Günlük arşivler: 8 Mart 2017

TARİH : Boraltan Köprüsü Olayı – Ağustos 1945


Boraltan Köprüsü Olayı – Ağustos 1945

İkinci Dünya Savaşı yıllarında,1941 yılının Haziran ayında, Almanya Sovyetler Birliği’ne saldırıp bu ülkeyi işgal etmeye başladığında, Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkileri eski gibi yakın değildi. Aksine, iki ülke arasında önemli anlaşmazlıklar vardı. Daha 1939 yılında Moskova; Türkiye’den boğazların savunulmasında ortaklık kurulmasını, yani boğazlarda Sovyet üssünü talep etmişti bile… Bazılarının sandığının aksine, bu talep ilk kez 1945 yılında değil, daha savaşın başında yapılmıştı. Elbette Türkiye bu talebi uygun bulmayarak geri çevirmişti. Dahası; Sovyetler Birliği, daha savaşın başında Almanya ile anlaşmış; İngiltere ve Fransa ile askerî bir ittifak imzalayan Türkiye’yi de bu anlaşmadan ayrılarak, kendilerine katılmayı davet etmişti. Bu talep de reddedilmişti. Sovyetler Birliği, bu bakımdan Türkiye’yi şiddetle eleştiriyordu.

Aradan geçen zamandan sonra saldırıya uğrayan Sovyetler Birliği, Almanya ile savaşırken; Türkiye’nin kendisine karşı en azından pasif bir tutumla Almanya’yı desteklediğini ileri sürdü. Bütün savaş yılları boyunca bu iddiasından da vazgeçmedi. Diğer yandan, müttefiklerin Türkiye’yi bir an önce Almanya’ya karşı savaşa girmesi için ısrarlı taleplerinin yanında durdu. Fakat Türkiye savaşa katılmayınca, Türkiye’nin müttefik olarak kabul edilmemesi gerektiğini açıkladı. Bu aşamada da iki ülke arasındaki ilişkiler iyice soğudu.

Nihayet savaşın sonlarına doğru Alman ordusu, Sovyet topraklarını terk ederken; savaş sırasında aslında Sovyet vatandaşı olan, fakat bir şekilde Alman ordusu saflarına geçerek onların yanında savaşan pek çok kişinin âkıbeti güçleşti. Bu kişiler, vatana ihanet suçlaması ile karşılaştılar ve yakalandıklarında da idam edildiler. Bazıları Türkiye’ye kaçabildi. Fakat savaşın galibi olarak Sovyetler Birliği, Türkiye’den bu kişileri geri istedi. İddiası, bu kişilerin savaş suçlusu ve vatana ihanetten mahkûm olan kişiler olduğu yolundaydı. Bu iddianın gerçek olup olmadığı belirsizdir; fakat o sırada ABD ile İngiltere ve Fransa’yı da yanında bulan Moskova’nın bu talebi; o sırada Birleşmiş Milletler olarak adlandırılan ve Almanya ile Japonya’ya savaş ilan eden bütün ülkelerin gündemini oluşturmaktaydı. Türkiye de, 1945 yılında savaş ilân etmişti zaten. Dolayısıya o da Birleşmiş Milletler üyesi olmuştu.

Sovyetler Birliği’nin bu talebi Türkiye tarafından yerine getirildi. Aksi halde, o sırada neredeyse aralarında savaş olasılığı bulunan bu iki ülkenin ilişkilerini daha gerginleştirecek bir gelişme söz konusuydu. Moskova, talebin yerine getirilmemesini, Türkiye’nin Almanya’ya ve Alman ordusuna karşı yeni bir yardımı olarak değerlendiriyordu. Müttefiklerin ağır baskısı söz konusuydu. Bu düşünceler ışığında Türkiye, kendisine sığınan ve suçlu olarak ilân edilen kişileri Sovyetler Birliği’ne iade etti.

Bir an için düşünmek gerekir ki; Türkiye, savaş yıllarında sürekli olarak saldırıya uğrama ihtimali içindeydi. Önce Almanya’nın, ardından da Sovyetler Birliği’nin saldırısına uğramaktan hep çekindi. Nitekim 1945 yılında, daha savaş bitmeden, Moskova, Türkiye’den hem boğazlarda askerî üs ve hem de Doğu Anadolu’da toprak talebinde bulundu. Bu talepleri yerine getirilinceye kadar da Türkiye ile arasında yirmi yıldan bu yana süren dostluk ve saldırmazlık anlaşmasını fesh etti! Savaş adeta kapıda bir görünüme bürünmüştü.

Türkiye’nin güvenliğinin sağlanmadığı bir sırada; ABD başta olmak üzere bütün Batılı devletlerin Sovyetler Birliği ile birlikte davrandığı bir dönemde; Türkiye’nin tek başına bir savaşı ve belki de işgali göze alarak, Sovyetler Birliği’nin bu talebine karşı çıkarak, ona yeni bir saldırı gerekçesi vermesi elbette düşünülemezdi.

Bu bakımdan; tarihsel geçmişi ve olayları, oldukları sıradaki tarihsel gerçekliği içinde anlatmak ve anlamaya çalışmak önemlidir. Tarihçilere düşen görev; geçmişi bütün boyutlarıyla ve olabildiğince geniş bir perspektif içinde ele almaktır. Tarihsel geçmişi öğremeye çalışanlar da; bütün bu gelişmelerin içinde alınan kararların doğruluğu ve yanlışlığı konusunda kendi vicdanî kanaatlerini oluştururlar.

Tarihsel çerçeveyi tam olarak bilmeden ya da geçmişin ayrıntılarına yeteri kadar önem vermeden; geçmişten politik malzeme devşirmeye çalışmak; maalesef politikanın tabiatında bulunmakla birlikte; tarihsel geçmişimizi değerlendirmek isteyecek vicdan sahibi herkesin dikkatini çekmesi gereken bir husustur. İnönü Vakfı olarak; tarihsel gerçekliğin politik tartışmalardan değil de; bilimsel ve akademik çalışmalardan oluşacağı yönündeki ümidimizi her zaman koruduk ve korumaya devam ediyoruz.

Hakkı Uyar[1]

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Eylül 2012 tarihinde AKP Genel Merkezi’nde genişletilmiş grup toplantısına katıldı ve burada yaptığı konuşmada Suriye’de yaşanan olaylara ve Suriye’den Türkiye’ye sığınanlara değindi:

“Bizim geleneklerimizde misafir kutsaldır. Zamanında Osmanlı elçisi dahi sığınmacıların iadesini isteyen hükümdarlara ‘Onlar bize emanettir. Onları size veremeyiz’ demişlerdir. Ancak CHP’nin bugün Suriye’den sığınan mültecilere takındığı çirkin tavır kendi tarihinden de tekrarlamıştır.

CHP’nin on yıllar boyunca üstünü örtmeye çalıştığı bu olay maalesef gerek Türk gerek Azeri tarihine acı bir hatıra olarak kazınmıştır. 1945 yılında 146 Azeri aydın Stalin zulmünden kaçıyorlar. Türkiye’ye sığınıyorlar. Azeriler öz kardeşlerinin yurduna gelip kucaklaşıyor. Stalin Türkiye’den bu Azerilerin derhal iadesini istiyor. Sınırdaki karakola telgraf çekiliyor ve mültecilerin iadesi isteniyor. Karakol komutanı emri defalarca teyit ettiriyor. Ancak CHP hükümetinden emir geliyor. Durumu anlayan Azeriler lütfen bizi siz kurşuna dizin kendi bayrağımızın altında bizi öldürün diyorlar. Ancak Ankara’dan gelen emir net. Boraltan köprüsünü geçen aydınlar, elleri bağlanmış olarak infaz ediliyor. Karakol komutanının bu elim manzara sonrasında intihar ederek canına kıydığı söyleniyor”[2].

Boraltan Köprüsü Olayı ne kadar gerçek? İnternet ortamında ve konu üzerine yapılan diğer popüler yayınlarda bir hayli abartılı bilgiler dolaşmakta; ayrıca bu olay, İnönü ve CHP düşmanlığı yapmak için bir araç olarak kullanılmakta… Peki gerçek ne?

Aslında günümüz Türkiye’sinde Tek Parti Dönemi’ne dair ileri sürülen suçlamaların önemli bir bölümü Demokrat Parti döneminde, 1950’li yıllarda gündeme getirilmişti. Dolayısıyla günümüzdeki iddialar bir tekrar niteliği taşımaktadır. Tarihçilerde de doğal olarak “deja vu” hissi uyandırmaktadır.

Günümüzde Boraltan Köprüsü olayı olarak bilinen konuyu ilk kez gündeme getiren isim DP Tekirdağ milletvekili Şevket Mocan’dı. Tarih: 1951… Mocan, renkli bir simaydı. Mocan’ın renkli, kavgacı tavrı, aynı yıllarda DP içerisinde de devam etmişti. Orman Kanunu’na ilişkin istediği düzenlemeler nedeniyle dönemin Tarım Bakanı Nedim Ökmen ile de sıklıkla polemiğe girmişti. Bakan hakkında DP Meclis Grubu’nda gensoru vermiş, sonraki süreçte partiden atılmıştı[3]. Bir müddet sonra CHP’ye girmiş, ancak CHP’nin 1959 yılındaki İlk Hedefler Beyannamesi’ni beğenmeyerek DP’ye geri dönmüştü[4].

Şevket Mocan’ın Sovyetler Birliği’ne iade edilen Rus mültecilere ilişkin soru önergesi Mayıs 1951 tarihinde TBMM’ye verildi[5]. Önergenin TBMM’de gündeme geldiği tarih, 18 Temmuz 1951. Tek Parti Dönemi’ne yönelik Demokrat Parti iktidarı dönemi boyunca dile getirilen eleştirilerin, hesap sorma isteklerinin bir parçası olarak görmek mümkündür bu önergeyi… Ahmet Gürkan gibi milletvekillerinin İnönü’nün mal varlığını, Halkevlerini ve CHP’nin mal varlığını gündeme getirdikleri bu dönemde, söz konusu önerge, Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmesi ve 1951 yılında da, Almanya’ya savaş haline son verilmesine ilişkin kanun tasarısının görüşülmesi sonrasında gündeme geldi[6]. Mocan’ın önergesine dönemin Adalet Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu yanıt verdi. Günümüzde internet üzerinde konu hakkında yapılan yayınlarda Mocan’ın iddialarına yer verilmekte, İnönü suçlanmaktadır. Oysa Nasuhioğlu’nun yanıtlarına çok da yer verilmemektedir. Dönemin TBMM Tutanak Dergisi’nde konuyla ilgili bir hayli bilgi bulunmaktadır.

Mocan’ın soru önergesi şöyle idi:

“T. B. M. M. Başkanlığı Yüksek Katına

Aşağıdaki suallerimin sözlü olarak Başbakan tarafından cevaplandırılmasını rica ederim:

1. Muhtelif tarihlerde memleketimizde siyasi mültecilik haklarına dayanarak iltica etmiş (156) mülteci 1947 senesinde, milletlerarası hukuk kaidelerine tamamen aykırı olarak Sovyet Rusya’ya teslim edildikleri doğru mudur?

2. Facia kurbanlarının sevk şekli de kurban gönderilen mabudun usullerine uygun olmasındanve akıbetlerini görmesinden, teslim işinde vazifeli Yedek Subay Posta Müfettişi Reşat’ın asabi rahatsızlığa uğradığı ve sinir hastanelerinde elyevm tedavi olduğu doğru mudur?

3. 1945’te Almanya’daki öğrencilerimizi getiren İsveç bandıralı vaporla (Enver Anar ve Âdem) isminde iki münevver askerî Türk mülteci gencin senelerden beri memleketimizde tavattun etmiş amca ve teyzesinin yanından alınarak (Ankara’ya gönderiyoruz) diye Komiser Muavini Ali Rıza nezaretinde Kars’ta aynı mabuda kurban sundukları vâkı midir?”

Dönemin Adalet Bakanı ve Edirne milletvekili olan Nasuhioğlu, soru önergesine Dışişleri, İçişleri ve Milli Savunma bakanlıklarından aldığı bilgiler doğrultusunda yanıt verdi:

“Muhterem arkadaşlar, sorulan hususlar hakkında Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma bakanlıklarından alınan bilgilere göre:

İkinci Cihan Harbinin başından itibaren memleketimize muhtelif devletler tabiiyetini haiz askerî şahıslar iltica etmiş ve bunlar bitaraf bir Devlet olmamız itibariyle harbin sonuna intizaren Yozgad’da kurulan kampta enterne edilmişlerdir.

23 Şubat 1945 tarihinde Almanya ve Japonya’ya karşı harb ilân etmemiz üzerine, müttefiklerimiz arasında yer almış bulunan Sovyet Rusya kendi tebaasından olan askerî mültecilerin iadesini istemiştir. Bunun üzerine Dışişleri Bakanlığınca Başbakanlığa yazılan 22.V.1945 tarihli tezkerede, Almanya ve Japonya ile harb hâline geçmemizden sonra memleketimize iltica etmiş olan müttefiklerimiz tebaasından asker olanların mütekabiliyet şartiyle iadelerinin uygun olacağı teklif edilmiştir. Keyfiyet Bakanlar Kurulunca incelenerek neticede ittihaz olunan Mayıs 1945 gün ve 3/2563 sayılı kararla; ‘Almanya veya Japonya veya her ikisi ile harb halinde olan devletler uyruğundan memleketimizde bulunan mültecilerin yalnız askerlik hizmetine mensup olanlarının mütekabiliyet esası çerçevesinde iade edilmeleri’ tasvip edilmiştir. Bu karar mucibince ve Ankara’daki Sovyet Sefareti ile mütekabiliyet esasını tesbit eden bir nota teatisi suretiyle (237) Sovyet askerî mültecisinden (195) i ilk parti olarak 6.VIII.1945 tarihinde Tıhmıs kapısından Sovyetlere iade edilmiştir. Fakat Sovyetlerin, Rusya’ya iltica etmiş olan bir subayımızla iki erimizi, izlerinin bulunamadığını beyanla geri vermedikleri ve bu suretle mütekabiliyet esasını ihlâl ettikleri cihetle, mütebakisinin ve ilk partisinin sevkı esnasında yolda kaçan birkaç kişinin iadesinden vaz geçilmiştir. Bundan sonra Başbakanlığın tensibiyle Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma bakanlıklarının temsilcilerinden kurulan komisyonca tanzim olunan rapor Bakanlar Kurulunun 1.IX.1947 tarihli toplantısında incelenerek, komisyon raporuna göre işlem yapılması uygun görülmüş ve böylece Yozgad kampının dağıtılarak yurdumuzda kalmayı arzu edenlerden Türk ırkından olanların vatandaşlığımıza alınması esası kabul edilmiştir.

Enver Anar (Enver Kaziyef) ile Kadri Başaran (Adem Kardeşbeyli) adındaki Kızılordu eski subaylarından iki kişinin de Sovyet Rusya’ya iade edilen yukarda yazılı (195) kişilik listeye dâhil bulundukları anlaşılmıştır.

Teslim işinde vazifeli yedek subay posta müfettişi Reşad’m asabi rahatsızlığa uğradığı ve elyevm sinir hastanesinde tedavi edilmekte olduğu hakkında bilgi mevcut değildir”.

Adalet Bakanı Nasuhioğlu’nun verdiği yanıt, Mocan’ı tatmin etmedi. Kürsüye gelerek Bakanı da eleştirdi:

“Muhterem arkadaşlarım, huzurunuza getirdiğim vakıalar geçmiş zamanda olmuş bitmişi basit hâdiseler değildir. Tahribatı bugün de devam etmekte olan tarihî mesuliyetlerdir ki, onları 9 ncu Büyük Millet Meclisinin huzuruna getirmemek, tarihe karşı bir suç olurdu; onun için getirdim. (Doğru sesleri) Ancak hâdiseler, Adalet Bakanının izahları gibi cereyan etmemiştir. Beni en çok müteessir eden nokta da budur.

Arkadaşlar, Bakanlık mesuliyetini verdiğimiz bir arkadaş, eski devir mesullerinin cürümlerini kapatmak için hazırlanmış dokümanları toplıyarak, sanki kendisi de o devrin Bakanı imiş gibi, o zamanın cürüm avukatlığını yapıyorlar. Çok ehemmiyetli suallerin mücrimlerinin adeta beraetine talip oluyorlar. Netice itibariyle bu tarihî mesuliyetler kayboluyor. Istırabım bundandır.

Hayatı tesmiyemizde çok ehemmiyetli suallerimiz oldu. Fakat ne yapalım ki, buna cevap veren arkadaşlar tamamiyle o devrin avukatı gibi konuşarak bunların beraeti cihetine gittiler.

Hiçbir zaman, izah ettikleri gibi, enterne edilmiş askerler değildir. Bir lahza bunun üzerinde durmanızı rica ediyorum: Bunlar askerî, enterne edilmiş, insanlar mıdır, yoksa siyasi mülteci midirler? Askerî mülteci diye, bizim bildiğimize göre, ya tayyaresi bozulup düşen yahut bir müsademede bizim hudutların içerisine girmeye mecbur olan askerî idarece enterne edilmiş insanlara denir. Fakat bir âkideden canını kurtarıp da hudutlarımıza iltica eden insanlara ancak siyasi mülteci denir. Bunların içerisinde bizim memleketimizle hiç alâkası olmadığı halde Fransa’daki kamplardan alınıp götürülürken Arnavutköy açıklarında gemilerden canları pahasına denize atlayıp balıkçılarımız tarafından kurtarılarak bize iltica edenlerde vardır. Bunlar siyasi mülteci değil midirler?

Muhterem arkadaşım, Enver ve Adem isminde iki azeri münevverden bahsettiler. Bunlar çok yakından tanıdığımız Konya Milletvekili Ziyat Beyin kayın biraderleridir. Çok evvel Rus ordusunda subaylık etmişler, fakat milliyetlerini unutmamışlar, o akideleri kabul etmiyerek Almanya’ya kaçmışlar, orada uzun müddet bulunmuşlardır.

Sonra memleketimize gelerek hemşirelerinin yanına, Ziyat Beyin hareminin yanına sığınmışlardır. Fakat yüz kızartacak bir hal olarak bunlar bir gün evden alınarak, Ankara’ya göndereceğiz diye, Komiser Ali Rıza refakatinde hududa götürülmüşler, ayni mabuda kurban sunulmuşlardır. Bu milletin tarihinde bir tek mülteci İsveç Kralı Şarl için harb etmiş şerefli hâdiseler çoktur; fakat siyasi mültecileri bir mabuda kurban sunar gibi sunmaya götüren yüz kızartıcı, gönül parçalayıcı, hicabaver bir hâdise daha yoktur. (Bravo sesleri).

İbnisuud mutavaat etmedi, mültecileri vermedi, fakat bizdeki bir devrin adamları bizim tarihimize bu lekeyi yazdılar, mültecileri iade ettiler arkadaşlar (Doğru sesleri).

Arkadaşım Konya Milletvekili Ziyat[7], hâdiseyi ikmal ederek bu tarihî lekeyi, o devrin plâğı gibi tekrarlıyan Bakanlığın izahatı çerçevesinden çıkaracak, 9 ncu Büyük Millet Meclisinin tarihine mufassalan geçirmek üzere, benden sonra kendi sualiyle huzurunuza gelecektir”.

Mocan’ın eleştirileri üzerine Nasuhioğlu tekrar kürsüye gelerek şu cevabı verdi:

“Muhterem arkadaşlarım, Tekirdağ Milletvekilinin konuşma tarzındaki hususiyeti bilirim. Bendenizin burada vâki olan suale cevap verirken istinad etmiş olduğum dokümanlar şüphesiz ki bizim zamanımızdan evvel cereyan eden bir devrin mevcut dosyalarıdır. Burada eğer yüksek huzurunuzda yapmış olduğumuz tahkikatın neticesi böyle olmuştur, diye bir hüküm verecek vaziyette konuşmuş olsaydım o vakit sabık idarenin bir avukatı gibi konuşmuş olurdum. Fakat mesele sual müessesesinin mânası dâhilinde elimizdeki resmî dokümanların resmî ifadesi içinde kalarak bunu söylemektir. Nitekim mâruzâtımın başında şu şu şu vekâletten almış olduğum malûmata istinaden arz ediyorum, diye elimizdeki dosyaların yerini de göstermiş bulunuyorum. Bu itibarla sual soran zatın bu inceliğe dikkat etmesini bizzat kendilerinden rica ederim. Burada sabık idarenin ne avukatı vardır, ne de onun propagandasını yapan insan vardır.

Arkadaşlar, Yüksek Meclise hiçbir hakikat örtülerek gösterilemez. Hiçbir vaka ve bir hakikat örtbas edilerek buraya getirilemez. Niçin örtbas edeceğiz, ne var ki örtbas edeceğiz? Bizim icraatımız olsaydı belki onun avukatlığını yapmak ve örtbas etmek ithamı olabilirdi. (Bravo sesleri) Fakat kendi içinde bulunmadığımız bir devrin avukatlığını yapmaya ne lüzum ve ne de sebep vardır ki, Şevket Mocan mütemadiyen bize ihtar ediyor? Arz ediyorum bununla iyi bir harekette bulunmadı arkadaşlar. Burada yapılan müzakereler umumi efkâr üzerinde açılmış müzakerelerdir. Eğer bu müzakereler neticesinde yeniden bir tahkikata lüzum görülürse böyle bir tahkikat yapılabilir. Fakat hiçbir vakit sual müessesesi kendi hudut ve resmiyetini aşarak başka bir şekilde ifadede bulunamaz. Hakikat budur. Yine tekrar ediyorum, eğer mevzu bir tahkikat mevzuu ise o da ileride belki düşünülebilir.

Maruzatım bundan ibarettir” [8].

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye, savaşın uğramadığı ender ülkelerden biri idi. Bu nedenle de sıklıkla mülteci akınına uğramaktaydı. Bunların önemli bir bölümü Alman işgaline uğrayan Ege adalarındandı. Türkiye karasularından geçmek isteyen ve mülteci taşıyan gemileri de anmak gerekir[9]. Türkiye giderek artan mülteciler sorununu hukuki düzenlemeler de yaparak (1941) çözmeye çalışırken[10], diğer taraftan özellikle Almanya ve Sovyetler Birliği’nin husumetini çekmemeye gayret ediyordu. Çünkü izlenen denge politikası, saldırıya yol açacak bir gerekçe vermemeyi amaçlıyordu. Ülkenin yönetici kadrosu –İnönü başta olmak üzere-, Birinci dünya Savaşı’nda yapılan hatayı tekrar etmemek ve elden geldikçe savaşın dışında kalmak niyetindeydi.

Dönemin arşiv belgeleri mülteciler konusunda bir hayli bilgi içermektedir. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde savaşın son iki yılına ait (1944-1945) belgelerin yoğunluğu dikkat çekicidir[11]. Bu konuda Genelkurmay ATASE Arşivi’nde belgeler bulunmaktadır[12].

Türkiye, savaş yılları boyunca izlediği denge politikası gereğince izlediği tarafsızlık politikasına son vererek –Yalta Konferansı’nın ardından- 23 Şubat 1945 tarihinde ABD-İngiltere-Sovyetler Birliği Bloku’ndan yana tavır aldı; Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti. Bu, elbette sonuna gelinen bir savaş için sembolik bir davranıştı ve Birleşmiş Milletlere kurucu üye olarak katılmayı da amaçlıyordu. Ancak yine de Türkiye, bu tavrıyla kazanan ülkeler grubunun yanında yer aldı ve politikalarını ona göre dizayn etti. Nitekim arşiv belgelerinden 14 Mart 1945 tarihli olanı Alman işgali altındaki adalardan mülteci kabulüne devam edilmesi konusunu ele almaktaydı. Oysa kazanan ülkelerden mülteci kabulüne son verilmişti. Bunlardan biri de Sovyetler Birliği idi. 15 Mayıs 1945 tarihli belge buna yöneliktir. 21 Mayıs 1945 tarihli belge ise, daha dikkat çekicidir ve doğrudan konumuzla ilgilidir:

“Almanya ve Japonya veya her ikisi ile harp halinde olan devletler uyruğundan memleketimizde bulunan mültecilerin, yalnız askerlik hizmetlerine mensup olanlarının, mütekabiliyet esası çerçevesinde iade edilmesi”ni konu alan bu belge, Yozgat’taki kampta[13] tutulan asker kökenli mültecilerin Sovyetler Birliği’ne iade edilmesinin önünü açmaktaydı. 30 Temmuz 1945 tarihli yazışma da, 6 Ağustos 1945 tarihinde Sovyetler Birliği’ne iade edilen Azeri kökenli Sovyet askerlerine yönelikti.

1945 yılının Şubat ayının ilk yarısında toplanan Yalta Konferansı’nın ardından Mart ayında Sovyetler Birliği Türkiye’ye bir nota verdi (19 Mart). 7 Kasım 1945 tarihinde sona erecek olan, 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Anlaşması’nı yenilemeyeceğini bildirdi. Gerekçe İkinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan yeni duruma uyum sağlamaması ve ciddi değişikliklere ihtiyaç duymasıydı. Türkiye’nin Almanya’ya karşı Müttefiklerin (Üçlerin/ABD-İngiltere-Sovyetler Birliği) yanında savaşa girmemesi, savaşın dışında kalmak için çaba harcaması ve savaş sürecinde izlediği denge politikası, savaşın dışında kalmasını sağlamıştı ama tam da bu nedenle Türkiye -savaşın tahribatından kurtulsa da-, savaşın sonunda yalnız bir ülke durumundaydı. Kazananlar arasında yer alan Sovyetler Birliği’ne karşı, ABD ve İngiltere’nin desteğini sağlaması hiç de kolay değildi. Nisan ayı başında Türkiye, Sovyetler Birliği’ne verdiği karşılık notasında yeni koşullar ışığında gelecek tekliflere açık olduğunu, bunları dikkatle ve iyi niyetle inceleceğini bildirdi. Haziran ayı başında Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov, Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’e, bir anlaşma imzalanabilmesi için Türkiye’nin kabul etmesi mümkün olmayan şartlar ileri sürdü. Bunlar arasında Türk-Sovyet sınırında Sovyetlerin lehine değişiklikler yapılması, Boğazların ortak savunulması, Sovyetlere Türkiye’de kara ve deniz üsleri verilmesi ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesi de vardı. Türkiye, istekleri reddetti. Bunun üzerine Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Kafkasya’daki askeri birliklerini faaliyete geçirdi. Haklı olarak Doğu Avrupa ve Balkanlardaki Sovyet işgalinin benzerinin yaşanabileceği, ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi yalnız bırakabileceği endişesi vardı. Bun rağmen Türkiye, hem Sovyetlere direndi ve taleplerini reddetti hem de ABD ve İngiltere’yi gelişmeler konusunda bilgilendirdi. Temmuz ayında toplanan Potsdam Konferansı’nda Sovyetler Birliği, taleplerini ABD ve İngiltere’ye de iletti. İngiltere ve ABD, Türkiye’nin tam da arkasında durmadılar ve sorunların iki ülke arasındaki görüşmelerle çözülmesini istediler. Dolayısıyla Türkiye, Sovyet talepleri karşısında kısmen de olsa yalnız kalmıştı[14]. İşte bu ortamda, Sovyet tehdidi bu kadar kendini hissettirirken ve kağıt üzerinde de olsa birlikte Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etmişken, müttefik ülkelere ait asker kökenli mültecilerin mütekabiliyet ilkesi çerçevesinde iade edilmesi, son derece olağandı. Nitekim Sovyetlerin karşılıklılık ilkesine uymaması üzerine de, iadelere son verilmişti.

Sonuç olarak iade edilenlerin öldürülmeleri, son derece üzücüdür. Ancak dönemin koşullarının kısıtlayıcılığı ortadadır. Yaşananlar, eleştirilmeyi elbette hak etmektedir[15]. Ortaya sürülecek hiçbir gerekçe yaşanan dramın büyüklüğü ortadan kaldırmayacaktır. Bununla birlikte ilginç bir şekilde eleştirilenin CHP ve özellikle de İnönü olması -milliyetçiliği ile ünlü dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu’nun adının hiç anılmaması-, dikkat çekicidir.

[1] Prof. Dr., DEÜ Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi.

[2] “Erdoğan’dan önemli mesajlar”, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/21386210.asp (5 Eylül 2012).

Erdoğan konuşmasının devamında şunları da söyledi:

Bu olay bir ağıt oluyor:

Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,

Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,

Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

İşte CHP budur. Bugün CHP Azerbaycan’a Kırım’a göğsünü gere gere gidemez. Ama biz Saraybosna’ya da Kahire’ye de Tunus’a da Gazze’ye de Bakü’ye de göğsümüzü gere gere gideriz. En kısa zamanda Şam’a gideceğiz. Emevi Camisi’nde namaz kılıp, Suriyeli kardeşlerimizle kucaklaşacağız”.

Erdoğan’ın konuşmasının ardından Belgelerle Gerçek Tarih adlı internet sitesi de, Kadir Mısıroğlu’nun Moskof Mezalimiadlı kitabına atıf yaparak, Ruslara teslim edilen Azeri sayısının 417 ve olayın sorumlusunun İnönü olduğunu belirten bir yazı yayınladı. “Boraltan Katliamı (Belgelerle) İsmet İnönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti”, http://belgelerlegercektarih.com/tag/boraltan-koprusu/ (son erişim tarihi: 9 Ağustos 2015).

Site, hem sayıyı arttırmakta ve hem de faturayı İnönü’ye kesmekte.

[3] “Ş. Mocan’ın yeni takriri”, Milliyet, 15 Nisan 1952; “DP Meclis Grupu dün toplandı”, Milliyet, 29 Nisan 1953; “Şevket Mocan”, Milliyet, 8 Temmuz 1953.

[4] “Şevket Mocan CHP’den istifa etti”, Milliyet, 22 Ocak 1959; “Şevket Mocan tekrar DP’li oldu”, Milliyet, 3 Haziran 1959.

[5] “Ruslara teslim edilen mülteciler”, Milliyet, 26 Mayıs 1951. Mocan, önergeyi önce DP Meclis Grubu’nda dile getirmiş, ardından da TBMM’ye taşımıştı.

[6] “Dünkü Meclis ictimaı”,Milliyet,19 Temmuz 1951.

[7] Mocan’ın sözünü ettiği milletvekili Ziyad Ebüzziya’dır. Ancak, Ebüzziya sözü edilen açıklamayı yapmamıştır.

[8] Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergisi,9. Dönem 9. Cilt 101. Birleşim, ss. 203-207.

[9] Nazilerden kaçan Musevileri taşıyan Struma gemisi ve yaşanan facia da bu arada anılmalıdır. Bu konuda örneğin bkz. Halit Kakınç, Struma, Destek Yay., İstanbul, 2012; Çetin Yetkin, Struma, Bir Dramın İçyüzü, Gürer Yay., İstanbul, 2008

[10] Ahmet Emin Yaman, “II. Dünya Savaşında Türkiye’de Askeri Mülteciler ve Gözaltı Kampları (1941-1942)”, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/29/215.pdf (son erişim tarihi: 12 Eylül 2015).

[11] Konumuz 1945 yılında Sovyetler Birliği’ne iade edilen mülteciler olduğu için, sadece bunları belirtmek yeterli olacaktır:

Tarih :15/5/1945 Sayı : Dosya :97231 Fon Kodu :30..10.0.0 Yer No :117.815..19.

Suriye ve Sovyet Rusya hudutlarından gelen mültecilerin kabul edilmemesi.

Tarih :21/5/1945 Sayı :2563 Dosya :76207 Fon Kodu :30..18.1.2 Yer No :108.29..16.

Almanya ve Japonya veya her ikisi ile harp halinde olan devletler uyruğundan memleketimizde bulunan mültecilerin, yalnız askerlik hizmetlerine mensup olanlarının, mütekabiliyet esası çerçevesinde iade edilmesi.

Tarih :30/7/1945 Sayı : Dosya :97232 Fon Kodu :30..10.0.0 Yer No :117.815..20.

Sovyet Rusya’ya iade edilecek mülteciler.

[12] Buradaki belgeleri kullanarak yazılan bir makale için bkz. Yaman, agm.

[13] İkinci Dünya Savaşı yıllarında kampta ağırlıklı olarak Sovyetler Birliği kökenli mülteciler vardı. Örneğin 1941 yılında Yozgat kampındaki 105 mültecinin 86’sı Sovyetler Birliği kökenliydi. Geri kalanların 10’u Alman, 8’i Bulgar, 1’i İngiliz ve 1’i İspanyol idi. 1942 yılında ise Sovyetler Birliği kökenli mülteci sayısı 117’ye ulaşmıştı. Bunların 13’ü subay, 103’ü er ve 1’i de askeri memurdu. Bkz. Yaman, agm.

Kampta bulunan mültecilere dair Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan belgeler ise şunlardır:

Tarih :16/4/1947 Sayı : Dosya :51230 Fon Kodu :30..10.0.0 Yer No :55.368..39.

Yozgat kampında tutulan üç Alman mültecinin sınır dışı edilmelerini Bakanlığın uygun gördüğü.

Tarih :1/7/1944 Sayı : Dosya :51205 Fon Kodu :30..10.0.0 Yer No :55.368..15.

Yozgat kampından kaçmak üzere iken yakalanan Fransız mültecilerin üzerinden çıkan mektup.

Tarih :26/5/1942 Sayı : Dosya :8169 Fon Kodu :30..10.0.0 Yer No :81.532..8.

Yurdumuza iltica eden tayyarecilerden talimatnamelere uymayanların Yozgat kampına nakil olunacaklarına dair.

[14] Dönemin dış politikası için bkz. Selim Deringil, Denge Oyunu, İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin Dış Politikası, Tarih Vakfı Yurt Yay., İstanbul, 1994; Nuri Karakaş, Türk-Amerikan Siyasi İlişkileri (1939-1952), Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 2013; Türk Dış Politikası, Cilt I: 1919-1980, (Editör: Baskın Oran), İletişim Yay., İstanbul, 2014.

[15] 1951’de Mocan’ın gündeme getirdiği konu, sonraki yıllarda da Türkiye’nin gündeminde yer aldı:

“CHP iktidarının mültecileri iade etmesi konusu 1965 Seçimleri öncesinde de gündeme getirildi. 7 Ekim 1965 tarihli Adalet Gazetesi’nde çıkan imzasız başyazıda İnönü’nün günahları arasında sayılan, ağıtlarda, şiirlerde dillendirilen bu acı olaylar, filmlere de konu oldu. Mehmet Kılıç’ın yönetmenliğini üstlendiği ve Cüneyt Arkın, Oya Aydoğan, Baki Tamer gibi oyuncuların rol aldığı, 1977 yapımı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filmde benzer bir konu işlenmiş ve ‘1945 yılında Sosyalist bir ülkeden Türkiye’ye iltica eden daha sonra düşmana edilirken sınırda şehit edilen 150 Türk’ün aziz hatırasına atfedilmişti’”. Bkz. Emre Gül, “Ne düşünüyorsun?CHP, mültecileri Sovyetlere kurban etmişti”, http://www.dunyabulteni.net/haber/303823/chp-multecileri-sovyetlere-kurban-etmisti (son erişim tarihi: 10 Ağustos 2015).

Maraş’ta Aralık 1978 tarihine Cüneyt Arkın’ın başrolünü oynadığı “Güneş Ne Zaman Doğacak”filminin gösterimi sırasında sinema salonuna patlayıcı madde atılması, Maraş Katliamı’nı başlamasının kıvılcımını ateşlemişti. Olaylar sırasında 100’den fazla Alevi öldürüldü. Alevi ve Komünist düşmanlığının kışkırtıldığı dinci-milliyetçi bir katliam olan Maraş Katliamı, 12 Eylül askeri darbesine giden önemli kilometre taşlarından biridir. Bu konuda örneğin bkz. Aziz Tunç, Beni Sen Öldür, Maraş / 78, Fırat Basın Yayın, İstanbul, 2014; Orhan Tüleylioğlu, Kahramanmaraş Katliamı, Uğur Mumcu Vakfı Yay., Ankara, 2010.

Reklamlar

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : ALMANYANIN ÜNLÜ MUHABİRİNDEN – NEW WORLD ORDER – FOTOĞRAFI


https://i2.wp.com/pbs.twimg.com/media/C6WjcyAXQAAmXaP.jpg:small

EKONOMİ & FİNANS DOSYASI : ZENGİN VE FAKİR ÜLKELER ARASINDAKİ TEMEL FARK NEDİR ??? / // İŞTE DETAYLAR


ZENGN VE FAKR LKELER ARASINDAK TEMEL FARK NEDR.pdf

KARİKATÜR : EVLİLİK İCAT OLDU MERTLİK BOZULDU :))))))))


MİZAH : KLASİK AK PARTİ SEÇMENİ ABBAS ABİ VE AKP İCRAATLERİ :))


TEKNİK TAKİP DOSYASI /// Wikileaks : CIA’nin Dünya Çapında Siber Operasyonda Kullandığı Araç Var


Wikileaks : CIA’nin Dünya Çapında Siber Operasyonda Kullandığı Araç Var

Wikileaks, bugün yayınladığı belgelerde ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı CIA‘nın dünya çapında yürüttüğü siber operasyonlarda kullandığı araç ve yöntemlerin yer aldığını ileri sürdü.

Wikileaks’in "Vault 7" adını verdiği arşivle ilgili olarak yaptığı yazılı açıklamada, belgelerin bugüne kadar CIA’dan sızdırılan en hacimli arşivi teşkil ettiği savunuldu.

Arşivin yayımlanan ilk bölümü olan "Yıl Sıfır"da 8 bin 761 belgenin yanı sıra CIA’nın Virginia’daki merkezinde bulunan yüksek güvenlikli bir siber istihbarat biriminden alındığı iddia edilen dosyalar yer alıyor.

Açıklamada, CIA’nın geçtiğimiz günlerde "Yıl Sıfır" (year zero) adlı bütün "hacking cephaneliği"nin kontrolünü kaybettiği, ABD hükümeti için çalışan eski hackerlar arasında dolaşan arşivin son olarak bunlardan biri tarafından Wikileaks’e ulaştırıldığı kaydedildi.

Wikileaks, yüzlerce milyon satırdan oluşan bir koddan oluşan arşivin, sahibine CIA’nın bütün hack kapasitesini kazandırdığını öne sürdü.

ABD ve Avrupa menşeli birçok elektronik ürün üzerinde etkili araçlar içeren arşiv sayesinde CIA’nın Apple, Google ve Microsoft ürünlerini hacklediği savunulan açıklamada, bu araçlardan biri yoluyla Samsung televizyonların da gizli birer mikrofona dönüştürülebildiği iddia edildi.

CIA’nın küresel hack operasyonlarında 5 binden fazla hackerdan yararlandığı belirtilirken, bunlar aracılığıyla oluşturduğu yazılımın da Facebook gibi uygulamaları geride bırakan bir hacimde olduğu ifade edildi.

Örnekler

Yayınlanan belgelere göre CIA’nın İngiliz istihbarat servisi MI5’le birlikte geliştirdiği bir araç Samsung marka akıllı TV’leri kapalı olmadığı halde kapalı gösteriyor ancak TV bir dinleme aracına dönüşmüş oluyor. TV’nin kaydettiği ortam sesleri daha sonra otomatik olarak internet üzerinden CIA’ya gönderiliyor.

Mobil telefonlar ve bilgisayar işletim sistemlerine de sızan CIA, kullanıcıların yerlerinden konuşmalarına kadar pek çok veriye gizlice ulaşabiliyor.

CIA’nın 2014’ten bu yana motorlu araçlara uzaktan erişim ve kontrolünü ele geçirme teknikleri üzerinde de çalıştığı belirtilirken, bu yolla iz bırakmadan suikastler düzenleme imkanına ulaşabileceği kaydediliyor.

CIA’nın hacking operasyonlarında kullandığı araçların ve kötü niyetli yazılımların bir diğer hedefinin de antivirüs uygulamaları olduğu belirtiliyor. ABD istihbarat örgütünün bu yazılımları etkisiz hale getirmeye veya atlatmaya dönük teknikleri ve araçları da geliştirdiği ifade ediliyor.

CIA’nın, internet üzerinde yer almayan bilgisayar sistemlerine ise fiziksel olarak ajanları aracılığıyla sızdığı ve bu ajanların taşınabilir disklerdeki yazılımlarla sistemleri ele geçirdiği dile getiriliyor. CIA’nın bu yolla yabancı devletlere ve şirketlere ait veri merkezlerine de sızdığı kaydediliyor.

CIA’dan yorum yok

AA’nın ulaştığı CIA sözcüsü Jonathan Liu ise söz konusu belgelerin doğruluğu ve içeriği hakkında yorum yapmayacaklarını söyledi.

Çeşitli kuruluşlara güvenlik hizmeti sunan Rendition Infosec’in kurucusu Jake Williams söz konusu belgeleri incelediğini ve belgelerin doğru olabileceğini ifade etmişti.

Uzun süredir üst düzey devlet sırlarını yayımlayan Wikileaks’in son hamlesi, "CIA’nın siber casusluk yöntemlerini ne şekilde kullandığına dair aydınlatıcı bir bakış açısı sunacağı" değerlendirmelerine neden oldu.

TARİH : ABDESTSİZ NÖBET TUTMAM


ABDESTSİZ NÖBET TUTMAM

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak geceleyin bir seslenişleri yankılanırdı etrafta:
– Kimdir o?
– Kim var orda?.. Hiç kimse yoktur ama onlar sanki birilerini görüyormuş gibi, belli aralıklarla hep seslenirlermiş… Böylece devamlı uyanık durduklarını ve vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat başı nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş. Bir gece, yine nöbet yerinden sesler duyar Padişah:
– Kimdir o?
– Kim var orda?..
Aradan 1 saat geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır:
– Kimdir o?
– Kimdir var orda?..
Padişah’ın dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde değişmemiştir. Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet bekler ve tekrar sese dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi niçin değişmemiştir? Sultan Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu öğrenmek istediğini söyler. Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir bombalı suikasttan kıl payı kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni oyunu mu tezgâhlanıyor?
Biraz sonra saatinde değişmeyen nöbetçi, Padişah’ın huzurundadır. Heyecan ve korku ile yüzü yerde beklemektedir. Padişah sorar:
– Sen kaç saattir nöbettesin?
– Bir buçuk saate yaklaştı, Hünkârım.
– Niçin saat başında vazifeni devretmedin?
– Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de nöbet tutuyorum.
– Niçin? Neden usulü çiğniyorsun?
O yiğit Mehmetçik utançla indirir mübarek başını. Ürkekliği iyice artar, söylemek istemez. Fakat Padişah’ın ısrarı üzerine şöyle konuşur:
– Padişah’ım, benden sonraki nöbetçi ihtilâm olmuş. “Ben bu halde iken Halife-i Müslimîn’in korunmasında vazife alamam. N’olur, sen benim yerime de nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım” dedi. Ben de kabûl ettim.
Mehmetçiğin bu inceliği Sultan Abdülhamid Han’ın çok hoşuna gider. Sabahleyin hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir. Geceki davranışından duyduğu memnuniyetini ifade eder.

TARİH : Bir Kızılderilinin ağzından beyaz adamlar


Bir Kızılderilinin ağzından beyaz adamlar;

Önce bir gemiyle geldiler. Misafirlerimizdi, onları sahilde hediyelerle karşıladık. Silahsızdık; çünkü hiç ihtiyacımız olmadı. Kardeştik, severdik, paylaşırdık. Silahı onlar tanıttı. Tutarken yanlislikla elimizi kestik, kanımız aktı. Evlerimize buyur ettik, konuklarımızdılar. Yedirdik, içirdik, yatırdık, hizmet ettik. Topraklarımızı, dağlarımızı, sularımızı, ovalarımızı gezdirdik. Sevindiler. Sevindik!

Renkleri ne kadar beyazdı bizimkilere göre.

Sonra gittiler; memnun ederek uğurladık dostlarımızı!

Bir gün, tam sabah gün doğarken, ak tenli dostlarımız; gemileriyle, çok, çok olarak geldiler. Beklemiyorduk; çok erken gelmişlerdi.

Demek sevmişlerdi bizi, toprağımızı, göğümüzü; sevindik.

Çoktular, silahlıydılar; üstelik ellerini de kesmiyorlardı.

Ayakları karaya bastı ve sonra hiç beklenmeyen, olmayacak olan oldu. Şaşırmıştık, acaba ne yapmıştık da beyaz dostlarımız bizleri öldürüyordu. Evet, beyaz adam, bu sefer gülen yüzlerimizi ağlatmaya, varlığımızı yağmalamaya, gençlerimizi köle yapmaya, karılarımıza tecavüz etmeye gelmiş! Şaşırdık!. Neden?

Biz özgür göğün, geniş toprağın, mağrur dağların insanları; barış, sevgi, dostluk bilirdik, savaşı beyaz adam öğretti. Hiç haketmedik öldürülmeyi, savaşı, köleliği. Erkeklerimizi öldürdüler, yaktılar çocuklarımızı ateşte diri diri. Toprağımızı yağmaladılar. Karılarımıza kızlarımıza tecavüz ettiler. Köle diye götürüldük yurtlarına. Sattılar.

Tanrıya inanmamızı söylüyordu, elinde incil, siyah cübbeli, beyaz tenli papaz. Reisimiz sordu: “Tanrı size bunları yapmanızı mı söylüyor? Cennet dediğiniz yere sizler mi gideceksiniz? Öyleyse; ben sizin olmadığınız yeri, cehennemi seçiyorum. Eğer bizleri değil de, sizleri, zulmünüzü onaylıyorsa tanrınız; böyle bir tanrıya inanmaktansa, inanmamayı yeğlerim! ”

Hiç bitmedi beyaz adamın gelmesi. Onlar geldikçe biz bittik; biz bittikçe onlar geldi. Beyaz adam, yaptıklarını anlatacak kelime bulamıyorum, bizim böyle kelimelerimiz yok; senin yaptıklarını en iyi anlatacak yine sensin, senin kelimelerin. Kara yüreğin, beyaz tenin gibi olabilirse birgün, anlatırsın yaptıklarını!

AK PARTİ DOSYASI : DÜZCE BAŞKANLIK SİSTEMİNE GEÇMİŞ …


https://i1.wp.com/pbs.twimg.com/media/C6V9JcbXMAAZPSu.jpg:small

TARİH /// ADOLF HİTLER : ‘Ankara Moskova’ya müttefik olursa, Türkiye’yi işgal edip size veririz’


‘Ankara Moskova’ya müttefik olursa, Türkiye’yi işgal edip size veririz’

Nazi lideri Adolf Hitler’in Türkiye’yi işgal edip İtalya’ya vermeyi planladığı iddia edildi.

Sovyet istihbarat kurumu KGB’den emekli Albayı, dış istihbarat yazarı İgor Damaskin’in yazdığı ‘Stalin ve İstihbarat’ adlı kitabında, 1934 yılında Hitler ve dönemin İtalyan faşist lideri Benito Mussolini arasındaki geçen ilginç diyalogu aktarıldı.

‘TÜRKİYE SSCB İLE İTİFAK YAPARSA İŞGAL EDER SİZE VERİRİZ’

Yazar, "29 Haziran 1934 yılında Sovyet lideri Josef Stalin’e bir Polonyalı kaynaktan şöyle bir bilgi ulaştırıldı: Konu Hitler-Mussolini görüşmesiyle ilgiliydi… Görüşmede SSCB’nin işgal edilmesi konusu ele alındı. Hitler Mussolini’ye, Türkiye topraklarını –Türkiye’nin SSCB’yle ittifak yapması durumunda- ve Kırım’ı önerdi" diye yazdı.

Rusya’da 2009 yılında yayınlanan ‘Wehrmacht’ın general ve subayları anlatıyor… Belgeler. 1944-1951" adlı kitapta da Hitler’in 2. Dünya Savaşı’nda Türkiye’ye saldırmayı planladığı iddia edilmişti.

SİYASİ DOSYA /// Prof. Dr. Yalçın Küçük : AKP bitmiştir, Kemalizm kazanmıştır


AKP bitmiştir, Kemalizm kazanmıştır

Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

Prof. Dr. Yalçın Küçük, gündemdeki gelişmeleri Barış Zeren, Deniz Hakan ve Okan İrtem’e yorumladı. Yalçın Küçük röportajında AKP için dikkat çeken açıklamalar yaparak, "Akepe bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır, bunu açıklıkla söyleyeceğiz." dedi. "AKP bitmiştir" ifadesini neden kullandığını da açıklayan Yalçın Küçük, "Kimse akepe ile Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç gün sürer, beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma şansı yoktur, Türkiye batmıştır." ifadelerini kullandıç

İşte o röportaj:

AKP BİTMİŞTİR, KEMALİZM KAZANMIŞTIR

Deniz Hakan: Yalçın Hocam, genel bir soruyla başlayalım mı? Pek çok mülakatımızda AKP bitmiştir, dediniz. Hâlâ aynı görüşte misiniz?

Yalçın Küçük: Bu mülakatı okuyanlar belki içlerinden “bu da olmaz yahu ama bu grup söylüyorsa bu doğrudur” diyecekler. Akepe bitiyor, benim gözümde akepe bitmiştir; İslami hükümet denemesi bir daha gelmemek üzere bitmiştir. Tabii bunun bir sonucu var, Kemalizm kazanmıştır, bunu açıklıkla söyleyeceğiz.

Niye “akepe bitmiştir” diyoruz, bir defa bizim ısrarla söylediğimiz gibi, akepeliler hiçbir şey yapmadılar, her şey bunlar için yapıldı. Gelmediler, getirildiler. Şimdi burada yapacağımız bir ek var. Büyük Ortadoğu projesi ile bunların kuruluşu aynıdır, hatta şunu da söyleyebiliriz, akepe’yi büyük Ortadoğu projesi için kurdular. Bunları iktidara 2001 yılında getirenler, orayla bağlantılıydı. Hüseyin Kıvrıkoğlu, arkada bir yerde dünya Yahudiliğinin küçük bir ajanı olan Kemal Derviş, öbürleri ve Hilmi Özkök, bunların akepe’yi isteyenlerle bağlantıları vardı. Tamamen bir Amerikan ve İsrail projesi. Bunlar Nasuhi Güngör’ün kitabında var. Çok fazla abartmış olmak istemem ama o kitabı yazarken haftada bir görüşüyorduk.

Güngör’ün, benim yazdıklarıma baksınlar. Bir İsrail tarafı var bu meselenin. O zaman Amerika sanki bir büyük savaşı kazanmış gibi yeni bir Ortadoğu kuruyordu. Rice ikide bir pek çok devlet kuracağız diyordu.

D.H.: Sovyetlerin çöküşü sonrasında kendilerini sınırsız bir güç olarak görüyorlardı. Bu anlamda kendilerini bir büyük savaş kazanmış gibi hissettikleri söylenebilir.

Y.K.: Doğru, biri 1991’de, öbürü de 2001’de. Baktılar ki yeni bir şey kurulmuyor Rusya’da, bunu yaptılar, aradaki on yıl zarfında da Rusya’yı hep azarlıyorlardı, zaten Rusya’nın başında Yeltsin diye bir maskara vardı. Şimdi ise başka bir dünyadayız. Tekrarlamaktan hiç yorulmayacağız, Rusya artık sıcak denizlere inmiştir. Suriye’ye desteğinde ve Suriye savaşında ciddi olduğunu göstermiştir. Şimdi başka bir dünyadayız.

‘BODRUM’A İLK DEFA SOLCULAR GİTTİ’

D.H.: Peki, bunlar AKP bitmiştir demek için yeterli mi?

Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar değil. Buna döneceğiz, ama şimdi bir de işin ekonomik kısmına geliyoruz. İki şey bir daha Türkiye’ye gelmeyecek. Bir, Türkiye bir daha döviz bulamayacak, ne demektir bu: turizm Türkiye için artık yoktur. Bunu zaten herkes kabul ediyor, bir de tekstil yoktur. Burada bir parantez açmak istiyorum: Birinci Beş Yıllık Plan’a bakarsanız, dış turizm yoktur, tekstil de yoktur, hele hele inşaat hiç yoktur. Birinci Plan’da bunlar yer almaz. Bunları getirenlerin kalkınma ile şununla bununla hiçbir ilgileri yoktur. Bizim görüşümüz budur. Biz ne dedik, turizm olabilir, dedik. Ama aynı zamanda çok net bir şekilde, dış turizm değil, dedik. Planlama’dan ayrılmadığımız sürece de denizlerin kenarına apartman dedikleri o uzun direkleri dikmenin cinayet olduğunu söyledik. Şimdi turizm bitince bütün deniz kenarların bitiyor.

Peki, turizm ne zaman başladı, nasıl başladı; Akçakoca ile, Erdek ile başladı. Akçakoca ve Erdek diye iki yer vardır, duymuşsunuzdur.

Okan İrtem: Ailem ağabeyimle beni sürekli götürürdü.

Y.K.: Okan Hocam, siz geç kalmışsınızdır. Sizin zamanında sadece adı kalmıştı, benim söylediğim 1950’li yılların ortasıdır. Turizm buydu, daha çok küçük burjuvaların, memurların işiydi. Zenginlerde bu yoktu. 1950-1955 yılları dediğim zaman, ben bir yandan 1950 başlarında liseye, Kabataş’a gelirdim, bir yandan da yazın yaylaya çıkardık. Bir parantez açayım, onun adı yayla değildir, Farisi’dir, yaylak’tır; yine onun adı kışla değildir, kışlak’tır. Bilmeyenler öğrensin. Ailem ünlü Soğukoluk’a giderdi, Sabancılar oradaydı. Sakıp benden birkaç yaş büyük, Has’lardan Kemal oradaydı, o da benden birkaç yaş büyüktür. Biz onlarla aynı yerde, Soğukoluk’ta buluşurduk. Adana’nın, Antep’in, Suriye’nin en zenginleri orada buluşurdu, biz sabahtan akşama kadar orada poker oynardık. Neyi anlatıyorum, zenginlerin deniz diye bir bilgisi yoktu, denizi bilmezlerdi. Biz bir şekilde bilirdik, şu nedenle bilirdik, İskenderun öyleydi, orada bir plaj vardı, bizim akrabamızındı orası, biz de oraya giderdik. Modern bir plajdı, Türkiye’de öyle plajlar yoktu. Suadiye’yi de hatırlıyorum, öyle değildi, çünkü İskenderun’daki o plajı Fransızlar kurmuştu.

O.İ.: Ama bu anlattıklarınız yine de Adana, Çukurova burjuvazisinin anlayışı. İstanbul burjuvazisinin denize tatili gibi bir alışkanlığı var mıydı?

Y.K.: Onlar da bilmezler, Erdek’e, Bodrum’a gitmeyi bilmezlerdi. Bodrum’a gidenler, 12 Mart Darbesi’nde üniversiteden kovulanlardı. Bodrum’a kolay gidilemiyordu çünkü otobüsler aşağıya inmiyorlardı. Marmaris’e daha rahat bir biçimde gidiliyordu. Bodrum’a giden Halikarnas Balıkçısı’dır, biliyorsunuz değil mi, Cevat Şakir. Bodrum’a insanlar vapurla gelirdi, benim üniversiteden kovulan arkadaşlarım oralara gittiler, birinin adını hatırlıyorum, herkes de hatırlar, Çiğdem Anad’ın babası, Haluk, çok yakışıklı, çok solcu bir çocuktu, dayanamadı gitti, Fen Fakültesi’nde asistandı. Bodrum’a ilk defa solcular gitti.

TURİZM ARTIK BİZDEN GİTTİ, BİTMİŞTİR

D.H.: Üniversitede hocalarımız da öyle anlatırdı.

Y.K.: Tabii tabii, deniz turizmi Avrupa’yı bilen solcu aydınların işi oldu, zaten Türkiye’de solcu aydınlar ne yaparsa, zengin çocukları onları takip ederler, bunu unutmayın.

Şimdi turizm bitiyor. Biz Planlama’da turizme bu kadar önem verilmesine çok karşı çıktık; bu kalkınmacı bir iş değildir, dedik. Üç şeye çok net bir biçimde karşı çıktık: turizm, inşaat, tekstil. Biz bunlara “TİT” dedik, ben “bu bir TİT sektörüdür”, dedim. TİT nedir, Türk İntikam Tugayı’dır, faşist bir örgüttür. Biz “TİT Türkiye’yi mahvedecektir,” dedik ve Türkiye’yi mahvetti. Çok kolay bir şey olduğu için İslamcılığı yaydı, tembel IŞİDir. Peki, bundan sonra bu sektörler olur mu, hayır. Turizm uçarı kız gibidir, oradan oraya gider. Artık bizden gitti. Bitmiştir.

Zaten ne yapıyorlardı turistler geldiklerinde, otellere gidiyorlardı, yiyorlar içiyorlar kalkıyorlar, hiçbir şey yaptıkları yok. Gidip bir yeri gezmek görmek yok, bitmiştir bu. O yüzden de Afrika’ya gitmeler çoğaldı, oralara gidiyorlar.

İslam bitmiştir ve bir daha Türkiye’ye gelmeyecektir. Bu dönem bitmiştir ve kim ne yaparsa yapsın akepe’yi iktidarda tutamaz. Daha önce ne dedik, nasıl ifade ettik, “evlerinizden, yastık altından dolarları getir, bilmem neleri getir,” diyorlar, kimse getirmez dedik. Şu anda da vergileri indiriyor, bilmem neyi indiriyor, bunlarla hiçbir şey olmaz. Kimse çok muhtaç değilse, biraz daha ucuzladığı için alışveriş yapmaz. Nasıl alır, bir şeye ihtiyacı vardır, iki ay sonra alacaksa şimdi alır, ancak bu şekilde olur, başka türlü almaz. Akepe bitmiştir, yerine kim gelir, onu bilemeyiz ama şunu söyleyebiliriz, Deniz Baykal ile Kemal Kılıçdaroğlu orada kaldığı müddetçe akepe değişmez. Tekrar ediyorum, onlar orada kaldığı müddetçe akepe değişmez.

“SEÇİMLERDE BAŞKA BİR HİKAYE OLMAZSA BAHÇELİ GİDİYOR”

Barış Zeren: Bitmiştir ama Baykal, Kılıçdaroğlu bitirmek istemiyorlar. Bir de Bahçeli herhalde.

Y.K.: Bahçeli ayrı, Bahçeli zaten gidiyor, seçimlerde başka bir hikaye olmazsa Bahçeli gidiyor, o da bitmiştir. Çünkü mehepe’de daha ciddi bir muhalefet başladı; üstelik bu cehepe’deki eş başkanlar gibi, Baykal ve Kılıçdaroğlu gibi kıvırmıyorlar da, açıkça hayır diyorlar.

O.İ.: Eleştirdiniz, ama cehepe’den sert açıklamalar yapan isim Selin Sayek Böke.

Y.K.: Ben buna niye kızayım, benim memleketlim o kız. Arsus’u çok severim, babası da çok muhterem bir adam, o benden biraz küçüktü. Ben Hıristiyanları Müslümanlarla evlendiren bir adamdım; Antuan vardı benim arkadaşım, onu evlendirdim. Mektup yazıyordum o zamanlar onlar için, Antuan için yazardım. Sevgililerine onların ağzından ne güzel mektuplar yazardım, kime öyle mektup yazarsam hemen evlenirlerdi.

Ancak cehepe, Baykal ile Kılıçdaroğlu, eşbaşkanlar, bitmiş bir partiyi iktidarda tutuyorlar. Ben 2006’da şunu söyledim, o zaman televizyonlar bana açıktı, “Deniz Baykal, Deniz Baykal, biraz muhalefet yap” dedim. O zaman Baykal’ın bir tutsak olduğunu bilmiyordum. 2002’de Deniz Baykal’ın tutsak edilmesi, Amerika’nın akepe’yi iktidara getiren en önemli oyunlarından bir tanesidir. Ben hapishanede Doğu Perinçek’e “sen akepeli’sin” dedim, “bütününüz akepeli’dir” dedim. 2001’de yani akepe kurulurken Bahçeli’nin akepeli olduğunu söyledim, şimdi oynuyorum.

O.İ.: Bahçeli akepeliler’den akepeli davranan tek adam.

Y.K.: Bunun teorisini de kurdum, hangi teoriyi kurdum, size Palmolive sabun ile öbür sabunlar arasında hiçbir fark olmadığını söyledim. Bize Amerika’da iktisatta bunları öğretirlerdi, bunların arasında hiçbir fark yoktur ama farklıymış gibi söylerler, derlerdi. O zaman müşterisi biraz daha fazla olur. Bunu söyledim mi, söyledim. Bizim Amerikan iktisadı için en önemli örneklerimizden biri budur, ürünler birbirlerine çok benzerler ama farklı derler. Öyle bir benzerlik şimdi de var, Doğu Perinçek de şimdi “ben Tayyip Erdoğan’ı daha çok severim, Devlet Bahçeli sevemez” diyor, bu hale geldi.

“DAVUTOĞLU BÜTÜN BÜYÜKELÇİLERİ FETHULLAH’IN OKULLARINDAN ALMIŞTI”

‘Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz’

Şimdi Davutoğlu’nun nesi çıktı ortaya, bütün büyükelçileri Fatih Lisesi’nden, Fethullah’ın okullarından almıştı. Kılıçdaroğlu’nun bütün danışmanları da Fethullahçı çıktı. Tayyip Bey dokunuyor mu, hayır; ben Tayyip Bey’in yerinde olsam dokunur muyum, hayır; Kılıçdaroğlu’ndan tutsak bir adam bulunmaz. Kemal’in kardeşi Celal, “ağabeyim Kabe’ye gitti, sonra geldi, geldikten sonra Adnan Kahveci onu Maliye Bakanlığı’ndan şube müdürü yaptı”, dedi. Adnan Kahveci o sırada ANAP’lı bir bakandı. İkincisi, Aleviler Kabe’ye gitmezler; umre için de olsa, başka şey için de olsa bir tanesi gitmez. Kemal Kılıçdaroğlu’nun hangi bayrağa selam verdiğini, hangi peygambere bağlı olduğunu kimse bilemez. Ben bilirim, ben onun Karay olduğunu bilirim, çok güzel bir şiirim de var, tabii şiiri İngilizler’den çaldım, onlar şöyle der: “All the babies look like each other, they in turn look like Winston Churchill”. Benim şiirim de “Bütün Karaylar Kaya Çilingiroğlu’na benzer” der.

“TÜRKİYE TARİHİNDE BU STATÜDE BİR ADAMIN CUMHURBAŞKANIYLA YANINDA KİMSE OLMADAN KONUŞMASI BİR İLKTİR”

D.H: Geçen bölümde öncelikli başlıklar vardı, konu bunlara gelmedi, ama Şubat ayında Erdoğan uzun bir bekleyişin ardından Trump ile telefonda görüştü ve Trump CIA Başkanı’nı gönderdi. Gelişmeleri takip edebildiniz mi? Bir değerlendirmeniz var mı?

Y.K.: Tabii, Deniz Hocam. Notlarım bile var. Tayyip Beyefendi ile Trump 6 Şubat’ta konuşmuşlar ve 9 Şubat’ta da cia başkanı gelmiş. Cia başkanı gelmeden önce de Trump Erdoğan’a “sana cia başkanımı gönderiyorum, onunla her şeyi konuş, benim gibi bir adamdır” demiş. Türkiye tarihinde Türkiye’ye bu statüde bir adamın gelişi ve bu şekilde cumhurbaşkanıyla yanında kimse olmadan konuşması bir ilktir.

O.İ.: Yanlarında Hakan Fidan varmış.

Y.K.: Hakan Fidan’ın varlığıyla yokluğu birdir. Ertuğrul yine bir mektup yazmış bana, “Hulusi Bey yanına Fidan’ı da alıp Yalçın Küçük’e gidecek misin” demiş. Benim yanıma gelirken niye alacak Fidan’ı, Fidan nedir, bir astsubay, astsubayları küçümsemiyorum, orduda, savaşlarda astsubaylar çok çok önemlidir, ama Hakan Fidan ne bilecek.

D.H.: Erdoğan’ın konuşma sırasında yanında kim olduğundan ziyade, ortada bir statü sorunu var. Erdoğan cumhurbaşkanı, diğer CIA başkanı.

Y.K.: Olmaz öyle şey, bu Johnson mektubu gibi bir şeydir. Johnson gibi bir adam, ikinci başkan bir mektup yazmıştı. Ona benziyor.

Nedir bu, Trump gelinceye kadar Erdoğan ile hiç konuşmadı, herkesle konuştu. Erdoğan ile konuşmadığı dönemde özellikle askeri düzeyde çok çeşitli görüşmeler olduğunu biliyoruz. Bu sırada Türkiye sınavdaydı, Trump cia başkanını ne zaman gönderdi, 600’den fazla IŞİD’li yakalandığında gönderdi. Bunlardan şunu anlıyoruz, herkes bunu anlayacak, Trump dedi ki, “IŞİD temizle, ben adam gönderirim sana, IŞİD’i temizlemezsen adam göndermem. Benim adamlarım var, onlarla iyi konuş, onlarla her şeyi konuşabilirsin, sanki karşındaki kişi benmişim gibi konuş” dedi. Konuştular. Asıl işleri MİT müsteşarı ile konuştular. Tayyip Bey muhtemelen “siz konuşun” dedi. Nerede IŞİD var, cia ile ne yapılacak, nereye bölge kurulacak, onu konuştular. Trump’ın başkan olup bütün dünya ile görüşüp Tayyip Bey ile görüşmediği bu dönemde Tayyip Bey “silahlı kuvvetlerimizi daha kuzeye çekiyoruz”, dedi. Sonra onu da değiştirdi, ama o dönem bunları söyledi.

Halbuki biz de çok inanmıştık, kime çok inanmıştık Tayyip Bey’e, ne demişlerdi, Emevi Camii’nde namaz kılacağız demişlerdi. Camide namaz kılmak nedir, orayı almaktır, biz orayı alacağız, dediler. Şimdi geri çekildiler. Bunu söylüyoruz. Buraya bir de şu notu almışım, Abdülkadir Selvi, bu görüşmelerin perde arkasını yazıyorum, demiş. Bu işlerin perde arkasını Selvi ne bilir, Fidan’dan öğrendiklerini oraya yazıyor, perde arkası diyor, çok mu önemli.

İsterseniz bir özetleyelim, şöyle söyleyelim, ben bu ara Hegel’i okuyorum, Philosophy of History, onu sizinle de konuştuk, felsefeyi sözcükle çok içe içe koyuyor, hep öyle. Nitekim onun en ünlü laflarından biri de nihayet, “gerçek olan aklidir, akli olan gerçektir”, çok da hoş, hepimizin hoşuna giderdi. Şimdi biraz sözcüklere bakacak olursak, Sözcü Gazetesi şunu diyor, tarihçi Sinan Meydan’ı yazar olarak aldık. Nereden çıkartıyorsun Rahmi Bey bunu, ben bir tek yazısını okudum, gazeteci olmak isteyen iyi bir arkadaşımız, ama ne tarihçi, ne gazeteci. Buna hakkınız yok, bunları böyle yapmayın. Bir iki uyarım daha olacak, tarihçi dediğiniz zaman Doğan Avcıoğlu’nun kendisine “tarihçiyim ben” dediğini hiç duymadım. Ben de kendime tarihçi demem. Birisi bana tarihçi derse, estağfurullah derim, o kadar ileri, o kadar büyük bir iş ki, onun eğitimi gerekli, başka şeyleri gerekli, bende onlar yok. İlla bir şey söylemek gerekirse "amatör tarihçiyim" deriz. Ama şu ayrıdır, benim yaptıklarımı kimseler yapmadı, o tarihçilerin kabahati, benim bir meziyetim değil, bu beni tarihçi yapmaz.

“İLBER HOCAM BU KIZA CEVAP VERMEZSENİZ İKİ ELİM YAKANIZDAN DÜŞMEZ”

Bir de şu var, tarihçilerin bir kısmı kaybolur, bana göre çok sevgili arkadaşım İlber Ortaylı tarihçilikte kayboluyor. Şimdi burada bir tarih söyleyeceğim, nedir, bir kız çıktı, hanedan ailesindenmiş, tehdit ediyor, şu Mustafa Kemal’i koruma kanunu kalksa, o zaman beni görürsünüz, diyor. Vay vay vay. Ne cahil bir kız. İlber Hocam tarihçi ol, bu kıza cevabı ver, vermezsen asistanın Murat Bardakçı cevap verecek. Siz bu kıza cevap vermezseniz iki elim yakanızdan düşmez. Zengin bir adamın gazetesinde yazıyorsunuz diye tarihi mi unutacaksınız. Kim bu kız!

Bir bilgi verebilir miyim, IŞİD’in diğer İslami hareketlerden farkı nedir, bir halife çıkarttı, halifeyi kim ister, emperyalistler ister, çok yeni şeyler yazacağım yeni kitaplarımda. Trump ne diyor, IŞİD’i Obama kurdu, diyor. Ben IŞİD’i Obama’nın kurduğuna inanmıyorum ama IŞİD’i Obama’nın yaşattığından hiçbir kuşkum yok, Trump’ın söylediği bu açıdan doğrudur. Bütün bu işler oğul Bush’un Büyük Ortadoğu Projesi sırasında çıktı. Yeni bilgi veriyorum, Yalçın Küçük uydurur, uyduruyorum, akepe’nin kuruluşu da büyük Ortadoğu projesi ile denktir. Şöyle düşünmüş olduklarını düşünebiliriz. Amerika Büyük Ortadoğu Projesini ortaya attığı zaman Türkiye’de bir akepe mutlaka gereklidir.

“EMPERYALİSTLER O ŞEHZADEYE MUSTAFA KEMAL’DEN DAHA FAZLA DÜŞMANDILAR”

O.İ.: Cengiz Çandar da o dönemle ilgili bir değerlendirmesinde, “Eğer Kuzey Irak’ta bir Kürt bölgesi olacak ise Ecevit olmayacak, eğer Ecevit olacaksa Kürt bölgesi olmayacak” diyordu.

Y.K.: Çok güzel. Devam ediyoruz, emperyalizm her zaman mevcut şehzadeyi ortadan kaldırıp yeni şehzade getirmek ister. Sykes-Picot planlandığı sıralarda İngiliz emperyalizmi kimi halife yapmak istiyordu?

D.H.: Emir Hüseyin.

Y.K.: Peki kimi istemiyordu, o sıradaki şehzadeyi istemiyordu. Kimdi o, Mehmed Reşad. Bütün emperyalistler o adama, o şehzadeye Mustafa Kemal’den daha fazla düşmandılar. O adam, Mustafa Kemal’den önceki Kemalistti; kızı kısa etekler giyerdi, çok moderndiler. Mustafa Kemal öncesi dönemden söz ediyorum. Yeni kitaplarımda şunları da araştıracağım: Bizdeki halifeler moderndiler, İngiliz emperyalizmi bunları mı uzaklaştırmak istiyordu, araştıracağım.

D.H.: Ama o dönem emperyalistler İslam’a karşı da halife istiyorlar. Panislamizme karşı kendi İslam’larını istiyorlar.

Y.K.: Çok doğru. Peki, buradaki sorun ne, buradaki sorun şu, bir üçüncü keşfimizi açıklıyoruz, 1916’ya Sykes-Picot’ya geldiğimiz sırada emperyalist tarafın bir tek askeri yoktu. Tarihimize bakın, Gelibolu’ya kim geldi, Siyonist Katır Birliği, küçücük bir birlik, Siyonistler gönderdi, İngilizler “aman gönderin” dediler. Anzaklar geldi.

O.İ.: Kendi içlerinde de çok tartışma var o sıralarda. İngiliz yöneticilerinden bir kısmı aşağıya, İskenderun tarafına doğru çıkarma yapmak istiyor. Dolayısıyla İngiliz devleti de pek yekpare değil o dönemde.

D.H.: Ancak komutanların çoğunluğu İngiliz askerlerini Batı’da, Avrupa’da tutmaktan yana. Ortadoğu’ya ayıracak asker bulamıyorlar. Sykes-Picot’ya gelindiğinde İngiliz emperyalizmi İngiliz askerlerini kullanamayacak durumda.

Y.K.: İkinci Dünya Savaşı biterken de böyleydi. Truman Yunanistan ile bizi, emperyalizmin koruma şemsiyesi altına alan o meşhur Truman Doktrini’ni söylediği zamanlarda, emperyalistlerin bir tek askeri yoktu, benim kitaplarımda var. İngiltere’nin o sıradaki Dışişleri Bakanı Bevin’di, bayram yaptı, “kurtulduk” dedi. Çünkü bir tek adamları yoktu.

Şimdi kim var buralarda, Türkler var ama Amerika Türklere güvenmiyor, bütün sorun burada. Türkler savaşmak istiyor, Amerika “sen dur gardaşım, sen bizim anlamadığımız savaşlar yapıyorsun” diyor.

D.H.: Üstelik Türkiye’nin iki kanadına da güvenmiyor. Ne orduya ne Erdoğan’a. Çuval olayı belki ilkinin en net göstergelerindendi. Erdoğan’a da hiç güvenmiyor.

Y.K.: Tabii, hiç güvenmiyor. Aynı şekilde, Trump Barzani’ye de güvenmiyor.

O.İ.: Bu yoruma nasıl varıyorsunuz?

Y.K.: Disiplinli değil, o da Nakşibendi bilmem ne, ne yapacağı belli değil. Sorunlar bunlar. Orada ellerinde Kürtler var, Kemalizm’in eğitiminden geçmiş Kürtler var. Her şeye rağmen disiplin nedir biliyor diğerleri.

“DEVLET BAHÇELİ VE KALMAYAN BİR AVUÇ ARKADAŞI TÜRK GERİCİSİDİR”

D.H.: Amerika’nın burada askeri yok diyoruz, Kürtleri kullanmak zorundalar. Ama Amerikan ordusu burada kalmayacağına göre Kürtleri kim koruyacak, bir de bu soru var. O yüzden Kürtler de Suriye ve Rusya ile ilişkilerini koparmıyorlar, koparamazlar. Size sormak istediğim şu: Amerika uzun zamandır PYD ile AKP arasında, Barzani ile kurdukları türden bir ilişki kurabilmek istiyor. Bunu, kuşkusuz zaman alacak bir şey olarak görüyor, ama “çözüm” de bu yönde bir çaba idi, “Eşme Ruhu” da. 7 Haziran seçimleri, öncesi ve sonrasıyla, bu gidişata son verdi. Trump ise göreve gelmeden önce, Türkler ve Kürtlerle yalnızca ayrı ayrı değil beraber de işbirliği yapabiliriz, aradaki sorunların çözülebileceğine inanıyorum, türünden sözler etti. Şimdi, referandum öncesinde, Erdoğan yüksek perdeden laflar diyor, Menbiç diyor, ve orada ne olduğunu ayrıca tartışırız ama, bir yandan da, doğru veya yanlış, referandum’dan sonra Erdoğan’ın YPG’yi kabul edebileceği konuşuluyor. Siz Amerika’nın bu projesini mümkün görüyor musunuz? Barzani ile kurulduğu türden bir Türk gericiliği-Kürt gericiliği ittifakı kurulabilir mi?

Y.K.: Deniz Hocam, bu kadar Kürdü, Kürt milletvekilini hapse atarsanız Kürt gericiliği kalmaz. Bir Türk gericiliği ise var, Doğu Perinçek ve bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, Devlet Bahçeli ve kalmayan bir avuç arkadaşı Türk gericisidir, yobazizm Türk gericiliğidir. Ama Türk gericiliği akepe’ye teşekkür etmek zorundayız, tarihe karışıyor. Akepe’nin kendisi tarihe karışıyor, yapacağı hiçbir şey yok bundan sonra.

Oooo, Rusya ile çok iyiyiz, dediler. Bu iyi dedikleri dönemde bile Sputnik, ki uydu anlamındadır, güncel haberlerin altında hep iki eski haberi hatırlatıyordu.

B.Z.: İlgili haberler linklerini mi kast ediyorsunuz?

Y.K.: Evet, Barış Hocam. Rusya daha önce ne demişti, Lavrov “ey Türkler siz suç erbabı ile beraber, IŞİD ile işler yaptınız” ve Medvedev ise “büyükelçinin öldürülmesine çok ağır ceza vereceğiz” demişti. İşte bu iki haber her gün orada idi. Ve Putin bütün o idareciliğine rağmen Türkiye’ye karşı sertleşti. Soru şudur, Putin’in uçaklarının üç Türk askerini öldürmesi bu cezanın bir parçası mıdır yoksa hata mıdır, Allah bilir.

D.H.: Kimse hata olduğunu düşünmüyor.

O.İ.: Peşkov çok ilginç bir açıklama yaptı, koordinatları Türk ordusundan aldık, Türk ordusu mensuplarının orada olmaması gerekiyordu, dedi. Bunu herhalde “çekilin” mesajı olarak okuyabiliriz.

Y.K.: Şunu sormalıyız, Türklerin kendilerine izafe ettikleri, kendilerine yakıştırdıkları balayı yoksa bitti mi; tabii biz takip ettiğimizde öyle bir balayı zaten görmüyoruz. Ama yine de çabuk bitti, niye çabuk bitti, bana göre Tayyip Bey Trump’ın kendisine mektup yazması, adam göndermesi için çok istekli davrandı.

“HEM BUSH’UN VE HEM DE TRUMP’IN SEÇİLMEDEN BAŞKAN OLDUKLARI GENEL KANIDIR”

O.İ.: Trump hakkında ne düşünüyorsunuz?

Y.K.: Şunları aktarmama izin verir misiniz, Okan Hocam? Hapisten sonraki ilk kitabım, "Çıkış" birinciden alıyorum. "Çıkış" dizisinin ilk kitabıdır ve bana şaşırtıcı geliyor.

"Birinci tez, Başkan Obama, 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini’ni yenileme kararı almış ve ilan etmiştir. Obama’nın, sağlık harcamalarını sosyal sigorta kapsamına almasından sonra, ki bu Amerika halkına karşı en uzun ve en haksız ihmallerden birisiydi ve kısmen giderilmiştir. Obama Doktrini de, Amerika ölçüsünde tarihseldir." Ve çok güzel’dir. Bunların yazılmış olmasından çok hoşnut haldeyim.

Neden mi, ne görüyoruz, gördüğümüz Amerikan gericiliğinin, "obama-care" denilen, "obama-bakımı" diyebilirim, artık, Amerikan gericiliğinin en büyük hedefidir. Trump Ekibi, yoksul halkın en kindar ve büyük düşmanıdır. Bunu anında not edebildiğimiz için sevinç duyuyoruz. En zengin ülke en yoksul ve çoğu renkli hastalarına kin duymaktadır.

Truman, "Jön" Bush, Trump eksikli insanlardır. Truman’ı hatırlamıyorum, o zaman pek çocuktum, ancak başkan olduğunu hep "alık" olarak anıldığını biliyorum, hep gülerdi ve her sözüne gülerlerdi. Büyük başkan işte budur. Hem Bush’un ve hem de Trump’ın seçilmeden başkan oldukları genel kanıdır. Amerika’da seçilmeyenlerin başkan olmaları ve başkanların öldürmeleri ve öldürülmeleri çok doğaldır.

Roosevelt’in öldürülmüş olma ihtimalini Fitne’de yazdım ve tabii bunu, Amerikan kaynaklardan, kitaplarından aldım, yalnız, hiç bir tepki göremiyoruz. Yapanları da koruma var, hiç kimseden kuşkulanma söz konusu olmuyor. Yazılmamaktadır, demek durumundayım.

Perry Anderson’ın, "American Foreign Policy and Its Thinkers" sınırlı olmakla birlikte son derece düşündürücüdür. Bir, "since the second world war, presidential lawlessness has been the rule rather than exception" diyor, ve bunu doğrudan doğruya, ikinci dünya savaşından beri başkanlar yasa dışıdır" şeklinde anlıyor. Ne demek, Nixon’un formüle ettiği "dictum" açıklıyor ve Nixon, "if the president does it, that means it is not illegal", bunu da başkanın her yaptığı yasaldır şeklinde anlıyoruz. Daha geniş tutabiliriz, savaşta da yasa dışı eylemleri açıklamak bir tür suç olmaktadır ve bunu yapanlar müthiş işkence görüyorlar.

Anderson, başkanlar ile mafya aileler arasında bir benzerlik kuruyor; bunu da,"omerta, the code of silence about the mafia’s activities observed by its members and associates", eğer mafya kendinden birisini ortadan kaldırıyorsa, mafya üyelerine sessiz kalmak düşmektedir. Yasaların dışında kabul edilen Amerikan başkanları bir "iş" yaparsa, omerta ilkedir, herkes sessiz kalacaktır. Çok güzel, şimdi daha iyi anlıyoruz; Roosevelt’in eşi, çünkü ölümünden hemen önceki günlerde, eşinden aldığı mektuplarda sadece neşe ve sağlık okumuştu. Sesini çıkaramadı; bağırmadı ve çağırmadı. Robert Kennedy’nin durumu da aynıdır ve iki kardeş öldürüldükten sonra başkanlık için aday olmayı bekleyen Edward Kennedy sadece ölümsüzlüğe şükreder yaşamayı tercih etmişti. Buradayız.

“HANDE HANIM’IN ADI GÜLÜŞ’TÜR”

B.Z.: Geçtiğimiz günlerde Hürriyet’in “Karargah rahatsız” manşeti çok konuşuldu. Bu konuda sizin görüşlerinizi de alabilir miyiz?

Y.K.: Gülüş’ü, Hande Fırat’ı, bir "15 Temmuz Gecesi" kaldırdılar, beyazlar giydirdiler ve uçurdular. Çok şaşırmıştım. Kendi kendime neler anlatıyor, demiştim ve sonra bir "Kelebek" gecesi Aydın Bey Doğan, "ben süfle ettim" dediler de rahatladım. Şimdi ise kızcağızın bir "rahatsız" kelimesi için hiç rahatını bırakmadılar.

Bu ara Gülüş’e, mahkemeleri çok iyi izlemesini tavsiye ediyorum, onun anlattıkları ile "itirafçılar" dahil söylenenler arasında bir bağ var mı, ben göremiyorum. Kaldı ki bunlara "örgüt" demek için de çok zorlanıyorum, bunların üçü arasında dahi bir bağ bulamıyorum. Halbuki Ergenekon Davası’ndan öğrendik, "örgüt" için, en az üçünün bir araya gelmesi şarttır. Bir araya gelemiyorlar.

"Gülüş" adı nereden çıktı, sorarsanız, Hande Hanım’ın adı Gülüş’tür; İsimlerin İbranileştirlmesi kitabımın 139. sayfasında var. "İshak" adının, benim bulabildiğim yirmi bir karşılığından birisidir. Tevrat’ta aslı var, şaşırmayalım, Harun, İbrahim, İsmail, türü isimlerin çoğunun aslını Tevrat’ta buluyoruz. Ve ben de, Tevrat’a bakmadan, sureleri çok iyi anlayamıyorum. Bu ara tekrar ediyorum, Silivri’de paşalarımızın çoğu dine düştüler ve ben de Esed’in Kuran çevrisini önermiştim. Daha doğrudur, çünkü yazarı Esed, önce Yahudi idi, daha iyi yazabiliyor. Döndüler.

İnsanlar yalnız kalırlarsa, korkarlarsa, ya kadına düşüyorlar ya da Allah’a bağlanıyorlar.

Ama Hande Hanım’ın, "rahatsız" sözcüğünden dolayı üstüne çok geldiler ve bravo Hande’ye, kılı dahi kımıldamadı. Hiç korkmadı ve hiç geri adım atmadı. Güzel, "bizim oralarda" bu türe "erkek kız" diyorlar. "Gülce" de diyebilirim, Gül de İshak karşılığı isimlerimizdendir, bizim Mehmet Ali Aybar”ın kızı da Gül’dür. Gül gibi bir kız olarak hatırlıyorum.

“ARTIK BİZ MAAİLE ‘PORTAKAL’CI’ OLDUK”

Ancak Hulusi Bey’e çok şaşırdım, "ben demedim" dedi, durdu. Ortadaki durumdan rahatsız olmamak mümkün mü; bu arada not etmek istiyorum, pek uzun zaman var, Hürriyet okumuyoruz. Artık biz maaile "Portakal’cı" olduk. Akşam olduğu zaman karşısına geçiyoruz, Fox’da Fatih Üstadı dinliyoruz, bir defa Nutuk veriyor, bilgilerimizi tekrarlıyoruz. Atatürk’ü tekrar sevdiriyor. Diğer taraftan Suriye savaşını hem anlatıyor ve hem tartışıyor. Artık Hürriyet hiç okumuyoruz.

Fikret Bila ve Abdüllatif Şener, Gazi’de benim doktora öğrencimdiler. Fikret çok akıllıdır, haberi çok iyi yazardı; Abdüllatif başbakan yardımcısı iken en geç iki haftada bir birlikte yemek yerdik, başkaları da bulurdu, iyi yerlere giderdik. Abdüllatif beni biraz "müslüman", daha doğrusu mistik buluyordu, böyle bulanlar çoktur, ben de Latif’i fazla solcu sayardım. Güzel yemeklerdi ve ne güzel, Latif, akepe’den uzaklaştı ve Fikret ise çok yaklaştı. Olağanüstü Tayyibi’dir ve Hürriyet’te bir tek yazısını okuyabildim. Bihakkın artık yöneticidir, daha iyisini bulamazlar.

Sedat da genç gazeteci iken, Cumhuriyet’teydi, yakınım bilirdim. TİP sempatizanıydı ve amma, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Devlet Bey ile birlikte akepe hükümetinin kuruluşunda, 2002’de en büyük rolü olandır. Hoş, herhalde, son haber ile Tayyip Bey çok rahatsız olmuştur.

Son haber, diyorum, Fatih Portakal çok ince iş yapıyordu, "Fikri Işık bunu Genelkurmay’dan önce söyledi" diyordu, savaşla ilgili her şeyi önce ondan öğrendiğimizi söylüyordu ve ben böyle savunma bakanını ilk defa görüyordum. Bu ayrı, bu "rahatsız" rahatsızlığından sonra Fikri Işık bir de açıklama verdi ki, "Varsa söyleyeceğiniz bir şey bana söyleyin," diyordu; Hulusi Bey’i Tayyip Bey in yanında uçağa giderken gördüm, hâlâ rahatsız görünüyordu. Buradayız.

Genelkurmay’ı yok etmemek gerekiyor, genelkurmay yoksa ordu hareketi ve gücü yoktur.

Gülüş’ün "karargah rahatsız" işareti ile, Gülüş bir sendromu açıklamış oluyordu, Fikri Işık için bir hatırlatmadır. Arka bir yere çekildiğini görüyoruz.

Yalnız şimdi de Çavuşoğlu var; sık sık "vururuz" çıkışını yapıyorlar. Dışişleri bakanlarının böyle bir imkanını bilmiyoruz. Karşı tarafın, teknik deyim ile, "düşman" tarafın önem vermesi imkansızdır. Ciddiye almazlar.

Başkomutanlık TBMM’dedir ve hükmü şahsiyetindedir. Bu başkomutanlığın icrai bir rolü yoktur, temsili ve itibari diyebiliriz. Eski genelkurmay başkanı Özel’in herhangi bir başkanlığı, herhangi bir yere veya kişiye devretme ya da verme yetkisi yoktur. Özel’in "verdim sözü" yoktur ya da eski söyleyişimiz ile "butlan ile maluldur", yoklukla yüklüdür, diyoruz.

Büyük kurtarıcının başkomutan yapılması daha çok meclisteki muhalefet grubunun IŞİDir. Mustafa Kemal’i iyi bir komutan olarak görmüyorlardı, "komutan yaparız, yapamaz ve kurtuluruz" hesabı vardı. Yanıldılar. Kemal Paşa, zafer kazandılar.

“SURİYE ORDUSU GÜÇLENMEKTEDİR”

D.H.: Fırat Kalkanı üzerine AKP cephesi ile Genelkurmay cephesinden pek farklı açıklamalar gündeme geldi. Hem amacı konusunda, hem son “bitti mi, bitmedi mi” tartışmasında.

Y.K: Hulusi Paşa, Suriye’den artık döneriz, şeklinde de konuştu. Fikri Işık’ın tabii askerlik tecrübesi çok azdır, yaptı mı, bilmiyorum ve ben Hulusi Paşa’nın daha ilerisini göremediği sonucuna vardım. Devamı halinde, kimin sorumluluğu olduğu tartışması mutlaktır. Buradan uzak kalmaya çalıştığını anlıyoruz.

Ve "rahatsız" sendromundan ve Tayyip Erdoğan’ın Hulusi Bey’i yanına alıp Pakistan’a davet etmesinden sonra Fikri Beyefendi’nin ağzını açmadığını biliyoruz. Sesi çıkmamıştır, çok güzel, savunma bakanı mı, böyle olmalıdır. Yaşları tutmaz, İlhami Sancar’ı bilmezler, işte söylediğim türdendir.

Ve "Yoldaş" okuyoruz, s-put-nik, internetini kastediyorum, hocayız ve işportacıyız, tekrarlarız, iki anlamı var, ya "satellite", “uydu” ya da "yoldaş" ve gördüğüm, Suriye Ordusu güçlenmektedir, Rus uçakları var, dünyanın öbür ucundan da füze atıyorlar, Kürtler ise öğrendiler, üstelik Amerika her zaman yeni ve güçlü silahlar vermektedir. Bir genelkurmay başkanının bunları hesaba katması gereklidir ve yerindedir.

Beş ciltlik ve belki, beş yıl sürecek, 1916 yılından başlamak üzere, yeni bir "Tezler" dizisine hazırlanıyorum. Bir, siz de söylediniz, Birinci Dünya savaşında emperyalistlerin, Büyük Britanya, bizim bu bölgede, hemen hemen hiç askeri olmadı. Hatırlamak kolaydır, Hintlileri sürdüler, bizim İskenderiye’de eğittiler, Siyonist katırları Gelibolu’ya getirdiler, bir kısmını, Kudüs’te kullandılar ve aynı Arap aşiretinden dört devlet yaptılar, güya asker yaptılar, Suriye’nin reddettiğini biliyoruz.

Şimdi Amerika’nın hali, işte budur, "proxy" askerler ile savaşmak zorundadır. Bu, Jön Bush’un, Obama’nın ve Trump’ın yoludur. Bir nokta daha, Truman döneminden beri, 1947 yılını alabiliriz, Amerika’da dış politikasının en genel hatları değişmemektedir. Ve Trump, Jön Bush kadar akıldan zayıftır, ayarı tutturamamakta ve keskin çıkışlarda ısrar etmektedir. Şunu söyleyebiliriz, "ya gider ya gider" ve buradan devam edeceğiz.

Trump, işleri, popülist ve şoven subaylara teslim etmiştir. Suriye Komiseri McGurk yerindedir ve Obama’nın getirdiği bir adamdır. Biz "Amerikalılar" Suriye’de başarılıyız, demektedir. Kürtlerden çok memnunuz, ilave etmektedir. Ve bir de "PKK, Türkiye’yi ciddi bir şekilde tehdit etmektedir, bunu tanımalıyız" demektedir. McGurk’e inanacak olursak, “PKK çok zarar veriyor” ve "Türkiye’yi PKK ya karşı korumak istiyoruz" ibaresi de var.

Ancak Kuzey’deki Kürtleri de kuvvetlendirmek planlarını açıklıyor. Ve şu cümle de var, "Kürtler Suriye’nin bir parçası olmak istiyor". Bundan memnundurlar.

Ve ben 2014 yılında, ortada fol yok ve yumurta yokken, "Obama Doktrini" yazdım. Başta Obama vardı ve Obama dedik, şimdi 2. Truman Doktrini de diyebiliriz. Amerika’nın bu bölgede, Türkleri değil, Kürtleri birinci kavim yapmak istediğini ilan ettim. Ben yazdım, ancak şimdi tekrarlarken çok şaşırıyorum, peki nasıl yazdım ve bilmiyorum. Bilmiyorum ve bunların yüzde birini bilsem ve genelkurmay başkanı olsam, titrerim. Ben Gülüş’ün başına yıkmak istedikleri bir yanı çok basit, diğer yanı çok bürokratik, asıl yanı çok yararlı bu yazışmadan neden rahatsız oldular, anlayamadım. Ancak Gülüş, çok "erkek" çıktılar. Bilmiyordum.

“EMEVİ CAMİİ’NDE NAMAZ HAYALDİR”

‘Doğu Birliği hâlâ mümkün’

Belki tekrardır, Cumhuriyet var, az zamanda çok ve büyük işler yaptık ve doğrudur. Ancak Truman Doktrini ile bambaşka insanlar olduk. Servet-i Fünun ile bir yepyeni bir biçim vardı, hem Soğuk Savaş’ta ve hem de Truman Doktrini’nde ise Amerikan formuna girdik. Artık, "modern" insanlar oluyorduk. Amerikan peyniri yiyor, evlerimize dağıtılan Amerikan sütü içiyorduk. Artık başka "Türk" olmuştuk ve Türkiye bizimdir ve Türklerindir.

Şimdi yeni bir durumdur. Silivri’de mahkeme salonlarında, “bunlar bize artık ‘ancien regime’ muamelesi uygulayacaklar ve uyguluyorlar, demiştim. Kızanlar oldu, "yapmazlar" ve hatta "izin vermeyiz" sesleri yükseldi, ama kendilerine göre yaptılar. Ve şimdi, artık bu topraklarda, Türkler ikinci kavimdir, diyorum. Ben demiyorum, söylenenleri okuyorum.

Olanları "okumuyoruz", 2004 yılında olabilir, Amerikalılar, Irak’ta askerlerimize çuval geçirdiler. Biz ya anlamadık ya da anlamak istemiyorduk; Türk askerleri bu topraklara girince zapt etmek istiyorlar ve bir daha çıkmazlar, diyorlardı ve dediler.

Kapılar kapalıdır. Emevi Camii’nde namaz hayaldir. Belki Hulusi Paşa bunu anlatmak istiyordu. İndik ve şimdi dönmek sırasıdır, bunu, üstü kapalı bir şekilde söylüyordu. Buradayız.

Peki "Doğu Birliği" artık tamamen kapandı mı ve hayır. Bir, bu yol değildir. İki, pek farklı bir hükümetin IŞİDir. Üç, bir gün mutlaka, diyebiliyoruz.

“KEMAL PAŞA’NIN İZİNDEN GİDECEKSİNİZ, 1930’LARDAKİ GİBİ YAPACAKSINIZ”

D.H.: Mülakatın başında “Kemalizm kazandı” ibaresi kullandınız. Biraz açabilir misiniz?

Y.K.: Bir ülke bu kadar bölünmüşse, başarı bir ideolojisi olanın, doktrini olanın tarafındadır. Kimse akepe ile Kemalizmin savaşında Kemalizmin kazanacağından şüphe etmemelidir. Üç gün sürer, beş gün sürer, on yıl sürer ama kazanırız, artık akepe’nin kazanma şansı yoktur, Türkiye batmıştır. Daha kötüsü, izlenen politikalar ekonomiyi daha da batıracak bir yöne doğru götürmektedir. 1950’li yıllarda bunu Menderes öğrendi, ekonomiler emir dinlemez, dinlemezler. Bakın, yastık altından dolarları istediniz, kimse çıkartmaz. Bunları söyledim.

IMF Başkanı hanımefendi diyor ki, sıkı bir maliye politikası lazım, maliye politikası diyor, bizler bağımsızlıkçıyız ama bu kez doğru konuşuyor, biz şu anda stabilizasyon dönemindeyiz, büyük bir krizden sonraki döneme stabilizasyon dönemi denir. İstikrar politikasıdır ve istikrar politikası sadece faiz politikası değildir. Esası maliye politikasıdır. Bu dönemde, stabilizasyon döneminde bir maliye bakanı vergileri arttırır, işi odur. Şimdi bir maliye bakanı var, ne güzel, güler yüzlü maliye, kim isterse vergisini indiriyor. Maliye bakanları böyle dönemlerde vergi indiremez, vergiyi arttırır. Mali politika vergi demektir; devalüasyona karşı politika da istikrar politikasıdır. Bunları öğrensinler, bu bizim mesleğimiz. Buna stabilizasyon politikası denir ve bu bütünüyle tüketimi kısma IŞİDir, tüketimi arttıramazsınız. Tüketimi arttırıyorsanız maliye bakanı olarak görevinizi yapmıyorsunuz demektir. Bunları açıklıkla söylüyoruz.

Söylediğimiz şudur, maliye politikalarını takip ediniz, Merkez Bankası başkanınız, o çocuk korka korka da olsa doğru bir iş yapıyor, faizi düşürmüyor, eğer izin verseniz yükseltir, çünkü şu anda stabilizasyon politikasının gereği yükseltmektir. Stabilizasyon politikası tüketim yapılmasın demektir, bana bir gün Yiğit Bulut’u gönderin anlatayım.

İki, enflasyona karşı mücadele de sadece faiz politikası değildir, bunu da öğrensinler. Siz her tarafa konut dikmişsiniz, onları da faizi düşürmeden satamazsınız; faizleri indirelim demek, bir avuç konutçunun ellerindeki malları, stokları kurtarmak demektir. Ama ben söyleyeyim, bunu yapmanız çok zordur. Artık bu politika bitmiştir, bu politika yerine Colbertist politika, Kemalist politika gerekir, Trump’ın uygulamak istediği politika da böyledir, beğenirsiniz beğenmezsiniz Kemal Paşa’nın izinden gideceksiniz, 1930’lardaki gibi yapacaksınız. Böyle yaparsanız belki beş on yılda bu halden çıkarsınız, yapmazsanız hiç kurtuluşunuz yok. Ama hemen söyleyeyim, Türkiye bu durumdan çıkacak, tekrar ediyorum, Kemalist politikayı uygulayacaksınız, bu Colbertist politikadır. Benim kitaplarımda var mı bu, var, güzel, aferin bana.

“IŞİD’İ VE HALİFESİNİ YAŞATMAK İSTEYEN DE WASHİNGTON OLDU”

O.İ.: Son mülakatımızda Erdoğan ile Işık’ın “hilafet” istediği tespitiniz çok ses getirdi. Bu konuda söyleyecekleriniz var mı?

Y.K.: Emperyalizm Ortadoğu’da hep en sağı, sağın sağını, bulmak kurmak ve yaşatmak istemiştir. Yıkılışta, 1916 yılını dönüş noktası sayabiliriz, ki sadece Sykes-Picot anlaşması ve paketini saymıyoruz; yanında McMahon-Hüseyin paketi de var. İngiliz emperyalizmi, Osmanlı Türk Devleti’ni ortadan kaldırırken, Mekke Emiri Hüseyin’e dört devlet kuduruyordu: Suudi, Ürdün ve Irak ile Suriye. Suriye, o tarihte de önemli ölçüde İttihat ve Terakki olarak hareket etti ve Mekke Emiri’nin oğlu Kral Faysal’ı kovdular.

İngiliz Emperyalizmi İstanbul’daki Osmanlı-Türk halifeyi ihraç edip yerine Hüseyin’in tarafından yeni bir halife ihdas etmeye çalıştı. İstanbul’daki halifeye güvenmiyordu ve haklıdır. Son halifeden biliyoruz, henüz embriyon halindeki kemalizmden çok daha kemalist idi.

D.H.: Bunu “moderndi ve milliciydi” anlamında söylüyorsunuz.

Y.K.: Evet efendim. Kovmak istediler. İngiliz parmağıdır.

IŞİD’i ve halifesini yaşatmak isteyen de Washington oldu, Bush-Obama-Trump eninde sonunda aynı hattır; Bush başlangıç, Obama zig-ziglar içinde, Trump gücünü tamamen Ordu’ya vermekle birlikte daha keskin olmak istiyor. Esad’a saldıramayınca IŞİD’e saldırma zorunlulukları var. Ve Trump keskin olmak istiyor, ancak 1916 Ortadoğu’daki İngiliz emperyalizminden dersler almak da istiyor. Trump’ın kimseyle konuşmadan Büyük Britanya Başbakanı Theresa May ile buluşması, Theresa’nın elini avcunun içine alması işte budur. Theresa May, Wahington’dan çıkıp Ankara’ya geldiler. Büyük Britanya ve Washington’a eğilimi hiç değişmeyen Erdoğan’a dersler verdiler.

IŞİD halifesi, şimdiye kadar, Obama’nın işi olmuştur. Obama hem vurdu ve hem korudu. Obama sallanınca, Arap halife de sallanmaya başladılar.

İngilizce’de bir sözcük var, "to coin", basmak olarak anlayabiliriz, sikke’yi basmak da "to coin" dir, sözcükler de basılıyor. "IŞİD gömleği giydik" sözünü, ilk önce bizim Mahir’in, Mahir Kaynak’tan söz ediyorum, bir ara Planlama’da benimle birlikte çalışmıştı, sonra Gazi’de birlikte olduk, bana “ben sosyalistleri takip etmedim ve etmem” demişti, sonra da mit’ten atmışlardı, Mahir’in kızı Ülke Hoca’dan söz ediyorum. Onun sözleriyle "IŞİD gömleği" sırtımızda kaldıkça Avrupa ve Trump güvenmezler. Büyük turistler de gelmezler.

Sputnik’de her gün hatırlatılan haberdir; Lavrov, Ankara için, "teroristler ile işbirliği yaptığınızı biliyoruz" demiştir. Yakında bu dünyadan ayrılan New York büyükelçisinin Güvenlik Konseyi’ne sunuşları var, belgelerle iddia etmektedir. Tolga Tanış ise Aydın Doğan tarafından atılacağını bile bile, Ankara ve IŞİD alışverişlerini yayınlamıştı. Doğan, ya da "Şahin" hemen emri aldı ve bu pek başarılı, gözüpek gazeteciyi attı. Amma Gülüş’e dokunamadı, Fikret’i yukarıya almakla idare ediyor. Ben de Fikret’e gülüyorum.

IŞİD’in işinin, Mahirzade Hanım Hocamız’ın "gömlek" işaretinden çok ileri olduğunu anlıyoruz. Alışverişin ötesinde "halifelik" de var. İlk bakışta, yakınımızda Arap halife varsa, Ankara’da bir halife evleviyetle olmalıdır. Olursa, Yiğit Bulut Arkadaşım pek güzel ve aşırı milli bir manzume yazarlar, iyi olur, diyorum. Kaldı ki benzer manzumelerinde havamı buluyorum. Ve tabii havamı bekliyorum.

Sultanlık mı, hayır, artık yüzde elli çevresinde medineli yarattık ise, sultana gerek yoktur. Medineli kuldur ve kul yeterlidir. Kulları, Erdoğan ve akepe yaratmadı, yaratan, 12 Eylül’dür ve ordu’dur. Ordu, Evren, yarattı ve Ordu, Hüseyin Kıvrıkoğlu, getirdiler.

Tayyip Bey hazırdır. Son zamanlarda mahkemelere pek önem vermiş görünmektedir. Hem "mahkemeye gidin" sözü artmıştır ve hem de bizzat mahkemelere gitmektedir. Bu gidiş, sultana değil, halifeye yakışmaktadır. Artık kültüre daha çok eğilimlidir. Kültürlü ve üstelik imam hatipli bir halife bekliyoruz.

Ve yalnız, 2023 nereden çıktı, şimdi bana uzak görünmektedir. Ne olur ne olmaz, bu kemalistler rahatsız etmeye bile başladılar.

‘İÇ SAVAŞ DEMEYE MECBURDUK’

B.Z.: Buradan da iç savaş tespitinize mi varıyoruz?

Y.K.: "İç savaş" nedir; bir kez, iç savaşın tahmin edilemeyeceğini tespit etmiştik, İlanı yoktur, bilemeyiz. Tarihçiler, iç savaştan yıllar sonra bir tarih ileri sürebiliyorlar, ancak herhalde tartışmalıdır.

Belki de bilinen zamanların ilk iç savaşı, İngiltere’de olmuştur ve kapitalizmin unsurlarının ilk önce görüldüğü bir ülkedir; çelişkiler ve sınıf kavgaları iç savaşların olmazsa olmazı’dırlar. 1642-9 arasında oldu ve sonunda kralın boynu vuruldu; yerini Cromwell’in diktatoryasına bıraktı. Kalıcı cumhuriyet kurulamadı, ancak iç savaş ile İngiliz halkı ve hükümetinin niteliklerinde çok büyük değişiklikler oldu, bunu biliyoruz.

Türkiye’de iç savaşlar üzerinde düşünme, beni bir kenara koyarsak, hemen hemen yoktur. Bu konuda benim görüşlerim ve yazılarım mevcuttur, 1906-1926 arasını bir iç savaş olarak niteliyorum ve şu nedenle tekrarlıyorum, cumhuriyet insanı yalnızca kurtuluş savaşı ile değil ve aynı zamanda iç savaşla belirlenmiştir, diyebiliyoruz. İç savaşlar mı, müthiştirler ve İspanya iç savaşı’nın savaştan öte bir "efsane" ya da bir "sinema" olduğunu hep biliyoruz.

Peter Kenez’in, "Civil War in South Russia, 1918" adlı çalışmasında ilginç tespitler bulabiliyoruz, "Soviet Union was created as much by the civil war as by the revolution of 1917" demektedir ki katılmak durumundayız. Bir de “ülke parçalanmıştı” tespitini yapıyorlar ve "almost every village had its own Civil War" da eklidir ve çok yerindedir.

Neden mi, 1966 yılını ülkede bir yeni iç savaşın başlangıcı olarak görmüş ve göstermiştim; bir çok büyük yazar, İlhami Soysal, Başkent’te şehrin ortasında kaçırılmış, "iyice" dövüldükten sonra bir kenara atılmıştı. Güzel, ancak sadece buna bakamayız, şunu da eklemek durumundaydık: 27 Mayıs’tan sonra ilk genel seçim 1965 yılında yapılmıştı ve büyük bir gerginliğe gebe bir sonuçla tamamlanmıştı. 27 Mayıs’a karşı Adalet Partisi çok büyük bir sonuç almıştı ve buna karşı, sosyalist Türkiye İşçi Partisi umulmadık bir başarı elde etmişti, gerginlik kaçınılmazdır. Adalet Partisi’nin Lideri Demirel başbakan oldular; henüz adını bilmesek de "iç savaş" kapıdaydı, öyle görüyorduk.

Bazen alevlenen ve bazen soğuyan iç savaşları yaşadık. 1975-1980, Demirel’in başkanlığında çok kanlı bir iç savaş döneminden geçtik; Demirel’in, Alpaslan Türkeş başında olduğu miniskül MHP ile Turhan Feyzioğlu’nun aynı ölçüde çok küçük Güven Partisi’ni bilerek yanına aldığını söyleyebiliriz. Bir iç savaş tertibi olduğunu söyleyebiliyoruz. Bir "ordu projesi" olduğunu da tartışmaya açabiliriz.

Devlet Bahçeli’yi Beşevler’de aktif birisi olarak hatırlıyorum. Bir sabaha karşı yakında bir yerde, bir arada yaşayan Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi üniversite öğrencisinin katledilmesi de bu zamandadır. Kenez’in Rusya için tespit ettiği gibi, mahalleler bir birinden ayrılmıştı; benim de oturduğum ODTÜ SİTESİ solcuydu, hemen bitişik Karakusunlar köyü ise sağcıydı; her zaman çatışma olabiliyordu ve nöbetçilerle yaşıyorlardı. Tarif budur ve doğrudur. Zaman zaman bir günde ölenlerin 20 kişiyi bulduğunu hatırlıyoruz.

Öldürülenlerin çoğu solcuydular ve öldürülmeleri kolay profesörlerden ya da tanınmış aydınlardan seçildiler. Aydınların ve bilginlerin kırıldıkları bir dönemden geçtik.

Oxford Reference Dictionary, "iç savaş" için, "civil war, between citizens of the same country" demektedir. Yurttaşlar ya da vatandaşlar arasında bir savaştır ve buna "civil war" diyoruz. Peki "sivil" diyoruz ve Larousse du XXe siècle, Paris, 1927 basımı, “militaire, ecclésiastique, politique” olanlara karşı göstermektedir. Başka bir şekilde "code civile" işaretini de kullanabiliyoruz, "sivil" olanı, medeni kanunla yan yana koyuyoruz.

Bolşaya Sovetskaya Ensiklopediya, civil war’ı doğrudan doğruya, grajdanskie voynı, "vatandaşlık savaşları" olarak vermektedir. Ve bu çok prestijli ansiklopediye göre, vatandaş savaşlarıyla birlikte sosyalist ve burjuva-demokratik devrimler gelişiyorlar, ki ilerliyorlar, demek istiyorum. Güzel, devamını, Russko-Turetskiy Slovar, Moskva, 1972, lügattan alıyorum ve burada da "grajdanskaya voyna" karşılığıda "iç harp" kullanılmaktadır.

Bizde iç savaşlar başlamıştı, ama, henüz "vatandaş" yoktu; öyleyse “vatandaşlık savaşı” diyemiyorduk ve “iç savaş” demeye zorunluyduk. Güzel, Engels’in bize öğrettiği deyimi hatırlıyoruz, zorunluluk keşfin anasıdır ve demek, iç savaş’ı icat etmeye mecburduk.

TABUTUM OMZUMDA YÜRÜYORUM

Marx’ın çok "ünlü", Fransızca "guerre civil" ya da İngilizce "the civil war in France" ki Komün savaşı da demek durumundayız, ve tam bir iç savaş’tır. Oradan öğrenebiliyoruz ve "iç savaş" adına da uygundur.

Engels’in önsözü ise çok daha açıklayıcıdır. Engels’den aktarıyorum: "At the moment of the crisis between the goverment and the opposition, the workers began street-fighting". İç savaş’ta "sokak savaşı" vardır. Varsa, iç savaş’tır. İşçiler, köylüler, aydınlar, muhalefet olarak sokağa indilerse, kavga ediyorlarsa, Fransızca "lutte", iç savaş çıkmıştır ve ilerlemektedir.

Güzel, civil war tarifinde anlaştık, "sivil", ecclesiastic, kiliseye ya da din örgütüne ve military, ordu’ya, ait olmayandır. Vatandaş’a aittir ve "vatandaş" ya da "yurttaş savaşı" diyebiliriz. Yalnız, bizde bir terslik ile karşılaşıyoruz, biz iç savaş yaparken henüz vatandaş’ı yaratamamıştık, bu nedenle iç savaş diyoruz. Orada kalıyoruz ve uygundur.

Belki "cumhuriyet savaşı" daha isabetlidir, yalnız "IŞİD" de en azından lafta bir cumhuriyettir ve akepeliler "cumhuriyet olacaktır" diyorlar ve biz diyemiyoruz. Şüpheliyiz, ayrıyız ve "IŞİD" cumhuriyetini saymayız.

IŞİD cumhuriyetinde bir halife var. Mahkemelere gide gele şu "şüpheli" sözüne alışıyoruz. İç savaş’ta "her şey" ve bu arada mahalleler birbirinden ayrıdırlar. Beraber olan ise şudur; hepsinde iç savaşın yanında "dış savaş" da var. Şimdi, "Suriye" savaşı devam ediyor. Arada "Musul" savaşı konuşuldu ve burada başarısızlık bizimdir. Hulusi Paşa, başarısızlığın üzerine yüklenmemesi için tedbirli davranmaktadır. Gülüş, imdadına yetişmiştir.

Alemdar Mustafa Paşa Rusçuk’tan geldi, Rusçuk Yaranı, hazırladılar. Oğlum Devrim, "Baba, Alemdar Paşa eskiden yüz Türk büyüğü arasındaydı, kaldırdılar" dedi, harikadır ve doğrudur. Yüz Türk büyüğünü unutmuştum, Devrim’den tekrar öğreniyorum.

Yeniçerileri tasfiye ettik ve yeni bir ordu kurduk. Eski ordudan çok adam öldürdük, cesetten Boğaz’ı göremiyorduk. Büyük Tanzimat işte böyle olmuştur.

Boğazı cesetlerle kaplı İstanbul’u sevmiyorum. Cesetsiz İstanbul’u da hiç sevmedim.

Mahmut Şevket Paşa, kuvvetleriyle Selanik’ten geldiler. Genç zabitler, Mustafa Kemal, Kazım, İsmet, Çatalca’ya çadır kurdular sonra, ev ev savaşarak, İstanbul’u zapt ettiler. Taksim’de gerici subay ve asker bırakmadılar. Kıydılar. Bu sırada nerede ise her yerde savaşlar var, emperyalistler bizi parça parça etmek istiyorlar. Meşrutiyet budur.

Kazım, Erzurum’da karargah kurdu ve Mustafa Kemal’i davet ettiler. İsmet, İstanbul’da, irtibat halindedirler. İsmet ile Kazım iyi arkadaştılar. Hem Tanzimat, hem Meşrutiyet, hem Cumhuriyet, dışa çıkmış kuvvetler tarafından yapıldılar. İç savaş ve dış savaş beraberdiler. Sonradan cumhuriyet olan Mustafa Kemal, Ordu’dan ihraç edilmiş bir komutandır. Aksi halde idam edeceklerdi.

Tabutum omuzumda yürüyorum.

Söz benimdir. Bizi tarif ediyorum.

Boynumda kırmızı ve başımda kalpak var. İkisi de artık ben oldular.

Efsane bir tarihimiz var. Çocukken film gibiyiz, diyordum.

Röportaj: Barış Zeren / Deniz Hakan / Okan İrtem

Not: Mülakatın hukuksal denetimini yapan Sedat Akçelik ve Serkan Günel’e teşekkür ederiz.

Odatv.com

MK ULTRA PROJESİ : SERİ KATİL ATALAY FİLİZ TELEGRAM KURBANIYMIŞ /// İŞTE DETAYLAR


Filiz ile ilgili bu bilgiler ilk kez gündeme geliyor

KAYNAK : http://www.hurriyet.com.tr/filiz-ile-ilgili-bu-bilgiler-ilk-kez-gundeme-geliyor-40386804

İŞLEDİĞİ iddia edilen üç cinayet nedeni ile uzun süre gündemde yer alan Atalay Filiz ile ilgili yeni ayrıntılar ortaya çıktı. Ankara’da yargılandığı dava dosyasına giren ve Hurriyet.com.tr’nin ulaştığı belgelerde Filiz ile ilişkin yer alan bilgilerin bazıları şunlar: Dokunduğu elektrik düğmelerini, iz kalmaması için, sürekli siliyordu. Herkesin içinde sünnet olması psikolojik tramvaya yol açtı. Turgut Özal’ın ölümünden ürktü; günlerce yemek yemedi. Ölen evcil kaplumbağasını mumyalattı. Beynine çip takıldığını söyleyerek GATA’da beyin MR’ı çektirdi.

Ankara’da, arkadaşları Göktuğ Demirarslan ile sevgilisi Elena Radckhova’yı öldürmekle suçlanan Atalay Filiz (31) bugün bir kez daha hakim karşısına çıkıyor. Davanın 12 Ocak’ta görülen duruşmasında savcı, Filiz hakkında iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etmişti. Davanın görüldüğü Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti son savunmaların alınması için 7 Mart’a gün vermişti. Davanın bugün görülecek duruşması öncesi dosyaya dikkat çekici bir dilekçenin sunulduğu öğrenildi. 10 sayfalık dilekçe ve ekinde yer alan belgeler ilginç ayrıntılar içeriyor. Filiz’in avukatları Hüseyin Uğur Poyraz ve Merve Uçanok’un imzasını taşıyan dilekçenin, davanın seyrini değiştirebileceği savunuldu. Dilekçede, Filiz için alınan Adli Tıp Kurumu (ATK) raporunun eksik ve yetersiz olduğu öne sürüldü. Dilekçede, ATK raporuna dayanarak karar verilmesinin savunma hakkının ihlali olacağına işaret edildi.

Dilekçede Atalay Filiz ile ilgili bugüne dek ortaya çıkmamış bir dizi ayrıntı yer aldı:

PARMAK İZİ KALMASIN ENDİŞESİ

*Filiz’in akıl sağlığı ile ilgili ilk şüphe 11 yaşındayken ortaya çıktı. Filiz, dokunduğu elektrik düğmelerini, parmak izi kalmasın diye sürekli siliyordu. Filiz 1997’de Merzifon Askeri Hastanesi’nde muayene edildi. Yapılan muayene sonrası Filiz’e obsesif kompülsif bozukluğu teşhisi konuldu.

*Herkesin içinde sünnet edilmesi Filiz’de psikolojik travma yarattı.

ÖZAL’IN ÖLÜMÜNDE ÜRKTÜ YEMEK YEMEDİ

*Filiz, 10-11 yaşından itibaren gazetelerden mesaj aldığını, bu mesajların kendisine görevler ilettiğini söyledi.

*Galatasaray Lisesindeki arkadaşları Filiz’in meyveleri aylarca sakladığını, küflenme süreçlerini izlediğini anlattı. Bu durum, lise yıllığındaki yazılarda da geçiyor.

*Filiz, Turgut Özal’ın ölümünden ürktüğü için bir süre yemek yemedi.

ÖLEN KUŞ İÇİN CENAZE TÖRENİ

*Ölen kuşu için cenaze töreni düzenledi, ölen evcil kaplumbağasını mumyaladı. Yine, dedesinin kullanmadığı traş makinesini yıllarca sakladı.

*1996’dan beri gazeteleri saklamaya başladı. Ve topladığı gazeteleri yıl-yıl tasnif etti.

*2005 yılında, ailesinden uzaklaşmak ve gazetelerden aldığı mesajlarda kendisine verildiğini iddia ettiği görevleri yerine getirmek için Fransa’ya okumaya gitti.

Filiz’in mumyalattığı kaplumbağanın fotoğrafları da dosyaya sunuldu.

FRANSA’DA 5 GÜN ÜST ÜSTE SÜREN ‘TAKİP’

*Fransa’da eğitim için bulunmasına karşın okula bir gün bile gitmedi. “Onlar” olarak adlandırdığı bir gücün kendisine verdiği takip görevlerini yerine getirdi.

*Bazı zamanlar, bu ‘takip’ görevlerini 5 gün üst üste sürdürdüğü oldu. Araba ile takip ettiği kişilerin bahçelerine kadar girdi.

*Fransa’da bulunduğu süreçte aşırı alkol alarak intihar girişiminde bulundu; bu olaydan sonra hastaneye kaldırıldı.

‘BEYNİME ÇİP TAKTILAR’ DEDİ MR ÇEKTİRDİ

*9 Ağustos 2007’de, ailesinden gizlice, Haydarpaşa GATA’da, beynine chip (çip) takıldığını söyleyerek beyin MR’ı çektirdi.

*Yine 18 Eylül 2010’da ailesinden habersiz Fatih’de bir psikiyatri merkezine giderek muayene oldu. Bu muayene sonrası Filiz’e, şizofreni tedavisinde kullanılan ve kullanan kişide şiddete yol açan ilaçlar verildi.

ÖLDÜRMEDEN ÖNCE PARA VERDİ

*Filiz, Göktuğ Demirarslan ile sevgilisi Elena Radckhova’ı öldürmeden önce ikiliye para vererek kaçmalarını istedi.

TARİH : ASURLU BAYAN AKADİA’NIN AĞABEYİ UṢUR’A GÖNDERMİŞ OLDU ĞU 3 MEKTUP


ASURLU BAYAN AKADİA’NIN AĞABEYİ UṢUR’A GÖNDERMİŞ OLDUĞU 3 MEKTUP .pdf

TARİH : KIBRIS ADASI’NDA HAÇLI HÂKİMİYETİNİN KURULUŞU


KIBRIS ADASI’NDA HALI HKMYETNN KURULUU.pdf

TARİH : Anadolu Selçuklu Devletinin Akdeniz Hakimiyeti ve Korsan Faaliyetlerine Karşı Alınan Tedbirler


Anadolu Seluklu Devletinin Akdeniz Hakimiyeti ve Korsan Faaliyetlerine Kar Alnan Tedbirler.pdf

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// 15 Temmuz çatı iddianamesinden : FETÖ’nün Genelkurmay’da kozmik odas ı olduğu ortaya çıktı


15 Temmuz çatı iddianamesinden : FETÖ’nün Genelkurmay’da kozmik odası olduğu ortaya çıktı

İddianameye giren görüntülerden biri de Akar’ın, Akıncılar Üssü’ne götürülmek üzere helikoptere bindirilmeden hemen önesine ait

15 Temmuz çatı iddianamesinde, ‘FETÖ’nün Genelkurmay Başkanlığı’nda paralel istihbarat sistemi kurduğunu ileri sürüldü. İddiaya göre, ‘FETÖ’ Karargâh’taki 418 nolu odayı kontr-kozmik büro olarak kullandı. İstihbaratçı Yüzbaşı Hüseyin Yıldırım‘ın ‘FETÖ’ aleyhindeki tüm belgeleri burada istiflediği, ihbarları ve gizli belgeleri ‘abiler’e ilettiği savunuldu. Öte yandan çatı iddianamesine giren görüntülerden biri de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın, Akıncılar Üssü’ne götürülmek üzere helikoptere bindirilmeden hemen öncesine ait.

Karar gazetesinden Hilal Öztürk‘ün haberine göre, Bülent Arınç’a yönelik kurmaca suikast ihbarı ile TSK’nın kozmik belgelerini Genelkurmay Seferberlik Tetkik Kurulu’ndan çıkaran örgütün, Karargah’ta hazırlanan istihbarat raporları ve gelen ihbarları kontrol altında tutmak için özel görevlendirme yaptığı ortaya çıktı. İddianamedeki tespitler ve ele geçirilen delillere göre, Genelkurmay’daki ‘418 nolu’ odada özel istihbarat birimi kuruldu. Bu odanın kapı şifresi de ‘FETÖ’nün ‘kozmik subayı’, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı’nda Bilgi Güvenlik Şubesinde Araştırma Subayı olan Deniz İstihbarat Yüzbaşı Hüseyin Yıldırım’a verildi.

Ankara Başsavcılığı, Yıldırım’da ele geçirilen ‘418 nolu odanın şifresi’ yazılı nottan hareketle ‘FETÖ’nün kozmik odasını açtırdı. Siyah klasörlerin içinden bilgi notları, ihbar mektupları, örgüt üyeleriyle ilgili isim, adresler ve e-posta bilgileri çıktığı belirtildi. Yıldırım’ın örgütle ilgili Genelkurmay’a ulaşan tüm ihbar ve bilgileri burada toplayıp ‘FETÖ’ye ulaştırdığı değerlendirildi. İddianameye giren arama tutanağına göre odada bulunanlar şöyle:

"41 adet evrak, her biri kendi içerisinde zımbalanmış. Paralel devlet yapılanmasının TSK içerisine sızma girişimi ile ilgili, isim ve adreslerinde yer aldığı, e-posta ve mektup yoluyla yapılan toplam 231 sayfalık şikayet ve ihbar evrakları. İlgili birimlerce hazırlanan bilgi notları. Bir siyah not defteri; 3 yaprağına el yazısı ile, isimler ve e-posta adresleri yazılı."

‘Sızma uyarısı’ da bulundu

‘FETÖ’nün kozmik odasında 21 Mart 2016 tarihli, özel bilgi notu başlıklı 6 sayfadan oluşan bir yazı da bulundu. Yazının içeriği şöyle aktarıldı:

"TSK’nın Fethullahçı kadrolaşmaya karşı kendini koruma sistemi yok. Zira bu kadrolaşmayı algılayacak vasıtalardan yoksundur. MİT Fethullahçı kadrolaşma ile ilgili hiçbir bilgi vermemektedir. Emniyet zaten kendisi Fethullah’a teslim olmuştur. TSK’nin kendi istihbarat ağını ve İKK birimlerin çok ivedi olarak kurmadıkça, MİT ve Emniyet’in insafına sığınarak bu konuda kendisini koruması mümkün görülmemektedir. Sonuç olarak bu tipi yapılanmanın diğer kuruluşlar kadar büyük oranda olmasada TSK’de de ciddi şekilde sızdığı, radikal bir temizleme yapılmaz ise TSK’nin da diğer kurum ve kuruluşlar gibi tamamının bu grubun kontrolüne geçebileceği değerlendirilmektedir.”

Yazıda dip not olarak "Radikal tedbir: Enver Paşanın Balkan bozgunundan Çanakkale direnişini yaratan değişimi gerçekleştiren acımasız reformu cümlesi" de yer aldı.

"Ehli-cemaat fişlemesi"

Cüzdanında Kıtmir (yedi uyurlar olarak da bilinen Eshab-ı Kehf’in köpeğinin ismi) muskası ele geçirilen Yüzbaşı Yıldırım’ın odasında da ‘FETÖ’nün TSK içerisindeki yapılanması ile ilgili istihbari mahiyette 48 maddelik not bulundu. 22 sayfalık evrağın 31 Mayıs 2014 tarihli bir haber sitesinden alındığı, “Başbakanlık çalışanı meçhul kişiden şok ihbar mektubu” başlıklı yazı çıktısı olduğu belirlendi. Yazının sonunda el yazısı ile yazılmış "26.11.2015 tarihinde Daire Başkanlığı tarafından Sayın İstihbarat Başkanına arz edilmiştir” not ve imza olduğu kaydedildi. 4 sayfalık e-posta çıktısının üzerindeki bilgiden harekatordusu@yandex.com adresinden, ‘FETÖ’ şüphelisi Tuğamiral Hasan Kulaç’a ait hasankulac@yahoo.com adresine gönderilen e-posta çıktısı olduğu belirlendi. Dokümanların ‘FETÖ’ soruşturmasıyla ilgili olduğu değerlendirildi. Yine Yıldırım’ın odasında ele geçirilen fişleme dosyasında, TSK personeli hakkında tablo şeklinde düzenlenmiş kişisel bilgiler ve açıklama kısmında farklı konularda sınıflandırmalar yapıldığı belirlendi. 11 sayfalık fişlemelerde, müspet, ehli-cemaat, hangi görüşe müzahir olduğu, Alevi, Sünni, Kürt, tehlikeli, zararsız, ateist, dindar gibi ifadeler kullanılması dikkat çekti.

"Ayda bir ihbar edin, aileleriyle vurun"

Örgütün Karargah’taki kozmik odasından çıkan belgeler arasında TSK içinde ‘FETÖ’nün çalışma programı da yeraldı. Maddeler halinde “menfiler” yani örgüte uzak veya olumsuz bakanlarla ilgili yapılması gerekenler şöyle anlatıldı:
"Yeni gelen okul komutanının tam olarak tanınması ve yapılacak hamlelerin ona yapılması gerekir. Yani biz, menfilerin hangi açıklarını bulursak daha fazla ceza aldırabiliriz. Bunu netleştirmek için de okul komutanının özelliklerini bilmek gerekir. Öncelikli hedefimiz ilk 50’de bulunan menfiler olacak. Bu menfileri özellikle 7’lik rehber talebelere zimmetlemek ve sürekli açıklarını aranacak. Çoğunu zimmetledik.

Darbe şüphelisi Hüseyin Yıldırım’da ele geçirilen belgeler…

"Araştırmalar sonucunda elde edilen kayda değer bilgileri en hızlı şekilde mektuba çevirmek. İlk 50’de bulunan her menfi için en az ayda bir mektup yazılacak. İlk 50’de yer alan menfileri abilere verip özellikle kamp dönemlerinde bu menfileri psikolojik olarak yıpratmak. Menfilerin ailelerine yönelik çalışmalar yapılacak çoğunun seceresini araştırma aile fertleri ve yakın akrabalarından vukuatı bulunanlarından tespit edilecek."

Akar, Akıncılar’a böyle götürüldü

Darbe girişiminin çatı iddianamesine giren görüntülerden birin de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar’ın, Akıncılar Üssü’nü götürülmek üzere helikoptere bindirilmeden hemen öncesine aitti. Kamera görüntüsünden alınan fotoğrafta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Akar’ın yanında ‘FETÖ’cü Tümgeneral Mehmet Dişli, Koruma Personel Bakım Kıdemli Başçavuş Abdullah Erdoğan, Özel Kuvvet Personeli Kurmay Yüzbaşı Onur Özdemir, Özel Kuvvet Personeli Üsteğmen Mehmet Aytaç yeralıyor.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : FETÖ Alman istihbaratı ile kol kola


FETÖ Alman istihbaratı ile kol kola

FETÖ‘nün çatı iddianamesinde önemli bilgiler yer aldı. Örgütün, özellikle 17-25 Aralık süreci sonrasında yabancı istihbarat birimleri ile temasa geçtiği vurgulandı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı Ana FETÖ iddianamesinde yer alan bilgi ve belgeler terör örgütünün yabancı istihbarat servisleriyle iç içe olduğunu ortaya koydu. FETÖ’nün Alman ve İsrail İstihbaratı ile yaptığı görüşmeler tespit edildi.

Terör örgütü FETÖ’nün, özellikle 17 – 25 Aralık süreci sonrasında yabancı istihbarat birimleri ile temasa geçtiğine vurgu yapılan iddianamede ilginç bir görüşme ve detaylarına yer verildi. Buna göre FETÖ’nin sözcüsü konumundaki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkan Yardımcısı Cemal Uşak, Almanya‘nın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli Alman İstihbarat Servisi BND‘nin Temsilcisi Edward Ehrenheim ve yardımcısı Jörg Birkenbeul ile 15 Ocak 2014’te İstanbul’daki bir restoranda görüşme yaptı.

Bu görüşmede, aynı zamanda ana davanın sanığı da olan Cemal Uşak, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik durumuna ilişkin Alman ajanlara açıklamalarda bulundu. Alman istihbaratçı Edward Ehrenheim, Cemal Uşak’a; "17 Aralık Operasyonu, Türkiye’den Suriye’ye giden yardımı MİT’in mi, Emniyet’in mi organize ettiğini, seçimler sonrasında Türkiye’de nelerin yaşanacağı"na dair sorular yöneltti.

Cemal Uşak’ın İsrail Başkonsolosluğu yetkilileri ile de sıkı irtibatı bulunduğu belirtilen iddianamede, "Bu irtibat, FETÖ’nin yabancı istihbarat servisleriyle ilişkisini ve kimlere hizmet edildiğini ispatlamaktadır" denildi.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : 122 bin ByLock kullanıcısından 910’u akademisyen çıktı


122 bin ByLock kullanıcısından 910’u akademisyen çıktı

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın tespit ettiği 122 bin ByLock kullanıcısından 910’u akademisyen çıktı. Savcılık listeyi, YÖK’e gönderdi. Öğretim üyeleri hakkında işlem başlatıldı.

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın tespit ettiği 122 bin ByLock kullanıcısından 910’u akademisyen çıktı. 122 bin ByLock kullanıcısı ve 18 milyon mesaj içeriği tek tek tespit edildi. Programı indirenlerin de şifreli yazışma programını etkin olarak kullandığı belirlendii. Savcılık listeyi, Yükseköğretim Kurulu’na gönderdi. Öğretim üyeleri hakkında işlem başlatıldı.

Bir başka soruşturma ise, akademik personelin belirlendiği sınavla ilgili yürütülüyor. Soruştumada toplanan deliller 2008 ve 2009’daki ALES’lerde kopya çekildiğini işaret ediyor, FETÖ üyelerinin sadece Kamu Personeli Seçme Sınavı’nda değil, Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitim Giriş Sınavı’nda da soruları çaldığı belirlendi.

Yaklaşık 30 bin kişinin akademik kadroya yerleştiği ortaya çıktı. İtirafçı olan sınav birincileri sınavdan önce soruların kendilerine verildiğini söyledi.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : “Söylerim hıyara merak etmeyin”


"Söylerim hıyara merak etmeyin"

Mehmet Dişli darbenin ertesi sabahı birlikte Akıncı Üssü’nden Çankaya Köşkü’ne gittikleri Akar’la aralarında geçen konuşmayı Savcılık ifadesinde anlatmış.

15 Temmuz’da Genelkurmay Başkanlığı’ndaki darbe faaliyetine ilişkin çatı iddianamesinde, “FETÖ”nün TSK’daki yapılanmasına tam 400 sayfa ayrıldı. İddianamede ayrıntılı ve dikkat çekici tespitler var.

TSK’dan 1985-2002 arasında 400 “FETÖ”cü ihraç edilirken, 2003’ten sonra hiçbir “FETÖ”cünün atılmadığı,

Darbecilerin AKP döneminde general yapıldığı,

“FETÖ”nün 2000-2008 yılları arasında TSK’ya “yerleşip, yayıldığı”,

2007’den itibaren TSK’nın komuta kademesini ele geçirmek için tasfiye ve kumpaslara başlandığı,

“FETÖ”nün kendisinden olmayan subayları TSK’dan tasfiye etmek için gerekli “kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırdığı”,

“FETÖ”cülerin, Ocak 2014-Temmuz 2016 arasında ise “TSK’daki mevcudiyetini muhafaza edip, darbe hazırlıklarını gerçekleştirdiği” gibi.

28 ŞUBAT DÖNEMİNDE “FETÖ”CÜLER ATILMADI MI

Bu iddianameyi ele almadan önce bir başka iddianamedeki tespitleri aktaralım.

Malûm geçen hafta 28 Şubat’ın 20’inci yıldönümüydü. İktidar ve medyası, “FETÖ’nün 28 Şubat’ta palazlandığı, bu dönemde FETÖ’cülere dokunulmadığı” görüşünde.

“FETÖ”cü olduğu gerekesiyle tutuklanan Savcı Mustafa Bilgili’nin bu iddianamesinde oldukça ilginç bilgi ve iddialar yer alıyor.

Genelkurmay Başkanlığı’nın Bilgili’ye gönderdiği ve iddianamenin eklerinde yer alan tabloya göre, Ağustos 1996 ile Kasım 1999 arasında toplam 746 subay ve astsubayın TSK’dan ilişiği kesilmiş. Bunlardan 41’i Deniz Kuvvetleri, 124’ü Kara Kuvvetleri, 44’ü Hava Kuvvetleri, 23’ü de Jandarma’dan olmak üzere 232’sinin “FETÖ”den atıldığı bildirilmiş.

“Ya diğerleri?” diye sorulabilir. Onlardan da bazı rakamlar verelim:

Nurcu, Yazıcı, Şura, Işıkçı : 7

Nakşibendi/Süleymancılık : 172

PKK ve Aşırı Sol : 28

Disiplinsizlik, Uyuşturucu- Çetecilik vs. : 25

28 Şubat iddianamesinden devam edelim.

Bir müşteki 20 Nisan 2012’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na şu ifadeyi verir:

“Ülkemizde 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde yapılan askeri darbelerle ilgili bu dönemlerin kimi sorumluları hakkında esas sürecin başlatılmış olmasına rağmen dilekçemde ayrıntılarını belirttiğim ve bir kısım basında çıkan beyanlarının örneklerini eklediğim şüpheli Fetullah Gülen de yapılan bu askeri darbelere propaganda yapmak suretiyle iştirak etmiş olmasına rağmen hakkında herhangi bir yasal işlem yapılmadığını duyuyorum. Bu nedenle şüpheli hakkında darbeye teşebbüs ve iştirak suçlarından soruşturma yapılıp, cezalandırılmasını istiyorum. Şikayetçiyim.”

Savcı Mustafa Bilgili bu dilekçeyle ilgili hiçbir işlem yapmaz, yani Fetullah Gülen’i davaya dahil etmez.

Niye mi? Yine iddianameden aktaralım:

“TSK’nın kurumsal hiyarşisinin dışında, yasadışı olarak kurulan ve bilahare TSK’nın kurumsal hiyerarşisini ele geçiren Batı Çalışma Grubu öncelikle yapılacak askeri bir müdahaleye karşı çıkabileceğini düşündüğü TSK personelini asılsız ihbarlar, gerçek dışı raporlar, personelin askeri görev ve disiplin anlayışını yansıtmayan sicil notları ve sahte belgelerle ihraç edilmesini sağlamış, ya da çeşitli baskı ve tehditlerle emekliliğe zorlayarak Türk Silahlı Kuvvetlerinden irtibatı kesilmiştir.”

Yani Savcı Bilgili’ye göre, bu dönemde “FETÖ”cüler başta olmak üzere TSK’dan atılanlar, olası bir askeri müdahaleye karşı çıkacak kişilerdi. Gerçekte ve adeta, “FETÖ”nün darbe mantığını anlatmıştı.

Balyoz ve Ergenekon kumpaslarıyla kimlerin tasfiye edildiğini, 15 Temmuz darbesini kimlerin yaptığını, kimlerin direndiğini gördük!..

O iddianameyle “FETÖ’cüleri koruyan-kollayan ve aklayan” Mustafa Bilgili’nin “FETÖ”cü olduğu ortaya çıktı. Haliyle, “Böyle yazması normal” diyelim.

Peki, iktidarın halen bir “FETÖ”cünün yazdığı bu iddianamenin ve başta Erdoğan’ın kızları, çok sayıda “FETÖ”cülükten atılan askerin “mağdur-müşteki” sayıldığı bu davanın arkasında durmasının sebebi ve izahı nedir?

RAPORLAR RAFTA FETÖ TSK’DA

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Genelkurmay iddianamesinde ne deniyor; “2003’ten sonra TSK’dan hiçbir FETÖ’cü atılmadı… FETÖ, TSK’ya 2000-2008 yılları arasında yerleşip, yayıldı” deniyor.

Oysa TSK’da “FETÖ”yle mücadelenin 28 Şubat sürecinden sonra da sürdüğü, hatta 2004 MGK’sında bu konuda geniş bir rapor sunulduğu malûm.

Peki iktidar ne yaptı?

Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in ifadesiyle, “Alınan kararlar Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmadı, hiçbir işlem yapılmadı. Toplumsal ve siyasi riski Başbakan Erdoğan, hukuki riski de Dinçer üstlendi”.

Geçen süreçte, “FETÖ”ye “Ne istedilerse verildi”.

15 Temmuz’a gelindiğinde de, “Kandırıldık. Rabbimiz ve milletimiz bizi affetsin” denilerek, siyasi sorumluluktan kurtulmuş olundu.

Genelkurmay iddianamesiyle “FETÖ”nün TSK’da “yayılıp yerleşmesini” açıkça ortaya koydukları için savcıların başına bir şey gelir mi bilinmez, ama mevcut şartlarda “siyasi sorumlulardan” hesap sorulmayacağı/sorulamayacağını biliyoruz.

DÖNEMİN 6 GENELKURMAY BAŞKANI

Ya “FETÖ’cülerin TSK’ya yayılıp yerleştiği, tasfiye-kumpasları yaptığı, general olduğu ve darbe hazırlıklarını gerçekleştirdiği” süreçte Genelkurmay Başkanlığı yapan isimler; Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Işık Koşaner, özellikle Necdet Özel ve Hulusi Akar da mı “kandırıldılar”?

Birkaç örnek verelim:

Mâlum darbenin askeri “1 numarası”nın Akın Öztürk olduğu açıklandı. Öztürk’ün geçmişine bakalım.

2000’de Tuğgeneral, 2004’te Tümgeneral, 2009’da Korgeneral oldu. Balyoz operasyonu sonrasında birçok komutanın tutuklanmasının ardından 2013 YAŞ kararıyla da Orgeneral rütbesine terfi edip, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atandı. 2015’te Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan alındı, ama darbeye kadar YAŞ üyesi olarak kaldı.

Akın Öztürk 2013’te Hava Kuvvetleri Komutanı yapıldığında, o zaman Yeni Şafak’ta olan Abdülkadir Selvi önce şunları yazdı:

“Türk Silahlı Kuvvetleri bir süredir cuntalara, Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi darbe suçlarına bulaşmış isimlerle ilişkisini kesmeye çalışıyor. Darbelerle, darbecilerle anılan bir kurum olmaktan çıkmaya çalışıyor. Şurada darbe suçlarından dolayı yargılanan 22 generalin TSK ile ilişkisi kesildi.”

O Şura’da son güne kadar şimdiki komutan Abidin Ünal’ın Hava Kuvvetleri Komutanı olması bekleniyordu. Ama olmadı, oldurulmadı. Neden mi? Selvi’nin o yazısından okuyalım:

“Ancak dosyası son kez gözden geçirilirken, Balyoz Davası’nın Yargıtay’daki temyiz duruşmasına katıldığı, ayrıca gazetecilere açıklama yapıp, ‘İnsani, vicdani ve ahlaki olarak görevimi yapıyorum. Bundan dolayı (YAŞ’ta) önüm kesilecekse kesilsin. Bu benim için onur olur’ dediği ortaya çıktı. Genelkurmay Başkanı Özel’in, askerlik mesleği gereği muvazzaf subayların Ergenekon ve Balyoz gibi darbe davalarından uzak durmaları yönündeki talimatını bile bile bunu yapması, dosyasının yeniden değerlendirmeye alınmasına neden oldu. Korgenerallikte bekleme süresi 1 yıl uzatıldı, korgenerallikte bekleme ihtimali yüksek olan Akın Öztürk ise orgeneralliğe yükseltilerek Hava Kuvvetleri Komutanı oldu.”

Abidin Ünal’ın Balyoz temyiz duruşmasına katıldığını ve o demecini ismini vermeden yazan gazeteci bendim.

Burada dikkat çekmek istediğim husus; Necdet Özel’in tavrı… “Muvazzafların, Ergenekon ve Balyoz gibi darbe davalarından uzak durmaları” talimatı vermiş olması!.. Bu yüzden Abidin Ünal’ı değil, Akın Öztürk’ü Hava Kuvvetleri Komutanı yapması, yaptırması!..

Darbeden sonra Ahmet Davutoğlu’nun Akın Öztürk’le ilgili açıklamasını da hatırlayalım.

“Gün geçti, artık daha rahat ifade edebiliriz. Akın Öztürk Paşa, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan süresi varken niye alındı? Normalde süresi vardı ve Akın Paşa kalırdı. Cumhurbaşkanımız ve Hulusi Akar Paşayla yaptığımız istişarelerde gelinen noktadır o. Düşünün ki, eğer Akın Öztürk Hava Kuvvetleri’nde komutan olarak kalsaydı bugün nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalırdık herhalde herkes takdir eder. Tedbirleri geçen seneden beri almaya başladık.”

“Madem Akın Öztürk’ün ne olduğu biliniyordu, neden YAŞ üyeliğinden de alınmadı” diye sormakla yetinip, Necdet Özel’den devam edelim:

Yıl 2014. YAŞ toplantısından bir iki ay öncedir. İsmi bizde saklı bir Albay makamında Özel’i ziyaret edip, şunu söyler:

“Jandarmadan Ali Osman Gürcan, Sadık Köroğlu ve Faruk Bal cemaatçidir, terfi ettirmeyin.”

YAŞ toplanır, iki yıl sonra 15 Temmuz darbesine katılacak olan bu üç isim de terfi ettirilir.

Sonrası önemli; Gelenek gereği terfi eden Albaylar, Genelkurmay Başkanını ziyarete gider. Ziyaret sonunda Özel o üç isimden kalmalarını ister ve “Bakın şu Albay sizin üçünüzün Cemaatçi olduğunu söyledi, ama ben sizi terfi ettirdim. Haberiniz olsun” der.

HULUSİ AKAR VE MEHMET DİŞLİ

Devr-i Genelkurmay Başkanlığı döneminde darbe gerçekleşen Hulusi Akar’a gelelim.

Darbe konseyinde yer alan Mehmet Dişli ile ne denli yakın olduklarını, 15 yıl neredeyse hiç ayrılmadıklarını daha önce yazdık.

Bu ikiliye dair bir iddiayı aktaralım.

Akar’ın Kara Harp Okulu Komutanı olduğu dönemde Mehmet Dişli de tabur komutanıdır. İlginçtir, o tarihlerde AKP milletvekili -şimdi Genel Başkan Yardımcısı- Şaban Dişli’yle akrabalığını reddetmektedir. Bu inkârı ilginç bulan birileri, MİT’e sorar. Gelen yazıda kardeş oldukları görülür. Bu olay ve Dişli’yle ilgili başka bilgiler üzerine konu Akar’a intikal ettirilir. Akar’ın tepkisi, “Söylerim hıyara , merak etmeyin” olur!..

Mehmet Dişli darbenin ertesi sabahı birlikte Akıncı Üssü’nden Çankaya Köşkü’ne gittikleri Akar’la aralarında geçen konuşmayı Savcılık ifadesinde anlatmış. Şunları konuşmuşlar:

“Akar bana ‘Sağ ol evlat’ dedi. ‘Komutanım ne olduysa anlatacağız, başından beri birlikteyiz, ben sizin için buradayım’ dedim.”

Koca bir Genelkurmay Başkanı en yakınındaki kişinin, “evlât” dediği birisinin ne olduğunu bilmez, görmez, anlamaz mı?

Genelkurmay iddianamesinden son bir not:

FETÖ yapılanması için, “Son olarak kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıllarda mezun olmuş subayları TSK’den tasfiye etmek için üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir” tespiti yer alıyor.

“FETÖ’ye müzahir olmayan üç devreyi birden toplu olarak emekli edecek ve hizmet süresini 28 yıla indirecek kanuni düzenlemeler” denilen, “6722 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”. Bunu darbeden kısa bir süre önce Mehmet Dişli’ye hazırlatan ve dahi, “Arkasında durulacak, kesinlikle milim taviz olmayacak” talimatı veren tabii ki, ABD veya Alman Genelkurmay Başkanı değildi!..

Necdet Özel de siyasi irade gibi, “Vicdan azabı çekiyorum!.. Rabbim ve milletim affetsin!..” demişti.

Rabbim ve milletimizi bilmiyoruz, ama acaba Savcılar bu iddianameden sonra onları affeder, affedebilir mi?

Müyesser YILDIZ

Odatv.com

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.