Günlük arşivler: 7 Mart 2017

UKRAYNA DOSYASI /// Zeki Sarıhan : Ukrayna İzlenimleri-1 /// YAĞMALANMIŞ BİR ÜLKE


Ukrayna İzlenimleri-1

YAĞMALANMIŞ BİR ÜLKE

Zeki Sarıhan

31 yıl önce Boğazlıyan Uzunlu kasabasında konserve atölyesinden bozma ortaokulda yalnız bir ders yılı öğrencim olmuş Mahmut, dokuz kardeşten biri olarak girdiği hayat mücadelesinde birçok zorlukla boğuşa boğuşa önemli ticari işler yapan bir “Anadolu kaplanı” olmuş. Birkaç yıl önce Ankara’da beni buldu. Yemeğe, ardından Uzunlu’ya götürdü. “Hocam seni iş yaptığım Rusya’ya götüreyim, birkaç gün gezersin” deyip duruyordu.

Öğrencilerin, eski öğretmenlerine karşı saygı duymaları doğal olmakla birlikte onun bu ilgisinin özel bir nedeni de varmış. “Dünyanın neresine gitsem hocam, hayalin benimle birlikte geliyor. Her davranışım için hocam duysa acaba ne der diyorum” demişti. Öğretmenlerin öğrenciler üzerinde ömür boyu sürebilecek etkisine bir örnek olsun diye bu duygularını yazmasını ve Öğretmen Dünyasında yayınlatmasını istemiştim. Fakat adımı yazmayacaktı. Yazmış ve dergi de benim adımı çıkarmadan yazıyı yayımlamıştı.

KÜÇÜK KARABALIK

Mahmut, o yılkı öğretmenliğim için birçok ayrıntıyı hatırlıyor. En çok da kendilerine kitap okutup anlatmalarını istememizi. Hiç unutmadığı kitaplardan biri İranlı yazar Samed Behrengi’nin o tarihlerde çok okunan Küçük Karabalık hikâyesi. Yaşadığı dere ile yetinmeyen Küçük Kara Balık, ırmağı, sonra bununla da yetinmeyerek okyanusu tanımak ister. Orada büyük balıklara yem olmamak için elinde bir hançerle yüzer. Mahmut bu hikâyenin çok etkisinde kalmış ve kendisi için Küçük Karabalık’ın serüvenini benimsemiş. Bu da kitapların insanlar üzerindeki kalıcı etkisi. Siz siz olun, kitap okumayı ve okutmayı boş bir iş saymayın.

Mahmut, onu bir hayalet gibi izlediğimi hissettiği iş hayatında benim hayat felsefemi örnek alabildi mi? Bunu sanmıyorum. Bir iş adamı için galiba buna imkân da yoktur. Fakat ona verdiğim korku bile yeter!

“Size verdiğim sözü yerine getirmek istiyorum. Gidiş-geliş beş gün sürecek Ukrayna gezimde bana eşlik eder misin?” önerisini geri çevirmemin makul bir nedeni olamazdı. O, öğretmenine karşı bir jest yapıyordu, ben de birkaç günlüğüne yeni bir ülke görecektim.

1 Mart Çarşamba günü sabaha karşı, oğlu Alperen’in kullandığı otomobille beni evimden aldılar, saat 07 uçağı ile Esenboğa’dan Ukrayna’nın başkenti Kiev’e bir sat 50 dakikada ulaştık. Türkiye’den 10 enlem daha kuzeyde olan Kiev’de soğuk rüzgârlar esiyordu. Havaalanından otobüsle İstanbul Boğazı genişliğinde Dinyeper nehrinin üstünden geçerek kent merkezine gidip bir restoranda sabah kahvaltısı yapıp biraz oyalandık. Kiev’i dönüşte gezecektik. Bir saatlik bir uçak yolculuğu ile akşamüzeri Ukrayna’nın Batı’da Polonya sınırına çok yakın Lvov kentine uçtuk. Bizi. Mahmut’un iş yaptığı fabrikanın ayarladığı bir araba alarak şehir merkezinde günlüğü 50 liradan beş günlüğüne tutulmuş içinde sıcak suyu, mutfağı, duşu, televizyonu, interneti bulunan yan yana iki odaya bıraktı. Şehirde böyle evlerden bir hayli varmış ve otelden daha ucuza gelirmiş. Buralarda oturan bir hayli bekâr, öğrenci ve aile de varmış.

Ukrayna saat dilimi bizimkinden bir saat geri. Saatlerimizi ayarladıktan sonra büyük bir markete girip sabah kahvaltılarımız için bazı yiyecekler aldık. Marketlerde zeytin dışında parası olanlar için her şey var.

“HER ŞEY BENİM OLSUN…”

Akşam domuz etinden yapılmış yemeklerden azade olmak için Mahmut beni Kafkas Restoran’a götürdü. Burayı bir Ermeni işletiyormuş. Biraz sonra Mahmut’un mal aldığı fabrikanın müdürü de geldi. Yemek sırasında ben Ukrayna hakkında bilgi toplamaya çalıştım. Bu arada fabrika müdürü mühendise Ukrayna’dan Türkiye’nin nasıl göründüğünü sordum. Türkiye hakkında fazla bilgisi yokmuş ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şanı oralara kadar yayılmış: Onun için “Her şey benim olsun diyen bir adam” dedi. Gerçi Ukrayna yönetimi de ondan aşağı kalmıyor. Sovyet sistemi bozulunca ülkenin ekonomik kaynakları ve varlıkları parti ve işletme yöneticileri tarafından kendi üstlerine tapulanmış. Şimdi ülkede aşırı zengin bir sınıf var.

Demokrasi ve serbest seçimler bir karikatürden ibaretmiş. Komünist Parti’nin yerinde yeller esiyor! “Ukraynalılar, komünizmi neden bıraktı?” soruma birkaç neden sıralanıyor. Bunlardan biri halkın özgürlük isteği imiş. Ukraynalılar kapitalizmden çok bir yağma ekonomisinin yürürlükte olduğu yeni rejimden memnun mu? Bunu öğrenmek zaman alacak. İdama mahkûm edilen bizim Temel’in “Bu da bana ders olsun!” demesi gibi bir şey. Pişman da olsalar fayda etmeyecek gibi.

Ukrayna talihsiz bir ülke. Bunun nedeni, ülke sınırlarını koruyan doğal engellerin bulunmayışı. Tarih boyunca yakın ve uzak komşularından atlarıyla ve tanklarıyla bu toprakları çiğnememiş millet yok gibi. Polonyalılar, Kazaklar, Ruslar, Osmanlılar, Almanlar… Ülkeyi yağmalamışlar. İnsanlarını katletmişler. En son İkinci Dünya Savaşı’da Almanların Sovyetler Birliğinde katlettikleri 20 milyon insanın 10 milyonu yalnız bu ülkenin insanlarından. Ukraynalılar şimdi de Ruslarla kavgalı. İki milyon nüfusuyla Kırım’ı Putin’e kaptırmanın acısı içlerine oturmuş. Gene de ülkede Avrupa Birliği ve Rusya siyasetleri çekişiyor. 44 milyon nüfusunun yüzde 17’si Rus. Doğu Ukrayna’da Rusya taraftarları, Batı’da ise Avrupa Birliği taraftarları çoğunlukta imiş. Halkın yüzde altmışının AB taraftarı olduğu söyleniyor. Devlet başkanlığı bu iki kuvvet tarafından tahterevalli gibi inip çıkıyor. (6 Mart 2017)

Reklamlar

AK PARTİ DOSYASI : Erdoğan’ın “Kardan Zarar” Hesabı ve Sivil Direniş Gereği


Erdoğan’ın “Kardan Zarar” Hesabı ve Sivil Direniş Gereği

Referandumda #HAYIR çıkması durumunda, hukuken Erdoğan elindeki OHAL yetkilerini bulundurmaya devam edecek ve şu an var olan fiili başkanlık ve diktatörlük sistemi de olduğu gibi sürecektir.

Yani #HAYIR sonucu bile onun için “kardan zarar” gibidir.

Ancak #HAYIR aynı zamanda Erdoğan’ın bugünkü fiili diktatörlüğüne de #HAYIR anlamına gelecektir.

En azından Demokratlar, Liberaller, Kürtler, “Laik yaşam tarzındakiler”, Aleviler için.

Ancak “Türk milliyetçileri” ve “devletin bekasını” savunanlar için, yani Ulusalcılar (yani CHP’nin önemli bir bölümü) ve MHP’liler için, Erdoğan’ın bu yetkilerle yerinde kalması ciddi bir sorun oluşturmayacaktır.

Hatta bunlar Erdoğan’ın istifası talepleri karşısında, Erdoğan’ın yanında yer alabilirler veya tarafsız kalabilirler.

Bu ise, bu günkü geniş ve fiili #HAYIR cephesinin daralması, Erdoğan’ın baskı politikasını uygulayabilmek ve karşısındakileri bölebilmek için daha geniş bir hareket alanı anlamına gelecektir.

Yani bir bakıma tıpkı 7 Haziran seçimlerine benzer bir konumlanış ortaya çıkacaktır.

Yavuz Baydar da bu soruna referandum öncesi bağlamda değinmiş oluyor bugünkü Artı Gerçek’teki Erdoğan Savaşta başlıklı yazısında:

“Elbette Evet kazanmazsa güneş batmış olmayacak onun için.

Ortada kapı gibi, taş gibi OHAL var.

OHAL’in KHK’lerine yenilerini ekleyerek kendisiyle hemfikir olmayanları, tekerine taş koyanları tepelemeye, eğmeye bükmeye, susturmaya devam edebilir en az 2019 seçimlerine kadar.

Büyük ihtimal bunu çantada keklik sayıyor.

Öyle olmasına öyle de, 16 Nisan’da Hayır kazanırsa ne olacak peki?

Sandıktan gelecek bir ‘tersleme’, Türkiye içinde hangi karşı dinamikleri tetikleyebilir?

Çalkantılı sularda yüzüp duran Saray ve AKP alabora olabilir mi?

İşte bunu kestiremiyor Erdoğan.

Siyaset ustası, evet. Hesap kitap tamam.

Ama…

Hayır çıkarsa, ülke üzerindeki mengeneyi daha fazla sıkmaktan başka çaresi kalmayacağına göre, o mengene elinde kırılır mı, kırılmaz mı, bilemiyor.

O yüzden, önüne çıkan her kriz potansiyeline dört elle sarılıyor.”

*

Erdoğan’ın iktidarda kalmak için her şeyi yapacağından ve elindeki OHAL silahını herkese karşı kullanacağından emin olabiliriz.

Bu sefer Erdoğan’ı köşeye sıkıştıracak, tecrit edecek, bu silahını işlevsiz hale getirecek en geniş katılımı sağlayacak, kitlesel mücadele biçimleri bulmamız gerekiyor.

Bu sefer 7 Haziran sonrasıyla aynı duruma düşülmemesinin hayati önemi bulunmaktadır.

Burada sivil mücadele biçimlerinin; barışçıl ve kitlesel mücadele biçimlerinin hayati önemi ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’deki demokratik ve sosyalist hareket ne yazık ki, sivil ve kitlesel mücadele biçimleri alanında deneyimli değildir; bunun nasıl güçlü bir silah olduğunu ve önemini bilmez ve bunu bir tür pasifizm olarak görme eğilimindedir.

Soru şudur: OHAL’i Erdoğan kaldırmayacağına ve esas silah olarak kullanacağına göre, bizlerin OHAL koşullarında; yani şimdiki #HAYIR kampanyası olanaklarının bile olmadığı koşullarda; “Türk Milliyetçileri” ve “Devletin Bekası”cılarının Erdoğan’ın yanına geçtiği veya çekildiği; dolayısıyla bugünkü #HAYIR cephesinin zayıfladığı; buna karşılık aynı ölçüde de Erdoğan’ın güçlendiği koşullarda, nasıl kitlesel ve sivil bir direniş geliştirilebilir. Bunun üzerine en azından şimdiden düşünmek ve tartışmak gerekmektedir.

Örneğin, henüz #HAYIR’ın böyle yükselişte olmadığı, tam bir yılgınlık ortamında bulunulduğunda yaptığımız bir öneri olan, tamamen temel haklara dayanarak slogansız, bayraksız, sadece #HAYIR sözü içeren yazılarla her gün aynı yerde aynı saatlerde bulunma önerimiz, referandumdan sonra bu sefer örneğin #İSTİFA için düşünülebilir.

Elbette bu bir öneridir ve muhtemelen çok daha yaratıcı biçimler de ortaya çıkabilir.

Ama bunların en geniş katılımı sağlayacak ve devlet güçlerini hareket edemez; OHAL’i işlevsiz durumda bırakacak biçimler olması önemlidir.

Ayrıca referandumu beklemek de yanlıştır. Bizzat referanduma ulaşmak ve #HAYIR çıkarmak için de şimdiden, var olan OHAL’i işlevsizleştiren böyle sivil ve kitlesel bir mücadele gerekmektedir.

Çünkü hala ne referandumun yapılacağı kesindir ne de #HAYIR çıkacağı.

Şu anki elverişli ortam değerlendirilerek kitlesel ve sivil bir direniş başlatma büyük önem taşımaktadır ama ne HDP’nin, ne de diğer sosyalist örgütlerin böyle bir perspektifi bulunmamaktadır.

Bu nedenle hiçbir yankı olmayacağını bile bile yine de konuyu gündeme getirmeye çalışmak gerekmektedir ki yarın belki uygun koşullarda insanlara bir ilham verebilsin.

*

Bu vesileyle sivil direniş konusunu gündeme getiren bir yazıya dikkati çekmek istiyoruz. Bu yazının özellikle Politik İslam çevrelerinden gelmiş olması ayrıca önemlidir.

TR724 adlı sitede veya internet yayınında Umur Atay adlı bir konuk yazarın “Kötülüğe Esir Olmamalı! Yeni Bir Şeyler Yapmalı…” başlıklı bir yazısı yayınlandı.

Bu yazıyı aşağıya olduğu gibi aktararak konuya hem politik İslamcı kesimleri; hem de demokratları, sosyalistleri ve Kürt hareketini, yazarın ifadeleriyle “şiddeti dışlayan, ikna odaklı, olumlu hareket içeren bir eylem pratiği… Zulme karşı “isyan ahlakı” taşıyan bir eylem pratiği” üzerine şimdiden kafa yormaya davet etmek istiyoruz.

İlk elde Erdoğan’dan ve OHAL’den kurtulmanın tek yolu onu işlevsizleştirecek mücadele biçimleridir.

Bu aynı zamanda gerçekten demokrasiye giden bir yolun başlangıcı olabilir.

Ve ancak en pasif gibi görünen ama yüz binlerin, milyonların katıldığı eylemler içinde insanlar birer ırkçı, milliyetçi olmaktan çıkıp, birer demokrata dönüşmeye, kendilerini aşmaya başlayabilirler.

İnsanlar birer demokrata dönüşmeden Türkiye’nin demokrasiye geçmesi; dolayısıyla Kürtlerin üzerindeki baskı ve şiddetin son bulması olanaksızdır.

İnsanların demokrata dönüşmeleri için ise, milyonlarca insanın katıldığı en geniş kesimleri kapsayan ve buna uygun biçim ve içerikte eylemler gerekmektedir.

Ve referandum sonucu beklemeden, hatta Referanduma ulaşmak ve #HAYIR çıkarmak için şimdiden başlamaya da yönelik olarak “Biraz kafa yormalı”.

Aksi takdirde bu rehavet havası, Erdoğan’a geniş bir hareket alanı sunarak, Referandum’da #HAYIR’ı da, hatta referandumun yapılmasını da tehlikeye sokuyor.

Yarın 8 Mart, örneğin kadınlar böyle alışılmış sadece belli kesimlere hitap eden ve güçsüz gösteriler yerine, niye ülke çapında her kesimin kendini bulup katılacağı yukarıdaki önerimize benzer bir kitlesel sivil direniş hareketi başlatmasınlar?

Bunun için sadece sola egemen geleneklerin ve düşünce kalıplarının, ezberlerin dışına çıkmak bile yeter.

Aşağıda söz konusu yazı:

“TABLO SANDIĞIMIZDAN DAHA AĞIR BELKİ

Yüz binden fazla kişi işsiz kaldı. Çalışma özgürlükleri ellerinden alındı, açlığa mahkûm edildiler… Elli binden fazla kişi tutuklu, sayıları her geçen gün artıyor. Cezaevlerinden, gözaltından işkence haberleri geliyor… 130 dan fazla intihar olduğu söylenen (!) şüpheli ölüm var. Hitler döneminde bile bu kadar gazeteci, akademisyen ve yargıç tutuklanmadı! İşinden edilmedi. Açlığa mahkûm edilmedi. Yargı iktidarın sopası olarak kullanılıyor. Şimdi, tutuklu eşini ziyarete giden ev hanımlarına geldi sıra… Çocuklar perişan! Aileler darmadağın! İktidarın kendisi için tehlikeli gördüğü herkese sıra gelecek anlaşılan!

Tablo belki de sandığımızdan daha ağır. Bağımsız bir yargının, özgür medyanın olmadığı, düşünce özgürlüğünün bulunmadığı bir yerden sağlıklı hasar raporu almak mümkün olmuyor. Bilinen gerçek; zulüm artarak devam ediyor… Bir yol bulmalı, yeni bir şeyler yapmalı…

KÖTÜLÜĞE ENGEL, İYİLİĞİ YAYMAYA ARAÇ

AB ve ABD’nin üst yönetiminin, entelijansiyanın ülkemizde olanlarla ilgili şüphesiz bir fikri var. İnsan hakları ve demokrasinin evrensel standartları Batı’da belli. Ülkemizdeki uygulamaların buna uymadığını görüyorlar. Devletler kendi menfaati ön planda tuttuklarından şimdilik güçlü bir ses çıkarabilmiş değiller. Ya Batılı halkın, sıradan vatandaşın ülkemizde yaşanan zulümlerle ilgili olarak ne kadar bilgisi var? Duyurabildik mi onlara? Bizce ortaya konulacak ‘sivil itaatsizlik eylemleri’ ile yapılanları dünya kamuoyuna anlatmalı değil miyiz? Derdimizi anlatabilirsek hem o ülkelerin üst yönetimine baskı oluşturmayı sağlamış olacağız hem de toplumsal entegrasyon için yeni pencereler açmış olacağız… Sivil itaatsizlik eylemi hem kötülüğe engel olabilir hem de iyiliği yaymaya araç olabilir…

Sabır, sebat ve dua… Kötülüğe karşı en önemli duruş… Şüphesiz yerini hiç bir şey dolduramaz. Kötülüğü, her şeyin sahibine şikayet, zalimleri iflah etmeyecektir. Buna inancımız tam. Eksiklik olduğundan değil de fazlalık olsun diye; bununla birlikte zulmü dünya insanlarına duyurmak da gerekmez mi? Hiç yapılmadığı söylenemez. Sosyal medya zaman zaman etkili kullanılabiliyor. Zulmü tüm dünyaya daha etkili nasıl anlatabiliriz, buna kafa yormaya değmez mi? Daha fazlası için bir şeyler yapmalı…

İLGİ UYANDIRMAK İÇİN NE YAPILABİLİR?

Medya-sosyal medya dışında bilmediğimiz farklı mecralarda çalışmalar yapılıyordur belki. Bu çalışmalar etkili de oluyordur. Ancak tespit şudur ki; dünya kamuoyunun ilgisini ülkemizde yaşanan zulme tam olarak çevirebilmiş değiliz.

İlgiyi uyarmak için neler yapılabilir? Eylem pratiğimiz yok maalesef. Kendi değerlerimize uygun; şiddeti dışlayan, ikna odaklı, olumlu hareket içeren bir eylem pratiği… Zulme karşı “isyan ahlakı” taşıyan bir eylem pratiği… Medeni dünyaya karşı akıl-mantık süzgeci içinde sunabileceğimiz değer yargılarımıza ve zulme dikkat çekmek için bir eylem pratiği… yok maalesef. Henüz ortaya konabilmiş değil. Bir şeyler yapmalı…

Zamanı şimdi değilse ne zaman? Bütün projektörleri zalimlerin yüzüne tutacak bir yol; arayıp bulmalıyız. Yapılan zulümlere karşı “dikkat çekmek için” bir şeyler yapmalı… İrademizle ortaya koyacağımız gayret farklı bir Rahmeti celbedecektir belki de…

Umulur muydu kuzey yarım küredeki fırtınanın nedeninin güney yarım kürede mavi bir kelebeğin kanat çırpmış olması olsun… Kelebek kadar olsun bir şeyler yapmalı…Bir adım atarsak mesafeler kısalacaktır belki de… Zalimlerin yüzündeki maskeyi, maske olmaktan çıkartacak! Bir şey yapmalı…

HAKLI OLMANIN GÜCÜ YETER

Haklı davada çekimser kalacağımız bir durum yok. Haklı olmanın gücü yeter. Gücünü hoyratça kullananlar düşünsün gerisini… Yavuz hırsızlar düşünsün! Cesaret ve akılla bir şeyler yapmalı…

Gandi 1930’da 400 km’lik meşhur tuz yürüyüşüne tek kişi ile başladı, 12 bin kişi ile tamamladı. Britanya’ya karşı Hindistan’ın başkaldırmasına öncülük etti ve bu hamle bağımsızlıkla neticelendi. 1942’de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan’ı terk etmelerini istedi. Küçük adımlar büyük sonuçlar doğurmuştu…

Ebu Zer Gıfari (RA) ilk Müslümanlardan. Efendimiz’i (sav) duyunca görmeye geliyor. Görünce de Müslüman oluyor. İçi içine sığmıyor. O dönem müşriklerin merkezi Kâbe’de ilk eylemi gerçekleştiriyor. Meydan okuyor tüm putperestlere, zalimlere.

Müslümanlığını ilan ediyor! Şaşırtıyor müşrikleri. Bedel ödemekten çekinmiyor. Müslümanlığı ve küfrün zulmünü gündeme getiriyor. Kaç kişiye cesaret verdiği bilinmiyor. Biraz cesaretle bir şeyler yapmalı… Bizce bir şeyler…

BİRAZ KAFA YORMALI

Zulmün sıradanlaşmasına fırsat verilmemeli. Unutursak-unutturursak suç ortağı oluruz. İçerde bir şey yapma imkanı olmayan mağdurlar bir el bekliyor. Bir duruş bekliyor… İnayet eli uzanacak şüphe yok. Belki de inayet eli, uzanmadan önce o duruşu bekliyor…

Güneş doğacaksa batıdan doğacak.

Başlangıç; gazetecilere, yargı mensuplarına, annelere dikkat çekmek için bir şeyler yapmalı. Belki beyaz gül dağıtmalı… Çadır kurmalı… Bisiklet turu yapmalı vs. ne bileyim işte bir şeyler daha yapmalı…

Evrensel değerlere de uygun; bizce bir şeyler… Zalimden başka kimseyi rahatsız etmeyen bir şeyler… Ama ne? Biraz akıl, biraz cesaretle yeni yollar bulunmalı. Biraz kafa yormalı…”

7 Mart 2017 Salı

Demir Küçükaydın

@demiraltona

demiraltona

Yazılarımız şu adresteki blogta bulunuyor:

https://demirden-kapilar.blogspot.de/

Videolarımız şu adreste:

https://www.youtube.com/user/demiraltona

Yazılarımızı ayrıca ses dosyası olarak şurada paylaşıyoruz. Direk podcasttan veya indirerek dinlemek mümkün.

https://soundcloud.com/demirden-kapilar

Kitaplarımız buradan indirilebilir.

https://drive.google.com/open?id=0BxCB_Gtx8VYAcDREeTJVLW93MjA

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Av. Hüseyin Özbek : PARMAK İZİ


Kürdistan bayrağını göndere ve sineye çekenler –çektirenler – üzerine fütürist bir deneme

PARMAK İZİ

Av. Hüseyin Özbek

Suçun faili belli değilse delilden sanığa gidilecektir. Bu durumda titiz bir çalışma ile suç mahallindeki her türlü delil kayıt altına alınacaktır. Delillerin kriminal laboratuarlarında incelenmesiyle en çetrefil suçların, kusursuz cinayetlerin faillerine ulaşılmaktadır. Sigara izmariti, basit bir çizik, tükürük, kıl, tüy, deri parçası, parmak izi suçlunun adaletin karşısına çıkmasını sağlamaktadır.

Toplumun gözü önünde işlenen cürümün ardından sanığın suç delilleriyle birlikte yakalanması durumunda kriminal laboratuarların mesaisine gerek kalmamaktadır. Yazının bundan sonrası için ceza hukukunu, kriminolojiyi geçelim. Bırakalım parmağı kocaman el ayasının nam olsun kabilinden izinin bırakıldığı halde kovuşturmaya kimsenin gücünün yetmeyeceği bir cürümden bahsedelim okurlarımıza.

4 Mayıs 2012 günlü gazeteler okurlarına Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin gayrı resmi başkenti Erbil’deki bir otelin açılışını müjdelediler. Kempinski, Marriot, Swiss ve Sheraton gibi otelcilik devlerinin art arda yatırım kararı almasında Erbil’e ilk adımı atan Divan’ın bölgenin sigorta sorununu çözmesinin etkili olduğunu duyurdular. Haberin devamında Koç Holding’in otelcilik markası Divan’ın açılış töreninin ayrıntıları veriliyor: Yaklaşık 100 milyon dolara mal olan 5 yıldızlı Divan Erbil’in açılışına katılan Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç: “Bölgedeki büyüme potansiyeli bizi cezbetti. Otelimiz de çok güzel oldu” derken, Koç Holding Turizm, Gıda ve Perakende Grubu Başkanı Tamer Haşimoğlu tercih nedenlerini; “ Erbil, Türk yatırımcılar ve işletmeciler için çok önemli bir potansiyel barındırıyor. Divan Grubu olarak, son yıllarda yeniden yapılanan ekonomisi ile iş hayatının kalbinin attığı Kuzey Irak’taki iş oteli ihtiyacını tespit ederek geleneksel konukseverliğimizi komşu sınırlara taşımayı amaçladık” sözleriyle açıklıyor.

Divan Erbil’in açılışına katılan Bölgesel Yönetimin Başbakanı Neçirvan Barzani, Mustafa Koç, Divan Grubu CEO’su Marcos Bekhit, Elegan Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Sarp Turanlıgil, TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner’in bakır sini üzerindeki kile sağ ellerini basarak temelini attıkları dostluğun gelecek kuşaklara taşınacağı mesajını veriyorlar.

Divan Otelinin yatırımcısı Elegan Grup Yönetim Kurulu Başkanı Sarp Turanlıgil Türk işadamlarının son 2 yıldır Erbil’e ilgisinin yoğunlaştığını belirterek; “ 11 yıldır buradayım. Ahmet Özal site yapıyor, havalimanını da Türkler yaptı. Şu anda 15 bin kayıtlı oturma izni olan Türk var. 957 kayıtlı şirket Erbil’de” açıklamasını yapıyor.

Divan Oteli’nin girişindeki 2 büyük mağazadan biri Setur’un ( Koç ) diğeri Beymen’in ( Boyner Holding ). Açılışa kocası Boyner Holding Yönetim Kurulu Başkanı Cem Boyner ile katılan TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner; “ Bu bölge gelişim açısından büyük potansiyel taşıyor. Bana sadece Exxon Mobil’in 7 bin eksperinin Irak’ta olduğunu söylediler” diyerek Kuzey Irak’ın uluslar arası sermaye devleri için önemini vurguluyor. Boyner Grubunun yatırım kararında Neçirvan Barzani’nin; “ Erbil’in İstanbul’dan bile daha güvenli” olduğuna ilişkin sözlerinin etkili olduğu anlaşılıyor. Beymen Genel Müdürü Elif Çapçı 20 milyon dolar ciroya ulaştıkları Kahire’deki mağazada Arap Baharından sonra işlerin düştüğünden yakınırken İstikrar ve potansiyelin olduğu Erbil’de 10 milyon dolarlık ciro beklentisini vurguluyor.

Zaman Gazetesi; “Koç, Kuzey Irak’a Divan’la girdi” başlığının altında iri puntolarla; “Koç Grubu, yurtdışındaki ilk Divan Oteli’ni Kuzey Irak bölgesel yönetiminin merkezi Erbil’de açtı. Amerikalılardan İtalyanlara dünyanın dört bir yanından yatırımcının aktığı K.Irak’ta Koç’un otel açması, Türkiye için ayrı bir anlam taşıyor. Erbil’de yönetim, altyapı, ulaşım, eğitim, sağlık hizmetleri ve iletişim gibi alanlarda üç-beş yıl içinde 20 milyar dolarlık yatırım planlanıyor” cümleleriyle konuya giriyor. Zaman muhabirinin yorumu yanı başımızda çizilen yeni siyasi coğrafyayı müjdeliyor: “Amerikalı Citi Group bir ülkeye giriyorsa da tesadüfi değildir, ayrılacaksa da öylesine verilmiş bir karar değildir. Görünen görünmeyen siyasi iktisadi ve içtimai sebepleri uzun uzun analiz ettikten sonra verilmiş kararlardır bunlar. Koç da öyle yapıyor.” Yazı Koç’un Bağdat’ı bir yana iterek merkezi yönetimle şekli bağlarını da koparmak için bahane arayan bölgesel yönetimle iş tutmasının şifrelerini de veriyor. Yazının bütününden Koç’un Atlantik ötesinin şemsiyesi altında palazlandırılıp petrol devletçiğine dönüştürülecek bir istikrar adacığına yatırım yaptığı anlaşılıyor. Yazı kile el basmayı Kuzey Irak’ın Türkiye’ye hiç olmadığı kadar yakınlaştığının aynadaki aksi sayılabileceği cümlesiyle sona eriyor.

Zamanın ruhunu iyi yakalayan Zaman işin peşini bırakmaya niyetli değil. Washington’un yüksek tavanlı salonlarında, Pentagon’un girilmez odalarında, CİA laboratuarlarında yazılımı programlanıp, şifreleri kodlanan Kürdistan’ın kutlu doğumundan müjdeler vermeye devam ediyor. 7 Mayıs 2012 günlü Zaman, Barzani’ nin açıklamalarını haberleştirmiş; ( Otel açılışında Türk gazetecilerin sorularını cevaplandıran Neçirvan Barzani, Türkiye’nin en büyük gruplarından Koç’un Erbil’de iş yapmaya karar vermesinin kendileri için önemine işaret ederek; “Benim şahsen Sayın Mustafa Koç Bey ile kardeşçe bir ilişkim var. Koç topluluğu gibi büyük grupların buraya gelerek yatırım yapmalarını bekliyoruz. Biz Türkiye ile her yönden iyi bir ilişkide bulunmak istiyoruz” dedi. Barzani, petrol üretimi konusunda Türkiye’nin tecrübelerinden faydalanmak istediklerini, inşa halindeki 2 rafineriden birinin Türk şirketi Genel Enerji tarafından yapıldığını kaydetti. Bağdat yönetimiyle petrol gelirleri konusunda yaşanan sorunlara değinen Barzani Kürdistan bölgesi olarak bu konuda ısrarlı olacaklarını belirtti. ABD Petrol devi Exxon Mobil ile yaptıkları anlaşmanın Bağdat tarafından kabul edilmemesine tepki gösterdi. Başbakan Erdoğan’ın ilk kez kendisini aramasının çok anlamlı olduğunu söyleyen Barzani açıklamasını: “İnşallah yakın zamanda ben de Ankara’ya geleceğim. Bu ilişkimizin daha da gelişeceğine inanıyoruz. Bence Türkiye Irak’ın en iyi konumdaki komşusudur. Türkiye tüm Irak’taki oluşumlar için hayırsever bir rol oynamaya çalışmıştır” sözleriyle bitirdi.)

Medyanın Kürdistan kroniğine azıcık ara verip Atlantik ötesinin sahnelediği post modern tragedyanın arka planına göz atmanın zamanıdır. Antik Yunan Tragedyaları yaşlılar korosuyla başlar. Koro oyunun başlangıcında seyirciye birazdan olacakların ipuçlarını verir. Olimpos’taki tanrıların yazgısının kişilerce yaşanacağını, kaderin değişmezliğini, insan çabalarının tanrısal yazgı karşısındaki acizliğini dillendirir. Biz 21. Yüzyıl tanrılığına soyunanlarca sahnelenen oyunda Antik dönemin aksine tek tek kişilerin değil milletlerin kaderlerinin nasıl çizildiğine getirelim sözü. Kuzey Irak’taki oluşumun bu günü ve yakın geleceğini, değişmez yazgısını cümle aleme duyuran tek kişilik koro Peter Galbraith’ ekulak verelim.Bölgesel Kürt yönetiminin başkanı Mesud Barzani’nin danışmanı ABD’li diplomatınKürt Haber Sitesi Rudaw’da yayınlanan açıklamaları yoruma gerek kalmaksızın sahnelenen oyunu gözler önüne seriveriyor:

“Rudaw: Balkan devletleri bağımsızlıklarını kazandıklarında orada görevliydiniz. Deneyimlerini göz önüne aldığınızda, Irak’ta Kürtler için de böyle bir durum gerçekleşebilir mi?

Galbraith: Kürtler 90 yıl boyunca Irak’ın bir parçası olarak yaşadılar. Ancak Irak bunu değerlendiremedi. Balkanlar’da da gördüm ki, eğer bir halk bağımsızlık istiyorsa onu elde eder.

Rudaw: Size göre Irak’ta bir Kürt Devleti kurulması konusunda engeller nelerdir?

Galbraith: Mesut Barzani ve Başbakan Neçirvan Barzani tam bağımsızlık yolunda pek çok önemli sorunu çözdüler. Türkiye ile yakın ekonomik ilişki kurarak petrol endüstrisinin gelişmesini, diğer alanlarda yatırım gerçekleştirilmesini ve ekonomik bağımsızlığın tesis edilmesini sağladılar. Kürtlerin bu karmaşık bölgede ABD’nin en önemli müttefiki olduğunu ispat ettiler.

Rudaw: ABD’nin bağımsız Kürt devletini destekleyeceğini düşünüyor musunuz?

Galbraith: ABD genel olarak mevcut durumu destekler ve ayrılmalara sıcak bakmaz. Ancak mevcut gelişmeler ABD’yi seçeneksiz bıraktı. ABD olası bir bağımsız Kürt devletini destekleyecektir.

Rudaw: Kürt liderler ABD’nin petrol devi Exxon Mobil’in Kürt bölgesine gelmesini büyük sevinçle karşıladılar.

Galbraith: Kürt petrol sanayisi açısından dünyanın en büyük petrol şirketinin bölgeye yatırım yapmasından daha büyük bir güvence yoktur.

Rudaw: Barzani’nin petrol politikası hakkında görüşleriniz nelerdir?

Galbraith: Politikalar Kürt halkına büyük yarar sağlayacak ve yüzyılların hayali olan bağımsız devlet düşüncesini gerçekleştirecektir.”

ABD’li diplomatın cevapları, milenyum tanrılarının belirlediği bölgesel yazgıyı baştan açıklayıp milleti oyunun sonuna kadar sürecek meraktan birinci perdede kurtarmak anlamına geliyor. Koç’un Kuzey Irak’a Divan’la girmesinin bireysel tercihten çok yönetmenin verdiği rolün gereği olduğunu kavramak da oyunu temaşa eyleyenlerin ferasetine kalmış oluyor.

Türkiyeli sermayenin ve Türkiye’yi yönetenlerin bölgeye yönelik girişimlerinin arka planını öğrenmek mi istiyorsunuz? O halde sahneye koyucunun iradesini akıldan çıkarmadan seyirciyi sürükleyip götüren büyük oyunu izlemeye devam edelim. Zaman’ın 15 Mayıs nüshasında Çukurova Holding’in çoğunluk hisselerine sahip olduğu petrol şirketi Genel Energy’nin Kuzey Irak’taki petrol arama sahalarını artırdığına ilişkin haberin ayrıntılarına girelim. Erbil’in doğusunda 246 kilometrekarelik alana sahip Bina Bawi sahasındaki petrol arama lisansının yüzde 23 hissesini 175 milyona Holdingin satın aldığını bir güzel okuyalım. Genel Enerji’nin CEO’su Tony Hayward’ ın; “ Var olan ana sahalarımızdan biri olan, bir boru hattı ile bölgenin ana ihracat boru hattı olan Kerkük-Ceyhan’a uzanan petrol boru hattına bağlamayı planladığımız Tag Tag sahamızın hemen yanında bulunan, oldukça yüksek kalitedeki sahayı satın alıyoruz. Anlaşma pozisyonumuzu geliştirmiş ve bizim Kuzey Irak Bölgesi’ndeki kaynaklarımızın istikrarlı, umut vaat eden bir bölge olarak kabul edilen arazi aracılığıyla inşası stratejimize çok uymaktadır” sözlerinden, Bağdat’ın aradan çıkarılarak, hukuken devlet olmayan petrol derebeyliği ile iş tutmanın hangi aşamalara geldiğini anlayalım.

Divan’ın açılışında dile getirdiği davet arzusuna yeşil ışık yakılınca soluğu Ankara’da alan Barzani ilk yurt dışı resmi ziyaretini Türkiye’ ye yapmış oldu. Ayrıntıları biz yine 18 Mayıs tarihli Zaman’dan takip edelim:

Neçirvan Barzani göreve geldikten sonra ilk ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Barzani Ankara’da Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile görüştü. Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın da katıldığı toplantıda petrol ürünleri satışı, iki ülke arasındaki kamyon ticareti, sınır kapılarının yetersiz kalması, Türkiye’nin en az iki tane daha sınır kapısı açma isteği, elektrik satışı gibi konular gündeme geldi. Türkiye’nin Irak ticaretinin 8 de 5’ inin kuzeydeki yönetimle yapıldığını hatırlatan diplomatik kaynaklar enerji konusunda da birçok alternatifin ve işbirliğinin konuşulduğunu kaydetti.”

Barzani Türkiye’de en üst düzeyde ağırlanırken Başbakan’ın Irak’la ilgili açıklamalarına tepki gösteren Bağdat’ın Türkiye’yi bir kez daha protesto ettiğini okurlarımıza hatırlatalım. Irak yeni protestosunun nedeni olarak Türkiye’nin Musul ve Basra başkonsoloslarının faaliyetlerinin diplomatik maksadı aşmış olmalarını gösterdi.

Ziyaret karşı ziyareti doğurmuş olmalı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, 20 Mayıs’ta Stratejik Teknik Ekonomik Araştırmalar Merkezi’nin ( SETAM ) düzenlediği 1. Uluslar arası Enerji Konferansı’na katılmak için Erbil’e gitti. 2007’de ara verilen petrol alıp petrol ürünü verilmesi uygulamasına tekrar başlanacağının altını çizerken ilk uygulamanın tankerlerle yapılacağını söyledi. Kerkük-Yumurtalık ham petrol boru hattının kapatılmasının söz konusu olmadığını belirten Yıldız, tam tersine yüzde 100 kapasite ile kullanılmasından yana olduklarını vurguladı. Bölgesel Kürt Yönetimi Tabii Kaynaklar Bakanı Asthi Hawrami toplantıda yaptığı konuşmada Kuzey Irak’tan çıkarılan doğalgazın Türkiye’ye ulaştırılması için bir proje üzerinde çalıştıklarını belirterek, öncelikli hedefin Güneydoğu Anadolu’daki kentler olduğunu söyledi. Haberi Sabah Gazetesi; “Kuzey Irak Petrolü Türkiye’den Gidecek” manşetiyle verirken Milliyet “Kürt Gazı Güneydoğu’ya BOTAŞ’la geliyor” başlığını uygun bulmuş. Hawrami’nin açıklaması Irak Kürdistan’ı ile Güneydoğu Anadolu’nun ekonomik entegrasyonla tek bölgeye dönüştürülme işinde epeyce yol alındığını göstermektedir. Ekonomik bütünleşmenin ardından siyasal bütünleşmenin geleceği, Türkiye’ye siyasi coğrafyasını küçültmesinin dayatılacağı anlaşılmaktadır. Hürriyet’ten Erdal Sağlam’ın29 Mayıs tarihli makalesini tekelci sermayenin konuya bakışını olarak okumak gerekiyor:

Hükümet bence enerji alanında en olumlu adımlardan birini geçen hafta attı ve Kuzey Irak Kürt Yönetimi ile kapsamlı bir enerji anlaşması imzaladı… Geçen Hafta Radikal’de Cengiz Çandar, bu anlaşmayı Türkiye’nin, bölgenin ve doğrudan Kürt sorununun geleceğini ilgilendiren çok önemli bir gelişme olarak özetledi. ABD’li Exxon’un geçen yıl, Irak Merkezi yönetimiyle yani güneydeki zengin bilinen kaynakları tehlikeye atacak adımı atıp, Kuzey Irak’ta aramalara başlaması, tüm dünyanın enerji açısından bölgeye olan inancını artırdı ve gelişmeler peşi sıra gelmeye başladı. Şimdi dev petrol şirketleri bölgede arama izni istiyor.”

Irak Bölgesel Kürt Hükümeti Başbakanı Neçirvan Barzani aynı toplantıda yaptığı konuşmada Türkiye’nin kendileri için çok önemli bir çıkış kapısı olduğunu söyledi. Barzani’nin; “ Türk kardeşlerimizle bu gün burada olmamız, aramızdaki işbirliğinin de göstergesidir. Türkiye Kürdistan bölgesinde büyük yatırımlar gerçekleştirdi. Türkiye buradaki en büyük yabancı yatırımcı konumundadır. Kürt Bölgesi ve Türkiye arasındaki stratejik ilişkilerin geliştirilmesi çok önemli. Karşılıklı anlayış ve ortak çalışma her iki taraf için de fayda sağlayacak” açıklaması Irak merkezi hükümeti ile köprüleri atıp Kürdistan’ın inşasında fazla mesai yapan Yeni Türkiye’ye duyulan minnetin ifadesi olarak okunmalıdır.

Reuters’in “ Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi dün petrol ihracatının Türkiye üzerinden yapılacağını açıkladı” başlığıyla verdiği habere toplantının özeti demek yanlış olmaz. Reuters,in 2013 Ağustos ayına kadar yapılacak olan yeni boru hattı ile bölgenin petrolünün yurtdışına açılacağını duyuran haberinden Yeni Türkiye’ye verilen rolü de anlamış oluyoruz. İngiliz Telegraph gazetesi; “Kürdistan, Irak’ın yarı özerk bölgedeki petrol şirketlerine güç katacak. Siyaseten tartışmalı bir adımla sınırın öte tarafındaki Türkiye’ye ham petrol taşımaya başladığı anlaşılıyor” diye başladığı haberinde petrol analisti Malcolm Graham-Wood’un değerlendirmesine yer verdi. Wood’un: “Bu kadar erken beklemiyorduk. Sınırın açılması, Kürdistan’ın petrol satma imkanına imkanını muazzam biçimde artırıyor” analizinden döşenecek borudan Türkiye’ye tarafına petrol, Kuzey Irak’a ise kundaktaki Kürdistan’ı ayağa kaldıracak oksijen akacağını anlıyoruz.

Türkiye’nin Bağdat’ı atlayarak Bölgesel Kürt yönetimi ile petrol anlaşması yapması ve ithalata başlamasına karşı Merkezi Irak’ın tutumuna değinmenin zamanıdır. Bağdat’ta açıklama yapan hükümet sözcüsü Ali El Debbağ; “Türkiye toprakları üzerinden yapılan yasa dışı petrol ihracatını durdurmak zorunda. Petrol ve doğalgaz bütün Iraklılara aittir. Bunlar Merkezi Hükümet tarafından ihraç edilmeli, gelirleri de bütün Iraklıları temsil eden Merkezi Hükümete gitmeli” dedi. Bağdat’ın açıklamasına karşılık veren Ekonomi bakanı Zafer Çağlayan ise yetkinin Gümrük ve Ticaret Bakanlığında olduğunu belirterek; “ Kuzey Iraktan petrol sevkiyatının yapılmasında engel yoktur “ dedi. ( 1-2 )

Merkezi hükümetin sert tepkisine karşılık verircesine Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ( EPKD ) İstanbul merkezli Siyah Kalem şirketine Kuzey Irak’tan doğalgaz ithaline yönelik resmi anlaşma yapması için 90 günlük süre verdi. ( 3 )

Merkezi yönetimi devre dışı bırakarak Kuzeyle geliştirilen ilişkilere karşı Bağdat’ın tepkisi protesto ile sınırlı kalmadı. Irak, 17 Temmuz günü sabah saatlerinde hava sahasını uçuşa kapatınca 4 Türk uçağı Erbil’de mahsur kaldı. Irak Sivil Havacılık Otoritesi yaşanan elektrik kesintisi nedeniyle radar sisteminin devre dışı kalması üzerine hava sahasını kapattığını bildirdi. Aynı saatlerde konuşan Irak Başbakanı Maliki ülkesinin hava sahasının komşu ülke uçakları tarafından ihlal edildiğini söyleyerek: “ Ülkemizin egemenliği hedefleniyor. Bunun karşısında suskun kalmayacağız” dedi. ( 4 ) Maliki ile Debbag’ın açıklamaları diplomasinin örtülü söylemini kullanmadan Türkiye’ye yönelik ciddi uyarı özelliği taşımaktadır.

Aynı süreçte Bölgesel Kürt yönetimi ile doğrudan ilişki kurup anlaşmalar yapan diğer ülkelere ve şirketlere karşı da Irak’tan ciddi uyarılar gelmeye devam etti. ABD petrol devleri Exxon ve Chevron’ dan sonra Fransız şirketi Total’in de Bölgesel Kürt yönetimi ile petrol anlaşması yapması Bağdat’ın sert tepkisine yol açtı. Total’den ya Kürt yönetimi ile yaptığı anlaşmayı askıya almasını ya da güneyde işlettiği Halfaya petrol sahasındaki payını satmasını istedi. Irak Petrol Bakanı Hüseyin El Şeyristani’ nin sözcüsü Faysal Abdullah; “ Irak, Total’den yasalarına saygı gösterip Kürt bölgesiyle yaptığı anlaşmayı dondurmasını veya Halfaya petrolünü unutmasını istedi” açıklamasında bulundu. ( 5 )

Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Merkezi yönetimin bilgisi dışında Kerkük’ü ziyaret etmesi eleştiren Irak Başbakanı Maliki; “ Ahmet kardeşimin ziyareti gündemde değildi. Kerkük ziyaretiyle şok olduk. Ne vali ne dışişleri bakanı ne de ben bu ziyaretten haberdar edildik. Sadece ziyaret değil, Kuzey Irak yönetimiyle böylesine açık olmayan bir tavır sergilediğini araştırmak için komisyon kurduk” açıklamasında bulundu.Türkiye’nin bir etnik unsurun lehine, diğerinin aleyhine hareket etmeye başladığı yönünde bir görüntü verdiğini belirten Maliki; “ Sıfır sorunla önemli mesafe kat edildi. Ama yine başa döndük. Etnik ve mezhepsel farklılıkları kışkırtan her ülke bilmelidir ki bu politikalar fazlasıyla kendilerine dönecektir” diye konuştu. Türkiye’nin Kürt Bölgesel yönetimi ile ilişkileri konusuna değinen Maliki: “ Alışveriş yapılıyor, sınır açılıyor, anlaşmalar yapılıyor. Onlar bizim yönetimimiz, sıkıntımız yok ama ilişkiler merkezi yönetim üzerinden gerçekleşmeli. Türkiye de bizim doğrudan etnik gruplarla iletişime geçmemizi kabul etmez. Başka ülkelerin iç işlerine karışmak gibi bir niyetimiz de yok. Petrol boru hattı kurulmasına izin verilmesi bizi endişelendiriyor. Bunlar teamüllere aykırı. Merkezi yönetimi onayı olmadan temas olmaz” diyerek Türkiye’yi açıkça uyardı.( 6 )

Makalemizde Türkiye’nin bitişiğinde emperyalizmin himayesinde hormonal biçimde büyütülen petrol despotluğunun inşasında Türkiye’ e verilen taşeronluk görevi incelenmeye çalışılmıştır. Mayıs-Ağustos 2012 arası gelişmelerin kronolojisi Türkiye açısından endişe vericidir. Cumhuriyetin kuruluşundan yakın zamana kadar sürdürülen içerde milli bütünlüğü korumaya, dışarıda komşuların toprak bütünlüğüne saygıya dayalı geleneksel duyarlılığın Türkiye’yi yönetenlerce terk edildiği anlaşılmaktadır. Dünyaya hükmedenlerin çıkarlarının Türk milletinin çıkarlarından öncelikli hale geldiği görülmektedir. Kurtuluş Savaşını vermiş bir milletin kolektif kimliğine, tarihsel mirasına yakışmayan biçimde emperyalizmin bölgesel tetikçiliğine soyunmanın devlet tercihine dönüştüğü açıktır. Tekelci sermaye ile siyasi iktidarın sistem tarafından Irak’ta kendilerinden beklenenleri yapma konusunda mutabakat içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Demokratikleşme, sivilleşme, yerel diktatörlüklerin tasfiyesi söylemi, ulus bütünlüğünü parçalamanın, toplumu kabilelere, inanç gettolarına ayırmanın manivelası olarak kullanılmaktadır. Ulus devlet yıkılıp, millet bilincinin yerini sürüleşme alınca küresel yağmanın önünde bir engel kalmamaktadır. Ulusları parçalamanın makyaj söylemlerinin arka planına bakıldığında gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır. Exxon Mobil başta olmak üzere Total, Shell, BP gibi küresel enerji akbabalarının art arda Kuzeydeki ganimete üşüşmeleri Irak’ın niçin parçalandığını yeterince izah etmektedir.

Hazin olan eninde sonunda Türkiye’ye uzanacak bir fesat coğrafyasının ırmaklarından bal, ovalarından yağ akan yeryüzü cenneti olarak halka yutturulma gayretidir. Türkiye’ye sıçrayacak etnik radyasyon santralinin Bizans sermayesi ile imanı, inancı vatansızlaştıranlar koalisyonu imeceliğinde inşasıdır.

Uluslar arası sermayeye eklemlenmiş tekelci sermaye ile ulus ötesinin istemlerini itirazsız kabul eden siyasi anlayışın ortak cürümünün kanıtı olarak tarihe geçecek olan parmak izlerini hiç kuşkusuz ki gelecek kuşaklar tiksintiyle seyredeceklerdir.

21 Ağustos 2012

1) 17 Temmuz 2012 Cumhuriyet

2) 18 Temmuz 2012 Aydınlık

3) 18 Temmuz 2012 Habertürk

4) 18 Temmuz 2012 Zaman

5) 14 Ağustos 2012 Vatan )

6) 16 Ağustos 2012 Radikal

MEDYA DOSYASI : DANDİRİK GAZETECİLER BU ÜLKEDEN GİTMEDİKÇE MEDYAMIZ ASLA ÖZGÜR OLAMAZ /// İŞTE BUYRUN


Yılmaz ÖZDİL : ŞEREF LİSTESİ

• Ahmet Altan: Balyoz planını bin defa getirseler, bin defa basarım.

• Cengiz Çandar: Nazilerin yargılandığı Nürnberg mahkemelerinden mülhem olarak… Balyoz davası Türkiye’nin Nürnberg’idir.

• Hasan Cemal: Balyoz, Ak Parti’yi hedef alan, bal gibi darbe planıdır.

• Fatih Altaylı: Darbe planladıklarından hiç kuşku duymuyorum.

• Oral Çalışlar: Balyoz’un darbe planı olmadığını ileri sürmek, komiktir.

• Amberin Zaman: Balyoz davası, sivilleşmenin en önemli sembolü.

• Hikmet Genç: O kaldırdıkları Balyoz’un altında kendileri kaldı.

• Hilal Kaplan: Darbeciler ilk defa hukuka tabi kılınıp, cezalandırıldı.

• Ali Bayramoğlu: 28 Şubat’ın devamı olan bir kalkışma, kuyruğundan yakalandı, darbeci neslin tasfiyesi tamamlanmıştır.

• Mümtazer Türköne: TSK lağvedilsin.

• Mustafa Ünal: Balyoz millete değil, darbecilere indi.

• Erhan Başyurt: Toprağın altı cephanelik, üstü darbe planı kaynıyor.

• Ergun Babahan: Komuta kademesi baştan aşağı yenilenmeli, silahlı kuvvetler açılımı yapılmazsa, bu ülke yerinde saymaya devam eder.

• İsmet Berkan: Güneş balçıkla sıvanmaz, gerçekten darbe hazırlığı var.

• Ekrem Dumanlı: Cuntacılar panik yaşıyor, suçüstü yakalananlar çareyi yargı ve medyadaki dostlarını yardıma çağırmakta buluyor, herkes cuntacıların uzantıları olan gazeteciler üzerine kafa yormalı.

• Taha Akyol: 11 ve 17 nolu cd’ler sahte bile olsa, görmezden gelinebilir mi? Darbe çalışması yapıldığından şüphe yok.

• Yıldıray Oğur: Balyoz cd’lerini dinledim, o ses kayıtlarında dinlediğimiz şeyin suç olduğunu anlamak için kriminal laboratuvara ihtiyaç yoktu, bir çift kulağa sahip olmak yeterliydi.

• Rasim Ozan Kütahyalı: Aslında TSK içine sızmış bir cunta yok, cuntalaşmış bir TSK var, TSK’da her yer cunta.

• Nagehan Alçı: Dijital veriler olmasa da, Balyoz darbe hazırlığıdır.

• Engin Ardıç: Darbe falan yokmuş diyorlar, çünkü biz eşeğiz… Bunlar nelerine güveniyor da, göz göre göre postalcılığı sürdürüyor yahu?

• Emre Aköz: Bazı arkadaşlar, planı hazırlayan askerleri kastederek ‘deli mi bunlar’ diye sormuştu, ben de ‘bunlar değil filan değil, vicdansız katiller’ demiştim, az bile söylemişim.

• Mehmet Barlas: Balyoz mimarlarının, kendilerini Türkiye’de değil, Pakistan’da Afganistan’da zannettikleri ihtimali kuvvetlidir.

• Ahmet Kekeç: Darbe, yer altına gizlenmiş silahlarla yapılacaktı.

• Mustafa Karaalioğlu: 2003’te 2006’da 2007’de 2008’de yönetime el koymayı amaçladıklarını biliyoruz.

• Abdülkadir Selvi: Engin Alan’ın bulaşmadığı darbe planı kalmamış, Başbakan geldiğinde ayağa kalkmamıştı, darbecilik gözünü bürümüş.

• Elif Çakır: Asker tamam… Şimdi geç kalınmadan, darbelerin içinde yer alan İstanbul sermayesi ve gazeteciler yargı önüne çıkarılmalı.

• Şahin Alpay: Ortaya konan deliller yeterince güçlü, kuşkum yok.

• Eser Karakaş: Darbe girişimi olmadığına kimse beni inandıramaz.

• Alper Görmüş: Balyoz davasının en önemli delilleri olan 11 nolu cd, 5 nolu harddisk, darbecilerin özbeöz malıdır.

*

Netice?

*

Komple beraatle sonuçlanan davanın gerekçeli kararı açıklandı : “Delillerin, iddiaların tamamı sahte.”

*

E şimdi sıra geldi, yukardaki tiplere…

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : TÜRKİ CUMHURİYETLERDEN GELEN SOYDAŞLAR TEMİZL İKÇİLİK YAPIYORKEN BAZILARI TURANCILIK PEŞİNDE :)


Cazim GÜRBÜZ : Özbek ve Türkmen temizlikçi kadınlar ve Turancılık…

cazimgurbuz

"Suyu Arayan Adam"da Şevket Süreyya Aydemir anlatır.

Birinci Meclis’te, ikinci grubun liderlerinden ve Atatürk’ün en sert muhaliflerinden Hüseyin Avni Ulaş’la (Ulaş da, Aydemir de asteğmendirler o yıllarda) birlikte 1.Dünya Savaşı’nın son günlerinde Sarıkamış yakınlarında bir köyde, bir ahırın sekisinde hayvanlarla birlikte, gübre kokusu içinde gecelemektedirler.

Başkumandanlıktan bir zarf gelmiştir askere tebliğ edilmek üzere.

Yolda açamamışlardır, ahırda açar, fiske lambası ışında okurlar.

Enver Paşa şöyle emir buyurmaktadır:

"Medeniyeti daha ilerilere götürün!" Şevket Süreyya der ki "Gülelim mi ağlayalım mı şaşırdık, ahırda geceleyen biz, medeniyet götürecektik, hem de ilerilere…"

Neden hatırladım bu anekdotu biliyor musunuz?

Özellikle İstanbul’da çok sayıda Özbek ve Türkmen temizlikçi kadın çalışıyor…

Düşük ücretle çalışıyorlar, çalıştıkları şirketler, ücretin çoğunu alıp bunlara sefalet payı bırakıyorlar, hiçbir sosyal güvenceleri yok, yani sigortasız çalışıyorlar.

Laleli’de sağlıksız konutlarda kalıyorlar.

Ve bunların büyük bir kısmı yüksek öğrenim görmüş kimseler…

Demokrasi yok bunların ülkelerinde, diktatör ve ona yakın duranlar aslan payını alıyorlar, halka zırnık koklatmıyorlar, gelir dağılımı onca doğal zenginliğe rağmen son derece bozuk.

Ve hak arama özgürlüğü olmadığı için kimse "Bu nasıl iş?" diyemiyor.

Biraz ayrıntı verelim bu ülkelerin durumuna dair:

Özbekistan, günümüzde dünyanın beşinci en büyük pamuk üreticisi ve ikinci en büyük pamuk ihracatçısı.

Doğal gaz bakımından dünyada ilk 10 ülke arasında.

Dünyanın en kaliteli altını da bu ülkede üretilmekte.

İnsan hak ve özgürlüğünün zerresinin bulunmadığı bu ülkede, halk, bunca zenginliğe karşın "açlık sınırının çok altında" yaşamakta.

Türkmenistan, pamuk üretiminde, dünya sıralamasında ilk 10 ülke arasında.

Zengin doğal gaz kaynakları da var.

Var ama işsizlik had safhada, ücretlerse ortalama 50 dolar dolayında…

Türkmenistan’dan işçi göçü yaşanmaktadır işte bu nedenle.

Göç, Türkiye ve İran’a olmakta daha çok.

Ülkeden çıkış için pasaport almak çok zor.

Rüşvet dönüyor bundan dolayı…

Türkiye’de onca Türkçü var, Ülkücü var, Turancı var…

Bunlar beni, onların ezberlerini yinelemediğim için Türkçüden, Ülkücüden, Turancıdan da saymıyorlar.

"Müptezel" oluyoruz bunların nazarında.

E peki şimdi bunların hâli, Enver Paşa’nın hâli değil mi?

Bunların yazdıkları, savundukları, Enver Paşa’nın gönderdiği o gerçeğe aykırı emre benzemiyor mu?

Yahu Türk Birliği diyorsun, Türk Dünyası’nın hangi gerçeklerle boğuştuğundan haberin yok…

Soydaşımız bu kadınların teey oralardan gelip bu çileyi, sefaleti, hasreti çekmeleri seni hiç ilgilendirmiyor mu?

Oralardan gelmiş, sabah kalkıyor Laleli’den Ataşehir’e, oradan karşıda Bakırköy’de temizliğe gidiyorlar.

Bunların sosyal güvenceleri, çalışma koşulları, ücret durumları hakkında bilgi sahibi olman, bunların halli için uğraşmak da Türkçülük değil mi?

Bu kadınlar komünist dönemi mumla arar olmuşlar, orada ve burada çektikleri yüzünden, Turancılık onların bir kulaklarından girer, öbür kulaklarından çıkar…

Önce onların sorunlarını çözeceksin, çözmek için yırtınacaksın, onların gönlünü kazanacaksın, Turan’ı ondan sonra anlatabilirsin…

LİNK : http://www.yenicaggazetesi.com.tr/ozbek-ve-turkmen-temizlikci-kadinlar-ve-turancilik-41928yy.htm

SEMPOZYUM DUYURUSU : 2. İslamcı Dergiler Sempozyumu: “1960 Önces ine İslamcılık Düşüncesi ve Dergiler”, 11-12 Mart 2017


Değerli grup üyeleri,

Türkiye’de İslamcı yayıncılığın serüvenini ele almak amacıyla İlmi Etüdler Derneği (İLEM) tarafından 2013 yılında başlatılan İslamcı Dergiler Projesi’nin ikinci aşaması tamamlandı. Mart 2016 tarihinde başlatılan projenin ikinci aşamasında 1960 öncesinde yayımlanan 57 dergi incelendi. 57 derginin yaklaşık 5000 sayısı dijitalleştirilip kataloglandı. Bu kapsamda11-12 Mart 2017 tarihlerinde “1960 Öncesinde İslamcılık Düşüncesi ve Dergiler” konulu 2. İslamcı Dergiler Sempozyumu organize edilecektir.

2. İslamcı Dergiler Sempozyumu’nda açılış programı, açılış özel paneli ve on oturum düzenlenecektir. Sempozyum, Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 11 Mart 2017 Cumartesi saat 9.00’da 1960 öncesinde yayımlanan dergilerden alınan küpürlerin sergileneceği “1960 Öncesi İslamcı Dergiler Sergisi” ile başlayacak ve sergi iki gün boyunca ziyaretçilere açık olacaktır. Saat 9.30-10.30 arasında İslamcı Dergiler Projesi Koordinatörü Lütfi Sunar, İlmi Etüdler Derneği Başkanı Süleyman Güder ve Üsküdar Belediye Başkanı Hilmi Türkmen’in katılımı ile Açılış Programı düzenlenecektir. Saat 10.30-12.15 arasında “İslamcılığın Dili ve Dinamikleri” isimli Açılış Özel Paneli tertip edilecektir. Sempozyum oturumları İlmi Etüdler Derneği’nde yapılacaktır. 11 Mart 2017 Cumartesi günü saat 14.00’dan itibaren sempozyum oturumları başlayacaktır. Paralel oturumlar ile Cumartesi dört, Pazar günü de altı oturum düzenlenecektir. İki gün boyunca sempozyum oturumlarında 44 bildiri sunulacaktır. Sempozyum 12 Mart Pazar günü saat 16.00’daki Kapanış Değerlendirme ile sona erecektir.

Sempozyum programını ekte bulabileceğiniz gibi detaylı bilgiye idp.org.tr/sempozyum/2 adresinden ulaşabilirsiniz. Değerli grup üyelerini, İslamcılık üzerine çalışan araştırmacıları ve konuya ilgi duyan herkesi sempozyuma davet ediyoruz.

Hayırlı günler.

Suat Kaymak

İslamcı Dergiler Projesi Koordinatör Yardımcısı

2. İslamcı Dergiler Sempozyumu Programı.pdf

KONFERANS DUYURUSU : ORTA ASYA TARİHİ ARAŞTIRMALARI /// PROF. DR . HISAO KOMATSU /// 08.03.2017 /// AYDIN ÜNİVERSİTESİ


Değerli grup üyeleri,

Japonya’da Orta Asya tarihinin önde gelen uzmanlarından Prof. Dr. Hisao Komatsu, İstanbul Aydın Ünivesitesi’nde 8 Mart 2017 tarihinde bir konferans verecektir. Konferansla ilgili afişler ektedir.

Saygılarımla…

Doç. Dr. M. Bilal ÇELİK

Sakarya Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Esentepe Kampüsü, 54187, Serdivan, SAKARYA

Tel: 0 264 295 60 23

Fax: 0 264 295 73 40

e-mail: bcelik

JEOPOLİTİK & JEOSTRATEJİK DOSYASI : JEOPOLİTİK TEORİLER VE TÜRKİYE


KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2017/03/jeopolitik-teoriler-ve-turkiye.html?m=1

JEOPOLİTİK TEORİLER VE TÜRKİYE

Türkiye’nin misyonu ve akıbeti ile alakalı teorileri inceleyen bilimsel makale ve analizler jeopolitik kavramına yoğun atıfta bulunurlar. Bu verilerin ortak özelliklerine göre Türkiye’nin jeopolitik konumu oldukça yüksek öneme haiz bir potansiyeli barındırmaktadır. Yalnız burada çoğu zaman jeopolitik ile tanımlanan coğrafya ile anılan ile karıştırılmaktadır. Coğrafya bir ülkenin savaş, ilhak, işgal hariç yani değişmeyen konumudur. Fakat jeopolitik ülkenin konumunun dünya politik yapısına göre bulunduğu yeri ifade etmektedir. Yani jeopolitik konum değişebilen bir değerdir. Türk siyasi tarihinde Orhun Abidelerinde Ötüken Ormanları savunma stratejisinin bel kemiği olarak tanımlanırken bir anlamda jeopolitik kavramada atıfta bulunulmuştur. Ancak bilimsel disiplinler jeopolitik kavramının İsveçli Rudolf Kjellen tarafından ilk kez kullanıldığını vurgulamaktadır. Jeopolitik genel olarak ülkelerin özel konumlarından dolayı elde ettikleri askeri, siyasi, ekonomik önemi ifade için kullanılır. Soğuk savaş döneminde İzlanda önemli bir jeopolitik konumdayken coğrafyası değişmemesine rağmen günümüzdeki jeopolitik konumu yüksek değildir. Nato 1949 yılında kurulduğunda Türkiye’yi bünyesine katmaya istekli değildi. Ne zamanki Abd hava kuvvetleri Sovyetler ile alakalı istihbaratın üçte birinin yalnızca Türkiye’den elde edilebileceğini raporladı bundan sonra Nato’nun da ilgisi değişti. Yani Türkiye’nin jeopolitik konumu önem kazanmıştı.
Klasik dönemden itibaren batı merkezli birtakım teoriler oluşturuldu ve bunlar batılı devletlerin güvenlik ve politik referans noktaları olarak belirdi. Klasik dönem teorileri Avrasya bölgesinin önemini vurgularken modern teorilerde de bu özellik devam etti. Çünkü enerji kaynakları bu yüzyıldaki mücadelenin ana teması olacaktı ve bu kaynakların çoğunluğu Avrasya’da bulunmaktaydı.

KLASİK JEOPOLİTİK TEORİLER

Halford John Mackinder tarafından ortaya koyulan kara hakimiyeti teorisi genel olarak gücü kara ve deniz olarak sınıflandırır. Ona göre yeni sistemde dünya egemenliğini ancak kara gücü sağlayabilir. Kalpagah yani Heartland doktrini ortaya koyan Mackinder’a göre Doğu Avrupa’ya hakim olan merkez bölgesini kontrol eder merkezi kontrol eden dünya adasını dünya adasın ı kontrol eden ise dünyayı yönetir. Doğu Avrupa ve Sibirya üzerinden Rusya ve Orta Asya’yı kucaklayan Avrasya’nın denetimi önemlidir. Asya ve Afrika’nın geri kalanı ise dünya adasını oluşturmaktadır. 1943’te bu teori güncellenerek Doğu Sibirya ve Sovyetlerin doğu bölgeleri Heartland’dan çıkarılmış merkezden uzak bölgeler iç kenar bölgelere dönüşmüştür. Mackinder kitaplarını İngilizler için yazmasına rağmen kuramlarını en fazla kullananlar Almanlar olmuştur. Özetle kara hakimiyet teorisi kara hakimiyetine öncelik vermektedir çünkü gemiler ne kadar büyük ve donanımlı olsalar da üs ve limanlara ihtiyaç duyacaklarından karaya bağımlı kalacaklardır.

Deniz hakimiyeti teorisi Alfred Thayer Mahan tarafından 1890’da yayımlanan ”Deniz Kuvvetlerinin Tarihe Etkisi” adlı eseriyle ortaya koyulmuştur. Mahan dönemim koşullarından etkilenmiştir çünkü sanayi devrimi ham madde arayışını arttırdığından malzeme temin ihtiyacı deniz yollarının önemini yükseltmişti. Mahan eserinde bazı tespitlerde de bulunmuştur. Bunlardan en önemlisi, Abd, İngiltere, Almanya ve Japonya’nın Rusya ve Çin’e karşı birleşeceğidir. Böylelikle Çin kontrol altına alınacak ve Rusya kuşatılabilecektir. Bugün de bunun izdüşümleri görülür. Soğuk Savaş döneminde Rusya kuşatılmış, şimdiki dönemde ise Çin’in kuşatılma stratejisi uygulanmaya koyulmuştur. Mahan’ın eserleri halen deniz harp okullarında okutulmakta ve Abd donanma militarizminin kaynağını oluşturmaktadır.

Nicholas Spykman tarafından oluşturulan kenar kuşak teorisi ise Mackinder’ın teorisine benzemekle beraber bazı farklılıklar taşımaktadır. Spykman’a göre Avrasya’nın asıl güç potansiyeli sadece Kalpagah’ta değil aynı zamanda bunu çevreleyen ülkeler kuşağındadır. Rimland yani kenar kuşak denilen bu hatta: Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin ve Kore bulunmaktadır. Uluslararası politikayla ilgili bazı öngörülerde bulunan Spykman’a göre;

1) Avrupa Birleşik Devletleri ortaya çıkabilir
2)Bir veya iki devletin hegemonyasında bir Avrupa oluşabilir
3) Güçlerin eşitliğinden müteşekkil bir Avrupa doğabilir
Spykman eserinde her olasılığı değerlendirmektedir. Spykman’ın teorisi 2. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetlere karşı izlenen yaklaşımın ilhamını oluşturur.

2. Dünya savaşı sonrasında tartışılan bir başka teori ise hava hakimiyetidir. Bu teoriden de büyük oranda istifa edilmiştir. Abd Soğuk Savaş döneminde üç radar istasyonu kurmuş ve Alaska Kanada arasında hava üsleri oluşturmuştur. Hava hakimiyeti Körfez ve Yugoslavya harekatı esnasında etkin kullanılmıştır ve teorinin yıldızı parlamıştır. Ancak Afganistan ve Irak harekatlarında hava operasyonlarıyla istenilenin tam anlamıyla elde edilemeyişi yalnız hava gücüyle başarının çokta mümkün olmadığını göstermiştir.
Teknolojinin gelişmesi askeri bilimleri geliştirdiği gibi buna uygun olarak stratejilerde değişti. Günümüzde tartışılan teorilerin en yenileri arasında uzay hakimiyeti teorisi gösterilebilir. Everett Dolman’ın astropolitik yaklaşımına göre Ay’a hakim olan Uzay’a, Uzay’a hakim olan ise Dünya’ya hakim olur. Uzay hakimiyeti teorisi strateji ve düşünmenin sınırlarının olamayacağınıda göstermiş olmuştur.

MODERN JEOPOLİTİK TEORİLER VE KÜRESELLEŞME

İki kutuplu dünya düzeninin son bulmasından sonra dünyaca ünlü bazı stratejistler ısmarlama olup olmadığı belli olmayan bazı makaleler kaleme aldılar ve yeni politik tariflerde bulundular. Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu mu? tezi bunların başında gelmektedir. Ona göre ideolojik farklılıklar ve belirleyicilikler ortadan kalkmış, artık ekonomiye dayalı bir rekabet oluşmuştur. Gelecekte tüm dünya batı medeniyeti üzerine inşa edilecek yeni düzenin temelinde batılı değerler, liberal demokrasi ve serbest pazar olacaktır. Fukuyama aslında sınırların olmadığı ve batının kurguladığı bir dünya hükümeti önermiştir. Gelinen noktada Asya Kaplanları ve yükselen Asya Değerleri aslında tek bir batılı kültürün ya da batı merkezli dev devletin şu an için mümkün olmadığını göstermiştir.

Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması tezi ise en çok tartışılan politik konulardandır. Dünyayı; Batı, İslam, Konfüçyüs, Japon, Slav, Latin, Hint, Afrika olmak üzere sekiz medeniyete ayırmış ve küresel siyasetin Batı İslam Konfüçyüs arasında cereyan edeceğini vurgulamıştır. Yani ona göre Rusya’nın zayıflaması ile başka medeniyetler yükselecektir ve bunlar İslam ile Çin medeniyetleridir. Ona göre de ideolojik belirleyicilik sona ermiştir ve mücadelenin kaynağı kültür olacaktır. Bu vesileyle bugün için Batı ile İslam medeniyeti arasında çatışma öngören Huntington aslında tezinde kısmen başarılıdır. Örneğin; Afganistan işgalinden sonra müslüman ülkeler Abd’ye ambargo uygulamamışlardır. Müslüman Libya işgaline bazı müslüman devletlerde destek verdikleri gibi Müslüman İran’a ambargo uygulamasını Abd ile beraber en şiddetli savunan müslüman körfez ülkeleri olmuştur.
Huntington makalesinde İslam dünyasının liderliği içinde karşılaştırmalar yapmakta, İran, Pakistan ve Suudi Arabistan’ı eledikten sonra bu misyona en uygun olarak Türkiye’yi takdim etmektedir. Fakat Türkiye’nin en büyük handikapı ise laik mizacıdır. Laisizmi esnetmiş ve ortadoğu islam kültürüne daha istekli eğilmiş bir Türkiye özellikle ortadoğu islam dünyasının da lideri olacaktır.

Zbigniew Brzezinski, soğuk savaş yeşil kuşak projesinin mucidi olduğu için teorileri üzerinde dikkatle durulması gereken bir isimdir. Büyük Satranç Tahtası tezine göre Avrasya, kültürel üstünlük mücadelesinin oynandığı satranç tahtasıdır. Ülkeleri Jeostratejik Aktör ve Jeopolitik Eksen olarak kategorize etmiştir. Aktörler küresel güçte iken, Jeopolitik Eksene dahil olanlar önemli konumda bulunan fakat küresel güce erişemeyen devletlerdir. Fakat bu kategoride Türkiye ve İran’a dikkat çekmekte bu iki ülkenin potansiyelleri bakımından aynı zamanda Jeostratejik Aktör olabileceğinide vurgulamaktadır.

David Passing ve George Fridman gibi çok önemli isimler, Türkiye’nin yükselen önemine dikkat çekerlerken İsrail ile de yakınlaşacağını savunurlar. Aynı zamanda bu isimler Türkiye’nin Rusya ile çekişme halinde olacağını ve bunun neticesinin Türk Rus savaşına kadar varabileceğini pekçok kez işlemişlerdir.
Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra dünya literatüründe en çok kullanılan kavramlardan biri küreselleşme idi. Zihinsel ve bilimsel algının ilerlemesi ile geçmiş yılların tecrübelerinin neticesi olarak sınırların giderek flulaştığı yeni bir dönemden bahsedilmektedir. Bu olgunun olumlu yanları şu şekilde sıralanabilir;

.Dünyanın bir ucuyla diğer ucu arasındaki fark giderek azalmıştır
.İnsanların bilgiye erişimi hiç olmadığı kadar kolay hale gelmiştir
.Demokrasi, insan hakları, şeffaflık gibi kavramlar gelişme göstermiştir
.Sermaye dolaşımında serbestlik sağlanmıştır
.Güvenlik politikaları yeni paktlar doğurmuştur
.Vasıtalar, internet, teknolojik gereçler zamanın tasarruflu kullanılmasına olanak sağlamıştır

küreselleşmenin olumsuz özellikleri ise genel olarak;

.Mikro milliyetçilik ve uluslararası elitler ulus devletlerin geleceğini belirsiz hale getirmiştir
.Kayıt dışı ekonomide artış yaşanmıştır
.Yeni sömürgecilik anlayışları gelişmiş kapitalizm keskinleşmiştir
.Zengin ile fakir kesim arasındaki fark giderek açılmakta, sosyal devlet mekanizmaları ise sarsılmaktadır
.Açlık, paramiliter savaşlar, virüsler gibi tehditler yayılmıştır
.Bilgiye ulaşımın kolaylığı bilgi putperesti yani yalnızca bilgiyi amaçlayan fakat analiz, muahakeme ve vicdani kanaatlerden yoksun bir popülasyon yaratmıştır
.Tüketimler artmış, yalnızca tüketince memnun olan, huzursuz, amaçsız ve sadist egomanyak bir nesil doğmuştur.

Görüldüğü gibi her olguda olduğu gibi küreselleşmeninde iki yönlü bir mizacı vardır. Bu olgunun Türkiye’yi diğer devletler bağlamında nasıl etkileyeceği önemlidir. Klasik ve Modern jeopolitik teorilerin Türkiye’ye etkileri ve küreselleşme bağlamında bazı önemli büyük devletlerin Türkiye tasavvurları ile Türkiye’nin jeopolitik rotasının tayininden evvel Türkiye’nin bazı avantaj ve dezavantajlarına değinmemiz gerekiyor.

Türkiye dünyanın önemli enerji kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Hazar Havzası, deniz ulaşım yolları kavşağında Akdeniz Havzası, Karadeniz Havzası ve Türk Boğazları, SSCB ve Yugoslavya’nın dağılması sonucu yapısal değişikliklere uğrayan Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya’nın merkezinde bulunur. Devlet kurma geleneği bulunan ve zengin bir tarihi kültürel mirastan beslenmekle beraber bugün 80 milyonu aşan nüfusu, Avrupa’nın Rusya’dan sonra en büyük ve ciddi ordusuna sahip olması ile ciddi caydırıcılık özelliğine sahip bir ülke olmasını sağlamıştır. Bunların yanında Türkiye;

.Demokratik, sosyal, laik hukuk devleti yapısı ve piyasa ekonomisini kabul eden bir ülke olarak Batı sistemi ile ortak paydaya sahiptir

.Din, etnisite, imparatorluk geleneği gibi faktörlerle Doğu’nun da ortak değerlerini paylaşmaktadır

.Birleşmiş Milletler, NATO, gibi uluslararası paktlara taraf olmakla beraber işbirliği prensibini paktlar kurulduktan itibaren başvuru yapmak suretiyle göstermiştir.

Bunlar yanında Türkiye’nin ciddi dezavantajlarıda vardır. Pekçok paramiliter terör örgütüyle mücadelesi, her daim siyasi gruplaşmanın yaşanması, cari açık oranı ve işsizlik miktarının artması, orta sınıfların giderek azalması, eğitim sorunları ve istihdam yetersizliği ile genç popülasyonun değerlendirilememesi, öz benlik kavramının doğu batı arasında sıkışması ve melez yapay eğreti bir değerler sisteminin toplumsal kültür haline gelmesi, son askeri kalkışma ile güvenlik bürokrasisinin sarsılması, halen nükleer bir güç olamamasının yanında sürdürülebilir enerji kaynaklarından yeterince istifade edememesi, İmparatorluktan bu yana on yılları kapsayacak ulusal stratejisinin bulunmayışı handikaplar olarak sıralanabilir.

Türkiye bu coğrafi konum, jeopolitik ve jeostratejik faktörleriyle yalnız deniz gücüne önem vermesi uzun kara sınırlarının mevcudiyeti dolayısıyla tehdit yaratacaktır. Şimdiye kadar bir Uzay Ajansı ve Uzay Komutanlığı kurulmamış olmasıda çok ciddi bir eksiktir.

Bunun yanında modern jeopolitik teorilerde göstermiştirki Türkiye, yeni düzenin temel taşı olacaktır. Fakat Huntington’un önerdiği tez İslam Dünyasının liderliği gibi gözüksede derinlemesine incelendiğinde böyle bir kavramın geçerli olmadığı yalnızca Ortadoğu’nun birkaç ülkesine endekslenen bir Türkiye ile Türkiye’nin tarihi misyonu ve potansiyelinin seyreltilmeye çalışıldığı anlaşılacaktır. Brzezinski, Türkiye ve İran’ı birbirine rakip göstermiş, Passing ve Fridman ise ısrarla Türkiye Rusya savaşı tasarlamışlar çok küçükte olsa bunda başarılı olmuşlardır. Rus uçağının düşürülmesi hadisesinde iki ülke savaşmamıştır ancak siyasi ve ekonomik ambargolar Türkiye’yi zora sokmuştur.

Bunun yanında önemli ülkelerle ikili ilişkilerde ikircikli bir tavır göstermektedir. Abd her fırsatta Türkiye ile önemli müttefik olduğunu vurgulasada çoğu uluslararası olayda Türkiye’nin aleyhinde hareket etmiştir. Avrupa Birliği, Türkiye’nin ve Türkiye ile ilişkilerin öneminden bahsetsede herdaim özellikle Türk güvenlik sistemi ve idari yapısıyla alakalı Türkiye’nin düşünmediği taslakları masaya koymuş özellikle Kıbrıs, Ege ve Ermeni meselesi gibi durumlarda Türkiye’yi suçlu ilan etmiş, Türkiye’nin haklı terör operasyonlarını bile eleştirmiştir. Rusya Türkiye ile el sıkışmakta ve müttefikliklerinin önemini hatırlatmaktadır. Ancak halen ülkesinde pkk ve pydnin irtibat ofisleri bulunmaktadır ve Ermeni tasarısını desteklemektedir. Her ülke kendi çıkarları minvalinde bir dış politika tesis ettiğinde aslında dostlukların kağıt üzerinde kaldığı Türkiye’nin aleyhine faaliyetlerin geliştiği görülecektir. Neticede klasik ve modern jeopolitik teoriler batı merkezli kuşatmalar için veri durumunda olmuş bir anlamda bu yazılanlar mutlaka olacaktır psiklojisi belkide meşruiyet veya psikoljik bir hazırlık sağlamıştır. Modern jeopolitik teoriler arasında yakın zamanda ulus devlet küresel sermaye çekişmelerini inceleyen çalışmalarda görebileceğimiz gibi her teorinin bir şekilde Türkiye’ye dayandığı unutulmamalıdır.

Türkiye ısmarlama tezlere endeksli bir politik tutum belirleme alışkanlığı edinirse bu yüzyılda ençok zarar gören ülkelerden biri haline gelecektir. Yeni teorilere göre Türkiye, İran ile savaşacaktır, Rusya ile savaşacaktır, Abd’den askeri yardım alacaktır ve kendisini değiştirebilirse Ortadoğu’ya liderlik yapacaktır. Gerçekten Türkiye’nin harbe ihtyiacı var mıdır? Türkiye hangi coğrafi dilime liderlik edecektir? askeri kapasitesini hangi metodlarla modernize edecektir? gibi kavramların cevabı Türkiye’nin o zaman dilimlerindeki mevcut çıkarlarına göre kendi siyasi ve güvenlik bürokrasisine endeksli oluşturulacak çözümlerde aranmalıdır. Küresel sistem göstermiştir ki her ülkenin birbirlerine bağımlılığı söz konusudur. Yani Türkiye’de bir oranda Nato’nun parçası olmaya devam edecek, bünyesindeki yabancı üslere müsade edecek ve uluslararası anlaşmalara imza atacaktır. Fakat bağımlılık kesinlikle sömürge minvaline dönüşmemeli, yani jeopolitik öneminin farkında, dengeli ancak birtakım merkezlerde hazırlanacak program ve reçeteleride itebilen parlak güç sıfatına erebilen daha az bağımlı ilkesini benimseyecek düzenini oluşturmalıdır.

DİN & DİYANET DOSYASI /// İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı : Bir Türk halife olamaz


İlahiyatçı Cemil Kılıç yazdı: Bir Türk halife olamaz

Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır.

Günümüzde görece büyük bir yükseliş içerisinde olan İslamcı ve Osmanlıcı siyasetin ana hedeflerinden biri de 3 Mart 1924’te müstakil bir müessese olarak varlığına son verilen ve görevleri meclise devredilen yani fiilen ortadan kaldırılan hilafeti yeniden ihya etmektir.

Ne var ki hilafet dediğimiz kurum tarihte ve günümüzde işlevsellik bakımından olduğu kadar aynı zamanda meşruiyet bakımından da bir yığın tartışmanın odağında yer almaktadır.

Halife ne demektir ve halife kimdir, sorularına verilen yanıtlar bu tartışmaların mahiyetini ortaya koymak bakımından bir kılavuz hüviyetini haizdir.

İlk dönem halifelerde “Halife” sözünden ziyade “Emir” sözünün kullanıldığını biliyoruz. Halifenin; “Emir’ül-müminin” olarak isimlendirildiği malumdur.

Halife sözü, birinin ardından gelen anlamına geldiğinden peygamberin ardından gelen, dolayısıyla da peygamberin makamını temsil eden bir kimse manasını taşımaktadır. Böyle olunca da halifeye kutsiyet atfetmek gibi bir özellik de ortaya çıkmaktadır. Yani halife ümmetin sadece siyasi işlerinin yürütücüsü değil peygamberî / nebevî bir makamın temsilcisi de addedilmiştir.

Hatta bununla da yetinilmemiş bir zaman sonra halife, peygamberin halefi olarak nitelenmenin de ötesinde doğrudan doğruya “Allah’ın halifesi / halefi” diye de nitelenmiştir. Böyle bir nitelemeyi Muaviye’de ve ardıllarında görmekteyiz.

Nitekim halifeler için kullanılan; “Zıll’ullahi fil ard / Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi” ifadesi de böyle arka zemine sahiptir.

Gerçekte tevhid inancı açısından baktığımızda bu tür nitelemelerin şirk olduğu apaçık ortaya çıkmaktadır. Bu cümleden olarak belirtelim ki hilafet kurumu çoğunlukla bir şirk müessesesi olagelmiştir. İslam’ın temel ilkelerini ayaklar altına alan bir kurumun İslamî bir kurum olarak nitelenmesi ve ona sözde İslam birliğinin / Müslümanların birliğinin göstergesi şeklinde mana yüklenmesi tek kelimeyle trajiktir. Bir diğer ifadeyle İslam adına İslam’a düşmanlık etmektir. Bu sebeple aslında İslamcılar, inandıklarını iddia ettikleri dine bilmeden düşmanlık etmeleri bağlamında Mankurt Müslümanlar olarak nitelenmeyi acınası bir biçimde hak ediyorlar.

Halifelik hakkında özellikle son dönemde bir yığın yazı kaleme alınıyor. Dizilere, filmlere, siyasi propagandalara konu edilen halifelik kurumu hakkında biz başka bir yöne dikkat çekmek istiyoruz.

Halifelik yeniden ihya edilirse Müslümanların birliği sağlanacak sanan zavallılar konudan aslında ne kadar da habersizler. Hemen söyleyelim; halifelik asla birlik falan sağlamaz.

Neden mi?

Arap ülkelerinin pek çoğunun krallar tarafından yönetildikleri malum. Adında cumhuriyet ifadesi bulunanların da aslında seçilmiş krallar tarafından yönetildiği de malum. İşte bu krallar günümüzde asla kendi otoritelerinin üstünde halife diye bir müesseseye izin vermezler ve böylesi bir kurumu kabul etmezler.

Fakat Arap dünyasının halifelik kurumunu kabul etmeyecek olmasının bizce en önemli sebebi olası halifenin etnik kimliğidir.

Şimdi bazıları evrensel ve ırklar üstü bir din olan İslam’ın halifelik konusunda etnik bir şartının mevcut olabileceğine şaşırabilirler. Ama gerçek şu ki İslam dünyasının çoğunluğunu oluşturan Sünni kitle için halife olacak kişide etnik bir şart aranmaktadır.

Buna göre; halife olacak kişinin mutlaka Kureyş’ten olması gerekmektedir. Bu hususta peygambere atfedilen bir yığın hadis mevcuttur. Bizce bu tür hadisler uydurmadır. Ama Sünni inanç bu hadisleri sahih / doğru kabul ediyor. Zira bu hadisler Kütübü Sitte’de yer alıyor.(1) Kütübü Sitte ise en azından geleneksel Sünnilik için neredeyse büyük ölçüde tartışılmaz addediliyor.

Kureyş’ten olmayan birinini halife seçilmesi, halife kabul edilmesi caiz değildir.

Kureyş’ten olmak doğal olarak Arap olmak demektir. Ama Arap olmak dahi halife olmak için yetmiyor. Binlerce Arap kabilesi içinden Kureyş kabilesine mensubiyet şarttır.

Şimdi bizim Osmanlıcı / İslamcı çevreler Türkiye’de halifeliği yeniden ihya etmenin hayalini kuruyorlar. Sanıyorlar ki bir şekilde halifelik ihya edilirse bir Türk / Osmanlı halife olacak ve İslam dünyası yahut en azından Sünni dünya onun etrafında birleşecek…

Aymazlığın, tarih bilmezliğin hatta din bilmezliğin bu kadarı da ancak Neo Osmanlıcı bizim sözde Mankurt Müslümanlarda olur.

Zira Sünni Araplar dahi hiçbir zaman Osmanlı halifelerinin halifeliğini kabul etmediler. Osmanlı halifeleri Kureyş’ten olma şartını taşımıyorlardı. Tekraren ifade edelim ki, halifenin halife olabilmesi için geleneksel Sünniliğe göre mutlaka Arap olması ve Kureyş kabilesine mensup olması şarttır.

Hilafetin Yavuz’la birlikte Osmanlı’ya geçtiği görüşüne gelince…

Bu iddia da gerçeğe pek uygunluk arzetmiyor.

Zira Osmanlı halifeleri, halifelik sıfatını pek de önemsemediler. Hatta ilk dönem sözde Osmanlı halifeleri kendilerini halife olarak nitelemekten imtina ettiler. Zira halifelik, onlara göre pek de mühim bir sıfat değildi. Onlar sultan / padişah / kral idiler. Oysa halife denilen adamlar, yüzyıllarca bir devletin koruması altında yahut bir sultanın himayesi altında varlığını sürdüren “aciz” bir kimselerdi.

Nitekim Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in himayesine sığınan Abbasi Halifesi Kaim Biemrillah’ın durumu malumdur. Yahut büyük Türk Moğol hakanı Hülagu’nun, halıya sarıp atlarına çiğneterek öldürdüğü hatta öncesinde dansöz kıyafeti giydirip oynattığı bir diğer Abbasi Halifesi olan Mustasım Billah’ın da hali tarihen sabittir.

Halifeler özellikle Abbasilerin son döneminden itibaren neredeyse zavallı addedilecek düzeyde bir konuma sahiptiler. Böylesi itibar kaybetmiş bir sıfatı kendilerine yakıştıramayan Osmanlı sultanları bu ünvanı kullanmaktan imtina ettiler. Osmanlılarda halife ünvanının kullanımı özellikle son dönem padişahları için söz konusudur. Onlar da daha ziyade savaşlar için asker temini söz konusu olduğunda İslam beldelerinden asker toplayabilmek için “Halife cihad ilan etti!” söylemiyle böylesi bir yola başvurdular.

Ne var ki halife ve cihad kavramları dahi Sünni Arapları Osmanlı’dan yana olmaya yöneltemedi. Araplar, Sünni Müslüman Osmanlı yerine çoğunlukla Hristiyan İngiliz ve Fransızları tercih ettiler.

Olası Türk halifeye günümüzde sadece Araplar değil diğer Sünni dünya da itibar etmez. Zira onlar da Emevi Selefi anlayışın yoğun etkisi altındalar. Emevi – Selefi – Vahhabi Sünnilik, Türkistan coğrafyasında bile etkili olmaya başladı. Yani Türk halifeyi Türkî Sünniler bile kabul etmez!

Şii dünyasını söylemeye gerek bile yok.

Hal böyleyken halifelik sevdası ile yapılmak istenen nedir?

Bizim cahil ve dindar halkı uyutmak ve oylarını siyasi ranta tahvil etmektir.

Aslında Türkler samimi manada hiçbir zaman halifelik davası peşinde olmamışlardır. Zira onlar Kureyşilik meselesine son derece vakıftılar. Türkler gerçekte halifelik denilen kurumu ya tepelemişler yahut da sözde himaye ederek aciz duruma düşürmüşlerdir.

En sonunda Yavuz halifeliğe tam anlamıyla son vermiş ve ardılları da onu zaman zaman kullanabilmek için kukla bir kuruma dönüştürmüştür.

Bu arada ifade edeyim ki bu satırların yazarının hilafete karşı oluşunun bir diğer nedeni de kendisinin imamet kurumuna inanmasıdır. O kurum da zaten 12. İmamla birlikte sırrolmuştur.

Gerçek şu ki ne yapılırsa yapılsın; ulus devlet çağıyla birlikte halifelik ve benzeri sözde dinsel referanslı siyasal kurumlar geçmişin çöplüğüne atılmış olduğundan tarihin geriye götürülmesi mümkün değildir.

Boşa hayal kurulmasın ve kimse hayal ile kendisinin aldatılmasına izin vermesin!

Cemil Kılıç – İlahiyatçı yazar

Odatv.com

(1)Buhâri, Sahih, Ahkâm, 4; Müslim, Sahih, İmâre, 4; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4, 185; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1, 336, 4, 192.

TARİH /// VİDEO : Tarihin Bilinmeyen Yüzü – Cengiz Özakıncı – Levent Yıldız – 04.03.2017 – Kanal B


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=0buP8rDWI4s

PROGRAMDAN BAŞLIKLAR

1. "Hilafet İngilizlerin İsteğiyle Kaldırıldı" Yalanını Çürüten Belgeler |

2. İngilizlerin Osmanlı Hilafet ve Saltanatını Sınırlayarak Yaşatmaktan Yana olduğunu Kanıtlayan Sevr Anlaşmasının 31. Maddesinde Hilafet |

3. İngiliz İstihbarat Servisi Ajanı Ağa Han ve İngiliz Kraliyet Şurası Üyesi Emir Ali’nin Hilafetin Korunmasını İstiyen Mektubu |

4. Atatürk’ün Hilafet Saltanat Karşıtı Devrim Tasarılarının 1907’ye giden Kökleri |

5. Son Halife II. Abdülmecid’e İngiltere Aracılığıyla Ömür Boyu Her Ay Ödenmek Üzere 1300 Sterling Maaş Bağlanması |

6. İngiltere Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey’in Osmanlı’da 1908 Meşrutiyet Devrimine Karşı Mutlakiyeti (Hilafeti&Saltanatı) Geri Getirme Buyruğu |

7. Hilafet’in İslam Birliğini Sağladığı, Kaldırılınca İslam Birliğinin Parçalandığı İddiasını Çürüten Belgeler |

8. Osmanlı Halifelerinin Asya Müslümanlarıyla İlişkileri |

9. 1690 Buhara Sultanı Sultan Kulu Han |

10.1707 Ubeydullah Han | 1719 Buhara Ebulfeyz Han |

11.1777 Malabar Sultanı Ali Raca | 1780-1784 Malabar Sultanı Bibi Sultan |

12.1784-1799 Tipu Sultan | 1819 Buhara Hanı Haydar Şah |

13.1850’ler Endonezya Müslümanları | 1860’lar Açe Müslümanları |

14.1872-1878 Kaşgar Hanı Yakup Han |

15.1877 Abdülhamid’in Afganistan Misyonu |

16.1898 Alman İmparatoru Willhelm | 1901 Abdülhamid’in Çin’e Gönderdiği Hilafet Heyeti |

17.1914 Alman Cihadı | Hristiyan Şövalye Tarikatına Giren Abdülmecid ve Abdülaziz

TARİH /// Irak’ta -Muktedir- ve -Müşteki- Bir İttihatçı : Süleyman Nazif Bey’in Basra Valiliği


Irak’ta -Muktedir- ve -Mteki- Bir ttihat – Sleyman Nazif Bey’in Basra Valilii.pdf

TARİH : Uluslararası Bir Sınır Sorunu Olarak Şattü’l-Arap Nehri


Uluslararas Bir Snr Sorunu Olarak att’l-Arap Nehri.pdf

TARİH /// Ortadoğu’da Bir İstikrarsızlık Unsuru : Şattü’l-Arap Sorunu


DÖKÜMANI İNDİRMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

TARİH : Sultan II. Abdülhamid’in Irak’taki Emlakı


Sultan II. Abdlhamid’in Irak’taki Emlak.pdf

TARİH /// Modernleşen Sanayiye Ayak Uydurmak : Osmanlı Irak’ında Kurulan Sanayi Mektepleri


Modernleen Sanayiye Ayak Uydurmak – Osmanl Irak’nda Kurulan Sanayi Mektepleri.pdf

TARİH : Dünden Bugüne Şattü’l-Arap Sorunu


Dnden Bugne att’l-Arap Sorunu.pdf

TARİH : Dünya Ölçeğinde Osmanlı İstanbul’u


dnya leinde osmanl stanbulu

TARİH : Osmanlı Şehirlerinin “Çokkültürlü” Varoluşu


Osmanl ehirlerinin okkltrl Varoluu.pdf

TARİH : KÜLTÜR VE MİMARİNİN HARMANLANDIĞI OSMANLI ŞEHİRLERİ


KLTR VE MMARNN HARMANLANDII OSMANLI EHRLER.pdf

SANAT DOSYASI /// VİDEO : Minik kızdan İstanbul metrosunda bale gösterisi /// MÜTHİŞ :)


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=BTDZmbvP8a0&feature=youtu.be

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.