Etiket arşivi: SİYASİ DOSYA

SİYASİ DOSYA /// VİDEO : Aynanın Arkası ve Komplo Teorileri /// 15.03.2017 /// Cemal Canpolat – Erol M ütercimler


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=15wjIFAEnJ8&list=TLGGGlKBzKuNr_MxNjAzMjAxNw

Reklamlar

SİYASİ DOSYA : Demokratik Çerkes Hareketi referandum tavrını açı kladı


Demokratik Çerkes Hareketi, referandum tavrını açıklayan bir bildiri yayınladı.

"Birlikte yaşam için hayır" başlığını taşıyan bildiriyi yüzlerce Çerkes ve Çerkes dostu imzaladı.

Bildiride şöyle denildi:

"Yaratılmak istenen yeni Türkiye, iddia edilenin aksine her alanı kuşatmış tek merkezli yönetime dayanan bir Türkiye’dir. Böyle bir ülkede bütün kardeş halklar gibi Çerkesler olarak da bugüne kadar yaşamış olduğumuz bütün sorunların katlanarak artacağını görmek hiç de zor değildir.

Bırakın Çerkes soykırımını, Çerkes adını dahi anmaktan imtina eden, “Şimdi bir de Çerkesler çıktı başımıza” diyen, “Ergenekon Kafkas ağırlıklı bir yapılanmadır” diyen, Abhazya’nın tanınması bir yana, Abhaz çocuklarını dahi 23 Nisan Şenlikleri’nden geri çeviren, Çeçen mültecilere sefaleti reva gören, Çeçen cinayetlerinin dosyalarını tozlu raflara kaldıran, Abhazya ve Osetya’ya yönelik inkarcı anlaşmalar imzalamakta hiçbir tereddüdü olmayan bu anlayışın dayatmalarını kabul etmiyoruz.

Çerkes halkının Türkiye’deki varlığı ve gelişimi ülkede demokrasinin gelişimiyle doğrudan ilgilidir. Bu yüzden 16 Nisan’da ‘HAYIR’ demek yaşamsal öneme sahiptir. Bu suretle bizler, ‘Evet’ demeyi düşünenlerin meseleyi tekrar gözden geçirmelerini talep ediyor, halkın kutuplaştırılmasına her noktadan karşı çıkıyoruz. Çünkü bizler, sadece “hayır” için değil dünü, bugünü ve yarını bir arada düşünüyoruz. Bütün ülke yurttaşlarının kardeşlik ve eşitlik temelinde ‘yeni bir başlangıç’ yaratabileceğine inanıyoruz. Bu coğrafyanın özgürleşmesi, gelişimi ve saygınlığı adına emek veren Çerkeslerin bütün diğer halklarla bir arada kardeşçe yaşamını savunuyoruz."

SİYASİ DOSYA : VENEZUELA’DA BAŞKANLIK SİSTEMİ VAR. DURUMU NEDİR MERAK EDİYOR MUSUNUZ ??? İŞTE BUYRUN


Venezuela’nın nüfusu 30 milyon kişi… Suudi Arabistan’ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken, Venezuela’nın 296 milyar varil petrol rezervi var. Varilini 55 dolardan hesapla bak ne çıkıyor… Venezuela halkının en az Kanadalılar kadar refah olması gerekiyor.

Venezuela’da başkanlık sistemi var.

Hugo Chavez 1998’de başkan seçildi. Yoksul ve cahil ahali, onu çok seviyordu, gıda kolisi dağıtıyor, gariban mahallelere sağlık ocağı filan açıyor, devletin kaynaklarını sebil gibi kullanıyor, açlıktan nefesi kokan halkın kurtarıcısı olarak görülüyordu. Şak… Anayasayı değiştirdi, devletin yönetim şeklini değiştirdi. Artık onu sevip sevmemelerinin önemi yoktu, çünkü, artık onu başkanlıktan indirmek hukuken mümkün değildi. Muhalefeti susturdu, basını susturdu, iş dünyasını sustalı maymuna çevirdi. Onun yönetim şekli yüzünden 1.5 milyon kişi ülkeden kaçtı.

Nüfusun yüzde beşi ülkeden kaçarken… Twitter’dan kendisini takip eden üç milyonuncu takipçisine ev hediye ederek, kendisini alkışlatıyordu.

Kansere yakalandı. Halefi olarak, başkan yardımcısı Maduro’yu seçti. Bütçe dahil, tüm yetkilerini başkan yardımcısı Maduro’ya devretti.

Maduro otobüs şoförüydü, lise mezunuydu, sendikacılıktan tırmanmış, Chavez’in sağkolu olmuştu.

“Üniversite mezunu olmayan biri devlete başkan olabilir mi?” diye eleştirildiğinde… Chavez “neden olmasın” diyordu, “iktidar halkındır, elitler-seçkinciler istemese de otobüs şoförü başkan olur” diyordu.

Chavez öldü, otobüs şoförü Maduro geçici olarak başkan oldu.

Nisan 2013’te yeniden başkanlık seçimi yapıldı, başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, yüzde 50.6 oyla kılpayı kazandı. Rakibi yüzde 49.1 almıştı. Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlardan netice alınamadı, çünkü, seçim kurulu, yargı, komple Maduro’nun kontrolündeydi.. Toplum karpuz gibi ikiye bölündü.

Protesto gösterileri başlayınca, halka ateş açıldı. Harvard mezunu muhalefet lideri tutuklandı. Bizzat başkan Maduro tarafından “kendisinin başkanlığını kabul etmeyenlere konuşma yasağı” getiren yasa teklifi hazırlandı, meclis bu teklifi kabul etti iyi mi… Muhalefete kanunen konuşma yasağı getirildi. Başkanlık yetkilerini daha da arttıran yasalar çıkarttı, mesela, petrol ve madenler konusunda meclise sormadan karar verme yetkisini kendisine aldı!

Yandaş medya oluşturdu, şu anda Maduro haricinde hiçbir şey yazmıyorlar, televizyonlarda devamlı Maduro konuşuyor. Muhalif medyayı susturdu, yayınlarını beğenmediği televizyon kanallarını kablolu kanaldan çıkardı.

20 milyon kişiye 120 bin ton gıda kolisi dağıttı. Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmeye başlayınca, başkanlık bünyesinde komisyon kurdu, kıtlığın sebebinin araştırılmasını istedi. Yalaka komisyon araştırdı. Ne buldular biliyor musunuz? “Halkımızın yüzde 95’i günde dört-beş öğün yemek yiyor, bu nedenle tüketim maddelerinde sıkıntı yaşanıyor”sonucunu buldular! Kıtlığın sebebi halkın çok yemesiydi yani… Başkanın sorumluluğu, kusuru yoktu!

2015’te parlamento seçimi yapıldı. Maduro her türlü katakulliyi yaptı ama, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı. Muhalefet parlamentoyu kazandı ama… Başkan hâlâ Maduro’ydu.

Ordu, polis, yargı, onun elindeydi. Hükümeti hâlâ o kuruyordu.

Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefet, 2019’da yapılması gereken başkanlık seçimlerinin öne çekilmesi için, erken seçim talebinde bulundu. Başkan reddetti!

Bunun üzerine, erken seçime gidilmesi konusunda referandum yapılması için anayasal süreç başlatıldı. Anayasaya göre, referanduma gidilmesi için seçmenin yüzde 20’sinden imza toplanması gerekiyordu. Dört milyon imza toplandı. Nafile… Başkanın emrindeki seçim kurulu, imzaları kabul etmedi, referandum meferandum yapamazsınız dedi, kesti attı!

Muhalefet bir başka yol aradı, meclisten, Maduro’nun başkanlıktan azledilmesini talep eden karar çıkarıldı.Gel gör ki… Tüm üyeleri Maduro tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti. Meclisin azil talebinin anayasaya aykırı olduğu açıklandı!

Bunlar yetmezmiş gibi, Aragua eyaletinin valisini, kendisine başkan yardımcısı yaptı. Bu herif “uyuşturucu baronu” olarak tanınıyor! Eğer Maduro da Chavez gibi ölürse, 2019’a kadar ülkeyi bu arkadaş yönetecek.

Netice?

Şu anda Venezuela’da enflasyon yüzde 700… Bu sene yüzde 1600’e çıkması bekleniyor. Alışverişlerde kredi kartı geçmiyor, mağazalar kabul etmiyor. Hükümet devalüasyonla eriyen banknotları tedavülden kaldırıp, yerine yenilerini sürmek istedi, para basmak için bile para bulamadı!

Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor! Et, un, şeker, pirinç, süt karaborsa satılıyor, ekmek için bile kuyruk var, marketler saldırıya uğruyor, yağmalanıyor. Hal öyleyken, zengin daha da zengin oldu, bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor! Eczane rafları boşaldı, ilaç sıkıntısı var, sağlık sistemi çöktü, ameliyat malzemesi yok, yenidoğan bebek ölümleri rekor seviyeye ulaştı. İthalat bıçak gibi kesildi, alt tarafı diş macunu almak isteyen, normal fiyatının yüz misli ödemek zorunda kalıyor. Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapılıyor, yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor, özel sektör haftalık izin gününü üçe çıkardı.

Şehirlerde günde sekiz saat su kesintisi yapılıyor, her gün… Fuhuş patladı. Suç patladı, her21 dakikada bir cinayet işleniyor, her sene 17 bin adam kaçırma olayı, fidye rapor ediliyor. Gasp öyle hale geldi ki, insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken yanına almıyor.

Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor. Karayolları, limanlar ve havalimanları ordu kontrolünde tutuluyor.

Memleketin içine etti.

Başkan hâlâ başkan !!

SİYASİ DOSYA : İSMAİL KÜÇÜKKAYA’DAN BAŞKANLIK SİSTEMİ YORUMU


SİYASİ DOSYA /// VİDEO : Hayır diyenler FETÖ’cü sözüne Sabahattin Önkibar’dan çarpıcı yorumlar !


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=z9nrDsZ318s&list=TLGGRK2mwaOd9iswODAzMjAxNw

SİYASİ DOSYA /// Prof. Dr. Yalçın Küçük : AKP bitmiştir, Kemalizm kazanmıştır


AKP bitmiştir, Kemalizm kazanmıştır

Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

Prof. Dr. Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri Barış Zeren, Deniz Hakan ve Okan İrtem’e yorumladı. Yalçın Küçük röportajında AKP için dikkat çeken açıklamalar yaparak, "Akepe bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır, bunu açıklıkla söyleyeceğiz." dedi. "AKP bitmiştir" ifadesini neden kullandığını da açıklayan Yalçın Küçük, "Kimse akepe ile Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç gün sürer, beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma şansı yoktur, Türkiye batmıştır." ifadelerini kullandıç

İşte o röportaj:

AKP BİTMİŞTİR, KEMALİZM KAZANMIŞTIR

Deniz Hakan: Yalçın Hocam, genel bir soruyla başlayalım mı? Pek çok mülakatımızda AKP bitmiştir, dediniz. Hâlâ aynı görüşte misiniz?

Yalçın Küçük: Bu mülakatı okuyanlar belki içlerinden “bu da olmaz yahu ama bu grup söylüyorsa bu doğrudur” diyecekler. Akepe bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır, bunu açıklıkla söyleyeceğiz.

Niye “akepe bitmiştir” diyoruz, bir defa bizim ısrarla söylediğimiz gibi, akepeliler hiçbir şey yapmadılar, her şey bunlar için yapıldı. Gelmediler, getirildiler. Şimdi burada yapacağımız bir ek var. Büyük Ortadoğu projesi ile bunların kuruluşu aynıdır, hatta şunu da söyleyebiliriz, akepe’yi büyük Ortadoğu projesi için kurdular. Bunları iktidara 2001 yılında getirenler, orayla bağlantılıydı. Hüseyin Kıvrıkoğlu, arkada bir yerde dünya Yahudiliğinin küçük bir ajanı olan Kemal Derviş, öbürleri ve Hilmi Özkök, bunların akepe’yi isteyenlerle bağlantıları vardı. Tamamen bir Amerikan ve İsrail projesi. Bunlar Nasuhi Güngör’ün kitabında var. Çok fazla abartmış olmak istemem ama o kitabı yazarken haftada bir görüşüyorduk.

Güngör’ün, benim yazdıklarıma baksınlar. Bir İsrail tarafı var bu meselenin. O zaman Amerika sanki bir büyük savaşı kazanmış gibi yeni bir Ortadoğu kuruyordu. Rice ikide bir pek çok devlet kuracağız diyordu.

D.H.: Sovyetlerin çöküşü sonrasında kendilerini sınırsız bir güç olarak görüyorlardı. Bu anlamda kendilerini bir büyük savaş kazanmış gibi hissettikleri söylenebilir.

Y.K.: Doğru, biri 1991’de, öbürü de 2001’de. Baktılar ki yeni bir şey kurulmuyor Rusya’da, bunu yaptılar, aradaki on yıl zarfında da Rusya’yı hep azarlıyorlardı, zaten Rusya’nın başında Yeltsin diye bir maskara vardı. Şimdi ise başka bir dünyadayız. Tekrarlamaktan hiç yorulmayacağız, Rusya artık sıcak denizlere inmiştir. Suriye’ye desteğinde ve Suriye savaşında ciddi olduğunu göstermiştir. Şimdi başka bir dünyadayız.

‘BODRUM’A İLK DEFA SOLCULAR GİTTİ’

D.H.: Peki, bunlar AKP bitmiştir demek için yeterli mi?

Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar değil. Buna döneceğiz, ama şimdi bir de işin ekonomik kısmına geliyoruz. İki şey bir daha Türkiye’ye gelmeyecek. Bir, Türkiye bir daha döviz bulamayacak, ne demektir bu: turizm Türkiye için artık yoktur. Bunu zaten herkes kabul ediyor, bir de tekstil yoktur. Burada bir parantez açmak istiyorum: Birinci Beş Yıllık Plan’a bakarsanız, dış turizm yoktur, tekstil de yoktur, hele hele inşaat hiç yoktur. Birinci Plan’da bunlar yer almaz. Bunları getirenlerin kalkınma ile şununla bununla hiçbir ilgileri yoktur. Bizim görüşümüz budur. Biz ne dedik, turizm olabilir, dedik. Ama aynı zamanda çok net bir şekilde, dış turizm değil, dedik. Planlama’dan ayrılmadığımız sürece de denizlerin kenarına apartman dedikleri o uzun direkleri dikmenin cinayet olduğunu söyledik. Şimdi turizm bitince bütün deniz kenarların bitiyor.

Peki, turizm ne zaman başladı, nasıl başladı; Akçakoca ile, Erdek ile başladı. Akçakoca ve Erdek diye iki yer vardır, duymuşsunuzdur.

Okan İrtem: Ailem ağabeyimle beni sürekli götürürdü.

Y.K.: Okan Hocam, siz geç kalmışsınızdır. Sizin zamanında sadece adı kalmıştı, benim söylediğim 1950’li yılların ortasıdır. Turizm buydu, daha çok küçük burjuvaların, memurların işiydi. Zenginlerde bu yoktu. 1950-1955 yılları dediğim zaman, ben bir yandan 1950 başlarında liseye, Kabataş’a gelirdim, bir yandan da yazın yaylaya çıkardık. Bir parantez açayım, onun adı yayla değildir, Farisi’dir, yaylak’tır; yine onun adı kışla değildir, kışlak’tır. Bilmeyenler öğrensin. Ailem ünlü Soğukoluk’a giderdi, Sabancılar oradaydı. Sakıp benden birkaç yaş büyük, Has’lardan Kemal oradaydı, o da benden birkaç yaş büyüktür. Biz onlarla aynı yerde, Soğukoluk’ta buluşurduk. Adana’nın, Antep’in, Suriye’nin en zenginleri orada buluşurdu, biz sabahtan akşama kadar orada poker oynardık. Neyi anlatıyorum, zenginlerin deniz diye bir bilgisi yoktu, denizi bilmezlerdi. Biz bir şekilde bilirdik, şu nedenle bilirdik, İskenderun öyleydi, orada bir plaj vardı, bizim akrabamızındı orası, biz de oraya giderdik. Modern bir plajdı, Türkiye’de öyle plajlar yoktu. Suadiye’yi de hatırlıyorum, öyle değildi, çünkü İskenderun’daki o plajı Fransızlar kurmuştu.

O.İ.: Ama bu anlattıklarınız yine de Adana, Çukurova burjuvazisinin anlayışı. İstanbul burjuvazisinin denize tatili gibi bir alışkanlığı var mıydı?

Y.K.: Onlar da bilmezler, Erdek’e, Bodrum’a gitmeyi bilmezlerdi. Bodrum’a gidenler, 12 Mart Darbesi’nde üniversiteden kovulanlardı. Bodrum’a kolay gidilemiyordu çünkü otobüsler aşağıya inmiyorlardı. Marmaris’e daha rahat bir biçimde gidiliyordu. Bodrum’a giden Halikarnas Balıkçısı’dır, biliyorsunuz değil mi, Cevat Şakir. Bodrum’a insanlar vapurla gelirdi, benim üniversiteden kovulan arkadaşlarım oralara gittiler, birinin adını hatırlıyorum, herkes de hatırlar, Çiğdem Anad’ın babası, Haluk, çok yakışıklı, çok solcu bir çocuktu, dayanamadı gitti, Fen Fakültesi’nde asistandı. Bodrum’a ilk defa solcular gitti.

TURİZM ARTIK BİZDEN GİTTİ, BİTMİŞTİR

D.H.: Üniversitede hocalarımız da öyle anlatırdı.

Y.K.: Tabii tabii, deniz turizmi Avrupa’yı bilen solcu aydınların işi oldu, zaten Türkiye’de solcu aydınlar ne yaparsa, zengin çocukları onları takip ederler, bunu unutmayın.

Şimdi turizm bitiyor. Biz Planlama’da turizme bu kadar önem verilmesine çok karşı çıktık; bu kalkınmacı bir iş değildir, dedik. Üç şeye çok net bir biçimde karşı çıktık: turizm, inşaat, tekstil. Biz bunlara “TİT” dedik, ben “bu bir TİT sektörüdür”, dedim. TİT nedir, Türk İntikam Tugayı’dır, faşist bir örgüttür. Biz “TİT Türkiye’yi mahvedecektir,” dedik ve Türkiye’yi mahvetti. Çok kolay bir şey olduğu için İslamcılığı yaydı, tembel IŞİDir. Peki, bundan sonra bu sektörler olur mu, hayır. Turizm uçarı kız gibidir, oradan oraya gider. Artık bizden gitti. Bitmiştir.

Zaten ne yapıyorlardı turistler geldiklerinde, otellere gidiyorlardı, yiyorlar içiyorlar kalkıyorlar, hiçbir şey yaptıkları yok. Gidip bir yeri gezmek görmek yok, bitmiştir bu. O yüzden de Afrika’ya gitmeler çoğaldı, oralara gidiyorlar.

İslam bitmiştir ve bir daha Türkiye’ye gelmeyecektir. Bu dönem bitmiştir ve kim ne yaparsa yapsın akepe’yi iktidarda tutamaz. Daha önce ne dedik, nasıl ifade ettik, “evlerinizden, yastık altından dolarları getir, bilmem neleri getir,” diyorlar, kimse getirmez dedik. Şu anda da vergileri indiriyor, bilmem neyi indiriyor, bunlarla hiçbir şey olmaz. Kimse çok muhtaç değilse, biraz daha ucuzladığı için alışveriş yapmaz. Nasıl alır, bir şeye ihtiyacı vardır, iki ay sonra alacaksa şimdi alır, ancak bu şekilde olur, başka türlü almaz. Akepe bitmiştir, yerine kim gelir, onu bilemeyiz ama şunu söyleyebiliriz, Deniz Baykal ile Kemal Kılıçdaroğlu orada kaldığı müddetçe akepe değişmez. Tekrar ediyorum, onlar orada kaldığı müddetçe akepe değişmez.

“SEÇİMLERDE BAŞKA BİR HİKAYE OLMAZSA BAHÇELİ GİDİYOR”

Barış Zeren: Bitmiştir ama Baykal, Kılıçdaroğlu bitirmek istemiyorlar. Bir de Bahçeli herhalde.

Y.K.: Bahçeli ayrı, Bahçeli zaten gidiyor, seçimlerde başka bir hikaye olmazsa Bahçeli gidiyor, o da bitmiştir. Çünkü mehepe’de daha ciddi bir muhalefet başladı; üstelik bu cehepe’deki eş başkanlar gibi, Baykal ve Kılıçdaroğlu gibi kıvırmıyorlar da, açıkça hayır diyorlar.

O.İ.: Eleştirdiniz, ama cehepe’den sert açıklamalar yapan isim Selin Sayek Böke.

Y.K.: Ben buna niye kızayım, benim memleketlim o kız. Arsus’u çok severim, babası da çok muhterem bir adam, o benden biraz küçüktü. Ben Hıristiyanları Müslümanlarla evlendiren bir adamdım; Antuan vardı benim arkadaşım, onu evlendirdim. Mektup yazıyordum o zamanlar onlar için, Antuan için yazardım. Sevgililerine onların ağzından ne güzel mektuplar yazardım, kime öyle mektup yazarsam hemen evlenirlerdi.

Ancak cehepe, Baykal ile Kılıçdaroğlu, eşbaşkanlar, bitmiş bir partiyi iktidarda tutuyorlar. Ben 2006’da şunu söyledim, o zaman televizyonlar bana açıktı, “Deniz Baykal, Deniz Baykal, biraz muhalefet yap” dedim. O zaman Baykal’ın bir tutsak olduğunu bilmiyordum. 2002’de Deniz Baykal’ın tutsak edilmesi, Amerika’nın akepe’yi iktidara getiren en önemli oyunlarından bir tanesidir. Ben hapishanede Doğu Perinçek’e “sen akepeli’sin” dedim, “bütününüz akepeli’dir” dedim. 2001’de yani akepe kurulurken Bahçeli’nin akepeli olduğunu söyledim, şimdi oynuyorum.

O.İ.: Bahçeli akepeliler’den akepeli davranan tek adam.

Y.K.: Bunun teorisini de kurdum, hangi teoriyi kurdum, size Palmolive sabun ile öbür sabunlar arasında hiçbir fark olmadığını söyledim. Bize Amerika’da iktisatta bunları öğretirlerdi, bunların arasında hiçbir fark yoktur ama farklıymış gibi söylerler, derlerdi. O zaman müşterisi biraz daha fazla olur. Bunu söyledim mi, söyledim. Bizim Amerikan iktisadı için en önemli örneklerimizden biri budur, ürünler birbirlerine çok benzerler ama farklı derler. Öyle bir benzerlik şimdi de var, Doğu Perinçek de şimdi “ben Tayyip Erdoğan’ı daha çok severim, Devlet Bahçeli sevemez” diyor, bu hale geldi.

“DAVUTOĞLU BÜTÜN BÜYÜKELÇİLERİ FETHULLAH’IN OKULLARINDAN ALMIŞTI”

‘Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz’

Şimdi Davutoğlu’nun nesi çıktı ortaya, bütün büyükelçileri Fatih Lisesi’nden, Fethullah’ın okullarından almıştı. Kılıçdaroğlu’nun bütün danışmanları da Fethullahçı çıktı. Tayyip Bey dokunuyor mu, hayır; ben Tayyip Bey’in yerinde olsam dokunur muyum, hayır; Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz. Kemal’in kardeşi Celal, “ağabeyim Kabe’ye gitti, sonra geldi, geldikten sonra Adnan Kahveci onu Maliye Bakanlığı’ndan şube müdürü yaptı”, dedi. Adnan Kahveci o sırada ANAP’lı bir bakandı. İkincisi, Aleviler Kabe’ye gitmezler; umre için de olsa, başka şey için de olsa bir tanesi gitmez. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hangi bayrağa selam verdiğini, hangi peygambere bağlı olduğunu kimse bilemez. Ben bilirim, ben onun Karay olduğunu bilirim, çok güzel bir şiirim de var, tabii şiiri İngilizler’den çaldım, onlar şöyle der: “All the babies look like each other, they in turn look like Winston Churchill”. Benim şiirim de “Bütün Karaylar Kaya Çilingiroğlu’na benzer” der.

“TÜRKİYE TARİHİNDE BU STATÜDE BİR ADAMIN CUMHURBAŞKANIYLA YANINDA KİMSE OLMADAN KONUŞMASI BİR İLKTİR”

D.H: Geçen bölümde öncelikli başlıklar vardı, konu bunlara gelmedi, ama Şubat ayında Erdoğan uzun bir bekleyişin ardından Trump ile telefonda görüştü ve Trump CIA Başkanı’nı gönderdi. Gelişmeleri takip edebildiniz mi? Bir değerlendirmeniz var mı?

Y.K.: Tabii, Deniz Hocam. Notlarım bile var. Tayyip Beyefendi ile Trump 6 Şubat’ta konuşmuşlar ve 9 Şubat’ta da cia başkanı gelmiş. Cia başkanı gelmeden önce de Trump Erdoğan’a “sana cia başkanımı gönderiyorum, onunla her şeyi konuş, benim gibi bir adamdır” demiş. Türkiye tarihinde Türkiye’ye bu statüde bir adamın gelişi ve bu şekilde cumhurbaşkanıyla yanında kimse olmadan konuşması bir ilktir.

O.İ.: Yanlarında Hakan Fidan varmış.

Y.K.: Hakan Fidan’ın varlığıyla yokluğu birdir. Ertuğrul yine bir mektup yazmış bana, “Hulusi Bey yanına Fidan’ı da alıp Yalçın Küçük’e gidecek misin” demiş. Benim yanıma gelirken niye alacak Fidan’ı, Fidan nedir, bir astsubay, astsubayları küçümsemiyorum, orduda, savaşlarda astsubaylar çok çok önemlidir, ama Hakan Fidan ne bilecek.

D.H.: Erdoğan’ın konuşma sırasında yanında kim olduğundan ziyade, ortada bir statü sorunu var. Erdoğan cumhurbaşkanı, diğer CIA başkanı.

Y.K.: Olmaz öyle şey, bu Johnson mektubu gibi bir şeydir. Johnson gibi bir adam, ikinci başkan bir mektup yazmıştı. Ona benziyor.

Nedir bu, Trump gelinceye kadar Erdoğan ile hiç konuşmadı, herkesle konuştu. Erdoğan ile konuşmadığı dönemde özellikle askeri düzeyde çok çeşitli görüşmeler olduğunu biliyoruz. Bu sırada Türkiye sınavdaydı, Trump cia başkanını ne zaman gönderdi, 600’den fazla IŞİD’li yakalandığında gönderdi. Bunlardan şunu anlıyoruz, herkes bunu anlayacak, Trump dedi ki, “IŞİD temizle, ben adam gönderirim sana, IŞİD’i temizlemezsen adam göndermem. Benim adamlarım var, onlarla iyi konuş, onlarla her şeyi konuşabilirsin, sanki karşındaki kişi benmişim gibi konuş” dedi. Konuştular. Asıl işleri MİT müsteşarı ile konuştular. Tayyip Bey muhtemelen “siz konuşun” dedi. Nerede IŞİD var, cia ile ne yapılacak, nereye bölge kurulacak, onu konuştular. Trump’ın başkan olup bütün dünya ile görüşüp Tayyip Bey ile görüşmediği bu dönemde Tayyip Bey “silahlı kuvvetlerimizi daha kuzeye çekiyoruz”, dedi. Sonra onu da değiştirdi, ama o dönem bunları söyledi.

Halbuki biz de çok inanmıştık, kime çok inanmıştık Tayyip Bey’e, ne demişlerdi, Emevi Camii’nde namaz kılacağız demişlerdi. Camide namaz kılmak nedir, orayı almaktır, biz orayı alacağız, dediler. Şimdi geri çekildiler. Bunu söylüyoruz. Buraya bir de şu notu almışım, Abdülkadir Selvi, bu görüşmelerin perde arkasını yazıyorum, demiş. Bu işlerin perde arkasını Selvi ne bilir, Fidan’dan öğrendiklerini oraya yazıyor, perde arkası diyor, çok mu önemli.

İsterseniz bir özetleyelim, şöyle söyleyelim, ben bu ara Hegel’i okuyorum, Philosophy of History, onu sizinle de konuştuk, felsefeyi sözcükle çok içe içe koyuyor, hep öyle. Nitekim onun en ünlü laflarından biri de nihayet, “gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir”, çok da hoş, hepimizin hoşuna giderdi. Şimdi biraz sözcüklere bakacak olursak, Sözcü Gazetesi şunu diyor, tarihçi Sinan Meydan’ı yazar olarak aldık. Nereden çıkartıyorsun Rahmi Bey bunu, ben bir tek yazısını okudum, gazeteci olmak isteyen iyi bir arkadaşımız, ama ne tarihçi, ne gazeteci. Buna hakkınız yok, bunları böyle yapmayın. Bir iki uyarım daha olacak, tarihçi dediğiniz zaman Doğan Avcıoğlu’nun kendisine “tarihçiyim ben” dediğini hiç duymadım. Ben de kendime tarihçi demem. Birisi bana tarihçi derse, estağfurullah derim, o kadar ileri, o kadar büyük bir iş ki, onun eğitimi gerekli, başka şeyleri gerekli, bende onlar yok. İlla bir şey söylemek gerekirse "amatör tarihçiyim" deriz. Ama şu ayrıdır, benim yaptıklarımı kimseler yapmadı, o tarihçilerin kabahati, benim bir meziyetim değil, bu beni tarihçi yapmaz.

“İLBER HOCAM BU KIZA CEVAP VERMEZSENİZ İKİ ELİM YAKANIZDAN DÜŞMEZ”

Bir de şu var, tarihçilerin bir kısmı kaybolur, bana göre çok sevgili arkadaşım İlber Ortaylı tarihçilikte kayboluyor. Şimdi burada bir tarih söyleyeceğim, nedir, bir kız çıktı, hanedan ailesindenmiş, tehdit ediyor, şu Mustafa Kemal’i koruma kanunu kalksa, o zaman beni görürsünüz, diyor. Vay vay vay. Ne cahil bir kız. İlber Hocam tarihçi ol, bu kıza cevabı ver, vermezsen asistanın Murat Bardakçı cevap verecek. Siz bu kıza cevap vermezseniz iki elim yakanızdan düşmez. Zengin bir adamın gazetesinde yazıyorsunuz diye tarihi mi unutacaksınız. Kim bu kız!

Bir bilgi verebilir miyim, IŞİD’in diğer İslami hareketlerden farkı nedir, bir halife çıkarttı, halifeyi kim ister, emperyalistler ister, çok yeni şeyler yazacağım yeni kitaplarımda. Trump ne diyor, IŞİD’i Obama kurdu, diyor. Ben IŞİD’i Obama’nın kurduğuna inanmıyorum ama IŞİD’i Obama’nın yaşattığından hiçbir kuşkum yok, Trump’ın söylediği bu açıdan doğrudur. Bütün bu işler oğul Bush’un Büyük Ortadoğu Projesi sırasında çıktı. Yeni bilgi veriyorum, Yalçın Küçük uydurur, uyduruyorum, akepe’nin kuruluşu da büyük Ortadoğu projesi ile denktir. Şöyle düşünmüş olduklarını düşünebiliriz. Amerika Büyük Ortadoğu Projesini ortaya attığı zaman Türkiye’de bir akepe mutlaka gereklidir.

“EMPERYALİSTLER O ŞEHZADEYE MUSTAFA KEMAL’DEN DAHA FAZLA DÜŞMANDILAR”

O.İ.: Cengiz Çandar da o dönemle ilgili bir değerlendirmesinde, “Eğer Kuzey Irak’ta bir Kürt bölgesi olacak ise Ecevit olmayacak, eğer Ecevit olacaksa Kürt bölgesi olmayacak” diyordu.

Y.K.: Çok güzel. Devam ediyoruz, emperyalizm her zaman mevcut şehzadeyi ortadan kaldırıp yeni şehzade getirmek ister. Sykes-Picot planlandığı sıralarda İngiliz emperyalizmi kimi halife yapmak istiyordu?

D.H.: Emir Hüseyin.

Y.K.: Peki kimi istemiyordu, o sıradaki şehzadeyi istemiyordu. Kimdi o, Mehmed Reşad. Bütün emperyalistler o adama, o şehzadeye Mustafa Kemal’den daha fazla düşmandılar. O adam, Mustafa Kemal’den önceki Kemalistti; kızı kısa etekler giyerdi, çok moderndiler. Mustafa Kemal öncesi dönemden söz ediyorum. Yeni kitaplarımda şunları da araştıracağım: Bizdeki halifeler moderndiler, İngiliz emperyalizmi bunları mı uzaklaştırmak istiyordu, araştıracağım.

D.H.: Ama o dönem emperyalistler İslam’a karşı da halife istiyorlar. Panislamizme karşı kendi İslam’larını istiyorlar.

Y.K.: Çok doğru. Peki, buradaki sorun ne, buradaki sorun şu, bir üçüncü keşfimizi açıklıyoruz, 1916’ya Sykes-Picot’ya geldiğimiz sırada emperyalist tarafın bir tek askeri yoktu. Tarihimize bakın, Gelibolu’ya kim geldi, Siyonist Katır Birliği, küçücük bir birlik, Siyonistler gönderdi, İngilizler “aman gönderin” dediler. Anzaklar geldi.

O.İ.: Kendi içlerinde de çok tartışma var o sıralarda. İngiliz yöneticilerinden bir kısmı aşağıya, İskenderun tarafına doğru çıkarma yapmak istiyor. Dolayısıyla İngiliz devleti de pek yekpare değil o dönemde.

D.H.: Ancak komutanların çoğunluğu İngiliz askerlerini Batı’da, Avrupa’da tutmaktan yana. Ortadoğu’ya ayıracak asker bulamıyorlar. Sykes-Picot’ya gelindiğinde İngiliz emperyalizmi İngiliz askerlerini kullanamayacak durumda.

Y.K.: İkinci Dünya Savaşı biterken de böyleydi. Truman Yunanistan ile bizi, emperyalizmin koruma şemsiyesi altına alan o meşhur Truman Doktrini’ni söylediği zamanlarda, emperyalistlerin bir tek askeri yoktu, benim kitaplarımda var. İngiltere’nin o sıradaki Dışişleri Bakanı Bevin’di, bayram yaptı, “kurtulduk” dedi. Çünkü bir tek adamları yoktu.

Şimdi kim var buralarda, Türkler var ama Amerika Türklere güvenmiyor, bütün sorun burada. Türkler savaşmak istiyor, Amerika “sen dur gardaşım, sen bizim anlamadığımız savaşlar yapıyorsun” diyor.

D.H.: Üstelik Türkiye’nin iki kanadına da güvenmiyor. Ne orduya ne Erdoğan’a. Çuval olayı belki ilkinin en net göstergelerindendi. Erdoğan’a da hiç güvenmiyor.

Y.K.: Tabii, hiç güvenmiyor. Aynı şekilde, Trump Barzani’ye de güvenmiyor.

O.İ.: Bu yoruma nasıl varıyorsunuz?

Y.K.: Disiplinli değil, o da Nakşibendi bilmem ne, ne yapacağı belli değil. Sorunlar bunlar. Orada ellerinde Kürtler var, Kemalizm’in eğitiminden geçmiş Kürtler var. Her şeye rağmen disiplin nedir biliyor diğerleri.

“DEVLET BAHÇELİ VE KALMAYAN BİR AVUÇ ARKADAŞI TÜRK GERİCİSİDİR”

D.H.: Amerika’nın burada askeri yok diyoruz, Kürtleri kullanmak zorundalar. Ama Amerikan ordusu burada kalmayacağına göre Kürtleri kim koruyacak, bir de bu soru var. O yüzden Kürtler de Suriye ve Rusya ile ilişkilerini koparmıyorlar, koparamazlar. Size sormak istediğim şu: Amerika uzun zamandır PYD ile AKP arasında, Barzani ile kurdukları türden bir ilişki kurabilmek istiyor. Bunu, kuşkusuz zaman alacak bir şey olarak görüyor, ama “çözüm” de bu yönde bir çaba idi, “Eşme Ruhu” da. 7 Haziran seçimleri, öncesi ve sonrasıyla, bu gidişata son verdi. Trump ise göreve gelmeden önce, Türkler ve Kürtlerle yalnızca ayrı ayrı değil beraber de işbirliği yapabiliriz, aradaki sorunların çözülebileceğine inanıyorum, türünden sözler etti. Şimdi, referandum öncesinde, Erdoğan yüksek perdeden laflar diyor, Menbiç diyor, ve orada ne olduğunu ayrıca tartışırız ama, bir yandan da, doğru veya yanlış, referandum’dan sonra Erdoğan’ın YPG’yi kabul edebileceği konuşuluyor. Siz Amerika’nın bu projesini mümkün görüyor musunuz? Barzani ile kurulduğu türden bir Türk gericiliği-Kürt gericiliği ittifakı kurulabilir mi?

Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar Kürdü, Kürt milletvekilini hapse atarsanız Kürt gericiliği kalmaz. Bir Türk gericiliği ise var, Doğu Perinçek ve bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, Devlet Bahçeli ve kalmayan bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, yobazizm Türk gericiliğidir. Ama Türk gericiliği akepe’ye teşekkür etmek zorundayız, tarihe karışıyor. Akepe’nin kendisi tarihe karışıyor, yapacağı hiçbir şey yok bundan sonra.

Oooo, Rusya ile çok iyiyiz, dediler. Bu iyi dedikleri dönemde bile Sputnik, ki uydu anlamındadır, güncel haberlerin altında hep iki eski haberi hatırlatıyordu.

B.Z.: İlgili haberler linklerini mi kast ediyorsunuz?

Y.K.: Evet, Barış Hocam. Rusya daha önce ne demişti, Lavrov “ey Türkler siz suç erbabı ile beraber, IŞİD ile işler yaptınız” ve Medvedev ise “büyükelçinin öldürülmesine çok ağır ceza vereceğiz” demişti. İşte bu iki haber her gün orada idi. Ve Putin bütün o idareciliğine rağmen Türkiye’ye karşı sertleşti. Soru şudur, Putin’in uçaklarının üç Türk askerini öldürmesi bu cezanın bir parçası mıdır yoksa hata mıdır, Allah bilir.

D.H.: Kimse hata olduğunu düşünmüyor.

O.İ.: Peşkov çok ilginç bir açıklama yaptı, koordinatları Türk ordusundan aldık, Türk ordusu mensuplarının orada olmaması gerekiyordu, dedi. Bunu herhalde “çekilin” mesajı olarak okuyabiliriz.

Y.K.: Şunu sormalıyız, Türklerin kendilerine izafe ettikleri, kendilerine yakıştırdıkları balayı yoksa bitti mi; tabii biz takip ettiğimizde öyle bir balayı zaten görmüyoruz. Ama yine de çabuk bitti, niye çabuk bitti, bana göre Tayyip Bey Trump’ın kendisine mektup yazması, adam göndermesi için çok istekli davrandı.

“HEM BUSH’UN VE HEM DE TRUMP’IN SEÇİLMEDEN BAŞKAN OLDUKLARI GENEL KANIDIR”

O.İ.: Trump hakkında ne düşünüyorsunuz?

Y.K.: Şunları aktarmama izin verir misiniz, Okan Hocam? Hapisten sonraki ilk kitabım, "Çıkış" birinciden alıyorum. "Çıkış" dizisinin ilk kitabıdır ve bana şaşırtıcı geliyor.

"Birinci tez, Başkan Obama, 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini’ni yenileme kararı almış ve ilan etmiştir. Obama’nın, sağlık harcamalarını sosyal sigorta kapsamına almasından sonra, ki bu Amerika halkına karşı en uzun ve en haksız ihmallerden birisiydi ve kısmen giderilmiştir. Obama Doktrini de, Amerika ölçüsünde tarihseldir." Ve çok güzel’dir. Bunların yazılmış olmasından çok hoşnut haldeyim.

Neden mi, ne görüyoruz, gördüğümüz Amerikan gericiliğinin, "obama-care" denilen, "obama-bakımı" diyebilirim, artık, Amerikan gericiliğinin en büyük hedefidir. Trump Ekibi, yoksul halkın en kindar ve büyük düşmanıdır. Bunu anında not edebildiğimiz için sevinç duyuyoruz. En zengin ülke en yoksul ve çoğu renkli hastalarına kin duymaktadır.

Truman, "Jön" Bush, Trump eksikli insanlardır. Truman’ı hatırlamıyorum, o zaman pek çocuktum, ancak başkan olduğunu hep "alık" olarak anıldığını biliyorum, hep gülerdi ve her sözüne gülerlerdi. Büyük başkan işte budur. Hem Bush’un ve hem de Trump’ın seçilmeden başkan oldukları genel kanıdır. Amerika’da seçilmeyenlerin başkan olmaları ve başkanların öldürmeleri ve öldürülmeleri çok doğaldır.

Roosevelt’in öldürülmüş olma ihtimalini Fitne’de yazdım ve tabii bunu, Amerikan kaynaklardan, kitaplarından aldım, yalnız, hiç bir tepki göremiyoruz. Yapanları da koruma var, hiç kimseden kuşkulanma söz konusu olmuyor. Yazılmamaktadır, demek durumundayım.

Perry Anderson’ın, "American Foreign Policy and Its Thinkers" sınırlı olmakla birlikte son derece düşündürücüdür. Bir, "since the second world war, presidential lawlessness has been the rule rather than exception" diyor, ve bunu doğrudan doğruya, ikinci dünya savaşından beri başkanlar yasa dışıdır" şeklinde anlıyor. Ne demek, Nixon’un formüle ettiği "dictum" açıklıyor ve Nixon, "if the president does it, that means it is not illegal", bunu da başkanın her yaptığı yasaldır şeklinde anlıyoruz. Daha geniş tutabiliriz, savaşta da yasa dışı eylemleri açıklamak bir tür suç olmaktadır ve bunu yapanlar müthiş işkence görüyorlar.

Anderson, başkanlar ile mafya aileler arasında bir benzerlik kuruyor; bunu da,"omerta, the code of silence about the mafia’s activities observed by its members and associates", eğer mafya kendinden birisini ortadan kaldırıyorsa, mafya üyelerine sessiz kalmak düşmektedir. Yasaların dışında kabul edilen Amerikan başkanları bir "iş" yaparsa, omerta ilkedir, herkes sessiz kalacaktır. Çok güzel, şimdi daha iyi anlıyoruz; Roosevelt’in eşi, çünkü ölümünden hemen önceki günlerde, eşinden aldığı mektuplarda sadece neşe ve sağlık okumuştu. Sesini çıkaramadı; bağırmadı ve çağırmadı. Robert Kennedy’nin durumu da aynıdır ve iki kardeş öldürüldükten sonra başkanlık için aday olmayı bekleyen Edward Kennedy sadece ölümsüzlüğe şükreder yaşamayı tercih etmişti. Buradayız.

“HANDE HANIM’IN ADI GÜLÜŞ’TÜR”

B.Z.: Geçtiğimiz günlerde Hürriyet’in “Karargah rahatsız” manşeti çok konuşuldu. Bu konuda sizin görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Y.K.: Gülüş’ü, Hande Fırat’ı, bir "15 Temmuz Gecesi" kaldırdılar, beyazlar giydirdiler ve uçurdular. Çok şaşırmıştım. Kendi kendime neler anlatıyor, demiştim ve sonra bir "Kelebek" gecesi Aydın Bey Doğan, "ben süfle ettim" dediler de rahatladım. Şimdi ise kızcağızın bir "rahatsız" kelimesi için hiç rahatını bırakmadılar.

Bu ara Gülüş’e, mahkemeleri çok iyi izlemesini tavsiye ediyorum, onun anlattıkları ile "itirafçılar" dahil söylenenler arasında bir bağ var mı, ben göremiyorum. Kaldı ki bunlara "örgüt" demek için de çok zorlanıyorum, bunların üçü arasında dahi bir bağ bulamıyorum. Halbuki Ergenekon Davası’ndan öğrendik, "örgüt" için, en az üçünün bir araya gelmesi şarttır. Bir araya gelemiyorlar.

"Gülüş" adı nereden çıktı, sorarsanız, Hande Hanım’ın adı Gülüş’tür; İsimlerin İbranileştirlmesi kitabımın 139. sayfasında var. "İshak" adının, benim bulabildiğim yirmi bir karşılığından birisidir. Tevrat’ta aslı var, şaşırmayalım, Harun, İbrahim, İsmail, türü isimlerin çoğunun aslını Tevrat’ta buluyoruz. Ve ben de, Tevrat’a bakmadan, sureleri çok iyi anlayamıyorum. Bu ara tekrar ediyorum, Silivri’de paşalarımızın çoğu dine düştüler ve ben de Esed’in Kuran çevrisini önermiştim. Daha doğrudur, çünkü yazarı Esed, önce Yahudi idi, daha iyi yazabiliyor. Döndüler.

İnsanlar yalnız kalırlarsa, korkarlarsa, ya kadına düşüyorlar ya da Allah’a bağlanıyorlar.

Ama Hande Hanım’ın, "rahatsız" sözcüğünden dolayı üstüne çok geldiler ve bravo Hande’ye, kılı dahi kımıldamadı. Hiç korkmadı ve hiç geri adım atmadı. Güzel, "bizim oralarda" bu türe "erkek kız" diyorlar. "Gülce" de diyebilirim, Gül de İshak karşılığı isimlerimizdendir, bizim Mehmet Ali Aybar”ın kızı da Gül’dür. Gül gibi bir kız olarak hatırlıyorum.

“ARTIK BİZ MAAİLE ‘PORTAKAL’CI’ OLDUK”

Ancak Hulusi Bey’e çok şaşırdım, "ben demedim" dedi, durdu. Ortadaki durumdan rahatsız olmamak mümkün mü; bu arada not etmek istiyorum, pek uzun zaman var, Hürriyet okumuyoruz. Artık biz maaile "Portakal’cı" olduk. Akşam olduğu zaman karşısına geçiyoruz, Fox’da Fatih Üstadı dinliyoruz, bir defa Nutuk veriyor, bilgilerimizi tekrarlıyoruz. Atatürk’ü tekrar sevdiriyor. Diğer taraftan Suriye savaşını hem anlatıyor ve hem tartışıyor. Artık Hürriyet hiç okumuyoruz.

Fikret Bila ve Abdüllatif Şener, Gazi’de benim doktora öğrencimdiler. Fikret çok akıllıdır, haberi çok iyi yazardı; Abdüllatif başbakan yardımcısı iken en geç iki haftada bir birlikte yemek yerdik, başkaları da bulurdu, iyi yerlere giderdik. Abdüllatif beni biraz "müslüman", daha doğrusu mistik buluyordu, böyle bulanlar çoktur, ben de Latif’i fazla solcu sayardım. Güzel yemeklerdi ve ne güzel, Latif, akepe’den uzaklaştı ve Fikret ise çok yaklaştı. Olağanüstü Tayyibi’dir ve Hürriyet’te bir tek yazısını okuyabildim. Bihakkın artık yöneticidir, daha iyisini bulamazlar.

Sedat da genç gazeteci iken, Cumhuriyet’teydi, yakınım bilirdim. TİP sempatizanıydı ve amma, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Devlet Bey ile birlikte akepe hükümetinin kuruluşunda, 2002’de en büyük rolü olandır. Hoş, herhalde, son haber ile Tayyip Bey çok rahatsız olmuştur.

Son haber, diyorum, Fatih Portakal çok ince iş yapıyordu, "Fikri Işık bunu Genelkurmay’dan önce söyledi" diyordu, savaşla ilgili her şeyi önce ondan öğrendiğimizi söylüyordu ve ben böyle savunma bakanını ilk defa görüyordum. Bu ayrı, bu "rahatsız" rahatsızlığından sonra Fikri Işık bir de açıklama verdi ki, "Varsa söyleyeceğiniz bir şey bana söyleyin," diyordu; Hulusi Bey’i Tayyip Bey in yanında uçağa giderken gördüm, hâlâ rahatsız görünüyordu. Buradayız.

Genelkurmay’ı yok etmemek gerekiyor, genelkurmay yoksa ordu hareketi ve gücü yoktur.

Gülüş’ün "karargah rahatsız" işareti ile, Gülüş bir sendromu açıklamış oluyordu, Fikri Işık için bir hatırlatmadır. Arka bir yere çekildiğini görüyoruz.

Yalnız şimdi de Çavuşoğlu var; sık sık "vururuz" çıkışını yapıyorlar. Dışişleri bakanlarının böyle bir imkanını bilmiyoruz. Karşı tarafın, teknik deyim ile, "düşman" tarafın önem vermesi imkansızdır. Ciddiye almazlar.

Başkomutanlık TBMM’dedir ve hükmü şahsiyetindedir. Bu başkomutanlığın icrai bir rolü yoktur, temsili ve itibari diyebiliriz. Eski genelkurmay başkanı Özel’in herhangi bir başkanlığı, herhangi bir yere veya kişiye devretme ya da verme yetkisi yoktur. Özel’in "verdim sözü" yoktur ya da eski söyleyişimiz ile "butlan ile maluldur", yoklukla yüklüdür, diyoruz.

Büyük kurtarıcının başkomutan yapılması daha çok meclisteki muhalefet grubunun IŞİDir. Mustafa Kemal’i iyi bir komutan olarak görmüyorlardı, "komutan yaparız, yapamaz ve kurtuluruz" hesabı vardı. Yanıldılar. Kemal Paşa, zafer kazandılar.

“SURİYE ORDUSU GÜÇLENMEKTEDİR”

D.H.: Fırat Kalkanı üzerine AKP cephesi ile Genelkurmay cephesinden pek farklı açıklamalar gündeme geldi. Hem amacı konusunda, hem son “bitti mi, bitmedi mi” tartışmasında.

Y.K: Hulusi Paşa, Suriye’den artık döneriz, şeklinde de konuştu. Fikri Işık’ın tabii askerlik tecrübesi çok azdır, yaptı mı, bilmiyorum ve ben Hulusi Paşa’nın daha ilerisini göremediği sonucuna vardım. Devamı halinde, kimin sorumluluğu olduğu tartışması mutlaktır. Buradan uzak kalmaya çalıştığını anlıyoruz.

Ve "rahatsız" sendromundan ve Tayyip Erdoğan’ın Hulusi Bey’i yanına alıp Pakistan’a davet etmesinden sonra Fikri Beyefendi’nin ağzını açmadığını biliyoruz. Sesi çıkmamıştır, çok güzel, savunma bakanı mı, böyle olmalıdır. Yaşları tutmaz, İlhami Sancar’ı bilmezler, işte söylediğim türdendir.

Ve "Yoldaş" okuyoruz, s-put-nik, internetini kastediyorum, hocayız ve işportacıyız, tekrarlarız, iki anlamı var, ya "satellite", “uydu” ya da "yoldaş" ve gördüğüm, Suriye Ordusu güçlenmektedir, Rus uçakları var, dünyanın öbür ucundan da füze atıyorlar, Kürtler ise öğrendiler, üstelik Amerika her zaman yeni ve güçlü silahlar vermektedir. Bir genelkurmay başkanının bunları hesaba katması gereklidir ve yerindedir.

Beş ciltlik ve belki, beş yıl sürecek, 1916 yılından başlamak üzere, yeni bir "Tezler" dizisine hazırlanıyorum. Bir, siz de söylediniz, Birinci Dünya savaşında emperyalistlerin, Büyük Britanya, bizim bu bölgede, hemen hemen hiç askeri olmadı. Hatırlamak kolaydır, Hintlileri sürdüler, bizim İskenderiye’de eğittiler, Siyonist katırları Gelibolu’ya getirdiler, bir kısmını, Kudüs’te kullandılar ve aynı Arap aşiretinden dört devlet yaptılar, güya asker yaptılar, Suriye’nin reddettiğini biliyoruz.

Şimdi Amerika’nın hali, işte budur, "proxy" askerler ile savaşmak zorundadır. Bu, Jön Bush’un, Obama’nın ve Trump’ın yoludur. Bir nokta daha, Truman döneminden beri, 1947 yılını alabiliriz, Amerika’da dış politikasının en genel hatları değişmemektedir. Ve Trump, Jön Bush kadar akıldan zayıftır, ayarı tutturamamakta ve keskin çıkışlarda ısrar etmektedir. Şunu söyleyebiliriz, "ya gider ya gider" ve buradan devam edeceğiz.

Trump, işleri, popülist ve şoven subaylara teslim etmiştir. Suriye Komiseri McGurk yerindedir ve Obama’nın getirdiği bir adamdır. Biz "Amerikalılar" Suriye’de başarılıyız, demektedir. Kürtlerden çok memnunuz, ilave etmektedir. Ve bir de "PKK, Türkiye’yi ciddi bir şekilde tehdit etmektedir, bunu tanımalıyız" demektedir. McGurk’e inanacak olursak, “PKK çok zarar veriyor” ve "Türkiye’yi PKK ya karşı korumak istiyoruz" ibaresi de var.

Ancak Kuzey’deki Kürtleri de kuvvetlendirmek planlarını açıklıyor. Ve şu cümle de var, "Kürtler Suriye’nin bir parçası olmak istiyor". Bundan memnundurlar.

Ve ben 2014 yılında, ortada fol yok ve yumurta yokken, "Obama Doktrini" yazdım. Başta Obama vardı ve Obama dedik, şimdi 2. Truman Doktrini de diyebiliriz. Amerika’nın bu bölgede, Türkleri değil, Kürtleri birinci kavim yapmak istediğini ilan ettim. Ben yazdım, ancak şimdi tekrarlarken çok şaşırıyorum, peki nasıl yazdım ve bilmiyorum. Bilmiyorum ve bunların yüzde birini bilsem ve genelkurmay başkanı olsam, titrerim. Ben Gülüş’ün başına yıkmak istedikleri bir yanı çok basit, diğer yanı çok bürokratik, asıl yanı çok yararlı bu yazışmadan neden rahatsız oldular, anlayamadım. Ancak Gülüş, çok "erkek" çıktılar. Bilmiyordum.

“EMEVİ CAMİİ’NDE NAMAZ HAYALDİR”

‘Doğu Birliği hâlâ mümkün’

Belki tekrardır, Cumhuriyet var, az zamanda çok ve büyük işler yaptık ve doğrudur. Ancak Truman Doktrini ile bambaşka insanlar olduk. Servet-i Fünun ile bir yepyeni bir biçim vardı, hem Soğuk Savaş’ta ve hem de Truman Doktrini’nde ise Amerikan formuna girdik. Artık, "modern" insanlar oluyorduk. Amerikan peyniri yiyor, evlerimize dağıtılan Amerikan sütü içiyorduk. Artık başka "Türk" olmuştuk ve Türkiye bizimdir ve Türklerindir.

Şimdi yeni bir durumdur. Silivri’de mahkeme salonlarında, “bunlar bize artık ‘ancien regime’ muamelesi uygulayacaklar ve uyguluyorlar, demiştim. Kızanlar oldu, "yapmazlar" ve hatta "izin vermeyiz" sesleri yükseldi, ama kendilerine göre yaptılar. Ve şimdi, artık bu topraklarda, Türkler ikinci kavimdir, diyorum. Ben demiyorum, söylenenleri okuyorum.

Olanları "okumuyoruz", 2004 yılında olabilir, Amerikalılar, Irak’ta askerlerimize çuval geçirdiler. Biz ya anlamadık ya da anlamak istemiyorduk; Türk askerleri bu topraklara girince zapt etmek istiyorlar ve bir daha çıkmazlar, diyorlardı ve dediler.

Kapılar kapalıdır. Emevi Camii’nde namaz hayaldir. Belki Hulusi Paşa bunu anlatmak istiyordu. İndik ve şimdi dönmek sırasıdır, bunu, üstü kapalı bir şekilde söylüyordu. Buradayız.

Peki "Doğu Birliği" artık tamamen kapandı mı ve hayır. Bir, bu yol değildir. İki, pek farklı bir hükümetin IŞİDir. Üç, bir gün mutlaka, diyebiliyoruz.

“KEMAL PAŞA’NIN İZİNDEN GİDECEKSİNİZ, 1930’LARDAKİ GİBİ YAPACAKSINIZ”

D.H.: Mülakatın başında “Kemalizm kazandı” ibaresi kullandınız. Biraz açabilir misiniz?

Y.K.: Bir ülke bu kadar bölünmüşse, başarı bir ideolojisi olanın, doktrini olanın tarafındadır. Kimse akepe ile Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç gün sürer, beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma şansı yoktur, Türkiye batmıştır. Daha kötüsü, izlenen politikalar ekonomiyi daha da batıracak bir yöne doğru götürmektedir. 1950’li yıllarda bunu Menderes öğrendi, ekonomiler emir dinlemez, dinlemezler. Bakın, yastık altından dolarları istediniz, kimse çıkartmaz. Bunları söyledim.

IMF Başkanı hanımefendi diyor ki, sıkı bir maliye politikası lazım, maliye politikası diyor, bizler bağımsızlıkçıyız ama bu kez doğru konuşuyor, biz şu anda stabilizasyon dönemindeyiz, büyük bir krizden sonraki döneme stabilizasyon dönemi denir. İstikrar politikasıdır ve istikrar politikası sadece faiz politikası değildir. Esası maliye politikasıdır. Bu dönemde, stabilizasyon döneminde bir maliye bakanı vergileri arttırır, işi odur. Şimdi bir maliye bakanı var, ne güzel, güler yüzlü maliye, kim isterse vergisini indiriyor. Maliye bakanları böyle dönemlerde vergi indiremez, vergiyi arttırır. Mali politika vergi demektir; devalüasyona karşı politika da istikrar politikasıdır. Bunları öğrensinler, bu bizim mesleğimiz. Buna stabilizasyon politikası denir ve bu bütünüyle tüketimi kısma IŞİDir, tüketimi arttıramazsınız. Tüketimi arttırıyorsanız maliye bakanı olarak görevinizi yapmıyorsunuz demektir. Bunları açıklıkla söylüyoruz.

Söylediğimiz şudur, maliye politikalarını takip ediniz, Merkez Bankası başkanınız, o çocuk korka korka da olsa doğru bir iş yapıyor, faizi düşürmüyor, eğer izin verseniz yükseltir, çünkü şu anda stabilizasyon politikasının gereği yükseltmektir. Stabilizasyon politikası tüketim yapılmasın demektir, bana bir gün Yiğit Bulut’u gönderin anlatayım.

İki, enflasyona karşı mücadele de sadece faiz politikası değildir, bunu da öğrensinler. Siz her tarafa konut dikmişsiniz, onları da faizi düşürmeden satamazsınız; faizleri indirelim demek, bir avuç konutçunun ellerindeki malları, stokları kurtarmak demektir. Ama ben söyleyeyim, bunu yapmanız çok zordur. Artık bu politika bitmiştir, bu politika yerine Colbertist politika, Kemalist politika gerekir, Trump’ın uygulamak istediği politika da böyledir, beğenirsiniz beğenmezsiniz Kemal Paşa’nın izinden gideceksiniz, 1930’lardaki gibi yapacaksınız. Böyle yaparsanız belki beş on yılda bu halden çıkarsınız, yapmazsanız hiç kurtuluşunuz yok. Ama hemen söyleyeyim, Türkiye bu durumdan çıkacak, tekrar ediyorum, Kemalist politikayı uygulayacaksınız, bu Colbertist politikadır. Benim kitaplarımda var mı bu, var, güzel, aferin bana.

“IŞİD’İ VE HALİFESİNİ YAŞATMAK İSTEYEN DE WASHİNGTON OLDU”

O.İ.: Son mülakatımızda Erdoğan ile Işık’ın “hilafet” istediği tespitiniz çok ses getirdi. Bu konuda söyleyecekleriniz var mı?

Y.K.: Emperyalizm Ortadoğu’da hep en sağı, sağın sağını, bulmak kurmak ve yaşatmak istemiştir. Yıkılışta, 1916 yılını dönüş noktası sayabiliriz, ki sadece Sykes-Picot anlaşması ve paketini saymıyoruz; yanında McMahon-Hüseyin paketi de var. İngiliz emperyalizmi, Osmanlı Türk Devleti’ni ortadan kaldırırken, Mekke Emiri Hüseyin’e dört devlet kuduruyordu: Suudi, Ürdün ve Irak ile Suriye. Suriye, o tarihte de önemli ölçüde İttihat ve Terakki olarak hareket etti ve Mekke Emiri’nin oğlu Kral Faysal’ı kovdular.

İngiliz Emperyalizmi İstanbul’daki Osmanlı-Türk halifeyi ihraç edip yerine Hüseyin’in tarafından yeni bir halife ihdas etmeye çalıştı. İstanbul’daki halifeye güvenmiyordu ve haklıdır. Son halifeden biliyoruz, henüz embriyon halindeki kemalizmden çok daha kemalist idi.

D.H.: Bunu “moderndi ve milliciydi” anlamında söylüyorsunuz.

Y.K.: Evet efendim. Kovmak istediler. İngiliz parmağıdır.

IŞİD’i ve halifesini yaşatmak isteyen de Washington oldu, Bush-Obama-Trump eninde sonunda aynı hattır; Bush başlangıç, Obama zig-ziglar içinde, Trump gücünü tamamen Ordu’ya vermekle birlikte daha keskin olmak istiyor. Esad’a saldıramayınca IŞİD’e saldırma zorunlulukları var. Ve Trump keskin olmak istiyor, ancak 1916 Ortadoğu’daki İngiliz emperyalizminden dersler almak da istiyor. Trump’ın kimseyle konuşmadan Büyük Britanya Başbakanı Theresa May ile buluşması, Theresa’nın elini avcunun içine alması işte budur. Theresa May, Wahington’dan çıkıp Ankara’ya geldiler. Büyük Britanya ve Washington’a eğilimi hiç değişmeyen Erdoğan’a dersler verdiler.

IŞİD halifesi, şimdiye kadar, Obama’nın işi olmuştur. Obama hem vurdu ve hem korudu. Obama sallanınca, Arap halife de sallanmaya başladılar.

İngilizce’de bir sözcük var, "to coin", basmak olarak anlayabiliriz, sikke’yi basmak da "to coin" dir, sözcükler de basılıyor. "IŞİD gömleği giydik" sözünü, ilk önce bizim Mahir’in, Mahir Kaynak’tan söz ediyorum, bir ara Planlama’da benimle birlikte çalışmıştı, sonra Gazi’de birlikte olduk, bana “ben sosyalistleri takip etmedim ve etmem” demişti, sonra da mit’ten atmışlardı, Mahir’in kızı Ülke Hoca’dan söz ediyorum. Onun sözleriyle "IŞİD gömleği" sırtımızda kaldıkça Avrupa ve Trump güvenmezler. Büyük turistler de gelmezler.

Sputnik’de her gün hatırlatılan haberdir; Lavrov, Ankara için, "teroristler ile işbirliği yaptığınızı biliyoruz" demiştir. Yakında bu dünyadan ayrılan New York büyükelçisinin Güvenlik Konseyi’ne sunuşları var, belgelerle iddia etmektedir. Tolga Tanış ise Aydın Doğan tarafından atılacağını bile bile, Ankara ve IŞİD alışverişlerini yayınlamıştı. Doğan, ya da "Şahin" hemen emri aldı ve bu pek başarılı, gözüpek gazeteciyi attı. Amma Gülüş’e dokunamadı, Fikret’i yukarıya almakla idare ediyor. Ben de Fikret’e gülüyorum.

IŞİD’in işinin, Mahirzade Hanım Hocamız’ın "gömlek" işaretinden çok ileri olduğunu anlıyoruz. Alışverişin ötesinde "halifelik" de var. İlk bakışta, yakınımızda Arap halife varsa, Ankara’da bir halife evleviyetle olmalıdır. Olursa, Yiğit Bulut Arkadaşım pek güzel ve aşırı milli bir manzume yazarlar, iyi olur, diyorum. Kaldı ki benzer manzumelerinde havamı buluyorum. Ve tabii havamı bekliyorum.

Sultanlık mı, hayır, artık yüzde elli çevresinde medineli yarattık ise, sultana gerek yoktur. Medineli kuldur ve kul yeterlidir. Kulları, Erdoğan ve akepe yaratmadı, yaratan, 12 Eylül’dür ve ordu’dur. Ordu, Evren, yarattı ve Ordu, Hüseyin Kıvrıkoğlu, getirdiler.

Tayyip Bey hazırdır. Son zamanlarda mahkemelere pek önem vermiş görünmektedir. Hem "mahkemeye gidin" sözü artmıştır ve hem de bizzat mahkemelere gitmektedir. Bu gidiş, sultana değil, halifeye yakışmaktadır. Artık kültüre daha çok eğilimlidir. Kültürlü ve üstelik imam hatipli bir halife bekliyoruz.

Ve yalnız, 2023 nereden çıktı, şimdi bana uzak görünmektedir. Ne olur ne olmaz, bu kemalistler rahatsız etmeye bile başladılar.

‘İÇ SAVAŞ DEMEYE MECBURDUK’

B.Z.: Buradan da iç savaş tespitinize mi varıyoruz?

Y.K.: "İç savaş" nedir; bir kez, iç savaşın tahmin edilemeyeceğini tespit etmiştik, İlanı yoktur, bilemeyiz. Tarihçiler, iç savaştan yıllar sonra bir tarih ileri sürebiliyorlar, ancak herhalde tartışmalıdır.

Belki de bilinen zamanların ilk iç savaşı, İngiltere’de olmuştur ve kapitalizmin unsurlarının ilk önce görüldüğü bir ülkedir; çelişkiler ve sınıf kavgaları iç savaşların olmazsa olmazı’dırlar. 1642-9 arasında oldu ve sonunda kralın boynu vuruldu; yerini Cromwell’in diktatoryasına bıraktı. Kalıcı cumhuriyet kurulamadı, ancak iç savaş ile İngiliz halkı ve hükümetinin niteliklerinde çok büyük değişiklikler oldu, bunu biliyoruz.

Türkiye’de iç savaşlar üzerinde düşünme, beni bir kenara koyarsak, hemen hemen yoktur. Bu konuda benim görüşlerim ve yazılarım mevcuttur, 1906-1926 arasını bir iç savaş olarak niteliyorum ve şu nedenle tekrarlıyorum, cumhuriyet insanı yalnızca kurtuluş savaşı ile değil ve aynı zamanda iç savaşla belirlenmiştir, diyebiliyoruz. İç savaşlar mı, müthiştirler ve İspanya iç savaşı’nın savaştan öte bir "efsane" ya da bir "sinema" olduğunu hep biliyoruz.

Peter Kenez’in, "Civil War in South Russia, 1918" adlı çalışmasında ilginç tespitler bulabiliyoruz, "Soviet Union was created as much by the civil war as by the revolution of 1917" demektedir ki katılmak durumundayız. Bir de “ülke parçalanmıştı” tespitini yapıyorlar ve "almost every village had its own Civil War" da eklidir ve çok yerindedir.

Neden mi, 1966 yılını ülkede bir yeni iç savaşın başlangıcı olarak görmüş ve göstermiştim; bir çok büyük yazar, İlhami Soysal, Başkent’te şehrin ortasında kaçırılmış, "iyice" dövüldükten sonra bir kenara atılmıştı. Güzel, ancak sadece buna bakamayız, şunu da eklemek durumundaydık: 27 Mayıs’tan sonra ilk genel seçim 1965 yılında yapılmıştı ve büyük bir gerginliğe gebe bir sonuçla tamamlanmıştı. 27 Mayıs’a karşı Adalet Partisi çok büyük bir sonuç almıştı ve buna karşı, sosyalist Türkiye İşçi Partisi umulmadık bir başarı elde etmişti, gerginlik kaçınılmazdır. Adalet Partisi’nin Lideri Demirel başbakan oldular; henüz adını bilmesek de "iç savaş" kapıdaydı, öyle görüyorduk.

Bazen alevlenen ve bazen soğuyan iç savaşları yaşadık. 1975-1980, Demirel’in başkanlığında çok kanlı bir iç savaş döneminden geçtik; Demirel’in, Alpaslan Türkeş başında olduğu miniskül MHP ile Turhan Feyzioğlu’nun aynı ölçüde çok küçük Güven Partisi’ni bilerek yanına aldığını söyleyebiliriz. Bir iç savaş tertibi olduğunu söyleyebiliyoruz. Bir "ordu projesi" olduğunu da tartışmaya açabiliriz.

Devlet Bahçeli’yi Beşevler’de aktif birisi olarak hatırlıyorum. Bir sabaha karşı yakında bir yerde, bir arada yaşayan Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi üniversite öğrencisinin katledilmesi de bu zamandadır. Kenez’in Rusya için tespit ettiği gibi, mahalleler bir birinden ayrılmıştı; benim de oturduğum ODTÜ SİTESİ solcuydu, hemen bitişik Karakusunlar köyü ise sağcıydı; her zaman çatışma olabiliyordu ve nöbetçilerle yaşıyorlardı. Tarif budur ve doğrudur. Zaman zaman bir günde ölenlerin 20 kişiyi bulduğunu hatırlıyoruz.

Öldürülenlerin çoğu solcuydular ve öldürülmeleri kolay profesörlerden ya da tanınmış aydınlardan seçildiler. Aydınların ve bilginlerin kırıldıkları bir dönemden geçtik.

Oxford Reference Dictionary, "iç savaş" için, "civil war, between citizens of the same country" demektedir. Yurttaşlar ya da vatandaşlar arasında bir savaştır ve buna "civil war" diyoruz. Peki "sivil" diyoruz ve Larousse du XXe siècle, Paris, 1927 basımı, “militaire, ecclésiastique, politique” olanlara karşı göstermektedir. Başka bir şekilde "code civile" işaretini de kullanabiliyoruz, "sivil" olanı, medeni kanunla yan yana koyuyoruz.

Bolşaya Sovetskaya Ensiklopediya, civil war’ı doğrudan doğruya, grajdanskie voynı, "vatandaşlık savaşları" olarak vermektedir. Ve bu çok prestijli ansiklopediye göre, vatandaş savaşlarıyla birlikte sosyalist ve burjuva-demokratik devrimler gelişiyorlar, ki ilerliyorlar, demek istiyorum. Güzel, devamını, Russko-Turetskiy Slovar, Moskva, 1972, lügattan alıyorum ve burada da "grajdanskaya voyna" karşılığıda "iç harp" kullanılmaktadır.

Bizde iç savaşlar başlamıştı, ama, henüz "vatandaş" yoktu; öyleyse “vatandaşlık savaşı” diyemiyorduk ve “iç savaş” demeye zorunluyduk. Güzel, Engels’in bize öğrettiği deyimi hatırlıyoruz, zorunluluk keşfin anasıdır ve demek, iç savaş’ı icat etmeye mecburduk.

TABUTUM OMZUMDA YÜRÜYORUM

Marx’ın çok "ünlü", Fransızca "guerre civil" ya da İngilizce "the civil war in France" ki Komün savaşı da demek durumundayız, ve tam bir iç savaş’tır. Oradan öğrenebiliyoruz ve "iç savaş" adına da uygundur.

Engels’in önsözü ise çok daha açıklayıcıdır. Engels’den aktarıyorum: "At the moment of the crisis between the goverment and the opposition, the workers began street-fighting". İç savaş’ta "sokak savaşı" vardır. Varsa, iç savaş’tır. İşçiler, köylüler, aydınlar, muhalefet olarak sokağa indilerse, kavga ediyorlarsa, Fransızca "lutte", iç savaş çıkmıştır ve ilerlemektedir.

Güzel, civil war tarifinde anlaştık, "sivil", ecclesiastic, kiliseye ya da din örgütüne ve military, ordu’ya, ait olmayandır. Vatandaş’a aittir ve "vatandaş" ya da "yurttaş savaşı" diyebiliriz. Yalnız, bizde bir terslik ile karşılaşıyoruz, biz iç savaş yaparken henüz vatandaş’ı yaratamamıştık, bu nedenle iç savaş diyoruz. Orada kalıyoruz ve uygundur.

Belki "cumhuriyet savaşı" daha isabetlidir, yalnız "IŞİD" de en azından lafta bir cumhuriyettir ve akepeliler "cumhuriyet olacaktır" diyorlar ve biz diyemiyoruz. Şüpheliyiz, ayrıyız ve "IŞİD" cumhuriyetini saymayız.

IŞİD cumhuriyetinde bir halife var. Mahkemelere gide gele şu "şüpheli" sözüne alışıyoruz. İç savaş’ta "her şey" ve bu arada mahalleler birbirinden ayrıdırlar. Beraber olan ise şudur; hepsinde iç savaşın yanında "dış savaş" da var. Şimdi, "Suriye" savaşı devam ediyor. Arada "Musul" savaşı konuşuldu ve burada başarısızlık bizimdir. Hulusi Paşa, başarısızlığın üzerine yüklenmemesi için tedbirli davranmaktadır. Gülüş, imdadına yetişmiştir.

Alemdar Mustafa Paşa Rusçuk’tan geldi, Rusçuk Yaranı, hazırladılar. Oğlum Devrim, "Baba, Alemdar Paşa eskiden yüz Türk büyüğü arasındaydı, kaldırdılar" dedi, harikadır ve doğrudur. Yüz Türk büyüğünü unutmuştum, Devrim’den tekrar öğreniyorum.

Yeniçerileri tasfiye ettik ve yeni bir ordu kurduk. Eski ordudan çok adam öldürdük, cesetten Boğaz’ı göremiyorduk. Büyük Tanzimat işte böyle olmuştur.

Boğazı cesetlerle kaplı İstanbul’u sevmiyorum. Cesetsiz İstanbul’u da hiç sevmedim.

Mahmut Şevket Paşa, kuvvetleriyle Selanik’ten geldiler. Genç zabitler, Mustafa Kemal, Kazım, İsmet, Çatalca’ya çadır kurdular sonra, ev ev savaşarak, İstanbul’u zapt ettiler. Taksim’de gerici subay ve asker bırakmadılar. Kıydılar. Bu sırada nerede ise her yerde savaşlar var, emperyalistler bizi parça parça etmek istiyorlar. Meşrutiyet budur.

Kazım, Erzurum’da karargah kurdu ve Mustafa Kemal’i davet ettiler. İsmet, İstanbul’da, irtibat halindedirler. İsmet ile Kazım iyi arkadaştılar. Hem Tanzimat, hem Meşrutiyet, hem Cumhuriyet, dışa çıkmış kuvvetler tarafından yapıldılar. İç savaş ve dış savaş beraberdiler. Sonradan cumhuriyet olan Mustafa Kemal, Ordu’dan ihraç edilmiş bir komutandır. Aksi halde idam edeceklerdi.

Tabutum omuzumda yürüyorum.

Söz benimdir. Bizi tarif ediyorum.

Boynumda kırmızı ve başımda kalpak var. İkisi de artık ben oldular.

Efsane bir tarihimiz var. Çocukken film gibiyiz, diyordum.

Röportaj: Barış Zeren / Deniz Hakan / Okan İrtem

Not: Mülakatın hukuksal denetimini yapan Sedat Akçelik ve Serkan Günel’e teşekkür ederiz.

Odatv.com

SİYASİ DOSYA /// Prof. Dr. Tülay Özüerman : SEÇİMLE GELEN KRALLAR


Prof. Dr. Tülay Özüerman : SEÇİMLE GELEN KRALLAR

Bir yazarın, “seçimle gelen kral” başlıklı yazısı, Maurice Duverger’nin “Seçimle Gelen Krallar”(*) başlıklı eserine atıfla, halk oylaması sonucu “evet”e bağlanarak son buluyor. Gerekçesi ise toplumun bilinç altı/tarihsellik /“padişahlık”ile ilintili ;“Yürütmenin yasamadan bağımsız olacağı yeni sistem hem daha demokratik olacaktır, hem de halkımızın bilinçaltı dürtüleriyle ve özlemleriyle örtüşecektir” demiş. Duverger’nin sözü edilen kitabını okuyup, yürütmenin yasamadan bağımsızlığı üzerinden demokrasiyi buluşturacak bir sonuca ulaşmak; “nasıl olur?!” sorusunu haklı kılıyor.

Duverger, aynı eserde Şili örneğini verirken; “Liberal teoriye göre diktatörlük tehlikesi yürütme kuvvetine sahip olan kişiden gelir, meclisler de demokrasinin doğal koruyucularıdır” der. Ona göre, Fransa’da da rejimi tehdit eden muhalefetten çok, rejimi kurmuş olanlardır. Fransa için getirdiği eleştiri çarpıcı ve düşündürücü: “Hükümeti devirebilecek siyasal güçlerin baskısını dengelemek için düşünülmüş tedbirler bugün, hükümeti destekleyen siyasal güçleri ayakta tutmaya yaramaktadır”. Halen yürürlükte olan 1958 Anayasası rejimi ve 1962 anayasa değişikliğini önceki süreçlerle karşılaştırarak: “…Bu parlamento rejiminde artık tehlikenin kaynağı çok güçlü meclisler değil, çok zayıf olan meclislerdi” eleştirisini getirir.

Türkiye’de 1982 Anayasası’na yönelik önemli eleştirilerden biri de; yürütmenin iki başından Cumhurbaşkanı’nı daha güçlendirdiği üzerineydi. Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi ile bu güç pekiştirildi ve fiili denilen anayasa dışı duruma bu sayede geçildi.

Duverger bu konuda, “gelişmiş ülkelerde bile büyük parti adaylarının dışında kimse başkanlık seçimini kazanmamıştır” uyarısını yaparak; “…Önce, Başkanın genel oylama ile seçilmesi parlamenter bir rejimi yarı başkanlık rejimine çevirmeye yetmez. Genel oylama bu değişiklik için gerekli bir koşuldur ama yeterli bir koşul değildir. Anayasanın Devlet Başkanı’na tanıdığı yetkilerin yorumunu değiştirir. Normal parlamento rejiminde itibari bir değer taşıyan bu yetkiler gerçekte hükümetçe kullanılırlar, ancak Başkan yurttaşlarca seçilirse bu yetkiler itibari olmaktan çıkıp, gerçek yetkiler şeklini alırlar…… Yalnız bu hukuki yetkileri fiilen kullanma olanağı, genel oylama ile seçilmenin otomatik bir sonucu değildir….. bu olanak daha çok siyasal partilerin durumuna bağlıdır…” yorumu ile tam da Türkiye’nin bugünkü durumuna açıklık getirmiş.

Operasyon geçiren muhalefet partilerinin, kendi kuruluş felsefelerinden uzaklaşmaları ile sürecin frenleyicisi gibi davranıyor olsalar da büyük ölçüde kolaylaştırıcısı olmaları, üzerinde kitaplar yazılacak kadar önemli bir konu!…

Sistem partileri kendi tabanlarından kopuk tavanları ile rejimin yeniden yapılanmasında katalizör rolü oynamış/oynamaktadırlar. “Başkancı sisteme geçilirse, parlamenter sistemin partileri ne olacak?” sorusu üzerinde hiç düşünce üretmeyişlerine bakarak, muhalefetin geleceği ya da muhalefetsiz bir Türkiye, hatta “kendi muhalefetini yaratan bir iktidar” gibiriskleri hala (ön)göremediklerini de ileri sürebiliriz.

Şimdi yapılmak istenen ne? Fiili olanı meşrulaştırmak!.. Bir yandan yaratılan fiili duruma yasal bir zemin hazırlar ve parlamenter sistemin koruma duvarlarının da dışına çıkarak yürütmeyi tek kişide toplarken, yasamayı da ayrıca partisi aracılığı ile de güç kazanacak tek kişinin seçiciliği altında oluşturan bir “meclis sistemi” -kuvvetler birliği rejimi- kurmak. Bu tabloda 600 kişilik yeni meclis, yurttaş için görüntü, tek seçici için ise büyük güç olacak.

Duverger’nin; “Siyasal liberalizm için her iktidar bir baskı aracıdır çünkü bu iktidarı elinde tutan doğal olarak onu kötüye kullanmak eğilimindedir. Aydın kafalı bile olsa zorbanın iyisi olmaz. Kendi iradesini zorla başkalarına kabul ettiren kişi, yine kendi çıkarlarını, kendi tercihlerini, kendi fikirlerini, kendi tutkularını öne alacaktır, çünkü insan bencildir, önce kendini düşünür. Bir insanın ötekilerden daha yüksek bir noktaya çıkması, onlara emir vermesi, söz geçirmesi ondaki egemen olma eğilimlerini geliştirir ve onu zorba bir hükümdar olmaya doğru iter……… Halkının mutluluğuiçin çalışan kral düşüncesi sadece insandaki baba sevgisinin bir başka yönüdür ve gerçeğe uyduğu pek az görülmüştür….” satırlarını okurken, Lord Acton’ın “iktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” deyişini anımsadım. Kim olursa olsun, iktidar sınırlandırılmalıdır. İktidarın sınırları ne kadar az ise toplumun özgürlükleri de o kadar kısıtlanmış demektir. Sınırlandırılmış iktidar özgür toplumlarda vardır.

Aynı kitabı okuyan iki kişinin farklı yoruma gitmesi üzerine düşünmeyi okurun yorumuna bırakırken, halkın bilinçaltı dürtüleri ve özlemleri ile otoriter yönetim biçimine gönderi yapan anlayıştan farklı bir yorum ortaya koymak isterim. Halkı belli kalıplar içinde tanımlamaya ve bu tanımlarla koşullandırmak yerine, gerçek tercihini ortaya koyabileceği zeminlerin yaratılması konusunuöne almak gerekir. “Halkın gerçek özlemi bu!” diyebileceğimiz özgür ortamdan söz ediyorum.

Duverger’nin “meşruiyet cilası” olarak tanımladığı gibi bir sandık kurulmak istenmiyorsa, “hayır” üzerindeki ipotek kaldırılmalıdır. Ancak o zaman yazarın “bilinçaltı” ile ilişkili “evet” üzerinden iddia ettiği gibi, hala otoriter sisteme yatkın bir kültür olup olmadığını anlarız.

Başka bir soru da şu olmalı: Toplum madem ki, otoriter sisteme yatkın, “hayır” çıkması endişesinin kaynağı ne?!… Medya neden “hayır” ve “evet” konusuna eşit mesafeli duramıyor?!.. Tüm ipoteklerden arındığında, toplumun özgürlük konusunda ülkede siyasetten daha önde olduğu görülecektir.

Son süreçte giderek her vesile ile dillendirilen,“itaat et, rahat et” söylemine uyarak, “evet” konusunda sonsuz hoşgörü ile rahatça yazabilenlerin dokuz dereden su getirme çabası ibretlik!… Bu bakış açısına göre; “evet” diyenler,“itaat etmeyenlerin rahat edemeyeceği ülke olmayıkabullenmiş olmak”gibi bir yükün altına da itilmiş olacaklar.

“Hayır” ve “evet” kodlarına indirgenen asıl ve doğru soru şudur: “Nasıl bir yönetim? Parlamenter mi? Başkancı mı?”

Türkiye, anayasa değişikliği adı altında, yeni bir rejim kuracak.

Sandıktan “evet” çıkarsa, bu kez yürürlükteki anayasa tartışılmaya başlanacak ve yeni rejime eski anayasa olmaz denilerek yeni anayasa yapılacak. Yeni tartışmalara gebe bir süreç.Tüm bunları konuşmak yerine, sürekli “hayır” ve“evet” diyenler üzerinden yürütülen tartışma ile asıl konu, nasıl yönetileceğimiz örtülmüş oluyor.

İtaat etmeyenlerin rahat edemeyeceği bir Türkiye özlemine “evet” demek mümkün değil.

Hani, bazen cihazlar çalışmaz hale gelir ve fabrika ayarlarına dönerek kurtarırsınız. Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönmesi şart.

“Hayır” diyenlerin de sesine kulak veren bir yönetim anlayışını yeniden var etmekten söz ediyorum. “Hayır” demeyi bir hak, “hayır” diyenleri de yurttaş olarak kabul eden yönetim anlayışından!…

İtaat konusunda, yüzyılların gerisine savrulmayı içselleştirenlere, J.J. Rousseau’nun ünlü sözünü anımsatmak isterim: “Eğer kuvveti hak, itaati de görev haline getirmeyi bilmiyorsa, toplumda en kuvvetli olan dahi sürekli üstünlük sağlayabilecek derecede kuvvetli değildir.”

(*) Maurice Duverger; Seçimle Gelen Krallar, Çev. Necati Erkurt, Kelebek Yayınevi, İstanbul.

SİYASİ DOSYA : OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE “SOLCU”LARIN DURUMU VE SOL SİYASET


SONER YALÇIN: 150 yıllık zulüm.

Adı, Mehmet Emin Ali Paşa (1815-1871)…

Toplamda 8 yıl 3 ay sadrazamlık yaptı.

Avrupalı büyükelçilere dayanarak "koltukta kalma" adetini getirenlerdendi.

Batı’ya boyun eğen dış politikası Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi münevverler tarafından eleştirilmeye başlayınca, Mart 1867’de "Ali Kararnamesi"ni çıkardı:

"Devlet, çıkarları gerektiği durumlarda, yürürlükteki basın yasağından bağımsız olarak kovuşturma yapacaktır!"

Amacı muhalifleri hapse atmaktı.

Dokuz Jön Türk, Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı.

O yıllar… Avrupa’nın "fikir başkenti" Paris kaynıyordu.

Halkın yönetime el koyduğu Paris Komünü, 18 Mart 1871’de kuruldu.

Avrupa’daki bu sol hareketler Osmanlı’ya da yansıdı. Örneğin, Ameleperver Cemiyeti 1 Nisan 1871’de kuruldu. Paralarını alamayan tersane işçilerini greve götürdü.

Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi gibi yazarlar Komün’ü öven makaleler kaleme almaya başladı.

Çok sürmedi… Ölümünden kısa süre önce Sadrazam Mehmet Emin Ali Paşa Temmuz 1871’de bir emirname yayınladı:

"Amelenin; zenginlik ve nimetlerin eşit olarak paylaşılmasını ve hükümeti ortaklaşa idare etmek istemesi gibi zararlı komün fikirleri enternasyonal kaynaklıdır. Komün fikirlerinin devletin arasına sızmaması ve toplumda, ihtilaller- çatışmalar doğurmaması için gerekli önlemlerin alınması hükümetin en hassas görevidir."

İşte…

Ali Paşa Emirnamesi’ne dayanılarak Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi gibi birçok münevver sürgüne gönderildi; gazeteler, tiyatrolar vs kapatıldı.

Bu başlangıçtı…

Ve bu korkuya boyun eğdirmek isteyen kötülük hiç bitmeyecekti…

İLK SOLCULAR YAZDI

Bu uzun girişi yapmanın nedeni şu:

FETÖ tehlikesi konusunda toplumu-devleti ilk uyaran solcular idi.

FETÖ’ye karşı ilk mücadeleyi veren solcular idi.

Keza. FETÖ kumpasları sonucu hapse atılanlar, işsiz bırakılanlar, öldürülenler solcular idi.

Ve… FETÖ 15 Temmuz 20016’da darbe girişiminde bulundu. Masum 248 insanımızı şehit etti.

Ardından… OHAL ilan edildi.

Çıkarılan KHK ile ne yapıldı dersiniz; solcu akademisyenler üniversitelerden atılmaya başlandı!

Hiç şaşırtıcı değil bu; 150 yıldır bu tavır hiç değişmedi.

Örnekleri çok:

İttihatçılar 1913’te darbe yaptı. Türkiye Komünist Parti ilk başkanı olacak Mustafa Suphi gibi aydınları Sinop’a sürgüne gönderildi!

Nakşibendi Şeyh Sait ayaklandı. Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı. Ve "vatana ihanet" iddiasıyla yargılananlar yine solcular oldu!

Atatürk’ten sonra iktidara "solcu Kemalistler gelmesin" diye devlet içinde kapışma yaşanırken, bundan hiç haberi olmayan Nazım Hikmet ve Kemal Tahir gibi solcular "darbe yapacaklar" kumpasıyla hapse atıldı!

Hitler artığı faşistlerin dünyadan temizlendiği yıllarda bile, Türkiye’deki üniversitelerden Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Mediha Esenel, Muzaffer Şerif gibi solcu akademisyenler kovuldu!

Bu hiç değişmedi…

Solcular hep işten atıldı…

Solcular hep hapse sokuldu…

Yetmedi. Sabahattin Ali gibi solcular hep kör karanlıklarda infaz edildi.

DÜŞMANLIK BİTMEDİ

Hangisini yazayım…

1946’da çok partili siyasal hayata geçildi. Hemen ardından yeni kurulan sol partiler ve sol sendikalar bir gecede kapatıldı; solcular zindanlara atıldı.

1950’de iktidara Demokrat Parti geldi. ABD’den ekonomik yardım alabilmek için, "Türkiye’de komünistler çok güçlü" yalanıyla "büyük tevkifat" yaptı. Şefik Hüsnü, (Atatürk’ün teyzesinin oğlu) Reşat Fuat Baraner, Mihri Belli, Vedat Türkali,Ruhi Su, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Attila İlhan gibi solcuları hapse attı.

Bu ülkede; dini politikaya alet etmekten (eski TCK 163) yargılanan ilk politikacı da solcu Dr. Hikmet Kıvılcımlı oldu! Suçu, Eyüp Sultan’dan çkan cami cemaatine sosyalizm ile İslam’ın ortak noktalarını anlatmasıydı!

Yahu!..

Azınlıklara yönelik 6-7 Eylül 1955’teki saldırıların suçunu bile solcuların üzerine yıkmak için Aziz Nesin, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, Nihat Sargın gibi solcuları cezaevine soktular!

Sadece bunlar mı?

27 Mayıs 1960’ta – "DP’ye yakın öğretim üyelerini kovuyoruz" diye- Sabahattin Eyüboğlu, Yavuz Abadan, Nusret Hızır, Tarık Zafer Tunaya, Halet Çambel, Mina Urgan, Özer Ozankaya, Haldun Taner, Orhan Duru gibi solcuların üniversitelerdeki görevlerine son verdiler!

12 Eylül 1980 darbesi geri kalır mı; hapse attıkları hariç Rona Aybay, Alpaslan Işıklı, Korkut Boratav, Bahri Savcı, Cem Eroğul, İdris Küçükömer, Sencer Divitçioğlu, Bülent Tanör gibi hepsi solcu 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçenti 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile üniversiteden attı!

Bu ülkede her fırsatta solcular hedefe kondu. Cesaretlerini aşındırmak için sürekli acı çektirildi.

Provokasyon yapmak için bile hep solcular katledildi.

Zulme hiç doymadılar. Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın intikamı için, "üçe üç" denilerek üç solcu genç darağacına çıkarıldı. Sırf solcu diye 17 yaşındaki çocuğu idam ettiler.

Daha ötesi var mı?..

İşte bugün…

FETÖ-PKK bahanesiyle yine onlarca solcu akademisyen üniversitelerden atılıyor!

Sola, hiçbir şeyi söyletmezler.

Sola, hiçbir şeyi yazdırmazlar.

Sola, hiçbir şey yaptırmazlar.

Sol, ne yapsa suçludur.

Solcu düşmanlığı 150 yıldır hiç bitmedi-tükenmedi bu topraklarda…

Bir de demezler mi:

"Sol niye iktidar olmuyor?"

SİYASİ DOSYA : I. Dönem TBMM’de Kozan Milletvekilleri ve Meclisteki Faaliyetleri


i-donem-tbmmde-kozan-milletvekilleri-ve-meclisteki-faaliyetleri

SİYASİ DOSYA /// VİDEO : Prof. Dr. Ümit Özdağ Erdoğan’ın başkanlık sisteminin gerçeklerini s ırayla açıklıyor


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=WaVAgnft_dE

SİYASİ DOSYA /// VİDEO : Özal, Demirel, Türkeş ve Yazıcıoğlu’nun Hayali Başkanlık Sistemi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=Jk0vKeiggTM&feature=em-uploademail

SİYASİ DOSYA : BAŞKANLIĞA HAYIR için İMZA KAMPANYASI


CUMHURİYETİN İDAM FERMANINA HAYIR!

Türkiye Cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar görülmedik dev bir tehdit karşısındadır.

Demokrasi, çoğulcu parlamenter sistem, evrensel insan hakları, laiklikle beraber çağdaş hukuk kuralları ve değerleri, YANİ bütünüyle Türkiye Cumhuriyeti yıkılmak üzeredir.

Çocuklarımızın geleceği, kadınlık onuru, emeğe saygı, düşünme ve örgütlenme özgürlükleri, gençliğin mutlu bir yaşam beklentisi, her yaşta her kişinin hakkı olan huzurlu, güvenli, korkusuz bir günlük yaşam umudu gibi tüm yaşamsal değerler diktatörlük heveslilerinin keyfine kalmış bir oyuncağa dönüştürülmektedir.

Bu konularda en ufak bir kuşku duymak, duraksamak, vurdumduymazlık ve adam sendecilik yapmak bağışlanamaz bir gaflet değilse eğer, utanç verici bir korkaklık, insan onuruyla bağdaşmayacak bir teslimiyetçilik, vatan değerlerine karşı kabul edilmesi akla bile gelemeyecek bir suçtur, bir işbirlikçiliktir.

Türkiye Cumhuriyeti göz göre göre yıkılmak isteniyor!

Bu enkazın altında kalmaktan kurtulacaklarını sanan kişi ya da çevreler varsa, yıkıcılar da aralarında olmak üzere, ağır ve geri dönüşü çok zor olan bir yanılgı içindedirler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin yok edilmesiyle ülkemizin çağdaş ülkeler topluluğunun dışına savrulması hepimizin, herkesin sonu olacaktır.

Öyleyse, bir an gecikmeksizin güçlerimizi birleştirelim!

Bir an önce demokratik tepki hakkımızı kullanarak, bu ülkenin kadınları, sanatçıları, kitle ve meslek örgütü temsilcileri, emeğin temsilcisi sendikalar da katılarak oluşturacakları güç birliğiyle, bu korkunç gidişata dur diyelim. Aynı tepkileri ödünsüz olarak vermeye kararlı istisnasız tüm muhalefet partilerinin de katılımıyla, kitlesel, dev gösterilerde bir araya gelerek “Hayır!” haykırışlarımızı ulusal bir koroya, ortak bir haykırışa, bir büyük Türkiye sesine, demokratik bir tavra dönüştürelim!

“Faşizme Hayır!”

“Diktatörlüğe hayır!”

“Tek adam saltanatına hayır’

“Cumhuriyetimizin ölüm fermanına hayır!”

“Kadın düşmanlığına hayır!”

“Emek düşmanlığına hayır!”

“Çocuk düşmanlığına hayır!”

"Doğa, orman ,çevre düşmanlığına hayır"

“Özgürlük düşmanlığına hayır!” haykırışlarıyla gök kubbeyi çınlatalım!…

Sevgili yurttaşlar, gençler, kadınlar-erkekler, emekçiler, Cumhuriyet’in koruyucuları, yurtseverler, çağdaş insanlar, gün bu gün, an bu andır!..

Yarın çok geç olacak!

Bu Cumhuriyetin ölüm fermanını yırtarak müstahak olduğu yere, tarihin çöplüğüne süpürmekte gecikmeyelim.

Bugünün çocukları; ülkemizi bilimin, sanatın, aklın, güzelliğin, yaratıcılığın aydınlıklarına taşıyacak olan gelecek kuşaklar biraz daha beklersek, hurafelerin kucağına teslim edilen, Cumhuriyet aydınlanmasına ve Atatürk devrimlerine kökten düşman bir kuşağın temsilcisi haline dönüştürülecekler

Haydi ulusal, evrensel, demokrat, laik, yurtsever, özgürlükçü, ilerici, Cumhuriyetçi dayanışmalara!…

Hep birlikte! Akılla, inançla, omuz omuza!

Metni imzalamak için lütfen baskanlikanayasasinahayir adresine “imzalıyorum” yazıp e-mail atınız.

SANATÇILAR GİRİŞİMİ –Sözcüler/Ataol Behramoğlu, Bedri Baykam, Orhan Aydın

İSTANBUL KADIN KURULUŞLARI BİRLİĞİ –Koordinatör/Nazan Moroğlu

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ –Başkan/Tansel Çölaşan

ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞİ –Başkan/Aysel Çelikel

KADIN ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ –Başkan/Necla Arat

SOSYAL DEMOKRASİ VAKFI –Başkan/Erol Kızılelma

MİMARLAR ODASI –Başkan/Eyüp Muhçu

TÜRKİYE YAZARLAR SENDİKASI –Başkan/Mustafa Köz

NÂZIM HİKMET KÜLTÜR VE SANAT VAKFI –Başkan/Rutkay Aziz

AICA ULUSLARARASI SANAT ELEŞTİRMENLERİ DERNEĞİ –Başkan/Fırat Arapoğlu

PEN ULUSLARARASI YAZARLAR DERNEĞİ –Başkan/Zeynep Oral

İNŞAAT MÜHENDİSLERİ ODASI –Başkan/Cemal Gökçe

UPSD ULUSLARARASI PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ-Başkan/Bedri Baykam

CEMAL SÜREYA KÜLTÜR SANAT DERNEĞİ –Başkan/Seyyit Nezir

PİRAMİD SANAT –Direktör/Öykü Eras

SOSYAL DEMOKRASİ DERNEĞİ- FADİME ŞAHİN/YÖNETİM KURULU ASİSTANI

GALATA GAZETE- İSMAİL CEM ÖZKAN

BUKET ÇOCUK EVİ

EMEK KİTAPEVİ

ZENİT HARİTA

MÜJDAT GEZEN, GENCO ERKAL, EDİP AKBAYRAM, FERHAN ŞENSOY, ZÜLFÜ LİVANELİ, YILMAZ ÖZDİL, VURAL SAVAŞ, YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN, ALEV ÇOŞKUN, MEHMET DURAKOĞLU, SÖNMEZ TARGAN, RIZA TURMEN, TAMER LEVENT, ŞÜKRAN MORAL, NEJAT YAVAŞOĞULLARI, TUNCER CÜCENOĞLU, ERDAL ATABEK, MAHMUT NÜVİT, NUR SÜRER, MEHMET GÜLERYÜZ, ÜMİT ZİLELİ, AHMET YALÇIN, NİHAT BEHRAM, SALİ TURAN, ZAFER BİLGİN, ORHAN BURSALI, MUSTAFA MUTLU, BAŞAR YATLI, MUSTAFA ALTINTAŞ, MEHMET AKSOY, AKIN OK, BERHAN ŞİMŞEK, COŞKUN ÖZDEMİR, ADVİYE BAL, ENİS TÜTÜNCÜ, SALİH GÜNEY, TEVFİK KIZGINKAYA, CENGİZ YILDIRIM, CEYLAN MUTLU, ATİLLA DORSAY, KORAY ERKAYA, HASAN NAZIM BALABAN, CAN GÖKNİL, ORHAN KURTULDU, GÜRBÜZ ÇAPAN, SADIK GÜRBÜZ, DENİZ BANOĞLU, EKREM ATAER, DENİZHAN ÖZER, ECE ALÇER, IŞIK ÖĞÜTÇÜ, İSMET ARSLAN, ABDULLAH NEFES, YAZGÜLÜ ALDOĞAN, TOLGA YARMAN, GENCO GÜLAN, LEVENT UZUN, YENER BÜYÜKERŞEN, TUNCAY ERCİYES, SAİM CANATAN, ZEHRA ÖZER, MEHMET KUNT, NACİ KAPTAN, HÜLYA BEHRAMOĞLU, ARİF TUNA, RAFET AKALIN, VEYSEL BOĞATEPE, MURAT HAVAN, SEYDİ MURAT KOÇ, MELİK İSKENDER, TAYFUN AKÇAY, FATMA VATANSEVER, SİBEL BAYKAM, MUTAHHAR BAYKAM, BAHRİ GENÇ, NEBAHAT KARYAĞDI, JANSET CEREREN, ÇETİN KARADAĞ, ALP YAVUZ, ZEYNEP TAHTALI, MAHİR HEKİMOĞLU, ÖZLEM AYERTEN, UMAY AYDEMİR, SENNUR SARICI, METE AKALIN, SOMAY AYDONAT, SEVGİ AKDAĞ, NİGAR SANCAK, ÇİLER BELEN, GONCA GÜRDAL, BAHA TOYGAR, BİLGİ GÖKALP GÜLEN, NİLGÜN TÜZÜNTÜRK, BELGİN ALTOP, TÜLAY SEFEROĞLU, DENİZ KIYMAZ, BURAK BİLGE, OMER AYDIN BERKMAN, VOLKAN SEZER, HÜLYA DEĞERBİLİR, TONY ALDEMİR, ÖMER BUTUR, ASRİYE MOCAN, SERİN ÖZTOPRAK, ZEYNEP AKINCI, T. AYHAN CIKIN, FAİK BAŞAR, UTKU KUTURMAN, ETEM DOLEN, ÇİLER BELEN, ÖZAY ERKILIÇ, SEVDA BOZKURT, FERİHAN KARA, ŞİRİN ÖZGER, İSMET ARSLAN, LEVENT KIRILMAZ, ESİN ALPTUNA, TAMER ATIŞ, SİBEL TARHAN, NERGİS ARDANIÇ, SERFİ ERGUN, NİLDEN AKIN, LEMİS OKANDAN, SEVİL SOYER, MİNE AKSU, NADİDE GÜRCÜOĞLU, ÖZLEM BAŞER, ERCAN SUELDEN, BİNGÜL ÖZDEMİR, NACİ AKINCI, SELMA ER, ALİYE İLAY İLKAY, BAHAR VARDARLI, ZEYNEP CONKER, AHMET RÜŞTÜ DOĞAN, NECATİ YILDIRIM, BURCU SAHİN, OYA AKINCI, DİLEK ŞAHBAZ, SUMRU NOYAN, HASAN DÜNDAR, MÜGE BİLGİN, NADİDE BOSTANCI, MEHMET GENÇ, MEFTUN DİNÇER, BİLGE KÖREZLİOĞLU, REFAN KAYMAK, JOSEF PALAMBO, GÖNÜL ERDUR, NEBİHE GÖL, NEŞE GÜMÜŞÇÜOĞLU, TANER ÖNAL, MELİS WEBB, NEZİR İÇGÖREN, CAN EMED, AHMET ATALAY, ALEV BURSALIOĞLU, YAŞAR BURSALIOĞLU, RÜMEYSA KIZILIRMAK, GÜL OK, RENİN GÖZDE, SERAP İPEKÇİ, CENAP BIYIKLI, DİLEK ÇETİNDAMAR, ALBUS YAGAN, YURDANUR BÜKER, BÜLENT GENCER, ORHAN GEZGİN, SERAP GEZMEN, MAHMUT YAMAN KARAKURT, NEZAKET SARAÇOĞLU, MELİS MELİS, DEMET CANBAZOĞLU, SERPİL HORTOĞLU, KAMER İŞSEVER, EMEL ÇİZMECİOĞLU, ERDAL AKTULGA, ALTAN ADAKLI, SAMİL TURNALI, ESRA KURBAN, SELÇUK DENLİ, SİBEL KOCABIYIK, DENİZ ŞİMŞEK, HAKAN GÜRKAN, TİLBE SARAN, ŞAHİN FERCAN, NURHAYAT NEŞELİ, SEVGİ KİRAZTEPE ŞEN, ATEŞ DUHAN KARAYİĞİTOĞLU, İBRAHİM KILIÇ, ALARA ARIKAN, VEHİCİ ACUN, CENGİZ DEVLETKUŞU, NEJAT YAHYA, ZEYNEP KIZILTEPE, SİBEL TARHAN, MURAT SARIKAHYA, HAKAN KUNTAY, SEMİH KULAK, HÜLYA URSAVAŞ, AYLA KESİCİ, GÜLTEN DOĞANAY, DİLEK SARIASLAN, FERYAL ALTAŞ, BETÜL BATUR, YİĞİT VATANSEVER, ZEYNEP ÖZDEN, CANAN ÖNEN, BİRSEN GÖKTAŞ, YAHYA ŞÜKRÜ ÖZAVCI, BARIŞ BAYRAM, AYŞE ATALIK, PINAR ALTAŞ, ZEHRA İSMET, EMİNE TOKMAK, ERDOĞAN GÜVEN, AKIN DOĞU, NERGİS DOSTER, FÜSUN KANTEMİR, BİNNUR UZUNER, KİRAZ ÖZTÜRK, GÜNSELİ ATALAY, RENE FELDMAN, BURAK ULGUN, ERGÜN DİZDAR, FÜSUN ARMATLI, SERPİL GÜR, MÜJDE GÜRLEK, TÜLAY BÜLADİ, DUYGU DURNA, JEAN PIERRE LAURENT, AYNUR ÖZGÜL, İSMET SİNANGİN, SAFİYE AKAD, GÜNAL YILMAZ, TONY ORAL, MAGGIE BAS, SONER GÜRBÜZ, NURAY ÇINAR, HÜLYA ONAY, ÖZGÜR BOŞNAK, ZEYNEP GÜLGÖR, SEMRA ULA, GÖKŞİN SANAL, KAMİL YILMAZ, AYŞE MELEKERMAN, ŞAFAK ALTUN, İRFAN ONAY, NEŞE ÇAPIN, NALAN GÜRARDA, MÜGE LAURENT, EMEL ŞENSEZGİN MERGEN, ZEYNEP MELAL ALOĞLU, SÜREYYA TAYYAR, SONAY YANLAR, ESMEHAN YILDIRIM, ŞÜKRÜ ASLANYÜREK, BAHAR TOKTAMIŞ, REMZİ TARTAN, FERAYİ AYGÜLER, ŞEHRİBAN KÖKSAL KURT, SEMRA KAYA, M. NAMIK ÖGETÜRK, NİHAL AŞKIN, AYŞE SİPAHİOĞLU, ERGÜN GEDİZ, HAKAN AYDOĞDU, HALUK UYGUR, TARIK DURUTÜRK, AYŞE ŞEMSA İÇİL, METİN GENÇ, SARİYE TANYERİ, FATMA NURTAÇ GÖKTÜĞ, HÜLYA TİRYAKİ, HİDAYET ALPERTAN, RESA ÖZAKAT, IŞIL YILMAZ, FİGEN YILMAZ, AYSEL ÇELİK, TÜLAY BAYSAL, SİBEL BAHADIR, AYÇA IRMAK, AİDE ABDULLAH, DİLARA KEHALE, KADER ŞEKERBULAK, BERFİN BİNİCİ, HIDIR GENCER, CENGİZ VEYSİ YOLDAŞ, YILDIRIM ARICI, FÜGEN BASMACI, BANU YUMRUKÇAĞLAR, SEMA TURAN YAPICI, İSMAİL TÜRKMEN BİLGİN, CEREN ÖZDOĞAN, SEÇKİN ULAŞ BARBAROS, ATİLA GÖKSEL, NAZAN PALU, MERVE ÇAPAR, YUSUF KORKUT, CANAN EROL ÖZDOĞAN, NEBAHAT AGDEMİR, BİRSEN ÖZTÜRK, MELİSA ALBAYRAK, MURAT GÜRTUNA, ARZU KURT, NURSENA GÜMÜŞ, ALEYNA ŞENOL, SAMİ TOPRAK, NURSEL COŞKUNER, BARIŞ GÜLER, HÜLYA ÇAMLI, MUSTAFA ATA, ESEN GÜLEÇ, SEVGİ DURU ORHON, TÜLAY ÇETİNOĞLU AYGELDİ, MÜBERRA ÇAKIR, SERCAN AKAYDIN, ÖZLEM BÜYÜKDEDE, TİJENİ AKIN, MERVE AKSAKAL, ŞEBNEM TAN, SERDAR SERPER, PINAR RÜZGAR, CAN İLTER, FERAY ŞENAKIN, MUSTA ORAN, ÖZGÜR ŞANLI, HÜLYA ODABAŞI, FEHİME KORKMAZ, GÜVEN TOK, KEZBAN YILMAZBİLEK, REYHAN OKSAY, NAZAN NACAR BULCA, SAMİ CAN TOSUN, GÜNEŞ CANER, GÜNAY GÜNER, ŞEYDA BAYKAL, İLHAN GÜNDÜZ, HATİCE ÇELİK, TÜLİN ONAT, ERHAN SEVİNÇ, GÜLSEN ERSAN, MERAL ÇIRPICI, DERYA ÖZALP, ALPER AKCAM, ÖZLEM KARATAŞ, ALİ İÇHEDEF, ERHAN DOĞAN, ASUMAN ÇANILLIOĞLU, OYA NORAMAN, NEVİN TARHAN, EKİN ATİ, MUSTAFA HAMAMCI, BİRGÜL TEKİN, ENİS POYRAZ, HASAN TILTAK, CENK ALPAN, ŞENER AKKAYNAK, HANİFE ÖZTÜRK, YALÇIN A. GÖĞÜŞ, HÜLYA AYDOĞAN, KADER KESKİN, MEHMET KAÇMAZ, METİN ÖZUĞUR, ZÜHRE BÖREKÇİLER, MUAZZEZ KARAMER, HAKAN URUN, EVREN UÇKAN, GÜL FISHER, MUSTAFA ÖZBEY, ARDA DALGIÇOĞLU, FİGEN ERONU, ERGÜN AYDOĞAN, BÜLENT BAKAN, BENNUR YILDIRIM, SERPİL İŞSEVEN, YAĞMUR SOLAKOĞLU, İBRAHİM TAŞPOLAT, HAYATİ KARATOKUŞ, HÜSNÜ ÇALIK, TAHSİN ŞİMŞEK, SERTAN BASTONCU, GÜL ÖZYURT, YUSUF KORKUT, NACİ SERDAROĞLU, DÜNDAR İNCESU, FİLİZ SELÇUK, REYHAN PÜTÜN, NEBAL ŞEN, İSMET ERDEM, EBRU CAMDEVİREN, ÜLKER URUBAY, ELÇİN CİGARA, VEYSEL KILAVUZ, EDİS ERGİNLER, MEHMET OTAĞ, İBRAHİM ŞAVLUKBAŞ, GÜLAY BAYTAŞ, TUFAN SEBZECİ, UMUT İŞLİ, LEMAN TÜRKTEKİN, DOĞAN SORGUÇ, ZEYNEP ERKE, ZEYNEP ERKE, AHMET ORHAN GEZER, SEVİL CAMTEPE, EKİN ÇALICI, GÜRHAN İNCİ, HOLAT AYDIN, ALATTİN GİDER, HASAN TURGUT, OYA ERBAŞ, KORHAN ÖZİSTEK, HEVRA ATEŞ, MERAL AYER, HASAN CİGAL, AYSUN YÜCEDEMİR, OSMAN DURMAZ, AYŞE AYBERK, NURHAYAT ÇEVİK, ALİ TİGREL, FİKRET BABUŞ, LEYLA DÜZGÜN, SENEM KENANOĞLU, SEVİLAY KURT, NESRİN KAZANKAYA, NİHAL ÇELİK, GAMZE UYSAL, ÜLKÜ ATABEY, CENGİZ BAYKAL, MEHTAP ÖĞÜT, MEHTAP OGUT, HALİL PETUK, UFUK ENGİN, ZENUN KAYMAKCAN, ÜMİT DALGA, BORA SOLMAZ, ZEYNEP BARTU, GÜLSEN EDRENİÇ, DENİZ DEMİRKAAN, ASLI TEMEL, ZAFER ŞENLER, BEYHAN OLGUNSOY, MURAT OLGUNSOY, KERİMAN YILMAZ, TAMER ÖNEN, HİKMET ALTINKAYNAK, AYNUR EROL, SEMİH KALKANOĞLU, ERAY YILMAZ, HÜSEYİN ERLİK, MEHPARE EVRENOL, NERGİS YAVAŞ, HAYRİ BUBERCİ, KENAN SALMAN, İBRAHİM OYAL, KÜRŞAT AKCEBE, EDA ŞAHİN, SELMA BUBERCİ, ZUHAL KARAMEHMET, ALTAN KURTOĞLU, NURETTİN AYDIN, SEZİ ANAR, SELAHATTİN İÇLİ, SELÇUK EROL, FERYAL TANERİ, BUSE PEKER, ŞENGÜL İYİDOĞAN, ELİF BAŞ, CANAN AYDIN, TACETTİN ÜRKMEN, YEŞİM GÜLTÜRK, YUSUF DEMİRLİ, SEMAY BÜYÜKDAVRAS, ERCAN YILDIRIM, TURGUT TOKUS, NOYAN AYDINOĞLU, KURTULUŞ BULDAK, KONURALP SUNAL, MUZAFFER AKBAŞ, TEKİN YILDIRIM, NURETTİN ÖNTÜRK, SELDA SÖYLEMEZ, AYHAN AKIN, CANAN ADALIOĞLU, ŞENOL POLAT, YILDIZ ALPTEKİN, ZİYA ERİS, GÜLER KÖZ, BERRİN TANKUT, BAYKAL KARACA, SERMET BAYSAL, ALİZE ÜSTKANAT, MUSA DEMİREL, YETER ERCAN, ERKAN ALTUNER, EDA ŞENKAN, AYTEN AKBAYRAM, H. SİNAN DURAKOĞLU, BÜLENT DÖNMEZ, OYA ETİK, Ö. ÖZGÜR ONAR, İSMAİL PEHLİVAN, SERHAT AYDOĞMUŞ, SALİHA ÖZÇİMEN, HALİS DEMİRCİ, EMRAH IŞITAN, SAVAŞ SÖNMEZ, ALİ EKBER ATAŞ, BİROL AYDIN, DEVRİM ŞİMŞEK, DENİZ YILMAZ, ÜMİT FERER, KAAN METE, PEMBE TÜZÜNER, EREN MİTROVİCE, CEYHUN BALCI, TÜRKAN ÇAPAR, ZEYNEP AYDOĞAN, BAHATTİN DEMİR, BANU KUTULAN, ERCAN KÖKTÜRK, İSMAİL NECDET ERİM, AHMET CESSUR, BERKEM YILDIRIM, SİNAN FEYİZ, CAN ALP, NAZLI SAĞLAM, MEHLİKA ÖZAY BAS, ZEYNEP OZTUNÇ, SİBEL SİCİMOĞLU, BİLGE TASKARA, SEVİM DELİBAŞ, ÖZCAN NEVRES, AHMET GÜNGÖREN, SALİH YAZAR, TÜRKER YILMAZ, ÖZLEM KAMACİ DURSUN, BERİVAN DELAL KARATOPRAK, ELVAN ÜZÜMCÜ, FUNDA İNCEER, ÇİCEK KALELİ, RIFAT DİNÇER, ÖZKAN EKENEL, LEYLA ERTEKİN, EBRU YILDIRIM, HANDE TOMBAZ, SELÇUK ÜLGER, ALİ FIRAT BULCA, NESLİHAN ERGUN, BURÇİN SUCU, AYDAN TÜREKARA, ÖZLEM HANİFE ER, EROL YILDIZ, TANER BAYSAN, SEZAİ ÇUFACI, OSMAN PAMUKCU, SEDA KAMBUROĞLU, CİHAN ŞATIROĞLU, MİNE BAL, MERVE OĞHAN, ÖZLEM KEKLİK, DAMLA NOYAN, SİTARE DEVRİM TULUMBACI, NESRİN MERT, RESİT CAGİN, NİLGÜN AKYOL, NECATİ TÜFEKÇİ, SERHAT ZAMUR, BEDİA ASKAR, TİJEN ARNA KOCAMAN, SERHAT ZAMUR, GÜLNUR MERT, ALİ GÜR, ZEYNEP GİDİŞ, FIRAT BARAN, GÜRAY GÜRSAKAL, MUSA ÇEÇEN, LEYLA KAHRAMAN, UYGAR ONUR, HASAN SAGİT, FATMA AKMAN, ERDEM ÖZ, HAKAN AĞDEDE, GARİP ÖZDEL, DERYA DEVRİM, FİGEN GEZGİN, İHSAN AYDEMİR, UGUR ÖNEN, İLKAY YILDIRIM, HÜNKAR AKIN, GÜLÇİN YILDIZ, SİBEL ADA, ANDAÇ BAŞSORGUN, GÜZİN DOĞAN, HÜSEYİN AYCA, NURTEN ERKİP, DENİZ ATAÇERİ YOUNG, NAZAN ATASOY, HATİCE ERDEM, FERHAT BEY, SEMRA LÜLECİ, AZİZ TUNA, ZEHRA DÜLGER, CANSU SENKAN, OKAN KILIÇ, DİLEK GİRGİN, ALİ KURT, GÜNER GÜRLÜ, BANU TAŞAN, MUSTAFA ALTAŞ, NURTEN SAKALLI, TURAN KARA, LEVENT ÜSTÜNES, METİN TÜRKOĞLU, SEYHAN KASABURİ, NİHAT SAGSÖZ, AYŞE AYGUN, ZÜMRÜT YAYLALI, BİLGE TALO, IRMAK ERKAN, ELİF ERDAL, LALEZAR KÖYAĞASIOĞLU, OYA GÖRÜR, GÖNÜL ÖZBAYRAM, BAHAR ARSLAN, DİLEK BARLI, FURKAN ASLAN, DEMET HÜSEYİNOĞLU, EREN ÖZDEMİR, YİĞİT ÖĞRÜK, EROL ÖZDEMİR, HÜSEYİN SULU, VOLKAN AYDIN, MURAT FATİH YAŞAR, CEMİL AYTEKİN, CAFER BUKO, ALİN USLU, HAKAN TÜZMEN, GİZEM CEREN, SÖNMEZ ERBİL, NİHAN TANDOĞAN, AKIN KİMİM, KASIM BAYTOK, TANSU OKANDAN, SABİHA ÇINAR, DOĞAN ALKA, KEREM EROL, HALE KARAHAN, AYŞİN ÖNEN, MUSTAFA BİLGİN, BARIŞ BEHRAMOĞLU, MAHSUNİ ILGIN, AYSEL KUZUBAŞ, FIRAT MOR, FİLİZ ÇELİK, OKTAY ÖZKAN, RECEP BAŞARAN, BETÜL SİNDELIŞIK, MEHMET ERGÜN DOĞAN, OYA AKKUŞ, BİRGÜL SARIYER, HÜSEYİN COŞKUN, SENEM GÖKCİLER, MUSTAFA NACİ ÇİFTER, ESEN ÇAMURDAN, YASİN GÜL, ZEKİYE SEKER, HAYRİYE AKYEL, DİLBER ÇELEBİ, KERİM ŞENGÜN, MEDİHA KAVAK, CANAN ATEŞ, FATMA KILIÇ, TUNÇAY TORUN, HACER KONK, BAHA SOFUOĞLU, SEDAT ŞİRVANLI, SERAP ŞİRVANLI, BERKAN BELEN, OLCAY GÖZEN, MUSTAFA DEMİRCİOĞLU, HİLAL ÖZDEMİR, MEHMET BÜYÜKARI, KERİM IŞIK COŞKUN, ABDULLAH KATMER, CİHAN KOÇER, NİLGÜN ZENER, ESGİ TOPAL, BİRSEN ÇELİKER, ÖZGÜR TOPSAKAL, BÜLENT ÖZGÖREN, NEŞE KARTAL, AHMET ALAKAY, ERTAN TUNABOYLU, MUSTABA CEBİ, TİJEN ULUDAĞ, METE PAK, İSMAİL KURTULAN, YEŞİM MECİT, SERCAN ÇOKUR, BİLAL GÖRÇEK, ORAL DÜNYAOĞULLARI, AYTEN KORKMAZ, NURTEN ENGİN, HELENE FATOŞ UZUN, UFUK ÇAPA, REMZİ TARTAN, İLKNUR ERKAN, ALİ YOLTAY, FERDA ÖMER, SAFİNAZ YURDAKUL, RAMAZAN ALTUNSAY, ALİHAN KÖLE, RECEP NAS, VEYSEL KURT, EZGİ KÜÇÜKALİ, GÜL İCLAL ÖNER, GÜLNİHAL ÖZTÜRK, ŞULE SOYSAL, EDA YATIR, GÜLER KIZILTUN, DERYA EDE, UĞUR DURAK, GÜLAY BAYTAŞ, BORA ŞARKAYA, KEMAL POLAT, DENİZ GÖKCEK, AYDIN BARAN, İSMAİL IŞILSOY, PINAR SARAÇOĞLU, ZEYNEP TÜTÜNCÜOĞLU, EMEL DEMİR, ENGİN UZUNCAOVA, AHMET DOLAR, FİGEN BAÇKIR, SELDA SARIKAYA, BARAN AYDIN, SERHAT KAYI, GÜRSEL YILMAZKAYA, BURCU ÖZMERT, GÜLŞEN SÜER, TANER İNCE, BİRTEN GUELTEKİN, ŞENER TALİ, FAZIL AHMET AFACAN, SUZAN TAN, EROL ERTUĞRUL, BORA KARAKUŞ, SELAMİ YOLCU, SACİDE ORKUN, AYLA SAKAR, EKİN AYTAÇ, GÜLSEREN GÜVER, COŞKUN UZUNHAN, ÇETİN ÇETİNER, MERAL VARDAR, SALİH TONKAL, HASAN CANBULAT, FERDA LOKENHAGEN, FERİHA LOKMAN, GÜLENDAM İNANIR, SEREN ERBAŞ, BERFİN ARSLAN, İMGE KOLÇAK, TUNCAY MOLLAVEİSOĞLU, RAMAZAN PARMAKSIZ, BEYZA FEHMİOĞLU, ZERRİN BAYRAKDAR, EMRE DELİVELİ, YAVUZ YILDIZ, MAHİDE ÇETİN, DUYGU DOĞAN, GÜNER YENER, SİBEL OKDEMİR, OKTAY VARLIER, SEMA KIZILSÜMER, AHMET SAY, CANAN ÇAM YÜCEL, HÜSEYİN TURAL, AYLA BACAK, ÖZDEN SÜTÇÜ, İLAYDA GÖREN, ARİF ERSAN, FERHAN COOK, MUSTAFA MOROĞLU, MÜGE BİLGİN AKDAŞ, SULTAN AKTAŞ, BÜNYAMİN YÜKSEL, HATİCE ÖZKAN, BÜNYAMİN YÜKSEL, SAMET AYAŞ, ALİ PERRET, GÜLER TOSUN, CELAL ALPER, FERAMUZ CUMAOĞLU, İNAL YARIŞAN, ŞÜKRÜ NURHAN YEŞİLNUR, ÖZGÜR KÖSE, GÜLDENUR ÇARVUŞ, AHMET İZZET KARACAHİSARLI, ERKAL BALAMAN, FEYYAZ UYSAL, NİLUFER AKSAYA, BEKİR KESER, CAN EGE, OKAN ÇOLAK, NİHAL KALENDER, SEVİN ERGİ, ETHEM ARI, ÖMER KILIÇ, OYLUM BÜLBÜL, PAKİZE BAYRAKDAR, ŞEBNEM ERYİĞİT EKMEKÇİ, ÜMİT ORCAN, RANA DİNÇ, SEDAT GÜL, HAŞİM ARIKAN, İNAL ATA, SELER SEVER, SEDAT GÜL, SERCAN ÜLGEN, ÖMER KILIÇ, NERMİN SÜMER, HALİL KARAKUZULU, SAFİYE AYDOĞAN, EROL KAKECİOĞLU, MERAL ÇETİNKAYA, AYSİM İNCİSULU, GÜLAY YALTIRAKLI, NERMİN AKBALOĞLU, GÜLİSTAN ALEV ARABACIOĞLU, ARİF CEVAHİR, MUHSİN ÇAKMAK, ELÇİN ERÇETİN ÇETREZ, FATMA BOZBEYOĞLU, MENDO ZA, YASEMİN SOPORA, ARİF KARAKUM, ÖZER DÜZGEL, OLGU AŞKAR, MERİH SAYIM, HİCRAN KEÇECİ, ŞERİF GÖKÇE, MEHMET GURKAN, EMRE BALKAN, KENAN PEKYİĞİT, CELAL AKSAKAL, MUZAFFER KANMAZ, SERDAR DEMİR, HAKKI AKSOY, DİLEK HAVAN, AYŞE ÇINAR, BURÇAK YILMAZ, NURŞİM DEMİR, FERHAT CAN, BELGİN ALAGÖZ, SELÇUK ATMACA, TARIK YURTGEZER, SERDAR GENÇ, EVREN AKTAŞ, SADIK USTA, CÜZİDE ULUSOY, ELİF GÜNEŞ, MURAT KOÇ, AHMET ÖZKULAK, ÖZLEM OĞUZLAR, HÜLYA ERLEVENT, PERVİN SEMİR, GÜLTEKİN AYAZ, IŞIL ÖZÜAK, EROL YARCI, CELAL SAVCI, ARMAĞAN GÖRENEL, PERİHAN BAŞARAN, ÜLGEN ZEYNALOĞLU, PINAR DU PRE, ÇAGDAŞ GAYRETLİ, İSMAİL ÇATAK, SEÇİM ELMAS, ARZU KAYA, TURAN KAZANKAYA, İREM KAPLAN, MİNE SUNGUN, BELKIS AKIN, YILMAZ ÖZTÜRK, SEMRA KOLAT, SİMTEN ARTUN, ŞENTÜRK DEMİRCAN, ÜZEYİR ULUDAĞ, SEVAL ÖZGÜL, ÜLKÜ SEVENER, DİDEM ÇOLAK, HAKAN UNCU, CİHAN İŞLİ, HAMİDE YILMAZER, İLHAN İREM, ZELİHA PEKESEN, ASLI KAVAK, YUSUF FURKAN ÖZGÜR, ULAŞ DİLEK, HÜLYA UZUNİSMAİL, SEVAY AKER, GAMZE PEKÇE ÇINAR, ASİYE KIZILTOPRAK, SAFİYE TAYLAN, HASAN ÇİMEN, BİRSEN KONUK, YEŞİM YILDIZ, OSMAN KÜÇÜK, EREN ÇINAR, ZAFER DORUK, YİĞİT HELVACI, MELAHAT CENGİZ, İLYAS KORKMAZ, SELÇUK ÜLGER, NESRİN SEÇER, CÜNEYT AYRAL, FETHİ DURAN, ERCAN SÜT, BAŞAK SEZEN, HİCRAN YEVİMLİ, SIRMA BİRDAL, PERVİN FERAYE CESUR, ARDA GÖÇMEN, FATMA ÇIRAK, ARİF MERDOL, ÖZGÜ ERDAL, NERİMAN ERKAN, DENİZ ERDAL, MURAT TİRYAKİ, ASLI GÜNEŞ BALCI, OSMAN SAYLAM, MERCAN GÜNBEY, CİHAN CİHANGİR, EBRU KAYACAN, AHMET YEMİŞ, ÖZLEM KAYRA ÖNDER, MÜNEVVER POLAT, ALİ TAŞA, EMİN ÖZDEMİR, MURAT AY, ÖZGÜL TATARCA, ALP ALANTAR, AYŞENUR URAL, HAKAN ÖZDEMİR, YAKUP DURMUŞ, ERSUN GENEZ, ALİ ARSLAN, ERTAN İĞNELİ, SERPİL SEYHAN, MEHMET TOPAL, ÖZGÜN TANSOKER, AYBEL AKGÜN, GOKSUN GEYLANİ, SERAP MERİÇ, MELİKE ERGİM, ŞAFAK ERUYAR, SERKAN KARAYILAN, EMRE DEMİRBAĞ, DURSUN AYYILDIZ, NURAN COŞKUN, HATUN UZAN, BURAK DİMLİ, EGE TOK, FİLİZ TUZUNER, SEDA ALTIN, NASİDE ŞAHİN, GÜRKAN ERYAVUZ, METİN ALTAY, FERİT SÜRMELİ, SEMİH BÜLBÜL, MAHMUT ERGEN, ZÜLEYHA NUR, ESRA YILMAZ, MİRAY GÜNDOĞAN, MEZİYE TAMCI, REŞİT KURT, SİBEL ADA, ADEN YAĞIZ ASİL, TÜLAY ZENGÜL, ŞENAY BABADAĞ, NÜKHET TAŞMAN, DİDEM PINAR YAŞAR, DUYGU DİNÇ, YELİZ CİVELEK, NURCAN YAZICI, ÜMİT DÜZGÜN, AHMET YÜCEL TEKİN, SEHER ÇELİK, İBRAHİM BAŞTUĞ, ALTAN EGE, EMİNE ÇOLAK, GÜLİN GÜRSOY, SAİM ASLAN, ÖZGÜR DİNLER, ÖZGÜR AKBULUT, PERVİN AYDEMİR, AZAD XWINDA, HÜSEYİN DOĞAN, SİYMA CAPANOĞLU, ERCÜMENT SONGÜL, SELDA TETİK, MELTEM KARSLI, MEHMET SALİM, GÖKMEN DELİGÖZ, EMİNE BEKAR, ALPER AKÇAM, PELDA ARŞİMET, DİLARA YILDIRIM, GÜVEN EKİCİ, ASUMAN ÖZŞAHİN, GÜLLUR TÜREN, GÜLSÜM AĞACIK, ÖZCAN ALTINTAŞ, ADNAN HEZGÜL, FULYA CEYLAN, ZUHAL BAYILDIRAN, FİLİZ YALÇIN, ENGİN ADIGÜZEL, İBRAHİM BEKTAŞ, ERDİNÇ İREN, SADİ TUNCALİ, DERYA PAS, EVREN SEVİM, DİREN ÇELİK, GAMZE ÖZTÜRK, TAMER OLGUN, GÜLHAN SARIOĞLU, İKRAM TOPLU, DİLEK IRMA ARTAN, MEHMET ANIL AKGÜN, MURAD AHMET ÇAKIL, HÜSEYİN AKGÜN, ARMAĞAN ARMİ, TEKİN DERE, ÖZGE GÜLERYÜREK, ZEYNEP ASLAN, DİLA ÇAKIR, CÜNEYT GAGCİ, GİZEM ÜNAL, HAKAN ÇORLU, HASAN ACBA, GÜLNUR GÜNAY, GALİP TOPUZ, METE ÖZTÜRK, SERCAN ÇOPUR, EMRE ÖZSOY, SABRİ EMRE, UMUT ERTEK, AYŞE ERTUK, RAHŞAN ARBAY, YÜCEL ÇEVİK, RAMAZAN DOLEK, MUSTAFA ER, ERCAN ELMAS, ALİŞER EİCHENBERGER, OSMAN KARACA, ALİ GÜNDÜZ, ÖZNUR ERİŞ, NAZIM KESKİN, SEMRA UÇAR, LEVENT ELPEN, YUSUF DOĞAN, ZEYNEP DOĞAN, DOĞAN YÜKSEL, ÖZDEN DEMİRHAN, ERTAÇ DERİNCELİLLER, GÜLÇİN İYİSEVER, NURŞAH YILMAZ, AYSER ÖZBEY, ÖZGÜR UNAT, NERİMAN DEMİRCİ, İNCİNUR TUNCEL, NAZAN ŞENTÜRK, ZEYNEP GÜNEY, ZEKİ TUNCAY, SELDA KARAER, NAZMİYE YILDIRIM, MUSA YEŞİL, CELAL GEZER, ALİ SAVAŞ TOPALAK, EKİN BALTAS, SIM SCHINDEL, ERGÜN ACAR, OZAN ÇALIŞIR, OZAN KOÇAK, TARKAN SAKİ, İLYAS TAŞ, YEŞİM YAZICI, MUAMMER KOÇER, İBRAHİM TEMİZER, DİDEM ÖZ, PINAR GÜNERİ, YONCA İBİLİ, HAKAN YAVUZ, CELAL GEZER, NESLİHAN İNCEOĞLU, KARDELEN YILMAZ, HAKAN GÜÇKAN, MURAT RECEPOĞLU, DİLEK YURDAGEL, MELTEM ASIL DAVULCU, MELİKE YARDIM, AYFER BEGÜM ONGANER, TUNCAY ŞENYURT, EMNE AKYAVUZ, DİLŞAD OYGUR, SU SULTAN AKULKER, GÜLLÜ SEPETÇİ, MELİH KARA, DENİZ DEMİR, ORHAN GÜRCÜOĞLU, FATOŞ ZENGİN, BARIŞ YALIN, AHMET ALPAY, NEVRUZ ŞAHİN, EBRU TÜRKDAMAR DİKTAŞ, GÖKHAN KARTAL, CANAN SARISARAY, ESER KARAHASANOĞLU, REYHAN GENÇ, İSMAİL KORKUT, ENGİN KAYMAK, SAKİ YALÇINSOY, HÜLYA ÖZTOPRAK, NİLAY KLAVUZ, SAMET TOPSEVER, FERDİ ZİYANAK, MURAT YILMAZ, SUAVİ KUŞAKOĞLU, ŞENAY TOY, İLKNUR KOCAK, DERSİM ŞAN GENÇ, HÜSEYİN YİĞİT KAYNAR, SERAP MUTLU, SONGÜL KARADOĞAN, SERAP TARHAN, ŞÜKRÜ AKBIYIK, HALE KULACAOĞLU, REYHAN ÜNLÜ, ÖNDER AYGÜN, MAHİR KAYA, BURÇAK ÇİFTÇİ, MERVE TERECE, NİLAY GİRAY OCAK, ÖZGÜN BURAK DEMİRCİ, TURGAY YILMAZ, TOLGA UZUNHASANOĞLU, İBRAHİM BÜYÜKKAFADAR, ANIL HASDEMİR, YAKUP ÖZARSLANTÜRK, MİNE ERDOST, ŞAHİN YÜKSEL AYDIN, ÖZNUR ZEYNELOĞLU, YÜKSEL KIROĞLU, AYTEN DOĞU, HÜLYA DÜZENLİ, MÜGE ŞENSAL, MEHMET İPEK, CEMİLE BULUT, EHSAN GÜMÜŞ, HALİM MEC, HÜSEYİN ÖZCAN, BORA ŞARKAYA, GÜNSELİ PARTANAZ, MUKERREM TURHAN, TÜLİN ALTAS, OSMAN KARADUMAN, SEMA USTANIL, MERİÇ HIZAL, AYNUR KAVAK, HÜLYA ODABAŞI, BELTİNGE DEMİRCİOĞLU KIL, ZERRİN ÖZTÜRK, CANAN HIZAL, DOĞAN YAĞIZ, NECDETTİN TAŞTEKİN, SEMA USTANIL, HAMZA ÇİFTÇİ, OKAN AKKAYA, NURHAYAT PALAMUTOĞLU, TÜRKAN ÇETİNOĞLU, TUNA ÖZTÜRK, ÜLKÜ YÜKSEL, ERGÜN ALKAN, İ.CELASİN EGEL, BAHAR BELMA BİLGİN, ARİF KIZILTÜRK, E. MERAL AĞARTAN, SEVGİ DURGUN, AYSİM İNCESULU, NURGÜL ÖZGİRGİN, GÜLÜMSER YÜCEL, NURDAN HAZNEDAROĞLU, ERKAN DURUSOY, FİLİZ UYAN, ETHEM ERKARADAĞ, GÜNGÖR GÜNER, TUNCER CÜCENOĞLU, ALİ EKBER ATAŞ, SEDEF ERDOĞDU, UMUT İRKLİ, ERDAL AVCİ, ÇAĞATAY KESKİNOK, , MURAT SARAL, GÖKSU YANGIN

baskanliga hayir bildirisi imzalar 07.02.2017.docx

SİYASİ DOSYA /// VİDEO : Başkanlığa Neden Hayır Diyor ? /// Milliyetçi Şoför Anlattı


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=FcNCKhYZqho&feature=youtu.be

SİYASİ DOSYA /// TIBBİYELİ HİKMET : Önce Vatan Diyorsan HAYIR


16402910_1155319447914003_2174655450295167923_o.jpg

Referandum yaklaştıkça insanlar bana referandumun sonucunu soruyor. Evet ya da hayır çıkacağını kesin olarak söyleyemem ama referandum sonucunda şunların kesin olarak belli olacağını söyleyebilirim.

Bu referandumda kimin bozkurt, kimin mankurt olduğunu göreceğiz.

Bu referandumda kimin gerçek milliyetçi, kimin sahte milliyetçi olduğunu göreceğiz.

Bu referandumda kimin birey, kimin kul olduğunu göreceğiz.

Biz babamızın oğlu başkan olsa bu sisteme karşıyız diyoruz. Çünkü bu sistemin Türkiye’yi götüreceği yer tek adamlıktır, sultanlıktır, bölünmedir, federasyondur.

Bu mesele parti meselesi değil vatan meselesidir. Referandum günü elinize parti amblemlerinin olduğu seçim pusulası vermeyecekler. Elinizdeki pusulada iki şık olacak EVET ve HAYIR

Ya başkanlığa, bölünmeye, federasyona, mankurtlaşmaya, tek adamlığa, saltanata EVET diyip Cumhuriyet’in temeline dinamit koyacaksınız

Ya da tek adamlığa, federasyona, bölünmeye, ülkeyi 100 yıl geri götürmeye, Cumhuriyet’in yıkılmasına HAYIR diyip Türklüğü ve Cumhuriyet’i yok etmeye çalışanlara dur diyeceksiniz.

Mustafa Kemal’in dediği gibi “Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır”.

Meseleyi hala tam olarak kavramayıp particilik yapanlar, parti liderine körü körüne itaat edenler yarın yaptığınıza pişman olacaksınız.

Biat ettiğiniz kişiler elbet bir gün fani dünyadan göçüp gidecek ama Türkiye Cumhuriyeti ve Türklük yaşamaya devam edecek.

Oturun uzun uzun düşünün, sorgulayın, geçmişi hatırlayın. Kimle yan yana geldiğinizi, kimin gücüne güç katmasına evet diyeceğinizi iyi görün.

Bu referandumda EVET demek, Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldığını söyleyenlere Türklüğü daha fazla ezmesine destek vermektir.

Bu referandumda EVET demek okullardan andımızı kaldıranlara destek olmaktır

Bu referandumda EVET demek, 34 PKK’lının Habur’dan davul zurnayla geçmesine izin verenlerin güç kazanmasına destek olmaktır.

Bu referandumda EVET demek TC’yi tabelalardan kaldıranlara destek olmaktır

Bu referandumda EVET demek çözüm sürecinde PKK ya göz yumanlara destek olmaktır.

Bu referandumda EVET demek şehitlerimizin kemiklerini sızlatmaktır.

Milliyetçilik, vatanseverlik lafta değil icraatta belli olur. Herkes lafa gelince vatanseverdir. Ben bugüne kadar vatan hainiyim diyeni görmedim. Türk tarihinin gördüğü en büyük haini olan Damat Ferit bile bugün yaşasaydı ihanet suçlamasını kabul etmeyip vatansever olduğunu söylerdi.

İnsanı vatansever ya da hain yapan sözleri değil yaptıklarıdır. Herkes tekrar tekrar düşünerek kararını versin. 50 yıl sonra torunlarınızın yüzüne utanmadan bakmak istiyorsanız parola bellidir.

ÖNCE VATAN… ÖNCE TÜRKLÜK… ÖNCE TÜRK MİLLETİ

TIBBIYELİ HİKMET

SİYASİ DOSYA /// TIBBİYELİ HİKMET : Başkanlık Sistemi Gelirse Cu mhurbaşkanı Nasıl Yargılanabilecek ?


1-1.jpg

Başkanlık sistemi hakkında en çok algı operasyonu yapılan konu Cumhurbaşkanının yargılanması konusudur.

Diyorlar ki ‘Şu an Cumhurbaşkanı sorumsuz olduğu için yargılanamıyor. Başkanlık gelirse icraatlarından sorumlu olduğu için yargılanacak”

Bu iddiayla milletin aklını çelerek başkanlığın bugünkü sistemden daha demokratik olduğunu, Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlandırıldığını söylemeye çalışıyorlar.

İktidar yandaşlarının ve havuz medyasının sürekli tekrarladığı bu iddia tümüyle yalandır.

Birincisi mevcut anayasada Cumhurbaşkanı sorumsuz olduğu için yargılanamaz diye bir madde yok. Cumhurbaşkanın sorumsuzluğu yargılanmasıyla alakalı bir sorumsuzluk değildir.

Cumhurbaşkanının sorumsuzluğu tarafsız olduğu için yürütmenin yapacağı icraatlardan sorumsuzdur ve sadece vatana ihanet suçundan 413 vekilin oyuyla yargılanabilir.

Anlayacağınız bugünkü anayasaya göre de Cumhurbaşkanı vatana ihanet suçundan yargılanabilir. Yargılanamaz diye bir şey yok.

Peki yeni anayasaya göre icraatlarından sorumlu olacak olan Cumhurbaşkanı nasıl yargılanacak?

Başkanlık sistemi gelirse Cumhurbaşkanı 400 vekilin oyuyla yüce divanda yargılanacak.

Şimdi diyeceksiniz ki 413 vekilden 400 vekile düşürülmüş daha iyi değil mi? Hayır değil…

Görünürde yargılanması için şu anki duruma göre daha az vekilin oyu gerekiyor ama işin aslı bambaşka !..

Öyle bir madde hazırlamışlar ki Cumhurbaşkanının yargılanmasını geçtim yargılanmasını teklif etmek bile pratikte mümkün değil !.

Nasıl mı? Kısaca anlatayım.

Yeni sisteme göre Cumhurbaşkanının yargılanmasının mecliste görüşülmesi için öncelikle 301 vekilin imzası gerekiyor. Bugünkü sisteme göre 55 vekilin imzası Cumhurbaşkanının yargılanmasını teklif etmeye yeter. Yani başkanlık sistemi gelirse Cumhurbaşkanının yargılanmasını teklif etmek bile iktidar partisinin kontrolünde olacak.

Diyelim ki Cumhurbaşkanının seçtiği iktidar partisi vekilleri cesurca hareket etti ve 301 vekil imza toplayarak ”Bizim genel başkanımız olan Cumhurbaşkanının yargılanması mecliste görüşülsün” dedi.

Meclis 1 ay içinde Cumhurbaşkanının suçlu olup olmadığının araştırılması için soruşturma komisyonunun kurulup kurulmaması gerektiğine karar verecek. Soruşturma komisyonunun kurulması için de 360 vekilin oyu lazım.

Hadi diyelim ki iktidar partisinin vekilleri daha cesur bir davranış göstererek 360 vekilin oyuyla ”Genel başkanımız olan Cumhurbaşkanımız hakkında komisyon kurulsun suçlu mu değil mi araştırılsın bizim korkumuz yok” dedi

Soruşturma komisyonu kurulduktan sonra komisyon Cumhurbaşkanı hakkında varsa suç delillerini toplayacak ve bir rapor yazacak.

Komisyon raporunda ”Cumhurbaşkanının vatana ihanet ettiğiyle ilgili ciddi kanıtlar bulundu” yazdığını farz edelim. Bu rapor Cumhurbaşkanını yargılamaya yetiyor mu? HAYIR.

Komisyon Cumhurbaşkanı hakkında ne rapor yazarsa yazsın Cumhurbaşkanının yargılanması için rapor meclise gelecek ve 400 vekilin oyuyla yüce divana yollanacak.

Ne güzel sistem değil mi? Cumhurbaşkanının yargılanmasını teklif etmek bile 55 vekilden 301 vekile çıkarılarak yargı yolu en baştan iktidar partisinin kontrolüne bırakılıyor. Yani yeni sisteme göre Cumhurbaşkanının yargılanmasını teklif etmek bile pratikte mümkün değil.

Daha vahimi ise Cumhurbaşkanı hakkında soruşturma komisyonu kurulup vatana ihanet ettiği ispatlansa bile yüce divanda yargılanması için 400 vekilin oyuna gerek olmasıdır.

Bu meclisin kendi kurduğu komisyona güvenmemesidir. Neden 400 vekil?

Komisyon ciddi suç şüphesi var diyorsa rapor mecliste oylanmadan Cumhurbaşkanı yüce divanda yargılansın ama yok 400 vekilin oyuyla yargılanmasını iyice imkansız hale getireceksiniz.

İşte iktidar yandaşlarının ve havuz medyasının sürekli söylediği Cumhurbaşkanının yargılanması maddesi… Bu maddeye göre Cumhurbaşkanı yargılanabilir mi? Yargılanmasını geçtim meclise teklif bile edilebilir mi? Siz düşünün ve karar verin…

TIBBIYELİ HİKMET

SİYASİ DOSYA : TBMM Başkanlığına sunulan AKP-MHP ortak Anayasa Taslağı Metni


SİYASİ DOSYA : Başkanlığı Savunan Toplum Mühendislerine DİKKAT !


1-4.jpg

Tv lerde isminin önünde hukukçu, akademisyen sıfatı olanların akp nin tek adamlık sistemini savunduğunu gördükçe hem insanlık hm bilim adına utanıyorum.

Dün bu tiplerden biri de CNN Türkteydi. Başkanlığı öyle bir savundu ki izlerken pes dedim. Cumhurbaşkanı bile kendi sistemini bu kadar güzel savunamazdı.

Dünyanın her ülkesinde devlet başkanı yargı üyelerini atarmış. Krallar da yargı üyelerini seçiyormuş. Cumhurbaşkanının seçtiği yargı mensubunun tarafsız olmayacağı nerden belliymiş.

”Krallar da yargı üyelerini seçiyor” dediği an işte başkanlık anca bu kadar net anlatılabilir dedim.

Adam dürüst konuştu. Krallar da yargı üyelerini atıyor. Bizim seçilmiş sultanımızın gavurların krallarından neyi eksik o da yargıyı istediği gibi şekillendirsin değil mi?

Bu müthiş örnekten sonra bugüne kadar başkanlığı en güzel savunan bu adamı daha çok merak ettim. İçimden bir ses ”Bu adamda ne cevherler var kanalı değiştirme mutlaka izle” dedi.

İyi ki de izlemişim. Adamda müthiş bir cevher var. Eğer Cumhurbaşkanı dün gece CNN Türk’ü izlemişse bu şahsı hiç vakit kaybetmeden danışmanı, yardımcısı falan yapsın. Hatta Başbakan yapsın. Binali Yıldırım ın bu kadar güzel savunduğunu görmedim. Bence bu savunmadan sonra güzel bir makamı hak ediyor.

Neyse devam edelim… Kralların da yargı üyelerini seçtiğini söyledikten sonra Hitler’in, Mussolini’nin parlamenter sistemden çıktığını söyledi.

Kısacası, Almanya’da parlamento vardı. Hitler de Almanya’dan çıktıysa o zaman parlamenter sistem diktatörlüğe müsait bir rejimdir gibi bir mantık kurdu. Bunu söylerken Almanya’nın hiçbir zaman parlamenter sistemle yönetilmediğini biliyor muydu bilmiyorum ama ses tonu çok inandığını gösteriyordu

İkinci tez : ”Diktatörler hep parlamenter rejimden çıkar”

Eee hani Krallar da yargıyı seçebiliyordu. Hangi ara demokrasiye geçtin? Bu ne hız diyecektim ama sabrettim. Çünkü daha bomba şeyler söyleyeceği çok belliydi

Tahminimde yanılmadım. Bu müthiş tezlerden sonra ”Alpaslan Türkeş yaşasaydı o da Başkanlığı savunurdu” diyerek gecenin bombasını patlattı.

Şimdi hepinizin ”hadi lan ordan” dedinizi duyar gibiyim. Ben de ilk duyduğumda istem dışı ”hadi lan ordan” dedim. Biraz da küfrettim

Ancak sonra bu kişiye kızmamak gerektiğini düşündüm. Böylelerine kızmayalım. Neden kızmayalım biliyor musunuz? Çünkü bunların görevi bu !.. Kendilerine ne görev verilirse onu yapıyorlar.

Başkanlığı savunacaksın diyorlar savunuyor. Nasıl savunduğu, mantıklı, doğru olup olmadığı hiç önemli değil. Yeter ki savunsun. Millet nasılsa inanır diyerek saçmalamakta sınır tanımıyorlar.

Önce Krallardan örnek vererek bilinçaltındaki düşünceyi dışarı vurup sonra parlamenter sistemle yönetilmeyen Almanya’dan Hitler örneğini vermek arasındaki tutarsızlığı millet anlamaz diyerek saçmaladıkça saçmalayabiliyorlar. Hele merhum Türkeş’in Başkanlık hakkındaki düşünceleri ortadayken Türkeş yaşasaydı başkanlığı savunurdu diyebilmek için bir insanın vicdanla, insafla hiç ilişkisinin olmaması lazım.

Bakın bu şahıs sokaktaki sıradan bir kişi değildi. Bir hukukçuydu. Yani Üniversitede 4 yıl boyunca hukuk okumuş, kanunları herkesten iyi bilen biriydi. Her gün yandaş kanallarda buna benzer kişiler çıkıp saatlerce başkanlığı savunuyor.

Amaç halkı, bu tip dışardan bakılınca aydına benzeyen ama aklı vicdanı karanlık insanlarla uyutmak. Bunu yaparken de özellikle ilmini güce satmış hukukçuları seçiyorlar ki millet ”Koskoca hukukçu bile başkanlğı savunuyor” diyip evet oyu versin.

Bu kirli algı operasyonuna karşı hepimiz dikkatli olmalıyız. İmkanlarımız onlar kadar geniş değil biliyorum ama sesimizi duyurabildiğimiz her yerde konuşacağız, anlatacağız, mücadele edeceğiz.

Eğer bugün ‘amaaaan vatanı ben mi kurtaracağım” derseniz yarın özgürce yaşayabileceğiniz bir vatanınız bile olmayacak.

TIBBIYELİ HİKMET

SİYASİ DOSYA /// TIBBİYELİ HİKMET : Meclisine Sahip Çık Türk Mil leti !


1-5.jpg

Başkanlık sisteme gündeme geldiği günden beri milletin üstünde yoğun bir algı operasyonu yapılıyor. Bu operasyonların en can alıcı olanlarından biri de meclisin yetkileri konusunda anlatılanlar ve yazılanlardır.

Altını kırmızı çizgiyle çizerek üstüne basa basa söylüyorum. Evetçilerin TV kanallarında uzun uzun başkanlık gelirse Cumhurbaşkanı şöyle olacak, meclis yasama görevine devam edecek gibi açıklamalarına aldanmayın.

Bu tarz açıklamalar insanları uyutmaktan başka bir şey değil. Sanki başkanlık gelince özgür bir meclis olacakmış meclis yasama görevine devam edecekmiş gibi algı operasyonu yapıyorlar.

Meclis HSYK, Danıştay üyelerini seçecekmiş, yargı üyelerinin seçimi sadece Cumhurbaşkanı’nın yetkisinde olmayacakmış, OHAL kararını meclis alacakmış.

Evet, anayasa değişikliği paketindeki maddelerde yazılı olan metinde böyle yazıyor ama sadece yazıda geçiyor. Pratikte bu maddelerin hiçbir karşılığı yok.

Neden?

AKP nin istediği başkanlık sisteminin çok kritik ve sistemin can damarı 2 noktası var.

1- Cumhurbaşkanı’nın partili olması

2- Cumhurbaşkanı ve meclis seçimlerinin aynı gün yapılması

Bu iki önemli husus AKP nin istediği sistemin temel direkleridir. Cumhurbaşkanı’nın partili olması demek siyasi bir taraf olması demektir. Yani seçilecek olan Cumhurbaşkanı, sarayında tarafsız bir Cumhurbaşkanı olarak oturmayacak. Meclisteki bir siyasi partinin genel başkanı sıfatıyla oturacak.

Böyle bir durumda Cumhurbaşkanı, Parti başkanı sıfatıyla mecliste çoğunluğu elinde tutacağı için yasamayı, Cumhurbaşkanı sıfatıyla da yürütmeyi yönetme gücüne sahip olacaktır

Hem yasamayı hem yürütme tek kişinin kontrolü altında olursa yargı bağımsızlığından söz edilebilir mi?

Yargı üyeleri ister saraydan seçilsin. İster meclisten. Bu sisteme göre hiç fark etmez. Her iki durumda da aynı kişi seçmeyecek mi?

Sarayda Cumhurbaşkanı, Meclis’te iktidar partisinin genel başkanı.

O halde hangi meclisten, hangi yasama özgürlüğünden söz ediyorsunuz?

Parti başkanı olarak vekil yaptığı milletvekilleri, kendi genel başkanları olarak saraya çıkmış Cumhurbaşkanı’ndan bağımsız hareket edebilir mi?

Bir kişi hem Cumhurbaşkanı sıfatıyla bakanlarını, hem parti başkanı sıfatıyla meclisteki vekilleri seçme hakkına sahip olursa bunun adı tek adamlık değil de nedir?

Bu soruları sorduğumda bazen şöyle bir soruyla karşılaşıyorum.

İyi güzel konuşuyorsun da Cumhurbaşkanı’nın partisinin mecliste muhalefet partisi olmayacağı ne malum? Ya iktidar olamazsa?

İşte bu noktada da sistemin 2. temel ayağı devreye giriyor. Yani Cumhurbaşkanı ve meclis seçimlerinin aynı gün olması.

İki seçimin aynı gün olması Cumhurbaşkanı’nın partisinin mecliste muhalefet partisi olma olasılığını ortadan kaldırmaktadır. Çünkü Cumhurbaşkanı hem kendisi hem de partisi için oy isteyecek ve seçimler aynı gün olacak.

Bu şekilde gerçekleşecek bir seçimde Cumhurbaşkanına oy veren bir seçmenin mecliste başka bir partiye oy vermesi düşünülebilir mi? Elbette Hayır.

Seçmen Cumhurbaşkanı olarak kimi istiyorsa mecliste de onun partisine oy verecek. Böylece Cumhurbaşkanı’nın partisinin mecliste azınlık olma ihtimali ortadan kalkacak

Ne güzel sistem değil mi? İnsanın bu kadar demokratik bir sistemi görünce alkışlayası geliyor. Düşünün bir maçın hakemi hem bir takımın formasını giyerek maça çıkacak hem maçı tarafsız yönetecek. AKP nin istediği sistem de tam olarak böyle bir şey işte!

Şimdi bu açıklamalardan sonra şu soruyu sorabilirsiniz.

Seçmen Cumhurbaşkanı’nın partisine oy verecekse neden iki seçim de aynı gün? Neden 1 yıl sonra değil?”

İki seçimin farklı gün yapılmamasının nedeni seçmen tercihinin değişebileceği korkusudur. Nasıl mı?

Diyelim ki Cumhurbaşkanlığı seçimi yapıldı ve seçilen Cumhurbaşkanı’nın icraatlarını halk beğenmedi. 1 yıl sonra yapılacak olan meclis seçimlerinde seçmen Cumhurbaşkanı’na kızıp farklı partiye oy vermesin diye her iki seçimi de aynı gün yaparak yangından mal kaçırır gibi milleti tek tercihe zorluyorlar.

Ne diyeyim. Sistem tek adamın üzerine öyle bir kurulmuş ki her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş.

Sarayda Cumhurbaşkanı, mecliste parti başkanı

Sarayda yürütmenin kendisi, mecliste iktidar partisinin başkanı. Bugünkü sisteme göre hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan

Sarayda başkan yardımcılarını, bakanlarını atayan Cumhurbaşkanı, mecliste partisinin milletvekili listelerini hazırlayan parti başkanı.

Bu saydığım yetkilerin hepsi bir kişide olacak ve siz bana hala “meclis yasamaya devam edecek, yargı üyelerinin şu kadarını meclis seçecek” diye hikâye anlatacaksınız.

Bence yargı üyelerinin seçimini meclis, Cumhurbaşkanı diye ayırmaya gerek yok. Sonuçta Cumhurbaşkanı da, mecliste çoğunluğu elinde tutan partinin başkanı da aynı kişi. Hepsini Cumhurbaşkanı seçer diyelim.

Ne dersiniz? Daha net ve doğru olmaz mı?

Lütfen oy vermeden önce neye oy vereceğinizi tekrar tekrar okuyun. Bu seçimde milletin, çocuklarımızın, torunlarımızın geleceği söz konusu…

Eğer okurken kafanız karışıyorsa size şöyle bir ipucu vereyim. Meclis kelimesini okuduğunuz her cümlede meclisi silin yerine Cumhurbaşkanı yazın.

Çünkü partili Cumhurbaşkanlığı kabul edilirse milletin meclisi tarihe karışacak.

SİYASİ DOSYA : Referandumda Rejim Değişmeyecek Aldatmacası


referandumda-rejim-degismeyecek-aldatmacasi.jpg

Son zamanlarda halkı uyutmak için “Rejimi değiştirmiyoruz kardeşim sistem değişiyor” diye bir propaganda uydurdular. Neymiş Cumhuriyet aynen kalıyormuş sadece hükümet sistemi değişiyormuş.

Ne güzel taktik değil mi? Bakın Cumhurbaşkanını da halk seçecek. O halde Rejim değişmiyormuş.

Seçimler İran’da da var. Rejimi Cumhuriyet ama İslam Cumhuriyeti

Seçimler Almanya’da da var. Rejimi Cumhuriyet ama Federal Cumhuriyet.

Kongo’nun da rejimi Cumhuriyet, adını bile duymadığınız birçok Afrika ülkesinde de Cumhuriyet var ama sadece ismi Cumhuriyet.

Bir ülkede seçimin olması o ülkede Cumhuriyet rejiminin olduğunu söylemeye yeterli değildir. Önemli olan Cumhuriyet’in niteliğidir. Rejimin temelinde İslam mı, Laiklik mi var önemli olan budur.

Egemenliğin şeri kanunlarla sınırlandırıldığı İran’da istediğiniz kadar Cumhuriyet var deseniz de egemenlik tamamen millete ait olmadığı için gerçek bir Cumhuriyet değildir.

Aynı şekilde bir ülkede yönetim gücü tek kişinin elinde toplanıyorsa, istediğiniz kadar bu kişi seçimle gelmiş olsun irade tek kişinin eline bırakıldığı için Cumhuriyet değildir.

Cumhuriyet ancak laiklik ve hukuk devleti ilkesiyle gerçek niteliğine sahip olabilir. Laikliğin ve hukuk devletinin güvencesi ise parlamentodur. Tek kişi olamaz.

Şu an yapılmak istenen şey egemenliğin meclisten alınıp tek kişiye verilmesidir. Bunun adı sistem değil rejim değişikliğidir. Çünkü milli egemenliğin adresi ve ilkesi değişmektedir. Çoğulculuk ilkesinin yerini tekilcilik almaktadır.

Bir ülkede rejim değişikliği ülkeyi yöneten yürütme organının hangi kişi ve kurumda olduğuna bakılarak anlaşılır. Yeni sisteme göre yürütme organı parlamentonun içinden çıkan Başbakan ve bakanlar değil Cumhurbaşkanının kendisidir.

Her yönetim sistemi devlette bir dönüşüm yaratır. 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildiğinde değişen neydi?

Parlamento Osmanlı zamanında da vardı. Seçimler Osmanlı döneminde de vardı

Ancak parlamento üzerinde irade sahibi bir padişah ve üyelerini padişahın seçtiği ayan meclisi vardı.

1923’te Cumhuriyet ilan edilirken yapılan değişiklik Padişahı ve ayan meclisini devreden çıkarmak oldu. Parlamento ve seçimler aynen devam etti.

Yani 1923 te Cumhuriyet ilan edilirken de yapılan şey bir sistem değişikliğiydi. Sistemle beraber rejim de değişti.

Bugün 1923’te gerçekleştirilen sistem değişikliğinin tam tersi yapılmak isteniyor.

Parlamento’nun üzerinde güç sahibi bir Cumhurbaşkanı (Padişah)

Cumhurbaşkanı’nın atadığı ve sadece Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu olan kabine üyeleri (Saltanat Şurası)

Cumhurbaşkanının denetiminde olan parlamento (Meclis- i Mebusan)

Getirilmek istenen sistemin Osmanlı dönemindeki sistemden farkı yok

Yalnız bu kez Osmanlı’dan bir fark var. Osmanlı’da 2. meşrutiyet sonrasında padişahın meclisi fesh etme yetkisi yoktu.

Kısacası değişen sadece sistem değil rejimdir. Hem de Osmanlı döneminden bile geri bir rejim…

Mesele parti meselesi değildir. Mesele vatan meselesidir. Vatanın bölünmez bütünlüğü ve hayatı söz konusudur.

Herkes çok dikkatli olmak zorunda… İktidarın paralı kalemşörlerinin yalanlarına dikkat etmek zorunda…

Referandumda sistem değil rejim oylanacak. Egemenliğin milletin meclisinden tek kişinin iradesine geçmesi oylanacak.

Ya kendi vatanımızda hür yaşamaya devam edeceğiz ya da egemenliği tek kişiye devredip köle olacağız.

TIBBIYELİ HİKMET

SİYASİ DOSYA /// VİDEO : Karşıt Görüş Programı /// 1 Şubat 2017 /// Referandum ve Başkanlık Sistemi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=SctXsnkhScg&list=TLGGsSXk9jgL_nIwMjAyMjAxNw

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.