Etiket arşivi: DİN & DİYANET DOSYASI

DİN & DİYANET DOSYASI /// İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı : Bir Türk halife olamaz


İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı: Bir Türk halife olamaz

Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır.

Günümüzde görece büyük bir yükseliş içerisinde olan İslamcı ve Osmanlıcı siyasetin ana hedeflerinden biri de 3 Mart 1924’te müstakil bir müessese olarak varlığına son verilen ve görevleri meclise devredilen yani fiilen ortadan kaldırılan hilafeti yeniden ihya etmektir.

Ne var ki hilafet dediğimiz kurum tarihte ve günümüzde işlevsellik bakımından olduğu kadar aynı zamanda meşruiyet bakımından da bir yığın tartışmanın odağında yer almaktadır.

Halife ne demektir ve halife kimdir, sorularına verilen yanıtlar bu tartışmaların mahiyetini ortaya koymak bakımından bir kılavuz hüviyetini haizdir.

İlk dönem halifelerde “Halife” sözünden ziyade “Emir” sözünün kullanıldığını biliyoruz. Halifenin; “Emir’ül-müminin” olarak isimlendirildiği malumdur.

Halife sözü, birinin ardından gelen anlamına geldiğinden peygamberin ardından gelen, dolayısıyla da peygamberin makamını temsil eden bir kimse manasını taşımaktadır. Böyle olunca da halifeye kutsiyet atfetmek gibi bir özellik de ortaya çıkmaktadır. Yani halife ümmetin sadece siyasi işlerinin yürütücüsü değil peygamberî / nebevî bir makamın temsilcisi de addedilmiştir.

Hatta bununla da yetinilmemiş bir zaman sonra halife, peygamberin halefi olarak nitelenmenin de ötesinde doğrudan doğruya “Allah’ın halifesi / halefi” diye de nitelenmiştir. Böyle bir nitelemeyi Muaviye’de ve ardıllarında görmekteyiz.

Nitekim halifeler için kullanılan; “Zıll’ullahi fil ard / Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi” ifadesi de böyle arka zemine sahiptir.

Gerçekte tevhid inancı açısından baktığımızda bu tür nitelemelerin şirk olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Bu cümleden olarak belirtelim ki hilafet kurumu çoğunlukla bir şirk müessesesi olagelmiştir. İslam’ın temel ilkelerini ayaklar altına alan bir kurumun İslamî bir kurum olarak nitelenmesi ve ona sözde İslam birliğinin / Müslümanların birliğinin göstergesi şeklinde mana yüklenmesi tek kelimeyle trajiktir. Bir diğer ifadeyle İslam adına İslam’a düşmanlık etmektir. Bu sebeple aslında İslamcılar, inandıklarını iddia ettikleri dine bilmeden düşmanlık etmeleri bağlamında Mankurt Müslümanlar olarak nitelenmeyi acınası bir biçimde hak ediyorlar.

Halifelik hakkında özellikle son dönemde bir yığın yazı kaleme alınıyor. Dizilere, filmlere, siyasi propagandalara konu edilen halifelik kurumu hakkında biz başka bir yöne dikkat çekmek istiyoruz.

Halifelik yeniden ihya edilirse Müslümanların birliği sağlanacak sanan zavallılar konudan aslında ne kadar da habersizler. Hemen söyleyelim; halifelik asla birlik falan sağlamaz.

Neden mi?

Arap ülkelerinin pek çoğunun krallar tarafından yönetildikleri malum. Adında cumhuriyet ifadesi bulunanların da aslında seçilmiş krallar tarafından yönetildiği de malum. İşte bu krallar günümüzde asla kendi otoritelerinin üstünde halife diye bir müesseseye izin vermezler ve böylesi bir kurumu kabul etmezler.

Fakat Arap dünyasının halifelik kurumunu kabul etmeyecek olmasının bizce en önemli sebebi olası halifenin etnik kimliğidir.

Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır.

Buna göre; halife olacak kişinin mutlaka Kureyş’ten olması gerekmektedir. Bu hususta peygambere atfedilen bir yığın hadis mevcuttur. Bizce bu tür hadisler uydurmadır. Ama Sünni inanç bu hadisleri sahih / doğru kabul ediyor. Zira bu hadisler Kütübü Sitte’de yer alıyor.(1) Kütübü Sitte ise en azından geleneksel Sünnilik için neredeyse büyük ölçüde tartışılmaz addediliyor.

Kureyş’ten olmayan birinini halife seçilmesi, halife kabul edilmesi caiz değildir.

Kureyş’ten olmak doğal olarak Arap olmak demektir. Ama Arap olmak dahi halife olmak için yetmiyor. Binlerce Arap kabilesi içinden Kureyş kabilesine mensubiyet şarttır.

Şimdi bizim Osmanlıcı / İslamcı çevreler Türkiye’de halifeliği yeniden ihya etmenin hayalini kuruyorlar. Sanıyorlar ki bir şekilde halifelik ihya edilirse bir Türk / Osmanlı halife olacak ve İslam dünyası yahut en azından Sünni dünya onun etrafında birleşecek…

Aymazlığın, tarih bilmezliğin hatta din bilmezliğin bu kadarı da ancak Neo Osmanlıcı bizim sözde Mankurt Müslümanlarda olur.

Zira Sünni Araplar dahi hiçbir zaman Osmanlı halifelerinin halifeliğini kabul etmediler. Osmanlı halifeleri Kureyş’ten olma şartını taşımıyorlardı. Tekraren ifade edelim ki, halifenin halife olabilmesi için geleneksel Sünniliğe göre mutlaka Arap olması ve Kureyş kabilesine mensup olması şarttır.

Hilafetin Yavuz’la birlikte Osmanlı’ya geçtiği görüşüne gelince…

Bu iddia da gerçeğe pek uygunluk arzetmiyor.

Zira Osmanlı halifeleri, halifelik sıfatını pek de önemsemediler. Hatta ilk dönem sözde Osmanlı halifeleri kendilerini halife olarak nitelemekten imtina ettiler. Zira halifelik, onlara göre pek de mühim bir sıfat değildi. Onlar sultan / padişah / kral idiler. Oysa halife denilen adamlar, yüzyıllarca bir devletin koruması altında yahut bir sultanın himayesi altında varlığını sürdüren “aciz” bir kimselerdi.

Nitekim Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in himayesine sığınan Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah’ın durumu malumdur. Yahut büyük Türk Moğol hakanı Hülagu’nun, halıya sarıp atlarına çiğneterek öldürdüğü hatta öncesinde dansöz kıyafeti giydirip oynattığı bir diğer Abbasi Halifesi olan Mustasım Billah’ın da hali tarihen sabittir.

Halifeler özellikle Abbasilerin son döneminden itibaren neredeyse zavallı addedilecek düzeyde bir konuma sahiptiler. Böylesi itibar kaybetmiş bir sıfatı kendilerine yakıştıramayan Osmanlı sultanları bu ünvanı kullanmaktan imtina ettiler. Osmanlılarda halife ünvanının kullanımı özellikle son dönem padişahları için söz konusudur. Onlar da daha ziyade savaşlar için asker temini söz konusu olduğunda İslam beldelerinden asker toplayabilmek için “Halife cihad ilan etti!” söylemiyle böylesi bir yola başvurdular.

Ne var ki halife ve cihad kavramları dahi Sünni Arapları Osmanlı’dan yana olmaya yöneltemedi. Araplar, Sünni Müslüman Osmanlı yerine çoğunlukla Hristiyan İngiliz ve Fransızları tercih ettiler.

Olası Türk halifeye günümüzde sadece Araplar değil diğer Sünni dünya da itibar etmez. Zira onlar da Emevi Selefi anlayışın yoğun etkisi altındalar. Emevi – Selefi – Vahhabi Sünnilik, Türkistan coğrafyasında bile etkili olmaya başladı. Yani Türk halifeyi Türkî Sünniler bile kabul etmez!

Şii dünyasını söylemeye gerek bile yok.

Hal böyleyken halifelik sevdası ile yapılmak istenen nedir?

Bizim cahil ve dindar halkı uyutmak ve oylarını siyasi ranta tahvil etmektir.

Aslında Türkler samimi manada hiçbir zaman halifelik davası peşinde olmamışlardır. Zira onlar Kureyşilik meselesine son derece vakıftılar. Türkler gerçekte halifelik denilen kurumu ya tepelemişler yahut da sözde himaye ederek aciz duruma düşürmüşlerdir.

En sonunda Yavuz halifeliğe tam anlamıyla son vermiş ve ardılları da onu zaman zaman kullanabilmek için kukla bir kuruma dönüştürmüştür.

Bu arada ifade edeyim ki bu satırların yazarının hilafete karşı oluşunun bir diğer nedeni de kendisinin imamet kurumuna inanmasıdır. O kurum da zaten 12. İmamla birlikte sırrolmuştur.

Gerçek şu ki ne yapılırsa yapılsın; ulus devlet çağıyla birlikte halifelik ve benzeri sözde dinsel referanslı siyasal kurumlar geçmişin çöplüğüne atılmış olduğundan tarihin geriye götürülmesi mümkün değildir.

Boşa hayal kurulmasın ve kimse hayal ile kendisinin aldatılmasına izin vermesin!

Cemil Kılıç – İlahiyatçı yazar

Odatv.com

(1)Buhâri, Sahih, Ahkâm, 4; Müslim, Sahih, İmâre, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 185; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1, 336, 4, 192.

DİN & DİYANET DOSYASI : BEKTAŞİLİK NEDİR ???


BEKTAŞİLİK

Bektaşilik, büyük Türk mutassavvıfı Hacı Bektaş-ı Veli etrafında teşekkül etmiş ve onun ismine izafeten Bektaşilik ismini almış, “mürşid olarak Hz. Muhammed’i (s.a.v.), rehber olarak Hz. Ali’yi (k.v.) pir olarak Hacı Bektaş-ı Veli’yi”[1] tanıyan Türk siyasi, kültürel ve sosyal tarihinde derin izler bırakmış, Türk-İslam tasavvuf geleneğindeki 12 tarikatten biridir. Mahiyeti ve kapsamı itibarıyla ortaya çıktığı tarihten itibaren geniş ilgi ve merak uyandırmıştır. Bektaşi Tarikatının ve inancının araştırılıp incelenmesi Türk dini tarihi için de büyük önem taşımaktadır. Bektaşilik Tarikatının kuruluş ve ilk safhaları Hacı Bektaş-ı Veli’nin biyografisi ile eş zamanlıdır.

Türk tarihinde oynadığı mühim roller ve mahiyeti itibarıyla konu üzerinde Avrupa ilmi çevrelerinde pek çok alışma yapılmıştır (von Hammer, George Jacob, F. W. Hasluck, Rudolf Tschudi, bu ilk dönem Avrupalı araştırmacıların en önemlileridir). Bektaşilik konusunda bize tanıklık edecek ve araştırmalara yön verecek derecede belge ve bilgiye sahip değiliz. Önemli ölçüde sözlü kültür geleneği içinde yaratılmış olması ve kuşaktan kuşağa aktarımda sözlü öğretinin teorik, teolojik (yazılı) formların önünde olması sebebiyle mesele bir hayli karmaşıktır. Farklı dini unsurları ve inanç pratiklerini bünyesinde barındırması itibarıyla bağdaştırmacı bir doğası vardır. Eski Türk Dini, Şamanizm, Zerdüştlük, Kalenderi, Haydari, Edhemi, Vefai gibi birçok din ve mezhepten unsur ve etkileri bünyesinde barındırır. Türklerin Şamanizm’den, İslâmiyet’e geçiş sürecinde Bektaşilik ve Alevilik önemli bir nirengi noktasıdır. A. Yaşar Ocak X. yüzyılda başlayan ve günümüze kadar gelen bu sürecin İslamiyeti benimsemeye başlayan, ancak ondan önce mensup oldukları Gök Tanrı Kültü, Tabiat kültleri, Atalar kültü gibi eski Türk inançlarıyla Şamanizm, Budizm, Zerdüştlik ve Maniheizm gibi dinlerin miras bıraktığı inançların etkisi altında yeni bir dini kabul edip kısa zamanda kendi sosyo-ekonomik yapılarına uyduran göçebe Türklerin tarihi olduğu kanaatindedir.[2]

Türklerin İslâmiyet ile ilk karşılaşmaları Abbasi halifesi El Muktedir zamanındadır. Bu halife Türk illerini islâmiyete çekebilmek için ciddi gayret sarfetmiştir. Nitekim onun bu teşebbüsleri sonucu, Volga İtil Bulgarları devlet ve millet olarak İslâmiyete girmiş ve Halife el-Muktedir’den İslâmiyet’in öğretilmesi için din görevlileri gönderilmesini istemiştir. Halife 921 yılında İbn Fadlan başkanlığında bir heyet gönderir. Bu heyet kalabalık Oğuz Türkleri içinden geçip Volga Bulgar hanlığına geldiler. Oğuzlar ve Başkurtlar henüz o sıralarda müslüman olmamışlardı, Şamanist idiler. İbn Fadlan’a göre Oğuzlar İslâmiyet’in tesiri altına girmekte ve şekil olarak ta olsa Arap tüccarların telkini ile Kelime-i şehadet getirmektedirler.[3]

Müteakiben 960’larda Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra, Abdulkerim adını almasıyla Oğuzlar ve Karluklular giderek artan bir hızla Müslüman olmuşlardır.[4]

Fakat bu din değiştirme hadisesinin tedricen ve aşamalı olarak geliştiği bir gerçektir. E. Ruhi Fığlalı bu gerçeği şöyle vurgular “toptan dahi olsa bir topluluk, hatta ihtida eden bir kişi, bütünüyle kendi harsından sıyrılamaz. Bir topluluk, nasıl ve ne derece üstün bir medeniyet seviyesine girmiş olursa olsun, yüzyıllardan beri devam eden yaşayış, düşünüş ve inanışlarını ister istemez, birden bire feda edip onlardan uzak kalamaz. Bu Türklerin İslam medeniyeti dairesine girişlerinde de böyle olmuştur. İslâm öncesi maddi manevi pek çok kültür unsuru, tabiri caiz ise adete İslamlaştırılmış ve aynı samimiyetle yaşatılmıştır”.

Çinlilerin X. yüzyıl başlarında Moğolistan’a saldırması sonucunda bölgede bir nüfus sıkışması ve asayişsizlik meydana gelir. Oğuzlar Hazar Ural bölgelerine yayılırlar.

Karahanlıların 999 yılında Samanoğulları Devleti’ne son vermeleriyle artık bütün Türkistan ve Horasan, kısaca Maveraünnehir, Türklerin muhaceretine açık alan haline geliyordu böylece bir kısmı bozkırlarda bir kısmı şehirlerde oturan Oğuzlardan müslüman olanlar, Türkmen adını aldıktan sonra Müslümanlığı kabul etmemiş ırkdaşlarına karşı mücadelelerini sürdürerek onları Karadeniz sahillerindeki Peçeneklerin yanına sürmüş; kendilerinin de X. yy. ortalarına kadar Selçukluları takiple İslâm ülkelerine ve Anadolu”ya muhaceretleri devam etmiştir.[5]

Anadolu Selçuklu Devleti, İran’da 1040 da kurulan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan 35 yıl sonra 1071 Malazgirt Zaferi’ni takiben vuku bulan büyük Türk nüfusunun muhacereti ile 1075 de kurulmuştur.[6] Anadoludaki Türk nüfusu yalnızca X. yüzyılda başlayan akın ve göçler neticesinde oluşmuş değildir. Ön Türk tarihinden itibaren Anadolu daima Türklerin etkinlik sahaları içerisinde olmuş ve bunun tabii bir sonucu olarak bir Türk nüfus tabakası oluşmuştur. Emevi ve Abbasi halifelerine paralı asker olarak çalışan Türkler bu devletin Anadolu sınırlarına öncü olarak yerleştirilmişler ve bir Türk nüfus kolonisi oluşturmuşlardı.[7]

Malazgirt Zaferi’nden sonra Sultan Alparslan Erzurum’dan İstanbul’a kadar olan bölgenin sorumluluğunu Kutalmış oğlu Süleyman Şah’a vermiştir. Altı yıl gibi kısa bir sürede Türk akıncılar İznik’e ulaştı. Anadolu’nun bu kadar kısa zamanda ele geçirilmesinde Anadolu halkının Bizans yönetiminden gördüğü iktisadi ve içtimai zulümler en önemli amiller arasındadır. Bu güç şartlar altındaki yerli halkın, kendilerine insanca muamele edileceğini, huzursuzluk çıkarmadıkları takdirde mallarına ve canlarına dokunulmayacağını, tamamen serbest olacaklarını vaat eden Türk fatihlerine karşı daha yakın ve olumlu duygular beslemelerine sebep olmuştur.

İlk göç hareketlerinden itibaren Anadolu’ya gelen Müslümanlarla Hıristiyanlar arsında hoşgörüye dayalı bir saygı ve sevgi ortamı oluşmuştur. Türkler Orta Asya’dan getirdikleri İslâm cilası altındaki sevgi ve saygıya dayalı inanışları, misafirperverlikleri, yardımseverlikleri ve çeşitli mesleki hünerleri en önemlisi taasuptan uzak dervişane yaşayışları Hıristiyanların hayranlığını kazanıyordu. Bu arada Türkmen babaları halka hitap ederken, dini veya kültürel yorumlarını, gerektiğinde onların hoşlarına gidecek bir şekil altında sunmakta hiç tereddüt göstermiyorlardı.[8]

Bu yaşam tarzı 13. yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir. E. Ruhi Fığlalı bu süre içinde “temelde sunni-hanefi, ama tezahürü itibarıyla melâmi tasavvuf ve tarikatların, Ahi ocak ve zaviyelerinin hakim olduğu bir dini hayat teşekkül ettiğini” belirtir.[9]

Anadolu Selçuklu Devleti I. Gıyaseddin Keyhüsrev, I. İzzettin Keykavus ve özellikle Alaeddin Keykubat zamanında oldukça parlak dönemler yaşamıştır. Alaeeddin Keykubatın 45 yaşında zehirlenerek öldürülmesinden sonra yerine liderlikte ve yönetimde kifayetsiz II. Gıyasedddin Keyhüsrev geçmiştir. Sultanın yetersizliği ve veziri Sadettin Köpek’in yanlış yönlendirmeleri sonucu devletin ana unsuru Türkmenlerle yönetimin arası açılmış oldu. Devlet Türkmenler üzerine baskı uygulamaya başladı dönemin önde gelen sanat ve meslek teşkilatı (ahi) önderleri Ahi Evren ve Ahi Ahmet hapis cezasına çarptırılmıştır. Bu siyasi huzursuzluklara iktisadi durumun bozulması ve diğer sosyal etkenler de karışınca kitlesel bir isyanın altyapısı oluşmuş olur.

Babailer İsyanı: Bozulmuş bu dirlik ve düzenliği Türkmenler lehine yeniden tesis etmek isteyen Baba İlyas ve en önde gelen halifesi ve müridi Baba İshak müridleri vasıtasıyla geniş ve etkili bir propogandaya girişir. 1240 yılında Türkmenler Kefersud’da ayaklandılar. İlk başlarda mevzi birtakım başarılar elde ettiyseler de daha sonraları Kırşehir yakınlarındaki Malya ovasında kuşatılan isyancılar mağlup edilip, öldürüldü. A. Yaşar Ocak’a göre; “Babailik ve Babai hareketi bu aşamadan sonra başlamıştır”. İsyandan kaçan bu zümreler diğer heterodoks zümrelerle dayanışma içine girerek Babailik hareketini başlatmışlardır.[10]

Türkmenler arasında yaygın bir takım dini inançları ustaca kullanarak bu ayaklanmayı mehdici bir ideoloji etrafında teşkilatlamayı bilmişlerdir.[11] Bu isyanın sonucunda Anadolu birliği parçalanmış ve Anadolu büyük yıkım ve ıstıraplara sebep olan Moğol istilasına maruz kalmıştır. Babai hareketini başlatan bu şahsiyetler XV. yüzyıldan itibaren Bektaşiliğin ve Aleviliğin teşekkülüne ortam hazırlayarak ve sosyal tabanını oluşturarak en büyük tarihi rollerini oynamışlardır. Bu zümreyi Türk tarihinde temellendiren olay Baba Resul isyanı ve onun arkasından gelişen Babai hareketidir.[12]

Bektaşiliğin kuruluşu ve tarihi gelişim özellikleri göz önüne alındığında iki aşamada değerlendirme zarureti vardır. Hacı Bektaş-ı Veli dönemi de diyebileceğimiz ilk dönem 12 imam, mehdi, Kerbela, Hz. Ali gibi şii-batıni motiflerden ziyade eski Türk inançlarının izlerini taşıyan kültlerin ana temayı oluşturduğu bir inanç çerçevesi vardır.[13] Balım Sultan’ın tarikatın başına geçtiği 15. yüzyıldan sonra ise şii-batıni akideler giderek artan bir biçimde tarikatın inanç iklimine girmeye başlamıştır.

1. Kuruluş ve İlk Dönem

Bektaşilik 13. yüzyılın ortasından itibaren Anadolu’nun Moğol istilasına uğradığı, halkın kendi kurumlarını kurmaya ve ayakta kalmaya çalıştığı bir düzlemde Ahi örgütüyle ve diğer batıni zümrelerin tabanı üzerinde kurulmuştur.

Kurucusu Hacı Bektaş-ı Veli menkabe-anlatılarla örülmüş olan bu kült kişiliğin tarihsel kimliğini ve mücadelesini, öğretisini yeterli derecede aydınlatacak bilgi ve belgeler eksiktir. Melikoff ihtiyatlı bir üslupla “çağdaşı kaynaklarda iz bırakmamasını kendi döneminde yeteri kadar tanınmamış olmasından ileri gelebileceğini” söyler.[14] Akademik gelenekten gelmeyen bir kısım sol eğilimli yazar onun efsanevi mücadelesinden ve ilkelerinden bir tarihi öncü devrimci arşetip imal etmeye çalıştılar. Bunun yanında sağ kesimden bir kısım araştırmacı da asayiş ve bütünleşme kaygısıyla onu asli duruşundan farklı biçimlerde tasvir etmeye çalışmışlardır. Hacı Bektaş-ı Veli hakkında az da olsa malumat bulabileceğimiz eserler Vilayetnâme (ölümünden sonra sözlü kaynaklardan derlenerek yazılmış ve en eskisi ve önemlisi Uzun Firdevs Tarafından yazılmış), Aşık Paşazade’nin Tevarih-i Ali Osman isimli eseri ve Ahmed Eflaki’nin Menakıbu’l-Arifin adlı eserleridir.

Vilayetnâmeye göre Hacı Bektaş-ı Veli Horasan hükümdarı İbrahim es-Sani Seyyid Muhammed ile Şeyh Ahmed isimli Nişaburlu bir alimin kızı olan Hatmenin oğlu olup asıl adı Bektaştır. Baba tarafından Hz. Ali’ye[15] bağlıdır. Bu husus gelenekte ve günümüzde bu görüş mensuplarınca çok ehemmiyet verilen bir husustur. Fakat F. Köprülü, E. Ruhi Fığlalı, İ. Melikoff gibi bu sahanın akademik uzmanları verilen malumatın kifayetsiz olduğu görüşündendir. Doğduğu coğrafyayı ve dönemi dikkate alırsak Hacı Bektaş-ı Veli’nin Türk olması daha ağırlıklı bir ihtimaldir. Doğum ve ölüm tarihini J. Kingsley Birge İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bulduğu bir Yunus Emre divanının iç kapağında düşülen tarihten hareketle 1248 de doğduğunu 1281 de Horasan’dan Anadolu’ya geldiğini 92 yıl yaşayarak 1337 yılında vefat ettiğini söylemektedir.[16] Fığlalı bu tarihlerin Osmanlı resmi kayıtlarla uyumsuzluk gösterdiğini belirterek “Ankara Kütüphanesi’ne Hacıbektaş’tan gelen bir yazma risalenin baş tarafındaki kayıttan 1209-1210 yılında doğup 1271 yılında 63 yaşında vefat ettiğine dair kaydın daha doğru olduğu kanaatindedir.

Kaynakların azlığı ve birbirine atfen söylenilen hususlar birbirinden çok farklı değildir. Mevcut tarihsel verilerden ve sözlü tarih formasyonundan gelen bilgileri birleştirdiğimizde Hacı Bektaş-ı Veli’nin Horasan’da doğup yörenin inanç ikliminde önemli bir faktör olan Yeseviliği ve Horasan melâmiliğinin atmosferini tanıdıktan sonra Anadolu’ya Sivasa geldi. Amasya’ya giderek Baba İshak’a halife oldu. Bir süre Kırşehir ve Kayseri’de kaldı. Sulucakarahöyük (Hacıbektaş) yerleşti. 13. yüzyıl Anadolu’sunun yılgın Türkmen kitlelerini bir araya toplayarak yeni bir ruh ve heyecanla bir ideal etrafında birleştirmiştir. Aşık Paşazade’nin ve Mevlevi kaynaklarının zikrettiği gibi meczup ve donanımsız bir kişinin böylesi bir cazibe ve liderlik gösterebilmesi pek inandırıcı gözükmemektedir. Fakat üzerine geldiği dönemin toplumsal ve kültürel durumuna baktığımızda durum biraz daha berraklaşır. 13. yüzyıl Anadolu’su Moğol istilasından ve iç siyasi huzursuzluklardan bunalmış Türkmen kitlelerini görürüz. Kentler ve medrese çevresinde bilgilenme ve yaşama şansı bulan insan yüzdesi son derece azdır. Nüfusun büyük bir bölümü kırsalda ve yarı göçebe ve tarımla iştigal etmektedir. Böyle bir toplumsal yapıda Türkmen kitlelerin karmaşık sofiyane nazariyeleri ve islâmın akaid, kelam, fıkıh gibi yazılı kültüre dayanan hususlarını öğrenip tam manasıyla uygulaması beklenemezdi. Bu kitleler eski dini ve örfüyle imtizaç içinde saf ve muttaki bir kabullenişle İslam’ı sözlü kültür geleneği içinde anlayıp yaşamaya çalışmışlardır. Böyle bir kültür ikliminde elbetteki kitabi-yazılı kültüre farklı gelebilecek bir tutumun oluşması normaldir. Bu aşamada kısmi bir farklılaşmanın oluştuğu da tarihi bir gerçektir.

Babai İsyanı üzerine dağılan zümrelerin Hacı Bektaş-ı Veli”nin geniş hoşgörü iklimine sığınarak kendilerini devam ettirdikleri görülmektedir. Edhemi, Cami, Şemsi, Kalenderi gibi topluluklar onun çevresinde Bektaşilik ismi altında bir araya geldiler. Bu karşılaşma sonucunda bu zümrelerin Hacı Bektaş bağlılarına birtakım inanç öğeleri aktardığı sezilmektedir. Gölpınarlı Hacı Bektaş’a atfedilen Makalat isimli esere baktığımızda, “dört kapıdan (şeriat, tarikat, hakikat, marifet) ve her kapının on makamından, ölümden, kalp ahvalinden, tasavvuftan, zahid, arif ve muhiblerden bahsetmede, insanı övmede, dünyada bulunan her şeyin insanda bulunduğunu bildirmektedir”.[17]

Bu tarikat Osmanlı İmparotorluğu’nda yaygınlaştıktan sonra Hacı Bektaş’ı İlk Osmanlı Sultanlarıyla çağdaş sayan söylentiler ortaya çıktı. Bektaşi geleneğine göre Hacı Bektaş-ı Veli, Orhan Gazi zamanında Yeniçeri ocağına dua etmiş, Yeniçerilerce pir tenınmıştır. Bu sebeble Yeniçerilere “taife-i bektaşiyan” denirdi. Yeniçerilerin başına giydiği börkün arkaya doğru sarkan kısmı da Hacı Bektaş’ın hatırasına bağlıdır. Söylentiye göre Hacı Bektaş kendisine getirilen yeniçerinin başına elini uzattığı zaman, arkaya doğru sarkan kol yenini hatırlatmak için börkün arkasına bu kısım eklenmiştir. Yeniçerinin yine bu kol yeni ile ilgili olan “yeniçeri” sözünden türediği de ileri sürülmektedir.

Hacı Bektaş-ı Veli yeniçeriliğin kurulmasından önce öldüğü için bu bilgiyi tarihi belgeler doğrulamamaktadır. Anadolu’da yaygın bir kuruluş olan ahilikte her esnaf sınıfı bir pire dayanıyordu. Ahilerin seyfi kolu olan Alperenlerde Hacı Bektaş’ı kendilerine serçeşme tanıdılar, böylece yeniçerilerle Bektaşiliği birleştiren köken söylenceleri türemeye başladı.

Hacı Bektaş’ın eserleri bahsi henüz üzerinde anlaşılamamış bir kondur. Kendisine atfedilen eserler şunlardır. a- Kitabu’l-Fevaid b- Makalat c- Şerh-i Besmele d- Şathıyye e- Tefsir-i Fâtiha f- Kelimat-ı’ Ayniye g- Hurde-Nâme dir. Esat Coşan, A. Gölpınarlı, M. Öztürk, B. Noyan gibi araştırmacılar bu eserlerin büyük ağırlıkla Hacı Bektaş-ı Veli’ye ait olduğu kanaatindedirler. A. Yaşar Ocak bu eserlerin Hacı Bektaş-ı Veli’ye aidiyetinin ispatlanmamış bir konu oyduğunu öne sürerek bu araştırmacılardan ayrılır.[18]

İlk dönem Bektaşi öğretisine baktığımızda Şii (Caferi). batıni tesirin ve motiflerin, Kalenderi üslup ve tavrın pek yer almadığını görmekteyiz. Bunula birlikte Vilayetnamedeki uygulamalara baktığımızda melameti bir tavır ve ritüel uygulamalar görülmektedir. Sema dem, telkin, muhip, tac, çerağ bunların en önemlileridir.[19]

J. Kingsley Birge’ye göre “Kırşehir yakınlarında daha sonra kendi adıyla anılacak beldeye yerleşen Hacı Bektaş-ı Veli Türk yaşamının toplumsal ve dinsel pratikleriyle, az çok ortodoks İslâm görüntüsünü Orta Asyalı sufi Ahmet Yesevi’nin etkisini taşıyan bir tasavvuf sisteminde birleştiren genel Türkmen babaları hareketinin bir parçası oluyor; bu Türkmen kabileleri arasında zamanın azizi olarak genel bir kabul kazanıyor, müridler kazanıyor ve yönlendiriyor; çerağ kullanımı, lokma ve sema etmek de dahil olmak üzere basit bir ritüelin temellerini öğretiyor, kendisi özel bir başlık giyiyor ve müridler ve halifeler yetiştirip öğretisini yaymaya çalışıyordu”.[20]

Hacı Bektaş-ı Veli öğretisini “dört kapı kırk makam” esası üzerine kurmuştur. Bu ilkeler Yesevi gelenekten doğmuş bütün tarikatlarda da aynıdır. Her kapı bir diğerine geçiş için bir köprü niteliğindedir. Biri diğerine tercih edilemez. Bu yönüyle Hacı Bektaş-ı Veli yüzyıllar boyu bütün inanç renklerinin kabul, saygı ve sevgisini kazanmıştır. “Allahın yeryüzündeki halifesi” (Bakara Suresi. 30) olan insana merkezi bir önem verir. Bu öğreti 13. yüzyıl Türkmen Anadolusu’nda Türkmen aydınlanması” diyebileceğimiz Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahi Evran gibi önemli şahsiyetler tarafından zenginleştirilen bir kültürel iklimin kurulmasında büyük bir öneme sahiptir.

Hacı Bektaş-ı Veli aynı zamanda Osmanlı fetih siyasetinde önemli bir güç olan Yeniçeri ocağının manevi önderi konumundadır. Nedenleri tam olarak bilinemeyen bir süreç içinde yeniçerilerle özdeşleşti ve onlar vasıtasıyla Balkanlar’a yayılma imkanı bulmuştur.

Vilayetnâmede zikredilen bazı müridleri; “Seyyid Cemal Sultan, Sarı İsmail Sultan, Kolu Açık Hacim Sultan, Resul Baba Sultan, Pir Ebi Sultan, Tapduk Emre, Karadonlu Can Baba, Huy Ata, Sarı Saltık Baba, Bostancı Baba, Molla Saadettin, Barak Baba”dır.[21] Bu şahıslar aynı zamanda Vilayetname’nin şahıs kadrosunun önemli bir bölümünü oluşturur.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin ölümünden sonra tarikat Hacı Bektaş halifeliğinin temsili konusunda düştükleri anlaşmazlık sonucu Dedebabalar ve Çelebiler olmk üzere iki ana kola ayrılmışlardır.

Dedebabalar; Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenmediğini Kadıncık Ananın onun manevi evladı olduğu olduğunu ve geleneğin Hızır Bali, Resul Bâli, Mürsel Bâli ve onun oğlu Balım Sultan çizgisinde devam ettiği ve Balım Sultanın mücerred olup evlenmediği için bu kol burada kesilip kardeşi Kalender yolu ile devam etmiştir.[22]

Çelebiler kolu ise Hacı Bektaş-ı Veli’nin evli olduğunu ve ölümünden sonra yerine oğlu Seyid Ali Sultan’ın posta oturduğu ve silsilenen bu çizgide geliştiği görüşündedir.[23]

Balım Sultan (İkinci Pir) ve Bektaşilik

Asıl adının Hızır Bali olduğu kabul edilmektedir. Hakkında tarihi kaynaklara dayanan bilgi ve belge yoktur. Hakkında anlatılanlar sözlü gelenek vasıtasıyla tarikatin sözlü tarih anlayışı çercevesinde oluşmuştur. Türbesi Hacı Bektaş-ı veli türbesi yanındadır. Çelebiler kolu Balım Sultan’ın Hacı Bektaş soyundan Mürsel Bali’nin oğludur. Dedebabalar ise bir keramet (efsane) ye dayanarak Balım Sultan’ın Seyid Ali Mürsel Balin’nin kerameti ile doğduğu görüşündedir.[24] Bir Sırp prensesinden dünyaya geldiği yolunda rivayetler vardır.[25]

Osmanlı yönetimi ve özellikle II. Beyazıt’la iyi ilişkiler kurmuştur. Bunun sonucunda 1501 yılında resmen Dimetoka’daki tekkeden alınarak Hacıbektaş’a getirilir ve dergahın başına geçer. Osmanlı yönetimi altındaki Alevi-Bektaşi nüfusun Safevi propogandası sonucu siyasi ve toplumsal huzursuzluk çıkarmasını önemli oranda önlemiştir.

Balım Sultan ikinci pir olarak tarikatın erkan ve teolojisinde önemli yenilikler yapmıştır. Dedebabalar ekolüne göre mücerretlik erkanını koyan ve yeniçerinin uyguladığı ritüelleri Balım Sultan sistemleştirip yazılı hale getirmiştir. Bektaşi tarikatinde kendi adına bir tören balım Sultan töreni ihdas edilmiştir. Esat Korkmaz bu töreni “ikrar ayini kapsamında ek bir tören niteliği taşıyan ve ikrar ayininin belli ölçülerde yinelenmesi biçiminde bir tören olarak tanımlar”.[26]

Bazı kaynaklar hulül, tenasüh, inancı, üçleme, hurufi tesir ve içkinin (alkol), İslami emir ve yasakları (zahiri) olduğunu söyleyip tanımama gibi ilkelerin Balım Sultan döneminde tarikata girdiğini belirtir.[27] Mücerred dervişlerin kulağına menguş denilen demir halka konulması uygulaması yine bu dönemde getirilmiştir.[28]

16. yüzyıldan itibaren başlayan siyasi-sosyal ve iktisadi huzursuzluklar Bektaşi hareketini ve yaşamını daderinden etkilemiştir. Temelinde iktisadi ve sosyal huzursuzlukların bulunduğu ve Celali isyanları denilen ayaklanmalar din kisvesi ile sunulduğundan devletin şiddetli takibatına maruz kalmıştır. Bu huzursuzluklar erkan ve düzeni Bektaşiliğin sistematiğini ve iç kontrol mekanizmalarını da bozmuştur. Nihayetinde yaklaşık iki asır sonra Sultan II. Mahmut Dönemi’nde Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırılmış ve askerin Bektaşilikle ilgisi fiilen kesilmiş oldu. 1827 de çıkarılan bir fermanla Anadolu’daki bütün Bektaşi tekkelerinin mal varlığına el konuldu. Bu ağır darbeden sonra Bektaşiler uzun süre suskunluğu tercih ettiler. Bektaşi tekkelerine pir olarak nakşi kökenli şeyhler tayin edildi. Bektaşilik resmen Nakşibendi tarikatının bir şubesi olarak tanındı.[29]

Bu hareketin ardından Bektaşiler gizliliğe itildiği için Masonlar nezdinde bir destek buldular. Teoride de olsa aynı ilkeleri paylaşmaları bunda etkili olmuştur. Söz konusu Bektaşiler kentli, liberal, eğitimli kişiler arasındandır. Yoksa popüler bir yaygınlaşma söz konusu değildir.[30]

II. Meşrutiyet’ten sonra tarikat faaliyetlerinde bir canlanma görülür. Sarayla ve dönemin etkin siyasi gücü İttihat ve Terakki Fırkası ile iyi ilişkiler kurmuşlardır. Bu dönemde yine asırlardır süregelen felsefi bir ayrılık yeniden gündeme geldi. Vahdet-i Vücud’cu çizgi ve Vahdet-i Mevcut’cu gelenek arasında birtakım anlaşmazlıklar gündeme geldi.

Kurtuluş Savaşı öncesinde inanç ve kanaat önderleri ile görüşen M. Kemal Atatürk Hacıbektaş’ta Cemaleddin Çelebi ile görüştüğü ve onun bu görüşmeden sonra milletvekili olarak Ankara’ya çağrıldığı ve milli mücadeleyi bağlıları ile yürekten destekledikleri bilinmektedir.[31]

İnanç İlkeleri

Bektaşilik Hacı Bektaş-ı Veli’nin dört kapı ilkesi üzerine kurulmuştur. Bunlar şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yapılarıdır.

Şeriat: İslamın bütün zahir emir ve muamelatını harfiyen uymak emir ve yasaklara riayet etmeyi gerektirir.[32]

Tarikat: İlk ve en önemli adım ikrar verip pirden el almaktır. Bu süre işerisinde gösterilen mertebe lere ulaşmak için pirin gösterdiği bir takım ödevler ve uygulamalar, eğitim vardır.[33]

Hakikat: Bu kapıya ulaşan kişi hakikat alemine dalar, hakkı gerçek mahiyeti ile kavrar. Zahiri perde onun için kalkar. Bu aşamada benlikten ve bencillikten uzaklaşmış birliği gerçekleştirmiş olur.[34]

Marifet: Marifet kapısına ulaşan kişi ilim evrenine ayak basmıştır. Sırra vakıftır. Bu kapı üç aşamadan (Ayne’l-yakin, İlme’l-yakin, Hakke’l-yakin) oluşur.[35]

Bu sistematiğin dışında tevella ve teberra (ehl-i beytin dostuna dost, düşmanına düşman olma), Ehl-i Beyt sevgisi, 12 imam, 14 masum, 17 kemerbeste saygı. Hz. Ali’nin velayetin başlangıcı olduğunu kabul etmek önemli ilkelerdir.

Törenler

1. Bektaşiliğe Giriş (İkrar Ayini)

2. Görgü Cemi

3. Abdal Musa Kurbanı

4. Muharrem Ayini

5. Koldan Kopan Erkan

6. Dardan İndirme Erkanı

7. Baş Okutma Erkanı isimlerini taşır.[36]

Tarikattaki Görevler:

1. Baba: Cemi yöneten tarikattaki en yetkili kişidir

2. Rehber: Görgüsü yapılanlar yardımcı olan kişidir

3. Gözcü: Törenin düzen ve sükunetini sağlar

4. Çerağcı: Çerağın yakılması, uyandırılması meydanın aydınlatılması ile görevlidir.

5. Sazandar: Saz çalarlar. Şehir Bektaşiliği’nde semah yoktur

6. Ferraş: Süpürgeci adıyla da anılır. Temizlik işlerini yürütür.

7. Saka: Su dağıtma görevini yerine getirir.

8. Sofracı: Sofrayı kurma kaldırma işlemini yerine getirir.

9. Pervane: Semah yapma görevini yerine getiren kişidir.

10.Peyik: Cem yapılacağı haberini cemaate ulaştıran kişidir.

11.İznikçi: Cemevinin temizliğini sağlayan kişi

12.Bekçi. Giriş, çıkışları kontrol eden ve güvenliği sağlayan kişidir.[37]

Derece ve Makamlar: Bektaşilikte ilk derece muhibliktir. İkinci derece dervişliktir. Erkek muhiblerden biri dervişliğe ikrar verir ve tekkeye girer ve bir müddet hizket eder liyakati anlaşıldığında dervişlik ayin-i cemi yapılır ve derviş olur.

Üçüncü derece Babalıktır. Ehliyeti görülen derviş görülen lüzum üzerine yahut muhiblerin Dedebabaya müracaatları üzerine halife tarafından durumu incelenerek baba yapılır ve kendisine icazetname verilir. Babalar peygamber soyundan iseler taclarının üzerine yeşil değilse beyaz sarık sararlardı. Görevleri muhib ve derviş yetiştirmektir.

Dördüncü derece mücerredliktir. Hiç evlenmemiş bir derviş veya baba, ikrar vererek mücerredlik payesine erişir. Bunlar evlenmezler ve ömürleri boyunca kendilerini tarikata vakfetmiş sayılırlar.

Beşinci derece Halifeliktir. Bektaşilikte en yüksek derecedir. Baba halifelik makamlarından birine başvurarak isteği kabul edilirse kendisine icazet ve halifelik alemetleri verilir. Bunlar çırağ, tuğ, alem ve sofradır.[38]

Günümüzde Bektaşilik Tekke ve Zaviyeler Kanunu gereği yasaklanmış durumdadır. Arnavutluk, Mısır, Amerika Birleşik devletleri (Detroit) gibi yabancı ülkelerde yasal statüde faaliyet göstermektedirler. Asırlarca sürmüş bir geleneğin bıçakla kesilir gibi birden kalkması ve kaybolması sosyal olayların tabiatı icabı mümkün değildir. Asırlar boyunca zengin bir kültürel birikim (edebiyatı müzik) meydana getirmiştir. Bunların her birisi ayrı bir incelemenin konusu olacak kadar mufassaldır. Bu gelenek günümüz Türkiye’sinde entelektüel düzeyde de olsa meraklılar tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Bektaşi Musikisi

Türk tarikat geleneği içerisinde Mevlevilikten sonra musikiye en fazla önem veren ve zenginliği olan tarikat Bektaşi tarikatıdır. Kanaatimize göre bu her iki tarikatın de melami gelenekten beslenmesi ile alakalı bir hususiyettir. Bu tarikatta müziğin estetik kaygılardan ziyade kutsal bir boyutu vardır. Bu musiki umumiyetle sözlü kültür vasıtasıyla bugüne kadar aktarılagelmiştir. Divanlar ve cönkleri bunun dışında tutmakta fayda vardır. Bir ibadet (niyaz) bağlamı içerisinde belli ritüel kurallar çerçevesinde icra edilir. Bugün kütphanelerimizde ve şahıslarda bu musikinin verimleri olan yüzlerce eser vardır. Fakat bunlar maalesef gereken dikkat ve titizlikle incelenerek yazılı-elektronik kültür ortamına aktarılıp araştırmacıların istifadesine sunulamamıştır. Bu nedene Türk müziğinin zengin armonik yapısı ortaya konulmakta büyük güçlükler çekilmektedir.

Bektaşi müziği, Türk sözlü edebiyatının gür ve berrak bir kolu olan Alevi-Bektaşi üslubu üzerine kurulmuştur. Klasik musikiden daha çok halk musikisine yakındır. Başlıca mahsulleri nefes denilen ilahiler, miraciyeler, düvaz imam, semai, kalenderi, methiye denilen türlerdir. Elimizde sözlü kaynaklardan yazıya geçirilmiş 100 den fazla nefes vardır. Bektaşi raksanı, bektaşi devr-i revanı, bektaşi raksı ayrıca curcuna aksak, düyek, devr-i hindi, yürük semai, Türk aksağı, sofyan, mim sofyan gibi usulleri vardır.

Bektaşi musikisinde kullanılan temel saz bağlamadır. Yörelere göre çok değişik isimler alan bu sazlar çöğür, ruzba, ırızva, bulgari, cura, tambura ve divan sazı olarka adlandırılırlar. Kent Bektaşiliğinde klasik Türk müziği sazlarına daha fazla riayet edildiği görülmektedir. İstanbul ve çevresinde icra edilen bektaşi musıkisinde beste ve melodik yapı bakımından Klâsik Türk Musıkisi görülür. Rumeli ve Anadolu’da okunan nefesler ise saz şairlerinin besteleri niteliğinde Türk Halk Musıkisi özellikeri taşıyan, bütünüyle mahalli motiflerle meydana gelmiş eserlerdir.[39]

Sözlü kültür içerisinde üretilip aktarıldıklarından yöreden yöreye farklılıklar görülmektedir. Bir tarikat çevresinde belli bir usulle söylenirken bir başka bağlamda usuller değişebilmektedir. Geleneğin ve öğretinin gelecek kuşaklara aktarılmasında müzik ve söz birlikteliği çok önemli bir işlev görür.

Hasani yollarda yükselme “nefs Mertebeleri” ile başlar.

Hüseyni yollarda yükselme ise “Ruh Mertebeleri” ile başlar.

Kemal ÜÇÜNCÜ

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye Giriş

Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 477-485

DİN & DİYANET DOSYASI : HACI BEKTAŞ VELİ’NİN MAKÂLÂTINA GÖRE İNSAN VE TOPLUM HAYATI


Onüçüncü yüzyılda Nişâbur’da dünyaya gelip, daha sonra Anadolu’ya göç eden Hacı Bektaş, Sulucakarahöyük’de (bugünkü Hacıbektaş) Hakk’a yürümüştür. Anadolu’ya gelen Horasan erenlerinden sayılan Hacı Bektaş Velî şeyhinin dergâhında üç yıl hizmet ettikten sonra, şeyhinden emânetleri ve icâzâtını alır. Şeyhinin; “Müjde olsun ki Kutbu’l-aktâblık senindir; kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye dek bizimdi, bundan sonra senindir. Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, âhirete gideriz. Var, seni Rûm (Anadolu)’a saldık, Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik, Rûm abdallarına (Anadolu Abdalları) seni baş yaptık” demesi üzerine Hacı Bektaş, Anadolu’ya gelmek için yola çıkar.

Hacı Bektaş’ın Amasya, Kırşehir, Kayseri ve Sivas’dan Karacahöyük’e gelip yerleştiği tarihçiler tarafından da kaydedilmiş bulunmaktadır. Mezarının Karacahöyük’te (Hacıbektaş) olduğu bilinmektedir.

Öğrenimini ve mânevî eğitimini Horasan dolaylarında, bir bakıma Yesevî okulu çevresinde tamamladığı kabul edilen Hacı Bektaş, Moğolların saldırıları ve istilâları üzerine muhtemelen kırk yaşlarında iken Anadolu’ya gelmiştir. Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Lokman Perende’nin yanında manevî eğitimini ikmâl etmiştir. Bu yolla Yesevîliğe intisap etmiş olan Hacı Bektaş, kendisi gibi Anadolu’ya gelmiş olan Horasan Erenlerinden biri olmuştur. Bu bakımdan Yesevîliği Anadolu’ya getiren erenler arasında Hacı Bektaş’ın velâyet mertebesine yükselmiş ve “Hacı Bektaş Velî” olarak anılan önemli bir mevkiye sâhip olduğu kabul edilmektedir.

Hacı Bektaş’ın Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonra, çevresinde bir çok insanın toplandığı ve onların eğitimi ile meşgul olduğu özellikle menkıbelerde yer alan rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Nitekim Hacı Bektaş’ın hayâtı menkıbe ve kerâmetleri, Bektaşîlerin “Velâyetnâme” adını verdikleri kitapta anlatılır. Velâyetnâme, bektaşî geleneğinin nasıl kurulup geliştiğini, inanç ve ahlâk esaslarının ne olduğunu, Hacı Bektaş’a dâir rivâyetleri, kerâmet hikâyelerini anlatan destânî bir eserdir. Tarihî kaynak olarak ancak sıkı bir süzgeçten geçirilerek yararlanılabilecek olan bu menkıbeler, tarihî olayları gerçek yönleriyle karışık bir biçimde bir destan havasında anlattıkları için ciddî bir tenkide ihtiyaç göstermektedirler.

Kaynakların verdiği bilgilere göre, Hacı Bektaş, Osmanlı Devleti’nin askeri gücü olan yeniçeri ocağının pîri sayılmıştır. Bektaşîlik de Osmanlı sınırlarının ulaştığı her tarafa yayılmıştır. Mensupları, Hacı Bektaş’ı kerâmet sâhibi bir velî olarak kabul ederler. Şiî-Bektaşî zümreleri dışındakiler de; genellikle, adını saygı ile ve adının sonuna “velî” sıfatı getirerek anarlar. Asıl faâliyet alanı Anadolu’da yerleşmiş olan Türkmenlerin arası olan Hacı Bektaş Velî ile Bektaşîler, daha sonra yeniçeriler arasında ve devletin Avrupa topraklarında bile değişik zümreler arasında taraftarlar bulmuşlardır.

Hacı Bektaş şifâhî kültürümüzün temsilcisi olduğu kadar, aynı zamanda yazılı kültürümüze de kaynaklık eden eserler bırakmıştır. Nitekim, Fuad Köprülü, “Anadolu’da İslâmiyet” adlı makâlesinde Hacı Bektaş Velî’nin bir Fâtiha Tefsiri, bir Makâlât’ı, bir de Farisî bir eseri olduğunu nakletmektedir.

Ancak, daha sonra bu konuda çalışan araştırıcılar Hacı Bektaş’a âit başka eserlerin de bulunduğunu tesbit etmişlerdir. “Kitâbu’l-Fevâ’id, Şathiyye, Hacı Bektaş’ın Nasihatleri, Besmele Şerhi” ve diğerleri bunlardandır.

Hacı Bektaş’ın inanç ilkelerini, fikirlerini açıklayan ve onun şahsiyetini tanımamıza kaynaklık eden Makâlât’ın aslı arapça olduğu, ancak daha sonra Türkçeye çevrildiği bilinmektedir. Velâyetnâme’de “Said Emre’nin Makâlât’ı Türkçe’ye çevirdiği” bildirilmektedir. Oldukça zengin bir nüsha özelliğine sâhip olan bu eserin manzum ve mensur birçok nüshaları bulunmaktadır. Bu nüshalardan yola çıkarak Makâlât’ın edisyon kritikli neşrini yapan Prof. Dr. Esad Coşan’ın yayınını esas alan Hüseyin Özbay bu eseri sâdeleştirmiştir.

Biz de bu son sâdeleştirilmiş yayından yararlanarak Makâlât’a göre insan anlayışını tesbit etmeye çalışacağız. Ayrıca, Makâlât’taki bilgilerden yola çıkarak XIII. yüzyılda Anadolu’da kullanılan araç, gereç ve kıyâfetler ile toplum hayatı hakkındaki kavramları ve müesseseleri tanımaya çalışacağız.

I. Makâlât’a Göre İnsan

Hacı Bektaş Velî’nin hacimce en geniş ve muhtevası bakımından da çok önem arzeden Makâlât’ı Türk-İslâm düşünce tarihi bakımından da üzerinde durulması gereken önemli bir eserdir. Eser baştan sona dikkatle gözden geçirildiğinde insanın manevî terbiyesinin nasıl mümkün olacağının yolunu gösterdiği görülür.

Nitekim Hacı Bektaş Velî, Makâlât’ta “Şeriat”, “Tarikat”, “Marifet” ve “Hakikat”’ın makamları üzerinde durur. İslâmiyetin inanç esaslarını Türkler’in anlayabileceği bir biçimde yorumlar. Onun düşünceleri Kur’ân âyetleri ve Hz. Muhammed’in hadisleri ile yoğrulmaktadır. Bunu yaparken insana, önce kendini tanıması için kendi nefsinden, üzerinde yaşadığı ve tanıdığı dünyadan örnekler verir.

1. İnsanın Yaratılışı

Makâlât’ın onuncu bölümünde; “Bu bölüm Âdem’in sıfatını beyan eder” başlığı altında, “Biz Âdem’in zürriyetinden yayıldık” denildikten sonra, Âdem’in yaratılış hikâyesine yer verilmektedir. Âdem’in dünya coğrafyasının muhtelif toprağından şekillendiği ifâde edildikten sonra nurla donandığı belirtilmektedir. Kur’ân’daki yaratılışı anlatan âyetleri yorumlayarak Hz. Âdem’in canlanışı hikâye edilmektedir. “Gör ki, Çalap insanları nice hilatlarda süsledi, nice ululuk ve mertebelere eriştirdi, nice nur ile bezedi.”

Âdem’in yaratılışından sonra Havva ile eş olması sonucunda bütün insanların bunlardan çoğaldığı belirtilmektedir. Bu arada; Kur’ân âyetlerine dayanılarak insanın yaratılış safhası ile bir insanın doğumdan önceki oluşumu da anlatılmaktadır. İnsanın oluşumu tamamlandıktan sonra, “Çalap Tanrı, canla akılı da vererek, o kulu” tamamlar. “Fakat burada üç mânâ var. Bu üç mânâ kimde varsa onun aklı tamdır; kimde yoksa onun aklı yoktur ve de canı uyur. Bu üç mânâ kula ait bir husûsiyettir. Bunlar, birincisi, kendini bilmek; ikincisi, huzurda olmak, üçüncüsü de kabri mekân kılmaktır. Bu dediklerim devletli kişilere hastır. Bu mânâda devlet; edeb, akıl ve güzel ahlâktır. Bu üç nesneye sâhip kimseler çok talihli ve ulu kişilerdir”.

Bir başka bölümde; can üç türlü ele alınmaktadır. “Birinci cana cismâni ruhtur denir ki; teni diri kılar, diken battığını ve kıl çekildiğini duyar. İkinci cana meâş rûhu, yaşama ruhu denir. Yer, içer; acıkır ve susar. Üçüncü cana rûh-i reân (yürüyen, akan ruh) denir ki ten uyuyunca uyanır”.

Makâlât’a göre insan toprak, su, ateş ve yelden (hava, rüzgâr) müteşekkil dört unsurdan mürekkep olarak yaratılmıştır. Bu dört unsur, dört bölük insanla karşılaştırılır:

“Birinci bölük; âbidlerdir. Bunlar şeriat kavmidür ve asılları yeldendir. Yel hem şifâ verici hem de kuvvettir; bu sebeple bunlar da gece gündüz Hakk’ın ibâdetinden ayrılmazlar. Yel esmeyince ekinler samanından ayrılmaz, bütün âlem kokudan helâk olurdu”.

“İkinci bölük; zâhidlerdir. Bunların aslı ateştendir ve bunlar tarikat taifesidir. Bu sebeple gece gündüz yanmaları, kendilerini yakmaları lâzımdır”.

“Üçüncü bölük, âriflerdir. Bunların aslı sudandır ve bunlar marifet taifesidir. Su hem kendisi temizdir, hem de temizleyicidir. Bu sebeple ârif de hem temiz olmalı, hem de temizleyici”.

“Dördüncü taife; muhîblerdir. Bunlar hakikat tâifesidir ve bunların aslı topraktandır. Toprak teslimiyet ve rızâyı temsil eder. Bu yüzden muhib de teslimiyet ve rızâ içinde olmalıdır”.

Aslında bu dört unsur bütün insanlarda bulunur. Ancak, insan bunlardan biri ile öne çıkar. Gördüğü terbiye sonucu yel gibi şifâ verici ve güçlü, ateş gibi yakıcı, su gibi temiz ve de toprak gibi teslimiyetçi; alçak gönüllü olur. Sonunda; “toprak toprağa, su suya, yel yele, ateş ateşe döner”.

Dört dörtlük insandan; “dedikodu, dâvâ ve şüphe âbidlerindir. İbâdet, korku, ümit ve “ilme’l- yakîn” zâhitlerindir. Fakat, tefekkür, sohbet, velâyet beklemek ve “ayne’l-yakîn” âriflerin; münâcaat, müşâhede ve hakke’l-yakîn” muhîblerindir”.

“İnsan vücudunda en yukarıda baş vardır. Can hazineleri de baştadır. Şimdi o; akıl, ilham, idrak, sevişmek, aşk-ı didâr ve marifet de hazinelerdir ve başta asılıdır…

“Baş arşa benzer.Akıl aya, marifet güneşe, ilim de yıldıza benzer.

“Dünyada güneş doğar ve uyanır. Fakat marifet hangi gönülde doğarsa o gönül uyanır; başkası uyanmaz.

“Yedi kat gök var; ten de yedi kattır. İlki deri, sonra et, kan, damar, sinir, kemik ve iliktir”. İnsanın varlığını tanımasına çok önem veren Hacı Bektaş, bunun için; “ilimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır.” diye insanın kendisini nasıl tanıyacağının yolunu gösterir. Burada çok önemli bir noktaya dikkat çeker:

“Şimdi gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur”. Dünyada bulut ve yağmuru, kaygıya ve gözyaşı ile yağmura benzetir. Dağları kemik başlarına, ırmakları gözyaşına; köyleri tenlere, ağaçları parmaklara, otlarla çalıları kıllara, kollara benzetir. Buna benzer insan organlarını dünyadaki diğer varlıklarla da karşılaştıran Makâlât yazarı, böylece insanın kendini tanıması için onun âşina olduğu örnekleri verir.

Makâlât yazarı insan ömrünü; çocukluk çağı, erginlik çağı, yiğitlik çağı, orta yaşlılık çağı ve yaşlılık çağı olmak üzere beş döneme ayırır.

2. Dünyada İnsanın Yeri

İnsanlar hangi yaşta olurlarsa olsunlar, Tanrı’nın kendisine emrettiği buyruklarını tutmak hususunda özen göstermelidirler. Zira, “insan olanlar kendilerini tez ulu bileler”. Yani genç yaşta da olsalar kendilerini olgunlaşmış ve büyümüş olarak kabul etmelidir. Zâten dünyada, “Gökle yer arasında birçok nesne vardır. Fakat insandan ulusu yoktur”. Burada, bütün varlıklar arasından en şerefli ve değerlisinin insan olduğu, bundan dolayı da diğerlerinden “ulu” kabul edildiği anlatılmak istenmektedir.

3. İmân-Amel İlişkisi

“Şöyle bilmek gerekir ki ârifler katında imân akıl üzeredir. Fakat herkesçe bilinen, imânın dil ve gönül üzere olduğudur” diyen Makâlât yazarı, insanın yapıp ettikleri ile imânın birbirinden ayrı olduğunu düşünmektedir. Nitekim; “Amel, imân ayrıdır ve imân ibadettir. Değme ibâdet imâna ermez” diyerek hassas bir noktayı işâret ediyor. Yapınan diğer ibâdetlerin “îmân” ibâdetinden üstün olamayacağı belirtiliyor.

İmân ve amel’in insanların olgunlaşmalarında önemli bir yeri olduğuna dikkati çeken Hacı Bektaş’a göre bunun için de; imân’dan sonra; ilim öğrenmek, ibadet yapmak, düşmana karşı gelmek, cenâbetten temizlenmek, helâl kazanmak ve fâizi haram bilmek, nikâh kıymak, hayız ve loğusalıkta cinsi münâsebeti haram bilmek, sünnet ve cemaat ehlinden olmak, şefkat sahibi olmak, temiz yemek ve giyinmek, iyiliği emredip yaramaz işlerden sakındırmak sûretiyle insanlar şeriat makâmına girerler denmektedir.

Daha sonra tövbe etmenin gerekliliğinden söz eden Hacı Bektaş, hatâlardan vazgeçip bunlardan dolayı Tanrı’dan özür dilemek üzere Pîr’den el almalıdır; “Her zaman özür dilemek sizden; kabul etmek Tanrı’dandır”. Özrü, şükür kılmak, sabretmek, ibâdet ve şehâdet takip etmelidir. Böylece tarikat makâmına girilir ve mürîd olunur. Mutlak mürid; şeyhine niçin deyip delil getirmez ve bu anlamda bağlandığı tarikatın şu makamlarına dikkat eder: Saç kesmek ve elbise değiştirmek; nefs savaşında pişmek; hizmet etmek; havf yani korku içinde bulunmak; ümit etmek; hırka, zenbil, makas, seccâde, tesbih, ibrat (iğne) ve asâ sâhibi olmak; aşk, şevk, sefâ ve fakirlik…. Böylece tarikata giren bir kimse olgunluk yolunda yol almaktadır.

Olgunluk yolunda “marifet” i çok önemseyen Hacı Bektaş, marifetin makamlarını şöylece sıralar: edep, korku, perhizkârlık, sabır ve kanaat, utanmak, cömertlik, ilim, miskinlik, marifet ve kendini bilmek; “Kendi nefsini bilen Rabbini hakkıyla bilir”.

Olgunluk yolunda son durakta “hakikat”e ulaşmaktır. Bunun makamları da şunlardır: toprak olmak, yetmiş iki milleti ayıplamamak, elinden geleni esirgememek, dünyada yaratılmış bütün nesnelerin kendisinden emin olmasıdır, mülk sâhibine yüzünü sürüp yüz suyunu bulmak, sohbette hakikat sırlarını söylemek, seyr ü sülük, sır, münâcaat, Çalap Tanrı’ya ulaşmak.

İnsanın yetişmesi ve olgunlaşmasında sevgi, ümit ve korku bir arada, onun sevinmesinin ve mutluluğunun yolunu açar. Yararlı iş yapmayı telkin eden Hacı Bektaş, zararlı ve faydasız şeylerden sakınmayı da tavsiye etmekte, bu yolda sabrı, utanmayı ve kanaati muhafaza etmek suretiyle insanın nefisle ve şeytanla mücâdele yolunda güç kazanacağına inanmaktadır. Bunun için de; kibir, haset, cimrilik, açgözlülük, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralık gibi şeytanî işleri terk etmek de bu insandan beklenmektedir. Günahta inat etmek, aç gözlülük, öfkelenmek, şehvet, lânetlenmek, hayrat yaşamak ve minnet bilmemek gibi kötü fiiller de34 Hacı Bektaş’ın tasvip etmediği ve kendi olgun insan tipinde görmek istemediği fillerdir.

Aslında Makâlât baştan sona okunduğunda; dünya ve insan münâsebetinin ele alındığı görülür. Öncelikle insanın kendini tanıması ve olgunlaşması için nelere dikkat edilmesi gerektiği üzerinde durulur. Dünyanın geçiciliği vurgulanır. Bu dünyanın varlıkları arasında müstesna bir yeri olan insanın, kendi konumunu iyi değerlendirmesi için onun neler yapması, nelerden kaçınması gerektiğine dikkat çekilir. Böylece Hacı Bektaş’ın hedef kitlesi olan insanları eğitmek sûretiyle toplumda öncelikle kendisine, daha sonra da diğer insanlara yararlı bir insanı topluma kazandırmayı hedeflediği söylenebilir.

Makâlât’ta açık olarak ifâde edilmese de, baştan sona insana yönelik eğitici tavsiyelerinde ve yönlendirilmelerinde, insanların olgunluğunun yavaş yavaş olduğunu, hemen birden mükemmeliğe ulaşılamadığını, zamanla en olgun çağa ulaşılabileceğini görmekteyiz.

II. Makâlât’a Göre Toplum Hayatı

Makâlât Müslümanların dinî eğitimini hedefleyen nazarî bir eser olduğu için kendi dönemine dâir çok az bilgi ve anekdot ihtiva etmektedir. Yazar, satır aralarında nazarî bilgiler arasında insanları tanımlayan ifâdelerinde belki başta kendisi olmak üzere kendi çevresinde tanıdıkları tipleri düşünmüş olabilir. Bu insanların meziyetleri, güzel davranış ve iyi işleri yanında, çirkinlikleri, tasvip edilmeyen tutum ve davranışlarını da dikkate almış olabilir. Ama, çok açık bir biçimde bunları belirtmediği için Makâlât’a göre toplum hayatı hakkında pek az bilgiye ulaşabileceğiz.

Hacı Bektaş’ın eserinde, insan biyolojisi ve anatomisi ile ilgili oldukça geniş bilgiye sâhip olunduğunu görüyoruz. Birçok örneğinde yazar, insan anatomisi üzerinde düşünmeye sevk eden ifâdelerinden, insanı, sâdece kendisine yetecek kadar değil, daha da fazla inceliklerine vâkıf olarak tanıdığını ortaya koymaktadır.

İlme ve ilmî araştırmaya çok önem veren Hacı Bektaş Velî, bu konuda nasıl bir yol tâkip edileceğini şu ifâdeleri ile göstermektedir: “İlimle araştırmalı, izlemeli, gözlemeli ve arştan yerin altına kadar her ne varsa kendinde bulmalıdır”.

Ona göre, “ilme yakın olan öğrenmekten mahrum kalmaz”. Bu anlamda dünyada öğrenilen ilimlerden bazıları sayılmakta ve fıkıh, ferâiz, tefsir, hadis ve dil bilimleri (sarf ve nahiv) ile Arap ve Fars ilmi, hakikat ilmi, belâgat ilmi yanında, hendese ve astronomi (hikmet ve heyet) ilimlerini bilen âlimlerin varlığından bahsedilmektedir. İlmin öneminden bahsetmekle birlikte âlimlere de değer verilmesi gerektiği de belirtilmektedir. Çünkü âlimler, tıpkı çocuklarını dünya belâlarından koruyan anne-babalar gibi, insanları âhiret belâsından korurlar. Bundan dolayı âlimler, toplum içinde çok önemli bir görevi yerine getirmektedirler.

1. Toplumda Sınıflar

Makâlât’ta temel olarak insanlar iki sınıfa ayrılmaktadır; bunlardan biri avam, diğeri de Havas’tır.

Makâlât yazarı, avam tâifesini, işi gücü birbirini incitmek olarak tanımlamaktadır. Avâmın özellikleri; “kibir ve hased (kıskançlık), cimrilik, düşmanlık, tamah, öfke, gıybet, kahkaha (şamata) ve maskaralık ile bunlar gibi daha nice şeytan fiili varsa, suyla yıkanıp nasıl arınacaksın?” sorusunda sıralanmaktadır. Makâlât’ta sanki avamla uğraşılmamakta, hatta onlar yok farz edilmekte, buna karşılık havâsa çok önem verilmektedir.

Havâsdan maksadın da; daha önceki bölümde üzerinde durduğumuz; âbidler, zâhitler, ârifler ve muhibler olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunlara Erenler de denilebilir; erenler marifet sâhibi olanlardır.

Bunlardan ayrı âlimlerden bahsedilmekte ve âlimlerin; “müslümanları, âhiret belâsından cehennem ateşinden ve sıkıntısından korurlar” ifâdesi ile tanımlanmaktadır.

Toplum içinde âilenin yerine de dikkat çeken Hacı Bektaş Velî, anne ile babanın, “çocukları dünya belâsından, dünya ateşinden ve dünya sıkıntısından” koruduklarını ifâde etmektedir.

Mecâzî örnekler verilirken idarî ve askerî sınıflardan da söz edilmektedir: Sultan, padişah ve beg (bey), nâib, subaşı, muhâfız, kapıcı, hazinedâr, bekçi ve süvâri. Bunlardan pâdişah şöyle tanımlanmaktadır: “Dünyada başında tâcı, boynunda gerdanlığı, üstünde hil’atı olan; fermanları, tahtları, memleketleri ve halkları bulunan pâdişahlar var. Bu beyler, kimi adâletli, kimi de zâlim ve birbirleriyle kavga eden kimseler olarak nitelendirilmektedir.

Nedense Hassâki (haseki) diğerlerine göre daha çok zikredilmektedir. Hassâki’nin pâdişahın emrinde olduğu şu ifâdelerden anlaşılmaktadır: “Bir pâdişah bir “hassâki”sini (haseki) yollar ki gitsin, güzel bir yerde bir oda düzsün. Öyle ki o pâdişah odayı görsün ve beğensin. Çünkü pâdişaha uygun odayı ancak hassâkisi bilebilir”. Hassâkilerin birden fazla olduğunu, Ulu hassâkilerden söz edilmiş olmasından anlamak mümkündür.

Ayrıca zenginlerden bahsedilmesi de Anadolu’nun XIII. yüzyıldaki toplumunda ticârî hayatla meşgul olanların varlığını bize gösteriyor. Nitekim, kalabalık pazarlar, dükkanlar, kumaş ve mallarla terâziden söz edilmesi de ticârî hayatın varlığına işarettir. Bu arada, çobanların varlığından da hayvancılıkla uğraşıldığını anlıyoruz. Bu arada çeşitli hayvan adlarını sayarken merkep ve at gibi ehlî hayvanlardan ve kurt gibi vahşî hayvanlardan örnekler veren yazar, aynı zamanda yılkıdan da bahsetmektedir: “Yılkılar, dikene ilişmez, köy yolunu bilirler, azmazlar” tanımlaması ile yılkıların özellikleri hakkında bilgi sâhibi olmamıza yardımcı olmaktadır.

Ancak bu sınıfların Hacı Bektaş’ın çevresinde bulunan sınıflar olduğunu söylemek mümkündür. Tabii ki, esnaf ve çiftçi gibi meslek mensuplarından açık ifâdelerle söz edilmemiş olması diğer işlerle uğraşanların bulunmadığı veya başka işler yapılmadığı anlamına gelmez.

Nitekim “yel esmeyince ekinler samanından ayrılmaz” ifâdesi harman yerinde tanenin samandan ayrılması gibi işlerin yapıldığını, hatta şu ifâdelerden, sebze ve bostan yetiştirildiğini de açıkça görmekteyiz: “Sizdeki o bostanların bekçisiz olduklarını sanmayın. Biri bir bostan ekse (bahçe yapsa) önce etrafını çevirir, sonra toprağı yumuşatır (sürer), çeşitli nimetleri eker. Ondan sonra döner, biçer, savurur, ayrık otlarını ayırır, dışarı atar. Ondan sonra orta yere bir kuru, sığır başı (korkuluk) diker. Yemişi tamam olunca (olgunlaşıp yenecek hâle gelince) o korkuluğu bırakır, yemişi toplayıp dostları ve kardeşleriyle yer, Tanrı’ya şükür ederler”.

2. Zamanının İnsanlarından Şikâyet

Hemen bütün Orta Çağ yazarlarında görüldüğü gibi Hacı Bektaş da, zamanının insanlarını eleştirmekten kendini alamamaktadır: “Siz haram ve helâl her ne bulursanız giyinir, donanır; haksız yere nimetler yiyip beslenirsiniz” gibi ifâdeler bu eleştirinin açık örneklerinden biridir. İşi gücü birbirini incitenlerin varlığından söz edilmesi de zamanının insanlarının eleştirildiğine bir başka örnektir. Nitekim yer yer dünyada şunlar da var diyerek verdiği örnekler, olumsuzluklarını gösterdiği insanların kendi devrinde gördüğü, tutum ve davranışlarını beğenmediği insanları eleştiri mâhiyeti arzetmektedir. Hatta eleştiri oklarını daha da ileriye fırlatmakta; “değme kişileri, insan yerine saymadık” diyerek, insanların bazılarını hayvanlardan daha aşağı gördüğünü ifâde etmektedir. Çünkü şeytan, “sizi görmeğe gelir, orada, orta yerde dikilen günâhınızı görür” diye de kendisini dinleyenler arasındaki günahkârları eleştirir.

3. Günlük Hayat, Örf ve Âdetler

Makâlât yazarının çağında insanların çeşitli meşgaleleri olduğunu, kiminin çiftlik, hayvancılık ve çobanlık yaptıklarını, kiminin ilim elde etmekle meşgul olduklarını bundan önceki sayfalarda gördük.

Bu arada günlük yaşayışlarında kullandıkları eşyalarla araç ve gereçlerden bazı örneklerin de eserde yer aldığını ifâde etmeden geçmek istemiyoruz. Meselâ, örtüler, döşekler, kandiller kullanan bu insanların yerleşik hayat yaşadıkları hususunda bilgi vermektedir. Hatta döşeklerin süslü olduğundan ve nakışlı yaygılarını döşemiş olmalarından söz edilmesi de el sanatlarının mevcudiyetini anlamamıza imkân vermektedir.

Giyeceklerinin temizliğine de itina gösterdiklerini anladığımız bu insanların elbiselerine misk sürmek suretiyle güzel kokmasını sağladıkları da anlaşılmaktadır. İhram giymekten söz edilmesi de toplumda hacca gidip gelenlerin varlığını haber vermektedir.

Temiz suları kaba koyduklarını gördüğümüz XIII. yüzyıl Anadolu’sunda, içkileri de benzeri kaplarda muhâfaza ettikleri ve temiz suları da kuyulardan temin ettikleri anlaşılmaktadır. Çanak, asa, iğne gibi araç gereçlerin de kullanıldığı Makâlât’ın satır aralarında verilen örneklerde görülmektedir.

Çeliği taşa vurmak gibi meşguliyetler toplumun gelişmişliğinin örneğidir. Yoldan taşları temizlemek gibi medenî insanlara yakışır işlerin XIII. yüzyıl Anadolu’sunda görülmesi toplum yaşayışında dikkat edilen hususlardan biri olarak Makâlât’tan öğrenmekteyiz.

Prof. Dr. Mehmet ŞEKER

Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi / Türkiye

DİN & DİYANET DOSYASI : 100 binin üzerinde hafız çocuk yetiştirildi !


AKP iktidarının “dindar nesil” yaratma amacına yönelik uygulamaları sürüyor. Hafızlık eğitimi alan öğrencilerin aynı zamanda örgün okul eğitimlerine de devam edebileceğini “müjde” olarak duyuran, 4+4+4’ün de 15 yaşından önce hafızlık eğitimi almak için bir “fırsat” olduğunu kaydeden Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş, toplam 126 bin 500 hafız bulunduğunu ve bunların da çoğunluğunun 10-15 yaş arası olduğunu belirtti.

4+4+4 “fırsatı” ile sonuç alındı
Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürlüğü Yaygın Din Eğitimi Daire Başkanı Bünyamin Albayrak’ın Haziran 2016’da yaptığı, “Son 3 yılda 4+4+4 eğitim sistemiyle ortaokulda da hafızlık yapmak için fırsat oluştu. Şu an ortaokulda hafızlık eğitimine devam eden 20 bin öğrencimiz var. Şimdi çocuklarımız ortaokul birinci sınıfta Kur’an kursuna kayıt yaptırıyor” açıklaması ile Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü Prof. Dr. Ali Erbaş’ın Kasım 2015’teki “Çocuklarımız, 15 yaşına kadar bir Kur’an kursuna kaydını yaptırıp hafızlık yapamıyordu, bu yasaktı. O yasaklar hamdolsun kalktı. Kur’an kurslarının önündeki engeller artık yok" sözleri “amacına” ulaştı.

126 bin 500 hafızın çoğunluğu çocuk!
Erbaş’ın yaptığı açıklamaya göre, Türkiye genelinde 126 bin 500 kadar belgeli hafız görev yapıyor. Her yıl üç dönem halinde hafızlık sınavları açılıyor. 10 binin üzerinde çocuğun başvurduğu, bunların yarısından fazlasının bir yıl içinde hafızlık belgesi aldığı bildirildi. Bin 350 dolayında yatılı Kuran kursu olduğunu da belirten Erbaş, “28-29 bin kadar talebemiz var. Yaş aralığı ağırlıklı olarak 10 ve 15 arası” dedi.

Erbaş’ın verdiği bilgiye göre, çocuklar azami 3 yıl içinde hafızlıklarını bitiriyor. Hafızlık eğitimi başlamadan çocuklara temel dini bilgiler veriliyor. Bu bilgileri aldıktan sonra çocuklar hafızlık çalışmaya başlıyor. Kuran’ı anlamaya yönelik programlara da katılan çocuklara yönelik eğitime ilişkin Erbaş, “İslami ilimlerle ilgili dersler vermeye çalışıyoruz. Bunu geleceğe yönelik daha yoğun yapmaya çalışacağız” ifadelerini kullandı.

DİN & DİYANET DOSYASI /// Diyanet bile kabul etti : İmam hatip mezunu sayısı kontrolsüz !


Diyanet bile kabul etti : İmam hatip mezunu sayısı kontrolsüz !

Diyanet İşleri Başkanlığı 2017-2021 yılları için stratejik plan hazırladı. Planda imam hatip liselerinin mezun sayısının kontrolsüz olduğunun ve mezunların nitelik sorunu bulunduğunun altı çizildi. Raporda "dine ilginin arttıkça ahlaki değerlerin aşındığı" da vurgulandı.

Diyanet İşleri Başkanlığı 2017-2021 stratejik planında, imam hatip mezunlarının sayısının kontrolsüz olduğunu belirledi.

Hürriyet‘ten Meltem Özgenç‘in haberine göre, planda Diyanet İşleri Başkanlığını etkileyebilecek dış kaynaklı değişimler ve eğilimler değerlendirildi. Personel ve vatandaşlarla anket ve mülakatlar da yapıldı.

Sonuçlar politik, ekonomik, sosyal ve teknolojik faktörler, tehditler incelenerek yapılan analizlerde özetle şu sonuçlara ulaşıldı:

"DİNE İLGİ ARTTIKÇA AHLAKİ DEĞERLER AŞINIYOR"

"Dine yönelik ilgi ve alaka artıyor ancak ahlaki değerlerdeki aşınma da yaygınlaşıyor. Personelde kurumsal aidiyet duygusu zayıf. İrşat dili zayıf. Kayırma yapıldığı algısı personelde yok edilemiyor. Personelin eğitim durumuna göre istihdamı yapılmıyor. Yetişmiş kalifiye personelin başka kurumlara geçişi devam ediyor."

"İMAM HATİP MEZUNLARININ NİTELİK SORUNU VAR"

"İlahiyat ve imam-hatip lisesi mezunu sayısı kontrolsüz. Mezunların nitelik sorunu bulunuyor. İslamofobi ve olumsuz İslam algısı yaygınlaştırılıyor. Kurumun üzerinde siyasi etki bulunuyor. Dernek ve vakıflar kontrolsüz şekilde cami ve Kuran kursu inşa ediyor. Hurafe ve batıl inanışlar yaygınlaşıyor. İnsana ve evrene dair yeni bilgiler ortaya çıkıyor. Din, terör ve şiddet içeren yapılanmalarla ilişkilendiriliyor. Ulusal ve uluslararası din referanslı siyasal yapılanmaların sayısı artıyor."

DİN & DİYANET DOSYASI /// “Gençlerin Potansiyeli ve Din Eğitimi : İmam-Hatipler ve Din Dersleri”


Genlerin Potansiyeli ve Din Eitimi – mam-Hatipler ve Din Dersleri”.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI : Kur’an-ı Kerim ideallerine uygun yaşama kıstasına en az uyan ülke Suudi Arab istan çıktı


Bora Kutluhan

Dün akşam Taha Akyol un programında konuk olan Frankfurt Goethe Enstitüsü öğretim üyesi İlahiyatçı Prof. Dr. Ömer Özsoy çok ilginç bir araştırma ve sonucundan bahsetti. Ülkelerin İslami kriterlere uyma derecelerini inceleyen bu araştırma ABD‘nde iki Müslüman hoca tarafından yapılmış. Prof. Özsoy’un bahsettiği bu konuyu bedirhaber.com adlı bir siteden aldım. Haber birebir hocanın anlattığına uyuyor. Haber çok ilginç ama şaşırtıcı değil. Haber şöyle: "Dünyanın 208 ülkesi arasında yapılan bir karşılaştırma sonunda İslami ideallere en çok uyan, İslam’ın emirlerine uygun toplum yapısı oluşturabilen ülkeler belirlendi.*

Link : http://hossein-askari.com/wordpress/wp-content/uploads/islamicity-index.pdf

Kur’an-ı Kerim’ de yer alan islam ideallerini bir endeks sonucu hesaplayan araştırmacılar İslamiyetin öne çıkardığı idealleri yerine getiren ülkeler arasında İrlanda’nın birinci sırada yer aldığını belirtirken, Danimarka ikinci, Lüksemburg üçüncü sırada yer aldı.

Kur’an-ı Kerim’ de yer alan tavsiye, ideal ve değerlere göre bir ülkede iyi işleyen kurumlar bulunması, ülkeyi yönetenlerin de halkla aynı şekilde kanunlara ve kurallara uyuyor olması, toplumun siyasi ve ekonomik özgürlük temelleri üzerine inşa edilmiş olması, toplum temellerinin oturduğu prensiplerin de ekonomik gelişmeye olanak sağlaması gerekiyor.

Müslüman ülkeler listenin en son sırasında yer alıyor

ABD’de bulunan George Washington Üniversitesi’nde bir araya gelen bir grup araştırmacı tarafından yapılan karşılaştırma sonunda Norveç 6. sırada yer alırken Müslüman ülkeler listenin en son sırasında yer aldı. Araştırmada öne çıkan en çarpıcı sonuç ise Kur’an-ı Kerim ideallerine uygun yaşama kıstasına en az uyan ülkenin Suudi Arabistan çıkması.

Kur’an-ı Kerim ideallerine uygun yaşama kıstasına en az uyan ülke Suudi Arabistan

Araştırmaya göre Kur’an’daki İslam’a en uzak yaşayan ülkelerden olan Suudi Arabisten listenin 131. sırasında yer alıyor.

Araştırmacı grubun başkanlığını yapan İranlı Profesör Hossein Askari İslam’ın temel değerlerinin şeriat kuralları ve dine dayalı yönetimler olmadığını söylüyor.

Türkiye 208 ülke arasında 103. sırada

Türkiye 208 ülke arasında yapılan İslâmîlik sıralamasında 103. sırada yer alıyor. Her yıl milyonlarca Müslüman’ı misafir eden Suudi Arabistan, komşumuz İran da İslâmîlik sıralamasında ilk yüzde yer alamıyorlar. Diğerlerini saymaya bile gerek yok. Şaşırtıcı bir şekilde Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlanda ilk üç sırayı paylaşırken İsveç, Danimarka, İngiltere, Norveç gibi Batılı ülkeler, İslâmîlik konusunda bize fark atıyorlar.

Link : https://www.facebook.com/bkutluhan/posts/10154825636615279

DİN & DİYANET DOSYASI /// Aynı anda eş, anne ve kardeş olabilenler : Meryem, İsis, Morgana


Ayn anda e, anne ve karde olabilenler – Meryem, sis, Morgana.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI : Ateizm, insanın doğasında var


Cambridge Üniversitesi’nden profesör, ateizmin kökeninin düşünülenden çok daha eski ve insan doğasında yer aldığını söylüyor

Cambridge Üniversitesi’nden çıkan yeni akademik çalışmaya göre, ateizm, Batı Aydınlanması ile ortaya çıkmış bir icat değil, geçmişi antik dünyaya kadar dayanıyor. Cambridge Üniversitesi’nde Yunan kültürü üzerin profesörlük yapan Tim Whitmarsh’ın “In Battling the Gods” adlı kitabı, ateizmin Antik Yunan’daki çok tanrıcı döneminde de var olduğuna dair bir dizi örnekler sunuyor. Kitap, yazara göre bin yıllık Hristiyan hakaretleri sayesinde yıkılmış ve molozları altında antik ateizmi kazımak gayeli bir teşebbüs olarak adlandırılıyor.

Foto: Shutterstock

Dailymail’de yer alan habere göre, Whitmarsh, dinin insan varoluşuyla doğuştan bağlantılı olduğuna dair yükselen trendlerin çok fazla endişe verici olduğuna inanıyor.

Kitap, ateizmin Avrupa Aydınlanması’na dair bir icat olduğu iddiasına bir itiraz niteliği de taşıyor. Profesör, ateizmin günümüzün modern retorik söylemine karşı, daha sonra imparatorlukların güçleri sayesinde ezilmiş antik bir yol olduğunun altını çiziyor.

Foto: Shutterstock

Tanrı(veya tanrıların) inkarı, Antik Yunan ve Hristiyanlık öncesi Roma’ya kadar uzanan ve o zamanda gelişen bir düşünce akımı olarak büyüdü.

Ateistler ile İnananlar arasında yaşanan tartışmalarda iki yaklaşım öne çıkıyor. Bunlardan biri ateizmin modern bir görüş olduğu, diğeri ise insanın doğasında din tabanlı evrensellik yattığı fikri. Profesör her ikisine de itiraz ederken, antik toplulukların izlerinde ateist yazınlar bulunduğunu, bunlardan birinin Platon(M.Ö. 4. yy.) diğerinin ise Sokrat öncesi düşünürlerden Kolophonlu Ksenefanes’e(M.Ö. 570-475) ait olduğunu belirtiyor.

Whitmars, ateizmin çok tanrılı Yunan ve Hristiyanlık öncesi Roma’da toplum içinde normal kabul edildiğini belirtirken, Antik Yunan’da ateizmin gelişme gösterdiğini ve 1000’den fazla şehrin kendi kültürleri arasında kabul edilmiş tek bir dini metin olmadığını söylüyor.

Foto: Shutterstock

Kimi insanların ateizmin sapmış bir bakış açısı olduğu düşüncesine karşın, Profesör, bu dönemde rahiplerin veya dini sınıfların insanların yaşamına dikte etmediğini ve ateizmin ahlaken yanlış bulunan bir görüş olmadığını belirtiyor.

Bir çok erken dönem düşünürleri, tanrılara inanmama argümanları kullanırken, Epikürcüler ise Tanrıların kapsayıcı kontrolüne ve önceden belirlenmiş kader yaklaşımına karşı fikirler üretiyorlardı. Whitmars, Sokrat’ın bu düşüncelerinden dolayı eziyet edildiğini de belirtiyor.

Roma’da 4. yüzyılda Hristiyanlığın kabulünden sonra değişim dramatik bir şekilde kendini gösterdi. İmparatorluk “tek gerçek tanrı” fikrinin toplum tarafından kabul edilmesini talep etti ve ateizm dinden sapma olarak görülüp tolere edilmeyerek geniş çapta sindirildi ve söndürüldü. Çoktanrıcılığın gerilemesiyle beraber, ateizm de takip eden toplumların içerisinde kendine yer bulamadı.

Çeviri: Reha BAŞOĞUL

DİN & DİYANET DOSYASI : Dünya Dinleri hakkında Genel Bilgi (SLAYT SHOW)


SLAYT SHOW’U BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

DİN & DİYANET DOSYASI : Avrupa’da İslamofobi


Endülüs Emevi Devleti

Özet

Avrupa’da aşırı sağın yükselişi özellikle son 20 yılda araştırmacıların dikkatini fazlasıyla çekmiştir. Almanya, İngiltere, Hollanda gibi önde gelen Avrupa ülkeleri de dahil olmak üzere, kıta genelinde pek çok ülkede aşırı sağ ideolojiye mensup siyasi parti ve hareketler ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu, özellikle Müslüman göçmen karşıtlığı ile gündeme gelip ırkçı söylemlerle kendilerine sempatizan toplamaya çalışmışlardır. Almanya’nın Dresden bölgesinde bir dernek olarak kurulan PEGIDA (Patriotische Europäer Gegen die Islamisierung des Abendlandes), Türkçesiyle Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar, da bu aşırı sağ söylemin ırkçılığına bir kılıf bulmuş hali olarak dikkatleri üzerine çekmektedir. Binaenaleyh, bu çalışmada, özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası Batı dünyasında ivme kazanmış olan ırkçı saldırılar da göz önünde bulundurularak, PEGIDA örneğiyle Almanya ve Hollanda’da yükselen aşırı sağ hareketler analiz edilecektir.

Çalışmanın ana hatlarını, bahsi geçen ülkelerde yükselen aşırı sağ hareket ve buna binaen ortaya çıkan İslamofobik PEGIDA oluşumunun incelenmesi oluşturacaktır. Bu bağlamda, “Hollanda ve Almanya’da aşırı sağ hareketlerin ve siyasi söylemlerin İslamofobik oluşumlara etkisi nedir?” sorusuna yanıt aranacaktır.

Abstract

The rise of the extreme right wing ideology in Europe for the last 20 years, attracted the attention of many researchers. In this context, the number of extremist political parties and movements increased in many European states such as England and Germany. Most of them openly oppose the existence of Muslim immigrants in their countries and pursue racist discourses. PEGIDA, formed in the Dresden region of Germany, is an example of a rightist extremist group. It seeks to regularize fascist discourse in Germany. In this article we would like to analyze the rise of radical right in Europe, with the example of PEGİDA, by taking into consideration the momentum that racist attacks gained in the West after the 9/11 attack.

Furthermore, the article will discuss the practical substructure which occasioned the theoretical substructure of Islamophobia. Concomitantly, studying the Islamophobic PEGIDA movement, which rose with the increasing radical right movement, will form the basis of this study. In this manner, we will try to find an answer for the question of “What are the effects of radical right movements and political statements for the rise of Islamophobia?”

GİRİŞ

İslamiyet, 7. yüzyılda Allah’ın elçisi Hz. Muhammed aracılığıyla Arap yarımadasında yayılmaya başlanmıştır. Yeni bir din olarak ortaya çıktığı günden itibaren, getirdiği farklı din anlayışı ve tek tanrı inancıyla tepki toplamasına rağmen, ortaya çıktığı Mekke’de hızlı bir şekilde yayılmıştır. Özellikle Hz. Muhammed’in ölümünden sonraki 4 Halife Döneminde Arap yarımadasının dışına da yayılan İslam dini, etkisini Emeviler döneminde Avrupa’ya, bugünkü İspanya’nın ve Portekiz’in bulunduğu İber yarımadasına kadar hissettirmiştir. Daha sonra İslam Devleti’nin başına Abbasilerin gelmesiyle birlikte, Emeviler dönemi son bulmuştur ve İberya’daki topraklarda Endülüs Emevi devleti kurulmuştur.

İslam Devleti’nin bu kadar hızlı büyümesi ve dinin yayılması şüphesiz Avrupa’daki Hristiyan devletlerin dikkatini ve zamanla da tepkisini çekmişti. Müslümanların topraklarının daha fazla genişlemesini istemeyen Hristiyanlar, Papa II. Urban’ın önderliğinde sefer hazırlığına başlamışlardır. Yapılan seferin başarısızlıkla sonuçlanmasının ve özellikle 1187 yılında Selahaddin Eyyubi’nin üç din için kutsal toprak sayılan Kudüs’ü fethetmesinin[1] ardından Batılı devletlerin tepkisi büyük bir nefret, korku ve öfkeye dönüşmüştür. Bu tarihten itibaren defalarca yapılan Haçlı Seferleri Avrupa’da İslamofobi, yani İslam düşmanlığı düşüncesinin başladığını göstermektedir. Keza İberya’daki Endülüs devletine son vermek ve o topraklardan Müslümanları sonsuza dek uzaklaştırmak için o bölgede bulunan krallıklar, Lord Ferdinand ve Aragon Kraliçesi Isabella öncülüğünde bir ordu oluşturup nihai hedeflerine ulaşmışlardır.

İslam dininin bu denli hızlı yayılmasına binaen, Orta Asya’da yaşayan Türklerin bir kısmı da İslam dinine geçip cihat[2] anlayışını benimsemişlerdir. Bu bağlamda, yıllar önce Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya göç ettikten sonra, 1299’da kurulan Osmanlı Devleti’ne karşı da Haçlı Seferleri yapılmıştır. 1453 yılında İstanbul’un fethedilmesinden sonra Hıristiyanların bu seferleri, dolayısıyla da İslam’a karşı barındırdıkları nefret ve korku hisleri bir süreliğine kısmen duygusal boyutlarda yaşanmıştır.[3] Ta ki İslami terör örgütü El-Kaide,[4] 11 Eylül 2001 yılında ABD’de bir dizi terör saldırıları[5] gerçekleştirene kadar. Bu andan itibaren Batı’daki İslam düşmanlığının ciddi boyutlara ulaşmaya başladığı görülmektedir.

11 Eylül saldırısının yarattığı korku, kuşku, endişe ve rahatsızlık hissi zaten var olan hoşgörüsüzlüğün, ayrımcılığın ve ırkçı eğilimlerin yansımasına ve medya kanalıyla yaygınlaşmasına neden olmuştur. Böylece, Batı’nın İslam ve Araplar hakkında yüzyıllardır oluşturup inşa ettiği olumsuz tasavvur ve zihniyet, 11 Eylül sonrasının şartlarında kitle iletişim araçları tarafından yeniden üretilir ve aktarılır bir hale gelmiştir.[6] Gerek yayın organları, gerekse siyasiler İslam dinine karşı karalama politikası yürütme eğilimi içerisine girmişlerdir. Bu yaymacalar da sık sık Müslümanların tepkisine neden olmuştur.

Bu çalışmada, Avrupa’da yükselmekte olan aşırı sağ hareket ve buna bağlı olarak Almanya’da ortaya çıkan PEGIDA hareketi ve Hollandalı aşırı sağ görüşlü siyasetçi Geert Wilders’ın söylemleri İslamofobi ile bağdaştırılarak incelenecektir.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE

AVRUPA’DA AŞIRI SAĞ

Bilindiği üzere, milliyetçilik[7] akımı 1789 Fransız İhtilali ile birlikte, dönemin yöneticilerinin baskı ve zulmüne karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’da adeta bir virüs gibi yayılan bu akım pek çok milleti içinde barındıran Osmanlı Devleti sınırları içerisinde bulunan milletleri de etkilemiş, aynı zamanda devletin çöküş sürecini de hızlandırmıştır. Günümüzde sağ görüş olarak da adlandırılan milliyetçilik akımının, zamanla faşizm gibi aşırı derecede milliyetçilik ve ırkçılık içeren bir ideolojiye dönüşmesi önlenememiştir. Kendi ırkını diğer bütün ırklardan üstün gören bu anlayış, 10. yüzyılda İtalya’da ortaya çıkmasına rağmen, bütün aşırı milliyetçi ve anti-liberal hareketlerin radikal seçmenleri üzerinde etkili olmuştur.

Bu bağlamda kurulan ırkçılık temelli yer altı örgütleri, beyaz adamın üstünlüğünü savunan neo-ırkçı ideolojilerle Avrupa’nın uç sağında varlıklarını sürdürüp kendilerini şiddet ve terör eylemlerinde de gösterebiliyorlar. Bunun en trajik örneklerinden biri de Temmuz 2011’de Norveç’in başkenti Oslo’da yaşanan, Anders Breivik’in yapmış olduğu saldırıdır.[8] Avrupa’daki milliyetçi ulus-devlet anlayışı bir dönem etkisini kaybetmiş olsa da, bu anlayışın 21.yüzyılda yeniden güç kazanmaya başlamış olduğunu söylemek pek de yanlış bir tespit olmayacaktır. Bu doğrultuda, Avrupa’da sadece göçmenlere, özellikle de Müslümanlara karşı, ırkçı söylemleriyle dikkat çeken pek çok aşırı sağ görüşe sahip siyasi parti kurulmuş olup, etkilerini kayda değer bir şekilde arttırmalarıyla dikkatleri çekmişlerdir.

Bu tarz oluşumların göçmenlere karşı olmasının temelinde, özellikle 1960’lı yıllarda Avrupa’nın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan işçi ithal etmesi yatmaktadır. Örneğin, şu anda Almanya’da artan ırkçı söylemlerin temeli olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dışarıdan getirilen göçmenlerin ucuz iş gücü potansyeli yaratarak pek çok Almanın işsiz kalmasına sebebiyet vermesi gösterilebilir. Almanya’nın “ithal” ettiği göçmenler gerek iş hayatında, gerekse sosyal hayatta etkili bir konuma gelememişlerdir. Örneğin, Alman medyasındaki Türk yazar oranı %1 bile değildir.[9] Yani göçmenlerin büyük çoğunluğunun işçi sınıfından pek de yukarı çıkamadıkları düşünülecek olursa, ithal işçi argümanının doğruluğu tartışılabilir.

Aşırı sağcılar, Avrupa Birliği’ne son verilip üye ülkelerin ulusal egemenlik çerçevesi içinde işbirliğini savunmaktadırlar. Schengen serbest dolaşım anlaşmalarının da iptal edilmesini isteyen bu grup, aynı zamanda ortak para birimi Euro ve Avrupa Merkez Bankası’nın kaldırılmasını da talep etmektedirler. Gerek göçmen karşıtlığı, gerekse Avrupa Merkez Bankası’nın kaldırılmasını talep etmelerinden anlayacağımız üzere, sağcıların neredeyse her talebinin altında ekonomik sebeplerin yattığını görebilmekteyiz. Şöyle ki, günümüzde Yunanistan büyük bir ekonomik kriz ile karşı karşıya kalmış durumda. Onlara en büyük desteği ise verdiği borçlarla Alman hükümeti sağlamaktadır. Almanya’daki aşırı sağ görüşe sahip oluşumlar ise, Avrupa Birliği çatısı altında yapılan bu yardımların son bulmasını ve Atina yönetimine yapılacak yardımların kendi ülkelerine yatırım olarak değerlendirilmesini talep etmektedirler.

Aşırı sağcı partilerin ortaya çıkış sebebi ise Aristotle Kallis tarafından şöyle açıklanmıştır: “Radikal, aşırı milliyetçi ve ‘devrimci’ sağ, devrimci solun örgütsel ve eylemci örneklerinin sağcı fikirlere tahvil edilmesiyle oraya çıktı.”[10] Söz konusu radikal sağ partiler, genel olarak Avrupa Birliği’nin bazı politikalarına ve göçmenlere karşı olmaları ile dikkat çekmektedirler. Ayrıca İslam karşıtlıkları da onları bir araya getiren unsurlar arasında en başlarda yer almaktadır. Avrupa’da, bu aşırı sağ partilerin yükselişe geçtiğine dair bariz örnekler mevcuttur. Bu bağlamda, aşırı sağcılar Avrupa Parlamentosu’nda bile bir grup kurmuş durumdalar.[11] Uluslar ve Özgürlükler Avrupası isimli grup, Fransız aşırı sağcı lider Marine Le Pen’in uzun uğraşları sonucunda, 2 Polonyalı ve bir de İngiliz üye transfer ederek en az 7 AB ülkesinden 25 parlamenter şartını yerine getirerek, parlamentoda resmi olarak yer almaktadır.[12]

Avrupa Parlamentosu dışında, pek çok ülkede de radikal sağ partilerin oy oranlarında ciddi artışlar görülmektedir. Bu partiler gerekli meclis desteğini alarak iktidar koalisyonlarına katılmaya başlamış durumdalar. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra ortaya çıkan güvensiz ortam, pek çok radikal sağ partinin kurulmasına sebebiyet verdi. Bu partilerden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz: Hollanda Pim Fortuyn List (Geert Wilders liderliğinde 2005’te ortaya çıkan şimdiki Party for Freedom (Özgürlük Partisi)) [13]; Danish People’s Party (Danimarka Halk Partisi); Finns Party (Fin Partisi); yakın dönemde İngiltere’de UK Independence Party (UKIP) (Bağımsızlık Partisi) ile English Defence League (İngiliz Savunma Birliği); Platform for Catalunya (Katalonya Platformu); Macaristan’da Jobbik ve Yunanistan’da Golden Dawn (Altın Şafak).[14]

İSLAMOFOBİ NEDİR?

İslamofobi’yi anlamamız için, öncelikle kelime olarak kökeninin neyi ifade ettiğini anlamamız lazım. İslamofobi kelimesini kavramsal olarak incelediğimiz zaman, İslam kelimesinin phobia[15] kelimesi ile birleştirilmesi sonucu ortaya çıktığını görmekteyiz. Phobia, veya daha bilindik bir ifadeyle fobi, genel olarak korkuyu ifade etmek için kullanılır. Bilimsel açıdan baktığımız zaman ise, fobi, normal koşullarda korkulmayacak belli bir durum ya da nesne karşısında ortaya çıkan olağan dışı korku halini anlatmaktadır.[16] Bu çerçevede incelediğimiz zaman, İslamofobi, kelime anlamı olarak İslam korkusu anlamını ifade etmektedir.

Kamuoyunda ise İslamofobi’nin İslam karşıtlığını mı yoksa İslam korkusunu mu ifade ettiği somut olarak bir sonuca ulaşmamıştır. Bunu İslam düşmanlığı olarak mı betimlemek lazım yoksa anti-İslamizm olarak mı? Veya İslamofobi, örümcek korkusu gibi psikolojik bir korkuyu mu ifade ediyor? Bu konu hakkında çeşitli tartışmalar halen devam etmektedir fakat İslamofobi kavramı artık yerleşmiş bir kavramdır ve bunu değiştirmek de pek mümkün değildir.[17] Ancak bu korkunun düşmanlığa dönüşmüş olması pek çok uzman tarafından kabul görmektedir. “Bir şeye duyulan korku, özellikle temelsiz ise, sürekli olduğunda ve giderilemediğinde zamanla korkulan şeye karşı bir düşmanlığa dönüşebildiğinden İslamofobi kelimesi İslam düşmanlığı olarak da kullanılabilmektedir.”[18] Yani, İslamofobi aslında İslam korkusu olmaktan ziyade, yabancı düşmanlığı ifade eden xenophobia kavramının çerçevesinde şekillenmiş bir olgudur.

Günümüz Batı dünyasına baktığımız zaman, İslamofobi dendiğinde akla gelen İslam korkusu değil, bilakis, İslam düşmanlığıdır. Fakat bu düşmanlığı sadece bir dine karşı duyulan bir nefret olarak ifade etmek doğru olmaz. Çünkü İslam, bir din olmakla birlikte insanların sosyal hayatına da yön veren bir olgudur. İslam yalnızca bir din veya ideoloji olarak değil; aynı zamanda bir kültür ve medeniyet olarak da Batı’nın kendisine atfettiği evrensel kimlik karşısında bir antitez olarak kavramlaştırılmıştır.[19] Bu konu hakkında konuşan Dr. Enes Bayraklı[20] şu ifadeleri kullanmıştır: “Literatürde farklı manaları da olmasına rağmen, temelde İslamiyet’ten nedensiz olarak korkmak, İslam ve Müslümanlar hakkında korkulara, kaygılara sahip olmak, onlardan nefret etmek anlamlarını ifade ediyor. İslamiyet ve İslam kültürü ile ilgili şeylerden nefret etme olarak da genelleyebiliriz.“[21]

İslamofobi 1991 yılında Runnymede Güven Raporu’nda[22] ortaya atılan ve 1997 yılında yine aynı kuruluş tarafından açıklanan bir kavramdır. Rapor, İslamofobi’yi genel bir anlamı ile şu şekilde açıklamaktadır: “Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel korku, nefret ve düşmanlık.” Runnymede raporu aynı zamanda İslam dinini yorumlayıp ona karşı gösterilen bazı genel tutum ve inançlara yer vermiştir. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

1. İslam monolitiktir ve yeni gerçekliklere adapte olamaz.

2. İslam, diğer ana inanışlarla ortak değerler paylaşmıyor.

3. Bir din olarak İslam, Batı’ya göre, eskimiş, barbarca ve irrasyoneldir. Hatta tabiri caizse “kalitesizdir”.

4. İslam, terörizmi destekleyen bir şiddet dinidir.

5. İslam, şiddet yanlısı bir siyasi ideolojidir.”[23]

2004 yılında Budapeşte’de yapılan Avrupa Gençlik Semineri sonuç raporunda ise İslamofobi’nin tanımı şu şekilde yapılmıştır:

“İslamofobi, İslam’a, Müslümanlara ve onlarla ilgili durumlara karşı duyulan korku ya da önyargılı görüştür. İster ırkçılık ve ayrımcılığın günlük formları şeklinde olsun, isterse daha saldırgan bir yapı alsın, İslamofobi, insan haklarının ihlali ve toplumsal birliğe bir tehdit olarak algılanmaya başlanmıştır.”[24]

Hollanda ve Almanya’da Aşırı Sağ Siyasi Söylemler ve Oluşumlar

Avrupa’da halen daha aşırı sağ görüşe sahip, nasyonal-sosyalistler ve neo-naziler gibi çeşitli yer altı örgütlerinin faaliyetlerine aktif bir şekilde devam ettiğinden daha önce bahsetmiştik. Bunlara örnek olarak da Almanya’daki National Socailist Underground (NSU), yani Nasyonel Sosyalist Yeraltı örgütünün cinayetlerini gösterebiliriz. Bu tarz oluşumlar temelde göçmen karşıtlığı ve sol görüşlü insanlara karşı olan karşıtlıkları ile bilinse de, son zamanlarda İslam düşmanlıkları ile seslerini duyurmaya başladılar. Almanya’daki PEGIDA adlı grup da bu oluşumların gün yüzüne çıkmış, masum görünmeye çalışan yasallaşmış halidir.

İşin siyasi boyutunda ise, birçoğumuzun aklına Geert Wilders yönetimindeki Hollanda’daki aşırı sağcı Partij van de Vrijheid (PVV), yani Özgürlük Partisi gelmektedir. PVV, tamamen Müslüman göçmen karşıtlığı ve İslam düşmanlığı ile ortaya çıkmış olup bu şekilde gündemde kalmaya çalışan bir siyasi partidir. Şu an Hollanda’daki 3. parti konumunda bulunan Özgürlük Partisi, özellikle lideri Geert Wilders nezdinde pek çok defa Müslümanlara karşı tahrik edici, ırkçı söylemlerde bulunmuştur.

pegida

Geert Wilders Söylemleri

Bütün bu anlatılanlardan sonra, insanların aklına “Acaba aşırı sağ hareket genel olarak bütün yabancılara mı karşıdır yoksa sadece Müslümanlara mı?” şeklinde bir soru geliyor olabilir. Bu konu hakkında yapılan çeşitli kamuoyu araştırmalarında, göçmenlere ve belli azınlık gruplarına (özellikle Müslüman ve Romanlar) karşı genel tutumun sertleştiği görülmektedir.[25] Bu durum da, genelde aşırı sağ partilerin daha fazla destekçi bulduğu ve bulacağının bizlere göstermektedir.

Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra pek çok Avrupalı medya organları, ifade özgürlüğü adı altında İslam dinini ve Müslümanları rencide edecek şekilde birçok yayına imza atmışlardır. Bazı sorumsuz, aşırı sağ ideolojiye sahip siyasiler ise devamlı olarak İslam karşıtı demeçler verip adeta Müslümanları tahrik etmişlerdir. Bu saldırılar bağlamında Hollanda’da en çok dikkat çeken isim ise Partij van de Vrijheid ( Hollanda Özgürlük Partisi) lideri Geert Wilders olmuştur. Özellikle son zamanlarda yapmış olduğu pek çok söylem ile İslam Dünya’sının tepkilerini toplamıştır.

PEGIDA’nın Nisan ayında yaptığı bir gösteriye Hollandalı aşırı sağcı İslam karşıtı siyasetçi Geert Wilders da katılmıştı.[26] Gösteriye katılımın 30 bin civarında olması beklenirken, polis raporlarına göre sadece 5000 kişilik katılım sağlamıştı. Burada konuşma yapan Wilders, Avrupa’nın İslamlaşmasına karşı önlemler alınması gerektiğini ifade etmişti. “Her Müslüman terörist değildir ama Müslümanların çoğu teröristtir” ifadesini kullanması kalabalık tarafından alkışlansa da, başta Almanya olmak üzere, kıta genelinde bu söylemlerine destek veren vatandaş sayısının çok fazla olduğunu söylemek doğru bir tespit olmayacaktır. Evet, belki Avrupa’da kapı eşiğinden yüzünü gösteren ekonomik kriz nedeniyle insanlar düşük maliyete çalışan göçmenlere karşı antipati ve ön yargı besliyor olabilirler. Fakat Hollandalı siyasetçi ve PEGIDA gibi bu oluşumların direkt olarak İslam düşmanlığı üzerinden siyaset gütmelerimin asıl sebebi nedir? Bunun temelinde ne gibi gerçekler yatıyor?

Hollanda Özgürlük Partisi lideri Geert Wilders daha önce de pek çok İslam karşıtı söylemlerde bulunmuştu. 27 Mart 2007’de Fitne adlı İslam’a hakaret eden kısa filmi internette yayınlayan Wilders, Kur’an-Kerim ayetlerini teröristlerin eylemleriyle bağdaştırıyordu. Filmin sonunda ise bir çağrı yaparak: “1945’te Avrupa’da Nazizm’i yendik. 1989’da Avrupa’da komünizmi yendik. Şimdi de İslami ideolojiyi yenmeliyiz. İslamlaşmayı durdur![27]” diyerek İslamlaşmanın önüne geçilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu çağrıdan anlayacağımız üzere, Geert Wilders tamamen insanlara, doğruluk payı olmayacak şekilde Avrupa’nın İslamlaştığı fikrini empoze etmeye çalışmıştır.

Esasında Wilders’ın savunduğu görüş, aslında Avrupa’daki diğer aşırı sağ ve İslam karşıtı partilerin de savunduğu gibi, göçmenlerin entegre değil, asimile olması yönündedir. Yani bu insanlar dinlerinden, atalarından gelen bütün kültürel geçmişlerinden vazgeçip tam bir Avrupalı gibi yaşamalarını istemektedir. Fakat bu da AB’nin savunduğu çok kültürlülük görüşüne tamamen zıt bir anlayıştır.[28] Yine aynı Hollandalı siyasetçi, ABD’deki 11 Eylül saldırılarının 9.yıldönümünde yaptığı konuşmada, Kur’an-ı Kerim’i, Adolf Hitler’in Kavgam kitabına benzeterek yasaklanmasını talep etmişti. Bu konuşmada da açık bir şekilde Wilders’ın İslam karşıtı bir tavır sergilediği aşikardır. Peki bu söylemler acaba halkta ne oranda destekçi buluyor?

Eylül 2012’de Hollanda’da yapılan seçimlerde Geert Wilders’ın partisi %17 oy oranı ile ülkedeki en büyük üçüncü parti olmuştur. Böylelikle, daha önce mecliste 24 sandalyeye sahip olan Hollanda Özgürlük Partisi’nin koltuk sayısı da 15’e düşmüştür.[29] 2014 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerinde ise daha önceki seçimlerde %17 oy almasına karşın bu sefer %12,2’de kalmıştır.[30] Bu sonuçlar bize Hollanda’daki İslam karşıtı partiye her on kişiden yalnızca birinin destek verdiğini göstermektedir ki, bu da aslında kısa vadede Müslümanlar için bir tehlike arz etmediğini işaret etmektedir.

Bir başka olayda ise, Avusturya’daki aşırı sağcı Özgürlük Partisi (FPÖ) lideri Heinz – Christian Strache’nin daveti üzerine Viyana’ya giden Wilders, Avrupa’da İslam tehdidi konulu bir konuşma yapmıştı. Burada, daha önce ABD’deki 11 Eylül saldırılarının 9.yıldönümünde yaptığı konuşmasını yineleyerek, Kur’an-ı Kerim’i Adolf Hitler’in kavgam adlı kitabına benzeterek yasaklanmasını talep etmiştir. Daha sonra Avusturya’daki Müslüman örgütlerin şikayeti sonrası hakkında dava açılmıştır.[31]

PEGIDA

Gerek sorumsuz siyasetçilerin söylemleri, gerekse medya vasıtasıyla ve bazı dış etmenler sebebiyle kimi Batı ülkelerinde aşırı sağ görüş ne yazık ki ırkçılık boyutlarına kadar ulaşmaktadır. Öte yandan, tekrar Almanya’daki duruma dönecek olursak, burada halen milliyetçi duyguların çok yoğun olduğunu görmekteyiz. Bunun yanında, pek ön plana çıkmasa da, Almanya’nın nasyonal-sosyalist bir geçmişi de vardır. Burada halen aşırı sağ görüşe sahip nasyonal-sosyalistler ve neo-naziler gibi çeşitli yer altı örgütlerinin faaliyetlerine aktif bir şekilde devam ettiği aşikardır. Bunlara örnek olarak Almanya’daki NSU cinayetlerini de gösterebiliriz.[32] Buradaki aşırı sağ oluşumlar temelde göçmen karşıtlığı ve sol karşıtlıkları ile bilinse de, son zamanlarda İslam düşmanlıkları ile de seslerini duyurmaya başladılar. Almanya’daki PEGIDA adlı grup da bu oluşumların gün yüzüne çıkmış, masum görünmeye çalışan, yasallaşmış halidir.

Temelinde dinsel ırkçılık yatan PEGIDA (Patriotische Europäer Gegen die Islamisierung des Abendlandes), yani Türkçesiyle Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar[33] oluşumu, İslam dininin Avrupa’da büyümesini tehlikeli olarak gören ve özellikle mülteci ve göçmen sayısının artmasından yakınmakla beraber Batı’nın kültürel yozlaşmaya doğru ilerlediğini iddia etmektedir. Liderliğini 41 yaşındaki Lutz Bachmann’ın üstlendiği grup, Ekim 2014’te Alman hükümetinin IŞİD’le savaşan PKK’ya silah yardımı yapma kararı almasının ardından kurulmuştur.[34] Bu duruma tepki gösteren PEGIDA, yardımların Ortadoğu’daki krizi arttırıp Almanya’ya daha fazla göçmen getireceğini iddia etmiştir. Adını ilk kez 20 Ekim 2014’te Dresden’de 300 kişiyle düzenlediği gösteriyle duyuran bu aşırı sağcı hareket, her pazartesi başta Dresden olmak üzere Almanya’nın kimi kentlerinde gösteriler düzenlemektedir.[35]

Kurulduğu günden bu yana PEGIDA, Alman iç siyasetinde çok fazla adından söz ettirmiştir. Kısa sayıda artan destekçi sayısının buna sebebiyet verdiğini söylemek yanlış bir tespit olmayacaktır. Rakamlardan bahsetmek gerekirse eğer; kurulmuş olduğu 20 Ekim 2014’te 300 kişiyle başladığı yolda, 27 Ekim’deki eylemine 500, 3 Kasım’dakine bin, 10 Kasım’dakine bin 700, 17 Kasım’dakine 3 bin 200, 24 Kasım’dakine 5 bin 500 destekçi buldu. Aralık ayında ise PEGIDA’ya verilen destek ciddi oranda arttı. Grubun 1 Aralık’taki eylemine 7 bin 500, 8 Aralık’takine 10 bin, 15 Aralık’takine 15 bin ve 22 Aralık’takine 17 bin 500 kişi iştirak etti.[36] 5 Ocak 2015’te ise Dresden’de 18 bin kişi İslamofobik söylemlerle yürüyüş düzenledi. Şüphesiz Almanya’da gittikçe artan göçmen sayısı da bu aşırı sağ hareketin destekçi bulmasına, tabiri caizse, referans olmuştur. 2008 yılında Almanya’da Müslümanların sayısı toplam nüfusun %4’ü iken, bu sayı 2011 yılında %5 olmuştur.

Arada çok büyük bir sıçrama olmasa da, PEGİDA Almanya’nın “İslamlaştığını” iddia edip bu duruma tepki göstermektedir. 12 kişilik bir yönetici kadrosuna sahip olan PEGİDA’nın ayrıca 19 maddeden oluşan bir manifestosu bulunmaktadır.[37] Oluşum ayrıca Kasım 2014’te, içinde Kanada’daki gibi kontrollü, puanlı bir göç politikası, sıkı bir sınır dışı uygulaması, sıkı denetlenen bir seyahat politikası, suç işlemiş göçmenlere karşı sert bir tutum ve Hristiyan-Yahudi Batı kültürünün ve Alman kimliğinin korunması yönünde taleplerin dile getirildiği bir bildiri dağıtmıştı.[38]

Özellikle son dönemlerde bu oluşumun da ciddi şekilde kan kaybettiğini, toplumdan beklediği desteği bulamadığını görmekteyiz. İngiltere’de de bir yürüyüş düzenlemeyi hedefleyen oluşumun beklediği desteği orada da bulamaması, bizlere aslında bu tarz oluşumlara halkın ne kadar destek verdiğini açık bir şekilde göstermektedir. Kurucusu Lutz Bachmann’ın sosyal medyada paylaşmış olduğu Hitler fotoğrafı ve göçmenlere yaptığı hakaretler sonucu istifa etmesi ve beraberinde bazı yöneticilerin de istifa etmesiyle birlikte PEGIDA fazlasıyla kan kaybedip Alman halkında eski etkisini dahi hissettiremedi. Almanya’da Dresden dışında bazı kentlerde de gösteri düzenleyen PEGIDA’nın yürüyüşlerine katılım devasa boyutlarda destek bulamadı.

Aşırı Sağ Söylemlere Yönelik Siyasi Tepkiler

Almanya’da kurulan ve çeşitli Avrupa ülkelerinde de faaliyet göstermek isteyen PEGIDA oluşumuna pek çok Alman siyasiden tepki gelmiştir. Gerek Yeşiller Partisi, gerekse hükümet görevini yerine getiren Angela Merkel’in partisi olmak üzere pek çok parti, Alman halkını benzeri aşırı sağ görüşe sahip örgütlere kulak asmamaları konusunda çağrılar yapmıştır. Çalışmamızda yer alacak tepkiler sırasıyla şu isimlerden oluşacaktır: Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, Almanya Devlet Başkanı Angela Merkel ve Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schaubl.

Almanya Cumhurbaşkanı Joachim Gauck:

2014 Noel kutlamaları öncesi bir mesaj yayınlayan Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, mülteci sorunu ile ilgili “Barışın sağlanması, acıların azaltılması için elimizden gelen her türlü çabayı göstermeliyiz” ifadelerini kullanarak dolaylı yoldan PEGIDA’yı eleştirdi. Gauck, “Büyük çoğunluğun, Almanya’yı izole etmek isteyenlerin çağrısına uymaması, bu yıl benim açımdan cesaretlendirici bir deneyim oldu” dedi. Gauck mesajına şu sözlerle devam etti: “Savaşlar, iç çatışmalar ve terör insanları kaygılandırıyor. Ancak değerlerimize, gücümüze ve her şeyden önce demokrasimize güvenmeliyiz. Bu tür yersiz korkular bakış açımızı da olumsuz etkileyecek, bizi cesaretten yoksun bırakacak, küçültecektir.”[39]

Almanya Devlet Başkanı Angela Merkel

31 Aralık 2014 günü ise Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar oluşuma bir tepki de Almanya Başbakanı Angela Merkel’den geldi. Oluşumun sempatizanlarını kalplerinde ön yargılar, soğukluk ve nefret barındırmakla tasvir eden Merkel, vatandaşlara bu tarz hareketlerin peşinden gitmemeleri konusunda uyarılarda bulundu.[40]

Maliye Bakanı Wolfgang Schäubl

Yabancı düşmanlığını eleştiren Schäubl, “Sloganlar gerçekleri değiştirmiyor. Almanya’nın göçmenlere ihtiyacı var” ifadelerini kullandı.

Almanya’daki bu üç siyasi de PEGIDA ve benzeri oluşumlara tepki göstermektedirler. Peki Almanya’yı yönetenlerin bu şekilde, İslam düşmanlığı yapmayıp, göçmenlere ve Müslümanlara daha ılımlı yaklaşmalarının sebebi nedir? Genel olarak baktığımızda, bu sorunun tek cevabı olduğunu görmekteyiz: ekonomi. Bu konuda da en açık ifadeyi maliye bakanı Wolfgang Schäubl kullanmıştır. Kendisi, Avrupa’nın göçmenlere ihtiyacı var derken, aslında ülkedeki işçi sınıfının büyük kayda değer bir kısmının göçmenlerden oluştuğuna işaret etmektedir.

Gerek Angela Merkel, gerekse Cumhurbaşkanı Joachim Gauk aynı sebepten dolayı, konuya çok hassas yaklaşıp toplumun genelini kapsayan dostluk mesajları vermişlerdir. Geert Wilders’ın savunduğu şekilde, Avrupa’da yaşayan bütün Müslüman göçmenlerin sınırdışı edilmesi durumunda, Avrupa’nın “lokomotif” ülkelerinden Almanya’da üretimin durma noktasına gelmesi ve ekonomik bir krizin baş göstermesi hiç de sürpriz olmayacaktır. Bu gerçeğin farkında olan Gauck, Merkel ve Schäubl’un bu şekilde ılımlı mesajlar veriyor olmalarının temel nedeni de bu şekilde özetlenebilir.[41]

Alman Musevileri Sözcüsü Josef Schuster

PEGIDA’ya karşı bir tepki de Alman Musevileri sözcüsünden geldi. Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Başkanı Josef Schuster, bir dini topyekûn kötülemek için İslamcı terörün bahane edildiğini ifade etti. Birkaç İslamcı militandan ötürü Almanya’nın şeriat tehdidiyle yüz yüze olduğunu savunmanın saçmalık olduğunu belirten Schuster, bunun birkaç aşırı sağcının varlığından yola çıkarak Nazi diktatörlüğünün yeniden kurulacağını iddia etmeye benzediğini ifade ederek söz konusu yaklaşımın kabul edilemez olduğunu söyledi. Josef Schuster’in PEGİDA’ya açık bir şekilde tepki göstermesinin nedeni ise, daha önce Yahudi ve Yahudi kökenlilerin Almanya’da yaşamış olduğu sorunlar olarak düşünülebilir. Bilindiği üzere, bir dönem Avrupa ciddi anlamda anti-semitizm akımı ile karşı karşıyaydı. Özellikle Almanya’da insanlar yabancı düşmanlığı ve antisemitizm nedeniyle sokaklara çıkıyorlardı.

2000 yılında Düsseldorf’ta bir sinagogun kundaklanması, bu ırkçı yaklaşımın ulaşmış olduğu boyutu kamuoyuna gösterir nitelikteydi. İslamofobi konusunda uzmanlaşmış pek çok akademisyen ise, bugün benzer bir şekilde İslam karşıtlığının söz konusu olduğu görüşünde birleşmektedir. Bütün bunlara rağmen, yakın gelecekte Batı dünyasının İslamofobi ile ilgili, tıpkı antisemitizm örneğinde oluğu gibi, ciddi yasalar çıkartıp çıkarmayacağı konusu kamuoyunda bir muamma olarak kalmaya devam edecek gibi gözükmektedir.r.[42]

SONUÇ

Yakın zamanda PEGIDA isimli ortaya çıkan yeni bir grubun Dresden’de düzenlediği “Avrupa’nın İslamlaşmasına karşı” yürüyüşün, aslında bize radikal sağın savunduğu çoğu görüşün bir yere kadar toplumsal destek gördüğünü göstermektedir. Batılı toplumlarda yer alan milliyetçilik, kendi kültürünü diğer kültür ve medeniyetlerden üstün görme, yabancı düşmanlığı ve güvensizlik gibi tutumların aslında varsayılandan ne kadar ciddi olduğunu, nasıl radikalleşebileceklerini ve siyasi tartışmaların ön safına nasıl getirilebileceklerini göstermektedir.

Yukarıda anlatılanlardan hareketle, Avrupa’da aşırı sağ hareketlerin ve siyasi söylemlerin İslamofobi’nin oluşmasına etkisinin, 11 Eylül saldırıları ve diğer “İslami” olarak adlandırılan terör örgütlerinin etkisiyle kıyasen asgari derecede olduğunu görmekteyiz. Elbette PEGIDA ve benzeri oluşumların, Geert Wilders ve onun gibi siyasetçilerin söylemleri halk tarafından dikkat çekici bulunabilir. Henüz daha siyasi ideolojisi kafasında oturmamış, ergenlik çağında olan bir genç bu söylemlerden etkilenebilir de. Özellikle ekonomik olarak alt seviyelerde olup, Wilders ve PEGIDA gibi oluşumların, bu ekonomik yetersizliğe göçmenlere ve bazı uç söylemlerle Müslümanlara bağlıyor olması onda ırkçı bir ideoloji de oturtabilir.

Fakat konuyu geniş bir şekilde ele aldığımız zaman, medya sayesinde geniş yankı uyandırmasına rağmen, aşırı sağ görüşün ve ırk odaklı siyaset güden politikacıların söylemlerinin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesi pek de mümkün gözükmemektedir. Yani kısacası, bu tarz siyasi söylemler ve aşırı sağ hareketlerin geniş halk kitlelerine ulaşamadığını ve bu kitlelerin hassas oldukları duygu, düşünce ve görüşlere pek fazla dokunamadıklarını söylersek yanılmış olmayız.

Gerek Geert Wilders’ın aşırı sağ görüşlü partisinin seçimlerde aldığı oy oranına, gerekse PEGIDA’nın eylemlerine olan katılım sayısına baktığımızda da bu tarz oluşumlara karşı halkın ne kadar destek verdiğini net bir şekilde görmekteyiz. Almanya’daki son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, Merkel’in yönetimindeki Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisi 29 sandalye ile birinci parti konumundaydı. Angela Merkel’in koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise oylarını 6,5 puan arttırarak milletvekili sayısını 23’ten 27’ye yükseltti. Almanya’da ilk kez bir aşırı sağ parti Milliyetçi Demokratik Partisi (NPD) Avrupa Parlamentosu’nda yer alacak. Bu, aşırı sağ harekette bir artış olarak gözükse de, aslında Almanya Anayasa Mahkemesi’nin %3’lük seçim barajının kalkmasının ardından meydana gelen bir durum olduğu aşikardır, çünkü aldığı oy oranı sadece %1.

Geert Wilders’ın partisinin oy oranı ise %17’den %12,2’ye düştü ve PVV partisinin milletvekili sayısı da 5’ten 4’e düşmüş oldu. Bütün bu durum aslında, her ne kadar hükümetlerin İslamofobi konusunda antisemitizm gibi ciddi önlemler alıp yasalar çıkarmasa da, ana akım partilerin bu konuda biraz daha ılımlı yaklaşmalarının sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda da, aşırı sağcı partiler toplumun genelinden destek bulamamaktadırlar.

Lakin İslam karşıtlığı ve korkusunun, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra arttığı aşikardır. Son dönemlerde Orta Doğu’da süregelen ve bazı kesimlerce “İslami terörizm” olarak adlandırılan pek çok terör örgütleri aktif bir şekilde faaliyet göstermektedirler. Gerek Taliban, gerek IŞİD, gerekse El- Kaide, hatta Afrika’daki Boko Haram örgütü bile İslam-i cihad yaptıklarını iddia ederek İslam dininin terörizmle anılmasına sebebiyet vermektedirler. Özellikle IŞİD’in uyguladığı ve İslam tarihinde görülmemiş, Müslümanların da reddettiği şiddet ve vahşet, ne yazık ki günümüzde, Batı’daki Müslüman algısının terör odaklı hale gelmesine neden olmuştur.

Erdem YERİNDE

1. http://www.milliyet.com.tr/kudus-un-fethi/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/10.07.2011/1412380/default.htm, Erişim Tarihi: 27.08.2015

2. Din uğruna yapılan savaş.

3. Daha sonra Osmanlı’ya karşı yapılan savaşlar İslamofobi düşüncesinden ziyade, kendi topraklarını işgal eden düşmandan kurtulma amacıyla yapıldığını söylemek daha doğru olur.

4. http://www.globalsecurity.org/military/world/para/al-qaida.htm, Erişim Tarihi: 14.08.2015

5. http://www.1haber.com/video/11-eylul-saldirisi11-eylul-abd-ikiz-kuleler-saldirisi.html, 14.08.2015

6. İslamofobi, Kolektif Bir Korkunun Anatomisi, s.103, İSAM Yayınları

7. Milliyetçilik, Ulusçuluk ya da Nasyonalizm, kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üstyapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanan görüştür.

8. http://www.milliyet.com.tr/norvec-teki-saldirida-olu-sayisi-91-e-yukseldi/dunya/dunyadetay/23.07.2011/1417914/default.htm , Erişim Tarihi: 27.08.2015

9. http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 26.01.2016

10.Aristotle Kallis, Avrupa’da Radikal Sağın Yükselişi, Mart 2015

11.http://www.incanews.com/dosya/15584/avrupada-asiri-sag-yukseliyor, Erişim Tarihi: 23.08.2015

12. http://www.hurriyet.com.tr/dunya/29307487.asp, Erişim Tarihi: 26.08.2015

13.Çalışma kapsamında ele alacağımız parti.

14.Aristotle Kallis, Avrupa’da Radikal Sağın Yükselişi, Mart 2015, SETA

15.Yunan mitolojisinde dehşet ve korku tanrısı.

16.Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Hekimler Yayın Birliği Ankara, 1992, s.241.

17.http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 26.01.2016

18.Nihat Uzun, Avrupa’da İslamofobi: İngiltere Örneği, İstanbul, Pınar Yayınları, 2012, 1.Baskı, s.15

19.İslamofobi, Kolektif Bir Korkunun Anatomisi, s.103, İSAM

20.Türk Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi

21. http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 26.01.2016

22.Büyük Britanya menşeili, bağımsız, ırk eşitliği tabanına sahip düşünce kuruluşu.

23.http://crg.berkeley.edu/content/islamophobia/defining-islamophobia, Erişim Tarihi: 18.08.2015

24.Sayar, Mustafa Kemal (2014) “Avrupa Birliği Ülkelerinde İslamofobi, Yüksek Lisans Tezi

25.Aristotle Kallis, Avrupa’da Radikal Sağın Yükselişi, Mart 2015,SETA

26.http://www.ntv.com.tr/galeri/dunya/irkci-lider-geert-wilderse-almanyada-soguk-dus,tPeNww628Uio99rtftz8fg/rGzRabm0ekuvN1t8DaJNuA, Erişim Tarihi:24.08.2015

27.“Hollanda’yı karıştıran ‘Fitne’”, http://www.dw.de/hollanday%C4%B1-kar%C4%B1%C5%9Ft%C4%B1ran-fitne/a-3223064, Erişim tarihi: 08.06.2015

28.www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 25.01.2016

29.http://www.bbc.com/news/world-europe-19566165, Erişim Tarihi: 15.08.2015

30.http://www.hurriyet.com.tr/hollandada-wildersa-agir-darbe-26471021, Erişim Tarihi: 15.08.2015

31.http://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150728_wilders_sorusturma, Erişim Tarihi: 17.08.2015

32.http://www.tuicakademi.org/dr-enes-bayrakli-islamofobi-gelecekle-ilgili-kaygi-verici-bir-durum/, Erişim Tarihi: 20.01.2016

33.http://www.ibtimes.co.uk/what-pegida-lutz-bachmanns-anti-muslim-protest-group-stomping-through-germany-1481947, Erişim Tarihi: 14.08.2015

34. http://www.nouse.co.uk/2015/01/26/what-is-pegida-and-why-should-i-care/, Erişim Tarihi: 15.08.2015

35.http://www.diken.com.tr/9-soruda-pegida-son-alman-fenomeni-hakkinda-bilmeniz-gereken-sey/, Erişim Tarihi: 15.08.2015

36.http://www.aa.com.tr/tr/haberler/440148–irkci-grup-quot-pegida-quot-gucleniyor, Erişim Tarihi: 26.08.2015

37.http://tonyblairfaithfoundation.org/religion-geopolitics/commentaries/backgrounder/what-pegida, Erişim Tarihi: 15.08.2015

38.http://www.diken.com.tr/9-soruda-pegida-son-alman-fenomeni-hakkinda-bilmeniz-gereken-sey/, Erişim Tarihi: 15.08.2015

39.http://www.dw.com/tr/almanya-cumhurba%C5%9Fkan%C4%B1ndan-noel-mesaj%C4%B1/a-18149724, Erişim Tarihi: 22.08.2015

40.http://www.aljazeera.com.tr/haber/merkelden-pegidaya-tepki, Erişim Tarihi: 22.08.2015

41.http://www.dw.com/tr/iki-eski-ba%C5%9Fbakandan-pegidaya-tepki/a-18172219, Erişim Tarihi: 22.08.2015

42.http://www.dw.com/tr/alman-musevilerinin-s%C3%B6zc%C3%BCs%C3%BC-m%C3%BCsl%C3%BCmanlara-sahip-%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1/a-18143554, Erişim Tarihi: 22.08.2015

Avrupa’da İslamofobi yazısı ilk önce TUİÇ Akademi üzerinde ortaya çıktı.

DİN & DİYANET DOSYASI /// PROF. DR. ALİ ÇELİK : ÖLÜM VE ÖLÜM ÖTESİ


ÖLÜM VE ÖLÜM ÖTESİ.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI : 1900 yıllık sır Erdoğan’da !


Türk, İngiliz ve İsrail ajanları tarihinin en önemli kapışmalarından birini yaşadılar. MOSSAD ve MI6’nın peşine düştüğü 1900 yıllık el yazması Tevrat, MİT operasyonuyla ‘Dönemin Başbakanı’na ulaştırıldı.

Dinler tarihini değiştirecek bilgiler içeren Tevrat için Adana’da filmleri aratmayacak bir operasyon gerçekleştirildi.

MİT, tarihi kitabı satanlarla 40 milyona anlaşırken, buluşma yerinde pusuya yatan MOSSAD ve MI6 ajanlarını da müthiş bir manevrayla atlattı.

Bu soluk kesen macerayı Güneş gazetesinden Talat Atilla’nın yazısıyla öğreniyoruz: İşte o olayın ayrınıtıları…

Bu yazı ilk anda size şaşırtıcı gelebilir. Elbette yazacaklarıma ihtiyatlı yaklaşma hakkınız var ama okurken lütfen beyninizi bloke etmeyin.

Çünkü, uzun olmayan bir zamanda gerçekliğini göreceksiniz.

Tarih: 24 Aralık 2012

Yer: Adana

Türk, İngiliz ve İsrail ajanları yakın tarihlerinin en büyük kapışmalarından birisini yaşadılar.

Bu kapışmadan Türkiye galip çıktı.

Türk güvenlik güçleri, Adana’da 1900 yıllık deri üzerine el yazması ‘Tevrat’ı ele geçirdi.

Adana’daki Tevrat operasyonu sonrasında Başbakan Tayyip Erdoğan öyle büyük bir ‘sır’ın sahibi oldu ki, bu sır açıklandığında, İsrail ve Yahudilerin kimyası bozulacağı gibi siyaset ve dinler tarihi de değişecek.

MOSSAD HİLTON OTELİ’NE KAÇTI

Filmlere taş çıkartan operasyon ve sonrasındaki gelişmeler şöyle yaşandı;

1900 yıllık el yazması Tevrat’ın varlığından aynı anda haberdar olan MİT, MOSSAD ve İngiliz Gizli Servisi MI6 Tevrat’ı ele geçirmek için aynı anda düğmeye bastı.

İSRAİL TEVRAT’I İMHA ETMEK İSTEDİ

Tevrat’ı özellikle İsrail istiyor, karşılığında da büyük bir servet öneriyordu.

Tevrat’ta İsrail ve Yahudileri yakından ilgilendiren çok önemli ‘sır’lar vardı.

Bu ‘sır’ lardan haberi olan İsrail, deri üzerine el yazması Tevrat’ı alarak kendi aleyhlerine kullanılmasını engellemek için imha etmek istedi, ama bunu beceremedi.

İşi sağlama almak isteyen MİT, Tevrat’ı satacak kişilere 40 milyon teklif edince anlaşma sağlandı.

İNGİLİZLER KOMİSYON İÇİN DEVREYE GİRDİ

Bu pazarlığı öğrenen MOSSAD ve M16 mensupları da buluşma yerinde pusuya yattılar ama MİT elemanları onlara hareket kabiliyeti tanımadan Tevrat’ı ele geçirdi.

Operasyon sırasında MOSSAD ajanları Adana Hilton Oteli’ne kaçarken, M16 üyeleri konsolosluk aracıyla olay yerinden uzaklaşmak zorunda kaldılar. İngilizlerin, Tevrat’ı İsrail’e satmak için uğraştıkları, bu çalışmadan komisyon almayı planladıkları ileri sürüldü.

BAŞBAKAN ERDOĞAN DEVREDE…

Bu müthiş gelişmeler MİT tarafından anı anına Başbakan Erdoğan’a bildirilince, Başbakan, Tevrat’ın gizlice Ankara’ya getirilmesi talimatını verdi.

İbranice el yazması Tevrat’ı incelemeye alan Uzmanlar, 9 metre boyundaki gerçek Tevrat üzerindeki çalışmaları büyük bir güvenlik çemberi içinde sürdürdüler.

Tevrat’ı inceleyecek uzman ekibin oluşmasında da çok titiz davranıldı.

1900 yıllık Tevrat’ın incelenmesinden sonra ortaya çıkan sonuç şok ediciydi. Çünkü, 1900 yıllık Tevrat’la bugün ki Tevrat aynı değildi.

Yani, İsrail’in bugün kullandığı Tevrat’ın tahrif edilmiş Tevrat olduğu ortaya çıktı.

BULUNAN TEVRAT KUR’AN’I DOĞRULUYOR

Bilindiği gibi Kur’an, Tevrat’ın kelimelerin ve anlamlarının değiştirilerek tahrifat yapıldığını yazar.

Yahudilerin Tevrat’ta yaptıkları değişiklik, Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

"Yahudilerin bir kısmı, kelimeleri yerlerinden değiştirirler. Ve dillerini eğip bükerek işittik ve karşı geldik derler…"

Nisa Suresi- 46 Ayet

1900 YILLIK TEVRAT’TA DA BELGELENDİ: HZ. MUHAMMED SON PEYGAMBER

1900 yıllık tahrif edilmemiş Tevrat’ta İsrail oğullarının dini ve siyasi anlayışlarına dayanak yaptığı bazı unsurların doğru olmadığı ortaya çıktı.

Ve hepsinden daha önemlisi, tahrif edilmemiş Tevrat’ta son peygamberin Hz. Muhammed olduğu açıkça vurgulanıyor.

EN GEÇ 1 YIL İÇİNDE AÇIKLANIR

Deprem etkisi yapacak bu gelişmeyi, Dünya’ya anlatmak için uygun bir zamanlama muhakkak bulunacaktır. Bana göre 1 yıla kalmadan açıklanır.

Bu konuda Başbakan Erdoğan’ın dışında hiç kimsenin bir açıklama yapacağını sanmıyorum.

Çünkü, Tevrat’ın Kur’an’da söylendiği gibi tahrif edildiği, son peygamberin Hz. Muhammed olduğunun, 1900 yıllık tarihi bir belge ile ispat edilmesi, dünyada, dini olduğu kadar, siyasi, ticari ve sosyolojik tüm dengeleri de değiştirecektir.

Bu yazımın doğruluğundan hiç şüphem yok ama hükümet, bazı denge ve zamanlama unsurlarından dolayı yazımı şimdilik doğrulamayabilir.

Hatta yazımda sözü geçen bazı güç unsurlarından baskı da gelebilir ama tarihe not bırakmanın lezzetini yaşamak istedim.

Biraz sabırlı olursanız yazdıklarımın doğruluğunu göreceksiniz.

DİN & DİYANET DOSYASI : Hz. Ömer’in Devlet Ahlakı ve Günümüzün Devlet Anlayışı


87458

Bu ülkede neden tüm pislikler imam hatipler ve cemaat yurtları gibi sözde ”dindar insan yetiştiriyoruz” iddiasında bulunan kurumlardan çıkıyor?

İmam hatipler sübyancı sapıklarla dolu…

Cemaat yurtları desen Allaha emanet. Nerede nasıl açılıyor belli değil. Kontrol yok yasalara uygunluk yok.

Dün gece Adana’da 12 çocuk yanarak can verdi. Peki, olay sonrası açıklamayı kim yaptı?

Şaka gibi ama yangınla ilgili bilgi veren müzakerelerden vazgeçtiğimiz AB bakanı Ömer Çelik oldu. Elektrik kontağından yangın çıkmıştır diyerek olayı çözdü.

Şimdi bu açıklamayı yapan kişinin AB bakanı olmasına mı kızayım?

Yoksa olayı bu kadar küçümseyerek ”kaza olmuş işte” diye açıklama yapmasına mı kızayım?

14 yıldır bu ülkeyi yönetiyorsunuz. Bir kez olsun sorumluluk üstlendiniz mi? Bir kez olsun içinizden tek kişi istifa etti mi?

Maden ocağında 300 kişi öldü. Bu işin fıtratında var diyip işin içinden sıyrıldınız

Yetmedi… 150 yıl önce yaşanan maden ocağı kazalarından örnek vererek milletin zekâsıyla dalga geçtiniz

Analar ağlamasın sloganıyla sürdürdüğünün çözüm süreci anaların gözlerinden kan akmasıyla sonuçlandı. Çözüm sürecinde yapılan ihmaller yüzünden 1 yılda 600 e yakın şehit verdik.

Sorumluluk üstlenip istifa etmek yerine şehit cenazelerinde siyah güneş gözlükleriyle boy gösterip ”terörü kınıyoruz” dediniz.

Yetmedi… Sizi eleştirenleri terörist sevici, kendinizi milliyetçi ilan ettiniz. Hem de bir kez bile TÜRK MİLLETİ diyemediğiniz halde, ayaklar altına aldım dediğiniz milliyetçiliği sahiplendiniz

Bu millet size devleti yönetme yetkisi verdiyse sorumluluktan muaf tutmadı. Her yetkinin bir sorumluluğu vardır. Madem dindarsınız sizin anlayacağınız şekilde cevap vereyim

Bir gün Hz. Ali, Hz. Ömer’in telaşlı bir şekilde koşturduğunu görür ve “Ya emire’l-müminin nereye gidiyorsun” diye sorar.

Müslümanların halifesi, adaletin sembolü Hz. Ömer, “Devlete ait develerden biri kaçmış, onu aramaya gidiyorum” diye cevap verir.

Büyük halife’nin kaybolan bir deve için bu kadar telaşlanmasına şaşıran Hz. Ali ‘’ “İnan ki, senden sonra bu milleti idare edecek olanlara ağır bir yük bırakıyorsun! Herkes senin yaptığını yapamaz!” diyerek şaşkınlığını dile getirir.

Hz. Ömer’in bu övgüye cevabı bugünün yöneticilerine ders niteliğindedir. Müslümanların halifesi şöyle der:

“Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamı, hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (yahut bir kurt bir koyunu kapsa) korkarım ki kıyamet gününde onun bile hesabı Ömer’den sorulur!”

İşte devleti yönetmek demek Fırat kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa sorumluluğunu üstlenmek demektir.

Dün gece bu milletin 12 kuzusu yanarak can verdi. Kıyamet günü Allah can veren bu kuzuların hesabını kimden soracak sanıyorsunuz?

Eğer bu çocuklar cemaatlerin eline bırakılmasaydı, devlet yeterli sayıda yurt yapmış olsaydı bugün hayatta olacaklardı. Cemaattir, müslümandır, namaz kılıyordur diye göz yumduğunuz için bir darbe girişimi yaşadık.

Hala cemaatler konusunda ders almadınız mı? Daha kaç insanımızı kaybetmemiz gerekiyor?

TIBBIYELİ HİKMET

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : Tanrı Var mı – İslam veya Başka Bir Din Doğru Olabilir mi – Dinler in Mantıksal Çelişkileri Nelerdir ??


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=Txoj0tFcg74&feature=youtu.be

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : Büyü İle Musallat Olan Cinler – CİN MUSALLATI


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=A4yk1SUL-Bs

DİN & DİYANET DOSYASI : GENEL OLARAK CİNLER /// CİN DÜNYASINA DİNİ BAKIŞ


I. YARATILIŞ VE VARLIKLAR

F. CİNLER – 1

1. GENEL OLARAK CİNLER

a) Kavram Olarak, Genel Olarak Cinler

De ki: "Cinlerden bir topluluğun dinleyip şunu söyledikleri bana vahyolundu: ‘Gerçekten biz, hayranlık verici bir Kur’an dinledik." "Doğruya ve hayra kılavuzluyor. Biz de inandık ona. Artık Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız." "Rabbimizin adı/kudreti/işi/gayreti çok yücedir. O, ne bir dişi dost edinmiştir ne de bir çocuk." "Doğrusu, bizim beyinsiz, Allah hakkında saçma lakırdı ediyormuş." "Biz sanmıştık ki, ne insanlar ne de cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler." "Gerçek şu ki, insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere / cinlerin şerrinden bazı erkeklere sığınırlardı da onların şımarıklık ve azgınlığını artırırlardı." "Onlar, tıpkı sizin sandığınız gibi, Allah’ın hiç kimseyi asla diriltmeyeceğini / peygamber göndermeyeceğini sanmışlardı." "Biz göğe gerçekten dokunduk da onu titiz ve güçlü bekçilerle ve kayıp giden ışınlarla/alevlerle doldurulmuş bulduk." "Biz eskiden, onun, dinlemek için oturulan yerlerinde otururduk. Ama şu anda kim dinlemeye kalksa kendisini gözetleyen bir alev/ışık bulur." "Doğrusu, bilmiyoruz, yeryüzündeki şuurlulara şer mi istendi, yoksa Rableri onlar için doğru ve güzel olanı mı istemiştir." "Şu da bir gerçek ki, bizden hayra yönelenler/barışçılar vardır; ama bizden, başka türlü olanlar da vardır. Dilim dilim yollar olmuşuz biz." "Ve biz şunu sezdik: "Biz yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız; kaçarak da onu âciz bırakamayız." "Biz, doğruya ve güzele kılavuzlayanı dinleyince, ona inandık. Rabbine inanan kişi ne hakkının eksik verilmesinden korkar ne de tecavüze uğrayıp kuşatılmaktan." "Nihayet, bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar, doğruyu ve hayrı aramışlardır. "Haksızlığa sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır." 72. sure (CİN) 1-15. ayet (Resmi: 72/İniş:40/Alfabetik:16)

Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları, Süleyman’ın huzurunda bir araya getirildi. Onlar, düzenli bir biçimde sevk ediliyorlardı. 27. sure (NEML) 17. ayet (Resmi: 27/İniş:48/Alfabetik:81)

Cinlerden bir ifrit şöyle dedi: "Sen daha makamından kalkmadan, onu sana getirebilirim. Ben bunu yapacak güçteyim ve gerçekten güvenilir biriyim." 27. sure (NEML) 39. ayet (Resmi: 27/İniş:48/Alfabetik:81)

Yemin olsun, biz gökte burçlar oluşturduk ve onu/onları, seyredenler için süsledik. Ve onu / onları, her kovulup taşlanmış şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden olur; onun peşine de parlak bir ateş alevi düşer. 15. sure (HİCR) 16-18. ayet (Resmi: 15/İniş:54/Alfabetik:36)

Cini/İblis’i de daha önce kavurucu ateşten yaratmıştık. 15. sure (HİCR) 27. ayet (Resmi: 15/İniş:54/ Alfabetik:36)

Allah’a bir de cinleri/gözle görülmeyen yaratıkları ortak koştular. Oysaki, onları O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar isnat etme saçmalığını gösterdiler. Şanı yücedir O’nun! Onların nitelemelerinin ötesindedir O! 6. sure (EN’ÂM) 100. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik:20)

İşte böyle, biz peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla baş başa kalsınlar; 6. sure (EN’ÂM) 112. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik:20)

Gün olur şöyle diyerek onları huzurunda toplar: "Ey cinler/görünmez varlıklar topluluğu! Şu insanlara gerçekten çok ettiniz/insanların birçoğuna göz diktiniz." Onların insanlardan olan dostları şöyle derler: "Rabbimiz, kimimiz kimimizden yararlanmıştı. Bizim için belirlediğin sürenin sonuna geldik." Buyurur ki: "Barınağınız ateştir. Dilediğim zamanlar hariç orada süreklisiniz." Senin Rabbin Hakîm’dir, Alîm’dir. İşte biz, zalimlerin bir kısmını bir kısmına, kazanır oldukları şeyler yüzünden bu şekilde dost/yardımcı/yönetici/önder yaparız. Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size ayetlerimi anlatan ve şu gününüzle yüz yüze geleceğiniz hususunda sizi uyaran resuller gelmedi mi? "Kendi aleyhimize tanıklık ettik." dediler. İğreti hayat onları aldattı da küfre saptıklarına ilişkin, öz benlikleri aleyhinde tanıklık ettiler. 6. sure (EN’ÂM) 128-130. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik:20)

Biz o yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık. Ve her türlü inatçı, âsi şeytandan koruduk. Onlar ne kadar çırpınsalar da o yüce konseyi dinleyemezler. Ve her taraftan atışa tutulurlar; Kovulurlar. Ve onlar için, yakalarını bırakmayan bir azap vardır. Yüce konseyden bir söz çalıp çarpan olabilirse de onun peşine hemen delici, alevli bir yıldız takılır. 37. sure (SÂFFÂT) 6-10. ayet (Resmi: 37/İniş:56/Alfabetik:90)

Allah’la cinler arasında bir nesep oluşturdular. Yemin olsun, cinler de bilmiştir kendilerinin Allah huzuruna mutlaka getirileceklerini/cinler de bilmiştir, bunların Allah’ın huzuruna mutlaka çıkarılacaklarını. 37. sure (SÂFFÂT) 158. ayet (Resmi: 37/İniş:56/Alfabetik:90)

Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı görevlendirdik. Onun için erimiş katran/bakır kaynağını sel gibi akıttık. Cinlerden öylesi vardı ki, Rabbinin izniyle onun önünde iş yapardı. Onlardan hangisi buyruğumuzdan yan çizse, alevli ateş azabını kendisine tattırdık. Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki! Sonunda, Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde, onun ölümünü, değneğini yiyen dâbbetül arzdan/ağaç kurtçuğundan başkası onlara göstermedi. Süleyman yere yığılınca, açıkça anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı. 34. sure (SEBE’) 12-14. ayet (Resmi: 34/İniş:58/Alfabetik:91)

Melekler derler ki: "Tespih ederiz seni! Bizim Velî’miz sendin, onlar değil. Doğrusu şu ki, onlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu cinlere iman etmekteydi." 34. sure (SEBE’) 41. ayet (Resmi: 34/İniş:58/Alfabetik:91)

İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan ümmetleri içinde, üzerlerine azap hak olanlardır. Hiç kuşkusuz onlar, hüsrana uğrayanlardır. 46. sure (AHKAF) 18. ayet (Resmi: 46/İniş:66/Alfabetik:3)

Bir zaman, cinlerden bir topluluğu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onu dinlemeye hazır hale geldiklerinde: "Susup dinleyin!" dediler. Dinleme bitirilince de uyarıcılar olarak kendi toplumlarına döndüler. Dediler ki: "Ey toplumumuz! Biz; Mûsa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir Kitap dinledik." "Ey toplumumuz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki Allah, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan korusun!" 46. sure (AHKAF) 29-31. ayet (Resmi: 46/İniş:66/Alfabetik:3)

Kendisi için dalgıçlık eden, daha başka iş de yapan bazı şeytanları da onun emrine verdik. Biz onları koruyup gözetiyorduk. 21. sure (ENBİYÂ) 82. ayet (Resmi: 21/İniş:73/ Alfabetik:21)

Cini de ateşin dumansızından yarattı. Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? 55. sure (RAHMÂN) 15-16. ayet (Resmi: 55/İniş:89/Alfabetik:86)

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin bucaklarından/köşelerinden geçip gitmeye gücünüz yeterse, hadi geçin gidin. Bilgi ve güç dışında bir şeyle geçip gidemezsiniz! Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlıyorsunuz? 55. sure (RAHMÂN) 33-34. ayet (Resmi: 55/İniş:89/Alfabetik:86)

O gün günahlarından ne cin sorguya çekilir ne de insan. 55. sure (RAHMÂN) 39. ayet (Resmi: 55/İniş:89/Alfabetik:86)

Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. 7. sure (A’RAF) 179. ayet (Resmi: 7/İniş:39/Alfabetik:9)

Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. O, onları işte bunun için yaratmıştır. Rabbinin, "Yemin olsun ben cehennemi, tümden insanlar ve cinlerle dolduracağım!" sözü tamamlanacaktır. 11. sure (HÛD) 119. ayet (Resmi: 11/İniş:52/Alfabetik:38)

De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine de destek olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler." 17. sure (İSRÂ) 88. ayet (Resmi: 17/İniş:50/Alfabetik:46)

Hani, biz meleklere "Âdem’e secde edin" demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim beri yanımdan, onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu! 18. sure (KEHF) 50. ayet (Resmi: 18/İniş:69/Alfabetik:54)

Biz dileseydik, her benliğe hidayetini elbette verirdik. Fakat benden şu yolda söz hak olmuştur: "Yemin olsun, cehennemi tamamıyla cinlerden ve insanlardan dolduracağım." 32. sure (SECDE) 13. ayet (Resmi: 32/İniş:75/Alfabetik:92)

Biz onları birtakım yakınlarla/dostlarla çevreleyip sardık da onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önceki cin ve insan ümmetleri için hak olan söz, bunlar aleyhine de hak oldu. Çünkü bunlar, hüsrana uğrayanlardı. 41. sure (FUSSİLET) 25. ayet (Resmi: 41/İniş:61/Alfabetik:30)

O küfre sapanlar şöyle diyecekler: "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster ki, onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağıda kalanlardan olsunlar." 41. sure (FUSSİLET) 29. ayet (Resmi: 41/İniş:61/Alfabetik:30)

Yoldaşı dedi ki: "Rabbimiz, onu ben azdırmadım. Onun kendisi, dönüşü olmayan bir sapıklık içindeydi." 50. sure (KAF) 27. ayet (Resmi: 50/İniş:34/Alfabetik:49)

Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım. 51. sure (ZÂRİYÂT) 56. ayet (Resmi: 51/İniş:67/Alfabetik:111)

Kıvrılıp kıvrılıp saklanan, sinip sinip gizlenen vesvesenin/o sinsi, o aldatıcı şeytanın şerrinden, İnsanların göğüslerine kuşkular, kuruntular sokar o; Cinlerden de insanlardan da olur o!" 114. sure (NÂS) 4-6. ayet (Resmi: 114/İniş:21/Alfabetik:76)

b) Cinlerle İlgili Vahiy Haberleri, Doğru Bilgiler

(1) Cinler ve Hz. Süleyman

Cinlerden bir ifrit şöyle dedi: "Sen daha makamından kalkmadan, onu sana getirebilirim. Ben bunu yapacak güçteyim ve gerçekten güvenilir biriyim." Kendinde Kitap’tan bir ilim olan kişi de şöyle dedi: "Ben onu sana, gözünü açıp yumuncaya kadar getiririm." Derken Süleyman, tahtı, yanında kurulmuş görünce şöyle konuştu: "Rabbimin lütfundandır bu. Şükür mü edeceğim, nankörlük mü diye beni denemek istiyor. Esasında, şükreden, kendisi lehine şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Rabbim Ganî’dir, cömerttir." 27. sure (NEML) 39-40. ayet (Resmi: 27/İniş:48/Alfabetik:81)

Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı görevlendirdik. Onun için erimiş katran/bakır kaynağını sel gibi akıttık. Cinlerden öylesi vardı ki, Rabbinin izniyle onun önünde iş yapardı. Onlardan hangisi buyruğumuzdan yan çizse, alevli ateş azabını kendisine tattırdık. Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki! Sonunda, Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde, onun ölümünü, değneğini yiyen dâbbetül arzdan/ağaç kurtçuğundan başkası onlara göstermedi. Süleyman yere yığılınca, açıkça anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı. 34. sure (SEBE’) 12-14. ayet (Resmi: 34/İniş:58/Alfabetik:91)

(2) Cinler Kur’an’ın Benzerini Getiremez

De ki: "Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine de destek olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler." 17. sure (İSRÂ) 88. ayet (Resmi: 17/İniş:50/Alfabetik:46)

(3) Cinler ve İblis Ateşten Yaratılan Kullardır

Cini/İblis’i de daha önce kavurucu ateşten yaratmıştık. 15. sure (HİCR) 27. ayet (Resmi: 15/İniş:54/Alfabetik:36)

Hani, biz meleklere "Âdem’e secde edin" demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim beri yanımdan, onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu! 18. sure (KEHF) 50. ayet (Resmi: 18/İniş:69/Alfabetik:54)

Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım. 51. sure (ZÂRİYÂT) 56. ayet (Resmi: 51/İniş:67/Alfabetik:111)

Cini de ateşin dumansızından yarattı. 55. sure (RAHMÂN) 15. ayet (Resmi: 55/İniş:89/ Alfabetik:86)

(4) İblis Cinlerdendi, Âdem’e Secde Etmedi

Hani, biz meleklere "Âdem’e secde edin" demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim beri yanımdan, onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu! 18. sure (KEHF) 50. ayet (Resmi: 18/İniş:69/Alfabetik:54

(5) Cinler ve İnsanların Şeytan Olanları vardır

İşte böyle, biz peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla baş başa kalsınlar; 6. sure (EN’ÂM) 112. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik:20)

Kıvrılıp kıvrılıp saklanan, sinip sinip gizlenen vesvesenin/o sinsi, o aldatıcı şeytanın şerrinden, İnsanların göğüslerine kuşkular, kuruntular sokar o; Cinlerden de insanlardan da olur o!" 114. sure (NÂS) 4-6. ayet (Resmi: 114/İniş:21/Alfabetik:76)

(6) Kur’an Dinleyip İman Eden Cinler Vardır

Hâ, Mîm. 46. sure (AHKAF) 1. ayet (Resmi: 46/İniş:66/Alfabetik:3)

Bir zaman, cinlerden bir topluluğu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onu dinlemeye hazır hale geldiklerinde: "Susup dinleyin!" dediler. Dinleme bitirilince de uyarıcılar olarak kendi toplumlarına döndüler. Dediler ki: "Ey toplumumuz! Biz; Mûsa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir Kitap dinledik." "Ey toplumumuz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki Allah, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan korusun!" 46. sure (AHKAF) 29-31. ayet (Resmi: 46/İniş:66/Alfabetik:3)

De ki: "Cinlerden bir topluluğun dinleyip şunu söyledikleri bana vahyolundu: ‘Gerçekten biz, hayranlık verici bir Kur’an dinledik." "Doğruya ve hayra kılavuzluyor. Biz de inandık ona. Artık Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız." "Rabbimizin adı/kudreti/işi/gayreti çok yücedir. O, ne bir dişi dost edinmiştir ne de bir çocuk." "Doğrusu, bizim beyinsiz, Allah hakkında saçma lakırdı ediyormuş." "Biz sanmıştık ki, ne insanlar ne de cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler." 72. sure (CİN) 1-5. ayet (Resmi: 72/İniş:40/Alfabetik:16)

(7) Cinler, Allah’a Ortak Koşuldular

Allah’a bir de cinleri/gözle görülmeyen yaratıkları ortak koştular. Oysaki, onları O yaratmıştır. Bilgisizce O’na oğullar ve kızlar isnat etme saçmalığını gösterdiler. Şanı yücedir O’nun! Onların nitelemelerinin ötesindedir O! 6. sure (EN’ÂM) 100. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik:20)

Melekler derler ki: "Tespih ederiz seni! Bizim Velî’miz sendin, onlar değil. Doğrusu şu ki, onlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu cinlere iman etmekteydi." 34. sure (SEBE’) 41. ayet (Resmi: 34/İniş:58/Alfabetik:91)

Allah’la cinler arasında bir nesep oluşturdular. Yemin olsun, cinler de bilmiştir kendilerinin Allah huzuruna mutlaka getirileceklerini/cinler de bilmiştir, bunların Allah’ın huzuruna mutlaka çıkarılacaklarını. 37. sure (SÂFFÂT) 158. ayet (Resmi: 37/İniş:56/ Alfabetik:90)

(8) Cinler, gaybı bilmezler

Sonunda, Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde, onun ölümünü, değneğini yiyen dâbbetül arzdan/ağaç kurtçuğundan başkası onlara göstermedi. Süleyman yere yığılınca, açıkça anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı. 34. sure (SEBE’) 14. ayet (Resmi: 34/İniş:58/Alfabetik:91)

(9) Cinler, İnsanlar Gibi Sorumlu Varlıklardır, Kulluk İçin Yaratılmışlardır, Hesaba Çekileceklerdir

Gün olur şöyle diyerek onları huzurunda toplar: "Ey cinler/görünmez varlıklar topluluğu! Şu insanlara gerçekten çok ettiniz/insanların birçoğuna göz diktiniz." Onların insanlardan olan dostları şöyle derler: "Rabbimiz, kimimiz kimimizden yararlanmıştı. Bizim için belirlediğin sürenin sonuna geldik." Buyurur ki: "Barınağınız ateştir. Dilediğim zamanlar hariç orada süreklisiniz." Senin Rabbin Hakîm’dir, Alîm’dir. 6. sure (EN’ÂM) 128. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik: 20)

Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size ayetlerimi anlatan ve şu gününüzle yüz yüze geleceğiniz hususunda sizi uyaran resuller gelmedi mi? "Kendi aleyhimize tanıklık ettik." dediler. İğreti hayat onları aldattı da küfre saptıklarına ilişkin, öz benlikleri aleyhinde tanıklık ettiler. 6. sure (EN’ÂM) 130. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik:20)

Yemin olsun ki biz, insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar. 7. sure (A’RAF) 179. ayet (Resmi: 7/İniş:39/Alfabetik:9)

Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. O, onları işte bunun için yaratmıştır. Rabbinin, "Yemin olsun ben cehennemi, tümden insanlar ve cinlerle dolduracağım!" sözü tamamlanacaktır. 11. sure (HÛD) 119. ayet (Resmi: 11/İniş:52/Alfabetik:38)

Biz dileseydik, her benliğe hidayetini elbette verirdik. Fakat benden şu yolda söz hak olmuştur: "Yemin olsun, cehennemi tamamıyla cinlerden ve insanlardan dolduracağım." 32. sure (SECDE) 13. ayet (Resmi: 32/İniş:75/Alfabetik:92)

Biz onları birtakım yakınlarla/dostlarla çevreleyip sardık da onlar, önlerinde ve arkalarında ne varsa bunlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önceki cin ve insan ümmetleri için hak olan söz, bunlar aleyhine de hak oldu. Çünkü bunlar, hüsrana uğrayanlardı. 41. sure (FUSSİLET) 25. ayet (Resmi: 41/İniş:61/Alfabetik:30)

O küfre sapanlar şöyle diyecekler: "Rabbimiz, cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster ki, onları ayaklarımızın altına alalım da en aşağıda kalanlardan olsunlar." 41. sure (FUSSİLET) 29. ayet (Resmi: 41/İniş:61/Alfabetik:30)

İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan ümmetleri içinde, üzerlerine azap hak olanlardır. Hiç kuşkusuz onlar, hüsrana uğrayanlardır. 46. sure (AHKAF) 18. ayet (Resmi: 46/İniş:66/Alfabetik:3)

Yoldaşı dedi ki: "Rabbimiz, onu ben azdırmadım. Onun kendisi, dönüşü olmayan bir sapıklık içindeydi." 50. sure (KAF) 27. ayet (Resmi: 50/İniş:34/Alfabetik:49)

O gün günahlarından ne cin sorguya çekilir ne de insan. 55. sure (RAHMÂN) 39. ayet (Resmi: 55/İniş:89/Alfabetik:86)

(10) Cinler, İnsanlar gibi Allah’a Kulluk için Yaratılmışlardır

Ben, cinleri ve insanları bana ibadet etmeleri/benim için iş yapıp değer üretmeleri dışında bir şey için yaratmadım. 51. sure (ZÂRİYÂT) 56. ayet (Resmi: 51/İniş:67/Alfabetik:111)

(11) Cinlere İçlerinden Kendilerini Uyaran Resuller Gelmiştir:

Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size ayetlerimi anlatan ve şu gününüzle yüz yüze geleceğiniz hususunda sizi uyaran resuller gelmedi mi? "Kendi aleyhimize tanıklık ettik." dediler. İğreti hayat onları aldattı da küfre saptıklarına ilişkin, öz benlikleri aleyhinde tanıklık ettiler. 6. sure (EN’ÂM) 130. ayet (Resmi: 6/İniş:55/Alfabetik:20)

Bir zaman, cinlerden bir topluluğu, Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Onu dinlemeye hazır hale geldiklerinde: "Susup dinleyin!" dediler. Dinleme bitirilince de uyarıcılar olarak kendi toplumlarına döndüler. Dediler ki: "Ey toplumumuz! Biz; Mûsa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir Kitap dinledik." "Ey toplumumuz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki Allah, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan korusun!" 46. sure (AHKAF) 29-31. ayet (Resmi: 46/İniş:66/Alfabetik:3)

"Şu da bir gerçek ki, bizden hayra yönelenler/barışçılar vardır; ama bizden, başka türlü olanlar da vardır. Dilim dilim yollar olmuşuz biz." "Ve biz şunu sezdik: "Biz yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız; kaçarak da onu âciz bırakamayız." "Biz, doğruya ve güzele kılavuzlayanı dinleyince, ona inandık. Rabbine inanan kişi ne hakkının eksik verilmesinden korkar ne de tecavüze uğrayıp kuşatılmaktan." "Nihayet, bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar, doğruyu ve hayrı aramışlardır. "Haksızlığa sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır." 72. sure (CİN) 11-15. ayet (Resmi: 72/İniş:40/ Alfabetik:16)

(12) Cinlerin İçinde Müslümanları ve Kâfirleri Vardır:

"Şu da bir gerçek ki, bizden hayra yönelenler/barışçılar vardır; ama bizden, başka türlü olanlar da vardır. Dilim dilim yollar olmuşuz biz." "Ve biz şunu sezdik: "Biz yeryüzünde Allah’ı asla âciz bırakamayız; kaçarak da onu âciz bırakamayız." "Biz, doğruya ve güzele kılavuzlayanı dinleyince, ona inandık. Rabbine inanan kişi ne hakkının eksik verilmesinden korkar ne de tecavüze uğrayıp kuşatılmaktan." "Nihayet, bizden Allah’a teslim olanlar da var, haksızlığa sapıp çizgiden çıkanlar da var. Allah’a teslim olanlar, işte onlar, doğruyu ve hayrı aramışlardır. "Haksızlığa sapanlar ise cehenneme odun olmuşlardır." 72. sure (CİN) 11-15. ayet (Resmi: 72/İniş:40/ Alfabetik:16)

(13) Cinlerin İçinde, İnsanlar Gibi Haklarında Azap Sözü Hak Olanları Vardır

İşte bunlar, kendilerinden önce gelip geçmiş cin ve insan ümmetleri içinde, üzerlerine azap hak olanlardır. Hiç kuşkusuz onlar, hüsrana uğrayanlardır. 46. sure (AHKAF) 18. ayet (Resmi: 46/İniş:66/Alfabetik:3)

(14) Cinlerin Allah’la Soy Bağları Yoktur, Huzura Celbedileceklerini Bilirler

Allah’la cinler arasında bir nesep oluşturdular. Yemin olsun, cinler de bilmiştir kendilerinin Allah huzuruna mutlaka getirileceklerini/cinler de bilmiştir, bunların Allah’ın huzuruna mutlaka çıkarılacaklarını. 37. sure (SÂFFÂT) 158. ayet (Resmi: 37/İniş:56/Alfabetik:90)

(15) Cinler, Allah Katından Uzaklaştırılmışlardır

Kesinlikle şöyle diyeceklerdi: "Bizim gözlerimiz döndürüldü, bakışlarımız sarhoş edildi. Belki de biz büyüye çarptırılmış bir toplumuz." Yemin olsun, biz gökte burçlar oluşturduk ve onu/onları, seyredenler için süsledik. Ve onu/onları, her kovulup taşlanmış şeytandan koruduk. Ancak kulak hırsızlığı eden olur; onun peşine de parlak bir ateş alevi düşer. 15. sure (HİCR) 15-18. ayet (Resmi: 15/İniş:54/Alfabetik:36)

Onu şeytanlar indirmedi. Onlara yaraşmaz, zaten güçleri de yetmez. Çünkü onlar, dinleyişten azledilmişlerdir. 26. sure (ŞUARA) 210-212. ayet (Resmi: 26/İniş:47/Alfabetik:94)

Biz o yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsleyip donattık. Ve her türlü inatçı, âsi şeytandan koruduk. Onlar ne kadar çırpınsalar da o yüce konseyi dinleyemezler. Ve her taraftan atışa tutulurlar; Kovulurlar. Ve onlar için, yakalarını bırakmayan bir azap vardır. Yüce konseyden bir söz çalıp çarpan olabilirse de onun peşine hemen delici, alevli bir yıldız takılır. 37. sure (SÂFFÂT) 6-10. ayet (Resmi: 37/İniş:56/Alfabetik:90)

"Biz göğe gerçekten dokunduk da onu titiz ve güçlü bekçilerle ve kayıp giden ışınlarla/alevlerle doldurulmuş bulduk." "Biz eskiden, onun, dinlemek için oturulan yerlerinde otururduk. Ama şu anda kim dinlemeye kalksa kendisini gözetleyen bir alev/ışık bulur." "Doğrusu, bilmiyoruz, yeryüzündeki şuurlulara şer mi istendi, yoksa Rableri onlar için doğru ve güzel olanı mı istemiştir." "Şu da bir gerçek ki, bizden hayra yönelenler/barışçılar vardır; ama bizden, başka türlü olanlar da vardır. Dilim dilim yollar olmuşuz biz." 72. sure (CİN) 8-11. ayet (Resmi: 72/İniş:40/Alfabetik:16)

(16) Cinler, Hz Süleyman’ın Emrinde Ona Hizmet Ettiler, Cinlere Sığınmak Yararsızdır, Gaybı da Bilmezler

Cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları, Süleyman’ın huzurunda bir araya getirildi. Onlar, düzenli bir biçimde sevk ediliyorlardı. 27. sure (NEML) 17. ayet (Resmi: 27/İniş:48/Alfabetik:81)

Cinlerden bir ifrit şöyle dedi: "Sen daha makamından kalkmadan, onu sana getirebilirim. Ben bunu yapacak güçteyim ve gerçekten güvenilir biriyim." 27. sure (NEML) 39. ayet (Resmi: 27/İniş:48/Alfabetik:81)

Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı görevlendirdik. Onun için erimiş katran/bakır kaynağını sel gibi akıttık. Cinlerden öylesi vardı ki, Rabbinin izniyle onun önünde iş yapardı. Onlardan hangisi buyruğumuzdan yan çizse, alevli ateş azabını kendisine tattırdık. Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki! Sonunda, Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde, onun ölümünü, değneğini yiyen dâbbetül arzdan/ağaç kurtçuğundan başkası onlara göstermedi. Süleyman yere yığılınca, açıkça anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı. 34. sure (SEBE’) 12-14. ayet (Resmi: 34/İniş:58/Alfabetik:91)

"Gerçek şu ki, insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere/cinlerin şerrinden bazı erkeklere sığınırlardı da onların şımarıklık ve azgınlığını artırırlardı." 72. sure (CİN) 6. ayet (Resmi: 72/İniş:40/Alfabetik:16)

c) İfrit

Cinlerden bir ifrit şöyle dedi: "Sen daha makamından kalkmadan, onu sana getirebilirim. Ben bunu yapacak güçteyim ve gerçekten güvenilir biriyim." 27. sure (NEML) 39. ayet (Resmi: 27/İniş:48/Alfabetik:81)

RESUL KUR’AN’IN KUR’AN MESAJLARI – M. Kemal Adal

Selam…

​ T.C. / M. Kemal Adal

https://kemaladal.blogspot.com.tr/

google.com/+MKemalAdal

DİN & DİYANET DOSYASI /// Ünlü Biyolog : “İnsanlığın İlerlemesi İçin Dinler Ortadan Kalkmalı”


E. O. Wilson: “Dinlerin dünyaya zarar verdiğini görmek için ateist olmanız gerekmiyor.”

Sosyobiyolojinin babası olarak bilinen biyolog E. O. Wilson, geçtiğimiz günlerde, dünyanın dinler yüzünden adım adım yok olduğunu söyledi.

New Scientist dergisinin son sayısına konuşan Wilson, yeni kitabında insan türü olarak nereye gittiğimiz ve dünyayı nasıl adım adım yok ediyor olduğumuz konusuna eğilmeyi düşündüğünü söyledi ve “kabile yapımız” nedeniyle, bilimin gezegene verdiğimiz zararlara dair bizlere verdiği işaretleri göz ardı ettiğimiz konusunda uyardı:

“Tüm ideolojilerin ve dinlerin büyük sorular için kendi cevapları var, ama bu cevaplar genelde bir çeşit kabilenin inancıyla sınırlı. Özellikle dinler, bir diğer kabilenin -bir diğer inancın- kabul edemeyeceği doğaüstü unsurlara sahip…Ve her bir inanç, istediği kadar cömert, şefkatli, sevecen ve yardımsever olsun, yine de diğer inançları küçümsüyor. Bizi aşağı çeken şey dini inançlar.”

Wilson sözlerine şöyle devam etti: “Dünyanın her yerinden insanların, bir Tanrı tarafından izlenip izlenmediklerini merak etmeye dair güçlü bir yatkınlığı var. Hemen hemen her insan, başka bir hayatı daha olacak mı üzerine kafa yoruyor. Bunlar insanlığın birleştiği ortak şeyler.”

Ancak Wilson, “insan bilincinin sınırlarını aşan arayışın kabile dinlerince gasp edildiğini” belirtti:

“İnsanlığın yararı için yapabileceğimiz en iyi şey, dini inançları tamamen yok etme noktasına kadar azaltmaktır. Ama elbette, türümüzün doğasındaki arzuyu ve bu büyük soruları sormaya devam etmeyi yok etmek değil.”

Wilson insanlığın geleceğine dair, dünyanın artık dengede olmayacağı bardağı taşıran son noktaya gelineceğini belirtti: “Ve bu olduğunda, her şey çökecek – ve bizde onunla beraber yıkılacağız.”

Alabama’da Baptist olarak yetiştirilen Wilson, Hıristiyanlıktan uzaklaştığını ama kendini ateist olarak da adlandırmayacağını belirtti ve “Ben bir bilim insanıyım” şeklinde konuştu.

kaynak: http://www.alternet.org

DİN & DİYANET DOSYASI /// KORAY KAMACI : Büyükada San Pasifiko Kilisesinde yapılan Önemli Görüşme..


KORAY KAMACI

Geçtiğimiz günlerde Büyükada’yı çok önemli bir isim ziyaret etmiştir. Bu ziyaret ise özel olarak gizlenmeye çalışılmıştır.

Vatikan’ın en önemli görevlilerinden, Papa’nın özel vekili ve Vatikan Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Rahip Thomas Michel..

Türkiye’de Dinlerarası Diyalog çalışmaları Fetö olaylarından sonra sekteye uğrayınca, yeni görevler ve planlar için bazı görüşmeler yaptı.. Bu görüşmelerinden bazılarını da Büyükada’daki San Pasifiko Katolik Kilisesinde gerçekleştirdi..

Burada özel bir dua merasimi de tertip eden Kardinal, Papalığın en önemli 3. Bin yıl hedefi olan “Dinlerarası Diyalog Projesi” için yeniden düğmeye bastı..

Kardinal, Türkiye’den bazı önemli isimlerle de görüşme sağladı. Bu isimlere Fettullah Gülen’e verilen “Dinlerarası Diyalog” görevleri verildi.

Bu Türk isimler çok önemlidir.

Türkiye’de bazı kişilere bu bağlamda önemli görevler verildi..

Yakında bununla alakalı önemli gelişmeler olacaktır.


2017 yılında ‘Dinlerarası Diyalog Projesi’ tuzağını sıkça duyacağız gibi..

DİN & DİYANET DOSYASI : DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI ARTAN İRT İCAYA DESTEK OLUYOR /// BU KABUL EDİLEMEZ /// İŞTE BUYRUN


EK 1 : LALE GÜRMAN HANIMA GÖNDERİLEN MEKTUP

EK 2 : ODA TV HABERİ (SARAYDA YAPILAN ZİKİR TÖRENİ)

Sayın Cenksu Üçer,

Diyanet İşleri Başkanlığına 01.09.2016 tarihinde ( …..değil) gönderdiğimiz mektupta, İslam dininde cami içinde zikir töreni yapılabilir mi, kutsal kitabımız Kur’an’a uygun mudur diye sormuş, yanıtını ivedilikle beklediğimizi bildirmiştik. (Ekte)

11.11. 2016 tarihinde gönderdiğiniz yazınızda sorulmuş olan sorulara yanıtın dışında her şey var?!

Oysa mektubunuzda Diyanet’in görevlerini açıklarken, "… din konusunda toplumu aydınlatmak…"diyorsunuz. (Ekte)

Sayın Cenksu Üçer,

Diyanet’in görevlerini biliyor ama yerine getirmiyorsunuz. Yani, İslam dini hakkında bilgilenmek isteyen vatandaşları bilgilendirmiyor, onun yerine konuyla ilgili olmayanları yanıt diye gönderiyorsunuz. Bu kabul edilemez.

Derin kaygılarımızla,

ULUSALCI GÖNÜLLÜLER adına

Lâle Gürman

lale gurman.pdf

ZİKİR TÖRENİ.docx

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.