Kategori arşivi: Güvenlik

AMERİKA DOSYASI : Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ ile ABD Seçim S onuçları Üzerine Söyleşi


Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ Kimdir?

Lisansını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde tamamlayan Mehmet Bülent Uludağ, yüksek lisans ve doktorasını yine aynı üniversitede “Rusya ve Sovyetler Birliği’nde Gürcüler ve Gürcistan” ile “Avrasya’nın Uluslararası Sisteme Açılmasına Etkileri Yönüyle SSCB ve Sonrası Dönemde Kafkasya’daki Ulusçu-Ayrılıkçı Akımlar” tez konuları ile tamamladı. Araştırma bursu ile doktora sonrasında Kırgızistan Celalabad Ekonomi ve Girişimcilik Üniversitesi’ne giderek saha çalışmalarına katılan Uludağ, İletişim Yayınları-Tarih ve Toplum Dergisi’nce düzenlenen, “1999 ve 2000 Yıllarında Türkiye Üniversitelerinde Tarih Konusunda Yazılmış En İyi Doktora Tezi Yarışması” Jüri Özel Ödülü’nün de sahibi oldu. Uluslararası Örgütler ve Dünya Siyasi Tarihi kitaplarının yazarı Bülent Uludağ, şu anda İzmir Katip Çelebi Üniversitesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde ders vermektedir.

2016 ABD Başkanlık seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Daha önceki seçimlerle bir kıyaslama yapmak gerekirse ne gibi farklılıklar var?

Amerikan sisteminde gördüğümüz üzere; seçim reklam şirketlerinin kampanyası gibidir. Bizdeki gibi liderler, ideolojiler, fikirler çağdaşlık vb. değil de, o seçim dönemi için pazarlanacak stratejiler belirlenir. Şimdi Obama kampanyasını hatırlayalım. 2008 yılında Obama’nın yürüttüğü çalışmalar Bush’un alt üst ettiği Amerikan imajını düzeltme operasyonuydu. Obama’nın ekibinin reklamcıları biz Amerikan seçmenine bunu önerelim dedi ve ilk dönem için konuşursak bu tuttu fakat ikinci dönem açısından konuşursak tam bir felaket oldu. Cumhuriyetçiler de oturup nasıl bir strateji oluştururuz diye düşündüler. Ancak Obama’nın başarısızlıkları Amerika’yı küçük düşürdü, Amerika’yı değersizleştirdi.

Bush ve Obama’dan Trump’a gelen süreç nasıl işledi?

Obama, siyah Amerika ile bir nevi Amerika’nın iç barışı diye nitelendirilebilinecek siyahların desteğini, başka beyaz olmayan grupların desteğini örneğin Meksikalılar, Latinler, Çinliler ile birlikte Amerikan potasında buluşturdular. Bu tabi çok net değildir yani Obama seçimi kazanmak için, Amerika’nın farklı renklerini bir araya getirdi. Amerika’nın tarihinde de bir zamanlar köle olan siyahların da başkan olabileceğini gösteren bir reklam kampanyasına dönüştü. Bush’da bu durum tam tersi olmuştu. Bush seçildikten 1 yıl sonraki 11 Eylül saldırıları üzerinden politikalarını oluşturdu.

2. dönemini de yine terörle mücadele üzerinden oturttu. (2004 kampanyası) O saldırılar Amerika’yı o kadar sarsmıştı ki, Amerikalılar bir dönem daha Bush demiştir hem de açık ara farkla kazanarak. Mesela 2000 seçimlerini ise çok zor kazanmıştır. Toplam alınan oylarda da Demokrat aday daha fazla oy almıştır. Florida’da oylar defalarca sayıldı ve bu oylar seçimin sonucunu belirledi. Ama bu terör, 11 Eylül, Afganistan, Irak vs. Bush’un oylarının artmasına sebep oldu ve 2. dönemi çok rahat kazandı.

2008’e gelindiğinde de bozulan Amerikan imajı, Irak’ta nükleer silah üretildiğine dair hiçbir delilin bulunamaması, hukuksuzluk, uluslararası hukuka aykırı bir şekilde İngiltere başbakanı ile bu işlere ortak girilmesi sonucu bozulan bir imaj vardı. Dünyada, Müslümanlarda, Afrikalılarda, Siyahlarda bozulan bu Amerikan imajını düzeltmek lazımdı ona da Demokratik Parti Stratejisyenleri karar verdi. Algı, bu siyahi başkanı satarsak Amerikan halkı da bunu alır dünya da bunu alır şeklindeydi. İmaj yenileme operasyonuna giriştiler fakat bu Obama adına başarısız oldu. Bu operasyon ilk dönemde tuttu fakat ikinci dönemde ise başarılı olamadı. Arap Baharı ve Arap Baharı’na olan umursamazlığı, Putin’in Avrupalıların korkaklığını görmesi ve buna göre hamleler yapması, Batılıların Ukrayna’da büyük hatalar yapması yani renkli devrimlerin çıkmaza girmesi tamamen ABD ve Batılıların güçsüzlüğünü göstermektedir.

Obama ve Trump’ı karşılaştırmak gerekirse bu iki başkanın farklılıkları seçim sonucunu etkilemiş olabilir mi?

Trump, “Make America Great Again“ diyor. Great yerine “reliable” yani güvenilir, sözünü tutan bir Amerika lazım. Yani Obama döneminde olan kötü imajın düzeltilmesi gerekir. Bazılarına göre Obama Ortadoğu’da o kadar umursamaz davrandı ki Osmanlı nazırlarından birisinin deyimiyle “Bu kadar cehalet ancak tahsille olur.” Bu durumu tanımlayan en güzel ifadedir. Obama’nın terörizmi desteklemesi ve kimseyi umursamaması Trump ve Cumhuriyetçi Senatörlerce eleştirildi ve Obama son dönemlerde ciddiyete alınmayan bir adam haline geldi. Ben daha önce hiçbir Amerikan Başkanının bu hale düştüğünü hatırlamıyorum. Belki de birileri zenci imajının aşağılanmasını istediler yani şişirdikleri balonu patlattılar. Trump, seçimleri imajıyla kazanmadı aslında burada demokratların aday tercihi yanlıştı. Ayrıca Obama nedeniyle yükselen bir siyahi karşıtlığı var bu noktada ise Trump’ı öne süren ve bu projeyi götüren siyasetçiler ve reklamcılar “Biz beyaz Amerika’yı oynamalıyız çünkü Obama nedeniyle oluşan bir tepki var ve bunu kullanmalıyız.” diye düşünmüş olabilirler.

Beyaz Amerika dedikleri Mississippi havzalarından başlayıp California’ya kadar uzanan devasa bir ülkedir. Bu geniş bölge insanı, Klasik Amerika’yı yansıtır yani dünyayı Amerika’dan ibaret zanneden bir Kovboy Amerikası’dır. Böyle bir Dünya, Musul’da ya da Kuzey Kore’de ne olduğuyla ilgilenmez onun derdi sözünün dinlenmesi ve ciddiye alınmasıdır. Obama’nın tersi bir profil yaratmak gerekirse aslında sadece Amerika’da değil Avrupa’da da yükselen bir İslam karşıtlığı varken bunu değerlendiren bir kampanyaya da Trump gibi bir adam yakışırdı. Yani sorunun cevabı olarak etkilemiştir.

Daha önce de tarihte Trump benzeri bir başkan profili gördük mü?

Evet, ben 1980 seçimlerinde Trump kadar tutucu Ronald Reagan’ı hatırlıyorum. O günlerin koşullarıyla Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, İran’da yaşanan ihtilaller, Amerika’nın aşağılanması bütün bunların etkisiyle Reagan gibi sağ muhafazakâr gibi bir tepki ortaya çıktı. Fakat Jimmy Carter’ın güzel idealleri vardı ama onun dönemi Amerika açısından kötü bir dönemdi. Yaşlılık döneminde İran’ı ziyaretinde İranlılar Carter’ın düşündükleri gibi şeytan olmadığını gördüler çünkü Humeyni onu öyle göstermişti. Belki de Carter’da Amerikalıların İran’da yaptığı hataların farkına varmıştı.

Bir diktatörü böyle koşulsuzca desteklemek yanlış bir şeydi. En azından onu İngiltere’de ki gibi bir meşruti monarşiye dönmeye ikna edebilirlerdi. Bu İran halkının hayatı pahasına bir diktatörlüktü. Bunlar çökmüş politikalar olarak tarihe geçtiler. Carter’da maalesef geçmişte alınan derslere rağmen aklındakileri uygulama fırsatı bulamadı. Ondan sonra uzunca bir süre Clinton’a kadar sağ Amerika görüyoruz. Trump’ın Reagan’a benzeyen yönleri var ama o dönem Soğuk Savaş’ın çetin bir dönemiydi ve Reagan da tamamen Anti-komünizm üzerine Afganistan’da ve daha birçok yerlerde politikalar oluşturuyordu. Türkiye’deki 12 Eylül darbesi de bundan bağımsız değildir, İran’a karşı başlatılan Irak Savaşı da bundan bağımsız değildir. Bunların her biri küresel Amerikan politikalarının birer yansımasıdır.

Trump’ın Regan kadar başarılı olacağını düşünüyor musunuz?

Ben buna pek ihtimal vermiyorum. Bunu destekleyen reklam kampanyaları da beyaz karşıtlığını ve İslam karşıtlığını kullanarak destek vermiştir. Çünkü kampanya profesyonel bir iştir. Bundan sonra gerileyen bir Amerika görüyoruz ve dünyanın da en borçlu ülkelerinden birisidir. Dünyanın merkez bankası olmasıyla çelişiyor. Azı göstermek ise bu ekonomik çöküşü durduramaz.

Trump’ın düşündüğü şeyler; gümrükleri arttırarak işsizlikle mücadele etmek, Çinlilere gümrük koymak, Meksikalıların başına bela olmaması için de onlara duvar örmek, gerekirse NAFTA’yı da kaldırmak, NATO’yu bitirmek ve Avrupalıların ve Japonların katkılarıyla bunları yapmak. NATO demode olmuştur diyor, demodelikten kastı Amerika’nın liderlik yaptığı bir örgüttür. Trump’ın bildiği ama söylemediği bir şey Amerika’nın askerileşmiş bir ekonomi olmasıdır. Bu yapı elbette bir anda oluşmadı, 2. Dünya Savaşı’ndan beri bu böyledir. Amerikan ekonomisini 1929 bunalımından da İkinci Dünya Savaşı ve savaş harcamaları geliştirmiştir. O masraflarla ekonomi canlanmış ve çarklar dönmeye başlamıştır.

Kamu harcamaları artmış ve işsizlik azalmıştır. Yoksa kara delik gibi ekonomiyi yutan bir girdaptır, 1929 Ekonomik Krizi. Devletin bile çaresiz kaldığı bir dönemdir. Orada New Deal (yeni paylaşım) denen bir hadise vardır. Yeniden servet dağıtılacak ve bu devletin eliyle olacaktır insanlarda tüketim oluşacak ve o tüketim üretimi pompalayacak böylece çarklar da tersine dönecektir. Başarılı olan bu hadise İkinci Dünya Savaşı masrafları ve siparişleri ve Amerikan devletinin borçlanma politikası olmasa bunu başaramayacaktı.

Soğuk savaşa neden ihtiyaç duydular? Çünkü bu çarkı sürdürmek gerekiyordu. Milyonlarca insanın işsizliği söz konusuydu. Marshall planı gibi birçok anlaşma söz konusuydu. Türkiye’ye, Yunanistan’a, İran’a Truman Doktrini vardı. Bunlar karşılanmadığı takdirde ise çarklar tersine dönecekti. IMF, Dünya Bankası da bu amaçla kuruldu. Küresel ölçekte böylesi bir krize müdahale etmemiz gerekir diye düşündüler. Kapitalizmin iki önemli çocuğu olarak doğmuştur IMF ve Merkez Bankası. Dünya bankasının iyi bir polis görüntüsü varken IMF, kötü polisi oynar. Ama Dünya Bankası krediler açar kalkınmayı amaçlar, ilerleme ve zenginleşmeyi hedef edinir. Fakat Sovyetler Birliği ve sosyalist ekonomiler bunun dışındaydı. İşte Soğuk Savaşın bir sebebi de buydu aslında.

İslamofobi hakkında düşünceleriniz nelerdir ve Trump’ın gelmesi nasıl etkileyecektir?

Trump’ın ekibi islomofobiyi kullanmıştır, Obama ve siyah karşıtlığını kullandıkları gibi. Ama uygulamalarda sistematik bir islam karşıtlığı oluşturulamaz. Bunlar Amerikan anayasasına aykırıdır. Sistematik bir Arap, Türk, İran karşıtlığı da oluşturulamaz. Ortadoğu’da da yeterince Arap gücü dağıtıldığı için bundan sonraki dönem rehabilitasyon dönemi olabilir. Çünkü Obama bunu yapamazdı, Obama kaosu oluşturan adam olarak tarihe geçecektir. Kaosa göz yuman ve batının korkaklığını simgeleyen bir adamdır. Bu yüzden Ortadoğu’da bir rehabilitasyon beklenebilir. Türkiye’deki girişimlerin arkasında da Obama’nın Türkiye’yi kötü bir şekilde yönetmek isteyen bir ekibi vardır. Batılılar zaten her zaman Obama ve Amerika’nın arkasına sığınırlar ama bu da fiyaskoyla sonuçlanınca bu ekibin miadı dolmuştur. Musul’da DAEŞ’te her birinin arkasında kuşkular vardır. En önemlisi de İsrail’in hatırına bunların Mısır ve Türkiye’de darbeye olan etkileridir. Bunlar da Obama’nın en büyük hatalarındandır. Amerikan tarihinde utanç verici bir başkan olarak anılacaktır. Onun adına karar veren ekibinde oluşturduğu manzara ortadadır.

Küresel ölçekte düşünüldüğünde, Rusya açısından Trump’ın kazanmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Soğuk Savaş döneminde dahi Amerika, Rusya ile karşı karşıya gelmek istememişlerdir. Bu dönemde dahi Rusya ile zıtlaşmak istememeleri tamamen Batılıların güçsüzlüğünü gösterir. Putin’in amacı Slav İmparotorluğunu ve Orta Asya’yı da yanına alarak yeniden bir Avrasya İmparatorluğu ya da bir örgüt şeklinde kurmaktır. Putin bu çerçevede silahlanma ve savaş politikalarınıda her zaman Avrupalıların önüne getirecektir, artık batının korkaklığını görmüştür. Trump da bunları göz önüne alarak ihtiyatlı bir politika izliyor olacaktır. Ukrayna, Amerika’ya bu kadar umut bağlamanın acısını çekiyor. Bu belki Ukrayna’da batı karşıtlığını da oluşturur. Rusların tekrar bu ülkede kontrol sağlamak istemesini bile doğurabilir. Avrupalılar Ukrayna’nın Ruslarla savaşını düşünemiyor bile. Böyle bir savaş Avrupa’ya en az 5 milyon mülteci getirir. Zaten Suriye, Irak ve Pakistan’dan gelen mültecilerin durumu ortadadır. Bu yüzden tam bir açmaz içindedir. Rusya’ya bir enerji bağlılığı vardır, Putin bunu da sonuna kadar kullanacaktır.

Trump ekibi bu avantajlı durumu gördüğü için Putin’le böyle bir zıtlaşmaya girmeyecektir. Zaten masrafları azaltıp Amerika halkına 25 milyon kişiye iş bulma vaadinde bulundu. Bu sözleri tutması Avrupalılara, Meksiklalılara, Çinlilere duvar örerek olur, Ruslarla anlaşıp bazı savunma harcamalarını kısarak olur. Rastgele Ortadoğu’da Afganistan’da gelişigüzel para saçmamakla olur.

Peki bu bağlamda, Trump’ın ‘Make America Great Again’ sloganına geri dönecek olursak sizce bu söylem ile savunmaya çalıştığı politika nedir?

Trump bunu ekonomiye ve işsizliğe çare bulmak olarak nitelendiriyor. Maceracı bir Amerika değil, içeride işsizliğin azaldığı, istikrarın arttığı bir Amerika olarak görüyor. Great olarak nitelendirdiği budur. Eskisi gibi emperyal politikalar üretmek kolay değildir. Çinlilere kapıyı kapama düşüncesi de hoş değildir. Çin’deki gibi ucuz üretim Amerika’da olabilir mi? Bunun bedeli Amerika’ya enflasyon olur. Çin’e giden Amerika sermayesini geri getirmektir asıl mesele. Çin nasıl dünya merkezinin merkezi oldu? Ucuz iş gücü ve ucuz enerji. Buraya birçok devlet Asya, Avrupalılar da girmeye çalıştı. Amerika’nın avantajlı olduğu sektörler uçak sanayi ve yüksek teknolojidir. Trump bu noktada diyor ki harcamaları kısarak kamuyu ayıracağım, yeni yatırım ve inşaat alanları geliştireceğim, enerji dar boğazını aşacağım, Ortadoğu’ya enerji bağımlılığını azaltacağım. Bunları savunarak kendi yandaşı Amerika’nın orta batı bölgelerindeki beyaz kitleleri desteklemek istiyor.

Biraz da diğer başkan adayına bakacak olursak Clinton’ın savunduğu politikalar nelerdir, nerelerde yanlış yaptı?

Clinton kampanyasındaki hatalı noktalar; Obama fiyaskosunu görmezden gelen bir şekilde ortaya çıktı. Sırf kadın olduğu için bazı şeylerin görmezden gelineceğini zannetti. Yani ilk kadın başkan olmanın avantajlarını kullanmaya çalıştı. Fakat unuttuğu bir şey var; kadın Batı uygarlığında önemlidir ama Amerikan uygarlığında öyle zannedildiği kadar önemli değildir. Amerikalılar kendilerini Trump’ın maço tavırlarında hissederler. Brezilya’da da, Arjantin’de de, Avrupa’da da kadın bakanlar mevcuttur. Oralar dahi Avrupa’nın kültürel olarak biçimlendiği yerlerdir.

Bundan ötürü kadının önemi, Hristiyan geleneği Avrupa’ya özgüdür. Bu hatalı bir stratejiydi. Orada bir de Demokrat Parti ekibinin hatalı aday seçimi vardır. Trump’ı göğüsleyecek bir aday mevcut değildi. Trump hiçbir özelliği ile kazanmadı, mevcuta tepki olarak oylar onda toplandı. Hillary’nin çıkmazı; Amerika toplumunda kadın önemlidir fakat kadınların birbirleri ile rekabeti erkeklerle olan rekabetinden çok daha fazladır. Feminizmin ana vatanı Amerika değil Avrupa’ydı yani bu hatalı bir stratejiydi. Birde isim olarak Amerikan halkı hanedanı sevmez. Kennedy ailesi ve Bush vardı fakat onların durumları farklıydı. Oğul Bush Amerikan imajını yerle bir etmiştir fakat baba Bush başarılıydı. Bush’u yükselten Irak başarısıydı. Obama bile 2012’de bundan yararlanmıştır.

Obama döneminde YPG’ye, PYD’ye silah yardımı yapan bir Amerika vardı ve Obama Fetullah Gülen’in iadesi konusunda isteksizdi. Trump terör örgütlerine yardım politikası konusunda nasıl bir yol izler?

IŞİD olayını çözebilirlerse ve Irak’ta sünni-şii rehabilitasyonunu sağlayabilirlerse YPG’ye gerek kalmayacaktır. YPG Suriye içerisinde siyasal bir güç olacaktır, silahlı gücü olmayacaktır. IŞİD olayının çözülmesi aynı zamanda Suriye krizine de ışık tutacaktır. Orada da seçimler gündemdeydi. Bunun çözülmesinin yöntemi konusunda anlaşmazlık ortaya çıkıyor. Yani Rusların Esad’da ısrarının sebebi de budur, farklı bir alternatif bulamamışlardır. Çünkü Suriye’de kaybeden olarak anılmak istemiyorlar. Trump’ın söylemi ne olursa olsun, islamofobi altındaki söylemleri devam ederse IŞİD ile mücadele edemezler. Trump, IŞİD’in Obama’nın orada çıkardığı sahte bir örgüt olduğunu ileri sürüyor. Burada çok kısa bir sürede IŞİD’in çöküşünü görebiliriz.

Obama’nın dahi bu tiyatroda sahte bir figüran olduğunu düşünüyorum. Bir kaos senaryosunda Obama ve IŞİD hesapta birbirlerinin anti-tezleriydi. Ama aslında ikisi de senaryonun bir parçasıydı. Obama’nın da miadı dolmuştu, hatalı olan bu kaos üzerine sırf kadın olduğu için Clinton’ın seçilebileceğini düşünmekti. Amerikan halkı bu tür şeylerden hoşlanmazlar. Ronald Reagan’ın bir siyasi başarısı ve etkili bir siyasi geçmişi vardı. Fakat Clinton’ın böyle bir başarısı mevcut değildir.

IŞİD’e karşı İran, Rusya ve Suriye birlik içerisindeler. Burada Amerika ile yeni bir kutuplaşma mümkün olabilir mi?

Kutuplaşma olmaz, eğer olursa da Trump bu kaosun bir an önce bitmesini isteyecektir. Obama yönetimin komplosuyla oluşmuştur. Ama belki komployu oluşturmak senaryonun bir parçası olduğu gibi çözmek de senaryonun bir parçasıdır. Her biri de İsrail’in güvenliği için yapılacaktır, kaos da İsrail’in güvenliği içindir. Türkiye’deki darbe dahil İsrail’in güvenliği içindir. Rusya dışişleri bakanı açık bir şekilde Suriye için Batılılarla savaşa girmeyiz dedi. Şuan orada Esad’ın kalması Türkiye’nin de lehinedir. Amerika, Ortadoğu’da kaosu devam ettirmek için bir çok ülkeyi bu oyuna dahil etti. Trump da oyunun devamı olarak kaosu bitiren adam rolündedir.

Peki son olarak, Türkiye’deki sistem tartışmaları açısından değerlendirecek olursak, bu seçimin sürecini ve sonuçlarını göz önüne bulundurduğumuzda yorumunuz nedir?

Türkiye açısından değerlendirecek olursak; bizdeki başkanlık sistemi tartışmaları gündemdedir. Trump ve Clinton kendi içlerinde ince bir rekabet yaptılar fakat Türkiye’de durum böyle olmayacaktır. Seçimler sonrasında birbirlerini tebrik etmeleri dahi güzel bir hareketti. Bu centilmence davranışı Türkiye’de de görmek istiyorum. Başkanlık sistemini gözü kapalı savunmamak gerekir çünkü Türkiye de bir Amerika değildir. Türkiye’ye şu yönde faydalı olur; koalisyon olmaz ve hükümet istikrarı olur. İcra gücü kuvvetli olur. Onun dışında Amerikan sistemi Türkiye’den farklıdır.

ABD Seçim SonuçlarıABD Seçim Sonuçları

Merziye GÖK – Yunus KARAYAMA

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi TUİÇ Temsilcisi

Editör: Aslınaz İLHAN

Prof. Dr. Mehmet Bülent Uludağ ile ABD Seçim Sonuçları Üzerine Söyleşi yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

KÜRESEL GÜÇLER DOSYASI /// KÜRESEL GÜCÜN KISKACINDA : BREZİLYA – İZLANDA – TÜRKİYE BENZERLİĞİ.OLAYLAR DARBELER İSTİFALAR


15. yüzyıldan itibaren Avrupalıların özelliklede Portekiz ve İspanyol sömürgeciliğinin hedefi olan Latin Amerika 1940’ların ortasından itibaren Amerika Birleşik Devletlerinin ilgisini çekmeye başladı. 1946 yılında Panama’da açtıkları ‘’Amerikalılar Okulu’’ ile bölgedeki ülkelerin seçme subaylarını Amerikan sistemine göre eğitmeye başladılar. Bu okulda eğitim alan istikbal vaad eden subaylar aynı zamanda Amerikan mantalitesininde bir parçası haline geliyorlardı. 1947 yılında bölge ülkeleriyle imzalanan Rio Antlaşması Abd ile bölge ülkeler arasında askeri işbirliğini öngörüyordu. Abd’nin dünyada imzaladığı bütün askeri antlaşmalar yalnızca Abd menfaatlerine hizmet ettiğinden bu antlaşma ile de bölge ülkelerinin Abd’ye askeri anlamda bağlılıkları artmış olacaktı. Bu durum Latin Amerika’nın siyasi durumunun tayini ile çok alakalıydı. Çünkü coğrafyada asker sivil ilişkileri demokratik düzene oturtulamamıştı ve ordu faktörü çok etkindi. Bu sebeple orduya hakim olan güç ülkelerin kaderinide tayin etme kapasitesine sahip olacaktı. Soğuk Savaş adıyla icat edilen evrede latin bölgesinde kırılmalar görüldü. Sol ve Abd karşıtı akımların güçlendiği bölgenin Abd nezdinde kaybedilmesi Abd’nin sınır dolayısıylada ulusal güvenliğini tehlikeye sokardı. Bu yüzden Abd destekli askeri darbeler hem latin coğrafyasını elde tutabilmek hem de uygulanacak ekonomik programlarla Abd merkezli şirketleri zengin etmek için en temel çözüm olmuştur. Şili ve Arjantin örnekleri bu konuda çok önemlidir. Şili’de Başkan Allende’ı General Pinochet’e devirten Amerikalılar Okulu bu ülkede denetimi yeniden sağlamış ve yeni ekonomik reçetelerle ülkeyi Abd’nin arka bahçesi haline getirtmişti. Arjantin’de ise bu ekolün temsilcisi General Videla idi. Videla’nın müdahalesi neticesinde Rockefeller ailesinin yakın dostu olan Martinez De Hoz Ekonomi Bakanlığına atanmış ve hazineyi adeta dışa açmıştı. Casrto ile yıldızı barışmayan Abd ‘’Castro’yu Öldürmenin 638 Yolu’’ adıyla bir belgeselde hazırlatmıştı. Yani Soğuk Savaş süresince bölgenin önemli ülkeleri bir şekilde Abd denetiminde tutulmuştu. Soğuk Savaş sonrasındaki post modern dönemde bölge ülkeleri kısmi oranda asker sivil ilişkilerini düzenleme ve yeni ortaklıklar arama yoluna koyuldu. İşte bu dönemden itibaren artık adını sıkça duyuracak bir ülke olacaktı: Brezilya. Son yıllarda şaşırtıcı bir yükseliş gösteren Brezilya bugün dünyanın en büyük on ekonomisi arasına girdi. Geçmiş yıllarda Imf’den borç alan ülke artık Imf’ye 10 milyar dolar ek kredi verebilecek konuma yükselmiş oldu. 2050 ekonomik tahminlerine görede dünyanın en büyük ekonomik güçleri arasında yer almaya devam edecek. Barışçıl amaçla uranyum zenginleştirme faaliyetleri yürüten Brezilya İran’ın nükleer denemeler sebebiyle yaptırımlara tabi tutulmasıyla ilgili Birleşmiş Milletler oylamasında da olumsuz oy kullanarak yaptırımı desteklememişti. Uluslararası ilişkilerde de politik konumunu güçlendiren Brezilya 2003’ten itibaren çok kutuplu bir düzeni amaçlayan bir açıklamayla Çin, Hindistan, Rusya ve sonradanda Güney Afrika’nın dahiliyle BRICS topluluğu üyelerinden olmuştur. CPSC; Portekizce konuşulan ülkelerle işbirliğine gidilmiş zengin yer altı kaynaklarına sahip Mozambik, Angola, Gine Bisau ve Cabo Verde ile yoğun temas kurulmuştur. Arjantin, Uruguay ve Paraguay ile Güney Ortak Pazar/MERCOSUR oluşturulmuştur. Bugün Mercosur , Avrupa Birliği ve Nafta’dan sonra dünyanın üçüncü büyük entegrasyonudur. 2003 yılında Hindistan ve Güney Afrika ülkeleriyle IBSA diyalog formunu oluşturmuş Asya ve Afrika kıtalarındaki etkinliğini artırmıştır. 2006’da 32 Afrika ve 12 Güney Amerika ülkesi ile imzalanan Abuja Beyannamesi önemli bir güney-güney ilişkisi yaratmıştır. Brezilya’nın uluslararası bir çıkışıda ilginçtir. Birleşmiş Milletler’in yapısını eleştirerek bir karar tasarısı sunmuş 6 yeni daimi ve 4 dönüşümlü üye ile Güvenlik Konseyi üye sayısının 25’e çıkartılmasını talep etmiştir. Daimi üye olarak önerdikleri kendisinin dışında; Almanya, Hindistan, Japonya, Brezilya ve iki Afrika ülkesidir. Brezilyanın bu başarı karnesi 2003’te göreve başlayan devlet başkanı Luiz Lula ile oldukça paraleldir. Çünkü Brezilya asya ve afrika açılımlarına ağırlıklı olarak bu evrede başlamıştır. Lula, sahra altı afrika ülkelerini görev süresince 12 kez ziyaret etmiş en büyük sanayi tröstlerinden biri Odebrecth 17 bin personeli ile Angola’nın en büyük işveren durumuna gelmiştir. Bu dönemde ihracatı oldukça artan Brezilya, Rusya ile nükleer anlaşma imzaladı ve en büyük otoyol projesini Çin’e vererek küresel ilişkilerini pekiştirdi. Petrol aramaya başlayan ve bunu Fransa Rusya ortaklığı ile yapan Lula döneminde Brezilya tartışmasız olarak latin bölgesinin lideri ve bölgesel güç olmuştur.

2010’da yerini Dilma Rousseff’e bırakan Lula dönüşümün devam edeceğini biliyordu. Çünkü Rousseff, kendisinin keşfettiği ve enerji bakanı yaptığı bir siyasiydi. Bir müddet sonra Rousseff, Lula’yı Bakanların amiri konumundaki Genelkurmay başkanlığına getirerek adeta dokunulmazlık kazandırdı çünkü Lula 2018 Brezilya başkanlık seçimlerine hazırlanıyor ve oldukça büyük halk desteği olduğundan kazanmasının önünde engel bulunmaması için stratejik bir konumda bulunması gerekiyordu. Fakat Rousseff görevi sürecinde Brezilya petrol şirketi Petrobas’ta yolsuzluk yaptığı iddiasıyla kongrenin üst kanadı senato tarafından başkanlıktan alındı ve yerine yardımcısı Abd destekli Michel Temer getirildi. Bu süreçte adeta Brezilya Baharı adlı yapay bir nümayiş oluşturularak sokak gösterileriyle Rousseff’in tasfiyesi hızlandırılmıştı. Bugünlerde ise içsel gerekçelerle zaten siyasi kriz yaşayan ülke daha da güvensiz hale geldi. Askeri Polis yani bir anlamda Brezilya Jandarmasının sağlık sistemiyle/askeri hastanelerle alakalı protesto gösterileri sebebiyle etki alanındaki bölgeleri kapatıyor ve hükümet ise karşı cevap olarak ordu birliklerini görevlendirmeyi seçiyordu.

brezilyaasker.jpg

Brezilya’da asker devriyede

brezilyaasker2.jpg

Brezilya Askeri Polisi/Jandarması ordu ile karşı karşıya

İstikrarlı Brezilya birdenbire manüplatif operasyonlarla sorunlu ve belirsiz ülke haline getirilmişti. Aslında latin coğrafyası Asya ve Ortadoğu misali gelecek vaad eden bir bölge değildir. Ortadoğu her zaman önemini koruyacaktır çünkü her dinden insana ve topluma teolojik kaynaklık eder. Asya yükselen güçlerin takibi bakımından önemlidir. Fakat önümüzdeki yüzyıllarda popülasyonlar latin amerikaya göçmeyecektir. Din savaşları ve kurgulanan üçüncü dünya savaşı bu coğrafyada yaşanmayacaktır. Küresel sermaye bu bölgeye karargah kurmayacaktır. Pekiyi Brezilya nezdinde yeniden bu coğrafyaya müdahilin gerekçeleri neler olabilir?

. Öncelikle bölge Abd ile komşudur. Yani Abd’nin sınır güvenliği bakımından kontrol edilmelidir.

. Bölge uyuşturucu kaçakçılığının istihbarat örgütlerince kullanıldığı ve özellikle Cia’nın gayrı meşru gelirlerini oluşturduğu gerekçesiyle Abd dışı bir denetime izin vermemektedir.

. Brezilya’nın barışçıl amaçlıda olsa nükleer çalışmaları ve nükleer çalışmalarda bulunan İran’a karşı cephe almaması ileride bu ülke ve bu ülkenin önderliğinde bölgenin nükleer cepheye dönüşmesine sebebiyet verebilir.

. Brezilya’nın yükselen güçler ile teması ve işbirliği başka ülkeler içinde motive edici bir unsur olabilir.

. Brezilya’nın Afrika kıtasındaki etkinliği ise bu kıtada oldukça etkin olmaya çalışan Abd’yi rahatsız etmektedir.

. Bölgede din savaşı yaşanmamaktadır ve küreselcilerin kurguladığı Armageddon’un merkezinden oldukça uzaktır. Fakat bu mezhep çekişmesi olmadığı anlamına gelmez. Latin Amerika’da halen güçlü bir evanjelis temel inşa edilememiştir. Brezilya ve nezdinde latin hinterland protestan misyonerlerce çalışma sahası dahilindedir.

Bir diğer örnek izlanda’da ise yine halk hareketleriyle Başbakan istifaya götürülmüştür. Arktik bölgesindeki buzulların erimesiyle Panama ve Süveyş kanalına alternatif ticaret yollarının çıkabileceği İzlanda’nın gelecekte ticaret merkezine dönüşeceği beklentisi stratejistlerce yorumlanmaktadır. Rus petrol ve gazıda Norveç üzerinden İzlanda kıta sahanlığından geçerek Kuzey Amerika’ya ulaşacaktır. Yani Soğuk Savaş evresinde yıldızı parlayan ve sonrasında unutulan İzlanda’nın yakın gelecekte yine gündeme geleceği düşünülmektedir. Bir süre önce Panama menşeili hukuk firması Mossac Fonseca’nın sızdırdığı belgelerde; Çin, İran, Azerbaycan, Pakistan, Kuzey Kore gibi ülkelerin adı sıkça geçiyordu. Bunun İzlanda’ya dayanan ayağında ise Başbakan Sigmundur Gunnlaugsson bir şirketle alakalı ilişkisinin servis edilmesi sebebiyle istifa etmişti. Burada bir ayrıntı çok ilginçtir. Şirketle ilgili ithamlardan biri yaptırımları delmektir.

izlanda1.jpg

İzlanda’da halk sokağa döküldü

izlanda2.jpg

İzlanda ve geniş katılımlı sivil itaatsizlik

Fraklı ülkelerdeki olaylarda yaşanan gelişmeler göstermiştirki Türkiye’de oldukça benzer hadisler yaşamıştır. Özellikle 2004’den itibaren Serbest Ticaret Anlaşmalarıyla Ortadoğu’ya açılan Türkiye bir dönem İsrail ile Lübnan arabuluculuğuna soyunmuş ve Brezilya misali İran’a yaptırım içeren tasarı hakkında olumsuz oy kullanmıştı. Özellikle Tika aracılığyla afrika ve sahra altı açılımı başlatan Türkiye irili ufaklı pekçok ülkeyle yeni anlaşmalar imzaladı ve hayata geçirdiği Maarif Vakfıyl a bu ülkelerde eğitim kurumları var edebilmek için kolları sıvadı. Körfez ülkeleri ile arası oldukça iyi olan Türkiye’nin Birleşmiş Milletler ile alakalı söylemi Brezilya ile benzerlik gösterir. Türkiye’de BM yapısını eleştirmekle beraber ‘’Dünya Beşten Büyüktür’’ sloganıyla güvenlik konseyi yapısının değiştirilmesini ve kendisinin bu yapıda yer almasını işaret etmektedir. Bu gibi faktörler işte bir süredir toplu sivil itaatsizlik gösterilerinin lobilerce hayata geçirilmesini hızlandırmış ve İzlanda benzeri sızıntılar sebebiyle özellikle 2013Den beri polis asker ya da yargı destekli darbe girişimleri birbiri ardınca sıralanmıştır. Brezilya’da eskinin enerji bakanı yeninin devlet başkanını istifa ettirten tertip enerji politikaları sebebiyle Türkiye’de de 17/25 Aralık 2013 tarihinde sahnelenmiş ancak başarıya ulaşamamıştı. İzlanda örneğinde olduğu gibi ise Türkiye’de de HalkBank İran’a karşı uygulanan yaptırımların delinmesine sebebiyet verdiği gerekçesiyle afişe edilmiş ve usulsüzlük yapıldığı gündeme getirilerek dönemin hükümeti sıkıştırılmıştı. İzlanda da ki atmosferi hazırlamak için Soros destekli paravan bir şirket devreye sokulmuştu. Türkiye’de ise operasyonun merkezi sahte sosyal medya hesapları ve paravan internet siteleriydi. Brezilya’da bugün Jandarma nasıl sokağa indiyse Türkiye’de de 15 Temmuz askeri kalkışmasında Jandarma Karargahı darbe karargahı olarak görev yapmış ve 16 Temmuz akşamına kadar çatışmalar devam etmişti. İzlanda da görülen sivil itaatsizlik eylemlerinin benzeri 2013 Gezi vakasında da aynıydı. Gezi elbette çevresel hassasiyetle ortaya çıkmıştı fakat bir müddet sonra Bayburt ve Bingöl dışında 79 Vilayeti kapsayan ve doğa ile alakası olmayan sloganlarla hükümeti istifaya davet eden bir güç unsuruna dönüştürülmüştü.

Neticede Türkiye bir askeri darbe atlattı fakat umulan bir siyasi değişim yaşanmadı. Brezilya ve İzlanda’da ise küresel planlar gereğince başarıya ulaşıldı. Türkiye açısından henüz herşey bitmiş değildir. Brezilya ve İzlanda’da ki olayların parçalarını; sivil itaatsizlikler, halk ayaklanmaları, dosya servisleri, paravan odaklar, militer kıpırdanmalar oluşturmaktadır. Bunların hepsini Türkiye yaşamıştır. O halde bundan sonrası için tasarlanan bambaşka bir metot olabileceği gibi yaşadığı girişimlerin topyekün toplamıda olabilir. İşte bu yüzden Türk güvenlik bürokrasisinin eşgüdüm, yeniden ve yerinde yapılanmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Küreselcilerin bildikleri bütün planları uygulamak isteyecekleri açıktır. Yani Türkiye atlattığı tehlikelerle bir daha karşılaşacak gibi tedbir almalı fakat yeni girişimlerin ne olabileceği yönünde detaylı bir milli güvenlik konseptinide belirlemelidir.

PARAPSİKOLOJİ & GİZEM DOSYASI /// VİDEO : Ziyaret Etmek İstemeyeceğiniz 10 Gizemli Yer


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ZWk5W6lkHto&feature=em-subs_digest

İLLUMİNATİ DOSYASI /// VİDEO : Suriyeli Muhalifler Kim – İLLUMİNATİ Yeni Dünya Düzeni


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=mjSYWEB3Eew

TSK DOSYASI : Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kı lan yönetmeliğini değerlendirdi


Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliğini değerlendirdi

Komutanlar; Milli Savunma Bakanlığı’nın TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliğini aydinlik.com.tr için değerlendirdi

Milli Savunma Bakanlığı’nın bugün, TSK’da türban takılmasını serbest kılan yönetmeliği yayınlaması kamuoyunun gündemine bomba gibi düştü.

TÜRBAN YÖNETMELİĞİNİN İÇERİĞİ

Düzenlemeyle Türk Silahlı Kuvvetleri Kıyafet Yönetmeliği’nin “Genel Hükümleri” bölümüne eklenen maddede, “Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri mensubu bayan subaylar, sözleşmeli subaylar, astsubaylar, sözleşmeli astsubaylar ve askeri öğrenciler ile bunların adayları ve kursiyerleri, resmi üniformalarıyla birlikte şapka, bere veya kep altına başlarına taktıkları üniforma renginden istihkak olarak verilen desensiz giysileri yüzlerini kapatmayacak şekilde takabilirler” ifadeleri yer aldı.

Aydinlik.com.tr olarak konuyu, FETÖ’nün bir dönem hedef aldığı ve Ergenekon/Balyoz kumpaslarıyla hapse attığı komutanlara sorduk.

‘BÜYÜK EKSİK GİDERİLDİ(!)’

Emekli Tümamiral Semih Çetin:Türk Silahlı Kuvvetlerinin en önemli eksikliklerinden bir tanesi giderildi(!) Bundan sonra TSK’yı kimse tutamaz(!) Buna ne denilebilirki…

‘TSK’NIN BİRLİĞİNE DARBE’

Emekli SAT komandosu/ Albay Ali Türkşen:Türk Silahlı Kuvvetleri’ne siyasetin girdiğinin ve bundan sonra daha da fazla gireceğinin en bariz göstergesi bu karardır. Fiziki olarak işlerini sürdürmesindeki güçlük bir yana türbanın siyasi simge olduğunun göstergesidir. Bu uygulamanın TSK morali üzerine olumsuz etkisi olcağını değerlendiriyorum. TSK içerisnde ikilik yaratacaktır. Amir ile memur arasında çok büyük sıkıntılara sebep olacağından hiyerarşiyi sarsacaktır. Tamamen TSK’nın içerisine siyasetin olumsuz etkilerinin gireceği bir uygulama olacağını değerlendiriyorum. Çok da vahim olduğunu değerlendiriyorum. Etkileri basit olmayacak. Eğer, “Türkiye Cumhuriyeti’ni biz kökünden değiştirmeye karar verdik” diyorlarsa açık açık onu söylesinler. 16 Nisan’da zaten bunun alt yapısını yapıyorlar. Onun küçük küçük yapı tyaşları. Eğer “evet” oylarını artırmak için yapıyorsa hoş değil, bel altı vuruş. Eğer TSK komuta kademesi de buna herhangi bir tepki vermiyorsa onlar da rejim değişikliğini kabul ediyorlardır.

‘TÜRBAN SİYASİ SEMBOL’

Emekli Tümgeneral Beyazıt Karataş: Bu referandum için oynadığı kozlarından bir tanesi, daha önce polis teşkilatında da yapmışlardı. Orada da çok tutmadı. Bu onaylayacağımız bir uygulama değil. Siyasi bir mesaj. Üniformanın ve yapılan görevlerin kıyafeti var. Her meslek kendine uygun kıyafetle yapılır. Ordu içerisine Siyasal İslamın simgesine sokarsanız orduyu zayıflatırsınız. Türbanın başörtüsü ile bir ilgisi yok. Büyük Ortadoğu Projesi Siyasal İslam’ın bir projesidir. Siyasal İslam’ın simgesini orduya sokarsanız orduyu zayıflatırsınız. Bunun referandumn öncesi olması da referandum sonrasına ışık tutuyor. Neden hayır dediğimizin gerekçeleri de bunlar. Bu birlik beraberlik açısından siyasi olarak, ekonomik olarak birleştirmediği gibi daha da ayrıştırıyor. Ordunun içerisine siyaseti bu kadar sokarsanızsonra bu ordu balkan harbi günlerine döner.

Kaynak: Aydınlık

TSK DOSYASI : FIRAT KALKANI, CERABLUS OPERASYONU


FIRAT KALKANI , CERABLUS OPERASYONU

KAYNAK : http://tylerdrdn.blogspot.com.tr/2016/08/firat-kalkani-cerablus-operasyonu.html

Selamun aleyküm.

Aslında birkaç sene öncesinden, hatta belki ilk andan itibaren yapmamız gereken bazı sınır operasyonları vardı. Fakat, devletin başına geçip de ”hadi şunu şunu yapalım, şuraya girelim, şurdan çıkalım” demekle maalesef bu peynir gemisi yürümüyor.

O şuan ”Şunu şunu yapmalıyızz, bu adamlar salak yaa, bunlar şuna destek oluyo, ben olsam şöle yapardımmm” diyen ”uzaktan Einstein”lar var ya hani, o adamlar bırakın devletin başına getirmeyi bir baş öğretmenlik veya okul yönetimi teslim edilse ve uzaktan atıp tuttukları şeyleri yapmaları beklense ”ya işin içine girince hiç de öyle değilmiş yaa’‘ derler.

Biz burada, daha kendi boğazlarını bile düşman savaş gemilerine kapatamayan, o savaş gemileri bize sıkılmak, atılmak üzere bombalarla mermilerle dolu halde, o ”geçilmez” dediğimiz Çanakkale Boğaz’ından geçerken, tırnaklarımızı yemekten başka bir şey yapamayan bir devlet sisteminden bahsediyoruz.

Link, Link

Rus gemileri, Amerikan gemileri, Fransa-Almanya gemileri iki haftada bir bizim boğazlarımızdan Akdeniz’e; Suriye’ye, Libya’ya, Mısır’a tonlarca mühimmat gönderiyor ve sen maalesef ki 100 yıl önce yaptığın sözde bağımsızlık özde sömürge anlaşmaları gereği, bu gemilere elini bile süremiyorsun. Farkındasın di mi?

Link

Neyse.

Şöyle bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Suriye’nin kuzeyi, Türkiye’nin güneyi, şuan çatışmaların en çok olduğu yer çünkü stratejik olarak kesinlikle ve kesinlikle en önemli yer. Ve Sınır Ötesi isimli yazıda PYD’nin kantonlarını birleştirme ve güneyimizde bir toprak bütünlüğü sağlamaya çalıştığını konuşmuştuk. İşte şuanki tüm olaylar bununla alakalı.

Asıl savaş şuan bu kısımda yaşanıyor. Çünkü şu sarı kısımda gördüğünüz yerler PYD’ye ait. Yani bizim bildiğimiz dille PKK’nın Suriye’deki ismi. Aynısı yani. Cizire Kantonu, Kobani Kantonu ve Afrin Kantonu’nun tam ortasında ”Cerablus, Azez” kısmı yer alıyor gördüğünüz gibi.

PYD, YPG ve PKK’nın bu savaşın en başından beri olan amacı da, bugünkü amacı da, Suriye’nin kuzeyindeki, Türkiye’nin güneyindeki bu bölgeleri kantonlar haline getirip bir toprak bütünlüğü sağlamak. Suriye’de çıkan savaşın sebebi de budur, şuan Irak’taki savaşın sebebi de. Hatta Irak’ın işgalinin sebebi bile budur. ”100 yıl önce belirlenen sınırların değiştirilmesi.”

Sınırların tekrar dizayn edilmeye başlandığı bu dönemde, tıpkı yüz yıl önce çok haklı sebepleri olduğuna inanan ve Osmanlı Devleti’ne baş kaldırıp, işgalci kuvvetlerin yanında yer alanlar olduğu gibi; aradan yüz yıl geçmesine rağmen hiçbir şey değişmedi ve bugün de ”bizim şöyle haklı sebeplerimiz” var deyip, işgalci kuvvetlerin yanında saf alanlar var.

O gün Osmanlı’daki devlet düzenine karşı olanlar, bu muhalifliklerini devletin toprak bütünlüğünü ve birliğini korumasına engel olacak şekilde yapıyorlardı. Bugün de, ‘‘Türkiye neden Suriye’ye giriyor !!!!!! Bizi savaşa sürüklüyorlarrr !!!! Biz barış istiyoruzzz !!! ABD’nin yanında savaşa giriyorlarrr !!! ” diye çığırtganlık yapıyorlar. Yani takvimler değişir, üzerindeki yapraklar değişir, ama yaprakların üzerinde yazan olaylar hiç değişmez. İnsan da, devlet de hep aynıdır.

En son geçen sene Kobani’yi almak için çok büyük numaralar çevirmişler ve sonunda da almışlardı. Hatırlayın, Selo Demirtaş ”Kobani’de çocuklar ölüyor, IŞİD orayı aldı ve Türkiye hiçbir şey yapmıyor” diye bütün paralı köpeklerini sokağa dökmüştü ve o paralı, gözü dönmüş, salyalı köpekler ülkeyi birbirine katmış, her yeri yakıp yıkmış ve onlarca insanı öldürmüştü.

Maalesef, gerek devlet gerekse biz, bu oyunu göremedik ve IŞİD’in birkaç günlük sözde, göstermelik işgalinden sonra PYD oraya girmiş ve Kobani’yi ele geçirmişti. İşte tüm o gürültü patırtı, sözde IŞİD işgalleri falan tamamen bu yüzdendi.

Geçen hafta da PYD resmen ABD askerlerinin yanında Münbiç’e girdi.

E iyi de nasıl girdi? Peki Zeki Müren de onları gördü mü?

Münbiç bir süredir Daeş kontrolündeydi. Kobani olaylarının üzerinden yeterince zaman geçmişti ve bir sonraki operasyona geçilebilirdi. İşte yine ortaya atılan senaryo aynıydı anlayacağınız, önce IŞİD bir yere giriyor, hemen ardından HDP Türkiye’de ve dünyada bir gündem oluşturuyor ve onun hemen ardından da PYD, YPG güçleri ”IŞİD’le savaşıyor (!) ” ve bölgeyi IŞİD’den kurtarıyor (!) .
Ve böylece de PYD ve YPG, işgallerine meşruiyet kazandırmış oluyor.

Şimdi şu haritaya dikkatli bakın. PYD, Kobani’nin batı sınırındaki Münbiç’i de ele geçirmişti birkaç hafta öncesine kadar. O kantonların, yani sarı bölgelerin nasıl adım adım birleştirildiğini gördünüz di mi?

Münbiç, Fırat Nehrinin batısında kalıyor. Ve Münbiç’ten sonraki hedef de ”Cerablus” anlayabileceğiniz üzere. Fırat Nehri, Kobani ve Cerablus-Münbiç’i birbirinden ayırıyor. Ve Fırat’ın doğu tarafı tamamıyla YPG’nin elinde. Ama doğu ile batıdaki YPG topraklarının arasında Cerablus, Azez bölgesi var.

YPG, Cerablus’a çıkarma yapmaya başladı bildiğiniz gibi. İşte bu yüzdendir ki, Türkiye’nin kendi toprak bütünlüğü için kesinlikle ve kesinlikle sınır ötesine operasyon yapması lazımdı. Çünkü sınırlarının dibinde, senin de içinde yıllardır silahlı bir örgüt barındıran YPG, baştan başa Irak’tan Akdeniz’e kadar bir toprak bütünlüğü sağlarsa, sence bir sonraki adımları neresi olur?

Sınır hattının ele geçirilmesiyle PKK-PYD güçleri tamamen birleşip, bu toprakları da bize karşı bir üs olarak kullanmazlar mı sence?

İç savaşın başlamasından bu yana, Daeş ile birlikte en çok toprak işgal eden yapı YPG. Fakat Daeş, hem Amerika’nın hem dünyanın bir numaralı terörist grubuyken, YPG bir terör örgütü olarak tanımlanmıyor ABD ve dünya tarafından. Yukarıdaki haritaya bakarsanız, YPG’nin üç yıl içerisinde ne kadar büyüdüğünü görebilirsiniz. Bir sonraki hedefleri de bu toprakları tamamen birleştirmek.

Tabii ki bir sonraki adım da, kendileriyle bağlantılı olan diğer bölgeleri birleştirmek.

Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun da neredeyse bir fikir etrafında birleşip tamamen HDP’nin eline geçmesini, şuan sanırım daha iyi okuyabilirsiniz.

Şu kırımızı kısım da Irak Bölgesel Kürt yönetimi. Şimdi şu haritanın beyaz kısımlarını, PKK, PYD, YPG, ve HDP haritalarıyla birleştirin bakalım nasıl bir sonuç ortaya çıkıyor…

İşte Fırat Kalkanı ve bunun ilk ayağı olan Cerablus operasyonu, bu yüzden bu kadar önemlidir ve gereklidir. Nato’nun beş senedir ”Işid’le savaşıyoruz, alamıyoruz” dediği Cerablus’u 5 saatte aldık. Kendi sınırlarının güvenliğini, öyle eline çekirdek alıp, ‘‘ay inşallah bize bişey yapmazlarrr” diye oturarak izlersen, ”ya biz niye savaşıyoruz kieee” diye etliye sütlüye karışmadan, dizini kırar oturursan, yakın gelecekte etin de gider elinden, sütün de.

Fırat Nehrinin sınır olduğu ve ötesine YPG’nin, PYD’nin geçemediği bu proje, daha aşağılara veya doğu batı yönünde devam etmeli ki, hiçbir zaman PYD-PKK toprak bütünlüğü sağlayamasın.

İşin manidar ve komik tarafı nedir aslında biliyor musun hacı, düne kadar ”AKP Kürdistan devleti kuracakkkk, BOP eş başkanı bu adaammm !!! ” diye kendilerine bir muhalif hayat sevdası, hayat amacı edinenler, bugün tuhaftır tek başına Kürdistan kurulmasına karşı çıkan bu devleti ”ne işimiz var Suriye’de, Amerika’nın oyunları hep bunlarr!!!!! ” diye eleştiriyor bu kez.

Yani bunları memnun etmek mümkün değil zaten, bunlar Osmanlı döneminden beri aynılar. ”İstemezüüükk” tayfasıdır bunların adı.

Neyse.

Fırat Kalkanı Operasyonu işte bu sebeplerden ötürü çok önemlidir. 24 Ağustos 2016’da başlayan bu operasyonlar daha bir gün geçmeden sonuç verdi. Kesinlikle devamı gelmeli ve orada TSK’nın denetiminde bir güvenli bölge oluşturulmalı.

Ha bu arada tarih sevenleriniz var mı?

Tarih güzel şeydir, okuyun…

Selametle….

DARBELER DOSYASI : SOĞUK SAVAŞ


SOĞUK SAVAŞ

Selamun aleyküm.

15 Temmuz darbe girişimindeki bana göre en sansasyonel olay İncirlik üssünün elektriklerinin kesilmesidir. İncirlik Üssü, Amerika’nın orta doğudaki en büyük üssüdür. Bütün orta doğu trafiği bu üsten sağlanır. Yani Amerikan ordusunun, kendi toprakları üzerinde bile bu derece stratejik öneme sahip bir üssü yoktur. ABD ordusunun beyni Pentagon ise, kalbi de kesinlikle İncirlik Üssüdür.

Darbe girişimi gecesi en dikkat çekici olan şey de, bu üssün elektriklerinin kesilmesi, giriş çıkışların kapatılması ve bir süre sonra uçuşa yasak bölge ilan edilmesidir. Bunun ne demek olduğunu anlayabiliyorsun di mi hacı? Link, Link, Link, Link

Yani Amerika’nın dünya üzerindeki en stratejik hava üssünün, Amerikan ordusunun orta doğudaki kalbinin elektriklerini kesip, giriş çıkışları yasaklamanın ne demek olduğunu anlayabilecek kapasitedesin di mi?

Allah aşkına öyle olduğunu söyle bana.. Nolurr…

Yoksa ”ay gene patlatıyolar bunlar kendilerini yhaa, vahşilieerr !!! Milletçe üzgünüz, herkes profil resmine siyah çelengg koysoonn !!! ” kafasındasındır ve o oksijen girmeyen kafaya ben pek bir şey anlatamam.

Ya bu ülkede hala darbe gecesi ve sonrasında İncirlik Üssünün elektriklerinin kesildiğini ve giriş çıkışların kapatıldığını bilmeyen ve ona rağmen bu ülke sınırları içindeki oksijeni soluyup tüketen terliksi beyinsizler var abi. Ciddiyim, var. Gerçi İncirlik Üssünde incir yetiştirildiğini sananlar da var ama, neyse, o tıbbın konusu.

İşte söz konusu bu hareket, dünyanın süper güç olan ülkesine yapılırsa, bu resmen bir soğuk savaş ilanıdır. Amerikalılar, Amerikan başkanı, Amerikan ordusu bu İncirlik Üssünü tamamıyla kendi toprakları olarak görürler. Yani senin bu hareketi yapman ile, gidip Washington’a askeri çıkarma yapman veya herhangi bir saldırıda bulunman tamamen ve tamamen aynı şeydir.

ABD Hava Kuvvetleri komutanı geçenlerde hani İncirlik Üssüne geldi ya, (Link) ”IŞİD ile mücadeledeeee…. bik bik bik ”(Link) diye zırvalamaya başladı hani, işte bu ziyaretin sebebi de budur.

Ben ilk bu elektrik kesme olayını duyduğumda ciddi söylüyorum inanmadım. ”Yok artık, o kadar da değil, onu yapmaya yemez henüz” demiştim. Fakat sonra gördüm ki iş gerçekten fazlasıyla ciddi ve bunu hemen yazmıştım ”soğuk savaş ilanıdır, arkası gelir” diye, maalesef gördüğünüz gibi bir bir geliyor.

Lakin olay yalnızca bununla sınırlı da değil hacı. İşin bir de Rusya boyutu var. Tarihe bakarsanız, Rusya ile yakın ilişki kurmak isteyen herkesin başı ezilmiştir bu ülkede, ta Adnan Menderes’ten başlar bu olay hatta. İlk o denemiştir Rusya ile temasları. Çünkü Türkiye’nin Amerikan sömürgesinden çıkıp da, Amerika’nın dünyadaki en büyük rakibi Rusya’nın tarafına geçmesi demek, bütün orta doğu stratejilerinin ve kozlarının tamamen ABD’nin elinden çıkıp, Rusya’nın eline geçmesi demektir.

Aklı başında hiçbir devlet de böyle bir şeye izin verecek değildir elbette. Hatta sizi biraz geriye götüreyim, şu bizim Rusya ile yaşadığımız uçak düşürme hadisesine…

O uçak gerçekten neden düşürüldü acaba?

Yani neden ”Türk akımı”, petrol, doğal gaz, enerji hatları gibi yığınla milyar dolarlık ihaleler ve projelerin hemen arefesinde böyle bir uçak düşürme olayı yaşandı ve bütün projeler durdu sizce?

Peki bu darbe girişimi neden Erdoğan Rusya ile ilişkileri düzelttikten hemen sonra oldu?

Peki, İncirlik Üssünün şuan Rusya’ya açılma ihtimalinden kaçınız haberdar?

Evet. Link, Link, Link

Amerikan ordusunun tam göbeğine, en büyük rakibi Rus ordusunu sokmaya kalkmak…

Siz daha savaş sebebi mi arıyonuz hacı?

Dikkat ettiyseniz bu olaylardan sonra Suriye’de durumlar bir anda çok tuhaf şekilde değişmeye başladı. Esed yıllardır kendisini koruyan ve kendisinin de koruduğu PKK,PYD’yi vurmaya başladı falan.

Lafın kısası, Amerika, orta doğudaki en büyük ve en stratejik ortağı ve sömürgesini kaybetmemek için her yola başvuracaktır. Gerekirse her gün bombalama, gerekirse bir darbe girişimi daha. Lakin 15 Temmuz sonrası, Türkiye resmen bir yörüngeden çıkmıştır. Ve onların Güneş Sisteminden çıkarsak, bir gezegenin sistemden çıkmasının bütün sistemin yok olmasına sebep olacağını bildikleri için, bizi bu yörüngede tutmaya çalışıyorlar.

Bu arada 15 Temmuz hakkında bir yazı yazıyorum, geçen hafta başladım, zaman buldukça yazıyorum bu yüzden uzun sürüyo. Ama yakında biter inşallah.

Bu patlamalar belli amaca göre yapılıyor ve şuan dikkat ettim de gittikçe batıya doğru kayıyor her seferinde. Allah nasip etmesin ama yine bir patlama olur ve yine geçenkine göre daha batıda olursa, sanırım amaç bunu Ankara-İstanbul’a kadar sürekli büyüterek taşımak olabilir. Allah vatanımızı milletimizi, masumları korusun.

Sağlıcakla..

GLADYO DOSYASI /// E. İST. D. BŞK. BÜLENT ORAKOĞLU : Alman ve Türk gladyolarının DİTİB operasyonu


Alman ve Türk gladyolarının DİTİB operasyonu

Bülent Orakoğlu

Alman Federal Savcılığı geçen ay içinde Türk İslam Birliği’nde (DİTİB) görevli 6 imam hakkında casusluk suçlaması ile soruşturma başlatmıştı. Suçlama konusu ise Almanya’nın teröre verdiği bilinen desteği bir kez daha açık bir şekilde gözler önüne seriyordu. Almanya’nın, hedefi Türkiye’yi üst aklın kontrolündeki NATO, İngiltere ve OBAMA ABD’sinin başını çektiği algı operasyonları, psikolojik harp stratejileri ve asparagas iddialarla terör’e destek veren ülkeler kategorisinde değerlendirilmesini sağlamaktı. Böylece Türkiye’de devletin üst katlarının, Lahey Adalet Divanı’nda yargılanmaları sağlanabilecekti. Bu amaçla Türkiye DEAŞ’a destek vermekle suçlanırken, Almanya açık bir şekilde Türkiye aleyhine faaliyet gösteren eli kanlı PKK, DHKP-C ve FETÖ terör örgütlerine kucak açarak silah lojistik ve eğitim desteğinde bulunabiliyordu. Üstelik 15 Temmuz Kalkışması’nda 248 Türk vatandaşını şehit eden 2191 vatandaşımızı yaralayan FETÖ firarilerini, Türkiye’ye teslim etmek bir yana, Türk din görevlilerini FETÖ hakkında bilgi toplayıp Türk makamlarına ilettiği iddiasıyla casusluk davası açma cüretini göstermede bir sakınca görmüyordu. İki ülke arasında krize neden olan konu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in son Türkiye ziyaretinde de gündeme geldi. Kritik ziyaretin hemen ardından DİTİB, tartışmalara konu olan 6 imamın görevine Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından son verildiğini açıkladı. Merkeze çağrılan imamların yerine ise yeni görevlendirmeler yapıldı. Ancak Federal Kriminal Dairesi’ne bağlı Alman polisinin yeni atanan 4 imamın ikamet ettiği evde casusluk iddiaları ile ilgili olarak ”daha fazla kanıt toplamak!” amacı ile yaptığı aramalar, Türkiye’de kamuoyu tarafından, DİTİB’e yönelik hukuk dışı karanlık skandal ve Pediga eylemlerine destek veren düşmanca bir operasyon olarak değerlendirildi.

FETÖ elebaşı Gülen ve diğer terör örgütü mensuplarının Amerika’da Walk-in tabir edilen kategoride yani gönüllü olarak CIA veya Pentagon’a ajanlık hizmeti talep ettikleri istihbarat raporlarında ve mahkeme kararlarında yer alıyor. Raporlarda; FETÖ militanlarının yalnızca CIA hesabına çalışan tek taraflı ajan olmadıkları, duble agent olarak piyasalarını yükselttikleri belirtiliyor. Yaklaşık 2.400.000 vatandaşımızın yaşadığı Almanya’da himmet parası toplama, yandaş ve mürit kazanma amacına yönelik olarak çeşitli şirket dernek ve vakıflarda faaliyet gösteriyorlar.

FETÖ’nün Türk Gladyo’su olarak, Almanya’da özellikle Alman Dış İstihbarat Servisi BND ve İç İstihbarat Servisi Federal Anayasayı Koruma örgütleriyle çok iyi ilişkiler kurması şüphesiz Soğuk Savaş döneminin Alman Gladyo’su Gehlen Harekatı veya BJD(Alman Gençlik Birliği)sayesinde olmuştu. Türkiye’de ve tüm Avrupa ülkelerinde 1990’lı yıllarda Soğuk Savaş döneminin Gladyoları deşifre olmuş Amerika çıkarlarına hizmet edemez hale gelmişlerdi. ABD müesses nizamı NATO ve AB ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de yeni Gladyo yapılanmasını ‘din eksenli tarikatlar ve cemaatler’ ekseni üzerine oturtmuştu. ABD’nin yeni stratejisi ‘dinci laik çatışmaları’ üzerine kurulmuştu. Türkiye için seçilen örgüt Fethullah Gülen cemaati (FETÖ )olmuştu. Scientology tarikatı ise ABD başta olmak üzere birçok ülkede ayrı bir din olarak kabul edilmişti. Almanya ve bazı AB ülkeleri ABD merkezli Scientology tarikatının ülkelerindeki yapılanmasının ulaştığı boyutları örtülü bir tehdit olarak algılamakta ve bu örgüte karşı yaptırımlar uygulama çabasındalar. Almanya’da yeni Gladyo’nun Scientology örgütü olduğu kanaati hakim. Hızla yayılan ve büyük mali olanaklara sahip CIA bağlantılı, Scientology tarikatının Avrupa’da en sıkı ilişki içinde olduğu güç, Fethullah Gülen terör örgütü olması dikkat çekicidir. Scientology, aynı zamanda Moon tarikatı ve Çin’de faaliyet gösteren Falun Gonk ile de çok sıkı ilişki içinde. Her dört tarikatın da teorisi, dini yorumlayışları, çalışma tarzları ve hedefleri arasında olağanüstü uyum var. Kuskusuz bunun nedeni, komuta merkezinin aynı olması hepsinin CIA’nin örtülü faaliyetleri için kullanılıp yönlendirilmesinden kaynaklanıyor.

Bu nedenle Almanya’da DİTİB’e mensup görevlilere karşı yürütülen karanlık senaryoların ve operasyonların arkasında Türk ve Alman Gladyoları FETÖ ve Scientology olduğu artık bir sır değil. Bu gerçekler karşısında Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve çoğunlukla HDP’li belediyelere hibe veya kredi fonlaması sağlayan, Alman yatırım ajansı GTZ ve onunla ortak çalışan Alman Kalkınma Bankası KfW’nin detaylı araştırılması gerekiyor. Tarihten 10 yıl önce Alman vakıfları ile ilgili ajanlık ve Türkiye aleyhindeki faaliyetleri ile ilgili olarak yargı sürecinin başlatılması ve beraatle sonuçlanması üzerinden önemli yeni gelişmelerin ve delillerin ortaya çıkması bu vakıfların, GTZ ve Alman Kalkınma Bankası’nın FETÖ ve Scientology Gladyo yapılarıyla ilişkileri ve faaliyetlerinin yeniden araştırılması ülke güvenliği açısından elzem görünüyor.

KIBRIS DOSYASI : KKTC’ye Yeni Yol Haritası Gerek


KKTC’ye Yeni Yol Haritası Gerek

Kıbrıs Rum tarafında sağın en sağındaki siyasi parti olan ELAM’ın (Ethniki Laiki Metopo – Ulusal Halk Cephesi veya Ulusal Demokratik Cephe) Rum Temsilciler Meclisine, 15 Ocak 1950 tarihinde Kıbrıs Rumları arasında yapılan ve yüzde 96 Evet oyunun çıktığı ENOSİS PLESİBİTİ’nin, yani Yunanistan’a Bağlanmak Referandumu’nun yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak önerisinin Rum Meclisinde kabul edilmesi, Kıbrıs’ın iki halkı arasındaki iplerin kopmasına yetti.

Kıbrıslı Rumlar her zaman ve her koşulda kendilerini adanın sahibi zannediyorlardı ve ne isterlerse de yapabileceklerini, yaptıkları konularda da hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayacakları inancındaydılar. Bu nedenle de 4 Haziran 1968 günü Lübnan’ın başkenti Beyrut’taki Phoenicia Hotel’de başlayan Kıbrıs Müzakerelerini de “Ağa Baba” havasında sürdürüyorlardı. Kıbrıslı Türklere ada üzerinde ve yaşamlarında bahşedecekleri herhangi bir veriyi de lütuf olarak addediyorlardı. Maalesef halen daha aynı kafadalar ve Kıbrıs Rum Temsilciler Meclisinde kabul ettikleri ENOSİS PLESİBİTİ’nin yıldönümünü her yıl anmak ve kutlamak kararını, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın BM Genel Sekreteri Guterres’e şikayet etmesini ve de Kıbrıs Türk halkının bu kararı kınamasını hayretler içinde karşıladılar.

Ne de olsa bugüne değin hep kendileri olmuştu Kıbrıs konusunu AB’ye taşıyan ve BM Genel Sekreteri ile Güvenlik Konseyine resmen şikayet edebilen. Kıbrıslı Türklerin hiç böyle bir hakları olmamıştı şimdiye dek ve bu nedenle de geçmişte Kıbrıslı Türklerin yaptıkları bu tür şikayet ve başvuruları hep sümenaltına süpürttürmeyi bir şekilde başarmışlardı. 1964 temmuzunda BM’nin Kıbrıs’a gönderdiği “Gerçekleri tespit etmek Komisyonu”nun (Fact Finding Mission) yayınladığı ve Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan vahşeti, yakılıp yıkılan Türk köyleri ile evlerini, yağmalanan Türklere ait hayvan ve zahireleri bir bir resimler ve tutanaklarla belgeleyen ORTEGA RAPORU’nu bile BM’nin arşivinde yok etmeyi, sitelerden kaldırtmayı başarmışlardı.

Bu nedenle de KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın, Kıbrıs Türk siyasi partilerinin tümünün ve Kıbrıs Türk halkının gösterdiği tepkiyi anlamaları ve değerlendirmeleri mümkün olmadı. Rum lider Anastasiadis pişkin bir şekilde “Türklerin 20 Temmuz Barış Harekatını ve 15 Kasım’da da KKTC’nin Cumhuriyet ilanını kutlamalar var. Biz buna tepki gösteriyor muyuz” gibi saçma sapan bir yanıt vererek üste çıkmaya ve haklı konuma geçmeye çabaladı.

Anlaşılan Anastasiadis, 18 Temmuz 1974 günü, 15 darbesinden canlı kurtularak adadan kaçmayı başarmış Rum Cumhurbaşkanı Makarios’un BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmayı ve “Kıbrıs adası Yunanistan tarafından işgal edilmiştir” sözlerini unutmuş. Darbecilerin hem Makarios taraftarlarını hem de solcuları toplu katliama tabi tuttuğunu ve masum Kıbrıslı Türk bebeklerin, kızların, annelerin, nenelerin ve dedelerin acımasızca katledildiği Atlılar-Muratağa-Sandallar katliamını da unutmuş.

Kıbrıs Türk tarafının, Rum lider Anastasiadis’in desteklediği Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın iptalini istemesiyle doruğa çıkan kriz, 20 aydır devam eden müzakere sürecini kopma noktasına gelmişti ki, dün “tek konu ve kriz” gündemiyle gerçekleşen Akıncı ile Anastasiadis arasındaki zirvede, Anastasiadis’in kapıyı vurup çıkması müzakerelere son noktayı koydu. Bundan sonra KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın artık müzakere masasına oturmaması gerekmekte.

Kıbrıs Rum Meclisinin aldığı “ENOSİS PLEBİSİTİ’nı her yıl anma ve kutlama kararı”nın Türkiye hükümetini ve T.C. Dışişleri Bakanlığını çok rahatsız ettiği kesin. T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın, Rum tarafında hâkim olan ve Kıbrıs Türklerini Ada’nın ortak sahibi görmeyen zihniyette değişim olmadığı takdirde çözüm çabalarının sonuç vermeyeceğini kesin bir dille vurgulaması çok önemli. Bundan sonra Kıbrıs’ta, Rumlarla Türklerin ortak bir devlet kurmalarının hayal olduğu gerçeğinden yola çıkarak, KKTC hükümetinin ve Kıbrıslı Türklerin, Türkiye ile birlikte yeni bir yol haritasını hazırlamaları gerekecek.

Prof. Dr. ATA ATUN
Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi

KIBRIS DOSYASI : Enosis ve E.O.K.A. Nedir ?


Enosis Nedir?

Enosis, Megali İdea hedefi çerçevesinde Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını, ifade etmektedir. Kelime anlamı ile “ilhak” demek olan Enosis ilk Megali İdea haritasının çizildiği 1791 yılından beri gündemde olan bir konudur. Bir anlamda Kıbrıs sorununun da bu tarihten itibaren var olduğu söylenebilir.

Megali İdea ise, kelime anlamı ile “Büyük İdeal, büyük fikir” demektir. Bu fikre ve ilkeye göre, 1453’de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu ve Büyük İskender’in uzandığı İskenderiye’ye kadar olan topraklar işgal edilerek, bir Helen İmparatorluğu olarak kabul edilen büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Bu imparatorluğun başkenti ise eski Bizans’ta olduğu gibi hala “Konstantinopolis” diye andıkları İstanbul olacaktır.

Yunanistan’ın Kıbrıs’ı talep etmesi 30 Aralık 1918 yılında gerçekleşti. 18 Ekim 1828 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa’ya bir nota veren Yunanistan, resmen ilk kez Enosis fikrini ortaya atmış ve adanın kendisine bağlanmasını istemiştir. Kıbrıs’ta Yunan kilisesi, Patrikhane ve Yunan Hükümeti tarafından desteklenen Enosis hareketi, yıllar boyunca kilise ve okullarda genç beyinlere aşılanmıştır.

Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumların Yunanistan tarafından körüklenen bu Enosis taleplerine karşı daima haklarını müdafaa etmiştir ve Yunanistan tarafından bir sömürge haline getirilmeyi reddederek, eğer Kıbrıs el değiştirecekse, adanın gerçek sahibi olan Türkiye’ye geri verilmesini talep etmişlerdir. Bu nedenle Rumlar, Kıbrıs Türklerini daima Enosis’i engelleyen en büyük nedenlerden birisi olarak kabul etmiş, çeşitli yollarla bu engeli bertaraf etmeye çalışmışlardır.

E.O.K.A.

EOKA, Kıbrıs’ta Makarios öncülüğünde Türk halkını yok edip, adayı Yunanistan’a bağlamak için kurulmuş olan bir terör örgütüdür.

EOKA için ilk gizli görüşmeler 2 Temmuz 1952’de Atina’da Makarios’un başkanlığında yapılmıştı. EOKA’nın amacı önce İngilizleri adadan atmak,ardından da topyekun bir imha hareketi ile Türk halkını yok ederek adayı Yunanistan’a bağlamaktı. Nitekim kısa süre sonra İngilizlerin adadan ayrılmasını dahi beklemeden, 21 Haziran 1955’den itibaren saldırılarını İngiliz Sömürge Yönetimine ve Türklere de yöneltmeye başladı.

EOKA’nın Kıbrıs Türk Halkına yönelttiği şiddet ve saldırıların artarak devam etmesi üzerine 1 Nisan 1958 yılında, Kıbrıs Türk Halkı kendilerini bu saldırılara karşı korumak maksadı ile Anavatan Türkiye’nin de desteğini alarak, bir direniş örgütü olan Türk Mukavemet Teşkilatını (TMT) kurmuştur. Rumlar geniş kapsamlı saldırılarına başlayana kadar TMT eylemde bulunmamıştır.

Kaynak : KKTC Tanıtma Dairesi

DARBELER DOSYASI : Alparslan Türkeş 27 Mayıs 1960 Darbesi Radyo Bildirisi


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=31Hvk-f785A

DARBELER DOSYASI : Askeri Darbeler, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu ?


Askeri Darbeler, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2015/06/askeri-darbeler-turkiyede-askeri-darbe.html?m=1

Darbe, ihtilâl, müdahale gibi teorik tanımlamalar ne şekilde olursa olsun, dünyanın her yerinde seçilmiş üyelerden müteşekkil bir parlamentonun üniformalı kişilerce kısıtlanması, dağıtılması, herhangi kararları uygulamakla sorumlu tutulması gibi pratik yaklaşımlar, antidemokratik olarak nitelendirilir. Yeryüzünün belki demokrasiye en uzak fiiliyatlarından olan askeri girişimler, on yıllardır sosyolojik perspektiflerden değerlendirilir, yorumlanır, askeri bürokrasinin davranış yapısı, ne istediği ve ne beklediği konuları tartışılır. Her toplumun sosyal yapısı müstakil bir hüviyet teşkil ettiğinden askeri girişimlerin de amaç ve beklentileri içlerinde bulundukları sosyal vaka ve parçası oldukları toplumsal sistemin unsurlarına göre şekillenirken esas olan bir husus vardır. Bu da neredeyse bütün askeri girişimlerin dış bağlantı tesis etmek neticesinde vuku bulduğudur. Askeri girişimlerin, tek bir hareketle topyekün ülke dışarısından kaynaklandığı, talimat alınması durumunda 24 saat içerisinde her şeyin olup biteceği kurgusalı oldukça indirgemeci bir yaklaşım olup, toplumun sosyolojik çarpıklığının gözden kaçırılmasına sebebiyet verecektir. Dolayısıyla, bu, sosyolojik tahlilin de noksan olacağı manasına gelmektedir. Askeri girişimlerin amaçlarına değinmeden evvel bu girişimlerin dünyanın her coğrafik biriminde gözlemlenmesi yerine bazı spesifik alanlarda daha sık karşılaşıldığı dikkat çekmektedir. Örneğin Latin Amerika’da ki vesayetçi düzen ile İskandinavya, Orta Afrika’da ki silahı tutan her rütbe üniformalının son sözü söylediği sistem ile İngiltere, Ortadoğu’da ki cuntalaşma süreçleri ile örneğin Almanya bir olamaz. Ordunun ve ordu mensuplarının tarihsel ayrıcalığından beslenen askeri müdahalelerin toplumsal olgunluk ve birikimde yeterince öne çıkamamış toplumlarda görüldüğü doğruysa da, meselenin başka boyutu da coğrafi konumlardır. Jared Diamond’un ünlü eseri nasıl ki milletlerin kaderinin hatta bir topluluğa ait bireylerin bağışıklık sistemlerinin bile coğrafi koşullara bağlı olabileceği teorisi dahilinde irdeleniyorsa, dikkatle izahat mümkündür ki, güç coğrafik koşullar altında yaşamlarını sürdüren toplumlarda da, coğrafik paralel perspektifte ordu ve mensubu ayrıcalıklıdır. Çünkü düşman çok, iklim çetin, nüfus yeterli değildir. İnsanların her daim hazır kıta birer savaşçı kabul edildiği toplumlar aynı zamanda ordu toplum olarak tanımlanırken, devlet başkanı bir nevi komutan olarak, asker yani ast konumunda bulunan her bireyin toplumsal muazzam bir itaat düzeni oluşturmasını ilke edinir. Böylelikle düşmanlara karşı hazır bir toplum, lidere karşı sorgulanamayacak meşru bir otorite inşa edilir. Özellikle Orta Asya toplum yapısının geçmişi bu yöndedir. Geçmişin bu tarihsel yansımaları üzerinde yükselen toplumlarda askerin ayrıcalıklı konumu sosyolojik bir olağandır. Dolayısıyla örneğin Latin Amerika’da demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılmasına rağmen, halk halen orduyu gerektiğinde devreye girerek tıkanık sistemi açabilen kurtarıcı statüyle eş tutmaktadır. İsrail, askeri vesayetin keskin olduğu başka bir ülkedir. İsrail’de halkın geniş katılımıyla yapılan anketlerle sabit olan husus, orduya güvenin siyasi partilere güvenden çok daha yüksek olduğudur. Devlet başkanlarının önemli kısmının asker kökenlilerden oluşan siyasal sistemlerinde, istihbarat biriminin başına da asker kökenli görevliler getirilmektedir. Yahudilerin asırlar boyunca karşılaştıkları acı tecrübeler, bağımsız devletlerini ilan etmelerinden sonra gerçekleştirdikleri konvansiyonel harpler (arap-israil savaşları) ordunun ayrıcalıklı rolünü belirler. Çünkü temel gereksinim hayatta kalmak, bunu sağlayabilecek güvenlik tedbirleri ise orduya aittir.

Aynı güvenlik kaygılarını paylaşan bir orta asya geçmişine dayanan Türkiye’de de, ordu her daim ayrıcalıklı konumda bulunmuştur. Modern ordu kavramının karşılığı 1808 Prusya sistemi yani Harp okullarının kurulması ile profesyonel subay tipine geçilmesi olduğundan, Türk tarihinin ilk modern askeri girişimi Padişah Abdülaziz’in devrilmesidir. Bu olaydan önce de pek çok askeri girişimi Osmanlı tarihinde görmek mümkündür. Mülki sınıfın genelde askerlerden oluştuğu bürokratik kadroda, arz günlerinde her daim askerler, veziri azamdan bile daha evvel Padişah’ın huzuruna çıkarlar. İstedikleri maaş zammını alamayınca ayaklanır, istemedikleri devlet adamının yaşamasına müsaade etmezler. Zaten ayrıcalıklı olan bu askeri sınıfın ise tam manasıyla bir denetim mekanizmasına dönüşmesi Genç Osman’ın katlidir. Ordu artık gerektiğinde devlet başkanını dahi öldürebilecek bir mizaca bürünmüştür. II. Sellim, III.Selim, III.Ahmed gibi Padişahların devrinde de önemli hareketler gözlemlenirken 1876 tarihi modern harp okuluna mensup zabitlerin girişimidir. Tabi bu girişim Osmanlı’dan borçlarını tahsil edemeyen bankerler ve ardındaki devletlerce de desteklense, ülkenin o dönemde bulunduğu durum iktisadi ve sosyal bakımdan oldukça kötü durumundadır. III. Selim’den itibaren zayıflayan devlet mekanizmasının adeta bir tedavisi olarak yeni topraklar yeni zenginlikler yeni askerler yani yeni fetihler kabul edildiğinden, bunun gerçekleştirilebilmesi için güçlü ve talimli bir ordu yapısına ihtiyaç olduğu tasavvuru geliştirilir. Bunun için ordu modernleştirilmelidir. II.Abdülhamit tarafından davet edilen Prusyalı Subaylar, yeni askeri mektepler, ordunun toparlanabilmesi için atılan adımlar olmuştur. O devirden itibaren pozitivizm ile yoğrulan çoğu subay, askerlik asli görev dışında kurtarıcı olarak siyasi ıslahat projeleri tasarlarlar. İkinci Modernist askeri girişim ise 1913 Babı Ali Baskını olacaktır.

Türk tarihini çok iyi bilen Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Cumhuriyet’i ilan ettiğinde, bu girişimine yönelik en örgütlü tepkinin ordudan gelebileceğini tahmin edebiliyordu çünkü ordu dışında zaten toplumsal bir sınıf yoktu. Bu sebeple siyasetle iştigal edecek askerlerin mutlaka ordudan istifa etmeleri şartını ilke kabul etti. 9 Kolordu ve 3 Müfettişlik olarak kurulan ordu da, muhalif ve halkın teveccühlerine mazhar olabilmiş Generallerden, Kazım Karabekir ve Ali Fuat’ı pasif görev olarak nitelendirilebilecek ordu müfettişliklerine atadı. Rauf Orbay’a ise görev bile verilmedi. Genelkurmay başkanlığına, Mustafa Kemal’e çok sadık bir General olan Fevzi Çakmak getirdi. Bütün bu olanlardan sonra zaten bir kurtuluş savaşı kahramanı olan Atatürk’e karşı hiçbir subay askeri müdahale girişiminde bulunamadı. Atatürk’ün karizmatik komutanlığı karşısında durabilecek bir general olamazdı. Keza İnönü döneminde de, İnönü’nün Harp Okuluna hakimiyeti meşhurdur. İsmet İnönü’nün at gezileri yaptığı Harp Okulu bitişiğinde, haberi alan Harbiyeli öğrencilerin, İnönü’yü görebilmek için birbirleriyle yarıştığı ve İnönü’yü hazır kıta selamladıkları bilinir. Buna mukabil 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül girişimleri neticesinde yeni oluşan asker egemenliğine dayalı idari bürokrasinin, meşruiyet kazanabilmek maksadıyla dış cephede özellikle Washington nezdinde, temaslar kurduğu bilinen gerçektir. 27 Mayıs 1960 akabinde, 235 General ve Amiral ile 3381 Subay, 251 Kurmay statülü subayın emekliye sevk edilmeleri bütçe açısından oldukça yüklü yekün getirmekteydi. Bu yekünün nereden temin edilebileceği problemine Washington yetişmiş görünüyordu. ABD, 1960 yılı içinde 103 milyon dolar yardımda bulundu. [1][1] Nitekim 12 mart sonrası Nihat Erim Başbakanlığında oluşan teknokrat hükümet, Abd’nin isteği üzerine tarım temelli Türkiye ekonomisine ağır zarar verebilecek bir kararla Haşhaş ekimini yasaklarken, 12 Eylül rejimi ise Yunanistan’ın tekrar Nato’ya dönebilmesine onay verecekti. [2][2] Keza postmodern toplum yapısına uygun olarak postmodern olarak nitelendirilen ve 28 Şubat olarak bilinen, 28 Şubat 1997, 8,5 saatlik Mgk toplantısı neticesinde 2 ay sonra Necmettin Erbakan’ın hükümetten çekilmesi Dünya’da uyandırdığı yankılar bakımından önemliydi. Erbakan Başbakan olduğuında ilk resmi ziyaretini İran’a yapıp 28 milyar doğalgaz anlaşması imzaladı. Bu süreçle, ambargo uygulanan İran ile bu denli yakın ve büyük ticari münasebet , batı nezdince tepki gördü ve Erbakan’ın üstünün çizildiği dillendirildi. Erbakan’ın hükümetten düşmesiyle, İftira ve Yalanla Mücadele derneği (ADL)[3][3] başkanı Abraham Foxman: ‘’ Türkiye Erbakan’a rağmen ayakta kaldı. En kötü dönemi atlattı.’’ [4][4] ifadeleri aslında 28 Şubat’ın lobiler nezdince de desteklendiğinin somut göstergesiydi. O dönemin Kudretli Generali Olarak bilinen Çevik Bir’in İsrailli stratejistlere yaptığı değerlendirmelerde, İsrail-Türk ilişkilerinin tehlikeye girmesine ordunun kayıtsız kalamayacağı [5][5] ifadeleri 28 Şubat başta bütün askeri girişimlerin bütünüyle dış destekli olduğu teorisinin geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Oysa ki bu tip teoriler meselelerin ana eksenini kaybetmeye sebep olabilecek tehlikededir. Ordu’nun bütün girişimlerini meşruiyet bağlamında pekiştirebilmek için birtakım arayışlara girmesi nasıl bir hakikatsa, Türkiye’de tıkanan sosyal ve siyasi problemlere o dönemlerde siyaset mekanizmasının bir alternatif geliştiremediği muhakkaktır. Tabiat mağlumdur ki, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların olmadığı durumda askeri müdahalenin de doğması söz konusu olamaz. Siyasi kulvarlardaki tıkanıkların Ordu eliyle açılıp açılamayacağı ayrı bir tartışma olsa da, dış destek gayrı millilikle eşdeğer bir değerdeyse hemen bütün partilerin kurulup yükselmesi gayrı millidir. Çünkü siyasi organizasyonların kuruluş safhaları her daim dış arayışları beraberinde getirmiştir. Örneğin 1970’lerde Avrupa ile bütünleşme programına yoğunlaşan Adalet Partisi’nin oylarının bölünebilmesi ve Türkiye’nin Nato ekseninden kopmaması için Pentagon onayı ve Türk Havacı Orgenerallerin teşvikiyle Erbakan’a Milli Selamet Partisi’nin kurdurulduğu [6][6] bilinir. Benzer şekilde günümüzde ki meşhur siyasi partinin Amerika teşvikiyle kurdurulduğu A. Dilipak tarafından gündeme getirilmiştir. [7][7] Şimdi burada kilit soru dış destek ve lobisel bazda olumlu intibah, siyasi partiler söz konusu olduğunda meşru mudur? Eğer cevap Hayır ise partilerin iktidarı sivil darbe olarak nitelendirilebilir mi?

Yanlış olan bir şeyler olduğu aleni fakat siyaset mekanizmasının düzenlenip sağlıklı yapıya kavuşması zaten Ordu’nun siyaset üstü sıfatını da sonlandıracaktır.

Asker Sivil İlişkilerinin Düzenlenmesi, Türkiye’de Askeri Darbe Olur mu?

Global modernist dünyanın ölçeklerine uygun olarak askeri bürokrasinin sivil teamüllerin iradesi altına bütünüyle sokulması için birtakım koşulların sağlanabilmesi normalleşme olarak adlandırılabilir. Mgk Kanun değişikliği, Askeri mahkemelerin statüsü, Jandarma’nın akıbeti gibi konular ve bu yöndeki yasal düzenlemeler sivilleşme ya da normalleşme yolunda ki adımlar olarak nitelendirilse de bu sivilleşme bana göre 2003 öncesine dayanan bir süreçtir. Geneli asker kökenli Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türk siyasi tarihinde her zaman önemli bir gündemi işgal etmiş gerektiğinde askerlerin Cumhurbaşkanı seçilebilmesi için meclis iradesine Genelkurmay nezdinde baskı yapılmıştır. Fakat bunun istisnası 2000 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Bu seçimlerde adaylardan bir tanesi Genelkurmay eski Başkanı Doğan Güreş olmasına rağmen medyanın ilgisini çekmedi. Güreş nezdinde, Genelkurmay’dan kimseye telefon gelmedi. Buna Mukabil Güreş 35 adet gibi düşük oy almasına rağmen[8][8] Türkiye’de yer yerinden oynamamıştı. Bu süreci Ab İlerleme raporu ve yaptırımları izledi. Mgk kanununda yapılan değişiklikle 0r rütbesinde asker olması gereken MGK sekreterinin sivil olabileceği, Mgk kararlarının yalnızca tavsiye niteliğinde olabileceği ve asli iradenin sivil seçilmişler olduğu belirtildi. [9][9] Eskiden asker üye sayısı fazla olan bu kurum, Başbakan yardımcılarının da dahiliyle, sivil ağırlıklı teşebbüse çevrildi. [10][10] Bu düzenlemeler, Mgk genel sekreterliğinin işlevsiz hale getirildiğini ve milli güvenlik için araştırma yapma yetkisinin kaldırıldığı gibi eleştirileri beraberinde getirdi. [11][11] Barış zamanında asker kaçaklarının ve askerlikten soğutmayla ilgili fiiliyatlara teşebbüs eden sivilleri yargılayan askeri mahkemelerin yetkileri daraltılarak yalnızca askeri suçlara ve askeri kişilere yönelik olması sağlandı. [12][12] Rtük ve Yök gibi kurumlarda Genelkurmay tarafından atanan askeri üye varlığı sona erdirilerek askerin, sivil siyasete müdahil alanı daraltıldı. [13][13] Kısa bir süre evvel ise çok tartışılan askeri statülü Genel kolluk Jandarma askeri statüsünü korumak şartıyla bütünüyle İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. [14][14] Bütün bu gelişmeler kadar önemi bir husus olan ve bugüne kadar ki askeri girişimlerin çerçevesini oluşturan, içten ve dıştan gelebilecek tehditlere karşı Türk Vatanını Korumak ve Kollamak tanımlı TSK iç hizmet kanunu (md.35) değiştirilerek ‘’Silahlı Kuvvetlerin vazifesi: Yurt dışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır’’ şeklinde düzenlendi. Bütün bu vakalara rağmen bazı çevreler, mgknın bütünüyle kaldırılması, askeri mahkemelerin kapatılması, TSK güçlendirme vakfının bütçesel olarak denetlenebilmesi, Askeri tesislerin kapatılarak Orduevlerinin halka açılması, sınırların bütünüyle askerden arındırılması ve belki de en önemlisi Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığına bağlanması gerektiğini vurgulamaktadır. Fakat yine de iç sivil denetimin belirli oranlarda tesis edilebildiği ve eskisi gibi bir askeri girişimin yaşanamayacağı belirtilmektedir.

Bütün bunlardan sonra bazı önemli çıkarımlar şu şekilde olabilir;

. Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay arasındaki protokol sorunları kolayca çözülebilir bunun için 680.000 kişilik bir birimi illa Milli Savunmaya bağlamaya gerek yoktur. Unutulmamalıdır ki 27 Mayıs 1960 müdahalesi, Ordu Milli Savunma’ya bağlıyken gerçekleşmiştir.

. Jandarma adem-i merkeziyetçi yapısından ötürü Bakanlığa bağlanması sakıncalıdır. Bakanlığa bağlansa bile Jandarma’nın bir müddet sonra Kolordu seviyesine indirilmesi ve alay komutanlıklarına, Emniyet benzeri Mülki Valilerin atanabilmesinin önünün açılmak istenmesi oldukça sakıncalıdır.

. Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaması olumlu bir gelişmedir. Fakat askeri personel statüsündeki sivil memur ve işçilerin de sivil yargıda yargılanması birtakım sorunları ve çiftbaşlılığı getirmektedir. Buna göre askeri personel olan fakat askeri kişi sayılmayan bu şahıslar görevleri ile alakalı yasal hakkı askeri yüksek idare mahkemesi nezdinde aramaktadır. Ya bu görevliler bütünüyle askeri yargıya tabi olmalı veya idari hususlarda da sivil mahkemelerle muhatap olmalarının yasal düzenlemeleri gerçekleştirilmelidir.

. Kendisi siyasal bir kurum olan orduların bütünüyle siyasetten soyutlanması düşünülemez bu sebeple teorikte olsa, ordunun bulunduğu her ülkede darbe ihtimali vardır. Özellikle güvenlik bürokrasisi üzerine inşa edilmiş ve ülkemizin de parçası bulunduğu Ortadoğu, asker ayrıcalıklı konumunu sürdürecektir.

Özellikle koalisyon tartışmalarının yaşandığı günümüzde, çözüm süreci denilen programın ne şekilde seyredeceği meçhuldür. Çünkü terör ve benzeri olayların tekrarlanması askerin ek yetki istemesini getireceğinden denetim mekanizması tekrar ordunun olabilecektir. Ayrıca torba yasanın iptali gibi tartışmaların akıbeti meçhulse de reelpolitik manada gerçekleşmesi Jandarma’nın eski özerk konumunu muhafaza etmesinin yolunu açacaktır.

Hulasa, ordu-siyaset normalleşmesi olumludur fakat bu durumun her zaman aynı istikamette süreceği belirsizdir. Askerin isteği, siyasilerin başarısızlığı, toplumun militarizasyona olan ilgisi yeni süreci belirleyebilecek etmenlerdendir. Genel seçimlerden evvel sağ ve sol kesimi temsil eden bazı gazetelerdeki kimi köşe yazarlarının belirttiği, asker geliyor, asker gelecek, asker gelsin, karargah kimin emrinde darbeye hazırlanıyor ifadeleri en az 20 sene daha ordu’nun siyaset karşısında tarafsızlığını yitirmesinin göstergesi olacağa benziyor.

ALMANYA DOSYASI : ADOLPH HİTLER VE PROPAGANDA KAMPANYALARI


ADOLPH HTLER VE PROPAGANDA KAMPANYALARI.pdf

KIRGIZİSTAN DOSYASI : KIRGIZİSTAN SSC’DE TOTALİTER SİSTEM VE AYDINLARA YÖNELİK TASFİYELER


KIRGIZİSTAN SSC’DE TOTALİTER SİSTEM VE AYDINLARA YÖNELİK TASFİYELER

Tarihleri M.Ö.201 yılına kadar giden ve asırlarca varlıklarını devam ettiren Kırgızlar genellikle Orhun bölgesinde kurulan büyük Türk Devletlerine bağlanmışlardır. Kırgız kelimesi ilk olarak M.S. VIII. Yüzyılda yazılmış olan Orhun yazıtlarında geçmektedir. Kırgızlarla ilgili ilk bilgilere Çin kaynaklarında rastlıyoruz. Bu kaynaklara göre; Kırgızların anavatanı Güney Sibirya’da Yukarı Yenisey Havzasıdır. M.Ö. II. Ve I. Yüzyıllarda Tanrı dağları ile Tannu-Ola arasındaki bölgede Kien_Kun adında bağımsız bir devlet kuran Kırgızlar bu devletin yıkılmasıyla siyasî hâkimiyetlerini kaybedince uzun yüzyıllar varlıklarını göçebe olarak sürdürmüşlerdir.

Bugün[1] Issık Göl havalisinde, Tekes, Talas ve Çu ırmaklarının yukarı taraflarında, Altay, Pamir, Tanrı Dağlarında yaşayan Kırgız Türkleri 6. Yüzyılın sonlarından itibaren Çinliler tarafından Hakas ismi ile zikredilmiştir. 1700’lü yıllarda Kalmuk, Cungar, Oyrat baskılarından dolayı Altay’ların kuzeyindeki yerlerini terk ederek Tanrı dağlarına göç etmişler, daha sonra da bu bölgede kurulacak olan Hokand Hanlığına bağlanmışlardır. XVIII. Yüzyılın başında Hokand Hanlığının yönetimine giren Kırgızlar, bu hanlıkta nüfusun önemli bir kısmını teşkil ettikleri için, başta ordu olmak üzere, devletin çeşitli kurumlarında söz sahibi olmuşlar, 1876’da Hokand Hanlığı ortadan kaldırıldıktan sonrada[2] Rus hâkimiyetine girmek zorunda kalmışlardır.[3] Ruslar Kırgızları hâkimiyetleri altına alınca onları daha önce yanlışlıkla Kırgız adını verdikleri Kazaklardan ayırt etmek için Kara-Kırgız olarak adlandırmışlardır.

1. Totaliter Sistem Ve Aydınlara Yönelik Tasfiyeler

Totaliter sistem, Sovyet iktidarının kurulduğu ilk günlerden itibaren başlamıştı. Güçlü bir tasfiye siyasetine dayanan totaliter sistemin oluşması ve sağlamlaşması birçok objektif ve sübjektif faktörlerden kaynaklanıyordu. Bu sistem, kuşkusuz en önemli dayanağını, bütün tarihi boyunca demokratik yönetimin metotlarından uzak kalmış, çok eski geleneksel Rusya sisteminden sağlamaktaydı. Bütün zamanların ve halkların devrimcileri ve en önlerinde de Bolşevikler, amaçlarına ulaşmanın başlıca çözümünü silahlı şiddette görüyorlardı.[4] Bolşeviklerin beklediği gibi, ekim devrimi Avrupa’ya örnek olamadı ve durum zorlaştı. Bu şartlarda Bolşeviklerin ya sosyalizmden vazgeçmemeleri, ya da gelişmesi orta halli olan ülkelerde sosyalizmi kurmaları gerekiyordu. Lenin ve taraftarları sosyalizmi kurmaya karar verdiler. Fakat bu yol, klasik Marksizm’in tahmin ettiği yönden bambaşkaydı. Siyasi ve ideolojik dalda katı bir parti rejimi, sanayide merkezileştirme, tarım sektöründe gıda vergisi böylelikle ortaya çıktı. Katı siyasi rejim ve totaliter sistem, ülkede siyasi istikrarın çabuk oluşmasını sağlamıştır[5]. Muhalefetin yokluğu parti ve devlet çalışanları arasında iktidardan kötü amaçlarla faydalanmanın şartlarını, rüşvet ve ahlaksızlığı oluşturmuştur. İktidarın aşırı merkezileşmesi, parti yöneticilerinin özel sıfatlarına ayrıca anlam verilmesine neden olmuştur.

Lenin’in zamanında ortaya çıkan yeni ekonomi politikasının yavaşlamaya başlaması sistemle ilgili zıtlıkları güçlendirdi. Siyasette, toplumdaki sosyal çıkarların çeşitliliği ile Bolşevik otoritesi arasındaki rekabet artmıştı. Parti ve devlet organlarında Stalin, Troçki, Zinovyev ve diğerlerinin arasındaki rekabetin yansımaları son derece etkili ve güçlü olmuştur[6]. Komünist partide ve ona yakın kitlede sosyalizm hakkında basit kaba komünizm düşünceleri mevcuttu. Sosyalist toplumda bireyin kolektif içinde eriyeceği, bu yüzden de insanların çıkarlarını ve ihtiyaçlarını kenara atarak, verilecek kurbanlara bakmadan sosyalizmin hızla kurulabileceği fikri yaygındı. Bu tür görüşlerin hakîm olması, Stalin alternatifinin seçilmesine hizmet ediyordu.[7] Yaşanan bütün bu olumsuzlukların tesiri ekonomiye de yansıdı. Dış finansın yokluğundan dolayı, ekonomik gelirin ciddi bir bölümünü ağır sanayiye harcamak zorunda kalmışlardı. Bu ise kalitenin düşmesine ve mal kıtlığının daha da artmasına neden oldu.[8] Sanayi mallarında fiyatların yüksekliği ve büyük çiftçi ekonomisinin gelişmesine engel olunması tarımın düşüşünü getirdi. Bu da ülkede sanayileşmeyi gerçekleştirmeyi zorlaştırdı. Çünkü tarım ürünlerinin ihracatının azalması ithal sanayi için hammadde eksikliğini ve sayısı çoğalan şehirlere gıda yetersizliğini getirdi.

Bu problemleri çözmek için bir taraftan iç siyasette mücadele güçlenirken diğer taraftan yönetimin despot tasfiye metotları güç aldı. Zaman Bolşeviklere esas zıtlığı getirdi: Biri “piyasaya” yönelik yeni ekonomik siyaset ve diğeri ise nihai amacı “malsız”, ”planlı gelişen“ sosyalizm idi. Bu iki yolun, yeni ekonomi siyasetini durdurma veya sosyalizmi piyasa modeliyle yenilemekle çözülmesi mümkündü. Bolşevikler birinci yolu seçtiler. Ekonomiyi geliştirmek için birinci beş yıllık planlamadan itibaren planlı gelişmeyi gündeme getirdiler. Böylelikle piyasa ilişkileri dengesinin bozulması ve bütçe açığının çoğalması ekonomi yönetimlerinde idari metotların güçlenmesine neden oldu.

1.1. Merkezin Her şeyi Kontrol Etmesi

Esas iktidar ve güç partinin elindeydi. Milletvekilleri ya da üst düzey yöneticiler toplantı ve kurultaylara hazırlanmış kararlara sırf oy vermeleri için çağrılıyorlardı. Komünist Partisi ve organları devletle birleşik vaziyette idiler ve her şeye karışma hakkına sahiptiler. Merkezde ve Kırgızistan’da Partinin fonksiyonu yeterince fazlaydı, sınırsız imkânlara sahipti. Parti her şeye tekel oluştururken kendine ait olmayan meselelere de bakıyordu. Partinin yetkisinin bu kadar geniş olması, parti meselesine çözüm bahanesi ile bütün konulara müdahale etme konularını sağlıyordu[9]. Kadroları sık sık değiştirme, Parti Komiteleri, Sovyet ve ekonomi konularını çok basit konularda bile vesayet altına almalar yaygındı. Sulama ekin ekme, toplama işleri dahi “Stalin göstergeleri” temelinde parti komitelerinin onayı gereğince yürütülüyor ve en basit detayına göre anlatılıyordu[10]. Mevcut durumun anormalliği birkaç kere kabul edildi ve değiştirmenin gerekliliği dile getirildi. Fakat yıllar geçtikçe durum daha da kötüleşti. Çoğalan ekonominin inceliklerini çözmeye kararlı parti, yerli kuruluşların inisiyatifini durdurdu. Böyle durumlar, Kırgız parti bölge örgütüne yabancı değildi. Parti organları idari görevlerinin yanı sıra ekonomik fonksiyonları da yerine getiriyorlardı. Bu ise partinin toplumun bütün alanlarına olduğu gibi ekonomiye de dikte edecek hale dönüşmesine neden oluyordu. O yıllara ait parti belgelerinin analizi, parti toplantılarında ekonomik meselelerin 2/3 yer edindiğini göstermektedir.[11]

II. Dünya Savaşı öncesi, ekonomiyi, tamamen kontrolü altına alan totaliter sistemin oluşumu tamamlandı. Sovyet ve ekonomik organların bütün fonksiyonlarını kendinde toplayan Parti komiteleri toplumun bütün alanlarına olduğu gibi ekonomiye de dikte edecek hale dönüşmesine neden oluyordu. O yıllara ait parti belgelerinin analizi, parti toplantılarında ekonomik meselelerin 2/3 yer edindiğini göstermektedir.

1.2. Aydınlara Yönelik Kitlesel Tasfiyeler

Totaliter sistemin en güçlü denetimini tasfiye yılları oluşturmaktadır. Kırgızistan’da halk düşmanı adı altında 1920’li yılların sonunda başlayan kampanya, 1930’lu yılların başında devlet adamlarını cezalandırmalar ve hapse atmalarla devam etti. 9 Mayıs 1933’te tanınmış devlet adamı Abdıkerim Sıdıkov hapse atıldı ve düzmece suçlamalardan dolayı 10 yıl ceza ile sürgün edildi. Bu dönemde Kırgızistanlı 10 bin insanın halk düşmanı olarak bulunacağı ve tasfiye işlerinin yürürlüğe gireceği planlanmıştı. Kırgızistan da başlatılan yok etme planıyla daha dün savcılık yaparak insanları rejim düşmanlığı ile suçlayanlar bile bu ağa düştüler.[12]

1920-30’lu yıllar Kırgız parti tarihinin en zor dönemi sayılmaktadır. Bu dönemler ekonomide, siyasette ve toplum hayatında ani değişim ve farklı kararların yaşandığı zamanlardı. Bu zamanlarda Kırgızistan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine cumhuriyet olarak girmiş, çok kısa sürede, ekonomide, siyasette ve toplumda bir sürü yenilikler yaşanmıştı. Kırgızlar göçebelikten hayata geçerek kolektif yaşamı sürdürmeye çalışıyorlardı. Ama bütün bunlar büyük gerginlikler, ekonomik hatalar ve sosyal çalkantılarla yürütüldü.[13] Sanayileşme, kolektifleştirme ve kültür politikalarını aktif uygulayan parti ve Sovyet çalışanlarına, tasfiye ile, çok ağır darbe indirildi. 1934-1938’de Kırgızistan’da üyelerin neredeyse yarısı partiden çıkarıldı ve çoğu da “halk düşmanı” ilân edildi. Milliyetçilik ve Sosyal Turan Partisi’nin üyeliği gibi düzmece suçlamalar ile parti sekreterleri ve başkalarının da aralarında bulunduğu istisnasız bütün yerli kadrolar tasfiyeye uğradı.

Eylül 1937’de Kırgız Cumhuriyeti NKVD’NİN (İçişleri Halk Komiserliği) başına Albay Lotsmanov getirildi. Onun gelmesiyle kitlesel tasfiyeler başladı. “Devrim karşıtı Alaş orda üyesi”, “sosyal turan partisi üyesi”, ”yabancı ülkenin casusu”, “pantürkist”, “panislamist” gibi düzmece suçlamalarla parti ve Sovyet çalışanları, aydınlar ve diğerleri mahkemesiz, gizlice ölüm cezasına çarptırıldılar. Bunların arasında Kırgızistanın ilk devlet başkanları Sıdıkov, Abdırahmanov, Orozbekov, Aytmatov, Aydarbekov, Tınıstanov, İsakeev Saadev gibi pek çok isim vardı. Bu dönemde 30 bin civarında Kırgızistan vatandaşı Stalin tasfiyesinin kurbanı oldu.

İnsanları yalan sonuçlarla etkileyerek topluma sosyal ve siyasal gerilim atmosferi aşılandı. Sınıf mücadelesinin ilerlemesi gibi fikre gizlenerek olmayan, bu yüzden her yerde varlığı mevcut olan ve hayali sınıf düşmanı “vatan hainleri”, “halk düşmanları” ve “zarar verenlere” karşı tasfiyeler yapıldı. On binlerce insan barış döneminde hayatını kaybetti ve yine on binlerce insanın hayatını iftira suçlamaları, hapis, kamp, sürgün, vatandaşlık hakkının alınması gibi metotlarla mahvedildi[14]. Siyasi ortama Abdırahmanovculuk düşüncesi Stalin’in adamları tarafından atıldı ve 1934-1938 yıllarında, Abdırahmonov’un Kırgızistan’da çalışmadığı dönemlerde bile bu söz, devrim karşıtı milliyetçiliğin eşanlamı olarak, ülkenin kadrolarına karşı yeni kanunsuzluklar yapmak için kullanıldı. Kadrolara yapılan darbeyi gruplaşmalarda alevlendirdi. Özelikle zengin ve manaplarla akrabalık bağları tasfiye için en iyi bahane idi. Merkezin kendi hatalarını başkalarına mal etme politikasından dolayı, bütün direktifleri yerine getirdiği halde insanlar hayatlarından oldular. Lotsmonov’un yazısında olduğu gibi merkezin hataları için sorumlu bulmak ve hedef göstermek hiç de zor değildi: “Devrim karşıtı Orozbekov Kırgızistan İcra Komitesi Başkanlığı makamında iken, Kırgızistan’ın güneyinde Basmacılığa karşı mücadele bahanesiyle basmacılık hareketini yönetmiş ve organize etmişti. Halk düşmanları Abdırahmanov, İsakeev ve diğer milliyetçiler yeni köyleri ve su kaynaklarından, ot biçme yerlerinden kasten uzak kurdular ve insanların oturamayacağı şekilde inşa ettiler .

Tasfiye nedeniyle bir yılda 37 bölge birinci sekreteri değişti. Taş Kömür, at Başı, Toguz Toro, Kaganoviç, Kirov, Narın bölgelerinin birinci sekreterleri ise birinci sekreteri ise yılda 3-4 kez değişiyordu. 54 bölge birinci sekreterinin 23’ü “halk düşmanı” olarak partiden atıldı ve tutuklandı. Nihayet Kırgız Komünist Partisi II. Kurultayının açılışından önce, Parti Komitesinin birinci ve ikinci sekreterlerinden 12 kişi daha tutuklandı. Durum öyle bir noktaya gelmişti ki; Narın bölgesinin orta okulunda 12 yaşındaki öğrencileri “halk düşmanı” olarak suçlayarak “küçük buharinciler” diye okuldan atmışlardı. Parti, Sovyet ve ekonomi müesseselerinde, tasfiyeye uğrayanların akrabaları işten çıkarılıyordu. Tasfiyeye uğrayanlarla bir zamanlar çalışmak ve berber okumak bile suç sayılıyordu. “Halk düşmanlarını” takip etmek, tutuklamak, izole etmek ve ortadan kaldırmak için cezalandırıcı organlar pek çok bahane kullandı. İçişleri Halk komiseri Lotsmanov, halk düşmanlarının isimlerini şöyle saymıştı: Sağcı Troçkistler, Sosyal Turan Partisinin üyeleri, Milliyetçi Burjuvalar, Alaş Ordacılar, Millî ittihatçılar, Çüy Vadisindeki devrim karşıtı sosyal devrimci örgütün üyeleri, İngiliz ve Japon casusları olan Müslüman din adamları, basmacılar, kulaklar, beyaz ordu isyancı kadroları, casuslar, teröristler[15] .

Kırgızistan Komünist Partisi II. Kurultayında pek çok parti ve Sovyet çalışanına gerçek dışı troçkist bloğu kurma ve milliyetçi-burjuvazi suçlamaları yakıştırıldı. Kırgızistan Cumhuriyetinde uzun yıllar halkın ve partinin barışmaz düşmanları Şahray, Belotskiy (eski Kırgız Parti Bölge Komitesinin Birinci Sekreterleri), İsakeev (Kırgız Hükümetinin eski Başkanı), Ceenbaev (Kırgız Bölge Komitesinin İkinci Sekreteri) ve diğerlerinin çok zarar verdiği konuşuldu[16]. İş o kadar çığırından çıkmıştı ki, insanları milli kıyafet giydikleri için milliyetçilikle suçluyorlardı. Bu durumda yerli halkı kadrolaştırma ve Kırgız dilini devlet yazışmalarında kullanma meselesi kolaylıkla yerel milliyetçiliğin yansıması olarak algılanacaktı. Böylelikle daha 1934 yılında iki dili paralel kullanmaktan Parti Bölge Komitesi vazgeçti. Diğer halk komite ve müesseseleri de onu takip etti.

Kırgızistan’da Stalin dönemi tasfiyelerinde ne kadar insanın kayıp verdiği hakkındaki bilgiler eksik ve yanlışlarla doludur[17]. Tasfiyeye uğrayanların sayısı belirsiz olmakla beraber 1930-40 yıllarındaki hapis ve kamptakilerin sayısı açlıktan ölenlerden fazladır. 1930’lu yıllardaki kitlesel kayıpların sebepleri bellidir. Köyde kulak tasfiyesi ve şehirde kitlesel tasfiyeler artmıştır. Tasfiyeler esnasında, insanlar belli bir suç için cezalandırılmıyordu. Cezalandırmak için insanın bazı kategorilere girmesi yeterliydi. Ceza ise bir suç işlendiği için kesilmiyordu. Siyasi merkez tasfiyeye uygun gördüğü insanları herhangi bir kategoriye koyuyor, ya da geçmişiyle onu potansiyel düşman ilan ediyordu. Böylelikle “korku sistemini” sağlıyor ve hızlı gelişen ekonomisine bedava iş gücü kaynakları üretiyordu.[18] Otoriter rejimin düşmanı olabileceğine inandıkları insanlar, ya da korku sistemini ayakta tutmak ve hızlandırılmış ekonomi sektöründe zorla çalıştırılmak üzere insan gücü için tasfiyenin çalışması gerekiyordu. İktidara gelen Bolşevikler eski sistemi bozmak için her şeyi yapmıştı. Doğal olarak ülkede kargaşa başlamış, savaş komünizmi ve özel durumlarda çıkan bir sürü kararnameleri uygulamada zorluk çıkmıştı. Bu yüzden Sovyet Hükümeti pratik bir çözüm buldu ve bütün komünist hâkimlere sınırsız davranabilme olanağını verdi. Ceza kanunundaki terörle ilgili maddenin olabildiğince geniş tutulması ve gerektiğini düşünen Lenin’in bu kararları 1922 yılında ceza kanuna girdi[19], ve SSCB’nin son yıllarına kadar siyasi işlere ilgili cezaların ayrılmaz bir parçası oldu. İktidarda bulunanlar için istedikleri insanları cezalandırmada önemli bir silah yasayla sağlanmıştı.

Stalin’in ardından gelenler, despotizme ve ütopyaya tepki göstermişlerdir. Ne var ki, büyük şefin despotizmini ortadan kaldırmakla yetinip sistemin despotizmine el sürmemişlerdir. Çizilen doğrultunun ekonomik bakımdan gerçekçiliğe aykırılığını ileri sürmüşler, ama yine de öğretiyi gerçekleştirme çabalarına sarılmışlardır. Bütün olumsuzluklara rağmen ideolojinin sürekli canlı tutulmaya çalışılmasında, ideolojik büyünün gerçekten de zor kullananın büyük ölçüde kolaylaştırmasının etkisi vardı. Bir Gürcü ya da Ukraynalı, burjuva milliyetçiliğiyle, proletarya enternasyonalizmine, Sovyet yurtseverliğine, halkların dostluğuna düşmanlıkla suçlanabilince, onu kamplara göndermek çok daha kolay oluyordu. İktidar, ideolojinin kaynaklarından yoksun kalınca, açıkça büyük Rus milliyetçiliğine yaslanmak zorunda kalıyordu. Elbette büyük Rus milliyetçiliği, ideoloji tarafından allanıp pullanmak ve yeni bir görüntüye büründürülmüş olmak koşuluyla, en canlı duygu ve etkili destekti.[20]

Sonuç

1924’de Orta Asya Türklerini boy esasına göre sınırlara ayırma çalışmaları esnasında Rusya Federasyonuna bağlı Kırgız Özerk Bölgesi kurulmasıyla, Türkistan Özerk Cumhuriyeti’nin içinde bulunan Kırgız halkı sınırlı haklara sahip olsa da ayrı bir devlet kurma imkânına kavuştu. 1926’da Kırgız Özerk Bölgesi, Kırgız Özerk Cumhuriyeti olarak değiştirildi. 1929’da Rus Sovyet Anayasası çerçevesinde ilk Kırgız Anayasası kabul edildi. SSCB’nin 1936 Anayasası gereğince Kırgız Özerk Bölgesi Kırgız Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü. 1937 Mart’ında Kırgız Sosyalist Cumhuriyeti’nin yeni Anayasası kabul edildi. Kırgızistan’da 1920’li yıllarda muhalefetin başında tanınmış lider Abdıkerim Sıdıkov bulunuyordu. Sıdıkov ve arkadaşları Şubat Devrimi’nde demokrasiden ve liberal fikirlerden etkilenen ve bu fikirleri taşıyan insanlardı. Onlar insancıl olmayan fikirlere, totaliter sisteme, iç savaşa, politikada radikalizme karşıydılar.

Katı parti disiplinini bilmeyen Sıdıkov’un taraftarları bu serbest fikirleri ve alışkanlıklarını Bolşeviklerin müesseselerine getirdiler. Ama Bolşeviklerde alternatif fikirler gibi serbestlikler takip ediliyor ve cezalandırılıyordu. Neticede sadece parti içi meseleleriyle ilgili değil, aynı zamanda millî ve toplumsal gelişmeye bağlı tartışmalar, anlaşmazlıklar çıktı. Sıdıkovcular tarafından yürütülen politikayı Bolşevik çevresi “milliyetçi zengin ve manapların gerici ideolojisi” olarak niteledi ve bunları Sıdıkovcular olarak tanımlama yoluna gitti. Oysa gerçekte durum başkaydı. Kırgız toplumunun içinden beslenen bir siyasî akım olan Sıdıkovculuk, kabile düzeninden Sovyet Devletine ve Asyalılıktan Rus hayat tarzına geçerken çıkan zıtlıklara karşı doğmuş millî bir tavırdı. Sıdıkovcular, yeni politikanın Kırgızların millî ve diğer özelliklerinin hesaba katılarak gerçekleştirilmesini istiyorlardı. Sıdıkovcular totaliter idarî sistemin dayatmaları, kadro politikası, maddî durumu iyi olan sosyal tabakanın tasfiyesi gibi konulara karşı çıkıyorlardı.

Sıdıkov ve onun grubuna daha Ekim Devriminin ilk günlerinden itibaren saldırı başladı. Çünkü bu grup aydınları ve tecrübeleriyle resmî ideolojinin en büyük rakibi idi ve bu yüzden istenmiyordu. Sıdıkov ve grubu aktif çalışmalarıyla Kırgız Türklerinin devletini tekrar oluşturma, Kırgızistan’ın kuzey ve güney sınırlarını belirleme, Kırgızistan’daki Rus yönetici Kamenskiy’nin şovenist grubunu iktidardan düşürme ve millî politikanın düzeltilmesi gibi meseleleri ortaya atmaya ve çözmeye uğraştı.

Stalin döneminde Kırgızistan’da aydınlara kitlesel tasfiye uygulandı. En başarılı aydınları, parti ve Sovyet çalışanları, yöneticileri verimli dönemlerinde rejimin kurbanı oldular. Ülkenin ilk devlet yöneticileri Sıdıkov, Abdırahmanov, Orozbekov, Aytmatov, Aydarbekov, Tınıstanov, İsakeev, Saadev gibi pek çok kişi milliyetçi, pantürkist, panislamist gibi düzmece suçlarla yok edildiler.

Doç. Dr. Füsun KARA

Fırat Üniversitesi İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.

TÜRKİYE DOSYASI /// VİDEO : Banu Avar; ‘Türkiye işgâl altında.. İşte harita !’


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=8MJfSzFoEII

NATO DOSYASI /// VİDEO : Ajanda – 19 Şubat 2017 (NATO zirvesi’nin perde arkası)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=olyAwIw-XXI&list=TLGGMZaX5g9gIO0yMDAyMjAxNw

DARBELER DOSYASI : SANIK KOLTUĞUNDAKİ 12 EYLÜL’Ü VE İDDİANAME Yİ TANIKLARI DEĞERLENDİRİYOR


SANIK KOLTUĞUNDAKİ 12 EYLÜL’Ü VE İDDİANAMEYİ TANIKLARI DEĞERLENDİRİYOR…

Soruşturma No: 2011/646
Esas No: 2012/2
İddianame No: 2012/2

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı böyle geçirdi 12 Eylül davasını kayıtlarına. Bu rakamların altında yüz binlerce insanın hayatı yatıyor. Bir o kadarının da cansız bedeni. Hatta cansız bedensizliği, çünkü Türkiye tarihindeki sistemli failimeçhul devrini başlatan bir dönüm noktası 12 Eylül 1980; sistemli işkenceyi de. “650.000 kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi, 50’si asıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.” Sayılar, kan sıcağında bir insan resmi düşürmez gözlere. Oysa onların hepsi bir oğul, ana, hepsi ben, siz, biz… Hepsi burada okuyacağınız insanlar… 12 Eylül yargılanmalı, evet, sadece bu değil bütün “12 Eylül”ler. Sahi AKP hükümeti döneminde 1980 darbesi yargılanıyor diye, kendi yarattığı 12 Eylül unutulur mu sanıyor? Öyleyse, bilmeli ki yanılıyor… Çünkü insanlar unutmadı, unutmayacak… İşte 12 Eylül’ü, iddianameyi bu unutmayan insanlar anlatıyor…

Terzi Fikri’nin oğlu Naci Sönmez o günleri anlatıyor : Gerçek adalet bizim omuzlarımızda

Yıl, 14 Ekim 1979. Fatsa’da Terzi Fikri’nin belediye başkanı olduktan sonra oluşturduğu 11 halk komitesinin yaydığı heyecan dolanıyor sokaklarda. Çamurlu yollar, kumar, ev içi şiddet, her şey tartışılıyor. Dokuz ay “başka bir dünyanın mümkün” olduğunu görüyor Fatsa. İşte iddianamede“Fatsa Operasyonu” başlığıyla anlatılanların nedeni de bu “dünya”. Terzi Fikri’nin oğlu Naci Sönmezne o günleri unutuyor ne de sonrasındakileri; babasına yapılan iki suikast girişimini, 1977’de Halkevi Başkanı Kemal Kara’nın öldürülerek Alevi-Sünni çatışmasının körüklenmeye çalışıldığını, Süleyman Demirel’in “Çorum’u bırak Fatsa’ya bak” diyerek hedef gösterişini, “Küçük Moskova” yazılarını… O zamanlar AP’lilerin, CHP’lilerin, devrimcilerin birlikte çalıştığı ilçeye karşı süren nefretin nerelere varabileceğini bilmiyor. Öğrenecek. Çünkü Fatsa’ya 12 Eylül erken geliyor. 11 Temmuz 1980’de sokakları polis ve askerler tutuyor: “Nokta Operasyonu”. Terzi Fikri ve diğerleri dövülerek gözaltına alınıyor. Sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor… Sekiz ay boyunca her hafta Efilli Cezaevi’nin yolunu tutuyor Naci. 3 Haziran 1981’de o da gözaltına alınıyor, dayak, işkence, hakaret… Kendinden çok, 14 yaşındaki kardeşi tutuklandığı için endişeli. Neyse ki Yusuf bırakılıyor…

Naci’nin suçu; okulda boykot örgütlemek, seminer vermek, öğrencileri eylemlere sevk etmek…Örgüt üyeliğinden 5-15 yıl arası hapis cezasıyla yargılanıyor. Amasya Askeri Cezaevi’nde demir coplarla karşılanıyor. Gardiyanların arasından kafasına, karnına, yüzüne cop yiyerek babasına kavuşuyor… Tutuksuz yargılanmak için tahliye edilince cezaevindeki 33 ayın parça parça olsa da 13’ünü babasıyla geçirmesini sevinçle belleğine kaydediyor. İşkenceler öyle yoğun ki sağlığını bozuyor Terzi Fikri’nin. 4 Mayıs 1985’te ölüyor. Baskılar cenazede de sürüyor. Selası verilirken hoparlörler kapatılıyor. Müftülük, kaymakam ve garnizon komutanı ortak karar veriyor: “Terzi Fikri Müslüman değildir, cenazesi yıkanmaz.” Müftülükte staj yapan bir imam talip oluyor, neyse. Sebepli sebepsiz gözaltına alınıp bırakılıyor Naci. İşyeri basılıyor. Müşterilerinin isimleri alınıyor. Babasının anmasını bile üç-dört sene öncesine kadar yapamıyor. Mezarına giderken kimlik kontrollerinden geçiriliyor ve:

– Peki şimdi Evren’in ve Şahinkaya’nın yargılanması size ne ifade ediyor?

İddianame 12 Eylül’ün tüm acı, işkence ve ölümlerini yaşayanlar için, istediğimiz içerikte hazırlanmamış. Aslında, iddianamenin zayıflığı, bizlerin bu konudaki tavırsızlığı, müdahil olmaktaki tereddütlerimizin sonucu… AKP inisiyatifine ve savcıların keyfine bırakılmış bir 12 Eylül yargılamasından istenen sonucu beklemek mümkün değil… Türkiye’nin demokrasi güçleri ciddi bir akıl tutulması, tuhaf bir suskunluk yaşıyor. İddianamedeki boşlukları doldurmak, basınç yapmak, solun, demokrasi güçlerinin elindeyken, ne yazık ki sol bu konuda AKP’nin iktidar döneminde adeta bu sorunun çözülmesine engel teşkil eden bir noktada. AKP’ye muhalefet edilecek çok konu var, ancak 12 Eylül’ün yargılanmasını, toplumda psikolojik koşullar oluşmuş, hukuksal sınırlamalar kalkmışken, görmezden gelmek bizleri tarihe karşı sorumluluğunu göstermeyen bir noktaya sürükler.

– İddianamede “Fatsa Operasyonu” diye bir bölüm var. Bu bölümle ilgili ne düşünüyorsunuz?

14 Ekim 2010’da aile olarak darbeyi gerçekleştirenler hakkında dava dilekçemizi savcılığa verdik. Dilekçeden hareketle iddianamede Fatsa’nın konu edilmesi beni sevindirdi. Darbenin koşullarının olgunlaştırılma sürecindeki kimi olaylar yazılmış. Fatsa da bu sürecin bir operasyonu olarak anılıyor. O yüzden dava günü orada olmayı, davaya müdahil olmayı düşünüyorum.

– Adalet yerini bulacak mı sizce?

12 Eylül’ün birçok uygulaması hâlâ yürürlükte, ancak parça parça da olsa, adım adım bazı iyileşmeler oldu, kimi umutlu adımların atılma olanakları ortaya çıktı… Gerçek adalet çıkması biraz da bizim elimizde. Önemli olan toplumsal hafızayı canlandırmak ve halkın vicdanında o dönemin mahkûm edilmesini sağlamak. Fikri Sönmez mahkemede “hakkında gerçek kararı Fatsa halkının vereceğini” söylemişti. Biz şimdi çubuğu onun işaret ettiği yere bükmeliyiz.

MARAŞ’IN TANIĞI YURTSEVER : Ölülerimizi anamıyoruz ne adaleti?

“Kalabalıktılar. Çok kalabalıktılar. Binlerce vardılar. Sokağın taa ucunda, bahçenin ötesinde, bahçede, evin çatısında, kapıdaydılar. Duvarları delmeye, camları kırmaya, kapıya baltayla vurmaya başladılar. Biz altı kardeş, anne-babam, kiracımız Hacı Bektaş öğretmen, bir de abimin devrimci arkadaşı, toplam on kişiydik. Ah keşke biz de kalabalık olsaydık. Şu koca mahalledeki tek Alevi ev biz olmasaydık.

Annemi anlatamam sana… Önce onu yakaladı biri. Yüzü tanıdıktı… Tekmelediler, yumrukladılar, baltaladılar.

Baltaladılar! Annemi baltaladılar!

Dili düştü annemin.

Annemi anlatamam sana… Her yanı kandı. Gözleri bizdeydi. Bizim gözlerimiz bir onda, bir dilinde. Annemin dili önünde…

Buldum! Karşı komşumuz Cemal abi bu… Cemal abi, senin çocuklar evde mi, yanlarına gidip oynayabilir miyiz?

…Biz altı kardeş birbirimize yapışmış, bir anneme, bir diline, bir bize “Gidin” diyen eline bakıyorduk. Annemi baltayla vura vura, parçalaya parçalaya öldürdüler… Babam durdurmaya çalıştı, ama nafile… “Allah’tan korkun” dedi… “Allah’tan korkun. Avradı öldürdünüz. Bari çocuklarımı bırakın.”

Muhammet amca yaklaştı yanına.

…Elinde soğuk bir metal, babamın başına koydu. Çok gürültü çıktı. Babam hemen oraya yığıldı, başından akan kan da onun çevresine. Artık konuşmadı, hareket etmedi…Ama kanı hiç durmadı…

Biz altı kardeş birbirimize sokuldukça sokulup, tek bir vücut gibi olduk”…

Bunları yaşadığında daha 11’inde Yurdagül Yurtsever. Tarih, 23 Aralık 1978. Tam 34 yılı yaralarını sarmaya çalışarak geçirdi, anne-babasız ve hep 18’inde kalacak bir abinin acısıyla. Bugün bile hâlâ, “amca”, “dayı”dediği insanların nasıl katile dönüştüğünü anlamıyor. Yemek tarifi almaya gelen kadınların nasıl olup da birer nefret makinesine dönüştüğünü de. Hatırladığı tek şey, her şeyin 19 Aralık’ta faşistlerin propaganda aracı haline gelen “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin gösterildiği Çiçek Sineması’nda patlayan bombayla başladığı. Öldürülen iki öğretmenin cenazelerinde belediye hoparlöründen yapılan “Aleviler din kardeşlerimizi katlettiler, öçlerini alacağız”anonslarını da hatırlıyor. İmamların “Oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır”vaazlarını… “Allahüekber”, “Başbuğ”sloganlarını… Bir komşuları onu ve kardeşini kaçırmasa, bu 34 yılı da yaşayamayacaktı. Beş kardeş yeniden buluşuyor amca evinde, o ana kadar birbirlerini öldü sanarak. Polise anne-babasını öldürenlerin bir bir adını veriyor. Sonra mı? Bir kısmını tutuklayıp bırakıyorlar, bir kısmını hiç tutuklamadan. Anne-babasının mezarının yerini bile bilmiyor, çünkü askerler cenazeyi vermiyor, zamanla mezar numarası da unutulunca… Bazen bugün bile kâbuslarla uyanıyor, soluk soluğa… Şimdi dört kardeşi yurtdışında. Biri psikolojik destek alıyor. Her yaz Maraş’ta baba ocağında buluşuyorlar. Hâlâ korkuyor Yurtsever. En çok içini ne acıtıyor biliyor musunuz? Ailesine işkence yapılırken üzerlerinde dolaşan helipkoterin sesi… Her duyduğunda kurtarılacağına inanıyor…

12 Eylül’ün yargılanması mı? “Adalet yerini bulsa çok güzel olacak” diyor “Ama nerede? Devlet olacakları biliyordu, müdahale etmedi.”Ona göre, çok geç kalmış bir dava bu! Yine de “Keşke adalet yerini bulsa” demekten kendini alamıyor sık sık. Birden umutlanmaktan korkar gibi, “Ama” diyor,“geçen sene Maraş’ta bir anma oldu. Bu sene izin vermediler. 34 yıl sonra anmasını bile yapamıyoruz, adaletine mi ulaşacağız?”

ÖDP’Lİ TAŞ, DARBE İDDİANAMESİNİN TARİHİ GİZLEME ÇABASI OLDUĞUNA DİKKAT ÇEKTİ

12 Eylül zihniyeti sürüyor

Taş, ‘İçeride 100’e yakın gazeteci, milletvekilleri, öğrenciler, aydınlar var. Ekonomik manada 12 Eylül’ün önünü açtığı piyasacı düzen daha da acımasızca devam ediyor’ diyor

Adalet Partili, sıkı Demirelci bir işçinin oğlu Alper Taş, babasına Tercüman okurken devamlı “öcü” gibi bahsedilen “solcuları”merak ediyor. İmam hatipte okuyor, ancak o eğitimi de hak, adalet kavramları üzerinden düşünmeyi ihmal etmiyor. Çay mitingleri, bildiriler derken sonunda solcu abilerle de tanışıyor. Ölüm, cinayet, işkence haberleri arttıkça 12 Eylül’ün ayak sesleri duyuluyor. Darbe olduğunda 13’ünde ama insanların cemselere doldurulup götürüldüğünü, kiminin kan revan içinde döndüğünü gördükçe erkenden büyüyor. 85’te üniversiteye İstanbul’a geliyor.

YÖK’e karşı mücadeleyi başlatan kuşaktan. 1988’de İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nün işgalinde tutuklanıp Sağmalcılar Cezaevi’ne yollanıyor. Üç ay kalıyor. Sonra iki kere daha misafir oluyor bu cezaevine. Mehmet Akif Dalcı’nın öldürüldüğü 1 Mayıs 1989’da gözaltına alınıp Gayrettepe’de işkence görüyor. Aramalar, ev baskınları… Şimdi ÖDP’nin genel başkanı. “İnsanların bencilleştiği, bireycileştiği, öğrenmenin değerinin kalmadığı, para için herkesin birbirini ezdiği bugünleri getiren de Kürt sorununu derinleştiren de 12 Eylül” diyor. Taş için 12 Eylül sorgusu o acılara, öldürülenlere karşı vicdanı, bilinci olanların hissetmesi gereken bir vefa borcu. O yüzden de 12 Eylül’ün yargılanmasını en çok isteyenlerden biri, ancak… Gerisi Alper Taş’tan.

78’liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can’dan, 12 Eylül davasına müdahil olma çağrısı

‘Binlerce kişi işkencede inledi’

12 Eylül’le derdimiz mi ne? 19 yıl beş ay cezaevinde, altı ay İstanbul, Maraş, Elazığ işkencehanelerinde tutuldum. Bir yıldan uzun süre ölüm orucu ve açlık grevlerinde bulundum. 19 yıl boyunca ailem cezaevi kapılarında ciddi mağduriyetler yaşadı. Yazık ki, tek değildim; bir milyon insan da benimleydi. Binlerce insanın acısına, binlercesinin işkencede inlemesine tanık oldum. Türkiye’nin nüfusu o dönem 45 milyon olduğuna göre, onların annesi, babası, çocuğu derken nüfusun altıda biri bu zulmü yaşadı. Sahi Kıbrıs’ın nüfusu bundan azdır, değil mi?

Evet, 12 Eylül yargılanmalı. Zaten biz 78’liler 12 Eylül darbecilerinin yargılanması sürecini 12 yıl önce başlattık. O zamanki koşullarda 12 Eylül adeta unutulmuş, toplum 12 Eylülcülerle yaşama gibi bir davranış kalıbına girmişti, taleplerimizi şaşkınlıkla karşıladılar. 12 Eylülcülerin yaptıklarını rakamlarla kamuoyuna sunduk, kitaplar, broşürler hazırladık, Türkiye’nin dört tarafında seminer verdik. 12 Eylül’ün toplum vicdanında yargılanması sürecini başlattık. Yargılanmanın önündeki en büyük engel anayasanın geçici 15. maddesiydi. 2005’te bunun kaldırılmasını gündeme getirdik, kampanya yaptık. Bunca şeyden sonra bu yargılama AKP hükümetinin gücüyle mi yapılıyor diyeceksiniz? Diyemezsiniz. Olsa olsa, taleplerimizi daraltarak kabul etmek zorunda kaldılar, denilebilir.

Daraltma da daraltma ama! Referandum yapılırken hükümet uygun gördüğü yasaları, özellikle yargıyı yürütmeye bağlama şeklindeki yasaları geçirdi. Anayasanın 15. maddesini ve askeri-sivil yargıyı birbirinden ayırmayı da bir parmak bal gibi bize sundu. Bunlar yargının yürütmenin bir kolu haline getirilmesinin aracı yapılmamalıdır diye de kampanya yürüttük.

Topyekûn yargılayın

15. madde kaldırılınca da boş durmadık. 1980-84’te Diyarbakır vahşetinin kamuoyunca bilinmesi, suçluların yargılanması için binin üzerinde suç duyurusunda bulunduk, böylece Diyarbakır’da soruşturma açıldı. Şimdi iddianamesini bekliyoruz. Türkiye’nin farklı şehirlerindeyse binlerce kişiyle, sadece Evren ve Şahinkaya ile sınırlı olmayan, cuntanın diğer elemanlarını, Bülend Ulusu hükümetinin üyelerini kapsayan, cuntaya ortak olmuş bütün emniyet müdürlerini, siyasi şubeleri, operasyon yapan timleri, askeri-sivil bütün cezaevlerinin müdürlerini ve subaylarını, bütün sıkıyönetim komutanlarını, askeri adli müşavirleri, askeri mahkemeleri, askeri yargıtayları, hatta İhsan Doğramacı başta olmak üzere üniversitelerde gençliği teslim almak için çalışanları, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e akıl veren mektubu dolayısıyla Koç ailesini, “İşçiler gülüyordu, gülme sırası bizde”diyen İTKİB Başkanı Halit Narin’i, dönemin ABD Başkanı Jimy Carter’a “Bizim çocuklar başardı” diyen CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze’yi, eski devlet yapısını tasfiye edip devletleşen 12 Eylül’ün bütün kadrosunu kapsayan suç duyurusu dilekçeleri verdik. Bütün olarak 12 Eylül’ün masaya yatırılmasını, böylece bir daha asla olmaması gibi bir sonucu arzuladık. Ancak ortaya çıka çıka iki kişiyle sınırlı bir iddianame çıktı. İki kişiye nezakaten sorulan 12 soru…

Öyleyse ne mi yapmalı? Bu iddianameyi ve davayı elimizin tersiyle bir yere atabiliriz, ancak bu davayı kabul etmeyiz mızmızlığı yapmayacağız. Çünkü bu davanın açılması bile başlı başına bir adım; bizim mücadelemiz sonucu atılan bir adım. Öyleyse adımlarımızı çoğaltacağız! Gelip mahkemede konuşacak, davanın içini dolduracağız.

Haydi mahkemeye!

Davayı tartışmak için forumlar, sempozyumlar düzenleyip, adalet arayışını derinleştirecek, hükümeti, muhalefet partilerini zorlayacağız. Bunun için de 78’liler Girişimi sözcüsü olarak, buradan bütün 78’lilere bir çağrı: Bu davaya müdahil olun. Mademki, 12 Eylül en az bir milyon insanın hikâyesinde var, yüzde biri müdahil olsa çok büyük sonuçlar elde edeceğimizi düşünüyorum. Evren, Şahinkaya ceza almasa bile, bizler bu ülkenin mahkemelerinde darbeyi belgeleyecek, adalet isteyeceğiz… Mesele onların ceza almasından öte, dönemle hesaplaşmak!

Noktayı koyarken bir çift sözü de Tayyip Erdoğan’a etmeli: Hani Türkeş, Kenan Evren’e “Fikri iktidarda kendi cezaevinde, baht utansın” demişti ya, şimdi Kenan Evren bunu Tayyip’e derse verecek cevabı var mı? Zira Evren yargılanıyor, ama yaptırdığı onlarca yasa, siyasi partiler kanunu, anayasal düzeni hâlâ geçerli.

DARBE İDDİANAMESİ

‘Bireyler değil, düzen yargılanmalı’

– 12 Eylül iddianamesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İncelediğimizde görüyoruz ki öz itibarıyla 12 Eylül zihniyetini aklıyor. 12 Eylül’ün hedeflediği bugünkü neoliberal düzeni överken 12 Eylül’ün ezdiği, yok etmeye çalıştığı sosyalist, devrimci ideolojiyi tekrar mahkûm ediyor. İddianame, AKP’nin tarihi kendi bakış açısından yeniden yazma çabasının uzantısından başka bir şey değil. 12 Eylül öncesinde yaşananları generallerin iktidar hırsının sonucu olarak yönlendirilen bir “sağ-sol çatışması” gibi gösteriyor. 12 Eylül’le Türkiye’nin emperyalizmin neoliberal küreselleşme doğrultusundaki politikalarına eklemlenmenin yolu açıldı. 12 Eylül öncesinde gerçekleşen ve iddianamede konu olan katliam ve cinayetlerse emekçi halkın yükselen devrimci hareketini bastırmak için, doğrudan kontrgerilla ve onların yönlendirdiği sivil faşistler eliyle gerçekleştirildi. Şimdi, 12 Eylül iddianamesi ve AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşma olarak gündeme getirdiği iddialarla, bu tarihsel gerçek gizlenmeye, emperyalizmin, sermayenin, sağ faşist hareketin sorumluluğunun üzeri örtülmeye çalışılıyor.

– İddianame sizi özellikle hangi söylemiyle rahatsız etti?

İddianamenin bamteli Fatsa’ya ilişkin yazılanlar. 12 Eylül öncesi yaşananlar iki farklı Türkiye’yi ortaya çıkardı: Halkın demokrasisi olarak gelişen Fatsa ve kan deryasına dönüştürülen Maraş. Devrimciler ülkenin Maraş haline getirilmesine karşı bütün ülkeyi Fatsa yapmayı amaçlıyordu. O yüzden Evrendarbe sonrası mitinglerde “Biz bu darbeyi yapmasaydık şu anda bu kürsüde Fatsa’dakiler konuşacaktı”diyordu. İddianamenin Fatsa’ya bakışı 12 Eylülcülerin Fatsa’ya bakışıyla birebir aynı. “Fatsa ilçesi, sokaklarında rahatça dolaşılamayan, resmi dairelerinde Türk bayrağı asılmayan, camilerinde namaz kılınamayan, okullarında mini mini öğrencilerine dahi sol yumruklar havada Enternasyonal Marşı söyletilen, devlet gücüne karşı, barikatlarla çevrilmiş, hiçbir adli ve devlet organı faaliyet gösteremeyen, bütün meseleleri 11 halk-direniş komiteleri tarafından çözülmeye çalışılan, milliyetçi vatandaşların mallarının istimlak edilerek göçe zorlandığı, gitmeyenlerin acımasızca öldürüldüğü bir yer haline geldi” deniliyor. Devamla iddianamede cuntacılara dönük suçlama, sıkıyönetim ilan edilen yerler arasında olmamasına rağmen Fatsa’da yapılanın neden bütün Türkiye’de yapılmadığı, buna karşılık askeri darbe yapıldığıdır. İddia makamı askeri darbe yapılmadan da Fatsa’da yapılan “devlet terörünün” bütün Türkiye’de yapılabileceğini iddia ederek bunun hesabını soruyor!

– Peki 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşma için ne yapılmalı?

Yaşına başına bakmadan sadece darbe yapan iki general değil, o dönemin sıkıyönetim savcıları, valileri, emniyet müdürleri, bütün darbecileri ve işkencecileri yargılanmalı.

Bu iddianamede Evren ve Şahinkaya’nın sanık sıfatıyla yargılanması 12 Eylül düzeninin yargılanması manasına gelmiyor. 12 Eylül zihniyeti bugün de sürüyor. İçeride 100’e yakın gazeteci, milletvekilleri, öğrenciler, aydınlar var. Ekonomik manada 12 Eylül’ün önünü açtığı piyasacı düzen daha da acımasızca sürüyor. 12 Eylül öncesi emperyalizmin kanat ülkesi olan Türkiye füze kalkanıyla şimdi cephe ülkesine dönüştü. 12 Eylülcülerin koyduğu yüzde 10 barajıyla oluşmuş bir Meclis yapısı var hâlâ. 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşma aynı zamanda 12 Eylül’ün bugün AKP eliyle sürdürülen düzeniyle hesaplaşarak mümkün olabilir.

Tanrıkulu, ‘12 Eylül’ün anlaşılması için cezaevlerinde yaşananlar, özellikle de Diyarbakır Cezaevi vahşeti önemli’ diyor

Darbeciler yargılanmadan gelecek kurulamaz

“1981’in 4 Mayıs’ı, sabaha karşı geldiler… Gayrettepe’de olduğumu sorguda öğrendim… Gözlerimi bağlamadan önce oradaki kalasları, ipleri, manyetoyu gördüm. Beni askıya bağlayıp yukarıya doğru çektiler. Bu Filistin askısıymış. Hiç ilgimin olmadığı şeyleri soruyorlardı. Askıdayken elektrik verdiler.”

“Bedenime dokunmaları bana çok korkunç geldi. Üstümü çıkarmaya çalıştılar. Epey bir itiş kakış oldu… ‘Tiyatrocu karı’ diye bağırıyorlardı. Konuşmuyorum ya, rol yapıyorum sandılar… Beni karanlık bir odaya koydular, benim gibi sorgudan geçmiş, işkenceden kafası gözü yarılmış, ayakları şiş insanlar vardı. Kafamı kaldırdığımda kolu kelepçeyle kaloriferin demirine bağlı, bir battaniyenin üzerinde oturan genç bir adam gördüm. Yakalanırken kurşun yarası almış. Bağırsakları bir poşetin içinde duruyordu. Hastanede olması gerekirken, işkencehanedeydi ve sürekli işkence çığlıkları dinliyordu. Orada içinizi ister istemez bir korku kaplıyor. Kimse ‘korkmadım’ demesin. İşte böyle geçen kırk beş gün…”

“Beş saat sürekli dayak yediğimi hatırlıyorum, artık baygın yatıyorsunuz… Ölümüne tanık olduğum insanlar oldu.Nurettin Yedigöl bunlardan biri. Sonradan öğrendiğime göre cesedini yok etmişler. Bugün adı ‘kayıplar listesi’nde. Sorguda kafasına çivi çakılarak öldürüldü…”

Bunlar Nimet Tanrıkulu’nun işkencede yaşadıkları ve tanıklıklarının 12 Eylül iddianamesine geçen ufak bir bölümü. Daha neler yok ki? Metris’teki dayaklar, işkenceci doktorlar, işkencede hayatını kaybeden dostlar, hakaretler… Beş yıllık bir yargılanmadan sonra beraat etti Tanrıkulu. Ancak geride bıraktıklarını, insanlara yapılanları, yapılacakları bilmenin ağırlığıyla buna bile sevinemedi. Ona, 30 yıl süresince 12 Eylül darbesine ve 12 Eylülcülüğe karşı mücadele azmi veren de, 82 Anayasası’nın geçici 15. maddesinin kaldırıldığının ertesi günü 12 Eylül’ün yargılanması için dilekçe verdiren de işte bu tanıklıkları, işkencede öldürülenlere ve hatta 12 Eylül’ü görmemiş gençlere duyduğu sorumluluk. 12 Eylül’ün icraatları sadece birkaç yılla da sınırlı kalmadı. “12 Eylül bir toplum mühendisliğiydi, toplumu yeniden dizayn etmeyi amaçlıyordu, bunu da başardı” diyerek başlıyor anlatmaya:“Toplumdan, insanlığımızdan çok şey çaldı. Hâlâ da çalıyor. Çünkü 12 Eylül, kozmetik bir değişiklik yapılarak Anayasası’yla, temel kurumlarıyla hâlâ sürüyor. 1986’da İHD’yi kurarken de bugün de bütün demokratik mücadele alanlarında 12 Eylül anayasasıyla karşı karşıyayız. Yani bizim işkencemiz bitmedi, sürüyor. Bugün de sadece Kürt olduğu için binlerce gazeteci, seçilmiş yerel yönetici, siyasetçi, genç, gece evinden itile kakıla alınıp cezaevine götürülüyor, onlarca öğrenci içeride, barış diyen kadınlar tutuklanıyor.”

İşte tam da bu yüzden davanın göstermelik bir yargılamadan ibaret olduğunu düşünüyor. Biliyor ki, “12 Eylül’le iki isim üzerinden hesaplaşılamaz”. Evren ve Şahinkaya’nın kendi yasalarıyla yargılanmaları da ironik geliyor ona; “Dünyanın her yerinde darbelerden demokrasiye geçilirken darbeciler yargılanır, ancak yasalar da değiştirilir” diyor, “Türkiye’de hâlâ darbecilerin yasası var”.

Bu eleştiriler dava sürecinin dışında kalacağı anlamına gelmiyor, yargılamayı her eksiğine rağmen önemli buluyor; çünkü“bahşedilmedi”, insanların yıllardır verdiği mücadelenin bir sonucu. “Ancak” diyor,“bizim istediğimiz, uzun yıllardır mücadelesini verdiğimiz yargılanma için ‘12 Eylül gerçekleri araştırma ve adalet komisyonları’nın kurulması şart, bu noktada davanın içini doldurmak için sözlerimizi iyi kurmalıyız. Davaya müdahil olmamız lazım. En azından 12 Eylül’le ilgili istatistiklerde sözü edilen bir milyon insan sesimizi duymalı”.

Savcı Doğan Öz’ün eşi Sezen Öz, adalet beklentisini dile getirdi

Bu kadarı için bile umudum yoktu

© Sezen Öz, yeni anayasada Türkiye’nin imzaladığı ancak iç hukukunda uygulamadığı insan hakları sözleşmelerinin karşılığını görmek istiyor.

Adalet onun için canı pahasına da olsa taviz vermeyeceği bir konuydu. Vermedi de.

Oysa savcılığa başladığı 1962’den beri tehditler alıyordu Doğan Öz. “Mücadele Birliği” örgütünün kapatılmasına yol açacak dosyayı da, Necmettin Erbakan’ın kardeşiAkgün Erbakan’la ilgili yolsuzluk dosyasını da, Süleyman Demirel’in kardeşi Hacı Ali Demirel’e Denizcilik Bankası’nca verilen usulsüz kredi olayıyla ilgili soruşturmayı da o hazırlıyor…

“Hep kan aktı, anlamsız kan aktı” diyerek anlatıyor o günleri Sezen Öz, “Doğan çok okuyan, önyargıları olmayan bir insandı. Kürsüye oturmak bir ayrıcalık verir insanlara, ama Doğan öyle değildi. Halktan bir insandı, her şeyini paylaşırdı. Herkesin derdini dinler, bir çare bulmak için çalışırdı. Bu gidişata çok üzülüyordu”. Her konuşmalarının “Akan kanın artık durdurulması lazım” diyerek bitmesi bundan. Bu inançla kontrgerillayı, Özel Harp Dairesi’ni araştırıyor. Sezen Öz’e, “Görevim nedeniyle bu durumun üstüne gitmeliyim. Şiddet olayları, anarşik eylemler denilecek kadar basit değil. İş çok yukarılara dayanıyor”diyor. Üç sayfalık bir ön rapor hazırlayıp,Ecevit’e iletiyor.

24 Mart 1978 sabahı… Emniyet müdürlüğüne Doğan Öz’ün oturduğu sokakta şüpheli iki kişinin dolaştığı ihbarı geliyor, ama dikkate alınmıyor! İşte o sabah, arabasında öldürülüyor Doğan Öz. Katil İbrahim Çiftçiarkasında 18 tanık bırakıyor. Bir ay sonra Bahçelievler’de yedi TİP’li genci öldürmekten yakalanıyor, Doğan Öz’ün katili de olduğu ortaya çıkıyor. Reddetmiyor suçunu; “Doğan Öz’ü (…) eski Ankara Ülkü Ocakları Başkanı Hüseyin Demirel ve (…) Hüseyin Kocabaş’ın verdikleri talimat üzerine öldürdüm” diyerek itirafta bulunuyor. Ankara Sıkıyönetim 1 No’lu Askeri Mahkemesi tarafından oybirliğiyle ölüm cezasına çarptırılıyor, ancak Asgari Yargıtay 1. Dairesi kararı bozuyor. Tam üç kere tekrarlanıyor bu, dördüncüsünde idam kararı onaylanıyor. Bu kez de ilk üç idam kararının onaylanması yönünde görüş bildiren başsavcılık tutum değiştiriyor ve dosya Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’na gönderiliyor. Kurul, yediye karşı sekiz oyla, “delil yetersizliği”ni gerekçe göstererek kararı bozuyor. Bunun üzerine Askeri Mahkeme, Türk hukuk tarihine geçen bir karar veriyor:

“Sanık İbrahim Çiftçi’nin maktul Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüştür. (…) Ancak Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararına direnilemeyeceğinden, bir oy farka da dayansa, 7/8’lik oyçokluğuna dayanan Daireler Kurulu bozma ilamına sırf, bu hukuki zorunluluk nedeniyle uyulmuş ve sanık Çiftçi’nin beraatına karar verilmiştir.”

Yedi yıllık hukuk mücadelesinden adil bir karar çıkmasa da yılmıyor Sezen Öz, kan davası gütmüyor, Kenan Evren’i ipte görmek de değil derdi, bir daha böylesi vahşetin, cinayetlerin yaşanmamasını istiyor. “İnsanları kullanarak, pek çok kan akıttırdılar” diyor, “En son Hrant Dink’le devam etti bu. Toplumsal Bellek Platformu olarak, geçici 15. madde kaldırılınca kayıplarımızın öldürüldükleri gün 12 Eylül’ü yapanlar hakkında suç duyurusunda bulunma kararı almıştık. Şikâyetimizin Ankara Savcılığı’na yollandığını öğrendik. Savcılık bizim davayı neden 12 Eylül davasına dahil etmedi bilmiyorum, ama önümüzdeki günlerde Ankara’ya gidip dilekçemizin akıbetini sormak istiyorum. Müdahil olma talebimiz olacak.”

Peki bu davadan adalet çıkacağına umudu var mı?

“Bu kadarının olacağını da ummamıştım ki…Yaşadığımız mekanizmayı gördükten sonra hiç rahat etmedik. Yeni anayasada, Türkiye’nin imzaladığı ancak iç hukukunda uygulamadığı insan hakları sözleşmelerinin karşılığını görmek istiyoruz. Yaşam hakkı en başta gelen haktır. Bu davada yargıya büyük görev düşüyor.”

İRAN DOSYASI : İRAN’A ŞERİAT NASIL GELDİ !


İRAN’A ŞERİAT NASIL GELDİ !

Bahman Nirumand

Üzerinden zaman geçince bazı durumların daha iyi anlaşıldığı doğrudur. Bilgimiz artar, olayların gizli, saklı yönleri ortaya çıkar, niyetler, strateji ve taktikler gözle görünür hale gelir, ama bu arada da zaman geçip gider ve bir de bakarsınız, olup bitmiştir her şey. Bize de şu şarkıyı söylemek düşer.

“dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç; bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç” şarkısı mı söylenecek?

Soner Yalçın, 23 Eylül 2007′ tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde "İRANA ŞERİAT ‘DEMOKRASİ ve ÖZGÜRLÜK’ VAADLERİYLE GELDİ" başlığıyla şöyle yazıyordu.

AKP’nin Anayasa tasarısı hazırlıkları, Türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu:

"Darbe mi şeriatmı"

İşte Türkiyenin gizli gündemi bu soru. Herkes bunu tartışıyor. Ne rastlantı: Yıllar önce, İslam devriminden önce benzer soru İran’ında gündemindeydi.İranlı solcular, İranlı demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı.

Gelin İran’ın İslam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. Bir de "mahalle baskısı" varmıymış görelim.

MERHABA, Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci yazarım.Şahın devrilmesinde aktif rol oyayanlardanım. Ve aynı zamanda mollaların, Demokrasi ve özgürlük getirceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

Evet Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasi görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

Yanıldık, Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları söyleyip duruyorduk.

ÜZERİNDE DURMADIK

Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu. Pek üzerinde durmadık bu olayın. "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük

.

Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çarptırıldığı haberini okuduk. Haberi ciddiye almadık; "üç beş sapsızın işi" dedik.

Bu arada bira şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" Toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yanyana yürüyemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"Müsüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özelikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

Bu çatışmalardan rahatsız olduk;kadın sorununun güncelleşip bu plana geçmesini istemiyorduk "Asıl mücadele Emperyalizme ve kapitalizme verilmelidir" diyorduk. kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. kadının giyim sorunu, Emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

Peçesiz başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bu kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

Biz ise hala büyük laflar ediyorduk;bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "eylem birliği" gibi terimleri peşinden koşup duruyorduk.

GEÇİŞ SANCILARI SANDIK

Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. benzer olay Tahran da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

Sesleri ve görüntüleri nedeniyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor,uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen kırbaç cezasına çarptırılıyordu.

Şimdi, düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki..

Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama akası hep geliyordu.

Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. parfüm, ruj, saç boyası,mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklanıyordu. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sütyen, kombinezon vs. konmasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

Aslında bir çok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması" "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı. Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe giriş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu. Hepimiz ana çelişki üzerinde duruyorduk.

REFERANDUM OYUNU

Üç ay önce Humeyni, Paris’te koministlerde dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütlenebileceği bir Demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi solcu milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.

Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı. Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyetini istiyormusunuz yoksa istemiyormusunuz?" Kuşkusuz bu bir oyundu;halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten.Yapılan propaganda belliydi: dediler ki "İslam’a evet mi hayır mı diyorsunuz?"

Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; Demokratik haklardır;özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.Sonuçta evet diyen 20 milyon hayır diyen ise sadece 140 bindi.

Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basında ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim de oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

HALKI ANLAYAMADIK

Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar. Örneğin trajı bir milyon olan lberal Ayendegan gazetesini kapattırdılar. Sıra sonra Keyhan gazetesi’ ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu. Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yask sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

Örtünmek moda oldu! Tüm bunlara "gelip geçici fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

Koministlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra Liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi. Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı. Kaçanlardan biri de bendim. Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı

ÖNCE bir tespit yapalım:

Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!" Yanılıyorlar.

Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:

19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.İki ülke de tarım ülkesiydi. 20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi. Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi: İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.

Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti. İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı. İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

CIA, İran’dak darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti. Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı. 1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi. Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı. Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.

YEŞİL KUŞAK PROJESİ

Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım. Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti. ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı. Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız? İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler. ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı. ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu. Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.

Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu. Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu. Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı. Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.

Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti. Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi. Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!

DESTEK ESNAFTAN

İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse…

Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.

Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?

LİNK : (İzlenebilir)

AVRUPA DOSYASI : Avrupa Tarihinin Büyük Yalanları


Avrupa Tarihinin Büyük Yalanları

Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dahil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.

Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.

Yunan mucizesi yalanı

Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.

İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.

Magna Carta yalanı

Hangi aklı evvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?

Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.

Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.

Rönesans yalanı

“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırd etmek üzere icad edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.

İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.

İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?

Amerika’nın keşfi yalanı

Avrupa’nın aslında epeyce geç kalmış “keşifler çağı”, Kristof Kolomb’un Hindistan’a gitmek için yola çıkıp tesadüfen Amerika’yı keşfetmesiyle başlatılır ve amacı, dünyayı tanımak ve dışa açılmak gibi masum sebeplerle açıklanır. Oysa gemide tuttuğu seyir defterinden gerçek niyetini öğrenmek mümkündür Kolomb’un: Tutsak aldığı yerlileri çalıştırarak elde edeceği altın ve gümüşleri gemilerle Portekiz’e getirmek ve “kâfirler”in, yani Müslümanların elindeki kutsal toprakları ele geçirmek. Bunu bir Haçlı seferiyle gerçekleştirmeyi düşlüyordu masum kâşifimiz. Kolomb’un, Müslümanların bulunduğu ülkelerin doğusunda bulunan efsanevî Hıristiyan Kral Prester John’un yardımını sağlamak ve böylece bir sandviç harekâtıyla İslam tehdidini bertaraf etmek üzere Hindistan’a gittiğini de okuyunca mesele iyice çetrefilleşiyor.

Bu yalanın bir başka boyutu da şu: 1492, Amerika’nın keşif tarihi değil, sonradan “Amerika” adı verilen toprakların işgal tarihidir. Zira Amerika, Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler tarafından keşfedilmiş, bazı Müslüman gemiciler Güney Amerika’ya gidip gelmiş, nihayet son ortaya atılan iddiaya göre ise Çinli bir Müslüman olan Zeng He, bu defa Çin’den yola çıkarak Amerika’ya ulaşmıştır. Velhasıl Kristof Kolomb, Amerika’nın ilk değil, son kâşifidir.

Bilimsel devrim yalanı

Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.

California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.

Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.

Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.

Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.

Sanayi devrimi yalanı

Bir “sanayi devrimi” lafıdır gidiyor. Orta malı siyasetçisinden mahalle mektebi seviyesine inmiş bazı üniversitelerin hocalarına kadar yığınla insan, sorgu sual etmeden, ‘Eller aya, biz yaya’ teranesini tutturmuş, Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirdiğini, bizimse bu ‘evrensel gelişme’yi ıskalayıp çağdaşlık trenini kaçırdığımızı tekrarlıyorlar.

Nasıl “bilimsel devrim”, tarihçilerin, seçtikleri bir zaman dilimine yüzyıllar sonra yapıştırdıkları bir yafta ise, “sanayi devrimi” de 19. yüzyılın ortalarına doğru coşkuyla keşfedilmiş ve bu yüzden bazı özellikleri abartılmış jenerik bir terimdir. Filmin jeneriği, filmin kendisi olabilir mi?

Sanki Sanayi Devrimi bütün Avrupa’da aynı anda olmuş bitmiş bir olay gibi sunulur bize. Halbuki İngiltere’de giderek hızlanan ve istikrarlı bir tarzda gelişen sanayileşme, Fransa’da ağır aksak ilerlemiş ve büyük ölçüde İngilizleri taklit etmiştir. İngiltere’ye adamlar yollanmış ve hem makine, hem de işçi getirtilmiştir. Böylece Fransa için bir Sanayi Devrimi’nden değil, olsa olsa İngiliz makine sisteminin girişinden söz edebiliriz.

Bilimsel buluşların Sanayi Devrimi’ni hazırladığı iddia ediliyor. Hiç alakası yoktur. Mesela buhar gücüyle çalışan makineyi tasarlayan James Watt bilim adamı değil, amatör bir mucitti. Çelik sanayiinin babası kabul edilen John Wilkinson bir işadamıydı. Tekstil dokuma tekniğinde çığır açan iplik eğirme makinesi tasarımını başkasından araklayan Samuel Arkwright, inanmayacaksınız belki ama bir berberdi!

Başka kuşkular da var. Mesela “Sanayi Devrimi’nde geçtiği ileri sürülen sahneler, ancak 70 yıl sonra yaşanmış olabilir.” diyor Minnesota Üniversitesi’nden Herbert Heaton. Yani sonraki yıllarda cereyan etmiş olayları önce olmuş gibi gösterme numaraları da söz konusu. Düşünün bir, İngiltere’de 1830’larda bile pamuk işçilerinin sayısı, evlerde çalışan halayıkların sayısından azdı. 1850’de Yorkshire şehrinde yün eğirme işinin hâlâ elle yapıldığını gösteren kanıtlar mevcut. Hatta 1877’de, makinelerdeki kadar ucuza elle dokuma yapan bir imalatçı yaşıyordu İngiltere’de. Bu Fransa ve Almanya için haydi haydi böyleydi.

Sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez. Önemli olan hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? İngiltere’de uyuşturucu neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde anneler bebeklerini uyutmak için afyon kullanıyorlardı da ondan. Tarih, ne yazık ki acımasızdır.

Link : https://insanveevren.wordpress.com/

KAFKASYA DOSYASI : I. DÜNYA SAVAŞI BAŞLARINDA KAFKASYA VE ÇEVRESİNE İLİŞKİN STRATEJİK YAKL AŞIM VE FAALİYETLER


I. DÜNYA SAVAŞI BAŞLARINDA KAFKASYA VE ÇEVRESİNE İLİŞKİN STRATEJİK YAKLAŞIM VE FAALİYETLER

Tarih araştırmalarında belki de en zor olan yakın tarihin incelenip yazılmasıdır. Çünkü her şey yerli yerine oturmamış veya yakın tarih nesnel bir tarzda incelenemeyecek durumda olabilir. Yaşananlar henüz sıcaktır ve bu düzlemde tarihin öznesi ve nesnesi olanlar hâlâ ilgili zeminde yer alıyorlarsa yazılabilecekler nesnel tarihçiliğin dışına taşırılabilir ya da -öyle olsa da olmasa da- siyasal/iktisadi beklentilerin aracı olarak değerlendirilebilir. Ancak Birinci Dünya Savaşı yılları artık çok geride kalmasına, yaşananlara taraf olan insanların ve hatta devletlerin de çoktan tarihe karışmasına rağmen, bu süreçte Kafkasya ve çevresindeki gelişmelerin ve bu gelişmelerin tetiklediği hadiselerin tarihçilik açısından benzer zorlukları içerdiğini söylemek pek de yersiz olmasa gerektir. Bunun başlıca iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi, Mim Kemal Öke’nin ifadesiyle ‘yüzyılın kan davası’[1] olan Ermeni sorunudur. Diğeri ise Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinden sonra jeopolitik/stratejik önemi tartışılmayacak kadar açık olan Kafkasya odaklı sıcak çatışmalar ve yansımalarıdır.

Bu çalışmada, konunun anlaşılmasına katkı sağlayabilecek savaş öncesindeki bazı hususlara değinilmekle birlikte, bilimsel nesnelliği sağlamaya çalışan bir anlayışla -incelediğimiz arşiv belgelerine dayalı olarak- Birinci Dünya Savaşı başlarında Kafkasya ve çevresine ilişkin stratejik yaklaşım ve faaliyetlere ışık tutulmaya çalışılacaktır.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum, uluslararası ilişkiler ve stratejik değerlendirmeler bakımından gerek savaşa girişi ve gerekse Almanlar yanında yer almasında önemli rol oynamıştır. Çünkü Balkan savaşları sonrasından Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar olan süreçte Osmanlı Devleti’ni idare edenlerin, diğer endişelerinin yanı sıra, hiç de yersiz olmayan bir Rusya tehdidi algılaması olduğu ve bundan dolayı ülkelerinin toprak bütünlüğünü güvenceye alabilecek arayışlar içinde olduğu açıktır. Bu tehdit algılamasının birkaç yönü vardır. Bunlardan biri II. Balkan Savaşı sırasında Türk ordusunun Edirne’yi Bulgarlardan geri alması ve bunu korumaya çalışması esnasında ve hatta bir antlaşma ile bu durumu hukukîleştirdikten sonra bile aleyhte bir Rus müdahalesiyle önceki sınırlarına çekilmeye zorlanacağına ilişkindir.[2] Diğeri ise, Rusların öncülüğü ve baskısıyla 1914 yılı Şubat ayında, Ermenilerin de yer aldığı Şark vilayetlerinde bölgede oluşturulacak iki idarî bölüme yabancı genel müfettişlerin atanmasını ve Hıristiyan ve Müslüman cemaat temsilcilerinden oluşan seçilmiş meclisler oluşturulmasını öngören ve bu programın uygulanmasında Rusya’ya belli bir yetki veren bir Osmanlı-Rus sözleşmesine imza atmak zorunda kalan Osmanlı yöneticilerinin anılan bölgenin geleceği hakkındaki kaygılarıyla ilgilidir.[3] Öteki ve belki de en önemlisi ise Rusya’nın nihaî hedefi olan İstanbul ve Boğazları ele geçirmek için uygun zamanı ve fırsatı beklediğine dairdir.[4] Ali İhsan Sabis’e göre; “Esasen Ruslar Ankara ve Ulukışla taraflarından Erzurum cihetine doğru bir demiryolu inşa etmekliğimize öteden beri mani oluyorlardı. Bu da, aynı Boğazların takviyesini istememek gibi Türkiye aleyhinde bir düşüncenin mahsulüydü. Çünkü bu demiryolu inşa edilirse Ruslara karşı müdafaa kudretimiz artacaktı.”[5]

İçinde bulunduğu zor koşullarda Osmanlı Devleti’nin herhangi bir büyük güç tarafından toprak bütünlüğüne güvence sağlayabilecek bir ittifak yapabilmek için gereken ve beklenen ilgi ve desteği gördüğü de söylenemez. Ne var ki Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışını tetikleyen Saraybosna suikasti sonrasında değişen konjonktür 2 Ağustos 1914 tarihli Türk-Alman gizli ittifak Antlaşması’nın yapılmasının zeminini oluşturmuştur.

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na henüz resmen girmemişken İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarına yönelik askeri hazırlıklarına hız vermişlerdir. Rusya ise Kuzey İran topraklarını kullanarak sınırına yakın Türk topraklarına karşı saldırılar başlatmış, Türk-İran sınır bölgelerinde yaşayan Ermeniler, Nasturiler ve bazı aşiretler, çeşitli vaadlerle Türkler aleyhine harekete kışkırtmıştır.[6] Osmanlı Devleti de Birinci Dünya Savaşı’na resmen girmeden önce aynen Rusya’nın yaptığı gibi karşı etkinliklere girişerek bölgenin Türk ve Müslüman halklarıyla temasa geçmiştir. Ancak Osmanlı Ermenilerinin Rusya ile bağlantılı faaliyetleri ve bunun doğurduğu sonuçlar, geri kalan Kafkas halklarının Osmanlı Devleti ile olan işbirlikleri ve bu süreçte yaşananlara göre kıyaslanamayacak ölçüde -hem de bilimsel araştırma sınırlarının çok ötesinde bir istismar ve kan davası haline dönüştürülerek- işlenmiştir. Bu durum konuyu etraflıca bilmeyen kimi çevrelerde de yanıltıcı ön kabullere de yol açmıştır.[7]

Almanlar Osmanlı Devleti’nin kendileri safında bir an önce savaşa girmesini isterlerken Rusların bir kolordularını Kafkasya’dan Avrupa yönüne aldıklarını belirtip bu bölgenin Türkler için istikbal olduğunu vurgulayarak Erzurum’daki askerle Türk ordusunun Kafkasya’ya girmesini istemişlerdir.[8] Şüphesizdir ki Almanların ısrarının nedeni Avrupa cephelerinde karşılarında daha az düşman askeri bularak rahatlamaktı. Fakat Almanların bu isteklerinin kendileri açısından ne anlama geldiği Enver Paşa tarafından anlaşılamayacak bir durum olmasa gerekti. Onun -sonraki süreçte- İstanbul’daki Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau’ya, kendilerini Almanlara borçlu hissetmeleri için bir neden olmadığını, Türklerin Almanlar için yaptıklarının onlardan gördükleri destekten daha fazla olduğunu belirtmesi ve bu görüşlerine kanıt olarak ordularını Kafkas cephesine yığarak Batı cephesinde kullanılabilecek büyük Rus birliklerini burada meşgul ettiklerini belirtmesi bu açıdan kayda değer bir ifadedir.[9]

Beyrut valisi Bekir Sami Bey 30 Temmuz (13 Ağustos) tarihli ve Dahiliye Nezareti şifre kalemi antetli bir belgede kendi görüşlerini ortaya koyarken Kafkasya açısından ayrıca önem taşıyan ifadelere de yer vermiştir[10]:

Türk Alman gizli ittifak antlaşmasının varlığından haberdar olmadığı “siyaset-i devlet mechulüm olmağla beraber” ifadesinden anlaşılan Bekir sami Bey, ülkenin çıkarlarının ‘İttifak-ı Müselles’ ile bağdaşabileceği doğrultusunda olduğunu belirtirken halen ‘İtilaf-ı Müselles’ devletlerinin yönetimi altında bütün İslam dünyasının mahkûm olduğuna değinerek Kafkasya’dan Hindistan’a kadar uzanan Müslüman ülkelerinde, Rusya’nın -kısmen Almanya’ya karşı göndermeye mecbur kalacağı- Kafkasya’daki üç kolordusundan başka Rus ve İngiliz askeri olmak üzere elli altmış binden çok mevcut olmadığına dikkat çekmiştir. Ayrıca Tunus, Cezayir, Trablusgarb, Mısır ve Fas’ta dahi azami yüz bin kişilik kuvvet yoktur dedikten sonra Kafkasyalı olduğu için oranın durumuna ilişkin daha fazla bilgi edinebildiğinden bahisle biraz ayrıntılı bilgi sunmuştur. Ona göre; Kuzey Kafkasya’nın kadim ahalisi bütün Müslümanların, Dağıstanlılar, Çeçenler ve Çerkeslerin cengâverlikleri, Rusya’ya karşı düşmanlıkları izaha muhtaç olmadığından “müdrik ve oraca maruf vesait ile Çerkestan ve Dağıstan’da ihtilal çıkarmak pek mümkündür.”

6 Ağustos 1330 (19 Ağustos 1914) tarihinde, iki aydır Rus sınırları içinde olan Abdülcebbar ve Mutasım efendiler tarafından da Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının bazı bölgelerdeki yankıları ve Rusların faaliyetlerine dair bir rapor gönderilmiştir. Buna göre;[11] Sivastopol’de Osmanlı uyruğu olan Müslümanlar Ruslar canibinden çıkarılmakta olduğu ve posta vapurlarının seferleri kesildiği gibi Ruslar tarafından şiddetli baskı ve sınırlamalar icrasına başlanmıştır. Yerli Müslümanlar galeyan halindedir. Batum’da, Kars’ta ise Müslümanlar kıyama amade bir haldedir. Fakat giriş ve çıkış tamamen kesildiği ve muharebe haberlerini neşredenlere mücazat ilan edildiği cihetle şimdilik bir şey yapılamamaktadır. Buralarda bulunan büyük ağaçlar kâmilen kesilmiş ve yeniden istihkâmlar inşasına başlanmıştır. Kafkasya’da, Rostof’ta ise, Çerkesler isyana hazır olup bu cihetten bir hareket beklemektedirler. Yalta’da, Akmescit’te bulunan Müslümanlar ise genellikle iğtişaşa hazırlanmışlar ise de oralarda külliyetli miktarda asker bulundurulmakta ve ihtilat ve ictimaat kesin olarak yasaklandığından doğal olarak fiili bir eser gösterilememektedir.

Aynı zaman dilimi içinde Rusya ile işbirliği içinde olan Ermenilerin Osmanlı karşıtı faaliyetlerinin de daha önceki isyan ve komitecilik deneyimlerinin de bir sonucu olarak etkili bir biçimde devam ettiğine şüphe yoktur. Hatta Ağustos ayında Kafkasya’daki Ermeniler ve bilhassa komiteciler – muhtemelen kendilerine ayak bağı olmaması için- ailelerini Erivan’a göndermek yoluna gitmişlerdir. Erzurum’daki komitecilerin de ailelerini kâmilen Rusya ve Erivan cihetine aşırmaları dikkat çekicidir.[12]

Dördüncü Ordu Müfettişi Cavid Paşa’nın “bizzat Başkumandan Paşa hazretlerine” kaydını taşıyan ve 12 Ağustos 1330 (25 Ağustos 1914) tarihli yazışmaya cevap olarak gönderdiği 13 Ağustos 1330 (26 Ağustos 1914) tarihli şifreli yazışması Kafkasya’ya ilişkin önemli bilgiler içermektedir:

Kafkasya’da ihtilal hareketleri ifa edilmek üzere Ruslara Osmanlı Devleti tarafından savaş ilan edildiği zaman orada bulunan Dağıstan’ın Avar ve Çeçen kabilelerinden ve en etkililerinden adamlar hazırlanmıştır. Ahmet Fazıl Paşa kadim vatanı olan Kafkasya için bu işin yorucu olmadığını ve yaşının ilerlemiş olmasının kendisinin bu ihtilali vucuda getirmesine engel olmadığını, Doksan üç senesinden evvel Petersburg’u terk ederek Türkiye’ye gelmesinin bu maksada mebni olduğunu beyan etmekle birlikte; vaki olan tekliflerinin hükümetçe kabul ve icra edilmemesinden dolayı Kafkasya ahalisini ayaklanmaya teşvik etmek üzere gönderdiği adamların Ruslar tarafından mahvedilerek yalnızca bir kişinin İstanbul’a dönebildiğini ve bu ihtilal sonucunda 15.000 kişiye yakın Dağıstanlının Sibirya’ya sürüldüğünden başkaca en ileri gelenlerin Ruslar tarafından asılarak köylerinin yakıldığını belirtmiştir.[13] Anlaşılan odur ki, Fazıl Paşa Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaş açmasını istemiştir ve Kafkasya’da istenilen ve beklenilen ihtilalin gerçekleşmesi ve başarıya ulaşmasının ön koşulunun bu olduğuna inanmaktadır. Çünkü;

Hükûmet-i Seniyyece Ruslara (ilan-ı) harbden evvel ahalinin ihtilale kıyam ettirilmesi maksadın adem-i husulünden başka bilahare erbab-ı kıyamın Ruslar tarafından imha edilmesi gibi ind-Allah’ta mucib-i mesuliyet ahvalden tevakki etmekte olduğu ve kendisinin icra-yı nüfuz ettiği Avarlarla Çeçenlerin kıyam ettikleri takdirde umum Kafkasya ahalisini ve hatta Rus zulmet-i askeriyesinde bulunan zabitanın Rus aleyhine kıyam edeceklerini ve bundan başka Rus idaresinden dilgîr olan Gürcü büyükleri ve Rus ordusunda bulunan Gürcü generallerle muhaberede bulunarak bunların dahi bizim taraftan muavenet gördükleri takdirde Rus esaretinden kurtulmak için ihtilale hazır bulunduklarını ve muharebe olduğu takdirde Irak havalisinde bulunan Çeçen ve Kafkasya muhacirlerini ve Kürdleri toplayarak Tebriz üzerinden bizzat Kafkasya’ya dahil olub akıncılık edebileceğini ve o sırada göndereceği adamlar vasıtasıyla Kafkasya halkını ihtilale kıyam ettireceğini söyledikten maada kendisinin vuruduna intizar eden Avar ve Çeçen ve Kürd ve Gürcülerin adam göndermeksizin kendisinin hareketinin şuyuuyla kıyam edeceklerini suret-i katiyede temin eylediği ve devletçe Ruslarla muharebe yapılmadığı takdirde maksad hasıl olamayacağı gibi beyhude yere kan döküleceğini[14]…” belirtmiş ve bu konuda Enver Paşa’nın mütalaasını sormuştur. Cavid Paşa’nın Mehmed Fazıl Paşa’ya ilişkin görüşü ise onun öteden beri cesaret ve özverisiyle bilinen, zinde vücutlu “gece gündüz düşüncesi Kafkasya üzerine yürümek ve harb etmekten ibaret”[15] bir kişi olduğu ve Kafkasya arazisini çok iyi bildiği doğrultusundadır.

Cavid Paşa’nın 17 Ağustos 1330 (30 Ağustos 1914) tarihli yeni bir şifreli yazışması Kafkasya’ya yönelik girişimlerin içindeki Alman parmağını göstermekte ve bir an önce Ruslarla harbe girişilmesi yolunda yukarıda değinilen görüşlerde yönlendirici olabileceklerini kuvvetle düşündürmektedir:

“Kafkasya’da ihtilal ifası için Mehmed Fazıl Paşa hazretleriyle öteden beri düşünmekte bulunduğumuz cihetle müşarünileyhin arzusu vechile Bağdad Alman konsolosu vasıtasıyla İstanbul sefirinden teminat dahi alındığından buradan tertib edilmiş en güzide beş kişi yarın yola çıkarılacaktır…”[16]

Bu yola çıkacak kişilere, kendilerine katılacak bazı Çeçenlerle birlikte Kafkasya sınırı üzerindeki Dağıstan-Çeçen muhacirlerinin oluşturduğu İslam Sur köyündeki Dağıstanlılardan gerekenleri alarak Kafkasya cihetine geçip çetecilik yapmaları ve halkı Rus hükümetine karşı ayaklandırmaları talimatı verilmiştir. Ayrıca bunlara bomba, silah gibi nesnelerin Osmanlılar tarafından verilirse daha çok etki yapacağından bahisle; İslam Sur köyünün bulunduğu sınır bölüğü kumandanı ya da bağlı olduğu kaza kaymakamı vasıtasıyla Türkiye tarafında uygun yerlerde depolara konmuş olan işbu nesnelerin anılan köy ahalisi olan Dağıstan muhacirlerine verilerek bunlar aracılığıyla Rusya dahilinde dağıtılması için gerekenlere irade buyrulması da değinilen bu belgede Cavid Paşa tarafından istenmiştir.

Bu arada Harbiye Nezaretine Kafkasya ile ilgili görev almak için dilekçe veren gönüllüler de vardır. Bunlardan biri ilk teşkil edilecek Kafkasya alayına tayinini istekte bulunmuştur.[17] Bu konuda görev isteyenlerden bir diğeri ise şahsını tanıtırken aslen Dağıstanlı olduğunu, Kafkasya’dan Hazar Denizi’ne kadar olan dağlık kesimde meskûn Çeçen ve Lezgi ve Avar ve Kumuk ahalisiyle Şeyh Şamil merhumun kabilelerinin kendisini iyi tanıdıklarını, lisanlarını bildiğini belirterek kendisinin Şeyh Şamil’in sergerdelerinin yer aldığı Mihrhanzadelereden olduğunu vurgulamış ve oraya gidip özveriyle hizmet etmek ve ataları gibi kabilesinin başına geçip Ruslarla savaşmak istediğini ifade etmiştir. On yedi senedir Dağıstan’dan çıkalı beri muhabere ettiğini ve İstanbul’dan talimat alıp gittiği takdirde orada pek çok işler görmek mümkün olduğunun kendisine yazıldığını söyleyen bu gönüllü emir buyrulursa her türlü özveriye hazır olduğunu da arz eylemiştir.[18]

Faaliyetler devam ederken İstanbul’da bulunan bazı Hıristiyan Gürcülerin de deniz yoluyla Kafkasya’ya yakın Türk limanlarına gittikleri anlaşılmaktadır.[19] Kafkasya’da yürütülen etkinliklere ışık tutan bir belgeye göre; Kafkasya ihtilalini gerçekleştirme çalışmaları devam ederken Türk yetkililer Almanların Osmanlı Devleti için zararlı faaliyetler yapabilecekleri endişesini taşımışlardır.[20]

1914 yılı Eylül ayı içinde, Türk makamlarına Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin Rusya hükûmetiyle anlaştığı ve harp vukuu takdirinde Türkiye Ermenilerinin bunlara katılacaklarına ilişkin istihbarat gelmiştir. Üstelik Ruslar Odesa, Sivastopol ve sair Karadeniz bölgesindeki yerlerde üç yüz seksen kişi kadar Osmanlı uyruğu Müslümanı Türk casusu diye tutuklamışlardır.[21] Bu durum hem Türk tarafının işlerinin hiç de kolay olmadığını hem de Rusya’nın Ermenilerin gönüllü desteğiyle karşı hazırlıklar içinde olduğunu göstermektedir. Bu koşullarda bile Teşkilât-ı Mahsusa başkanı Süleyman Askerî; Türklerle iş birliği yapmasalar bile, hiç olmazsa yansızlıklarını sağlamaya çalışmak ve bu cihetle kesin zorunluluk olmadıkça Ermenilerin kalplerini bile kırmamak lüzûmu hakkında gerekenlerin dikkatinin çekilmesini istemiştir.[22]

stanbuldan gönderilen bazı Gürcüler kayıklarla Rusya’ya gönderilmiştir. Bu arada Rusya’daki Rumlar ile Ermeniler ve keza Osmanlı uyruğu olup Rusya’ya firar edenler gönüllü olarak Rusya’da istihdam edilmişlerdir. Erzurum ve havalisinde Osmanlı askeri donanım bakımından çok eksiktir. Bir süre sonra Rusya karşıtı faaliyetler için kurulmuş olan “Kafkas İhtilâl Cemiyeti” için Erzurum’da bir genel merkez, Trabzon ile Van’da birer bölge yönetim kurulu oluşturulmuştur.[23] Ayrıca İstanbul’dan – Süleyman Askerî Bey tarafından- bölgede görevli Rıza Bey’e, şu talimat gönderilmiştir:

1. Gürcistan’da başarılı olmak için Gürcüler ve özellikle Hıristiyanlarıyla ilişki kurmak ve örgütleriyle temasa girmek gereklidir.

2. Almanlarla talihimizi bağlamış ve işbirliği etmiş olduğumuzdan bunların maksadımıza hadim bir surette istihdamları gereklidir.

3. Bundan dolayı orada bulunan Gürcüler ve Almanlarla birlikte hareket etmek -örgüte ve tüm duruma egemen olmamız kaydıyla- çıkarımıza uygundur. Bunun için Alman ve Gürcülerle sizden teşkil ettiğiniz karma komisyonun oyu olmadıkça hiç bir hareket yapılmaması ilkesini koymak ve tamamen korumak gereklidir.

4. Gürcüler dahilde örgütlenmeye sevk ve Muzel’e de bu husus gereken surette telkin ediliyor.

5. Kereli’nin kurulması arzusunda bulunduğu lejyon behemehal sizin uygun göreceğiniz yerde ve denetim altında bulunmalıdır.

6. Dikkat çekecek nümayişkâr hareketler yapılmaması, henüz bizim tarafta yapılacak düzenleme ve hazırlıkların tümüyle tümüyle örtülmesi gereği icap edenlere bildirilmelidir.

7. Muzel ve Kereli’nin iyi idare edilmesi ancak kabil olamayacağına kanaat hasıl olduğu dakikada gereğine bakmak üzere durumun bildirilmesi.[24]

Türk yetkililerce tasarlanan Kafkasya ihtilalinin alt yapısı hazırlanmaya çalışılırken Bağdat’ta Irak ve Havalisi Umum Kumandanlığı’na gönderilen bir şifreyle “gerek İran dahilinde ve hudud üzerindeki aşair arasında ve gerekse Kafkasya dahilinde”[25] o ana kadar ne gibi teşkilat ve hazırlık yapıldığı ve daha ne gibi kişilerin hangi mıntıkalara gönderilerek teşkilatın ne derecelerde tamamlandığının bildirilmesi istenmiştir. Musul Süvari Kolordu Kumandanı Mehmed Fazıl Paşa’ya gönderilen bir şifre ile aynı şekilde neler yapıldığı sorulmuştur.[26] Musul vilayetinden gelen şifrede ise, Hindistan’a gitmeleri düşünüldüğü halde mevcut koşullardan dolayı bu yolculuğa çıkmaları zorlaşan Abdürreşid ve Ali Efendiler Mehmed Fazıl Paşa’nın vaki isteği üzerine ona katılarak Kafkasya ve Türkistan taraflarında birlikte faaliyete geçmeyi kabul etmişlerdir.[27] Musul Vilayeti’ne çekilen bir başka telgrafla, Kafkasya’da ihtilal hareketleri meydana getirmek üzere yapılan teşkilat ve tertibatın İran’a dahi teşmil edildiği, Azerbaycan cihetinde vukua gelen isyan hareketlerinin bu teşkilatın fiili eserleri olduğu bildirilerek “vaziyet-i siyasiye faaliyet-i umumiyeyi tacil edecek mahiyette bulunduğundan” İran’da Rusya karşıtı faaliyetlerin ivedileştirilmesi istenmiştir.”[28] Musul vilayetinden gelen cevabi cevabi telgrafta, kendilerine verilen emrin uygulanacağı bildirilmiştir.[29] Bağdat vilayetinden İstanbul’a gönderilen şifrede ise yapılan işler hakkında bilgi verildikten sonra Mehmed Fazıl Paşa’nın Erzurum’a doğru gitmekte olduğu bildirilmiştir.[30]

Sonuç

‘Tarihsel tanıklıkların çeşitliliği hemen hemen sonsuzdur. İnsanın söylediği veya yazdığı her şey, imal ettiklerinin tümü, değdiği her şey onun hakkında bilgi verebilir ve vermelidir’[31] Fakat ‘Tarihte her sahada misal o kadar çoktur ki bunlardan ustalıkla bir seçimle istenen her türlü netice çıkarılabilir.[32] Anılan asırlık kan davasını güdenler de ustaca seçimlerle hatta eklemelerle ya da aynı süreçte olumsuzladıkları ‘öteki’nin de savaşın mağduru olduğunu[33] ve olanların nedenlerini göz ardı etmekle, kendi istedikleri sonuçları gerçeğin ta kendisi gibi sunabilirler, sunmuşlardır da. Ancak böylesi bir tutum doğru değildir. Çünkü ‘Tarih incelemesi, nedenlerin incelenmesidir. Neden, niçin sorusuna yanıt aramayanların kendilerine tarihçilik yakıştırmaları doğru değildir.[34] Tarihin bir mahkeme ve şahitlerin de sanıklar olamayacağını[35] hatırdan çıkarmadan tarihi tanıklıkları tenkide tabi tutarak hakikati durmaksızın yakalamaya çalışmak lazımdır. Bu bağlamda denilebilir ki; Rusya ve Osmanlı Devleti karşı saflarda yer alırlarken bu iki devletin etrafında kaderlerini büyük ölçüde bu devletlerden birinin kazanmasına bağlamış ve bu doğrultuda çalışan unsurlar tarihin akışının ve konjonktürün bir sonucu olarak devreye girmişlerdir. Bu çerçevede Osmanlı Ermenilerinin İtilaf Devletleri ve özellikle de Rusya tarafından savaşı kazanmalarına yarayabilecek bir unsur olarak değerlendirildiği, Türk ve Müslüman Kafkas halklarının ise İttifak Devletleri ve bilhassa da Osmanlı Devleti ile işbirliğine girdikleri, hatta Hıristiyan Gürcü halkının da bazı unsurlarıyla bu işbirliğine katıldıkları tarihi bir vakıadır. Bu nedenle Birinci Dünya Savaşı başlarında Kafkasya ve çevresindeki gelişmeler incelenirken bütüncül bir yaklaşımla her iki tarafın birbirine oldukça benzeyen ve savaştan zaferle çıkmak için gerçekleştirdikleri etkinlikler aynı ölçüde ilgiye değer.

İşin ilginç olan tarafı aradan geçen zamana ve bu süreçte değişen dünyaya karşın Sovyetler Birliği sonrası dönemde Rus nüfuzunun ülkelerinden/bölgelerinden çekilmesini isteyen Kafkasya halklarının neredeyse tümüyle Birinci Dünya Savaşı başlangıcında Osmanlı Devleti ile yakın temas ve işbirliği içinde olanlardan meydana gelmesidir. Üstelik Rus Çarlığı’nın vaktiyle Kafkasya ve ötesinde egemen olabilmek için kullandığı ve anılan savaşta işbirliği yaptığı Ermenilerin ise güncel çatışmalar içinde -türlü nedenlerle- bölgedeki Rus etkisinin sürmesinde büyük önem taşıyan stratejik bir manivela olarak Rusya Federasyonu tarafından değerlendirilmekte olduğu da yadsınamaz.

Dr. Vahdet KELEŞYILMAZ

Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.