Günlük arşivler: 13 Mart 2017

dusunce_firtinasi Spam> DUYURU : Çanakkale Savaşl arı I. Dünya Savaşı ve Osmanlı Yahudileri Sergisi CKM’de


TRT-DEMİRAL, Çanakkale Savaşının Anlamı Üzerine ÇEKMEGİLCE Bir YORUM (Sesli)

http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1231&Itemid=1

On Sunday, March 12, 2017 10:55 PM, Özel Büro (Dig. Security. İŞNET) <digi.security@isnet.net.tr> wrote:

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// VİDEO : Habertürk Gündem – 11 Mart 2017 (FETÖ ile Mücadele)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=5kcGBEqNlak&list=TLGGEfIraVkBbJ4xMjAzMjAxNw

CIA DOSYASI : Casusluk sanatını CIA nasıl unuttu ?


Casusluk sanatını CIA nasıl unuttu?

KAYNAK : http://www.gazetevatan.com/guney-ozturk-1046976-yazar-yazisi-casusluk-sanatini-cia-nasil-unuttu-/

Antalya ve Moskova’da bu hafta başında yapılan Amerika, Türkiye ve Rusya’nın katıldığı üçlü Genelkurmay Başkanları Zirvesi bana dünya üzerinde oynanan yeni oyunu ve arkasındaki casusluk faaliyetlerini hatırlattı

Amerikan Politico siyasi düşünce gazetesiyle geç tanışanlardım. Ne zaman ki gazete, Başkan Trump’un Beyaz Saray’a giriş yasağı koyduğu yayın kuruluşları listesindeki yerini aldı, o zamandır takip ediyorum. Aşağıda anlatacaklarım da Politico’dan bir alıntı.

"CIA casusluk sanatını nasıl unuttu? İlk ağızdan…" Yukarıdaki başlığı görünce insan ister istemez meraklanıyor. Makaleyi Alex Finley müstear isimli eski bir CIA ajanı (undercover agent) kaleme almış. Ajan Finley, terörle savaş sırasında CIA’nın istihbarat toplamak için daha militarist bir görüntü aldığını, ancak şu an ihtiyaç olanın yeniden eski klasik Soğuk Savaş tipi ajanlar olduğunu söylüyor. Ama işin kötüsü CIA’nın elinde bu ajanlardan neredeyse hiç kalmamış.

11 Eylül saldırılarından dört yıl sonra, 2005’te, henüz Bin Ladin yakalanmamışken, CIA içindeki hemen tüm ajanlar Ortadoğu ya da Asya’daki Savaş Bölgeleri’ne gitmek için kuyruğa girmişlerdi. Hepsi de Doğu Avrupa’nın tarihi sokaklarında, kafelerinde şnaps yudumlayarak çalışmak yerine; ailelerinden uzakta, beton duvarlar ve tel örgülerle çevrili, teröristlerin her gün roket attığı yağdırdığı konteynır kalelere gitme derdindeydi. Niye? Çünkü 20 yıl sonra geriye dönüp baktıklarında 2000’li yılların savaş bölgelerinde hizmet etmek, 1980’lerin Soğuk Savaş ülkelerinde hizmet etmekle eşdeğer sayılacaktı. Ve onlar tam da bu aksiyonun ortasında olmak zorundaydı.

Aslına bakarsanız, CIA kurulduğu 1947’den beri hep Soğuk Savaş gördü, Rusya’ya karşı mücadele etti. Ama 1996’ya gelindiğinde bünyesinde o bildiğimiz 007 James Bond tipi ajanlardan sadece 25 kişi teşkilatta eğitim görüyordu. 1998’de CIA, 1000 deneyimli ajanını kaybetti, çoğu ya emekli oldu ya da özel sektöre geçti.

Ta ki 11 Eylül’e kadar. İkiz Kuleler’e saldırı sonrası CIA, yeni, tanımadığı asimetrik bir savaşla tanıştı ve buna kendini hızla adapte etti. Bu yeni savaşta artık eski James Bond’lara, kokteyllerde boy gösteren, üst düzey partilerde ya da kumar masalarında VIP silah tüccarlarıyla buluşup, dirsek temasıyla bilgi toplayan takım elbiseli ajanlara yer yoktu. Yeni ajanlar, birer Jason Bourne olmalıydı. Tepelerde, arazide yatıp kalkan, askeri üslerde barınan ya da beline sadece Glock takıp, olağanüstü güvenlik altında (Humvee jeeplerle) şehir merkezlerine inip baskınlara katılan tiplerden bahsediyorum. Artık Soğuk Savaş’ın o tebeşirle işaretlenen sokak lambaları, gazetelere verilen şifreli ilanları, çöp kutularına ölü paket bırakma vs. taktikleri kalmamıştı. Hatta Langley’deki CIA karargahında bile ajanlar artık takım elbise yerine, çöl desenli kargo pantolonlar, Under Armor tişörtlerle boy göstermeye başlamıştı.

Peki bu sırada Rusya ne yaptı? Rusya, beyler, ironik ama CIA’nın tersini yaptı. Onların başında zaten böyle bir terör problemi olmadığından Putin, rakibinin dikkati başka yöne çevrilmişken, sessizce geleneksel casusluk sanatına davam etme, güçlendirme yoluna gitti. Ne zaman Amerikan kurumları Rus istihbarat servislerinin siber saldırılarına hedef olmaya başladı, o zaman CIA başını terörle savaştan kaldırıp "N’oluyor lan" demeye başladı. Son seçimlerde Demokratların Ulusal Komitesi server’ları ile Hillary Clinton’ın kampanya başkanının hacklenmesi de tüm bunların üzerine tuz biber ekti. Ancak saldırıların kim tarafından, neden, hangi mali kaynaklarla finanse edildiği gibi bilgileri toplamak tamamen ‘old school’ diye tabir edilen eski tarz istihbarati çalışma gerektiyordu, yani dirsek teması denilen çalışmayı… CIA Başkanı James Clapper, hacklemenin ardında Rus istihbaratının olduğunu sandıklarını halka açıklarken, bunu sınırlı insan kaynağı bilgisine dayandırıyordu. Açıkçası CIA’nın elinde yeterli eski tarz istihbarat elemanı kalmadığının itirafı gibiydi bu…

Şu an Rusya’nın organize, iyi eğitim görmüş ve mali açıdan iyi bir istihbarat ağı varken, Amerika tüm gücünü, sıçan deliklerinde üçüncü ülkelerin verdiği doğruluğu tartışılacak istihbarati bilgilere dayanarak yaptığı terörist avında tüketiyor. Suriye’de de açıkçası çuvallıyor.

CIA bugünkü yapılanmasıyla eski Soğuk Savaş yıllarından çok uzak bir görüntü veriyor. İhtiyacı olan şeyse James Bond’un bir tık üzeri, Jason Bourne’un ise bir tık aşağısı olan yeniden gölgelerde çalışacak bir ajan tipi.

Politico gazetesinde yer alan bilgiye göre, Başkan Trump’ın Putin’e olan "yakınlığı", "beğenisi" hatta "övgüsü", gerek CIA’yı gerekse çift taraflı çalışan ajanları bilgi paylaşımı konusunda tereddüte düşürüyor. Hatta müttefikleri bile… Bir İngiliz MI6 yetkilisi, The Times gazetesine çıkıp "Trump ve ekibinin güvenilir olduğu netleşene kadar bilgi paylaşımı yapmayacağız. Ruslar’dan bilgi toplayan kaynak ve metotlarımızın deşifre olmasını istemeyiz" diye demeç verebiliyor. Ya da İsrail’in saygın gazetesi Yediot Ahronot, Trump’un seçilmesinin ardından "İsrail istihbarat yetkilileri, top-secret istihbarat bilgilerinin Amerika ile paylaşılması durumunda bunların Rusya’ya sızacağını, Rusya üzerinden de İran’ın haberdar olmasından korkuyorlar" haberi yapabiliyor.

Özetlemek gerekirse, Rusya uluslararası espiyonajda yine Amerikalılar’ın bir adım ötesinde. ABD ise geleneksel yöntemlere hızla dönüşün peşinde. Ancak ABD’deki yeni yönetimin başta NATO, Türkiye ve daha birçok ülkeyi kızdıran siyasi açıklamaları ve tavrı; CIA’nın gereksinim duyduğu ülkeler arası eski usul bilgi paylaşımını da bir taraftan zora sokuyor. Yani CIA hem içeriden, hem dışarıdan bilgi toplamakta zorlanıyor.

Rus hackerlar, Alman seçimlerine müdahale edebilir mi?

CIA cephesinde bunlar yaşanırken, Rus cephesi de çalkantılı. KGB içinde ya da yeni ismiyle Federal Güvenlik Serivisi’nde (FSB) ilginç bir olay cereyan etti. Ocak ayının son haftasında, FSB’nin siber güvenlik bölümü başkanı Sergei Mikhailov, başına siyah bir çuval geçirilmiş halde, bir toplantı salonundan alınıp götürüldü. Mikhailov’un daçasında (sayfiye evi) 12 milyon dolar nakit para ele geçirildi. Çok geçmeden Mikhailov ile birlikte ülkenin en iyi hackeri olan Dmitry Dokuchaev’in de tutuklandığı öğrenildi. Dokuchaev aslında siber suç makinesiydi, kod adı "Forb"tu ve FSB tarafından işe alınmasaydı hapis yatacaktı. Bu iki adam şu an Başkan Putin’i devirmek ve Kremlin yöneticileri ile onların kişisel hesaplarını CIA’ya sızdırmakla suçlanıyor. Bu ikilinin dışında ülkenin en önemli siber güvenlik şirketi Kaspersky’nin üst düzey yöneticisi ve kıdemli bir Rus istihbarat subayı Ruslan Stoyanov da vatana ihanetten tutuklandı. Tutuklamaların tam da FBI ve CIA’nın başlattığı ABD seçiminde Rus parmağı olup olmadığını anlamaya yönelik araştırma sırasında yaşanması çok ilginç. Açıkçası Rusya’nın Trump’un seçim kazanmasında gerçekten etkisi olup olmadığı henüz netlik kazanmamışken, Batı basınına konuşan istihbarat uzmanları, Rus hackerların Almanya’da Eylül yapılacak genel seçimlerde de aşırı sağa zafer kazandırabilecek şekilde server’larda oynama yapabileceği görüşünde birleşiyor.

İSTİHBARAT DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : TÜRK-ALMAN İSTİHBARAT SAVAŞI


İstihbaratın her şeyi gibi savaşı da gizlidir. Ne var ki "Hiçbir şey gizli kalmaz" düsturunun her zamankinden daha geçerli olduğu günümüzde istihbarat savaşlarının da alenileştiğine şahit oluyoruz.

Almanya, bir süre önce Türkiye’ye karşı başlattığı istihbarat savaşında cepheyi paranoyakça genişletiyor. Öyle ki, ülkede Türkiye toplumuna din hizmeti vermekten başka gayesi olmayan imamları dahi casuslukla suçluyor ve haklarında adli işlem başlatıyor.

Almanya’da anayasayı korumaktan sorumlu eyalet kuruluşlarının bu savaşta en ön cepheye sürüldüğü görülüyor. Anayasayı Koruma Teşkilatı Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Başkanı Burkhard Freier, 12 imam inanışını çağrıştıracak biçimde "Casusluk yapan 13 imam var" açıklamasını yaptı.

İki yıl önce Almanya’da Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) namına casusluk yaptığı iddiasıyla tutuklanıp 11 ay sonra serbest bırakılan Taha Gergerlioğlu, imamlara yönelik operasyonu yapan asıl kuruluşun, eyaletlerin iç istihbaratına bakan Landeskriminalamt (LKA) adlı kuruluş olduğunu söylüyor.

Son olarak 15 Şubat’ta Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinde görev yapan dört imamın evinde, ‘casusluk faaliyeti yürüttükleri’ iddiasıyla arama yapıldı. 10 Şubat’ta Almanya’daki görevlerine son verilen imamlar, hafta sonu Ankara’ya dönmüştü.

Bu operasyonlar, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) Almanya’da Türkiye aleyhine yürüttüğü espiyonaj faaliyetlerinin bir mahsulü. FETÖ, sadece Almanya’da değil, tüm Avrupa’da Diyanet’i by-pass edip bir sivil paralel diyanet oluşturmak istiyor. Belçika’da Diyanet imamları yerine Gülenist imamlar yetiştirmeyi amaçlayan Leuven Katolik Üniversitesi’nin bunun için pilot bölge olarak seçildiğini biliyoruz.

FETÖ, bir yandan bu proje için çalışıyor öte yandan da imamların kendileri hakkında bilgi topladığını ileri sürüp onları şikâyet ederek haklarında adli işlem başlatılmasını sağlıyor.

Almanya’nın FETÖ’ye bu derece müsamaha göstermesi, hatta onunla işbirliği yapmasında ise CIA parmağı aramak komplo değil. Aksine bunu görmemek ‘gerçeğe komplo kurmak’ olur.

CIA’in Yeşil Kuşak projesinin köklerinin Adolf Hitler’in Müslümanları Sovyetler’e karşı savaştırma projesine dayandığı söylenebilir. Bu Nazi anlayışı, Reinhard Gehlen gibi efsanevi istihbaratçıların esinlediği CIA’e geçmiştir.

Alman derin devleti ile CIA arasındaki ilişkileri ve her iki yapının da temellerini atan Gehlen’in örgütü ile Gülen Örgütü arasındaki benzerlikleri bu köşede 13 Nisan 2014’te Gehlen’den Gülen’e bir istihbarat hikâyesi başlıklı yazıda anlatmıştık. Gehlen 2. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye sığındı ve Soğuk Savaş yıllarında CIA adına Almanya’da bir paralel devlet kurdu. CIA aynı şeyi Türkiye’de FETÖ üzerinden yapmaya çalıştı, ancak başarılı olamadı.

MÜNİH’TE BİR CAMİ

Nazizm’in istihbarat konsepti ile CIA arasındaki akrabalığı gözler önüne seren pek çok araştırma var. Bunlardan biri Pulitzer ödüllü gazeteci Ian Johnson’ın A Mosque In Munich (Münih’te Bir Cami) adlı kitabı. Johnson, kitabında 1973’te Münih’te açılan bir camiyi, hikâyesinin merkezine alarak Batı’nın kadim istihbari stratejisi olan Müslümanları birbiriyle ya da başka düşmanlara karşı savaştırma stratejisini anlatıyor.

Kitap her ne kadar günümüzde İslamofobi’yi besleyecek bir niteliğe sahip olsa da, ABD ve Almanya’nın, çıkarları için bir taraftan El Kaide ve DEAŞ gibi örgütleri, bir taraftan da İslamofobi’yi kullanma hastalığını gözler önüne seriyor.

Kitapta anlatılan Prof. Dr. Gerhard von Mende, Rusya’daki Türk azınlıklar üzerine akademik çalışmaları olan bir öğretim üyesi. Mende, 2. Dünya Savaşı’nda Nazi istihbaratının bir uzantısı olarak çalışır. Müslümanları örgütler. Almanya yenilir, Naziler tutuklanır, ama Mende’ye ilişilmez. Hatta çalışmalarını sürdürmesine izin verilir. Tıpkı Gehlen gibi…

Von Mende, himaye ettiği Müslüman azınlıkları bir arada tutmak ve daha kolay kontrol edebilmek için Münih’te bir ibadethane-İslam merkezi kurulmasını önerir. Hatta bu iş için bir imam bile seçer. İşin kilit noktası burası.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin istihbarat konseptini deyiş yerindeyse dölleyen ve yarım asrı aşkın bir süredir ABD’nin istihbarat operasyonlarının tarlası olan Almanya, vaktiyle imamlar üzerinden kendi yaptığı operasyonu model alarak Türkiye’yi suçlamaya çalışıyor. Kişi kendinden bilir işi atasözünü doğrularcasına…

Kendi istihbarat yetkililerinin de itiraflarından bildiğimiz üzere istihbaratının dümenini neredeyse tamamen CIA’e teslim eden Almanya, çocuk odalarında görüntü ve ses kayıtlarını internet aracılığıyla yayınlayabilen ‘Arkadaşım Cayla’ adlı interaktif oyuncak bebeği paranoyakça bir kararla piyasadan çekerek kontr-espiyonaj faaliyetleri yürüttüğünü sanıyor. İmamlara yönelik operasyonlar da bunun bir benzeri.

Almanlar, her şeyin tekniğini iyi bilip de stratejisinden yoksun olduğu için en iyi casusları yetiştirmiş ama istihbari anlamda hep yenilmiş bir ülke. Tarihteki meşhur casuslardan misallerle gidelim: Mata Hari Almanlar’a çalışıyordu. Fransızlar onu -elbette deneyerek- devşirmek üzere Belçika’ya altı Fransız ajanla ilişki kurmak üzere gönderdiler. Bu altı ajan Almanlar tarafından yakalanıp kurşuna dizildi. Mata Hari de sonunda kurşuna dizilecek ve Almanya 2. Dünya Savaşı’nda yenilecekti.

Almanlar Reinhard Gehlen, Markus Johannes Wolf gibi efsanevi casus yöneticileri ve Elyasa Bazna gibi sahada başarılı ajanlar yetiştirmiş, ama sosyete falcısı Anna Krause’nin Nazilerle ilgili olarak Sovyetlere bilgi sızdırmasına mani olamamıştı. Krause Nazi ileri gelenlerinin kehanet, parapsikoloji gibi zaaflarını kullanıp aldığı mahrem bilgileri düşmana veriyordu.

Alman Şansölyesi Angela Merkel Almanya’nın Türkiye’ye açtığı istihbarat savaşının tam olarak neresinde bilinmez. Ama Merkel’in zaman zaman ABD derin devleti ile Alman derin devleti arasında ezildiği görülüyor. Taha Gergerlioğlu’na göre Merkel, Almanya’da var olduğunu savunduğu üç derin devletten CIA kanadını temsil ediyor. Alman sermayesi derin devletin ayrı bir kanadı ve sekiz ayrı istihbarat teşkilatı da bir başka derin devlet bacağı.

ABD elektronik istihbarat teşkilatı NSA’in Angela Merkel’i dinlemesi de, CIA’in Almanya üzerindeki ‘Big Brother’ pozisyonu hakkında yeterince fikir veriyor. Dolayısıyla Almanya’nın Türkiye’ye açtığı savaşı, tıpkı FETÖ’nün savaşı gibi CIA’in ‘vekilli’ bir operasyonu olarak görmek yanlış olmaz.

UKRAYNA DOSYASI /// ZEKİ SARIHAN : Ukrayna İzlenimleri-2 /// KIRIM’DAN UÇAN BILDIRCINLAR


Ukrayna İzlenimleri-2 /// KIRIM’DAN UÇAN BILDIRCINLAR

Zeki Sarıhan

Ukrayna’nın tarihi kenti Lvov’a vardığımızın ertesi günü, erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptık. Mahmut’un mal aldığı fabrikanın eski ve yeni müdürlerini götüren otomobil bizi saat sekizde aldı. 100 km. uzaklıktaki 90 bin nüfuslu Truskaves yakınlarındaki fabrikaya götürdü. Burası 1946’da yapılmış, dünyada benzeri fazla olmayan sondaj makinelerinin kazıcı uçlarını yapan bir fabrika. 42 hektar bir araziye kurulmuş. 600 işçi çalışıyor. Hammaddesi Ukrayna’da üretilen çelik. Elmasları ise ABD’den geliyor. Yılda 20 milyon dolarlık mal üretme kapasitesi var ama bu yıl üretimi 8 milyon dolarlık olarak planlanmış. Anlayacağımız iki el değiştiren ve şimdi bir bankanın işlettiği fabrika, Ukrayna’nın içine düştüğü durumdan ötürü can çekişiyor. Batan geminin mallarından.

Çelik kütükler belli uzunluklarda kesilip 950 derecelik bir ocağa sokuluyor, bir kor haline gelince üzerine 6.300 ton ağırlığında bir kafa küt diye inerek onu yamultuyor. Bu parça daha sonraki işlemlerle delici bir çarka döndürülüyor. Bu mal, Rusya, Türkiye, Afrika, hatta Avrupa ülkeleri ve Amerika’ya satılıyormuş. Mahmut işte bunları satın alıyor, tırlarla Türkiye’ye taşıyor, Türkiye’de ve başka ülkelerde satıyor.

Ukrayna ekonomisi o hale gelmiş ki, Mahmut sipariş vermese fabrika duracak! Hatta ödemeyi önceden yapıyor, bu nedenle de malı ucuza getiriyor. Fabrika Mahmut’a bağımlı hale gelmiş.

İşçi ücretleri ise acınacak durumda. Yakınlarda Ukrayna’da aylık ücretleri 100 dolardan 120 dolara çıkmış. Bu fabrikada ise ellerine net olarak 140 dolar geçiyormuş. Gerçi Ukrayna’da birçok malın fiyatı Türkiye’den ucuz, örneğin benzin 1 dolar kadar, fakat bu ücretlerle insanların nasıl geçindiği meraka değer. Şu örnek açıklayıcı olmalı:

Mahmut’la fabrika yöneticilerinin hararetli görüşmeleri uzayınca öğlen vakti geçti. Karnım iyice acıktı. Bunlar öğle yemeği yemeyecekler miydi? Fabrika’ya vardığımızda birer kahve ikram etmişlerdi o kadar.

Dışarıya çıkarak orada rastladıklarıma burada kantin benzeri bir yer olup olmadığını sordum. Yokmuş. Koskoca fabrikada işçilerin bir çay içecek yerleri bile yok. Karnım iyice zil çalmaya başladığında sekretere midemi işaret ederek bana yiyecek bir şeyler vermesini rica ettim. Hemen beni odanın mutfak kısmına alarak kek ve bisküvi poşetini önüme koydu. Bunlar sabah gelirken Mahmut’un bir markete uğrayıp aldığı şeylerdi! Bir de çay verdi. Biraz sonra Mahmut de gelip bunlarla açlığını giderdi. Sonradan müdüre sordum. Burada neden bir kafeterya yoktu? Anlattı ki, böyle bir yer varmış ama işçiler uğramadığından kapanmış. Onlar yiyeceklerini evden getiriyorlarmış. Mahmut “Bunlar öğle yemeği yemiyorlar” demişti. Fabrika yönetiminin misafirlere bir kahve ısmarlayacak ödeneği yoktu! Sabah içtiğimiz kahveyi ise muhtemelen müdür evinden getirmişti!

KARADENİZ’İN İKİ YAKASI

Görüşmeler bittikten sonra, yakınlardaki 30 bin nüfuslu termal kenti Drogobiç’e götürüldük. Buraya birçok ülkeden insanlar geliyormuş. Azeri Restoran’a girdik. Az çok bizimkilere benzeyen yemeklerden yedik. Biralar, votkalar içildi. Sıra karşılıklı nutuklara geldi. Benden de bir hoş bulduk konuşması yapmam istendiğinde şöyle konuştum:

“Biz iki komşu ülkeyiz. Kırım’dan uçan bıldırcınlar benim memleketim olan Karadeniz kıyılarına konuyor. Ülkenizin suları, Don, Dinyeper ve Dinyester nehirleri tarafından ortak denizimiz Karadeniz’e dökülüyor. Bunlar bizim kıyılarımızı yalayarak İstanbul ve Çanakkale Boğazından Akdeniz’e çıkıyor. Ayrıca bizim sıkı dostluk günlerimiz oldu. Ukrayna Kızılordu Başkumandanı Mareşal Frunze 1922 başlarında Ankara’ya gelerek Kurtuluş Savaşı’na Ukrayna’nın desteğini gösterdi. Gerçi daha sonra bizim bu tarafa bakmamız bile nerdeyse yasak hale geldi. Ukrayna Rusya’nın bir parçası sayıldı. Sosyalizmin ülkenizde çökmesi karşısında hayal kırıklığına uğradık. Bize “Komünistler Moskova’ya!” diye bağırırlardı. Ne var ki iş adamı Mahmut bizden önce geldi! Kapitalizmin kötülüklerinden ve sosyalizmin beceriksizliğinden dersler çıkararak bütün halklar için yeni ve adil bir gelecek yaratmalıyız. Ukrayna ve Türkiye halklarının parlak gelecekleri şerefine …”

FİYATLAR

Ukraynalılar, Grivni adını verdikleri bir para birimi kullanıyorlar. 1 Doların 3.76 TL olduğu gün dolar 27 grivni, 1 TL ise 7.2 Grivni idi. Bazı dükkânlarda fiyatları not ettim. Bunlar Grivni olarak etiketlenmişti. Türk Lirası olarak şu fiyatlar ortaya çıkıyor:

Tavuk 3.1, Etler 10.1-13.1, domuz eti 15.27, lahana 3.26, salatalık 9.4, domates 3.8-5.5, limon 6.25, elma 2.1, kışlık kabak 2.5, muz 4.7, soğan 0.76, patates 0.76, kuru fasulye 4.8, bisküvi 5.27, portakal 5.5, mandalina 5.27, karnabahar 7.6, tereyağı 14.5, lor peyniri 5.41, greyfurt 5.2, kırmızı biber 12.5, nar 9.7. çorba: 6.5, restoranda üç kişilik içkili bir yemek 100 liradan az. Bir çakmak 1.5 lira. Bir kitapçıda iki kitabın fiyatını not ettim. Hepsi ciltli olan bu kitaplardan 318 sayfalık olanı 9.7, 610 sayfa olanı ise 15.9 lira idi. Şehir içi otobüslerinin biletleri ise nerdeyse bedava: 27 kuruş. Özellikle bu kış mevsiminde ithal sebze ve meyve fiyatlarının Ukraynalıların ortalama kazancına göre oldukça yüksek olduğu görülüyor. (8 Mart 2017)

Fotoğraf: Lvov, 4 Mart 2017

AK PARTİ DOSYASI : EFSANE VALİ NURİ OKUTAN’I GÖREVDEN ALIP “YES EFENDİMCİ VALİ”LERE YER AÇTILAR /// İŞTE AKP ADALETİ


YILMAZ ÖZDİL : MHP

​44 yaşındasınız.

Evlisiniz.

Üç çocuğunuz var.

Maaşınız 2 bin 500 lira.

Piyango vurdu…

100 bin dolar çıktı.

Ne yaparsınız?

2 bin 500 lira maaştan yemeyip içmeyip ayda bin lira biriktirseniz, bu paraya anca 20 sene sonra sahip olabilirsiniz, 20 sene… Ama dedim ya, piyango vurdu, şak diye 100 bin dolar çıktı, ne yaparsınız?

Nuri Okutan…

Sakarya valisiydi.

Valiler genellikle “nasıl yaparım da altıma bir tane daha mercedes makam otomobili çekerim” diye kafa yorarken, bu vali “nasıl yaparım da bir çocuğun daha okumasını sağlayabilirim” diye kafa yoruyordu.

Soyadı üstündeydi. Okutan’dı.

Sakarya’dan önce Siirt valisiydi. Kalıpları kırdı, sıradışı yöntemlere başvurdu, özellikle kız çocuklarının okumasını teşvik eden muhtarları protokole aldı, onore etti, yöresel gerçekleri kullandı, kızını okula gönderen babalara altın hediye etti, yeni yeni makam otomobilleri alacağına, valiliğe ait iki mercedes, iki mazda ve bir cherokee cipi sattı, eğitim için harcadı, bölgenin tarihinde görülmemiş sayıda kız çocuğunun okula başlamasını sağladı.

Siirt’ten Sakarya’ya geldi, okul öncesi eğitim oranı yüzde 7’ydi, yüzde 90’a çıkardı! Gelişme hızında Türkiye şampiyonu yaptı. Valiliğin maddi manevi tüm imkanlarını dar gelirli ailelerin çocukları için kullandı, okuma kültürünün yaygınlaşması için kampanyalar yaptı, Sakarya kütüphanelerindeki kitap sayısını 1 milyon 800 bine çıkardı.

Bu müthiş kişisel çaba ve kişisel başarı, Vehbi Koç Vakfı’nın dikkatini çekti. Vehbi Koç Vakfı ödülü, 100 bin dolarlık para ödülüyle birlikte, kız çocuklarının eğitimine katkılarından ötürü Nuri Okutan’a verildi.

Anasının ak sütü gibi helal paraydı, son kuruşuna kadar güle güle harcasın diye verildi.

Ne yaptı Okutan?

Kendisine verilen bu parayı, kendi ailesi için kullanmadı, kendi çocukları için kullanmadı, tek kuruşuna bile dokunmadı, memleketin tüm çocuklarına katkısı olsun diye, okul yaptırmak için bağışladı.

Sakarya Camili Mahallesi’ndeki inşaatı derhal başlattı. Pekçok firma benim de tuzum bulunsun dedi, ücretsiz mal verdi. Vehbi Koç Vakfı bu onurlu tavrı daha da desteklemek için 50 bin dolar daha gönderdi. 100 öğrenci kapasiteli okula “Fatmana Anaokulu” adı verildi.

Isparta Eğirdir’de yaşayan Fatmana, Nuri Okutan’ın anacığıydı. Oğlunun ödül aldığını duyunca “bilirim ben, benim oğlan o parayı çocuklara harcar” demişti. Haklıydı.

İnşaat bir sene sürdü. Maalesef, Fatmana’nın ömrü vefa etmedi. Tamamlanmasına bir ay kala rahmetli oldu. Ama eminiz ki, bu evladı yetiştiren mübarek ana, okulun açılışını cennetten gülümseyerek seyretti.

Sakarya’dan sonra Trabzon ve Şanlıurfa valiliği yapan, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu UNICEF’in uluslararası raporunda “örnek model” olarak gösterilen, eğitime katkı açısından UNICEF literatürüne “Nuri Okutan Modeli” olarak geçen Nuri Okutan… Akp’nin yandaş valilerine yer açılması için 2011’de kızağa çekildi. Kariyerinin zirvesinde, gelmiş geçmiş en başarılı, en namuslu valilerden biriydi ama, adeta sihirli bir el tarafından defterden silindi.

Vatandaşa “gavat” diyeni vali yaptılar, 25 şehit morgta yatarken poz vererek sucuk hediye edeni vali yaptılar, TC’yi kaldırtanları vali yaptılar, Öcalan’ı takdir ediyorum diyeni vali yaptılar, 10’uncu Yıl Marşı yerine akpnin seçim şarkısını çaldırtanı vali yaptılar, ilkokulları denetlerken tahtaya Türkçe yerine Arapça yazı yazanları vali yaptılar. Nuri Okutan’ı bir daha asla vali yapmadılar.

Çünkü suçu büyüktü… “Kadın erkek eşitliği fıtrata ters”ken, kız çocuklarının okutulması ve “eşit birey” olmaları için çaba harcıyordu.

Profesör Türkan Saylan, Nobel ödüllü Profesör Aziz Sancar, Profesör Filiz Ali, Profesör Mehmet Özdoğan, Profesör Turgay Dalkara, Profesör Nermin Abadan Unat, Profesör Gökhan Hotamışlıgil, Profesör Zeynep Çelik, Profesör Ali Nesin, Profesör Kamil Uğurbil ve Profesör Zeynep Ahunbay’ı ödüllendiren Vehbi Koç Vakfı’ndan Türkiye’nin en prestijli ödülünü alarak… Topluma örnek insan olma gafletinde bulunmuştu!

Vatandaşın yoğun talebi üzerine, gönlündeki partiden, MHP’den siyasete girdi, Isparta birinci sıra adayı oldu, partisinin oylarını arttırarak milletvekili seçildi. TBMM’de bireysel eşitlik misyonunu sürdürdü, Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu üyesi oldu.

Milletvekili yeminine sadık kaldı.

Başkanlık sistemi referandumu için tüm milletvekillerine hitaben bir mektup kaleme aldı, TBMM’ye çağrıda bulundu.

“Önerilen sistem, dikta rejimidir, seçilmiş diktatörlüktür, Türkiye’yi çöküşe götürür, Türkiye’nin ihtiyacı cumhurbaşkanının güçlendirilmesi değil, parlamenter sistemin güçlendirilmesidir, Türkiye’de demokrasi, insan hakları, özgürlükler, adalet ve hukuk devleti açısından büyük bir geriye gidiş söz konusudur, tarih nehir gibidir, hep ileriye doğru akar, tarihi geriye doğru akıtmaya çalışmak beyhudedir, yürekten inanıyorum ki, tarih hükmünü icra edecek ve bu geriye gidişten dönülecektir, tek dileğim, devletimize milletimize pahalıya patlamadan, yol yakınken dönülmesidir” dedi.

“Hayır” dedi.

Ve dün… Meral Akşener, Ümit Özdağ, Sinan Oğan, Yusuf Halaçoğlu, İsmail Ok gibi, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar misali, MHP’den ihraç edildi.

Onuncu köyden sesleniyorum…

Akp güya defterden silmişti.

Milletin egemenliği sahip çıkmıştı.

Bahçeli güya defterden sildi.

Adım gibi eminim, neticesi aynı olacak.

*

Çünkü, sağcı solcu, ülkücü devrimci, milli görüşçü ulusalcı meselesi değildir bu…

Saray mı, meclis mi?

Biat mı, birey mi?

Tek adam mı, hepimiz mi?

Koltuk mu, devletin bekası mı?

Şahsi menfaat mi, toplum yararı mı?

Bunun seçimidir.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.