetinin kolektif güvenlik anlayışına dayanacağını ve bir daha savaş olmayacağına inanıyordu. Wilson’un düşüncelerinin aksine Uluslararası ortamda gerçekleşen çatışmalar yüzünden Milletler Cemiyeti’nin ömrü uzun sürmedi ve yerini Birleşmiş Milletlere bıraktı.

İletişimin ve Demokrasinin Gelişimi

19.yüzyılın sonlarında bulunan telgraf ve daha sonraları bulunan radyo ve telefon iletişim alanında çok büyük değişiklikler yarattı. Artık diplomatlar hemen kendi ülke büyükleri ile ikili görüşme sağlayabiliyordu. Ancak bu gelişmeler diplomatların sorumluluğunu azaltmamıştır. Ayrıca 18. yüzyılın sonu ve on dokuzuncu yüzyılın başları bu anlamda “ideolojiler çağı” olarak, işaretlendi: Fransız ve Amerika devrimleri, sosyalizm, komünizm, liberalizm, tutuculuk, milliyetçilik gibi siyasal doktrinlerin veya “izmlerin” yaygınlaşması gibi… Bu “izm”lerin yayılmasında artan gazete endüstrisinin ve okuma yazmanın belli bir etkisi olmuştur.

Vatandaşların oy hakkını kazanması, yasama organlarının gücünün artması, basının hükümet yetkililerin politikalarını eleştirmede daha fazla özgürlük elde etmesi diplomasiyi önemli ölçüde etkilemiştir. Diplomasinin gelişimi Milletler Cemiyeti’nin kurulması ve uluslararası anlaşmaların yasama organlarında onaylaması gerektiği diplomasiyi şekillendiren demokratik hareketlerdir. Ayrıca çok büyük yıkım gücüne sahip olan silahların üretilmesi de savaş olgusunu değiştirmiş ve toptan yok etme savaşlarının önüne geçilmiştir.

Sosyalist Diplomasi

Sosyalist Diplomasi’nin kurucusu Lenin’dir. O da Wilson gibi açık diplomasiyi savunmuştur. Lenin Çarlık Rusya’sı tarafından yapılan gizli anlaşmaları kamuoyuna bildirtmiş. Bu eski dünyanın eski diplomasisi, açık ve dürüst konuşmanın mümkün olmadığına inanır.Sözünü söylemiştir. Lenin ve Wilson yeni güç dengesinin Avrupa sınırları dışına çıkmasını gerektiğine inanmışlardır.Lenin barışın çözümünü devrimde görmüş Wilson’da 14 noktada görmüştür. Sosyalist diplomasi dünya da ki düzenin komünist bir hal alması için diplomasiye önem vermiş ve diplomasiyi bir propaganda aracı olarak görmüştür.

Parlamenter (Çok-yanlı) Diplomasi

Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kurulmasından sonra oluşan yeni “örgütlü sistem” perspektifinden, milletlerarası sorunların bazı uluslararası kuruluşlar aracılığıyla görüşülmesi “Parlamenter Diplomasi” olarak adlandırılmıştır. Genel olarak Parlamenter Diplomasi’nin üç büyük kategorisi vardır. Bunlar parlamenterler, siyasi partiler ve yerel, ulusal ve uluslararası olabilen parlamentolardır. Tabi ki de parlamenterlerin seçimi ülkeye ve siyasi siteme göre şekillenir.Özellikle de II. Dünya Savaşının ardından ortaya çıkan BM’ye bağlı kuruluşlar ile Avrupa Birliği gibi teşkilatları, bu diplomaside etkin bir konuma yükselmiştir. Diplomasi kitle iletişim araçlarıyla kamuya açık yürütülür, önceden saptanmış yöntemler kullanılır ve kararlar oy çokluğuyla alınır.

Parlamenter Diplomasi’nin en önemli özelliklerden bir tanesi devletlerarası sorunların taraflarının bir den çok devlet olmasıdır. Parlamenter Diplomasi’nin uygulanış biçimleri uluslararası örgütlerde yer alan sürekli temsilcilikler ve devletler tarafından uluslararası örgütlere atanan delegasyonlar tarafından gerçekleşir. Bu kişilerin kendi ülkesinin ulusal politikaların belirlenmesinde, kendi ülkesine karşı güzel etki uyandırarak kamuoyu yaratmada ve bilgi toplamanın yanında ülkesini iyi temsil etme gibi görevleri vardır.

KÜRESEL (POST-MODERN) DİPLOMASİ

Küreselleşme son zamanlarda sık kullanılan fakat küreselleşme kavramını kullananların bile anlamı hala tam olarak belirlemediği bir terimdir. Küreselleşme terimi İngilizceden gelmiştir. Küreselleşme terimi oluşan ekonomik ve sosyal sistemin uluslararası ağını ifade eder.

Küreselleşen dünya ile birlikte hükümetler baskı ve çıkar gruplarının baskılarına açık olmuş ve bu sayede insan hakları, cinsiyet eşitliği ve yoksulluk gibi konular daha çok yer alacaktır. Dünyada hızla yayılan teknoloji, eski dünyanın diplomasi anlayışında siyasal ve sosyal çerçevesinin değişimine neden olmuştur. Küresel diplomasi yani 21. Yüzyıl diplomasisi, yalnızca devletler ya da hükümetler arası bir diplomasi yöntemi olmaktan çıkmıştır. Eski diplomasi metodundan farklı olarak; çok daha kapsamlı açıdan kullanılan ve uygulanan bir tür ‘sivil toplum diplomasisi’ niteliğine kavuşmuştur.Kısacası Küreselleşme ile birlikte iç ve dış politikadaki farklılığın ortadan kaldırılması, devletler arasındaki sınırların aşılması, uluslararası hukuk kurallarının benimsenmesi, sömürgeciliğin yerine karşılıklı bağımlılık olgusu çerçevesinde sürekli iletişimin ve etkileşimin olması inanılmaz bir duruma gelmiştir. Küresel Diplomasi de basının artan önemini ve gelişen bilgi ağını da göz ardı etmemek gerekir.

Küresel Diplomasi’nin aktörleri hükümet dışı kuruluşlar, bölgesel kuruluşlar ve çok uluslu şirketlerdir. Küresel Diplomasi’nin en önemli özellikleri kişisel diplomasiyi, ekonominin önemini ve ekonomik bağımlılığının bilincini vurgulayıp diplomasinin kamuoyunun tutum ve davranışlarına göre hareket edilmesini, sömürgeciliğin ortadan kaldırılması gerektiği ve insan hakları gibi sorunlara da sessiz kalmayışıdır.

ÖNLEYİCİ DİPLOMASİ

Önleyici diplomasi (preventive diplomacy) terimi ilk kez, BM genel sekreteri Dag Hammarskjod’un 16 Haziran 1959 tarihli ‘’Yıllık Raporu’’un da yer aldı. Birleşmiş Milletler Güvenlik konseyi tarafından “önleyici diplomasi” yoluyla barış ve güvenliği sağlamak ve Birleşmiş Milletler ile daha çok işbirliği halinde çalışmak amacıyla nükleer silahlarını yaklaşık olarak yarıya indirmek konusunda anlaşan ABD ve Rusya’ya ve başka ülkelere yönelik olarak 31 Ocak 1992′de ortaya atılan bir gündem ilkesidir. Önleyici diplomasi barışı gerçekleştirme, barışı koruma ve insancıl amaçlar için kullanılır. Görüşmelerde, iyi niyet, uzlaşı, hakemlik ve uzlaşı gibi yöntemler kullanılır.

Aktif-önleme kısmen sorunludur, çünkü varsayım niteliğinde bir önermeye dayanır (çatışmanın çıkacağı varsayımına). Çatışma hiç çıkmazsa, bu pozitif kalınacak bir durum değildir. Öte yandan önleme daha fazla ilgi çeker, çünkü herkes çatışma erkenden bastırıldığında çıkacak maddi harcamalar ve çekilen eziyetin miktarı ile tamamen büyümüş bir çatışmanın masrafları arasındaki farkı bilir, bir de üstelik ikincide çatışma sonrası yeniden yapılanma masrafları vardır. Buna resmen önleme bile genel olarak çok geç yapılır, çünkü yükselmekte olan çatışmalara erken müdahale etme mekanizmaları henüz olgunlaşmamıştır.

SONUÇ

Devletler arasında gelişen diplomatik ilişkilerin çok eskilere dayandığını MÖ. 1278’e kadar gittiğini hatta daha da eskilerde bile diplomatik ilişkilerin var olduğunu gördük. Diplomasinin tarih boyunca bir gelişim içinde olduğunu ve her geçen gün aktör sayısını arttırarak günümüzde önemli yer aldığını da şahit olduk Diplomasi eskiden sadece devlet temsilcileri tarafından uygulanırken günümüzde hükümetler arası örgütler, hükümet dışı örgütler ve çok uluslu şirketlerin de bu temsilci grubuna dahil olduğunu söyledik.

Açık diplomasi örnekleri Antik Yunan’da görülmesine rağmen daha sonraları Birinci Dünya Savaşı’na kadar gizli diplomasi yürütülmüştür. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Wilson ve Lenin sayesinde açık diplomasi tekrar önem kazansa da bu yeteri bir seviye de değildir. Eski çağlarda olan Ad-hoc (geçici)diplomasi yöntemi de çok taraflı yani Parlamenter Diplomasi’nin gelişimi ile yerini daha kalıcı temsilciliklere ve sürekli konferanslara bırakmıştır. Diplomasinin sürekli bir hal almasında şüphesiz ki yukarda bilgi verdiğimiz tüm konferansların çok önemli etkileri vardır.

Diplomasi eskiden sadece barış amacıyla ve genellikle savaş sonraları yapılırken zamanla bu sistem de yerini sadece barış odaklı olmayan ve uluslararası ilişkilerde devletlerin ilişkilerini arttırmayı amaçlayan, savaşların önceden öngörülüp önlenmesi, ekonomik ve sosyal ilişkilerin gelişmesi gibi amaçlarla hareket eden diplomatik faaliyetlere bırakmıştır. Günümüzün küresel bir köy haline dönüşmesi ve ihtiyaç ve insan dış görünümünün hemen hemen her yerde aynı olması da Küresel Diplomasi’nin etkin bir şekilde kullanıldığını göstermektedir. 21. yüz yılda Küresel Diplomasi’nin yanında Önleyici Diplomasi’de özellikle uluslararası kuruluşlar tarafından her ne kadar etkin bir şekilde kullanılmaya çalışılsa da günümüzde oluşan çatışma ve savaşların önüne geçmediği için eksikliklerini görmek çok zor değil. Diplomasi’nin bu uzun sürede ki bu değişimi, insan hayatının değişimi, teknolojinin gelişimi, demokratik sistemler, basının rolünün güçlenmesi gibi olaylarda aramak gerekir.

Yusuf AVAR

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi

1. ACAR, D. Ş., 2006. ”Küreselleşen Dünyada Diplomasi”, Sosyal Bilimler MeslekYüksekokulu Dergisi, Selçuk Üniversitesi 9 (1-2), ss. 417-439.

2. ALGANER, Y. veÇETİN, M., Ö., 2007. ”Avrupa’da Birlik ve Bütünleşme Hareketleri”, İ.İ.B.F Dergisi, Marmara Üniversitesi, 2 (XXIII) ss. 285-309.

3. ARI, T., 2001. Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika, Alfa Yayınları, İstanbul, 592s.

4. AYTÜRK, N., 2015. Protokol Bilgisi, Nobel Yayınları, İstanbul, 276s.

5. BELL, D., 2007. ”The End of Ideology”, İletişim, Kurum ve Araştırma Dergisi (24) ss. 281-293.

6. BEYAZIT, Ö., 2011. ”La Haye Uluslararası Ceza Mahkemesine Giden Süreçte Uluslar arası Ceza Yargılaması”, Taad, 5 (1)ss. 309-338.

7. CAMPBELL, D., 2015. ”Congress of Vienna: EuropeanTerritories and SwissNeutrality”, Detrick, Congress of Vienna, 1815,The 2015 Greater WashingtonConferance on International Affairs, 11s.

8. CUTERELA, S., 2012. ”Globalization: Definition, Processes and Concepts”, NationalDefense University, Revista Română de Statisticăss. 137-146.

9. ÇATAL, B., 2015. ”Küresel Diplomasi: Prexenos’tan Dijital Diplomasiye”, YüksekLisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya.

10.ERDEM, G., 2008. ”Osmanlı İmparatorluğu’nda Sürekli Diplomasi’ye Geçiş Süreci”,Doktora Tezi,Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

11.ERGÜVEN, N., S., 2016. ”Uluslararası Hukukun Tarihsel boyutuyla Diplomasinin Kurumsal Gelişim Süreci”, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 7 (1) ss. 111-141.

12.ERKAN, S., 2010, ”Savaş ve Barış Bağlamında XIX. Yüzyıl Uluslar arası İlişkileri’nin Özellikleri”, Sosyal Bilimler Dergisi, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi, (22) ss. 93- 115.

13.FİOTT, D., 2011. ”On the Value of Parliamentary Diplomacy”, Madariaga College of Europe Foundation, 7 (4) ss. 1-6.

14.GÜRBÜZ, M., V., 2002. ”Bir ideal, Bir Amerikan Başkanı ve Onun Başarısızlığı:Başkan Wilson ve Milletler Cemiyeti”, Ankara Üniversitesi TürkInkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 8 (29) ss.87-99.

15.HAMİLTON, K. ve LANGHORNE, R., 2011. The Practice of DiplomacyRoutledge,Taylor and Francis Group, Oxon, 318s.

16.HETNE, B., 2008. ”Teoride ve Pratikte Güvenliğin Bölgeselleşmesi”, Uluslararası İlişkiler, Akademik Dergi, 18 (5) ss. 87-106.

17.KİSSİNGER, H., ”Diplomasi” 1994. Çev: İ. H.KURT, Kültür Yayınları, İstanbul, 939s.

18.KODAMAN, T. ve AKÇAY, E., Y., 2010 ”Kuruluştan Yıkılışa Kadar Osmanlı Diplomasi Tarihi ve Türkiye’ye Bıraktığı Miras”, SDÜ Fen EdebiyatFakültesi, SosyalBilimler Dergisi, (22), ss. 75-92.

19.LEİRA, H., 2016. ”A Conceptual History of Diplomacy Bk-Sage-Consyanyinou”38s.

20.MACHİAVELLİ, N., ”Prens” 1532. Çev: K. ATAKAY, Can Sanat Yayınları, İstanbul.160s.

21.NİCOLSON, H., 2001. ”The Evolution of DiplomaticMethod”, Printed at Great Britain, Diplomatic Studies Programme Centre for the Study of Diplomacy,University of Leicester, 93s.

22.ORALLI, L. E., 2014. ”Uluslar arası Krizler ve Bağımsız Soruşturma Komisyonları” Güvenlik Bilimleri Dergisi, 3 (2) ss. 91-118.

23.ÖZDAL, B. ve JANE, M., ”La Ders Ders’in Uluslararası Sistemin Yapısına Etkileri”, Akademik Bakış, 14 (7) ss. 215-245.

24.REICH, S., 1998. ”What is Globalization?”,Kellogg Institue, The Helen kellog Institue for International Students, Working Paper 261, 23s.

25.RONIT K., SCHNEIDER, V., (Ed.) 2000. ”Private Organizations in Global Politics”,Routledge/ECPR Studies in European Political Science, London, 208s.

26.TUNCER, H., 1995. Eski ve Yeni Diplomasi, Ümit Yayınları, Ankara, 155s.

27.TUNCER, H., 2009. Diplomasinin Evrimi, Gizli Diplomasi’den Küresel Diplomasiye… Kaynak Yayınları, İstanbul, 288s.

28.UĞRASIZ, B., 2003. ”Uluslararası İlişkilerde İki Farklı Yaklaşım:İdealizm ve Realizm”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2 (5) ss. 139-145.

29.UYGUNLAR, A., 2007. ”Osmanlı İmparatorluğu’nda Modern Diplomasi ve Murahhaslık Kurumu”, Yüksek Lisans Tezi, Osman Gazi Üniversitesi, SosyalBilimler Enstitüsü, Eskişehir.

30.ÜNAL, U., 2003. Devletler Hukukuna Giriş, Yetkin Yayınları, Ankara, 211s.

31.YIĞIT, V., 2005. ”1648 Vestefalya Barışından 1815 Viyana Kongresine Kadar kiDönemde Uluslararası Sistemin Dönüşümü”, Yüksek Lisans Tezi, Kadir Has Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi, Kayseri.

32.AVŞAR, B., 2014. ”Önleyici Diplomasi”, http://www.tuicakademi.org/onleyici-diplomasi/ (03.11.2016)

33.ORTAYLI, İ., 2013. ”200. Yılına doğru Viyana Kongresi”http://www.milliyet.com.tr/200-yilina-dogru-viyana-kongresi/ilber- ortayli/pazar/yazardetay/15.09.2013/1763688/default.html (08.11.2016).

34.TÖREN, D., 2011. ”Diplomasi ve Tarih Boyunca Geçirdiği Evrim” http://www.tuicakademi.org/diplomasi-ve-tarih-boyunca-gecirdigi-evrim/(31.10.2016)

Devletler Arası İlişkilerin Gelişimi ve Diplomasi Tarihi yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

ORTADOĞU DOSYASI /// NECDET BULUZ : “Türkiye-Ortadoğu ilişkilerinin dünü, bugünü, yarını .”


“Türkiye-Ortadoğu ilişkilerinin dünü, bugünü, yarını…”

NECDET BULUZ

Zafer Karadağ Çin’in en önemli ticaret kentlerinden Şanghai’de Türk-Çin ticaret ve turizminin gelişmesi yolunda çok büyük çaba gösteren kardeşlerimizden birisidir. Karadağ’ın bazı izlenimlerini ve yazılarını köşemize taşıyoruz.

Geçenlerde 26.Genelkurmay Başkanımız İlker Başbuğ Paşa beraberinde Balanlı ve Sağdıç Paşalarla Shangai’ye gitti. Burada önemli bazı konuşmalar da yaptı. Zafer Karadağ, bu izlenimleri ve görüşlerini sosyal medyada bizimle de paylaştı.

Önemsediğimiz bu etkinlik ve görüşleri biz de bugün sizlerle paylaşmak istedik:

“Çin’de ailecek yaşadığımız 13’üncü yılımızda unutulmaz iki gün geçirdik.

Emekli olmasına ve fetö kumpası nedeniyle yıllarca hapis yatmasına rağmen, yüreğinden hiç eksilmeyen Vatan sevgisiyle, zor günler geçirmekte olan karamsar Halkımıza umut aşılamak için, adım adım Türkiye’yi dolaşıp konferanslar veren değerli komutanımız, Türkiye’nin 26. Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, hedef büyüttü ve yurt dışında da konferanslar vermeye başladı.

Kıbrıs, Almanya ve Amerika’da verdiği konferanslardan sonra, bu defa Çin seferine çıkan Başbuğ Paşa ile birlikte, yine Fetöcülerin ayak oyunları yüzünden 3 yıl hapis yatmakla kalmayıp, Hava Kuvvetleri Komutanı olması da engellenen, Harp Akademileri eski komutanı emekli Orgeneral Bilgin Balanlı ve Deniz Kuvvetleri Komutanı olması beklenirken 40 ayını cezaevinde geçiren, Güney Deniz Saha eski komutanı emekli Koramiral Kadir Sağdıç’ı, “Mustafa Kemal’in Şanghay’daki askerleri” olarak ağırlamanın gururunu ve mutluluğunu yaşadık.

Önce Şanghay Üniversitesi’nde, ertesi gün de bir Türk lokantasında dinleme fırsatı bulduğumuz değerli Paşalarımız, önce konferansın ana konusu olan “Türkiye ve Ortadoğu ilişkilerinin dünü – bugünü ve yarını” üzerine etkileyici birer konuşma yaptılar, özellikle Sağdıç Paşa yaptığı zengin sunumla bize, binlerce yıllık bir Ortadoğu tarihi turu yaptırdı.

Daha sonra İlker Paşam, Atatürk’ün özellikle devrimci kişiliğini ve “Yurtta sulh, cihanda sulh!” ilkesiyle ortaya koyduğu barışçıl kimliğini o kadar güzel anlattı ki, salondaki Türkler kadar Çinli dinleyiciler de dakikalarca alkışladılar. Konuşmasının sonunda Atatürk ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedung’un benzeşen devrimci özelliklerine dikkat çeken ve Mao’nun Atatürk sevgisine vurgu yapan İlker Paşa, Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyeliği, uluslararası terör konusunda işbirliği, 15 Temmuz’da yaşadığımız darbe girişimi, Suriye’deki Fırat Kalkanı harekatı, Türkiye ile Çin arasındaki dış ticaret açığı, Çin’in çok önem verdiği “Bir kuşak, bir yol” projesi, Güneydoğu’da yaşanan çözüm süreci, Türkiye’de Ordu ve siyaset ilişkileri ile Amerika’daki Trump dönemi ve daha pek çok konuda değerlendirmelerde bulunduktan sonra, sorunların çözümünü sadece demokraside aramamız gerektiğini fakat güçlü bir demokrasi için de daha fazla örgütlü olmamızın şart olduğunu söyledi.

Hapisten çıktığından beri verdiği sayısız konferansla yetinmeyip bilgi, tecrübe ve görüşlerini kaleme aldığı kitaplarıyla da ışık saçmaya devam eden İlker Paşa’mın karşısına geçip, “Çin’deki Fenerbahçeliler Derneği adına da hoşgeldiniz diyorum Paşam” dedikten sonra, bugüne kadar yazdığı kitapların hepsini birden önüne koydum ve imzalamasını rica ettim.
Paşalarımızın üçünün de Fenerbahçeli olması tabii ki bizi daha da mutlu etti.

Bu arada, Balanlı Paşa konferans için taktığı üzerindeki Fenerbahçe kravatını, Hasdal Cezaevi’nde birlikte hapis yattığı Fenerbahçe Başkanı sayın Aziz Yıldırım tarafından hediye edildiğini söylediğinde, hepimiz hüzünlendik ve 3 Temmuz sürecinde dik duran, onurlu Fenerbahçe Taraftarının birer ferdi olmanın gururunu bir kez daha hissettik.

Paşalarımız, her iki toplantının sonundaki soru-cevap kısmında yöneltilen siyasi sorulara karşı çok net bir tavır sergilediler ve kendilerinin partiler üstü olduğunu, bu nedenle de iktidarda olsun, muhalefette olsun, Türkiye’deki partilerle ilgili destekleyen ya da eleştiren söylemlerde bulunmadıklarını vurguladılar.

Son olarak, sadece kendilerinin konuşmasının doğru olmayacağını, Şanghay’da yaşayan Türkler’i de tanımak ve düşüncelerini öğrenmek istediklerini söyleyen İlker Paşam’a ben de iki kez görüşlerimi aktarma fırsatı buldum.

Mikrofonu ilk aldığımda, Zafer Karadağ olarak yıllardır kurulması için gayret sarfettiğim, Şanghay Türk Ticaret ve Lojistik Merkezi’nin, Türkiye’nin Çin’e ihracatı artırma yolunda çok önemli katkılarda bulunabileceğini, bu sayede utanç verici boyutlara ulaşan dış ticaret açığımızın azaltılması için Ülkemizden Çin’e daha çeşitli ürünlerin, daha fazla miktarda ihraç edilebileceğini ifade etmeye çalıştım.

İkinci kez söz aldığımda ise, İlker Paşa’mın salondaki herkese yönelttiği;

– “Bu Çinliler ne kadar sakin insanlar, biz niye öyle sakin olamıyoruz?” sorusuna, bir başka soruyla cevap vereceğimi söyledim ve dedim ki;

– “Paşam, bu sakinlik karşılaştırmasını yapmak için önce size bir örnek vereyim. Ben 2004 yılında Şanghay’a yerleştiğim zaman, sadece iki metro hattı ve 30 tane istasyon vardı, oysa bugün 14 metro hattı ve yaklaşık 400 tane istasyon var, yetkililer 2020 yılındaki hedefin 22 hat ve 1.000 istasyon olduğunu açıkladılar. Ne var ki, 12 yıldır büyümesini gıpta ile izlediğimiz bu metro ağının hiç bir aşamasında, yani bir hat veya istasyon açılışında, ne Çin Devlet Başkanının, ne Başbakanın, ne bir Bakanın, ne bir Belediye Başkanının, ne de her hangi bir müdürün açılış töreni düzenlediğini görmedik. Çünkü Çin’deki Devlet anlayışına göre, metro yapmak Halka hizmet etmek için yöneticilerin üstlendikleri sıradan görevlerden biridir ve bunun için gösterişli bir tören düzenlemek AYIPTIR! Çinliler de bunu böyle kabul ettikleri için, şimdiden 700 kilometrelik bir örümcek ağına dönüşen Şanghay metrosuna “sakin sakin” binip, tadını çıkartıyorlar.

Geride bıraktığım 12 yılda, ihracatın artması, turizmin gelişmesi, yatırımcı çekmek, kültür faaliyetleri vs… hakkında çok tecrübe edindim, dolayısıyla söyleyecek çok şeyim birikti, ben de her fırsatta bunları yazıyor ve söylüyorum, fakat ne yazık ki 14 yıldır güzel Ülkemde çıkardığımız bu seslere pek kulak vermiyorlar. Ama olsun, ben yine de hazırladığım projelerim ve naçizane çabalarımla Ülkeme hizmet etmeye devam edeceğim çünkü sizin büyük Atatürk’ü referans göstererek söylediğiniz gibi, bireyler olarak bizlerin de Ülkemizi sıkıntılardan kurtaracak gayretler içinde olmamız gerekiyor. Bu bilinçle ben ve ailem, öncelikle kendi evimizin önünü temiz tutmaya ve elimizden geldiğince katkı üretmeye çalışıyoruz.”

Üç değerli Paşamızı Şanghay’a getirerek, biz Çin’de yaşayan Türklere büyük bir mutluluk yaşatan bu etkinliğin mimarları sayın Adnan Akfırat ve Prof. Dr. sayın Guo Changgang başta olmak üzere, katkıda bulunan herkese çok teşekkür ederim.

Ben, her şeyi Devletten beklemememiz gerektiği bilinciyle çabalarımı ve mücadelemi sürdürüyorum. Bu bağlamda geçen ay ilkini düzenlediğim; “Türkiye – Çin İlişkilerinin Gelişmesine Sivil Katkı” toplantıları ile de, iki ülke arasındaki sorunların azalması ve dostluğun gelişmesi adına durum tespiti yapmaya ve çözüm önerileri üretmeye devam edeceğim.

Öte yandan, Shanghai Karya International Trading Co. Ltd. olarak şirketimizin en önemli üç projesi olan;

– İçeriği http://www.Gen-Turk.com adresinde yer alan Türk ihraç ürünleri fuarı projemizi,

– Şanghay Türk Ticaret ve Lojistik Merkezi projemizi ve

– Çok daha fazla Çinli turisti Türkiye’de ve özellikle Muğla’da ağırlamak üzere geliştirdiğim turizm projemizi hayata geçirmek, böylece Türkiye ile Çin arasındaki dış ticaret açığının azalmasına katkıda bulunmak için gecemi gündüzüme katıp çalışıyorum.

Son yıllarda Ülkemizde yaşanan sıkıntılar nedeniyle Halkımızın karamsarlığına anlayış göstermemiz gerekiyor, fakat bunun umutsuzluğa dönüşmesine ASLA izin vermemeliyiz.”

necdetbuluz
www.facebook.com/necdet.buluz

ÇİN DOSYASI /// UMUT ERGUNSÜ : Çinli Şirketlerle İş İlişkisine Girerken Dikkat Edilmesi Ge rekenler (İŞ DÜNYASI)


Çinli Şirketlerle İş İlişkisine Girerken Dikkat Edilmesi Gerekenler

KAYNAK : http://www.cinhh.com/cinli-sirketlerle-is-iliskisine-girerken-dikkat-edilmesi-gerekenler/

Yazar: Umut Ergunsü

Ülkemizden her sene on binlerce şirket Çin ile iş yapıyor, Çinli şirketlerle muhatap oluyor. Bu münasebetlerin istatistiklere yansıyan faturası 2015 yılı için 27,5 milyar dolar oldu. Yani iki ülke arasındaki ticaretin hacmi 2015 yılında 27,5 milyar dolara ulaştı. Ülkemizden Beko, Aksa Jeneratör, Çimtaş, Colins, Zorlu gibi belli başlı şirketlerin Çin’de ofisleri var. Bu şirketler Çin’le iş yapmak pratikleri konusunda derin bilgi birikimlerine sahipler. Fakat diğer yandan, biraz daha ufak çaplı şirketlerimiz var. Bu yazıyı Çin ile iş yapmak isteyen ve gerekli bilgilere ulaşmakta zorluk çeken bu tür şirketlerde çalışan iş insanları için yazıyorum.

Aslında Çinli şirketlerle iş yapmak için yapılması gerekenler sanıldığı kadar çok zor değil. Önemli olan, belli başlı bazı prensiplerden vazgeçmemek ve kurallarda ısrarcı olmak.

Genel Bilgi için Adres: Ekonomi Bakanlığı Web Sitesi

Çin ile ilgili genel bilgiler için Ekonomi Bakanlığı web sitesinde faydalı bilgiler var. Çinli şirketler ile iş yapmadan önce bu sitenin iyice incelenmesinin yerinde olacağı görüşündeyim. Sitede Çin ülke profili, ticari temsilciliklerimiz, pazar bilgileri, sektörler, ikili anlaşmalar, faydalı linkler, ekonomik görünüm, haber bloğu ve etkinlik takvimi başlıkları altında çeşitli bilgiler mevcut. Ekonomi Bakanlığı’nın web sitesine gitmek için lütfen burayı tıklayınız.

Aşırı Pazarlık Yapmayın

Şanghay’da asgari ücret, vergiler ve sosyal sigortayı dâhil edince 3.000 RMB*. Bu miktar Kasım 2016 kuruyla 1.400 TL’yi buluyor. Türkiye’deki asgari ücretle arasındaki fark 250 TL kadar. Özellikle ülkenin doğu kesimi artık eskisi gibi değil, karın tokluğuna üretim yaptırılamıyor işçilere. Üretilen ürünün onlara da bir maliyeti var. Aşırı pazarlık yapılırsa, Çin tarafı ya eksik ürün ya da hurda gönderir. Hatta hiç ürün göndermeyebilir de. Yetkililerden öğrendiğime göre, Şanghay Ticaret Ataşeliğimize her gün en az bir tane bu şekilde ürün tedarik etmiş –daha doğrusu istediği ürünü tedarik edememiş!- Türk firması başvuruyormuş.

Fuara Katılım Sağlayın

Çinli bir firma ile iş yaparken, özellikle de Çinli bir firmadan mal alırken onun aracı değil de üretici olduğundan emin olmak gerekir. Bunu anlamanın en kolay yollarından bir tanesi Xiamen’deki mermer, Shenzen’deki elektronik, Şanghay’daki gıda fuarları gibi fuarlara katılmaktır. Fuardaki standı 50-60 metre karenin üzerinde ise büyük ihtimalle üreticidir. Fuar sonrası ofis ve fabrika ziyareti yaparak da ilgilendiğiniz firmanın üretici olup olmadığını anlayabilirsiniz.

Pazar Araştırması için Özel Şirketlere Başvurun

Ticaret Müşavirliklerinin iş tanımı şu şekilde yapılmış: Firmaları genel bilgilendirme; Türk firmaların ithalat, ihracat, yatırım, hukuki sistem, sektör potansiyeli ve fuar bilgisi, resmi mektup yazarak Çinli firmalar ile sorun yaşayan Türk firmalara yardımcı olma.

Detaylı Pazar araştırması ihtiyacı doğarsa onun için uluslararası pazar araştırması yapan şirketlere başvurmak gerekiyor.

Yetkililerden öğrendiğim bilgiye göre, 2011/1 sayılı pazar araştırması tebliği ile devletimiz 2006 yılından beri, pazar araştırması için uluslararası pazar araştırma şirketlerinden alınmak üzere, şirketlere maddi destek veriyormuş. Firma raporun bir örneği ile birlikte bağlı bulunduğu ihracatçı birliğine başvurunca, rapora verdiği ücretin %60’ını devletten alabiliyormuş.

Denetim Şart

Çin’deki firmalarda iki türlü sorun oluyor. İş ahlakına uygun hareket etmeyen şirketler olduğu gibi, işini bazen düzgün bazen de özensiz yapan tutarsız şirketler de oluyor. Denetim her zaman için şart. Kendi elemanını kontrol için gönderemeyecek firmalar için “3rd party inspection” gerekli (Fabrikaya giderek kontrol edecek). Çok cüzi bir ücretle, mal fabrikadan çıkmadan önce tespit ve düzeltme yapıldığı için sorunlar yerinde çözülüyor. Eğer “3rd party inspection” kullanılmazsa mal Türkiye’ye geldikten sonra fazladan işçilik masrafı yapmak gerekiyor. Bu da genelde masrafı katlıyor.

Yazının sonuna, geçtiğimiz yıl DEİK için yazdığım ve “Çin’de Türk Ticari Varlığını Arttırmak” başlıklı raporun sonuna koyduğum vaka çalışmasını ekliyorum. Bu çalışmada bir Alman şirketinde çalışan üst düzey bir Türk yönetici ile mülakat yapmıştım. Böylece benzer konularda Almanların nasıl çalıştığı hakkında bir fikrimiz olacaktır.

Alman Continental’ın Çin’de Çalışma Tarzı

Continental’ın Şanghay’da çalışan üst düzey bir Türk yöneticisinden, Alman şirketlerin Çin’de çalışırken önem verdikleri noktalar hakkında bilgi ve bu yöneticinin önerilerini aşağıda bulabilirsiniz.

Soru: Alman şirketleri Çin pazarına girmeden önce nasıl araştırmalar yapıyor. Büyükelçilik, Ticari Ataşelikler vb nasıl yardımcı oluyor?

Cevap: Yeni bir pazara girerken birçok konuda araştırma yapmak gerekiyor. Hukuki sistem, devlet teşvikleri, ulaşım/telekomünikasyon altyapısı, işgücü pazarı vb konular işin niteliğinden bağımsız olsa da her firma için önemli konular. Bunun yanı sıra yapılacak işle ilgili pazar, rekabet, ürün vb detayları da etraflıca inceliyoruz. Ve bu konuların her biri hakkında araştırma yapmak, talep ettiğin detay ve ürünün türüne göre çok farklılık gösteriyor. Bu nedenle Büyükelçilik/Ticari Ataşeliklerden alacağımız bilgi/destek, ilk izlenim ve genel bilgilendirme için önemli; fakat yatırım kararı için yeterli değil. Yine de bahsettiğim konularla Çin hakkında genel bilgi ve sektörel ana bilgilerin artırılmasi cok önemli. Düzenli olarak aldığımız destek ise idari konularda. Çin’den Almanya’ya göndereceğimiz çalışanların kısa-süreli/uzun-süreli vize alması konusunda ciddi avantajlarımız var. Çince konuşan Alman çalışanlar/tercümanlar bulma konusunda büyükelçiliğin desteği var. Ayrıca, bizleri gerektiğinde ilgili kurumlara yönlendirebiliyorlar.

Soru: Şirketin Çin’de gireceği sektörle ilgili bilgilere Almanya’nın Çin temsilcilikleri vasıtasıyla ulaşmak kolay mı? Bu bilgilere başka nasıl ulaşılıyor?

Cevap: Yukarıda açıkladığım gibi, ülke temsilciliklerinden alınan bilgiler faydalı fakat yeterli değil. Bu nedenle firmalar genelde pazar araştırma veya danışmanlık firmalarını kullanarak, ya da kendi pazar araştırma birimlerini kurarak kendi sektörleri ile ilgili detaylı bilgi sahibi olabiliyorlar.

Soru: Çinli şirketlere mal satarken insani ilişkilerin önemi ne? Sen üst düzey bir yönetici olarak nasıl yaklaşıyorsun ve neler öğrendin?

Cevap: İnsan ilişkileri her yerde olduğu gibi burada da çok önemli. Elbette ki Avrupa’ya kıyasla çok daha yoğun ama, özünde çok benzer. Müşteri ya da tedarikçi sana güvendikten sonra gerisi çok daha kolay. Avrupa’dan farklı olarak, Türkiye’ye benzer şekilde, müşteriler çok daha fazla ilgi/saygı bekliyor. Onların dilini konuşmak, onlarla doğrudan iletişim kurabilmek çok önemli. Örneğin; benim ekibimin tamamı yerel. Sadece İngilizceyle, yabancılar aracılığıyla iş yürütmek mümkün değil. Fakat son dönemde, özellikle hükümetle ilgili birimlerde, ilişkiye dayanan iş yaklaşımı yavaş yavaş ortadan kayboluyor. Rüşvet/çıkar sağlamaya yönelik tutumlar hükümet tarafından çok sıkı takip edilmeye başlandı.

Fakat ilişki ne kadar iyi olursa olsun, ürün kalitesi beklentinin altında ise, ya da ticari olarak rekabetçi değilse, ya da marka değeri çok yüksek değilse, herhangi bir firmanın Çin’de başarılı olma şansı yok.

Soru: Ticari bir anlaşmazlık olduğunda bunu nasıl çözdünüz? Çin’de hukuki altyapı ticari anlaşmazlığı çözmede faydalı mı? Yoksa karşı tarafla anlaşma yoluna gidilmesi daha mı uygun?

Cevap: Ticari anlaşmazlıklar konusunda pek tecrübem olmadı, ama dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi genelde uzlaşma tercih ediliyor.

Soru: Türk şirketlere Çin’de başarı için önereceğiniz ilk üç şey nedir?

Cevap: Çin’i ucuz üretim merkezi, kalitesiz ürünlerin satılabileceği bir yer olarak görmemeliler. Çin tüketicileri çok seçici, düşük kaliteye ve kötü ürüne tahammülleri yok.

Yerel kültürü anlamak, Çince konuşmak başarı için çok önemli. İnsan kaynaklarına ciddi yatırım yapılması gerekiyor. (Ben genel olarak çalışanlarımdan çok memnunum.)

Çin çok dinamik bir pazar olduğu için ürün geliştirme ve üretim alanlarında; olabildiğince esnek, yerel pazara yanıt verebilecek bir yapı oluşturmak çok önemli.

Dipnot

*Şanghay nüfusuna kayıtlı olanlar için asgari ücret 3530 RMB, bunun üzerine yüzde 42 vergi ekleniyor, yani toplam ödenen tutar 5012 RMB’ye ulaşıyor.

AVRUPA BİRLİĞİ DOSYASI : Türkiye-Avrupa İlişkileri Nereye ?


Türkiye-Avrupa İlişkileri Nereye?

15 Temmuz konusunda gerekli hassasiyeti göstermeyen Almanya ve diğer birçok AB ülkesi PKK ve FETÖ/PDY’ye karşı mücadele kapsamında Ankara’nın aldığı tedbirler konusunda neden bu kadar rahatsızlar?

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında bu yılın mart ayında Brüksel’de gerçekleştirilen zirvede başta mülteci sorunu olmak üzere birçok konuda anlaşma sağlanmıştı. Türkiye Avrupa ülkelerine yönelik mülteci akınına karşı daha sıkı önlemler alacak, buna karşılık AB de Türkiye’nin bu sorunu çözmesine mali destek sağlayacaktı. Ayrıca Türkiye-AB müzakereleri canlandırılacak ve Ankara’nın uzun süredir talep ettiği vize muafiyeti gerçekleştirilecekti.

Aradan geçen sekiz aylık süre içinde, bütün bu anlaşılan hususlarda yerine getirilen tek taahhüt Türkiye’nin üzerine düşen yükümlülük oldu. Ankara, söz verdiği gibi, Avrupa’daki yerleşik siyasi partileri şaşkına çeviren mülteci akınına son verdi. Bu konuda hem kendi denetimlerini sıkılaştırdı hem de AB’nin ilgili kurumlarıyla her türlü iş birliğini yaptı.

Peki, Brüksel ne yaptı?

Mülteciler konusunda yaptığı tek şey yeni sınır güvenlik birimleri oluşturup duvarlarını daha fazla tahkim etmek olan AB, Türkiye’ye verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmedi. Söz verilen 3+3 milyar avronun sadece çok az bir kısmı gönderilirken sayıları 3 milyonu bulan mültecilerin yükü Türkiye’nin omuzlarında bırakıldı. Mülteciler konusunda kendi içerisinde derin bir tartışmaya sürüklenen AB ülkeleri bu sorunun nasıl çözüleceği konusunda bir uzlaşmaya varamazken, yabancı düşmanı ve mülteci karşıtı siyasi akımlar güçlenerek Avrupa siyasetine ortak oldular. Bu ırkçı partilerin nefesini ensesinde hisseden yerleşik merkez sağ ve sol partiler, Avrupa’ya yönelik mülteci akınını durdurma konusunda kendileriyle iş birliği yapan Türkiye’nin bu desteğini takdir etmek yerine, anlaşılmaz bir şekilde Ankara’ya karşı düşmanca bir politikaya yöneldiler.

Türkiye’nin sırtındaki mülteci yüküne ortak olmak istemedikleri gibi, vize muafiyeti ve AB üyelik sürecini canlandırma konusunda verdikleri sözde durmadılar. Aynı anda üç tehlikeli terör örgütüne karşı halkını koruma mücadelesi veren Ankara’dan teröre karşı hukuksal düzenlemelerini gevşetmesini istediler.

Türkiye’nin PKK ve FETÖ/PDY konusunda almış olduğu tedbirler karşısında özellikle Almanya’nın, sanki doğrudan kendinden bir parçaya saldırı oluyormuş gibi tepki verdiği görülüyor. Türkiye’nin bu konulardaki adımlarına karşı Berlin’den çok hızlı tepkiler geliyor. 15 Temmuz darbe girişimi sırasında bir türlü veremedikleri hızlı tepkiyi PKK ve FETÖ/PDY konusunda veriyorlar. Darbe girişiminin üzerinden üç aydan fazla zaman geçmesine rağmen hâlâ Almanya’dan Türkiye’ye cumhurbaşkanı, başbakan veya dışişleri bakanı düzeyinde bir ziyaret gerçekleşmedi. Avrupa’da demokrasiye yönelik çok daha düşük düzeyde saldırılar olduğunda derhal sembolik destek ziyaretleri yaşandığını hatırlarsak, bunun negatif bir mesaj olduğunun altını çizmek gerekir. Kendisini zora sokan mülteci meselesiyle ilgili olarak bir yılda 5 defa Türkiye’ye gelen Şansölye Merkel’in Türkiye’deki demokrasi açısından bu kadar hayati bir mesele söz konusu olunca böyle bir destek ziyaretinden kaçınması Almanya’nın Türkiye politikasına dair önemli bir göstergedir.

Peki, 15 Temmuz konusunda gerekli hassasiyeti göstermeyen Almanya ve diğer birçok AB ülkesi PKK ve FETÖ/PDY’ye karşı mücadele kapsamında Ankara’nın aldığı tedbirler konusunda neden bu kadar rahatsızlar? İnsan hakları ve demokrasiyi çok önemsedikleri için mi HDP, FETÖ ve Cumhuriyet gazetesi tutuklamalarına karşı çıkıyorlar?

Bu sorulara cevap verebilmek için yeni sorular sormak gerek.

Dünyanın birçok bölgesinde yaşanan insan hakları ve demokrasi ihlallerine aynı tepkiyi veriyorlar mı? Örneğin Mısır’da darbe olduğunda demokrasiye sahip çıkan bir hassasiyet içerisinde oldular mı? İsrail 2-3 yılda bir Gazze’yi bombalayıp binlerce insanı öldürürken bu katliamları engellemek konusunda ne yaptılar? İsrail’e verdikleri desteği kestiler mi? Paris ve Brüksel’de bomba patlatan teröristleri lanetleyenler Ankara, İstanbul, Diyarbakır ve başka birçok şehirde tonlarca bombayla masum insanları katleden PKK terörüne neden aynı kararlılıkla karşı çıkmıyorlar?

On yıllardır PKK’nın Avrupa’yı önemli bir finans ve militan kaynağı olarak kullanmasına göz yuman AB ülkeleri şimdi de aynı imkânları FETÖ/PDY’ye tanıma yönünde hareket ediyorlar. Bu örgütlerin mensupları da, Avrupalıların çok sevdikleri için kendilerine sahip çıktığını zannedip Türkiye’ye karşı saldırılarını sürdürüyorlar.

Avrupalıların tek önemsedikleri şeyin kendi çıkarları olduğunu ve Türkiye’de terör örgütlerini destekleyerek aslında bu örgütlerin temsil ettiklerini iddia ettikleri kitlelere en büyük zararı verdiklerini anlamak çok mu zor?

[Türkiye, 5 Kasım 2016]

RUSYA DOSYASI /// NİHAT ALİ ÖZCAN : Türkiye-Rusya ilişkilerinin karakteri değişiyor mu


Eksen | Nihat Ali Özcan

Türkiye ve Rusya, 24 Kasım 2015’te gerçekleşen uçak krizine kadar ticaretten doğal gaza, nükleer santral inşasından turizme birçok alanda stratejik ölçekte işbirliği geliştirdi. Bu ilişki, Rusya ile gerilimli bir dönem yaşayan ABD ve AB’nin mutsuzluğuna rağmen uçak krizine kadar artarak devam etti.

Ancak farklılaşan Suriye stratejileri bir süre sonra iki ülkeyi karşı karşıya getirdi. Türk hükümeti, stratejik çıkarlarını Esad’ın gidişine bağlarken, Rusya, tam tersine, Esad’ı arkalayan bir yaklaşım sergiledi. Rejime verdiği desteği her geçen gün artırarak sürdürdü. Uçak hadisesi gerilimin tepe noktası oldu.

Sekiz ay süren krizde iki ülke ilişkileri ciddi bir sınavdan geçti. Hiç beklenmedik bir anda meydan gelen 15 Temmuz darbe girişimi, iki tarafın “ortak bir anlayış” geliştirmesini hızlandırdı. Takip eden günlerde tansiyonu düşüren açıklamalar, artan diplomatik ve askeri trafik sayesinde iki ülke ilişkileri yeniden ivme kazandı.

Rusya ve Batı (Avrupa Birliği ve ABD), 15 Temmuz darbe girişimine farklı tepkiler verdiler. Batı, darbenin başarısız olmasından pek de mutlu olmadığını belli den bir tutum takındı. Darbeye odaklanmak yerine, darbe sonrasında hükümete “ayar verecek” adımlar atmayı sürdürdü. Öyle ki, Batı basını Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın darbenin gerisinde olduğunu ileri süren, girişimin bir komplo olduğunu ima eden yorumlar yaptı. Bu tutum Türk hükümetinde büyük hayal kırıklığına neden oldu.

Rusya, Türkiye’nin Batılı müttefiklerinin tersine bir tutum takındı. İstihbarat kökenli Putin ve ekibi darbe girişimini Batılı istihbarat örgütlerinin geleneksel “örtülü operasyonlarından biri” olarak gördüler.

Putin, 1990’larda, Demirperde’nin yıkılışından renkli devrimlere, Arap Baharı’ndan, Ortadoğu’daki iç savaşlara kadar yaşanan tüm “devlet/rejim” krizlerini Batılı ülke istihbarat örgütlerinin “örtülü operasyonları” olarak gördü. Ukrayna ve Suriye krizine müdahil olarak farklı tepki verdi. Batılı istihbarat örgütlerinin hamlelerini boşa çıkarmayı hedefleyen, açıktan kuvvet kullanmayı esas alan, “karşı hamlelere” girişti. Her iki ülkede de göreceli başarı sağladı.

Putin açısından 15 Temmuz darbe girişimi, Batılı istihbarat örgütlerinin “örtülü operasyonlarının” son halkasıydı. Üstelik darbenin “işbirlikçi faili” Rus istihbaratına hiç de yabancı değildi. ABD ile ilişkilerini kuşkulu ve misyonunu muğlak bulduğu Gülen Hareketi hakkında herkesten önce şüpheleri ve fikri vardı. Bu nedenle yıllar önce Rusya’da faaliyetlerini yasaklamıştı.

Rusya’nın ABD ve AB ile ilişkileri gerilimli bir dönemden geçiyor. Kısa vadede çözümü mümkün görünmüyor. Böyle bir dönemde, NATO üyesi ve önemli jeopolitiğe sahip Türkiye’de “müttefiklerin el altından desteklediği” darbenin başarılı olmaması Rusya için kaçırılmaz bir fırsattı. Putin de öyle davrandı ve sadece ilişkileri düzeltmek için zeytin dalı uzatmakla kalmadı, aynı zamanda Batı’yı huzursuz edecek düzeye ulaşmak için yeşil ışık yaktı.

Ekonomik ilişkilerin canlandırılması, askeri ve istihbarat alanlarında işbirliği, Suriye üzerinde kontrollü/sınırlı uzlaşma, Türkiye ve Rusya’yı aynı çizgide buluşturdu. Bu sürecin ABD ve AB cephesini arayışa sevk etmesi kaçınılmaz görünüyor. Zihinlerinde “müttefikleri” Türkiye ile bir dizi soru işareti oluşacaktır. Bu durumda Putin’in hamlelerini boşa çıkaracak adımların neler olacağını bir süre sonra göreceğiz.

TSK DOSYASI : Jandarma Yarbay Mehmet Alkan’ın Açıklamaları ve Asker Sivil İlişkilerinin Yeni Şifrele ri


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/

Geçtiğimiz günlerde Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinde Şehit olan Jandarma Yüzbaşı Ali Alkan’ın cenaze töreninde, ağabeyi aynı meslekten Jandarma Yarbay Mehmet Alkan’ın üniformalı halde siyasileri özelliklede iktidar partisini hedef alan sözleri kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Bu tartışmalar üzerine eksik belirtilen, hatalı yorumlanan veya değinilmeyen hususları vurgulamak gerekli hale geldi. Yarbay’ın söz ve tavırları özellikle Ulusalcı, Milliyetçi, Kemalist hatta Milli Görüş ekolü ile adlandırılan sağ muhafazkar cehanta savunulurken karşı siyasi görüşler ise tam tersi bir tavır üzerinden yorumlama gayreti içerisine girdiler. Yarbay’ın sözleri ”Ordu’nun orta kedemsindeki Subayların öfke patlaması” olarak tanımlandı. Buna göre asker rahatsızdı veya bu öfke tamamıyle kişisel bir duygusal durumun neticesiyse bile ”Vatanseverler” askerini kimseye yem edemezdi. Karşı siyasi cenah mensupları ise eleştirilerini belgesiz iddialarla kamuoyuna sunmuş ve askerin herdaim güçlü olması gerektiğini, bu davranışın örgütün eline büyük koz verdiğini dolayısıyla Subayın artniyetli bir tavır içerisinde olduğu vurgulanmıştı. Bütün bunlardan sonra bu olayın çeşitli yönlerden irdelemelerini gerçekleştirebiliriz;

1) Yarbay’ın beyanatları orta kademenin bir isyanı olarak adlandırılamaz. Çünkü Yarbay rütbesi Türk Silahlı Kuvvetlerinde orta kademe statüsünde bir makam değildir. Subay rütbelerinden, Asteğmen ve Yüzbaşı dahil olmak üzere Asteğmen ile Yüzbaşı arasındaki rütbeler küçük kademeli olarak adlandırılırken, Binbaşı rütbesi dahil olmak üzere Binbaşı’dan Albay rütbesine (Albay dahil) haiz Subaylara kadarki kademe Üst Rütbeli Subay olarak tanımlanır. Ayrıca Asteğmen ve Albay dahil olmak üzere Asteğmen’den Albay rütbesine kadarki Subaylar Askeri Memur olarak tanımlanırken, Tuğgeneral dahil olmak üzere Tuğgeneralden Orgenerale (Orgeneral dahil) olan rütbeler Subay’dır fakat Askeri Memur olarak tanımlanmazlar. Yani, Yarbay’ın tavrı Orta Kademli değil Üst Kademeli bir Subay’ın tavrıdır.

2) Yarbay’ın tavrını gözlemleyerek Ordunun Üst Kademe bütün Subaylarının aslında siyasi iktidardan veya daha uygun bir yaklaşımla siyasi uygulamalardan rahatsız olduklarını vurgulamak bilimsel bir yaklaşım olmayabilir. Bu konuda elde bir veri yoktur yani yaklaşım tahminden ibarettir.

3) Yıllarca Jandarma teşkilatı için iktidar yanlısı yapılanmanın en yoğun olduğu yer benzetmesi yapılırdı. Fakat bunun çok doğru olmadığı bu olayla görülmüş oldu. Elbetteki bir Subayın tavrı bütün Jandarma teşkilatını özetlemez fakat bazı husularda bilgi verebilir. Jandarma askeri statülüde olsa neticede bir genel kolluk birimidir ve bu bakımdan Polis teşkilatından hiçbir farkı bulunmamaktadır. TSK’nın üvey evlatları şeklinde bir benzetmede yapılan bir Jandarma Subayı’nın siyasi erki hedef alması bu kolluk biriminde üst mevkilerde zannedildiği gibi iktidarla yıldızı çokta barışan kişilerin bulunmadığı ipucunu bizlere verebilir.

4) Bu Jandarma Subayı’nın, Jandarma Okullar Komutanlığında görevli olması sebebiyle yani asayişle ilgili konularda direkt ilgisinin bulunmayan bir görevde olması nedeniyle soruşturma yetkisinin Jandarma Genel Komutanlığında olduğu kararı verilmiştir. Böylelikle kısa süre evvel her bakımdan İçİşleri Bakanlığına bağlanan bir birimin halen özerk yapısının hiç değilse Emniyet teşkilatına nazaran çok daha korunabildiği anlaşılmaktadır. Özerk bir Silahlı Kuvvetler ülkeler için mühimdir.

5) Şu andaki Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kocaeli Garnizon Komutanı olduğu dönemde Korgeneral rütbesiyle İlker Başbuğ’un izniyle askeri davalarda tutuklu olan bazı Generalleri ziyeret etmiş bir Komutandır. Hissi olarak Subay’a sahip çıkacağı normal ve olması gerekendir.

6)Yarbay’ın isyanını dile getirenlerin, manşetleri süsleyen basın kuruluşlarının, askeri davalar yaşanırken sessiz kalması yadırganacak bir davranış biçimidir. Bu durum Askerin olumlu veya menfi olarak her daim gazeteler, yazarlar, siyasiler tarafından politik argüman olarak kullanıldığının göstergesidir. Militarizmide, darbeyide, vesayetsiz toplumuda büyük oranda sivil/üniformasız cenah tesis etmektedir.

7) 28 Şubat sürecinin mağduriyeti ile bağdaştırılan Milli Görüş hareketinin, siyasi platformdaki tüzel kişiliği genel başkan seviyesinde Yarbay’ı hain ilan edenleri, hain ilan ederek, politikada keskin bir asker karşıtlığının muhafazakar camiada bile olamayacağını, ast üst kavramı ayrımının artık bulunmadığının mesajını vermiş olmuştur.

8) Üniformalı bir Üst Subayın tepkisi demokratik bir davranış olarak tanımlanmalıdır. Liberal değerler ve demokrasi unsurları bakımından her daim ”Batı” ile karşılaştırılan Türkiye’nin bu tepki baımından da Batı ile karşılaştırılması gerekir. Unutlmasın ki ABD’de kısa süre evvel üniformalı polisler Vali’yi arkalarını dönerek ve konuşmaya kayıtsız kalarak göstermişlerdi.

9) Ordu’nun profesyonelleşmesi, küçülmesi, askerlerin garnizon dışarasında üniformasız olmaları, askerlik şubelerinin kapatılması gibi uygulamalar insani, modern döneme uygun, globalist ölçekli ordusal dönüşümlere paralel olarak adlandırılrken, halen neden bir Subay’dan iki asır evvelinin Prusya tipli bir Karacı askerinin davranışı beklenir? Modern ölçeğe uygun olan üniformalıda olsa Suaby da olsa bir insanın insani tepki göstermesi değil midir? Askerden asker gibi askerlik bekleyenler bu ortamın askerin egemen olduğu yıllar evvelinin Türkiye’sinde olduğunu unutmamalıdırlar. Çok disiplinli militarize asker modeliyle yıllarca mücadele edenler şimdilerde bu Subayı disiplinli bir militar olmamakla eleştirenler değil miydi?

10) Kabul edilsin veya edilmesin toplumun bir kesiminde artan bir askeri müdahale isteği belirmiştir. Türkiye’de siyasi belirsizlik devam ettiği sürece askere duyulan eğilimde artacaktır.

Yarbay Mehmet Alkan’ı yıpratmamak adına bu meselenin soruşturma açılmadan kapanması yakışır bir davranış olacaktır. Üç mensubunu Muvazzaf asker yapmış ve bu evlatlarından bir tanesini Şehit vermiş Alkan ailesinin Yarbay ferdine bir de soruşturma açmak bu aileye en büyük haksızlık olacağı gibi TSK’nin itibar kaybetmesine sebebiyet verebilecektir.

Sivil asker ilişkilerinin dönüşümü ”üniformalıya vur” zihniyetinden ibaret bir süreç değil, sivillerinde üzerlerine düşenleri yerlerine getirmeleriyle mümkün olabilecek bir devlet sistemidir.

CIA DOSYASI : CIA PİLOTU MARSHALL’IN AYDIN DOĞAN İLİŞKİSİ


Dünyanın en büyük terör olayı kabul edilen 11 Eylül saldırıları hakkında, bir çok teori ortaya atılırken, bunların içinde en dikkat çekici ve dehşet verici olanı; saldırıların arkasında ABD’nin olması. Akabinde ABD’nin Ortadoğu ve Afganistan işgaline başlaması ve "artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" yönünde yapılan açıklamalar iddiaları doğrular nitelikteki adımlar olarak değerlendiriliyor.

11 Eylül’ün arkasında bazı ABD unsurlarının bulunduğa yönelik çeşitli belgeseller ve kitaplar yazıldı. Bunların en önemlisi sayılan "Big Bamboozle" kitabının yazarının mesleği ve başına gelenler kitabın daha dikkatli ele alınmasını gerektiriyor.

DOĞAN İLE TEMAS

Ilık bir sonbahar sabahı 2012 yılı eylül ayının ortaları. İstanbul’un en güzel manzaralarından birine sahip Hilton Bosphorus’un lobisindeki Teras Restaurant’ta 50’li yaşlarda iki ABD’li çift bir yandan kahvaltı sonrası Türk kahvesini höpürdetirken, diğer yandan boğazın ılık esintisini oturdukları balkondan iliklerine kadar hissediyorlardı.

O eşsiz manzara Philip Marshall’ın yüzündeki endişeyi yok etmeye yeterli olamıyordu. Polis kayıtlarında 2009 yılında boşanmış görünse de, Philip Marshall ve eşi Sean birlikte İstanbul’a gelmişti.

Aynı günlerde Hilton bir çifti daha ağırlıyordu. Almanya’da yaşayan genç çiftin ikisinin de ebeveynlerinden biri Türk diğeri, Avrupalı idi. Yazımızın kahramanları olan bu iki Hilton misafiri çiftten biri Marshall çifti, diğerinin ise güvenlik gereği isimlerini vermemekle birlikte eşlerden erkeği ‘A’, kadını ise ‘B’ olarak kodlandıralım.

A&B aynı balkonda Marshall çifti ile tanışırlar. Bizimkiler henüz Türkiye’ye yerleşmeyi düşünmediklerinden İstanbul’a geldiklerinde Hilton’da kalıyorlar. İstanbul’u iyi bilen melez çiftimiz, Marshallara şehri gezdiriyor. Gelişen dostluk Philip’in sıkıntılarını A ile paylaşmasını sağlayacak kıvama geliyor. A Almanya’da menajerlik yapıyor. İnsan ilişkileri son derece iyi, sıcakkanlı. Philip hanımların bulunmadığı bir ortamda birkaç duble viskiden sonra A’ya kim olduğunu anlatıyor.

Philip Marshall bir Boeing pilotu. 30 yıllık havacılık geçmişi var. 9 Şubat 2012 tarihinde ABD’de bir kitabı yayınlamış. Kitabın adı: "Big Bamboozle"

Marshall kitabı Türkiye’de de yayınlatmak istediğini söylüyor. Bizim A, kaldıkları otelin sahibinin aynı zamanda Türkiye’nin en büyük yayınevinin sahibi olduğunu söylüyor.

A olayı bana anlatırken şöyle aktarıyor: "Avrupa’da doğup büyüdüğümüz için özgüvenimiz yüksek ve Türkiye’deki ilişkilerin nasıl işlediğine dair hiçbir fikrimiz yok. Mesleğim gereği girişken bir yapıya sahibim, Marshall’a yardım edebileceğimi söyledim. Gidip Hilton’un genel müdürüyle tanıştım. Sonra onu Marshal ile tanıştırdım. Birkaç gün sonra otelde Aydın Doğan’ın kızlarından biri, bir toplantı için gelmişti. Otelin genel müdürü bizi onunla tanıştırdı. Marshall bana menajerim olmamı teklif etti ise de, ben Türkiye’de yaşamadığım için kabul etmedim. Doğan ile Marshal’ı bir arada bırakarak ayrıldım. "

Yine güvenlik gereği Philip Marshal’ın Aydın Doğan’ın hangi kızı ile ne görüştüğü bilgisini burada vermiyorum.

Abarttığımı düşünebilirsiniz, lakin yazımız sonlandığında bunun gerekçesini anlayacaksınız.

A&B çifti, Marshall çiftini İstanbul’da bırakarak Almanya’ya dönerler. Yaklaşık bir yıl sonra İstanbul’a yerleşmeye karar verirler. B Marshall’ın eşi Sean’i telefonla aramak ister, iki kez arar telefonla ulaşamaz. Üçüncü kez aradığında telefona çıkan ses büyük trajediyi B’ye anlatır. B şaşkınlık ve üzüntü içinde durumu eşi A’ya aktarırken, kisi de şoke olurlar.

CIA PİLOTU

1959 doğumlu Philip Marshal ilk uçuş eğitimini 15 yaşında babasından aldı. 1983 yılında CIA’ya katılarak özel operasyon pilotu olur. CIA’nın Orta Amerika’daki operasyonlarına ve Amerikan Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi’nin (DEA) sınır ötesi harekatlarında jet ve helikopter pilotu olarak görev yapar.

CIA’nın Nikaragua kontralarını silahlandırması, CIA-Kolombiya uyuşturucu karteli lideri Pablo Eskobar ilişkileri, İrangate Skandalı ve CIA’nın Orta ve Güney Amerika operasyonlarında Marshall hep görevdedir.

Marshall 90’lı yıllarda CIA’den resmen ayrılır. Sivil havacılık sektöründe Boeing pilotu olarak göreve başlar.

Bir istihbaratçı dünyanın hiçbir ülkesinde emekli olamaz. Yaptığı iş, onunla mezara kadar devam eder. Hiçbir istihbarat örgütü, bir elemanını sokağa başıboş bırakmaz.

Marshall’ın görevi boeing pilotluğu yaparken de CIA direktifleri doğrultusunda devam eder.

BIG BAMBOOZLE

11 Eylül 2001’de gerçekleşen saldırılarda Boeing uçaklarının kullanılması Marshall’ın ilgisini bu yöne çeker. Eski bir pilot olan babası da ona bazı şüphelerinden bahseder. Tecrübeli pilot yıllarca Boeing’in her modelini kullanmış olmasının getirdiği birikimle olayı araştırmaya başlar.

CIA içindeki bir gruba ulaşarak buradan bazı bilgiler edinir. Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a çarpan uçakların pilot marifetinin dışında bunların kuleden de yönlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşır. Yani uçakta bulunan teröristler dışarıdan yardım almıştır.

Marshall araştırmalarına devam ederken, uçaktaki El-Kaide militanlarının Suudi Arabistan istihbaratı tarafından eğitildiği, Usame Bin Ladin’in itiraf etmesinin engellenmesi için öldürüldüğü, saldırıları ABD hükümeti içinde bulunan bir kanadın desteklediği, hâttâ planladığına dair ipuçlarına ulaşır.

Buna göre; 2000 yılının ocak ayında 11 Eylül’ü gerçekleştiren hava korsanları Los Angeles’te bir araya gelirler. Bazı CIA görevlileri, bu korsanlara Arizona çölünde Boeing 757 ve Boeing 767 uçaklarında uçuş eğitimi verir. 11 Eylül’ü araştıran CIA ve FBI ekibi özel isimlerden seçilir.

Marshall Big Bambozle adlı kitabında 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak Condoleezza Rice, Donald Rumsfeld, Suudi Arabistanlı Prens Bandar, Dick Cheney ve George W. Bush suçluyor.

ESKİ ABD BAŞKANI BUSH İLE BANDAR, ASPEN’DE BANDAR’A AİT ÇİFTLİKTE SIK SIK BİR ARAYA GELİYOR.

BUSH AİLESİNİN SUUDİ ÜYESİ

Suudi Prens Bandar’ın oldukça ilginç bir geçmişi var. Bandar 1983’den 2005 yılına kadar Suudi Arabistan’ın Washington büyükelçiliği görevinde bulunduktan sonra, aynı yıl güvenlik konseyi başkanlığına getirildi. Bandar aynı zamanda Suudi istihbaratını da yönetiyordu. Geçen yıl sağlık sebeplerinden dolayı görevinden ayrıldı.

Bandar’ın Colorado Aspen’de 16 milyon dolar değerinde bir çiftlik evi bulunuyor. Eski ABD başkanı Bush’a o kadar yakın ki, Bush ona ‘Bandar Bush" lakabıyla seslenip aileden biri olarak görüyor. Çiftlikte sık sık bir araya geliyorlar.

Prens Bandar BOP’un en büyük savunucularından, Irak’ın işgali, Saddam’ın devrilmesi ve Esad rejimi karşıtı bir görüşe sahip. Eski başkan yardımcısı Dick Chenney ile de çok iyi dostlar, torunları aynı okulda eğitim almış.

ŞANSLI PENNY’NİN YERİ

Philip Marshall Kaliforniya Eyaleti’nde Calaveras adlı 45 bin nüfuslu küçük bir şehirde kızı oğlu ve köpekleri ile birlikte yaşıyordu. Kitap yayınlandıktan sonra medya tarafından ilgi odağı olmuştu. Özellikle çocuklarının bu süreçten minimum etkilenmesi için küçük bir şehirde yaşamayı tercih etmişti.

Marshall’ın elinde çok daha önemli belgeler bulunuyordu. Yeni kitabında bunları yayınlamayı kafasına koymuştu. Bir akşam üstü aldığı telefonla, Murphys’de bulunan Şanslı Penyy’nin yerinde 10 yıldır görüşmediği arkadaşı LR ile buluşacaktı.

Takvimler 2012 ocak ayını gösteriyordu. Marshall restorandan içeri girince etrafa şöyle bir baktı. Mesleki refleksleriyle süzdüğü insanlar yerel halktan başkası değildi. Buluşacağı kişi mekanın loş köşesinde pub burgerini iştahla yiyordu. Birasını yudumlamak için kafasını kaldıran LR, Marshall ile göz göze geldi. Marshall usulca yanına otururken, LR’nin uzattığı eli sıktı. LR birasını içtikten sonra, "Uzun zaman oldu dostum. Neler yapıyorsun bakalım."

Marshall masaya doğru uzanarak, "L burada ne arıyorsun."

L burgerinden bir parçayı daha dişleriyle kestikten sonra, kısa bir çiğnemeyle yemek borusundan aşağıya gönderdi. Gülümsedi: "Senin için geldim Marshall. Yaramazlık yapıyorsun dostum. Sen çok iyi maaş alan boeing pilotusun. Bir çok insan senin durumuna gelebilmek için çok şey feda ediyor. Çocukların rahat bir yaşam sürüyor. Onların geleceğini düşün."

Marshall yanlarına gelen garsona bir bira ısmarladıktan sonra, "Kısa kes L, ağzındaki baklayı çıkar. Buraya benim mesleki durumumu konuşmak için gelmedin sanırım."

L birasından bir yudum daha alır. Baş parmağıyla ağzının iki yanını siler ve sırıtarak, "Yaramazlık yapıyorsun dedim ya. Bak dostum birlikte çok önemli görevlerde bulunduk. Uzun zaman oldu görüşmüyoruz. Seninle kişisel hiçbir sorun yaşamadım. Ben sadece verilen emri yerine getirmek için buradayım."

L hamburgerin son lokmasını da ağzına atar. O sırada Marshall kendi için gelen biradan büyük bir yudum alır. L devam eder: "Senin yazdığın şu kitap. Big neydi? Big Bamboozle. Kitabın büyük rahatsızlık uyandırdı. Burası Amerika özgür bir ülkedeyiz. Fakat senin gibi geçmişi olan birinin sorumlulukları olmalı. Senin başka belgeler elde ettiğini birileri öğrenmiş. Bunları kullanmaman konusunda uyarılman gerektiğini düşünüyorlar. Artık yeter bir başka kitap olursa, geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olursun."

"Beni tehdit mi ediyorsun. Eski dostum."

L birasından bir yudum alır. Sonra ayağa kalkar. Marshall’a elini uzatır. "Ben gidiyorum. Olayları çıkmaza sokma. Aileni düşün."

KÖPEK DAHİL HEPSİ ÖLDÜ

2 Şubat 2013 günü Marshall’ın Meadov Ormanı’nda bulunan evinin önü polis araçları ve ambulanslardan geçilmiyordu. Duyanlar inanmakta zorluk çekiyordu. Komşuları içeri girdiklerinde 3 insan ve bir köpek cesedi ile karşılaştılar ve polise haber verdiler.

54 yaşındaki Philip Marshall, 17 yaşındaki oğlu Alex, 14 yaşındaki kızı Macaila ve evin köpeği ölmüştü. Polis bunalıma giren babanın çocuklarını, köpeğini ve en son kendini öldürdüğü noktasında kanaat getirdi.

6 sayfalık polis raporunda ölümler 9 mm. çapında Marshall’a ait olduğu söylenen Glock marka tabanca ile gerçekleşmişti.

Çocuklar salonda bir kanepede üzerleri battaniye ile örtülmüş uyur şekilde, köpek yatak odasında, Philip Marshall ise ön kapıya yakın sırtüstü yatmış kanlar içinde bulundu. Köpek dahil hepsi kafasından tek kurşunla öldürülmüştü. Komşulardan hiçbiri silah sesi duymamıştı.

Raporda bulunan toksikoloji testleri sonucunda Macaila ve Alex’in kanında düşük seviyede alkol bulundu. İlave olarak Macaila’da antihistaminik (alerji ilaçlarında bulunan bu madde uyku getirici özelliğe sahip) rastlandı. Philip Marshall’ın kanında ise; kuvvetli ağrı kesici madde hidrokon, morfin ve antidepresan madde tespit edildi.

Polis raporunda Marshall’ın tıbbi dosyalarının incelendiği ve bipolar bozukluğu olduğu ifade ediliyor.

Raporda dikkat çekici husus: Marshall’da bipolar bozukluk teşhisi olduğu ve kanında antidepresan maddelere rastlandığı yönünde olmasına karşın, bipolar bozuklukta antidepresan tedavisi uygulanmaz. Lityum kullanılır.

Çocukların okulundaki etkinliklere katılan, komşularıyla iyi ilişkileri bulunan bir babanın evlatlarıyla birlikte kendini katletmesine kimse inanmadı.

Ayrıca Marshall’ın yatak odasında bulunan kasa, kapağı açık halde ve üzerinde bir not vardı: "Merhaba Sean"

Polis dosyayı çifte cinayet ve intihar olarak derleyip kapattı.

KEMAL KAPLAN – 15 OCAK 2016

SUUDİ ARABİSTAN DOSYASI : Suudi Arabistan İle İlişkilerde Yeni Düzlem Mümkün mü ?


Suudi Arabistan İle İlişkilerde Yeni Düzlem Mümkün mü?

Türkiye – Suudi Arabistan ilişkilerinin stratejik düzeye taşınması bölgesel denge açısından ellerinin rahat olmasını ve güvenlik meselelerinin daha koordineli olarak idare edilmesini sağlayacaktır.

Arap Baharı sonrasında Ortadoğu’da yaşanan istikrarsızlık bölge ülkeleri açısından büyük bir maliyet oluşturmaktadır. Meşru toplumsal talepler ile başlayan ve halihazırda birçok bölgesel ve küresel aktörün müdahil olduğu bir bölgesel kaos serüvenine dönüşen bir süreç önümüzde durmaktadır. Bu istikrarsızlık sarmalı ile birlikte küresel aktörlerin bölgesel düzen hesapları müphemliğini korurken, bölge ülkeleri güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak ve bu çerçevede tedbirlerini arttırmak için yoğun çaba sarf etmektedir. Dolayısıyla yeni bölgesel düzenin arifesinde tüm aktörlerin, bölgedeki çıkar mücadelesinden maksimum payı almanın peşinde oldukları söylenebilir.

Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkiye değinmeden önce Riyad yönetiminin son dönemde yaşadığı güvenlik sorunlarına bakmakta fayda var. Burada üç kritik süreçten bahsedilebilir: ABD’nin askeri olarak bölgeden çekilmesi, Arap Baharı ve İran nükleer anlaşması. Bu süreçlerin her biri Suudi Arabistan güvenliğini doğrudan ve oldukça olumsuz bir biçimde etkiledi. Birincisi stratejik müttefik olarak bütün güvenlik yapılanmasını sağlayan ABD güvenlik şemsiyesinin, Obama doktrini çerçevesinde kaybedilmesidir. İkincisi İhvan tehdidinin içeriye taşınması ve toplumsal hareketlerin artması endişesi ile rejim güvenliği ve dolayısıyla ulusal güvenlik noktasında ciddi bir bunalım yaşanmasıdır. Ve son olarak P5+1 ülkeleri ile İran arasında varılan nükleer anlaşmayla birlikte İran tehdidinin yeniden ilk sıraya yerleştirilmesidir. Bu bağlamda ortaya çıkan güvenlik endişeleri Riyad yönetiminin, bölgesel düzlemde inisiyatif almaktan kaçınmayan ancak oldukça aceleci ve tepkisel olan “savunmacı aktivizm” stratejisine ve bu stratejinin taktiksel adımı olan “refleksif güç kullanımına” yönelmesine neden oldu. Yemen’e yönelik gerçekleştirilen “Kararlılık Fırtınası Operasyonu” bu refleksif güç kullanımının somut bir yansımasıdır. Bu üç süreçte de Suudi Arabistan ile ABD arasında başta Körfez güvenliği olmak üzere bölgesel meseleler konusunda oldukça gerilimli bir dönem yaşandığını söylemek mümkündür. Obama yönetimi defaatle ABD’nin güvenlik taahhütlerinin arkasında olduğunu vurgulamasına rağmen ikili ilişkilerde gerekli güveni sağlama noktasında ciddi problemler yaşandı.

BÖLGESEL DİNAMİKLER

Bununla birlikte son dönemdeki gelişmeler ışığında Türkiye ve Suudi Arabistan bölgede güvenlik ihtiyaçlarını karşılamakta oldukça zorlanan ve bu anlamda sıkıntılı bir dönemden geçmekte olan ülkelerdir. Bu iki devletin ABD’nin bölgeden askeri olarak çekilmesi sonrasında dış ve güvenlik politikalarında strateji değişikliğine gitme mecburiyetinde kalmaları, mevcut kapasitelerini de göz önünde bulundurarak tehdit önceliklerini ve bu tehditlere karşı koyacak ittifak ilişkilerini yeniden düşünmelerini de beraberinde getirdi. Zira hem Ankara hem de Riyad yönetimleri açısından ABD’nin güvenlik taahhütlerinden vazgeçmiş bir tutum içerisine girmesi ve bu tutumun sahada oluşturduğu tehlikelerin doğrudan hissediliyor olması büyük bir güvenlik açığı oluşturdu.

2014 yılında nükleer müzakerelerin bir anlaşmaya dönüşme ihtimali ortaya çıkınca Suudi Arabistan ‘İhvan tehdidi’ni bir kenara bırakarak İran tehlikesini merkeze aldı. Ve böylelikle Arap Baharı sürecindeki pozisyonunu yeni tehdide göre güncelleyerek dış politikada dönüşüm yönünde adımlar attı. Tabii Türkiye ile olan ilişkilerde bu minvalde yeni ve daha yakın bir işbirliğine doğru evirildi. Böylelikle bölgede tehdit önceliklerinin büyük oranda aynileşmesine binaen iki ülke arasındaki yakın dirsek teması görüldü. Bu bağlamda Türkiye, DAEŞ ile mücadele kapsamında kullanılmak üzere Suudi Arabistan’ın Hava Kuvvetlerine ait 4 F-15 tipi savaş uçağı, C-130 Herkül tipi kargo uçağı ve 30 civarında özel kuvvet birliğini İncirlik Üssü’nde konuşlandırmasına izin verdi. Aralık 2015’te Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve II. Veliaht Prens Muhammed bin Salman tarafından duyurulan ‘Teröre Karşı İslam İttifakı’ ordusu ve Mart 2016’da tamamlanan ve yine Suudi Arabistan liderliğinde oluşturulan ‘Kuzey’in Gök Gürültüsü’ askeri tatbikatına da destek verdi. Ancak bu yakınlaşmaya rağmen Suriye başta olmak üzere bölgesel meselelerde aynı hedefe farklı araç ve yöntemlerle çözüm bulunmaya çalışılması iki ülke arasında eşgüdüm problemini ortaya çıkarmakta ve ikili ilişkilerde güven bunalımı ihtimalini doğurmaktadır. Bununla birlikte 15 Temmuz darbe girişiminde Suudi Arabistan hakkında ortaya atılan çeşitli iddialar olsa da her iki başkent de bu iddiaları fazla ön plana çıkarmak istememektedir.

Aslında Suudi Arabistan’ın bölgedeki en önemli aktörlerden biri olan Türkiye’ye yönelik yaklaşımının, Arap Baharı sürecinden itibaren mesafeli ve oldukça katı bir tutum takınan Birleşik Arap Emirlikleri ile son dönemde özellikle güvenlik ve dış politika konuları başta olmak üzere Türkiye ile yakın bir angajman içerisinde olan Katar’ın tam ortasında bir yerde olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Türkiye ile ilişkilerinde Riyad yönetiminin, Arap Baharı sürecinde Birleşik Arap Emirlikleri’ne, nükleer anlaşma ile İran tehdidinin öncelenmesiyle birlikte Katar’a yakın bir politika takip ettiğini belirtmek gerekmektedir.

RİYAD’IN ANKARA’YA BAKIŞI

Diğer taraftan her iki ülkenin benzer sorunlar yaşadığını söylemek mümkündür. Öncelikle bölgesel düzlemde rekabet içerisinde oldukları ülkelerle kriz alanlarında mücadeleye devam etmektedirler. İkinci olarak, Türkiye 15 Temmuz darbe girişimiyle güvenlik bürokrasisinde ciddi bir bunalım yaşarken Suudi Arabistan da müdahil olduğu kriz alanlarında güvenlik yapılanmasının yeterli düzeyde olmadığını gördü. Üçüncü olarak her iki ülke de güney sınırında ciddi bir istikrarsızlıkla karşı karşıya ve bu istikrarsızlığın sınırlarının içine taşınma ihtimali mevcut. Son olarak bölgede tırmanışa geçen terör tehdidiyle mücadele etmektedirler. Özellikle DAEŞ’in her iki ülkeye yönelik tehditleri ve terör eylemleri ciddi bir güvenlik problemi oluşturmaktadır.

Yukarıda ifade edilen benzer tehditlere maruz kalma, aynı güvenlik problemleriyle ve kapsamlı meydan okumalarla yüzleşmeye rağmen, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin kurumsallaşamadığını görmekteyiz. Öncelikle Suudi Arabistan’ın bölgeye yönelik daha stratejik bir bakış açısını dış politikasının merkezine yerleştirmesi gerektiği tespitinde bulunabiliriz. Suudi Arabistan’ın ABD’ye olan tek taraflı bağımlılığını azaltmak için ittifak ilişkilerini çeşitlendirmek ve yükselmekte olan güçlerle işbirliği yapmak istediğini belirtmek gerekir. Çin’in Hangzhou kentindeki G20 zirvesi öncesi Suudi Arabistan Veliaht Vekili ve Savunma Bakanı Prens Muhammed bin Salman’ın Pakistan, Çin ve Japonya ziyaretleri ve bu ülkelerle imzalanan anlaşmaları çeşitlendirme politikasının adımları olarak belirtebiliriz. Benzer şekilde zirve sırasında Rusya ile petrol üretiminin dondurulması konusunda anlaşma yapılması da yine alternatif hareket alanı oluşturma çabası olarak ifade edilebilir.

Ancak bu çeşitlendirme çabaları ve ekonomik temelli yeni müttefik arayışları içerisinde Riyad yönetiminin bölgesel düzen ile ilgili kafa karışıklığından sıyrılması stratejik bir tercihte bulunması ile mümkündür. İmkan tanındığı takdirde Atlantik eksenli okumalara her fırsatta tekrar geri dönülmesi bu stratejik tercihlerin önünü tıkamakta ve geleceğe yönelik işbirliği fırsatlarını zedelemektedir. Sadece taktiksel adımlarla ve kısa vadeli işbirliği girişimleriyle Türkiye ve Suudi Arabistan arasında kalıcı bir dayanışmanın olamayacağı aşikardır. Dolayısıyla ikili ilişkilerin stratejik düzeye taşınması hem bölgesel denge açısından ellerinin rahat olmasını hem de güvenlik meselelerinin daha koordineli olarak idare edilmesini sağlayacaktır.

Elbette ki Riyad yönetiminin Türkiye ile olan ilişkilerini Batı başkentlerinin pozisyonuna göre düzenlemekten vazgeçerek kendi özgün duruşunu belirlemesi oldukça önemlidir. Bu minvalde Türkiye ve Katar arasındaki ilişkinin düzeyi burada somut bir örnek olarak gösterilebilir. Yemen müdahalesi ve el-Nimr’in idam edilmesi sonrasında Suudi Arabistan’ın Tahran büyükelçiliğinin yakılması vakalarında Türkiye çok çabuk reaksiyon göstererek güçlü bir biçimde Riyad yönetiminin yanında yer aldı. Benzer şekilde Türkiye’nin yaşadığı sıkıntılı süreçlerde aynı tavrın Suudi Arabistan tarafından da gösterilmesi beklentisi mevcuttur. Nihai kertede ikili ilişkilerde yeni bir düzlem ancak birbirleri nezdinde sağlam ve özgün bir konumlandırmayla mümkün olacaktır.

[Star Açık Görüş, 18 Eylül 2016]

KUZEY KORE DOSYASI : 2000’li Yıllarda Kuzey Kore ve Rusya İlişki leri


2000’li Yıllarda Kuzey Kore ve Rusya İlişkilerine Bir Bakış

Kısaca Kuzey Kore Rejimi

Günümüzde Kuzey Kore, 1980’li yıllardan beri egemen olan “Juche” düşüncesiyle yönetilmeye devam etmektedir. Bu düşüncenin üç temel prensibi vardır: siyasette bağımsız olmak, meşru müdafaa, ekonomide kendi kendine yetebilme. Çin ile ekonomik ilişkiler yürütülmeye devam edildiğinde son prensip tam anlamıyla yerine getirilememektedir. Çin’in ekonomik partner olarak kabul edilmesi ise her iki devletin komünist rejim söyleminin paralelliğiyle bağlantılıdır. Meşru müdafaada ise 2011’de devlet başkanlığı görevine gelen Kim Jong-Un ’un liderliğini yürüttüğü ordu ile ön plana çıkmaktadır. Komünist bir rejime sahip olunmasına rağmen Songun*[1] anlayışının temelinde ‘’silahın orak ve çekiçten önce gelmesi’’ düşüncesi yatmaktadır.[2] Bu bağlamda Kuzey Kore, ülke sınırlarına herhangi bir dış tehdit algıladığı takdirde meşru müdafaa prensibini kullanacağını belirtmekten hiç çekinmemektedir. Tüm bunların dışında Kuzey Kore’nin ilk lideri ve kurucusu olarak kabul edilen Kim İl-Sung, “ebedi lider” olarak kabul edilmektedir.

Kuzey Kore’de Yer Alan Dış Temsilcilikler

Bilindiği üzere Kuzey Kore dünyaya kapalı bir ülkedir. İnternet erişiminin bile liderleri ve etrafındakiler haricinde yasak olduğu bu ülkede açılan büyükelçilik sayısı da oldukça sınırlıdır. Kuzey Kore’de dış temsilcilik bulundurabilen ülkeler arasında Çin Halk Cumhuriyeti, İran, Vietnam, İsveç, Birleşik Krallık gibileri yer alırken Rusya da bunlardan bir tanesidir. Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Kanada’nın elçilikleri bulunmamakta, ilişkilerini İsveç temsilciliği aracılığıyla yürütmektedirler. Buradan anlaşıldığı üzere Kuzey Kore’nin Rusya ile ABD’ye kıyasla daha ılımlı ilişkileri vardır. Asya Pasifik bölgesinde söz sahibi olmak isteyen ABD’nin Kuzey Kore ile diplomatik ilişki kuramayıp Rusya’nın kurabilmesi, Rusya açısından bölgede bir nevi nüfuza sahip olabilmesi anlamına gelmektedir.

Kuzey Kore ve Rusya İlişkileri

Putin Rusya’sının Kuzey Kore ile Diplomatik İlişki Çabaları

Her ne kadar Rusya Kuzey Kore’de elçilik bulundurabilse de iki ülke arasında tam anlamıyla istikrarlı bir ilişkiden bahsetmek oldukça zordur. SSCB döneminde komünizm rejiminden ötürü iyi olan ilişkiler, Rusya Fedarasyonu’nun kurulup Yeltsin’in devlet başkanlığına gelmesi ve Batı ile( özellikle de Güney Kore ile) ilişkilere başlaması iki devlet arasındaki ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. Buna rağmen Putin Rusya’sı, Kuzey Kore’ye oranla daha yapıcı olmuş ve ilişkilerin sürdürülmesi için önemli çabalar göstermiştir.

Rusya’nın İkinci Dünya Savaşı’nın 70.yılında Moskova’da yapılacak anma törenlerine Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping’in yanı sıra Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un da davet edilmesi bu çabalardan bir tanesidir. Bu ziyaretin bir sonucu olarak Rusya ve Kuzey Kore, 2015 yılını her iki ülke için dostluk yılı[3] ilan etmiştir. Bu ziyaretin bir başka göz önünde bulundurulması gereken noktası ise Kuzey Kore lideri Kim Jong-Un’un ilk dış ülke ziyareti olmasıdır. Ukrayna’daki çatışmalardan ve Kırım’ın ilhakından sonra uluslararası yaptırımlara maruz kalan Moskova yüzünü doğuya dönüp, Çin ile ilişkilerini güçlendirirken Kuzey Kore’nin stratejik önemini bölgesel dengeler bağlamında (Amerikan, Çin, Güney Kore ve Japonya çıkarları odaklı) yeniden keşfetmiştir.[4]

İlişkilerin Gerilmesi, Nükleer Silah ve Hidrojen Bombası

Oluşan bu iyimser hava, Kuzey Kore’nin saldırgan tutumlarıyla çok çabuk bozulmuştur. 2015’teki ilk gerilim Aralık ayında kültürel bir alanda, Rusya’dan dolayı olmuştur. Bir Rus film yapımcısının Kuzey Kore halkının yaşamıyla ilgili bir belgesel (Under the Sun) çekmesi ve burada Kuzey Kore devletinin dünya kamuoyuna ifşa etmek istemediği bazı gerçeklere yer vermesi iki ülkenin arasına soğukluk girmesine neden olmuştur. Filmin yapımcısı Vitaly Mansky bir gazeteye verdiği demeçte “Kuzey Kore’de yaşananların gerçek yüzünü vermek istiyorum. Yetkililer, gerçek yaşamın çarpıtılmış bir versiyonunu bize sunuyor. Dolayısıyla Kuzey Kore’ye dair gerçekleri ifşa etmek istedik”[5] ifadelerini kullanmıştır. Bu demeç iki ülke arasındaki gerilimi tırmandırdığından ötürü Rus Hükümeti bu belgesele verdiği desteği çekmek istemiştir.

Film konusu her ne kadar kısa süre de kapansa da 2016’da iki ülke arasındaki gerilim tırmanarak devam etmiştir. Fakat bu sefer gerilimin kaynağı Rusya değil Kuzey Kore olmuştur. Kuzey Kore’nin nükleer silah edinmedeki uluslararası hukuku (NPT-Treaty of the Non-Proliferation of Nuclear Weapons) ihlal eden politikaları ve buna ek olarak da hidrojen bombası edinip test etmesi Rusya’da güvensizliğe ve tepkilere yol açmıştır. Nitekim bu gerilimin sadece 2016 yılının başında Kuzey Kore’nin yaptığı hidrojen bombası denemesinden kaynaklandığını söylemek doğru olmayacaktır.

Dolayısıyla bu gerilimin temeline inmekte fayda vardır. Aralık 2002’de nükleer programını başlattığını ve Ocak 2003’te Nükleer Silahlarının Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan (NPT) çekildiğini duyuran Kuzey Kore’yi Nisan 2003’teki Birlemiş Milletler toplantısında Çin’le beraber Rusya korumuştur. Buna rağmen Kuzey Kore, 2006’da ilk denemesini gerçekleştirmiştir. 2 Eylül 2007’de ise nükleer tesislerini yok etmeyi kabul etmiştir.[6] Bunu kabul etmesi de 2009 ve 2013 yıllarında nükleer deneme yapmasının önüne geçmemiş üstüne üstlük Ocak 2016’da nükleer silahlardan da tehlikeli olarak nitelendirilen hidrojen bombasının ilk testini yaptığını ve başarılı olduğunu uluslararası topluma duyurmakta hiçbir sakınca görmemiştir.

Bahsi geçen üç nükleer denemede büyük bir tepki vermeyen Rusya, hidrojen bombası için oldukça sert tepkiler vermiştir ki bunlar Rusya Hükümetinin önemli isimleri ve kurumları tarafından dile getirilmiştir. Rusya Dışişleri Bakanlığı, Kuzey Kore’nin bu denemesini uluslararası hukukun net bir şekilde ihlali olarak tanımlamıştır. Rusya Federasyon Konseyi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Konstantin Kosaçev de bir önceki tepkiyle paralel olarak hidrojen bombası üretiminin ve denemesinin Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun onayladığı Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Anlaşması’nı (CTBT) ihlal ettiğini belirterek tepkisini dile getirmiştir. Buna ilave olarak da iki ülkenin sınır komşusu olduğunu hatırlatmıştır. Bunu da şu sözlerle Kuzey Kore hükümetine hatırlatmıştır: “Pyonyang ile Vladivostok kenti arasındaki mesafe 700 kilometreden az.

Bu sebeple Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin bu bölgedeki faaliyetleri Rusya’nın ulusal güvenliğini doğrudan etkiler.”[7] Nitekim iki ülke arasındaki gerilim Mayıs ayında Kuzey Kore’nin 5 Rus atletinin bulunduğu yatı alıkoymasıyla devam etmiştir. Rusya, Kuzey Kore’ye bu olaydan ve bilgi alabilmek istediğinden ötürü nota göndermiştir. Nota gönderilmesi aslında ilk kez değildir. Çünkü Haziran 2006’da da Rusya, Kuzey Kore’nin uzun menzilli balistik füzeleri denemeyi hazırlandığını bildirmesinden ötürü nota göndermiştir.

Sonuç

Kuzey Kore’nin nükleer silah ve hidrojen bombası edinmede meşru müdafaa hakkını iddia ederek kararlı bir tutum gösterdiğinden ötürü gerilimler olsa da iki ülkenin ilişkilerinin tam anlamıyla kopması mümkün değildir. Bunun en temel nedeni olarak da Asya-Pasifik bölgesinde ABD hegemonyasının iki ülke tarafından engellenmek istenmesi olarak gösterilebilir. Bununla beraber Güney Kore’nin Soğuk Savaş’tan beri ABD’nin müttefiki olması ve Çin’in gittikçe dünya piyasalarına entegre olması her iki tarafı da rahatsız etmekte ve birbirine yaklaştırmaktadır. Yine de Çin, hem Rusya hem de Kuzey Kore için uluslararası arenada müttefik olmaya devam etmekte ve üç devlet özellikle Uzakdoğu’da ABD’nin yanında yer alan Güney Kore ve Japonya karşısında işbirliği yapmaya özen göstermektedir.

NOT: Songun: Kore Halk Ordusu’nu Kuzey Kore içerisinde kurum ve devlet organı olarak yükselterek ülkedeki sistem ve toplum nezdinde en önemli konuma yükseltmektedir. Ordu, iç siyasette ve uluslararası ilişkilerde belirleyicidir. Hükümetin yapısını tayin etmekte ve iktidarın şekillendiği yer olarak orduya vurgu yapılmaktadır. Kuzey Kore Hükümeti orduya ekonomik alanda en yüksek önemi vermekte, kaynak kullanımında öncelik tanımakta ve topluma örnek bir hiyerarşi olarak gösterilmektedir. Songun, 1994 yılından itibaren askeri yapılanmaya kamusal ve toplumsal alanda verilen önemin ideolojik olarak teorileştirilmiş halidir.

Gözde ÖNEŞ

30 Temmuz 2016

1. https://tr.wikipedia.org/wiki/Songun

2. Mustafa Güven, “Kuzey Kore ve Dünya”, 5 Mayıs 2013, http://akademikperspektif.com/2013/05/05/kuzey-kore-ve-dunya/

3. “Bu ay, Kuzey Kore ve Rusya 2015’i iki ülke arasında dostluk yılı ilan etti.” , Kuzey Kore lideri Moskova’ya gidiyor, 18 Mart 2015, http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/03/150318_rusya_kore_cin

4. « Contré à l’ouest par les sanctions internationales à la suite du conflit en Ukraine et de l’annexion de la Crimée, Moscou se tourne vers l’est, renforce ses relations avec la Chine et redécouvre le poids stratégique de la RPDC dans les équilibres régionaux (point de convergence des intérêts américains, chinois, sud-coréens et japonais) », La Russie appelée à la rescousse, Mars 2015, pages 10 et 11, http://www.monde-diplomatique.fr/2015/03/PONS/52700

5. “Rusya ile Kuzey Kore’nin arası açıldı”, 12.03.2015, http://m.sabah.com.tr/dunya/2015/12/03/rusya-ile-kuzey-korenin-arasi-acildi

6. « 2 septembre 2007 : la Corée du Nord accepte de détruire ses installations nucléaires », Les dates clés du programme nucléaire nord-coréen, 06.01.2016, http://mobile.lemonde.fr/asie-pasifique/article/2016/01/06/un-seisme-en-coree-du-nord-fait-craindre-un-nouvel-essai-nucleaire_4842201_3216.html

7. “Rusya’dan Kuzey Kore’ye Sert Tepki”, 6 Ocak 2016, http://m.haber7.com/haberDetay.php?id=1739626

2000’li Yıllarda Kuzey Kore ve Rusya İlişkileri yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// VİDEO : FETHULLAH GÜLEN’in Eşcinsel İlişkilerini Araştırdı – HAYDA R MERİÇ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=NSjZIayAukY&feature=em-subs_digest-vrecs

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.