Günlük arşivler: 4 Ağustos 2019

T.S.G.A. /// Orman da ferman da halkın olmalı


Deniz Yıldırım
Orman da ferman da halkın olmalı
Altına hücum için ormanın kalbine hançer saplanması; tarım arazilerine termik santral dayatılması; dünyanın en güzel göllerinden birinin betona açılması; deniz kıyısının mafyaya, deniz içinin midye, balık çiftliklerine teslim edilmesi… Liste uzayıp gider. Kaz Dağları’ndan başlar, Salda Gölü’ne uzanır. Özelliği nedir? Halkın ortak alanlarının zorla talana, paraya, özel çıkara açılmasıdır.
Niye bu haberler yeniden çoğaldı? Ve ikincisi, nasıl mücadele etmek gerek? Konumuz bu.
Kojin Karatani bir Japon düşünür; Dünya Tarihinin Yapısı adıyla dilimize kazandırılan kitabında, insanlık tarihi boyunca öne çıkan üç farklı ekonomik mübadele şeklinden söz ediyor. A tipi mübadeleyi karşılıklı dayanışma, yardımlaşma ve armağan kültürünün hâkim olmasıyla; B tipini, devletin ekonomi üstünde haraç/talan yöntemiyle giderek zorlayıcı güç haline gelmesiyle ve C tipini de kapitalist meta mübadelesi süreciyle ilişkilendiriyor. A tipine dayanışma ekonomisi, B tipine yağma/ haraç ekonomisi, C tipine de “liberal” piyasa ekonomisi diyelim kısaca.
Karatani’ye göre şartlar doğrultusunda biri mutlaka diğerlerinin önüne geçer. Deneyimlere bakıp akıl yürütelim biz de: Örneğin C tipi krize girince, aynı anda hem A tipini andıran/aşan, yani halkın kendi dayanışma ekonomisi inşasına dönük modeller; hem de B tipi, yani sermayenin otoriter devleti daha fazla göreve çağırdığı talancı ve haraççı ekonomi modeli öne çıkabilir. Mücadele giderek ikisi arasında, yani halkçı/dayanışmacı ekonomik deneyimlerle yağmacı ekonomi programı arasında gelişmeye yönelebilir. Bu sürecin sonunda ya halkçı modeller devletleşir (devletin genel programına taşınır) ya da devlet, talan ekonomisi ve haraç yoluyla sermaye adına zorlama vasfını pekiştirir.
Bizde şu anda yeni kâr alanları arayan sermaye kesimi yine B tipi ile ilişkide. Çünkü kriz var. Devleti hem sermayenin krizdeki zararlarını üstlenmesi ve emekçinin hak arayışını bastırması; hem de hepimizin ortak varlığı olan alanları, hizmetleri zorla özel çıkara, piyasa ilişkilerine açması için yeniden göreve çağırıyor. Bunu yapanların tercihine “sermaye devletçiliği” diyelim.
Bu arada, evet doğrudur, AKP devrinde B tipi hep etkendi; ama şimdiki krizde yeni sistemin otoriter destek ve olanaklarıyla giderek daha fazla yerleşiyor. Ve tek kişiye her şeyi fermanla tahsis etme yetkisi veren yeni sisteme kim ses çıkarmıyorsa, bilin ki bu modele, bu otoriterliğe mecburdur.

Kaz Dağları’ndan Salda’ya
İktidar niye bu programa yöneliyor? Yanıtı basit: Eldeki fabrikaları, tesisleri özelleştire özelleştire denizi bitirdiler; yerüstünde imar/inşaat rantı da durdu; şimdi bir de en büyük belediyelerin kaynaklarını yitirdiler. Öyleyse krizde ormana, kıyıya, tarlaya, bahçeye; eğitime, sağlığa, hepimizin ortaklıklarına daha çok yüklenmek zorundalar. Birlikte büyüdükleri sermaye gruplarının desteğini korumak için de buna mecburlar. Doğanın talanı da işte bu modelin içinde anlam kazanıyor.

Saptama böyle; mücadele de buna uygun olmalı
Krizde haraç ekonomisinin yükü zam ve vergilerle halkın sırtına iyice bindirilirken, yerli- yabancı fark etmez, sermayenin ve iktidar sahiplerinin B tipinin yağma kısmına itiraz edenlere karşı halkı kazanmak için bir stratejileri var. Özellikle çevre mücadelelerini halkın gözünden düşürmek için, “yatırım yapıyoruz, Türkiye’nin gelişmesini istemiyorlar. İş getireceğiz, bölgenin gençlerine istihdam sağlayacağız. Okulları, camileri yenileyeceğiz; buna karşı çıkıyorlar” diyorlar hemen. Hiç değişmez. Öyleyse çevreci mücadelelerin de bir stratejisi olmalı. B tipi haraç/talan ekonomisinin karşısına, A tipini güncelleyerek aşan yerel dayanışma modelleri, kooperatif deneyimleri; özel çıkara hizmet etmeyen, ortak varlıklarımızı koruyup geliştiren ekonomik başarı hikâyeleri de koymak zorundayız. Sadece “çevreyi koruma” programı, B tipini aşmaya yetmez.
Bugüne dek başarılı olan çevre mücadelelerine bir bakın; kazanan mücadelelerin çoğu çevre/doğa mücadelesi ile halkın ekmek mücadelesini birleştiren, bu ikisini ortak zeminde ilişkilendirebilen hareketlerin ürünü. Yerel bir çevre mücadelesini halkın ekmek mücadelesinin zararınaymış gibi gösterebildiğinde vahşi sermaye ve iktidar (özel çıkarcılar); çevre mücadelesinin halkın ekmek, yani geçim mücadelesinin parçası olduğunu kanıtladığında halkçı direnişler kazanıyor.
Kaz Dağları’ndan Salda Gölü’ne; Şirince ya da Munzur’dan Ünye-Fatsa maden sahasına uzanan geniş coğrafyada mücadeleleri birleştirecek zemin ve program ancak bu çerçeveden kurulur.

T.S.G.A. /// İktidara yakın yazardan ‘maaş’ tepkisi


İktidara yakın yazardan ‘maaş’ tepkisi Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Hilmi Güler ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un 4 maaş aldığına
yönelik iddialar kamuoyunda yankılanmaya devam ederken Yeni Şafak yazarı Faruk Aksoy, köşesinde konuya ilişkin eleştirilerde bulundu. Yeni Şafak yazarı
Faruk Aksoy, son günlerde sık sık gündem olan akraba kayırmacılığı ve liyakatsız atamalarla ilgili eleştirel bir yazı kaleme aldı. Aksoy, yazısında “Devletin
kasasından, milletin kesesinden hiç kimse iki üç maaş birden alamaz” ifadelerini kullandı. Son olarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun
ve eşi Fatmanur Altun’un birden fazla maaş aldığı, AKP’de milletvekilliği ve bakanlık yapan, 31 Mart yerel seçimlerinde ise yine AKP’den Ordu Büyükşehir
Belediye Başkanı seçilen Hilmi Güler’in ise 3 ayrı koltuk ve 4 ayrı maaş sahibi olduğu ortaya çıkmıştı. Aksoy’un iktidara yakınlığıyla bilinen Yeni Şafak’taki
köşesinde “Belediyeler de merkezi sınavla personel alsın…” başlığıyla yayımlanan yazısının bir bölümünde şu ifadeler yer aldı: “Edebiyat mezunu bir kızcağız
mail atmış, 85 puan aldım atanamadım, evde oturdum bekliyorum, diyor. Bir başkası özel okulda öğretmenlik yaptığını, neredeyse asgari ücretle çalıştığını
ve üç aydır maaş alamadığını yazıyor. Sabredin, çalışın, ülkenize küsmeyin, umudunuzu kaybetmeyin, hep beraber zorlukların üstesinden geleceğiz, diyebiliyorum
ancak… İnsanlar sıkıntı çekerken… İşsiz dolaşırken… Yanı başındaki komşunun çocuğu bilmem hangi belediye başkanının, bilmem hangi siyasetçinin yakını diye
iş bulabiliyorsa bu çocukları hiçbir şeye inandıramayız. Devletin kasasından, milletin kesesinden hiç kimse iki üç maaş birden alamaz. Bunu genç insanlara
izah edemeyiz. Toplum dayanışma içinde olursa, birbirine güven duyarsa toplumdur. İş de, aş da adaletle dağıtılacak, yoksa düzen bozulur, bozuk düzen sel
gibi herkesi önüne katar, darmadağın eder.”

T.S.G.A. /// Atatürkçüler ve milliyetçiler ne yapmalı?


Arslan Bulut
Atatürkçüler ve milliyetçiler ne yapmalı?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, önce “İYİ Parti’nin Olağanüstü Kurultayında MHP’yle bütünleşme ve birleşme hamlesi” diye mesaj attı.

Bahçeli daha sonra, “Fiziken orada, fikren aramızda bulunan dava arkadaşlarımın müştereken karar alıp MHP’ye dönmesi samimi beklentimdir.” diye farklı bir çağrı yaptı.

Bir diğer mesajda da İYİ Parti’yi, “CHP ve HDP ile ittifak yapmak”la suçladı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, bu çağrıya “Sayın Recep Tayyip Erdoğan yine ne dedin bu arkadaşa?” diye cevap verdi ve kahkahalar attığı bir görüntüsünü yayınladı.

İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ahmet Çelik, Devlet Bahçeli’nin çağrısına, “Türk milliyetçilerinin birleşmesinin önünü açmanın tek yolu sizin MHP Genel Başkanlığından istifa etmenizdir” diye cevap verdi.

İYİ Parti Grup Başkanvekili Lütfü Türkkan da mesajında “Kasım’da seçime hazırlanın!” dedi.

Konuyu, başka bir açıdan değerlendirmek istiyorum:

OPTİMAR anket şirketinin 13-15 Temmuz tarihleri arasında yaptığı ankette “Siyasal kimlik olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız?” sorusu yöneltildi. Sonuçlar şöyle çıktı:

1 – Atatürkçü: Yüzde 25.2

2 – Milliyetçi: Yüzde 22.1

3 – Demokrat: Yüzde 11.3

4 – Muhafazakâr: Yüzde 9.7

5 – Dindar: Yüzde 7.8

6 – İslamcı: Yüzde. 4.5

“Atatürkçüyüm” diyenlerle “Milliyetçiyim” diyenler, yüzde 47.3 ama iktidarda, Mısır’daki İhvancıların peşinden giden ve milliyetçiliği cahiliye dönemi düşüncesi olarak gören, ümmette siyasi birlik arayan, yani Türk Milleti gerçeğini reddeden, bunlarla da yetinmeyip her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına aldığını açıklayan bir zihniyete sahip kişilerin kurduğu bir parti var!

Atatürkçüyüm diyenler, ağırlıklı olarak CHP’ye oy verse de yani taban çok yüksek oranda Atatürkçü ise de partide iktidar değiller!

Adında “milliyetçi” kelimesi bulunan MHP, Türkiye’nin yasama, yürütme ve yargı yetkilerini, ABD’den yönetilen bir örgütün emrine veren ve onlarla aynı menzile gidenleri destekliyor. Tek adam sistemine önayak olan da MHP’dir.

AKP zihniyetinde en küçük bir değişiklik yok ama MHP’nin tam desteği devam ediyor.

17 yılda tarımla birlikte ekonomi çökertildi, cumhuriyet tarihi boyunca ne yapılmışsa hepsi satıldı, Kaz dağlarındaki ormanlar, altın arayan bir Kanada şirketi tarafından kesiliyor. Oysa, Kaz dağı ormanları, altından çok daha değerli…

Ancak bir sömürge ülkesine kabul ettirilebilecek, işgal altındaki Irak’ın bile kabul etmediği maden yasasına göre, Kanada şirketinin Türkiye’ye bırakacağı gelir de yüzde iki! Doğu Karadeniz yaylaları, yeşil yol diye bir projeyle birlikte Katar’a peşkeş çekildi! Tank Palet fabrikası bile Katar’a verildi! Katar kim? ABD işgali altında bir ülke!

17 yıl içinde orduya kumpas kuruldu, milli aydınlara kumpas kuruldu, kumpaslar hala devam ediyor. MHP, böyle bir iktidarı destekliyor.

İYİ Parti ise CHP ile seçim ittifakı yaparak, yerel seçimlerde iktidarın İstanbul, Ankara, Antalya gibi kalelerde yenilmesini sağladı.

Şimdi AKP güç kaybediyor. Gerçi yeni kurulacak partiler de Amerikan-İngiliz destekli ama AKP tabanındaki erime, bu kopuşlardan bağımsız olarak devam ediyor.

Diyelim ki İYİ Parti’den MHP’ye dönenler oldu! İktidar eriyor ama MHP hâlâ, bu yolla kendi iktidarını kurmaya değil AKP iktidarını korumaya ve kollamaya çalışıyor!

Peki bu ülkenin Atatürkçüleri, milliyetçileri, yani yüzde 47.3’ü ne yapmalı? Bu oran, tek başına iktidara dönüştürülebilir ama öncelikle Atatürkçüler ve milliyetçiler siyasi partiler üzerindeki kontrolü görmek ve çözümü bu temelde üreterek Türkiye’ye oynanan oyunu bozmak zorundadır! Sistemin içinde çözüm yoktur. Çünkü mevcut sistem, hukuka uydurulmuş görünse de hukuk dışıdır! Halk, aldatılmıştır. Atatürk’ün dediği ve yaptığı gibi “Türkiye çıkmazında hükümet teorisini değiştirmek lâzımdır.”

T.S.G.A. /// YAŞ


Yılmaz Özdil
YAŞ
Fahri mareşal Tayyip Erdoğan tarafından hazırlanan Yüksek Askeri Şura kararları, başkomutan Tayyip Erdoğan tarafından imzalandı.

İsmet İnönü kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevkedildi.

Akp’den önce “amatör” olduğu için anca mahalli kümede yeralan silahlı kuvvetlerimizin, “profesyonel” orduya geçirilerek süperlig’e terfi etmesine karar verildi.
Nato müteahhiti olan futbol federasyonu başkanı Nihat Özdemir yüksek askeri şura üyesi yapıldı.

S400 füzelerinin Rusya’dan alınması, F35 uçaklarının Abd’den alınması, tank palet fabrikasının Katar’a verilmesiyle “yerli ve milli ordu” konseptinin tamamlandığı açıklandı.

Asrın liderimize 15 Temmuz’u haber veren enişte, korgeneral rütbesiyle askeri istihbarat daire başkanı yapıldı.

Kara kuvvetleri komutanlığının ismi, ak kuvvetleri komutanlığı olarak değiştirildi.

Gemiciklerden iyi anlayan Binali Yıldırım, şimdilik boşta olduğu için deniz kuvvetleri komutanı yapıldı, donanma komutanlığı dombıra komutanlığı oldu.

Anadolu Ajansı, oramiral Binali Yıldırım’ın Barbaros Hayrettin Paşa’yı uçak gemisi komutanlığına atadığını duyurdu.
“Bizim uçak gemimiz yok” diye manşet atan Sözcü gazetesi, fetoculuktan divan-ı harbe sevkedildi.

Devlet malzeme ofisi komutanlığına bağlı sualtı taarruz komandoları topluca cumaya gittiği için, Denizkurdu tatbikatının tarihi değiştirildi.

Pegasus’ta hava kuvvetlerinden daha fazla sayıda savaş pilotu çalıştığı için, Pegasus genel müdürü hava kuvvetleri harekat başkanlığına kaydırıldı.
İzmir-İstanbul seferini yapan airbus’ın Balyoz’dan atılan albay pilotu filo komutanlığına atanmıştı, ancak, üçüncü havalimanının taksi yolu çöktüğü için inemedi, Çorlu’ya yönlendirildi, onun yerine Atlasjet’in Ergenekon’dan atılan yarbay pilotu atandı.

Birinci ordu sanayi bakanlığına, ikinci ordu tarım bakanlığına, üçüncü ordu enerji bakanlığına, beşinci ordu turizm bakanlığına bağlandı.
Ancak, kolordulardan sorumlu tapu kadastro müdürlüğünden gelen resmi yazıyla, silahlı kuvvetlerin envanterinde beşinci ordu bulunmadığı anlaşıldı.
O güne kadar beşinci orduyu kurmayan cehape zihniyetinin ülkeyi ne hale getirdiğine dikkat çekilerek, turizm bakanlığına bağlanan beşinci ordu kanun hükmünde kararnameyle lağvedildi.
Gel gör ki, turizm bakanlığının beşinci orduyu kaşla göz arasında Kanadalı maden şirketine devrettiği ortaya çıktı.
“Malımı gaspediyorlar” diyen Kanada büyükelçiliği, genelkurmay başkanlığımızı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikayet etti.

Resmi Gazete’nin basımındaki hata yüzünden herhangi bir bakanlığa bağlanmadığı zannedilen Ege ordusunun, meğer Ege’deki bütün adalarımıza oturmuş bulunan Yunanistan’a devredildiği ortaya çıktı.

(Bu haber duyulunca yalan zannedildi, yok artık, o kadar da olmaz herhalde denildi ama, Burhan Kuzu “külliyen yalan” diye tweet atınca, haberin doğru olduğu netleşti.)

Türk Patent Enstitüsü komutanlığına bağlı bordo berelilerle birlikte umreye giden meteoroloji genel müdürlüğü tankçılarına, diyanet işleri komutanlığı tarafından üstün cesaret ve feragat madalyası verildi, harp akademilerinde düzenlenen madalya töreninde kurmay imamlara mevlid okutuldu, kozmik oda şerbeti dağıtıldı.

Üç bin dolar fazla ödeyenlere 18 günlük bedelli askerliğini binbaşı olarak yapma imkanı getirildi.
Bokumda boncuk var taburu, sadrazamın sol taşağı tugayı, mekanize Porsche tümeni oluşturuldu.
Vatani görevini yaz tatilinde yapmak isteyenlere devremülk olarak fırkateyn kiralama yolu açıldı.
TSK’nın ismi T$K olarak değiştirildi.

Bunları şaka sanıyorsanız, ciddi ciddi sorayım o halde…
Asrın liderimizin sarayında cami var.
Beştepe millet camisi.
Bu camiye özellikle sabah namazında çok sayıda kurmay subay ve generalin geldiği, namaz kılarken yanlışlıkla düşmüş ayaklarıyla kıyıya köşeye cüzdanlarını düşürdükleri, o cüzdanlar bulunduğunda sahiplerine iletmek üzere mecburen açılıp içine bakıldığı, böylece her sabah saraya namaz kılmaya gelenlerin kimliklerinin görüldüğü, bu yöntemle terfi almayı ümit edenler olduğu, hatta bu yöntemle Yüksek Askeri Şura’da terfi alanlar olduğu, doğru mu?

T.S.G.A. /// Kızlarağasının Piçi


Kızlarağasının Piçi

– Devlet ve memleket Sultan İbrahim’indir!

“ Ölüsü şallar altında yatan zalim ve kahhar naaşın yerine şimdi, mecnun ve gaddar, canlı bi naaş halef olmuştu.” 3

Şehzade İbrahim Haremi Hümayun’un bir odasında kapalıydı. Zaten hafif olan aklı üç kardeşinin feci ölümlerinden sonra büsbütün bozulmuş, çileden çıkmıştı. Keskin bir şubat rüzgârıyla kımıldayan yapraksız bir çınar dalı, mezarlardan uzanmış bir iskelet eli gibi, Şehzade İbrahim’in bulunduğı odanın camına ahenksiz ve korkunç darbelerle vuruyordu. İbrahim yatağının içinde büzülmüş, fırlamış ve dalgın gözlerini odanın loş ışıklı duvarlarına dikmişti. Titrek bir mum ışığı duvarlara kanlı gölgeler çiziyordu. İbrahim, iriyarı, vahşi bir bostancının elinde kementle kendine doğru yaklaştığını görür gibi oluyordu.

Bir aralık kapıda bir kilidin döndüğünü işitti. Saçları diken diken, yerinden fırladı. İşte biraz sonra, kardeşleri gibi kendisi de boğazlanacaktı. Bağırmak istedi, boğazı tıkanmıştı. Ağlamak istedi, deli bir parıltıyla yanan gözleri kupkuruydu. Kapı açıldı.

İçeriye kapıağası girmişti. İki büklüm hürmetkârane eğilerek:

– Şehzadem. Başınız sağ olsun. Biraderi saad ahteriniz Sultan Murad dârı bekaya gitti. Tahtı saltanat sizindir, buyurunuz ! dedi.

İbrahim şaşkın, bütün adaleleri gerilmiş, birkaç adım çekildi. Hiç şüphesiz Murad, onun saltanatta gözü olup olmadığını anlamak için böyle bir hile düşünmüştü. Titrek bir sesle:

– Siz bana mekr ü âl edersiz. Bana taht ü saltanat gerekmez. Karındaşım sağ olsun, dedi.

Kapıağasının bütün teminatı ve ısrarları fayda vermedi. İbrahim dairesinden çıkmak istemiyor, biraderinin ölümüne inanamıyordu. Nihayet Valide Kösem Sultan geldi.

– Arslanım başın sağ olsun. Gel, çık ! diye yalvarmaya başladı.

Bütün teminatlar, yeminler İbrahim’i tatmin etmiyordu. Nihayet kapıağasıyla Valide Sultan şehzadenin kollarına girerek odadan zorla çıkardılar. Cenazenin yatmakta olduğu odanın kapısı önüne getirdiler, odaya girdiler. İbrahim, Murad’ın ölümüne hâlâ inanamıyordu. Korka korka cesede doğru ilerledi.

– Yüzün açın ! dedi.

Murad’ın yüzünü örten tülbendi kaldırdılar. İbrahim uzun zaman bu sararmış ölü yüzüne baktı. Murad’ın dudaklarında bir katre şarap gibi bir damla kan birikmiş, gözleri esmer çürükler içinde derinleşmişti. İbrahim kardeşinin ölümüne inandı, yüzünü örttürdü. Fakat taht odasına doğru giderken aklına tekrar dönüp bakmak, iyice emin olmak geldi. Murad’ın sararmış yüzüne tekrar uzun uzun baktı.

Sarayın karanlık koridorlarını aydınlatan kâfur mumlar arasından taht odasına doğru yürüyen Sultan İbrahim, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde yeni bir devir açmaya gidiyordu. Besmelei şerifeyle “mübarek başına” Hazreti Ömer’in imamesini giyen Ibrahim:

– Elhamdülillah Yarabbi ki bencileyin abdi zaifi bu makama layık gördün ! diye dua etti.

Sultan İbrahim yirmi dört yaşındaydı. Osmanoğulları’ndan kendisinden başka erkek kalmamıştı. İbrahim’in de hiç çocuğu olmuyordu. Başta Kösem Maıpeyker Sultan olmak üzere bütün devlet ricalini bir telaş aldı. Sultan İbrahim’den “döl almayı” 4 kendilerine en mukaddes bir vazife biliyorlardı. Ömrünü dar ve kasvetli bir saray odasında her an bir ölüm korkusuyla geçirmiş olan İbrahim’in koynuna her gece bir başka cariye veriliyordu.

Beyaz tenli ve kumral saçlı dilberler, ak gerdanlı, püskürme benli afetler, sarışın, esmer, buğday renkli güzeller, bin bir cilve ve işveyle İbrahim’i gaşyediyorlardı. Fakat heyhat… Hiçbir gelen yoktu. Padişahın çocuğu olmuyordu. Osmanoğulları inkıraza mahkûmdu !

İşte Kızlarağası Sünbül Ağa misilsiz bir Gürcü dilberi olan Zafire’yi padişaha takdim etmek üzere 450 kuruşa satın almıştı. Lakin kız zannıyla alınan bu cariye, biraz sonra, bir erkek çocuk dünyaya getirdi.

Çocuk o kadar güzeldi ki kızlarağası yavrucuğu evlat edindi. Zarif ve nükteci İstanbul halkı da, çocuğa derhal bir ad koydu:

“Kızlarağasının Piçi !”

Sünbül Ağa ise Zafire’nin oğluna “Osman” adını vermişti.

Osman dünyaya geldikten pek az sonra, bir ramazan gecesi, “verâi perdei gaypten” de Sultan İbrahim’e bir şehzade gelmişti. Yer yerinden oynadı. Haseki Turhan Sultan’ın doğurduğu şehzade şerefine, üç gün üç gece donanmalar yapıldı.

Sünbül Ağa, Zafire’yi saraya sütnine olarak takdim etti. Turhan Sultan, narin ve kumral bir Ukrayna güzeliydi. Alnından başlayarak gözlerinin altına doğru serpilen bir çil, güzel yüzüne, latif bir gölge gibi dökülüyordu. Zafire ise, beyaz tenli ve kapkara gözlü esrarengiz bir güzeldi. İbrahim güzel sütnineye ve bilhassa çok güzel olan küçük Osman’a derhal büyük bir teveccüh göstermişti. Bu hal, narin ve hassas genç Turhan Sultan’ı, muhteşem ve mağrur Kösem Valde’yi müteessir ediyordu.

Sarayın altın yaldızlı kameriyelerinde, İbrahim, yanına Zafire’yi alır, küçük Osman’ı da dizine oturtarak severdi. O zaman Turhan Haseki istikbalin Avcı Sultan Mehmed’i olacak olan şehzadesini bağrına basar, kırılmış gururuyla, haremin içine girerek gözden kaybolurdu. Sütninenin bu izzet ve itibarı, onu saraya takdim etmiş olan Sünbül Ağa’nın gözden düşmesini intaç etti. Zafire’yi takdim eden kızlarağasına karşı Kösem Sultan ile Turhan Sultan büyük bir nefret beslemeye başlamışlardı ve Sünbül Ağa bunun farkına varıyordu. Nihayet, sonbahara doğru zuhur eden bir vaka bu maceracaya bir hatime çekti:

Bir gün, İbrahim, Revan Odası’nın önündeki mermer havuz kenarına oturmuş, Kızlarağasının Piçi’ni kucağında oynatıyordu. Artık bütün sabır ve tahammülü tükenmiş olan Turhan Sultan şehzadesiyle beraber İbrahim’e yaklaştı ve sütnineyi ağır kelimeler sarf ederek haşin bir ana gururuyla padişahın yanından kovdu.

İbrahim, ani bir cinnet hamlesiyle yerinden fırladı, Turhan Sultan’ın kucağından kendi oğlunu kaptı. Şehzade Mehmed bir an içinde babasının kolları arasında havaya kalktı. Turhan Sultan bir çığlık kopararak bayılmıştı. İbrahim, havaya kaldırdığı oğlunu, korkunç bir hareketle, büyük mermer havuza fırlattı !

Minimini Şehzade Mehmed havada bir kavis çizerek, alnını evvela havuzun ortasındaki mermer fıskiyeye çarptı ve sonra ikinci bir kavis çizerek, havuzun berrak sularına gömüldü. Bu hareket o kadar ani olmuştu ki, orada bulunanlar yerlerinden bile kıpırdamaya vakit bulamamışlardı. Ancak, içoğlanlarından birisi, itidalini kaybetmeyerek havuza atlamış ve lahzada, Şehzadeyi kucaklayarak onu muhakkak bir ölümden kurtarmıştı. Şehzade’nin alnında derin hir yara açılmıştı. Havuzun dalgalanan sularında gelincik renkli bir çocuk kanı bir şerit halinde uzanıyordu.

Bu vaka üzerine, sütnine artık sarayda duramadı. Sünbül Ağa da başına bir felaket geleceğini anlayarak, İbrahim’den müsaade istedi ve Dârüssaade üş-şerife ağalarının mutat menfası olan Mısır’a gitmeye karar verdi. Ağa, valide sultanların kendisinden müthiş bir şekilde intikam alacaklarından o kadar korkuyordu ki, deniz seyahatleri mevsiminin geçmiş olmasına rağmen, İbrahim Çelebi ismindeki bir gemicinin kalyonuna bindi. Sünbül Ağa fevkalade acele ettiğinden İbrahim Reis gemisine lüzumu kadar top, barut ve tüfek alamamıştı; levent tedarik edememişti. Kızlarağası “beş Mısır hazinesi ile elli adet hasna cevarîler, nice gulamı mehpareler, kırk adet küheylan atlarla” gemiye bindi.

Adalar Denizi’nde dolaşmakta olan altı tane Malta korsanı çektirmesi, Reis İbrahim Çelebi kalyonunun, kızlarağasının hazinesiyle beraber topsuz tüfeksiz ve leventsiz yolaçıktığını haber alarak, Mısır yolu üstündeki adalardan birine pusu kurdular. Bilhassa, gemide bulunan cariye ile oğlunun şöhreti etrafa yayılmıştı. Nihayet Rodos’u geçtikten sonra Malta gemileri kızlarağasının bindiği kalyona hücum ettiler. Sünbül Ağa, İbrahim Çelebi ve gemide bulunanlar vuruşa vuruşa telef oldular. Fakat, Zafire, oğlu Osman ve diğer cariyeler, kızlarağasının bütün servetiyle beraber Maltalıların eline geçti. Küçük Osman ile validesi Malta’ya muvasalatlarında büyük şenliklerle karşılandılar. Avrupa’da derhal “Sultan İbrahim’in büyük oğlu Osman’ın” esir edildiğine dair şayialar çıktı.

Frenkler Osman’ı, İbralhim’in oğlu zannetmişlerdi. Malta korsanlarının reisi bulunan Laskaris, Osman’a kendi sarayında bir daire tahsis etti. Bu çocuk, o zamanlar Avrupa’yı tehdit eden türklere karşı, tıpkı Sultan Cem vakasında olduğu gibi bir alet olarak kullanılacaktı. Zafire Malta’ya muvasalatından üç ay sonra öldü. Onunla beraber esir olan on yedi cariyeden, beşi Hıristiyan oldular ve dantela örmekteki fevkalade maharetlerinden dolayı İspanya kraliçesinin sarayına gönderildiler. Diğer on ikisini, Malta’da esir bulunan bir Türk gemicisi, Karabatak Mustafa Bey satın aldı ve kendisi için de fidyei necat vererek Türkiye’ye götürdü. Mustafa Bey küçük Osman’ı da almak istemişti. Fakat Maltalılar bir Osmanlı şehzadesi zannettikleri Osman’ı satmamışlardı. Yapayalnız kalmış olan Osman on iki yaşına kadar Malta korsanları reisinin şatosunda büyütüldü. On iki yaşına gelince bir manastıra verildi.

Çocuğu Hıristiyan yapmak istiyorlardı. Osman uzun müddet mukavemet ettikten sonra nihayet büyük merasimle vaftiz edildi. Çocuğa Dominik dö sen-Toma adını koydular. Fakat biçare Osman daha küçüklüğünde nasıl “Kızlarağasının Piçi” adını almışsa şimdi de “Osmanlı Papazı” diye şöhret buldu. Osmanlı Papazı İspanya’nın meşhur Salamank dârülfünununa gönderildi. Orada ilahiyat tahsil etti. Sonra Roma’ya gitti, felsefe okudu. Siması o kadar güzeldi ki her görenin üstünde iyi bir tesir bırakıyordu.

Fakat Maltalılar Osmanlı Papazı’ndan umdukları istifadede bulunamadılar. Osman’ın İbrahim’in oğlu olmadığı anlaşılmıştı. Girit cenginin son senelerindeydi. Girit”e gönderildi. Osman’ın Türk ordusunda bir nifak çıkartması teşebbüsünde bulunuldu. Fakat Osman’ın gönderdiği mektuplara, Fadıl Ahmed Paşa ordusundan atılan Türk topları cevap verdi. Kızlarağasının Piçi nihayet teverrüm etti ve otuz dört yaşındayken Malta’da öldü.

Hayatı doğduğu dakikadan itibaren avare bir macera olmuştu.

1 Tarihi Gilmanî, s. 13.

T.S.G.A. /// ANALİZ : TÜRKİYE’DE HAİN NEDEN ÇOK ???


Hiç kendimizi aldatıp da kusuru Osmanlı’ya veya kökleri devşirmelerde olan birkaç kişiye atıp kendimizi rahatlatmayalım. 1. Hala Osmanlı’nın devşirmeleri mi başta? Onları kim getiriyor?
2. TC’nin sorunu, bilim-batı diye diye kendi kültürünü ve medeniyetini tanımayan Oryantalist yarı-aydınlar ve
TC hata ediyor diyen kendi kültürünü ve medeniyetini tanımayan Islamist yarı-aydınlar yetiştirmektir. Şimdi Türkiye’nin düşmanları bugünküler arasından adam devşirip bize karşı kullanıyorlar.
Cahil halk vatanını satmadı.
Aydın vatanını satmadı; onun için kıyıma uğruyor.
Yarı-aydın vatanını satabiliyor. Çocuklarına hedef diye yabancı ülkelere kaçmayı önerebiliyor.
SAĞLAM DURAN
AYDIN YETİŞTİRMELİYİZ!!!
ATATÜRK’ÜN YAPTIĞI GİBİ!

T.S.G.A. /// 4 AĞUSTOS 2019 TARİHLİ BASINDAN SEÇME YAZILAR


YÜKSEK STRATEJİ TÜRKİYE

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.