Günlük arşivler: 11 Mart 2017

TEKNİK TAKİP DOSYASI /// NİLGÜN CERRAHOĞLU : CIA, ağlayan melek, Büyük Birader


CIA, ağlayan melek, Büyük Birader

Oscar’lı yönetmen Oliver Stone’un kış başı vizyona giren “Snowden” filmini gördünüz mü?

Orwell’in kurgubilim “Büyük Birader” dünyasının artık somut gerçek olduğunu ortaya koyan ABD’nin sabık istihbarat ajanı Snowden skandalını, belgesel tadındaki bir filmle perdeye aktaran Stone, filmini tekniğe boğulan bir öykünün herkes tarafından anlaşılması için yaptığını söylemişti.

Snowden, ABD’nin internetle herkesi gözetleyen “Büyük Birader”e dönüştüğünü kanıtladığından hemen hedefe yerleştirilmiş ve malum… “yandım Allah” diyerek kaçtığı Rusya’da Putin’e sığınmıştı.

Stone, Moskova’da görüşüp serüvenini aktardığı “Snowden” filminin tanıtımını yaparken; “ülkelerin bundan böyle askeri değil, dijital denetimlerle hegemonya kuracaklarını” açıklamış, perdeye bu konuyu taşımasının baş nedenlerinden birinin tam da bu yeni dünyayı anlatmak olduğunu belirtmişti.

Son “WikiLeaks” skandalını izlerken Oliver Stone’un olay filmini ve bu sözlerini hatırladım.

CIA TV’lerden ev dinliyor” başlıklarıyla gazetelerde yer alan, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, akıllı TV’lerle ABD istihbaratının ortam dinlemesi yaptığına ilişkin haberler, zengin teknik bilgilerle donatılıyor…

Tek dert ‘akıllı telefon’

Yalnız bizde değil, tüm dünya basınında böyle.

Televizyonları, izleme aygıtlarına dönüştüren “ağlayan melek/weeping angel” programları için her ayrıntılı bilgi var. Ama bu programların kimi/kimleri hedef aldığı hakkında hiçbir değerlendirmede bulunulmuyor.

Ya da en basit “CIA bunları yapıyorsa, bizim kendi örgütlerimiz… diğer istihbarat kurumları ne yapıyor? Onların eli armut mu topluyor” soruları sorulmuyor.

Skandalın en vazgeçilmez “mahremiyet haklarını” ihlal eden, insan haklarını, anayasal hakları çiğneyen çarpıcı boyutları hiç tartışılmazken “ABD’de, misal skandal… kimin işine yarar? İstihbarat örgütleriyle kavgalı çiçeği burnunda başkan Trump’ın mı, yoksa son WikiLeaks skandalının kapsama alanına giren Obama’nın mı” soruları soruluyor.

Gündemdeki önemli tek konu: “Teknik araçlarınızı, CIA korsan saldırılarından nasıl korursunuz?”la sınırlı.

Dün, “New York Times”da, bir sayfanın üçte birini kaplayan böyle bir analiz vardı. NYT’nin verdiği tek cinfikir öneri, akıllı telefonlarınız ve bilgisayarlarınızı olabildiğince sık “güncelleme” ile sınırlıydı.

Ne çok “güncelleme” yaparsanız, kendinizi sözde o kadar çok ajan saldırılardan korumuş oluyormuşsunuz.

Kamuoyu öyle anlaşılıyor ki artık “Büyük Birader”le iç içe yaşamaya razı. En çok düşündüğü eylem, palyatif önlemlerle “akıllı telefonlarını” garantiye almakla sınırlı.

Komplocu değil ‘vizyoner’

Oliver Stone’un tam “Snowden” filmi vesilesiyle söylemiş olduğu gibi tıpkı. “Amerikalılar sadece satın aldıkları son iPhone’la ilgililer” diyen Stone eklemişti:

Beyinleri öyle yıkanmış ki, bu denetimlerin kendilerini terörden korumak için yapıldığına inanıyorlar. Ve olan biteni kavrayamıyorlar. Oysa bu kitlesel denetim, terörü engellemek için yapılmıyor. Konu bu değil. Konu, dünyadaki sivil bireyleri denetim altında tutmakla ilgili. ABD bunu sırf Suriye, Irak, Libya, Rusya, Çin, İran gibi totaliter rejimleri kontrol altına almak için yapmıyor. Hedef (Merkelin ABD istihbaratınca dinlenmesi skandalında ifşa oduğu gibi!) dünya ülkelerinin politikalarını etkilemek. Ürkütücü olan bu hiç sonu gelmeyen ve durmak bilmeyen Amerikan yöntemlerinin halen sürdürülmesi…

Nitekim dört yıl önce “Snowden” skandalıyla ortaya dökülen bilgilerin vahameti, WikiLeaks’in açtığı son “CIA’nın Pandora Kutusu” ile misliyle katlandı.

ABD’nin “Ulusal Güvenlik Ajansı” NSA’ya çalışan Edward Snowden, kitlesel algoritmalar vasıtasıyla özellikle ABD yurttaşlarının ABD sınırları dahilinde nasıl izlemeye alındığını anlatmıştı.

Julian Assange tarafından ifşa edilen WikiLeaks’in son CIA skandalı ise bu defa ABD’nin küresel marifetlerini anlatıyor.

CIA takipleri ve dinlemelerinin hedefi ABD’nin kendi yurttaşları değil, bu defa dünyanın başka ülkelerinin vatandaşları.

CIA hepimizi gözetliyor” diyen hippi solcular meğer haklıymış.

Onlara “komplocu” deniyordu.

Oysa yalnızca “vizyon sahibi” imişler.

Reklamlar

CIA DOSYASI /// Rus uzman Markov : Rus elçinin öldürülmesi Amerikan istihbaratıyla bağlantılı ol abilir


Rusya Siyasi Araştırmalar Enstitüsü Müdürü Sergey Markov, Aralık 2016’ta Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un suikast sonucu öldürülmesinin Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı’yla (CIA)bağlantılı olabileceğini iddia etti.

Moskova’da düzenlenen basın toplantısında konuşan Rus uzman konuyla ilgili şöyle konuştu: “Barack Obama’nın (ABD eski Başkanı) Rus elçisinin öldürülmesine onay verdiğini ben düşünmüyorum, bunu aklıma getirmiyorum. Ama şunu düşünüyorum: CIA Obama’nın kontrolünden çıktı ve kendi politikasını uygulamaya başladı. Onlar gerçek anlamıyla El Nusra ve Ukrayna’daki teröristlerle işbirliği yapıyor. Dolayısıyla Amerikan istihbarat güçlerinin bağlantılı (Karlov’un öldürülmesi) olabileceği konusunda kuşkulanmak için tüm gerekçeler var.”

TARİH : 17. Yüzyıl Hasköy Şer’iyye Sicillerinde Kaydedilen Bir Cinayet Öyküsü


17. Yzyl Hasky er’iyye Sicillerinde Kaydedilen Bir Cinayet yks.pdf

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : Menbiç : Artık çok geç


Menbiç : Artık çok geç

Armağan KULOĞLU

oakuloglu

Suriye krizinin başında, yanlış tespit edilen politika ve buna göre oluşturulan strateji, sonradan kısmen düzeltilebilme imkânı bulmuşken, şimdi artık içinden çıkılamaz bir hal almıştır.

Yanlış politika ve stratejinin sonuçları

Arap Baharı’nın Suriye’ye ulaşmasından bir müddet sonra Türkiye politikasını, Suriye yönetiminin devrilmesi üzerine kurmuş, bu maksatla muhalif kuvvetleri desteklemiştir.

Çıkan iç karışıklıklar sonucunda, Suriye yönetimi ülke bütünü üzerindeki kontrolünü kaybetmiştir. Kontrolün elden çıkmasıyla Suriye topraklarında biri IŞİD, diğeri de PYD olmak üzere başlıca iki güç hâkimiyet kurmuştur. Radikaller ve Ilımlılar olarak anılan parçalı muhalefetin hâkimiyet alanları ise kısıtlı olmuştur.

Müteakiben IŞİD’le mücadele için koalisyon güçleri oluşturulmuş, Türkiye de bu koalisyonda yer almıştır. Muhalifler etkili olamamış, Rusya ve İran, Rejim tarafında yer almış, Suriye, küresel ve bölgesel güçlerin vekâlet savaşlarına sahne olmuştur.

Türkiye açısından ise, IŞİD sınırda ve sınır içinde boy göstermiş, en vahimi de Suriye’nin kuzeyinde PYD merkezli bir Kürt oluşumu kalıcı hale gelmeye başlamış, PKK’yla ortak hareket ederek tehdit oluşturmuştur. Süleyman Şah Türbesi’nden geri çekilinmiş, PYD’nin Fırat’ın batısına geçmesi kırmızı çizgimiz olarak ilan edilmiştir.

PYD Fırat’ın batısına geçmiş, Menbiç merkezli geniş bir alanı işgal etmiş, ancak buna bugüne kadar seyirci kalınmıştır. Rusya’yla yaşanan kriz, ABD’nin PYD takıntısı, bu konuda sıkıntı yaratmıştır.

Fırat Kalkanı Operasyonu yeni bir fırsat yarattı

Rusya’yla olan krizin aşılmasını, ABD’deki başkanlık seçimlerinin yarattığı boşluğu iyi değerlendiren Türkiye, Fırat Kalkanı Operasyonunu gerçekleştirmiştir. Bu operasyonla, hem IŞİD sınırımızdan uzaklaştırılmış, hem de PYD kantonlarının birleşerek koridor oluşturmasının önü kesilmiştir.

Ancak burada politika gereği, ÖSO desteklenerek harekât geliştirilmeye çalışılmıştır. Hâlbuki IŞİD’le savaşılırken, harekâtı daha büyük kuvvetlerle gerçekleştirip, bu kapsamda PYD’nin Fırat’ın doğusuna çekilmeye zorlanması da düşünülmeliydi. ABD’nin sözüne güvenildiğinden bu fırsat da kaçmıştır.

Harekât başarıyla sonuçlanmış, El Bab ele geçirilmiştir. Ancak artık hedefin Menbiç ve Rakka olacağı açıklaması gerçekleşememiştir. Esasen Rakka, Türkiye için tehdit değildir. Ancak Menbiç konusunda avantaj sağlanabilmesi ve PYD’nin dışlanması için bir vasıta olarak kullanılması düşünüldüğünden gündeme getirildiği değerlendirilmiştir.

Menbiç konusu daha da karıştı

Türkiye’nin son olarak PYD’nin Menbiç’ten çekilmemesi halinde vuracağını tekrarlaması üzerine ABD ve Rusya harekete geçmiş ve bu konuda sürpriz gelişmeler yaşanmıştır.

Önce, kuzeye ilerleyerek El Bab’ın güneyini işgal eden Suriye Rejim güçleri, kuzey doğuya doğru yönelerek Menbiç alanıyla birleşmiştir. PYD, Menbiç’in batısındaki birkaç köy ve yerleşim merkezini Rejim güçlerine devretmiştir. Rejim PYD’yle iş birliği içine girmiştir.

PYD’ye zaten siyasi destek veren Rusya, Rejim güçleriyle birlikte sembolik bir gücü Menbiç batısına göndermiş ve orada bayrak göstermiştir.

PYD’ye tam destek veren ABD, PYD’nin Menbiç’ten çıkmayacağını açıkça beyan etmiş, Menbiç’e silah ve asker göndererek PYD’nin yanında o da bayrak göstermiştir.

Hâlihazırda Menbiç’te PYD, ABD, Rusya ve Rejim güçleri bulunmaktadır. Konu tam anlamıyla Arapsaçına dönmüştür.

Bu durumda bir koordinasyon ihtiyacı doğmuş, Türkiye, ABD ve Rusya Genelkurmay başkanları, heyetleriyle birlikte Antalya’da bir araya gelmiştir. Suriye ve Irak’taki terör örgütleriyle mücadelede daha etkin bir iş birliği ve üç ülke silahlı kuvvetleri arasında istenmeyen olayların önlenmesi konusundaki tedbirler değerlendirilmiştir.

Sonuç olarak Menbiç konusunda geç kalınmış, durum belirsizleşmiş, Türkiye için asıl tehdit PYD, kalıcı olma yolunda bir hamle daha kazanmıştır. Son tahlilde Menbiç’in Rejim güçlerine devri de mümkündür. Artık bundan sonra çıkabilecek politik ve askeri fırsatları kaçırmadan değerlendirmekten başka çare kalmamıştır.

Kaynak: Menbiç: Artık çok geç – Armağan KULOĞLU

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : TOPAL BACAKLI ANZAK MAREŞALİ VE ATATÜRK


TOPAL BACAKLI MAREŞAL

Siyah beyaz fotoğrafa bir bakın önce.. Bir cenaze töreni yapılıyor. Tabloya bakılırsa önemli biri olmalı. Balkonda ise tabutta yatanı selamlayan bir asker var. Kıyafetine bakılırsa Türk değil gibi. Ama yüksek rütbeli bir asker olduğu belli. Hadi gelin bu adamın hikayesine kulak verelim. Bu adamın duygu dolu ibretlik hikayesine..

Gördüğünüz kişi Sir William Birdwood. Çanakkale savaşında Anzak Orduları Başkomutanı. Asker ve donanım açısından daha üstün olmalarına rağmen Atatürk’e üç kere yenilir savaşta, bacağı da sakatlanır ama buna rağmen onun dehasına ve kişiliğine karşı büyük hayranlığı vardır. Bu hayranlık savaş sonrasında da devam eder. 1935 yılında Mareşal olur son görevi “Hindistan Ordusu Başkomutanlığı”dır. Atatürk hayranlığı ve sevgisi hala sıcaklığını korumaktadır. Atatürk öldüğünde de rahatsızlığına ve emekli olmasına rağmen İngiltere adına cenaze törenine katılmak için talepte bulunur. Talebi kabul edilince İstanbul’a gelir. Bacağını sürükleye sürükleye tabutunun ardında yürür. Ankara’daki törende artık ayağı incinmiş ayakta zor durmaktadır. Halkevi binası balkonuna çıkarırlar.. Geçici kabrine götürülecek olan tabutun geçişi sırasında kılıcından destek alarak ayağa kalkar elindeki asayı kaldırarak selamlar onu. Bu sırada artık duygularını kontrol edemeyerek ağlamaktadır.

Tören sonrasında hemen ayrılmaz birkaç gün daha kalır Ankara’da. Bir gün etrafında Türk yetkililerin de olduğu bir ortamda cebinden bir kalem ve üzerinde kroki olan bir kağıt çıkararak masaya koyar, şu anıyı anlatır onlara:

Tarih 20 Kasım 1918 (Bir kaynağa göre 16 Kasım).. Birdwood karargahı ile Pera Palas oteline yerleşmiştir. Mustafa Kemal’in de otelde bir dairesi olduğunu bilen Birdwood onunla görüşmek ister. Bunun için kendisine refakat subayı olarak verilmiş olan sporcu Sedat Rıza Bey’i araya sokar.

-“Buyursunlar” der Mustafa Kemal. İki general karşı karşıyadır. Birdwood çok saygılıdır. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Rasim Ferit Bey de vardır. Hoşbeşten sonra Birdwood, iki yıldır kafasını kemiren “bizi nasıl yendi?” sorusunun yanıtını almak ister: -“Sayın komutan bizi nasıl yendiniz?”

Mustafa Kemal’den bir başkası, dünya savaş tarihinde benzerine az rastlanır bu başarısından böbürlenebilirdi. Oysa o, -tıpkı Trikopis’e davrandığı gibi – yenilginin ezilmişliği altındaki bu general’in onurunu korur.

“-Sizin de, bizim de tarih dergilerimiz var”, der; tarih yazar. Birdwood ricasını yineler:

-“Ekselans, sizin ağzınızdan dinlemek istiyorum. Lütfediniz.” Mustafa Kemal, yanındaki Rasim Ferit Bey’den kağıt kalem ister; o da bir parça kağıt ile altın muhafazalı kurşun kalemini uzatır. Mustafa Kemal bir kroki çizer, kağıt üzerindeki yerlerini işaret ederek;

-“Su tarihte karaya çıktınız, der; filanca saate kadar şurada durdunuz. Biz de şu hattaydık. Her şey sizin lehinizdeydi. Niçin çizgide durdunuz ve niçin ilerlemediniz?”

-“Askerlerimiz çok yorulmuştu, diye yanıtlar Birdwood.” Mustafa Kemal bu kez de Conkbayırı krokisini çizer: –

“Siz filanca gün şu yöne hareket ettiniz, şu durumu aldınız; niçin ilerlemediniz?” –

“Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi. Askerlerimiz susuz kaldı ve durdu.” Atalarımız yaralıya kurşun atılmaz der. Mustafa Kemal’de Türk soyluluk ve erdemini şu esprisiyle dile getirir:

-“Görüyorsunuz ya ben bir şey yapmadım. Önce yorgunluk, sonra susuzluk durdurdu ordunuzu.”

Birdwood ayağa kalkar, Mustafa Kemal’i kucaklar: –

“Sizin gibi kahraman ve yüksek karakterli bir asker tanımadım.” dedikten sonra krokiyi ve kalemi işaret ederek: -"İzin verir misiniz" der; "bu kroki ve kalemi değerli bir hatıra olarak saklayayım.” Ve saklar. Cenaze törenine gelirken de yanında getirmiştir.

NOT: Ne denir ki.. Düşmanlarının bile sevdiği, değerini takdir ettiği, hayranlık duyduğu bir adam. Günahıyla sevabıyla ülkenin kurucusu. Çok daha fazlası olmalı elbet ama sakat bacağıyla acı çeke çeke onun tabutunun arkasından yürüyen şu adamın gösterdiği saygıyı gösteremeyen ve yetmezmiş gibi bilir bilmez hakkında atıp tutan, hakaretler eden insanlarımız var.

Kaynak: 1- Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları, (1899 – 16 Mayıs 1919), Sadi Borak, 2. Basım 1998, Kaynak Yayınları, ISBN: 975-343-233-X. Sayfa:153-155 2- Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü. Prof. Dr. Utkan Kocatürk. Atatürk Araştırma Merkezi. Ankara 2007 İkinci Basım. ISBN: 975-16-1

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ ‘Candy Crush Saga’ görünümlü program kurdu


FETÖ ‘Candy Crush Saga’ görünümlü program kurdu

FETÖ/PDY mensuplarının kriptolu haberleşme ağı ‘ByLock’un ardından Mart başından itibaren ‘Candy Crush Saga’ görünümlü yeni bir mesajlaşma programı üzerinden bilgilendirildiği belirlendi. FETÖ elebaşı Gülen’in, ağ üzerinden mesajlar göndererek, itirafların önüne geçip örgütün direncini artırmaya çalıştığı belirlendi. Uygulamanın nasıl yüklendiği ve kimler tarafından kullanıldığı araştırılıyor.

FETÖ’nün kullandığı yeni mesajlaşma programının ‘Candy Crush Saga’ görünümlü olduğu tespit edildi.

FETÖ’nün Bylock, Eagle, Talk ve Kakao’dan sonra mart ayından itibaren yeni bir ağ üzerinden örgüt üyelerine motivasyon ve yönlendirme mesajları göndermeye başladığı ortaya çıktı. Güvenlik birimleri, milyonlarca kişi tarafından oynanan "Candy Crush Saga" görünümlü yeni mesajlaşma programını deşifre etti.

Örgütün, bu program üzerinden çözülmelerin ve itirafların önüne geçmek için gözaltına alınma ve tutukluluk sırasında hangi hallerin işkence ve kötü muameleye delil olduğu yönünde bilgi verdiği belirlendi.

Örgütün, üyelerine hakim karşısında işkence ve kötü muamele gördükleri yönünde şikayetlerini yüksek sesle dillendirmeleri talimatı verdiği de ortaya çıktı.

Bu konuda ‘Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’ ve ‘Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne başvurulması, kendilerine yardımcı olunacağı mesajı verildiği tespit edildi.

İtiraflar harekete geçirdi

Darbe girişiminin ardından gözaltı ve ihraç süreçlerinde bazı FETÖ üyeleri, itirafçı oldu. Bu itirafların önüne geçmek isteyen örgütün, üyelerinin moral ve motivasyonlarını yüksek tutmak amacıyla farklı yöntemlere başvurduğu öğrenildi. Örgütün, bu çerçevede mart ayından itibaren haberleşme için milyonlarca kişi tarafından oynanan “Candy Crush Saga" görünümlü yeni bir mesajlaşma programını devreye koyduğu saptandı.

FETÖ’nün haberleşme ağı ‘By Lock’ adım adım böyle çözüldü

Fuatavni operasyonunda yakalanan Başbakanlık Veri Uzmanı Akif Mustafa Koçyiğit’in örgüt içi iletişim ağına dair itiraflar ‘By Lock’ isimli bir programa işaret ederken, bu programın istihbarat ekiplerince deşifre edildiği sürece dair tüm detaylara yenisafak.com ulaştı. Elde edilen verilere göre örgüt, Kasım 2014 itibariyle "By Lock" adlı hem android hem de iOS tabanlı cihazlara uygun olan kriptolu mesaj uygulamasını kullanmaya başladı. Kısa süre içinde Milli İstihbarat Teşkilatı’nın istihbarat birimleri örgüt mensuplarının kriptolu mesajlarını arşivlemeye ve çözümlemeye başladı. Mehmet Acet: En ciddi veriler By Lock’tanYeni Şafak Yazarı Mehmet Acet, 27 Temmuz kaleme aldığı "FETÖ’nün haberleşme ağı ne ölçüde çözüldü?" başlıklı köşe yazısında "By Lock" hakkında çarpıcı tespitlerde bulunmuş ve "Devletin elinde şu an için FETÖ ile ilgili bulunan en ciddi veriler, işte bu gizli programın ele geçirilmesi, takibinin yapılması ve arşivinin tutulması ile elde edilen bilgilerden oluşuyor" ifadelerine yer vermişti.40 bin terörist listedeBu kapsamda 2016 Mayıs ayı itibariyle ‘By Lock’ uygulamasını kullanan FETÖ üyelerinin isimleri, lokasyonları, telefon numaraları hakkındaki bilgiler büyük oranda çözülürken yazışmaların içerikleri kısmi olarak çözülebildi ve onbinlerce isim çalıştıkları kurumlara göre tasnif edilmeye başlandı.

TSK olmak üzere devlet kurumlarına sızan 40 bine yakın FETÖ üyesi belirlendi ve devlet makamlarınca Mayıs 2016 itibariyle paylaşılmaya başlandı. İşte ilk gününden bu yana FETÖ’nün irtibat için kullandığı ‘By Lock’ uygulamasının perde arkası:

FETÖ, 1973’den bu yana bir istihbarat örgütü şeklinde teşkilatlanmış ve haberleşme şeklini buna göre dizayn etmişti. Ancak klasik istihbarat haberleşme yöntemlerinin yanında teknolojik gelişmeleri takip ederek kripto mesaj uygulamalarını kullandı.

Özellikle 17-25 Aralık 2013 sürecinde devlet içine sızmış FETÖ’cülerin başarısız bürokratik darbe girişiminden sonra deşifre olmamak için klasik haberleşme yöntemlerini bırakarak, şifreli mesajlaşma uygulamalarını kullanmaya başladığı görüldü.

FETÖ üyeleri Kasım 2014 itibariyle "By Lock" adlı hem android hem de iOS tabanlı cihazlara uygun olan kriptolu mesaj uygulamasını kullanmaya yöneldi.- Milli İstihbarat Teşkilatı birimleri, FETÖ’cülerin By Lock uygulamasını kullandığı tespit ettikten sonra ilgili teknik birimlerin uygulamada zaafiyet bulma çalışmaları hız kazandı. Teknik istihbarat birimlerinin ilgili uygulamada zaafiyet bulmasından sonra Türkiye lokasyonlu kullanıcılara hem Türkiye içinden hem de yurt dışından gelen tüm yazışmalar belgelendi.

Elde edilen yazışmalar kriptolandığı için kriptografi uzmanları şifrelemeyi çözme sürecine başlamış ancak ve süreç içinde örgütün kripto sistemi kısmi olarak çözüldü.-

2016 Mayıs ayı itibariyle By Lock uygulamasını kullanan FETÖ üyelerinin isimleri, lokasyonları, telefon numaraları hakkındaki bilgiler büyük oranda çözülürken yazışmaların içerikleri kısmi olarak çözülebilmiştir ve onbinlerce isim çalıştıkları kurumlara göre tasnif edilmeye başlandı.- Bu uygulamayı kullanan FETÖ’cülerin deşifre edilemesiyle beraber Ağustos 2016’da yapılacak olan YAŞ ile ilgili olarak asker içine sızan 600 rütbeli askerin ismi 11 Temmuz 2016’da Milli Savunma Bakanlığı ile paylaşıldı.

Bu 600 FETÖ üyesi rütbeli askerin deşifresi 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirilmiş olan başarısız darbe girişiminin YAŞ öncesine çekilmesine neden oldu.- Ayrıca bu uygulamadan elde edilen istihbarat bilgileri sayesinde başta TSK olmak üzere devlet kurumlarına sızan 40.000’ne yakın FETÖ üyesi belirlenmiştir ve devlet makamlarınca Mayıs 2016 ayı itibariyle paylaşılmaya başlandı. Halen çözümler devam etmektedir. 40.000 sayısı çözümler devam ettikçe artıyor.-

Bu belirleme sayesinde başarısız darbe sürecinden sonra devletin gerçekleştirdiği soruşturmalar, gözaltılar çok daha hızlı olmuş ve nokta atışı operasyonlar gerçekleştiriliyor.

İşkence talimatı

Güvenlik birimleri, bu programın deşifre edilmesine yönelik önemli bir çalışma yaptı. Örgütün, bu ağ üzerinden üyelerine gözaltına alınma ve tutukluluk sırasında hangi hallerin işkence ve kötü muameleye delil olduğu yönünde bilgi verdiği tespit edildi.

Örgüt üyelerinden, hakim karşısında işkence ve kötü muamele gördükleri yönünde şikayette bulunmaları istendi. Bir süre önce Balıkesir’de tutuklu örgüt üyelerinin toplu olarak mahkemede yüksek sesle işkence gördüklerini dile getirdikleri, hakimin de tahliye isteminde bulunduğu yönünde mesajların örgüt mensuplarına iletildiği görüldü.

"Bylock’u kabul etmeyin"

Örgütün, mensuplarını ByLock’u kabul etmemeleri için talimatlandırdığı belirlendi. Örgüt, yeni ağı kullanan mensuplarına gönderdiği mesajda, “Telefonlarda çıkan ByLock programları için düzmece ByLock görüşmeleri hazırlanacak, bunlar üzerinden itiraf almaya çalışacaklar, kesinlikle kabul edilmemeli, bu tarz bir sorgulamanın işkence olduğu belirtilmeli" denildi.

Mesajlarda, örgüt üyelerinden işkence ve kötü muamele iddialarını Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne iletmelerinin istendiği bilgisine ulaşıldı. Örgütün bu kurumlara yapılan başvurulara destek vereceği ifade edildi.

FETÖ’cülerin yazışma uygulaması ByLock’un ara yüzü ilk kez gösterildi

FETÖ’nün gizli haberleşme programı Bylock hakkında her geçen gün dikkati çeken veriler ortaya çıkarılırken, CHP’nin yayımladığı bir raporda yer alan bulgular ilk kez açıklandı.CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger, konuk olduğu Habertürk canlı yayınında ByLock konusunda yapılan araştırmanın sonuçlarını paylaştı.Elde edilen verilere göre örgüt, Kasım 2014 itibariyle "By Lock" adlı hem android hem de iOS tabanlı cihazlara uygun olan kriptolu mesaj uygulamasını kullanmaya başladı. Kısa süre içinde Milli İstihbarat Teşkilatı’nın istihbarat birimleri örgüt mensuplarının kriptolu mesajlarını arşivlemeye ve çözümlemeye başladı.Galeri: ByLock’un arayüzü ortaya çıktı Bylock’un arayüzünde neler var?Şu an indirilemeyen uygulamaya dair en son güncellemeyle birlikte elde edilen ‘ara yüz’ görselini paylaşan Aksünger, farklı zaman dilimlerinde ByLock için güncellemelerin yapılmış olabileceğine dikkati çekti.Uygulamada, ‘Arkadaşlar’ yada ‘Gruplar’ oluşturma imkanının bulunduğu görülüyor. Whatsapp ve Facebook Messenger gibi iletişim uygulamalarına benzerliği göze çarpan ByLock’taki sohbet paneli üzerinden dosya gönderiminin de mümkün olduğu görülüyor. En yoğun arama Çorum’danCHP’nin ByLock raporunda 1-7 Eylül 2014 tarihlerinde ByLock kullanımının yoğun olduğu bildirildi. Türkiye’deki arama trafiği ise şöyle: Çorum, Kırklareli, Amasya, Edirne ve Adıyaman.Dünya genelindeki arama yoğunluğu da raporla birlikte ortaya çıkarıldı. Buna göre; ByLock’un yüzde 80’in üzerinde Türkiye’de kullanılmış olduğu görüldü.FETÖ’nün haberleşme ağı ‘By Lock’ adım adım böyle çözüldü Hürriyet’in ByLock haberi FETÖ’ye can simidi oldu FETÖ’nün haber sitesi görünümlü ByLock’u ortaya çıktı Video: FETÖ’nün mobil ağının kodları Galeri: FETÖ ile bağlantısı olanlar böyle deşifre ediliyor

Elebaşı Gülen’in mesajı

FETÖ elebaşısı Fethullah Gülen’in yeni iletişim ağı üzerinde bazı mesajları da belirlendi. Habertürk’ün haberine göre, Gülen’in, örgüt mensuplarını uyararak, "Süreç bize ne kazandırdı sorusuna cevap olarak, yeniden ikaz edildik. Dualarınız, teheccütleriniz eksikti kendinize gelmeniz için Allah sizlere yeni yöntemler öğretti. Allah bu hizmetteki kömür ruhları ayırdı. Münafıklığı ve başka cemaatleri gösterdi. Vifak ve ittifakımızı pekiştirdi" ifadesini kullandığı kaydedildi.

Kullanıcılar tek tek ortaya çıkarılacak

Güvenlik birimleri, ByLock gibi yeni programı da tüm ayrıntıları ve boyutlarıyla ortaya koymak için çalışmalarını derinleştirdi. Programın nasıl yüklendiği ve kimler tarafından kullanıldığının tespiti ile mesaj içeriklerinin çözümüne yönelik çalışmalar aralıksız devam ediyor.

MK ULTRA PROJECT /// VİDEO : Prominent Psychopaths – The Nazi Hunt (Targeted Individuals) (Stop 007)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=XbFL8T9qaiY&list=TLGGO0ZU_Ba_bUsxMTAzMjAxNw

GÜNDEM ANALİZİ /// VİDEO : Halk Arenası /// 10.03.2017 /// Sinan Meydan – İrfan Değirmenci – Züb eyir Kındıra – Murat Ergün


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=Z5B7142YoxM&list=TLGGgfkjFoYJTSwxMTAzMjAxNw

SOSYAL MEDYA : ÜNLÜ TARİHÇİ SİNAN MEYDAN’DAN REFERANDUM TWİTİ


TARİH : TARİHİNİ BİLMEYEN İDRAKSİZ VE VİCDANSIZLAR KAMUOYUNA YALAN VE İFTİRA DOLU SAÇMALIKLAR YAYIYOR /// İŞTE BUYRUN


GİRİT’İ,

MISIR’I,

KIBRIS’I,

BULGAR’I,

BOSNA’YI,

ROMANYA’YI

BALKANLAR’I,

İNGİLİZLERE VEREN ABDÜLHAMİT

FAKAT SUÇLU OLAN LOZAN VE ATATÜRK … !

BU NE PERHİZ BU NE LAHANA TURŞUSU.

TARİH : Abdülhamit gerçekleri


EMİN ÇÖLAŞAN : Abdülhamit gerçekleri !!

Sevgili okurlarım, Osmanlı padişahı Abdülhamit için TRT tarafından hazırlatılan dizinin ilk bölümü dün akşam yayınlandı. Birileri yine iyi para kazandı!

Şimdi piyasada Abdülhamit modası var. Osmanlı’nın bu padişahı zorla yüceltilmek isteniyor, adı çeşitli kamu kurumlarına veriliyor. Son olarak İstanbul’daki koskoca GATA Hastanesi’nin adı Abdülhamit Hastanesi olarak değiştirildi.

Biz millet olarak tarihimizi hiç bilmeyiz. Oysa bu padişah ilginç biridir.

1876-1909 yılları arasında tam 33 yıl boyunca tek adam olarak padişahlık yaptı.

Dönemi hezimetler, yenilgiler ve her biri devlete utançlar veren olaylarla doludur.

Bu süre içerisinde kazandığı bir tek zafer, bir tek başarı bile olmamıştır.

* * *

1877 yılında Rus ordusu Osmanlı’ya saldırdı. Doğu’dan Erzincan’a kadar girdiler, Batı’da Rumeli ve Trakya’nın bir bölümünü ele geçirdiler. Bu yenilgi tarihimizde 93 Harbi olarak anılır.

Kuzey’den gelen ve Plevne müdafaasını çökerten Rus orduları İstanbul’u işgal etmek üzereydi. Yeşilköy’e kadar dayandılar. Abdülhamit İngiltere’ye başvurup "Beni kurtarın" diye ricacı oldu ve İngiliz donanması İstanbul’a demir attı.

Ruslar o günkü adı Ayestefanos olan Yeşilköy’de 10 katlı apartman yüksekliğinde görkemli bir zafer anıtı yaptı. Abdülhamit derseniz, çok uzun yıllar boyunca padişahlığını bu anıtın yanı başındaki Yıldız sarayında (ve hiç utanmadan) sürdürdü.

* * *

Tahta çıktığı zaman Osmanlı’nın parlamentosu vardı. Hemen ilk iş olarak kapattı!..

Ve o günden sonra 33 yıl boyunca ülkeyi tek adam-tek despot yöntemiyle yönetti. Sadrazam, büyük devlet adamı Mithat Paşa’yı bugün Suudi Arabistan’da olan Taif Kalesi’ne sürdürdü ve orada adamlarına boğdurarak şehit etti.

Korkak, vesveseli bir adamdı. Padişah kaldığı sürece sarayından sadece cuma günleri namaza gitmek için çıkardı! Ne de olsa halife idi!

Ülkeyi gizli hafiyeler ve jurnalcilerle yönetti. Nice asker ve sivil yurtseverleri İmparatorluğun Fizan, Yemen gibi en ücra köşelerine sürgün edip hayatlarını kararttı.

* * *

Evet, korkaktı.

Dünyanın en güçlü donanmalarından biri elindeydi. Haliç’teki donanmayı "Dışarı çıkarsa bu gemiler sarayımı bombalayıp beni tahttan indirirler" korkusuyla orada yıllar boyu çürüttü.

Devlet kendisinden sonra Balkan Harbi ile Birinci Dünya Harbi’ne girdiğinde donanma sıfır düzeyinde idi ve gemiler artık çalışmıyordu!

O iki savaşta yine hezimete uğradık.

Elinde Ertuğrul isimli ahşap bir firkateyn vardı. Onu Japon İmparatoru’na nişan ve madalya vermek için Japonya’ya gönderdi. Hint Okyanusu’nun fırtınalı denizlerine dayanamayan ahşap Ertuğrul dönüş yolunda battı ve 587 denizcimiz boğularak şehit düştü.

* * *

İstanbul’da yaşayan Lorando ve Tubini isimli iki piyasa bankerinden büyük miktarda borç almıştı. Geri ödeme zamanı çok geçtiği halde, Fransız uyruklu bu iki bankere borcunu ödemedi.

Yıl 1901.…Bunun üzerine Fransa hükümeti Limni ve Midilli adalarına donanmasını gönderip asker çıkardı.

Borç ödeninceye kadar her iki adanın da gümrük gelirlerine el koyduğunu resmen açıkladı.

Paçaları tutuşan Abdülhamit borcunu ödemek zorunda kaldı.

Bu durumlara düşürülen bir devletin saygınlığı olur mu!

* * *

Orduyu ve donanmayı yok eden Abdülhamit savaştan korkardı. Bir tek Yunanistan’la savaştı ve kazandı!.. Ama hiçbir kazancı olmadı, Batılı devletlerin baskısıyla nasihat aldı.

Onun döneminde bir karış bile toprak kazanamadık ama verdiği yerler çok!

Teselya’yı Yunanistan’a, Kıbrıs’ı İngiltere’ye verdi.

Karadağ, Bulgaristan, Romanya ve Tunus elden çıktı.

Gerçek bir despottu…

Astığı astık kestiği kestikti ama doğruyu söylemek gerekirse insanları idam ettirmezdi. Sürgün edip susturmayı her zaman tercih etti.

Kendisine her gün yüzlerce jurnal gelirdi. Bu iğrenç jurnalleri verip insanların hayatını kaydıran herkesi saraydan maaşa bağlamıştı. Devletin kese kese altınlarını onlara ihsan ederdi. Jurnalcilik bir sürü sahtekarın geçim kapısı olmuştu.

* * *

Özellikle Batı ülkelerinden acayip korkardı. Onlarla sorun çıkmasını istemez, ne dedilerse onu yapardı.

Yıl 1905. Ermeni terör örgütleri kendisine Yıldız Camisi avlusunda bombalı saldırı düzenledi ve Abdülhamit’in kıl payı kurtulduğu bu patlamada yakınında bulunan 26 kişi öldü. Ermeniler bu paralı görevi, taşeron olarak kiraladıkları Edward Jorris isimli bir Belçika vatandaşı anarşiste yaptırmıştı.

Jorris yakalandı, her şeyi itiraf etti ve idama mahkum edildi… İstanbul’daki Batılı devletler hemen devreye girip katilin Belçika’ya iade edilmesini istediler…

Ve Jorris’i gizlice iade etti, gemiye bindirip ülkesine gönderdi!

* * *

Günün birinde Selanik ve Makedonya’da İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruldu. Yurtsever asker ve sivil aydınlar İmparatorluğun içine düştüğü durumlara artık isyan ediyor, özgürlük istiyordu.

Yıl 1908. Bazı subaylar emirleri altındaki askerlerle birlikte dağa çıkıp Meşrutiyet ilan edilmesini, Meclis’in yeniden açılmasını istediler.

Şimdi dizilere konu olan Abdülhamit başına gelecekleri görmüş ve yine korkmuştu.

İkinci Meşrutiyet’i ilan etti, 33 yıl aradan sonra Meclis’i tekrar açtırmak zorunda kaldı.

Süngüsü iyice düşmüştü.

Selanik’ten İstanbul’a Meşrutiyet’i korumak ve sahip çıkmak adına askeri birlikler (avcı taburları) gönderildi. Ancak yobazlar-şeriatçılar bu olanlara karşıydı.

Avcı taburlarında görevli bazı çavuşları ayarlayıp isyan çıkardılar.

Bu isyan tarihimizde 31 Mart şeriat olayı olarak bilinir.

* * *

Bu kez isyanı bastırmak için Selanik ve Edirne’den yeni askeri birlikler yola çıkarılıp trenlerle İstanbul’a gönderildi.

Bunun adı Hareket Ordusu oldu…

Hareket Ordusu İstanbul’da isyanı bastırdı. Kurulan Harp Divanları gereken yargılamaları yaptı ve çok sayıda yobaz idam edildi.

Bu arada Meclis toplandı ve Abdülhamit’in tahttan indirilmesine karar verdi. Yerine kardeşi Reşat padişah oldu.

(Burada bir parantez açıyorum. Bu konuları baştan sona öğrenmek isteyenler Osman Selim Kocahanoğlu’nun şimdi üçüncü baskısı yapılan "31 Mart Ayaklanması ve Sultan Abdülhamit" isimli çok ilginç ve öğretici kitabını okuyabilir. (Temel Yayınları).

* * *

Bu sırada Balkan Harbi başlamış, Bulgar ordusu neredeyse İstanbul’un kapısına dayanmıştı. İttihat Terakki hükümeti İstanbul elden giderse devletin eski padişahı da esir düşebilir korkusuyla Abdülhamit’i İmparatorluğun en güvenilir bölgesi olan Selanik’e (çocukları ve karılarıyla birlikte) sürgün gönderdi. Orada devlet tarafından kiralanan Alatini köşkünde kaldılar.

Padişahlığı süresince on binlerce masum insanı sürgün eden şahıs şimdi kendisi sürgün edilmişti!

* * *

Abdülhamit 31 Mart irtica olayına acaba destek vermiş miydi?

Bu konu bugün bile bilinmiyor. Elde somut bir kanıt yok. Destek vermiş olmasa bile karşı da çıkmamıştı.

Bir süre sonra, 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patladı. Selanik tehlike altındaydı.

Devlet, bu eski padişahı bu kez yine aynı gerekçeyle, düşman eline geçmesin diye İstanbul’a getirip Beylerbeyi Sarayı’na yerleştirdi. 1918 yılında ölünceye kadar orada yaşadı.

* * *

Ürkek, korkak, vesveseli bir adamdı. 33 yıl boyunca uyruklarına kan kusturdu.

Bu süreçte iyi işler de yapmadı mı? Elbette yaptı ama kötülükleri iyiliklerinden çok daha fazladır.

Koskoca güçlü donanmayı Haliç’te çürüttü.

Girdiği her savaşta (Rus ve Yunan) ordumuzu saraydan yönetmeye kalkışıp yenilgiye uğrattı.

Kıbrıs dahil pek çok mülkümüzü yabancılara kaptırdı.

Ülkeyi hafiyelerin verdiği gizli jurnallerle yönetti. Tahttan indirildikten sonra kurulan heyetler, Yıldız Sarayı’nda torbalar dolusu jurnaller buldu. Ama bunlar okundukça bazı acı gerçekler de ortaya çıktı. Abdülhamit’e en karşı bilinen bazıları bile ona jurnal vermişti! Bunun üzerine jurnallerin okunmasından vazgeçildi ve hepsi birden heyetler önünde yakıldı!

* * *

Rus ordusunun Yeşilköy’de, sarayına birkaç kilometre ötede yaptırdığı görkemli zafer anıtının yanında hiç utanıp sıkılmadan padişahlık yapıp devletin onurunu çiğneten bu şahıs şimdi neredeyse "Kahraman (!)" ilan edilecek. (Bu anıt daha sonra İttihat ve Terakki döneminde dinamitlenerek yıkıldı.)

AKP iktidarı siyasi masallar okuyup Abdülhamit’i böyle yapay yöntemlerle parlatmayı bir yana bıraksın da, tarihin gerçeklerine bir baksın.

O padişahı böyle TRT dizileriyle falan aklamak mümkün değildir.

Şu kısacık yazıda çok özetle anlatmaya çalıştıklarım herhalde bunun kanıtıdır!

LİNK : http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/emin-colasan/abdulhamit-gercekleri-1699324/

[tags TARİH, Abdülhamit, gerçek

DUYURU : ENGELLİ KARDEŞLERİMİZDEN TOPLUMA ANLAMLI MESAJ /// LÜTFEN OKUYUN VE PAYLAŞIN !!!


Yapılan araştırmalara göre insanlar engelli komşu istemiyor. İş yerinde engelli istemiyor. Engellilerle ilgili bilgi sahibi değil. Engellilerle ilgili bir kitap okumuş değil. Engellileri tanımıyor ve onlarla ilgili ciddi ön yargılara sahip.

Biz engelli ve engelsizler bir arada yaşarsa temel ön yargıların aşılacağına inanıyoruz. Gözünüzü kapatırsanız engellileri anlamış olmazsınız ancak onların ne kadar aciz ve zavallı olduklarına inanırsınız. Biz sana kör ol demiyoruz kör olmada gör bizi diyoruz. Gözlerinizi kapatmaya değil de açmaya tanımaya anlamaya davet ediyoruz. Tekerlekli sandalyeye oturarak engellileri anlamaya çalışamazsınız ancak onlardan kaçarak kendinizi rahatlatmış olursunuz. Buda hiç bir sorunu çözmez.

Bizim önerimiz birlikte yaşama kültürünü arttırmak. Varsa bir engelli komşunuz ona çaya gidin ve onunla sohbet edin. O zaman engelli’liğin bir aczi yet değil de farklılık olduğunu göreceksiniz. Onunda sizden farklı olmadığını ve yaşadığı sorunları mücadele ederek farklı pratikler geliştirdiğini göreceksiniz.

Her zaman şunu öneriyoruz.

Engellilerle ilgili program yapalım engelli çocukları pikniğe götürelim ve spor etkinlikleri yapalım gibi görüşleri duyuyoruz ve okuyoruz. Bizde şunu öneriyoruz. Engelli çocuklar ve engelsiz çocuklar birlikte pikniğe gitse birlikte spor etkinlikleri yapsa sanatsal faaliyetleri birlikte yapsa kime ne zarar verir.

Biz bir toplantıya gidiyoruz. Bizi alıp sizin arkadaşınız burada oturuyor diye hiç tanımadığım birinin yanına engelli diye oturuyorum. Oysa o arkadaşımda bende farklı insanlarla otursak ve toplumda bir kaynaşma olsa kimin zararına olur. Biz bu amaçla Okullar Yurtlar Dernekler Sendikalar Üniversiteler ve tüm Kurum ve kuruluşlarda engellilerle birlikte yaşama kültürünü arttırıcı seminerler düzenlemek istiyoruz.

Bizler bir arada farklılıklarımızın zenginlik olduğuna inanıyoruz. Tüm kurum ve kuruluşlarla iş birliğine hazırız.

Salih ARIKAN

BEYAZAY DERNEĞİ BAŞKANI

Tel : 0506-514-9693

ÖZEL HARP DOSYASI : Özel Harp’in Künyesizler Timi KİMDİR ??


Özel Harp’in Künyesizler Timi

Özel Harp Raporu’na ilişkin "gizli" bilgilerden 36 kişiye yönelik infaz hazırlığı çıktı.

MİT’in gizli Özel Harp raporuna göre, Genelkurmay’dan bağımsız çalışan "Künyesizler" isimli grup, 36 kişiye yönelik olarak infaz hazırlığı yapmış. Daha doğrusu yaptığı ifşa edildi.

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gönderilen MİT’in Özel Harp Raporu’na ilişkin "gizli" bilgilerin detaylarına ulaştık. 287 sayfalık rapor, bir subayın Özel Harp Dairesi ile ilgili MİT’e yolladığı ihbar mektuplarından yola çıkılarak hazırlandı. Subay, mektuplarında elde ettiği isimleri, harekât planlarını ve operasyon tecrübelerini anlattı.

Mektubun can alıcı bölümlerinde MİT Müsteşarı Emre Taner‘in talimatıyla elde ettiği bilgileri aktaran ihbarcının Ankara’ya atanmasıyla tanık olduğu olayları anlatmasıyla başlıyor. AKP iktidarını devirmeye yönelik 27 Nisan sürecine kadar hazırlanan planlar deşifre edilirken, Özel Harp’in hedefinde sadece AKP’nin değil, cemaatlerin de olduğunu ifade ediyor.

LİSTEDE İSİMLER YOK

Mektupta, suikast eğitimi alan Genelkurmay’a bağlı ancak bağımsız çalışan ve "künyesizler" olarak adlandırılan grubun 36 kişiye yönelik infaz hazırlığında olduğu ifade edilirken, bu kişilerin isimlerine yer verilmiyor.

MİT raporunda infaz edilecek isimler arasında sıralananlardan sadece daha önce basına yansıyan Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya, Başbakan Yardımcısı Arınç, Türkan Saylan, Tuncay Özkan ve Cumhurbaşkanı Gül‘ün adı veriliyor. Ancak geri kalan 30 kişinin kim olduğu bilgisi yok.

KİM BU KÜNYESİZLER?

"Künyesizler" grubunu ismini açıklamak istemeyen bir terör uzmanına sorduk ve şu yanıtı aldık:

"Künyesizler para karşılığında çeşitli operasyonlar düzenleyen bir grup. Bunlar JİTEM ve kontrgerilla karışmı bir yapı. Hala var oldukları biliniyor. Ama tam olarak kimin için çalışıyorlar ne yapıyorlar bu konuda net bir bilgi yok.

İçlerinde Çeçenler, Balkanlardan gelenler, Kürt, Çerkez kökenliler var. Türk vatandaşı olmayanlar da var. Geçici kimlik kullanırlar. En son kişileri öldürme olarak işadamları, sivil toplum kuruluşlarının önde gelen isimlerine yönelik suikast girişimleri oldukları biliniyor.

Aslında Künyesizler Ergenekondan çok uzak bir yapı değil. Öcalan’ı öldürmek için Çeçenlerin başı çektiği bir grup Şam’a devlet tarafından gönderilmişti. Bu ekip künyesizlerdi mesela."

Bu konuda ileride medyada yer almamış çok ilginç bilgiler paylaşacağız. Lütfen bizi izlemeye devam edin.

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

TEKNİK TAKİP DOSYASI /// Julian Assange : Wikileaks cihazları istihbarat servislerinden koruyacak


Julian Assange: Wikileaks cihazları istihbarat servislerinden koruyacak

Wikileaks’in kurucusu Julian Assange teknoloji firmalarına teknik destek vereceğini söyledi.

Euronews ‘in haberine göre Assange, bu sayede vatandaşlara ait ürünlerin istihbarat servislerinin hackleme olaylarından korunacağını belirtti:

“Teknoloji cihazı üreten firmalarla birlikte çalışma kararı aldık. Onlara bazı teknik ayrıntılara girebilmeleri için özel bir izin vereceğiz. Bu sayede firmalar sistemlerini geliştirebilir ve insanlar daha güvende olur.”

Belgelerin yayınlanmasının ardından Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer, ulusal güvenliğe ait bilgileri sızdıran kişilerin adalet önünde hesap vereceğini belirtti:

“Bu konuda bir yanlış yok. Sayın başkan, önemli bilgileri sızdıran kişilerin yüksek yargıya intikal edeceğini daha önceden açıklamıştı. Bilgi sızdıran insanları takip edeceğiz ve onların yargı önünde hesap vermesine çalışacağız. Ulusal güvenliğimizle oynayan kişilere bu yönetim altında hiçbir şekilde taviz verilmeyecek.”

NE OLMUŞTU?

Assange, kurucusu olduğu wikileaks internet sitesiyle, CIA’in Apple, Google ve Samsung gibi büyük firmaların dahi ürettiği akıllı telefon ve televizyonları hackleyerek istihbarat bilgisi elde ettiğini duyurmuş ve konuyla ilgili birçok teknik ayrıntıyı kamuoyuyla paylaşmıştı.

45 yaşındaki Assange, yaklaşık 5 yıldır Londra’nın Knightsbridge semtinde bulunan Ekvador Büyükelçiliği’nin bir odasında yaşıyor.

ANMA MESAJI : KÖY ENSTİTÜLERİ PROJESİNİN MİMARI VE CUMHURİYET AYDINI HASAN ALİ YÜCEL’İ ŞÜKRANLA ANIYORUZ.


KAYNAK : WIKIPEDIA

Hasan Âli Yücel (17 Aralık 1897, İstanbul – 26 Şubat 1961, İstanbul), öğretmen, eski Milli Eğitim Bakanı, Köy Enstitüleri’nin kurucusu.

Hasan Âli Yücel 17 Aralık 1897’de İstanbul’da doğdu. Baba tarafından Posta Nazırı Göreleli Hasan Ali Efendi’nin, anne tarafından ise Japon sularında batan Ertuğrul Fırkateyni süvarisi deniz albay Ali Bey’in torunudur. Babası Ali Rıza Bey, annesi Neyyire Hanım’ dır[1]. Eğitim yaşamını sırasıyla Mekteb-i Osmani, Vefa İdadisi, Cağaloğlu Darülmuallimin-i Âli’ye (Yüksek Öğretmen Okulu) okullarında sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi ve 19 Aralık 1922’de öğretmenliğe başladı. 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (Türk Dil Kurumu) kurulmasıyla Hasan Âli Yücel etimoloji kolu başkanlığına getirildi. 1935 yılında Cumhuriyet Halk Partisi’nden, İzmir Milletvekili olarak Meclise girdi, art arda dört dönem milletvekilliği yaptı[2].[3] Giresun’un Görele ilçesinde adına " Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi " kurulmuştur. İstanbul Üniversitesi’nin eğitim fakültesi de Hasan Ali Yücel adıyla kurulmuştur. "Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi".[4]

Bakanlık dönemi

28 Aralık 1938’de Hasan Âli Yücel, 2. Celal Bayar hükümetinde Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Üniversite reformu (Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nin kurulması, Yüksek Mühendis Okulu’nun İTÜ’ye dönüştürülmesi ve Ankara Tıp Fakültesi’nin kurulması), Köy Enstitüleri’nin kurulması[5], Dünya klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi[6][7] ve ilk resmi ve telifli Türkçe ansiklopedi olan İnönü Ansiklopedisi’nin ön çalışmaları onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiştir. Devlet Konservatuvarının kurulması (20 Mayıs 1940), Türkiye’nin UNESCO’ya girişi onun çabaları sonucunda olmuştur. Dört yıllık çabaları sonucunda 25 Haziran 1946’da Üniversiteler Yasası çıkartılır. "Bu yasayla, yüksek öğretim kurumlarının Bakanlıkla olan "sıkı bağı" önemli ölçüde gevşetilmiş, mevcut kuruluşlar yapısal bir bütünlüğe kavuşturulmuş, böylece üniversiteye organik bir karakter kazandırılmıştır. Bu yasanın getirdiği bir başka sonuç da, "dışarıdan gerilim" yerine "içeriden denetim"in getirilmiş olmasıdır. Ankara Üniversitesi de bu yasanın sonucu olarak kurulmuştur."[8]

Oğlu şair Can Yücel, babası için "Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim" adlı şiirini yazmıştır.

Son yılları

5 Ağustos 1946’da 7 yıl 5 ay sürdürdüğü Milli Eğitim Bakanlığı görevinden istifa etti. İstifasından sonra gazetecilik görevine döndü. 26 Şubat 1961 tarihinde konuk olarak kaldığı Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın evinde öldü. 2 Mart 1961 tarihinde Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Hasan Âli Yücel, şair Can Yücel’in babasıdır.

TARİH : Bir Osmanlı Kahvehanesinin “Portresi”


Bir Osmanl Kahvehanesinin Portresi.pdf

TARİH : Tulû’î’nin Paşanâme’si ve 17. Yüzyıldan Eşkıya Hikâyeleri


Tul’’nin Paanme’si ve 17. Yzyldan Ekya Hikyeleri.pdf

IRKÇILIK & FAŞİZM DOSYASI : HİTLER FAŞİZMİ NASIL GERÇEKLEŞTİ ???


HİTLER6.jpg

HİTLER FAŞİZMİ NASIL GERÇEKLEŞTİ ???

HİTLER.jpg

SELAMİ İNCE
23.12.2012

Meclis Hitlere diktatörlük yetkisini, 24 Mart 1933 tarihli oturumunda, yüzde 70i aşan ezici milletvekili çoğunluğuyla verdi. Oylamaya 81 Almanya Komünist Partisi (KPD) milletvekilinden bir teki bile katılamadı. Çünkü hepsinin milletvekilliği kısa süre önce düşürülmüş, birçoğu gözaltına alınmıştı. Sosyal Demokrat Partili (SPD) 120 milletvekilinden bir kısmı bile komünist ya da vatan haini suçlamasıyla vekillikten atılmış ya da aranır duruma düşmüştü. Sadece 94ü meclise gelebiliyordu. Hitlerin büyük planları, büyük hedefleri vardı. Büyük hedeflere ulaşmaya çalışırken, karşısına kuvvetler ayrılığı gibi hiçbir engelin, hiçbir formalitenin çıkmasını istemiyordu.

Mecliste Hitler yeterli çoğunluğa sahipti ama destekçileri diğer sağcı milliyetçi partiler de zaten Hitlerin ağzının içine bakıyorlardı. Hitler, yasayıçıkartmaya Meclise bizzat faşist simge olan kahverengi gömleğiyle geldi. Yasa çıkınca da memnuniyetini dile getiren konuşmayı yaptı. Hitlerin sonraki propaganda bakanı Joseph Goebbels yasanın çıktığı günkü duygularını aynı gün defterine şöyle not ediyordu: Buradaki gibi, halledilip yere çalınan bir şey bu zamana kadar görülmedi Emsalsiz bir başarı bizi bekliyor

Hitler, kısa sürede emsalsiz başarılar elde etti de.

YÜRÜTME DE SAF DIŞI EDİLDİ

Hitler, yasa çıkartmak dâhil bütün iktidarı üzerinde toplayan yetkiyi almasından sonra, bu Meclisi feshedip 12 Kasım 1933 tarihinde, yalnızca kendi partisi NSDAPnın tek listeyle katıldığı yeni bir genel seçim yaptı. Ayrıca seçimlerde halk Almanyanın Milletler Cemiyetinden ayrılmasını da onayladı. Hitler taa o zaman Milletler Cemiyetinin fuzuli ve ayrımcı olduğunu anlamıştı.

Peki, Meclis böyle yetkisizleştirildi de hükümet daha mı fazla yetkiyle donatıldı? Hayır, öyle göründü ama asla böyle bir şey olmadı. Hitler bakanlara, benim bakanım bile demiyordu. Bakanları doğrudan muhatap almıyor, ya sekreteri ya da müsteşarı aracılığıyla emirlerini iletiyordu.

Rakamlarla kabinenin durumu şöyleydi: Kabine 1933 yılı Şubat/Mart ayı içinde 31 kez toplanmış. Yetkilendirme Yasası (Ermächtigungsgesetz) çıktıktan sonraki iki aylık Nisan/Mayıs döneminde ise, 16 kez toplanmış. İlk başlarda oldukça çalışkan bir kabine görüntüsü var. Ancak yılın bundan sonraki 7 ayı ve tüm 1934 yılı içinde kabinenin toplantı sayısı sadece 42de kalmış. Bunlara kaçına Hitlerin bizzat katıldığı da belli değil. Kabinenin bundan sonraki toplantısına dair bir kayıt yok. 4 yıl toplanmayan kabinenin son toplantı tarihi ise, 5 Şubat 1938. Sonra yine toplantı yok.

Böylelikle Hitler, kuvvetler ayrılığı içindeki önemli bir kuvveti daha yani yürütmeyi de saf dışı etmiş oldu. Bakanlar kurulu da işlevsiz hale gelirken, Hitler, kabine dışı odaklarla iş yapmaya ve çok sayıda özel yetkili kişiyle çalışmaya başladı.

ADIM ADIM FAŞİZM

Bir milliyetçi partiler koalisyonu olan Hitler hükümetinde başlangıçta Hitlerden başka sadece iki faşist daha vardı: İçişleri Bakanı Wilhelm Frick ve Hitlerin verdiği özel işleri yapmakla görevli bakan Hermann Göring. Daha sonra Joseph Goebbels propaganda Bakanı oldu. Ardından diğer partilerdeki bakanların hepsi Hitlerin partisine geçti. Önce Komünist Partisi, sonra 22 Haziran 1933te de Almanya Sosyal Demokrat Parti vatan haini olduğu gerekçesiyle yasaklandı. Ardından bütün partiler yasaklandı. Hitlerle seçim işbirliği yapan parti bile yasaklandı. Hitler yasakladıkça, herkes Hitlere daha fazla takla atmaya başladı.

Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg 2 Ağustos 1933 tarihinde öldü. Hitler kendini Führer ve başbakan ilan etti. 19 Ağustos 1934te Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlığın aynı kişide toplanmasına dair halk oylaması yapıldı. Tabi ki Hitlerin istediği oldu. Aynı gün bütün önemli kurumlar tek elde, Hitlerde toplandı. Partisi, devlet oldu.

Hitlerin yaptığı her şeyi halk ve partisi coşkuyla destekledi. Komünistler götürülürken herkes sustuğu için, daha sonra hikâyeyi biliyorsunuz: Yahudiler, sosyal demokratlar, liberaller falan götürülürken sesini çıkaracak ortalıkta kimse kalmadı. İş işten geçtikten sonra herkese, zamanında Hitlere karşıçıktığını, Hitleri uyardığını anlatmaya başladı.

ÖNCE ATAMAYLA SONRA SEÇİMLE GELDİ

Almanya Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Adolf Hitleri, 30 Ocak 1933 tarihinde başbakan atadı. Böylelikle Almanyada hükümet,5 Mart 1933 seçiminden önce 1 Şubat 1933ten itibaren faşistlerin eline geçti. Hitlerin atanması meclisin çaresizliği sonucu oldu. Siyasal ve ekonomik krizler karşısında çaresiz kalan Almanya, Hitlerden önce 3 yılda iki hükümet değiştirdi.

Bir önceki başbakan antikomünist Franz von Papenin planına göre, Almanyada komünistler, Almanyada devrimci durum yaratacak bir genel greve gidecekler ve istikrarsızlık daha da artacaktı. Franz von Papen, Hitlerin, siyasi kriz içindeki Almanyayı erken seçime götürmesini istiyordu. Franz von Papen, erken seçimde Hitleri alt edeceğini düşünüyordu ve zaten iyice yaşlanmış olan Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburga da bütün bunu inandırmıştı. Elbette Hitler de, iktidarı alınca, bir daha bırakmayacağını biliyordu.

14 Eylül 1930 seçimlerinde yüzde 18,3 oy alan NSDAP, Mecliste sosyal demokratlardan sonra ikinci partiydi. Her açıdan kriz yıllarıydı ve Alman parlamentosu bir de bunları denemek zorunda kaldı. Faşistler, yıllardır koalisyonlarla yönetilen ülkede halkın istikrarsızlıktan,1.dünya savaşı yenilgisinden ve 1929 ekonomik krizi etkilerinden iyice bıktığını görüyordu.

Hitler, atandığı gün radyodan halka seslendi ve neler yapacaklarının ipuçlarını verdi: Alman birliği kurulup Avrupanın Alman hâkimiyetinde olması sağlanacak ve dünya komünizm belasından kurtulacak. Başta büyük sermaye olmak üzere Hitler herkesten tam destek gördü. 5 Mart 1933te ise seçilerek tekrar geldi.

ASIL SORUN KOMÜNİZM

27 Şubat 1933 tarihinde Reichstag yandı. Alman parlamentosunun yanması, Hitlerin asıl niyetinin ne olduğunu gösteren başlangıçtır. İçişleri Bakanı Wilhelm Frick, Hitlerin emriyle hemen yangın sabahı Devletin ve Halkın Korunması Kararnamesini çıkardı. Kararname öğleden sonra Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi. Kararnamenin özünü, Devleti tehdit eden komünizm şiddetine karşı savunma oluşturuyordu.

Hitler, Reichstagı kendi yaktırdığı net olduğu halde, suçu komünistlere yıktı ve milletvekilleri başta olmak üzere çok sayıda komünist bu kararnameye uygun tutuklandı. Rejim muhalifi bütün yayınlar yasaklandı, sendikalar kapatıldı. Seçimlere kadar komünistlere karşı tam bir cadı avının başlatıldığı Almanyada seçimden 3 gün sonra Alman Komünist Partisinden seçilmiş bütün milletvekillerinin vekilliği bu kararnameye dayandırılarak düşürüldü. Böylelikle Hitler, anayasal değişiklikler yapabileceği kadar milletvekiline, yani meclisin üçte birine sahip oldu.

Almanya-Parlamentosu-Reichstag.jpg

SELAMİ İNCE
28.02.2016

Reichstag yangını bugünlerde ne anlatır?

Bir hatırlatma: Alman faşizminin başlaması için Alman Parlamentosunun yakılması gerekiyordu.

Almanya Parlamentosu (Reichstag) 27 Şubat 1933 gecesi yakıldı. Hitler, azınlık hükümetindeydi. 5 Mart 1933 tarihinde genel seçim vardı ve Hitler tek başına iktidar olmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Yangın, Hitlere sadece tek başına iktidar değil sonsuz da bir güç verdi. Bu yıldönümünde yangını, yangın davasını ve sonrasını çok kısaca özetleyelim.

Berlinde olay yerinde Hollandalı 24 yaşındaki inşaat işçisi Marinus van der Lubbe yakalandı. Komünist olduğunu söyleyen Marinus, polisin söylediğine göre, kundaklama eylemini tek başına gerçekleştirdiğini anlattı.

Yangın gecesine dönelim: Reichstag yangını binanının çeşitli bölgelerinde ve aynı anda çıkmıştı. Oysa Marinus van der Lubbe, ne binayı tanıyordu ne de aynı anda birkaç yerde olabilecek yeteneğe sahip biri gibi görünmüyordu. Kaldı ki, Almanyada veya Berlinde yaşamıyor, Almanyada kimseyle bir ilişkisi de yoktu.

Hollandada ev sahibi kadın, Marinusun olayla ilgisinin ne olabileceğine dair önemli bir detay anlatmıştı. Ev sahibine göre, Marinus, Berlindeki Almanlardan oraya gelmesi için bir çağrı aldı. 12 Şubat tarihinde gelen bu çağrı post kartı Marinusa göre Alman komünistlerden geliyordu ve orada çok önemli illegal bir işi halletmesi gerekiyordu. Marinus evini terk etti ve 18 Şubatta Berline geldi. Marinus, gözü pek, atılgan, sosyalist çevrelere girip çıkan bir gençti ve Hollanda komünist çevrelere girer çıkardı.

Bu post kartını kimler yazmıştı? Bunlar Alman komünistler miydi? Hayır, bununla ilgili hiç bir bilgi yok. Ancak, Marinus, görüştüğü insanların Komünistler olduğuna inanıyor ve komünist mücadele uğruna Reichstagı yakmaya karar veriyor. Ya da Alman polisine bunları anlattığı söyleniyor. Ancak, kendisi bir köşede yangın çıkarırken, başka kişilerin de oralarda olduğundan ve bu kişilerin işlerini garantiye almak için binanın diğer bölgelerini ateşe verdiğinden haberi yok.

Eylemci sanık olarak aynı gece gözaltına alınan Alman Komünist Partisi (KPD) Berlin Meclis Grup Başkanı Ernst Torgler ve yine gözaltına alınan Bulgar Komünistler Georgi Dimitrow, Blagoi Popow ve Wassil Tanewi tanımıyor bile.

Faşizm uyumaz

Olay gecesine bakıldığında büyük faşistlerin hazırlıklı ıolduğu görülüyor. Adolf Hitler, Joseph Goebbels, Hermann Göring ve Wilhelm Frick gibi faşist büyükler yangın yerine gelmekte ve orayı miting alanına çevirmede gecikmedi. Hitler o akşam suçluyu tespit etti: Uluslararası komünizm, Alman birliğine ve dirliğine karşı kokteyl bir örgütle saldırmıştı!

hitler2.jpg

Hitler şöyle devam etti:

Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül göstermez. Her komünist eylemci nerde görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri daha bu gece asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecektir. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok. Faşist Göring de bir çift laf etti: Bu komünist isyanının başlamasıdır, devam edecekler. Bir dakika bile gecikemeyiz

Göring doğru söylüyordu. Bir gün bile beklemediler ve sabah Cumhurbaşkanı adına Alman Halkının ve Devletinin Korunmasına Yönelik Reichstag Yangını Kararnamesi çıkarıldı. (Die Verordnung des Reichspräsidenten zum Schutz von Volk und Staat Reichstagsbrandverordnung.) Bu kararnameyle birlikte, yürürlükteki Weimer Anayasası kaldırıldı, Almanya pratikte demokrasinin ve insan haklarının bütün kurallarını askıya almış oldu. Polise sebep göstermeksizin gözaltına alma ve yargıya da sanığı hukuki yardımdan muaf tutma hakkı verildi. Reichstag yangını faşizme geçisin en önemli adımı oldu. Toplama kamplarının ilk nüveleri burada atıldı çünkü kısa sürede 100 bin Alman Komünist Partisi üyesi ve sosyal demokrat tutuklandı.

Aydınlar da gözaltında

Hitlerin partisi NSDAP, komünistlerin ve sosyal demokratların isyan başlattığını iddia ederek bu iki partiye karşı cadı avına girişti. Berlindeki bütün komünistler evlerinden alındı, bütün KDP milletvekilleri tutuklandı. Parti seçim çalışması yapamaz hale geldi. Marinus van der Lubbeden sosyal demokratlarla da ilişkisi olduğuna dair ifade aldılar. Bunun üzerine seçimden önce partiye yakın medya tümden kapatıldı, partinin 14 gün afiş asması yasaklandı. (Elbette beklenildiği gibi NSDAP tek başına iktidar oldu.)

Daha 28 Şubat günü Almanyanın dünya çapındaki entelektüelleri, gazeteci ve yazarları da tutuklandı. Tutuklanan bazı isimler şunlar:

Alfred Apfel, Fritz Ausländer, Rudolf Bernstein, Felix Halle, Max Hodann, Wilhelm Kasper, Egon Erwin Kisch, Hans Litten, Erich Mühsam, Carl von Ossietzky, Wilhelm Pieck, Ludwig Renn, Ernst Schneller,Werner Scholem ve Walter Stoecker. Bir kaç gün sonra da Komünist Parti Genel Sekreteri Ernst Thälmann tutuklandı. Daha sonra Bulgaristan Başbakanı olan komünist teorisyen Georgi Dimitrow da davanın tutuklu sanığı idi.

Marinus van der Lubbenin yargılanmasına 21 Eylül 1933te başlandı. Daha önce enerjik ve kabına sığmayan bir genç olan Marinusun adeta yerlerde süründüğü görüldü. Marinusun bromla zehirlendiği, hipnotize edildiği veya uyuşturucu verildiği gibi tartışmalar yapıldı. Yargılama boyunca Marinus sorulara evet ya da hayır dışında bir cevap veremedi, cümle kuracak gücü olmadı. Dava bitti, Marinus 10 Ocak 1934 tarihinde idam edildi. Tüm yargılama süreci boyunca Dimitrowun yaptığı savunma ise, bütün bu sürecin faşistlerce planlandığını kanıtlar nitelikte. Bundan sonra da zaten faşist baskı Dimitrowun söylediklerine uygun sürdü. Yeryüzü kana boyandı.

Yaptıranlar da yargılayanlar da aynı

Marinus van der Lubbe, Reichstagı yaktığını kabul etse de, kundaklamayı kimin yaptırdığı aydınlığa kavuşmadı. Çünkü, Alman sol çevrelerde ve uluslararası kamuoyunda Marinusa kundaklamayı yaptıranların aynı zamanda Marinusu yargılayanlar olduğu imajı hiç silinmedi.

Yıllar sonra Marinusun kardeşi Jan van der Lubbe, kardeşinin yeniden yargılanması için mahkemeye başvurdu. 1980 yılında Berlin Mahkemesi faşist dönemdeki yargılamaların tümünün zaten hukuk dışılığına hükmedildiğini hatırlattı ve ayrıca Marinusun beraatine karar verdi. Alman Komünist Partisi olayı araştıran komite kurdu ve partiden kimsenin Marinus ile bir ilişkisinin olmadığını saptadı. Ayrıca, Marinusun akli dengesinin bu suçu işlemeye uygun olup olmadığına dair o zaman hazırlanan doktor raporu hala kayıp. Yangını başlattığına dair ilk ifadesi dışında kanıtlar da yok.

Hollandada bir çok meydana Marinus van der Lubbe adı verildi. 27 Şubat 2008de olaydan 75 yıl sonra Hollandada yaşadığışehir Leidene heykeli dikildi ve adı verilen bir sitenin duvarına fotoğrafı afiş olarak asıldı.

Naci Kaptan

LİNK :

RESEARCH DOCUMENT : Eisenhower Concluded Neither U.S. Military Operations Nor Popular Uprisings Were Feasible in Soviet-Controlled Eastern Europe, Despite “Rollback” Rhetoric


President Dwight D. Eisenhower (right) with Secretary of State John Foster Dulles: architects of a foreign policy identified with rhetorical calls for anti-Communist “rollback” but characterized more accurately by James Conant’s famous dictum to “keep the pot simmering.” (Photo credit: unknown)

Eisenhower Concluded Neither U.S. Military Operations Nor Popular Uprisings Were Feasible in Soviet-Controlled Eastern Europe, Despite “Rollback” Rhetoric

CIA’s Dulles Agreed: “You Don’t Revolt in the Face of Tanks, Artillery and Tear Gas; Revolutions Are Now at the Top”

Unpublished DOD Draft History Explores U.S. Attempts to “Keep the Pot Simmering”

Posted February 28, 2017
National Security Archive Electronic Briefing Book No. 581
Edited by Dr. Ronald D. Landa
For more information: nsarchiv@gwu.edu, 202.994.7000

Washington, D.C. February 28, 2017 – President Dwight D. Eisenhower ruled out military intervention in Eastern Europe early in his administration, despite campaign rhetoric about rolling back world Communism, according to a U.S. Defense Department draft history published today by the National Security Archive. Fear of provoking war with the Soviet Union drove the decision, the study finds, based on research in a variety of government and public sources.

Short of direct intervention, U.S. options were frustratingly limited, according to the document, which focuses on the Eisenhower administration’s internal debates and the broader military dimensions of U.S. policy toward the region during the 1950s. Even as committed a cold warrior as CIA Director Allen Dulles ruefully concluded, "You don’t have civil uprisings in a modern totalitarian state … you don’t revolt in the face of tanks, artillery and tear gas. Revolutions are now at the top …."

Just three years later, the Hungarian revolution briefly caused Dulles and many other U.S. officials to change their minds – before Soviet tanks finally moved in and crushed any hopes of lasting change for the next three decades.
Today’s posting covers the period leading up to the Hungarian revolt of 1956. The author is Dr. Ronald D. Landa, formerly with the State Department’s Office of the Historian and the Historical Office of the Office of the Secretary of Defense. This is the second of three studies he prepared for the OSD during 2011 and early 2012. They were declassified over the next few years, albeit with a number of passages left heavily excised.

The National Security Archive is grateful to Dr. Landa for making these documents available so that they could become part of the ongoing scholarly exploration of a crucial period of the Cold War.

AUTHOR’S NOTE

The challenge in writing this study, which covers an entire region over a period of several years, was to describe adequately the instances of unrest leading to the Hungarian Revolution as well as the key U.S. policy papers, but to avoid focusing too heavily on any single instance or paper. The subject obviously deserves treatment in greater depth.

Drawing on previously unavailable and under-utilized source material, I tried to approach certain subthemes from a fresh angle. These include the ambiguity inherent in overall U.S. policy, the 1952 presidential election campaign, CIA capabilities in Eastern Europe, the 1953 East German uprising, the decision to publish Khrushchev’s secret speech, the Poznan disturbances of June 1956, and the revision that summer and early fall of U.S. policy toward the region.

Ronald D. Landa

READ THE DOCUMENT

Document 1

“Almost Successful Recipe: The United States and East European Unrest prior to the 1956 Hungarian Revolution”

Source: Historical Office, Office of the Secretary of Defense

Draft historical study by Dr. Ronald D. Landa of U.S. policy toward Eastern Europe in the 1950s

AK PARTİ DOSYASI : AKP’nin asıl büyük korkusu Nurcu-Nakşibendi kavgası


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arasında soğukluk-gerilim olduğu yazılıyor. Anayasa Mahkemesi, AKP’yi kapatıp Gül ve Erdoğan’a siyasi yasak getirirse kimin "emanetçi başkan" olacağı konusunda da yorumlar yapılıyor. Yorumcular nedense meseleye hep kişi merkezli bakıyor.

AKP’de Nakşibendiler ile Nurcular arasında mücadele-çekişme var mı? Geçmişte oldu çünkü. Tarikat konsensüsü ile kurulan Milli Selamet Partisi’nde (MSP) bu konuda sıkıntılar ve ayrılıklar yaşandı? Nurcular, "Nakşibendi hegemonyadan" bunalıp MSP’den bakın nasıl koptu?

TARİH 26 Ocak 1970.

Milli Nizam Partisi kuruldu.

Partinin perde arkasındaki asıl kurucusu Nakşibendi Gümüşhanevi Dergáhı Şeyhi Mehmet Zahit Kotku idi.

Parti Nakşibendi-Nurcu-Kadiri ittifakıyla kurulmuştu.

Üç milletvekili vardı:

Necmettin Erbakan Nakşibendi; Hüsamettin Akmumcu ve Hüseyin AbbasNurcu’ydu.

12 Mart 1971 askeri darbesi sonrası Yargıtay Başsavcılığı, parti hakkında kapatma davası açtı. Anayasa Mahkemesi, Milli Nizam Partisi’ni 10 Ocak 1972’de kapattı.

17 ay sonra…

Tarih 11 Ekim 1972.

Milli Selamet Partisi kuruldu.

Üç tarikatın ittifakı bu partide de sürdü.

CHP ile koalisyon kurmak ve 1974 affı, MSP içinde Nakşibendiler ile Nurcuları ilk kez karşı karşıya getirdi.

Nurcular "komünistlerin salıverilmesini" istemiyordu. Sadece TCK’nın 163’üncü maddesinden cezaevine konan şeriatçıların salıverilmesini istiyordu!

MSP’nin 27 Kasım 1974 tarihinde düzenlediği kongre, iki tarikatın kapışmasına tanık oldu.

Partideki Nurcu kanat, Kadirilerle işbirliği yaparak bu kongrede Nakşibendi ağırlığı bulunan genel idare kurulunun mutlaka değiştirilmesi gerektiğini istediler.

Bu taleplerini genel idare kurulunda dile getirmek istediler. Ancak Genel Başkan Erbakan, bu talebi erken bularak hep erteledi. Sonunda konu ertelene ertelene son genel idare kuruluna getirildi. Getirildi ama bu hiç de kolay olmadı. Kongreden önce yapılan son genel idare kurulu toplantısının açılış konuşmasını yapan Erbakan, saat 14.00’ten 23.00’e kadar konuştu!

Erbakan değişikliğe taraftar değildi. Nurcular diretti: "En az 10 yeni isim genel idare kuruluna girmelidir." Nurcular, her üç tarikat arasındaki uzlaşmacı adam olarak bilinen Korkut Özal’ı da listelerine dahil etmişlerdi. Bu teklif de reddedildi. Nurcular, biz de ikinci bir liste çıkarırız diye toplantıyı terk ettiler.

Kongre öncesi son gece Nurcular, milletvekili A. Tevfik Paksu’nun evinde toplandılar. Kongre için alternatif bir liste hazırladılar. Hedeflerinde MSP Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk vardı. Nedeni ise, Asiltürk gençliğinde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu okumuş; Nurculara sempati duymuştu. Ancak İçişleri Bakanı olunca Nurcularla arası açılmıştı. Nurculara göre Asiltürk "dönekti!"

Kongre bu gergin havayla başladı.

Kadirilere yakın olan yazar Kadir Mısıroğlu’nun Erbakan’ı eleştiren konuşma yapması, ortamı daha da gerdi. Erbakan konuşmasında, ikinci listeyi hazırlayanları, "ambarları kemiren farelere" benzetti!

Seçim sonucunda Nurcular kaybetti, "Partiden ayrılacaklar" sözlerine "Ne ayrılması, partinin asıl sahibi biziz" yanıtı verdiler. MSP içindeki hizip çatışması daha yeni başlamıştı.

Hüsrev Altınbaşak

MSP’deki Nurcuların lideri Hüsamettin Akmumcu idi. O da Said-i Nursi’nin talebesi olan ve Buca Cezaevi’nde yatan Hüsrev Altınbaşak’ın emirlerine göre adım atıyordu.

Nurcular, Milli Nizam Partisi kurucusu, Ege Tıp Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Saffet Solak’ı, Necmettin Erbakan’ın yerine genel başkanlığa hazırlıyorlardı. (Prof. Solak, 1990 yılında dördüncü evliliğini 20 yaşındaki öğrencisiyle yaptı.)

Nakşibendiler ile Nurcular, MSP Meclis Grubu Grup Başkanvekilliği seçimi için de karşı karşıya geldiler. Süleyman Arif Emre konusunda hemfikirdiler. Ama Nurcular, Nakşibendi Hasan Aksay’ın yerine Nurcu Gündüz Sevilgen’in seçilmesini istiyorlardı.

Erbakan kürsüye geldi ve yine uzun uzun konuştu. Gruptan yetki istedi; üç ay düşünecek ve sonra kimin grup başkanvekili olacağına karar verecekti. Üç ay sonra kararını açıkladı: Hasan Aksay!

Bu arada ilginç bir istifa yaşandı: MSP Muş milletvekili Ahmet Hamdi Çelebi, "Parti yobazların eline geçiyor" diye istifa edip CHP’ye geçti.

Bu istifayı MSP Sivas milletvekili emekli albay İhsan Karaçam ile MSP Zonguldak milletvekili Zeki Okur’un partiden kopuşu izledi.

MSP istifaların nedenini buldu: Ankara Karanfil Sokak’taki yeni genel merkez binasının sağında solunda içki içilen yerler var; bunlar partiye uğursuzluk getiriyor!

Erbakan’a uyarı

MSP Üçüncü Büyük Kongresi’ne giderken, Erbakan partide bir uzlaşma olması amacıyla, Nurcuların önderi A. Tevfik Paksu’yu, AP-MSP-MHP-CGP koalisyon hükümetinde Çalışma Bakanı yaptı.

Ancak Nurcu-Kadiri ittifakı, 24 Ekim 1976 tarihli MSP kongresine yine yeni bir listeyle girdi.

Kongreyi Nakşibendiler kazandı. Nurcular itiraz etti; kongrede bulunmayan delegelerin kartları başkalarına verilmişti; devlet memurlarına oy kullandırılmıştı vs.

Erbakan itirazları dinlemedi. Paksu, Çalışma Bakanlığı’ndan istifa etti. Nurcu MSP milletvekili Rasim Hancıoğlu da TBMM Başkanvekilliği’nden ayrıldı.

16 Nurcu ve Kadiri milletvekili, MSP grup toplantısına katılmamaya başladı. Partide gerginlik giderilemedi.

Sonunda; A. Tevfik Paksu, Hüsamettin Akmumcu, Reşat Saruhan, Ali Acar, Ahmet Akçael, Vahdettin Karaçorlu, Rasim Hancıoğlu, Cemal Cebeci, M. Hulusi Özkul, Abdurrahman Ünsal, Gündüz Sevilgen, Emin Acar, Yahya Akdağ, H. Cahit Koçkar, Sabri Dörtkol ve Hüseyin Abbas bir metin hazırlayıp Erbakan’a gönderdi.

"Her halimizle hadimi olduğumuz haklı davamızla kabil-i telif olmayan hususları üzülerek müşahede etmiş bulunuyoruz.

Şöyle ki:

1- En mühim meselelerde dahi usulüne uygun istişare etmediniz.

2- Halisane ikazlarımıza aldırmadınız.

3- Davamıza samimiyetle bağlı kardeşlerimiz arasında meşrep farkı gözeterek cemaat taassubu ile iftiraklara (ayrılıklara) sebebiyet verdiniz.

4- Her işinizde sizi metheden bir kısım insanların etrafınızda toplanmasına ve şaibeli menfaatperestlerin mühim mevkilere gelmesine müsaade buyurdunuz. Emaneti ehline vermediniz.

5- Muhtelif beyanlarınızla efkárı ammede davamızın hafife alınmasına vesile oldunuz.

6- Fikriyatımızın hákimiyetine medar olacak ilmi çalışmalar yerine, politikanın süfli usullerine tevessül ettiniz.

7- Nihayet ’maslahat icabıdır’ diyerek mümin yalan söylemez düsturunu da ihlal ettiniz.

Bu şeriat altında kendimizi ve muhatabımızı vebalden vikaye arzusu ile sizi ve ekibinizi desteklemeye devam etmeyeceğiz.

Ancak, ’İhtilaflarınızı Kur’an ve sünnet ile hallediniz’ emrine ittibaen bütün ihtilaf ve meselelerimizi neticeye bağlayacak bir usulün tatbikini yegáne çare olarak görmekteyiz. Allah sırat-ı müstakim üzere olanların daima yardımcısıdır."

Şeyhlerden hakem kurulu

Necmettin Erbakan mektubu imzalayan milletvekillerini Meclis grup odasında toplantıya çağırdı. Eleştirilere katıldığını söyledi: "Büyük hatalar işlemiş olabiliriz. Ama bu acemiliğimize ve devlet tecrübemizin azlığına verilmelidir."

Bu sözler üzerine muhalif milletvekilleri bir öneride bulundu:

"İhtilaflı konular için, fetva veren makamlarda oturan şeyhlerden kurulu bir hakem kurulu kurulacak ve bu kurulun vereceği karara her iki taraf da kayıtsız şartsız uyacaktı."

Erbakan bu konuyu arkadaşlarıyla konuşması gerektiğini belirtti.

Günler geçti, Erbakan’dan bir ses çıkmadı.

O günlerde TBMM’de erken seçim tartışmaları yapılıyordu.

Erbakan erken seçim kararını bekliyordu.

Meclis 5 Haziran 1977 günü seçim yapılması kararı aldı.

Muhalif Nurcu milletvekilleri, Erbakan’ın neden bir türlü yanıt vermemesini anlamışlardı.

10 Nisan 1977 tarihinde seçimlerde aday olmayacaklarını belirten bildiriyi MSP Genel Merkezi’ne gönderdiler.

Nurcular ve Kadiriler, MSP’yi Nakşibendiler’e bırakıp partiden ayrıldılar.

Bu ayrılık, AKP’nin kurulmasıyla son buldu.

Erbakan özel toplantılarda, AKP’ye giden arkadaşlarını Nurcu bir cemaatin kandırdığını söylemekten hiç kaçınmadı. Neyse…

Gelelim bugüne:

Bürokrat atamalarında, devlet ihalelerinde Nurcuların abartılı şekilde gözetilmesi, AKP’li Nakşibendileri artık rahatsız ediyor.

Kürt meselesinden dış politikaya kadar iki tarikatın farklı görüşler içinde olduğu da biliniyor.

Hafta boyunca konuştuğumuz telekulak skandalları da Nakşibendilerin canını çok sıkıyor.

Şimdi soru şu:

AKP kapatılırsa yeni kurulacak partide hangi tarikatın ağırlığı olacak?

Nurcuların MSP’deki gibi bırakıp gideceğine artık kimse ihtimal vermiyor. Köprünün altından çok sular aktı. Nur Cemaati 1970’le kıyaslanmayacak kadar büyüdü.

Bu kez gidecek olan etkinliği giderek azalan Nakşibendiler olacak.

Bekleyip görelim…

DÜN BUGÜNE NE KADAR BENZİYOR!

NURCULAR MSP’den koptuktan sonra, "Sevabı ve Günahı ile MSP ve Camiamızın Umumi Manzarası" adlı çalışmaya imza attılar.

Bu çalışmaya; 5 Temmuz 1978 tarihli bir rapor gönderen Nurcu milletvekili A. Tevfik Paksu, MSP’ye yönelik eleştirilerini şu başlıklar altında topladı:

MSP eşittir islam görüşü: MSP dışındaki Müslümanlar, İslamiyet’i bilmemekle suçlanarak gafil oldukları veya ihanet içinde bulundukları her yerde yayılmaya çalışılmıştır. Teşkilat mensupları, diğer partilerde olan Müslümanlara düşman edilmiştir. "İslam yalnız bize aittir" görüşü ile diğer Müslümanlar gücendirilmiş ve birçok yerde MSP’lilerin yaptığı hata ve noksanlıklar (haşa) İslamiyet’e verilmiştir.

Nefs muhasebesi: Başkasının kötülükleri ile uğraşılmış, aslında kendi fikirlerinin güzelliği ile milletin karşısına çıkılacağı yerde MSP’nin iyiliğine başkalarının kötülüğü hüccet gösterilmiştir.

"Kendileri her işte haklı, muhalifler her yerde haksız" düsturundan hareket edilmiş, noksanlık, hata ve günahkár hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Tevazu ve tekebbüre yerini mağrurluğa bırakmıştır.

Şahıs diktatörlüğü: İslam esasına göre istişare ile yapılması lazım gelen hususlar bir genel başkanın arzusuna bağlanmıştır. Sınır tanımayan diktatörlük hevesi, bütün meselelerde devam etmiştir.

Söz ve fiil ayrılığı: MSP idarecilerinin çok güzel sözler söyleyerek vaatlerde bulunmuş olmalarına rağmen, bunlar icraatta unutulur görünmüş hatta bazı yerlerde aksine hareket edilmiştir. Misal olarak; faize karşı çıkılmış, yüksek kademede birçok MSP’lilere faizle kredi temin edilmiştir. İsraftan bahsedilmiş; devletten bedava para alma, devlet kesesinden ziyafet, gösterişli törenler ve araba saltanatı MSP’nin hiç burkulmadan yaptığı hususlar olmuştur.

Maddeye yöneliş: Başlangıçta sırf Allah rızası için partiye girmiş veya taraftar olmuş teşkilat mensupları, baştakilerin müsamahası ve hatta teşviki ile otomobil, kamyon, traktör sahibi olmak; kredi almak; hatta çalışmadan para kazanmak için idare meclisi azalıkları, murakıplık, müşavirlik ve torba kadrolardan memur olmak hevesine düşürülmüştür.

Hele partiye gelir temini diye teşkilat mensuplarının, birçok insanın, işadamlarının önlerine düşerek iş götürmek için kılavuzluk etmesi ve bu hareketlerin baştakilerce benimsenmesi, telafisi mümkün olmayan rüşvet dedikodularına vesile olmuştur.

Partizanlık ve tarafgirlik: MSP iktidarda bulunduğu devrelerde aşırı partizan ve tarafgir olarak icraat yapmıştır. İmam kadrolarından tohumluk buğday tevziine; dışarıdan ithal edilecek mallar için tahsis belgelerinden cami yardımına kadar ve daha birçok hususta MSP’li olmak veya MSP’lilerin önüne düşerek getirdiği adam olma vasfı aranmıştır.

Soner Yalçın

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.