Kategori arşivi: Güvenlik

ERMENİ SORUNU DOSYASI : KOMUTANIMIZ EMEKLİ KURMAY ALBAY ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU BİLGİLENDİRİYOR


KOMUTANIMIZ EMEKL KURMAY ALBAY MER LTF TAIOLU BLGLENDRYOR.pdf

AMERİKA DOSYASI /// EYÜP KABİL : ABD, Türkiye ile savaşıyor !


Eyüp Kabil

eyupkabil

Şunun adını artık koyalım; ABD, Türkiye ile savaşıyor…

ABD, Irak ile savaştı, ABD, Libya ile savaştı, ABD, Suriye ile savaştı… Şimdi Türkiye ile savaşıyor.

Zaten Büyük Ortadoğu Projesi denilen şey neydi; 22 İslam ülkesinin yönetim ve haritalarının değişmesi değil miydi!?..

ABD bu hedefinden vazgeçmediğine göre, yaşadığımız şey; Büyük Ortadoğu Projesi’nin kapsamında olan şeyler dersek yanılmayız…

ABD’ye ait olan bu projenin Türkiye’yi de kapsadığını seneler öncesinden bilen, uyaran oldu olmasına fakat milletimizin bunu fark etmeye başladığı tarih maalesef 15 Temmuz 2016 oldu. Yani başına darbeyi yiyince…

Gerçi tam olarak anlaşıldığından hala şüphelerim var ya, neyse.

ABD’nin Türkiye ile savaşı resmi değil, örtülü bir savaş var ortada. Aslında büyük fotoğrafa baktığımızda dünya üzerinde örtülü bir savaş var. Hem de çok şiddetli bir savaş…

ABD’nin fonladığı, silahlandırdığı, organize ettiği örgütler şimdi Türkiye’ye saldırıyor.

15 Temmuz’daki darbe girişimi başarılı olsaydı, ABD, bölgedeki hedefleri doğrultusunda büyük bir avantaj elde etmiş olacaktı. 15 Temmuz’a kadar öyle sinsice, öyle sessiz ve derinden yıllar süren bir çalışma yaptılar ki, Türkiye’nin tam anlamıyla elini kolunu bağladıklarını düşünmüşlerdi. Haksız da sayılmazlardı, Rusya ile aramızı bozmayı bile başarmışlardı. Türkiye bölgede yapayalnız bırakılmıştı, bir başka deyişle Türkiye, ABD’ye muhtaç hale getirilmişti. Bütün kurumlara, bir ABD projesi olan FETÖ’nün adamları yerleştirilmişti. Cumhurbaşkanı’nın yaverine kadar her yerde ABD’nin adamları vardı.

Her şey yıllar süren bir organizasyonla düzenlenmiş, geriye bir tek düğmeye basmak kalmıştı!

Nitekim düğmeye de basıldı ancak istedikleri sonuca ulaşamadılar.

Ben bunu; herkesin bir hesabı varsa Allah’ın da bir hesabı var, diye yorumluyorum.

Bu tarihten sonra Güneydoğu’da yaşanan sokak savaşlarını ve ülkemizin tamamında görülen bombalı terör eylemlerini, örtülü bir savaşla Türkiye’yi hizaya getirme gayretleri olarak okumak gerek.

Çok şükür ki Türkiye’ye diz çöktüremediler.

Cumhurbaşkanı’nın “ikinci istiklal savaşı veriyoruz” sözünü bu yüzden önemsiyorum.

Bu savaşa bir ad vermek gerekirse; Değişen Dengeler Savaşı en uygun isim olurdu bence.

Şimdi, devreye soktukları iki koz var ellerinde!

Biri ekonomik, diğeri mezhep çatışması üzerine…

Sayın Prof. Dr. Haydar Baş, darbe girişiminden sonra bu iki konuya da dikkat çekmişti. Şu an görüyoruz ki, Sayın hocamız yine haklı çıkmıştır.

Mezhep çatışması konusunda, mezhep ayrımcılığını körüklemeye çalışanlara karşı hükümeti uyarmak isterim. Şu sıralar bazı basın organlarında ve bazı televizyonlarda hatta yoğunluklu olarak sosyal medyada bu konu işleniyor.

Özellikle böyle bir dönemde, bilinçli olarak Şii-Sünni ayrımcılığı yapan kişilerin gözaltına alınıp sorgulanması gerektiği kanaatindeyim. Kim bilir bu işin altından neler çıkar!

Ekonomi konusunda ise Türkiye’nin bağımsız bir ekonomiye kavuşması şart! Dolar’a bağımlı bir ekonomiyle bunu başarmak imkansız. Sıcak para (Dolar) uğruna ülkenin kaynaklarını satarak ekonomide bağımsızlık sağlanamaz. Bu anlayış ancak, ülkenin emeğini ve kaynaklarını bedavaya ABD’ye aktarmak olur.

Bu yüzden iktidar çevresinden, ekonomiye Dolar nazarıyla bakan, Türk insanının emeğini, alın terini ABD’ye transfer eden anlayışın uzaklaştırılması lazım. En iyi ihtimalle bu işi bilmedikleri için yine de uzaklaştırılmalılar.

Terör cephesiyle mücadele ederken, ekonomik ve mezhepsel cephelerde kaybetmemeliyiz. Çünkü düşman bize buralardan saldırıyor!

Mademki “ikinci bir istiklal savaşı” veriyoruz her cephede zafer kazanmalıyız, bunun da yolu, her alanda, bu işi bilenlerle beraber olmaktır.

BULGARİSTAN DOSYASI : BULGARİSTAN’DA HRİSTİYANLIK, İSLAM VE İNSAN HAKLARI (2015) (İNGİLİ ZCE)


Christianity, Islam, and Human Rights in Bulgaria (2015).pdf

NATO DOSYASI : İncirlik ve NATO bizi hangi tehditten korudu ?


İncirlik ve NATO bizi hangi tehditten korudu?

‘İncirlik Üssü kapatılsın’ tartışmasını değerlendiren BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, bu üssün 15 Temmuz darbe girişiminde aktif olarak kullanıldığını, kapatılması gerektiğini ifade ederek, “Hükümetten gelen açıklamaların milletin bu konuda ortaya koyduğu hassasiyeti geçiştirme amaçlı olduğu anlaşılıyor” şeklinde konuştu.

Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, İncirlik Üssü’nün işlevi konusunda kamuoyunda devam eden tartışmaları değerlendirdi. Dr. Terzi, "Bugün İncirlik ekseninde tartışılan aslında Türkiye’nin ABD, AB ve Batı ile müttefikliğidir. Sorgulanan aslında budur" dedi. Terzi, şunları söyledi: "Atatürk bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti kurmuştu. Tarımdan sanayiye her alanda milli bir politika uygulamıştı. Ama 1938’den sonra Türkiye’nin politikası bağımlı bir rotaya döndüğü için bugün bu sonuçları yaşıyoruz. Biz parti olarak Meclis açılış programlarında yaşayan 3 cumhurbaşkanını Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’ı dinledik. Bu üç sayın cumhurbaşkanının da açıklamalarından şunu gördük: Bir, ‘Türkiye, Batı ittifakı içinde olacak, ABD ile birlikte stratejik bir ortaklık ve NATO içinde olacak.’ İki, ‘AB’ye gireceğiz bu bizim vazgeçilmez yolumuzdur.’ Üç, serbest piyasa ekonomisini yani liberal ekonomiyi uygulayacağız. Şimdi böyle bir stratejinin içinde devlet gemimizi Batı’ya yönlendirdik. Şimdi böyle bir geminin içinde biz yüzümüzü zaman zaman doğuya, kuzeye, güneye dönsek bile aslında bu geminin içinde Batı’ya doğru yol alıyoruz."

İncirlik, darbe girişiminin merkeziydi

"İncirlik Üssü’nün 15 Temmuz darbe girişiminde çok önemli bir merkez olarak kullanıldığını herkes çok net olarak biliyor" diyen Abdullah Terzi, şöyle devam etti: "Hatta ABD’nin yeni Başkanı Donald Trump bile çok sayıda Amerikan istihbarat subayının o gece görev aldığını ifade etmişti. Dolayısıyla İncirlik Üssü, milletin gözünde bu noktada bir ‘mimlenmiş’ti. Ama şimdi çok daha sıcak bir şey var. IŞİD’e karşı operasyon nedeniyle ABD ve diğer Avrupa ülkelerinden gelen hava kuvvetlerinin oradan IŞİD’e karşı bir operasyon için bulunduğunu görüyoruz. Milli Savunma Bakanımız, ‘İncirlik bir NATO üssü değildir’ diyor. Pentagon Sözcüsü Peter Cook da ‘Özel görüşmelerle biz üssü kullanma izni aldık’ diyor. Türkiye şimdi haklı olarak ‘Ben IŞİD ile Fırat Kalkanı Harekâtı’nda mücadele ediyorum. Bana neden destek vermiyorsun’ diye soruyor." İncirlik Üssü’nün 15 Temmuz darbe girişiminde aktif olarak kullanıldığına özel vurgu yapan Dr. Terzi, şunları söyledi: "Türkiye bağımsız bir devlet ise ve 15 Temmuz’da darbeye ramak kalmış ise ve burada İncirlik sabıkalı ise sizin alacağınız karar demokratik rejime karşı, devletime karşı, milletime karşı bir darbenin merkez üssü olduğunu ortaya koyup gereğini yapmaktır. ‘Biz burayı kapatabiliriz’ denilebilirdi çok rahatlıkla. Ama bu yapılmadı ve şimdi bu milleten gelen bu sorgulamalara geçiştirme politikası izleniyor." Abdullah Terzi, "Aynı zamanda şuanda ABD ile yapılan görüşmelerin satır aralarında görüyoruz ki, biz İncirlik’i kapatma niyetinde değiliz. Bunu bir blöf olarak kullanıyoruz gibi bir algı oluştu. Bunlar bağımsız bir devlete hele de şuanda ekonomik, siyasal ve de terör sarmalı içine alınmış bir Türkiye’de çok daha sağlam bir politikanın, dış siyasetin ortaya konulması gerekiyor" şeklinde konuştu.

Yabancı üsler bize zarar veriyor

"Dış politikada anti-emperyalist, bağımsız bir siyaseti önümüze koymamız gerekiyor" diyen BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Terzi, şunları söyledi: "Sadece İncirlik mi, ABD’nin NATO kapsamında Türkiye’de 40 tane üssü var. Mesela Kürecik Üssü var. Peki, şimdi soralım: Biz bu üslerden ne kadar yararlandık? İncirlik Türkiye’nin nerede işine yaradı, diğer üsler ülkemize hangi katkıyı sağladı? Bu üsler bizi hangi tehditten korudu? Biz maalesef biz bu üslerden yararlanmadık. 15 Temmuz darbe girişiminde bu üsler bize zarar verdi. Şuanda bu üsler bizim Mehmetçiklerimizin şehit olduğu alanlarda bize destek vermiyor. Bunu ben söylemiyorum; Cumhurbaşkanımız söylüyor, Başbakanımız söylüyor, Dışişleri Bakanımız söylüyor, Milli Savunma Bakanımız söylüyor… O halde siyasetin, yönetimin görevi millet dahi bunu fark etmekten bunu görebilmek ve buna göre dış politikayı güvenlik stratejisini, düşman algısını yönlendirip değiştirebilmektir."

NATO nerede işimize yaradı?

BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımının da sorgulanması gerektiğine işaret ederek, "Biz NATO’nun ne faydasını gördük? NATO bizi hangi tehditten ya da tehlikeden korudu? Nerede işimize yaradı? Biz görüyoruz ki NATO her zaman bizi kullandı, her yerde Mehmetçiğimizden istifade etti. Daha geçen hafta Afganistan’daki Türk gücünün görev süresi 2 yıl daha uzatıldı" dedi.

NATO’nun görevi İslam dünyasını parçalamak

NATO’nun günümüzde İslam dünyasını parçalama misyonu üslendiğini ifade eden BTP Genel Başkan Yardımcısı Dr. Abdullah Terzi, bu bağlamda şunları söyledi: "Bugün NATO konsepti değişmiştir. NATO soğuk savaş döneminde SSCB ve ‘komünist blok’a karşı askeri pakt olarak lanse edildi. Bugün ondan uzaklaştı. NATO, günümüzde Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde İslam dünyasının parçalanması ve işgali fonksiyonunu üstleniyor. Türkiye’nin buna ihtiyacı yok. Bağımsız Türkiye Partisi olarak biz Atatürk’ün çerçevesini çizdiği bağımsız siyaseti merkeze koyuyoruz. Atatürk emperyalist güçlerle doğrudan mücadeleyi seçmiş bir insandır. Bugün ABD bilelim ki bizim hudutlarımızı kabul etmiyor. ABD bizim Güneydoğumuz üzerinde hesabı olan bir devlettir. Hem kendi coğrafyasındaki iklim değişikliklerinden dolayı buraya gelip yerleşmek, hem de Büyük İsrail Projesi için burada olan devlettir. Dolayısıyla bunların Türkiye’de bulunan 40’a yakın üssü bizim hayrımıza olan bir durum değildir."

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI : Dünyanın en güçlü orduları 2016


2016 yılında 126 ülkenin ordusu değerlendirilmiş ve dünyanın en güçlü orduları sıralaması yapılmıştır. Ülkenin sahip olduğu silahlı gücün yanında nüfusu, savaşabilecek ve askerlik çağına gelen insan sayısı, ekonomik güç ve performansı, petrol üretim ve tüketimi gibi kriterler de değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmeye göre, ekonomik anlamda dünyanın en güçlü ülkelerinin orduları da güçlü. Asker sayısı bakımından dünyanın en büyük orduları: Çin, Amerikan, Hint, Rusya, Kuzey Kore, Güney Kore, Pakistan, İran ve Cezayir ordularıdır ve her birinin en az 500 bin kişilik aktif personeli bulunmaktadır. 2,3 milyonu aşan aktif personeliyle Çin Ordusu, en yakın rakibi olan Amerikan ordusunun iki katına yakındır. Aşağıda dünyanın en güçlü 10 ordusunu bulabilirsiniz.

1. ABD Silahlı Kuvvetleri – dünyanın en güçlü ordusu

ABD’nin 1,2 milyona ulaşan aktif silahlı personeli, 49.910 kara aracı ve 4.564 roket/top sistemi, 13 bini uçak olmak üzere 14.048 hava aracı, 415 deniz aracı bulunmaktadır. Kuzey Amerika’nın en güçlü ordusudur.

2. Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri

Rus Ordusu

Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri, çoğu Sovyetler Birliği döneminden kalma ekipmanları için büyük bir modernizasyon çalışması yapmaktadır. Verilen bilgiye göre Rus ordusunun 766 bin aktif personeli, 47 bin kara aracı ve 14 bin roket/top sistemi, 3.547 hava aracı ve 352 adet deniz aracı bulunmaktadır. Avrupa’nın en güçlü ordusudur.

Kara gücü

o Tank 15.398

o Zırhlı Savaş Aracı 31.298

o Top ve roket sistemleri 14.390

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 3.547

o Savaş uçağı 1.438

o Helikopter 1.237

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 352

o Uçak gemisi 19

o Fırkateyn, Destroyer vb. 100

o Denizaltı: 60

Çin Halk Kurtuluş Ordusu – dünyanın en büyük ordusu

Dünyanın en büyük ordusu: Çin Ordusu

1980’lerin başından itibaren dünyanın üretim üssü haline gelerek ekonomik gücünün zirvesine çıkan Çin, GSYİH açısından ABD’yi geçerek dünyanın en zengin ülkesi haline gelmiştir. Ekonomik güç ise askeri gücün artmasına ve şuan için bulaşılmaması gereken gücün yarın korkulması gereken güç haline dönüşmesine neden oluyor.

Çin Halk Kurtuluş Ordusu için söylenenlere göre ast üst ilişkisi belirgin değildir. Erler de general de aynı renkte yeşil üniforma giyerler. Üniformalarında komünizmin simgeleri mevcuttur. Dünyanın en kalabalık askeri nüfusuna sahiptir, dünyanın en büyük ordusudur. Çin ordusunun 2,34 milyon aktif personeli, 14 bin kara aracı ve 9.726 roket/top sistemi, 3 bin hava aracı, 714 deniz aracı vardır. Asya’nın en güçlü ordusudur.

Kara gücü

o Tank 9.150

o Zırhlı Savaş Aracı 4.788

o Top ve roket sistemleri 9.726

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 2.942

o Savaş uçağı 1.385

o Helikopter 802

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 714

o Uçak gemisi 1

o Fırkateyn, Destroyer vb. 106

o Denizaltı: 68

Hint Ordusu

Hint Ordusu, dünyanın en kalabalık ordularından biri

Dünyanın ikinci kalabalık ülkesi Hindistan, dünyanın en büyük silah alıcısı iken dünyanın en büyük silah üreticilerinden biri olma yolunda hızla ilerliyor. Hint ordusu 1,32 milyon aktif personeliyle dünyanın en büyük ordularından biri. 13 bin kara aracı ve 8 bin roket/top sistemi, 2 bin hava aracı, 295 deniz aracı var.

Kara gücü

o Tank 6.464

o Zırhlı Savaş Aracı 6.704

o Top ve roket sistemleri 7.996

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 2.086

o Savaş uçağı 809

o Helikopter 646

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 295

o Uçak gemisi 2

o Fırkateyn, Destroyer vb. 50

o Denizaltı: 14

Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri

İngiliz Ordusunun tankları

İngiltere’nin resmi adı olan Birleşik Krallık, silahlı kuvvetlerine isim vermiştir. Birleşik Krallık Silahlı Kuvvetleri, tarihi ve siyasi nedenlerle Rusya dışarıdaki bırakılırsa Avrupa’nın en güçlü ordusu konumundadır. En güçlü ilk 4 ordudan sonra toplam silah sayısındaki düşüş gözden kaçmıyor. İngiliz ordusunun 150 bin aktif personeli, 6 bin 300 kara aracı ve 269 roket/top sistemi, 879 hava aracı, 76 deniz aracı bulunuyor.

Kara gücü

o Tank 407

o Zırhlı Savaş Aracı 5.948

o Top ve roket sistemleri 269

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 879

o Savaş uçağı 168

o Helikopter 348

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 76

o Uçak gemisi 1

o Fırkateyn, Destroyer vb. 19

o Denizaltı: 10

Fransız Ordusu

Fransa askeri gücü itibariyle hala Avrupa’nın en güçlü ülkelerindendir. Fransa dünyada en büyük 4. nükleer gücü elinde bulunduran ülkedir. Bunun yanında Fransız ordusunun 205 bin aktif personeli, 7 bin 300 kara aracı ve 602 roket/top sistemi, 1.282 hava aracı, 118 deniz aracı bulunuyor.

Kara gücü

o Tank 423

o Zırhlı Savaş Aracı 6.863

o Top ve roket sistemleri 602

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 1.282

o Savaş uçağı 284

o Helikopter 611

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 118

o Uçak gemisi 4

o Fırkateyn, Destroyer vb. 22

o Denizaltı: 10

Güney Kore Ordusu

Güney Kore, saldırgan komşusu ve aslında kardeşi Kuzey Kore nedeniyle ordusunu sürekli büyük ve güçlü tutmaya çalışan bir ülke. Güney Kore ordusunun 625 bin aktif personeli, 5 bin kara aracı ve 7 bin 600 roket/top sistemi, 1.451 hava aracı, 166 deniz aracı bulunuyor.

Kara gücü

o Tank 2.381

o Zırhlı Savaş Aracı 2.660

o Top ve roket sistemleri 7.578

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 1.451

o Savaş uçağı 448

o Helikopter 679

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 166

o Uçak gemisi 1

o Fırkateyn, Destroyer vb. 41

o Denizaltı: 15

Alman Ordusu

Avrupa’nın ekonomik açıdan en güçlü ve politik açıdan belirleyici ülkesi olan Almanya’nın askeri harcama bütçesi ülke içinde 6. sıradadır. Alman ordusunun 180 bin aktif personeli, 6 bin 300 kara aracı ve 204 roket/top sistemi, 676 hava aracı, 81 deniz aracı bulunuyor.

Kara gücü

o Tank 408

o Zırhlı Savaş Aracı 5.869

o Top ve roket sistemleri 204

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 676

o Savaş uçağı 169

o Helikopter 359

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 81

o Uçak gemisi yok

o Fırkateyn, Destroyer vb. 15

o Denizaltı: 5

Japon Ordusu

Japonya, Çin. Hindistan ve ABD den sonra en çok insan gücüne sahip ülkedir. Japon ordusunun 250 bin aktif personeli, 5 bin kara aracı ve 7 bin 600 roket/top sistemi, 1.451 hava aracı, 166 deniz aracı bulunuyor.

Kara gücü

o Tank 678

o Zırhlı Savaş Aracı 2.850

o Top ve roket sistemleri 801

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 1.590

o Savaş uçağı 287

o Helikopter 638

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 131

o Uçak gemisi 3

o Fırkateyn, Destroyer vb. 43

o Denizaltı: 17

Türk Silahlı Kuvvetleri

Dünyanın en büyük ordularından Türk Ordusu

Türkiye’de Türk Silahlı Kuvvetleri, dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeye karşı ülkeyi korumakla görevlidir. Hava, deniz ve kara olmak üzeri 3 ana kuvvetten oluşur. Türk ordusunun 411 bin aktif personeli, 11 bin 300 kara aracı ve 2 bin 521 roket/top sistemi, 1.007 hava aracı, 194 deniz aracı bulunuyor. Bu anlamda Türkiye, dünyanın en güçlü orduları arasında ve özellikle kara gücünde Türk ordusunun gücü azımsanmayacak ölçüdedir. ABD’den sonra NATO’nun ikinci büyük ordusudur. Türkiye, son yaptığı Ar-Ge çalışmalarıyla Çin ve Hindistan’ın yaptığı gibi büyük bir silah üreticisi olma yönünde hızla ilerliyor.

Kara gücü

o Tank 3.778

o Zırhlı Savaş Aracı 7.550

o Top ve roket sistemleri 2.521

Hava gücü

o Toplam uçuş gücü 1.007

o Savaş uçağı 207

o Helikopter 445

Deniz gücü

o Toplam deniz gücü 194

o Uçak gemisi yok

o Fırkateyn, Destroyer vb. 24

o Denizaltı: 13

LİNK : http://tatpek.com/dunyanin-en-guclu-ordulari/

GÜNDEM ANALİZİ /// NİKOS KOCIAS : CENEVRE DEPREMİ


Cenevre depremi

Bir hafta öncesinden Yunanistan Dışişleri bakanı Nikos Kocias tarafından sabote edileceğini yazdığım ve televizyonlarda da dile getirdiğim Cenevre Konferansı sonrasında, Rum lider Nikos Anastasiadis’in twitter mesajlarına göz attım, Rum tarafında neler olup bittiğini ve nelerin konuşulduğunu öğrenmek için.

Bu yazımı yazana kadar Rum lider Nikos Anastasiadis’in attığı son yedi tweet aynen aşağıdaki gibi.

·1 Aralık günü, Kıbrıs için yapılacak müzakerelerde karar almak yönünde sorumluluk aldım. Sonuçlar bu kararı desteklemektedir.

· Garantilerin kaldırılması ve Türk Ordusunun geri çekilmesi uyarlaması konusundaki pozisyonumuz devam etmektedir.

· Ümit vaat eden bir yola girmiş durumdayız. Kabul edilebilir anlaşma bulunursa, çözüm olabilir.

·Halen daha ikili görüşmenin canlı olduğu ve devam ettiğine dair örneklerin bulunması nedeni ile Cenevre’de çözümden umutluyum.

·Yunanistan ile aramızda düşünce farkı yoktur. Tam bir uyum içerisindeyiz. Yunanistan Başbakanına ve Dışişleri Bakanı Nikos Kocias’a tüm destekleri için teşekkür ederiz.

·Kalıcı görüşmelerin başındayız. Çok önceleri kabul edilmiş olsa da bir tarafın güvenliği diğer tarafa tehdit olmamalıdır.

·Konferanstan önce yapılan yegane kapsamlı öneri, sadece bizim tarafımızdan yapılan öneridir.

Benim değerlendirmeme göre Rum lider Nikos Anastasiadis, yayınladığı bu twitter mesajları ile Cenevre’de gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, gerekse T.C. Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu tarafından fena halde çizilen karizmasını ve uğradığı politik yenilgiyi örtbas etmek için, Kıbrıs Rum halkına gerçeği yansıtmayan mesajlar vererek olumlu bir tablo çizmeye çalışmakta.

Anastasiadis’in Cenevre öncesi açıklamalarında, 12 Ocak günü garantörlüğün konuşulacağı ve garantörlerin oturacağı masaya, birinin üzerinde Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, diğerinin üzerinde de Kıbrıs Rum halkı lideri yazdığı iki şapka ile oturacağını ve yaptığı “muhteşem siyasi manevra ile istese de istemese de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın karşısına eşit statüde bir Cumhurbaşkanı olarak oturacağını” belirtmişti. Zil takıp oynamadığı kalmıştı Anastasiadis’in, mutluluk ve kibrinden.

Mustafa Akıncı’ya kabul ettirdiği tüm isteklerinin, Türkiye tarafından da ister istemez kabul edileceği hayaline kapılmış, kendini bir “Helen kahramanı” addetmeye başlamıştı. Özellikle Akıncı tarafından kabul edilen “Dört Özgürlüğü” Rum Ortodoks Kilisesi başı Başpiskopos Hrisostomos’a anlatmak için koşa koşa Lefkoşa Surlariçindeki Başpiskoposluğa gitmiş ve Kıbrıs Türk Devletçiğinin kısa bir zaman dilimi içinde bu “Dört Özgürlük” uygulaması ile Rumlar tarafından istila edileceğini belirtmiş, Başpiskopos’tan da kocaman bir aferin almıştı. Ertesi gün de Başpiskopos televizyonlara çıkmış ve her zamanki tutumunun aksine Anastasiadis’i desteklediğini açıklamıştı.

Ne olduysa oldu ve Anastasiadis’in Dört Özgürlük (Yerleşme, Dolaşma, Çalışma ve İş kurma) zaferi Cenevre’de fena halde çöktü. Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, Dört Özgürlük öyle değil böyle olur deyip, Cenevre’de Nikos Anastasiadis’in önüne “Dört Özgürlük uygulanacaksa, tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da, Kıbrıs adasında -dört özgürlük- hakkı olacaktır” karşı önerisini koyunca Anastasiadis’te ne karizma kaldı, ne de “Helen Kahramanlığı!”

Bana göre Cenevre müzakereleri, Türkiye’nin ayağını yere sert basması ve dik duruşu nedeni ile Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan için tam bir hezimet oldu. Her ne kadar Cenevre, bir son olarak adlandırılmıyorsa da KKTC artık başka ufuklara yelken açmalı, 49 yıldır Rumlar tarafından kasten sonlandırılmayan müzakereler nedeni ile.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: AtaAtun1

http://www.twitter.com/ataatun

16 Ocak 2017

NATO DOSYASI : Türkiye NATO için tehdit


UİK 2017 raporunda, ‘Türkiye’nin dış politikasının NATO için tehdit oluşturacağı’ tahmini yer aldı.

Amerika’da bir kamu kuruluşu olan ve bir tür uzman ve kıdemli "istihbaratçılar kulübü" kimliği bulunan Ulusal İstihbarat Konseyi (UİK) 2017 raporunda "Türkiye’de giderek artan şekilde bağımsız ve çok yönlü bir dış politika problemi ve onun demokratik olmayan dürtüleri, en azından orta vadede, Avrupa’da parçalayıcı akımlara eklenecek ve NATO ve NATO-AB işbirliğinin ahengine bir tehdit oluşturacaktır" saptaması yaptı.

UİK, "İran, İsrail, Suudi Arabistan ve olasılıkla Türkiye, bölgedeki; istikrarsızlıkla boğuşan ancak bir dizi sorun nedeniyle birbiriyle çatışan ve birkaçı kendi bölgesel emellerini etkileyebilecek belli belirsiz görünen iç zorluklarla karşılaşan ülkelere göre güçlü ve nüfuzlu kalabilir" görüşünü dile getirdi.

İran, İsrail ve belki de Türkiye’nin güç ve nüfuzlarının, bölgedeki diğer ülkelere göre artabileceğini, ancak birbirleriyle çatışmaya devam edebileceklerini iddia eden UİK, Kürtlerin daha fazla temsil taleplerinin süreceğini öne sürerken "Mısır, Ürdün, Lübnan ve Tunus, Körfez’den daha az yardım, ekonomik koşulların kötüleşmesi ve bu ülkelerdeki istikrarsızlık riskinin artışını görecek. Arap-olmayan, petrol-devleti olmayan İsrail ve Türkiye bu baskılardan kaçabilir ancak ne kafi derecede geniş ekonomiye sahip olacaklar ne de bölgesel büyümenin en büyük kaynağı olmak için yeterli bölgesel bağlara" dedi.

KAPSAMLI RAPOR

ABD’de bir hükümet kuruluşu olan Ulusal İstihbarat Konseyi’nin "Küresel Eğilimler: İlerlemenin Paradoksu" raporunda dünyayı ve Türkiye’yi yakın gelecekte bekleyen güvenlik risklerine değinildi.

Rapor ekleriyle birlikte 235 sayfadan oluştu. Raporda "Yönetmek Giderek Zorlaşıyor" başlıklı bölümde, Türkiye’deki Gezi direnişi ve Brezilya’daki olaylar kastedilerek bu olayların geçen on yıl boyunca genişlemiş bulunan orta sınıfların bulunduğu ülkelerde insanların daha fazla refah istediklerini ortaya koyduğu iddia edildi.

Raporun "Milliyetçi ve Bazı Dini Kimlikler" başlıklı bölümünde popülizmin yakın akrabası olan milliyetçilik vurgusunun Çin, Rusya ve Türkiye ile siyasi denetimi iç siyasi alternatifleri elimine ederek kontrol etmeye çalışıp sağlamlaştıran liderlerin bulunduğu diğer ülkelerde yaygın olacağı öne sürüldü.

TÜRKİYE GÜÇ İDDİASINDA BULUNAN ÜLKELERDEN

ANKA’dan Orhan Aysezen’in aktardığına göre jeopolitik etki uygulayabilecek devletlerin sayısının arttığı ve soğuk savaş sonrası tek kutuplu dönemin sonuna gelindiği kaydedilen raporda "Geçen yüzyıldaki ekonomik ilerleme, büyük ve orta düzeyde güç statüsü için maddi iddiası bulunan devlet sayısını -Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, İran, Meksika ve Türkiye- artırdı. Bu uluslararası düzene biçim verme arayışındaki daha çok aktöre -ve onların rekabete dayalı çıkarlarıyla değerlerine- kapı açıyor" denildi.

RAPORDA KÜRTLER

Raporda Kürtler hakkında ise şu tespitler yapıldı:

"Muhafazakâr dini gruplar -Müslüman Kardeşler üyeleriyle Şii hareketleri- ve Kürt kimliğini merkez alanlar gibi etnik temelli örgütler, bölgedeki etkisiz hükümetlerin birincil alternatifleri olmaya hazırlanıyor. Bu tür gruplar genelde devletten daha iyi sosyal hizmetler sunar ve politikaları, bölgenin siyasi ve ekonomik elitlerine göre genellikle daha muhafazakar ve dindar olan halklarla çatışmaya başlar.”

UKİ NE?

Ulusal İstihbarat Konseyi (NIC), ABD’li bölgesel ve özel konularla ilgili istihbarat analistlerinden oluşuyor. 17 istihbarat ajansı tarafından sentezlenen, ABD istihbaratının en kapsamlı analitik ürünleri olan ulusal istihbarat tahminlerinin hatırlanmasını denetleyen kurum İstihbarat Topluluğu (IC) genel başkanı konumundaki Ulusal İstihbarat Müdürü’nü destekliyor ve IC’nin uzun vadeli stratejik analiz merkezi konumunda bulunuyor.

1979’da ABD Başkanı Jimmy Carter dönemindeki kuruluşundan bu yana NIC, istihbarat ve politika grupları arasında bir köprü oluşturuyor, istihbarat konularında derinleşmiş bir uzman kaynağı olarak İstihbarat Topluluğu ile işbirliği halinde görev yaparken sosyal yardım organizatörü olarak da çalışıyor.

NIC’in Ulusal İstihbarat Memurları hükümet, üniversite ve özel sektörden seçiliyor ve bölgesel ve işlevsel konularla ilgili İstihbarat Topluluğu’nun kıdemli uzmanları sayılıyor.

Odatv.com

AMERİKA DOSYASI : Trump döneminde dünya sakinleşecek mi ?


Trump döneminde dünya sakinleşecek mi ?

Seçilmiş ABD Başkanı Donald Trump, bu hafta Cuma günü başkanlık koltuğuna oturuyor. Trump’ın Amerikanın ‘kurulu düzeni’nden gelen baskılara rağmen Rusya ile ilgili sıcak mesajlar vermesi yeni dönem için umutların yeşermesi ihtimalini güçlendiriyor.

Son dönemde dünyanın iki süper gücü, Rusya ile ABD arasında yaşanan gerilim Donald Trump’ın ABD başkanlık koltuğuna oturmasıyla sona erecek mi? İki güç sadece Ortadoğu’da değil Uzak Doğu’da ve Doğu Avrupa’da da ciddi rekabet halinde. Rusya’nın Ukrayna’ya dolaylı müdahalesi ve Kırım’ı ilhak etmesi ilişkileri çıkmaza sürükleyen, hatta ABD’nin Rusya’ya ambargo uygulamasının başlıca nedenini oluşturuyor. Mevcut ABD Başkanı Obama, giderayak Doğu Avrupa’ya silah sevkiyatı yaparak, Rusya’yı küplere bindirdi. Uzakdoğu’da Çin-ABD rekabetinin yanı sıra zaman zaman ABD-Rusya gerginliği yaşanıyor. İki ülke Büyük Ortadoğu Projesi’nin uygulama alanı olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da ise farklı telden çalıyor.

Trump geri adım atmıyor

Trump’ın seçim sürecinde Rusya’ya ilişkin sergilediği pozitif duruşunu seçildikten sonra da devam ettirmesi, ‘iki ülke arasında sürtüşmenin azaltılması’ açısından önemli. İçeriden ne kadar baskı gelirse gelsin, Trump, Rusya’ya yönelik olumlu mesaj vermeye devam ediyor. Öyle ki Trump, daha başkanlık koltuğuna oturmadan Moskova ile iyi ilişkiler kurulduğu takdirde Obama döneminin Rusya politikasının temelini oluşturan ‘yaptırımların’ bile kaldırılacağını ilan etti. Trump’ın şu sözleri de dikkat çekiyor: "İyi geçinirseniz ve Rusya bize gerçekten yardımcı olursa neden iyi şeyler yapan birisine yaptırım uygulayasınız?"

Dikenli tel çok

Şunu da söyleyelim, Trump döneminde iki ülke arasındaki tüm anlaşmazlıkların ortadan kalkacağını beklemek de safdillik olur. Neticede bu anlaşmazlıkların temelinde kökleri İkinci Dünya Savaşının sonuna dek inen süper güç rekabeti yatıyor. Bu arada Trump’ın Savunma Bakanı adayı Orgeneral James Mattis’in Senato Silahlı Hizmetler Komitesinde yaptığı açıklamada, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e karşı sert bir tutum takınması ve Moskova’yı ‘NATO ittifakını bozmakla’ suçlaması, hatta Rusya’yı ABD açısından en büyük tehditlerinden biri olarak göstermesi de dikkat çekiyor. Ancak Trump, Mattis’i dengelemek için Dışişleri Bakanı adayı olarak Exxon Mobil’in CEO’su Rex Tillerson’ı seçti! Tillerson’ın, hem Putin’le hem de Rusya’nın dev petrol şirketi Rosneft’in patronu Igor Seçin’le yakın iş ilişkileri tesis etmiş olduğu biliniyor.

Buna ilave olarak Tillerson’ın 2013 yılında Rusya’nın Dostluk Nişanı’yla onurlandırıldığını da değerlendirmeye katarsak, Washington ve Moskova arasındaki ilişkilerin Trump görevi devraldıktan sonra muhtemelen düzeleceği söylenebilir.

Ortadoğu yine sıkıntılı

Buna mukabil, Ortadoğu ile ilgili konuların da ABD-Rusya ilişkilerinin gündemini belirlemeye devam edeceği hesaba katılmalı. Trump’ın Ortadoğu politikasının ayakları netleşmiş değil… Rusya’nın ise net. Moskova, son dönemde Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır, Suriye ve Libya dahil bölgedeki birçok ülkeyle siyasi, askeri ve ekonomik ilişkilerini geliştirdi. Rusya’nın Suriye’de hem deniz, hem de hava üssü bulunuyor. ABD’nin ise bölgede birçok ülkede askeri üssü var. Trump, mesela, şimdiden Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile çok iyi ilişkiler tesis etti. Trump Tel Aviv’deki ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma niyetini de önceden beyan ettiği ve Filistin’deki barış süreciyle ilgili oldukça İsrail yanlısı bir tutum benimsediği için İsrail Başbakanı Netanyahu da memnun olmalı. Putin de Sisi ve Netanyahu ile iyi ilişkilere sahip… Ancak Putin, İsrail-Filistin anlaşmazlığında sesini gür çıkartmamaya özen gösteriyor.

Sonuç olarak kafalardaki temel soru şu: ABD’de Irak’ın işgalinde başı çeken sertlik yanlısı Cumhuriyetçi şahıslar, büyük ihtimalle Trump’ı Ortadoğu’da Rusya’ya karşı daha sert bir tavır almaya teşvik edeceklerdir. Eğer bu gerçekleşirse, makara yeniden başa sarılacak ve Rusya-ABD ilişkileri Obama döneminden daha da sıkıntılı hale gelecektir.

AVRASYA DOSYASI /// Prof. Dr. Salih YILMAZ : Avrasya’da Türk-Slav birlikteliği mümkün mü ?


Avrasya’da Türk-Slav birlikteliği mümkün mü?

Prof. Dr. Salih YILMAZ • Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

Rus Avrasyacılığı Sovyetlerin yıkılmasından sonra kurulan BDT stratejisinin başarısızlığı sonrasında yeni bir tarz ve fikirle Sovyet dönemindeki etki alanını ABD’ye kaptırmadan Rusya’nın etkisini sürdürmesine olanak sağlamıştır. Günümüzde BDT ülkelerinin önemli bir kısmı Avrasyacılık fikri etrafında birleşmişlerdir. Avrasya Birliği konusunda Türkiye, İran, Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan ve Özbekistan aynı zamanda bu stratejinin kırılma noktalarıdır. Rusya’daki Avrasyacılık hareketi günümüz Rusya’sının temel dış politika anlayışıdır.

Rus Avrasyacılığının Ortodoksluk ideolojisine dayandığına yönelik eleştiriler vardır. Bu eleştiriyi yapanlar yine Dugin’in fikirlerine takılı kalmışlardır. Dugin’in 2000’li yılların başında ortaya attığı Avrasyacılık temelli fikirlerine göre Ruslar, dünyaya medeniyet götürmekle görevlendirilmiş kutsal bir millettir. Dugin’in buna dair belli başlı görüşleri şöyledir: “Ortodoksluk bu medeniyetin dinidir. Rusya tüm dünyaya hükmetmek istiyorsa öncelikle ABD’ye karşı bir cephe kurmalıdır. Bu cephede İran, Almanya, Japonya yer almalıdır. Çin ve Türkiye Rusya’nın tarihsel düşmanlarıdır. Bu iki ülke Rusya’nın hedefleri önünde en büyük engeldir. Bu iki engeli bertaraf etmenin yolu iki ülkede karışıklık çıkarıp parçalamaktan geçer. Türkiye var olan kimliği ve tarihi alt yapısıyla Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinde milli uyanışı tetikleyecektir. Böyle bir durum Rusya’nın tüm Orta Asya hedeflerini yok edecektir. Orta Asya’da İran’ın etkinliği artırılırsa Türkiye’nin bu bölgelere girmesi de engellenecektir. Türkiye’de etnik ayrıştırma ve çatışma çıkarılmalıdır. Ayrılıkçı Kürt hareketler desteklenmeli ve Türkiye’ye yakınlık gösteren Azerbaycan, İran-Rusya-Ermenistan arasında paylaşılmalıdır." Dugin’in 2000’li yılların başında dillendirdiği bu fikirleri daha çok Rusların ABD’ye karşı kurmaya çalıştığı ittifakın tanımı niteliğindedir. Dugin’in fikirlerine Rusya’da muhalefet edenler, Türkiye’nin parçalanma teorisini eleştirmişler, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bir Avrasya stratejisini öne sürerek “ortak medeniyet" vurgusu yapmışlardır. Türkiye ile Avrasya’da işbirliği yapılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Rusya’da Putin başta olmak üzere politika üreticiler ve uygulayıcılar Türkiye ile dostane ilişkiler kurulmasını tercih etmişlerdir. Dugin’in de özellikle 15 temmuz FETÖ Darbe girişiminden sonra Türkiye’ye dair fikirlerinde önemli değişimler olmuştur. Dugin daha önce yazmış olduğu kitaplarındaki Türkler ve Türkiye aleyhine yazılan bölümleri çıkartarak daha olumlu bir tavır sergilemeye başlamış ve ilgili bölümleri yeniden yazmıştır. Dugin’in fikirlerindeki değişiklik kendisini: “Türkiye, önceden kendi ulusal çıkarları konusunda koşulları ortaya koyarak, Moskova ve Tahran ile birlikte tüm haklara sahip bir taraf olarak Avrasya bütünleşmesine katılır." derecesinde olumlu dönüşüme uğratmıştır.

AVRASYACILIĞI DOĞRU TANIMLAMAK

Türkiye’deki akademik ve politik çevrelerin Avrasyacılığı sadece Dugin ve fikirleriyle eşdeğer tutarak değerlendirmesi onların Avrasyacılığı yanlış anlamasına neden olmuştur. Günümüzde Rusya’da Dugin’in savunduğu Avrasyacılık aşırı milliyetçilik olarak algılanmaktadır. Avrasyacılık teorisi Dugin’den yıllar önce ortaya konulmuş ve farklı biçimde ifade edilmiştir. Avrasyacılığın sahibi Dugin değildir ve bundan sonra da olmayacaktır. Günümüzde Avrasya Ekonomik Birliğine üye ülkelerin çoğunluğunun Müslüman olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu nedenle Rus Avrasyacılığını veya Türk Avrasyacılığını Dugin etkisinden kurtarıp kendine özgü politik bir teoriyle değerlendirmek faydalı olacaktır. Rusya’da 1991 yılından sonra Dugin’in teorisyenliğini yaptığı “Yeni Avrasyacılık" politikası, Putin ve çevresindeki politika uygulayıcılar tarafından uygulanabilir görülmeyerek değişikliğe uğramıştır. Bu değişikliğe bağlı olarak son yıllarda Avrasya coğrafyasında “Rus Dünyası" kavramı ön plana çıkarılmıştır.

Rus Avrasyacılığında lider Ruslardır. Avrasyacılık çatısı altında pek çok değişik millet bir araya gelmiştir. Bu çatı Tatarları, Slavları, Finleri, Farsları, Kafkas halklarını kendi milli kültürünü de koruyacak biçimde ortak amaç etrafında birleştirmektedir. Avrasya üst bir kültürdür. Avrasya terimi aynı coğrafyayı paylaşan milletlerin oluşturduğu imparatorluğun adıdır. Bu milletler tarih boyunca birbirleriyle tanışık ve bitişik yaşamışlardır. Bu tanışıklıktan dolayı milletler arasında da yoğun bir karışım yaşanmış ve melez bir toplum ortaya çıkmıştır. Avrasya kültürel alan olarak Bizans, Helen, Türk-Tatar ve Rus alt kültürlerinin birleşimiyle oluşmuştur. Rusya, tarihte Avrasya coğrafyasının liderliğini yapan Cengiz Han’ın mirasına sahip çıktığını iddia etmektedir. Fakat Rus Avrasyacılığı önündeki en büyük engel Amerika’dır. Ruslara göre ABD karşısında alınabilecek bir yenilgi Avrasya projesini de başarısız kılacaktır. Sovyetler Birliğinin dağılması sonrası Rus Avrasyacılığına ilgi gösteren ülkeler aynı zamanda küreselleşmeye, Atlantikçiliğe karşı durabilmek için de bu harekete katılmışlardır. Turuncu ve kadife devrimlerin etkisi birçok ülkeyi Rusya’ya yaklaştırmıştır. Ayrıca bu ülkeler, Avrasya Birliği çatısı altında uluslararası terör, uyuşturucu ticareti ve kaçakçılık gibi uluslararası boyuttaki sorunlarla da baş edebilecek güce kavuşmuşlardır.

Rusya’da son dönemlerde Bagramof’un ortaya attığı “Türk-Slav Birliği" esasına dayanan teori sıkça tartışılmaktadır. Bu yeni teori geçmişte önemli bir tarihi birikime sahip Altın Orda Devleti bünyesindeki Türk-Müslüman topluluklara Rusya tarihinde hak ettikleri değeri vermeyi öngörmektedir. Avrasyacılığın başarıya ulaşabilmesi için Türk ve Slav topluluklarının birlikte hareket etmelerinin gerektiği üzerinde durulmaktadır. Avrasya tabiriyle coğrafi değil, kültürel birlikteliğin amaçlandığı düşünüldüğünde bu birliktelik ancak Türk ve Slav topluluklarının ortak amaç etrafında bütünleşmesiyle başarıya ulaşacaktır. Avrasya kıtasında Türk-Slav birlikteliğine en fazla ABD ve Almanya muhalefet etmektedir. ABD, Türkiye’nin Rusya ile ortak amaç etrafında birleşmesini kendi çıkarları açısından zararlı görmektedir. Almanya ise Rusya’nın Türkiye ile ortak işbirliği kurması halinde kendi ekonomik çıkarlarının zarar göreceğini düşünmektedir. Bu coğrafyada sadece Çin, Rusya ve Türkiye ile ortak amaç etrafında ekonomik birlikteliğe önem vermektedir. Avrasya kültürünün en önemli belirleyici unsurunun Turan (Türk) çizgisi olduğunu gözden kaçırmamak gereklidir.

BÖLGEYE YÖNELİK STRATEJİ BELİRLENMELİ

Batı (Avrupa) ile Doğu (Asya) arasında köprü olan Avrasya’daki toplulukların temsilciliğini Türkiye ve Rusya yapabilir. Bu iki ülkenin tek başına hareket edeceği bir Avrasya’nın etkisi de istenildiği ölçüde olmayacaktır. Günümüzde Avrasya, dünya hâkimiyeti için ABD, Rusya ve Çin’in mücadele sahasıdır. Türkiye, İran ve Hindistan da bu mücadeleye zamanla dâhil olmuşlardır. Türkiye-Kafkaslar ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri hem sahip oldukları yeraltı zenginlikleri ve petrol kaynakları hem de enerji ulaşım hatları açısından bir çekişme bölgesidir. Bu bölge genelde Türk ve akraba toplulukların yaşadığı sahalardır. Bu nedenle Rus Avrasyacılığının başarılı olması adına bu bölgelerden Türkiye’yi uzak tutmak gerektiğine dair görüşler vardır. Türkiye bu bölgelere aktif ve planlı girebilmek için istekli davranmamaktadır. Eğer Türkiye bu bölgelere uzun vadede daha planlı biçimde yaklaşırsa Rus Avrasyacılığının bölgedeki etkisi azalacaktır. Rusya bu tehlikeyi gördüğü için Türkiye ile Avrasya rekabetine girmektense işbirliği yaparak ortak bir Avrasya Birliği çatısı altında birleşebileceğine dair planları tartışmaktadır. Rusya’nın Türkiye planlarına kendi içerisinden oldukça sert muhalefet edenler vardır. Bu muhalefet edenler Rusya ile yaşanan uçak krizi sonrası istediklerini almışlar ve Rus toplumunu Türk düşmanlığı konusunda beslemişlerdir. Tüm bu yaşananlar ve planlara rağmen Türkiye, Avrasya stratejisini henüz oluşturamadığı için Rusya ile birlikten kaçınmaktadır. Rusya, Avrasya’da rakibinin olmadığını düşünmektedir. Rusya, rekabetin olmadığı Avrasya coğrafyasında Şanghay İşbirliği Örgütü ve Birleşik Devletler Topluluğu gibi aktif örgütlerle kolayca askeri, kültürel, ekonomik ve siyasal bütünleşme bulabilmektedir.

GÜÇLÜ BİR KUTUP DOĞABİLİR

Türk Avrasyasının başarılı olabilmesi için Rusya içerisinde yaşayan Türk topluluklarıyla iletişim ve işbirliğinin artırılması gerekmektedir. Fakat Rusya bu tehlikeyi gördüğü için Türkiye’yi kendisinden uzak tutmaya çalışmıştır. Rusya’nın bu politikası zamanla kendisinin de bölgede izole edildiğini anlamasıyla çökmüştür. İki ülke birbirlerine olan bağımlılıklarını daha iyi anlamışlar ve hızlı biçimde işbirliğine yeniden dönmüşlerdir.

Rus Avrasyacılığı veya Türk Avrasyacılığı tek başına dünyada ayrı bir kutup oluşturamaz. Ancak bu iki teori ortak amaçlar etrafında birleşebilirse dünyada güçlü bir kutup doğabilir. Türk-Rus işbirliği her iki topluma güç katıp refahı artıracaktır. Bu iki devlet beraberliği seçerek tek kutuplu dünyaya meydan okuyabilir. Türk-Rus ilişkilerinde 24 Kasım 2015 bir dönüm noktası olmuştur. Bu kriz süreci sonrasında 27 Haziran 2016’daki normalleşme ile iki ülkenin stratejik işbirliğine giden yolu açılmıştır. Avrasya Birliği hareketi ve medeniyet anlayışı Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in inisiyatifiyle kısa sürede aktif hale gelebilir. Çünkü her iki toplum da bu birleşmeye ve ortak hareket planına hazır haldedir.

NATO DOSYASI /// VİDEO : Daniele Ganser – NATO’nun Gizli Orduları


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=xuUm5SIE0rk&feature=em-uploademail

İNGİLTERE DOSYASI /// VİDEO : Craig Murray – İngiltere Haydut Bir Devlettir


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=BZ0BmsPvi5Y

RUSSIA FILES : Deep Russia and Turkey


Deep Russia and Turkey.pdf

NATO DOSYASI : NATO’nun dönüşümü


NATO’nun dnm.pdf

BALKANLAR DOSYASI : Bosna-Hersek’te durum ve Türkiye


Bosna-Hersek’te durum ve Trkiye.pdf

KIBRIS DOSYASI : KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ YAŞAYACAKTIR !


KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ YAŞAYACAKTIR!

AŞAĞIDA İMZALARI BULUNAN BİZLER;
HASSAS DÖNEMEÇTE BULUNDUĞUMUZ BİR SIRADA,
MİLLÎ DAVAMIZ KKTC’NİN BEKASI KONUSUNDA,
TÜRK MİLLETİNİN AKLISELİMİNE SESLENİYOR,
TÜRK MİLLETİ VE
DEVLETİ ADINA HAREKET EDENLERİ UYARIYORUZ!

Kıbrıs’ta; 352 yıl Türkler, 37 yıl İngilizler ve 3 yıl 4 ay Türk – Rum ortak Kıbrıs Cumhuriyeti egemen olmuştur. 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Rumlar 1963’de kanlı Noel Darbesiyle yıkmış; 1974’de Yunan Cuntasının ikinci bir darbe ile Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak amacıyla başlattığı katliamlar üzerine, Türkiye Barış Harekatı ile bu girişimi önleyerek bugünlere gelinmiştir.

KIBRIS’TA, “FEDERAL BİR DEVLET KURMA” MÜZAKERELERİNDE, VAZGEÇİLMEZLERİMİZ: (*)

· Kıbrıs Türk Halkını yeni bir Rum darbe ve katliamından koruyacak, Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlük hakkından ve Kıbrıs’taki Türk askeri varlığından asla taviz verilemez.

· Zürih – Londra uluslararası antlaşmalarıyla iki halkın eşit kurucu (co-founder) ortaklığı temelinde kurulan 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti”’ni kanlı bir darbe ile yıkan, katliamcı ve ırkçı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi meşru; Türk halkının uluslararası hukuka göre self determinasyon hakkını kullanarak kurduğu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gayrimeşru sayılamaz; hukuka aykırı çifte standart üzerine devlet kurulamaz.

· Eşit egemenliğe dayanmayan federasyon; veto yetkisi tanınmayan siyasi eşitlik olamaz.

· Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bölgesine 90-100 bin Rum’un yerleşmesi; ayrıca Rumlara serbest yerleşim, serbest mülk edinme, serbest iş kurma haklarının tanınması suretiyle iki kesimlilik yok edilemez; Rumlarla iç içe yaşamayı dayatarak yeniden çatışma ortamını hazırlayıp, 1963 – 1974 şartlarına dönülemez.

· Kuzey Kıbrıs topraklarında, Türklerin sahibi olduğu Güzelyurt, Karpaz ve Maraş gibi şehit kanıyla sulanmış, Türk varlığı açısından hayati ve stratejik bölgeler, hiçbir şekilde Rumlara verilemez; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırları değiştirilemez.

· Mülkiyet sorunu, tüm dünyada olduğu gibi, ancak toplu/global takasla çözülebilir; Türk vakıf mülkleri Rumlara, hukuken de verilemez.

· Kurucu devletin kendi bölgesinde kalıcı nüfus ve mülkiyet çoğunluğuna sahip olması şarttır. Kıbrıs Türk halkı; yeterli toprak, yeterli ekonomi, yeterli hukuk ve yeterli güvenlikten mahrum bırakılamaz; hiçbir şekilde yeniden göçe zorlanamaz.
Kıbrıs Türk halkının nüfusu, Rum nüfusuna oranlanıp, sabit tutulamaz.

· Kıbrıs Türk halkı, Rum azınlığı yapılamaz; Kıbrıs, Girit gibi Helen adası yapılamaz.

· Tarihte 352 yıl Türk yurdu olan ve 1974’den beri gelişen bir demokrasi, barış ve huzur içinde yaşayan meşru Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yok sayılamaz.

· Kıbrıs’ta, “Federal Cumhuriyet”i kuracak antlaşmanın, AB müktesebatı kullanılarak değiştirilmesini önlemek üzere, yine AB’nin birincil hukuku olarak tescili şarttır,
bundan asla vazgeçilemez.

· KKTC yok edilerek, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kuşatılmasına izin verilemez.

· “Türklerin can-mal güvenliğinin garantisi olacağız” vaadiyle askerlerimizin çekilmesini sağlayarak, yaygın katliam ve kitle göçüyle Türkleri Girit’ten çıkarıp, adanın Yunanistan’a teslim edilmesinde olduğu gibi, Kıbrıs’ta da bir defa daha Haçlı tuzağına düşülemez.

· Türk’ün Türk kimliğiyle hür ve egemen olarak yaşamasını garanti altına almayan
hiçbir antlaşma kabul edilemez.

Türk kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi ve Milli Düşünce Merkezi

(*) Türk ve Rum liderlerinin görüşmeleri, 9-10 ve 11 Ocak’ta Cenevre’de sürdüreceklerdir. Arkasından 12 Ocak’ta, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılacağı 5’li veya muhtemelen, asla kabul edilemez bulduğumuz çoklu (BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ve AB) zirve konferansı toplanacaktır. Ancak, Türkiye’yi baskı altına alıp, Güvenlik ve Garanti haklarımızı etkisiz hale getirerek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini yok etmek amacını güttüğünü bildiğimiz çoklu konferansı şiddetle reddediyoruz.

İnanıyoruz ki; uluslararası Zürih ve Londra antlaşmalarıyla kazandığımız etkin ve fiili garantörlük haklarımızdan asla taviz verilmeyecektir. Haklı olduğumuz millî davamızda dik durduğumuz sürece, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ilelebet yaşayacak; Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal güvenliği ile bölgedeki hak ve çıkarlarının gereği yapılarak teminata bağlanacaktır.

Bu ümidimize rağmen, iktidar, muhalefet partileri ve medyadaki sessizlik bizi derinden endişelendirmektedir. Özellikle de, Cenevre’ye Cumhurbaşkanı yerine Başbakanın gideceği haberlerini düşündürücü bulmaktayız.

Bilindiği gibi, ada üzerindeki Zürih ve Londra Antlaşmalarıyla kazandığımız “Garanti ve Güvenlik” haklarımızın sulandırılıp etkisiz hale getirileceği beklenen tarihi Cenevre konferansı hayati önemi haizdir.

Bu bakımdan Milli Davamız dediğimiz Kıbrıs meselesi acilen TBMM gündemine getirilmeli ve bütün dünyaya güçlü bir kararlılık mesajı verilmelidir.

“Tam bağımsızlık politikası yürütüyoruz, kararlar artık Ankara’dan verilecektir” söyleminin gereği yapılmalıdır. 8 Ocak 2017

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI /// “YENİ DÜNYA DÜZENİ TARİKATI”NIN “ZAYIF İHTİMAL” – KÜRESEL ŞOK PROJESİ : TÜRKİYE-ABD SAVAŞI


"YENİ DÜNYA DÜZENİ TARİKATI"NIN "ZAYIF İHTİMAL" – KÜRESEL ŞOK PROJESİ : TÜRKİYE-ABD SAVAŞI

Aşağıda maddeler halinde sıralayacağım hususlar bir öngörü, tahmin olmayıp TESPİTTİR:

1- Özellikle 1950 ve hele hele 1970’lerden bu tarafa ABD/Batı’da yayımlanan Pagan-Yahudi-Hıristiyan teoloji kitap ve makalelerinde Türkiye ve hinterlandının "Where God has walked" (Tanrı’nın yürüdüğü topraklar) vurgusu ısrarla işlenmekte, Batı/Amerikan kamuoyunun adeta gözüne sokulmaktadır.

2- 1991 Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra ABD’deki mahalli gazete, radyo ve televizyon organlarında başlayan, 11 Eylül 2001 İkiz Kulelere saldırılardan ve hâssaten Mart 2003’te Irak’ın işgalinden sonra büyük bir ivme kazanan ağırlıkla yedi Amerikan Yahudisi ailenin kontrolündeki ulusal medyada ve yine İsrail / Amerikan Yahudilerinin kontrolündeki Hollywood yapımı TV dizisi ve filmlerde ısrarla "kötü Türk" tiplemesi işleniyor.

3- 1950’lerde sayısı üç milyon iken günümüzde sayılarının 90 milyona ulaştığı tahmin edilen Evanjelist Hıristiyan -ki bunlara Siyonist Hıristiyanlar da denir- teologlar sürekli olarak KAOS vurgusu yapmakta, 2012-2018 yılları arasında İsa Mesih’in yeryüzüne dönmesinin işareti olarak kaos, savaş, ekonomik krize atıfta bulunmaktadırlar. Bu hususları işleyen "Left Behind" (Geride Kalanlar) serisi kitaplar ABD’de 70 milyondan fazla sattı. 14 Eylül 2008 "patlayan" mali kriz sanki "kehanetlere" uygun bir projenin ürünü.

4- Özellikle Mart 2003’te Irak’ın işgalinden sonra ABD’deki bir takım think tank (düşünce kuruluşu) ve istihbarat kuruluşları Türkiye’ye yönelik beklenmedik/şoke edici öngörüleri içeren raporlar, yazılar yayınlıyorlar. Bunlardan son örnek, Ocak 2009’da "gölge CIA" olarak tanınan Macar Yahudisi -Amerikalı stratejist George Friedman ve "Stratfor" adlı kurumuna ait.

5- ABD "zayıf ihtimaller" üzerinden küresel şoklara göre Amerikan yönetimini devralacak FEMA (Federal Emergency Management Agency) yönetimine son şeklini vermiş durumda. FEMA (Federal Acil Yönetim Merkezi) nükleer, biyolojik, kimyasal bir saldırıya karşı, ekonomik kriz ve arkasından çıkabilecek isyan ve iç savaşa göre yeniden yapılandırıldı. Hem de bankacılık işlemlerinden vatandaşlık kanunlarına kadar. Hâsılı ABD olağanüstü haller için hazırlık yapmayı sürdürüyor.

Öyle görünüyor ki ABD’nin boynuna ilmiği geçirmiş olan bir avuç "seçilmiş" oligarşi -ki bunlar "Wall Street" ve "City"ye hâkim olan para babalarıdır- Yeni Dünya Düzeni Tarikatı’nın projesini hayata geçirmek, korkunç işler yapmak için hazırlıklarını tamamlamış durumda.

Obama’nın başkan seçilmesi hesaplara uygun. Kızılderililerin deyişiyle Obama "beyaz adamın adamı" yani bir avuç "seçkin"in taşeronu.

Hatırlayalım 1997 yılında Clinton yönetimi tarafından hazırlanan "Yeni bir yüzyıl için strateji" başlıklı bir rapor/belge var.

Bu belgeye göre Türkiye’nin hinterlandına ve gerekirse "Güneydoğu ve Doğu Anadolu"da dâhil yeni yüzyılda Yeni Dünya Düzeni stratejisi gereği ABD yerleşecek.

Aslında bu projede ABD ana katalizör olarak görünse de, projenin esas sahibinden ziyade taşeronu konumunda. Hatta "büyücülerin aradığı kurbanlık bakire."

1990 öncesi soğuk savaş dönemiydi Abartılı olduğu bugün gün yüzüne çıkmış olan potansiyel bir Sovyet/komünizm tehlikesine karşı "İslamcı" sivil unsurlar ABD, Almanya, İngiltere ve İsrail tarafından harekete geçirildi.

Bu süreçte Almanya Orta Doğu petrollerinden uzak durmak kaydı şartıyla Orta Asya petrollerine ulaşması için ABD, İsrail, İngiltere ve Fransa tarafından desteklendi.

Türkiye’ye gelince, 1978 Kemal Derviş-Shelma Robinson imzalı Dünya Bankası "ekonomik dönüşüm raporu" hemen her gün aynı silahlarla ülkücü ve solcu gençlerin öldürülmesi ve bunun bir sağ-sol çatışması olarak topluma takdim edilmesi, ikisinin arasında "İslamcı" bir gençliğin filizlendirilip yetiştirilmesi 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararları 12 Eylül 1980 Kenan Evren’in "Our boys have done it" patentli darbesi "İslamcı" unsurlar korunurken Kenan Evren’in "Bir ülkücü bir solcu asıyorduk, asmayıp ta beslese miydik?" sözlerinde ifadesini bulan milli direnç merkezlerinin dağıtılıp ezilmesi Devlet çarklarının Kenan Evren/ Turgut Özal ikilisi tarafından Selefi/Eşari formatlı, "Müslüman Kardeşler" prototipi "İslamcı" unsurlarla doldurulduğu süreç. Ve nihayet 28 Şubat 1997 süresince Çevik Bir ve yandaşlarının "Batı Çalışma Grubu" adını verdikleri çete harekatı operasyonu Bu operasyon BOP için başörtüsü üzerinden mütedeyyin Müslüman Türk ile Türk ordusunu kavgalı hale getirmek için tezgâhlandı. Cumhuriyet tarihinde İsmet İnönü döneminden sonra Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne "Türk milliyetçiliğinin tehdit" unsuru olarak ikinci kez girmesi de 28 Şubat’çıların marifetidir.

Amerikan Yahudi kuruluşları ADL ve JINSA "Şeriata geçit yok" diye gürleyen Orgeneral Çevik Bir’e de, sözüm ona Çevik Bir’in "kurbanı" İslamcı Recep Tayyip Erdoğan’a da madalya verdi. Ama bugün "İslamcı kurbanlar" ile "laikçi kesenleri" el ele kol kola birlikteler.

Evet, Türkiye görünüşte TEZLER/ANTİTEZLER kavgası ile nasıl da dönüştürüldü sevgili okuyucular.

Yeni Dünya Düzeni Tarikatı Türkiye’de, Selefi/Eşari Vahabi-Müslüman Kardeşler ekolüne ait İslamcılığın geçmeyeceğini anlayınca, Hanefi-Maturidi Türk Müslümanlığına "ılımlı İslam", "İbrahimi dinler", "İsevi Müslümanlık" enjekte etmeye başladı.

Cumhuriyet Türkiye’sinin resmi organlarında "Kemalist Laiklikten, Osmanlı Sekülerizmi’ne" başlığını taşıyan raporlar yayınlanmaya başladı. Zaten 10 Kasım 1938’den beri aynı mahfillerin kontrolü altındaki, -"milli, üniter laik devlet", "Müslüman Türk milleti" temeline dayalı Türkiye Cumhuriyeti modeli -laiklik/antilaiklik girdabı, başörtüsü/ türban tartışması ile iyice derinleştirildi. Artı bunun üzerine etnik kimlik tartışmaları ilave edildi. Artı 24 Ocak 1980’den beri Türkiye’yi bölüşüme yönelik "ekonomik dönüşüm" programları olan vahşi kapitalizm uygulamalarının sonunda 75 milyonluk Türk halkının % 26’sı açlık sınırına yuvarlandı. Bu tespit Dünya Bankası’nın Kasım 2007 raporunda yer alıyor

1978 ve sonrasındaki süreçte, 1989 sonuna kadar yapılan düzenlemeler ile Türk para ve sermaye piyasası, tamamen küresel sermayenin hamlelerine açık hale getirilmesi sonucunda, 1994, 1999 ve 2001 sermaye/finans tabanlı kriz çıkarılarak sonrasında yeni SİYASİ ŞEKİLLENDİRME’ye gidildi.

Türkiye "küreselleşme" masalları ile 1980-2008 döneminde sadece 451 milyar dolar faiz ödemek mecburiyetinde kaldı.

TMSF rakamlarına göre 1994-2003 yılları arasında el konulan bankalar Türkiye’de 46 milyar dolar zarara yol açtı. Ancak bunun 18.5 milyar doları tahsil edilebildi.

Bu arada Türk milleti olan bitenden bihaber olsun diye yan unsur, karartma, sis perdesi olarak "terör" ve/veya "irtica" sürekli gündemde tutuldu. Neticede bizim olan iktisadi varlıklar bizden olmayanların eline geçti.

Bunların olmasında siyasilerin büyük günahı var ama esasen:

a- 12 Eylül 1980 darbesi RANT EKONOMİSİNE geçiş

b- 28 Şubat 1997 post modern darbesi ile SİYASİ DÖNÜŞÜM Atatürk’ün milli devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni 19 Mayıs 1919 öncesi şartlara taşıyan iki temel sebeptir.

Yeni Dünya Düzeni Tarikatı, Türkiye’yi "Yeni Osmanlıcılık" teorisi ile 1699 Karlofça, özellikle 1838 Balta Limanı Serbest Ticaret Antlaşması sonrasının Osmanlı Türkiye’sine dönüştürmek istiyor.

Ortadoğu’ya ve Türk Cumhuriyetlerine "model, ağabey Türkiye" Bakın nasıl?

28 Şubat 1997’den itibaren siyasi dönüştürmeye ağırlık verilen proje gereği Türkiye’de Şubat 2001 krizi sonrası 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP bütün medya desteği ile iktidar koltuğuna oturdu. 1 Mart 2003 tezkeresi TBMM’den geçmedi. Kabul görmeyen tezkere Ortadoğu’da alkışlandı ama MHP’nin verdiği bir soru önergesini cevaplayan AKP’li Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün verdiği rakamlara göre ABD Türk topraklarını tezkere TBMM’den geçmiş gibi kullanmış. 2001-2008 arasında ABD’ye İncirlik üssü’nden toplam 103500 kez uçuş izni verilmiş. Bunun 84 binden fazlası Irak bağlantılı. (Milliyet, 22 Ocak 2009)

Laik Türkiye Cumhuriyeti devletine sövüp sayanlar "Osmanlı sekülerizmi" martavalı ile Türkiye’yi misyonerler çiftliğine çevirdi. Evanjelist Hıristiyanlar Ege Bölgemizde yer alan, inayet dönemi kiliseleri dedikleri Selçuk, İzmir, Bergama, Salihli, Akhisar, Alaşehir ve Pamukkale’deki ilk dönem kilise ve çevresini "Hıristiyanların kontrolünde olması gereken kutsal topraklar" ilan etmiş haldeler. Katolik Hıristiyanlığın kurucusu gözü ile bakılan Yahudi Pavlus’un doğum yeri Tarsus’tur. Burası ve Ürgüp-Göreme çevresi "Hıristiyan toprakları"dır. İstanbul’u anlatmaya gerek var mı? Ortodoks Hıristiyanlığın kuruluş merkezidir.

Daha fazla uzatmayayım. Ünlü Yahudi asıllı Amerikalı stratejist George Friedman sahibi olduğu "Küresel İstihbarat Dergisi Stratfor"da Türkiye ile alakalı ilginç raporlar, makaleler yayınlıyor, basına benzer demeçler veriyor. Bay Friedman’ın bir makalesinde ünlü Fransız gazete/dergisi "le Monde Diplomatique – Türkiye"de yayımlandı. Ayrıca Türkçesi "Gelecek 100 Yıl: 21.Yüzyıl İçin Öngörüler" kitabı Ocak 2009’da yayımlandı.

Bay Friedman Yeni Dünya Düzeni Tarikatı adına tersten/üstü kapalı Türkiye’yi hedef tahtasına koyuyor. Daha doğrusu öyle olduğunu ilan ediyor. Bugünden tedbir alın diyor.

Yeni Dünya Düzeni Tarikatı diyor ki; "Yeni yüzyılda Türkiye ve hinterlandında Yeni Dünya Düzeni’nin BOP ayağını yani "Tanrı İmparatorluğunu hayata geçireceğiz. Türkiye’ye yönelik ekonomik, siyasi, sosyolojik, dini, psikolojik operasyonlar sonuç almamıza yetmezse Türk-Amerikan savaşı çıkaracağız."

Bay Friedman’ın söyledikleri fanatik bir Yahudi-Amerikalının hezeyanları falan değil. En az 200 yıllık DİN-FELSEFE-SİYASET temeline oturtulmuş bir projenin son aşaması. Bunun içinde ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI da var.

Teolojik temeli Endülüslü Kabalist Tevrat tefsircisi İbn Meymun/Maimonides ( 1135-1204 ) felsefi ve siyasi temeli Alman Yahudisi-Amerikalı Leo Strauss’a ( 1899-1973 ) dayanan bu projenin aslı Kudüs merkezli "Büyük İsrail"dir. Amerika’da iyi eğitimli ve sayıları 90 milyonu bulan Protestan Hıristiyan geleneğinden gelen Evanjelist Hıristiyanlar diğer adıyla Siyonist Hıristiyanlar bu projenin en ateşli destekçileri. Bu hususta daha detaylı bilgi için Ramazan Kağan Kurt tarafından yazılan şu üç kitabı okuyabilirsiniz. a) Evanjelizm-Dünya İmparatorluğu ve Türkiye b) Türkler ve Mesihusa c) Tanrı İmparatorluğu ve Türkiye.

George Friedman Ocak 2009’da piyasaya çıkan "Next 100 Years: A Forecast for the 21st Century" (Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl İçin Öngörüler) isimli kitabında şu görüşleri ileri sürüyor:

· "Rusya ve Çin için önümüzdeki yüzyılda endişelenmeye gerek yok. Bu ülkeler komünizme benzer bir çöküş yaşayacak.

· Gelecek yüzyılın güçleri, Türkiye, Japonya, Meksika ve Polonya ekseninde gelişecek.

· Türkiye’nin dünyadaki siyasi etkisi 2050 yılında muhtemelen "Osmanlı haritasını" andıran bir görüntü oluşturacak.

· Yüzyılın ortalarına doğru ABD ile Türkiye/Japonya ittifakı arasında bir savaş yaşanacak. Bu savaş "bilim kurgu" türü benzeri bir savaş olacak. Türkiye/Japonya ABD’yi yenerek süper güç haline gelecekler.

· Müslüman dünyası bölünmeler nedeniyle Avrupa ve Asya üzerinde hegemonya kurma gayelerine ulaşamayacaklar."

Başkan Obama’nın yemininden bir gün önce, 19 Ocak 2009’da ABD’nin başkenti Washington D.C’de 21. Yüzyıl kehanetlerini açıklayan Friedman’a göre uçurumun kenarında olduğu öngörülen ABD aslında yükselişine yeni başladı.

Amerika’da New York Times gibi "Yahudi gazetesi" olarak adlandırılan Washington Post gazetesi George Friedman’ın "kehanetlerine" geniş yer ayırdı.

"Stratfor" dergisinin 2 Şubat 2009 tarihli sayısında çıkan ve Başbakan R.T.Erdoğan’ın Davos’taki Peres’e karşı çıkışını merkez alan "Erdoğan’ın Çıkışı ve Türk Devletinin Geleceği" başlıklı yazıda Türkiye’nin İsrail’in yakın müttefiki olduğuna dikkat çekiyor. "Türkiye’nin derinden bölünmüş bir toplum olduğunu söylemenin doğru olmayacağını, tam tersine anlaşmazlıkları uzlaştırmayı öğrendiğini" ifade edilen yazıya göre, "Başbakan Erdoğan Türk siyasi yelpazesinin merkezini temsil ediyor."

İsrailli, haham Menahem Froman da "İsrail-Filistin arasındaki barışı sağlayabilecek tek ikili Abdullah Gül ve R.T.Erdoğan’dır" diyor. Froman Şubat 2009’da Türkiye’ye geldi.

STRATFOR (Strategic Forecasting Inc.)1996 yılında ABD’nin Teksas eyaletinin Austin şehrinde kurulan özel bir istihbarat/düşünce kuruluşu. Başında ünlü stratejist ve siyaset bilimci George Friedman bulunuyor. Yaklaşık 70 analist çalışıyor ve çoğu eski CIA ajanı.

Friedman 2004 yılında yayınladığı "Amerika’nın Gizli Savaşı"(America’s Secret War), "Savaşların Geleceği" gibi çok satan kitapların da yazarı.

Stratfor, Pentagon ve sayıları 17’ye varan ABD istihbarat kuruluşlarına da dış politika ve ekonomi konularında danışmanlık yapıyor. Mesela 1997 Asya ekonomik krizini ABD yönetimine çok önceden haber vermişti.

Friedman tarafından kaleme alınan "Türkiye-Yeni Osmanlıcılık" başlıklı analizi Türkiye’de "siyasal İslamcı" mahfillerin "Bakın biz söylemiyoruz Amerikalı söylüyor" diyerek "hadım edildiklerinin" farkında bile olmadan yuttukları ve Türk milletine de pazarladıkları Yeni Dünya Tarikatı’nın BOP’una uygun bir zoka.

"Yeni Osmanlıcılık" ve "ılımlı İslam" Türkiye’nin ve Müslüman Türk milletinin ölüm fermanıdır.

"Türkiye AKP iktidarı sayesinde bölgesel bir güç haline geldi, Türkiye siyasi ve ekonomik olarak çok güçlendi" sözleri "Davos şovu" ile süslenerek Türk milletine psikolojik operasyonlar yapılıyor. Türkiye’nin temel dinamiklerinden olan makro milliyetçiliği yani Türk milliyetçiliği "ırkçılık" yaftası ile suçlanırken, mikro milliyetçilik etnisite, İslam’ın arkasına saklanarak sürekli kışkırtılıyor.

1950’li yıllarda Toynbee’nin "Medeniyetler çatışması" sözünü 1990’larda"Medeniyetler Çatışması" kitabında teorik bir sistematiğe oturtan Samuel P. Huntington, "soğuk savaşın" sona ermesinin ardından Yahudi-Hıristiyan temellere sahip Batı medeniyeti ile İslam dünyasının karşı karşıya geleceğini öne sürmüştü Sonra topyekun "Haçlı Seferi" lafı

Sonra, 11 Eylül 2001 saldırıları, Afganistan ve Irak’ın işgali Hedefe konduğu açıkça ilan edilen İran. Açıkça tehdit edilen tek nükleer güç sahibi Müslüman ülke Pakistan

Nihayet Bay George Friedman’ın öngördüğü "Türkiye-ABD savaşı" yayınlanan haritalar?

Bu arada daha tazeliğini koruyan, küresel finans spekülatörü Macar Yahudisi Amerikalı Soros’un "Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü Türk ordusudur" sözü

2004 yılında Süleymaniye’de Türk Özel Kuvvet mensubu subaylarımızın başına çuval geçirilmesi ile başlayan TSK’ya yönelik psikolojik operasyonlar, "Ergenekon" adı verilen ucube ile Türk ordusuna yönelik saldırılar.

Elbette Türk ordusu içinde Kenan Evren gibi, Çevik Bir gibi hele hele "çuval hadisesinden" sonra hala aklına estikçe demeçler veren Hilmi Özkök’ü ne Türk milleti ne de tarih affedecektir Ancak Türk ordusu etkisiz hale getirilebilirse bu ülkeyi kim koruyacak? Elbette "Seccadeyi serdiğim yer vatandır" diyebilecek kadar milli şuurdan ve Hz. Peygamberin yolundan uzak "Dırar Mescidi" Müslümanlarına söylenecek bir sözüm "var-yok".. "Metal Fırtına"yı içlerine sindirebildiklerine göre?

Türkiye Damat Feritler, Dürrizadeler familyasının elinde, Bay Friedman ve benzerlerinin alkışları eşliğinde Böyle giderse önümüzdeki on yıl içinde "tek bir kurşun" dahi atılmadan "bilim-kurgu" sanal "bölgesel güç Türkiye", "Ekonomik olarak büyüdünüz, büyüyorsunuz" şakşakları eşliğinde; Yeni Dünya Düzeni Tarikatı’nın Süleyman Tapınağı’nda keseceği "kurbanlık bakire düve"ye dönüşecek.

Bakın bir başkası Güney Afrika doğumlu, Türkçe, Arapça ve Farsça bilen 1987’den beri Türkiye’de yaşayan, ABD’nin bir başka Yahudi patronajlı gazetesi olan Wall Street Journal’ın eski Türkiye temsilcisi Hugh Pope. Bay Pope İstanbul Galata’daki ofisinde Akşam gazetesi yazarı Nagehan Alçı’ya verdiği mülakatta döktürüyor.

Bay Pope, "Uluslararası Kriz grubu" adlı 23 ülkede faaliyet gösteren bir düşünce kuruluşunun Türkiye masa şefliğini yapıyor. Bu kuruluşu 23 ülkenin hükümetleri, bazı fonlar (Hangi fonlar?) ve içinde bulunduğu toplumların güçlü isimleri destekliyor.

Şimdi sıkı durun! Türkiye’deki destekçileri: Dışişleri Bakanlığı, Sabancı Holding ve TOBB. (Akşam, 26 Ocak 2009)

Bay Pope haddini iyice aşarak özetle şunları söylüyor: "Ergenekon’da ismi geçenler bu ülkenin imajına dışarıda zarar verenler, 301’i destekleyenler Türkiye’de yeni bir anayasa ve yeni partilerin bir an önce ortaya çıkması lazım Gülen hareketi çok iyi bir grup. Zaman gazetesi Türkiye’nin en saygın gazetelerinden biri Türkiye Ortadoğu’da ABD’den kaynaklanan boşluğu doldurdu Erdoğan’ın Davos’ta verdiği tepkileri biraz safça buluyorum. Bence İsrail Türkiye’nin bu yönde tepki vereceğini hesaplamıştır. İsrail ve Türkiye arasında iptal edilen bir şey yok Türk hükümeti şunu düşünmeli; Ortadoğu ülkeleri Türkiye’yi neden böyle sevip sayıyor? AB ile ilişkileri yüzünden AB ülkeye önemli para getirdi. 2005’e kadar yabancı yatırımcılar büyük yatırımlar yaptılar Türkiye’ye"

Bay Pope soralım. Hangi servisler adına çalışıyorsunuz? Annenizin en akıllı oğlu musunuz?

George Friedman başkanlığını yaptığı Stratfor tarafından yayınlanan küresel istihbarat dergisi Stratfor’un 2 Şubat 2009 tarihli internet sayfasındaki yazısının başlığı "Erdoğan’ın çıkışı ve Türk devletinin geleceği". Daha önce bu yazıdan kısa bir alıntı yapmıştık. Şimdi yazıdan tekrar alıntılarla bir özetini verelim.

"Türkiye başbakanının, Türkiye’nin ılımlı İslamcı halkı arasındaki yandaşlarına İsrail’in politikalarına karşı olduğunu göstermeye ihtiyacı vardı Önceden hesaplanmış olsun veya olmasın, Erdoğan’ın Davos’taki hiddeti, İsrail’e -doğrudan da İsrail cumhurbaşkanına- karşı muhalefetini seslendirme şansı tanıdı, üstelik İsrail ile ilişkileri tam manasıyla riske atmaksızın Erdoğan iş dünyasını, orduyu ve dini kesimi aynı anda memnun etmek istiyor Erdoğan, İsrail ile ilişkileri koparmak istemedi. Bu yüzden moderatöre kızmıştı Türkiye’nin gücünün uzun vadedeki gelişimi kaçınılmazdır ve bu hususun üzerinde dikkatlice düşünülmesi gerekir."

Prof. Erol Manisalı, Cumhuriyet gazetesinde "Ünlü Türkologlar falcı mıydı?" başlıklı makalesinde özetle şunları dile getiriyor:

"1960’lı yılların sonunda Londra’da tanıdığım Türkolog ve oryantalist Dr. Andrew Mango, 1990’lı yılların başına kadar Kıbrıs’la ilgili olarak şöyle demişti: "Kıbrıs’ta statüko zamanla kemikleşecek ve adada iki devletli yapı, ileride de değişmeyecek." Dr. Mango 1990’lı yılların ortasından itibaren görüşlerini değiştirmeye başlamıştı.

Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu ABD ve AB’nin Türkiye politikalarının bu kadar keskin değişeceğini görmemiş miydi?

AB konusunda ise benzer görüşleri eskiden de paylaşıyorduk; "AB’nin Türkiye’yi içine almadan ikinci bir halka içinde tutacağını" savunurdu. Onun "periferi" dediğine benim verdiğim ad "arka bahçeydi".

"Periferi"den öte Türkiye artık Batı tarafından çözüştürülerek denetim altına alınmak isteniyor. Andrew Mango’nun "ikinci halkası" artık "parçalanmış ikinci çember" oluyordu. Ergenekon, bunun kavgası ve çatışması değil miydi?

Amerika-İngiltere-İsrail üçlüsü Araplar, İran ve Türkiye’nin dışında kendi denetimleri altında bir Kürdistan istiyorlar artık. Kuzey Irak’ta oluşturdukları ayağın Türkiye, Suriye ve İran’a uzatılarak bu ülkelerin denetim altına alınmaları, Büyük Ortadoğu Projesi’nin odak noktasını oluşturuyor.

İşte Andrew Mango’yu da şaşırtan bu oldu. ABD-İngiltere ve İsrail bu stratejik hedefe yönelik olarak Türkiye ve Kıbrıs politikalarını hızlı bir biçimde uygulamaya koydular.

Kıbrıs’tan Türkiye’nin tasfiyesini, Denktaş’la başlattılar. 2002’de destekleyerek iktidara taşıdıkları AKP ile birlikte M. Ali Talat’ı da yönetime oturttular.

AB süreci ile Türkiye’yi Brüksel’in güdümüne aldılar; AB-IMF-AKP üçlüsü, Washington Uzlaşması’nı "Türkiye’yi açarak ve içini boşaltarak" yerine getirdiler.

Dr. Andrew Mango bile bu kadarını tahmin edememişti. ABD’nin Yahudi kökenli stratejistleri BOP’ta "ABD-İngiltere-İsrail stratejik ortaklığı" kurdular.

Kıbrıs’tan Türkiye’nin tasfiyesi, Barzani yönetiminin AKP tarafından meşrulaştırılması ve Türkiye içinde dinci ve Amerikancı bir yapılanmanın sağlanması BOP’ta, birbirlerini tamamlayan ayaklardır.

2009’da geldiğimiz bu noktanın ipuçları, 1988 ve 1999’da düzenlediğim "Uluslararası Girne Konferansı"nda yabancı bazı Türkolog ve oryantalistler tarafından söylenmeye başlamıştı bile

1988 yılında Türkiye’nin Avrupa’daki Yeri (Turkey’s Place in Europe) ve 1989’da "Türkiye’nin Ortadoğu’daki Yeri" (Turkey’s Place in Middle East) konferanslarını yaptık ve İngilizce kitaplar halinde yayımladık.

Çok ünlü Türkolog ve oryantalistler vardı. İngiltere’den Geoffrey Lewis, Philip Robins, William Hale ve Andrew Mango; Almanya’dan Werner Gumpel ve ünlü Udo Steinbach, Fransa’dan Elizabeth Picard isimlerden sadece bazıları. Kanada, İtalya ve Avustralya’dan bile bölge uzmanları katıldılar.

Türkologların ittifak halinde oldukları bir konu vardı: "Türkiye Avrupa’dan farklı bir kimliğe (aidiyete) sahiptir ve bu nedenle Avrupa’daki birliğin içinde yer almayacaktır."

Türkiye’den katılan "Avrupacı ve Batıcı simalar" yabancı Türkologların bu görüşüne çok şaşırmışlardı. Bizim seçkinlerimiz bu hatayı zaten hep yaptılar.

Bu ünlü Türkologlar Ergenekon’un başımıza çökeceğinin ipuçlarını, sanki bir falcı gibi 20 yıl önce Girne’de söylemişlerdi."

Evet, görüldüğü gibi Türkiye DİN-FELSEFE-SİYASET temelinde BOP için 1978’den beri Yeni Dünya Düzeni Tarikatı tarafından siyasi, ekonomik, dini, sosyolojik ve psikolojik olarak tekrar formatlanıyor.

Başkan Obama, misyonunu "Amerikan halkının (bütün halkların) ABD yönetimine güvenini yenilemek ve bir kez daha dünyaya liderlik etmek." (B. Obama, Foreign Affaires, Temmuz/Ağustos 2007) olarak açıklamıştı.

Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da ABD Senatosu’nda ataması görüşülürken yaptığı konuşmada, ABD liderliğinin dünyada eksikliğinin hissedildiğini, bu eksikliği gidermek için "AKILLI GÜÇ DENEN ŞEYİ" ellerindeki "bütün diplomatik, ekonomik, askeri, siyasi, kanuni, kültürel araçlar içinden en uygun olanı veya olanlarının bileşimini kullanacaklarını" söyledi.

New York Times’tan Roger Cohen, Australian’dan Geoff Elliot gibi birçok yorumcu "Demek şimdi yeni şey bu" diyerek "AKILLI GÜÇ"ü tiye aldılar.

ABD Harp Akademisi’nden Prof. James Kurth 11 Eylül 2001’den birkaç ay önce "National Interest" dergisinde yazmıştı. ABD’nin 1990’lardaki dış politikası, dünyanın diğer ülkelerine "KÜRESELLEŞME" olarak sunulmuştu.

11 Eylül 2001’den sonra dış politika "TERÖRİZME KARŞI SAVAŞ/ÖNLEYİCİ VURUŞ" metaforuna dönüştü. Çok fazla tepki görünce "hürriyet getirme", "demokratikleştirme" ve sonunda "Türk-İslam coğrafyasında yeni harita düzenlemesini hedef alan BOP telaffuz edilmeye başlandı.

Bu tür liderlik Amerika’nın, "Yeni Kudüs"ün en tabi hakkıydı. Amerika’nın "belirlenmiş kaderi" yani "manifest destiny". Kilise babalarının şöyle bir sözü var: "Kötü zamanlar Tanrı ve kilise için iyidir".

Obama liderliğindeki Demokrat Parti yönetiminin "akıllı güç" modeli de "manifest destiny" temeline dayanıyor. Sadece kullanılan yöntemlerde, kullanılan enstrümanlarda öncelik farklılığı var. Biraz da 14 Eylül 2008’den beri gittikçe derinleşen mali/ekonomik krizin sebep olduğu "ÇARESİZLİK".

Ancak çaresizlerin elinde yeryüzünün en yıkıcı silahları var. Ve silahlanmaya akıl almaz paralar harcıyorlar. 2008 mali yılında ABD’nin askeriyeye yapması gereken / öngörülen harcama Amerika’dan sonra en fazla harcama yapan 42 ülkenin harcamalarının toplamından fazla olacaktır. Bu devasa harcama dünyadaki toplam askeri harcamanın % 47’sine denk gelmektedir. "Milli Güvenlik Harcamaları", Silah Kontrol ve Çoğalmasını Önleme Merkezi, (16 Ekim 2007) Bu siyasi ve askeri gücü kontrol eden Yeni Dünya Düzeni Tarikatı "Tanrı adına konuştuğunu" iddia ediyor.

Elbette "Tanrı adına konuşanlarla" pazarlık edemezsiniz George Washington ilk başkanlık töreninde, Amerika’nın her adımının "Tanrısal bir amacın nişanıyla taçlandırılmış" olduğunu söylemiştir. (New York City, 30 Nisan 1789)

Dr. George Friedman’ın "Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl İçin Öngörüler" kitabına biraz daha yakından bakalım.

Friedman "kehanetlerini" jeo-politik ve din üzerinden yapıyor ve ona göre çarklar geriye doğru dönecek. Friedman’ın kurguladığı senaryo adeta 17. yüzyıl haritasını yeniden çiziyor. O dönemde Osmanlı Türkiye’si ve Polonya Doğu Avrupa’ya hâkimdi ve Rusya sadece Asya devletiydi.

Friedman’ın kehanetlerine göre Rusya 2010-2020 arasında sınırlarını güneye doğru genişletecek ve Gürcistan’ı yutacak, Ermenistan’la ilişkisini sıkılaştıracaktır.

Rusya’nın Kafkaslar’da ilerlemesi Türkiye’yi olduğu kadar ABD’yi de rahatsız eder. Polonya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Macaristan Rusların Kafkas/Avrasya hâkimiyetinden çok rahatsız olurlar ve Rusya’ya karşı ABD ile her türlü anlaşmayı yaparlar Soğuk Savaş dönemi gibi ABD ve Rusya arasında yeni bir sınır çizilir. Fakat bu sınır artık Berlin’de değil Karpat Dağları’ndadır. Ancak Rus ekonomisi ve ordusu giderek zayıflayacak ve Rusya 1917 ve 1991’de olduğu gibi 2020’de yeniden çökecektir.

"Asya Kaplanları"nın en büyüğü Çin aslında kâğıttan kaplan. Ekonomik büyümesi uzun vadede kârlı değil. Çin 2010’dan itibaren ekonomik krize girecek ve merkezi devletin gücü zayıflayacak, bölgeler arasında çok sert rekabet ve geleneksel yabancı düşmanlığı başlayacak.

Çin 2020’de 1920-1930’larda yaşadığı kaosa yeniden yuvarlanacak ve bundan Japonya faydalanacak.

Japonya, Çin ve Rusya’nın doğu sınırlarına göz dikecek. Japonya enerji kaynağı sıkıntısı çekeceği için Rusya’nın yer altı kaynaklara ihtiyaç duyacaktır.

Türkiye ise, Kafkasya’dan kuzeye doğru ilerlemeyi tasarlamaktadır. Bu arada Polonya da şahlanarak Rusya’ya doğru ilerlemeyi planlamakta ve böylelikle 17. yüzyıldaki eski sınırlarına ulaşarak Rus tehdidini ortadan kaldırmak istemektedir.

Polonya Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerini de peşine takmıştır Avrupa’daki Almanya-Fransa üstünlüğü yerini Polonya liderliğindeki Doğu Avrupa ülkelerinin üstünlüğüne bırakır. NATO pratik olarak bitmiştir.

Türkiye bugün dünyanın 17. ekonomisi iken 2020’de ilk on içinde yer alacak. Rusya’nın çökmesiyle Türkiye Avrasya ve Arap dünyasının en güçlü aktörü haline gelecek. Arap yarımadası sadece petrole dayalı ekonomileri yüzünden krize girecek. Yunanistan Balkanlar’da yaşanan kaos yüzünden gittikçe zayıflayacak.

Türkiye 2020’den itibaren Kafkasya’nın kuzeyinde Don ve Volga ırmaklarının arasındaki vadide, Orta Asya’da tam hâkimiyet kurmuştur. Türkiye Karadeniz ve Akdeniz’i tam olarak kontrol etmek istemektedir. Bunun için Balkanları da kontrol altına almak ister Türkiye ile ABD müttefiki Romanya ve Macaristan bu sebepten Ukrayna’da çatışır.

Iraklı Kürtler tam "kendi devletimizi kurmanın tam zamanı" derken Türkiye Irak ve Suriye’yi kontrol altına alır ve Arap yarımadasına kadar iner. Mısır’da iç savaş çıkmıştır ve Türkiye buraya da barış gücü göndererek Süveyş Kanalı’nı kontrol altına alır Türkiye artık Kuzey Afrika’ya doğru yayılacaktır.

Ortadoğu’da sadece İran ve İsrail Türkiye’nin hâkimiyetine girmemiştir. İsrail Türkiye’ye karşı direnir ama dört taraftan Türkiye çevrelemiş durumdadır. Körfeze hâkim olan Türkiye İran’ı da köşeye sıkıştırmıştır.

Türkiye Ortadoğu’daki ekonomik ve askeri hâkimiyetini "halifelik" üzerinden İslami hâkimiyetle pekiştirir. Başkenti de Ankara’dan İstanbul’a taşır. Böylelikle "Yeni Osmanlı" olarak Müslüman ülkeler nezdinde meşrulaşır.

ABD bütün bu olup bitenlerden hiç hoşlanmamıştır. Türkiye’ye karşı Arap milliyetçiliğini körükler. Balkanlar’da anti-Türk hava baş görse de tam bir Avrasya ve Ortadoğu İmparatorluğu’na dönüşen Türkiye için bunlar küçük meselelerdir. (Ünlü Bulgar kahin Baba Vanga’ya göre Müslüman bir devlet 2043’de Avrupa’nın hakimi olacak İlginç benzerlikler değil mi?)

ABD 2050 yılına gelindiğinde Türkiye ve Japonya’nın Orta Asya ve Avrasya’daki hâkimiyetinden son derece rahatsızdır.

ABD’nin tabii müttefiki olan Polonya, Ukrayna’yı ele geçirmesine ve Akdeniz’e inmesine engel olan Türkiye ile savaşır. Türk-Japon ittifakı kurulur.

ABD Türkiye ve Japonya’yı büyük tehdit olarak görürse de ilk aşamada sıcak savaşa girmez Bu arada ABD uzayda müthiş bir insansız ordu kurmuştur. Yıldız savaşı sistemi adını verdiği uzaydaki platformdan hipersonik insansız uçakları Türkiye’nin güneyine doğrultarak ültimatom verir: "Ukrayna ve Balkanların kontrolünü Polonya’ya ver. Kafkasya’dan çekil ve Boğazlar’dan istediğimiz gibi geçelim!"

Türkiye ABD’nin ülkeyi parçalamak istediğine inanmaktadır Japonya Kasım 2050’de ABD’nin uzay sistemine saldırıda bulunur. Savaş hem uzayda hem de karada iyice kızışır. Türkiye, Polonya’dan kurtulmak için Almanya’dan yardım ister. Almanya, böyle bir savaşta ABD’yi yenmenin mümkün olmadığını bilmesine rağmen Türkiye’yi karşısına almamak için Türkiye’nin yanında yer alır. (Bulgar kâhin Baba Vanga’ya göre de Üçüncü Dünya Harbi Kasım 2010’da başlayacak.)

Üçüncü Dünya Savaşı 2052’de sona erer. Türkiye, Japonya ve Almanya harabeye dönmüştür ama Allah’tan "sivilleri hedef almayan yüksek teknoloji ABD uçakları" sayesinde sadece 50 bin kişi ölmüştür.

Sonuçta ABD’ye uzayda her istediğini yapma imkânı veren bir barış anlaşması imzalanır. 2060’da hala İslam dünyasının liderliğini elinde tutan Türkiye ABD ile arayı düzeltir ve yeniden "sevilen ve güvenilen" müttefikler arasına girer.

Hâsılı Türkiye ve ABD yeniden "stratejik ortak" olurlar.

Bize de sormak düşer: "Peki, ağam! Öyleyse biz bu haltı niye yedik?"

Friedman’ın "kehanetleri" Kabala-Tevrat/Talmud-İncil "kehanetlerini" çağrıştırıyor. İşte o kehanetlerden bazıları. İnanmak şart değil ama Yeni Dünya Düzeni Tarikatı’nın kurguladığı Yeni Dünya Düzeni/BOP’un DİN-FELSEFE-SİYASET temeline oturtulduğunu bilerek tedbirli olmak şarttır. Türkiye’nin milli bekası bunu mecburi kılıyor.

Michel De Nostradamus (1503-1566) Yahudi, Katolik Hıristiyan ve devrinin en meşhur Kabalistlerden. 12 ciltlik "Centuries (Yüzyıllar) adlı kehanetlerini topladığı eserinde kendini mitolojik dönemden kopup gelmiş kutsal bir kişi olarak görmekte ve göstermektedir. Binden fazla kehanette bulunmuştur.

Yahudi ve Hıristiyan Nostradamus yorumcusu teologlar, Nostradamus kehanetlerindeki "Avrupa’yı istila edecek Müslüman ülkelerin liderinin Türkler olacağı" yönündedir. Tıpkı George Friedman’ın "kehanetinde" olduğu gibi.

Türkiye’de kör bir "laiklik" tartışması 10 Kasım 1938’den beri bu ülkeyi yiyip bitirmiştir. Bu tartışma Türk milletinin belli bir kesiminde inanç kaynaklı boşluklar meydana getirirken, bir kesiminde inanç kaynaklı bağnazlığın zirve yapmasına sebep olmuştur. İslam kör bir laiklik yorumu/dayatması ile cumhuriyetin devlet okullarında Müslüman Türk çocuklarına adam gibi öğretilmeyince Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkleri Anadolu’dan atma planları yarım kalan Yahudi-Hıristiyan emperyalist güçlerin hedeflerine Nostradamus’un dizelerinde yazdığı şekilde ulaşmaya çalışmaları çok da fantastik bir yorum olmaz.

George Friedman’ın 2050’de çıkacağı kehanetinde bulunduğu "Türkiye-ABD Savaşı"na giden yolda "Yeni Osmanlı İmparatorluğu" olan Türkiye "halifeliği" üstlenecek, başkentini de "Ankara’dan İstanbul’a" taşıyacak Nostradamus da Türk İstiklal Harbi ile Anadolu’dan defedilen savaş ve işgal, Müslüman Türklerin en hassas olduğu konuyla, inançla tekrar bu topraklara döneceği kehanetinde bulunuyor.

1991’de Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte açıktan zikredilen "Yeni Dünya Düzeni", Hıristiyan-Yahudi birliğinin Kabala-Tevrat / Talmud-İncil kehanetlerine dayanan DİN-FELSEFE-SİYASET temelinde ortak projesidir. BOP -bundan sonra adına ne denirse densin- süreci, Türkiye’deki kronik terör, "siyasal İslamcı" (radikal ve ılımlı rengi ile) akımlara sağlanan olağanüstü dış destek, Türk ordusuna yönelik "çuval"dan beri gittikçe ivme kazanan yıpratma kampanyaları ve bu yöne hizmet eden gelişmelerde bir takım tarikat / cemaat mahfillerinin kullanılması

M.Ö. 586 Babil Sürgünü’nden sonra Yahudi teoloji ve kültürüne muharref Tevrat yoluyla giren Kral Davut soyundan kurtarıcı Yahudi Mesih, Hıristiyanlıkta İsa Mesih ve tekrar dünyaya geri gelecek "kurtarıcı Mesih İsa" figürüne dönüşerek Şii İslam’a da "dünyadaki bütün insanları Müslümanlığa döndürecek" 12. İmam/Mehdi olarak girmiştir. Buradan da Selefi/Eşari Arap İslam kültürüne yerleşmiştir. Maalesef buradan da Anadolu İslam’ına bir kısım tarikat/cemaat yoluyla önemli ölçüde yerleştirilmiştir.

Kur’an’da hiçbir ayette Mehdi/Mesih, Deccal konusu yer almamasına rağmen, sahih oldukları çok çok şüpheli birkaç hadis ve bir kısım Arap ulemanın yorumuna dayanan "ahir zamanda Mesih/Mehdi-Deccal gelecek" fenomeni Türk toplumunun mütedeyyin inancını derinden etkilemektedir. Bu hususlardaki beklentiler, kasetler, filmler, sohbetler, risaleler, kitaplar yoluyla sürekli besleniyor. Bu araçlarda kullanılan temel kaynak muharref Tevrat, Talmud ve Endülüslü Tevrat tefsircisi İbn Meymun’un "kehanetleri".

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra pek çok tarikat/cemaat mahfilleri tarafından dillendirilen Mesih/Mehdi-Deccal ve Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceği beklentisi En cahilinden profesör unvanlısına kadar çok sayıda Müslüman Türk insanına sirayet etmiş durumda.

Türkiye’nin bu görüntüsü 16. ve 17. yüzyıldaki Osmanlı Türkiye’sine çok benziyor. Bu beklentiler, belirsizliği, İslami inançtaki itikadi birliği parçalayıcı/zayıflatıcı etki yapıyor. Toplumsal parçalanmayı artırıyor Nitekim "Osmanlı’nın son yüzyılında yaşandığı gibi devletle cemaatler ve cemaatler arasında paralel ve çoğul iç savaşlar yaşanabilir mi?" (Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Din-Ordu Gerilimi, s. 419, Alfa Yayınları, İstanbul 2002)

Bir başka senaryo daha var. Milat olarak beklenen İstanbul depremi ve sonrasında "Mehdi ordusu"na hoşgörü şeklinde başlayıp arkasından ülkede yaşanacak bir boşluk ve kayıtsızlıktan söz ediliyor. Mehdi’nin gelip bütün Müslümanları bir bayrak altında toplayacağı ve Deccal’e karşı savaşıp dünyayı topyekûn Müslüman yapacağından söz ediliyor. 10 Kasım 1938’den beri devletin Kur’an’daki İslam’ı öğretmede "laiklik" adına zafiyet göstermesi Nihayet yıllardır anlatılan Mehdi-Deccal-Hz. İsa’nın yeryüzüne döneceği efsaneleri Anadolu insanının inanç birliğini parçalamakta, milli bütünlüğü bozmaktadır.

Mesih/Mehdi-Hz. İsa-Deccal, Yeni Dünya Düzeni’nin siyaset figürlerine dönüştürülmüştür. Aslında Yahudilerin, Hıristiyanların, Şii Müslümanların Mesih/Mehdi figürleri farklı olduğu gibi, pek çok Sünni İslam tarikat/cemaatlerin Mehdi figürü de farklılık gösteriyor.

Ama hepsinin buluştuğu çok tehlikeli bir zemin var: Ahir zamanda, kıyametten önce, Mesih/Mehdi gelmeden önce dünyanın bir kaos yaşayacağı, nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların kullanıldığı ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI’nın yaşanacağı, bu savaşta insanların üçte ikisinin öleceği.

Yeni Dünya Düzeni Tarikatı’nın öngördüğü Yeni Dünya Düzeni’nin kurulabilmesi için de böyle bir senaryo öngörülüyor. Sonuçta bir avuç "SEÇKİN"in yönetiminde ve köle "hiksoslar"dan oluşan TEK DÜNYA HÜKÜMETİ. (Bulgar kâhin Vanga’ya göre Yeni Dünya Düzeni 2076’da kuruluyor. George Friedman’ın kehanetine göre de 2052’den sonra)

Nostradamus’dan bir Türkiye kehaneti: (Centuries Cilt 1/3)

"Devrimi temelden sarsıyor büyük bir kasırga

Yüzlerde artık peçeler, başlar örtülü

Cumhuriyetin sonu geldi artık

AK’lar-KIRMIZILAR karşı karşıya"

22 Temmuz 2007 seçimi sonunda AKP’nin aldığı yüzde 47 oy ve sonrasındaki gelişmeler bu kehanetin doğrulanması olarak yorumlanıyor. AK ile "siyasal İslamcılar" KIRMIZI ile cumhuriyet ve üniter devletten yana olanlar kastediliyor.

Nostradamus’un binden fazla kehaneti içinde yer alan ve Mahir Şanlı tarafından Türkiye ile lakalı olduğu yorumu yapılan bir başka kehanet ise şöyle: (Centuries Cilt 3/61)

"Büyük bir tarikat (cemaat), karşısındakilerin çarmıhını hazırlıyor.

Doğduğu yer Mezopotamya’dır.

Nehrin yakınındalar bütün cemaat

Ve mevcut düzeni can düşmanı görüyorlar."

Tevrat/İşaya bölümü 34:5,8,9,10’da yer alan bir kehanet:

"Çünkü kılıcım göklerde kanıncaya kadar içti; işte EDOM üzerine ve lanet ettiğim KAVMİN üzerine hüküm için inecek. Çünkü Rabbin öç alma günü Sion davasından ötürü karşılık yılı var. Ve EDOM vadileri zifte ve onun toprağı kükürde dönecek ve diyarı yanan zift olacak. Gece gündüz sönmeyecek; dumanı ebediyen tütecek; nesilden nesle ıssız kalacak; daima ve ebediyen içinden kimse geçmeyecek." (Kitabı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 2001) Tevrat’ta yer alan yukarıdaki kehanette anlatılan, Edom’daki savaş nükleer, biyolojik ve kimyasal bir savaşı işaret etmektedir. Dr. George Friedman’ın kehanetine göre de ABD, Türkiye’nin güneyini hedef alarak uzaydan saldıracak. Amerika’nın Türkiye’ye saldırıda kullanacağı "hipersonik uçaklar" hangi silahları taşıyacak?

Tevrat’ta birçok yerde zikredilen EDOM diyarı bin yıllık Türk yurdu Anadolu topraklarıdır, Türkiye’dir. Esav’ın ülkesi olarak da zikredilir. Bir başka ilginçlik daha vardır. Edom kızıl/kırmızı anlamına gelir.

EDOM ülkesi Eski Ahit’te İsrailoğullarının düşmanı olarak zikredilir ve Edom diyarının; bunun içinde Kıbrıs, Güneydoğu Anadolu, Ürgüp-Göreme’ye kadar İç Anadolu ve Antalya’ya kadar Akdeniz Bölgesi yer alır, önemli bir kısmı İsrailoğullarına "vaat edilen topraklar" içinde yer almaktadır.

Yuhanna İncili’nin Vahiy bölümü 16. Bab’da yer alan kehanete göre, İsa Mesih yeryüzüne yeniden gelmeden önce yani ahir zamanda kıyamet kopmadan önce "Tanrı Krallığı"nın kurulması için altıncı melek: "Ve altıncı tasını büyük FIRAT ırmağı üzerine boşalttı; ve doğudan gelen kralların yolu hazırlansın diye onun suları kurudu Ve onları İbranice Armagedon denilen yere topladılar." (Yuhanna’nın Vahyi 16:12,16)

Nostradamus’un "Büyük deprem" ile ilgili kehanetleri de şu şekilde: (Centuries, 3. Cilt, Kehanet 3)

"Mars, Merkür ve ay birleştiklerinde

Güneye doğru, bir büyük kuraklık

Asya’dan yer sallanacak

Korint, Efes şaşkınlık içinde olacak."

Nostradamus’un depremle ilgili başka kehanetleri de vardır. Yukarıda atıfta bulunulan "Mars, Merkür ve Ay birleştiğinde" astrologlara göre 2009 ile 2023 arasındaki muhtelif tarihlerde olmak üzere YEDİ kez gerçekleşecek.

Burada bir hususa da dikkat çekelim. Artık suni depremler oluşturulabiliyor, muhtemel depremler, adına "HAARP teknolojisi" denilen bir nevi "radyo dalgaları" ile tetiklenebiliyor, fay hatları harekete geçirilebiliyor.

HAARP (High Frequency Active Auroral Research Program) merkez üssü ABD’nin Alaska eyaletinin Gakona kasabası yakınlarında bulunan oldukça gizli ve şaibeli bir, Yeni Dünya Düzeni için geliştirilen / geliştirilmeye devam edilen ileri teknoloji silahı olarak tanımlanıyor. Bir nevi George Friedman’ın "ABD’nin uzaydaki üssü"nün yeryüzünde kurulmuş benzeri / hali.

Prof. Dr. Celal Şengör’e göre İstanbul’da meydana gelecek depreme Türkiye hazırlıksız yakalanırsa fatura çok ağır olabilir. "Bugün İstanbul’u yıkıp yeniden yapmak 5 milyar dolara mal olur" diyen Prof. Dr. Ahmet Ercan ve "her şey biliniyor, daha neyi bekliyoruz" diye soran Prof. Dr. Haluk Eyidoğan İstanbul’da 100 bin ölü 50-100 milyar dolarlık bir felaketten bahsederlerken Prof. Şengör: "Böyle bir tablo Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikeye atar" sözleriyle tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekiyor. (Yeni Şafak Gazetesi, 11 Kasım 2006)

14 Eylül 2008’de ABD’de "patlayan" ve önce Batı Avrupa, Doğu Avrupa, Türkiye derken bütün dünyaya yayılan mali/ekonomik krizle birlikte "savaş ve barış, kapitalizm sadece krizlere değil çatışmalara gebe" (Metin Under, Newsweek, 23 Şubat 2009) deniyor. Pek çok kehaneti "doğru çıkan" Bulgar kâhin Baba Vanga, 2010 yılını 3. Dünya Savaşı’nın çıkacağı yıl olarak veriyor.

Vatikan’ın aziz ilan ettiği Malachy kehanetlerinde 1143 yılından bugüne kadar görev yapacak bütün papaların kimler olacağını "863 yıl önce yazmış." Deniliyor ki bütün kehanetleri gerçekleşti. Artık sıra son Papa "Romalı Peter" olarak tanımlanan kişiye geldi. Bugün Vatikan’da oturan 16. Benedikt Romalı Peter’dir ve onun ölümü ile birlikte Papalık son bulacak.

Bu hususta bir hususu biliyoruz. Dan Brown’ın "Da Vinci Şifresi" adlı kitabı ve aynı adlı filmin etrafında şekillenen "Ölü Deniz Yazmaları" ve National Geographic tarafından "bilimsel" temele oturtulan bir küresel hareket var ki Papalığın amansız düşmanı. Bu hareket Evanjelist Hıristiyanlar ve bir kısım Yahudi unsurlar tarafından destekleniyor.

Yani Kabala-Tevrat-İncil kehanetleri ile siyasi kehanetler birbirine karışmış durumda.

Türk ordusunun gücü herkes için hilafsız caydırıcı unsur. Fakat tarihte Türk devletleri dışarıdaki müdahalelerden çok içerideki milli bütünlüğün bozulması sonucunda parçalanmış ve yıkılmıştır.

Şimdi şunlara birlikte bakalım:

· Büyük İstanbul depremi gerçekleşmiş

· Aynı anda ABD/İsrail/İngiltere ekseninin başta İncirlik olmak üzere Türkiye üzerinden İran’a saldıracağını ve İran’ın buna cevap vereceğini düşünün. Türkiye istemediği bu savaşın içine büyük depremle mücadele ederken düşer. (Birinci Dünya Savaşı’na da bir katakulli ile girmiştik.)

· Avrupa’da veya Kudüs’te kendisinin Hz. İsa yani İsa Mesih olduğunu iddia eden biri çıkar.

· Yıllardır Türk toplumunun önemli bir kesiminde, özellikle bir kısım tarikat ve bazı İslami cemaatler tarafından "Mehdi gelecek" fısıltısı etkili olmuş vaziyette. Selefi/Eşari Arap İslam dünyasında Mehdi beklentisi Türkiye’den fersah fersah ileride. İran ve Şii İslam’da Mehdi beklentisi "imanın şartlarından" biri İşte yakın bir gelecekte, büyük deprem sonrası bir kısım tarikat ve /veya İslami cemaatin de "Evet bu Mehdi’dir" diyebileceği bir isim çıkar: "Ben Mehdi’yim Müslümanları bir bayrak altında toplamak ve küfre karşı savaşmak için Allah tarafından görevlendirildim." Bu ihtimali George Friedman’ın "Türkiye kehanetleri" ile birlikte düşününüz.

· Yine bu hercümerç içinde Türkiye içinde etnik bir kalkışma ve bu kalkışmanın ilan ettiği bağımsız/federal hükümeti, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin tanıdığını, 30 yıl hiçbir cumhuriyet hükümetinin kabul etmediği ama AKP’nin 2004’te kabul ettiği BM kararını ve bir de bunlarla birlikte "36 paralel" benzeri bir ültimatomun Türkiye’ye dayatıldığını

Bütün bunlara hayal diyenler olursa onlara söyleyecek bir sözüm yok. Ama ortada bu kadar "ilahi" ve "siyasi" formatlı kehanetler uçuşurken Türkiye milli bekası için gereken tedbirleri almalıdır diyenlere selam olsun.

Hâsılı Türkiye teolojik kehanetlere dayalı bir Yahudi-Hıristiyan DİN-FELSEFE-SİYASET projesi ile içeride mübarek dinimiz İslam’ın arkasına saklanmış "etnik İslamcı" ihanetin tehdidi altındadır.

Biz bu çalışmayı yaparken 3 Mart 2009’da İş Yatırım’ın "Geniş Açı" toplantısında Dr. George Friedman konuşmacı olarak İstanbul’daydı. Muhtelif gazeteler kendisi ile yapılmış mülakatlar yayımladı. Ama Sabah, Zaman, Yeni Şafak, Star, Bugün gazeteleri ise Friedman’a mal bulmuş mağribi havasında "bakın bakın Amerikalı derin uzman bizim söylediklerimizi söylüyor" havasında yayın yaptılar. Bir kez daha yazayım, bizim "siyasal İslamcı" ve "İkinci Cumhuriyetçi Liberaller" sünnet değil, hadım edilmekte olduklarının farkında bile değiller. Ya da!?

Bay "Derin stratejist" İstanbul’da da döktürmeye devam etti.

Türkiye 2020 yılında dünyanın 10 büyük ekonomisi içinde yer alacak. Kitabında Türkiye’nin 2030’da "İslam devleti" olacağını ve gücüyle ABD’yi tehdit edeceğini öne süren Friedman İstanbul’da, "Türkiye’nin laik karakterini ve sistemini kaybedeceğini asla düşünemiyorum, kısmen İslam ülkesi haline gelse bile kaybetmeyecek, çünkü Osmanlı’dan böyle bir tarihi miras aldı. Türkiye laik bir devlet de olsa, İslam devleti de olsa, gelecekte büyük bir bölgesel güç olacak" diye konuştu.

"Avrupa Birliği (AB) yıkıldı, çağırsa da gitmeyin" diyen Friedman’a göre küresel mali / ekonomik krizde Türkiye’nin en büyük şansı AB üyeleri arasında bulunmaması".

Şu satırlar Bay Friedman’a ait ve lütfen ne demek istediğini tekrar tekrar okuyunuz / düşününüz:

"Türkiye depremde İslam dünyasının fay hattı olacak. İslam dünyasını bir ülke yönetecekse o kesinlikle Türkiye olur. Olay sadece ekonomik de değil. Bölgede hem barış ortamı sağlayıp hem de Amerika’ya dost olabilecek tek ülke Türkiye. BU NEDENLE ABD ORDULARI İÇİN ALMASI GEREKEN ÖNLEM DE YOK."

Friedman’ın IMF ile ilgili tavsiyesi de şöyle: "Eğer bedava para bulursanız alın. Yardım alırken IMF kontrolünden uzak durmaya çalışın."

Ege Cansen üstadın bile "ezberimizi bozdunuz" dediği konuşmasında Friedman şöyle devam etti: "Siz AB’yi boş verin. Küresel krizde AB’nin birlik olmadığı ortaya çıktı. AB size bir şey kazandırmaz. Siz Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu’yu etki alanına alacak bölgesel bir güç olacaksınız. İslam dünyasının çekim merkezi de."

Friedman’a göre, Türkiye planlamadığı halde o role sürüklenecek. ABD de süper güç olmayı istememişti ama olmuştu. Türkiye ile ABD birbirine çok benziyor. Hatta bu benzeşme "laiklik" ve "dincilik" açısından da çok benzerdi.

"Anasının çok güzel olduğunu" anladığımız Friedman’ın kehanetleri, ünlü Fransız ekonomist ve fütürist Jacques Attali’nin 1999’da yazdığı "21. Yüzyıl Sözlüğü" kitabındaki kehanetleri de hatırlattı bana.

Attali’ye göre, Türkiye’yle alakalı şu üç senaryo "muhtemel ihtimaller" arasında:

1. Türkiye AB üyesi olacak ve böylece AB’ye evrensel misyonu için ihtiyaç duyulan İslam boyutunu katacak.

2. Türkiye Orta Asya’ya yayılan bir imparatorluk olacak. Bu konumu Türkiye’yi ABD ile daha yakın hale getirecek.

3. Türkiye üçe bölünecek. Bunlardan İstanbul merkezli olan Avrupa’da olacak. Anadolu – Ankara merkezli olan ikincisi. Üçüncüsü yani Doğu ve Güneydoğu Kürtlere gidecek.

Attali’ye göre Avrupa’nın menfaatine olan birinci senaryo. İkinci senaryo Bay Friedman’ın kehaneti ile uyum içinde ve ABD’nin menfaatlerine hizmet edecek. Üçüncü senaryo ise bölge ve dünya için KAOS demektir.

"Türkiye için en büyük tehdit iç meseleler. Kürt meselesi ve laik-dindar arasındaki çatışma. Hatta ikincisi Kürt meselesinin de önüne geçiyor. Ama Osmanlı geleneğinden gelen Türkiye bu meselenin çaresini bulabilir." diyor Friedman.

Teolojik ve siyasi formatlı kehanetler havada uçuşurken, son zamanlarda birbirini tamamlar nitelikte, Türkiye’ye yönelik düzinelerce proje de birbiri peşi sıra gündeme getiriliyor.

Ben ortaya atılan kehanetler, öngörüler, iddialar ve görüşlerin rastlantı eseri olduğuna inanmıyorum.

a- Bir güç odağı Türkiye’yi bir yerlere çekmek,

b- Bir başkası da Türkiye’yi tehdit olarak göstermek, birilerinin "önleyici tedbirler" almasını sağlamak istiyor olabilir.

Projelerin, kehanetlerin bir başka anlamı da Türkiye ile bütün komşularının arasına kara kedi sokmak manasını taşıyabilir.

George Friedman’ın büyük yankı bulan kehanetlerinden sonra, aşağıdaki üç kehanet de arkasından geldi:

a- Robert Fisk’in Analizi: "Türkiye kendi kimliği ile uğraşmaktan, iç politika ile cebelleşmekten Orta Doğu’da etkili bir politika yürütme imkânını bulamadı. Türkiye Orta Doğu için bir umut olabilir. İsrail’e çok şey yaptırabilirsiniz Bir gün Türkiye Irak’a girecektir. AB tam üyeliğinden önce ABD Irak’tan çekilecek ve Kürtlere deteğini kesecek."

b- Acaristan’la alakalı iddia: Gürcistan basınında yer alan bir habere göre, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov bizim Dışişleri Bakanı Ali Babacan ile görüştü. Görüşmenin konusu Acaristan Özerk Cumhuriyeti’ni Tiflis’ten koparıp Ankara’ya bağlamak. İddiaların dayanağı 1921 tarihli Kars Antlaşması’nın Acaristan’ın özerkliği konusunda Türkiye’ye verdiği garantörlük rolü. Ankara, imzalanan anlaşmayla özerkliğin korunması şartıyla Türkiye’nin Acaristan üzerindeki egemenliğini Gürcistan’a devretmişti.

Gürcistan basınının iddiasına göre, Rusya Acaristan’ı Gürcistan’dan kopararak Türkiye’ye vermek istiyor.

Gürcistan – Tiflis ilginç bir ülkedir. Tiflis M.S 138’den beri Kafkasya’daki Yahudi diasporasının merkezidir. Gürcistan Devlet Başkanı Sakaşvili’nin karısı Hollanda Yahudi’sidir. Gürcistan Savunma Bakanı İsrail pasaportludur ve İsrail pasaportlu başka bakanlar da mevcut. Ayrıca Gürcistan parlamentosunun üçte biri ya İsrail pasaportlu ya da Gürcistan Yahudi’si. Son bir not. Gürcü medyası Gürcistanlı Yahudilerin kontrolündedir. Bu bilgiler ışığında yorum okuyucuya ait.

c- Kırım’la ilgili ortaya atılan iddia: İddianın sahibi Büyük Ukrayna Partisi Lideri İgor Berkut. Eski bir Sovyet ajanı olan Berkut "Brat" (Kardeş) adlı kitabını tanıttığı toplantıda, neredeyse birebir George Friedman’ın kehanetine benzer bir iddia ortaya attı: "Türkiye ve Ukrayna Kırım için savaşacaklar."

Rus Rosbalt ajansının geçtiği habere göre, Berkut; "Türkiye Kırım’ı yeniden topraklarına katmak istiyor" şeklindeki sözünü şöyle sürdürdü: "Türkiye ve Ukrayna 10-12 yıl içinde savaşa tutuşacak. Hem Türkler, hem Ruslar hem de Avrupalılar bunu biliyor, Ukraynalılar da anlayacaklar."

Aşırı milliyetçi hatta ırkçı Berkut, 2017 yılına gelindiğinde Kırım nüfusunun üçte birinin Müslümanlardan (Türklerden) oluşacağını öne sürüyor.

Açıkça bir merkez farklı noktalardan Türkiye’ye: "Tarihinizi, jeopolitiğinizi ve ordunuzun gücünü biliyoruz" mesajı veriyor.

Peki, Türkiye’yi yönettiğini zannedenler bunun farkında mı?

10 Kasım 1938’den sonra iktidarı devralan "Milli Şef" ile birlikte laik devlet "siyasal laiklik"e dönüştürüldü. Siyasal laiklik kendi antitezi olan "Siyasal İslam"ı besledi, büyüttü ve bugün Türkiye etnik tabanlı bir laikçi – İslamcı kavgasının tuzağına düşürülmek isteniyor. Siyasal laiklikte inanç hürriyeti yoktur. Siyasal İslam ise Kuran’daki Müslümanlık olmayıp, şeyh diktatörlüğüdür.

Bu arada bir hususa dikkatinizi çekeceğim.

"Laikçi İsmet İnönü" ile "İslamcı R. Tayyip Erdoğan"ın dahili ve harici siyaset uygulamaları bu kadar nasıl benzeşiyor? Açıkçası Başbakan Erdoğan, "laikçi İnönü"nün "İslamcı" versiyonudur. İnönü için a) Prof. Çetin Yetkin "Karşı Devrim – 1945-1950" b) Yılmaz Dikbaş "Gaflet Delalet Hıyanet" kitaplarını okuyun

SURİYE DOSYASI /// Yeni Ajan : James Bond’tan Suriye’deki Yeni Lawrence’lara


KÖRFEZ DOSYASI : CIA gölgesinde Suudi Arabistan ve İran ilişkileri


KIBRIS DOSYASI : KIBRIS DEKLARASYONUNU İMZALAYABİLİRSİNİZ


Saygıdeğer Dost,

Ekte “Bedeli binlerce şehit olan KIBRIS vatan toprağıdır” konulu ‘Milli Kıbrıs Davası’nın asla vazgeçilemez esasları ve kırmızıçizgilerini ortaya koyan ‘YAŞASIN BAĞIMSIZ KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ’ deklarasyonunu bilginize sunuyoruz. Gereken ilgiyi göstermeniz dileğiyle iyi mesailer, hayırlı çalışmalar…

İKİ MİLYONU AŞKIN İNSANIMIZIN DESTEKLEDİĞİ KAMPANYADA HEDEF; KIBRIS DAVASINI 10 MİLYONLARIN DAVASI HALİNE GETRİMEK

İnternette Bayrak’ın öncülüğünde başlayan sonrasında sosyal medya hesaplarının da katılmasıyla çığ gibi büyüyerek kamuoyunun sahip çıkmaya başladığı ‘MİLLİ KIBRIS DAVASI’ çalışmaları medyada gündem oluşturmaya devam ediyor.

Milyonlarca vatanseverin gönlüne korku salan "Kıbrıs elden mi gidiyor?" sorusuna Aziz Millet cevap verdi. Yurttan ve dünyadan yüzbinlerce mail, telefon, mesaj temsilciliklerimize yağdı. Ve Kıbrıs Davası ve Cenevre Görüşmeleri pek az basın ve televizyonda yer bulsa da halkın gerçek gündemi haline geldi.

Türk Milleti 2 milyonu aşkın yorum, imza ve cevap ile, "Kıbrıs Vatan Toprağıdır!" dedi.” Yaşasın Bağımsız Kıbrıs Türk Cumhuriyeti “sloganı ile gittikçe yayılan coşku Kıbrıs Türkünün yüreğine su serpti… Artık onlar, "Vatan topraklarından mı oluyoruz?" soru yerine "Türk Milleti, her karışı şehit kanlarıyla sulanmış Kıbrıs’a, Hala Sultanına ve şehitlerin emanetine sahip çıkmalıdırr" demeye başladı. Kıbrıs Türkü artık Ada’nın Kuzey’ine hapsedilemeyecek gibi…

Bayrak

KIBRIS DEKLARASYONUNU İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

İMZA KAMPANYASI

İsteyenler aşağıdaki linkten imza kampanyasına katılabiliyorlar.

BURADAN KATILABİLİRSİNİZ.

KIBRIS DOSYASI /// PROF. DR. ATA ATUN : Türkiye, Kıbrıs ve BM


Türkiye, Kıbrıs ve BM

Türkiye günümüzde her yönden saldırı altına sokuldu bile bile ve bilinçli bir şekilde.

Türk parası saldırı altında.

Türk ekonomisi saldırı altında.

Türkiye’nin iç güvenliği saldırı altında.

Türk turizmi saldırı altında.

Türkiye’nin güney hudutları saldırı altında.

Kıbrıs konusu bu saldırılar furyasında Türkiye’ye unutturulmaya çalışılıyor, buna ilaveten havuç gibi de ortaya konmuş.

BM Kıbrıs konusunda bilinçli olarak Türklerin aleyhine bir oyun tezgahladı ve başarı ile Cenevre de uygulamaya koydu bu oyununu.

BM müktesebatına göre tüm başlıklarda anlaşıldıktan sonra harita masaya konacaktı. Eroğlu-Hristofyas ve Eroğlu-Anastasiadis görüşmelerinde bu kurala ve bu mutabakata sıkı sıkıya sadık kalındı. Bırakın haritayı III. Cumhurbaşkanı Eroğlu döneminde toprak bile konuşulmadı. Eroğlu, Anastasiadis’in tüm girişimlerine rağmen buna izin vermedi.

Ne olduysa, Mustafa Akıncı’nın Nisan 2015’de Cumhurbaşkanı seçilmesiyle oldu ve BM müktesebatı ile yılların mutabakatı bir kenara atılarak, Eroğlu döneminde masadan kaçan Anastasiadis aniden masaya döndü ve bırakın kaçmayı, iskemleye yapıştı kaldı.

Türk tarafı habire taviz vermeye başladı karşılığında hiçbir şey almadan, KKTC’yi lav etmek, egemenliği Rumlara devretmek ve Rumların idaresi altında azınlık olarak yaşamak pahasına sözde ortak bir devlet kurmak uğruna. Bu güne değin hiç görüşülmemiş olan dört Rum’a bir Türk nüfus oranı kabul edildi, toprak tavizi ve bunun be kadar olacağının yüzdeliği de belirlendi, adına dört özgürlük denen, serbest dolaşım, yerleşim, çalışma ve mülk sahibi olmak kabul edildi, toprak üzerinde ilk kullanıcı hakkı kişisel mülkiyet haklarına indirgendi, Türkiye’nin garantörlüğün kaldırılması ile Türk askerinin adadan tümüyle çekilmesinin tartışmaya açılması kabul edildi.

Tüm bu tavizler verildi ama dönüşümlü başkanlık konusunda Rumlardan hala bir ses seda yok. Yapılacak anlaşmanın AB’nin Birincil Hukuku olacağına dair herhangi bir taahhüt de yok. Mülkiyet konusunda da ilk mülk sahibi olan Rumların ilk sözü söyleyeceği ve kararı vereceği konusunda da Anastasiadis’in ısrarları devam ediyor.

Güzel hoş da, biz Akıncı-Anastasiadis müzakerelerinde tüm bunları verirken neleri aldık veya da neleri aldık gerçekten çok merak ediyorum. Cenevre’de neyi kazandık, harita sunmak tuzağına düşmekten öteye.

Eğer dönüşümlü başkanlık uğruna ve de 43 yıldır süren müzakereleri BM’nin istediği şekilde sonlandırmak için kan ve gözyaşı pahasına kurduğumuz KKTC’yi lav edeceksek, egemenliğimizi Rumlara devredeceksek ve çoğunluk Rum idaresi altında azınlık olarak yaşamımızı sürdüreceksek, eksik olsun böyle anlaşma.

Ata ATUN

e-mail: ata.atun veya ata.atun

http://www.ataatun.org

Facebook: AtaAtun1

http://www.twitter.com/ataatun

13 Ocak 2017

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.