Günlük arşivler: 6 Mart 2017

TARİH : Fâtih Devri Kütüphâneleri ve Molla Lütfî Hakkında Birkaç Not


ftih devri ktphneleri ve molla ltf hakknda birka not

Reklamlar

TARİH /// Şehzadeye Öğütler : Ebûbekir Ratıb Efendi’nin Şehzade Selim’e (III) Bir Mektubu


ehzadeye tler ebbekir ratb efendinin ehzade selime iii bir mektubu

TARİH : Osmanlılarda Kütüphaneler ve Kütüphanecilik


osmanllarda ktphaneler ve ktphanecilik

DUYURU : ENGELLİ KARDEŞLERİMİZDEN TOPLUMA ANLAMLI MESAJ /// LÜTFEN OKUYUN VE PAYLAŞIN !!!


Yapılan araştırmalara göre insanlar engelli komşu istemiyor. İş yerinde engelli istemiyor. Engellilerle ilgili bilgi sahibi değil. Engellilerle ilgili bir kitap okumuş değil. Engellileri tanımıyor ve onlarla ilgili ciddi ön yargılara sahip.

Biz engelli ve engelsizler bir arada yaşarsa temel ön yargıların aşılacağına inanıyoruz. Gözünüzü kapatırsanız engellileri anlamış olmazsınız ancak onların ne kadar aciz ve zavallı olduklarına inanırsınız. Biz sana kör ol demiyoruz kör olmada gör bizi diyoruz. Gözlerinizi kapatmaya değil de açmaya tanımaya anlamaya davet ediyoruz. Tekerlekli sandalyeye oturarak engellileri anlamaya çalışamazsınız ancak onlardan kaçarak kendinizi rahatlatmış olursunuz. Buda hiç bir sorunu çözmez.

Bizim önerimiz birlikte yaşama kültürünü arttırmak. Varsa bir engelli komşunuz ona çaya gidin ve onunla sohbet edin. O zaman engelli’liğin bir aczi yet değil de farklılık olduğunu göreceksiniz. Onunda sizden farklı olmadığını ve yaşadığı sorunları mücadele ederek farklı pratikler geliştirdiğini göreceksiniz.

Her zaman şunu öneriyoruz.

Engellilerle ilgili program yapalım engelli çocukları pikniğe götürelim ve spor etkinlikleri yapalım gibi görüşleri duyuyoruz ve okuyoruz. Bizde şunu öneriyoruz. Engelli çocuklar ve engelsiz çocuklar birlikte pikniğe gitse birlikte spor etkinlikleri yapsa sanatsal faaliyetleri birlikte yapsa kime ne zarar verir.

Biz bir toplantıya gidiyoruz. Bizi alıp sizin arkadaşınız burada oturuyor diye hiç tanımadığım birinin yanına engelli diye oturuyorum. Oysa o arkadaşımda bende farklı insanlarla otursak ve toplumda bir kaynaşma olsa kimin zararına olur. Biz bu amaçla Okullar Yurtlar Dernekler Sendikalar Üniversiteler ve tüm Kurum ve kuruluşlarda engellilerle birlikte yaşama kültürünü arttırıcı seminerler düzenlemek istiyoruz.

Bizler bir arada farklılıklarımızın zenginlik olduğuna inanıyoruz. Tüm kurum ve kuruluşlarla iş birliğine hazırız.

Salih ARIKAN

BEYAZAY DERNEĞİ BAŞKANI

Tel : 0506-514-9693

TARİH /// İMPARATORLUKTAKİ ASTROLOJİ SERVİSİ : BİLGİ, KEHANETLER VE OSMANLI YARGISINDAKİ P OLİTİKALAR (1450-1550) (İNGİLİZCE)


Astrology in the Service of the Empire – Knowledge, Prognostication, and Politics at the Ottoman Court, 1450s-1550s .pdf

TARİH : Osmanlı Gerilemesi Bir Mit Mi ? (Kitap Eleştirisi)


osmanl gerilemesi bir mit mi kitap eletirisi

TARİH : Fatih Sultan Mehmed’ʹin İlgi Duyduğu Kitaplar ve Kütüphanesi


fatih sultan mehmedcab9in ilgi duyduc49fu kitaplar ve kc3bctc3bcphanesi

KOSOVA TÜRKLERİ DOSYASI : Kosova Cumhuriyeti’nin Türkleri


Kosova Cumhuriyeti’nin Türkleri

Bugün Kosova Cumhuriyetinde diğer halklarla beraber yaşayan Kosova Türklerinin, bu ülkede oldukça eski bir geçmişi vardır. Yeni Kosova Cumhuriyeti’nin sosyal hayat kalitesinde ve devlet yapısında, bu ülkenin gelişiminde ellerini taşın altına koyan toplumlar içinde Arnavutlarla beraber Türkler, daha ön planda olmak durumundadırlar. Bunun tarihten bu güne gelen sebepleri vardır.

Bilhassa 1912’den sonra Osmanlı’nın eski Kosova vilayetinden Türkiye’ye doğru yüzbinlerce insan göç etti bu göç dalgaları yakın zamana kadar devam etti. Bu sebeple Kosova Türkleri ile Türkiye arasında kopmaz güçlü bağlar vardır. Bu göçler olmasaydı tahminen Kosova Cumhuriyetinin 2 milyon ikiyüzbin civarındaki nüfusunun çok ciddi kısmı Türklerden oluşabilecekti.

Bugün Kosova ile Türkiye arasında hiçbir devlet de olmayan yakın ilişkiler vardır. Kosovalı Türkler ve Kosovalı Arnavutların çok yakın akrabalarının bir kısmı Türkiye’de yaşamaktadır.

Kosova Tarihinde Türkler

Hunlar: Tarih ve dil delillerinin gösterdiği ilmi verilere göre, Miladın öncesi ve sonrasındaki ilk yıllarda, batı Hunlarının egemenlik devirlerinden itibaren Kosova, Türklerin yaşadığı bir bölgedir. M.S. 5. yüzyılda Hun Türklerinin bilhassa Atilla önderliğinde birleşerek oluşturdukları büyük devlet döneminde Kosova’yı da içine alacak şekilde Balkanlar, Hun Türklerinin geçici ve kalıcı yaşadıkları bir coğrafya olmuştur.

Avarlar: Hunlardan sonraki dönemde, Don Nehri’nden Galya’ya, kuzey Slav bölgelerinden İtalya’ya kadar her yer Avar askerî faaliyet sahası haline gelmişti. 8. yüzyıl boyunca gittikçe zayıflayan Avar idaresi, kısa bir süre sonra yerini yeni bir Türk boyu Bulgarlara ve çeşitli Slav kabilelerine bıraktı. Avarlarda bu sürede, Hıristiyanlaşıp çeşitli kabileler arasında yaşadılar, bir çoğu asilime olup kayboldu. Böylece Kosova muhitindeki etnik şekillenmelerle Hunlardan sonra, Avar kitlesi de etkili oldu.

Kosova civarında, bugün Yunanistan’da bulunan “Navarino” (Pylos, aslı Avarino) ve Arnavutluk’ta “Antivari” şehirlerinin adları da Avarların hatıralarını taşır. Arnavutluk’taki Prostovats altın hazinesi Avarlara ait olduğu gibi, arkeolojik araştırmalar Avar Türk sanatının Germen ve Slav sanatları üzerindeki tesirini ortaya koymuştur.

Peçenek ve Uzlar: Avar devri sonrasında Kosova’yı da hâkimiyeti altına alan Türk devri, Peçenek ve Uz adlı Türk boylarının yoğunlaşması ile başlar. Peçenekler, 9. yüzyıldan itibaren Karadeniz’in kuzeyinde ve Kuzey Balkanlar’da güçlenmişlerdi. Uzlar 1065’te Bizans ve Bulgar mukavemetini kırarak Tuna’yı geçtiler ve Peçeneklerin arkasından, Trakya ve Makedonya’yı yağmaladılar, Selanik’e, hatta Peloponezos’a kadar ilerlediler. Peçenekler, daha sonra Kuman Türklerinin bölgede kuvvetlenmesiyle hâkimiyetlerini kaybetmişlerdir.

Kumanlar: Siyasî tarihleri sona eren Peçeneklerden arda kalanlar dağıldılar. Bir kısmı da Uzlar ve Kumanlarla karıştı. Balkanlar’da kalanlar daha ziyade Vardar nehri boyuna iskân edilmişlerdi. Bundan sonra Kosova bölgesinde ve civarında Kumanların hâkimiyeti devam etti.

Bugün Kosova sınırlarının hemen güneydoğusunda yer alan, eskiden Kosova Vilayeti içinde bulunan Makedonya’nın “Kumanova” şehrinin ismi, Kumanlar devrinden kalan hatıraların en başında gelenlerindendir.

Ayrıca, “İpek” şehri isminin kullanım şekillerinden biri olan (Slav dillerinde de kullanılan) “Peç” şeklinin, Peçenek ismi ile olan irtibatı da öne sürülmüştür.

Kosova’nın Gora bölgesindeki birkaç kaya üzerinde, kazınmış hâlde şekiller bulunmuştur. Yapılan araştırmalar neticesinde bulunan bu kaya şekillerinin veya yazılarının, bilim camiasınca Göktürk Alfabesi olarak bilinen eski Türk alfabesi işaretlerine uygunluğu düşünülmüştür. Bu bulgu, Kosova bölgesi Türk tarihi açısından büyük önem arz etmektedir. Bu yazıyı Hunların da kullanmış olduğuna dair görüşlerden hareketle, söz konusu kaya yazılarının Hun devri örneklerinden olduğu düşünülebilir. Bu yazılara dair yapılacak yeni araştırmalar, konu hakkında daha geniş bilgilere sahip olmamızı sağlayabilir.

Osmanlılar: Kosova’daki Türk varlığı, 11. yüzyıldan itibaren, Selçuklu devri Müslüman Türk akınları ve nihayetinde de Osmanlı Devleti’nin Kosova’yı hükmü altına almasıyla bambaşka bir boyut kazanır. 28 Haziran 1389 tarihindeki 1. Kosova Savaşı, bölgenin fethini sağlamış, Kosova’nın Türklüğünü ve Müslümanlığını da günümüze kadar devam ettirmiştir. Artık, Kosova’daki Türklük, kökleşmiş ve sistematize olmuştur. Bu devir, Kosova Arnavutları için de, bölgeye yoğun nüfuslarla yerleşmelerinin yolunu açan çok önemli bir gelişmedir.

Doğudan batıya doğru ilerleyen Osmanlı orduları, Kosova muhitine geldiklerinde, buralarda önceki devirlerden beri bulunan küçüklü büyüklü çeşitli Türk boylarıyla da karşılaşmışlar ve bölgede kalıcı olmaları açısından bazı avantajlara sahip olmuşlardır. Bu eski Türk boyları da, Müslüman dinine bağlı, büyük çoğunluğu Oğuz Türk boyundan olan Osmanlı Türkleri ile karışıp Osmanlı kitlesi içindeki yerlerini almışlardır.

Osmanlı Tarihinde Arnavutlar ve Türkler

Balkan Savaşları’nı hazırlayan son döneme kadar, bugün Kosova’da yaşayan Halkların arasında (Sırpları dışarıda bırakırsak), herhangi bir itilaf mevcut değil idi. Bugün Kosova’da en büyük nüfus oranına sahip Arnavutlar, “sadık millet” sıfatının sahibiydiler.

Demek ki Osmanlı Devleti, Arnavutlarına çok güveniyordu, onları Osmanlı Devleti’nin öz halklarından sayıyordu. Hatta Arnavut milliyeti olgusu bile Müslümanlık ve Türklükle beraber idi. Bugün Türkiye Türklerinde hâlen “Arnavut” dediğiniz zaman birçoğu için, Türk’ten farklı bir şey anlaşılmaz.

Gerçekten de Osmanlı’nın Balkanlarında çeşitli milletler isyan edip kendi devletlerini istemeye başladıklarında Arnavutlar isyan etmediler. Çünkü onlar kendilerini, Osmanlı idaresinin dışında algılayamıyorlardı. 1900’lü yılların ilk çeyreğine kadar Osmanlı olarak bilinen bu halk, Osmanlılıktan koptu, belki de koparıldı, demeliyiz. Sonrasında da, bazıları bugüne kadar gelen sıkıntılar ortaya çıktı. Şimdi yeni itilaflar olmaması için önce Kosovalılar sonra bütün dünya, geçmişten tam ders almalıdır.

Bugün, Kosova’nın Türklerinin bu ülkenin kökündeki varlıkları ve bu ülke için arz ettikleri önem iyi anlaşılmalıdır. İç içe geçmiş Türk-Arnavut halk kitlesinden herhangi birisinin diğerini itmesi, diğeri hakkında kötü düşüncelere sahip olması, Kosova Cumhuriyeti’nin geleceğine kurulmuş saatli bombalar gibidir. Nüfus oranları ve mevcut siyasî durum gereği olarak bu konuda Arnavutlar daha önce akla gelmektedirler. Kosova Türkleri içinde bazıları da varlıklarının ne demek olduğunu bir sefer daha hatırlamalıdırlar.

Kosova ile Türkiye’nin birçok alanda ortak çalışması gereklidir. Bu iki ülkeden bahsederken o ülkelerdeki iktidarlardan söz etmiyorum, esas olan iki ülkenin halklarıdır. Siyasi iktidarlar geçicidir.

ALPAY İGCİ

LİNK : http://akademikperspektif.com/

İRAN DOSYASI /// Geri Planda Kalan Cephe : İran


Geri Planda Kalan Cephe : İran

İran yönetiminin Arap Baharı’nın ilk günlerinde kaygılı olduğu gözden kaçmıyordu. Ancak kısa süre sonra, İran, gelişmeleri avantaja çevirmeyi başardı. Özellikle de devletlerin çöktüğü, iç/sivil savaşların etkili olduğu ülkelerde. Bugün hemen her yerde İran’ın ayak izlerine rastlamak mümkün. Devlet dışı aktörlerin ön plana çıktığı iç savaşa duçar olmuş ülkelerde Şii topluluklar üzerinden nüfuzunu hissettiriyor. Şüphesiz ki bu gelişmelerde İran’ın örtülü operasyon kapasitesi kadar, küresel dengelerdeki değişim ve belirsizlik de etkili oldu.

Son zamanlarda tanık olduğumuz bazı açıklamalar ve gelişmeler İran açısından tablonun değişebileceğine işaret ediyor. ABD’nin yeni başkanı Trump’ın açıklamaları, yardımcısı Pence’in Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmalar, bundan böyle İran’a dair her şeyin yeniden sorgulanmaya başlanacağını gösteriyor. Trump, Obama döneminde başarı olarak sunulan nükleer anlaşmadan mutlu olmadığını her fırsatta ifade ediyor. Sonuçlarına şüpheyle yaklaştığını gizlemiyor. İran’ın orta menzilli füze denemesinden sonra verdiği tepkiden de anlaşılacağı üzere, itiraz ve suçlamaları gelişmelerin farklı bir mecraya taşınacağını gösteriyor. Özellikle bu menzile sahip füzelerin, nükleer silahların vazgeçilmez “mütemmim cüzü” olması dikkate alındığında Trump’ın eline iyi bir kozun geçmiş olduğu görülüyor.

İran’ı hedef tahtasına koyan tek gelişme nükleer silahlanma değil. Kaotik bir süreçten geçen Ortadoğu’da İran’ın aktif olmadığı ülke, perde arkasında müdahil olmadığı bir gelişme yok gibi. Gerçekten de liste bir hayli uzun. Basra Körfezi’nden Yemen iç savaşına, Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Lübnan’a geniş bir coğrafyadan ve gelişmelerden söz ediyoruz.

Listenin başında İran’ın Körfez ülkelerindeki faaliyetleri yer alıyor. Özellikle bu ülkelerin vatandaşları olan Şiilerin İran’la özel ilişkileri, iç güvenlik ve istikrar açısından yönetilmesi güç sorunlar doğruyor. İran’ın bu konudaki sicili, kapasite ve becerileri dikkate alındığında iddiaların göz ardı edilemeyeceği aşikâr.

Öte yandan, iç savaşın devam ettiği Yemen, İran’ın Suudi Arabistan’ı kaygılandıran önemli bir cephesi. Irak’ta tablo ise görünenden daha karışık. İran, bu cephede birden fazla oyuncu, strateji ve araçlarla ülkeyi arka bahçesi haline getirmiş durumda. DAEŞ’le mücadelenin sağladığı “psikolojik” avantaj, Şii milisleri harekete geçirme, örgütleme ve silahlandırma kapasitesi ortada. Kendisini uzun vadede “DAEŞ’i yenmiş, Musul’u kurtarmış” yönetimin en güçlü müttefiki olarak konumlandırmanın koşullarını hazırlıyor. İş burada da bitmiyor. İran, Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nde siyasi, ekonomik ve güvenlik konularında oldukça aktif ve hatırı sayılır “yerli dostlar” edinmiş durumda.

İran, Lübnan’daki etkinliği, Suriye’de artan varlığı ile bu cephede de faal ve her zamankinden daha görünür durumda. Bu tablo, nükleer anlaşmadan mutsuz olan ve ilk fırsatta Hizbullah’tan 2006’nın rövanşını alma hazırlıklarını sürdüren İsrail için iyi bir “gerekçe” sunuyor. Trump’ın açıklamaları, küresel öngörülmezliklerin artması yeni dönemde İran’ı “öncelikli gündem ülkesi” haline getirecek gibi görünüyor. Küresel ve bölgesel gelişmelerde yeni denge arayışı, İran’ın vereceği tepki bölgeyi yakından izlemeyi gerektiriyor.

Dr. NİHAT ALİ ÖZCAN
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler

LİNK : http://akademikperspektif.com/

BÜROKRASİ & DEVLET DOSYASI : Burjuva devlet bir vampire dönüşürken…


Burjuva devlet bir vampire dönüşürken…

Devlet artık bildik devlet olmaktan çıkıyor, geleneksel işlevlerine yabancılaşıyor ve giderek toplumun kanını emen bir vampire dönüşüyor… Görünen o ki, dev şirketlere büyük elçi atanması için uzun zaman gerekmeyecek…

Yıllar önce bir politikacı: “Hocam, özelleştirmeye niye karşı çıkıyorsunuz. Ne güzel işte, zarar eden bu kurumlar, bu işletmeler satılacak, o parayla yenileri kurulacak” demişti. Aslında özelleştirme lehine ileri sürülen gerekçelerin hiç bir inandırıcılığı olmadığını, asıl amacın sermaye sınıfına değer (varlık) aktarmak olduğunu, hiç bir kapitalistin zarar eden bir şirketi, bir kamu kurumunu satın almayı aklından bile geçirmeyeceğini, bu kurumların bidayette kâr etsinler diye kurulmadığını, istenirse pekâlâ verimli bir işleyişe kavuşturulabileceğini, kaldı ki, “verimliliğin” herkes için aynı anlama gelmediğini, bu kurumların bu toplumun insanlarının verdikleri vergilerle kurulduğunu, hepimize, kamuya ait olduklarını, bunları bizden habersiz birilerine peşkeş çekmenin kabul edilebilir olmadığını, vb.” anlatmaya çalışmıştım…

İÇ KOLONİZASYON

Özelleştiriyorlar zira sistem içine sürüklendiği “yapısal krizden” bir türlü çıkamıyor, dolayısıyla sermaye değerlenme sorunuyla karşı karşıya… Böylesi bir ortamda hazır bir pazarı olan kamu işletmelerine ve kamu hizmeti veren kurumlara el koymak sermaye sınıfı için bir çözüm yolu olarak görünüyor. Başka türlü söylersek, bir tür “iç fetih” veya “iç kolonizasyon” söz konusu…

Ziraat Bankası, BOTAŞ, PTT, BİST, TÜRKSAT, ETİ Maden, Çaykur ve Borsa İstanbul’un, Türkiye Varlık Fonu’na devredildiğini duyduğumda, devlet yapısının ve devlet-sermaye ilişkisinin yeni bir nitelik kazandığını, yeni bir eşğin daha aşıldığını düşündüm… Neoliberal küreselleşme çağında devletin yegane misyonu, sermaye sınıfının tek yanlı çıkarını gerçekleştirmektir. Tabii her ülkede, her devlette olaylar aynı yoğunlukta ve aynı biçimde yaşanmaz. Fakat, Türkiye’de ondan fazlası söz konusu. Burjuva yasallığı külliyen by-pass ediliyor. Artık devlet ‘bildik’ devlet olmaktan çıkmış bulunuyor. Standart burjuva devletin yerini, mafyalaşmış/çeteleşmiş bir yapı ve işleyiş alıyor. Dolayısıyla “Anayasa dayatmasını” bu bütünlük içinde kavramak gerekir… Bu kurumların Varlık Fonuna devredilmesi, özelleştirilmelerinin (yağmalanmarının, talan edilmelerinin) ilk adımı demeye geliyor. Başka türlü söylersek, yerli-yabancı (ki, orada kimin eli kimin cebinde belli değildir) “işbitirici kapitalistlere” peşkeş çekilmelerinin yolu açılmış oluyor. Bunların denetimden ve vergiden muaf bir statüye kavuşturulmalarının başkaca bi izahı olamaz…

DEVLET HAZİNESİNDEN CUMHURBAŞKANLIĞI HAZİNESİNE

Gerçek durum böyle ama başbakan yardımcısı Numan Kurtulmuş, bu operasyonun söz kounusu kurumların “daha iyi, daha etkin yönetimi için yapıldığını” söyledi. Tabii başbakan yardımcısının “etkin yönetimden” neyi kastettiği ilgili herkesin malûmudur… Aslında ikiyüzlülüğü sevmeyen biri, her halde “biz bu kurumları “iş bitiriciler taifesi” (toplumun işini bitirenler densin) daha kolay yağmalasın, talan etsin diye yaptık” derdi.. Aslında bu, Osmanlı İmparatorluğunu XXI’inci yüzyılda ihya etmek isteyen AKP’nin son marifeti… Osmanlı İmparatorluğunda iki türlü hazine vardı: Hazine-i Hassa ve Hazine-i Hümayun. Hazine-i Hassa padişahın özel hazinesiydi. Padişah o hazineyi istediği gibi kullanırdı. Ebette Hazine-i Hümayun da Padişaha bağlıydı ama Vezir-i Azam tarafından yönetilirdi.. Varlık Fonuyla Hazine-i Hassa’nın bir versiyonunu devreye sokmak istedikleri anlaşılıyor. Eğer anayasa değişikliği kabul edilirse, artık Vezir-i azamın karşılığı olan başbakanlık da olmayacağı için, bir tek saray hazinesi olacak… Devlet hazinesinden cumhurbaşkanlığı hazinesine (saray hazinesine densin) bir transfer yaparak, dayatmak istedikleri tek adam rejiminin alt-yapısını oluşturmak istiyorlar…

Osmanlı İmparatorluğunda dış fetihler, dış yağma ve talan zora girdiğinde, iç fetihe yönelmek esastı. Bu amaçla haraçlar (vergiler) sürekli artırılırdı. AKP geride kalan 14-15 yılda sermayeye peşkeş çekilmemiş, yağmalanmamış, talan edilmemiş bir şey bırakmadı. Özelleştirmeler, ‘Yap-İşlet-Devret’ ve şimdilerde de ‘Kamu-Özel İşbirliği’ (KÖİ) ile yağma ve talan yeni bir ivme kazanmış görünüyor. Artık şirketlere kâr garantisi veriliyor ki, bu, kapitalistleri maaşa bağlamaktır. Bu uygulama kapitalist (girişimci) tanımını da değiştiriyor.. Malûm, kapitalist girişimci (müteşebbis) risk alandır. Velhasıl, tam bir miras yedi mantığıyla hareket ediyorlar. İnsan havsalasını zorlayan bir yağma ve talan hız kesmeden yol alıyor…

Türkiye’de siyaset, oldum olası bütçenin ve hazinenin yağmalanması için yapılan bir şeydir ama AKP ölçüyü iyiden iyiye kaçırdı. AKP döneminde imar faaliyeti tam bir yıkıma ve yok etmeye dönüştü. Oysa imar, Arapça ümrân’dan türeme bir kelime: 1. Ma’murluk, bayındırlık, bayındırlaşma; 2. Medeniyet, ilerleme, refah ve saadet, mutluluk anlamlarını içeriyor. Bir bütün olarak insanların ve toplumun durumunun iyileşmesi, bir üst aşamaya yükselmesi, uygarlaşması demeye geliyor. AKP’nin yaptığıysa tam bir yıkım ve yok etme operasyonu… Ne var ne yoksa, betonlaştırıyorlar, asfaltlaştırıyorlar. Yol, köprü, tünel, konut yapılmamış, yağmalanmamış bir karış yer bırakmamaya yeminliler. Ne yazık ki, insanlar bu güne kadar bu saldırı karşısında etkin bir karşı duruş ortaya koymayı başaramadı.

VAMPİRE DÖNÜŞEN DEVLET

Bu gün dünya artık finans baronlarının (parası olan, parayı manipüle edebilenlerin) çiftliği haline gelmiş bulunuyor, politikacılar da sadece finansın hizmetinde veya finansın bir parçası… “Bal tutan parmağını yalar” denmiştir… Artık finans baronlarının, parası olanların dünyasında yaşıyoruz… Her şey finans tekelleri için ve her şeye onlar karar veriyor. Bu durum geleneksel politik yönetici sınıfın sınırlı “meşruiyetini” de yok ediyor. Bu sınıf daha şimdiden paranteze alınmış sayılabilir. Böylesi bir ortamda oynanan “demokrasi oyununun” da artık hiç bir inandırıcılığı yok. Siyasi partilerin, seçimlerin, parlamentoların artık kitleleri adatma/oyalama yetenekleri aşınmış bulunuyor. Devlet, büyüklü-küçüklü hırsızların elinde tam bir baskı-şiddet-terör aygıtına dönüşüyor. Başka türlü söylersek, burjuva devlet insanların kanını emen birer vampire dönüşmekte… Ne demek istediğimi görmek için, Türkiye’de son bir kaç yılda yapılanları şöyle bir hatırlamak yeterli… Anayasa değişikliğiyle neyin amaçlandığı da…

Esasen sorunun kökü derinlerde. Kapitalizmin etiği yoktur veya “ahlâk dışıdır”, (amoral) denmiştir. Oysa etik, sınır demektir, potansiyel olarak yapılabilir olanı yapmamak, sakınmaktır. Kapitalizmin bir ahlâkı yoktur ama eski dönemlerden miras kalan antropolojik ahlâkı da yok ediyor, akıl almaz bir meta fetişizmi ortaya çıkarıyor ve her türlü değer, değer ölçüsü, nîrengi noktası yok oluyor.

BURJUVA DEVLETİN DÖNÜŞÜMÜ

Şimdilerde devletlerin bazı işlevlerini şirketler, “iş dünyası” üstleniyor ki, bu bilinen anlamdaki burjuva devletin ‘dönüşmesidir’… Aslında özelleştirme, devletin en vazgeçilmez işlevlerini de kapsamaya başladı. Bu, devletin metamorfoza uğramasıdır. Artık şirket mantığı tüm devlet kurumlarına sirayet ediyor. “Hukukun by-pass edilmesi, özel güvenlik, “özel ordular”, vb. olacakların habercisi… Daha 1938 yılında dönemin ABD başkanı Franklin D. Roosevelt, Senato’ya gönderdiği bir uyarıda, “Eğer halk, özel iktidarın, özel çıkarların devletten daha güçlü hale gelmesine göz yumarsa, bu demokrasinin ve demokratik devletin sonu olur ve esas itibariyle faşizmden başkası değildir” demişti.
Yakın zamanda medyaya yansıyan önemli bir haber gözden kaçtı: Danimarkalı bir bakan, Google, Apple, Amazon, Facebook gibi şirketlerle diplomatik ilişki kuracaklarını açıkladı: “Artık bundan böyle Google, Apple veya Amazon diplomatik ilişkiler kurulması gereken yeni uluslar olarak görülmelidir” dedi… Görünen o ki, dev şirketlere büyük elçi atanması için uzun zaman gerekmeyecek…

Buraya kadar söylenenlerden burjuva devletin sonu geldi sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Zira, devlet olmadan ne kapitalizm, ne de sermaye sınıfı var olabilir. Ama, devlet artık bildik devlet olmaktan çıkıyor, geleneksel işlevlerine yabancılaşıyor ve giderek toplumun kanını emen bir vampire dönüşüyor. Dolayısıyla neden söz ettiğini bilmek önemlidir…

* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar’ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.