Etiket arşivi: ATATÜRK

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’ün Bursa Gezileri ve Halkla Münasebetleri


Atatrk’n Bursa Gezileri ve Halkla Mnasebetleri.pdf

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : TOPAL BACAKLI ANZAK MAREŞALİ VE ATATÜRK


TOPAL BACAKLI MAREŞAL

Siyah beyaz fotoğrafa bir bakın önce.. Bir cenaze töreni yapılıyor. Tabloya bakılırsa önemli biri olmalı. Balkonda ise tabutta yatanı selamlayan bir asker var. Kıyafetine bakılırsa Türk değil gibi. Ama yüksek rütbeli bir asker olduğu belli. Hadi gelin bu adamın hikayesine kulak verelim. Bu adamın duygu dolu ibretlik hikayesine..

Gördüğünüz kişi Sir William Birdwood. Çanakkale savaşında Anzak Orduları Başkomutanı. Asker ve donanım açısından daha üstün olmalarına rağmen Atatürk’e üç kere yenilir savaşta, bacağı da sakatlanır ama buna rağmen onun dehasına ve kişiliğine karşı büyük hayranlığı vardır. Bu hayranlık savaş sonrasında da devam eder. 1935 yılında Mareşal olur son görevi “Hindistan Ordusu Başkomutanlığı”dır. Atatürk hayranlığı ve sevgisi hala sıcaklığını korumaktadır. Atatürk öldüğünde de rahatsızlığına ve emekli olmasına rağmen İngiltere adına cenaze törenine katılmak için talepte bulunur. Talebi kabul edilince İstanbul’a gelir. Bacağını sürükleye sürükleye tabutunun ardında yürür. Ankara’daki törende artık ayağı incinmiş ayakta zor durmaktadır. Halkevi binası balkonuna çıkarırlar.. Geçici kabrine götürülecek olan tabutun geçişi sırasında kılıcından destek alarak ayağa kalkar elindeki asayı kaldırarak selamlar onu. Bu sırada artık duygularını kontrol edemeyerek ağlamaktadır.

Tören sonrasında hemen ayrılmaz birkaç gün daha kalır Ankara’da. Bir gün etrafında Türk yetkililerin de olduğu bir ortamda cebinden bir kalem ve üzerinde kroki olan bir kağıt çıkararak masaya koyar, şu anıyı anlatır onlara:

Tarih 20 Kasım 1918 (Bir kaynağa göre 16 Kasım).. Birdwood karargahı ile Pera Palas oteline yerleşmiştir. Mustafa Kemal’in de otelde bir dairesi olduğunu bilen Birdwood onunla görüşmek ister. Bunun için kendisine refakat subayı olarak verilmiş olan sporcu Sedat Rıza Bey’i araya sokar.

-“Buyursunlar” der Mustafa Kemal. İki general karşı karşıyadır. Birdwood çok saygılıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Rasim Ferit Bey de vardır. Hoşbeşten sonra Birdwood, iki yıldır kafasını kemiren “bizi nasıl yendi?” sorusunun yanıtını almak ister: -“Sayın komutan bizi nasıl yendiniz?”

Mustafa Kemal’den bir başkası, dünya savaş tarihinde benzerine az rastlanır bu başarısından böbürlenebilirdi. Oysa o, -tıpkı Trikopis’e davrandığı gibi – yenilginin ezilmişliği altındaki bu general’in onurunu korur.

“-Sizin de, bizim de tarih dergilerimiz var”, der; tarih yazar. Birdwood ricasını yineler:

-“Ekselans, sizin ağzınızdan dinlemek istiyorum. Lütfediniz.” Mustafa Kemal, yanındaki Rasim Ferit Bey’den kağıt kalem ister; o da bir parça kağıt ile altın muhafazalı kurşun kalemini uzatır. Mustafa Kemal bir kroki çizer, kağıt üzerindeki yerlerini işaret ederek;

-“Su tarihte karaya çıktınız, der; filanca saate kadar şurada durdunuz. Biz de şu hattaydık. Her şey sizin lehinizdeydi. Niçin çizgide durdunuz ve niçin ilerlemediniz?”

-“Askerlerimiz çok yorulmuştu, diye yanıtlar Birdwood.” Mustafa Kemal bu kez de Conkbayırı krokisini çizer: –

“Siz filanca gün şu yöne hareket ettiniz, şu durumu aldınız; niçin ilerlemediniz?” –

“Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi. Askerlerimiz susuz kaldı ve durdu.” Atalarımız yaralıya kurşun atılmaz der. Mustafa Kemal’de Türk soyluluk ve erdemini şu esprisiyle dile getirir:

-“Görüyorsunuz ya ben bir şey yapmadım. Önce yorgunluk, sonra susuzluk durdurdu ordunuzu.”

Birdwood ayağa kalkar, Mustafa Kemal’i kucaklar: –

“Sizin gibi kahraman ve yüksek karakterli bir asker tanımadım.” dedikten sonra krokiyi ve kalemi işaret ederek: -"İzin verir misiniz" der; "bu kroki ve kalemi değerli bir hatıra olarak saklayayım.” Ve saklar. Cenaze törenine gelirken de yanında getirmiştir.

NOT: Ne denir ki.. Düşmanlarının bile sevdiği, değerini takdir ettiği, hayranlık duyduğu bir adam. Günahıyla sevabıyla ülkenin kurucusu. Çok daha fazlası olmalı elbet ama sakat bacağıyla acı çeke çeke onun tabutunun arkasından yürüyen şu adamın gösterdiği saygıyı gösteremeyen ve yetmezmiş gibi bilir bilmez hakkında atıp tutan, hakaretler eden insanlarımız var.

Kaynak: 1- Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları, (1899 – 16 Mayıs 1919), Sadi Borak, 2. Basım 1998, Kaynak Yayınları, ISBN: 975-343-233-X. Sayfa:153-155 2- Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü. Prof. Dr. Utkan Kocatürk. Atatürk Araştırma Merkezi. Ankara 2007 İkinci Basım. ISBN: 975-16-1

ANMA MESAJI : 93 yıl önce Halifelik ve Evkaf Vekaleti kaldırıldı ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi /// ATATÜRK’ü rahmet i le anıyoruz.


93 yıl önce, 3 Mart 1924 tarihinde, aydınlanma devrimlerinden üçü hayata geçirildi. Halifelik ve Evkaf Vekaleti kaldırıldı ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu kabul edildi. Ülkemizin modern bir devlet durumuna getiren ve bu yenilikleri yasalaştıran Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü şükran, saygı, özlem ve minnetle anıyoruz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ATATÜRK’ÜN MAL VARLIĞI KONUSUNDAKİ YALANLARA YANIT


ATATÜRK’ÜN MAL VARLIĞI KONUSUNDAKİ YALANLARA YANIT

Yalan Makinesi Gibi

Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığını hayat biçimi haline getirmiş, Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığı ile ürettiği tarihi yalanlarla geçimini sağlayan cemaatin kadrolu tarihçisi (?) bugüne kadar ürettiği onca tarihi yalana son olarak “Atatürk’ün mal varlığı” yalanını da ekledi. Ona göre "Atatürk mal varlığını gayri meşru yollardan elde etmiş! Aslında bu mal varlığını hazineye bağışlamak istememiş! İsmet İnönü’nün zorlamasıyla hazineye bağışlamış!" Mış mış da mış mış!… (Bkz.Çok-konusulacak-Ataturk-iddiası)

Malum! Bütün bu iddiaları da daha öncekiler gibi KOCAMAN BİR YALAN! En hafifiyle ÇARPITMA!

Ancak bu yalan, biraz aklı başında ve biraz da Atatürk’ü ve yakın tarihi bilen birinin söyleyebileceği türeden bir yalan da değil doğrusu! Çok mantık dışı bir yalan! Ben bu yalan makinesinin daha mantıklı yalanlarını da görmüştüm!

Çanakkale kahramanı, Muş ve Bitlis’in kurtarıcısı, Kurtuluş Savaşı’nın örgütleyicisi ve Başkomutanı, emperyalizmi dize getiren ilk Doğulu ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Atatürk, yaşadığı dönemde Türkiye’de mala, mülke, eve, çiftliğe, paraya hiç ihtiyacı olmadan hayatını krallar gibi sürdürebilecek bir SAYGINLIKTA ve SEVİLİRLİKTE bir liderdir. Atatürk’ün cebinde beş parası, yatacak yeri olmasa bile milletinin onu el üstünde tutacağı çok açık bir gerçektir. Nitekim neredeyse gittiği her yerde ona bir ev, köşk hediye edilmiştir. Atatürk’ün mala, mülke ve paraya ihtiyacı olmadığı gibi, üstelik annesi, babası yakın akrabaları (kız kardeşi Makbule Hanım dışında) ölmüş, çocukları da olmadığı için mal mülk, servet edinip buları akrabalarına miras bırakması gibi bir durum da söz konusu değildir.

Atatürk’ün Örnek Çiftlikler Projesi

Atatürk yokluk, yoksulluk ve parasızlık içinde bir Kurtuluş Savaşı verip, ardından yeni bir devlet kurmanın ne demek olduğunu çok iyi bildiği için, hem o zamanki halka, hem gelecek nesillere örnek olması amacıyla ÖRNEK TARIM, HAYVANCILIK VE SANAYİ PROJELERİ geliştirmiştir. (Bkz. Sinan Meydan, Akl-ı Kemal, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri, 2 Cilt, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2011). Bu projelerin en önemlisi ATATÜRK’ÜN ÖRNEK ÇİFTLİKLER PROEJESİ’dir. Atatürk, Türkiye’nin çağdaşlaştırmıştı köyden, köylüden başlatılması gerektiğine inandığı için “Köylü milletin efendisidir” demiş ve bu doğrultuda köylüye örnek oluşturmak amacıyla modern tarım ve hayvancılık yöntemlerinin uygulandığı ÖRNEK ÇİFTLİKLER kurmuştur. Akl-ı Kemal’in I. cildinde anlattığım gibi Atatürk sonradan hazineye bağışladığı birçok örnek çiftlik kurmuştur: Ankara Orman Çiftliği (Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut, Çakırlar çiftlikleri) Yalova’da Millet ve Baltacı çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği…. Atatürk, bazen parasını vererek aldığı, bazen de kendisine bağışlanan bu çiftlikleri işletip para kazanmak değil, bu çiftliklerde modern tarım, hayvancılık ve hatta sanayi uygulamaları yaparak Türk halkına Türk köylüsüne örnek olmak istemiştir.

Atatürk, Anadolu’nun her yerinde tarım ve hayvancılık yapılabileceğini göstermek için önce Ankara’nın en bataklık, en kötü yerinde Gazi Orman Çiftliği’ni kurdurarak işe başlamıştır. Bu işle bizzat ilgilenmiş, çiftlik inşası sırasında fırsat bulabildiğinde çiftliğe giderek çalışmaları çok yakından izlemiştir. Daha sonra da Yalova, Mersin gibi birçok yerde birçok ÖRNEK ÇİFTLİKLER edinip işletmiştir. Atatürk, bu örnek çiftliklerin, hem modern tarım, hayvancılık ve sanayi yapılan yerler olmasını, hem de ağaçlandırılarak adeta yeşil bir cennete dönüştürülmesini istemiştir. Bu amaçla örneğin Ankara’daki Gazi Orman Çiftliği’ne her yıl 50.000 ağaç diktirmiştir. Burada tarım ve hayvancılık yaptırmış, fabrikalar kurdurmuş, hatta BİYOYAKIT kullanımı konusunda bile çalışmalar yaptırmıştır.

Atatürk, her konuda olduğu gibi tarım, hayvancılık, sanayi ile iç içe geçmiş yeşil bir çevre konusunda da milletine örnek olmak istemiş, bu konuda da milletine elle tutulur bir şeyler bırakmak istemiştir. Örneğin, milletine doğa ve ağaç sevgisi konusunda örnek olmak için Yalova Çiftliği’ndeki köşkünü, sırf yanındaki bir çınar ağacının dallarını kesilmekten kurtarmak için, altına ray döşetip birkaç metre kaydırmıştır. O günden sonra bu köşkün adı “Yürüyen Köşk” olmuştur.

Atatürk’ü düşünsenize! Bütün ömrü milleti için mücadele etmek uğrunda cephelerde geçmiş. Önce emperyalizmle ve yerli işbirlikçilerle, sonra da kendi ifadesiyle“kavrama sınırları biten” bazı arkadaşlarının muhalefetiyle, değişime karşı gelen kitlerle mücadele ederek tam bağımsız ve çağdaş bir devlet kurmuştur. Daha önce de belirttiğim gibi ne yapsın malı mülkü? Gittiği her yerde zaten krallar gibi ağırlanmaktadır. El üstünde tutulmaktadır. Hiçbir yerde kendisine para ödetilmemektedir! En güzel köşklerde, evlerde yatırılmaktadır. En güzel yiyecekler ikram edilmektedir kendisine! Milletinin kalbinde çok özel bir yeri olan Atatürk, üstelik çocukları, yakınları da olmadığına göre bu Çiftlikleri, malı, mülkü ne yapacaktır. Tabi ki milletine, milletini kalkındırmak için kurduğu Halk Partisi’ne, yine milletinin tarihini ve dilini araştırması için kurduğu Tarih ve Dil Kurumlarına bırakacaktır. O da öyle yapmıştır. Yani, yalan makinesi tarihçimizin “Atatürk çiftliklerini İsmet İnönü’nün zoruyla hazineye bağışladı” iddiası kendiliğinden çürümektedir.

"Çiftlikleri Hangi Kuruma Bıraksam" Tartışmasından Bir Yalan Üretmek

Atatürk, bu çiftlikleri mezara götürmeyecekti herhalde! Bu çiftlikleri ne amaçla kurup, ne amaçla işlettiğini de bildiğimize göre Atatürk, tabi ki bilerek, isteyerek ve hatta önceden planlayarak bu çiftliklerini ölmeden önce milletine bağışlamıştır! Bu sırada tabi ki İsmet İnönü başta olmak üzere yakın dostlarıyla bu konuyu konuşmuştur. "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak, çiftlikler geliştirilerek işletilir ve millet bu çiftliklerden daha iyi yararlanır? sorusuna yanıt aramıştır. Nitekim önceleri çiftlikleri Halk Partisi’ne bırakmayı düşünmüştür. Halk Partisi’nin halkın yararına olarak çiftlikleri işletmesini planlamıştır, ama daha sonra halkın çiftliklerden daha iyi yararlanması için çiftliklerini doğrudan hazineye bağışlamayı uygun görmüştür. Yalan makinesi tarihçimiz, Atatürk’ün "Çiftlikleri hangi kuruma bırakırsak halkın yararına olarak daha iyi işletilir sorusuna" yanıt ararken İsmet İnönü’nün görüşü doğrultusunda karar alıp çiftliklerini hazineye bırakmasını, "Atatürk’ü İsmet İnönü ikna etti! Atatürk çiftliklerini hazineye bırakmak istemiyordu! Atatürk, çiftlikler zarar ettiği için hazineye bağışladı" biçiminde çarpıtmıştır. İşin ilginç yanı, Atatürk’e saldırmak için İsmet İnönü’yü kullanan yalan makinesi tarihçimiz aslında iflah olmaz bir İsmet İnönü düşmanıdır. Her fırsatta İsmet İnönü’ye saldırn bu yalan makinesi tarihçimiz, örneğin İsmet İnönü’nün Kurtuluş Savaşı’na katılması için "bohçalanarak" Anadolu’ya gönderildiğini iddia etmiş ve son olarak İsmet İnönü’yü "cami düşmanı" olmakla suçlamıştır.

Atatürk, ölmeden önce de gözü gibi baktığı çiftliklerini, içindeki mal varlıklarıyla birlikte milletine bağışlamıştır. Çiftliklerini “zarar ettikleri için hazineye bağışladığı” iddiası kocaman bir yalandır. Bunun yalan olduğunu anlamak için Atatürk’ün içinde çiftliklerinin de olduğu bütün mal varlığını bir an önce milletine bağışlamak için gösterdiği çabayı bilmek gerekir.

Atatürk’ün Bütün Mal Varlığını Milletine Bağışlama Israrı

Atatürk; 1927 yılında Büyük Nutku’nu okuduğu C.H.P’nin 2.ci Kurultayı’nda, taşınır-taşınmaz tüm mal varlığını C.H.P.’ne bağışlayacağını duyurmuştu. Daha ileride, bu partinin artık devletle tamamen bütünleştiğini görerek fikrini değiştirmiş ve mal varlığını C.H.P’ye değil, Hazine’ye bağışlamaya karar vermişti. İşte 1933 yılında bu konuda ilk adımı atmış ve gereken hukuki hazırlığı yapmasını da Genel Sekreter’i Hasan Rıza Soyak’a emretmişti. (Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, s.754).

Soyak, Atatürk’ün bu emrinin yerine getirilebilmesinin mümkün olmadığını, Miras Hukuku’nda “mahfuz hisse” denen bir kavram bulunduğunu, buna göre kız kardeşi Makbule Hanım sağ olduğu için mal varlığının yüzde 25’inin Makbule Hanım’a ait olduğunu, o nedenle tümünü değil ama kendi tasarrufundaki yüzde 75 üzerinde dilediğini yapabileceğini uzun uzun anlatmıştır.

Atatürk tatmin olmamış, tüm varlığını milletine yani hazineye bağışlamak konusunda ısrar etmiştir.. Sonunda; “...Her neyse, bir çaresini bulmalı ve mutlaka benim istediğim gibi bir vasiyetname yapmalıyız. Sen bu işle meşgul ol…” demiştir. Emir kesindir.

Hasan Rıza; bunun üzerine bir hukuk bilgini olan Saruhan (Manisa) milletvekili Mustafa Fevzi Efendi’ye danışmış, konuyu inceleyen M. Fevzi Efendi şöyle bir öneri sunmuştur:

Miras Hukuku hükümleri çok açık. Oradan bir çıkış göremiyorum. Yalnız aklıma bir başka nokta geliyor: TBMM Gazi için özel bir kanun çıkartsın. Sorun herhalde o zaman çözülebilir.

Atatürk’ün de uygun görmesi üzerine konu Meclis’e götürülmüş ve bu kanun çıkartılmıştır. (Kabul Tarihi: 12.6.1933, numarası: 2307.)

Atatürk’ün mal varlığının tamamını hazineye bağışlayabilmesi için Atatürk’ün isteği ile Meclis tarafından çıkarılan 2307 nolu kanunun maddeleri şunlardır:

Madde 1: Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin, Kanunu Medeni’nin 452. maddesi dairesindeki tasarrufları, mahfuz hisseler hakkındaki hükümden müstesna olup, bütün mallarında muteberdir.

Madde 2: Bu kanun neşri tarihinden itibaren muteberdir.

Madde 3: Bu kanunun hükümlerini icraya, İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Tüm mal varlığının ulusa yani hazineye ait olduğu, 1933’te çıkarılan işte bu yasayla hüküm altına alınmış oluyordu.

İntikallerin tamamlanması ise 12 Haziran 1937’de bitmiştir.

Prof. Orhan Çekiç’in dediği gibi "Özel yasa çıkarttırarak kendine özel çıkarlar sağlayan devlet adamlarına, dünyanın her yerinde dün de, bugün de rastlanıyor, yarın da rastlanacak… Ama özel yasa çıkarttırarak nesi var nesi yok milletine bağışlayan devlet adamına, ne Atatürk’ten önce, ne de sonra bir daha rastlanmadı."

Atatürk, kâğıt üzerinde nice mal-mülk sahibi görünüyor olsa da 1933’ten itibaren O’nun artık bir dikili ağacı bile yoktur.

Atatürk’ün, yaptığı bağışlara temel olan yasayı Meclis’ten rica ederek çıkarttırdığı tarih; 12 Haziran 1933’tür… Yani, Cumhuriyet henüz 10 yaşındadır. Hastalık belirtileri de daha ortaya çıkmamıştır. Çiftliklerinin zarar etmesi diye bir durum da söz konusu değildir, çünkü daha çiftlikler yeni kuruluş aşamasındadır. Atatürk, bilerek, isteyerek, daha işin başında malını mülkünü milletine bırakmaya karar verniştir.

Aslına bakılacak olursa Atatürk’ün mal varlığının çoğu kendisine bağış ve hediye olarak verilen köşklerden, evlerden, bağlardan bahçelerden oluşmuştur. Prof. Orhan Çekiç’in de belirttği gibi: "Atatürk’ün zaman zaman ziyaret ettiği yerler belediyelerinin kendisine “yörenin bir şükran ifadesi olarak” köşkler hediye etmişlerdir. Atatürk nezaketen kabul ettiği bu köşklerin tümünü ilk fırsatta belediyelere iade etmiş, buraları o belediyeler tarafından ya “Atatürk Evi” olarak muhafaza edilmiş veya müzeye dönüştürülmüştür. Bugün Anadolu’nun neredeyse her ilinde bir Atatürk Evi ve Müzesi olmasının nedeni bundandır.

Atatürk; kendine hediye edilenler bir yana dursun, kendi parasıyla edindiklerini bile ya Yalova’da, Mersin’de olduğu gibi yöre köylüsüne veya yukarıda belirtildiği gibi hazineye bağışlamıştı. Örneğin, o günlerde bataklık olan bugünkü Etimesgut’un tüm arsalarını, bedelini ödeyerek parsel parsel satın almış, ıslah ettirmiş ve buralara Rumeli’den göç eden muhacir hemşerilerini yerleştirmiştir. Aynı şeyi Yalova için de yapmıştır ve Yalova’ya ilk gidişinin nedeni, bu bölgeye yerleştirilen Rumeli göçmenlerinin durumunu görmek içindir. Kooperatif kurulmasına öncülük etmiş 1 numaralı üyeliği kendisi almış ve bu yoldan da köylüye örnek olmuştur. Kendi çiftlikleri başarılı bir düzeye geldiğinde de bunları o yörenin köylerine bağışlamıştır."

Atatürk’ün Çiftliklerini Milletine Bağışlaması

Atatürk, kurmuş olduğu çiftlikleri 13 yıl bizzat işlettikten sonra 11 Haziran 1937 tarihinde yazmış olduğu vasiyet mektubu ile hazineye devretmiştir. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından Maliye Bakanlığı’na havale edilen o tarihi mektup şöyledir:

Başvekalete,

Malum olduğu üzere ziraat ve iktisat sahasında fenni ve ameli tecrübeler yapmak maksadı ile muhtelif zamanlarda memleketin muhtelif mıntıkalarında müteaddit çiftlikler tesisi etmiştim.

On üç sene devam eden çetin çalışmaları esnasında faaliyetlerinin, bulundukları iklimin yetiştirdiği her çeşit mahsulattan başka, her nevi ziraat sanatlarına da teşmil eden bu müessesleri ilk senelerden başlayan bütün kazançlarını inkişaflarına sarf ederek büyük küçük müteaddit fabrika ve imalathaneler tesis etmişler, bütün ziraat, makine ve aletlerini yerinde ve faydalı şekilde kullanarak bunların hepsini tamir ve mühim bir kısmını yeniden imal edecek tesisat vücuda getirmişler, yerli ve yabancı birçok hayvan ırkları üzerinde çift ve mahsul bakımından yaptıkları tetkikler neticesinde bunların muhite en elverişli ve verimli olanlarını tespit etmişler, kooperatif teşkili suretiyle veya aynı zahiyette başka suretlerle civar köylerle beraber, faydalı şekilde çalışmalar, bir taraftan da iç ve dış piyasalarla daimi ve sıkı temasta bulunmak suretiyle faaliyetlerini ve istihsallerini bunların isteklerine uydurmuşlar ve bugün her bakımdan verimli, olgun ve çok kıymetli birer varlık haline gelmişlerdir. Çiftliklerin yerine göre araziyi ıslah ve tanzim etmek, muhitlerini güzelleştirmek, halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek sıhhi yerler, hilyesiz ve nefis gıda maddeleri temin eylemek, bazı yerlerde ihtikarla fiili ve muvaffakiyetli mücadelede bulunmak gibi hizmetleri de zikre şayandır.

Bünyelerinin metanetini ve muvaffakiyetlerinin temelini teşkil eden geniş çalışma ve ticari esaslar dahilinde idare edildikleri ve memleketin mıntıkalarında da müessilleri tesis edildiği takdirde, tecrübelerini müspet iş sahasından alan bu müesseselerin ziraat usullerini düzeltme, istihsalatı artırma ve köyleri kalkındırma yolunda devletçe alınan ve alınacak olan tedbirlerin hüsnü intihap ve inkişafına çok müsait birer amil ve mesnet olacaklarına kani bulunuyorum ve bu kanaatle tasarrufum altındaki bu çiftlikleri, bütün tesisat, hayvanat ve demirbaşları ile beraber hazineye hediye ediyorum. Çiftliklerin arazisi ile tesisat ve demirbaşını mücbel gösteren bir liste ilişiktir.

Müktazi kanun muamelesinin yapılmasını dilerim. 11.06.1937- Mustafa Kemal Atatürk”

Orijinal mektupta çok ayrıntılı olan söz konusu listeyi şöyle özetlemek mümkündür:

Ankara’da Orman, Yağmurbaba, Balgat, Macun, Güvercinlik, Tahar, Etimesut, Çakırlar çiftliklerinden meydana gelen Orman Çiftliği, Yalova’da Millet ve Baltacı Çiftlikleri, Silifke’de Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Dörtyol’da portakal bahçesi ile Karabasamak Çiftliği, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği.

Bu yerlerdeki Bira Fabrikası, Malt Fabrikası, Buz Fabrikası, Soda ve Gazoz Fabrikası, Deri Fabrikası, Tarım Aletleri ve Demir Fabrikası, iki modern Süt Fabrikası, iki büyük yoğurt imalathanesi, şarap imalathanesi, değirmen, iki yağ ve peynir imalathanesi, iki tavuk çiftliği, iki özel iskele ve liman, beş satış mağazası, Çelik Fabrikası’nın %40 payı, 16 traktör, 13 komple biçerdöver, 1 deniz motoru, 5 kamyon ve kamyonet, 2 binek otomobil, 19 binek ve yük arabası, 13.100 adet koyun, 443 sığır, 69 at, 58 eşek, 2450 tavuk.

Atatürk’ün çiftliklerini hazineye bağışladığı bu vasiyet mektubu, Atatürk’ün “Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi”nin amaçlarını gözler önüne sermesi bakımından çok dikkat çekicidir. Mektup, dikkatle okunduğunda Atatürk’ün aslında tüm Türkiye’yi ağaçlandırmayı, yeşillendirmeyi düşündüğü ve dahası tarımsal ve hayvansal üretimi arttırmayı amaçladığı görülecektir.

Mektupta ifade edildi kadarıyla Atatürk:

* Tarım ve ekonomi alanında bilimsel ve uygulamalı denemeler yapmak için değişik zamanlarda ülkenin değişik yerlerinde çiftlikler kurmuştur.

* Bu çiftliklerdeki çalışmalar 13 sene sürmüştür.

* Bu çiftliklerde, iklime göre her çeşit ürünler yetiştirilmiş, küçük büyük fabrikalar kurulmuş, makineli tarım yapılmış, bu makinelerin bir kısmı bu çiftliklerde kurulan tesislerde imal edilmiş, yerli ve yabancı bir çok hayvan ırkları üzerinde incelemeler yapılmış, civar köylerle işbirliği içinde faydalı çalışmalar gerçekleştirilmiştir.

* Çiftliklerin kuruldukları bölgelerdeki araziler ıslah edilmiş, düzenlenmiş ve o bölgeler güzelleştirilmiştir.

* Çiftlikler halka gezecek, eğlenecek ve dinlenecek temiz yerler, sağlıklı ve nefis gıda maddeleri sağlamıştır.

* Atatürk, bu çiftliklerin daha da geliştirildiği takdirde ziraat teknikleri, düzeltme, üretimi artırma ve köyleri kalkındırma yolunda çok işe yarayacaklarını belirtmiştir.

Meclis’te Atatürk’ten gelen bu “çiftlik vasiyeti” mektubunun okunmasından sonra Başbakan İsmet İnönü söz alıp özetle şunları söylemiştir:

“Sevinç ve heyecanla dinlediğimiz armağan olayı, üzerinde büyük bir önemle durulması gereken yüksek bir değerdedir.Hazineye geçen bu çiftlikler, değerleri milyonlara varan bir zenginliğe sahiptirler. Atatürk bu çiftlikleri yıllardan beri kişisel biriktirmeleri ve özellikle kişisel emeği ile meydana getirmiştir. Ve bunları herkesin Anadolu ortasında nasıl bir bayındır oturma yerinin yapılabileceğini düşünüp karamsarlığa düşerken, bilim ve çalışma ile bunun mümkün olabileceğine örnek vermek için yapmıştır. Atatürk, her türlü kişisel çıkarların, kişiliğine yönelik her türlü yararların daima üstünde kalmış ve daima kalacak olan bir ulusal varlıktır. Bu eserleri hazineye armağan etmesinin de temelli, büyük ve politik bir ideali vardır. Çünkü o, Milli Mücadele’nin ilk gününden beri bu memleketin kudretini ve zenginliğini köylülerimizin kalkınmasında, zenginliğe ve rahat geçime sahip olmasında gördü. İlk günden beri bu doğrultuda yürüdü. Biz de aynı doğrultu da yürüyoruz. Bugün de Atatürk, memleketin güçlenip zenginliğinin artması için köylünün durumunun ve ekonomik varlığının yükselmesi gerektiği kanısındadır. Atatürk, bu anlayışın ve siyasetin memleket için çok yararlı olacağı kanısı ile bu konudaki mücadelenin başındadır. Biz de onu izlemekte çok dikkatliyiz.

Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü…. Böylece Atatürk bir kere daha kendi huzur ve rahatının, vatanının şan ve şerefinde ve güçlülüğüne olduğunu gösteriyor. Biz de diyoruz ki Atatürk bizim en değerli hazinemizdir. Onun şan ve şerefini vatanın şan ve şerefi sayıyoruz.”

İnönü’nün Meclis Zabıt Ceridesi’ndeki bu konuşması yalan makinesi tarihçimizin maskesini bir kere daha düşürmektedir. İnönü, “Atatürk bu çiftlikleri Halk Partisi’nin malı olarak saklıyordu. Fakat köylülerin buralardan bir okul, bir öğretici araç olarak yararlanabilmelerinin devlet elinde bulunmaları ile daha kolay ve mümkün olacağını düşündü” bu nedenle hazineye devretti demiştir.

Ben Gerektiğinde Milletime Canımı Vereceğim

İnönü’nün bu konuşmasından sonra 13 milletvekili, Atatürk’ün çiftliklerini milletine bağışlamasıyla ilgili konuşmalar yapmış, yüzlercesi de Atatürk’e teşekkür telgrafları çekmiştir. Meclis Başkanlık Divanı, “Büyük İyiliği” için Atatürk’e bir teşekkür telgrafı çekmiştir. Bunun üzerine Atatürk de önce Başbakan’a sonra da Meclis’e birer mektup göndermiştir.

Atatürk’ün Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup şudur:

“Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türk’ün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin isteği ve iradesi altında yıllardan beri çalışmış olan bir hizmetçiyim. Şimdi beni çok duygulandıran olay, değersiz olsa da Türk köylüsüne ufak bir görev yapmış olduğumdur. Milletin Yüksek Temsilciler Kurulu bunu iyi görmüş ve kabul etmişler ise, benim için en unutulmaz bir mutluluk anısını bana vermişlerdir. Bundan ötürü çok yüksek bir zevkle millet, memleket ve Cumhuriyet hükümetine yapmak zorunda olduğum görevlerden en basiti karşısında gösterilmiş olan iyi duygulardan ne kadar heyecanlandığımı anlatacak güçte değilim. Söz konusu olan armağan Yüksek Türk Milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir değere sahip değildir. Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.” (Mahmut Goloğlu,Tek Partili Cumhuriyet, s. 264.)

İşte büyük adam…İşte vatanseverlik… İşte tevazu…

Bütün mal varlığını, 15 yıl uğraşıp didinip adeta yoktan var ettiği örnek çiftliklerini, milletine bağışladığı için kendisine teşekkür eden Meclise, “Ben gerektiği zaman en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim” diye karşılık veren bir lider… O günlerde "milletine canını vermekten" söz eden Atatürk’ün kastettiği Hatay Meselesi idi. Atatürk Hatay’ı anavatana katmaya kararlıydı ve bu uğurda canını vermeyi bile göze almıştı.

Atatürk, Büyük Millet Meclisi’ne de “Yapılan bir görevdir” şeklinde kısa fakat çok anlamlı bir mektup göndermiştir. (TBMM Zabıt Ceridesi, 14 Haziran 1937.)

Atatürk’ün Vasiyeti Çiğneniyor: Atatürk Orman Çiftliği Yok Edilmek Üzere

Atatürk’ün Örnek Çiftlikler (Yeşil Cennet) Projesi’nin ilk uygulaması olan Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği, Atatürk’ün kişisel mal varlığı içinde olduğundan 1937 yılında Atatürk tarafından şartlı olarak hazineye bağışlanmıştır. Bağışla ilgili resmi belgeye göre; Atatürk Orman Çiftliği üzerindeki bütün zirai işletmeler, donanımları ile birlikte bir zirai üretim birimi olarak korunması ve işlerliğinin devamı şartı ile hazineye devredilmiştir. Bağış senedinde ayrıca, çiftlikte arazi ıslahı ve düzenlenmesi yapılması, çevrenin güzelleştirilmesi, halka gezecek-eğlenecek ve dinlenecek sağlıklı yerler sağlanması, halka nefis ve katıksız gıda maddeleri üretilmesi ve temini amacı açıkça belirtilerek bunların gerçekleştirilmesi yükümlülüğü konulmuştur. Atatürk’ün kişisel mülkünü bağışladığı hazine, Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyetini yukarıdaki yükümlülükleri ile birlikte devralmıştır.

Atatürk’ün milletin hizmetine sunduğu Atatürk Orman Çiftliği, zaman içinde Atatürk’ün vasiyeti çiğnenerek işletilmeye başlanmıştır. İhmaller, suiistimaller ve yanlış politikalar yüzünden Atatürk Orman Çiftliği gittikçe küçülmüştür. 2008 yıl sonu itibarıyla çeşitli sebeplerle çiftlik arazilerinde meydana gelen kayıp, 22.078 dekara ulaşmış bulunmaktadır. Bu miktar Atatürk’ün vasiyetiyle hazineye hediye etmiş olduğu toplam arazinin % 42’sine eşit bulunmaktadır.

2006 yılında çıkarılan 5524 sayılı yasa ile Atatürk Orman Çiftliği’nin imara açılması kanunlaşmış ve bu konuda Ankara Büyükşehir Belediyesi’ne geniş yetkiler verilmiştir. Var olmayan gerçek dışı gerekçelere dayanılarak çıkarılan bu yasanın amacı, Atatürk Orman Çiftliği’nin mal varlığının belediyenin kontrolüne bırakılmasıdır. Bu yasa ile AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kontrolüne bırakılan Atatürk Orman Çiftliği, bilinmeyen bir sona sürüklenerek yok olacaktır. 5524 sayılı kanuna dayanılarak Atatürk Orman Çiftliği için yapılan imar planlarının, Ziraat Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası ve Ankara Barosu tarafından anayasaya ve yasalara aykırılığı nedeniyle iptali istemiyle dava açılmıştır.

Atatürk Orman Çiftliği’nin mülkiyeti Atatürk’ün bağışlama iradesi ile sınırlı olarak hazineye geçmiştir. 5524 sayılı yasa ile getirilen düzenlemeler ile Atatürk’ün anayasa ve medeni hukuktan doğan hakları çiğnenmektedir ve bu kanun, anayasanın mülkiyet hakkını koruyan kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın kamulaştırma için koyduğu kurallara aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın kültür ve tabiat varlıklarının korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, anayasanın toprak varlığımızın korunması ile ilgili kurallarına aykırıdır. 5524 sayılı kanun, Atatürk’ün kişisel haklarına ve Cumhuriyetin ruhuna aykırıdır. (Güven Dinçer, "Atatürk Orman Çiftliği ve Anayasal Koruma", Cumhuriyet gazetesi, 18 Mayıs, 2007).5524 sayılı kanun Atatürk’ün Yeşil Cennet Projesi’ne vurulmuş bir darbedir.

Yalova Çiftliği Araplara Satılıyor

Atatürk’ün 1929 yılında, yanı başındaki ulu çınar ağacının bir dalı zarar görmesin diye altına ray döşetip birkaç metre kaydırdığı Yalova’daki Yürüyen Köşk’ün öyküsü zaman içinde neredeyse unutulmuştur. Bırakın yürüyen köşkün ibret dolu öyküsünü, bu köşkün Atatürk’ün anısını taşıdığı ve Atatürk’ün vasiyeti gereği hazineye devredilerek milletin hizmetine sunulduğu da unutulmuş, unutturulmuştur.

Ve bir gün gelmiş, bu tarihi köşkün de içinde bulunduğu Yalova Çiftliği önce AKP’li Yalova Belediyesi’ne devredilmiş, daha sonra da Yalova Belediyesi tarafından Araplara satılmak istenmiştir.

2005 yılında AKP’li Belediye Başkanı Barbaros Binicioğlu’nun Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinin ardından, Atatürk’ün kendi parasıyla kurup, ölmeden önce hazineye bağışladığı Yalova Çiftliği, turistik tesis yapılması için Araplara verilmiştir. Tesisleri, Dubai İslam Bankası ile Çalık Holding’in birlikte kurmasına karar verilmiştir.

Yüksek Planlama Kurulu kararıyla gerçekleştirilen operasyon sonucunda arazide kurulacak turistik tesisiler için 2005 yılında Dubai İslam Bankası ile ön protokol imzalanmıştır. İslam Bankası ile Çalık Holding’in kuracakları tesisler için atılan bu ilk imzada AKP’li Devlet Bakanı Ali Babacan da bulunmuştur. (“Çiftliği AraplardaHürriyet Gazetesi, 13 Temmuz 2005, s.22.)

Atatürk’ün, “vatanın tek bir dalı bile çok kıymetlidir” anlayışının sembolik ifadesi olan Yürüyen Köşk’ün de içinde olduğu Yalova Çiftliği, AKP’nin “babalar gibi satarım” anlayışıyla yandaşlara ve yabancılara haraç mezat satılmaktadır.

Atatürk’ün hazineye devredip Türk milletinin hizmetine bıraktığı Yalova Çiftliği’nin, Atatürk’ün vasiyeti hiçe sayılarak Araplara satılmak istenmesi, Cumhuriyet’in geldiği noktayı göstermesi bakımından çok düşündürücüdür!

Bugün içinde “HALİFELİK VAR” sanarak Atatürk’ün Gizli Vasiyeti peşinde koşanların, önce Atatürk’ün elimizdeki “açık vasiyetinin” hukuka aykırı olarak çiğnenmesine ses çıkarmaları gerekir. Atatürk’ün bir “vasiyet mektubuyla” hazineye devrederek Türk milletinin hizmetine sunulmasını istediği çiftlikleri, bugün bu vasiyete aykırı olarak yandaşlara ve yabancılara haraç mezat peşkeş çekilmektedir. Bu durum, hukuka, insan haklarına ve kamu vicdanına aykırıdır. Bu durum, Mustafa Kemal Atatürk’e yapılmış büyük bir saygısızlıktır.

Yalan makinesi tarihçimizin de tarihi gerçekleri çarpıtmayı bırakıp Atatürk’ün vasiyetine aykırı olarak Atatürk’ün Örnek Çiftliklerinin yandaşa haraç mezat satılmasının hesabını sorması” gerekir. Namuslu bir aydının yapması gereken şey budur!

Yalan Makinesi Tarihçimiz Atatürk’ü Bugünkü Siyasilerle Karıştırmış!

Tabi burada Şeytanın Avukatlığını yapanlar, "İyi de Atatürk bu çiftlikleri hangi parayla satın aldı?" sorusunu sorabilirler. Hemen yanıt verelim: Atatürk, çiftlikleri "çiftlik" haliyle satın almadı KURAK ARAZİLERİ satın aldı ve oraları yeşil birer cennete dönüştürdü. Örneğin Ankara Gazi Orman Çiftliği. Ankara’nın özellikle en kurak arazisi satın alınarak inşa edilmiştir. Atatürk’ün 13 yıllık çalışmaları sonunda Orman Çiftliği büyümüş ve değerlenmiştir. Dolayısıyla Atatürk, değeri milyonlarca lira tutan çiftlikleri değil çok daha ucuz arazileri satın almıştır. Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak iyi "maaş" aldığı düşünülecek olursa bunları alacak parası da vardır. Ayarıca Atatürk’e bağışlanan evler ve çiftlikler vardır. Atatürk bunları da geliştirip değerlendirmiştir.

Edindikleri servetleri eşe dosta, yandaşa akıtan günümüzün Başbakanları ve bakanlarının Atatürk’ten alacakları çok ama çok büyük dersler vardır.

Yalan makinesi tarihçimiz anlaşılan Atatürk’ü bugünkü cukkacı siyasilerle karıştırmış! Siyasi hayatları süresince mal,mülk,servet peşinde koşan, hem kendi ceplerini hem de eş, dost ve yandaşlarının ceplerini dolduran, İsviçre bankalarında gizli hesaplar açtıran, oğula gemicik alan, eşe kuyumcu dükkanı açan bugünkü siyasilerle Atatürk’ü kıyaslamak, Atatürk’ün de onlar gibi “mal, mülk, para düşkünü” olduğunu kanıtlama gayreti işçinde çırpınmak, bana soracak olursanız komik olmuş!

Yalan makinesi tarihçimiz, bugünün çalan-çırpan, eşi dostu kayıran siyasetçisine meşruiyet kazandırabilmek için “Atatürk de çalmıştı, çırpmıştı, malı, mülkü vardı!” diyebilme densizliğini göstererek hem komik duruma düşmüştür, hem de yandaşlığın-yalakalıkla tarihi çarpıtmanın son örneklerinden birini vermiştir.

Yalan makinesi tarihçimize şunu da hatırlatalım ki; eğer Atatürk, para pul peşinde koşsaydı I. Dünya Savaşı sırasında Alman komutan Falkenhayn tarafından kendisine verilmek istenen sandıklar dolusu altın rüşvetini kabul ederdi! Eğer Atatürk mal mülk düşkünü olsaydı kelle koltukta, yokluk ve yoksulluk içinde bir Kurtuluş Savaşı’nın önderi olmaya soyunmaz, işbirlikçiler gibi İngilizlerin kanatları altında gayet rahatça hayatını sürdürürdü. Ya da kendisine yapılan Halifelik tekliflerini kabul eder, para pul içinde yüzerdi.

Ah Atatürk düşmanı yobaz kafa ah!…

Yalan makinesinin daha mantıklı, ayakları daha sağlam yere basan yeni yalanlarını bekliyoruz!!!

NOT: Atatürk’ün Örnek Çiftlikler Projesi’nin ayrıntılarını AKL-I KEMAL, “Atatürk’ün Akıllı Projeleri”, C.I, adlı kitabımdan okuyabilirisiniz.

Sinan Meydan – 17 Haziran 2012

Kaynak gösterilmeden kullanılamaz: Kaynak: http://www.sinanmeydan.com.tr

Fotoğraflar:

Atatürk (Gazi) Orman Çiftliği ve ATATÜRK

Atatürk’ün emriyle, Yalova Köşkü’nün altına tren rayları döşetilerek kaydırılması çalışmalarından görüntüleri

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’e artık o iftirayı atamayacaklar


Atatürk’e artık o iftirayı atamayacaklar

Atatürk düşmanlarının öteden beri Atatürk’e saldırmak için kullandıkları en önemli yöntem, Atatürk’ün “dinsiz” olduğu ve “dindarlara baskı yaptığı” şeklindeki yalanı durmadan tekrarlamaktır. Yokluk ve yoksulluk içindeki bir toplumla önce emperyalizmi dize getiren sonra da çağdaş bir ulus yaratan Atatürk’ün, “onunla Allah arasında” kalması gereken din-inanç konusundaki tutumuna göre değerlendirilmesi, (gerçekten inanlar için söylüyorum) her şeyden önce günahtır! Çünkü din, Atatürk’ün de dediği gibi, “Allah ile kul arasındaki bağlılıktır”. Atatürk’ün inanıp inanmadığı, az yada çok inandığı kişisel bir tercih olduğundan sadece Atatürk’ü ilgilendirir, ancak "Atatürk’ün din düşmanı olduğu ve dindarlara baskı yaptığı" iddiası herkesi ilgilendirir, bu nedenle de üzerinde durulması gerekir.

ATATÜRK’Ü "DİNSİZ" OLARAK GÖSTERMENİN DIŞ AYAKLARI DA VAR

Atatürk’ün "dinsiz" gösterilerek Müslüman Türk insanının gözünden ve gönlünden düşürülmesi projesinin dış ayakları da vardır. Üstelik bu proje daha Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Örneğin,‘Alman asıllı Ortadoğu uzmanı Kurt Ziemke, 1930 yılında ‘Die Neu Türkei’ (Yeni Türkiye) adında bir kitap yayımlamıştır. Bu kitapta Almanya’nın Türkiye’ye yönelik uygulaması gereken politika ve stratejisi anlatılmaktadır. Bu strateji ve politikalara göre: ‘İngilizler Musul’da hedeflerine ulaşmak için bir yandan Türkiye’deki ayrılıkçı hareketlere destek verirken bir yandan Kemalist akımın yayılmasını engelleyecek önlemlere başvurmuşlardır.Yapılması gereken Kemalist Cumhuriyetin hem din düşmanı, hem de Kürt düşmanı olduğu temasını ortaya atıp işlemektir.’ Ziemke’nin bu projesi doğrultusunda dış ve iç Türkiye Cumhuriyeti düşmanları "dinsiz Atatürk" propagandasına 1930’larda başlamışlardır.

Atatürk’ün hayatı incelendiğinde onun hayatının hiçbir döneminde hiçbir dine ve hiçbir din mensubuna kötü gözle bakmadığı, hangi dinden olursa olsun bütün dindarlara saygıyla yaklaştığı, hiçbir din mensubuna baskı yapmadığı görülecektir. Nitekim Atatürk, "Her türlü düşünceye ve inanışa saygılıyız" diyerek laiklik ilkesini hayata geçirmiştir. Atatürk’ün anladığı laiklik her şeyden önce dine ve dindara saygıdır. Aynı şekilde dinsizliğe ve dinsize de saygıdır. Yani düşünce ve inanç özgürlüğüdür.

Öteden beri Atatürk düşmanları, Atatürk’ü Müslüman-Türk milletinin gözünden düşürmek için Atatürk’e “dinsiz” diye iftira atmışlar, genç nesilleri bu çirkin iftirayla zehirlemişlerdir. İşin asıl şaşırtıcı tarafı, kendisini "Atatürkçü" diye adlandıran bazı çevrelerin de Atatürk’ü yüceltmek adına onu "dinsiz" diye adlandırmış olmalarıdır. Yani, bir grup "aşağılamak" için, bir başka grup ise "yüceltmek" için Atatürk’ün "dinsiz" olduğunu iddia etmiştir. Gerçek şu ki hiçbir konuda anlaşamayan din istismarcıları ile Atatürk istismarcıları "Atatürk’ün dinsizliği" noktasında anlaşmıştır. Örneğin, bugün Türkiye’de Atatürk’ün "dinsiz olmadığını" iddia edenler, hem Atatürk düşmanı yobaz din istismarcılarının hem de sözde Atatürkçü Atatürk istismarcılarının saldırısına uğramaktadır. Din istismarcısı Atatürk düşmanlarının ve Atatürk istismarcısı söze Atatürkçülerin Atatürk’e yönelik bu asılsız iddialarına yanıt vermek için 15 yıllık bir çalışmayla 1153 sayfalık “Atatürk İle Allah Arasında” adlı bir kitap yazdım. Bu kitabımda Atatürk’ün din anlayışını, doğumundan ölümüne kadar çok ayrıntılı bir şekilde belgelere dayalı olarak inceledim. Neredeyse bütün arşivlere girdim, yerli yabancı bütün kaynakları taradım ve 15 yıllık çalışmalarının sonunda Atatürk’ün bu ülkeye gelmiş geçmiş en bilinçli ve en gerçek inananlardan biri olduğunu gördüm. Araştırmalarım sonunda; Atatürk’ün inancını kendi içinde yaşayan, toplumun her şeyden önce dinini anlamasını isteyen, bunun için de bir Dinde Öze Dönüş Projesi geliştiren, din istismarıyla ve yobazlıkla savaşan, başka inançlara saygı duyan "kendince samimi bir dindar" olduğunu gördüm.

ATATÜRK VE DİN

Atatürk’ün nasıl "gerçek bir dindar" olduğunu bu makalenin sınırları içinde bütün boyutlarıyla özetlemek neredeyse imkânsızdır. Ancak yine de birkaç başlık altında onun kendine özgü dindarlığını şöyle özetlemek mümkündür:

Atatürk, daha 7 yaşında annesi Zübeyde Hanım’ın isteği ile Kuran-ı Kerim’i hatmetmiştir. 8 Yaşında Kuran’ın tamamını ezbere okuyabilmektedir. (Atatürk bu gerçeği 1927 yılında Ankara’da ABD Büyükeçlisine açıklamıştır.) Atatürk, daha çocukluk yıllarında Selanik’te Mevlevi-Bektaşi tekkelerine giderek ayinlere katılmıştır. (F. Rıfkı Atay "Çankaya” da bu konuda bilgi vermektedir). Atatürk, Çanakkale Savaşı yıllarında yakın dostlarına, arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Allah’a olan inancını dile getirmiş ve “Allah’ın inayeti sayesinde” bu savaşı kazanacaklarını belirtmiştir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında camilere, cem evlerine gitmiş, cuma namazlarını kılmış, cami minberine çıkıp “Allah birdir, şanı büyüktür” diye başlayan Hz. Peygamber’den övgüyle söz eden bir hutbe vermiş, TBMM’yi tekbir ve dualarla açtırmıştır. I. TBMM’de girişte hep bir hafıza Kuran okutmuştur. Aynı şekilde Cumhuriyet döneminde Topkapı Sarayı’nda Kuran okutma geleneğini sürdürmüştür. Atatürk, özel hayatında fırsat buldukça Kuran okumuş veya Kuran okutup dinlemiştir.

Özellikle özel hafızı Hafız Yaşar Okur’a Kuran okutmuştur. Atatürk zaman zaman da manevi kızlarından Nebile’ye ezan ve Kuran okutup dinlemiştir. Atatürk’ün en yakın arkadaşı Fevzi Paşa ve annesi Zübeyde Hanım beş vakit namazlarını kılan, İsmet Paşa ise elinden geldiğince ibadetlerini aksatmayan insanlardır. Atatürk çevresinde namazlarını kılan ibadetlerini yapan herkese çok saygılı davranmıştır. Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında tuttuğu özel notları arasında zaman zaman “Hafızı çağırıp Kuran okuttuğunu” yazmıştır. Yine özel notları arasında “TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR” notu göze çarpmaktadır. Atatürk, cumhuriyeti ilan ettikten sonra 1932 ramazan ayında dönemin tanınmış hafızlarını köşke/saraya çağırarak onlara Kuran okutup dinlemiştir. Makamla Kuran okunmasına büyük önem veren Atatürk, hafızların makam hatası yapmamalarına ve ayetleri tane tane okumalarına büyük önem vermiştir. Atatürk, 1930’larda Çanakkale Şehitleri için her yıl Çanakkale Mehmet Çavuş abidesi önünde mevlit okutmuştur. Aynı şekilde her yıl annesi Zübeyde Hanım’a da mevlit okutmuştur. Atatürk döneminde okullarda din eğitimi devam etmiştir. Köy ilkokullarında din derslerinde “Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri” adlı kitap okutulmuştur. Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlılar tarafından yakılıp yıkılan yüzlerce camiyi onarttırmış ve yeniden yaptırmıştır. Hatta Eskişehir Mihalıççık camisini cebinden 5000 lira verip yeniden yaptırmıştır. Ayrıca Atatürk’ün yurt dışında Paris ve Tokyo camilerinin yapımına katkıda bulunduğuna ilişkin kanıtlar vardır. Atatürk, İslam dünyasıyla da yakından ilgilenmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında İslam dünyasının desteğini yanına alan Atatürk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da İran-Irak ve Afganistan gibi Müslüman ülkelerle Sadabat Paktı’nı kurarak, Hıristiyan haçlı saldırılarına karşı Müslüman ülkelerle birlikte hareket etmiştir. Atatürk, Müslüman ülkelerin liderleriyle de çok iyi ilişkiler geliştirmiştir. Örneğin Afgan Kralı Amanaullah Han ve İran şahı Rıza Pehlevi ile kişisel dostluk kurmuştur. Atatürk, 1937 yılında Filistin’e yönelik bir Siyonist- Haçlı Hıristiyan saldırısı olacağını haber alır almaz “Filistin’e el sürülmez” diye bir bildiri yayınlayarak Müslüman Filistinlilerin yanında olduğunu herkese göstermiştir. Tarihe çok meraklı olan Atatürk en çok Hz. Muhammet’ten etkilenmiştir. Onun savaşlarını bütün detaylarıyla öğrenmiş, liselerde okutulan Tarih kitaplarında İslam tarihi bölümünün yazımına bizzat katkıda bulunarak bu kitaplarda Hz. Muhammed’in savaşlarını anlatan haritaları bizzat kendisi çizmiştir. Tarih çalışmaları sırasında Hz. Muhammet’i eleştirmeye kalkanları, “Hz. Muhammet’in kıymetinden habersiz cahil serseriler bizim tarih çalışmalarımıza katılamazlar” diye azarlamıştır. Hz. Muhammet’ten, “Benim senin adın silinir ama o ölümsüzdür” diye söz etmiştir. Atatürk, 1922 Sakarya Savaşı’ndan 1934 Soyadı Kanunu’na kadar ad olarak İslami içerikli “Gazi” unvanını kullanmıştır. Soyadı Kanunu’ndan sonra da zaman zaman “Gazi” unvanını kullanmaya devam etmiştir. Dâhinin Felsefi Kodları, Bilimsel Kafa Yapısı ve Din

"O SÜREKLİ DEĞİŞMEYİ ARZULAYAN BİR BİREY"

Atatürk, çağını aşmış bir "savaş ustası", gelmiş geçmiş en büyük örgütçülerden biri ve Asya’nın en büyük devrimcisidir. O tartışmasız bir "dahidir". (Prof.İlber Ortaylı’da son kitabı "Cumhuriyetin İlk Yüz Yılı"nda uzun uzun bu gerçeğin altını çizmiştir.) Bu kadar "üstün yeteneklere" sahip bir insanı, bir "dahiyi" anlamak doğrusu çok da kolay değildir. Hele hele "okumanın" sadece "boş zaman" etkinliği olarak kabul edildiği, "felsefe" dersinin "önemsiz" görülerek müfredattan kaldırıldığı, kitabi ve akıl süzgecinden geçirilmiş bilgininin yerine "kulaktan dolma" nakilciliğin egemen olduğu bir toplumda, Atatürk gibi çağını aşmış bir "dehayı" anlamak, özellikle de onun "felsefi derinliğini" çözmek çok zordur. Buna, bir de değişik kaygılarla bu dehanın "çarpıtılması" da eklenince, Atatürk’ün "insana”, "evrene", "doğaya" ve "tanrı"ya bakışını tam olarak ortaya koyabilmek neredeyse imkânsızlaşmıştır.

Atatürk üzerine yaklaşık olarak 15 yıldır kafa yoran ve Atatürk’ü doğumundan ölümüne kadar inceleyen biri olarak şunu söyleyebilirim ki: Atatürk sürekli genişleyen evren misali sürekli gelişen ve olgunlaşan bir düşünce dünyasına sahiptir. Bir taraftan ömrünü adadığı toplumunu kurtarmaya çabalarken, diğer taraftan içinde yaşadığı "evreni" anlamaya çalışmıştır. Atatürk’ün felsefeden, tarihe, dinden, dile, matematikten kuramsal fiziğe kadar pek çok farklı alanda 5000 civarında kitap okumasının altında "bilimsel zeka" ve "bilim insanlarına has bir "merak" ve "sorgulama dürtüsü" vardır. Atatürk’ün "göz kamaştıran başarılarının" anahtarını da burada aramak gerekir.

Yarı bağımlı, az gelişmiş bir imparatorluğun "sürekli değişimi arzulayan bir bireyi" olarak yetişen Atatürk, aile kucağında ve çevrede aldığı geleneksel dinsel eğitimden sonra (Zübeyde Hanım etkisiyle), eğitim hayatında, özellikle İstanbul Harp Okulu ve Harp Akademisi yıllarında dünyayı etkilemeye başlayan Pozitivizm, Materyalizm, Darvinizm, Sosyalizm üzerine kafa yormaya başlamış ve nitekim 1905’de not defterlerinden birine "Evvela Sosyalist olmalı maddeyi anlamalı" diye bir not düşmüştür. Atatürk’ün sonraki yıllarda karşımıza çıkacak olan "Akıl ve bilim" vurgusunun kökleri bu dönemlere gider. J. Jack Rousseau’dan, Montesquieu’ya, Namık Kemal’den Abdullah Cevdet’e birçok yerli ve yabancı aydının görüşleriyle bu dönemde tanışmıştır.

Atatürk bir taraftan pozitivizm ve materyalizm üzerine kafa yorarken diğer taraftan da "din üzerine" okumaya ve düşünmeye devam etmiştir. Okuduğu kitaplar arasında bütün tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarıyla birlikte özellikle İslam dini konusunda başta Kuran olmak üzere "yüzlerce kitap" vardır. Onun sıradan insanlardan farkı, atadan, deden gelen her bilgiyi çağının gelişmelerine paralel olarak yeniden değerlendirmesi ve sorgulamasıdır. Dolayısıyla mensup olduğu İslam dini de dahil, din ve tanrı kavramlarını bile yaşamı boyunca ciddi biçimde sorgulamıştır. Atatürk’ün, din ve inanç konusundaki görüşlerini anlamak için bu "sorgulamalara" da göz atmak gerekir.

O’NU DİĞER LİDERLERDEN AYIRAN FARKI "DİN"

Atatürk’ün, Lenin, Stalin, Napolyon, İskender gibi liderlerden ve devrimcilerden farkı "din üzerine" de ciddi bir biçimde, entelektüel düzeyde kafa yormuş olması ve dini yok etmek için değil, gerektiğinde sorgulayarak anlaşılması, anlaşılarak anlatılması için uğraşmasıdır.

Atatürk, özellikle Çanakkale Savaşı yıllarında, savaş meydanlarında karşılaştığı manzaralardan dolayı olsa gerek, din ve tanrı kavramı üzerinde düşünmüştür. Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndan yakın dostlarına yazdığı mektupların satır aralarındaki "Allah büyüktür", "Allah dilerse olur", "Allah’ın inayetine sağınarak çalışıyorum" gibi dinsel ifadeler ve Çanakkale anıları arasında bize aktardığı “Bombasırtı vakası”, onun 1915 yılında Çanakkale’de din ve Tanrı kavramını "içselleştirdiğini" kanıtlamaktadır. O günlerde askerlerinin inancıyla gurur duyan Atatürk, o günlerde bile "akılcı düşünceyi" bir kenara bırakmamıştır.

Türk insanının "inancını" çok iyi bilen Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında bilerek ve inanarak bir "dinsel meşruiyet politikasına" başvurmuştur. Müslüman Anadolu insanını, Hıristiyan işgalciye karşı en iyi birleştirecek şeyin İslam dini olduğunu görerek, Kurtuluş Savaşı’nın başından sonuna kadar İslam dininden övgüyle söz etmiştir. Bu sırada Meclisi dualarla açtırmış, bazen camiye, bazen cem evine gitmiş, bütün yazışmalarında dinsel bir üslup kullanmıştır. Atatürk, bunu yaparken aslında Kuran’daki "cihat" kavramından yararlanmıştır. O günlere ait "Hafıza kuran okuttum", "Hafız Kuran okudu", "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" biçimindeki kendi el yazısıyla tuttuğu özel notlarından kendisinin de samimi olarak Tanrı’ya yöneldiği anlaşılmaktadır.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı sonrasında, devrimler sürecinde "dinsel söylemlerden" neredeyse tamamen vazgeçmiştir. Büyük bir "taktisyen" olan Atatürk’ün 1923 sonrasında olumlu anlamda dinsel söylemlerini önce azaltmasının, sonra din eleştirileri yapmasının ve son olarak da dinsel söylemlerden tamamen vazgeçmesinin nedeni yine "stratejiktir": Şöyle ki: Atatürk, nasıl ki Kurtuluş Savaşı yıllarında dinin, Müslüman toplumu bir araya getireceğine inanarak olumlu anlamda "dinsel söylem" kulandıysa, dinden "övgüyle" söz ettiyse, devrimler sürecinde de "akıl ve bilimi" esas alan "laik" bir devlet kurma sürecinde dinsel söylemlerden o kadar uzak durmuş, hatta zaman zaman sarsıcı "din eleştirileri" yapmıştır. (Örneğin,VATANDAŞ İÇİN MEDENİ BİLGİLER ve TARİH II kitapları.) Tanrısal kaynaklı monarşik Osmanlı’nın yerine kurduğu laik Türkiye Cumhuriyet’in lideri olarak Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ilanından sonra da "dinsel söylem" kullanmaya devam etmesi onu, hep eleştirdiği “dinden meşruiyet alan” Osmanlı padişahları durumuna koyardı ki, hiç kuşkusuz bu durum büyük bir tutarsızlık olurdu.

ATATÜRK’ÜN İSLAM DİNİNE HİZMETLERİ

Atatürk, 1923-1938 arasında Dinde Öze Dönüş Projesi kapsamında çok önemli çalışmalar yapmış, bir anlamda 13. yüzyılda ardına kadar kapanan “içtihat kapısını” biraz olsun aralamayı başarmıştır. Her şeyden önce İslam dininin “akla, mantığa uygun bir din” olduğu gerçeğini hatırlatmıştır. Din ile hurafeyi birinden ayırmak için mücadele etmiştir.

Özetlemek gerekirse Atatürk:

Haçlı Hıristiyan emperyalizmine karşı İslam’ın “cihat” ilkesini hayata geçirerek verdiği Kurtuluş Savaşı sonunda hem Müslüman Türk insanının namusunu, canını, malını, vatanını kurtarmış, hem de camilerinde ezanların susmasını engellemiştir. Din işlerini yürütmek ve din istismarcılarının dini kullanarak halk üzerinde baskı kurmalarını engellemek için Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurmuştur. İslam dinini “Türk’ün milli dini” olarak görmüş, Hz. Muhammed’i sahiplenmiş ve bu konuları da içeren Dinde Öze Dönüş Projesi’ni geliştirmiştir. Türk tarihinde İslam dini konusunda entelektüel düzeyde ciddi ciddi bizzat çalışan tek devlet adamı Atatürk’tür. İslam dininin ana kaynağı Kuran-ı Kerim’i bu konunun uzmanlarına Türkçeye tercüme ve tefsir ettirmiştir. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir ve tercümesi. Binlerce bastırılarak ücretsiz dağıtılmıştır.

En güvenilir hadis kaynaklarından biri olan Buhari Hadislerini Türkçeye tercüme ettirmiştir. Kamil Miras tercümesi. Binlerce bastırılıp ücretsiz dağıtılmıştır.

Müslüman Türk halkının anlayarak, hissederek Tanrı’ya daha kalbi bir şekilde ve aracılara ihtiyaç duymadan yönelebilmesi için camilerde Türkçe Kuran, Türkçe hutbe ve Türkçe ezan okutmuştur. Bu iş için 1932 yılında İstanbul’un 9 hafızını özel olarak hazırlamıştır. Onlara camilerde önce Kuran’ın Arapçasını sonra Türkçesini nasıl okuyacaklarını bizzat göstermiştir. Eline Kuran’ı alıp tane tane Kuran’ın nasıl okunması gerektiğini göstermiştir hafızlara.

İslam dininin akla ve bilime aykırı hiçbir şey içermediği gerçeğinden hareket ederek yeni Türk devletinin temeline “aklı” ve “bilimi” yerleştirmiştir. Din-bilim çelişkisi içinde savrulup gitmemiş, saf/öz İslam dininin akla ve bilime engel olmadığını düşünerek Müslüman Türkiye’nin aynı zamanda çağdaş bir Türkiye olabileceği formülünden hareket etmiştir. Atatürk, "Türk milleti daha dindar olmalıdır, yalnız bütün sadeliği ile dindar olmalıdır. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif terakkiye aykırı hiçbirşey içermiyor", "İslam dini akla ve mantığa tamamen uygun bir dindir." gibi açıklamalarıyla din, bilim arasındaki ilişkiye dikkat çekmiştir. İslam dininin gereği zannedilen, ancak aslında İslam diniyle hiçbir ilgisi olmayan ya da zaman içinde ilgisini kaybetmiş olan saltanat, halifelik, medreseler, tekke ve zaviyeler, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, fes gibi kurum, kavram ve objeleri kaldırmıştır. Cumhuriyeti ilan ederek yüzyıllar önce Emevi halifesi Muaviye’nin saltanata dönüştürdüğü devlet başkanlığını yüzyıllar sonra yeniden aslına, özüne, meşveret/danışma/halkın seçimi biçimine dönüştürmüştür. Laiklik ilkesiyle bir taraftan din ve devlet işlerini birbirinden ayırırken diğer taraftan din istismarını önlemiş ve din özgürlüğünü garanti altına almıştır. Yüzyıllar boyunca sözüm ona “dini nedenlerle” erkeklere göre birçok konuda geri bırakılmış, sınırlandırılmış, baskılanmış, hatta insanlık onuru ayaklar altına alınmış kadına, “analık vasfına” yakışır bir şekilde kadınlık ve insanlık onurunu yeniden kazandırmıştır. Atatürk’ün, Müslüman Türk kadınına verdiği medeni, sosyal, kültürel ve siyasal haklar her bakımdan İslam dininin ruhuna uygundur. Kazandığı Kurtuluş Savaşı ile emperyalizmin ayakları altında ezilen bütün bir İslam dünyasına “bağımsızlık” modeli oluşturmuş, Cumhuriyet döneminde ise İslam dünyasıyla çok iyi ilişkiler kurup, İtalya, Almanya ve Rusya gibi ülkelerin yayılmacı emellerine karşı Türkiye, Afganistan, İran ve Irak arasında Sadabat Paktı’nı kurmuştur.

Atatürk döneminde ezanlar okunmaya devam etmiş, camiler açık olmuş, ibadet yasaklanmamış, Kuran ilk kez anlaşılarak okunmuş, din adamlarının Allah ile kul arasına girmemesi, yani ruhban sınıfının oluşması –ki zaten İslam da ruhban sınıfı yoktur- engellenmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in dediği gibi, “…Cumhuriyet inancı ve ibadeti serbest bırakmıştı. Namaz kıldığı için tek bir kişi suçlanmadı. Camiye gitmek kimseye suç sayılamadı. Camiler daima çık kaldı. Din ve itikat, zaten dinin kabul ettiği gibi Allah’la kul arasında bir iç bağlantı olarak kaldı.”

"DİNİ TÜRKÇELEŞTİRMEK İSLAMIN ÖZÜNE AYKIRI DEĞİLDİR"

Atatürk’ün din dilini Türkçeleştirmesi, ezanı Türkçe okutması, halifeliği kaldırması, laiklik ilkesi, Arap harflerini kaldırması, tekke ve zaviyeleri kapatması ve kılık kıyafet devrimi gibi devrimlerinden hiçbiri İslam’ın özüne aykırı uygulamalar değildir. Hiç kimse şapka takmadığı için idam edilmemiş, İstiklal Mahkemeleri dini gerekçelerle tek bir din adamını bile idama mahkûm etmemiştir. İdam edilenler ya vatan hainliğinden ya da devrimlere karşı halkı kışkırttığından dolayı idam edilmiştir. Kadınların kılık kıyafeti konusunda da hiçbir devrim kanunu çıkarılmamıştır. Bu tür iddialar, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarınca uydurulmuş yalanlar, safsatalardır.

Gerçek şu ki, Atatürk kişisel olarak, inansın, inanmasın, az ya da çok inansın aslında hiçbir önemi yoktur, çünkü O önce Kurtuluş Savaşı’yla sonra Türk Devrimi’yle Müslüman Türk insanını iki kere kurtarmıştır. Bu nedenle bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan her Müslümanın Atatürk’e çok büyük bir minnet borcu vardır.

Atatürk kişisel olarak inanmazsa ne yazar! Onun inanıp ya da inanmaması inanların çoğunlukta olduğu bir ülkeyi ve o inanların inancını kurtardığı gerçeğini değiştirir mi?

NOT 1: ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZI: Son zamanlarda DİN BEZİRGANLARI Atatürk’ü "dinsiz" gösterip Müslüman Türk insanının gözünden düşürmek için akıl almaz "cinliklere" başvuruyorlar. Örneğin Atatürk’ün cenaze namazının kılınmadığı yalanını yayıyorlar. İşte Gerçek: ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZI 19 KASIM 1938 TARİHİNDE DOLMABAHÇE SARAYI’NIN MUAYEDE SALONU’NDA SAAT SEKİZ’İ ON GEÇE ATATÜRK’ÜN YAKIN DOSTLARININ ARALARINDA OLDUĞU BİR CEMAATLE DİN ALİMİ, DİYANET İŞLERİ BAŞKANI "ŞERAFETTİN YALTKAYA HOCA" TARAFINDAN KILDIRILMIŞTIR. Bazı din bezirganları da "Ama bu namazı gösteren bir fotoğraf yok" diyorlar. İyi de CENAZE NAMAZI KILINIRKEN FOTOĞRAF NEDEN ÇEKİLSİN? ATATÜRK VE DOSTLARI BUGÜNKÜ "DİN ŞOVMENLERİ"NE BENZEMEZ Kİ! UNUTULMASIN Kİ İBADET KULA ŞOV YAPMAK İÇİN DEĞİL ALLAH İÇİN YAPILIR! NAMAZIN CAMİDE KILDIRILMAMASININ NEDENİ İSE ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZININ KILANIBİLECEĞİ BÜYÜKLÜKTE BİR CAMİNİN HENÜZ İNŞA EDİLMEMİŞ OLMASINDANDIR! ŞÖYLE Kİ ATATÜRK’Ü ÇOK SEVEN TÜRK İNSANI ONUN CENAZE NAMAZINA KATILMAK İÇİN NAMAZIN KILINACAĞI CAMİYE AKIN EDECEĞİNDEN YAŞANACAK İZDİHAM SIRASINDA ONLARCA İNSANIN ÖLMESİ MUHTEMELDİR. BUNU DÜŞÜNEN YÖNETİM ATATÜRK’ÜN CENAZE NAMAZINI DOLMABAHÇE’DE KILDIRMIŞTIR. BUNA RAĞMEN ATATÜRK’ÜN NAŞI SARAYBURNU’NA NAKLEDİLİRKEN ONU GÖRMEK İSTEYEN İNSANLAR CAMİ KUBBELERİNE MİNARELERİNE KADAR ÇIKMIŞ, BÜYÜK BİR İZDİHAM YAŞANMIŞ VE 20’DEN FAZLA İNSAN BU İZDİHAMDA ÖLMÜŞTÜR. Ayrıca İSLAMDA cenaze namazının mutlaka camide kılınması diye bir şart da yoktur. Doğrusu kişi nerede öldüyse namazın orada kılınmasıdır. Atatürk Dolmabahçe’de ölmüş namazı da orada kılnımıştır. YANİ İSLAMA SAPINA KADAR UYGUNDUR.

NOT 2: KARABEKİR’İN GÜNAHI: Atatürk’ün "din düşmanı" ve "dinsiz" olduğu YALANINI besleyen en önemli kaynaklardan biri maalesef Atatürk’ün silah arkadaşı Kazım Karabekir’in Atatürk ve din konusundaki UYDURMALARIDIR. Karabekir, 1923 sonrasında Atatük ile yolları ayrılınca, Atatürk’ün Nutuk’taki ithamlarına yanıt vermek için yazdığı kitaplarında Atatürk’ü "din düşmanı" gibi göstermiştir. Örneğin Karabekir, Atatürk’ün Kuran’ı bir kısım İslam karşıtı kişilere tercüme ettireceğini belirtmiştir. Oysaki bilindiği gibi Atatürk Kuran tercüme ve tefsir işini bu işin iki üstadına vermiştir. Mehmet Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır. Yani tarih ve gerçekler Karabekir’i yalanlamıştır. Karabekir ayrıca Atatürk’ün "Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdur!" gibi açıklamalar yaptığını iddia etmiştir. Ancak Terakkiperver Cumhuriyet Fırka üzerinden 1925 Şeyh Sait İsyanı ile ilişkili görülerek İstiklal Mahkemesinde idam istemiyle yargılanıp berat eden Karabekir’in Atatürk’e olan kin ve öfkesinin bir yansıması olan bu tür açıklamalarının neredeyse tamamı maalesef UYDURMADIR. Nitekim Atatürk, Karabekir’in bütün iddialarına 27 madde altında el yazısıyla yanıt vermiştir. Örneğin Karabekir’in "Atatürk bizim Bolşevik olmamızı istiyordu" iddiasına Atatürk şöyle yanıt vermiştir kendi elyazısıyla: "TAMAMEN ALÇAKA UYDURMUŞ, BANA YAPIŞTIRMAK İSTİYOR". Şunu da eklemeliyim ki, Atatürk’ü halkın gözünden düşürmek için "din düşmanı" olmakla itham eden Karabekir, hiç de öyle beş vakit namazında koyu bir DİNDAR da değildir. Hatta evine gelen çarşaflı bir hizmetçiye, "Bir kere daha o çarşafla gelirsen o çarşafı yırtarım" demiş, Atatürk’ün bazı uygulamalarını da FAZLA DİNDARCA diye eleştirmiştir. Atatürk, İsmet Paşa, Fevzi Paşa Karabekir’e göre çok daha dindardır. (Bkz. İsmet Paşa ve Din). Ancak Karabekir, dini en iyi şekilde istismar etme konusunda bütün bu paşalardan daha ileri gitmiştir. Bugün Atatürk düşmanı yobaz takımının Karabekir düşkünlüğünün nedeni, onun Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün silah arkadaşı olarak elde ettiği başarılar değil, Atatürk’ü "din düşmanı" olarak itham etmiş olmasıdır. Ah ah… Bu konuda da benim ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA adlı kitabımda geniş bilgi vardır.

NOT 3: ATATÜRK’ÜN SANSÜRLENEN MEKTUBUNU CIMBIZLAMAK: Son zamanlarda Atatürk’ü "dinsiz" diye adlandıran din bezirgânlarının eline yeni bir koz verildi. Atatürk’ün 1931 yılında İslam tarihini yazmakla görevli TTK uzmanlarına gönderdiği zehir zemberek bir mektup bu. Söz konusu mektuba geçmeden önce şunu bilmek gerekir ki, Atatürk, TARİH kitaplarında anlatılan İslam tarihi anlatımlarının da alışılmış biçimde DİNSEL değil BİLİMSEL olmasına özen göstermiştir. Daha doğrusu Atatürk BİLİM kitaplarında BİLİMSEL, din kitaplarında ise hurafelerden arınmış akılcı bir DİNSEL anlatımdan yanadır. Bu nedenle Atatürk döneminde hazırlatılıp okullarda okutulan TARİH, BİYOLOJİ, FİZİK kitapları tamamen "bilimsel" hazırlanmıştır. Bu kitaplarda EVRİM KURAMI başta olmak üzere dönemin bütün bilimsel kuramları anlatılmış, bu bilim kitaplarında eğer dinden söz edilecekse bu anlatımların da BİLİMSEL olmasına özen gösterilmiştir. Hatta bilim ve din arasında bir uyuşmazlık görüldüğünde derin felsefi tartışmalara girilmeden BİLİMSEL anlatım tercih edilmiş, zaman zaman klasik din eleştirilmiştir. Buna karşın Atatürk döneminde hazırlatılıp okullarda okutulan DİN kitapları ise hurafelere kaçmayan bir dinsel dille yazılmıştır. Örneğin Atatürk’ün 1929’dan sonra okullarda okuttuğu CUMHURİYET ÇOCUĞUNUN DİN DERSLERİ adlı kitapta ALLAH, PEYGAMBER, İSLAM DİNİ en mükemmel şekilde DİNSEL olarak anlatılmıştır. İşte Atatürk, Cumhuriyetin genç kuşaklarının okuyacağı ders kitapları hazırlanırken bu TEMEL İLKEYE uygun hareket edilmesini istemiştir. Bu ilkeye uyulmadığında ise her zaman yaptığı gibi muhataplarını çok ağır bir dille uyarmıştır. Atatürk’ün en önemli stratejik hareket biçimlerinden biri ki bu aynı zamanda onun ÜSLUBUDUR, bir konuya ne kadar önem verdiğini göstermek için zaman zaman ELEŞTİRİLERİNİ ÇOK SARSICI, SERSEMLETİCİ BİR DİLLE ifade etmesidir. İşte 1931 yılında Hz. Muhammed’in hayatını anlatan tarihçilerin yazdıklarından da memnun olmayarak onları ÇOK SARSICI, SERSEMLETİCİ bir dille uyarmıştır. Atatürk, TARİH kitabının bir DİN KİTABI olmadığı için BİLİMSEL ilkelere göre hazırlanmasını istemiş, bu kitapta dinler tarihinin de bilimsel biçimde anlatılmasını önceden tarihçilere söylemiştir. Ancak, buna karşın HZ. Muhammed’in hayatını yazan bir Arap tarihçinin İSLAMIN DOĞUŞUNU BİLİMSEL DEĞİL DİNSEL EKSENLİ anlatması Atatürk’ü çileden çıkarmıştır. Bu ARAP TARİHÇİYE NE KADAR "CİDDİ" OLDUĞUNU göstermek için TTK üyelerine hitaben yazdığı mektupta, "Ikre, Bismi, Rabbi safsatası" ifadesini kullanmıştır. Mektubun bütününde ise TARİH yazanların BİLİMSEL GERÇEKLERE dikkat etmelerini bir kere daha hatırlatmıştır. Atatürk, onu iyi tanıyanların çok iyi bildikleri gibi "bu ifadesiyle" muhataplarına, ÇOK ETKİLİ, SARSICI, bir uyarı yapmıştır. Kuşkusuz İslam tarihini yazan birine yapılabilecek en etkili uyarı DİN üzerinden yapılandır. Atatürk TARİH yazarken dinsel inançların değil BİLİMSEL gerçeklerin dikkate alınması gerektiğini AĞIR BİR DİN ELEŞTİRİSİYLE anlatmak istemiştir. Çağını aşan deha, radikal devrimci Atatürk’ün YÖTEMLERİNDEN BİRİDİR bu! Birilerinin bu yöntemi doğru bulmaması, "aşırı" ve "yanlış" bulması da pekâlâ mümkündür. "Böyle yöntem mi olurmuş, Muslüman adam ne olursa olsun ayete safsata der mi?" biçiminde, "onu diyen kişinin gerçekten ne düşündüğünü, ne hissettiğini" dikkate almadan sadece "lafza" bakarak bir değerlendirme yapmak da mümkündür tabi. Ama beğenin ya da beğenmeyin insanları çok iyi tanıyan Atatürk, iş yaptırırken zaman zaman işleri çabuklaştırmak için bu tarz SARSICI BİR ÜSLUP kullanmıştır. Ancak Atatürk’ün bu ÜSLUP/TARZ/YÖNTEM biçiminden yola çıkarak CIMBIZCILIK yapıp, "AHA DA YAKALADIM! ATATÜRK AYETE SAFSATA DEMİŞ! DEMEK Kİ DİNSİZ!" demek ancak Atatürk’ü hiç ama hiç tanımayan, Atatürk’ün dehasından, yönteminden, üslubundan habersiz kişilerin yapacağı bir çıkarım, bir çarpıtmadır. Atatürk’ün ne söylediği önemlidir, ama nerede, ne zaman, kime ve NEDEN söylediği en az ne söylediği kadar önemlidir. Atatürk’ün SANSÜRLENEN MEKTUBU Atatürk’ün "dinsiz-imansız" olduğunu değil, Atatürk’ün BİLİME ne kadar büyük bir önem verdiğini kanıtlamaktadır. En önemlisi Atatürk, sansürlenen mektubunu Kuran’ı, ayetleri eleştirmek için yazmamıştır. Atatürk o mektubu, tarih yazanların bilimsel kurallara uygun hareket etmelerinin önemini anlatmak için yazmıştır. Oysaki din bezirgânları -mektuptaki malum cümleyi çarpıtarak- Atatürk’ün o mektubunu KURAN, AYET ELEŞTİRİSİ YAPMAK için yazdığı şeklinde bir hava yaratarak kamuoyunu kandırmaktadır. Ayrıca Atatürk eğer Kuran’ın (ayetlerin) "safsata" olduğuna gerçekten inanmış olsaydı, bir devrimle aydınlatmaya çalıştığı Türk insanının Kuran’ı(ayetleri) çok daha iyi anlaması için büyük bir mücadele içine de girmezdi. Oysaki bilindiği gibi Atatürk, Kuran’ın (ayetlerin) anlamını önemsediği için Müslüman Türk insanının bu ayetlerin anlamlarını öğrenmesini istemiş, bu nedenle Kuran-ı Kerim’i TBMM’den aldığı onayla Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir ve tercüme ettirmiştir. Bugüne kadar Elmalı’nın "Hak Dini Kuran Dili" adlı tefsirinden daha iyi bir tefsir yapılabilmiş değildir. Atatürk’ün belirli bir amaçla dile getirdiği SÖYLEMİNİ, onun aynı konudaki EYLEMİ ile karşılaştırdığımızda herşey çok net olarak ortaya çıkmaktadır. Atatürk’ün Kuran’ın anlaşılması için verdiği mücadele ortadadır. Atatürk, Kuran’ın gerçekten "safsata" olduğuna inansaydı SAFSATANIN ANLAŞILMASIYLA değil ortadan kaldırılmasıyla uğraşırdı. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bu arada Atatürk’ün gerçek din anlayışını, onun ne halka yaptığı konuşmalardan, ne birilerine yazdığı mektuplardan, ne belirli amaçlarla yazdırdığı kitaplardan tam olarak anlayabilirsiniz, Atatürk’ün gerçek din anlayışını onun HER TÜRLÜ KAYGIDAN UZAK BİR ŞEKİLDE KALEME ALDIĞI ÖZEL NOTLARINDAN, NOT DEFTERLERİNDEN ANLAYABİLİRSİNİZ.ATATÜRK’ÜN NOT DEFTERLERİNE BAKILDIĞINDA, "Hafıza Kuran okuttuğunu" yazan, "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" notunu düşen Atatürk’e illa da "dinsiz" demek isteyenlere kızacak da değiliz tabi! Çünkü önemli olan Atatürk’ün inanıp inanmadığı değil, milleti için yapıp ettikleridir, o da ortadadır! Hiç unutmamak gerekir ki MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNE hizmet etmiş bir DİNSİZ, MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNE zarar vermiş bir DİNLİDEN her zaman daha makbuldur, saygıya, sevgiye ve hürmete daha layıktır! Gerçekten de HİÇBİR ŞEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR anlayacağınız.

NOT 4: Bu yazıya ek olarak "Cami Yalanlarına Yanıt Veriyorum" , "O Yalan Çürüdü" ve "Atatürk Dinsiz Miydi" adlı yazılarımla, özellikle de ATATÜRK İLE ALLAH ARASINDA adlı kitabımı öneririm. Ayrıca bu makalede geçen ATATÜRK’ÜN DİNDE ÖZE DÖNÜŞ PROJESİ hakkında AKL-I KEMAL-ATATÜRK’ÜN AKILLI PROJELERİ, 4. CİLT adlı kitabımda çok geniş bilgi vardır.

İŞTE GİZLENEN BELGELER: Atatürk ve din konusunda asıl sansürlenen belge fotoğraflar şunlardır: (Atatürk’ü "dinsiz" göstermek için buldukları herşeyi "İşte Atatürk’ün sansürlenen mektubu, el yazısı, şusu busu!" diye kamuoyuna duyuranlar, nedense şimdi göreceğiniz belge-fotoğraflardan hiç söz etmezler!)

Atatürk’ün hediye ettiği Kuran’lardan: 8 teşrin –i sani (kasım) 1925 – Çankaya “Gazi Kız Numune Mektebine dikkatle okunmak… için hediye ediyorum.” Gazi Mustafa Kemal “

Cemil Sait Bey’in tercümesi olan bu KURAN, 1932’de Atatürk tarafından Hafız Yaşar Okur’a ithaf edilerek imzalanıp hediye edilmiştir.

Bir lider düşünün hem "dinsiz" hem de kitap hediye ederken Kuran da hediye ediyor! Tabi burada Atatürk’e "dinsiz" diyenlere hayatlarında kaç kere birine veya bir kuruma Kuran hediye ettiklerini sormak gerekir!

Atatürk, 1922 tarihli 18 numaralı not defterine, önce yapacağı yenilikleri, devrimleri yazmış sonra da iki kalın çizgi arasına Osmanlıca "TANRI BİRDİR VE BÜYÜKTÜR" notunu düşmüştür. (Can Dündar’ın Mustafa filmini çekerken görmediği notlardan biri (!)

(Can Dündar’ın Mustafa filmini çekerken görmediği notlardan biri (!)

Atatürk’ün kendi el yazısıyla, "Din, milliyetin bir parçasıdır! Ancak taassubun (bağnazlığın) milletleri ümmet haline düşüreceğini unutmamalıdır!” notu.

Atatürk’ün Abdülbaki Gölpınarlı’ya hazırlatıp KÖY İLKOKULLARINDA okuttuğu "Cumhuriyet Çocuğunun Din Dersleri" adlı kitabın kapağı. (1930-1931).

Atatürk’ün DİN ÖZGÜRLÜĞÜNE vurgu yaptığı el yazılı metin: "Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyeti’nin resmi dini yoktur. Türkiye’de, bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğren." (1930. Vatandaş İçin Medeni Biligler). İşte Atatürk’ün ağzından laiklik tanımı.

Atatürk 1920’lerde Ankara’da çalışma odasında Kurtuluş Savaşı planları yapıyor, yanında İsmet Paşa. Atatürk’ün hemen arkasındaki duvarda, Halide Edip’in "Türk’ün Ateşle İmtihanı" adlı romanında "Atatürk’ün çalışma odasındaki masanın hemen arkasındaki duvarda bir hoca ya da kahin tarafından yazılmış Arapça yazılar" diye ifade ettiği bazı ayetler görülmekte.

Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizmin pençeleri altında ezilen bütün İslam dünyasının kahramanıydı. 1920’lerde İslam dünyasında Atatürk, Selahaddin Eyyübi veŞeyh Ahmet Sünusi, Hıristiyan Haçlı emperyalizmine başkaldıran üç lider olarak görülüyordu. Üstelik Şeyh Ahmet Sünusi Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’le omuz omuza Türkiye’nin kurtuluşu için mücadele ediyordu. Bu üç İslam kahramanını aynı karede gösteren fotoğraflar İslam dünyasında elden ele dolaşıyordu. İslam dünyası Atatürk’ü "Son İslam Mücahidi", "İslamın Kılıcı"olarak adlandırmıştı.

Atatürk’ün ÖZEL HAFIZI, Hafız YAŞAR OKUR

Hafız Yaşar Okur, Atatürk’ün emriyle 1932 yılında Çanakkale şehtilerine HATİM okumuştur. İşte Hafız Yaşar Okur’un "Atatürk’le On Beş Yıl Dini Hatırlar" adlı kitabında bu dini töreni gösteren fotoğraflardan biri. Fotoğraf dikkatle incelenecek olursa hatim okuyan hocaların geleneksel dini giysileriyle (başlarda sarık) olduğu görülecektir.Yani bazı din bezirganlarının dediği gibi hocalar giyim kuşam konusunda zorlanmamıştır. Hatimi izleyen halk kılık kıyafet devrimi çerçevesinde şapkalı, hocalar ise sarıklıdır.

Hafız Yaşar Okur, Atatürk’ün emriyle 1932 yılında Çanakkale şehtilerine MEVLİD okumuştur. İşte Hafız Yaşar Okur’un "Atatürk’le On Beş Yıl Dini Hatırlar" adlı kitabında bu dini töreni gösteren fotoğraflardan biri. Fotoğraf dikkatle incelenecek olursa mevlit okuyan hocaların geleneksel dini giysileriyle (başlarda sarık) olduğu görülecektir. Yani bazı din bezirganlarının dediği gibi hocalar giyim kuşam konusunda zorlanmamıştır. Mevlidi izleyen halk kılık kıyafet devrimi çerçevesinde genelde şapkalı, hocalar ise sarıklıdır.

Atatürk Edirme Selimiye Camii’ni gezerken (25 Aralık 1930)

Caminin giriş kapısının üstündeki kitabeyi inceleyen Atatürk, orada yazılı olan AYETİ okumuş ve caminin imamı Fereli Ahmet Efendi’ye bu ayetin anlamını sormuştur. Daha sonra da camiye girerek incelemelerde bulunmuş ve bazı açıklamalar yapmıştır:

Atatürk, caminin içinde minberle avize arasında durmuş ve, “Beyler, hiçbir dine bağlı olmayan kalp istirahattan mahrumdur” diye söze başladıktan sonra şunları söylemiştir:

“Bakınız, ecdadımız İstanbul’un fethinden tam 125 sene sonra bu şaheser camiyi İstanbul’da değil de Edirne’de yapmış, böylece Edirne’ye mührünü basmış, tapulamıştır. Dahi Mimar Sinan sanat ve din aşkıyla bu eseri bina etmiştir.” Daha sonra avizenin üzerinde yarım kubbede yer alan Arapça yazıyı okuyan Atatürk, Müftü’ye dönerek “Hocam, bu ayet Tövbe Suresi’nin 18. Ayeti değil mi?” diye sormuş, Müftü, “Evet Paşa Hazretleri” cevabını vermiştir. Atatürk, tekrar Müftü’ye dönerek, “Bana bu ayetin manasını söyleyebilir misiniz?” diye sormuştur. Müftü de, “Bildiğim kadarıyla bu ayette ‘Allah’ın, mescitlerini, camilerini yapan ve imar edenler Allah’a ve ahiret gününe iman edip, namazlarını kılan, zekatlarını veren ve ancak Allah’tan korkanlardır. Onlar doğru yoldadır’ demektedir.” demiştir.

1932 yılında Atatürk’ün isteğiyle Sultanahmet Camii’nde yapılan Büyük Mevlitten bir görünüş. (Baştan sıra ile Hafız Yaşar Okur, Hafız Burhan, Beşiktaşlı Hafız Rıza, Muallim Hafız Buri, Beylerbeyli Hafız Fahri). Fotoğrafta çok net olarak görüldüğü gibi din adamlarına yine kıyafet konusunda bir baskı yapılmamıştır. Büyük Mevlidi okumakla görevli din adamları tertemiz, en şık giysileriyle Allah’ın ve milletin karşısına çıkmıştır. Hafızlardan birinin başındaki SARIK çok net olarak görülmektedir. Yani yine din bezirganlarının iddia ettiği gibi, Atatük, din adamlarına Türkçe Kuran, mevlit okuturken onlara kılık kıyafet konusunda bir baskı yapmış değildir. Şık, temiz ve İslamın ruhuna uygun olmak kaydıyla din adamları istedikleri gibi giyinmiştir. Sarık takan da olmuştur, kıravat takan da, frak giyen de. Burada Atatürk’ün "HOCALIK SARIKLA DEĞİL DİMAĞLA (AKILLA)DIR" sözünü hatırlamak gerekir.

26 Şubat 1923, Hakkı Tarık Us’un Vakit gazetesi Atatürk’ün Eskişehir’de kendisine tesbih bakarken çekilmiş bir fotoğrafını yayınlamış: Alt yazıda“Hususi fotoğrafçımızın aldığı resim” diye bir not var.

Tesbih, Atatürk’ün bütün ömrü boyunca en önemli aksesuarlarından, en çok sevdiği özel eşyalarından biri olmuştur. Çok güçlü bir İslami çağrışımı olan tesbih Atatürk’ün elinde birçok fotoğrafına da yansımıştır. Ancak hem din karşıtı Atatürkçüleri, hem de Atatürk karşıtı dincileri fazlaca rahatsız eden ATATÜRK’ÜN TESBİHLERİ kanımca ortak bir sansüre kurban gitmiştir. Atatürk’ün çok bilinen bazı fotoğraflarında elinde görülen tesbihler bilinçli olarak silinmiştir. Atatürk’ün tesbihini sansürleyenleri anladığımızda Türkiye’yi de anlamış olacağız inanın!

Atatürk TBMM’nin açılış töreninde dua ederken

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// VİDEO : Atatürk ne yaptı diyenlere /// İşte Ata türk’ün yaptıkları


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=s-EclZrpMts&feature=youtu.be

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ATATÜRK ve BOZKURT


ATATÜRK ve BOZKURT

Atatürk büyük bir kumandan, büyük bir asker olduğu kadar büyük bir devrimciydi de.

o yok olmanın eşiğindeki bir ulusa milli bilinci aşılayarak millete genç ve dinamik bir cumhuriyet armağan etmekle kalmamış, aşıladığı bu milli bilinci hem bilimsel temellere dayandırmış, hem de çeşitli sembollerle bu milli bilinci ayakta tutmaya çalışmıştır.

işte atatürk’ün milli bilinci ayakta tutmak namına kullandığı bu sembollerden biri ve hiç şüphesiz en önemlisi de türk milleti’nin sembolü ve yol göstericisi olan “bozkurt”tur.

bozkurdun türk milleti için öyle bir önemi vardır ki çağlar içinde türkler kendilerini “börü budun“(kurt kavmi) olarak da adlandırmışlardır.

işte ulu önder’in öne çıkardığı, tavsiyede bulunduğu, uygulamaya koyduğu bazı bozkurt sembol çalışmaları.

türkiye cumhuriyeti devlet armasındaki bozkurt figürü özellikle atatürk tarafından koydurulmuştur.

Bozkurt figürlü paralar; 5 tl:

10 tl:

Atatürk’ün hayali, bozkurt başlı gök bayrak;

Atatürk’ün İbrahim Çallı’ya yaptırdığı Ergenekon’dan çıkış tablosu;

Kahramanmaraş Kalesine yaptırılan bayrak tutan Bozkurt heykeli;

Malatya Mebusu Dr. Hilmi bey’e yazdırdığı bozkurt cumhuriyet marşı;

Türk Ocakları Amblemi;

TBMM’de Bozkurt sembolü;

CHP’nin Bozkurtlu afişi;

Bozkurt pulları;

Atatürk’ün çalışma masasını süsleyen bozkurt;

1935 yılında piyasaya çıkan bozkurt sigarası;

Cumhuriyetimizin 10. yılı dolayısıyla hazırlanan bir afiş;

Yozgat; Atatürk ve Bozkurt heykeli;

TCDD Bozkurt ve Karakurt lokomotifleri;

Bozkurt armalı tebrik kartlı;

Atatürk dönemi Türkiye haritasında bozkurt amblemi;

Türkiyat Enstitüsü ambleminde Atatürk’ün isteği ile çizilen Bozkurt;

1927 yılında basılan bir gazetenin ilk sayfası. Atatürk ve hemen altında Bozkurt amblemi;

Türkiye İdman Cemiyetleri broşürü ve Güreş Federasyonu logosu;

Atatürk, Türk Gençliği ve Bozkurt;

Atatürk ve Bozkurtlu afiş;

Bozkurt dergisi;

Halk Dostu Gazetesi;

Harold C. Armstrong’un “Grey Wolf”(bozkurt) isimli biyografi kitabı;

Bozkurt-Lotus davası ve Atatürk’ün Mahmut Esat bey’e “Bozkurt” soyadını vermesi;

İşte Atatürk’ün aşıladığı bu milli bilinç ve Bozkurt’u Türk milletinin sembolü haline getirmesi ile toplum olarak Bozkurt’a ve Bozkurt sembolüne sahip çıkmaya başladık. O dönem kurulan pek çok şirket, gerek isimlerinde, gerek amblemlerinde bozkurt figürünü kullanmayı tercih etti. Bozkurt Mensucat, Bozkurt Metal, Çift Kurtlar vb gibi… Yani Atatürk’ün yol göstermesi ile Türk milleti ongununu benimsedi ve sahiplendi.

Son olarak Bonus;

Bozkurt işareti yapan Atatürk;

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’e Bile Fes h Yetkisi Vermeyen Gazi Meclisin Dik Duruşu


AtatürkMeclis.jpg

Cumhuriyet’in ilanı ve tek parti dönemiyle ilgili en çok tekrarlanan yanlışlardan biri Cumhuriyet’in tepeden inme bir devrimle gerçekleştiği, tek parti döneminde meclisin hiçbir söz hakkı olmadığıdır. Bu iddia gerek TBMM nin kuruluşunda gerekse Cumhuriyet’in ilanı sonrasında hiçbir dönem için geçerli değildir. Türk milleti kurtuluş savaşının en ateşli günlerinde Anadolu’nun ortasında bir meclis kurarak meşruiyeti en baştan itibaren tek kişinin sözüyle değil mecliste aramıştır ve kurduğu meclise ”Büyük Millet Meclisi” demiştir.

23 Nisan 1920 de kurulan TBMM, gerçekten ismi gibi büyük bir meclistir. O kadar büyük bir meclistir ki Sakarya savaşının ateşli günlerinde bile çalışmalarına ara vermeden devam etmiş, milletin kurtarıcısı olan Gazi Mustafa Kemal’e bile yetkisini sadece 3 ay süreyle geçici olarak devretmiştir.

Kurulduğu günden beri milletin sözcüsü, egemenliğin temsilcisi olduğunu bir an olsun unutmayan TBMM önce 1 Kasım 1922 de 623 yıllık Osmanlı saltanatına son vermiş ardından 29 Ekim 1923 te Cumhuriyet’i ilan ederek egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğunu ilan etmiştir.

Cumhuriyet’in ilanı sonrasında da TBMM, milletin meclisi olduğunu hiçbir zaman unutmamış, egemenliğin tek temsilcisinin kendisi olduğunu her zaman vurgulamıştır. Bu milli şuur o kadar yoğun ve ileri düzeydedir ki yeri geldiğinde devletin kurucusu olan Mustafa Kemal’e bile taviz vermemiştir. Yanlış okumadınız. Hiçbir söz hakkı olmadığı iddia edilen, tek parti olduğu için küçümsenen TBMM, söz konusu egemenlik olduğunda Cumhuriyeti’in kurucusuna, milletin kurtarıcısına bile dik durabilmiştir.

Cumhuriyet’in ilanından sonra en önemli meselelerden biri yeni bir anayasanın hazırlanmasıdır. Çünkü yürürlükte olan 1921 Anayasası yeni kurulmuş bir devletin anayasası olacak niteliğe sahip değildir. Bir ihtilal anayasasıdır. Kurtuluş savaşının olağanüstü koşullarında hazırlanmış 23 maddelik bir Anayasa metnidir. Devletin kurumlarının görevleri ve işleyişi, Cumhurbaşkanı’nın görevleri, yargı organının yapısı, kısacası devletin hiçbir kurumunun görev ve tanımı yoktur. Böyle bir anayasa ile bir devletin yönetilmesi mümkün değildir. Bu nedenle yeni anayasanın hazırlanması için mecliste görüşmeler başlamıştır.

Bu görüşmeler sırasında milletvekilleri arasında hararetli tartışmalar yaşanmıştır. En çok tartışılan konuların başında ise meclisin feshi konusu gelmektedir. Meclisin hangi koşullarda feshedileceği gündeme gelince vekiller arasında saatlerce süren tartışmalar yaşanmıştır. Bazı vekiller meclisin dışında ayrı bir meclis meydana getirilmesi gerektiğini, çünkü mecliste gün geldiğinde içinden çıkılmaz ayrılıklar yaşanabileceğini, böyle bir durumda ikinci meclisin yaşanan kaosu çözeceğini savunmuşlardır. Hatta bu meclise ”ikinci meclis deriz” diye isim bulan vekiller bile olmuştur. İkinci meclise seçilecek olan vekillerin memleketin okumuş, tahsilli, uzman kişilerden seçilecektir ve mecliste kaos yaşandığında ikinci meclisin kararıyla Cumhurbaşkanı’nın meclisi fesh yetkisi olacaktır.

Söz konusu meclisin feshi olunca mecliste vekiller adeta ayaklanmıştır. Mebuslar, ”savaşın en çetin günlerinde bile fesh olmayan meclisi fesh etme yetkisi Gazi Mustafa Kemal bile olsa bir kişiye devredilemez.” demiştir. Bu görüşü savunanların başında ise daha sonra Atatürk’ün adalet bakanı görevine getireceği Mahmut Esad Bozkurt gelmektedir.

9 Mart 1924 tarihli oturumda Mahmud Esad bey meclisin fesh edilmesi yetkisinin Cumhurbaşkanına verilmesini savunanlara şu açıklamayı yapmıştır:

”Efendiler en mutlak meşrutiyetlerde bile kral, hükümdar, tacidar behemahal bir ayan meclisinin reyini almak mecburiyetindedir. Nerede kaldı ki, biz; Cumhuriyetimizin en asri bir şekilde olduğunu iddia ediyoruz ve «Bilâkaydüşard hâkimiyet, millete aittir.» diyoruz ve sonra bu kadar büyük bir kuvvet için de intihab ettiği Reis-i cumhuruna intihab ettiği kabinenin reyini alarak feshedebilmektedir.

Efendiler Türk Milletinin mukatteratını, bahusus Hakimiyeti Milliye Esası üzerine Millî Hâkimiyetine çok kıskanç olan Türk Milletinin mukatteratını, can, kan, mal, pahasına, yangın pahasına hâkimiyetini kurtaran bir milletin mukadderatını ihtilâlin, inkılâbın başlangıcından dört beş sene geçmeden evvel mutlak idarede bile olmayan bir sisteme terk ve tevdi edemeyiz.”(TBMM Zabıt Cerideleri Dönem:2 İçtima:2 Cilt: 7 s.240)

Mahmud Esad’a göre Cumhurbaşkanı’na meclisi fesh etme yetkisi vermek Osmanlı döneminde bile olmayan bir sistem meydana getirecektir. Bu açıklaması şahsi düşüncesi değil gerçeğin ta kendisidir. Çünkü 2. Meşrutiyet sonrası padişahın meclisi fesh etme yetkisi kaldırılmıştır. Meşrutiyet döneminde bile olmayan bir yetkiyi Cumhurbaşkanı’na vermek en başta Türk milletine ve Cumhuriyet’e ihanet olacaktır ki o günkü vekiller de bu şuura sahiptir.

Mahmud Esad bey, hakimiyetin millete ait olduğunu vurguladıktan sonra konuşmasına şöyle devam etmiştir:

”Efendiler, işleri doğru, dürüst götürmek ve memleketin mukadderatını nadiren bile, tehlike karsısında bırakmamak için ikinci bir meclisin ihdasiyle Reisicumhura o meclisin reyini almak suretiyle fesih hakkını vermek; benim şahsi kanaatime göre amelî bir faydayı da haizdir ve diğer memleketlerde de hakikaten böyle yapılmaktadır. Ayanın reyini aldıktan sonra feshedilir. Fakat âyanın reyini almaksızın, yalnız icra heyetinin reyini alarak bir meclisi feshetmek hukuk âleminde de bir ayıp olur. Efendiler hiçbir hukuk âliminin kavrayamayacağı büyük bir sakatlık olur ve bu inkılâbın kabul edilecek böyle bir maddeyi yarın behemehal silecektir. Tarih, imhal edebilir. Fakat ihmal etmez. Türk Milleti hürriyetin ve istiklâlin zevkini bütün tarih içinde her milletten fazla tatmış bir millettir. Hiçbir zaman, hiçbir vakit ve hiçbir suretle bu hakkını feda edemez.” (TBMM Zabıt Cerideleri Dönem:2 İçtima:2 Cilt: 7 s.241)

Cumhurbaşkanına meclisi fesh etme yetkisine karşı çıkan vekillerden biri de Saruhan mebusu Abidin beydir. İkinci meclisi ve meclisin fesh yetkisini Cumhurbaşkanına verilmesini savunan vekillere şöyle cevap vermiştir:

”Bu madde ile, Hükümetin mütalâası ile Riyaseti Cumhura yani bütün kuvvetini Riyaseti Cumhura tevdi ediyoruz. Bütün kuvvetini, hâkimiyetini bilâ’kaydüşart kendi mevcudiyeti siyasetine istinaden nefsinde cemetmiş olan Meclis,13 kişilik ki, kendi içerisinden ayırmış oldu­ğu 13 kişinin, bir heyetin mütalâasiyle nasıl fesholunur?”(TBMM Zabıt Cerideleri Dönem:2 İçtima:2 Cilt: 7 s.231)

Abidin beyin sözleri o günkü vekillerin nasıl bir milli şuura sahip olduğunu açıkça göstermektedir. Konuşmasının devamında söyledikleri ise hem o gün hem de bugün için tarihe not düşülmesi gereken cümlelerdir. Abidin bey şöyle demektedir:

”Arkadaşlar, İnönü, Sakarya ve sair tehlikeli zamanlarda Büyük Millet Meclisi kendi nefsinde taşımış olduğu bu salâhiyeti şimdi Reisicumhura vermekte ne fayda görmüşlerdir?”(TBMM Zabıt Cerideleri Dönem:2 İçtima:2 Cilt: 7 s.232)

Bu kısa, sade ve net cümlede her şey o kadar güzel ifade edilmiştir ki… Meclisin feshini Cumhurbaşkanına devretmek isteyenlere açıkça ”kurtuluş savaşında bile vermediğimiz bir yetkiyi şimdi neden veriyoruz?” diye sormuştur. Son derece haklı olan bir sorudur. ”Savaşta bile fesh yetkisi vermedik şimdi neden veriyoruz?”

Meclisin fesh yetkisinin Cumhurbaşkanına karşı çıkan bir vekil de Sivas mebusu Halis Turgut beydir. Konuşmasında meclisin yetkisinin tek kişiye devredilmesinin Cumhuriyet ile bağdaşmayacağını şöyle açıklamıştır:

”Mutlakıyette nasıl bir ferdin;hakimiyeti;esas ise Cumhuriyette de milletin bilâkaydı şart.hakimiyeti esastır. Şimdi bu esası bu şekilde vaz ettikten.sonra milletin hâkimiyetini, arzusunu, hakkı hükümranisini takyid edecek her hangi bir şekil elbette şekli Cumhuriyete muvafık olmayacaktır.

Bu madde mevzu bahsolunurken Reisicumhurumuz Gazi Paşanın şahsı mevzu bahis değildir ve olamaz.. Hakikaten onun buyurdukları gibi onun şahsı mevzu bahsolsaydı Heyeti Umumiyenize diyebilirdim ki, milletin idrak etmiş olduğu şu inikılıâbm başında bulunan bu reisi muhterem elbette mevkii Riyaseti millete hadim olduğu müddetçe bilakaydı şart iktisab etmiştir ve bunu da millet ona verecektir. Fakat burada mevzu bahis olan tabiî onun şahsı değildir. Bir milletin heyeti umumiyesidir ve bir milletin mukadderatı âtiyesidir”(TBMM Zabıt Cerideleri Dönem:2 İçtima:2 Cilt: 7 s.243 -244)

Halis Turgut beyin sözlerinin benzerini Malatya Mebusu Reşid ağa da söylemiştir. Reşid ağanın açıklaması şöyledir:

”Beyefendiler Gazi Muhterem Paşa Hazretlerinin şahısı gerek Heyeti Celileniz nezdinde ve gerekse cümle millet indinde çok muhteremdir. Bu millete bu vatana hizmet ettiğini umum millet takdir etmiştir ve Heyeti Celileniz de takdir etmiştir ve ilelebet de takdir edecektir. Beyefendiler bu madde-i kanuniye Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin şahsına değildir, makamına aittir. ”(TBMM Zabıt Cerideleri Dönem:2 İçtima:2 Cilt: 7 s.239)

Meclisteki tartışmalar sonunda sizce ne karar çıkmıştır? Meclis, Cumhuriyet’in kurucusuna fesh yetkisi vermiş midir? Hayır. Kurtuluş savaşını yürüten gazi meclis, Meclisin kurucusuna, vatanın kurtarıcısına bile meclisi fesh yetkisi vermemiştir. Çünkü söz konusu olan Mustafa Kemal bile olsa kişiler geçicidir. Kalıcı olan devlettir. İşte söz hakkı yok denilen meclis, işte diktatörlük denilen tek parti dönemi…

TIBBIYELİ HİKMET

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// VİDEO : ATATÜRK`ün gerçek sesi ve net görün tüsü


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=vE8s0mNEqvY

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : “DEVLET ADAMI” KİME DENİR ?


BU GÜNLER ve O GÜNLER…

Kaynak: Prof. Herbert Melzig

Atatürk’ten Neşredilmiş Hatıralar-İstanbul Ekspress Gazetesi, 1952 Tefrika

Maalesef çok üzücü ve kötü günler geçiriyoruz. Büyük önderimizin, zor günlerdeki devlet adamlığına örnek olması açısından, büyük bir anısını anlatmayı kendime görev bildim.

Hükümet başındaki bürokratlara !!! Önemle duyurulur.

Saygıyla.

Emrah Çoruh

Atatürk’ün devlet adamlığı, Stalin’in verdiği bir demeç üstüne gidişi …

Stalin’in Sovyetler Birliği’nin başında olduğu dönemler… Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat Karakan… 1917 Ekim Devrimi’nin yıl dönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyor. Bu demecinde aynen şunları söylüyor:

"Herkes bilsin ki, Rus Milleti; Boğazlarla, Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…"

Aynı gece Ankara’da Sovyet Büyükelçiliği’nde de ihtilalin yıl dönümü kutlamaları yapılıyor. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk, gece yarısına doğru Stalin’in bu densiz demecinden haberdar oluyor ve maiyetine emrediyor:

"Arabaları hazırlayın gidiyorum."

"Paşamız bu saatte nereye gidecekler?"

" Sovyet Sefareti’ne."

Mahiyetin etekleri tutuşur çünkü olayı kavrarlar, içlerinden birisi Atatürk’e:

"Paşa hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz nasıl gidersiniz?"

"Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları." diye cevap verir.

Büyük önderimiz ve arabalar hazırlanır. Atatürk ve maiyeti, Sovyet sefaretinin kapısına dayanır.

Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada sefarette büyük bir balo vardır. Atatürk kendisini karşılayan Büyükelçi Karakan’ı görünce:

"Merhaba Karakan" der ve aynı sert ifadeyle devam eder. "Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusurumuza bakmazsın. Bir hususu esasından anlamaya geldim."

"Emredin Sayın Başkan"

"Ajanstan öğrendiğime göre, başbakanınız Stalin, Ardahan’la Boğazları istemiş, kararı katiymiş…Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu nutkun da bir sureti sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım."

Stalin’in nutku getirilir. Atatürk metnin o kısmını yanındakilere kelime kelime tercüme ettirir. Nutuk ajanstan geçen metin ile aynıdır. Atatürk sorar:

"Karakan, sefaret telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Bu beyannatından vazgeçip geçmediğini sorduracaksın. Başbakanın tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim. Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin başbakanından daha önemli kararım var. İstediğim cevabıalmadan sefaretinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına gideceğim…"

Karakan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Atatürk’ün söylediklerini aynen nakleder. Stalin’den gelen cevap büyük önderimizi tatmin eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir. "Stalin sürçü lisan eylemiştir. Boğazlar’la Ardahan’ı almak gibi bir arzusu katiyetle yoktur…"

Atatürk cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karakan’a hitaben "Karakan seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et."

Karakan bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla geri çağrıldığını açıklayarak: "Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile kafidir ancak memleketinizdeki vazifem sona ermiştir. Yarın hareket edeceğim."

Atatürk fazla ısrar etmez ve Çankaya’ya döner. On gün sonra şöyle bir haber gelir. Sovyetler Birliği’nin eski Ankara Büyükelçisi Karakan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir.

Evet işte böyle, daha fazla yoruma gerek var mı? Sözümü, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak için şehit düşen askerlerimizi saygıyla anarak bitiriyorum.

Güzel bir yorum:

Devlet adamı söylentiye bile tahammül edemeyip, Rus Konsolosluğunu basıp hesap sorarken, şimdikiler altın tepside sunuyorlar binbir emekle meydana getirilen memleketin değerlerini…

Rahmetli Atatürk Diyarbakır’ı kapsayan Kürt devleti haritasını görseydi, o haritayı çizenlere, duvara asanlara, yayınlayanlara ve de bu duruma aldırmayanlara yedirirdi!

Şahin Erkenez

KAMPANYA : Atatürk İlke ve İnkılapları Tarih Müfredatından Kaldırılamaz


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

MEB, eğitimde sadeleşme amacıyla 2 yıldır üzerinde çalıştığı ilkokul, ortaokul ve lise taslak müfredatını açıkladı. Taslak müfredat eğitim kamuoyunun görüşünün alınmasının ardından tamamlanacak ve 2017-2018 öğretim yılında uygulanmaya başlanacak.

Hazırlanan taslak metinler, geçmiş yıllarda hazırlanan müfredatlara göre ciddi ölçüde kısaltıldı. Bu kapsamda 1. sınıflara yönelik Hayat Bilgisi dersinin eski eğitim programında, “Atatürk’ün vatan ve millet sevgisi, yurdun Atatürk’ün önderliğinde düşmanlardan kurtarıldığı, Atatürk resmi, Türk bayrağı, İstiklal Marşı ve Gençliğe Hitabe’nin sınıfta bulunma nedenleri ile çocukların Atatürk’ün hayatını öğrenmeye istekli olmalarının sağlanarak, Türk milletinin Atatürk’ün önderliğinde kavuştuğu hak ve hürriyetleri fark edebilmesinin çocuklara aşılanması” hedeflenirken, yeni müfredatta bu konular yer almadı. MEB’in yeni müfredatında “Atatürk’ün ‘sadece’ doğum yeri, anne ve babasının adı, ölüm yeri ve Anıtkabir üzerinde durulur” denildi. Bu kapsamda çocukların sınıfları yükseltildikçe aktarılan Atatürkçülük ve Atatürk’e ilişkin bilgiler ‘sadeleştirilerek’ diğer her sınıfa yönelik Atatürk konusunda yüzeysel eğitim programları hazırlandı.

Bu, "tavsiye edilen müfredat". Buna halen katkıda bulunabilir, nelerin eklenmesi, ne değişiklikler yapılması gerektiğini bildirebilirsiniz. Yeterince kamuoyu baskısı yaratılabilirse, MEB de yaptığı hatadan dönebilir!

Bunun için yapmanız gereken de çok basit, birkaç adımda anlatalım:

1) Bu bağlantıya gidin: http://mufredat.meb.gov.tr/ProgramDetay.aspx?PID=30

2) Katkıda Bulun tuşuna basın.

3) "Yapısı" kısmı için 1. sıradaki "Kazanımlarla İlgili Görüş Bildirmek İstiyorum"u seçin.

4) Türü kısmı için 3. sıradaki "Ekleme" seçeneğini seçin.

5) "Gerekçe" kısmına Atatürk ilke ve devrimlerinin müfredata geri eklenmesi için istediğiniz açıklamayı girin. Eğer ne gireceğinizden emin değilseniz, bizim şu genel açıklamamızı girebilirsiniz (kopyala-yapıştır yapabilirsiniz):

”Sayın Milli Eğitim Bakanlığı Yetkilileri,

”Atatürk İlke ve İnkılapları” kazanımının eskiden olduğu gibi müfredata alınmasını talep ediyorum.

Türk gençliği tarihini, Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurulduğunu tarih kitaplarından öğrenecektir. Cumhuriyet hepimizin kazanımı. Her ne kadar hükümet yetkililerinin görüşleri halkımızın neredeyse yarısıyla zıt olsa da ortak noktalarımızı belirleyip onlarda buluşmalıyız. Osmanlı Devleti de bizim tarihimiz, Selçuklu Devleti de. Fakat hepsinden önemlisi şuanda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bizi belki de en çok ilgilendiren şey Kuvay-ı Milliye ruhunun hangi şartlarda oluştuğu ve başarıya ulaştığıdır. 15 Temmuz gecesi darbecilerin ilk hedef aldığı yer Atatürk’ün kurduğu Gazi Meclistir. Darbecilerin ilk hedefi Atatürk olmuştur, cumhuriyetin sembolü meclis olmuştur. Atatürk’ü ve devrimlerini kitaplardan silmek, darbecilerle aynı amaca hizmet etmek anlamına gelir.

Öte yandan Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik, Laiklik bizi biz yapan 6 kuraldır. Bu ilkelerden birinin eksikliği cumhuriyetin yıkılması anlamına gelir. Ki bunu geçmişte yaşadığımız pratiklerde gördük; bu altı ilke için, uğruna çok şey feda ettik.

Sonuç olarak, ‘’Atatürk İlke ve İnkılapları’’ kazanımının yeni müfredat içerisine eklenmesini önemle talep ediyor, bilgilerinize arz ediyorum.

Saygılarımla.”

SİYASİ DOSYA : ATATÜRK’E “DİKTATÖR” DİYENLER SALAĞIN DİBİDİR /// İŞTE YENİ ANAYASA VE DİKTATÖR TARTIŞMALARI


YILMAZ ÖZDİL : Yeni Anayasa

Atatürk, memleketin tapusunu kendi üstüne geçirebilirdi, 600 senedir kul olarak yaşayan toplum bunu yadırgamaz, kabullenirdi.

Ama öyle yapmadı.

Egemenliği saraydan aldı, millete verdi.

*

Aynı dönemlerde…

*

Almanya’da Hitler iktidar oldu.

İtalya’da Mussolini başa geçti.

İspanya’yı Franco teslim aldı.

Portekiz’i Salazar yönetiyordu.

Rusya’da Stalin hakimdi.

Polonya’yı darbeyle iktidara gelen mareşal Pilsudaski eziyordu.

Macaristan’ı kral naibi ayaklarıyla amiral Horthy inletiyordu.

Romanya’da kral vardı.

Yugoslavya’da kral vardı.

Avusturya’da çar vardı.

Arnavutluk’ta cumhurbaşkanı Zago kendini kral ilan etti.

Yunanistan’da general Metaksas darbe yaptı, cuntayla yönetti.

İsveç nazi yandaşıydı.

*

Elinde her türlü imkan varken sadece Atatürk demokrasiyi tercih etti.

*

Diktatör, kral, çar…

Avrupa’da o dönemde, İngiltere, Fransa ve Türkiye dışında, halk egemenliğiyle yönetilen başka ülke yoktu.

Demokrasi kavramı, ikinci dünya savaşından sonra yayıldı.

*

Avrupa’ya henüz demokrasi gelmeden çoook önce, Atatürk döneminde hazırlanan 1924 Anayasası, halk egemenliğine dayalı, meclisi yücelten "demokrasi anayasası"ydı.

Türkiye çok partili rejime 1924 anayasasıyla geçti.

Tarihimizin en uzun ömürlü anayasası oldu.

*

Ve dün…

100 sene sonra 100 sene ileriye gideceğimize 100 sene geriye gittik.

*

Saraydan alınıp halka verilen egemenliği, halktan alıp saraya geri veriyorlar.

Meclisi feshedip, her yetkiyi tek kişiye devrediyorlar.

*

Ve sen hâlâ bön bön bakıp, acaba bundan sonra neler olacak diye merak ediyorsan?

*

Allah’ın lütfu Atatürk sayesinde deneme-yanılma’dan kurtulmuştun…

Deneme-yamulma’yla öğrenirsin!

DERİN DEVLET DOSYASI : ABDÜLHAMİD HAN’DAN ATATÜRK’E TÜRK DERİN DEVLET GELENEĞİ


ABDLHAMD HAN’DAN ATATRK’E TRK DERN DEVLET GELENE.pdf

KÜRT SORUNU DOSYASI : Atatürk’e Suikaste Kalkan Kürtçü Seçkinlerin Bugünkü Mirasçıla rının Misak-ı Milli Planları Olamaz


Bir ucunda İngiliz gizli servisinin diğer ucunda Milli Mücadeleye başkaldıranlardan olan Bedirhanlar’ın olduğu suikast timi Atatürk’ü öldürtmeye kalkmıştı. Hedef aldıklarının bir dahi olduğunu hesaplayamadıkları için olağan bir sonla başarısız oldular. Lozan’a gelindiğinde ise o günkü dünyanın efendilerinin hesapları altüst oldu. Yabancı gizli servis-diplomasi işbirliklerine son vermeyen Kürtçü seçkinler Musul görüşülürken Şeyh Said daha sonra Hatay’ın görüşüldüğü sırada da Dersim isyanlarını çıkardılar. Yine olmadı. Türk dünyasının dünya sahnesinde yer almaya başladığı günlerde PKK adıyla başkaldırdılar. Ve kendi ifadeleriyle bu yirmi dokuzuncu isyanda hiç olmadığı kadar büyük bir adım atmayı başardılar.

Hizmetinde olduğu güçlerin yardımıyla etnik bölücü Kürtçü terörü, “Kürt sorunu” haline dönüştürülüp Türkiye’nin yönetimine talip olacak hale geldi. Elalemin terörü kendi iç sorunu halinde kalırken bizimki uluslarasılaşmayı başardı.

PKK ve ÖCALAN bugün sahip oldukları tecrübeyi bölgesel ve küresel istihbarat teşkilatlarına taşeronluk yaparak, onların örtülü operasyonlarında rol alarak kazandı. Bu istihbarat teşkilatlarının başlıcaları; İran’ın Savak’ı, Irak ve Suriye’nin Muhaberat’ları, Rusya’nın KGB ve FSB’si, Yunanistan’ın KIP ve EYP’leri, İsrail’in Mossad’ı, Almanya’nın BND’si, Fransa’nın DG ve DGS’leri, İngiltere’nin MI5 ve MI6’leri, Bulgaristan’ın Sigurnost’u, İtalya’nın SISMI’si ve elbette CIA’dır. Bu ülkelerdeki örgütlenmesi devam ettiği için gizli servislerle ilişkisinde de kesinti olması söz konusu bile değildir.

Böyle bir örgütün ve onun başındakinin yaptıkları barış çağrılarının arkasında ne türlü bir örtülü operasyonun bulunduğu ortadadır. PKK, yasallaşıyor, bunun paralelindeyse ÖCALAN, Mandelalaştırılıyor.

PKK’nın, Türkiye’nin üzerinde durulmasını istemediği, Türkiye’nin ise hiç hatırlamadığı küçük gelişmeler, bu konudaki bütünü yavaş yavaş tamamlayan parçalardır. PKK, Cenevre Sözleşmesi’ne taraf olması neticesinde dolaylı olarak BM nezdinde muhatap haline geldi. Kuruluşundan yönetimine kadar terör örgütünün elinde olan Mahmur Kampı’nın BM’ye devredilmesiyle bu kamptaki Türkiye vatandaşları sığınmacı statüsü kazandılar. Her ne kadar açıkça Kürt kimliğinden söz edilmiyor olsa da BM Genel Sekreterinin Yerlerinden Edilmiş Kişiler Temsilcisi Francis DENG’in Güneydoğu’da yaptığı incelemeler doğrultusunda hazırladığı Mayıs 2002 tarihli rapor da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Teröristlerin elinde bulunan kamu görevlilerinin teslimleri sırasında özenle hazırlanan resmiyet mizanseni yarınki savaş esirlerinin takası operasyonuna dönüşümün hazırlıklarıdır. Kabul etmek zorunda olduğumuz bir gerçektir ki, PKK ve ÖCALAN uluslararası alanlarda kendini kabul ettirmeye başlamış bulunmaktadır. Yolun sonunda azınlık haklarını elde etmiş ve uluslararası güçlerin koruması altında özerk bir yönetimi ve bu bölgenin tüm yükünü Türkiye’nin üstlendiğini görmemiz sürpriz olmamalıdır.

Örtülü operasyon alanında uluslararası tecrübenin sahibi terör örgütünün sözcülerinin her çıkışları bu amaca giden yolda aşama kaydetmeye yöneliktir. Bugün hâlâ PKK’yı kollayanlar ise hiç günahları yokmuş gibi bizi faturayı ödemeye zorluyorlar. Sürecin en önemli oyuncularından BARZANİ ve yönetimi, her zamanki sinsi tutumuyla bir taraftan süreci desteklerken diğer taraftan Kuzey Irak’ta PKK’lı istemiyor. Hemen bakalım:

KBY’nin (Kürdistan Bölgesel Yönetimi) Başbakanı Neçirvan BARZANİ, PKK ile görüşmelerin hızlandığı bir sırada 23 Mart 2013 tarihinde Türkiye’ye geldi. Hepimiz biliyoruz ki, bu görüşmeler KBY’yi yakından ilgilendiriyor. N. BARZANİ’den önce Kuzey Irak Hükümet Sözcüsü Safin DİZAİ’nin açıklaması bu ziyaretin ne için yapıldığının ipuçlarını veriyor. DİZAİ, Türkiye’den çekilecek PKK’lılar içerisindeki İranlı ve Suriyeli olanların ülkelerine gitmelerini istediklerini açıkça söyledi. PKK’nın silahlı birimlerinin K. Irak’a dönmesiyle bu ülkedeki gücünün artacağı, bu durumun da BARZANİ yönetimi için bir tehdit oluşturacağı ortada. K. Irak yönetimi böyle bir sonuçtan hiç memnun olmayacak ve engel olmak için elinden geleni yapacaktır. Besleyip büyüttüğü PKK’nın BARZANİ’nin başına bela olması dileğimizdir. Öyle “Newroz” meydanlarına kutlama mesajları gönderenlerin, Kürtlerin birliğinden kan bağından dem vuranların iktidarları söz konusu olunca nasıl birer ikiyüzlülük abidesi kesildikleri görülmelidir. Görmeyenlerin gözüne sokulmalıdır.

ABD, işgal ettiği Irak’tan bir yıllık bir süre içerisinde çıktı. PKK ise verdiği tarihe göre teröristlerinin en az altı aylık bir sürede Türkiye’den çıkabileceklerini öne sürüyor. Yani bir anlamda kendisini ABD ordusu gibi düzenli bir ordunun geri çekilmesi sınıfına koyuyor. Terör örgütünün gerçekteki hareket tarzı bu durumdan tamamıyla aksi yöndedir. Yurda girerken Haftanin Kampı’ndan yola çıkan bir terörist grubunun Tunceli kırsalına ulaşması topu topu bir olmadı en çok bir buçuk alık bir zamanı almaktadır. Üstelik bu süre olağanüstü koşullarda gerçekleştirilen bir ilerleyişle olmaktadır. Oysa eğer açıklandığı şekilde bir çıkış olacaksa koşullar son derece elverişli olacaktır. Gündüz saatlerinde bile pusu, çatışma korkusu olmadan ellerini, kollarını sallayarak gidecekler. Yani çok daha süratli hareket edebileceklerdir.

Öyleyse ne oluyor da bir aylık süre yerine altı aylık süre konuşuluyor? Bunun cevabı PKK’nın alan hakimiyeti oluşturduğu ve bu alanların tali bölgelerini öylece bırakıp çıkmayacağı gerçeğindedir. Terörist gruplarını yurt dışına çıkarmadan önce bu bölgelerdeki PKK hakimiyetinin devamını sağlayacak önlemleri alacaktır. Geri çekilmenin buralardaki PKK yönetiminde kopukluk yaratmasına fırsat vermeyecektir. 2012 yılında iddia ettiği devrimci halk savaşı için Türkiye’de oluşturduğu silah ve mühimmat yığınağını güvenli bir şekilde geride bırakacaktır. Üstelik sürecin olumsuzluğa dönüşmesi halinde 2013 yılında planladıkları büyük “halk savaşı” için bu silah ve mühimmata hatta çok daha fazlasına ihtiyaçlarının olacağının bilinci içerisindeler. Gelişmenin bir diğer boyutunda geri çekilme işlemini belki de yabancı gözlemcilerin tanıklığı önünde gerçekleştirecekler. Bu durumda görsel ve yazılı propaganda hazırlıklarıyla, yabancı destekçilerinin örgütlenmeleri için zamana ihtiyaçları olacaktır. Gerillanın uluslararası hukuktaki tanımına uygun olması için teröristlerin bu tanıma uygun olarak hazırlanmaları zaman alacaktır.

Sonuç olarak geldiğimiz bu noktada BM Genel Sekreteri, ABD, AB Dışişleri Yüksek Temsilciliği, AK Genişlemeden Sorumlu Birimi ve Uluslararası Af Örgütü daha ilk anda böyle bir yönde gelişmenin işaretlerini taşıyan süreci desteklediklerini bildirdiler. ÖCALAN’ın mektubu ve Diyarbakır’daki “Newroz” etrafında oluşturulan koruma çemberi öyle güçlendirildi ki, bu aşamadan sonra gelişmeleri aksi yöne çevirmek neredeyse imkansızdır.

[status draft]

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ATA’MIZA YAHUDİ Dİ YEREK SALDIRANLAR İZLESİNLER /// ATATÜRK’ÜN SOYAĞACI (SLAYT SHOW )


Atatürkün Soyagaci.pps

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’ün Çankaya Sofralarıyla İlgili Yalanlar ve Gerçekler


1

Atatürk’ün tarihi başarılarını, kurduğu modern Türkiye Cumhuriyetini yok edemeyen Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları yıllardır Atatürk’ün şahsına yönelik iftiralar atmışlardır. Bu iftiraların amacı Atatürk’ün şahsını Türk milletinin gözünde itibarsızlaştırarak onu tarihten ve milletin kalbinden silmeye çalışmaktır.

Tartışılmaz bir gerçek vardır ki Atatürk gibi hem milletinin hem de dünya tarihine damga vuran tarihi şahsiyetleri tarihten silemezsiniz. Hele ki şahsına ve özel hayatına yönelik hakaretlerle yok etmeye çalışmak imkansızdır. Çünkü Atatürk gibi milletinin kaderini değiştiren büyük devrimciler gelecek kuşaklara ideolojik bir miras bırakırlar. Kendileri fiziken bu dünyadan ayrılsa da arkalarında bıraktıkları ideolojik miras yaşamaya devam eder.

Bugün Atatürk düşmanlarının anlayamadığı nokta Atatürk’ün şahsına hakaret ederek onun ideolojisi yok etmelerinin mümkün olmadığıdır. Atatürk yaşarken sanki geleceği görmüş gibi kendisi hakkında şunları söylemiştir:

”İki Mustafa Kemal vardır. Biri ben et ve kemik, geçici Mustafa Kemal. İkinci Mustafa Kemal, onu ‘ben’ kelimesiyle ifade edemem; o ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni bir fikir, yeni bir hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve mücadeleci bir topluluktur. Ben onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal O’dur.” (Belleten, Cilt: 46, Sayı: 181- 182 Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1982 s.143)

”Biz” olan Mustafa Kemal bugün tüm Atatürkçü vatanseverlerin kalbinde ve zihninde yaşamaya devam etmektedir. Cumhuriyet düşmanlarının savaştığı Mustafa Kemal et ve kemikten meydana gelen geçici Mustafa Kemaldir. Attıkları iftiraların hepsi de geçici Mustafa Kemal’e yöneliktir.

Mustafa Kemal’in şahsına yönelik en büyük hakaretlerden biri ”alkolik, ayyaş” sıfatlarının yakıştırılmasıdır. Kurduğu gazi meclis kürsüsünden bile kendisine ayyaş diyen insanlar olmuştur. Bir devlet kurucusunun özel hayatıyla ilgili bir konunun bu şekilde istismar edilmesi cahilliktir, ayıptır, terbiyesizliktir. Atatürk’ün özel hayatında ne yaşadığı, ne içtiği kimseyi ilgilendirmez. Sonuçta Atatürk’te hepimiz gibi bir insandı. Onun da hataları, zaafları vardı. Bizi insan yapan da hatalarımız ve zaaflarımız değil midir?

Bu yazıyı yazarken amacım Atatürk’ün alkol kullanmadığını savunmak değildir. Böyle bir şeyi söylemek komik olur. Atatürk bile alkol kullandığını milletinden gizlememiş, benim de bunu inkar etmeye niyetim yok. Ancak son yıllarda Atatürk ayyaştı propagandası Çankaya’da her gece içki alemi yapıldığı gibi bir algı yaratılmaya yönelik yapılmaya başlandı. Bu nedenle yazımda Atatürk’ün alkol kullanmasından çok Çankaya sofraları üzerinde duracağım.

Atatürk’ün alkolle ilk tanışması Harp okulundaki öğrencilik yıllarıdır. Arkadaşlarıyla zaman zaman eğlence mekanlarına giderek eğlenmiştir. Bu yıllarda yaşadıklarını, alkolle olan ilişkisini yıllar sonra Ruşen Eşref’e şöyle anlatmıştır:

”- Benim adım çok içki içer diye çıkmıştır. Bunu siz de duymuş olacaksınız. :filhakika ben, öteden beri içerim;içkiyi severim. Fakat istediğim zaman bunu keserim. Vazifem esnasında bir damlasını ağzıma komam. Vatan işlerime içki karıştırmam. O sadece benim keyfim içindir. Onun yüzünden vazifemi bir an geri bıraktığımı hatırlamıyorum. Daha gençken, manevralara çıkılmadan önce, muhabbete dalarak sabaha yakın zamanlara kadar içsek bile, ben bazen hiç uyumadan saatinde doğrudan doğruya vazifem başına giderdim. İçki ve vazife iki ayrı şeydir. Birbirine tesiri dokunacak yerde vazifeyi elbette keyfe tercih etmeli; içkiyi behemahal kesmeli.” (Ruşen Eşref Ünaydın – Atatürk’ü Özleyiş Cilt 2 Basım yılı : 1998 s.80)

1

Atatürk’ün hayatını incelediğimizde Ruşen Eşref’e anlattıklarının doğruluğu net şekilde görülmektedir. Harp okulundan kurmay Yüzbaşı olarak mezun olduğu günden beri kendisine verilen her görevi başarıyla yerine getirmiştir. Trablusgarp’ta gönüllü olarak savaşması ardından Balkan savaşları ve Sofya ataşeliğinden sonra Çanakkale savaşındaki büyük kahramanlığı onu tarih sahnesine çıkarmıştır. Tüm bu savaşlar sırasında vazifesine bağlılığı ve ciddiyeti onun başarısındaki sırdır.

Doktor Neşet Ömer İrdelp’te Atatürk’ün memleket meseleleri hakkında çalışırken ağzına tek damla içki koymadığını şu cümlelerle anlatmıştır:

”Önemli iş zamanlarında içkiyi bırakırdı. büyük nutku’nu yazdığı zaman altı ay rakıyı terk etmişti” (Yavuz Ercan – Osmanlı ve Cumhuriyet Tarihi Yazıları Turhan Kitabevi, 2007 s. 267)

Nutuk’un yazıldığı 6 ay boyunca alkol kullanmaya ara veren Atatürk, kurtuluş savaşı yıllarında da alkolden uzak durmuştur. Silah arkadaşı, dostu ve kurtuluş savaşının önemli komutanlarından olan Ali Fuat Cebesoy’un açıklamaları da Atatürk’ün alkolik denilebilecek düzeyde alkol bağımlısı olmadığını göstermektedir.

“Gazi ciddi kararlar arifesinde daima içkiden ve fazla yemekten kaçınırdı” (Yavuz Ercan – Bizim Atatürk. Belgi Dergisi, Sayı : 2 Yıl : 2011 s.123)

Bu anılar ve açıklamalar olmasa bile Atatürk’ün hayatındaki başarılarına baktığımız zaman böyle bir insana alkolik demek mümkün müdür? Alkolik bir insanın kendi iradesiyle içkiye aylarca hatta yıllarca bir anda ara vermesi mümkün değildir. Mümkün olsa AMATEM gibi alkol ve madde bağımlılığıyla ilgili hastaneler olmazdı.

Alkolizm konusundaki ikinci önemli husus her alkol kullanan kişinin alkolik olmadığıdır. Bir kişiye alkolik demek için o kişinin bazı alkolizm özelliklerini taşıması gerekir. Bu özelliklerden bazıları şunlardır :

· Alkol kullanmadığında yoksunluk hissetmek ve sürekli alkol almayı düşünmek

· Başarısız kısa süreli alkol bırakma girişimlerinde bulunmak ve içki içmediği dönemlerde psikolojik travmalar yaşamak

· Alkol kullanımı yüzünden günlük hayatın ve mesleki yaşamın olumsuz etkilenmesi. Kişinin mesleğinde başarısızlıklar yaşaması

· Günün büyük bir bölümünü alkol kullanımına ayırmak ve alkol kullanmadığı zamanlarda da alkol alacağı zamanı düşünmek

· Kişinin içeceği alkol miktarına kendi iradesiyle karar verememesi

Atatürk’te bu özelliklerin hiçbiri bulunmamaktadır. Alkol yüzünde ne vatan işlerini aksatmış, ne de alkol kullanmadığı dönemlerde psikolojik travmalar yaşamıştır. Uşağı Cemal Granda Atatürk’ün alkol kullanmasıyla ilgili şu yorumu yapmıştır:

”Atatürk’ün bir kere bile içki yüzünden kendinden geçtiğini, taşkınlıklar yaptığını görmedim, duymadım. Aksini iddia edenler varsa, bunların yaptıkları düpedüz dedikodudan başka bir şey değildir. Ölümünden sonra çekememezlik ve kıskançlıklarından Atatürk’ün sofrasını sarhoşluk, ayyaşlık ve zevke düşkünlükle kötülemek isteyenler oldu ama, bu çabalar ne kadar boşunadır. Onun yaşantısı bütün kusurlarıyla meydandaydı. Gizlenecek bir yönü yoktu ki… Halkın sofrası idi.”(Cemal Granda – Atatürk’ün uşağının gizli defteri , Fer yayınları 1971 s.26)

1

Cemal Granda’nın da söylediği gibi Atatürk’ün sofrası halkın sofrasıdır. Bu sofrada Anadolu köylüsü bile ağırlanmıştır.

Atatürk’ün yakın dostu ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevini yapan Hasan Rıza Soyak’ta Atatürk’ün sadece akşam yemeklerinde alkol kullandığını, gündüzleri içki içmediğini şu cümlelerle anlatmaktadır :

“Atatürk siyasi büyük ve önemli meselelerin cereyan ettiği veya konuşulacağı zamanlarda hiç içmezdi…Gündüz içmenin aleyhindeydi. Yanında bulunduğum uzun yıllar zarfında yalnız iki kez, gündüz birkaç kadeh içtiğini gördüm. Sofrada saatlerce kalırdı ama miktar itibariyle çok içen bir adam sayılmazdı”(Hasan Rıza Soyak – Atatürk’ten Hatıralar Cilt :1 Yapı Kredi Yayınları 1973 s.18)

Atatürk’ün yakın dostu ve dava arkadaşları olan insanların anlattıklarına bakıldığında Atatürk, sadece akşam yemeklerinde kendisinin ifadesiyle keyif için içen ama devlet işleri söz konusu olduğunda aylarca hatta yıllarca alkol kullanmaya ara verebilen bir kişidir. Böyle bir kişiye tıbben alkolik tanısı koymak mümkün değildir.

Gençlik yıllarından beri alkolü keyif için kullanan Atatürk, hayatının son yıllarında alkol miktarını geçmişe göre arttırmış ve bu yüzden sağlığı bozulmaya başlamıştır. Ancak bu bozulmanın nedeni sadece alkol değildir. Uyku düzensizliği, günde 10-15 fincan kahve içmesi ve 40- 50 sigara tüketmesi de sağlığının bozulmasında etkili olmuştur. Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ün yaşamının son yıllarında neden alkol kullandığını şöyle anlatmıştır:

”Karar vermiştim; bir fırsat bulup kendisi ile bu hususta konuşacaktım.Bir sabah baş ağrısından şikâyet etti, aradığım fırsat belirmişti; bundan hemen faydalandım. îlkin dilimin döndüğü kadar içki aleyhinde bulundum; zararlarım saydım. ”Bu baş ağrıları da ondandır,” dedim. Sonra da yakından bildiğim hoş görürlüğüne sığınarak, her akşam içmekten vaz geçmesini, eğer bunu yaparsa bir müddet sonra kendisinin de pek memnun kalacağını, çok itinalı bir dille, arzetmek cesaretinde bulundum.

Sükûnetle dinledi; ben susunca O, konuşmağa başladı:

”Haklısın, bunları ben de bilmez değilim çocuk;” dedi. ”Fakat ne yapayım ki içmeğe mecburum; kafam çok ama beni mustarip edecek kadar çok ve hızlı çalışıyor; vakit vakit onu uyuşturup biraz dinlenmek ihtiyacını duyuyorum. Harbiye ve Erkânıharbiye (Harb Akademisi) mekteplerinde iken sabahlan beni ekseriya koğuş arkadaşlarım uyandırırdı… Çünkü akşam zihnim herhangi bir meseleye takılırdı; onu düşüne düşüne kafam şişer, uykum kaçardı. Bütün gece, yatağın içinde, dönüp dururdum; ancak sabaha karşı, yorgun, bitkin bir halde uyuyakalırdım ve tabiî kalk borusunu duyamazdım…

Şimdi de öyle… İçmediğim zamanlar uyuyamıyorum; ıstırap içinde bunalıyorum. Aynı zamanda içki barsaklanmı da tanzim ediyor. Bu durumda, takdir edersin ki yapabileceğim şey ancak miktarını, mümkün mertebe, azaltmak olabilir; ona çalışalım…»

Gerçekten içmediği günler, hem uyumak, hem de bağırsaklarını harekete geçirmek için devamlı olarak ilâç almak zorunda kalırdı.”(Hasan Rıza Soyak – Atatürk’ten Hatıralar Cilt :1 Yapı Kredi Yayınları 1973 s.19)

Atatürk’ün alkolle münasabetinin ayrıntıları dönemin tanıklarının anlatımıyla bu şekilde… Peki ya Çankaya sofraları sadece içki aleminin yapıldığı cümbüş sofraları mıydı?

Atatürk’ün alkol kullanmasını istismar eden tarih yalancıları yıllardır Çankaya sofralarını bir cümbüş sofrası olarak anlatmaktadır. Bu anlatımların gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Atatürk’ün Çankaya sofraları bir cümbüş sofrası değil devlet meselelerinin görüşüldüğü devlet sofrasıdır. Bu sofrada devlet meseleleri dışında sanat, felsefe, din konuları tartışılmış, hatta Reşit Galip bu sofrada Atatürk’ün fikrine muhalif olarak tepkisini göstermiştir. Reşit Galip bu cesaretinden sonra Milli Eğitim Bakanlığı görevine getirilmiştir

Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün Çankaya sofraları hakkında şu yorumu yapmıştır:

”Bu bir içki ve cümbüş sofrası değildi. Dostları ile hatta düşmanları ile sohbet ve tartışma meclisi idi. Atatürk hayallerini, tasarılarını, ıstıraplarını, hatıralarını, ta genç subaylığından son zamanlarına kadar sofrasında anlatmıştır. ” (Falih Rıfkı Atay – Çankaya Cilt: 2 Dünya Yayınları, 1961 s. 495)

Atatürk’ün uşağı Cemal Granda’da Çankaya sofralarının bir içki ya da cümbüş sofrası olmadığını, her akşam sofrada ciddi meselelerin görüşüldüğünü şu cümleleriyle net bir şekilde ortaya koymuştur:

İşten ve yurt gezilerinden artan bütün ömrü sofrada geçmiştir denilebilir. Fakat burası hiç bir zaman bir içki ve cümbüş bayağılığına inmemiş, bir sohbet ve tartışma meclisi olarak kalmıştır. Eğlencenin sıra en çetin devlet islerinin karara bağlandığı bir meclis… Politikanın, aktüalitenin de ziyafet sofrası! (Cemal Granda – Atatürk’ün uşağının gizli defteri , Fer yayınları 1971 s.25)

Atatürk’ü sabahlara kadar içki içen bir alkolik gibi anlatanlara belki de en güzel cevabı Cemal Granda’nın sözleridir. Atatürk’ün sofrası halkın sofrası ve devletin meclisiydi.

Atatürk’ün alkolle münasebetinin alkolik teşhisiyle uzaktan yakından alakası olmadığı gerek başardıkları, gerekse dönemin anılarıyla ortada… Çankaya sofrasının bir cümbüş sofrası olmadığı da ortada… Yine de farz edelim ki Atatürk alkolik olsaydı ne değişirdi? Değerinden bir şey kaybeder miydi? Atatürk alkolik olsaydı Çanakkale’deki başarıları yok mu sayılacaktı? Yoksa Cumhuriyeti kurduğu gerçeği mi değişecekti? Tarihi şahsiyetlerin özel hayatıyla ilgili bilinçsizce konuşmak hatta hakaret etmek cahillik ve basitliktir. Hele ki Mustafa Kemal Atatürk gibi milletinin bağımsızlık savaşına önderlik etmiş bir devlet kurucusuna ayyaş demek hadsizliktir. Üstelik alkolizm nedir bilmeden… Turgut Özakman’ın dediği gibi ”Nadiren dahi yetiştirdiğimiz için bir dahi hakkında nasıl konuşulur bilmiyoruz. Ne diyeyim bu da bizim toplulumuzun tedavi edilemeyen hastalığı…

TIBBIYELİ HİKMET

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’ün İzinde Olma Zamanı


1

Tarihte bazı kanlı olaylar vardır ki sonuçlarına bakıldığında ülkeyi ileriye taşımıştır.

Örneğin Fransız ihtilalında çok kan dökülmüştür ama bugün Avrupa demokrasisini Fransız ihtilalına borçludur.

Avrupalı sahip olduklarını Fransız İhtilaline borçlu olduğunun farkında olduğu için ‘’Hadi Fransız ihtilalıyla yüzleşelim’’ demez. Çünkü böyle bir tartışmanın kimseye faydası olmaz.

Bizim tarihimizde de Cumhuriyet devrimi gerçekleşirken Fransız devrimi kadar olmasa da kan dökülmüştür.

Cumhuriyet’e karşı çıkan sahte hoca şeyh takımı idam edildi.

Devleti yıkmak için isyan eden isyancılar sert şekilde cezalandırıldı.

Peki ya sonuca bakalım. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Atatürk yumuşak davransaydı neler olurdu?

İstiklal mahkemelerinde Cumhuriyet’e karşı çıkan dinciler idam edilmeseydi bugün laik bir Türkiye olmazdı.

Dersim isyanı bastırılıp Seyit Rıza idam edilmeseydi bugün Tunceli Türkiye’nin en okumuş şehri olmazdı.

Sarıklı, sahte hocaların idam edilmesi laikliğin önünü açtı. Ümmetten ulus devlete dönüşümün önündeki engel kaldırıldı.

Seyit Rıza ve onun gibi toprak ağalarının idam edilmesiyle de ezilmiş köylü, ağa zulmünden kurtarıldı (Tam başarılamadı ama gerekliydi)

Kısacası bugün her şeye rağmen diğer İslam devletlerinden öndeysek bunu Cumhuriyet’in ilk yıllarında dökülen kanlara borçluyuz.

Bu insanlar idam edilmeseydi onlar bugün bizleri idam edeceklerdi.

Tarihi olaylara bakarken ters açıdan değerlendirmek her zaman faydalıdır.

Bu yüzden bu olayları sürekli kaşımak, hadi yüzleşelim demek boşunadır.

Yüzleşip ne yapacaksınız?

Öldürülmeselerdi Cumhuriyeti yıkacak olan Şeyh Said ve onun gibilerin ailelerinden mi özür dileyeceksiniz?

Yoksa öldürülmeseydi doğuyu ele geçirecek olan Seyit Rıza’nın ailesinden mi özür dileyeceksiniz?

Bu, devletin kendisini inkâr etmesidir. Devlet, kendisine silah çekeni öldürdüğü için özür dilemez.

Ha bu ölümler içinde suçsuz yere ölenler olmuş mudur? Elbette vardır.

Hiçbir devrimde nokta atışı suçlular öldürülmez. Her isyanda suçlunun yanında masumlar da öldürülmüştür.

Ancak bu ölümler, sonuca bakıldığında tartışılması gereksizdir.

Sonuçta bu isyanlar öyle ya da böyle bastırıldığı için bugün hala Cumhuriyet var.

Sonuçta devleti yıkmak isteyen şeriatçı sahte hocalar idam edildiği için laiklik var.

Bu nedenle bazen kan dökmek, gelecek kuşakların daha rahat yaşaması için hayırlıdır. Tarihi bu açıdan değerlendirmek lazım

Bugün yaşadıklarımıza baktığımızda da Atatürk’ün sert davranmakta ne kadar haklı olduğu net şekilde görülüyor.

İyi ki sert davranmışsın Büyük Atatürk!

Eğer tarihle kavga etmek yerine ders çıkarmasını bilseydik, olayların görünen yüzüne değil özüne bakmış olsaydık…

Şu an PKK her gün gencecik evlatlarımızı şehit edemezdi

Şu an Türkiye, terör örgütlerinin cirit attığı bir ülke olmazdı

Şu an Türkiye, bir Ortadoğu bataklığına saplanmak yerine gelişmiş, batıyla uyumlu çağdaş bir ülke olurdu.

Atatürkle kavga etmeyi bırakın. Ne yapmış ona bakın!

TIBBIYELİ HİKMET

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Şimdi Atatürk’ün Sizden Farkını Anladınız mı ?


1

Darbe girişiminden sonra yaşananları şaşkınlıkla ve ibret alarak izliyorum…

Düne kadar hoca efendi diyerek elini eteğini öptükleri Fettullah Gülen bir anda terörist feto oldu.

İsmiyle hitap edildiğinde bile ‘’Fettullah değil hoca efendi diyeceksin’’ diyenler şimdi Feto idam edilsin diyor. Sokaklarda maketi temsili idam ediliyor.

Cumhurbaşkanından, Başbakanına, Bakanlara hatta en düşük kademeli bürokrata kadar Atatürk devrimlerine sahip çıkacağız açıklamaları yapılıyor.

Atatürk devrimlerini yıkmak isteyenler şimdi onun çizgisine gelmek zorunda kaldı.

Şimdi Atatürk’ün sizden farkını anladınız mı?

Atatürk’ün farkı hainin saçına sakalına, sarığına, cübbesine bakmadan idam etmesiydi.

Söz konusu vatan ise hainleri alnı secdeye değen ya da değmeyen diye ayırt etmedi.

Eğer bunu yapmasaydı bugün hiçbiriniz Atatürk hocaları idam etti demeyecektiniz. Tam aksine çok dindar adammış bak âlimlere hocalara sahip çıktı diyecektiniz. Belki de en büyük Atatürkçü olacaktınız

Ancak unuttuğunuz bir nokta var.

Eğer Atatürk, dinciliğe prim verip Şeyh Said’i, İskilipli Atıf’ı idam etmeseydi bugün hiçbiriniz şu an oturduğunuz koltuklarda oturamazdınız.

Çok büyük İslam âlimi dediğiniz Şeyh Said, isyanında başarılı olup Cumhuriyeti yıksaydı bugün sakız gibi çiğneyip durduğunuz milli irade olmayacaktı.

Neden olmayacaktı biliyor musunuz?

Çünkü yıllardır gece gündüz yıkmak için yanıp tutuştuğunuz Laik Cumhuriyet olmayacaktı.

Bugün sahip olduğunuz her şeyi laik Cumhuriyet’e borçlusunuz. Cumhuriyet sayesinde sıradan alt tabakadan ailelerin çocuklarıyken bugün devletin en tepesindesiniz.

Size bu hakkı veren Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyettir. Geri getirmek için hayal kurduğunuz Osmanlı değil…

Padişahın kulu olmak yerine bugün Cumhurbaşkanı, Başbakan oldunuz.

Bir an için ‘’mazlum âlim’’ dediğiniz Şeyh Said’in isyanında başarılı olduğunu hayal edin

Düşünün! Şeyh Said isyanı bastırılamamış, isyancılar Ankara’ya kadar gelmişler ve Atatürk’ü öldürmüşler.

Bugün nasıl bir Türkiye olurdu?

Öldürülen Şeyh Said değil de Atatürk olsaydı şimdi nasıl bir ülkede yaşardık?

Ülkenin yönetimi çok sevdiğiniz Şeyh Said’in eline geçseydi neler yapardı?

En başta bugün yıkmak için uğraşacağınız bir laiklik olmazdı. Tam hayalinizdeki şeriat devleti olurdu.

Ancak çok fazla heveslenmeyin!

Şeyh Said’in devlet başkanı olduğu bir ülkede siz ancak köle olurdunuz. Bugün hiçbiriniz sahip olduklarınızın binde birine sahip olamazdı.

Çok partili demokrasi mi? Hayal bile etmeyin.

Milli irade mi? Öyle bir şey söz konusu bile olamaz.

Kadın milletvekilleri mi? Güldürmeyin!

Dua edin ki Atatürk, sizin âlim dediğiniz sahte hocaların sakalına sarığına bakmadan idam etti.

Dua edin ki Atatürk, Şeyh Said’i idam etmek yerine onunla pazarlık etmedi.

Dua edin ki Şeyh Said’e her istediğini verip sonra ‘’ne istedin de vermedim Said?’’ demedi.

Dua edin ki Atatürk, Şeyh Said’i dindar Müslüman sanıp kandırılmadı.

Dua edin ki Atatürk, sizin yaptıklarınızın hiçbirini yapmadı.

Dün Şeyh Said devlete karşı isyan etti. Bugün Feto

İkisi de dini kullandı. İkisi de sahte hocaydı. İkisi de devlete kurşun sıktı.

Şimdi Atatürk’ün neden Şeyh Said gibi sahte hocaları idam ettiğini anladınız mı?

TIBBIYELİ HİKMET

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’ün Eğitim Anlay ışı ve Öğretmenlere Verdiği Önem


11

Cumhuriyetin Osmanlı’dan devraldığı en büyük sorunlardan biri eğitimsizliktir. Yüzyıllardır imparatorluğu içten içe çürüten cehalet ve geri kalmışlık sonunda 623 yıllık bir devletin çöküşüne neden olmuştur. Kuruluş ve yükseliş dönemlerinde geleceği görebilen basiret sahibi, genç, eğitimli sultanların yönetiminde bilim ve teknikte Avrupa’dan gelişmiş olan devlet, 17. yüzyıl sonrasında adeta bilime, eğitime kapılarını kapatmış, kendini cehaletin karanlığına gömmüştür.

Osmanlı’nın eğitimde ve bilimde gelişmiş düzeye sahipken nasıl geri kaldığı üzerinde uzun uzun tartışılması gereken bir konudur. Bu durumun birçok nedeni vardır ama en önemli nedenlerden biri Avrupa’daki Rönesans, reform ve coğrafi keşifler döneminin Osmanlı’nın en güçlü olduğu döneme denk gelmesidir. Siyasi ve askeri gücüne güvenen devlet, dünyanın uzak diyarlarındaki keşiflere fazla önem vermemiş, Avrupa’daki aydınlanma çağını tam olarak kavrayamamıştır. Sonrasında ekonomideki bozulma ve çocuk yaşta tahta geçen padişahların yönetimindeki siyasi çalkantılar imparatorluğu yavaş yavaş çöküşe doğru çekmiştir.

1918 yılında devlet fiilen son bulduğunda ülkenin içinde bulunduğu durum içler acısıdır. Ülke genelinde okuma yazma oranı erkeklerde %3-5 arasında, kadınlarda ise binde 8 dir. Bu okumuş sınıfın da büyük çoğunluğu İstanbul, İzmir, Selanik gibi büyük şehirlerde yaşamaktadır. Anadolu köylerinde ise okuma yazma bilen neredeyse hiç yoktur. Kurtuluş savaşı işte bu okuma yazma bilmeyen, imparatorluğun unuttuğu köylülerle kazanılmıştır.

Türk milleti için en büyük şans, ülkenin felaketi yaşadığı bir dönemde Mustafa Kemal gibi bir lidere sahip olmasıdır. Yüksek askeri dehası ve becerisiyle dibe vurmuş bir milleti ayağa kaldırarak kurtuluş savaşını kazanmıştır. Ancak bu zafer Mustafa Kemal için sadece bir başlangıçtır. Kendi deyimiyle gerçek zafer cehalete karşı kazanılması gereken savaştır. Çünkü gerek okul yıllarında gerekse askeri hayatı boyunca görev yaptığı yerlerde milletin cehaletini yakından görmüş ve o yıllarda milletin sağlam bir milli eğitimle cahillikten kurtarılması için planlar yapmıştır.

Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in ilanından yıllar öncesinde milletin eğitimsizliği üzerinde kafa yormasının nedeni sadece üstün zeka sahibi olması değildir. Onu yaşadığı dönemde diğer insanlardan ayıran en önemli nedenlerden biri aldığı eğitimdir. İlkokula başladığı Şemsi Efendi mektebinden, Harp akademisinden mezun olana kadar batı tarzında eğitim görmüş, o günün koşullarında imparatorluğun en seçkin kurumlarının başında gelen Harbiye’de eğitim görmüştür.

Tahsil hayatında gördüğü batı tarzındaki eğitimi, üstün zekasıyla birleştiren Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilanından sonra gerçekleştireceği devrimleri çok önceden planlamıştır. Örneğin Çanakkale savaşının en çetin ve ateşli günlerinde latin alfabesi hakkında araştırmalar yapmış, Fransız Türkolog Deny ve Macar Türkolog Nemeth’in gramerlerini incelemiştir. Mustafa Kemal bu incelemeleri yaptığında harf devrimine daha 13 yıl vardır.

Mustafa Kemal’in eğitim konusundaki düşünceleri ve planları işgal yıllarında da devam etmiştir. Samsun’a ayak bastığı günlerde bile “insanlarımızı Batı medenîsi yapmadıkça istiklal Savaşı bitmeyecektir” diyerek eğitim sorununa ne kadar önem verdiğini ifade etmiştir.

Sivas kongresinin düzenlendiği günlerde Amerikalı Gazeteci Mr. Brown’a söylediği şu sözler hem eğitime verdiği önemi, hem de gelecek planlarını net şekilde yansıtmaktadır:

“Türk halkı iyi bir eğitim görmeli ve iyi bir hükümete sahip olmalıdır. Eğitim okul demektir. Türk köylüsünün pek azı okur yazardır. Ama bu köylüler yeniliklere isteklidir, çocuklarının iyi bir eğitim almasını ve Müslümanlığın değerleri ile donatılmasını ister.” ( Howard E. Wilson ve Dr. İlhan Başgöz, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, Ajans Türk Matbaası, Ankara 1968, s. 235)

27681_13

Mustafa Kemal’in Amerikalı gazeteciye söylediği bu sözler gençlik yıllarından beri aklında olan düşüncelerin ifadesidir. Memleketin her köşesi işgal altındayken Türk milletinin eğitimsizliğine dikkat çekmiş ve eğitim olmadan sağlam bir geleceğin kurulamayacağını söylemiştir.

İşgal yıllarının başından beri eğitim sorununa önem veren Mustafa Kemal, savaşın en buhranlı günlerinde 15- 21 Temmuz 1921 tarihleri arasında Ankara’da 1. Maarif kongresini düzenlemiştir. Kongrenin yapıldığı günler kurtuluş savaşının belki de en zor dönemidir. Yunan ordusu Eskişehir’e kadar gelmiş, TBMM de meclisin Kayseri’ye taşınması tartışılmaya başlanmıştır. Böyle bir dönemde Maarif kongresinin düzenlenmesi tarihte birçok liderin düşünüp cesaret edemeyeceği bir şeydir. Bu da Mustafa Kemal’in hem eğitime ne kadar önem verdiğini, hem de kurtuluş savaşını kazanacağından ne kadar emin olduğunu göstermektedir.

Mustafa Kemal’in Maarif kongresinin açılışında yaptığı konuşma o günün koşulları göz önünde bulundurulduğunda hayret vericidir. Düşünün!.. Ülke işgal altında, insanların çoğu umutsuz ancak o Anadolu’nun ortasında bir eğitim kongresi düzenleyerek geleceğin temellerini atmıştır. Atatürk açılış konuşmasında eğitim hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getirmiştir :

“… Gerçi bugün maddî, manevî ve menâbi-i kuvvamızı (kuvvet kaynaklarımız), hudud-ı milliyemiz dahilindeki memleketlerimizde müstevli (istilacı) bulunan düşmanlara karşı isti’mal etmek (kullanmak) mecburiyetindeyiz, İrfan-i memleket için tahsis edilebilen şey müstakbel maarifimize mâbihilistinad (dayanmaya vesile) olacak bir temel kurmaya kâfi değildir. Ancak vâsi ve kâfi şerait ve vesâite mâlik oluncaya kadar geçecek eyyâm-ı cidalde (mücadele günlerinde) dahi kemâl-i dikkat ve itina ile işlenip çizilmiş bir millî terbiye programı vücude getirmeye ve mevcut maarif teşkilâtımızı bugünden müsmir (sonuç veren) bir faaliyetle çalıştıracak esasları ihzar etmeye hasr-ı mesaî eylemeliyiz…” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, s. 19)

1

Atatürk, milli eğitimin niteliklerinin nasıl olması gerektiğini açıkladıktan sonra öğretmenlere şöyle seslenmiştir:

“… Milletimizi yetiştirmek gibi mukaddes bir vazifeyi deruhde eden heyet-i mübeccelenizin (yüce heyetinizin) bugünün vaziyetini nazar-ı itibara alacağından ve her müşkülü iktihâm (göğüs germe) ile bu yolda gayet metinâne yürüyeceğinden şüphem yoktur. Vazifeniz pek mühim ve hayatîdir. Bunda muvaffak olmanızı Cenab-ı Haktan temenni ederim.” (Azmi Süslü, Atatürk ve Gençlik, Ankara 1986, s. 10)

Savaşın en buhranlı günlerinde Ankara’da toplanan maarif kongresi, Cumhuriyet dönemindeki eğitim devriminin ilk ilanı niteliğindedir. Bir milletin var oluş savaşı sırasında Atatürk’ün öğretmenlere verdiği değer onun eğitime herkesten farklı yaklaştığını göstermektedir. Atatürk için eğitim- öğretim sıradan bir maarif politikası değildir. En az kurtuluş savaşı kadar önemli, hatta kurtuluş savaşından daha önemli bir konudur. Bu yüzden kurtuluş savaşı yıllarından vefatına kadar eğitim konusuna Sakarya Savaşını yönetirmiş gibi bir komutan ciddiyetiyle yaklaşmış, öğretmenleri de Cumhuriyet’in silahsız ordusu olarak adlandırmıştır.

Atatürk’ün kurtuluş savaşı yıllarında eğitim hakkında öğretmenlerle yaptığı diğer konuşmalardan biri 27 Ekim 1922 tarihinde İstanbul’dan Bursa’ya gelen öğretmenlerle Bursa Şark tiyatrosunda yaptığı toplantıdır. Kendisini ziyarete gelen öğretmenleri saygıyla karşıladıktan sonra tarihte çok az insanın göstereceği bir mütevazilikle şunları söylemiştir:

”İsterdim ki çocuk olayım ve sizin ışık saçan eğitim katınızda bulunayım. Sizden ders alayım, siz beni yetiştiresiniz. O zaman milletim için, daha yararlı olurdum; fakat ne yazık ki gerçekleştirilemeyecek bir dilek karşısında bulunuyoruz. Bu dileğin yerine başka bir istekte bulunacağım: Bugünün çocuklarını yetiştiriniz. Onları memlekete, millete yararlı bireyler yapınız… (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 42)

ataturkun-egitime-verdigi-onem

Bu cümleleri söyleyen kişi 1,5 ay önce Yunan ordusunu İzmir’de denize dökerek emperyalizmi dize getiren, dünyanın saygı duyduğu, yabancı gazetecilerin röportaj yapmak için sıraya girdiği muzaffer bir komutandır. Ancak onun için kendisinin kazandığı zafer, öğretmenlerin cehalete karşı kazanacağı zaferin yanında hiçbir şeydir.

Atatürk konuşmasının devamında eğitim yuvası okulların bir milletin geleceği için ne kadar önemli olduğunu şöyle açıklamıştır:

”Okul, genç beyinlere, insanlığa saygıyı, ulus ve yurt sevgisini, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düşünce, onu kurtarmak için tutulması uygun olan en doğru yolu belletir. Yurt ve ulusu kurtarmaya çalışanların ayrıca, işlerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları gereklidir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak bu yolla, girişilecek her türlü işin usa uygun sonuçlara ulaştırılması gerçekleşmiş olur”(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 43)

1

Atatürk’ün okulların önemine dikkat çekmesi tarihi bir gerçeği de ifade etmektedir. Bu sözleri söyleyen kişi Osmanlı’nın yıkılışına tanıklık eden, imparatorluğun eğitimsizliğini, okulların yetersizliğini gören bir Osmanlı paşasıdır. Bu yüzden Atatürk için okulların değeri hepimizin verdiği değerden daha büyüktür.

Büyük gazi öğretmenliğin ve okulların önemini anlattıktan sonra konuşmasını şu cümlelerle bitirmiştir:

”Bayanlar, Baylar!

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için, yalnız ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacaksınız, yaşatacaksınız ve kesinlikle başarıya ulaşacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız.”(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s. 46)

ataturk_geometri

Bu sözler, Atatürk’ün eğitime bakışının özeti gibidir. Atatürk için eğitim, cahilliğe karşı kazanılması gereken bir savaştır. Sakarya gibi… Büyük taarruz gibi milleti bağımsızlığına kavuşturacak bir savaş… Öğretmenler ise bu kutsal savaşın kutsal askerleri, muzaffer olmaya and içmiş komutanlarıdır.

Atatürk’ün eğitimi bir savaşa benzettiği konuşmalardan biri de 24 Mart 1923 tarihinde Kütahya Lisesinde öğretmenlere hitaben yaptığı konuşmadır. Türk milletinin büyük kurtarıcısı eğitimin cehalete karşı bir savaş olduğunu şöyle ifade etmiştir:

”Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.

Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.

Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.” (Belgelerle Türk Tarihi Dergisi sayı : 72-79 Menteş Kitabevi, 2003 s.9)

Öğretmenleri ”irfan ordusu” olarak tanımlayan Gazi konuşmasının devamında öğretmenlerin devletin geleceği için ne kadar önemli olduğunu şu cümlelerle anlatmıştır:

”Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz (Nazife Güngör – Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze dil, kültür, eğitim Gazi Üniversitesi, 2007 s.159)

1

Birçok konuşmasında tarihi gerçeklerden örnekler vererek konuşan Atatürk, öğretmenlere görevlerinin ne kadar kutsal olduğunu anlatırken Osmanlı’nın eğitime önem vermediğini söyleyerek tarihten ders çıkarılması gerektiğini söylemiştir.

”Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi.”(Nazife Güngör – Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze dil, kültür, eğitim Gazi Üniversitesi, 2007 s.159)

Savaşın en zor günlerinde bile maarif kongresi düzenleyen, ziyaret ettiği her okulda eğitimin önemini anlatıp ”asıl zaferi siz kazanacaksınız” diyen tevazu sahibi bir lider… Onu çağdaşı olan liderlerden ve günümüzdekilerden ayıran en önemli özelliği bir asker olarak eğitimi silahlı savaştan üstün görmesidir. Eğitime ne kadar ciddiyetle yaklaştığını gösteren bir anı şöyledir:

Kurtuluş savaşı kazanılmış, Yunan ordusu İzmirden denize dökülmüş, İzmir büyük kurtarıcısını misafir etmektedir. Kurtuluş savaşının kadın kahramanlarından Halide Edip bir akşam yemeğinde Gazi’ye yaklaşarak ”Paşam, hayatınızın en büyük mücadelesini, nihayet tarihin kaydettiği en büyük bir zaferle, büyük başarılarla bitirdiniz, ne kadar bahtiyarsınız kimbilir?” der. Atatürk, Halide Edip’in övgüsüne gülümseyerek şöyle cevap verir:

”Halide Hanım, mücadelemizin bence en küçük kısmını bitirdik. Geri kalmış halkımızın yetiştirilmesi ve milletimizin Batı medeniyeti seviyesine ulaştırılması için asıl ve büyük mücadelemize şimdi başlıyoruz.” (Burhan Göksel, Atatürk ve Türk Çocuğunun Eğitimi ve Öğretimi, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, sayı: 71, 1973, s. 34)

1

Türk milletini batı medeniyeti seviyesine yükseltmeyi Cumhuriyetin ilanından çok önce kafasına koyan Atatürk, Cumhuriyetin ilanından sonra da birçok konuşmasında eğitimde öğretmenlerin ne kadar büyük öneme sahip olduğunu dile getirmiştir. Örneğin 25 Ağustos 1924’te, Ankara’da, toplanan Muallimler Birliği Kongresi’nde öğretmenlere şu konuşmayı yapmıştır:

“Muallimler,

Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr muallim ve mürebbileri, sizler yetiştireceksiniz. Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip (orantılı) bulunacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu evsâf ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir. Mümtaz vazifenizin ifasına âli himmetlerle hasr-ı mevcudiyet edeceğinize asla şüphe etmem.” ( Galip Karagözoğlu, “Atatürk İnkılâbının Yerleşmesinde ve Gerçekleşmesinde Eğitimin Rolü ve Yeri”, Atatürkçülük (II. kitap), Ankara 1983, s. 13)

Eğitim hakkındaki tüm konuşmalarında batılılaşmayı örnek gösteren Atatürk’ün batıdan kastettiği kesinlikle batı taklitçiliği değildir. Ona göre eğitim her şeyden önce milli olmalıdır. Bir konuşmasında eğitimin milli karakter niteliği taşıması gerektiğini şöyle anlatmıştır:

“Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa mevcudiyeti ile, hakkı ile, birliği ile tearuz eden (ters düşen) bilûmum yabancı anasırla (unsurlarla) mücadele lüzumunu ve efkâr-ı millîyeyi kemâl-i istiğrak ile (millî duyguya dayanan düşünceleri büyük bir olgunlukla) her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakârlıkla müdafaa zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün kuvâ-yı ruhiyesine (manevî gücüne), bu evsaf (özellik) ve kabiliyetin zerki (aşılanması) mühimdir. Daimî ve müthiş bir cidal (mücadele) şeklinde tebarüz eden (beliren) hayat-ı akvamın felsefesi (milletlerin hayat felsefesi), müstakil ve mesud kalmak isteyen her millet için bu evsafı (özelliği) kemâl-i şiddetle (büyük bir arzu ile) talep etmektedir.”(Saim Sakaoğlu, “Türk Gençliğinin Kültür Problemleri ve Atatürk”, Atatürk Gençlik ve Kültür, Konya 1990, s. 19)

Batılılaşmayı sadece çağın ilmine bilimine sahip olmak olarak gören Atatürk için Türk çocuğunun eğitimindeki en önemli şey milli bir eğitim görmesidir. Bu düşüncesi onun eğitime kuru kuruya bir tahsil görmek olarak yaklaşmadığını göstermektedir. Eğitimin milli olmadıktan sonra bir işe yaramayacağını, hatta millete zarar vereceğini şu cümlelerle ifade etmiştir:

“Efendiler!

Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, ananat-ı millîyesine (millî geleneklerine) düşman olan bütün anasırla (unsurlarla) mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir (alkışlar). Beynelmilel vaziyet-i cihana göre, böyle bir cidalin istilzam eylediği anasır-ı ruhiye ile mücehhez (dünyada milletlerarası duruma göre, böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip) olmayan ferdlere ve bu mahiyette ferdlerden mürekkeb cemiyetlere hayat ve istiklâl yoktur.” (Ayten Sezer –Atatürk döneminde yabancı okullar, 1923-1938 Atatürk Kültür, Dil, ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1999 s.18)

Atatürk, eğitimde batıyı işaret ederken kastettiği şey ilim ve fendir. Eğer o günün koşullarda ilim ve fen doğuda olsaydı doğululaşmaktan bahsedecekti. Bu yüzden Atatürk’ün eğitime bakışı Hz. Muhammed’in ”İlim Çinde olsa gidip alınız” hadisiyle bire bir örtüşmektedir. Bir konuşmasında peygamberin bu hadisini hatırlatarak şöyle demiştir:

“Gözlerinizi kapayıp herkesten soyut yaşadığımızı farzedemeyiz. Ülkemizi bir çember üzerine alıp dünya ile ilişkisiz yaşayamayız. Tam tersine gelişmiş, uygarlaşmış bir millet olarak medeniyet sahasının üzerinde yaşayacağız Bu hayat ancak ilim, ve fen ile olur. İlim ve fen nerede .ise oradan alacağız, ve bireylerin kafalarına koyacağız.” (Seyit Kemal Karaalioğlu – Resimlerle Atatürk: Hayatı/İlkeleri/Devrimleri Inkılap ve Aka Kitabevi, İstanbul, 1981, s.303)

Türk milletinin kurtarıcısı, ulu önder Atatürk’ün eğitim hakkındaki sözlerine baktığımızda şu sonuca varmak mümkündür. Büyük gazi için eğitim cehalete karşı kutsal bir savaştır. Bir milletin tam anlamıyla bağımsız olabilmesi için cahilliği yenmesi gerekir.Cehaletten kurtulamayan toplumlar ne kadar askeri başarılar kazanırsa kazansın bağımsız olamazlar. Cehaleti yenecek eğitim ise ancak ilim ve fenni kurallara uygun milli karakterde bir eğitim sayesinde gerçekleşebilir. Bu düşüncelere sahip olan kişi hayatının yarısı cephelerde geçen büyük bir gazi Mareşaldir. İşte bu düşünceleri yüzünden o Türk milletinin başkomutanı olmanın yanında baş öğretmeni olmuştur

TIBBIYELİ HİKMET

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ATATÜRK’ÜN HZ. MUHAMMED İLE İLGİLİ DÜŞÜNCE VE SÖZLERİ


ATATÜRK’ÜN İSLAMİYET – İSLAM PEYGAMBERİ (HZ. MUHAMMED SAV) – İLE İLGİLİ SÖZLERİ VE DÜŞÜNCELERİ.pdf

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.