Aylık arşivler: Ekim 2016

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Erdoğan’a suikast krokisi İstihbarat’ta bulundu


Erdoğan’a suikast krokisi İstihbarat’ta bulundu

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın evinin krokilerini DHKP-C’ye veren FETÖ’cülerin, bir dönem İstihbarat Şube’de görev yapan Mehmet Yılmaz ile Halil Karukuzulu olduğu anlaşıldı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından geçtiğimiz güve terör örgütü DHKP-C’ye yönelik 6 kişinin gözaltına alındığı operasyonun detayları ortaya çıkıyor.

Akşam’ın haberine göre, operasyon kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın evinin krokilerini, DHKP-C’li Asuman Akça’nın evinde ele geçirilen flash belleğe yükleyerek hayali bir suikast planının nasıl kurgulandığı DHKP-C’nin eski üst düzey yöneticilerinden M.A.’nın ifadesinde ortaya çıktı. M.A., "Örgütten kurtulmaya çalıştığım yıllarda emniyetten benimle irtibata geçerek ‘örgütün rahat bırakmayacağını devletin bana ihtiyacı olduğunu söylediler. Emniyete yardımcı olmak için İstanbul’a geldim.

BANA EV VERDİLER

"Beni eski istihbarat müdürleri Mehmet Yılmaz ve Ali İhsan Kaya karşıladı. Ataşehir’de bana ev tutarak araba verdiler. Bende örgütle yeniden irtibat kurarak verecekleri görevleri yapacağımı söyledim. Şadi Özpolat ve Hüseyin Fevzi Tekin ile ilişkilere başladık. Örgüt bana yazışma yapmamız için şifreleme anahtarı gönderdi. Bunu emniyete verdim. Böylece bana gelen mailleri görebiliyorlardı" şeklinde konuştu.

ADAMLARIMIZ GEREKENİ YAPACAK

2002-2010 yılları arasında ise İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü’nde Ahmet Duvarcı kod ismiyle yardımcı istihbarat elemanı olarak görev aldığını söyleyen M.A., "2007 yılının sonlarında İstihbarat Şube görevlileri Mehmet Yılmaz ve Halil Karakuzulu bana bir flash bellek vererek bunu örgüte vermemi istediler. İçerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Üsküdar’daki evinin krokisiydi vardı. Onların isteği üzerine flash belleği İkitelli’de müzikholde bir kişiye bıraktım. Müdürlere "Örgütün bir şeyden haberi yok bu ne iş dedim" Onlarda "Senin gibi birkaç adamımız daha var içeride onlar gereğini yapacak" dediler" ifadelerini kullandı.

VELİ KÜÇÜK’Ü ÖLDÜRÜN TALİMATI

"Asuman Akça yakalandığında üzerinde bana verilen flash bellekteki gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın evinin krokileri çıktı" diyen M.A., "Asuman bu krokilerin nereden temin ettiğini örgüte açıklayamadı. Bu nedenle öldürüldü. Krokilerin Asuman’ın evinden bulunmasını istihbarat müdürleri organize etti. Asuman yakalandıktan sonra Taylan Tanay Asuman’a gönderildi. Krokileri nerden aldığının Tanay’ın Asuman’dan öğrenmesini istediler. Karakuzulu Veli Küçük’le ilgili bana, Kadıköy’de bir avukatlık bürosuna gittiğini ve öldürülmesi gerektiğini söyledi. Bu istihbaratı DHKPC Türkiye sorumlusu Caferi Sadık Eroğlu’na vermemi söyledi" dedi.

SİBER GÜVENLİK & TERÖR DOSYASI : Siber saldırılara milli savunma


Siber saldırılara milli savunma

Yüzde 90 oranında millilikle kurulan Türkiye’nin ilk ve tek Siber Füzyon Merkezi, son dönemlerde artan siber saldırılara karşı savunma sistemleri geliştiriyor. ABD ve bazı batı ülkeleriyle birlikte bu sisteme sahip olan sayılı ülkeler arasına giren Türkiye, ulusal güvenlikte ileri teknoloji çözümler üretiyor.

“FETÖ siber saldırı yapacak" iddialarıyla yeniden gündeme gelen siber tehdidin önemi gittikçe artıyor. Siber saldırı yoğunluğunda dünyada ilk sıralarda bulunan Türkiye de bu konuda önlem almak üzere çalışmalarına devam ediyor. Bunun en önemli adımlarından biri olarak Türkiye, siber savunma konusunda en etkili kurumlarından olan Savunma Teknolojileri Mühendislik ve Ticaret A.Ş. (STM) yoluyla, Türkiye’nin ilk milli ve yerli Siber Füzyon Merkezi’ni (SFM) kurdu. Yüzde 90’ın üzerinde millilik oranıyla hizmet veren merkez, kapılarını Yeni Şafak’a açtı.

ALT OKUMA YÖNTEMİ

Savunma mantığıyla çalışan, Hackersavar olarak nitelenebilecek olan SFM; Siber İstihbarat Merkezi, Siber Harekat Merkezi ve Zararlı Yazılım Analiz Laboratuvarı olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Bunlardan Siber İstihbarat Merkezinde, açık kaynaklardan tehdit istihbaratı toplanıyor ve değerlendiriliyor. Eş zamanlı olarak yüzlerce forum, blog, sözlük, sosyal medya hatta dark web gibi farklı mecralar takip edilerek Web’deki dağınık veriler birleştiriliyor ve anlamlandırılıyor. Hizmet verilen kuruma yönelik olarak farkedilen anormallikler, uzmanlar tarafından analiz ediliyor. Siber korsanlar veya hacker olarak da adlandırılan gruplar tespit edildiğinde alarm seviyesine geçiliyor. Ddos, fishing gibi saldırı girişimlerine ilişkin hazırlıklar daha saldırı olmadan farkediliyor. Verilerin analizinin ardından saldırı olasılığının yüksek olduğu sonucuna varılırsa uzmanlar olası saldırı yöntemini tespit ediyor ve saldırının önüne geçilmesi için tüm bilgiler Siber Harekat Merkezi’ne iletiliyor.

YAPAY ZEKAYLA HER DİLDE ÇÖZÜMLEME

Siber İstihbarat Merkezi’nde, veriler dil işleme yöntemleri ve yapay zeka uygulamasıyla, makine öğrenmesi algoritmaları kullanılarak analiz ediliyor. Hangi dilde olursa olsun yüzde 100 milli olarak geliştirilen algoritmalarla güvenliği sağlanan kurumun ismi, sattığı ürün, ilgili konunun geçtiği gibi bilgiler yakalanıyor, filtreleniyor, izleniyor ve bir saldırı planlanıp planlanmadığına dair detaylı analiz yapılıyor.

HAREKAT MERKEZİYLE SALDIRI ÖNLENİYOR

Tehdit istihbaratı ulaştığında devreye giren Siber Harekat Merkezi ise tehdit hizmeti verilen kurumun tüm ağını kontrol ediyor. Büyük ekranlardan ilgili kurumun ağı ve ziyaret edilen noktalar anlık olarak takip ediliyor. Anormal hareketlilik sonucuna varıldığında bu kez uzmanlar nedenini, kaynağını, nereye doğru gidebileceğini analiz ediyorlar. Ardından, ilgili IP adres sisteminin bir süre kapatılması, kaynağın blacklist’e alınması dahil çeşitli önlemler alınıyor. Bu izlemeler, kurumun ihtiyacına göre 7 gün 24 saat esasına göre yapılıyor. Merkezde, zararlı trafiğin kaynağı, hangi ülkeden ve hangi ağ trafiğinden geldiği gibi bilgiler de ekranlardan rahatlıkla görülebiliyor.

LABORATUVARDA ANALİZİ YAPILIYOR

Tehdit tespit edilip önlendikten sonra bu kez "eğer başarılı olsaydı, nasıl bir yol izler ne tip zarar verirdi" sorusuna yanıt için Zararlı Yazılım Analiz Laboratuvarı devreye giriyor. Burada, tehdit yaratan virüs sanal gerçeklik ortamında analiz ediliyor. Nereye gitmek istediği, ne kadar zarar vermek istediği, hangi bilgi ya da belgeye ulaşmayı amaçladığı gibi tüm ayrıntılara bakılıyor.

Ortadoğu talip

Siber Füzyon Merkezi’ni Yeni Şafak’a tanıtan STM Teknolojilerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Ömer Korkut, merkezin yüzde 90 millilikle çalıştığını söyedi. Sadece ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin bu tip merkezlere sahip olduğunu belirten Korkut, “Bu sistem Türkiye’de ilk ve tek. Dolayısıyla bölgemizde talibi de çok. Özellikle Ortadoğu’dan bu kabiliyete büyük talep var. Biz merkezden ülke içindeki kurumlara bu hizmeti uzaktan verebiliriz. Ayrıca burada geliştirdiğimiz teknolojiyi yurt dışında herhangi bir yere kurabiliriz ve doğrudan yerinde bu hizmeti verebiliriz. Anahtar teslim bir şekilde benzer bir hizmeti onların ihtiyaçlarına göre orada da konumlandırma yeteneğimiz var" diye konuştu.

Siber füzyon nedir?

Siber füzyon, farklı kaynaklardan elde edilen verilerin birleştirilerek yapay zeka algoritmalarıyla analiz edildiği yeni nesil bir yaklaşımdır. Devamında makine öğrenmesi denilen işlem gerçekleştiriliyor ve makinenin gerekli protokolleri uygulaması sağlanıyor.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ’cüler plaka tanıma sistemini kapatmış


Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü’nden Sakarya Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Eyüp Pınarbaşı, Şanlıurfa’da plaka tanıma sisteminin Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) toplantılarında verilen talimatla kapatıldığını belirlediklerini ifade ederek, "Adam kameraları kapatmış, burada bombalar patlasın, hükümet zora düşsün, ülke kaosa girsin, bunların ağa babaları da istediğini yerine getirsin" dedi.

Vali Güngör Azim Tuna tarafından Şanlıurfa Polisevinde onuruna verilen veda yemeğinde konuşan Pınarbaşı, görev süresi boyunca Türkiye’de ve bölgede çok önemli olaylar yaşandığını anımsattı.

Pınarbaşı, Şanlıurfa’daki görevine başladığı ilk günlerde Ceylanpınar Belediye Başkanı Menderes Atilla’ya bomba yüklü araçla saldırı yapıldığını ve zanlılardan biri hariç tamamını yakaladıklarını ancak söz konusu şüphelilerin Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) üye hakimler tarafından serbest bırakıldığını söyledi.

Özellikle şer güçlerinin Ayn-el Arap (Kobani) olaylarıyla daha büyük bir Oyun oynamaya başladığını anlatan Pınarbaşı, o dönem yaşadıklarını şöyle anlattı:

"Kobani’de, ‘Kürtlerin özgürlük savaşı’ denilerek bir savaş sürdürüldü ve bunu Türkiye’nin içinde sürdürmeye çalıştılar. Öyle günler oldu ki Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde 20 bin gösterici Suruç‘a getirildi, ‘sınırı tanımıyoruz’ dediler. Tabii biz burada da büyük oyunun küçük parçasının sergilendiğini bildiğimiz için gerekli müdahalelerle mala, cana zarar getirecek bir şey yapmadık. Bu oyunun büyük olduğunu en sıcak hissedenlerden bir tanesi bendim. Burada araçlarımıza, polislerimize, askerlerimize el yapımı patlayıcılar, molotofkokteyl attılar, taş yağmurunu tuttular. Olayların yoğun olduğu dönemde baktım istihbarattan bana bilgi akışı yok. Tabii huylandım. Sahadaki istihbarat grup amirlerini çağırdım. Onlara siz bir şey duymuyor musunuz, bilgi falan yok, vermiyor musunuz? Onlarda ‘geliyor efendim’ dediler.

Baktım her şeyin bilgisini almışlar, ‘şurada şu olacak, burada bu olacak’ diye… Hepsini şube müdürüyle WhatsApp‘tan paylaşmışlar. Şube müdürü yanıma geldi gerekli uyarıları yaptım ama içime de bir kurt düştü. Baktım bu istihbarat raporları yazıya dökülmüş, Ankara‘ya gitmiş ama sadece bana bildirilmemiş. Ondan sonra müdürü aldım biraz konuştum. 17-25 kalkışmasını yapan müdürlerle çalıştığım için onların o masum duruşunu biliyordum ve istihbarat müdürüme ‘ya sen salaksın ya da hainsin. Bunun ortası yok’ dedim. Bunu söyleyince müdürün nasıl canavarlaştığını gördüm. Bir anda o süklüm büklüm masum duruş canavarlaştı. Hemen gerekli işlemleri yaptık, tutanakları tutturdum ve onu açığa aldık. Zaten son operasyonda üzerinde kırmızı ByLock çıktı. Önceden ihraç olmuştu, bir ay cezaevinde kaldı. Küresel güçlerin Kobani’deki savaşı o hale getirenlerle içimizdeki hainlerin iki sene önce nasıl kol kola girdiklerini gördük."

– "Plaka tanıma sistemini kapattılar"

Şanlıurfa’da plaka tanıma sistemi bulunduğunu ve bunun bombalı araç, teröre destek veren şahısların, uyuşturucu taşıyan araçların yakalanmasının kolaylaştırdığını kaydeden Pınarbaşı, sistemin bazı personeller tarafından bilgisi dışında kapatıldığına şahit olduğunu anlattı.

Dönemin Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Şube Müdürünün sistemin açılması için kendisine devamlı evrak getirmesi üzerine durumu fark ettiklerine değinen Pınarbaşı, sürekli açık kalması gereken sistemin talimat vermesine rağmen dönem dönem kapatıldığını öğrendiğini vurguladı.

Konuyu araştırırken, yaşadıklarına dayanamayan bir polis memurunun kendisiyle görüşmek istediğini ifade eden Pınarbaşı, "Oturduk konuştuk, başladı anlatmaya. ‘İki yıldan bu yana perşembe günleri şubenin cemaat toplantıları oluyor onlara gidiyorum. Mustafa Hoca diye biri var, bize dini konularda falan bir şeyler anlatıyor. Bir gün bu hocanın bizim bir arkadaşımıza bu plaka tanıma sisteminin çok önemli olduğunu ve sakın açılmaması gerektiğini söylediğini duydum. Sizden açılması için yazıların geldiğini, bu yazıların sümen altı yapılarak açılmadığını söyledi.’ Bu inanılacak bir şey değil.

Devletin maaşını alıyor polis memuru ve kameraları cemaatin toplantısında talimatla kapatıyor ve yazılı talimatla açmıyor. Bunlara şimdi herkes inanıyor da o günün şartlarında inanmak bizim için de çok zordu. Yani benim üst tarafımda, MOBESE odasında oturan memur bizim kafamıza sıksa bundan daha iyi. Adam kameraları kapatmış, burada bombalar patlasın, hükümet zora düşsün, ülke kaosa girsin, bunların ağa babaları da istediğini yerine getirsin. Tabii bu memurların hepsi ihraç oldu ama tutuklanmadılar. Bunların 4’ünün telefonunda ByLock çıktı. Bu söylediğim 2 yıl önceki olay. Şu anda 4’ü de tutuklu. Bunların ‘Mustafa Hoca’ dediği kişinin kimliğini önce tespit edemedik sonra uzun uğraşlar sonunda polislerin ders aldığı kişinin Siverek‘te öğretmenlik yapan Fatih Kılıç diye birinin olduğunu tespit ettik."

– "Yaş pastalı kutlamalar yaptılar"

Emniyet Müdürü Pınarbaşı, 7 Haziran seçimlerinden sonra iktidarın tek başına hükümet kurma çoğunluğunu kaybetmesinin ardından bazı kesimlerin Türkiye’yi karanlığa sürüklemek istediğini vurguladı.

Seçimlerden sonra FETÖ mensuplarının kutlama yaptığına işaret eden Pınarbaşı, "Bize ilçelerden gelen istihbaratlara göre bu yapının mensupları yaş pastalı ve havai fişekli kutlamalar yaptılar, içlerinde polisler de olmak üzere. Ben bu ortamda söylemem gereken ne ise nokta atış söyledim. Bundan sonra FETÖ medyası benle ilgili yapmadığı iftira kalmadı." dedi.

Göreve başladıktan sonra FETÖ ile bağlantısı olduğunu düşündüğü hiçbir personele görev vermediğini dile getiren Pınarbaşı, darbe gecesi trafik kazası geçirmesine rağmen görevini sürdürdüğünü söyledi.

Kaza geçirmeden önce bazı personeller hakkında gözaltı kararı verdiğini anlatan Pınarbaşı, şöyle konuştu:

"Darbe gecesi 26 emniyet müdürüne gözaltı kararı verdirdim, kaza geçirmeden 15 dakika önce. ‘Hemen evlerinden alın, kimliklerine, silahlarına el koyun, derdest edin, koyun içeri’ dedim. Çünkü darbe bunlarsız olmaz. 26 tane adam burada 2 yıl boyunca yan gelip yattı, devletten maaş aldı. Birkaçına görev verdik pişman olduk, 10-15 gün sonra geri aldık. Burada bir başarı varsa buradaki başarının esası bu örgütle mücadeledir. Eğer ki Türkiye geleceğe aydınlık bakmak istiyorsa ilk yapacağı şey bu örgütle mücadele etmektir. Bu örgütü alt etmeden biz en ufak meselemizi bile çözemeyiz. Şimdi tutturmuşlar bir mağdur edebiyatı, eğer ki bu yapıya, bu yapıya en ufak bir iltisakı olan adama acırsak acınacak hale düşeriz. Biz 15 Temmuzun artçı sarsıntılarını o dönemlerde tespit ettik, tedbirlerini aldık. 15 Temmuz’u da 6 ay önceden tespitini yaptık, onu da yazdık, gerekli yerlere söyledik. Yani bir hazırlık var diye. Neticede 15 Temmuz da oldu. Hepimiz yaşadık bunu. Cumhurbaşkanımızın öncülüğünde, milletimizin duruşuyla, Allah’ın inayetiyle bu büyük saldırıyı da atlattık."

Şanlıurfa Valisi Göngür Azim Tuna da yeni görevinde başarılar dilediği Pınarbaşı’nın, Şanlıurfa ve Sakarya arasında gönül köprüsü oluşturacağını belirtti.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// TOLGA ŞARDAN : Kozmik Oda kumpası – 1


Büyüteç | Tolga Şardan

2009 yılı. Fetullah Gülen cemaatinin devlet içindeki uzantılarının adeta fırtına gibi estiği bir süreç.

Ümraniye’de bir gecekondunun çatısında el bombalarının bulunmasıyla dönemin İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün başlattığı Ergenekon soruşturmasının ardından bu kez Ankara’da benzer bir soruşturma başlatılıyor.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suiksat yapılacağı ihbarıyla dönemin Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili, Arınç’ın evinin bulunduğu sokakta suç üstü biçimde gözaltına alınan Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu iki görevliden yola çıkarak dönemin en büyük kumpas hareketlerinden birisi için düğmeye bastı.

Adli soruşturmanın ileri aşamalarında Bilgili’nin talimatı ve dönemin Genelkurmay Başkanlığı yönetin kademesinin “olur”u sonrasında Türkiye’nin en önemli askeri kurumları arasındaki Seferberlik Tetkik Kurulu’na (STK) yönelik operasyon başlatıldı. Ankara Hakimi Kadir Kayan’ın bizzat katılımıyla gerçekleştirilen aramalarda Türkiye Cumhuriyeti’nin belki de son 60 yılındaki pek çok olayı ve gelişmenin yanısıra önümüzdeki yıllarda gerekli olabilecek “devlet sırrı” niteliğindeki bilgi ve belgelere el konuldu.

Oldukça hareketli geçen 2009-2013 döneminin, 17/25 Aralık sürecinin ardından yeniden ele alınmasıyla Gülen cemaatinin asıl niyetinin belli olduğu 19 Aralık 2009’da başlatılan Kozmik Oda soruşturması da mercek altına alındı.

Özel çalışma grubu

Bu amaçla Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi’nde (KOM) özel bir çalışma grubu oluşturuldu. 15 Temmuz sonrasındaki darbe soruşturmalarında Gülen cemaatinin özellikle TSK, MİT ve emniyet teşkilatı içindeki uzantılarını gün ışığına çıkaran KOM Dairesi, deyim yerindeyse “ilmek ilmek” işlediği dosyayla Kozmik Oda soruşturmasının nasıl bir “kumpas operasyonu” olduğunu delillendirdi.

Geride kalan hafta başında bu kez kumpası kuranlara yönelik başlatılan yeni operasyonla ilgili hazırlanan soruşturma dosyasında akıllara durgunluk veren kumpas hareketinin ipuçları şöyle sıralanıyor:

9 ay önce dinleme

1. Arınç’a suikast girişimi olacağı yönündeki ihbar sonrasında haklarında adli soruşturma başlatılan dosya şüphelileri, ihbardan tam 9 ay öncesinde, İstanbul’da yürütülen Ergenekon soruşturmasında kullandıkları cep telefonlarının IMEI numaraları üzerinden İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesi’nce “önleyici dinleme” uygulaması kapsamında teknik takibe alındı.

2. Aynı dosya kapsamında adı geçen şüphelilerden bazıları, yine ihbardan 9 ay önce İstanbul Emniyeti bünyesindeki Organize Suçlarla Mücadele Şubesi, Ankara Emniyeti İstihbarat Şubesi ve EGM İstihbarat Dairesi Başkanlığı’nca bilgi sistemleri üzerinden araştırıldı.

3. Haklarında soruşturma yapılan bazı şüphelilerce kiralanan araçlar, kiralandıkları günlerde yine Emniyet Genel Müdürlüğü’ne ait bilgi sistemleri üzerinden sorgulanarak hareketleri izlendi.

4. Arınç’a yönelik suikast girişimi yapılacağı ihbarından 6-7 dakika sonra ihbarda adı geçen araçlar, Ankara Emniyeti Muhabere Şubesi’nde kullanılan bilgi sistemlerinde sorgulaması yapıldı. Araçlardan birisinin Genelkurmay Başkanlığı’na ait olduğu belirlendi.

5. Suikast ihbarına konu olan aracın, ihbar günü saat 09.00’da kiralanmasına karşın Ankara Çukurambar’da bu aracı fark ederek saat 14.50’de Ankara Keçiören’deki bir telefon bayisinden Arınç’a yönelik suikast ihbarı yapmasının “hayatın olağan akışına uygun olmadığı” görüldü.

Araç boş çıktı

6. Arınç’a saldırı yapılacağı ihbarını alan güvenlik görevlilerinin, çok acele olay yerine ulaşmaları gerekirken, ihbardan 1 saat sonra olay yerine ulaştıktıkları ve savcının ihbardan tam 2 saat sonra olayla ilgili bilgilendirildiği tespit edildi.

7. Olay yerindeki araştırmalar, Arınç’ın evinin bulunduğu 1424. Cadde dolayında yapılması gerekirken, 1425. Cadde üzerinde yoğunlaştırıldığı ve ihbarda geçen araçlardan birinin 1425. Cadde üzerinde içi boş olarak bulundu.

8. Şüpheli aracın içi boş olarak bulunması ile birlikte hemen Arınç’ın evinin kontrol edilmesi gerekirken suikast girişimcileri, boş araca gelmeleri beklenerek saat 17.10’da içi boş aracın yanına geldiklerinde gözaltına alındılar.

9. Arınç’a saldırı yapacakları iddia edilen şüphelilerin üst aramalarında ve araçlarında ihbarda iddia edilen saldırı suçunu işlemeye elverişli bomba, ruhsatsız silah, susturucu ve mühimmat bulunamadı.

10. Kendisine suikast yapılacak hedef olan Arınç’ın, ihbarın yapıldığı gün ve saatte nerede olduğunun araştırılması gerekirken araştırılmadığı, ihbardan beş yıl sonra 2014’te yapılan araştırmalarda Arınç’ın ihbarın yapıldığı gün Manisa’da olduğu belirlendi.

Üç ayrı görüşme

11. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’ndan (TİB) alınan dökümler sonrasında ihbar saati olan 14.50’de ihbarın yapıldığı bayideki telefon numarası ile Ankara Emniyeti TEM Şubesi’ne ait telefon hattı arasında görüşme olmadığı saptandı.

12. TİB’den sadece 14.45 ile 14.55 saatleri arasında görüşme kayıtları istenmesine rağmen gönderilen görüşme kayıtlarındaki saatlerin 15.13:28, 15.16:54 ve 15.24:34 saatlerinde üç ayrı görüşme yapıldığı ortaya çıktı.

13. Arınç’a yönelik saldırı ihbarının 19 Aralık 2009 günü gelmesine karşın ihbarın yapıldığı telefon bayisinin geliş-gidiş yönlerinde bulunan cadde, sokak ve işyerlerinde ihbarcının bulunması yönünde kamera kayıt çalışması yapılmadığı tespit edildi.

14. İhbarın yapıldığı belirtilen telefon bayisindeki hattan, ihbar saatinden 36 dakika önce saat 14.14:03’te Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşaviri Muharrem Köse üzerine kayıtlı telefonun aranarak 8 saniye görüşme yapılmasına rağmen bu arama konusu hiçbir biçimde araştırma konusu yapılmadı.

Bu sıraladığım tespitler kumpas soruşturması dosyasının sadece bir bölümü.

Yer olmadığı için diğer gelişmeleri ikinci yazıda aktaracağım.

GÜNDEM ANALİZİ /// ZEYNEP GÜRCANLI : YERLİ VE MİLLİ


Günümüzde Türkiye’deki en gözde deyim bu;
Yerli ve milli…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hemen her konuşmasında mutlaka kullandığı, AKP hükümet üyelerinin söylemeden edemedikleri söz; “Yeni Türkiye”nin mottosu adeta.
Ama bakın ne kadar yerli, ne kadar milli;
– Türkiye bugünlerde PKK’dan, FETÖ’ye, IŞİD’den PYD’ye kadar pek çok terör örgütüyle, sınır içinde, dışında mücadele ediyor. Peki bu mücadelede ne kullanılıyor? Geçen haftadan bir rakam; Türkiye, son bir yıl içinde Almanya’dan 76.4 milyon Euro değerinde silah ve mühimmat almış. Bir önceki yıl, Almanya’nın silah satışında 25. sıradayken, geçen yıl 8. olmuş.
– İstihbarat örgütümüzün adında “Milli” kelimesi var. Ama Ruslara göre, istihbaratımız Rusya ve İran’dan. Rus Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı Frants Klintseviç, Türkiye’nin kamuoyuna hiç ilan etmeden, Rusya-Suriye-İran istihbarat paylaşım ağına dahil olduğunu açıkladı.
– İstihbarat demişken; ABD’den gelen bir bilgiyi de paylaşmak lazım; Meğer adında “Türk” kelimesi geçen şirket, Türk Telekom, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını izlemeye kalkmış. Forbes’te yayınlanan habere göre, Türk Telekom Türkiye’deki internet kullanıcılarının bütün trafiğini kontrol etmeye, kimliklerini tespit etmeye ve şifrelerini öğrenmeye yönelik bir yazılımı, Amerikan Procera Network adlı şirkete sipariş etmiş. Ancak Amerikan şirketinde çalışan mühendislerin böyle bir yazılımın bir Türk şirketine, kendi vatandaşlarını izlemek üzere satılmasına isyan edip, durumu basına sızdırmış.
Bu haberler sadece geçen haftadan kalanlar. Bunlar gibi binlerce örnek var.
Kısacası;
AKP’nin yeni Türkiye’si “yerli ve milli” ama;
İstihbarat Ruslarla İranlılardan, kendi vatandaşını
izleme yazılımı Amerikalılardan, terörle mücadelede
kullanılan silahlar Almanlardan.
O kadar yerli; o kadar milli….

Ne Musul… Ne Rakka…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu hafta dış politikada el yükseltti;
Daha önce sadece Musul ve Halep’ten bahsederken, Türkiye’nin “müdahale edebileceği” yerlere Menbiç’i de, Rakka’yı da, hatta isim vermeden Afrin’i de ekleyiverdi.
Osmanlı örneği burada da geçerli midir bilinmez;
Ama Türkiye’nin bu aşamada Erdoğan’ın koyduğu bu hedeflere Türk Silahlı Kuvvetleri’ni göndermesi biraz zor.
Şöyle ki;
– Musul operasyonundaki “baş aktör” ABD, Türkiye’nin operasyonda hiçbir rol üstlenmediğini resmen açıkladı. Türkiye’nin de operasyona dahil olmasının tek yolu, Ankara ile Bağdat arasında bir uzlaşmaya varılması. Bu uzlaşma da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Irak Başbakanı İbadi hakkındaki sert sözlerinden sonra çok zor.
– Halep konusunda ise, Rusya destekli Esad kuvvetlerinin Özgür Suriye Ordusu’na yönelik son helikopter saldırısının ardından söylem değişmiş gibi; son bir aydır her konuşmasında Halep’e vurgu yapıp, bu kentte yaşananların Türkiye’yi çok yakından ilgilendirdiğini tekrarlayan Erdoğan, son konuşmasında “Halep, Haleplilerindir” ve “Halep’le ilgili sorunumuz yok” deyiverdi.
– Yönünü Suriye’deki YPG-PYD güçlerine çeviren Erdoğan, önce Menbiç, ardından da Afrin’in TSK’nın “yeni hedefi” olabileceğini söyledi. Ama bu söyleme de dolaylı itiraz bizzat ABD’den geldi. Önce ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Kirby, isim vermeden TSK’nın Kuzey Suriye’ye yönelik hava harekatları ile top atışlarını eleştirdi ve “ABD bu hareketleri ne desteklemektedir, ne de göz yumacaktır” dedi.
– Erdoğan, ABD Başkanı Barack Obama’yı telefonla arayarak, Rakka’ya operasyonun birlikte yapılabileceğini söyledi. Tam bu konuşmayı kamuoyuyla da paylaşmıştı ki, ABD’den ilginç bir çıkış geldi; Irak’aki IŞİD karşıtı operasyonlardan sorumlu komutan olan Amerikalı General Townsend, Rakka operasyonunun ana omurgasını PYD-YPG’nin oluşturacağını açıkladı. Böylece Türkiye’nin Rakka hedefi de ortadan kalkmış oldu.
Malum; AKP’lilerin “rol modeli” Osmanlı padişahları.
Osmanlı’dan bahsederken, ülkenin ne zaman ekonomik sıkıntıya girse, Padişah’ın sefere çıktığı anlatılır.
Ancak Osmanlı’da geçerli olan, Türkiye Cumhuriyeti’nde uygulanamayacak gibi…

ANKARA FISILTISI

Adında “Türk” geçen üç şirket zorda

Nafile başkanlık tartışmalarını da;
Musul/ Halep bağlamında çarşaf çarşaf yayınlanan savaş planlarını bir tarafa bırakın.
Çünkü Ankara bunları tartışmıyor;
Ankara’nın en önemli gündemi bugünlerde ekonomi.
Doların rekor üzerine rekor kırması;
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin art arda notunu düşürmesi;
Ve en önemlisi her geçen gün giderek sayısı artan iflaslar.
Ankara kulislerinde ekonomi konuşuluyor.
Kulaktan kulağa en çok fısıldanan ise, Türkiye’nin adında “Türk” kelimesi geçen üç büyük şirketinin girdiği büyük finansal kriz.
Türk Telekom’un borçlarını ödeyemediği zaten sızdı.
Mali zorluğa düşen diğer iki büyük şirketin adını da siz tahmin edin.

İŞ DÜNYASI : Mesleğinize Göre İzleyebileceğiniz Filmler


Mesleğinize Göre İzleyebileceğiniz Filmler

Tamer Akın (Kariyer Koçu / Eğitmen)

Değerli Gelişim Dostları ,

Geçtiğimiz haftalarda sosyal medya kanallarımızda en çok beğenilen paylaşımlardan bir tanesini aşağıda bulabilirsiniz.

Meslek hayatınızla uyuşabilecek 10 filmi sizler için bir araya getirdik.

Film izlerken "işte bunu çok yaşıyorum, ah tam olarak ben" dediğiniz anlar elbetteki oluyordur. Konuşulan diller farklı olsa da aynı meslekteki kişilerin iş yapış şekilleri, olaylar karşısında gösterdikleri tutum ve davranışlar dünyanın her yerinde aynı olabiliyor. Öte yandan bazı filmler ise yaptığınız işle ilgili vizyonunuzu genişleterek size yeni ufuklar da açabiliyor.İş hayatından kesitler bulabileceğiniz "bana da oluyor bu" diyeceğiniz ve mesleğinizle ilgili mutlaka izlemeniz gereken filmleri bir araya getirdik.

İşte mesleklere göre mutlaka izlenmesi gereken filmler;

· Mühendis – Devrim Arabaları

· Gazetecilik- Citizen Kane

· Avukat – A Murder Of Crows

· Reklamcılık – 99 Francs

· Doktor – Food Matters

· Öğretmen – Dead Poets Society

· İnsan Kaynakları – The Pursuit of Happiness

· Girişimci- The Wolf Of Wall Street

· Psikolog – Mary And Max

· Mimar- İnception

· Kaynak : İK Magazin

İyi Haftalar

Tamer Akın

Kurumsal eğitim, koçluk talepleriniz için iletişim:

tamer

0216 587 30 16

www.kariyerkocu.net

https://tr.linkedin.com/in/tamerakin

https://www.facebook.com/kariyer.koc/

https://www.instagram.com/kariyer.kocu/

https://www.twitter.com/kariyer__kocu

https://www.youtube.com/user/actamer

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI : Savunma Sanayi Uzmanı Arda Mevlütoğlu İle Söyleşi


Savunma Sanayi Uzmanı Arda Mevlütoğlu İle Söyleşi

Siyah Gri Beyaz blogu yazarı Arda Mevlütoğlu, yerli savunma sanayindeki son gelişmeler hakkında Güvenlik Enstitüsü Genel Yayın Yönetmeni Serkan Çakır’ın sorularını yanıtladı.

Merhaba Arda Bey, öncelikle bizimle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

İstanbul Teknik Üniversitesi Uzay Mühendisliği bölümünden 2003 yılında mezun oldum. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Politikası Çalışmaları bölümünden yüksek lisans derecesi aldım. Halen bir uluslararası ticaret ve danışmanlık firmasının savunma programları müdür olarak çalışmaktayım. Bir yandan da savunma ve güvenlik politikaları ile havacılık ve savunma teknolojileri alanında akademik çalışmalarıma devam etmekteyim.

Sahibi olduğunuz SiyahGriBeyaz bloğu savunma sanayine ilgisi olan birçok kişi için oldukça ilgi ile takip edilen bir platform, siteyi kurduğunuz sırada bu noktaya geleceğini düşünüyor muydunuz? Siteyi kurma amacınız neydi?

Siyah Gri Beyaz’ı aslında 2004 yılında, kısa öykü, deneme ve fotoğraflarımı paylaşmak için açmıştım. Bir süre devam ettirdim ancak daha sonra kapatıp, 2005 Nisan ayında esas ilgi alanım olan savunma sanayii ve havacılık ile ilgili yazılarımı, önemli gördüğüm haber ve makaleleri paylaşmak için yeniden açtım.

Siyah Gri Beyaz’ı ben hep, üzerinde düşündüğüm, araştırdığım konuları paylaşmak, öğrendiklerimi saklamak için bir aracı olarak tasarladım. Hiçbir zaman geniş kitlelere ulaşmak ya da yüksek popülerlik gibi bir hedefim olmadı. Zaman zaman hiç beklemediğim yer ve zamanlarda çok olumlu eleştiriler alıyorum ve bu beni mutlu ediyor.

Siz savunma sanayi üzerine ilgilenmeye başladığınızdan beri Türk savunma sanayinde neler değişti? Bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

IDEF savunma sanayii fuarına ilk kez 1999 yılında gitmiştim. O dönem Ankara Etimesgut’taki Türkkuşu tesislerinde düzenleniyordu. Fuar alanının oldukça mütevazi bir kısmında yerli sanayi ürünleri sergileniyordu. Onun dışında fuar neredeyse tamamen Türkiye’ye sistem ve ürün satmak için gelmiş yabancı firmalarla doluydu.

16 yıl sonra İstanbul’daki IDEF 2015 fuarını gezerken o günlere geri döndüm. Artık yerli üreticilerin kabiliyetleri, ürünleri muazzam ölçüde gelişti. Yabancı firmalar da artık ürün satmaktan ziyade ortak üretim ya da geliştirme projeleri için geliyorlar. Bu, kaydedilen gelişmeyi gösteren güzel bir örnek.

Ancak bardağın boş tarafını da ihmal etmemek gerekir. Sektörle yakından ilgilenmeye başladığım 1994 yılında en önemli gündem maddelerinden bazıları taarruz helikopteri, genel maksat helikopteri ve ana muharebe tankı idi. 22 yılın sonunda taarruz helikopteri hizmete yeni giriyor; tankın seri üretimi başlamadı, en erken 2018’de başlayacak ve genel maksat helikopteri projesinde üretime yönelik çalışmalar daha yeni başladı. Planlama ve tedarik konusunda çözülmesi gereken sorunlar olduğu açık.

Türk savunma sanayinde verimlilik konusu son zamanlarda tartışma konusu haline geldi, sektörün istihdam ettiği personel sayısına karşılık üretkenliğinin yeterince yüksek olmadığını siz de daha önce dile getirdiniz, bu durumu açıklayabilir misiniz? Sizce sebepleri neler? Savunma sanayinde üretkenliği ve verimliliği arttırmak için neler yapılmalı?

Sektörün ciddi bir verimlilik sorunu olduğunu düşünüyorum. Bu sorunun en bariz yansıması ise hemen hemen tüm projelerde yaşanan takvim ve bütçe aşımları. Tabi ki bu durumu sadece verimsizliğe bağlamak haksızlık olur. Bir sektörün sıfırdan kurulması sürecinde şüphesiz çok sayıda zorlukla karşılaşılır. Ancak yine de kaynakların doğru ve verimli kullanımında bir sıkıntı olduğu aşikar.

Bu durumun nedenleri açıklık ve titizlikle araştırılmalıdır. Benim görüşüm, sektörün yapılanmasının önemli bir etkisi olduğu şeklinde.

Devlet desteği şüphesiz şart ancak bu destek aynı zamanda rekabetçi bir ortamı sağlayacak bir şekilde kurgulanmalıdır. Aksi takdirde iş ve gelecek kaygısı olmayan firmalar da, personel de kaçınılmaz şekilde rehavete kapılabilir, üretkenliklerini zamanla kaybedebilir.

Ayrıca sektördeki çalışan sayısının, projelere kıyasla oldukça az olduğu dikkati çekmektedir. Bu durum, her bir çalışan başına düşen iş miktarını artırmakta, belli konulara odaklanıp uzmanlaşma ve verimliliği artırmanın önünde engel olmaktadır.

Türk savunma sanayinin son zamanlarda ürettiği ve hizmete giren ürünler, ATAK, CİRİT, SOM, Kirpi, Cobra, MilGem MPT-76, gibi projeler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu kazanımların önümüzdeki dönemde savunma sanayine ne tür katkıları olacaktır? Özellikle ATAK ve SOM gibi projelerin daha geliştirilmiş versiyonlarını ileride görme şansımız var mı sizce?

Başta MilGem olmak üzere bu projelerin ve ürünlerin tamamı Türk savunma sanayii için dönüm noktası niteliğindedir. Hayata geçirilmeleri sürecinde hem geliştiren ekipler, hem kullanıcı hem de tedarik makamları çok değerli tecrübeler edinmiştir. Şüphesiz ki teknolojideki gelişmeler ve kullanıcının ihtiyaçları doğrultusunda güncel, daha gelişmiş versiyonlarının üretilmesi gündeme gelecektir. Bu da, bu ürünleri ortaya çıkaran sektörün sürekliliğinin sağlanabilmesi ile mümkün olacaktır.

Bunun dışında henüz proje aşamasında olan ancak teslim edilmemiş ürünler, ALTAY, Anka, Hürkuş, hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu projelerin bazılarındaki gecikmeler ürünleri üreten kuruluşlar hakkında eleştirilere sebep oldu, sizce bu gecikmelerin sebebi nedir? Yukarıda bahsettiğimiz savunma sanayinde verimlilik konusuyla bu projelerin güncel durumu arasında bir bağlantı görüyor musunuz?

Burada verdiğiniz üç projenin de modeli birbirinden farklı. Dolayısıyla bunlardaki (ve diğer projelerdeki) gecikmelerin nedenlerini incelemek için her bir projeyi ayrı ayrı ele alıp, varsa ortak faktörleri ortaya çıkarmak gerekecektir. Ancak verimliliğin en önemli etkenlerden biri olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayrıca benim görebildiğim kadarıyla sistem mühendisliği ve proje yönetim süreçlerinde iyileştirmelerin yapılması gerekiyor. Söz gelimi bir projede kullanıcının isterlerinin bir noktada dondurulmaması, sürekli yeni isterlerin gündeme gelmesi o projedeki tasarım ve üretim faaliyetlerinin en iyi ihtimalle aksamasına neden olacaktır. Projede aşamalar ilerledikçe geriye yönelik tasarım değişikliği yapmanın zaman ve bütçe açısından maliyeti artar. Dolayısıyla ihtiyaçların belirlenmesinden proje yönetimine kadar ilerleyen sürecin bir reforma tabi tutulması gerekliliği ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin uzun vadede gerçekleştirmeyi planladığı savunma sanayi projeleri, TF-X, TF-2000, Milli Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemi, T-70, gibi projeler hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu projelerin finansmanı ve Türk savunma sanayi şirketlerinin teknolojik birikiminin bu projeleri ortaya koymakta yeterli olup olmayacağına dair tartışmalar var, bu eleştirilere karşı bakış açınız nedir?

Bu gibi büyük çaplı, karmaşık projeler ciddi bir teknoloji ve insan kaynakları altyapısı gerektirir. Artan maliyetler nedeniyle dünyada çoğu ülke bunlar gibi kapsamlı projelerde uluslararası işbirliklerine yönelmiş durumda; risk ve maliyetleri paylaşarak azaltmak için. Türkiye savunma sanayiini 1970’lerin ortasında sıfırdan kurmaya başladı ve ancak son 10 yılda ilk meyveler alınmaya başlandı. Kritik sistem ve teknolojilerde bir önceliklendirme yapılarak, uluslararası işbirlikleri kurmak hem teknolojik hem de siyasi açıdan fırsatlar sunabilir.

Şu anda Türk savunma sanayiinde istihdam edilen personel sayısı 33,000 – 35,000 civarında. Bu kadar çalışan ile -ki idari personelden teknisyene tüm çalışanları kapsıyor- uydudan piyade tüfeğine, savaş gemisinden füzeye her türlü savunma sisteminin geliştirilmesi, üretilmesi ve modernizasyonuna soyunmuş durumdayız.

Sanayi ve teknoloji altyapısı bir yana, eğer daha büyük projelere soyunduysak ve bu sektörün devamlılığını hedefliyorsak insan kaynağını hem nitelik hem de nicelik açısından hızla geliştirmeliyiz. Aksi takdirde saydığınız projeler prototip ve/veya sınırlı sayıda üretimden öteye gidemeyecektir.

Yılan hikayesine dönen Uzun Menzilli Hava Savunma Sistemi İhalesini bizlere açıklayabilir ve bu ihale hakkındaki kendi görüşlerinizi paylaşabilir misiniz?

Türkiye, 1991 Körfez Savaşı sırasında çevresindeki balistik füze tehdidinin farkına vardı. Ondan önce İran – Irak Savaşı sırasında her iki taraf da şehirlere, sivil nüfusa karşı balistik füzeleri kullanmıştı; Soğuk Savaş boyunca hem Bulgaristan hem de Sovyetler Birliği, bölgemizde taktik balistik füzeleri yoğun olarak konuşlandırmıştı. Suriye ve Irak’ın füze programları biliniyordu. Bu açık ve büyük tehdide rağmen Türkiye, hava savunmasını ve genel olarak ülkenin savunma mekanizmasını NATO şemsiyesi altında kurgulamayı tercih etti.

1991’de Saddam rejiminin İsrail ve Suudi Arabistan’a SCUD tipi füzelerle saldırmasının ardından Türkiye’nin modern yüksek irtifa / uzun menzilli hava savunma sistemi tedarik etmesi gündeme geldi. Ancak çeşitli ekonomik, siyasi ve bürokratik nedenlerle bu tedarik bir türlü gerçekleşemedi. Bu sırada çevremizde vuku bulan çeşitli krizlere karşı devamlı NATO’dan koruma talep edildi.

Uzun menzilli hava ve füze savunma sistemi ihalesi, pek çok yönü itibariyle akademik araştırma konusu olabilecek bir sürece sahne oldu. Bu proje, Türkiye’nin savunma planlama, ihtiyaç tespiti ve tedarik mekanizmasının sahip olduğu yapısal sorunları gözler önüne serdi. Bu sorunları maddeler halinde sıralamak gerekirse: 1. Kararın sadece teknik parametreler ve performans üzerinden alınması; siyasi, ekonomik, ticari boyutların analiz edilmemesi; 2. Kurumlar arasında sağlıklı bir eşgüdüm oluşturulamaması, 3. Uzun vadeli bir yol haritası ve stratejinin mevcut olmaması

İhale iptal edildikten sonra başlatılan yerli geliştirme projesi, yukarıda önerdiğim çerçevede, uluslararası işbirliğini kapsayan bir modelde yürütülebilir. Her halükarda belli bir miktar sistemin tam göreve hazır olarak hizmete başlaması yıllar alacaktır. Paralel olarak devam eden Korkut ve Hisar A/O gibi hava savunma sistemlerinin de 2020’lerin başlarında hizmete girmeye başlayacağı düşünülecek olursa, Türkiye’nin kendi milli hava savunma şemsiyesini kurması, yaklaşık 35 yıllık bir sürece sahne olmuş olacaktır. Bu, içinde bulunduğumuz coğrafya ve tehdit ortamı değerlendirildiğinde, son derece düşündürücü bir durumdur.

Türk savunma sanayinin ihracat potansiyelini nasıl görüyorsunuz? Sizce savunma sanayi ürünlerinin başarısı sadece ihracat için yeterli mi? Yoksa bu ürünler ciddi bir siyasi ve diplomatik lobi ile desteklenmeli midir? Bizimle görüşlerinizi paylaşır mısınız?

Türkiye’nin üzerinde çalıştığı özgün savunma projelerinin neredeyse büyük kısmı büyük ihracat potansiyeli taşıyor. Sadece Türkiye’nin din, tarih, kültür gibi etkenlerle bağlı olduğu coğrafyalar değil; Avrupalı, Rus, Amerikalı üreticilere alternatif arayan diğer pazarlar nezdinde de ciddi fırsatlar görüyorum. Burada iki önemli faktör var: Milli sistemlerin kullanıma girmesi ile birlikte yetkinliklerini ispatlaması ve ihracatı kolaylaştırıcı kredi, teşvik ve benzeri mekanizmaların geliştirilmesi. Savunma sektöründe, diğer sektörlerde olduğu gibi ihracat potansiyelini artırmak fuarlarda boy göstermek ile sağlanmaz. Hedef ülke ve bölgelerde daimi varlık bulundurulmalıdır. Bunun için de yurtdışına yönelik iş geliştirme, pazarlama ve stratejik planlama kabiliyeti olan kadrolar oluşturulmalı, hem tedarik makamı hem de sektör firmaları bu doğrultuda insan kaynakları yatırımı yapmalıdır. Son olarak, kullanıcı makamı, yani Türk Silahlı Kuvvetleri de, kullandığı milli sistemlerin bir nevi pazarlayıcısı ve en etkili lobi kuruluşu konumunda olduğu için, bu konuda aktif rol üstlenmelidir.

Son olarak, Türk savunma sanayinin dünden bugüne geçirdiği dönüşüm hakkındaki görüşlerinizi ve savunma sanayinin geleceği hakkındaki fikirlerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Bir ürünün prototipini geliştirmek ile o ürünü seri şekilde üretmek ve dahi ürettikten sonra desteğini sağlamak çok farklı şeylerdir. Prototipi üretmek, o ürünü ekonomik bir şekilde üretebileceğiniz anlamına gelmez.

Çok yetenekli mühendisleri ve bilim insanlarını modern binalara, laboratuvarlara doldurmak, bilim ve teknoloji üretmek için yeterli değildir. ArGe, sosyal bir süreçtir: Sosyal, teknolojik, kültürel ortamın bilim ve teknoloji üretmek için uygun olması, uzun vadeli, tutarlı, gerçekçi ve somut bir strateji ile desteklenmesi şarttır.

Bu saydığım iki husustan hareketle, Türk savunma sanayiinin bir yol ayrımında olduğunu değerlendiriyorum. Son 10 – 15 yılda kaydedilen büyük sıçrama ve kazanımların korunması için uzun vadeli, somut, nesnel önlemlerin alınması gerekmektedir. Başka bir deyişle, prototipten ürüne dönüşüm sağlanmalıdır. Aksi takdirde bütün harcanan emekler, zaman ve para boşa gitmiş olacaktır.

Zaman ayırıp Güvenlik Enstitüsünün sorularını yanıtladığınız için teşekkür ederiz.

ARAŞTIRMA DOSYASI : Uluslararası İlişkiler Teorileri ve Neo-Realizm’in Haklı Davası


Uluslararası İlişkiler Teorileri ve Neo-Realizm’in Haklı Davası

Uluslararası ilişkiler içerisinde genel anlamda etkili diyebileceğimiz dört teori var, bunlar; realizm, liberalizm, yapısalcılık ve marksizm. Elbette bu teoriler tamamen birleşik bir teoriden oluşmuyor ve her birinin içerisinde farklı teoriler var. Bu alt teoriler kimi zaman bazı konularda birbirleri ile aynı görüşte olsalar da, örneğin hem realist düşünce hem de liberal düşünce uluslararası ilişkilerde devletlerin ana aktör olduğunu kabul eder, aslında hepsi uluslararası ilişkilere farklı pencerelerden bakarlar. Uluslararası ilişkiler ile ilgilenen biriyseniz, hangi teoriyi kendinize yakın bulduğunuz global siyaseti yorumlama biçiminizi ciddi bir ölçüde etkiler. Elbette ki bu teorilerden hiç birisine bağlı kalmayıp, hepsinden faydalanmayı seçen, ya da uluslararası ilişkilere daha eleştirel bir pencereden bakmayı seçenlerin sayısı da az değil.

Kendimi tanıttığım yazıda neo-realizm’i kendime yakın bulduğumu ve uluslararası politikayı değerlendirirken neo-realist düşüncelere sıkça başvurduğumu belirtmiştim. Dolayısıyla ikinci yazımda da neden bu teoriyi kendime yakın bulduğumu belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Aynı zamanda birkaç sene sonra, özellikle mezuniyet sonrası, bu yazıyı açıp zaman içinde düşüncelerimde değişiklik olup olmadığını görmek benim için de ilginç olacaktır.

İlk olarak bir hususu açıklığa kavuşturmak gerekiyor. Daha önceden belirttiğim gibi neo-realizm genellikle başvurduğum bir teoridir. Mearsheimer’ın bir konuşmasında [1] belirttiği üzere, hiç bir uluslararası ilişkiler teorisi dünya politikasının %100 yansımasını veremez ya da gerçekte olanları %100 açıklayamaz. Ancak %70 gibi bir oranı yakalaması halinde bir teori için gerçekten başarılı olduğunu ve diğerlerinin arasından sıyrıldığını söyleyebiliriz. Ben de her ne kadar neo-realizm’i ana rehberim olarak kabul etsem de gerçekte olanları tamamen açıklama kapasitesinin olmadığının ve yeri geldiğinde onu kullanmanın bir olayı analiz etmekte çok ciddi bir fayda getirmeyeceğinin farkındayım. Ancak diğer teoriler ile karşılaştırıldığında, neo-realizm ülkelerin birbirleri arasındaki ilişkileri diğerlerine göre daha yakınsayarak anlatabilen bir teori olarak öne çıkıyor.

Peki neden? Bence üç temel sebebi var ve bunlar aslında neo-realizmin de uluslararası ilişkileri tanımlarken öne sürdüğü argümanlar. Birincisi; neo-realizme göre devlet uluslararası ilişkilerde en önemli aktördür. Diğer bazı aktörler de vardır, uluslararası sivil toplum kuruluşları, NATO, BM, AB, uluslararası şirketler vs., ancak bunlar dış politikada devlet kadar önemli yer tutamazlar. Liberalizm bu görüşe katılmıyor tabi ki. Liberallere göre yukarıda saydığım devlet dışı aktörler artık devletten daha önemli bir pozisyona geliyorlar ve özellikle ulus devletin uluslararası arenadaki yerinin zayıfladığını görüyoruz. Peki neden liberalizm değil de neo-realizm haklı? Aslında burada asıl mesele neo-realist argümanının çok güçlü olmasından ziyade neo-liberal argümanın oldukça zayıf ve hem tarihsel hem de güncel örneklerle tersinin ispatlanabilir olması. Tarihsel olarak bakmak gerekirse, özellikle 20. yüzyılda uluslararası kurumlara güç verilmeye çalışıldı. Bunun en büyük örneği iki dünya savaşı arasında kurulan Milletler Cemiyeti, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler, AB ve NATO gibi bölgesel kuruluşlar. Sırasıyla, Birleşmiş Milletler’in tamamen başarısızlık olduğu zaten kabul gören bir durum. İkincisi, Birleşmiş Milletler, her ne kadar Milletler Cemiyetinden daha etkili gibi gözükse de (Güvenlik Konseyi gibi bağlayıcı bir komisyonun varlığı önemli bir adım ancak bu konseyin bile gücünün yetmediği durumlar oluyor, buna da örnek olarak 2003 Irak Savaşı, 1990’larda yapılan bazı İnsani müdaheler BMGK kararına rağmen gerçekleştirildi) bu kuruluşun bizim bildiğimiz anlamda ulus devlet bağımsızlığını sonlandırabilecek bir pozisyonda olmadığı gözüküyor.

Avrupa Birliği özellikle ülkelerin kendi bağımsızlıklarından vazgeçip kendi sınırları içerisindeki kanunları belirleme konusunda birliğe bazı haklar devretmesi neo-liberaller için kendi teorilerini desteklemek için kullanılan argümanlardan biri ve açık konuşmak gerekirse oldukça da güçlü bir argüman. Ancak, bu oluşumun sadece Avrupa bölgesi ile sınırlı kaldığını, dünyanın diğer taraflarında bu tarz oluşumların ortaya çıkmadığını hesaba katmak da oldukça önemli. Buna ek olarak özellikle son yıllarda yaşanan mülteci krizleri ve üye ülkelerden bazılarının bu krizi AB çatısı altında çözmek yerine kendi çıkarlarına göre önlemler alması katılımcı devletlerin aslında belirli bir noktaya kadar iş birliğine gideceği, eğer bu birlik çıkarlarına aykırı hareket etmeye başlarsa, çıkarlarını önde tutacaklarını gösteriyor.

İkincisi ise büyük devletler arasındaki güç mücadelesi. Realist teoriye göre büyük devletler her zaman süper güç olmak için birbirleri ile rekabet halinde olacaklar ve uluslararası ilişkilerin anarşik (yani devletler arası ilişkileri kontrol eden herhangi bir üst otorite olmaması durumu) yapısı nedeniyle onları bu rekabetten engelleyebilecek herhangi bir sebep ya da etken yok. Ancak burada dikkatli olunmalı. Realist argüman uluslararası arenadaki tüm süper güçlerin her zaman bir savaş ya da rekabet olacağını öngörmez. Bu rekabet eğer süper güçler kazanacak durumda olduklarını düşünürse ortaya çıkar. Şöyle bir örnek vereyim, A ülkesi 10 birim güce sahip olsun. B, C ve D ülkeleri de sırasıyla 5,6 ve 9 birim güce ve dünyadaki diğer 25 ülkenin hepsinin güçleri de 4 birim ve aşağısı olsun. Bu durumda A, B, C ve D ülkeleri hayali dünyamızdaki süper güçler. Ancak bu durum hepsinin birden aynı anda savaşa tutuşması anlamına gelmiyor. Çünkü C ve D ülkelerinin güçleri diğer iki süper güçten dikkate değer bir ölçüde daha az olduğu için bu C ve D ülkeleri A ve B ülkeleri ile rekabete girmekten çekinecektir çünkü kazanma ihtimalleri çok düşük ve bu ülkeler rasyonel olarak hareket edeceği için kazanamayacakları bir savaşa girmek istemeyeceklerdir.

Öte yandan, A ve B ülkelerinin kendi aralarında rekabete girmesi iki sebep dolayısıyla oldukça yüksek bir olasılık; ilk olarak A ülkesi B ülkesinin kendisine çok yakın bir güce sahip olmasından rahatsız olacaktır. Çünkü B ülkesi bir atak yapıp 11 birim güce sahip olursa A ülkesi dünyadaki en güçlü ülke olma sıfatını kaybedecektir ve bu ülkenin bu durumdan hoşnut olmayacağı açıktır. Bu sebeple A ülkesinin B ye karşı agresif bir tutuma girmesi beklenir. Öte yandan, B ülkesi de hem A ülkesinin niyetlerine güvenmediği ve her an saldırıya uğrayabileceğini düşündüğü/bildiği için ve aynı zamanda A ülkesini zayıflatıp dünya üzerindeki en güçlü devlet olmak istediği için A ülkesine karşı agresif bir tutum sergileyecektir. Bu teorinin örneklerini tarihte göstermek de mümkündür. Özellikle 1. ve 2. dünya savaşları Almanya’nın yükselen güç olarak süper güçlere meydan okuması sebebiyle yaşanmıştır. Öte yandan Soğuk Savaş da yeni süper güç ABD ile yükselen ve bir sonraki süper güç olma iddiasını taşıyan Sovyetler Birliği arasındaki güç mücadelesine dayanmaktadır. Günümüzde ise ABD’nin bir başka yükselen güç olan Çin’e karşı yine aynı endişeleri geliştirdiği, ve Çini kendisine rakip olarak gördüğü gözlemlenebilmektedir. Elbette bu durum illa ki agresif rekabete dönüşecek şeklinde kesin bir çıkarım yapmak mümkün değildir. Ancak tarihsel örnekler bu devletlerin ilişkilerini değerlendirirken göz önünde bulundurulmalıdır.

Üçüncü ve son neden ise uluslararası ilişkilerde İngilizcede self-help olarak adlandırılan benim ise Türkçede “kendi başının çaresine bakmak” diyebileceğim bir kuraldır. Realist argümana göre madem ki uluslararası ilişkiler anarşik bir yapıda ve bir devlet saldırı altında olduğu zaman yardım isteyebileceği daha yüksek bir otorite yok, o zaman her devlet güvenliği için sadece kendine güvenmek zorundadır. Elbette ki bu iddianın gerçek hayatta %100 tutarlılığı olduğu söylenemez. Özellikle 19. ve 20. yüzyılda büyük devletlerin küçük devletleri koruması altına alması, bu devletlere yapılacak saldırıların kendilerine yapılmış sayacağını belirtmesi ve bu bazı durumlarda bu sözleri tutması kimi zaman küçük devletlerin büyük güçler tarafından koruma altına alınabileceğini gösteriyor. Öte yandan günümüzde ise NATO ittifakının varlığı müşterek güvenlik gibi kavramların doğmasına yol açmıştır. Ancak her iki örnekte de göz önünde bulundurulması gereken hususlar vardır. İlk olarak, küçük devletlerin büyük güçler tarafından korunması genellikle ulusal çıkarlar sebebi ile gerçekleşmektedir. Öte yandan, küçük devlet her ne kadar büyük abileri tarafından koruma altına alınsa da süper güçleri birbirinden koruyacak herhangi bir üst otorite yoktur. Dolayısıyla bu devlet için “kendi başının çaresine bakmak” kuralı oldukça hayati bir önem taşımaktadır. İkinci olarak ise NATO ittifakının müşterek güvenlik anlayışının temelini oluşturan 5. maddenin günümüzde kadar pratikte bir uygulaması olmamıştır. Her ne kadar ABD 11 Eylül saldırılarından sonra bu maddeyi harekete geçirse de, karşıdaki düşman bir Sovyetler Birliği ya da Çin değil, terörizm örgütü olan El Kaide idi. Bazı akademisyenler be uluslararası ilişkiler uzmanları bu maddenin gerçek bir saldırı halinde ne kadar işe yarayabileceğini, özellikle ittifakın daha küçük ülkeleri için ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin kendilerini ateşe atmayacaklarını düşünmektedir.

Oldukça uzun bir yazıyı bir paragrafta toparlamak gerekirse; uluslararası ilişkilerde bir çok teori vardır ve bunların hepsini bir yazıda değerlendirmek mümkün değildir. Ancak bu yazı neden neo-realist teorinin diğerlerine -ve özellikle neo-liberal teoriye- göre bir adım öne çıktığını açıklamaya çalışmıştır. Ayrıca yazar neo-realizm ilkelerinin tamamını kavramamış, hem neo-realist hem de neo-liberal teoriler tarafından kabul görmüş devletlerin rasyonelliği gibi argümanları tartışma dışı bırakmıştır. Yazar neo-realist teorinin başarısını onun üç argümanına indirgemiştir; birincisi devletlerin uluslararası ilişkilerde en önemli aktör olması ve uluslararası kuruluşların onların yerini doldurabilecek duruma sahip olmaması, ikincisi, uluslararası ilişkilerin anarşik yapısı ve bu yapıdan doğan süper güç rekabetleri ve son olarak da uluslararası ilişkilerde yer alan “kendi başının çaresine bakmak” ilkesini doğru okuyabilmesidir. Bu argümanlar sadece teorik başarı olarak kalmayıp, gerçek hayatta da gözlemlenebilmesi ve uluslararası ilişkilerde gelecek üzerine yorum yaparken doğru tahmin yapmaya fırsat vermesi sebebi ile inanırlıklarını daha da arttırmaktadırlar.

*Yazarın Uluslararası Politika Akademisi (UPA) platformunda yayınlanmış yazısının aynısıdır.

Kaynakça

[1] https://www.youtube.com/watch?v=0DMn4PmiDeQ

KAYNAK : http://guvenlikenstitusu.com/uluslararasi-iliskiler-teorileri-ve-neo-realizmin-hakli-davasi/

IRAK DOSYASI : Musul Harekatı ve Milis Güçlerin Kontrolü


Musul Harekatı ve Milis Güçlerin Kontrolü

Yazan: Onur Kara

Ne kadar zaman alacağı belirsiz olsa da hemen hemen herkesin beklentisi bu hafta başlayan Musul harekatının ilk aşamasının başarılı olacağı ve IŞİD’in şehirden çıkarılacağı yönünde. Fakat, harekatın gidişatı konusunda genel bir kanıya varmak henüz mümkün değil: Meskun mahalde çatışma saldıran taraf için son derece sancılı ve yavaş ilerleyen bir süreç ve Irak ordusu henüz Musul şehir merkezine girmedi.

Musul’a düzenlenen askeri harekat yaklaşık bir seneden beri devam eden çok taraflı siyasi müzakerelerin bir sonucu. Türkiye’de bu müzakerelerin en çok dikkat çeken tarafı hangi askeri güçlerin harekata katılacağı veya dışarıda bırakılacağına dair sorulardı. Şehre girecek kara unsurları söz konusu olunca da tartışmanın önemli bir kısmı Irak’taki milis kuvvetleri üzerinden yürümeye başladı.

Askeri açıdan bakıldığında Musul’daki ana sorun Irak ordusunun bu harekatı tek başına yapacak güce sahip olmaması. 2014 yazında IŞİD şehre saldırdığında düzenli ordu birliklerinin kayda değer bir direnç gösterememesi hem orduya, hem de Bağdat hükümetine büyük bir darbe vurmuştu. O zamandan beri Irak ordusunun yeniden yapılandırılması için ciddi çaba sarf edilmekte ise de temel sorunlar halen çözülebilmiş değil. An itibariyle birkaç tugaylık bir güç dışında Irak ordusunun ana unsurları savaş şartlarında görev ifa edemeyecek durumda. Bu da alternatif silahlı güçlerin kullanımını zorunlu kılıyor.

Alternatif bir Tercih?

Milis* kuvvetlerin kullanımı NATO’nun Libya’ya müdahalesinin ardından tekrar gündeme geldi. Hem bölgesel güçler, hem de büyük devletler kendi piyade birliklerini çatışma bölgelerine göndermekten çok işbirliği yapabilecekleri milis kuvvetler bularak bunlara hava gücü ve özel kuvvetler ile destek sağlamayı tercih etmeye başladılar. Bu, hem siyasi riskin yerel aktörlere transfer edilmesini sağladığı, hem de ekonomik sorunlarla boğuşan batı ülkelerinde masrafları düşürdüğü için çekici göründü. Benzer bir şekilde, çatışma bölgelerinde merkezi devlet otoritesinin zayıflaması ve bölgesel güçlerin desteği gibi nedenler de milis kuvvetlerin gelişimini hızlandırdı. 2016 yılının başında Libya’da iki bin civarında milis grup bulunuyordu. Boyut ve organizasyon yönünden büyük farklılıklar gösteren milis gruplar IŞİD işgalinden sonra Irak’ta da daha görünür hale geldi.

Fakat, milis kuvvetlerin düzenli ordular ile ilişkisi genellikle son derece sorunlu bir seyir izliyor. Öncelikle bu kuvvetlerin orta ve uzun vadede kontrol altında tutulmaları oldukça zor. Devletler her ne kadar bu gruplarla bir süre iş birliği yapıp daha sonra tasfiye veya devlet kurumlarına entegrasyon yoluna gidebilseler de, Bağdat hükümetinin dış destekli silahlı gruplara sözünü geçirmesi ihtimal dahilinde görünmüyor. Özellikle geçen sene Felluce’nin geri alınmasının ardından Şii milislerin şehirde yaygın şekilde şiddet uygulaması aynı senaryonun Musul’da tekrarlanacağına dair korkuları güçlendirmişti.

İkinci problem ise milis kuvvetlerin kendi iradesine sahip olmayan, dış örgütlerin “maşa”sı konumunda gruplar olarak algılanması. Bugün Musul çevresinde neredeyse her bölgesel aktörün destek verdiği silahlı bir grup olduğu doğru. Fakat, Arap isyanları sonrasında beliren çatışmalar bu maşaların birden kendi başlarına hareket etmeye başladığı ve Riyad, Tahran veya Washington’un kontrolünden çıktığı örneklerle dolu. Bu açıdan bakıldığında milis örgütlerin devletlerle nereye kadar iş birliği yapacağı da problemin diğer yüzünü meydana getiriyor.

Libya’da milis gruplar ortak düşmanın (Kaddafi rejimi) mağlup edilmesinden kısa bir süre sonra kendi aralarında çatışmaya başlayarak ülkedeki siyasi sürece çok büyük zarar vermişlerdi. Benzer bir durumun nüksetmemesi için ABD tarafından bazı önlemler alınmış gibi gözüküyor. Bunların içinde milis güçleri düzenli orduları andıran komuta ve kontrol mekanizmalarına dahil etmek, askerlere standart ekipman ve üniforma dağıtmak gibi tedbirler mevcut. Ancak bunların ne kadar etkili olacağını şu aşamada bilmiyoruz.

Musul’un Geleceği

Milis güçlerin getirdiği risklerin kendini ne ölçüde göstereceği şehir merkezindeki çatışmaların gidişatı sırasında belli olacak. IŞİD Musul merkezinde tutunmamayı seçebilir, ağıt zayiat vermeyi göze alarak sonuna kadar savaşabilir veya (en yüksek ihtimalle) yer altına çekilebilir. Bundan sonra ne olacağı önemli: Eğer şehirdeki çatışma mezhepsel bir hal almaya başlarsa (ki milis örgütlerin birçoğu etnik ve mezhepsel temellere sahip olduğundan bunların aynı bölgede olması dahi sorun yaratabiliyor) IŞİD Şii militanlara karşı yerel halktan bir miktar destek görebilir. Örgüt daha önce de konvansiyonel savaşta kaybettiği yerlerde devam eden ihtilaflardan faydalanmış ve fırsatını bulunca tekrar gün yüzüne çıkmıştı.

Elbette bu askeri gelişmelerin hepsi Musul’un çatışmalar bittiğinde nasıl yönetileceği ile ilgili. An itibariyle koalisyon içindeki aktörler arasında ciddi boyutta güvensizlik mevcut ve başat oyuncuların öncelikleri birbirinden farklı. Varılan siyasi anlaşma ne olursa olsun, çatışmalar bittiği anda Musul’da kamu hizmetlerinin süratle yeniden sağlanması gerekecek ve ne Irak devletinin ne de milis güçlerinin şu an bunu gerçekleştirecek kaynak ve yeteneğe sahip olmadığı söylenebilir. Bu nedenle birkaç ay içinde Musul’un yönetiminde birçok farklı aktör (özel şirketler de dahil) rol alabilir. Şehrin çatışmalar sırasında ne ölçüde zarar göreceği ve mülteci akının boyutu bu problemin ciddiyetini belirleyen önemli faktörler olarak öne çıkmakta.

Musul, milis kuvvetlerin nizami ordu birlikleriyle beraber kullanıldığı harekatların en büyük ve en karmaşık örneklerinden biri olarak uzun süre hatırlanacak. Milis kuvvetler Ortadoğu’daki askeri gelişmelerin uzun bir süre daha parçası olacak gibi görünmekte. Bunun getirdiği risk ve fırsatların nasıl sonuçlar doğurduğunu muharebenin ilk safhaları sona erdikten sonra daha net göreceğiz.

* “Milis”, sorunlu bir kavram. Özellikle basın kuruluşları farklı türde devlet-dışı silahlı güçleri milis kelimesi altında gruplandırmaya eğilimli. Ayrıca bu kelime Arap kaynaklarında bazen küçümseme amaçlı olarak da kullanılabiliyor. Ben bu yazıda “milis” kelimesini nizami ordu birlikleri dışında kalan, genellikle yerel dini-siyasi otoriteler tarafından yönlendirilen, çoğunlukla hafif piyadeden oluşan ve personel sayısı ortalama bir tugay boyutunu geçmeyen unsurları kastetmek amacıyla kullandım.

Kaynak : http://guvenlikenstitusu.com/musul-harekati-ve-milis-guclerin-kontrolu/

GÜVENLİK DOSYASI : ABD’nin Silahlı İHA Stratejisi Ne Kadar Etkili ?


ABD’nin Silahlı İHA Stratejisi Ne Kadar Etkili?

Yazan: Buket Buse Demirci

Teknoloji geliştikçe savaş yöntemleri de değişiyor ve her zamanki gibi tarih, yüksek teknoloji sahibi ülkelerin daha da güçlendiği bir düzenin kurulusuna şahitlik ediyor. Bunun en iyi örneğini Amerika’nın insansız uçaklarla yönettiği terörist infaz programlarında görebiliriz. Kendi askerini tehlikeli bölgelere sokma gereksinimi git gide azalan Amerika, savaştan kaçınarak uluslararası arenadaki imajını zayıflatma gereği kalmazken ayrıca halkını da memnun ediyor. Vatandaşlar, yurttaşlarının savaş yüzünden travmayla yaşayan gazilere, ebeveynlerini savaşta kaybetmiş çocuklara ve zorla yabancı topraklara gönderilen gençlere dönüştüğünü görmediği için de savaşın yıkıcı etkisi büyük oranda gizlenmiş oluyor. Kendini diğerlerinden farklı gören bir toplumu savaştan uzaklaştırmak için gösterilen insani kayıplar da yabancılaşmış oluyor.

Ancak her savaş yöntemi gibi, insansız savaş uçakları da bir soruyu yanıtlamak zorunda. Bu araçların kullanımı, özellikle de açıkça savaş bölgesi olmayan ülkelerde, uluslararası hukuka uygun mu?

Amerika’nın en dikkat çeken insansız saldırı operasyonları Pakistan ve Yemen’de gerçekleştirilenler. Pakistan’ın topraklarında yapılan saldırılar, hükumetinin ve Birleşmiş Milletlerin defalarca olumsuz tepki vermesine rağmen devam ediyor. Amerikan hükumetinin belirttiği saldırı nedeni, Taliban ve El Kaide’ye karşı savaşı ve Pakistan hükumetinin kendi topraklarındaki terörle mücadele edememesi. Ancak Pakistan hükumeti özellikle de ikinci maddenin yanlış ve böyle bir şeyi iddia etmenin saygısızlık olduğunu düşündüğünü belirtti. Pakistan’ın kendi topraklarını koruyamadığını ifade etmekten, savaş bölgesi olmayan bir yere müdahale etmeye yapılan geçiş Amerika’nın teröre karsı mücadelede kendisini dünyanın polisi olarak görmesinden ve özgür her ulusun lideri olduğu kanısından kaynaklanıyor. Görünen o ki, Amerika için özgürlük için savaşılan her yerde yetkisi var demektir. Bağımsız bir ulusun topraklarına, ulusun meclisinin veya hükûmetinin onayı alınmadan girilmesi şüphesiz ki uluslararası hukuka aykırı.

Önemli bir başka konuysa, Amerika’da bulunmayan cihatçıların Amerika’nın güvenliğine “direkt” bir tehdit oluşturup oluşturmadığı. Elbette ki dolaylı yoldan, çoğu ülke bu oluşumların kendi birlik ve refahına karşı bir tehdit unsuru olduğunu ‘kanıtlayabilir’. Ancak uluslararası hukuk için esas olan direkt bir tehdit olup olmadığıdır, kelebek etkisi tarzında olası senaryolar değil. Afgan-Pakistan sınırında bulunan bir cihatçı, Amerikan vatandaşı da olsa, Amerika’ya nasıl bir zarar verebilir? Kimliği bilindiği için insansız uçaklarla takip edilebilen bu cihatçıları uluslararası hukuka rağmen infaz etmektense, ülkeye girmelerini engellemek çok daha kolay olabilir. Başka ülkelerin topraklarında askeri müdahale yapmadan da istediğine – ulusal güvenlik – ulaşabilecek olan Amerika’nın gerek yokken alternatif yollar denemesi güçlüce savunulabilecek bir karar değil. Amerika’nın söz konusu kendi istekleri olduğunda BM ve uluslararası hukuka karsı çıkması, özellikle de Irak’ın işgalinden sonra terörden etkilenen ülkelerde Amerika’ya duyulan nefreti kokluyor ve yerlilerle anlaşma kurulmasını zorlaştırıyor.

Birçok devletin olumsuz tepki vermesinin nedeni sadece ulusal bağımsızlığının yok sayılması değil, aynı zamanda sivil vatandaş kaybının da olması. Çünkü sivillerini yabancı devletlerden koruyamayan bir devlet, zamanla halkının güvenini kaybetmeye mahkum. Masum yakınlarını bu saldırılara kaybeden insanlar Amerika’ya ve bu operasyonlara karsı çıkamayan devletlerine karsı kinleniyor ve radikalleşmeleri kolaylaşıyor. Bir insanın demokrasi sloganıyla gelen dış güçler yüzünden yakınlarını kaybetmesi, onu teröre itebilecek en temel olaylardan biri. Yerli halkların batıyla bir savaşta olduğunu düşünmesini engellemek için gerçekleştirilen çalışmaları arttırması gereken Amerika’nın hala saldırgan bir egemenlik anlayışıyla hareket etmesiyse anlaşılabilir değil. Amerika için esas olan mücadele eden yerli halk ve hükûmetlerle işbirliği halinde olmak olmalı; çünkü terör, korku ve nefretten beslenen tepki.

Sonuç olarak, Amerika’nın kendi ulusal güvenliğine direkt bir tehdit oluşturmayan teröristleri savaş alanı olmayan topraklarda avlaması ve bu süreçte de birçok masumun zarar görmesi, Obama’nın son vereceğinden söz ettiği “Terörizmle Küresel Savaş” politikasının bir devamı olan bu saldırıların sonucu. Bu saldırılar da terörün ne nedenlerini ne de yöntemlerini ortadan kaldırmaya yaramazken onu besliyor. Terörle mücadele bu politikalarla sınırlı kaldığı süreceyse kalıcı bir huzur ortamı yaratılma olasılığı oldukça düşük görünüyor.,3

Kaynak : http://guvenlikenstitusu.com/abdnin-silahli-iha-stratejisi-ne-kadar-etkili/

GÜVENLİK DOSYASI : ‘Flightradar24’ Bir Güvenlik Sorunu mu ?


‘Flightradar24’ Bir Güvenlik Sorunu mu?

Sitesindeki açıklamada: ‘Dünya genelindeki uçakların gerçek zamanlı bilgilerini sağlayan küresel uçuş takip sistem hizmeti’ olarak tanımlanan ‘Flightradar24’, sadece bilgisayarda değil, tüm akıllı telefonlarda da kullanılabilir bir uygulama. Son aylarda ülkemizde oldukça dikkat çeken programın günlük izlediği uçak sayısı 150 bini aşarken, 1.5 milyondan fazla ziyaretçi sayısına ve toplamda 30 milyon indirme oranına sahip. Dünya çapındaki tüm internet kullanıcılarına gerçek zamanlı uçak takip sistemi sunan ve sadece uçuş numarası girilerek gerekli bilgiyi veren uygulamanın son birkaç yıldır resmi uçaklar sebebiyle sorgulanması da şu soruyu akıllara getiriyor: Ulus-devletlerin yeni dünyadaki dönüşümü teknolojik yeniliklerle şekillenecek mi? Basit gibi görünen bir uçak takip sistemi bile ülkelerin egemenlik alanları ve bu yenilikleri ele alış tarzı ve mücadele etme yöntemleriyle ilgili bize bir fikir verir. Bu bağlamda izleme sisteminin, esas olarak uçaklardan yayın yapan sinyaller ve bunun yanı sıra ABD Federal Havacılık İdaresi’nin sağladığı verilerden de yararlandığını belirtmek gerekiyor.

Her ne kadar ülkemizde büyük yankı uyandıran ‘resmi uçak takibi’ bile yapabiliyorsa da ‘Flightradar24’ sitesinin ulaşamadığı daha pek çok bölge var. Ziyaretçi sayısını artırmaya çalışan uygulama, son olarak Afrika kıtası için 100 alıcı göndermişti. Dünyanın en çok indirilen ve ziyaret edilen uçak takip uygulaması olan ‘Flightradar24’ e kaybolan Malezya uçağı için başlatılan trafik kontrolü aramalarında başvurulmuş ancak esas araştırılan yer okyanus üzeri olduğundan, bir sonuca ulaşılamamıştı. Esasında genel olarak okyanus üzerindeki yolcu uçağını radarla izleme gibi bir sistem bulunmuyor. Çünkü, modern uçak yönetim sistemleri navigasyon için GPS kullanır. Ancak, bu uçaklara nerede bulunduklarını söyler; trafik kontrolörüne değil. Bu tıpkı çölün ortasındayken hangi noktada bulunduğunuzu söyleyen ama kapsama alanı dışında olduğu için ‘telefonumu bul’ uygulamasını başlatamayan iPhone’a sahip olmak gibi bir şeydir. Peki bu kadar handikapı olan bir uygulama devletler için tehdit arz edebilir mi? Eğer takip edilen sadece yolcu uçakları değilse: Evet.

2014- Japonya Başbakanı’nın Uçağının İzlenmesi
Eylül 2014’te Japonya Başbakanı Shinzo Abe’nin resmi uçağının rotasının Flightradar24’de paylaşıldığı duyurulmuştu. Yurtdışı seyahatindeki tüm detayların herkese açık bir uygulamada yer alması da haliyle bir ‘güvenlik açığı’ olarak tanımlandı ve Savunma Bakanlığı tarafından hızlıca önlem alındı.

Genelde bu tarz güvenlik sorunlarını açıklamayı tercih etmeyen bakanlık ise bunun resmi uçuşları doğrudan etkileyecek kadar güvenlik sorunu olarak görmediklerini ancak devlete dair saklı tutulan bilgilerin halka açık bir şekilde paylaşılmasının tercihe sunulmayacak kadar önemli olduğunu ifade etmişti.

Kritik Altyapı Olarak ‘Havacılık’
Ulaştırma hizmetleri içerisinde yer alan havacılık; uçaklar, trafik kontrol sistemleri, havaalanları ve helikopter sahalarını kapsıyor. Resmi uçaklar ve taşıdıkları devlet adamları için bir diğer tehdit unsuru da içinde bulunduğu aracın sistemine sızılmış olmasıdır.

‘Bilgi ve Haberleşme Teknolojisi (ICT)’ sistemleri dahilindeki havacılık endüstrisi, karşılıklı bağımlılığın artmasıyla birlikte siber tehditlerin hedefi haline gelmiştir. Havacılık altyapı ağlarına sızılması günümüz için çok uzak bir konu olmamakla birlikte tehdit analizi ve tehdit sonrası alınacak önlemlerle bilgi paylaşımı ve standart bir siber uygulama düzenlemesi sayesinde en aza indirgenebilmektedir.

Günümüz- Bizdeki Durum Nasıl?
Flightradar24 gibi çok sayıda insana ulaşan uçak izleme uygulamalarının yolcu uçakları dışında ülke liderlerinin resmi uçaklarını izlemesi, Japonya örneğinde olduğu gibi hayati olarak değil prensip olarak ele alınmış olsa bile ülkemizde ciddi bir güvenlik problemi olarak algılanmalı. Hem uçak takip sistemlerine karşı hem de ağ içindeki sızmalara karşı bir önlem alınıp alınmadığı ise henüz kesinleşmiş değil.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın yayımladığı 2016-2019 Milli Siber Güvenlik Stratejisi Eylem Planı’na göre Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Siber Olaylara Müdahale Ekibi’nin (SOME) kurulduğu alanlardan biri olacak. Ancak, yayımlanan genelgede yazıldığı gibi kritik altyapı olarak kabul edilen sektörlerden biri olan ulaştırma içerisindeki havacılığın siber güvenliği için ne tür önlemler alınacak ve resmi uçakların rotaları, rahatça izlenebilen ve paylaşım yapabilen bir alan olarak mı kalacak hep birlikte göreceğiz.

Kaynakça

1. https://www.flightradar24.com/about
2. http://www.scmp.com/news/asia/article/1585379/shinzo-abes-plane-location-posted-flightradar-24-website-and-app
3. Dan Virgillito, “Cyber Threat Analysis For The Aviation Industry”
4. Jordan Golson, “Why We Don’t Need Real Time Fight-Tracking?”
5. Scott Mccartney, “How To Find A Route Your Plane Is Taking?”
6. 2016-2019 Ulusal Siber Güvenlik Stratejisi: http://www.udhb.gov.tr/doc/siberg/2016-2019guvenlik.pdf

DİN & DİYANET DOSYASI /// VİDEO : HRİSTİYANLARA KURAN DİYE İNCİL OKUTULDU !!! İŞTE TEPKİLE Rİ (İSLAMAFOBİ)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=MNmArkFfxTE&list=TLGGebwwSbuQP3UzMTEwMjAxNg

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Ekopolitik /// 31.10.2016 /// Uğur Civelek – Çetin Ünsalan – Ulusal Kanal


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=D46WRegKlzY&list=TLGGK9NgZu-8-BIzMTEwMjAxNg

TEKNİK TAKİP DOSYASI : MK ULTRA EKİPLERİNE YAVAŞ YAVAŞ YAKLAŞILIYOR /// FETÖ elebaşı kendi ele manlarını bile dinletmiş


FETÖ elebaşı kendi elemanlarını bile dinletmiş

FETÖ’nün darbe girişimine ilişkin iddianamede, ATM’lerin TSK, MİT ve emniyetteki örgüt üyelerinden yardım alarak, şüpheli gördükleri örgüt mensuplarının cep telefonlarını dinlettiklerine ilişkin ayrıntılara yer verildi.

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) 15 Temmuz’daki darbe girişimine ilişkin soruşturma kapsamında hazırlanan ve İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen iddianamede, doğrudan örgüt lideri Fetullah Gülen’e bağlı olarak gizli bir şekilde faaliyetlerini yürüten, örgüt ve üyelerini dijital alanda kontrol yetkisine sahip ATM‘lerle (Arama Tarama Mesulleri) ilgili ayrıntılı bilgilere yer verildi.

Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosundan sorumlu İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili Okan Bato’nun koordinesinde Savcı Berkant Karakaya tarafından hazırlanan iddianamede, örgüt yapısının anlatıldığı bölümde, FETÖ’nün gizlilik, hiyerarşik yapılanma, özel haberleşme ve kod adı kullanma gibi özellikleri ile yasa dışı terörist örgütlenme taktiklerini kullandığı bilgisine vurgu yapılarak, dini unsurları temel alarak hareket ettiğini iddia eden örgütün açık ve şeffaf olmak yerine bir istihbarat örgütü gibi faaliyetlerini gizlilik içerisinde hayatın her safhasında tedbirler alarak sürdürdüğü belirtildi.

Örgüt içerisinde bu şekilde hareket eden, ATM olarak tabir edilen kişilerin, özellikle örgütün devleti ele geçirme amacının deşifre olmasının ardından, ülke genelinde süre gelen soruşturmalarda örgüt mensuplarının emniyet personelinin düzenleyeceği operasyonlara karşı önlem almalarını sağladığının anlatıldığı iddianamede, ATM’lerin karşı istihbarata karşı korunmaya yönelik çalışmalar yürüttüğü ve bunun için de Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), emniyet teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatı’ndaki (MİT) örgüt mensuplarından karşı istihbarat topladıklarına işaret edildi.

"ATM’ler direkt olarak Fetullah Gülen’e bağlı"

Bilişim ve teknoloji konularında üst düzey seviyede donatılmış kişilerden oluşan, mütevelli heyeti üyelerinin bile tanımadığı ATM’lerin doğrudan doğruya FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’e bağlı olduğunun kaydedildiği iddianamede, "ATM’lerin örgüte yönelik olarak yapılan operasyonlarda, kolluk kuvvetlerince örgüt elemanlarından elde edilecek bilgi, belgeler ile örgütün zayıf duruma düşme ihtimaline ve örgütün zarar görmesini engellemek için, denetim görevini ifa eden örgüt üyelerinde bilgi, belge, fotoğraf, dijital vb. olup olmadığını kontrol eden kişiler olduğu tespit edilmiştir. ATM görevlilerinin çok gizli oldukları, bilgisayar, dijital ve elektronik konularında üst düzey seviyede bilgi ile donatılmış kişiler oldukları, mütevelli üyelerinin ATM’leri tanımadıkları, bireysel hareket ettikleri, direkt olarak örgüt lideri Fetullah Gülen’e bağlı oldukları anlaşılmıştır." ifadeleri kullanıldı.

FETÖ, kendi mensuplarını bile dinlemiş

Örgüt içerisinde etkin ve geniş yetkileri olan ve örgüt mensuplarının tayinlerinin çıkartılması ya da cezalandırılmasına kadar birçok gücü elinde bulunduran ATM’lere güvenlikçi ve teknik personel gözü ile bakıldığına dikkat çekilen iddianamede, şu bilgilere yer verildi:

"ATM sorumlularının tüm örgüt üyelerinin denetiminden, özellikle il ve ilçe imamları, genel muhasebeciler ve eğitim danışmanlarının bilgisayarlarından tutun telefon ve evlerindeki dijital malzemelere kadar denetim ve arama yaptıkları, örgütü bir operasyon esnasında zor durumda bırakabilecek bir husus olup olmadığının kontrolünü yaparak, eğer varsa bulunan bilgi ve belgeleri sildikleri, kontrolünü yaptığı kişiye ceza olarak doğu illeri ya da Afrika ülkelerine tayinini çıkartma yetkisine sahip oldukları, ATM sorumluları bir bölge, il veya ilçede önem arz eden bir toplantı yapılacaksa toplantı yapılmadan önce ihbar veya şüphelenme durumunda toplantı salonunda dinleme cihazı araması yaptıkları, bununla ilgili gerekli ekipmanlara sahip oldukları, gerekli ekipmanların bulunmaması hallerinde emniyet, askeriye veya MİT’te faaliyet gösteren örgütün elemanlarından faydalanmak suretiyle bu ekipmanları tedarik ettikleri, ATM sorumlularının şüphelendikleri örgüt üyelerinin cep telefonlarını yine emniyet, askeriye veya MİT’te faaliyet gösteren örgütün elemanlarından faydalanarak dinlettirdikleri tespit edilmiştir."

İddianamede, örgütün herhangi bir gizli faaliyetini açığa çıkarabilecek görüşmeler yapan örgüt mensubunu ikaz eden ATM’lerin aynı zamanda, TSK, MİT ile emniyetteki sorumlulardan oluşan "hususi"leri takip eden "il imamları"nı da denetledikleri bilgileri de yer aldı.

DUYURU : DOLANDIRICILAR ŞİMDİ DE YENİ KURBANLARINI HALKBANK ÜZERİNDEN AVLIYOR /// LÜTFEN PAYLAŞIN


Değerli Yurtseverler,

Son zamanlarda dolandırıcılar saf internet kullanıcılarını ağına düşürmek için taktik üzerine taktik deniyorlar. İşte bu taktiklerden bir örneğini şimdi sizlerle paylaşacağız.

Aşağıda HALKBANK tarafından gönderilmiş gibi görünen ancak banka ile alakası olmayan bir tuzak mesajı dikkatinize sunarız.

Domain adresine batığınızda bir tuhaflık yok, çünkü halkbank.com.tr adresinden gönderilmiş gibi tuzaklanmış. Ancak ekindeki zararlı yazılım ANTİ VİRÜS yazılımımız tarafından farkedilerek bloklandı. Ancak bir çok kullanıcının orijinal yazılım değil de crack edilmiş anti virüs yazılımı kullandığı hatta bir çoklarının da hiç yazılım kullanmadığı düşünülecek olursa bu tuzağa binlerce kullanıcının düşmesi yüksek ihtimal.

Bu nedenle özellikle finansal işlemleriniz için gönderilen her ne mesaj olursa olsun mutlaka bankanızı arayıp teyid ettirin. Teyid edilmeyen hiçbir işlemi onaylamayın ve mutlaka orijinal lisanslı güvenlik ürünleri bulundurun.

Teknolojinin sizlere keyif vermesi dileğiyle,

ÖZEL BÜRO GRUBU

Dolandırıcıların gönderdiği tuzak mesajı

MK ULTRA PROJECT /// VİDEO : Remote Control TRAILER


VİDEO LİNK :

https://vimeo.com/88149080?ref=tw-share

SİBER SAVAŞ & TERÖR DOSYASI /// VİDEO : Teke Tek /// 30 Ekim 2016 /// Siber Saldırılar ve Güvenlik (3 BÖLÜM)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=PwCg9A-87Z4

https://www.youtube.com/watch?v=1xy-Y3m83Gc

https://www.youtube.com/watch?v=ag_78p7RmPg

BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI /// VİDEO : Cumhuriyet ve Demokrasi nedir ?


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=qXgcovZH4gc&list=TLGGV0Mfgfgx_U8zMDEwMjAxNg

TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY DOSYASI /// VİDEO : Evrende Bulunan Yıldızlar ve Tayfları


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=V2aTMrCqRN4&feature=em-subs_digest

TARİH : Türkiye, dünya tarihini baştan yazdıracak..


İLETEN : E. KUR. ALB. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU

Türkiye, dünya tarihini baştan yazdıracak…pdf

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.