Etiket arşivi: ASKER

MK ULTRA PROJESİ : ABD’deki havalimanı saldırganı Irak’ta görev yapan eski bir asker çıktı


ABD’deki havalimanı saldırganı Irak’ta görev yapan eski bir asker çıktı

Florida eyaletindeki Fort Lauderdale Havaalanı’nda dün düzenlenen bir silahlı saldırıda beş kişiyi öldüren saldırganın eski bir asker olduğu ve Irak’ta görev aldığı ortaya çıktı. Esteban Santiago isimli saldırganın geçen sene ordudan atıldığı öğrenildi.

Saldırgan, Miami bölgesindeki plajlara giden turistlerin kullandığı işlek bir havalimanı olan Fort Lauderale’in 2 numaralı terminalindeki bagaj alım bölümünde yolcuları hedef aldı.

Alaska’dan Florida’ya gelen Santiago’nun üzerinde taşıdığı tek şey silahıydı. Alaska’nın Anchorage kentinde görevlilere teslim ettiği silahını Florida’da aldıktan sonra tuvalette şarşörü dolduran Santiago sessizce bagaj bekleyen yolcuların arasına karıştı ve kanlı saldırıyı gerçekleştirdi.

Beş kişinin öldüğü, sekiz kişinin yaralandığı saldırıdan sonra Santiago polis tarafından yakalandı ve gözaltına alındı.

İngiliz Daily Mail gazetesinin aktardığı habere göre Santiago evinde döndüğünden beri psikolojik sorunlar yaşıyordu

“BANA IŞİD VİDEOLARI İZLETİYORLAR”

Geçen kasım ayında Anchorage’daki FBI ofisine giden Santiago, hükümetin zihnini kontrol etmeye çalıştığını ve kendisine zorla IŞİD videoları izletildiğini söyledi. Santiago bu olaydan sonra psikiyatrik tedavi görmeye başladı.

Saldırgan iki senedir kız arkadaşıyla birlikte Alakska’da yaşıyordu. Çiftin yeni doğmuş bir kızları var.

2007’den bu yana sırasıyla Porto Riko Ulusal Savunma ve Alaska Ulusal Savunma için görev yapan Santiago, 2010 ile 2011 yılları arasında Irak’a gönderildi.

Kariyeri başarılarla dolu bir asker olan Santiago geçen sene Ağustos ayında “yetersiz performansı” nedeniyle terhis edilmişti.

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : Türk askerlerini yaktığı iddia edilen IŞİD’lilerin kimlikleri belli oldu


IŞİD, propaganda amaçlı olarak kaçırdığı Türk askeri Sefer Taş ve IŞİD içerisine sızmış istihbarat elemanı olduğu ileri sürülen Fethi Şahin’in görüntülerini yayınlanmıştı. Sosyal medya üzerinden IŞİD’in propaganda amaçlı yayınladığı görüntülerde IŞİD’li bir kişi ise Türkçe konuşmasında Türkiye’yi tehdit etmişti.

NOKTA OPERASYONLAR

Hürriyet’ten Fevzi Kızılkoyun’un haberine göre görüntülerin yayınlanmasından sonra istihbarat birimleri, infazcı IŞİD’lilerin kimliklerini belirlemek için çalışma başlattı. İstihbarat birimleri görüntüleri kare kare inceledi. Rehin tutulan askerlerin kurtarılması ve akıbetlerinin belirlenmesi için istihbarat birimleri hem Suriye hem de Musul bölgesinde nokta operasyonlar yaptı. Çalışmalar aralıksız devam ederken, şu ana kadar bir sonuca ulaşılamadı.

KİMLİKLERİ BELİRLENDİ

Yapılan incelemede IŞİD’in içinde yer alan Türk vatandaşları olduğu da belirlendi. Askerleri kaçıran ve propaganda amaçlı videosunu yayınlayanların IŞİD’e 2015-2016 yılları arasında katılan, biri Diyarbakırlı, biri Sakaryalı diğerinin memleketi gizli tutulan üç IŞİD’li olduğu belirlendi. Bu IŞİD’lilerin isimleri ise Hasan A., Muhittin B. ve Talip A. olarak açıklandı. Kimliği belirlenen 3 Türkiye’linin Suriye ve Irak’ta IŞİD’in Türklerden oluşan ‘Yaşar Grubu’ içerisinde yer aldığı, IŞİD’in infazcı timi olarak bilindikleri öğrenildi.

KİLİS’TEN KAÇIRILMIŞTI

IŞİD’in Türkiye emiri ‘Ebubekir’ kod adlı İlhami Balı, 1 Eylül 2015’te beraberindeki IŞİD’lilerle Kilis sınırında devriye görevi yapan askerlerle çatışmaya girmiş, bir asker yaşamını yitirmiş, er Sefer Taş da kaçırılmıştı. Taş’ın IŞİD’in merkezi Rakka’ya götürüldüğü ileri sürülmüştü. Görüntülerdeki Fethi Şahin’in ise 3 yıl önce askerliğini tamamladıktan sonra IŞİD’e katıldığı iddia edilmişti. Şahin’in IŞİD içine sızmış istihbarat elemanı olduğu da iddialar arasında.

KARE KARE TOPOGRAFİK ARAŞTIRMA

IŞİD’in yayınladığı görüntüler kare kare incelendi, topografik araştırma yapıldı. İnceleme sonucunda videonun Musul-Dicle arasında IŞİD’in kontrolündeki bir bölgede çekilmiş olabileceği ağırlık kazandı.

TAZİYE MESAJI : ŞEHİTLERİMİZİN MEKANI CENNET, TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ’NİN BAŞI SAĞ OLSUN, MİLLETİMİZ HEP VAR OLSUN !!!


DAĞITIM :

· GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

· KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

· POLİS ÖZEL HAREKAT DAİRE BAŞKANLIĞI (PÖH)

· ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Ülkemizin bütünlüğü, halkımızın huzuruı için karda kışta, ağustos sıcağında yurdun her karış toğrağında savaşan, sınır bekleyen, terör örgütleri ile yeri geldiğinde göğüs göğüse çarpışan Erinden Orgeneraline kadar tüm Mehmetçiğimizin başı sağolsun, ÜLKEMİZ HEP VAR OLSUN !

Sayın Komutanım, Sayın Amirim,

PKK terör örgütü’nün Kayseri’deki son saldırılarında 14 Mehmetçiğimiz Şehit olmuştur.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve Büyük Türk Milletine başsağlığı ve sabırlar dileriz. Yaralı Asker, Polis, Korucu ve tüm sivillere acil şifalar dileriz.

ÖZEL BÜRO GRUBU

GÜNDEM ANALİZİ /// ZAHİDE UÇAR /// Adam gibi adam, asker gibi asker : VELİ KÜÇÜK


Adam gibi adam, asker gibi asker: VELİ KÜÇÜK

F-cia’nın hedefe koyduğu ilk asker… Veli Paşa’yı Önce paçavra gazetelerinde linç ettiler. Susurluk komisyonuna çağrıldı, gitmedi diye yalan söylediler. Oysa Paşa komisyona hiç çağrılmamıştı.

Paşanın suçları büyüktü. Karadeniz’e PKK’yı sokmadı. TİKKO denilen Ermeni-Taşnak örgütüne büyük darbe vurdu. Yani, “CİA+MOSSAD+MI6” nın tezgahına taş koydu. Hesabı sorulmalıydı.

Sonunda esir evine tıktılar. Atmadık çamur bırakmadılar. Kendi kızı Zeynep KÜÇÜK avukatlığını yaptı.

Veli Paşa;

“Benim üzerimden Orduya uzanmak isteniyor” dedi, kimseye dinletemedi. O dönem askerler bile Veli Paşadan vebalı gibi kaçtı.

Sonra gördüler anyayı-Konya’yı ama, iş işten geçmişti.

F-CİA sayesinde köşe yazarlığından ekmek yiyen bir Fehmi Boru vardı. Abdullah Gül ile birlikte İngiltere Exeter ajan okulunu bitirmiştir. Bunlar gazetelerinde mahkemeler kurdular. Kimler tutuklanacak, listeler verdiler. Bu Fehmi Boru Veli Paşa için;

“Katilimle göz göze geldim” diye bir yazı yazdı. Ne yapsın Veli Paşa seni? Kendilerini hoşaftan sanan tombalak takımı… Sıkıyı görünce Fettoş’u sattı. Bu mercimek tombalaklar, adam gibi adamlara tuzak kurdu ya? İşte en çok ona yanarım.

Veli Paşa ilk esirlerdendir. O yaşında ne yapsalar eğip bükemediler. Kırmızı yanaklı bademler gibi sızlanmadı. Dimdik ayakta durdu. O dönem kendini Ebu Suud Efendi sanan Savcı Öz, bu direnç karşısında, mahkemede hak ettiği cevapları aldıkça kafayı yedi. Veli Paşayı savunmaları nedeniyle dava etti. Aslında birçok esir dava edildi. Hatta savunma yapan avukatlar da dava edildi. Savcı kaçtı ama o davalar devam ediyor, iyi mi?

Gün geldi, F-CİA MUTA NİKAHLI olan ortağı AKP ile birbirine düştü. F-CİA Erdoğangiller Familyasına çelme takarken, sırt üstü düştü. Kafayı çatlattı. Çelme atılan Erdoğangiller takımı, ortaklığı bitirdi. AKP kamuoyunda taraftar toplamak adına, “Ergenekon aslında Hergelekondu. Fetö’nün hergeleleri kumpas kurdu” diye itirafta bulundular. İki ortak birbirine düşmeseydi, Veli Paşa ve diğerleri esir evinden herhalde mezara giderdi.

Veli Paşanın çıkışı en sona bırakıldı. Çıktığında şunu söyledi: ESARETİMİ VATANIMA HELAL EDİYORUM.

Böyle bir insan, üç günlük cezaevi saltanatını sultanlığa tahvil eden bir kişinin döneminde esir edildi ya? İşte buna da hep yanarım.

Ve bugün Veli Paşayı ekranlarda gördüm. Askeri okulların kapatılmaması için başlatılan eyleme katılmış. Oysa kumpas denilen Hergelekon yargısı bitirilmedi, Ankara’ya gönderiliyor. Sizce neden? “İpiniz elimizde, o ipi çözmedik. Her an aktif ederiz. Susup yerinizde oturun.” Demek için tabii ki..

Veli Paşa tehdidi iplememiş. “Askeri okulların kapatılması bir ABD projesidir” diye açıklama yapıyor.

Vatan sevgisi böyledir işte. Vatan deyince vatanı soymak olarak anlayanlarla;

Vatan deyince, vatan için ölmeyi göze alanların amansız savaşıdır bu. Ve eninde sonunda vatanseverler kazanacaktır. Neden mi?

Para için bayılanlar, alta yatanlar, vatan için ölenlerin karşısında barınamaz da ondan.

Tıpkı;

Kurtuluş Savaşında saray derdine düşenlerin kaçıp, vatan derdine düşenlerin başardığı gibi…

Ve Veli Paşayı ekranlarda gördüğümde aklımdan şu geçti:

“Veli Paşa İlker Başbuğ’un yerinde olsaydı askerlerini CİA’ya teslim eder miydi?”

Cevabı zaten herkes biliyor.

Teşekkürler Veli Paşam.

Zahide UÇAR

AMERİKA DOSYASI : Amerikalılar En Fazla ‘Asker’lere Güveniyor


Amerikalılar En Fazla ‘Asker’lere Güveniyor

Mustafa Kuşcu* & Ali Haydar Harmankaya**

Ülkemizde İrticayla Mücadele Eylem Planı tartışmaları nedeniyle sivil – asker ilişkilerinin iyice gerildiği şu günlerde, Amerika’da Harvard’s John F. Kennedy School of Government bünyesinde çalışmalarını sürdüren The Center for Public Leadership (Toplum Liderliği Merkezi) adlı kuruluşun yayımladığı National Leadership Index 2009 – A National Study of Confidence in Leadership1 (Ulusal Liderlik Endeksi 2009 – Liderlere Duyulan Güvenin Ulusal Bir Değerlendirmesi) başlıklı çalışma çok ilginç veri ve analizler ihtiva ediyor. Ülkemizdeki asker – sivil ilişkilerinin nevi şahsına münhasır nitelikleri göz önünde bulundurulduğunda bu çalışmanın sunduğu veriler daha şaşırtıcı bir nitelik kazanıyor.

Toplum Liderliği Merkezi’nin Amerika Birleşik Devletleri’nde 2005’ten bu yana her yıl düzenli olarak hazırladığı Ulusal Liderlik Endeksi’ne göre 2005’ten bu yana Amerikalıların genel olarak ülkedeki liderlere duydukları genel güven her yıl biraz daha geriliyordu. Buna rağmen en düşük sonuçların alındığı 2008 yılında bile Amerikan halkı “gelecekten umutlu olduğunu” ifade etmiş ve Amerikalıların yüzde 39’u (ankete katılanlar arasında en kalabalık grup) 2008 seçimlerinden sonra “işlerin yoluna gireceğine inandığını” ortaya koymuştu.

2008’den sonra hazırlanan ilk endeks niteliğindeki 2009 endeksine göre Amerikan halkının Amerikalı liderlere duydukları genel güven beş yılda ilk kez artış gösterdi. Liderlerinin etkin ve başarılı olduğunu düşünen Amerikalıların oranı 2008 yılındaki yüzde 25’ten 2009 yılında yüzde 41’e yükseldi. Aynı dönemde ticari ve siyasi liderlere duyulan güvende az da olsa artış yaşanırken, Wall Street yönetimine duyulan güven azalmaya devam ederek diğer tüm sektör liderlerinin gerisinde kaldı. Hep en yüksek seviyelerde seyreden askeri liderlere duyulan güven ise 2009 yılı endeksinde de artmaya devam etti.

2005’ten bu yana yıllık bazda toplam 5 kez hazırlanan güven endeksine göre bazı kurumlara olan güven devamlı yükselirken, bazı kurumlara duyulan güvenin her yıl en düşük seviyelerde kalması Amerikan halkının güven duymak için değişmez bazı kriterleri aradığını; bazı beklentileri taşıdığını ortaya koyuyor. Liderlerin “sözlerine itimat edilip edilmemesi” ve “liderlerin gerekli beceri ve kabiliyeti haiz olup olmaması” bu kriterlerin en dikkat çekenlerinden. Liderlerin “daha iyinin elde edilebilmesi için çalışması, vatandaşların değerlerini paylaşması, ulaşılabilir olmaları ve yapıp ettiklerinden olumlu neticeler alabilmeleri” liderlere duyulan güvende belirleyici olan diğer önemli hususlar arasında yer alıyor.

2005’ten bu yana yıllık bazda hazırlanan Ulusal Güven Endeksi’nin hazırlanabilmesi için 8 Eylül 2009 ile 18 Eylül 2009 tarihleri arasında 18 yaşını doldurmuş toplam 1.040 ABD vatandaşıyla telefon yoluyla anket yapılmış. Katılımcıların, ABD’nin tüm ergen nüfusunu temsil edebilmesi için maksimum gayret sarf edilmiş; ABD’nin resmi nüfus verilerinden faydalanılmış. Endeksin yer aldığı raporda istatistiki veriler ayrıca; ırk, medeni durum, yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, çalışma durumu, gelir durumu, bölge, din, siyasi görüş, siyasi eğilim gibi gruplara ayrılmış. ABD vatandaşlarının askeri kurumlar, kâr amacı gütmeyen hayır kurumları, eğitim kurumları, yürütme organları, iş dünyası ve medyaya duydukları güven grafikler halinde ortaya konulmuş.

Ulusal Güven Endeksi 2009’da ortalama güven 100 olarak kabul edildiğinde genel güven 2009 yılında 94,4 ile ortalamanın altında kalsa da 2008’den 2009’a 2,8 puanlık bir artış kaydetmiş. Öte yandan genel güvenin ortalamanın üzerinde çıktığı tek yılın ise 101,4 ile 2005 olduğu anlaşılıyor. 2005’ten 2008 yılına kadar sürekli bir düşüş yaşanırken, genel güvende artış ilk kez 2009 yılında kaydedilmiş. Aşağıdaki tablo bu durumu açık bir şekilde ortaya koyuyor.

ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sonra askeri müdahale gerçekleştirdiği Afganistan ve Irak’ta kontrolü ele alamamasına ve bilhassa Afganistan’da verdiği kayıpların 2009 yılında rekor rakamlara ulaşmasına rağmen 5 yıldır yapılan endekslerin tamamında en fazla güven duyulan kurumun askeriye olması oldukça ilginç. 5 yılda da ortalama güven seviyesinin üzerinde kalan iki kurum var: Biri kâr amacı gütmeyen hayır kurumları, diğeri ise askeriye. Askeri liderlere duyulan güven hayır kurumlarına duyulan güvenin bile üzerinde.

ABD vatandaşlarının kendi askeri liderlerine duydukları güveni ortaya koyması bakımından Ulusal Güven Endeksi 2009’da yer alan şu veriler oldukça ilgi çekici:

? ABD vatandaşlarının art arda iki yıl ortalamanın üzerinde güven duydukları üç kurum var. Bunlar sırasıyla askeri kurumlar, sağlık kurumları ve kâr amacı gütmeyen hayır kurumları.
? Art arda iki yıl, ortalama güven seviyesinin üzerinde kalmayı başaran bu üç kurumdan yalnızca askeri kurumlara duyulan güven 2008’den 2009 yılına artış kaydetmiş. Diğer iki kuruma duyulan güven aynı zaman aralığında düşüşte kalmış.
? Art arda 5 yıl boyunca en fazla güven duyulan kurum askeriye olmuş. Başka bir ifadeyle Ulusal Güven Endeksi’nin ilk yayımlandığı 2005’ten bu yana en fazla güven duyulan liderler sıralamasında askeri liderler diğer sektörlerdeki liderlerin gerisine hiçbir zaman düşmemiş; hep ilk sırada kalmış.
? 2005 yılından bu yana Ulusal Güven Endeksi’nde en istikrarlı seyri askeri liderler takip etmiş.
? 2008 yılından 2009 yılına sağlık kurumları, kâr amacı gütmeyen hayır kurumları, federal hükümetler, medya ve Wall Street’teki liderlere duyulan güven azalırken askeri liderlere duyulan güven yükselmiş.

Ulusal Güven Endeksi 2009 anketine katılan katılımcılara sorulan sorulardan biri de “ülkenin gidişatının olumsuz, olumlu ya da sabit/aynı mı olduğunu düşünüyorsunuz?” sorusu. Katılımcıların %33’ü olumlu/pozitif, %45’i olumsuz/negatif ve %22’lik kısmı da sabit/aynı yanıtını veriyor. Burada dikkat çeken husus, genel manada katılımcıların yarıya yakınının ABD’nin genel gidişatını olumsuz bulmasına rağmen ülkede yürütme organları ve orduya duyulan güvenin 2008 yılından 2009 yılına artış kaydetmesi.

Ulusal Güven Endeksi 2009’da önceki yıllarda hazırlanan endekslerden farklı olarak ABD vatandaşlarının liderlerine duydukları güvenin düzeyini belirleyen faktörler ortaya konulmuş ve ardından ABD vatandaşları açısından hangi faktörün hangi kurum için ne oranda etkileyici olduğu belirlenmiş. Bu faktörler; söze itimat, kabiliyet, daha iyisi/güzeli için çalışma, ortak değerler, neticeye ulaşma, halkın ihtiyaç ve kaygılarıyla ilgilenme şeklinde sıralanmış.

Raporda yer alan grafik ve analizler, ABD vatandaşlarının bu nitelikleri hangi sektör liderlerinde ne oranda bulduklarını ortaya koyuyor:

Katılımcıların %77’si askeri liderlerin kabiliyetli olduğuna, %70’i askeri liderlerin toplumun daha iyi seviyeye ulaşması gayretiyle mücadele ettiğine, %69’u askeri liderlerin toplumun değerlerini paylaştığına, %70’i askeri liderlerin iyi sonuçlar/güzel neticeler elde ettiğine, %68’i askeri liderlerin halkın ihtiyaç ve kaygılarıyla ilgilendiğine inanıyor.

ABD vatandaşlarının kendi ordularına ve askeri liderlerine duydukları güvenin son beş yıl boyunca diğer tüm kurumlara duyulan güvenden daha yüksek olması, üstelik Irak’taki belirsizlik ve Afganistan’daki açık hezimete rağmen bu güvenin 2009’yılında büyük bir artış kaydetmesi ABD basının da gözünden kaçmadı.

Amerika’nın önde gelen gazetelerinden Washington Post, Ulusal Liderlik Endeksi 2009’a geniş yer ayırdı. Toplumun eğitimci, aydın, yazar, editör, konuşmacı, girişimci, hukukçu gibi farklı kesimlerinden tanınmış isimlere “Askeri liderlere duyulan güvenin bu kadar yüksek seviyede olmasını hangi gerekçelere dayandırıyorsunuz?” ve “Diğer sektörlerdeki liderler askeri liderlerin durumundan hangi dersleri çıkarabilir?” şeklinde iki farklı soru yönelten gazete, 2 Kasım ile 9 Kasım arasında yani tam bir hafta boyunca bu iki soruya verilen yanıtları yayımladı.

Bu cevaplarda, Afganistan ve Irak’taki olumsuz askeri gidişata ve Vietnam’ın acı hatıralarına rağmen nasıl oluyor da ordunun ve askeri liderlerin en güvenilir kurum olmayı başarabildiğinin izlerini sürmek mümkün. Farklı mesleki geçmişlerden gelen farklı isimler Ulusal Liderlik Endeksi 2009’un ortaya koyduğu bulgulara farklı açılardan bakıyorlar.

Emekli Deniz Subayı ve akademisyen olan, aynı zamanda San Diego İşletme Üniversitesi’nde Küresel Liderlik yüksek lisans programının başkanlığını yapan Bob Schoultz orduya artan güvenin sebebini “askerlerin görev ve fedakârlık duygularının yüksek olmasına” bağlıyor. Bob Schoultz’a göre “Amerikan toplumu görev ve fedakârlık duygusunun askerlerde var olduğunu hissedince orduya har zamankinden daha fazla saygı duyuyor ve askeri liderleri takdir ediyor. Tabii ki bu duygulara sahip olanlar sadece askeri liderler değil ama askerlerdeki fedakârlık duygusunun niteliği ve derecesi son yıllarda olağandışı. Komutanlar kendilerinden başkalarını düşünürler. Mesela komutanlar, askerleri yemeklerini bitirinceye kadar yemeklerini yemezler. Komutanların sorumlu oldukları askerlere karşı bu babacan tavırları onları dışarıdan izleyenlerin komutanlara daha fazla güven duymasını sağlıyor. Bu durum bizim komutanlarımızın ayırt edici özelliği olarak göze çarpıyor. Asıl soru ‘Amerika’nın geriye kalan kısmının komutanlarımızdan ne öğrenebileceği?’ Cevap olarak ‘güvenilir olabilmek, güven kazanmak ve hiçbir şart altında bu güveni zedelememek’ demek gerekiyor. Toplumdaki algılama bu konuda önemli. Bununla birlikte, diğer sektörlerdeki yöneticiler de Amerikalıların güvenini, inancını ve sadakatini kazanma konusuna önem veriyorlar. Bu iş basit gibi görünebilir ama göründüğü kadar kolay değil.”2

Orduya duyulan yüksek güvenin nedenini askerlerin liderlik konusundaki yeteneklerine bağlayan Columbia Üniversitesi’nden Profesör Todd Henshaw aynı zamanda Wharton Liderlik eğitimi direktörlüğü yapıyor. ABD’nin en prestijli askeri okullarından West Point’teki liderlik programının direktörlüğünü yürütmüş bir isim olarak Aolan Todd Henshaw, “liderliğin masa başında değil daha çok sahada öğrenilebilecek bir konu olduğunu, bunun askeri liderliğin en önemli ilkesi olduğunu” söylüyor ve cevabında şu ifadelere yer veriyor: “Bu ilke askerlik kültüründe çok kökleşmiş bir ilkedir. Ben askerlik yaptığım sırada, birçok iyi ve kötü komutan ve stratejik bir vizyonu olan ya da önyargılarından kurtulamayan birçok insanla karşılaştım. Ama orduda karşılaştığım pek çok insanda ortak bir özellik vardı ki o da Amerikan ulusuna hizmet etme duygusuydu. Kendi üslerine hizmet etmek, kendi askeri birliğine hizmet etmek ve kendi ulusuna karşı duyduğu sadakat duygusuyla görevini yerine getirmek…”3

Eski siyasetçi, vali yardımcısı ve sivil halka liderlik niteliği kazandırıp toplumun yaşam kalitesini artırmayı hedefleyen Kansas Liderlik Merkezi’nin Başkanı Ed O’Malley’in cevabı işe şu şekilde: “Askerler kişisel çıkarlarından önce ülkenin çıkarlarını düşündüğü için halktan daha fazla destek görüyorlar. Onların meselesi para değil, görev ve özgürlüktür. Askerlerimiz popüler olmanın peşinde değiller. Sadece Amerikan ulusunun onurunu korumak ve güvenliğini sağlamakla meşguller. Biz komutanlarımıza güveniyoruz çünkü ordumuzu tanıyoruz. Benim babam bir denizci, dedem ise havacıydı. Meslektaşımın kızı ise USS Truman gemisinde çalışıyor. Bir arkadaşım da Afganistan’da görevli bir asker. Ben Wall Street’teki milyarderlerin hiçbirini tanımıyorum ve bu benim için hiç de sorun değil, halimden memnunum. Bir gün karacılardan, havacılardan ya da denizcilerden liderlik dersi almayı düşünüyorum”4

Öte yandan askeri liderlere duyulan bu büyük güven karşısında farklı bir noktaya dikkat çeken Richmond Üniversitesi Jepson Liderlik Okulu öğretim üyesi Joanne Ciulla, Washington Post tarafından yöneltilen sorulara cevaben “…açıklanan son istatistiklere göre halkın önemli bir kısmı silahlı kuvvetlere ve komutanlara büyük güven duyuyor. Bununla birlikte, meslekleri savaşmak olan bu insanları onurlandırırken gayet dikkatli olmalıyız ve savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamalıyız. Nidal Malik Hasan’a bu beklenmedik olayı yaptıran şeyin ne olduğunu henüz bilmiyoruz ama ülkemizde ve dışarıdaki korku, şiddet olayları, depresyon ve askerler arasındaki intihar olayları bize savaşın kötü sonuçlarını hatırlatıyor. Bunlar yalnızca askerlerimizin hayatına mal olmuyor; onların insanlığını da zedeliyor. Askerler savaşın hem içinde hem dışında görev alıyor. Komutanların karşılaştığı zorluklardan biri de savaşa gönderdikleri askerlerinin insanlıklarını kaybetmeden geri dönebilmelerini sağlamaktır.” ifadelerini kullanıyor.5

The Center for Public Leadership’in yayımladığı Ulusal Liderlik Endeksi bize Türkiye açısından bazı önemli noktaları tekrar değerlendirme fırsatı sunuyor. Vietnam’da yaşadığı utanç verici mağlubiyetin ardından ülkeyi tüm dünyanın gözleri önünde kaçarcasına terk eden, Irak’ta ve Afganistan’da sivil halka hayatı zehir eden, Irak’ın genelinde güvenliği ve huzuru bir türlü tesis edemeyen ve El Kaide ile Taliban saldırıları karşısında Afganistan’ın en azından bazı bölgelerinden çekilme planları yapan ABD ordusunun hâlâ en güvenilir kurum olması kuşkusuz ilginç.

Buna karşın Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Afganistan’dan Somali’ye, Sudan’dan Kosova’ya, Bosna-Hersek’ten Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne kadar uzanan çok geniş bir yelpazede yurt dışı misyonları çerçevesinde görev yaptığı ülkelerde halkın gönlünü kazandığı ve uluslararası toplumun takdirine mazhar olduğu herkesçe biliniyor. Şüphe yok ki ordumuzun bazı eksiklikleri var ve sivil toplumla ilişkilerinin daha sağlam bir zemine oturtulması da gerekiyor. Bu noktada sivil ve askeri liderlerin Türkiye’nin normalleşmesi sürecinde karşılıklı anlayışı geliştiren ve işbirliği alanlarını artıran bir ortak süreç yönetimine ihtiyaç duydukları ortadadır.

Bu bağlamda belki şu noktalara dikkat çekilebilir:

? Ordumuz titiz bir halkla ilişkiler çalışmasına ihtiyaç duymaktadır.
? Ordu içersinde yaşanan olumsuz münferit veya toplu olayların ordumuzun tamamına teşmil edilmesine yol açacak, karşılıklı husumeti artıracak ve tansiyonu yükseltecek davranışlardan kaçınılması ortak bir süreç geliştirme açısından elzemdir.

Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye, sivil asker ilişkileri bakımından çok farklı noktalarda olsa da, özellikle Amerikalıların seçimle göreve getirdikleri siyasetçilerden çok askeri liderlerine güven duyması ise bu raporun ortaya koyduğu diğer ilginç nokta. Özellikle kendisini demokrasinin beşiği olarak tanımlayan ve bütün dünyaya demokrasi ihraç etme peşinde olan Amerika Birleşik Devletleri’nde halkın askeriyeye duyduğu güvenin diğer tüm kurumlara duyulan güvenden yüksek olması dikkat çekicidir.

Dileriz her iki ülkedeki siyaset adamları da bu tür raporlardan gereken dersi çıkarır ve halkın nazarında güvenlerini artırma hususunda doğru adımları atarlar.

* Mustafa Kuşcu, Ekopolitik araştırmacısı olup Irak ve Afganistan üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. mustafakuscu
** Ali Haydar Harmankaya Ekopolitik araştırmacısı olup Ortadoğu üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. ali_haydar03

1. http://content.ksg.harvard.edu/leadership/images/CPLpdf/cpl_nli_2009.pdf
2. http://views.washingtonpost.com/leadership/panelists/2009/11/simple-but-…
3. http://views.washingtonpost.com/leadership/panelists/2009/11/ten-lost-ca…
4. http://views.washingtonpost.com/leadership/panelists/2009/11/the-leader-…
5. http://views.washingtonpost.com/leadership/panelists/2009/11/wars-voraci…

TSK DOSYASI : “MEHMETÇİK” DÜNYANIN EN VİCDANLI ASKERİDİR /// İŞTE KORE SAVAŞI VE BİR BABA-KIZ HİKAYESİ


Koreli Küçük Kız ile Türk Askerinin Yıllara Yayılan Öyküsünü Okurken Gözleriniz Dolacak!

Kore televizyonu, hazırladığı "Ayla: My Korean Daughter(Ayla: Benim Koreli Kızım)" adlı belgesel ile muazzam bir buluşmaya zemin hazırlamış. Bu dokunaklı öyküyü okurken mendilinizi hazır bulundurun.

Çoğumuz Kore Savaşı hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Oysa bir dönem binlerce askerimiz bir ülkeyi korumak için dünyanın öbür ucuna gitmişlerdi ve yüzlercesi şehit olmuştu. Geride ise göz yaşart…

6.1b7910 Şubat 2016


Süleyman ve Ayla’nın hikayesine ise yeterince değinememiştik. Şimdi onların hüzünlü hikayelerine detaylarıyla bakalım.

1950 yılında Kore’ye gitmiş, 25 yaşında bir Türk genci Süleyman ile onun kanatları altına aldığı küçük bir Koreli kızın öyküsü bu.

1950 yılında Kore'ye gitmiş, 25 yaşında bir Türk genci Süleyman ile onun kanatları altına aldığı küçük bir Koreli kızın öyküsü bu.

Süleyman, savaş alanında gidecek hiçbir yeri olmadığını öğrendiği çocuğu yanına alır.

Süleyman, savaş alanında gidecek hiçbir yeri olmadığını öğrendiği çocuğu yanına alır.

Karla kaplı alanda soğukta büzülmüş bir halde bulur küçük kızı. Kimsesizdir, çünkü anne ve babası Çinliler tarafından öldürülmüştür.

Karla kaplı alanda soğukta büzülmüş bir halde bulur küçük kızı. Kimsesizdir, çünkü anne ve babası Çinliler tarafından öldürülmüştür.

Türk askeri, bu sevimli kıza Ayla ismini verir. Ayla, çok geçmeden alışır Türk askerlerinin bulunduğu ortama.

Türk askeri, bu sevimli kıza Ayla ismini verir. Ayla, çok geçmeden alışır Türk askerlerinin bulunduğu ortama.

Savaş sürerken tam bir buçuk yıl boyunca Ayla’yı yanından ayırmaz ve ona babalık yapar genç Süleyman.

Savaş sürerken tam bir buçuk yıl boyunca Ayla'yı yanından ayırmaz ve ona babalık yapar genç Süleyman.

Ülkeden ayrılma vakti geldiğinde kızı olarak benimsediği Ayla’yı yanında götürmek ister Süleyman, ama şartlar izin vermez.

Ülkeden ayrılma vakti geldiğinde kızı olarak benimsediği Ayla'yı yanında götürmek ister Süleyman, ama şartlar izin vermez.

Ve aradan 60 yıl geçer. O Türk askeri, 85 yaşına geldiğinde, bu küçük kızın nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyor.

Ve aradan 60 yıl geçer. O Türk askeri, 85 yaşına geldiğinde, bu küçük kızın nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını öğrenmek istiyor.

Gözleri doluyor. Onu evladı gibi benimsediğini ve İstanbul’a getirme çabalarının sonuçsuz kaldığını dün gibi hatırlıyor.

Gözleri doluyor. Onu evladı gibi benimsediğini ve İstanbul'a getirme çabalarının sonuçsuz kaldığını dün gibi hatırlıyor.

Türk askerinin üssündeki tek yetim Ayla değildi. Anne ve babasını kaybeden 20 kadar yetim çocuğa da sahip çıkılmıştı.

Türk askerinin üssündeki tek yetim Ayla değildi. Anne ve babasını kaybeden 20 kadar yetim çocuğa da sahip çıkılmıştı.

Ankara Okulu 1979 yılında başka bir okul ile birleştirilmiş. Eski bina yıkılmış ve yerine Ankara Parkı yapılmış.

Ankara Okulu 1979 yılında başka bir okul ile birleştirilmiş. Eski bina yıkılmış ve yerine Ankara Parkı yapılmış.

Bunun üzerine Ankara Okulu’ndan mezun olanlarla tek tek görüşülüyor.

Çocukken öğrendikleri Türkçe marşı hala ezbere söyleyebiliyorlar. Şu an ne anlama geldiğini bilmeseler de. (Marşı dinlemek isteyenler videoya tıklayabilir.)

Ayla’yı tanıyıp tanımadıkları soruluyor. Tanıyanlar olsa da şimdi nerede olduğu hakkında bilgilerinin olmadığını belirtiyorlar.

Ayla’yı bulma umutları tükenirken 1 ay sonra güzel bir haber geliyor.

Ayla'yı bulma umutları tükenirken 1 ay sonra güzel bir haber geliyor. 👊


Ankara Okulu öğrencilerinden olduğunu söyleyen bir adam, Türk askerinin okula getirdiği Ayla’yı hatırlıyordur.
Mezun olduktan sonra ablasıyla iletişimde kalmaya devam ettikleri öğreniliyor.

Ve güzel haber. Bu iletişim sayesinde Ayla bulunuyor. O küçük kız, şimdi 60’larında bir kadın.

Ve güzel haber. ✌️ Bu iletişim sayesinde Ayla bulunuyor. O küçük kız, şimdi 60'larında bir kadın.


Kullandığı isim "Kim Eunja"dır. Bir çocuk yuvasında çalışıyor.

Ankara Okulu’ndan ayrıldıktan sonra iş bulmuş ve evlenmiş.

Ankara Okulu'ndan ayrıldıktan sonra iş bulmuş ve evlenmiş.

Ayla’nın bugün sahip olduğu tek aile bireyleri, oğlu ve torunları.

Ayla'nın bugün sahip olduğu tek aile bireyleri, oğlu ve torunları.

Kocasının ise hayatını kaybettiği öğreniliyor.

Kore televizyonu, Ayla’nın kapısını çalıyor. Ayla, neyle karşılaşacağından habersizdir.

Kore televizyonu, Ayla'nın kapısını çalıyor. Ayla, neyle karşılaşacağından habersizdir.

Ve Süleyman ile olan fotoğrafları gösteriliyor.

Fotoğraflardan hemen tanır. Hatıralar canlanır. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar Ayla. Onca yıl hissettikleri nasıl da ortaya çıkıyor…

Fotoğraflardan hemen tanır. Hatıralar canlanır. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar Ayla. Onca yıl hissettikleri nasıl da ortaya çıkıyor…Fotoğraflardan hemen tanır. Hatıralar canlanır. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar Ayla. Onca yıl hissettikleri nasıl da ortaya çıkıyor…

O da Süleyman’ı bulmaya çalışmış ama bırakın bilgiyi, elinde fotoğraf bile yokmuş.

60 yıl… Koca bir 60 yılın ardından Süleyman Birbiley, Kore hükûmetinin aracılığıyla ülkeye davet edilir.

60 yıl... Koca bir 60 yılın ardından Süleyman Birbiley, Kore hükûmetinin aracılığıyla ülkeye davet edilir.

Beraberinde eşi ve 30 Türk Kore gazisi de vardır.

Gaziler, buluşmadan bir gün önce şehitliği ziyaret ederler.

Gaziler, buluşmadan bir gün önce şehitliği ziyaret ederler.

60 yıl önce evlerine dönemeyen Türk gençleri bugün bu şehitlikte yatıyor. Hayatını kaybeden 741 gençten 462’si burada.

Süleyman Amcamız, en yakın arkadaşlarından birini savaşta kaybetmiş. Buradaki mezarını görünce gözyaşlarını tutamıyor.

Süleyman Amcamız, en yakın arkadaşlarından birini savaşta kaybetmiş. Buradaki mezarını görünce gözyaşlarını tutamıyor.Süleyman Amcamız, en yakın arkadaşlarından birini savaşta kaybetmiş. Buradaki mezarını görünce gözyaşlarını tutamıyor.

Ve arkadaşının mezarına kapanıyor…

Ayla, "Bu babam için. Kendisi yurt dışından geliyor ve ben de babam için bir hediye bakıyorum" diyerek buluşma öncesinde bir takım elbise alıyor.

Ayla, "Bu babam için. Kendisi yurt dışından geliyor ve ben de babam için bir hediye bakıyorum" diyerek buluşma öncesinde bir takım elbise alıyor.

Bu esnada Süleyman Amca da kaldığı otelde, getirdiği hediyeleri hazırlamakla meşguldür.

Bu esnada Süleyman Amca da kaldığı otelde, getirdiği hediyeleri hazırlamakla meşguldür.

Ve büyük gün gelip çatar. İkisinin de heyecanı gözlerinden okunuyordur.

Ve büyük gün gelip çatar. İkisinin de heyecanı gözlerinden okunuyordur.

Ankara Okulu yıkıldıktan sonra yerine yapılan Ankara Parkı’nda, yani 60 yıl önce Süleyman’ın Ayla’yı bırakmak zorunda kaldığı yerde buluşma gerçekleşiyor.

Ankara Okulu yıkıldıktan sonra yerine yapılan Ankara Parkı’nda, yani 60 yıl önce Süleyman’ın Ayla’yı bırakmak zorunda kaldığı yerde buluşma gerçekleşiyor.Ankara Okulu yıkıldıktan sonra yerine yapılan Ankara Parkı’nda, yani 60 yıl önce Süleyman’ın Ayla’yı bırakmak zorunda kaldığı yerde buluşma gerçekleşiyor.

Belki de hayatlarında ilk kez bu kadar gözyaşı döktüler, bu kadar mutlu oldular.

Ayla şimdi 60’ın üzerinde olmasına rağmen, sonunda gurur duyabileceği anne ve babasını buldu.

Ayla şimdi 60'ın üzerinde olmasına rağmen, sonunda gurur duyabileceği anne ve babasını buldu.

Hayattayken bu anı yaşayabildikleri için iki taraf da mutlu.

Süleyman Amca, kendi elleriyle Türk lokumu yediriyor kızı Ayla’ya.

Süleyman Amca, kendi elleriyle Türk lokumu yediriyor kızı Ayla'ya.

Tıpkı 60 yıl önce de yaptığı gibi.

Tıpkı 60 yıl önce de yaptığı gibi.

Sona eren hasretin ardından ayrılık vakti geliyor.

Sona eren hasretin ardından ayrılık vakti geliyor.


Süleyman Amca, kızının aldığı giysiyi giymiştir.

Ayla, annesi olarak gördüğü Demet Hanım’ın yorgun düştüğünü görünce, ona hemen masaj yapmak istiyor.

Ayla, annesi olarak gördüğü Demet Hanım'ın yorgun düştüğünü görünce, ona hemen masaj yapmak istiyor. 😊


Bu veda bu kez uzun süreli olmayacak, bundan emindirler. Anne ve babasını uğurladıktan sonra, Türkiye’ye bir gün gideceklerini söylüyor Ayla.

Sevgi, zamanla ya da uzaklıkla eksilmiyor; bunu bir kez daha anlıyoruz Süleyman ve Ayla ile.

Sevgi, zamanla ya da uzaklıkla eksilmiyor; bunu bir kez daha anlıyoruz Süleyman ve Ayla ile.


Şimdi kaç yaşında olduğunun önemi olmaksızın Ayla onlar için hala 5 yaşındaki o küçük tatlı kız.
Sevgiyle kalın.

LİNK : https://onedio.com/haber/koreli-kucuk-kiz-ile-turk-askerinin-yillara-yayilan-oykusunu-okurken-gozleriniz-dolacak–739051?utm_source=onediocom&utm_campaign=facebook_page&utm_medium=facebook

RUSYA DOSYASI /// Eski Rus İstihbaratçı : Rus Uçağını Düşürenler Erdoğan Düş manıydı, ABD’li Askerler de Katıldı


Eski Rus İstihbaratçı: Rus Uçağını Düşürenler Erdoğan Düşmanıydı, ABD’li Askerler de Katıldı

Rusya Stratejik Çalışmalar Enstitüsü Başkanı, uçak krizinin perde arkasında tartışma yaratacak detayı paylaştı: Rus uçağının düşürülmesine İncirlik’te görev yapan ABD’li askerler de katıldı.

Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı’nın resmi düşünce kuruluşu ‘Rusya Stratejik Çalışmalar Enstitüsü (RISS) Başkanı Leonid Reşetnikov, geçen hafta Ankara Politikalar Merkezi’nin davetlisi olarak İstanbul‘daydı. Devlet Başkanı Putin‘in yakın çalışma ekibindeki Reşetnikov, 33 yıl Rusya Dış İstihbarat Servisi‘nde üst düzey görevlerdeydi. RISS de doğrudan Kremlin’e bağlı bir kuruluş. Dolayısıyla Reşetnikov Rusya ile ilgili sorularımı direkt ‘biz’ diye yanıtladı. Uçak krizinin perde arkasından Moskova ile Ankara arasındaki Suriye anlaşmasına, pek çok tartışma yaratacak detayı paylaştı.

"RUSYA İLE TÜRKİYE ARASINDA ASKERİ ÇATIŞMA HEDEFLEDİLER"

Moskova‘ya göre Türkiye-Rusya ilişkileri şu anda ne durumda? 24 Aralık 2015’te Türkiye‘nin Rus uçağını düşürmesinden önceki seviyeye geri dönebilmiş durumda mıyız?

Türkiye ile ikili ilişkilerimizde yaşadığımız uçak krizi gerçekten de çok ciddiydi. Bu kriz sırasında Türk-Rus ilişkilerinde büyük bir gerileme oldu. Şimdiki amaç tekrar eski seviyesine çıkarmak. Bu belki çok hızlı olmayacak ama en azından Rusya eski seviyeye çıkarmak için samimiyetle çalışacaktır. Burada mesele bir ülkeye sempati duyup duymamakta değil. Bizim için önemli olan husus Türkiye‘nin bir komşumuz olarak istikrarlı ve güçlü bir ülke olması.

Türkiye Rusya için gerçekten de çok önemli bir ülke; hem ikili ilişkiler açısından hem de uluslararası arenadaki konumu açısından. Özellikle de şuna önem veriyoruz. Rusya‘nın sınır komşusu ülkelere baktığımızda Türkiye neredeyse tek bağımsız ülke. Bu Rusya için çok önemli. İran‘dan Finlandiya‘ya kadar uzayan bir coğrafyadan bahsediyorum. Bütün bu coğrafyadaki komşularımız arasında Türkiye yegâne bağımsız politika izleyen ülkedir. Diğer ülkeler daha çok ABD‘nin kontrolü ya da baskısı altında. Ama dediğim gibi Türkiye farklı. O nedenle de Türkiye ile nasıl bir ilişki yürütelim sorusunu Washington‘ı arayıp sormamıza gerek yok!

Türkiye ile işbirliği yapmadan Ortadoğu’daki, İran Körfezi’ndeki, Kuzey Afrika‘daki sorunları çözmek çok zordur. Buraya Kafkasya ve Karadeniz‘deki sorunları da dahil etmek gerekiyor. Bütün bunlardan dolayı Türkiye ile ilişkileri eski seviyesine çıkarmak için Moskova elinden geleni yapacaktır.

"İNCİRLİK’TEKİ ABD ASKERLERİ KATILDI"

– ‘Uçak düşürme kararının Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın kararı olmadığını anladık’ dediniz. Anlıyoruz ki bunlar Erdoğan ile Putin arasında bizzat konuşuldu. Sonuçta komşu bir ülkenin uçağını vurmanın prensiplerini belirleyen angajman kuralları. Siz Rus uçağının Türk pilotlar tarafından düşürülmesi talimatının Ankara‘da en üst düzeyden verilmediğine hükmederken hangi verilere dayanıyorsunuz? Fetullahçı bir pilot tarafından, Türkiye dışından bir yerden alınan talimatla düşürüldüğüne ilişkin argümanı satın aldınız mı?

Türkiye‘de Rus-Türk ilişkilerinin gelişmesini istemeyen bazı çevreler var. Bunların arasında genellikle ya Amerika ile bağlantılı ya Gülen örgütüyle bağlantılı olanlar var. Şunu söyleyebiliriz; bize göre Rus uçağının düşürülmesinde etkin olanlar öncelikle Erdoğan düşmanıydı ve aynı zamanda Amerika ile bağlantılıydı. Elimizde öyle bilgiler var ki İncirlik‘te görev yapan Amerikalı askerler bu olayın gerçekleşmesine katılmışlardır. Amaç da Rusya ile Türkiye‘yi karşı karşıya getirmekti. Son 10-15 yıl içinde elde edilen başarıları yok etmekti amaç. Çünkü onların hesaplarına göre Rusya buna mutlaka askeri olarak cevap verecekti. Rusya‘dan bunu beklediler. Ama hesapları tutmadı. Bizim hiç tepki vermememiz mümkün değildi elbette. Kaldı ki televizyonda da pilotumuzun öldürülmesini ve cesedine karşı yapılan saygısızlığı da izledik. Dolayısıyla Rusya‘nın buna tepki vermemesi mümkün değildi.

İlk günlerde tabii Türk Cumhurbaşkanı‘nın bu süreçteki rolü de belli değildi. Dolayısıyla süreç ekonomik yaptırımlarla başladı. Bunlar şüphesiz ağır yaptırımlar, ilişkilerimizi olumsuz etkileyen yaptırımlardı. Ancak şüphesiz ağır da olsa ilişkilerimize zarar da verse bu ekonomik yaptırımlar Rusya‘nın askeri olarak yanıt vermesinden daha iyiydi. Şimdi ekonomik yaptırımlar yavaş yavaş kaldırılacak, dolayısıyla ticari ilişkilerin eski seviyeye çıkarılması mümkün. Para kaybı şüphesiz ilişkiler açısından en minimum zarara yol açmış oldu.

Türk ortaklarımızı şu konuda uyarmak isterim. Yeni provokasyonlar gelebilir. Çünkü Türkiye ile Rusya‘nın yeniden ilişkileri düzeltmeye çalışması Batı’da pek çok kimseyi rahatsız etmektedir. Bundan dolayı yeni bir provokasyon ihtimalinin olmayacağını söylemek mümkün değil.

"TÜRK TARAFI KAPALI KAPILAR ARKASINDA ‘BİZ DÜŞÜRMEDİK’ DEDİ"

– ‘İlk günlerde Sayın Erdoğan’ın bu konuyla ilgili nerede durduğunu bilmiyorduk’ dediniz. Kapalı kapılar ardında aylar süren bir diplomatik trafik yaşandı. İşadamları, başka devlet başkanları gibi arka kanallar devreye girdi. Erdoğan hangi noktada ‘Biz bu kararın arkasında değiliz, bir komplo söz konusu’ diye Rusya‘ya bildirdi. Eğer bu kapalı kapılar ardında size bildirildiyse Türk tarafı bunun bir komplo olduğuna yönelik tespitini neden kamuoyuna açıklamadı?

Sayın Cumhurbaşkanı‘nın Rus yetkililerine hangi noktada bu açıklamayı yaptığına dair kesin bir tarih vermek mümkün değil. Ama bunun konuşulduğu dönemde artık kalkışma hazırlıkları da yapılmaya başlanmıştı. Dolayısıyla birçok kimse herhangi bir açıklama yapmaktan çekiniyordu. Ama bu arada kapalı kapılar arkasında çok görüşme yapıldı. Kapalı kapılar arkasında Türk tarafı durumu anlatmaya çalıştı. Gerek İstanbul‘da gerek Moskova‘da gerekse üçüncü ülkelerde görüşmeler yapılıyordu. Bu görüşmeler çerçevesinde Erdoğan ve Putin olayın nasıl ve neden yaşandığını öğrenmekle görevlendirildi. Kapalı kapılar ardında yapılan bu görüşmeler neticesinde Rusya olayın gerçek yüzünü gördükten sonra krizden çıkma konusunda bir karar alındı. Taraflar buna karar verdikten sonra kalkışma teşebbüsüyle karşı karşıya kaldık. Türkiye ile Rusya‘nın anlaşmak üzere olduğunu anlayan güçler kalkışmayı planlamaya başladı ve Erdoğan’ı öldürmek istediler.

– Kalkışma dediğiniz 15 Temmuz darbe girişimi, doğru mu?

– Yani siz diyorsunuz ki ‘Bizim uçağımızın düşürülmesiyle 15 Temmuz darbe girişimi arasında birebir ve net bir bağlantı var’. Öyle mi?

Biz öyle bir kanıya vardık ama sizleri bilemiyorum. Rus tarafı olarak biz bu görüşe sahibiz. Biz kendi elimizdeki bilgilerle Türkiye‘nin bize verdiklerini karşılaştırarak böyle bir sonuca vardık.

– Eğer 15 Temmuz’u planlayan odaklar Türkiye ile Rusya arasında askeri bir çatışma çıkarabilselerdi krizi oradan devam ettireceklerdi, 15 Temmuz’a gerek kalmayacak mıydı? Bu mudur analiziniz?

Belki de kalmazdı. Ama şurası kesin Türk-Rus çatışmasını çıkarmaya çalışmanın arkasında da yine Erdoğan’ı iktidardan uzaklaştırmak vardı. Her iki koşulda da hedef buydu bizce. Beni doğru anlayın lütfen. Ben ne Erdoğan taraftarıyım ne de karşıtıyım. O sizin Cumhurbaşkanınız. Ama objektif olarak şunu söyleyebiliyoruz; her şey onu ortadan kaldırmak, devirmek için yapıldı. Süreçler öyle gelişti.

"RUSYA’DA GÜLEN’İN GİZLİ ARKADAŞ ÇEVRESİNİ OLUŞTURMAYA ÇALIŞTILAR"

Rusya kendi topraklarındaki Gülen okullarını henüz AK Parti ile Cemaat arasındaki ilişkilerin çok iyi olduğu dönemde kapatmaya başladı. Bildiğim kadarıyla okulların büyük bölümü 2006-2008 döneminde kapatıldı. Hatta bundan duyulan rahatsızlığı Ankara üst düzey görüşmelerde dile getiriyordu o süreçte. Türkiye‘nin tepkisine rağmen neden kapattınız okulları?

Bu yapıya baktığımızda klasik Sünni İslam’dan daha farklı bir yapıya sahip olduğunu gördük. Biz bu tür yapıların Rusya‘da faaliyet göstermesini istemiyoruz. Çünkü Rusya Federasyonu‘ndaki Müslümanların ve diğer dinlerin temsilcilerinin aşırı olmayan bir çerçevede faaliyet göstermesini isteriz. İkincisi de bu yapının iki ayrı şekilde faaliyet gösterdiğini tespit ettik. Bir taraftan legal olarak yani okullar ve sivil toplum kuruluşları açıyorlardı, diğer taraftan da illegal bir örgütlenme içindeydiler. Yani Rusya Federasyonu‘ndan bilim adamlarını, siyasetçileri, işadamlarını aralarına katarak bir yapılanmaya gitmeye çalışıyorlardı. Böyle bir faaliyet hangi ülkenin hoşuna gider?

– Muhalifleri mi örgütlüyorlardı? Onu mu demek istiyorsunuz?

Muhalifler değil ama önde gelen entelektüeller, kendi alanında söz sahibi olan kimseleri besleyerek –yani gizli olarak para vererek- kendi taraflarına çekip onlardan istifade ediyorlardı. Yani Fetullah Gülen‘in gizli arkadaş çevresi oluşturuluyordu, aynı bir tarikat gibi. Bizlere de geliyorlardı. Enstitüye gelip bizimle bağlantı kurmaya da çalıştılar. İstanbul‘a, Avrupa‘ya davet ettiler.

– Enstitünüzün (RISS) Gülen teşkilatlarıyla ortak hiçbir çalışması oldu mu?

Bizim iki-üç tane önemli uzmanımız onların bazı faaliyetlerine birkaç kez katıldı. Ama o faaliyetlerde satır arasını iyi okuyabildikleri için işin arkasında başka şeylerin olduklarını tespit edince kestiler. Şunu gördük; Gülen, Türkiye‘de büyük bir ağ kurmuş, çok insan ona biat etmiş.

– Orta Asya‘daki diğer ülkelerde CIA ajanlarının örtülü bir biçimde faaliyet göstermek için Gülen okullarını paravan olarak kullandığına dair türlü rivayet var. ABD ile Gülen teşkilatı arasında Türkiye‘yi de aşan başka türlü bir ilişki olduğunu düşünüyor musunuz?

Eski bir Rus istihbaratçı olarak size şunu söyleyeyim; Amerikalılar her imkândan ve yöntemden aktif olarak istifade eder. Amerikalılar eğer bir şey lazımsa DAEŞ’i de kullanır, Gülen’i de kullanır. Bunlar Amerikan istihbaratının geleneksel metotlarıdır. Gülen’i kullanmış olmaları şüphesiz mümkün çünkü kendisi Amerika‘da yaşıyor ve büyük ölçüde onlara bağımlı. Ona orada yaşama ve çalışma fırsatı verdiler. Dolayısıyla da Gülen Amerika‘ya borçludur.

"DİNDE RADİKALİZM ZARARLI İYİ SİYASETÇİ ORTAYI BULMALI"

Fetullah Gülen‘in Sünni İslam’ın klasik bir temsilcisi olmadığını tespit ettiğinizi söylediniz. Son dönemde yaşananlara bakınca Türkiye‘deki seküler yapının tehdit altında olduğunu düşünüyor musunuz?

Ben Türkiye uzmanı değilim ama her şeyin radikalliğine karşıyım. Kendim aslında dindar bir insanım ama dinde radikalizme karşıyım. Hem soldaki hem de sağdaki radikalizm zararlıdır. İyi bir siyasetçinin amacı ortayı bulmak olmalıdır. Şüphesiz Mustafa Kemal büyük bir liderdi ama onun yaptığı her şeyi kutsal olarak değerlendirmek de yanlış olur. Türkiye‘nin nüfusunun büyük bir bölümünü dindar olarak görüyoruz. Ama Mustafa Kemal’in kurduğu her şeyi yıkmak da yanlış olur. Ortayı bulmak lazım.

"ESAD YENİ SURİYE SEÇİMLERİNE KATILABİLMELİ"

Ankara ile Moskova son 4 yılda Suriye konusunda iki farklı ucu temsil etti. Rusya tüm gücüyle Esad rejiminin arkasında durdu. Batı’yla Esad’lı geçiş formüllerini müzakere ediyorsunuz uzun bir süredir. Türk hükümetiyle bu hususta anlaşabildiniz mi, en son durum nedir?

En başta şunu hatırlatmak isterim; bizim Türkiye ile ortak görüşümüz Suriye‘nin sınır bütünlüğü korunmalıdır. Suriye tek bir parça olarak kalmalı. ABD Suriye‘nin parçalanma ihtimaline, üçe veya daha fazla parçaya bölünmesi ihtimaline de bakıyor. Bu noktada Rusya ile Türkiye aynı görüşe sahip. Biz ilk olarak Suriye‘deki teröristleri ortadan kaldırılmasını sonra da Suriye‘nin seçimlere gitmesini savunuyoruz. Seçim Suriye halkının olacak ancak Esad’ın da bu seçime katılma hakkı olmalı. Türkiye ile şöyle anlaştık; başta teröristleri yok edeceğiz, Esad’ın kaderini de daha sonra görüşeceğiz.

"PYD TERÖRİST DEĞİL"

Türkiye‘ye göre PYD/YPG de Suriye‘deki terörist gruplar arasında. PYD‘nin Moskova‘da da bir temsilciliği var. Rusya, Türkiye ile anlaşırken PYD‘yi de terör örgütü ilan etmeyi kabul etti mi?

Biz onları terörist olarak kabul etmiyoruz ama onların bağımsız bir devlet kurmalarını da desteklemiyoruz. Evet, bu temsilcilik var Moskova‘da ama Rus Dışişleri tarafından resmi temsilcilik olarak kabul edilmiyor. Bunu toplumsal bir kurum olarak görüyoruz. Suriye‘nin özerkliklere bölünmesine karşıyız. Özerklikler Suriye‘nin parçalanmasına yol açar. Kürtler Suriye‘de ancak kültürel özerkliğe sahip olabilir.

"KÜRTLERİN ÖZERKLİĞİNE DE BAĞIMSIZ DEVLETE DE KARŞIYIZ"

– Kültürel özerklikle kastettiğiniz tam olarak nedir? Suriye‘de Irak‘taki Bölgesel Kürdistan Yönetimi gibi bir yapıya karşı olduğunuz anlamına mı geliyor?

Ben şahsen bir ülkenin parçalanmasına karşıyım. Irak da neredeyse parçalanmış durumda. Onlar kendilerini özerk olarak adlandırsa da fiiliyatta neredeyse bağımsız hareket ediyorlar. Dolayısıyla Kürtler Suriye‘de de özerklik elde ederse bu neredeyse bağımsız bir devlet olacaktır. Haritalarla oynayıp Ortadoğu’yu tamamen değiştirmemeliyiz. Kürtlerin olduğu her yerde dillerini yaşatmalarına ve kültürel olarak gelişmelerine imkân tanınmalıdır ama devlet kurmalarına biz karşıyız. Tarihin kaderi böyle. Ne yapalım bugün; Irak‘tan sonra İran, Suriye ve Türkiye‘yi mi parçalayalım? Ermenistan‘da da Kürtler var.

"KÜRTLER KADERİNE KÜSMELİ"

Rusya‘ya göre PKK ile PYD arasında net bir bağ var mı?

Bende böyle bir bilgi yok. Bildiğim şu; Amerika onlarla aktif çalışmakta, silah ve para vermekte. Amerika‘nın danışmanları orada görev yapıyor. Bizim orada danışmanlarımız yok. Biraz önce söylediğim; 4 ülkede birden bu tür özerkliklerin kurulması gerçekçi değil. Kürtler bir anlamda kaderine küsmeli. Dünyayı biz değiştiremeyiz. Bazıları dünyayı değiştirmek istiyor ama bu yeni savaşlara yol açar. Amaç her ülkede Kürtleri eşit haklara sahip vatandaş haline getirmek olmalı. Rusya‘da 100 etnik grup var. Hepsine bağımsızlık mı vereceğiz? Kürtler eğer bir yerde baskı görüyorsa buna karşı çıkmalıyız ama devlet kurmalarına karşıyız.

KİMDİR?

Emekli Korgeneral Leonid Reşetnikov, Kharkov Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu. Doktorasını 1974’te Bulgaristan‘da Sofya Üniversitesi’nde vermiş. Sırpça, Bulgarca, Yunancayı akıcı konuşuyor. 1976-2009 yılları arasında (33 yıl) Rusya Dış İstihbarat Servisi‘nde (SVR) görev yaptı. 2009’da kurumdan emekli olduğunda SVR‘nin Enformasyon ve Analiz Ofisi’nin başındaydı ve yönetim kurulu üyesiydi. Yaş haddinden emekli oldu. Rusya‘da 2000’li yıllarda Gülen dosyasını birebir takip eden isimlerden biri. SVR‘den emekli olduğundan beri Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı’nın resmi düşünce kuruluşu ‘Rusya Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nün (RISS) başkanlığını yürütüyor.

MİT DOSYASI : İlker Başbuğ : İçinde asker bırakılmayan MİT’ten cemaat konusunda tek bir rapor gelm edi !


"Biz o dönemde Gülen cemaatinin açtığı yurtların devlet tarafından sahiplenilmesi gerektiğini söyledik"

Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki (TSK) cunta yapılanması tarafından düzenlenen darbe girişimini tüm yönleriyle araştırmak ve alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nda milletvekillerinin sorularını yanıtlıyor.

1992 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) askerden arındırıldığını savunarak "Şimdi MİT’ten tamamen askeri atarsanız bu tamamen yanlıştır. Ve bu yanlış 1992’de başladı" dedi. "Ben 2004’tü diye hatırlıyorum Genelkurmay İkinci Başkanı oldum, Hilmi Özkök’e dedim ki ‘Bizim en azından bir kadro almamız lazım. Bizim için önemli olan, silahlı kuvvetleri ilgilendiren konular var" diyen Başbuğ, "Sonra da bu konunun Genelkurmay Başkanı tarafından Başbakan’a götürüldü diye biliyorum ama sonuç alamadık. Özellikle bu silahlı kuvvetlere sızma konusunda TSK’yı uyandıracak kim derseniz MİT’tir. Bakın söylüyorum, MİT’ten bize cemaat konusunda tek bir rapor gelmedi!" ifadesini kullandı.

Başbuğ, Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde MİT’ten Fethullah Gülen cemaati konusunda bilgi aldıklarını belirtti. Başbuğ, "2009’du zannediyorum, müsteşar Emre Taner‘di. Raporu aldık, raporu verirken ‘Komutanım bu raporu size gayrıresmi olarak veriyorum, kimse bilmiyor’ dedi. Benim için resmi veya gayrıresmi olması önemli değil. İsimler vardı raporda ve polislerle ilgiliydi" diye konuştu.

"Biz o dönemde Gülen cemaatinin açtığı yurtların devlet tarafından sahiplenilmesi gerektiğini söyledik" diyen Başbuğ, "Fethullah Gülen cemaati hakkında en çok konuşma hakkı olan isim benim. Biz bunları söylerken çok kimse bize kızdılar, belki de bunun… Neyse o noktalara girmeyelim" dedi.

Başbuğ, 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin "askeri darbe" olarak değerlendirilmemesi gerektiğini savunarak "Bu askeri darbe değil, Fethullah Gülen’in silahlı kuvvetlere sızdırdığı cuntacıların silahlı kalkışmasıdır" ifadesini kullandı.

İlker Başbuğ’un açıklamalarından bazı bölümler şöyle:

"15 Temmuz darbe kalkışması, bu konulara ilişkin görüşümü ifade edeyim. Bir gün sonra bu darbe girişiminde Bodrum’daydım. Dedim ki; ’15 Temmuz gecesi Cumhuriyet’in yaşadığı en korkunç gecelerden biridir. Yapanlar teröristtir, yapılanları lanetliyorum’ Bunu 16 Temmuz günü söyledik. Şimdi elbette bu 15 Temmuz darbe teşebbüsünde 242 kahraman evladımızı şehit verdik, 246 o zaman düzelteyim. 246 kahraman evladımızı şehit verdik. Sivil, polis, asker… Hepsine ve bunun yanında terörle mücadelede verdiğimiz bütün şehitlerimize maalesef terörle mücadelede de kayıplar yaşıyoruz, Allah’tan rahmet diliyorum"

"Türkiye o gece felaketin eşiğinden dönmüştür Allah korusun başarılı olsalardı bugün Türkiye’nin nerede olduğunu düşünmek bile istemiyorum herhal de sizler de istemezdiniz. Ama inaniyorum ki onlar başarılı olsaydı ne demokrasi ne laik devlet sistemi ne hukuk devleti, zerresi ortada kalmazdı. Ben o düşüncedeyim. Dolayısıyla 15 Temmuz darbe teşebbüsü ile Türkiye ciddi bir olayla karşı karşıya kaldı. İleride umarım bu darbecilerin darbe planı ortaya çıkarız o zaman bakalım bu planlamaları doğru muymuş, değil miymiş. Bazı büyük planlar küçük hatalar nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanabilir. Ben o yüzden bu tür yorumlar için kesin yorumlar yapılmasını sakıncalı buluyorum"

"Askeri darbe girişimi’ demek yanlış"

"Darbe girişimi neden başarısız oldu?’ derseniz. Ben derim ki TSK’nın komuta kademesinin bu darbe girişimine karşı durmasıdır ve bu darbe girişimine direnmesidir. Şimdi 15 Temmuz nedir? Nasıl isimlendirilebilir? Bu da kanaatimce önemli bir konu. Daha evvel de ifade ettiğim gibi 15 Temmuz darbe girişimini FETÖ’nün silahlı bir darbe girişimi olarak isimlendiriyorum"

"Bir Adil Öksüz olayı var bu yetmez gibi bir de Kemal Batmaz diye bir adam çıktı. İkisi de Akıncı Üssü’nde bu iki isminde Gülen cemaatinin üst düzey elemanı olduğu aşikar. Bu darbe girişiminin Fethullah Gülen tarafından yapıldığını görmemek hata olur. Türkiye’nin geçmişte yaşadığı askeri darbelerle aynı kapsamda aynı şekilde düşündürülmesinin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu ülke geçmişte askeri darbeler yaşadı, bu bir gerçek. Ama bakın bu gerek emir – komuta gerek cunta dersek, cunta 27 Mayıs’ta vardı. Evet, 15 Temmuz olayı da bir cunta, ama bu cunta Fethullah Gülen’den emir oluyor, sızdırılan insanlar bunlar. Eskiden yaşanılan askeri darbelerle 15 Temmuz’un aynı kaba konulmasını yanlış buluyorum. Dolayısıyla teşhisin doğru yapılması lazım. ’15 Temmuz askeri darbe’ derseniz bu TSK’ya büyük haksızlık, komutanlar hayatlarını kaybetmesi pahasına direnmiştir. Şimdi kalkıp askeri darbe derseniz yanlış olur, bu Fethullah Gülen’in sızdırdığı askerler tarafından yapılan askeri darbe"

"MİT’ten tek bir rapor gelmedi"

"TSK’nın sorumluluğu nedir? TSK ne yapmıştır, ne yapmamıştır. Benim bu konuyla ilgili değerlendirmelerin 30 Ağustos 2010’a kadardır. Ben emekli oldum ve bir sivil vatandaş olarak kenara çekildim. 2010’dan sonra bu konuya ilişkin soruların muhatabı da ben değilim. O sürecin sorumluluğunu zaten taşımıyorum"

"Dönemin Sayın Başbakanı, şimdi Cumhurbaşkanına ‘Bu tehdit bugün bize, yarın size’ dedim.Erdoğan ‘Komutanım siz bunları çok büyütüyorsunuz’ demişti. Ben de dedim ki büyütmüyoruz. Büyük tehlikeler"

"TSK’nın bu biraz evvel sorduğum "TSK’ya bu sızmalar nasıl oldu, cunta nasıl oluştu, neden tespit edilemedi" soruları üzerinde beni ilgilendiren durum. Bunlarla ilgili değerlendirmelerimi söyleyeceğim.

1) Bakınız 1992 yılı bu konuyu değerlendirirken, 1992 öncesi ve sonrası olarak bakmak zorundayız. 1992’de MİT Müsteşarlığı’na bir sivil kişi getirilmiştir. Bu olağan mıdır? Demokrasilerde gayet olağan. Elbette bir sivil de getirilebilir ama önemli olan şudur 1992’den itibaren maalesef MİT Müsteşarlığı’ndaki askeri kadrolar azaltıldı ve neredeyse sıfır noktasına getirildi. Bu doğru değil. MİT Müsteşarlığı yasasına göre 3 kişi Türkiye’de talep edemez. Biz Cumhurbaşkanı, iki Başbakan, üç Genelkurmay Başkanı. Ve MİT bir noktada Genelkurmay’a hizmet veren bir yer, e siz tamamen arındırıyorsunuz bunu. Dünyadaki örneklere baktığınızda en tepe noktasıdaki adam sivilse birinci yardımcısı askerdir. Şimdi MİT’ten tamamen askeri atarsanız bu tamamen yanlıştır. Ve bu yanlış 1992’de başladı. Ben 2004’tü diye hatırlıyorum Genelkurmay İkinci Başkanı oldum, Hilmi Özkök’e dedim ki "Bizim en azından bir kadro almamız lazım. Bizim için önemli olan silahlı kuvvetleri ilgilendiren konular var. Sonra da bu konunun Genelkurmay Başkanı tarafından Başbakan’a götürüldü diye biliyorum ama sonuç alamadık. Özellikle bu silahlı kuvvetlere sızma konusunda TSK’yı uyandıracak kim derseniz MİT’tir. Bakın söylüyorum, MİT’ten bize cemaat konusunda tek bir rapor gelmedi!"

"Komutanım bu raporu size gayrıresmi olarak veriyorum"

"Genelkurmay Başkanıyken dönemin MİT Müsteşarı’na ‘Ben Fethullah Gülen cemaati ile ilgili olarak sizden rapor istiyorum’ dedim. ‘Bize verin ki ona göre yapacağımızı yapalım’. Bir süre geçti, bir süre sonra bana bir rapor getirildi. 2009’du zannediyorum, müsteşar Emre Taner‘di. Raporu aldık, raporu verirken ‘Komutanım bu raporu size gayrıresmi olarak veriyorum, kimse bilmiyor’ dedi. Benim için resmi veya gayrıresmi olması önemli değil. İsimler vardı raporda ve polislerle ilgiliydi. Şimdi rakam hatırlayamıyorum ama 8-9 tane polisin cemaatle bağlantısı olduğu o raporda yazılıydı. E ne yaptım? Ben bu polislerle ilgili aldığımız bu isimleri sayın başbakana verdim, Bunlar bizim tespitlere göre bunların biz cemaate mensup olduğunu değerlendiriyoruz dedik. Benim dönemimde bu polislerle ilgili bir şey yapılmadı, benden sonra hemen hemen hepsi görevden alındı"

"Alman ve ABD ordusundaki gibi personel izleme mekanizmasının kurulması lazım. TSK’da birinci sicil amirlerinin yetki ve sorumlulukları mutlaka düzenlenmeli. Yarın herhangi bir suça bulaşmış birisi çıkarsa, sicil amiri hiçbir emare yakalayamamışsa bir yaptırımının olması lazım"

"Alay komutanlığına seçerken puan veriyorduk. İnsanları o puanlara göre sıralıyorduk. Alayları da önemine göre, önceliğine göre sıralıyorduk. İkisini karşı karşıya getiriyorduk"

"Türkiye için de aynı şey geçerli, TSK için de… Teknolojik imkanların kullanılmasıyla güvenlik arasındaki denge yok. Zayıf. Bu çok önemli. Teknolojik imkanları veriyorsunuz. Bunla bağlantılı olarak güvenlik tedbirlerinde zafiyet var. FETÖ’nün en güçlü olduğu konu bilgi sahibi olması. Bugün tüm mücadele kim kişisel bilgi sahibiyse hükmetme olanağına sahip"

"Görev sadece 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle bağlantılı değil. Yakinen şahit olduğum, FETÖ tarafından yürütülen komploları anlatmak durumundayım"

"2009 yılında Ergenekon davası 10. dalga tutuklamalarla başladı. 2009 yılında yaşanan iki olay çok önemli. Bugün anlammamız her daim zordur. 23 Şubat 2009’da Erzincan’da oldu, İlhan Cihaner olayı. 23 Ocak 2009’da İlhan Cihaner İsmailağa cemaati kapsamında 9 kişiyi tutukladı, Mart ayında da soruşturma Gülen cemaatine dayanmaya başladı. Bu aynı Erzincan’da bu yaşanırken Kayseri’de ikinci bir olayla karşı karşıya kaldık. 4 Mart’ta hava kuvvetleri savcılığının soruşturmasına göre Gülen cemaatindeki 5 sivil kişinin askeri birliklerle gizli faaliyetleri vardı. Sözde balyoz senaryosu belki bunlarla oyananacaktı. Biz bu ilk ifadelerde özellikle astsubaylar kendilerini Fethullah Gülen’in evlerinde kaldığını ifade edince önemsedik fakat kamu bu olayları yaşarken 25 Mart 2009’da soruşturmayı yöneten Kayseri İl Jandarmalar Komutanı 93-95 yıllarında ifade vermeye Diyarbakır’a çağrıldı. Biz aslında oynanan oyunu gördük, bu komploya inanmıyoruz, terörle mücadele devam ediyor, etkileri olur, göz yumamayız diye anlattık. Adalet Bakanlığı müsteşarı bize ‘Sadece ifade vermek efendim, tutuklanma olmayacak’ dedi. Oldu"

"Haziran ayın başında Genelkurmay Başkanı olarak ABD’ye davet edildim, gittim, 2 Haziran 2009 günü bu kapsamda Washington’a da gittim, orada genel strateji konularına ilişkin konuşma yaptım. Sonra bana kaynaklardan bilgi geldi, cemaat çok rahatsız olmuş. Uluslararası strateji merkezine giderek ne anlattığımızı öğrenmeye çalışmışlar. Haziran ayının başına geldiğimizde bakıyoruz ki TSK’ya yönelik düğmeye basıyor, bastı. Serdar Aziz’in bürosunda sözde irtica eylem planı masanın üzerinde duruyormuş, masanın üzerinde. Bu komplo polis tarafından basına verildi. Konu gazetenin manşetlerine verildi. Albay Çiçek daha sonra ifade verilmeye çağrıldı, 17 Haziran 2009"

Ne olduysa 26 Haziran’da bu mecliste oldu. Sabaha karşı CMK’da yasa değişikliği yapıldı? Neydi, "askeri şahısların askeri mahallerde işlediği suçlar nedeniyle özel yetkili mahkemelerde yargılanması"…

"Sivil şahısların her halükarda askeri mahkemelerde yargılanmaması. He bu tartışılabilir, demokratik ülkelerde bu vardır. Bu yasa değişikliğinden bizim haberimiz var mı? Yok. Bu doğru değildi. Birinci değişiklik Dursun Çiçekle ilgiliydi, ikincisi ise işte 5 sivil noktası. 30 Haziran 2009’da Dursun Çiçek tekrar çağrıldı, tutuklandı. Ama gerekli yerlerde biz bunu yine ifade ettik, dedik ki yanlıştır. Anayasa’da bir hüküm varsa Anayasa’da değiştirmeden yasayı değiştiremezsiniz. 18 saat sonra herhalde tahliye edildi. Daha sonra ekim ayında ıslak imza konusu çıktı. 2009’daki ıslak imza olarak iddia edilen raporla ilgili, rapor veren adli tıp personeli, jandarma kriminal personeli hepsi tutuklu. Yargılanma safhasında. Erzincan’da yürütülen dava kapsamında 3. ordu komutanı düzeltiyorum Erzurum’a ifade vermeye çağrıldı. Biliyoruz ne olacağını, mazeret göstererek ifade vermeye yollamadık. Tutuklanacağı veya gözaltına alınacağı belliydi çünkü. Özel savcı 3. ordu karargahına geldi, arayacak, hedef belli ordu komutanını alacak. Savcının 3. ordu karargahına girmesine izin vermedik. Zaten 1 hafta sonra İlhan Cihaner, yasa dışı, çok çirkin bir şekilde gözaltına alınıp tutuklanacaktı. Sonra olaylar o kadar devam ediyor ki Ankara Seferberlik Olayı ile karşı karşıya kaldık. Tekrar tutuklanma, gözaltı kararı çıkınca bir kişi daha verdik. 25 Aralık 2009’a geliyoruz, bugün manşetlerde gördük Kozmik Oda soruşturmasında 14 kişi tutuklandı.

Bunu defalarca anlatmamıza rağmen başarılı olamıyoruz demek ki. Birincisi, kozmik oda hakim tarafından aranmasından önce, nerede Kadir Kayan? Firarda. Aynı zamanda Fethullah Gülen’i beraat ettiren kişidir. Şimdi bu geldi, dedik bir dakika bu bizim boyumuzu aşar. Başbakana anlatalım, siz mühürleyin, yarın gelirsiniz dedik. Biz bu konuyu sayın Koşaner de anlattı bu konuyu detaylı olarak o da kara kuvvetleri komutanıydı, yanıma aldım. Onunla beraber Başbakan ile bir toplantı yapıldı. Bu toplantıda özellikle bu aramaya müsade edersek, yasaya aykırıdır, dedik ki "Eğer aramaya müsade ederseniz ülke güvenliği açısından tehlikeli sonuçlar doğar" Sonuç olarak netice alamadık, bu arama 25 Aralık 2009’da başladı 20 Ocak 2010’da bitti. Kozmik Oda’da yasayı açar bakarsanız bu yasada var zaten. Gizli belgelerin aranması soruşturma safhasında olmaz. Buradaki yanlış budur. Mahkeme aşamasında hakim gider, bizim itiraz ettiğimiz nokta buydu.

"Hakim bakar, not alır. Belgeyi alamaz, fotokopisini çıkaramaz. Oradaki aramada Kadir Kayan oradan bir belge çıkartmamıştır, müsade etmedik. Peki ne oldu? Bazı kelimeler yazıdı, kod kelimenin karşılığı varsa bulur. Hiçbir şey bulamadı. Oradaki hakimin baktığı dökümanları bir kasaya kilitledik mühürledik. Şimdi diyorlar ki kozmik odadan yasaya koyduk ama ne oldu? 16 Mart 2013 bu kozmik oda davasını yürüten Mustafa Bilgili, bu dökümanları istedi. O belgeler 16 Mart 2013’te Genelkurmay’dan çıkmıştır, TÜBİTAK’a kadar bu bilgiler gitmiştir. Bugün olsam yine aynı kararı verirdim, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı gibi kişiler vardı listede. Acaba bu faili meçhul cinayetlerle TSK’nın ilgisi var mıydı, yok muydu diye. Ben verdim emri, izin vermesem gelemezlerdi. Ben verdim, eğer vermezsek yarın tüm faili meçhul cinayetleri bize yıkarlardı. Bu silemeyeceğimiz bir şaibe olarak kalırdı"

Taraf gazetesinin manşetini hatırlayın, "Fatih camiyi bombalayacaklardı" "Allah allah diyen ordu nasıl camiye bomba atar" dedim. Ama biz görememişiz, bugün anlıyoruz. Bir asker olarak ben caminin bombalanmasını düşünemiyorum. Biz düşünemezdik ama bu adamların 15 Temmuz’da neler yapabileceğini hiç düşünememişiz. Bizi cami bombalamakla suçlayan insanlar Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Meclis’i bombaladılar. Biz onu görebildik mi? Benimle ilgili bir iddianame var, savunma yapmam o mahkemede işgal ettiğim makama saygısızlık olurdu. İddianamede şöyle bir şey vardı; bu kişi TSK’ya sızandır. Yine anlayamıyorum, bunu düşünüyorlarmış.

Ben Dursun Çiçek’i inanın kısa boylu, daha bu kadar boylu olduğunu bilmiyordum. Ama bu Genelkurmay Başkanlığı dönemimde bana gelmediği anlamında gelmez ama tanımıyorum. Ama öyle iddia edildi. O bavulcu adam var ya, neler yediğimizi falan konuşuyordu.

Genelkurmay Başkanı olarak albay Dursun Çiçek’ten talimat almaktadır deniyordu. Çünkü Dursun Çiçek Ergenekon terör örgütünde Genelkurmay Başkanı’ndan daha yüksek mevkideymiş. Biz bunu anlayamadık, imam diye bir şey varmış.

TSK DOSYASI : ŞEHİT ASKERİMİZ Jandarma Er Erkan Özdemir’İN TRAJİ K HİKAYESİ /// CENNETİ MEKAN OLSUN


Hakkâri’nin Şemdinli İlçesi’nde, 9 Ekim’de PKK’lı teröristlerce bomba yüklü araçla düzenlenen terör saldırısında şehit düşen Jandarma Er Erkan Özdemir’i (20) hatırlatmak için, “Üniforması üzerine bol gelen minyon asker” demek yeterli.

Düzce’nin Yığılca İlçesi Aydınyaya Köyü’ndeki evinde oğlunu gözyaşları içinde habertürk’ten Ümran Avcı’ya anlatan anne Havvagül Özdemir, “Çok minyondu benim oğlum. Gören ‘Bundan asker mi olur?’ diyordu.
Üniforması bile boldu üstüne. O fotoğrafı yemin töreninden sonra evci izniyle gittiği Kocaeli’nde halasının evinde çektirmişti. Sonradan terziye verdik de daralttık” dedi.

‘AKLIMA DÜŞTÜNÜZ MERAK ETTİM ANNE’

Acı haberi, Milli eğitim’de hizmetli olarak çalışan baba Şenol Özdemir’in tayininin çıktığı MarmaraAdası’nda aldıklarını söyleyen Havvagül Özdemir, “Günde 10 defa arardı Erkan’ım. Bir gece önce, gece yarısı saat 01.00’de aradı.
Vakitsiz çalınca çok korktum. Yüreğim ağzımda telefonu elime aldığımda baktım Erkan arıyor. ‘Hayırdır bu saatte?’ dedim. ‘Hiç’, dedi, ‘Aklıma düştünüz, merak ettim aradım’ dedikten sonra kapadı. Daha çok Sabahları 8 gibi arardı” diye konuştu.

‘ERKAN’IMI ARADIM AMA KİMSE AÇAMADI’

Oğlunun şehit haberini nasıl aldığını ise anne Özdemir şöyle anlattı: “Sabah uyuyakalmışım. Bir uyandım saat 10.30. Telefonumda Erkan’ın cevapsız çağrısı yok. Nasıl korktum. Aradım, çalıyor ama açan yok. Onlarca kez aradım. O korkuyla pencereden bakıyordum. Bir ambulans ile polis aracının evin önüne yanaştığını gördüm. Bize gelmesinler diye evin anahtarını kaptığım gibi üst komşuya kaçtım. Kapılarını çaldım çaldım, kimse yoktu. Sonra mecburen aşağı indim. İnmez olaydım…”

‘OĞLUM HİÇ YAŞAYAMADAN GİTTİ’

Erkan’ın Güneydoğu’da görev yaptığı için ayda yaklaşık 400 lira maaş aldığını söyleyen anne Özdemir, “Son iki aydır maaşını çekmiyor, biriktiriyordu. ‘Tezkeremi alınca o parayla gezip tozacağım’ diyordu. Savaştepe’deyken lise bittikten sonra bir yıl oto yıkamada çalıştı. Hiç yaşayamadan, tek bir hayalini bile gerçekleştiremeden gitti çocuğum” diye gözyaşı döktü.

Elinde cep telefonu oğlunun fotoğraflarına teker teker bakan Havvagül Özdemir, şöyle devam etti: “Perşembe günü Hakkâri’den birliğinden aradılar. Erkan’ımın eşyalarını kargoya vereceklermiş. Sanki Erkan’ım gelecek gibi heyecanla bekliyorum.
Yavrum üşüyordu. ‘Buralar soğuk anne’ diyordu. Üşümesin diye çamaşırlar alıp gönderdim, daha eline bile geçmemişti yeni çamaşırları. Bir de benim çocuğum makarnayı çok severdi. O gidince ben de ağzıma makarna süremez oldum. Yiyemem, geçmez ki boğazımdan…”

‘KAVGA BİLMEZDİ’

Baba Şenol Özdemir ise şunları söyledi: “Erkan Balıkesir’de doğdu. Bulunduğumuz Savaştepe’de iki okul vardı. Biri imam hatip, diğeri öğretmen lisesi. Puanı öğretmen okuluna yetmeyince imam hatip lisesine kaydoldu. Nasıl duygusal, nasıl kibar bir çocuktu anlatamam. Oğlumu, ‘Sana vursalar bile sen kimseye tek bir fiske atmayacaksın’ tembihleriyle büyüttüm. Tek bir arkadaşıyla kavga etmişliği yoktu. Nasıl kıyarlar böyle bir cana?” Ailesine olan düşkünlüğü nedeniyle Erkan’ın annesine gönderdiği mesajlarda, merak etmesinler diye neredeyse attığı her adımı haber verdiği görüldü.

Telefonunun kapalı olacağından bile anne babasını haberdar eden şehit Erkan Özdemir’in annesine attığı son mesajları ise şunlardı:

“Annem biz çıktık yola gidiyoruz haberiniz olsun”, “Ben telefonu şarja takıyorum kapalı olacak haberiniz olsun”, “Ben yol aramasındayım merak etmeyin teli açamazsam…”

MUHSİN YAZICIOĞLU DOSYASI : FETÖ’den Yazıcıoğlu’nun helikopterindeki cihazı söken askere para


FETÖ’den Yazıcıoğlu’nun helikopterindeki cihazı söken askere para

2009 yılında BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatını kaybettiği helikopter kazasıyla ilgili, ailenin avukatı Selami Ekici’den çarpıcı bir iddia geldi. Ekici, FETÖ soruşturmasından tutuklanan E.G isimli şahsın, kaza yapan helikopterdeki uçuş bilgilerinin yer aldığı cihazları söken Astsubay A.Ö’ye 100 bin lira verdiğini söyledi.

Büyük Birlik Partisi’nin (BBP) kurucu Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun ailesinin avukatı Selami Ekici, FETÖ/PDY’den tutuklanan Kırıkkale Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı E.G.’nın, Yazıcıoğlu ile 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopterdeki uçuş bilgilerinin yer aldığı cihazları söken Astsubay A.Ö.’nın hesabına 100 bin lira aktardığını iddia etti. E.G.’nin aynı zamanda BBP Kırıkkale eski İl Başkanı da olduğunu belirten Ekici, Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılğı’na dilekçe vererek soruşturma başlatılmasını talep etti.

Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde 25 Mart 2009’da helikopterin düşmesi sonucu Muhsin Yazıcıoğlu ile 5 kişinin ölümüyle ilgili Fethullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) ile bağlantısı olduğu yönündeki iddialar devam ederken, avukat Selami Ekici, E.G.’nin, olayla ilgisinin olup olmadığının kesinlikle araştırılması gerektiğini kaydetti. Ekici, FETÖ’den tutuklanan Kırıkkale Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı E.G.’nin, Yazıcıoğlu ile 5 kişinin hayatını kaybettiği helikopterdeki uçuş bilgilerinin yer aldığı cihazları söken Astsubay A.Ö.’nın hesabına 100 bin lira aktardığını öne sürdü. Avukat Ekici, konunun araştırılması için Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılğı’na dilekçe verdi.

Bu iddialarını yargıya da taşıyan Ekici, Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği dilekçe de şöyle dedi:
"E.G.’nin 15 Temmuz 2016 tarihinde sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a girişilen suikast timi içerisinde yer alan ve soruşturma dosyası kapsamında şüpheli sıfatıyla bulunan A.Ö.’ya 100 bin lira para aktardığı tespit edilmiştir. Yine E.G.’nin FETÖ’nün eski Ege Askeri sorumlusu H.U.S.’nin beyanlarına göre FETÖ’nün Afrika imamı N.İ.’nin rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünde parmağı olduğuna dair beyanları ve İzmir Cumhuriyet Başsavcı Vekili Okan Bato’ya teslim ettiği evraklar olduğu iddia edilmektedir. Söz konusu E.G.’nin N.İ. ile ilişkili olduğunu tespit etmiş bulunmaktayız. Adı geçen şüphelilerden davacı ve şikayetçiyiz. Söz konusu durumun araştırılarak adı geçen şüpheliler hakkında gerekli soruşturmanın yapılmasını ve şüpheliler hakkında kamu davası açılarak cezalandırılmalarını bilvekale arz ve talep ederim."

"Oda başkanlığına kadar yükselmiş"

Selami Ekici, E.G. ile N.İ.’nin bağlantısının eskiye dayandığını savunarak şöyle devam etti:

  • E.G., aynı zamanda 2000’li yıllarda Büyük Birlik Partisi il başkanlığı yapmış, 2002’de de istifa ederek AK Parti’ye geçmiş. Yaptığımız araştırmada maddi durumu çok da iyi olmayan E.G.’nün durumu birden iyiye gitmeye başlamış. G., sahiplerinin FETÖ’den tutuklu olduğu Boydak Holding’e ait İstikbal’in bayiliğini almış. Ayrıca H.U.S.’nin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle ilgili sorumlu tuttuğu FETÖ’nün Afrika İmamı N.İ.’nin 2000’li yıllarda Kırıkkale’de görev yaptığı ve E.G. ile çok samimi olduğunu saptadık. Biz de Kahramanmaraş Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak bu konunun araştırılmasını istedik. Eğer iddia doğru ise, bu işin FETÖ tarafından yapıldığına dair büyük bir delil teşkil eder.

TSK DOSYASI : Jandarma Yarbay Mehmet Alkan’ın Açıklamaları ve Asker Sivil İlişkilerinin Yeni Şifrele ri


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/

Geçtiğimiz günlerde Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesinde Şehit olan Jandarma Yüzbaşı Ali Alkan’ın cenaze töreninde, ağabeyi aynı meslekten Jandarma Yarbay Mehmet Alkan’ın üniformalı halde siyasileri özelliklede iktidar partisini hedef alan sözleri kamuoyunda büyük tartışma yarattı. Bu tartışmalar üzerine eksik belirtilen, hatalı yorumlanan veya değinilmeyen hususları vurgulamak gerekli hale geldi. Yarbay’ın söz ve tavırları özellikle Ulusalcı, Milliyetçi, Kemalist hatta Milli Görüş ekolü ile adlandırılan sağ muhafazkar cehanta savunulurken karşı siyasi görüşler ise tam tersi bir tavır üzerinden yorumlama gayreti içerisine girdiler. Yarbay’ın sözleri ”Ordu’nun orta kedemsindeki Subayların öfke patlaması” olarak tanımlandı. Buna göre asker rahatsızdı veya bu öfke tamamıyle kişisel bir duygusal durumun neticesiyse bile ”Vatanseverler” askerini kimseye yem edemezdi. Karşı siyasi cenah mensupları ise eleştirilerini belgesiz iddialarla kamuoyuna sunmuş ve askerin herdaim güçlü olması gerektiğini, bu davranışın örgütün eline büyük koz verdiğini dolayısıyla Subayın artniyetli bir tavır içerisinde olduğu vurgulanmıştı. Bütün bunlardan sonra bu olayın çeşitli yönlerden irdelemelerini gerçekleştirebiliriz;

1) Yarbay’ın beyanatları orta kademenin bir isyanı olarak adlandırılamaz. Çünkü Yarbay rütbesi Türk Silahlı Kuvvetlerinde orta kademe statüsünde bir makam değildir. Subay rütbelerinden, Asteğmen ve Yüzbaşı dahil olmak üzere Asteğmen ile Yüzbaşı arasındaki rütbeler küçük kademeli olarak adlandırılırken, Binbaşı rütbesi dahil olmak üzere Binbaşı’dan Albay rütbesine (Albay dahil) haiz Subaylara kadarki kademe Üst Rütbeli Subay olarak tanımlanır. Ayrıca Asteğmen ve Albay dahil olmak üzere Asteğmen’den Albay rütbesine kadarki Subaylar Askeri Memur olarak tanımlanırken, Tuğgeneral dahil olmak üzere Tuğgeneralden Orgenerale (Orgeneral dahil) olan rütbeler Subay’dır fakat Askeri Memur olarak tanımlanmazlar. Yani, Yarbay’ın tavrı Orta Kademli değil Üst Kademeli bir Subay’ın tavrıdır.

2) Yarbay’ın tavrını gözlemleyerek Ordunun Üst Kademe bütün Subaylarının aslında siyasi iktidardan veya daha uygun bir yaklaşımla siyasi uygulamalardan rahatsız olduklarını vurgulamak bilimsel bir yaklaşım olmayabilir. Bu konuda elde bir veri yoktur yani yaklaşım tahminden ibarettir.

3) Yıllarca Jandarma teşkilatı için iktidar yanlısı yapılanmanın en yoğun olduğu yer benzetmesi yapılırdı. Fakat bunun çok doğru olmadığı bu olayla görülmüş oldu. Elbetteki bir Subayın tavrı bütün Jandarma teşkilatını özetlemez fakat bazı husularda bilgi verebilir. Jandarma askeri statülüde olsa neticede bir genel kolluk birimidir ve bu bakımdan Polis teşkilatından hiçbir farkı bulunmamaktadır. TSK’nın üvey evlatları şeklinde bir benzetmede yapılan bir Jandarma Subayı’nın siyasi erki hedef alması bu kolluk biriminde üst mevkilerde zannedildiği gibi iktidarla yıldızı çokta barışan kişilerin bulunmadığı ipucunu bizlere verebilir.

4) Bu Jandarma Subayı’nın, Jandarma Okullar Komutanlığında görevli olması sebebiyle yani asayişle ilgili konularda direkt ilgisinin bulunmayan bir görevde olması nedeniyle soruşturma yetkisinin Jandarma Genel Komutanlığında olduğu kararı verilmiştir. Böylelikle kısa süre evvel her bakımdan İçİşleri Bakanlığına bağlanan bir birimin halen özerk yapısının hiç değilse Emniyet teşkilatına nazaran çok daha korunabildiği anlaşılmaktadır. Özerk bir Silahlı Kuvvetler ülkeler için mühimdir.

5) Şu andaki Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Galip Mendi, Kocaeli Garnizon Komutanı olduğu dönemde Korgeneral rütbesiyle İlker Başbuğ’un izniyle askeri davalarda tutuklu olan bazı Generalleri ziyeret etmiş bir Komutandır. Hissi olarak Subay’a sahip çıkacağı normal ve olması gerekendir.

6)Yarbay’ın isyanını dile getirenlerin, manşetleri süsleyen basın kuruluşlarının, askeri davalar yaşanırken sessiz kalması yadırganacak bir davranış biçimidir. Bu durum Askerin olumlu veya menfi olarak her daim gazeteler, yazarlar, siyasiler tarafından politik argüman olarak kullanıldığının göstergesidir. Militarizmide, darbeyide, vesayetsiz toplumuda büyük oranda sivil/üniformasız cenah tesis etmektedir.

7) 28 Şubat sürecinin mağduriyeti ile bağdaştırılan Milli Görüş hareketinin, siyasi platformdaki tüzel kişiliği genel başkan seviyesinde Yarbay’ı hain ilan edenleri, hain ilan ederek, politikada keskin bir asker karşıtlığının muhafazakar camiada bile olamayacağını, ast üst kavramı ayrımının artık bulunmadığının mesajını vermiş olmuştur.

8) Üniformalı bir Üst Subayın tepkisi demokratik bir davranış olarak tanımlanmalıdır. Liberal değerler ve demokrasi unsurları bakımından her daim ”Batı” ile karşılaştırılan Türkiye’nin bu tepki baımından da Batı ile karşılaştırılması gerekir. Unutlmasın ki ABD’de kısa süre evvel üniformalı polisler Vali’yi arkalarını dönerek ve konuşmaya kayıtsız kalarak göstermişlerdi.

9) Ordu’nun profesyonelleşmesi, küçülmesi, askerlerin garnizon dışarasında üniformasız olmaları, askerlik şubelerinin kapatılması gibi uygulamalar insani, modern döneme uygun, globalist ölçekli ordusal dönüşümlere paralel olarak adlandırılrken, halen neden bir Subay’dan iki asır evvelinin Prusya tipli bir Karacı askerinin davranışı beklenir? Modern ölçeğe uygun olan üniformalıda olsa Suaby da olsa bir insanın insani tepki göstermesi değil midir? Askerden asker gibi askerlik bekleyenler bu ortamın askerin egemen olduğu yıllar evvelinin Türkiye’sinde olduğunu unutmamalıdırlar. Çok disiplinli militarize asker modeliyle yıllarca mücadele edenler şimdilerde bu Subayı disiplinli bir militar olmamakla eleştirenler değil miydi?

10) Kabul edilsin veya edilmesin toplumun bir kesiminde artan bir askeri müdahale isteği belirmiştir. Türkiye’de siyasi belirsizlik devam ettiği sürece askere duyulan eğilimde artacaktır.

Yarbay Mehmet Alkan’ı yıpratmamak adına bu meselenin soruşturma açılmadan kapanması yakışır bir davranış olacaktır. Üç mensubunu Muvazzaf asker yapmış ve bu evlatlarından bir tanesini Şehit vermiş Alkan ailesinin Yarbay ferdine bir de soruşturma açmak bu aileye en büyük haksızlık olacağı gibi TSK’nin itibar kaybetmesine sebebiyet verebilecektir.

Sivil asker ilişkilerinin dönüşümü ”üniformalıya vur” zihniyetinden ibaret bir süreç değil, sivillerinde üzerlerine düşenleri yerlerine getirmeleriyle mümkün olabilecek bir devlet sistemidir.

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO OLARAK ŞEHİT KAHRAMANLARIMIZA RAHMET, TSK, EMNİYET VE YAKINLARINA SABIR DİLERİZ.


DAĞITIM :

· GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

· KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

· POLİS ÖZEL HAREKAT DAİRE BAŞKANLIĞI (PÖH)

· ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Sayın Komutanım, Sayın Amirim,

PKK terör örgütü’nün son saldırılarında ve Fırat Kalkanı Operasyonunda, Kahraman Mehmetçiklerimiz, BAYRAM KAYA (ASTSUBAY) ve MURAT UÇAR (UZMAN ÇAVUŞ) Şehit olmuştur.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve Büyük Türk Milletine başsağlığı ve sabırlar dileriz. Yaralı Asker, Polis, Korucu ve tüm sivillere acil şifalar dileriz.

ÖZEL BÜRO GRUBU

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO OLARAK ŞEHİT KAHRAMANLARIMIZA RAHMET, TSK, EMNİYET VE YAKINLARINA SABIR DİLERİZ.


DAĞITIM :

· GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

· KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

· POLİS ÖZEL HAREKAT DAİRE BAŞKANLIĞI (PÖH)

· ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Sayın Komutanım, Sayın Amirim,

PKK terör örgütü’nün son saldırılarında ve Fırat Kalkanı Operasyonunda, Kahraman Mehmetçik, Korucu ve Polislerimiz ZİYA ÖZKOZANOĞLU (UZMAN ÇAVUŞ), MUHAMMED KOŞAN (ASTSUBAY), OSMAN KARAKUŞ (UZMAN ÇAVUŞ), SERKAN BURSALI (PİYADE ÇAVUŞ), İHSAN TAŞ (KORUCU), MUZAFFER ALADAĞ (KORUCU), ALİ MÜLAZIMOĞLU (POLİS), TOLGA AKTAŞ (UZMAN ÇAVUŞ), RAMAZAN YILMAZ (POLİS), ALİ ERDİNÇ (UZMAN ÇAVUŞ) Şehit olmuştur.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve Büyük Türk Milletine başsağlığı ve sabırlar dileriz. Yaralı Asker, Polis, Korucu ve tüm sivillere acil şifalar dileriz.

ÖZEL BÜRO GRUBU

ADLİYE VE CEZAEVLERİ DOSYASI : “Üst Düzey Askerlere Tecavüz Ediliyor”


Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’deki darbe girişiminin ardından başlayan gözaltı dalgalarında insan hakları ihlalleri yapıldığına dair ellerinde güvenilir kanıtlar bulunduğunu açıkladı. Örgüt raporunda, gözaltı merkezlerinde tutulanların dayak ve tecavüzün dahil işkence yöntemlerine maruz kaldığını belirtildi.

İşte o rapordan detaylar;

“Kaba dayak, tecavüz, işkence”

Uluslararası Af Örgütü, Türkiye’de darbe girişiminin ardından başlayan kitlesel gözaltı ve tutuklama dalgalarında alıkonulanlara işkence edildiğine dair ellerinde “güvenilir kanıtlar” bulunduğunu açıkladı. Londra merkezli insan hakları grubu, Türkiye’de resmi ve gayri resmi gözaltı merkezlerinde tutulanların dayak ve hatta tecavüzün aralarında olduğu işkence yöntemlerine maruz kaldığını savundu.

“Üst düzey askerlere tecavüz ediliyor”

Af Örgütü’nün avukatlar, doktorlar ve bir gözaltı merkezi çalışanına dayandırdığı rapora göre, Ankara ve İstanbul’da polis gözaltındakileri 48 saate dek ayak parmak uçlarında bekletiyor. Sözlü hakaret ve tehditlere maruz kalan mahkûmlara yiyecek, su ve tıbbi tedavi verilmiyor. Ankara’da gözaltındakileri temsil eden iki avukat, müvekkillerinin kendilerine “üst düzey askeri yetkililere tecavüz edildiğini gördüklerini” söylediğini belirtiyor. Üst düzey askerlere diğerlerine kıyasla daha kötü muamele edildiği, işkencenin gözaltındakileri “konuşturmaya yönelik” olduğu kaydediliyor. Bir kadın avukat, Çağlayan Adliyesi’nin 6. katındaki pencereden kendisini atmaya çalışan bir tutuklu gördüğünü aktarıyor.

Af Örgütü’nün Avrupa Direktörü John Dalhuisen, “Türkiye şu anda anlaşılır biçimde kamusal güvenlikle ilgili endişeler taşıyor. Ancak işkence, kötü muamele ve keyfi tutuklamaya hiçbir gerekçe olamaz” diye konuştu. Dalhuisen, Türk yetkilileri bu “nefret uyandırıcı” uygulamaları durdurmaya ve uluslararası gözlemcilerin gözaltı merkezlerine erişimine izin vermeye çağırdı.

“Suçlamayı reddediyoruz”

AFP’ye konuşan üst düzey bir Türk yetkili ise iddiaları reddederek insan haklarına saygılı olduklarını savundu. Yetkili, “AB üyesi olmaya çalışan bir ülkenin yasalara saygı duymayacağını düşünmek absürd. Suçlamaları katiyen reddediyor ve insan hakları örgütlerini yaklaşık 250 sivili soğukkanlılıkla öldürenlere karşı alınan yasal tedbirleri tarafsız değerlendirmeye çağırıyoruz” dedi.

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO OLARAK ŞEHİT POLİSLERİMİZE RAHMET, TSK, EMNİYET VE YAKINLARINA SABIR DİLERİZ.


DAĞITIM :

· GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

· KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

· POLİS ÖZEL HAREKAT DAİRE BAŞKANLIĞI (PÖH)

· ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Sayın Komutanım, Sayın Amirim,

Şırnak’ın Cizre İlçesi’nde PKK’lı teröristlerin İlçe Emniyet Müdürlüğü ile Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bomba yüklü kamyonla düzenlediği saldırıda Şehit olan polislerimizin isimleri şöyle.

27 yaşındaki Harun Maytalman (Ordu), 22 yaşındaki Burak Mart (Osmaniye), 22 yaşındaki Ferhat Bozkurt (Kırıkkale), 32 yaşındaki Mehmet Dama (Afyonkarahisar), 43 yaşındaki Abdülhamit Kaya (Ardahan), 24 yaşındaki Tayfun Doğan (Kahramanmaraş) ve 23 yaşındaki Osman Budak (Osmaniye) İbrahim Eriç (Çanakkale)

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve Büyük Türk Milletine başsağlığı ve sabırlar dileriz. Yaralı Asker, Polis, Korucu ve tüm sivillere acil şifalar dileriz.

ÖZEL BÜRO GRUBU

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO OLARAK ŞEHİT KAHRAMANLARIMIZA RAHMET, TSK, EMNİYET VE YAKINLARINA SABIR DİLERİZ.


DAĞITIM :

· GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

· KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

· POLİS ÖZEL HAREKAT DAİRE BAŞKANLIĞI (PÖH)

· ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Sayın Komutanım, Sayın Amirim,

PKK terör örgütü’nün son saldırılarında Uzman Çavuşlarımız ONUR ALKAN, ÖZKAN BİLGİÇ, MUSTAFA ESER, KERİM ÜYE, ER’imiz UĞUR KARTAL ve Astsubayımız FATİH YILMAZ Şehit olmuştur.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve Büyük Türk Milletine başsağlığı ve sabırlar dileriz. Yaralı Asker, Polis, Korucu ve tüm sivillere acil şifalar dileriz.

ÖZEL BÜRO GRUBU

TSK DOSYASI : ORDU VE ASKER DÜŞMANLIĞI TAM GAZ DEVAM EDİYOR


SONER YALÇIN: Kafa aynı kafa

​Hiç kusura bakmasınlar.

14 yıl TSK düşmanlığı yaptılar.

Geldikleri yer; Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla orduyu güçten düşürdüler.

Geldikleri yer; dinci FETÖ yapılanmasının 15 Temmuz askeri darbesi oldu!

Bu gerçeklere rağmen içlerindeki kin soğumadı.

Baksanıza…

“Kışlaların şehir merkezlerinde olması darbe yapmak içindi” diyorlar!

Bitmedi ülke ordusuna nefretleri…

Ne Osmanlı ne de Cumhuriyet dönemi kışlalarının konuşlanmaları hakkında tek bir bilgiye sahipler. Sürekli uyduruk fantezilerini yazıp söylüyorlar.

Bak kardeşim!

O kışlalar kuruluş dönemlerinde şehir dışındaydı; ancak şehirler çok büyüdü ve kışlalar şehrin içinde kaldı. Tabii ki, şehirlerin yuttuğu askeri birlikler şehir dışına çıkarılmalıdır.

Yani bunun askeri darbeyle filan ilgisi yok.

Askeri birlik yerleşimleri, her tür tehdit-saldırının ince hesapları yapılarak belirlenir.

Örneğin…

Bir tank birliğini, tren hattı olmayan bölgede konuşlandıramazsınız! Hele mühimmat depoları tren hattı olmayan yere yapılamaz.

Sadece tren yolu değil; ana ikmal yollarının da hesaplanması gerekir. Ani dış saldırılarda düşmana dümdüz yaklaşma istikameti veren yolların ağzına sahra ağırlıklarını yerleştiremezsiniz!

Tank birliğini taşıyacaksın peki, ya onun akaryakıt ikmal, mühimmat yükü depolarını ne yapacaksınız? Boru hatları ne olacak? Soru çok ve bu çocuk oyuncağı değil.

Taşınma Ankara’dan başladığı için başkentten örnek vereyim:

Seferberlik durumunda Ankara savunması çok hassastır. Türkiye’nin en emin ikmal yolu ise, tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi İnebolu’dan Ankara’ya inen lojistik yoldur. Acıdır; yıllardır stratejisi her toplantıda konuşulur ancak yapımı iktidara pek oy getirmediği için ele alınmaz! Asıl bunlarla ilgilensenize biraz. Ne gezer!..

Ordu düşmanlığı!

Kimse…

“Kışlalar olduğu yerde kalsın” filan demiyor.

Bunu bildikleri halde…

Bin yıllık orduyu sürekli darbeci göstermenin kime yararı var?

Bin yıllık orduyu halkın kalbinden-duygusundan çıkarmanın kime faydası var?

Hâlâ şunu yazabiliyorlar:

“Rahat darbe yapabilmek için Meclis binasını, Genelkurmay ve kuvvet komutanlıklarının yanına inşa ettirdiler!” Pes artık.

Demek Atatürk, ileride darbe yapmak için bu binaları yan yana yaptırdı! (Bu absürt yazılara yanıt için binaların yapım tarihlerini filan yazacak değilim.)

İşin özünde…

Bu tür yalan sözlerle, bu topraklara nasıl kötülükler yaptıklarının farkında bile değiller.

Bu tür yalan yazılarla, halkı köklerinden-tarihlerinden uzaklaştırdıklarının farkında bile değiller.

Halkı, kurucu atalara düşman ettiler. Sonuçta…

PKK’yı, FETÖ’yü, IŞİD’i büyüttüler. Köksüz bırakılan insanlar bu örgütlerde “inanç” aradı! Militan oldu; mürit oldu.

Ve bu gerçeklere rağmen bunların…

Ordu düşmanlıkları hiç bitmedi.

Atatürk düşmanlıkları hiç bitmedi.

Ve sonuçta ülkenin çimentosu yurttaşı öldürdüler!

İşte geldiğimiz yer burası oldu; şiddetin kanın durmadığı Ortadoğu ülkesi!

Tıpkı… İslam’ın aydınlık dönemini bitiren yobaz kafalar gibi, aklı-gerçeği ülke sınırları dışına çıkardılar.

Bugün…

Hâlâ…

Ezberledikleri ordu-Atatürk düşmanlığını, 15 Temmuz darbesine rağmen sürdürmelerini nasıl açıklayabiliriz?

Bir yazar düşünün ki,

kışlaların şehir dışına çıkarılmasını “demokrasinin kazancı” olarak değerlendiriyor!

Ne diyebilirsiniz ki, “ekmek kapılarını” düşman yaratmak üzerine kurmuşlar. Bu çevrelerin, 15 Temmuz’dan sonra oluşan toplumsal uzlaşmadan rahatsızlık duymaları da bundan…

Kime yazıyoruz

Ordu düşmanlığı yapacaklarına enerjilerini başka alanlara kaydırmalarında sonsuz ülke yararı vardır.

Örneğin…

Niye kimsenin aklına gelmiyor, anlayamıyorum: Kimi özel güvenlik şirketleri, 15 Temmuz darbe girişiminde nasıl bir rol oynadı?

İçişleri Bakanlığı Özel Güvenlik Dairesi Başkanlığı’na göre, faaliyetine izin verilenbin 508 şirket var. Sertifika alan Özel Güvenlik Görevlisi sayısı 1 milyon 17 bin 514 kişi. Bunlara sertifika veren eğitim kurumu sayısı 745.

Yani… Büyük bir sektör. Dünyada bunlara “özel ordular” deniyor.

Peki…

Şunu ister istemez düşünüyorsunuz; Cemaat bu işin neresinde?

Öyle ya…

Bu önemli konuyla İçişleri Bakanlığı ilgilendi ise, bakanlığı ele geçirmiş Cemaat’in bu meseleye el atmaması olanaksızdır!

Kimbilir; 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’u, AKP Hükümeti’ne10 Haziran 2004 tarihinde Cemaat bile çıkarttırmış olabilir.

O dönemde gazetelere sık sık şu haberler yansıyordu; “Emniyet, özel güvenlik hizmetleri yaptığımızdan dolayı gerçek işlerimizi yapamıyoruz!”

Sonunda yasasını çıkardılar.

Bugün 1 milyonu aşkın kişinin cebinde özel güvenlik görevlisi kimliği var.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra benim bildiğim sadece Sakarya’da bir şirket sahibi tutuklandı.

Demek… 15 Temmuz darbe girişiminde özel güvenlik görevlisi şirketler (özel ordular) hiç katılmadı!

Söylemek istediğim…

Hâlâ birileri TSK düşmanlığı yapacağına, şehrin her yanında bulunan özel ordulara (özel güvenlik şirketlerine) bakması gerekmez mi?

Kime yazıyoruz ki…

Yıllarca Cemaat’i de bu kafa yapısıyla büyütmediler mi?

GÜNDEM ANALİZİ : Mustafa Kemal’in askerleri imamın karşısına dikilen ilk güç


CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, Nurzen Amuran’ın sorularını yanıtladı…

İşte Öztrak’ın sorularımıza verdiği yanıtlar…

Yıllardır söylenen “dinci örgütlenmelere karşı dikkatli olun” uyarısının sonucu FETÖ’nün darbe girişimiyle ortaya çıktı. Ancak 1950’lerden bu yana oy deposu olarak görülen zaman zaman öne çıkarılan dinci oluşumların demokrasiye verdiği zarar, artık siyasi partilerin bu oluşumlardan ellerini çekmelerini sağlar mı, özeleştiri zamanı değil mi?

Sayın Amuran, 15 Temmuz 2016 tarihinde Türk Milletine, milletin iradesini temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ve Türk demokrasisine yapılan darbe kayıtsız şartsız lanetlenmesi gereken bir teşebbüstür. Bu teşebbüsün tüm yönlerini soğukkanlılıkla, sağduyumuzu yitirmeden ele almak zorundayız. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, devlet dediğiniz güç, yönetirken iki konuda kör olmak zorundadır. Bunlardan ilki etnik kimlik, diğeri ise vatandaşların inancıdır. Etnik veya dini kimliği nedeniyle kimsenin bir ayrıcalığı olmamalı, kimse ötekileştirilmemelidir. Başta Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu önderleri devletin ve kurumlarının etnik veya mezhepsel kimliklere yaslanmasının sakıncalarını görerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni iki ana sütun üzerinde inşa etmişlerdir.

Bunlardan ilki halkçılık, diğeri ise laikliktir. Etnik kökene veya dine dayanan bir siyaset anlayışı kaçınılmaz bir şekilde otoriterleşir. Halkın egemenliğini ve demokrasiyi ancak halkçılık ve laiklik ilkelerine yaslanarak inşa edebilirsiniz. Kaldı ki laiklik yalnızca halk egemenliğinin değil; aynı zamanda bu ülkede toplumsal huzurun, vicdan ve inanç özgürlüğünün de sigortasıdır. İşte bu sigortayla oynamanın ne büyük maliyetler doğurabileceği artık bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Din siyasetin bir aracı olmamalıdır. Dini siyasete alet etmek; en çok dinin kendisine zarar verir. İçinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan acıların ardında da büyük ölçüde dinin siyasi amaçlar için kullanılması vardır.

FETÖ gibi siyaseti yönlendirme hevesinde olan dinci oluşumlara engel olacak iki yol var. Ekonomiyi güçlendirmek, laik eğitimden ayrılmamak. Başka neler önerebiliriz?

Bu tespitlerinizde haklısınız. Bunlara ilave edilecek bir diğer önemli husus laikliği, evrensel hukukun kurallarını ve çağdaş çoğulcu demokrasiyi bu ülkede hakim kılma gerekliliğidir. Demokrasimizin üzerinde gelişip, büyüyeceği, özgürlüklerimizi genişleterek, koruyup, kollayacağımız zemin budur. Bu zemin üzerinde ittifak etmemiz ve demokratik yarışımızı bu zemin üzerinde gerçekleştirmemiz gerekmektedir. Birlik içinde farklılıklarımızı ve özgürlüklerimizi korumanın bu coğrafyada başkaca bir yolunu ben göremiyorum.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sürecinde bir deyiş vardı. Sivilleşen askerler kadar askerleşen siviller topluma zarar veriyor. Buna bağlı olarak soruyorum: Siyasi iktidarın terör konusunda iki hatalı çıkışı olduğu öne sürülmekte: İstihbaratta koordinasyonsuzluk ve sivil yönetimlerin askeri harekâtları yönetme yetkisi. Bu düzenlemelerin yeniden gözden geçirilmesi gerekmez mi?

Sayın Amuran, Türkiye’de yönetimdeki en büyük sıkıntı kural tanımazlık ve keyfiliktir. Yaşanan darbe girişiminden önce Sayın Cumhurbaşkanının, “Parlamenter sistem rafa kalktı. Artık ülkede fiili bir durum var. Herkes bu fiili duruma ayak uydursun” söylemlerini bir hatırlayın lütfen. Yetkilerin sınırsız kullanıldığı bunu dengeleyecek sorumluluk ve denetim mekanizmalarının yok sayıldığı günleri yaşadık. Nitekim keyfilik ve kural tanımazlık bu ülkenin en can yakıcı sorunu bölücü terörle mücadelede de sergilendi. Terör örgütü şehirlere hendek kazıp mahalleleri cephanelik haline getirirken mevcut siyasi kadrolar valilere ve emniyet müdürlerine teröristlere dokunmayın talimatı vermişler. Sonuç, dağda olan teröristler şimdi şehirlerimizde. Son bir yılda 600’ün üzerinde şehidimiz var. Bugün Güneydoğu’da toprağa düşen her şehidimizin tertemiz kanında bu ihaneti yapanların, buna göz yumanların sorumluluğu vardır.

Son darbe girişiminde de önce FETÖ cemaatinin gelişimiyle ilgili uyarı ve istihbarata ideolojik bir pencereden bakarak itibar etmeme, kendi kurumlarına güvenmeme ve sonunda darbe girişimine giden yolda gösterilen yönetim zafiyeti artık herkes tarafından kabul ediliyor.

Diğer yandan, dünyadaki teknolojik gelişmeleri ve değişen tehditleri de dikkate alarak Türkiye’nin hem istihbarat toplama, hem de bunu kullanma konusunda ciddi bir yeniden yapılanma ihtiyacı olduğu ortadadır.

TBMM’ye bomba atılması demokrasinin simgesi Parlamentonun devre dışı bırakılması hedefini gösterir. Siyasette bir barış ortamı varken, her karar için demiyorum ama KHK’ler yerine yapısal değişiklikleri içeren bazı kararların bombalar atılarak, devre dışı bırakılması istenilen bu Meclis’te alınması, darbeci güçlere ve bütün dünyaya en iyi yanıt değil mi?

Sayın Amuran, 15 Temmuz gecesi yapılan kalkışma topyekûn Türk demokrasisine ve millet iradesinin çatısı olan TBMM’ye karşı yapılmıştır. Bombalarla yıkılmak istenen TBMM’dir. Bu kalkışmaya, bu saldırıya TBMM o gece nasıl iktidarı ve muhalefetiyle hep birlikte karşı koymuşsa; 15 Temmuz’dan sonrada bu FETÖ cemaatinin bu eylemleriyle ilgili alınacak önlemleri de hızla Meclisimizden geçirmeliydik. Özgürlük ve demokrasi talepleriyle tankların önüne çıkan halkımızın bu taleplerine insan haklarını askıya alan Olağanüstü Hal ilan edilerek karşılık verilmesi büyük haksızlık olmuştur.

Evet, Türkiye hem içeride hem de dışarıda olağanüstü bir dönemden geçiyor. Ancak hatırlamakta yarar var, bu Gazi Meclis düşman Polatlı’ya kadar geldiğinde de çalışmaya ve milletin egemenliğine sahip çıkmaya devam etti. Bugün devlet içinde bir örgütlenme varsa buna karşı mücadelede de millet iradesinin tecelligahı olan TBMM çalışmaya devam etmeliydi. Kaldı ki bu mücadelenin meşruiyeti ve haklılığı konusunda dünyaya da en güzel mesaj bu şekilde verilirdi. Yine içeride de pek çok kesim bu mücadelenin sonunda çoğulcu demokratik bir rejim mi çıkacak; yoksa tek adamın bedenine uygun bir rejim elbisesi mi biçilecek bunun kaygısını yaşıyor. Bu kaygıları gidermenin yolu da sürecin Meclis tarafından ve büyük bir uzlaşma tabanında götürülmesiydi. Hükümet böyle bir yolu tercih etmedi.

MUSTAFA KEMAL’NİN ASKERLERİ İMAMIN ASKERLERİNİN KARŞISINA DİKİLEN İLK GÜÇ

Türk Ordusu dünyanın en güçlü ordularından biridir. Hala da öyle olduğuna inanıyorum Şu anda hem travmayı atlatmaya çalışıyor hem de terörle mücadele ediyor. Öte yandan Askeri okullarda eğitimin ertelenmesi bir önlemdir ama kapatılmasına itirazlar var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Sayın Amuran, Türk ordusu kuşkusuz çok büyük ve güçlü bir ordudur. Kara kuvvetlerimizin 2.200 yıllık bir mazisi vardır. Türklerin tarihte zirveye çıktığı dönemler aynı zamanda askeri alanda da zirveye çıktığı dönemlerdir. Ordumuzun en büyük gücü ise milletle bütünleşmesinden gelir. “Ordu millet” sözünü dünya üzerindeki kaç millet için söyleyebiliriz? İşte ordumuzun bu en büyük güç kaynağı bir süredir hedeftedir. Ordu ve millet arasındaki bağ koparılmaya çalışılmaktadır.

İlk büyük girişim 2008’de başlayan ve 2013’e kadar süren Ergenekon ve Balyoz davalarıdır. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı o dönemde bu rezaletlerin savcılığını üstlenmiştir. İşte o davalarla 15 Temmuz kalkışmasının taşları döşenmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi Ergenekon ve Balyoz davalarıyla alt üst edilmiştir. Ordunun kurumsal yapısına ve kimliğine vurulan o darbe ile bugün silahlı kalkışma girişiminde bulunan imamın askerlerine yer açılmıştır. Ancak o gece gördük ki “Mustafa Kemal’in askerleri, imamın askerlerinin karşısına dikilen ilk güç” olmuştur. Elbette 15 Temmuz kalkışmasının ardından tüm millet gibi ordumuz da travma geçirmektedir. Ancak bu travmadan millet olarak hızla kurtulmak zorundayız. Ordu ile millet arasına ekilmek istenen nifak tohumlarını, ayrık otlarını dikkatle ayıklamak zorundayız.

Asker- sivil ilişkilerini, askerlik ilminin icap ve gereklerini de dikkate alarak, yeniden gözden geçirelim. Askeri okulları yeniden ele alalım, yeniden yapılandıralım ancak subaylarımızın yetiştirildiği asker ocaklarımızı söndürmeyelim. Ordunun operasyonel kabiliyetini emir-komuta zincirini dağıtarak zayıflatmayalım. Ordu üzerinde demokratik kontrol mekanizmalarını geliştirelim. Ordunun daha şeffaf ve Parlamentoya hesap verebilir olmasını sağlayalım. Ancak askeri profesyonellik gerektiren konularda belirli bir otonomiyi verelim. Siyasiler operasyonların nasıl yapılacağına karışmasın, askerlerde politika yapımına karışmasın. Bu ayrımı getirelim. Bakın 15 Temmuz’dan bu yana Doğu ve Güneydoğu’da asker-polis 40’dan fazla şehidimiz var. Bu coğrafyada var olacaksak diğer hususların yanı sıra bu, güçlü ordumuzla olacaktır.

KUTUPLAŞMANIN ARTTIĞI ÜLKELERDE EKONOMİK MALİYETLER DE BÜYÜK OLUR

TBMM Genel Kurulu’nda yaptığınız bir konuşmada önemli bir bilgiyi paylaşmıştınız: OECD’ye göre Türkiye, 155 ülke içinde sosyal uyum bakımından 120’nci sırada. Ayrışmanın ötekileştirmenin artık siyasi rant haline getirilmemesi gerektiği son olayda anlaşıldı mı sizce? Türkiye ile ilgili bu kamplaşmayı ilginç bir araştırmayla örneklendirmiştiniz. O örnekten yola çıkalım, siyasi partilere düşen sorumluluk üzerinde duralım…

Bir araştırmaya göre bu ülkede yaşayan her 10 vatandaştan 8’i, farklı partiden biriyle komşu olmak istemiyor. Yine her 10 vatandaştan 8’i, "Kızımı rakip partiden birine vermem" diyor. Her 10 vatandaştan 7’si ise çocuğunun rakip partiyi tutanların çocuklarıyla arkadaşlık dahi etmesini istemiyor.

Sosyal denge ve uyum hızla bozuluyor. Böyle bir toplum geleceğe güvenle bakamaz. Kutuplaşmanın arttığı ülkelerde sadece sosyal maliyetler değil, ekonomik maliyetlerde büyük olur. Yani sadece huzurumuz kaçmakla kalmaz, hepimizin cebine, mutfağına ateş düşer. Bakın bu darbe girişimi de kutuplaşmanın sağladığı elverişli ortamdan yararlanmak istemiştir.

Huzurun olmadığı yerde güven olmaz. Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz. Yatırımın olmadığı yerde aş ve iş olmaz. Ekmek büyümez. Bu nedenle en kısa sürede bu memleketin birliğini, dirliğini yeniden sağlamamız gerekiyor. Kuşkusuz bu konuda da en büyük görev siyaset kurumuna düşüyor. Genelde siyaset, özelde de Hükümet bu tablonun aşılması için gayret göstermek zorundadır. Bunun için çoğunlukçu değil, çoğulcu bir yönetim anlayışını hakim kılmalıyız. 15 Temmuz’dan sonra bunun için bir fırsat doğmuştur. Bu fırsat heba edilmemelidir. Hükümet en etkin istişare ve işbirliği mekanizmalarını çalıştırmalı, muhalefetin de yönetimde paydaş olduğunu unutmamalıdır.

TÜM KAMUDA LİYAKAT YERİNE SADAKAT İLKESİ İKAME EDİLMEYE ÇALIŞILDI

Biraz da ülkemizin ekonomik sorunlarına değinelim… Yıllarca DPT’de çeşitli kademelerde görev yaptınız. En son Hazine Müsteşarlığı görevinde bulundunuz. Planlama anlayışı bir ülkenin yönetilmesinde, devamlılığında, elbette kalkınmasında önemli bir “yol gösterme” aracıdır. Bir zamanlar gerçek planlamacılarla DPT, bu ülkenin güvencesiydi. Bu nedenle soruyorum: Bu anlayışı kaybetmemizde siyasal tercihlerin rolü mü yoksa siyasal egoizmin katkısı mı oldu?

Türkiye’de kurumların kültürleri ve değerleriyle oynamanın ne büyük maliyetler çıkarabildiğini yaşayarak öğrendik. Kurum kültürleri, değerleri bir günde oluşmuyor. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin ülkelerin en büyük sermayelerinden biri, yerleşik kurumları ve kurumsal geleneklerdir. Türkiye’de bu sermaye siyasi amaçlar için çok kötü şekilde çarçur edildi. Korkarım ki halen de ediliyor. Elbette seçilmiş yönetimler hedef koyma, bu hedefleri gözetme ve denetleme hakkına sahiptir. Ancak kurumlar günlük işleyiş ve çalışmalarında otonom olmalıdır. Siyaset bu kurumların günlük işleyişine müdahil olmamalıdır. Örneğin bir kuruma eleman alınırken veya o kurum bir ihaleye çıkarken iktidar partisinden kartlar gelmemelidir. Bunun kültürü gelişirse, o ülkede kurum kültürüne yer kalmaz.

Bu çerçevede, Devlet Planlama Teşkilatı, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı ile aynı zamanda kurulmuş, ülkemizin ekonomik ve sosyal gelişimine yön vermiş önemli kurumlarımızdan birisiydi. Gerek ben Uzman Yardımcısı olarak DPT’ye girdiğimde gerekse yöneticilik yaptığım dönemlerde okulların en iyi mezunlarını almaya gayret edilirdi. Liyakat esastı. Bu iktidar döneminde ise tüm kamuda “liyakat yerine sadakat” ilkesi ikame edilmeye çalışıldı. Geldiğimiz yer ortada. Türkiye’de kurumların genetiği ile oynamaya çalışan zihniyet terk edilmeden; kurumlarımızda liyakat esas kılınmadan yaşanan belalardan kurtulamayız.

HER 150 GÜNDE BİR DEĞİŞEN KANUN OLUR MU

Aklımda kalan çok güzel bir tanımınız vardı: “Yolsuzluğun, hırsızlığın olduğu yerde doğanın değil, doların yeşili hâkimdir”. Ne yazık ki ülkemizde mücadele etmek durumunda olduğumuz en büyük sorunlardan biri de yolsuzluklar ve kara para. Bu alanlarda yasalar mı yeterli değil yoksa gerçek bir mücadele kararlılığı mı yok?

Size bir anımı anlatmak isterim… 2001 krizinin ardından Hazine Müsteşarı olarak atandım ve ülkeyi krizden çıkaran ekibin içinde çalıştım. O günlerde Meclis’te geceli gündüzlü çalışıyorduk. Gerçekten o olağanüstü günlerde TBMM olağanüstü gayretlerle pek çok önemli reforma imza attı. Bunlardan biri de Kamu İhale Kanunu idi. Bu kanun, TBMM tarafından kabul edildikten sonra ben gerek yurtdışında gerekse yurtiçinde katıldığım toplantılarda, “Artık Türkiye’de gemiler yakıldı. Yolsuzluklar tarihe karıştı” diyerek gururla bu Kanunu anlatıyordum. Üzülerek itiraf etmeliyim ki yanılmışım. AKP döneminde tüm kurallar kanunlar alt üst edildi. Kamu İhale Kanunu 2003’den bu yana 34 kez değişti. Her 150 günde bir değişen Kanun olur mu? Türkiye’de oldu. Hukuk tanımazlık ve keyfilik o kadar arttı ki hukuka ve usulüne uygun ihaleler sırf iş adamı yandaş değil diye dönemin Başbakanı tarafından TV programında iptal edildi. Hükümetin yanında olmayan işadamları inanılmaz vergi incelemelerine ve cezalarına muhatap oldular. Özel kesime ait şirketlerin yönetimlerine eski siyasetçiler atanmaya başladı. O günden sonra da kimsenin bu ülkedeki malının, mülkünün güvencesi kalmadı. Yatırımlar yapılmaz oldu.

REHBERİMİZ EVRENSEL HUKUK VE ONUN İCAPLARI OLMALIDIR

Ülkemizde ekonomik verilere bakıldığında iç açıcı bir manzara yok. Dediğiniz nedenlerden ötürü yatırımlar giderek azaldı. Genel Kurul’da yaptığınız bir konuşmada “Hukukun üstünlüğü yatırımcı için en önemli gerekliliktir. Ancak yeterli de değildir. Yatırım yapmak için ülkede istikrarlı bir kurumsal çerçevenin de olması lazım” demiştiniz. Bu çerçevenin oluşmamasında yasaların sık sık değişmesinin rolü var mı?

Şüphesiz var. Yasalar genel ve soyut kurallardır. Herkesi bağlar, herkese eşit uygulanır. Ancak bu ülkede Kamu İhale Kanunu adamına ve işe göre sürekli değiştiriliyorsa o ülkede hukuki istikrardan bahsedebilir miyiz? Elbette bahsedemeyiz. Yine bakın 2010 yılındaki referandumdan sonra bu ülkede hukuk sistemi katledildi. Biz o gün bu düzenlemelere ve yapılan atamalara karşı çıktık. Bugün geldiğimiz noktada haklılığımız tescillendi. Hükümetin günlük ihtiyaç ve çıkarlarına göre hukuk sistemiyle ve kurumlarla bu kadar oynanmaz. Oynarsanız o ülkede hukuk ve adaletin varlığı konusunda kimseyi ikna edemezsiniz. Rehberimiz evrensel hukuk ve onun icapları olmalıdır. Bu sağlanmadan bu ülkede ne yatırım olur, ne de aş ve iş büyür.

Sizden duyduğumuz güzel bir deyiş var. Borçların giderek arttığını dile getirirken esnafımızın bir düsturunu hatırlatmıştınız. “İtimadı lütuf sanıp borca sarılma, sonra bu borçlar istenecektir, darılma!” Şu anda darılma sürecindeyiz… Faiz lobisi için bulunmaz bir ortamı yaşıyoruz, değil mi?

Sayın Amuran, uzunca süredir bu konuda hükümeti uyarmaya ve tedbir almaya çağırıyorum. Ancak üzülerek söylemeliyim ki hükümet bu konuda tedbir almayarak ekonomide ciddi kırılganlıklar biriktirdi. Bugün reel sektörün net döviz borcu 193 milyar dolar civarında. Dolar kurundaki her bir kuruşluk artış şirketler üzerinde ilave 1,9 milyar TL yük yaratıyor. 15 Temmuz’dan bu yana dolar kurunda 10 kuruşun üzerinde artış var. Yani şirketlerimiz 20 milyar TL civarında ilave bir yük ile karşı karşıya. Döviz kurundaki bir atağa karşı yeterli cephanede biriktirilmedi. Ben bu konuda da hükümeti uyardım. Şimdi TCMB kasasında 30 milyar dolarlık bir net rezervimiz var. Bu rezerv Türkiye’nin iki aylık ithalatını bile karşılamıyor. Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı da aşağı yukarı ortada. Her yıl Milli Gelirinin dörtte biri civarında bir dövizi dışarıdan bulmak zorunda. Maalesef ülkenin getirildiği yer burası. Bu nedenle Türkiye hızla normalleşmek ve işe koyulmak zorundadır. Darbe girişimi başarıyla atlatılmıştır. Şimdi yumuşak karınları tahkim etme ve çalışma zamanıdır. Normalleşmenin yolu ise bellidir. Sokaklar rahatlatılmalı, belirsizlikler azaltılmalı, herkes işine gücüne dört elle sarılmalıdır.

Geliri artırarak değil vatandaşı borca batırarak ekonomiyi büyütmeyi hedefleyen bir strateji uygulandığından yakınıyorsunuz. “Dünyada para bol ve ucuz iken sanal bir refah algısı yaratan bu model, dışarıda hava bozulduğunda aileleri, şirketleri yüksek borçlarla, işsizlik ve iflas riskiyle baş başa bırakmıştır” diyorsunuz. Sosyal refahı ön planda tutan yeni model arayışlarında dünya. Ne yapmalıyız? Son yıllarda dile getirilen neoliberal söylemlerin yerine neler önermeliyiz? Milli bir ekonomi politikası oluşturmak gerekmiyor mu?

Son 40 yıla damgasını vuran neoliberal politikaların tıkandığı küresel ekonomik mimarinin merkez kurumları tarafından bile artık kabul edilmektedir. Şimdi yeni arayışlar başlamıştır. Özellikle küreselleşmenin ve büyümenin nimetlerinin adil paylaşımı, kimsenin üretim ve yaratılan refahtan dışlanmaması, küresel ekonomik mimaride adaletli temsil ve etkin yönetişim konularında yazılıp çizilenler büyük bir külliyat oluşturmaktadır. Bu aynı zamanda sosyal demokratlara da yeni bir söz söyleme ve yeni bir model önerme konusunda önemli bir imkan sunmaktadır. Ben de böyle bir modelin saç ayaklarını uzunca bir süredir partimle ve kamuoyuyla paylaşıyorum.

Bu çerçevede, ilk olarak ülkemizdeki yönetim ve devlet krizine bir son vermemiz gerekiyor. Bunun için katılımcı demokrasiyi, saydamlığı, hesap verebilirliği ve hukuku yeniden ayağa kaldırmamız şart. Bunun yolu ise tüm kuvvetlerin birbirini dengelediği güçlendirilmiş Parlamenter Sistemdir.

İkinci olarak, bu ülkenin küresel yarışma gücünü tahkim etmek ve üreten bir ekonomiyi tesis etmek zorundayız. Gençlerimize nitelikli iş ve istihdam sunacak, onlara umut verecek ekonomik koşulları oluşturmak zorundayız.

Üçüncü olarak, ekonomide yaratılan nimetlerin en adil şekilde paylaşıldığı, devletin tüm vatandaşlarını kucakladığı bir yapıyı oluşturmamız gerekiyor. Bu ülkede yoksulluk babadan evlada miras kalamaz. Buna izin veremeyiz.

Dördüncü sacayağı olarak, elde edilen kazanımları koruyacak, bu kazanımları sürdürülebilir kılacak tedbirleri ele almamız gerekiyor. Bu sacayakları üzerine inşa edilecek bir ekonomik modelle ülkemizi hak ettiği refaha, huzura kavuşturabileceğimize ve her şeyden önce tüm vatandaşlarımıza bir umut verebileceğimize inanıyorum.

Sayın Amuran, ben Türkiye ekonomisinin ne kadar güçlü ve dayanıklı olduğunu yakından bilen bir teknokrat ve siyaset adamı olarak ülkemin geleceğine ve potansiyeline çok güveniyorum. Yeter ki doğru politika ve stratejiler uygulansın. Bunu yapacak adres ise siyaset kurumudur. Bugün siyaset kurumu millete umut vermek zorundadır. Yol ve hedef göstermek zorundadır.

CHP ile ilgili bir soru sormak istiyorum. CHP, Atatürk’ün mirası. ALTIOK’un temel alındığı bir CHP’de hangi değişmeyi reddediyorsunuz, hangi gelişmeye öncülük etmeyi doğru buluyorsunuz? Muhalefetteki CHP, demokrasiye nasıl katkıda bulunmalı?

Türkiye Cumhuriyeti 93 yıllık tarihinin en zor ve karanlık günlerinden geçiyor. Büyük Atatürk’ün tabiriyle, “Ordularımız dağılmış, bütün kalelerimiz zapt edilmiş” durumdadır. Sinsi bir ur tüm devleti ele geçirmiş; mevcut iktidar da buna en azından göz yummuştur. Bugün, Cumhuriyetimizin varlığı tehdit altındadır. Ülkeyi bu noktaya getirenlerin ifadesi ile artık bir beka mücadelesi verilmektedir.

Vatanı ve milleti bu uçurumdan çekip alacak tek bir irade vardır; o da Cumhuriyeti kuran iradedir. Yani Cumhuriyet Halk Partisidir. Onun devrimleri ve altı okudur. Mazi başlangıçtır. Cumhuriyet Halk Partisi ve onu kuran kadroların bize bıraktığı mazi ve miras bize bu çetin mücadeleyi yapma gücünü vermektedir. Hem bir dikta rejimi peşinde koşan muhterislere, hem de ülkemizi bir şeyhler, dervişler ve meczuplar memleketi haline getirmek isteyen sinsi düşmanlara karşı ülkemizin tüm ilerici, aydınlık güçlerini harekete geçirmek ve örgütlemek zorundayız. Cumhuriyet Halk Partisi, çağdaş demokrasiyi ve özgürlükleri korumak ve güçlendirmek için ülkedeki tüm ilerici güçlere öncülük ve liderlik etmek zorundadır. Bugün bu liderliğe ihtiyaç vardır. Birlik içinde çeşitliliğimizi korumak, özgürlüklerimize ve geleceğimize sahip çıkmak için bu mücadeleyi başlatmaya mecburuz.

Bunun yolu ise kurucu iradeyi yeniden ateşlemekten ve örgütlemekten geçiyor. Rotamız halktır. Halkı kazanmak, halkla kazanmak için üç alanda tahkimatı kuvvetlendirmeliyiz. İlki program, ikincisi kadro, üçüncüsü ise uygulama. Bu üç alanda tahkimatta yapılacak hata mücadeleyi sakatlar. Buna artık tahammülümüz yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi bu ülkenin tüm aydınlık ve ilerici güçlerine, gençlerine, çocuklarına umut vermek, umut olmak mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Bu sorumluluktan kaçamayız.

Bu güzel söyleşi için teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv.com

DUYURU : TWITTER’DA IŞİD TERÖR ÖRGÜTÜ’NE AİT 2 ADET HESABI KAPATMAK İÇİN LÜTFEN Bİ ZE YARDIMCI OLUN !!


Değerli Üyelerimiz Merhaba;

Tarafımıza gönderilen bir ihbara göre TWITTER PORTALINDA PKK TERÖR ÖRGÜTÜ’ne ait yada sempatizanların kullandığı 2 adet hesap üzerinden yasa dışı içerik paylaşılıyor. Bu hesap ile ilgili adli işlemler başlatıldı ancak twitter yönetimi resmi yazı yazılmadan hesabı ancak çok miktarda şikayet gelirse kapatabilir. Biz de sizlerden hesabın acil olarak kapatılması için yardım talep ediyoruz. Ne kadar çok şikayet giderse o kadar erken kapatılır.

DESTEĞİNİZ İÇİN ŞİMDİDEN TEŞEKKÜRLER.

ÖZEL BÜRO

PKK terör örgütü sempatizanı olduğunu zannettiğimiz @sxan3 ve @bargiran_hevale adlı Twitter hesaplarından çok sayıda bölücü örgüt PKK’ya destek mesajları atıldığı söyleniyor.

Hesapların ekran görüntüsü aşağıdadır.

HESAP ADI : @sxan3

HESAP ADI : @ bargiran_hevale

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO OLARAK ŞEHİT KAHRAMANLARIMIZA RAHMET, TSK, EMNİYET VE YAKINLARINA SABIR DİLERİZ.


DAĞITIM :

· GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

· KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

· JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

· POLİS ÖZEL HAREKAT DAİRE BAŞKANLIĞI (PÖH)

· ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Sayın Komutanım, Sayın Amirim,

PKK terör örgütü’nün son saldırılarında Er’lerimiz TAYFUN ÇANKAYA, AHMET SUNA, BAYRAM KAVCI ve Uzman Çavuşlarımız AHMET HİLMİ YİĞİT, KADİR KARAMAN, SALİH HAYIRSÖZ Şehit olmuştur.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve Büyük Türk Milletine başsağlığı ve sabırlar dileriz. Yaralı Asker, Polis, Korucu ve tüm sivillere acil şifalar dileriz.

ÖZEL BÜRO GRUBU

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.