DERİN DEVLET DOSYASI : Nefilimler, Atlantis, Derin Dünya Devleti


Nefilimler, Atlantis, Derin Dünya Devleti

Şaban Recai Öztürk

sabanreco

http://srecaio.blogspot.com.tr

Yeni Dünya Düzeni, Tek Dünya Devleti, Tek Dünya Dini, Derin Dünya Devleti ya da tek bir sözcükle, “küreselleşme” artık günlük yaşamımıza girdi, kaçınılması olanaksız görünüyor. Bunun yanında küresel paranoya, küresel şizofreni, küresel düşünce ve kişilik bozukluğu kavramları ile karşılaşıyoruz.

Derin Dünya Devleti ve örgütlerinin içyüzleri, amaçları ve tehlikeleri hakkında binlerce kitap ve makale yazılmış, küreselleşmenin gerçekleri hakkında yüzlerce konferans verilmiştir. Bu bilgilendirmelerden bir özet çıkaralım.

Derin Dünya Devleti ve onunla ilgili örgütler gizli güçler halindedir. Kendilerini ortaya koymaz, gizlerler. Bazen de tersini yaparak, olduklarından daha güçlü görünmeye çalışırlar. Parayı kayıtsız şartsız onlar yönetir. ABD’deki Merkez Bankası’ndan tutun, diğer devletlerin merkez bankalarına kadar tüm temel bankaların kilit noktalarını onlar kontrol eder. Iskonto oranlarını, para teminini, altın stoklarını ve altın fiyatlarını, borsaları onlar ellerinde tutar. Dünyada akmakta olan tüm kara para bu örgütlerin kontrolündedir. En büyük 500 şirket onların yönetimindedir. Devletlerin siyasetini el altından yönlendirirler. Savaşlar, bölgesel çatışmalar onların eseridir. Dünyayı dinlemek ve yönetmek için teknolojik oyuncaklar onlara aittir: Uydular, internet, fiber optik sistemler, cep telefonu, bilgisayar, şans oyunları, televizyon, uyuşturucular. Bu oyuncakların beyinleri olan yazılımlarını da kontrol etmeye çok yakındırlar.

Doğrudur, yüz yıl önceye göre, bilim ve teknoloji yanında olaylar da çok hızlı gelişiyor, insanlık büyük bir dönemeçten geçiyor. O zaman “Nereye gidiyoruz?” sorusunu sormak gerek. Buna cevap aramaya “Tek Dünya Devleti” konusunun tarih öncesine ve yazılı tarih dönemine bakarak başlayalım.

Notlarımın arasında ilginç bir teori var. Sanırım, konunun çok eski çağlardaki fiziksel boyutunu açıklamak için bir basamak oluşturuyor.

Yakın Doğu tarihi ve arkeolojisi uzmanı Zecharia Sitchin, “Kozmik Tohum” ve “12. Gezegen” adlı kitaplarında Tevrat’ta da yer alan, uzaydan gelen üstün uygarlık mensubu yaratıklarla ilgili ilginç bilgilere yer verir. Yahudi asıllı Sitchin, Tevrat, Sami ve Avrupa dilleri, modern ve eski İbrani dili konularında eğitim almış, Londra Üniversitesi´nden mezun, Sümer dilini anlayan ve okuyan nadir bilim adamlarından biridir. Sümer tabletlerindeki efsanelere dayanan teorisine kısaca bakalım.

M.Ö. 480.000-430.000 arasında dünya ikinci buz çağını yaşamaktadır. Aynı dönemde, 3.600 yılda bir Mars ve Jüpiter arasından geçen, çok gelişmiş bir uygarlığa sahip Nibiru (Babilce Marduk) gezegeninin atmosferi bozulmaya başlamıştır.

Gezegende yaşayan Anunnakilere göre, dünyadaki altın madenleri bozulan atmosferlerini kurtarabilecektir. Dünyaya gelip, Basra’da Birinci İstasyonlarını kuruyorlar. M.Ö. 400.000’de Mezopotamya’da uçuş kontrol merkezi, metalürji merkezi kuruluyor. Uzay gemilerine altın transferi başlamıştır. Altın arayışını Güney Afrika’ya da kaydırıyorlar.

Burada, çok gelişmiş bu uygarlığın, madenleri birbirine dönüştüremediğini anlıyorum. Dünya tarihindeki okültist simyacıların bu konudaki gayretlerinin de sonuç vermediğini hatırlıyorum.

Sümer “Gözcülerin ülkesi” demekti. Bu üstün yaratıklar Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlardı. İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara "Nefilim" diyorlardı. Eski Mısır’da adları, "Neter" idi. Bütün eski kültürlerde ve mitlerde başrol onlarındı.

M.Ö. 300.000’lerde madenlerde çalışmayı reddeden Anunnakiler isyan ediyor. Bunun üzerine, dünyada yaşayan “insanımsılar” genetik işlemle insanlara dönüştürülüyor. İlkel işçi, ilk insan yaratılıyor ve çoğaltmaya başlıyorlar. Bu kısır insanları doğuran Anunnaki dişileri de yıllar sonra başkaldırınca, insan soyunun üreme yeteneği geliştiriliyor.

Kutsal kitaplardaki “edep yerlerini bilmeyen” “kısır” Adem ve Havva’nın yaradılışının efsanelerdeki yeri böyle. Sonra Şeytan tarafından aldatılıyorlar ve yasak ağacın meyvasından yiyerek “edep yerlerini” görüp utanıyorlar. Tanrı da onları cennetten kovuyor.

Burada “Evrim” ve “Yaradılış” kuramlarının birleştiği görülüyor. Bilim notlarıma bakıyorum. M.Ö. 1,8 milyon yıllarında modern insanın ataları, Homo Erectus’lar (Dik durabilen insan) kendi barınaklarını inşa edebiliyorlardı. Homo Erectus’un Afrika’dan kuzeye uzun göçü insanlığın ilk ve en önemli göçüydü. Günümüzden yaklaşık 1,6 milyon yıl önce başlayan bu göç, kuzeye Anadolu üzerinden ulaşmıştı. Gürcistan ‘da bulunan Homo Erektus kafatası yaklaşık 1,7 milyon yıl önceye tarihleniyor. M.Ö. 1,5 milyon yıllarında insanoğlunun atası gelişmiş Australopithecus görülüyor. Sonra uzun bir zaman geçiyor ve M.Ö. 250.000’lerde ilk Homo Sapiens’ler diğer kıtalara yayılıyor.

Sitchin’e göre, M.Ö. 100.000’de bazı Anunnaki erkekleri dünya kadınlarıyla ilişkiye giriyor ve yarı üstün melez insanlar doğuyor. Anunnakiler Sümer ve Babil tanrıları olmuştur. Melez yarı üstün insanlar da yarı tanrılar olarak mitolojilerdeki yerlerini alıyor.

Bilim notlarıma tekrar bakıyorum. M.Ö. 100.000’de Neandertal İnsan var. Neandertal DNA’sı tüm modern insanlarınkinden çok farklıydı, bu farklı dizilimler modern insan topluluklarında bulunmuyordu. Neandertallerin 30.000 yıl önce DNA’larıyla birlikte yok oldukları sanılıyor. Sadece Orta Doğu’daki CroMagnon adam hayatta kalmıştı.

Sitchin’e göre, Büyük Tufan M.Ö. 12.632-11.000 arasında bir yerdedir. Mardukluların önderi Enlil bunu kullanarak insan soyunu yok edecektir. Ama dünyadaki Anunnakilerin lideri olan kardeşi Enki buna karşı çıkar ve bir yarı tanrı olan melez insanı (Utnapishtim veya Nuh Peygamber) uyarır. Seçilmiş bazı insanları da içine alacak bir gemi yapacaktır. İzleyen dokuz bin yıl bazı Anunnakiler kurtulan insan soyunu yeni bir uygarlık yaratmaları için korur ve kollar. Her 3.600 yılda bir dünyayı ziyaretleri devam eder.

Sitchin böyle olduğunu ileri sürüyor. Benzer izleri Mısır ve Eski Yunan mitolojilerinde de görüyoruz. Mısır’ı, belirsiz bir dönemde "tanrılar" yönetmişti, sonra "Gözcüler-Neterler, normal insanlara göre çok uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar, Üstün Yaratıklar yönetimi aldı. En son Osiris’in oğlu Horus zamanında, MÖ 3200-3100’de, yönetim insanlara devredildi. Neterler geri plana çekildi ve izleri silindi.

Bu tarih, Hindistan İndus vadisindeki HARAPPA uygarlığının başladığı tarihti. Maya takvimine göre de “son dünya çağının başı” idi. Yahudi takviminin başlangıcının M.Ö. 3760-61 yılları olduğunu da hatırlıyorum.

Hint-Tibet mitlerinde “uzay üstü uzay”a çıkıp zaman yolculuğu yapan “dhurakhapalam”a, “vaidor”; UFO benzeri uçan disklere de “vimana” denilmekteydi. Vaidorlar Turan Dağı’ndan, vimanalar Tor Dağı’ndan inip, çıkıyorlardı.

Bu izlere Tevrat’ta ve Kur’an’da da rastlıyoruz. Tevrat Genesis (Yaradılış) bölümünde Tufan’dan önce insanoğullarının kızlarıyla evlenen Nefilimlerden söz eder:

Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

Yar.6: 3 RAB, "Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür" dedi, "İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak."

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Andolsun, ilk nesilleri yok ettikten sonra -düşünüp ibret alsınlar diye- insanların kalp gözünü açan deliller ve bir hidayet rehberi, bir rahmet olarak Kitab’ı verdik. (Kur’an, Kasas, 43. Ayet)

Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? (Kur’an, Secde, 26. Ayet)

Biz onlardan önce, kendilerinden daha zorlu nice nesilleri helâk ettik de ülke ülke dolaşıp kaçacak delik aradılar. Kaçacak bir yer mi var? (Kur’an, Kaf, 36. Ayet)

Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik. (Kur’an, Enam, 6. Ayet)

Hud, 116. Ayet, İsra, 17. Ayet, Meryem, 74. Ayet, Mü’minun 27 ve 41. Ayetler, Hakka 1-5. Ayetler de benzer konuları işler.

Burak Özdemir’in Levhi Mahfuz adlı kitabına göre, Arapça Kur’an’da iki ayrı insandan söz edilir. “Nas” Ademoğullarıdır, duygu insanıdır. “İnsi” ise insanlardan üstün, duygusuz, akıl insanıdır.

Araştırmacı yazar Serhat Ahmet TAN Kur’an’ın Kehf Suresinde geçen Yecüc ve Mecüc’lerin Marduk’tan gelenler olduğunu söylemektedir.

Gülhaç metinlerinde de ilginç bir öykü anlatılır: Havva’nın Elohim Samael’den oğlu Kabil (Cain) Havva’nın Adem’den oğlu Habil’i (Abel) öldürünce, Adem’den ikinci oğlu Şit (Seth) doğdu. Kabil’in soyu Dul Kadının oğullarını, Şit’in soyu İnsanoğullarını meydana getirdi.

Buna çok benzeyen öykülere, Antik Orta Doğu’yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlanmıştı.

Toparlarsak…

Sitchin’e göre, Eski Dünya’nın ilk uygarlıkları "Gözcüler" adı verilen üstün yaratıklara dayanıyordu. Belirsiz bir başlangıç döneminden sonra bizzat "Tanrılar veya Gözcüler" tarafından yönetilen ülkeler, bir ara dönemde “yarı üstün” melez insanlarca yönetilmişti. Diğer kaynaklara göre de, melezler daha sonra da krallığı insanlığa devretmişti. Üstün yaratıkların insanlara aktardıkları “kromozomları, genleri, DNA’ları” dünyada kalmıştı.

Bu genetik mirasa sahip olan “özel insanlar” kutsal kitaplarda ve tarihte izler bırakarak günümüze kadar ulaşmış mıydı? Bunların izlerini bulabilir miyiz?

Önce başka bir yaklaşıma bakalım. James Churchward Pasifik Okyanusu’nda 70 bin yıl önce, üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu MU kıtası hakkında bir tez ortaya atmıştı. Hareket noktası, Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış Naakal Tabletleri idi. Bu tabletleri bir Tibet rahibinin yardımıyla okuyabilmişti. Churchward sonraki yıllarda, Amerikalı jeolog William Niven’in Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler üzerinde çalışmıştı. Mexico Müzesi’nde bulunan, 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2.600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde 15 bin yıl önce yazılmıştı.

Çoğu gizli örgütün, Masonların ve bağımsız araştırmacıların sahiplendikleri iddiaya göre, MU Kıtası insanları bizden çok daha gelişmiş olan dünyadaki ilk uygarlıktı. Bir doğa olayı yüzünden 12 bin yıl önce kıta yaklaşık 64 milyon nüfusuyla birlikte batmış, felaketten kurtulanlar Çin, Orta Asya, Tibet, Hindistan, Atlantis, Kuzey ve Güney Amerika’ya giderek bu uygarlıkların kökenini oluşturmuşlardı. MU’da tek tanrılı bir din bulunuyordu. Dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretileri vardı. Atlantis’teki din de MU’nun tek tanrılı diniydi. Diğer kıtalarda kolonilere sahiplerdi. Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, bugün kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler MU’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.

Anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu. Avrupa içlerine kadar uzanan Uygur imparatorluğu iki büyük doğal afetle darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardı. Churchward Uygurların torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltleri, Baskları ve İskitleri sayar.

Buraya bir parantez açıyorum. Haluk Tarcan’ın Türkistan’lı tarihçi Kazım Mirşan’a dayanarak yazdığı “Ön Türk Uygarlığı” kitabında da ilginç bilgiler var. Uygur adını kullanmıyor ama M.Ö. 14.000-12.000 arasında Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan “Ön Türk Devletleri Konfederasyonu” olduğunu ileri sürüyor. M.Ö. 80.000’lere tarihlenen Semerkant mağarasını, M.Ö. 30.000’lerde kayalara kazınan resimleri ve yazıları, dikili taşları, çeşitli damgaları ve bu güne aktarılan kilim desenleri gibi kanıtları kullanıyor. Sonuç malum. Batı kaynaklı olmadığı için ülkemizde dahi kabul görmüyor.

Churchward’a devam ediyorum. Ona göre Osiris MU kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış, Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir. Öğretisi sonradan "Osiris dini" adını almış olup Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirilmişti.

ABD’de “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in akaşik okumalarına göre, Atlantis gibi MU kıtasının da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den Şeytani Yol mensuplarının, nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.

Akaşik kayıtlar teosoflar tarafından kullanılan bir terimdir. Hiçbir hareket ve olayın yok olmayıp Akaşa denilen süptil cevhere kaydolduğu iddia ediliyor. Hayal ürünü olabilir. Belki de doğrudur. Bu günkü sanal ortamda, milyarlarca insan tarafından “Bulut”lara yüklenen bilgilere benzeyebilir. Kur’an’da her şeyin kaydedildiği Levh-i Mahfuz’dan söz edilir.

Gökte ve yerde gâib (gizli) hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) olmasın. (Neml 75. Ayet)

Churchward’ın teorisine göre de, yazılı tarih öncesinden gelen bazı “üstün insanlar”dan geri kalanlar normal insanların arasına yayılmışlardı.

Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. MU dinine, kolonilerine ve MU kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar fazla kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur. Bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir.

Bu iki örnek “üstün veya özel insanlar” olayının fiziksel boyutunu açıklamaya çalışıyor. Araştırmacı yazar Ergün Candan da olayın metafizik ve parapsikolojik boyutunu ekliyor. Tanrı ile başlayan sürecin düşüşe geçtiğini söylüyor. Ruhların ilk hareketini, Büyük Devre’nin başlangıcı izliyor. Sonra Galaktik Irk (Yılanoğulları, Tanrıoğulları) dönemi başlıyor. Altın Çağ, Mu Uygarlığı ve Atlantis Uygarlığı ile devam ediyor. Sonra, dünyada ünlü Tufan yaşanıyor. “Galaktik insanlar”dan arta kalanlar diğer kıtalara göç ediyor. Demir Çağı’na giriliyor ve bildiğimiz yazılı tarih dönemi başlıyor. 20. Yüzyıl sonlarında dünyanın fiziksel ve ruhsal düşüşü sona eriyor. Çıkış başlıyor. Demir Çağı da geride bırakılıyor ve 21. Yüzyılda manevi ve ruhsal kıyametin (uyanışın) yaşanacağı söyleniyor. Sembolik dini eğitim bitecek ve arkasından yeni bir “Tufan” gelecektir. Daha sonra Altın Çağ tekrar başlayacaktır. Tanrısallaşmış ruhlar Tanrı’ya dönecektir.

Galaktik Irk “üstün insanlar” iken, yeryüzü insanı da çeşitli gezegenlerdeki ruhi varlıkların gelişim süreçlerini doldurabilmeleri için gerekli bedenleri sağlıyor. Tüm varoluş “Evrensel İdare Mekanizması” ve ona bağlı “Ruhsal İdare Mekanizması” tarafından yönetiliyor.

Burada Yahudilerin kendilerinin “özel insanlar” olduğunu ileri sürdüklerini hatırlıyorum. Ayrıntılara bakalım. Önce Tevrat:

Yar.17: 1,2: Avram doksan dokuz yaşındayken RAB ona görünerek, "Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’yım" dedi, "Benim yolumda yürü, kusursuz ol. Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım."

Yar.17: 6,7: Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım.

Yar.26: 24: O gece RAB kendisine görünerek, "Ben baban İbrahim’in Tanrısı’yım, korkma" dedi, "Seninle birlikteyim. Seni kutsayacak, kulum İbrahim’in hatırı için soyunu çoğaltacağım."

Yar.28: 13: RAB yanı başında durup, "Atan İbrahim’in, İshak’ın Tanrısı RAB benim" dedi, "Üzerinde yattığın toprakları sana ve soyuna vereceğim.

Çık.2: 24: Tanrı iniltilerini duydu. İbrahim, İshak ve Yakup’la yaptığı antlaşmayı anımsadı.

Çık.3:6: Ben babanın Tanrısı, İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı ve Yakup’un Tanrısı’yım." Musa yüzünü kapadı, çünkü Tanrı’ya bakmaya korkuyordu.

Çık.6: 2, 3: Tanrı ayrıca Musa’ya, "Ben RAB’bim" dedi, "İbrahim’e, İshak’a ve Yakup’a Her Şeye Gücü Yeten Tanrı olarak göründüm, ama onlara kendimi RAB adıyla tanıtmadım.

1.Ta.16: 15-16: O’nun antlaşmasını, Bin kuşak için verdiği sözü, İbrahim’le yaptığı antlaşmayı, İshak için içtiği andı sonsuza dek anımsayın.

Kur’an’da da “üstün insanlar” hakkında bazı ipuçları var:

İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık. (Enam 86. Ayet)

Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Ali İmran 33,34. Ayetler)

Âdem ilk yaratılandır. Nuh Tufan’da yok olmaktan kurtarılandır. İbrahim İsrailoğullarının ve İsmailoğullarının (Arapların) atasıdır. İmran’ın kızı Meryem’dir, Meryem’in oğlu da İsa Peygamberdir.

Hani melekler, “Ey Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.” (Kur’an, Ali İmran 42. Ayet)

Meryem, âlemlere değil, dünya kadınlarına üstün kılınıyor.

Biz de Firavun’un kavmini bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık. İşte böyle yaptık ve onlara, İsrailoğullarını mirasçı kıldık. (Kur’an, Şuara 57-59. Ayetler)

Andolsun, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan; Firavun’dan kurtardık. Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi. Andolsun, onları, bir bilgi üzerine âlemlere üstün kıldık. (Kur’an, Duhan 30-32. Ayetler)

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın. (Kur’an, Bakara 47. Ayet)

İsrailoğulları “nesil olarak üstün” kılınıyor.

Buradan Derin Dünya Devleti’ne (DDD) kadar uzanıp, günümüzdeki “üstün veya özel” insan soyuna ulaşabilir miyiz?

Devam edelim…

Yahudi inancına göre “Kutsal yağla yağlanmış Davut Soyu” (The Davidic line veya House of David) devam etmektedir. Dünyayı tek elden yönetmeye hakkı olduğu ileri sürülen aileler bunlardır. İnançlarına göre, Yahudi kralı “Mesih” geri dönecektir. Yahudiler geleceğin barış ülkesi olacak İsrail’de toplanacaktır. Mesih Üçüncü Tapınağı inşa edecek ve Mesih Çağı başlayacaktır.

“Davut Soyu” Bazı sapkın ve gizli Hristiyan tarikatlarınca Meryem oğlu “İsa’nın Soyu” olarak kabul ediliyor. Bakire Meryem’in atası Yahudilerin ünlü ve güçlü kralı David’e (Davut Peygamber) dayandırılmıştır. Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” kitabı bu tema üzerine oturmuştur. Ama İsa ve gizli eşi olduğu söylenen Mecdelli Meryem de Yahudidir. İsa’nın neslini, Sangreal belgeleri ile Mecdelli Meryem’in mezarını Kardeşlik (Sion) Tarikatı korumuştu. İsa’nın nesli 1400’lere kadar Fransa’da gizlice çoğaldı ve Fransız soylularından biriyle evlendi ve Merovingian Hanedanı diye bilinen bir soy oluştu. Aileye daha sonra Sion Tarikatı’nın kurucusu Godefroi de Bouillon eklendi. (Birinci Haçlı Seferinde Kutsal Kabir Koruyucusu unvanı ile ilk Kudüs kralı olan şövalye. 1100’de Kudüs’te ölmüştü.)

Buraya kadar olan açıklamaları bir kurgu, bir tez ya da bir alternatif olarak, özetleyelim. Tevrat ve Kur’an’dan alıntılara göre “Üstün insanlar, aileler ya da soylar”ın M.Ö. 1800 yıllarında İbrahim’le başlayıp, İsa’nın annesi Meryem’e kadar uzandığı anlaşılıyor. Tanrı nefilimlerin ve firavunların üstünlüklerini göçebe İbranilerin lideri olan İbrahim soyuna ve daha sonra isim değiştiren İsrailoğullarına veriyor. Ama onların “üstünlük taslamaları”nı istemiyor. Bazen de cezalandırıyor. Tevrat’ta “Bin kuşak” için üstünlükten söz edildiğini de hatırlamak gerekiyor. Her kuşak için 20-25 yıl hesaplanırsa, önümüzde 15.000 yıl daha var demektir!

Yahudilerin büyük kısmının Roma İmparatorluğu topraklarına dağıldığını, bir kısmının Orta Doğu’da kaldığını hatırlıyorum. Bin yıl sonra başlayan Haçlı seferleriyle bazılarının geri dönmüş olması da mümkün.

1550’lerde kutsal kan bağına sahip birçok aile Güney Batı Almanya’ya gelmiş. Zengin ve güçlü değillermiş. En yeteneklilerini fırsatlar ülkesi Amerika’ya 1630’larda göndermişler.

Buraya kadar karşımıza beyaz ırk, ari ırk veya Kafkasyalı (Caucasian) denilenlerin çıkmadığını, daha esmer, daha koyu tenlilerin çıktığını söylemeliyim. Sırada beyaz tenli, sarışın, mavi gözlüler de vardı(!)

Üstün insanların kan bağına dayanarak dünyayı yönetme fikri 1911’de Almanya’da da ortaya çıktı. Töton şövalyelerinin soylarından gelen ve ancak saf Cermen kanı taşıyanlar dünyayı yönetme hakkına sahipti. Aryan ırkın kökeni, kuzeyde, kayıp antik Thule veya Hypeborea ülkesiydi. Thule İzlanda efsanelerindeki batık bir kıtanın adıdır. Grönland’ın batısında, halen bir Thule kenti bulunmaktadır. Atlantis’in kuzeyli örneğiydi denilebilir. Thule’de yaşayan üst insan ırkı büyülü güçleri vasıtasıyla evrenle bütünlemişlerdi. Psişik ve teknolojik güçleri ile 20. yüzyılın çok üzerinde teknik gelişmişliğe sahiptiler. İnsanoğlu ile dış zekâlar arasında bulunan bazı aracı varlıklar, gizlenen sırlara erenlere büyük bir güç kaynağı oluşturuyordu. Bu güç kaynağı Almanları dünyaya egemen kılacak, geleceğin üstün insanını ortaya çıkaracak ve insan türünün değişimini sağlayacaktı.

Bu efsanenin altında birleşen bir grup Alman, Thule adında gizli bir örgüt kurdular. Thule Örgütü’nün merkezi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İstanbul’a taşındı. Başkanı, “Gizli Müslüman Baron” diye anılan Rudolf von Sebottendorff” idi.

Sebottendorff 14 yaşındayken Teosofi Derneği’nde bizzat Helena Petrovna Blavatsky’den okültik eğitimler almıştı. 1900 yılında Kahire’de ve sonra İstanbul’da yerleşti. Osmanlıca ve Arapça dersleri aldı. Türkiye’de siyasi faaliyetlerinin dışında Türk Tasavvufu ve Bektaşilik üzerine araştırmalar yaptı. Yaşlı bir Yahudi’den okültizm ve Gül-Haç Tarikatı ile ilgili bilgiler edindi ve düzensiz bir mason locasına kaydoldu. İlginç olan, Thule’ye göre, Yahudiler dünyadaki en tehlikeli ırktı ve yok edilmeleri gerekiyordu. Türkler, İtalyanlar ve Japonlar zararsız ve dost milletlerdi. Bu yıllar sonra Nazizm’in temelini oluşturdu. 1900’lerde dünyaya yayılan sosyalizm zehrine karşı reçete milli sosyalizm idi. İşçiler kendi uluslarından işverenlere karşı değil, yabancı işverene ve Yahudi sermayesine karşı mücadele etmeliydi. 1920’de kurulan Nazi Partisi liderlerinden Karl Haushofer Hindistan, Japonya ve Tibet’te uzun bir süre gizli çalışmalarda bulundu, eğitimden geçti. Parti sembolü olan gamalı haç bir Mu sembolü idi.

Burada konuyu fazla uzatmadan, komünizm ve nazizmin ABD’deki bazı Yahudi asıllı bankerler tarafından desteklendiği iddialarını da not etmek gerekiyor.

“Üstün insanlar veya soylar” hakkındaki notlarım bu kadar.

Şimdi de “gizli bilgiler” konusuna geçiyorum.

On bin, yirmi bin yıl ve daha öncesi, tabletlerde yazılı efsanelerdeki, tapınakların ve piramitlerin duvarlarındaki ve gizli bölmelerindeki sembollerin, Tevrat ve Kur’an’daki mesellerdeki sis perdesinin gerisinde kaldı. Resmi tarihlere göre, Eski Dünya’nın ilk uygarlıkları, Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları M.Ö. dördüncü binyılın sonlarından itibaren Orta Doğu’da biçimlenmeye başladı.

Gelişmiş bir kent, işbölümü, mimari, yerleşik ve sistemli bir tarım, sulama kanalları madenciliğin ilk örnekleri, zanaatların gelişimi, zamk, tekerlek, tekerlekli araba ve sürtünmeyi azaltıcı su, metale şekil verme ve yazının bulunmasıyla büyük bir sıçrama yaşanmıştı. Sonraki yüzyıllarda sabun, standart ölçüler, tünel, fırınlanmış tuğla, ilk hesap makinesi-abacus, kaya fırlatıcı ve cam bulunmuştu. Ekonomi tarıma bağlıydı, ticaret fazla önemli değildi.

Başlangıçtaki şehir devletleri döneminde yönetici hem başrahip hem de kraldı. Devlet gücü despotik bir askeri örgütlenmeye değil, tapınak rahiplerinin sahip olduğu gizemli evrensel bilgiye ve bu bilginin kitlelere sunuluş biçimi olan dinlere yaslanıyordu. Rahip bilinmeyeni bilendi. Büyü de yapabiliyordu. Yıldızların hareketini, zamanın ölçülmesini, mevsimlerin dönüşümünü, ekim ve hasat zamanını doğru planlayan, hava durumunu, yağmurları, nehir taşkınlarını önceden haber veren yalnızca oydu. Bunu tanrısal bir bilgelikle yürüttüğü düşünülüyordu. Söyledikleri her şey gerçek çıkıyordu. Alt düzeydeki diğer rahipler yönetim görevlileriydi. Kraliyet Sarayı, aslında gözlemevi işlevi gören ama halka ibadet merkezi olarak sunulan tapınaklardı. Mısır’da da, rahip krallar yani firavunlar döneminde benzer süreçler yaşanmıştı.

Aradan yüzyıllar geçip, nüfus arttıkça, yönetilen topraklar genişledikçe şehir devletleri birleşerek büyüdüler. Rahip krallar egemenliğin devamı için orduya ve bürokrasiye ihtiyaç duydular. Kendilerinden önce gelenlerden aldıkları gizli bilgileri ve sırları sadece çok güvendikleri dar bir kadroyla paylaştılar. Üstünlüklerinin dayanağı bunlardı.

Bu bilgiler ve sırlar nerede muhafaza edilmişti?

Tarihi ve arkeolojik kayıtlar yok gibi. Bir kısmının büyük tufanda yok olduğu sanılıyor. Kurtarılabilen belgeler tapınaklardaydı, üstelik sembollerle gizlenmeye çalışılmıştı.

İskenderiye Kütüphanesi’nin Hristiyan saldırganlar tarafından tahrip edilmesi ve hamamlarda yakılmasıyla birçok belgenin yok edildiği düşünülüyor. Beş altı yüzyıl sonra da Halife Ömer zamanında tekrar yakılmıştı. Muhtemelen bazıları kurtarılıp, daha sonra Bağdat kütüphanelerinde toplanmıştı. Ama onlar da Moğolların barbarlığından kurtulamamışlar ve yok edilmişlerdi. Nedenini anlamak çok kolaydı. Hristiyanlara ve Müslümanlara göre, hepsi Şeytan’ın işleriydi. Büyücülüktü. Yüce Tanrı’nın yasakladığı alanlara el atmaya cüret ediliyordu.

Ama efsaneler kulaktan kulağa ve bazen de yazılı olarak masallar, şiirler aracılığıyla devam ediyordu. Sümer ve Babil tabletlerinde bulunan efsanelerin yorumlanması gizli bilgilere ulaşma yollarından biriydi. Bu konuda Babil’deki sürgün yıllarını çok iyi değerlendiren Yahudilerin çok önde olduğunu belirtmek gerek. Tevrat’ta da bazı izler var. İzini aradığımız “gizli bilgiler”in Kabala vasıtasıyla şifrelendiği sanılıyor. Spekülatif masonluğun en önemli sembollerinden olan, İsrailoğullarının altın çağında Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nda saklandıkları, sonradan kaybolan Ahit Sandığı’nın da bu sırlardan bazılarını içerdiği sanılıyor. Ahit Sandığı’nın içinde, Musa Peygamberin asası ile Tevrat levhaları ve Harun Peygamberin asası ile sarığı gibi kutsal emanetler bulunduğu söyleniyor. Tevrat’a bakıyorum:

Çık.25: 10-13: "Akasya ağacından bir sandık yapsınlar. Boyu iki buçuk, eni ve yüksekliği birer buçuk arşın olsun. İçini de dışını da saf altınla kapla. Çevresine altın pervaz yap. Dört altın halka döküp dört ayağına tak. İkisi bir yanda, ikisi öbür yanda olacak. Akasya ağacından sırıklar yapıp altınla kapla.

Çık.25: 21,22: Kapağı sandığın üzerine, sana vereceğim taş levhaları ise sandığın içine koy. Seninle orada, Levha Sandığı’nın üstündeki Keruvlar arasında, Bağışlanma Kapağı’nın üzerinde görüşeceğim ve İsrailliler için sana buyruklar vereceğim."

Mez.132: 8: Çık, ya RAB, yaşayacağın yere, Gücünü simgeleyen sandıkla birlikte.

1.Kr.8: 21: Ayrıca, RAB’bin atalarımızı Mısır’dan çıkardığında onlarla yaptığı antlaşmanın içinde korunduğu sandık için tapınakta bir yer hazırladım."

Yeşu.3: 4: "Böylece hangi yöne gideceğinizi bileceksiniz. Çünkü daha önce bu yoldan hiç geçmediniz. Ama Antlaşma Sandığı’na yaklaşmayın; sandıkla aranızda iki bin arşın kadar bir aralık kalsın." (İki bin arşın: Yaklaşık 900 m.)

Kur’an’a bakıyorum:

Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alameti, size o sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Musa ailesinin, Harun ailesinin geriye bıraktığından kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. (Bakara, 248. Ayet)

Ahit Sandığı, Harun döneminin ardından Davud döneminde Birleşik Yahudi Krallığı’nın başkenti Kudüs’e taşınmıştı. Sandık Süleyman tarafından yaptırılan tapınağa konuldu ve M.Ö. 587 yılına kadar orada kaldı. Aynı yıl Babil İmparatoru Nabukadnezar Kudüs’ü işgal etti ve o tarihten sonra sandık kayboldu. Ama kaybolan sandığın, tahrip edilemediği ve onu koruyan Levililer tarafından tapınağın altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. M.S. 70 yılında Roma valisi Titus’un İkinci Tapınağı yıktırdıktan sonra, bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandığı Roma’ya götürdüğü ileri sürülüyor. Bazı iddialara göre de, Haçlı Seferleri sırasında Kudüs’e yerleşen Tapınak Şövalyelerinin bu sırlardan bazılarına eriştiği yazılıyor, söyleniyor. Bazı İslam hadislerinde, kayıp Ahit Sandığı’nın yeriyle ilgili olarak Antakya’ya dikkat çekiliyor.

Gizli bilgilere sahip gizemli bir tarikat olan Essene Yahudilerinin İsa’yı peygamber olmadan önce eğittiği iddia edilir. Anadolu’ya sığınan Essene Yahudilerinin inancı ve Roma topraklarındaki en yaygın dini hareket, Perslerden alınan Mitra dini de Hıristiyanlık içinde yer aldı. Roma İmparatoru Konstantin başarılı bir güçler dengesi manevrasıyla, zenginleştirilmiş (!) Hıristiyanlığı devletin resmi dini yaptı.

Gizli bilgilerden bir kısmının Mısır’da etkinliklerini sürdürmeye çalışan Osiris rahipleri tarafından muhafaza edildiği de ileri sürülüyor. Bunlar Halife Ömer zamanında zorla Müslüman yapıldıktan sonra, öğretilerinin bir kısmını İslam’a uyarlamış. En büyük destekçileri de İslam Peygamberi Muhammed’in damadı ve dördüncü halife olan Ali olmuş. Daha sonra da Şiiliğin doğduğunu biliyoruz.

Yani “gizli bilgiler” Hristiyanlığa da Müslümanlığa da bir şekilde aktarılmıştı…

Orta Doğu’da 874’den, 1256’ya kadar Şii İsmaililer son derece etkin olmuşlardı. Görünüşte İslami idiler, ama İslam öncesi, Perslerden aldıkları Mitra dini gibi birçok öğretileri de sahiplenmekteydiler. Horasan’daki Müslüman Türklerin Türkistan şamanizminden devraldıkları bilgileri de özümsemiş olmaları mümkündür. Farklı dinlere hoşgörüye, sosyal adalete ve ilime önem verirlerdi. Hasan Sabbah’ın İsmaili Haşhaşileri Bâtıni gizli öğretilerini aşama aşama aktaran dokuz dereceli bir tarikattı. Üst derecelerde radikal heterodoks inançlar verildiği saptanmıştı. Hacı Bektaş Veli’nin bunlardan biri olduğu söylenir. Sabbah, Ömer Hayyam’dan ezoterik bilgileri, Nizamülmülk’ten kraliyet ayrıcalıklarını, Şii İsmailiye mezhebi mensubu Fatımilerin yönetimindeki Mısır’da antik gizemler ve Yahudi Kabalasını öğrenmişti.

Batıda mevcut birçok gizli cemiyetin İsmailiye Tarikatından esinlendiği düşünülmektedir. Bazı iddialara göre Masonluğun kökeni duvarcı loncalarda değil, Tapınak Şövalyeleri tarikatındadır. Tapınakçılar Hasan Sabbah ve Dailerini tanıdıktan, İsmaili öğretisini derinlemesine inceledikten sonra, Katolik inancından uzaklaşmış ve akılcılığı ön plana çıkaran ezoterik doktrine bağlanmıştı. Tapınakçılar bu inanç değişikliğiyle ve kurdukları güçlü örgüt sayesinde Avrupa’ya yayılırken, Katolik kilisesinin zayıflamasına yol açtılar. "İsa’nın yoksul askerleri" olma iddiasıyla ortaya çıkan Tapınakçılar arasında Avrupa’nın en zengin insanlarını, Paris ve Londra’nın önde gelen bankerlerini görmek mümkündü. Gotik mimarinin erken döneminde, kavisler ve sivri çatılar tarzının yaygınlaşması ve gelişmesinde yapıcı bir rol oynadılar. Katedraller inşa ettiriyorlar, uluslararası ilişkilerde arabuluculuk yapıyorlar, saraylarda mabeyincilik görevlerini üstleniyorlardı. 13. yüzyılda 20 bini şövalye olmak üzere toplam 160 bin Tapınakçı olduğu tahmin edilmektedir.

Adayların Tapınakçılar örgütüne kabul edilmeleri için, hasta veya sakat olmamak, bekâr olmak, borçlu olmamak, başka bir tarikat ile bağlantı içinde olmamak, her koşul ve durumda mutlaka itaat etmek ve "tarikatın kölesi" olmayı kabul etmek gerekirdi. Giriş töreni, kubbeli bir odada ve büyük bir gizlilik içinde yapılırdı. Ezoterik ritüeller, masonlukta olduğu gibi, Tapınakçıların ayrılmaz bir parçasıydı.

Tapınakçıların Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın yıkıntıları altında yaptıkları araştırma kazılarında Yahudiliğin ve Eski Mısır’ın gizli geleneklerinin özünü keşfettikleri de iddia edilir. Kudsülakdas’ın, yani Tanrı’nın oturduğuna inanılan kutsal odanın altında, onları hayal edebilenin çok ötesinde zengin ve güçlü kılan birçok belge ve muhtemelen bazı nesneler buldukları ve bunları Avrupa’ya götürdükleri sanılıyor.

Hasan Sabbah’ın ve İsmailiye Tarikatının Batılılar tarafından bilinçli olarak kötü tanıtıldığını, aslında bu tarikatın çok daha farklı bir kültürü, bilgi ağı, felsefesi, teknolojisi, bilimi ve derinliği olduğunu savunulmaktadır.

İsmailiye Tarikatının izine masonik, gizli örgütler, Gül-Haç ve İllüminati literatüründe rastlamaktayız. İllüminati’nin kurucusu Adam Weishaupt’un Hasan Sabbah benzeri bir örgüt kurmaya çalıştığı düşünülüyor. Hospitalye Şövalyeleri, Cizvit’ler, haşin Dominikenler, ılımlı Fransiskenler ve tüm kardeşlik örgütleri, Tapınak Şövalyeleri, Büyük Üstad’ları, Prior’ları, dinsel adanmışlıkları ve hiyerarşik yapıları ile İsmailiye Tarikatıyla güçlü benzeşmeyi gösterirler.

Diğer bir İsmaili cemiyet olan Saflık Kardeşleri veya İhvan-üs Safâ’nın Gül Haç’ın kaynağı olduğuna dair bir görüş de var. Gül-Haç tarikatı, hermetizmi, kabala öğretisini, Ortaçağ gizemciliğini, simyayı, gizli tıbbı, Rönesans’ı yeşerten her türlü gizli bilimi ve felsefeyi içermektedir.

Bir notum daha var. İslam’ın Altın Çağı olan 700-1000 yılları arasında İslam uygarlığının Kuzey Afrika, İspanya, Suriye ve İran’da geliştiği, en yaratıcı bilimsel çalışmaların yapıldığı dönemdir. 800-1500 yılları arasında Avrupa KARANLIK ÇAĞI yaşamaktadır. 1054’te büyük görüş ayrılıklarından dolayı Katolik ve Ortodoks kiliseleri ayrılıyor, birbirlerini aforoz ediyor. 1095-1270 yılları arasında Haçlı Seferleri yapılıyor. Ortadoğu’da 50 binden fazla nüfuslu şehir sayısı 13 iken, Avrupa’da sadece Roma’dır.

Anadolu’da Hristiyanlarca aforoz edilen Pavlakiler ya da Paulisyenler de İsmailiye tarikatından etkilenmişlerdi. Sonuçta, Essenelerin, Osisis tarikatının, Zerdüştlerin, Pavlakilerin, Alevi bilgeliğinin, İsmailiye tarikatının, Budizmin, Mevleviliğin, Yeseviliğin, Ahiliğin ve Bektaşiliğin birbirine geçtiğini ve birbirini sürekli karşılıklı ve eşgüdümlü olarak etkilediğini anlıyoruz.

Tarih öncesinden geldiğini varsaydığımız ve tüm insanlara öğretilmesi sakıncalı olan gizli bilgilerin izlerini sürmeye devam edelim. Artık kan bağı ve DNA’larla desteklenen “özel, galaktik insanlardan” değil, bazı sınavlardan başarıyla geçmiş “yeryüzü insanları”ndan da söz ediyoruz.

Gizli bilgilerin bir kısmının İspanya üzerinden, bir kısmının da Tapınakçılar aracılığıyla, Kıbrıs üzerinden Fransa, İtalya, Almanya, Hollanda, İngiltere ve İskoçya’ya gittiği anlaşılıyor.

Burada bir parantez açıyorum.

Babil Tevrat’ını tefsir eden Orta Çağ’ın en önemli Yahudi düşünürü İbn-i Meymun, (Maimonides) 12. yüzyılda İspanya Endülüs’te "Yahudilerin yönettiği bir dünya devleti kurulmalıdır" diyordu. Daha sonra 20.yy’ın en etkileyici düşünürlerinden birisi olan Leo Straus, İbn-i Meymun’un Tevrat tefsirini siyaset felsefesine dönüştürecekti: “Kudüs merkezli bir dünya düzeni olmalı, Yahudilerin yönettiği seçkinler de diğer devletleri yönetmelidir.”

Üstün insanlar ve gizli bilgiler Orta Doğu’dan çıkıp dünyaya dağılmıştı, ama geri döneceklerdi…

Devam edelim.

Açık bir örgüt olan “Ordre de Sion, Sion Tarikatı” yüzyıllar içinde gelişerek 1188’de “Prieure de Sion, Sion Manastırı veya Sarayı” haline geldi ve tamamen gizli bir topluluğa dönüştü. Fransa’nın Orleans kentinde bulunan Sion Tepesi’ndeki ilk manastırları 1137-1180 arasında hüküm süren Fransa kralı VII. Louis tarafından bağışlanmıştı. Sion Tarikatı’nın askeri örgütünün adı Tapınak Şövalyeleri idi.

Tapınakçılar özellikle para ticaretiyle çok zenginleştiler, Avrupa kralları onlardan borç para aldığından borçlu durumdaydılar. Avrupa ekonomisi de örgüte bağımlı hale gelmişti. Krallar ve alınan kararlar üzerinde söz sahibi olma, hatta istedikleri gibi kralları yönlendirme imkânı bulmuşlardı.

1231 yılında Papa IX. Gregory Katolikliğe karşı olan sapkınları yok etmeye karar verdi. Bunun için Engizisyon denen özel dini mahkemeler ve gizli polisi kurdu. İnançsızlar ya Katolikliği kabul edecek, ya da öldürülecekti. Engizisyonda sistematik işkence Papa IV. İnnocent ile 1252’de başladı.

Tapınakçılar Kudüs’ten getirdikleri gizli belgeleriyle Papalığa şantaja başladılar. Roma’nın siyasileştirdiği Hıristiyanlığı tehdit ediyorlardı. İsa Tanrının oğlu değildi ve tevhid inancını getirmişti. Pavlus dini tahrif etmişti, domuzu, şarabı yasaklamamıştı, sünneti önemsememişti. Bütün bu sırlar, güçteydi. Başka bir belgede, İsa’nın evleneceği ve Sarah adında bir kız çocuğu sahibi olacağı yazılıydı. Kilise bu belgelere şiddetle karşı çıkıp belgelerin yok edilmesine karar verdi.

Şövalyelerin açgözlülüğü, vicdansızlığı, servet tutkuları ve hırsları, şatolarda düzenlenen gizli törenler, şeytana tapma ayinleri, ahlak dışı ilişkiler de halkın diline düşmüştü. Ele geçirdikleri “gizli bilgiler” onları ekonomik ve maddi açıdan zengin yapmıştı.

Ama bilim, sanat ve ahlak açısından aynı gelişmeyi göremiyoruz…

1307’de Fransa’daki 15 bin Tapınak Şövalyeleri örgütü mensubu tutuklandı. Papa V. Clement, Hristiyan dünyasına, yönetimlerindeki tüm Tapınak Şövalyelerinin tutuklanmasını emretti. Tutuklanan şövalyelerin büyük kısmı işkencelere rağmen suçlamaları kabul etmeyerek öldü. Bir kısmı da işkenceye dayanamadı ve sonlarını çabuklaştırmak için suçlamaları kabul ederek idam edildi. Tapınak Şövalyelerinin bütün malları bu tarikatın rakibi olan Hospitalier Tarikatı’na devredildi. Fransa Kralı Güzel Philip te Tapınak Şövalyeleri Tarikatını ortadan kaldırdı.

Büyük Ustaları Jacques de Molay’ın 1314’te yakılmasından sonra Tapınakçılar Monarşiyi ve Katolik Papalığı yıkmayı ve bir Dünya Cumhuriyeti kurmayı planlıyor. Tapınakçıların gizli belgeleri ve kutsal emanetleri daha sonra Sion Tarikatı’na teslim ettiği sanılıyor.

Fransa’dan kurtulan yaklaşık 30-40 bin Tapınakçı masonların arasına karışarak hayatlarını kurtardı. Bazıları İspanya’ya geçerek diğer tarikatlara katıldı, bir kısmı da Portekiz’e geçip Ordre du Christ örgütüne dönüştü. Başka bir grup Roma-Germen İmparatorluğuna geçip Töton şövalyelerine katıldı. Büyük bir grup Hospitaliyelere iltihak etti. İngiltere’dekiler tutuklanarak sorguya çekildi. Ancak hemen serbest bırakıldı. Bir kısmı da Fransa’nın doğusundaki İsviçre’ye kaçtı. İsviçre’nin kuruluşu Tapınakçıların Fransa’da zulme uğratıldığı ana denk geliyordu. 1315’te Habsburg ordusunu yenen İsviçreliler, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içinde İsviçre Konfederasyonu’nun varlığını güven altına almışlardı.

Burada İsviçre hakkında biraz ayrıntı vermek gerek…

Batı Dünyası’nın oluşumunda kısmen aracı olan Tapınakçıların asıl devleti İsviçre idi, halen de öyledir. İsviçre’nin kuruluşu Tapınakçıların Fransa’da zulme uğratıldığı ana denk geliyordu. Fransa’nın doğusundaki İsviçre, Tapınakçı kardeşlerin kaçması için elverişliydi. Ünlü tapınak haçı, İsviçre bayrağında bulunuyor. DDD 300’ler Komitesi ile İsviçre yan yanadır. Montreux kentinin Caux kasabasındaki Bellagio Şatosu denildiğinde ”derin” toplantılar ve Rockefeller Ailesi akla gelir. DDD “küresel finans merkezi” İsviçre’de kurulmuştur. Off-shore şubeleri kanalıyla gelen milyarlarca dolarlık uyuşturucu parasını dev bankalarıyla aklayan bir ülkedir! Martin Luther’in çağdaşı olan ünlü simyacı Paracelsus, Gül ve Haç Kardeşliği’nin tarihsel önderiydi, 1493 yılında İsviçre’de Zürih yakınlarında dünyaya gelmişti.

Fransa’dan Dağılan Tapınakçıların büyük kısmı Katolik Kilise otoritesini tanımayan yegâne Krallık olan İskoçya’ya gitti. Bir süre sonra, varlıklarını sürdürmek ve ellerinde kalan kutsal emanetleri korumak için Britanya Adasındaki en önemli sivil toplum örgütü sayılan Duvarcı Loncalarına katıldılar. Daha sonra da bu loncaları tamamen ele geçirdiler. Duvarcı loncaları, modern çağın başında adını değiştirdi ve Mason Localarına dönüştü. Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti İskoçya’ya sığınan Tapınakçılardan miras kalmıştı.

1492’de Fransız ve İskoç Mason cemiyetleri ile birleşen Gül-Haç cemiyetleri Katolik Kilisesinin Avrupa’daki hegemonyasına karşı çıktı. Gül-Haç örgütü, Doğu bilgelerine dayanarak evrensel dini, felsefi, siyasi ve sanat reformu için Almanya’da kurulmuştu

1517’de Martin Luther 95 ilkesini açıkladığı Protestan mezhebini kurdu. Luther Tevrat’taki gerçek Hıristiyanlığa, köklerine dönmek istiyordu. Protestanlık, gelişmekte olan kapitalizm doğrultusunda tekil insanı savunuyordu. Avrupa Burjuvazisi de bunu benimsemişti. Hiç kimsenin kâr edemeyeceği Tanrı’yla bütünleşmiş, erdemli ve iyi ahlakı Tanrı katında bulacak bir “Soyut İnsan” cazip değildi.

Gül-Haçlıların, Masonların ve Protestanların Katolikliğe karşı en önemli esin ve beslenme kaynakları Selçuklular zamanındaki İslam filozofları ve Müslüman dünyadan gelen etkilerdi. Selçukluların devamı olan Osmanlı Devleti de Avrupa’daki Katolik yapıya karşı, bu tür muhalif hareketleri destekliyordu.

Katolik Kilisesi’nin bağnaz, akıl dışı ve çok sert tutumuna karşı Rönesans ve Reform hareketleri başlıyordu…

Ortaçağda düşünmek Vatikan ve Katolikler tarafından neredeyse yasaklanmıştı. Kilisenin söylemlerine karşı çıkmak, güneşin dünya etrafında döndüğünün tersini söylemek, anatomi için kadavraları kesmek cadılıkla suçlanmayı gerektirirdi. Bu nedenle yüz binlerce kişin cadı teşhisi konarak yakıldı. Gizli örgütler kurşundan altın elde edip, çok zengin olmayı hedeflemişlerdi. Maddeyi tamamen yönetmeyi sağlayacak simya bu gizli örgütlerin üzerinde çalıştığı bir ön bilimdi. Astroloji, astronomi bilimini doğuracak ve Kilisenin temel düşüncelerini çürütecekti.

İngiltere Kralı VIII. Henry 1531’de Anglikan Kilisesi’ni kurdu. 1532’de Jean Calvin, Katoliklikten ayrıldı ve Püritenliği savundu. 1588’de İngiltere Avrupa’nın en güçlü donanması olan İspanyolları yendi. Bu Protestanlık için büyük başarıydı. Ama asıl başarı 1618-1648 arasındaki Protestan Kuzey Avrupa ülkeleri ile Katolik güney arasındaki 30 yıl savaşlarıydı. Protestanlık ve dolayısıyla Gizli Örgütler rahatlamaya başlamışlardı.

Papa’nın baskısından sonra, Prieure de Sion, 1613’te doğaüstü, mistik veya sihir çalışmalarında öne çıkan ve Yeni Dünya Düzeni’nde büyük roller oynayacak İskoçya’ya ilgi göstermeye başladı. 30 sandığa doldurulan arşivler Kuzey Fransa’daki Gisors kalesinde bulunan St. Catherine kilisesinin gizli bölmelerine taşındı. Kilise gizli tünellerle yakındaki mezarlığa bağlanıyordu. Merovingian Hanedanı ve Prieure de Sion gizli ve kutsal kan bağını da koruyordu.

1614-1616 arasında üç Gül-Haç Manifestosu isimsiz olarak Almanya’da yayınlandı. Gül-Haç Kardeşliği tüm dünyada reformu başlattığını müjdeliyordu. Gizli yazarının Francis Bacon olduğu iddia ediliyordu.

İzini sürdüğümüz gizli bilgelik asırlardır yeraltında nesilden nesile aktarılmıştı. Rönesans Avrupasında yüzeye çıkmaya başlıyordu…

Bundan otuz yıl sonra, İngiltere’de önde gelen bilim adamlarından oluşan Invisible College (Görünmez Okul) sahneye çıktı. Pozitif bilimin gelişmesi amaçlanıyordu. Seçkin üyeleri istisnasız masondu. Invisible College, Protestan Kral II. Charles’ın himayesi altında, 1662 yılında Royal Society adını aldı. Robert Boyle ve John Locke gibi ünlü masonlar da derneğe katıldı. Royal Society, 18. yüzyıl rasyonalizminin ve 19. yüzyıl pozitivizminin en önemli kalelerinden biri, dolayısıyla Aydınlanma düşüncesinin öncüsü oldu. Royal Society dünyanın en aydın kişilerinden oluşan bir danışman kurulu haline geldi: Isaac Newton, Francis Bacon, Robert Boyle ve Benjamin Franklin. Modern çağdaki meslektaşların listesi de etkileyiciydi: Einstein, Hawking, Bohr ve Celsius. Hepsi insanlığın düşünce yapısında kuantum sıçramaları yaratmışlardı.

Buluşları, Invisible College’de saklanan eski bilgelikle tanışmalarının bir sonucu olabilir miydi?

1649’da İngiltere’de Cromwell devrimiyle iktisadi gücü ele geçiren burjuvalar siyasi iktidarı da ele geçirdi. Sanayi devrimi başladı. Yahudilerin desteğini ve finansörlüğünü de alan Püriten ordu, Kral I. Charles’ı devirdi. Yerine Püriten ilkelerini esas alan bir cumhuriyet kurdu. Cromwell dinsel reformcu ve küreselleşmeci Batı burjuvazisinin yetiştirdiği ilk başarılı politikacılardan ve masonik örgütlenmenin de önemli isimlerindendi. Cromwell’in püritenleri hatırı sayılır bir nüfusa ulaştı ve etki alanlarını Amerika’daki New England kolonilerine taşıdı.

1694’te ABD’de The Ancient Mystical Order of the Rose Cross (Gül-Haç Antik Mistik Tarikatı) kuruldu. Hermetik (maji, simya, astroloji, astronomi, tıp ve bilgeliğin kurucusunun öğretileri), doğal ve ruhsal kimya, Kabala, geleceği görebilme, kehanet, toprak falı, astroloji, yıldız falı, teürji (kozmik veya doğaüstü güçlerin ve ilişkilerinin incelenmesi ve bu güçlerin kullanılması), müzik, felsefe, matematik konularında çalışmalar yapacaktı.

Masonluk Kuzey Amerika’ya 1730’larda geldi. Benjamin Franklin 1731’de mason ve 1734’te Pennsylvania Büyük Üstadı oldu. Gül Haç üçlü konsülünde yer aldı. George Washington da 1752’de masonluğa alınarak Yeni Roma projesi yaşama geçirildi. Washington, 1789’da ABD Başkanı oldu.

1776’da Almanya’da Prof. Adam Weishaupt adlı 28 yaşında bir doçent temel hedefi krallara, hükümdarlara karşı bir cumhuriyet kurmak, sonra da dünyayı tek merkezden yönetebilmek olan İlluminati örgütünü kurdu. Örgütü ilk kuran, Alumbrado, Işık Hareketi adıyla, 1515’te, İspanya’da Yahudi dönmesi Bayan Piedi idi. 1623’te Fransa’da "Illumi" adıyla kurulmuştu. İdealleri arasında, insanların inançları ve yaşam biçimleri üzerine ipotek koyan bir dine ve onun yaygın örgütlenmesi olan Kiliseye yer yoktu. Ülkeler ve sınırların varlığı dışlanmakta, tek bir uluslararası insan kardeşliğinin altı çizilmekteydi. İlluminati için Gül-Haç Tarikatı’nın bir alt kolu denebilir. Operatif bölümü suikastlar yapar, adam öldürür, icraata dayalıdır. Spekülatif bölüm Vatikan’a karşıdır ve pagan geleneğe bağlıdır. ABD dolarının arka yüzündeki "Her yerde sizi gözlüyoruz" diyen Piramidin içindeki göz İlluminati örgütünün amblemidir. Piramidin üstünde Roma rakamlarıyla yazan 1776, İlluminati’nin kuruluş yılıdır. "Novus Ordo Seclorum" ise "Yeni Dünya Düzeni" demektir.

Aytunç Altındal’a göre İllüminati’ye devam edelim. 1780’de Baron von Knigge İllüminati’ye başkan oldu. Masonlar İllüminati’ye girdikten sonra, gerçekten yıkıcı bir örgüt olduğunu, ezoterik bilimlerin göstermelik olduğunu gördüler ve von Knigge ile Weishaupt’un arası bozuldu. Sonra yeni bir örgüt, tamamen ezoterik, Kabala’ya dayalı Martinistler, yani esas İllüminati doğdu. Fransız İhtilalinde birinci derece rol oynadılar. İngiltere kolu hak locası kamisarlar kuruldu. Kralı yıkıp cumhuriyet getirmeye çalıştı.

Bavyera 1784’te İlluminati örgütünü kapattı, üyelerinin çoğu tutuklandı, Weishaupt ve birçok üye ülkeyi terk etti. İngiltere ve Fransa’da masonlara karıştılar. Sabetaycı Frankistler’in de katıldığı İlluminati 1790’dan sonra yeraltına indi.

1833 yılında, ABD’nin en ünlü ve köklü üniversitelerinden Yale’de Amerika’nın en eski gizli örgütlerinden “Skull and Bones Society” (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti) SBS kuruldu. İlluminati’nin ABD’deki devamı olduğu söylenir. Diğer adı “The Order”dır.

1877’de John D. Rockfeller, Cecil Rhodes, John P. Morgan, Mayer A. Rothchild ve Andrew Carnegie beşlisi ABD’de Round Table (Yuvarlak Masa) örgütünü oluşturdu. Belirli alanlarda yönetim birimleri oluşturulacak ve koordinasyon sağlanarak tek elden dünyanın yönetimi amacına ulaşılacaktı.

1873’te New York’a göç ederek Amerikan vatandaşı olan Rus okültist Bayan Blavatsky tarafından 1887’de Teosofi Cemiyeti (Thesophy Society) kuruldu. Blavatsky’nin bin beş yüz sayfalık ünlü kitabı The Secret Doctrine (Gizli Doktrin), Albert Einstein’in sürekli yanında bulundurduğu bir başucu kitabıydı. E= mc2 formülüne bu sayede ulaştığı yeğeni tarafından iddia edilir. Daha sonra Hitler’in ve onların gizli cemiyeti Thule Teşkilatının üyelerinin sürekli yanlarında bulundurdukları bir başucu kitabı olduğu da söylenir.

Gizli Doktrin, çok eski Upanişadların ve Vedaların bazı bilgilerini de içermektedir. . Modern kuantum fiziğinin bazı bulguları, Heisenberg’in ‘Belirsizlik İlkesi’ ve rölativite teorisi eski Hint dini yazıtlarındaydı. Blavatsky çok fazla seyahat yapmış ve Hindistan’ı da gezmişti. Bu bilgilerin bir kısmını oradan almış olabilir. Blavatsky’i izleyenler ve yanındakiler, binlerce sayfa bilgiyi kaleme alırken, bazı otlar kullandığını, transa geçtiğini söylemektedir. Blavatsky’nin gizli bilimler, simya ve diğer gizli örgüt bilgilerini ve Kabalayı da çalıştığı bilinmektedir. Yardımcısı bir medyumdu. Blavatsky Gizli Doktrin’de rölativite, eter, madde, çekim, parçacıklar kavramlarına girmiştir. Fizik üzerine inanılmaz düzeyde spekülasyonlar görülür. Binlerce yıl önce bilinen bazı bilgileri şifreli olarak günümüze getirmişti. Blavatsky kadim dinlerdeki gerçek kutsal metinlerinin yedi düşünce düzeyinde açıklanabileceğini söylerdi.

1921’de dünyanın tek elden yönetimi için Council on Foreign Relations-CFR örgütü (Dış İlişkiler Konseyi) New York’ta kuruldu. Gizli cemiyetler ve zengin ailelerce yaratılan bir ideoloji ABD’de CFR olarak kök salacaktı. CFR küreselleşme ideolojisinin Bohemian Grove (BG) ve Skulls and Bones Society (SBS) gibi örgütlerden daha az gizli bir şubesidir. CFR yüzyıllardır ülkü piramidi, Süleyman mabedi, tek hükümetli dünya, Sion’un oğullarının vaad edilmiş birleşik krallığı, evrensel kardeşlik gibi fikirleri savunan gizli cemiyetlerin bu ideolojisini resmi olarak ilk harekete geçiren kuruluştur.

ABD’ye İngiltere’den gelen gizli örgütler arkalarını tamamen boşaltmadılar.

Aytunç Altındal’a göre Tavistock Örgütü de 1921’de İngiliz Ordusu Psikolojik Savaş Başkanı Sir John Rawlings-Reeese tarafından kuruldu. Üyeleri aileden gelen üst düzey masonlardır. İki Dünya Savaşında psikolojik savaş örgütü olarak çalıştı.

Rockefeller Vakfının büyük bağışıyla 1946’da yeniden yapılandırıldı. Tavistock’a daha geniş savaş araştırmaları ve uygulama görevleri verildi. Kendisi ortada görünmez, vakıflarla, CEO’larıyla iş görür. Tavistock ve alt kuruluşu Digifoundation, görünürde düşünce üretiyor, ama gerçekte ülkelerin yönünü belirlemeye çalışıyordu. Kliniklerinde Freud’un beyin yıkama yöntemleri ve kitlelerde kullanılmasını araştırıyordu. Farklı kültürlere ve farklı siyasi iklimlere yönelik yöntemleri çıkarıyordu. ABD Emperyalizmini destekliyordu.

Prieure de Sion Örgütü 1960’tan sonra yarı açık hale geldi, ama 1984’te tekrar gizlendi.

20. yüzyılın şekillenmesinde Gül-Haç, Siyon Tarikatı, Bâtıniler, Tapınakçılar, Masonlar, İllüminati ve diğerleri önemli roller oynadılar. Genel olarak insanlığı ileriye götürecek ilkeler için mücadele ettiklerini söylediler. Monarşi, katı şeriatçı, dinci sistemler ortadan kaldırılacaktı. İnsanlar zenginleşecekti. Dünya kalkınacaktı. Emekçiler, işçiler, memurlar daha iyi yaşam standartlarına kavuşturulacaktı. İnsanların eşitliği, kardeşlik, sosyal sınıflar arasındaki farkların kaldırılması veya azaltılması sağlanacaktı. Özgürlük ve demokrasi yaygınlaşacaktı. Sosyalleştirilmiş, halkçı, eşitlikçi bir devlet olacaktı. Akılcılık ve bilim öne çıkacaktı. Kadın ve erkeklerin eşitliği sağlanacaktı. Kadın toplumda ön planlara geçirilecekti. Bireyin, kralların, aristokrasinin ve şirketlerin üzerinde olan bir güçlü devlet yapısı kurulacaktı.

Söylemedikleri de vardı. Kendilerinin yönetiminde, gizli oto kontrol sistemini içeren bir derin devlet…

21. yüzyıla geliyoruz. Artık karşımızda, yeraltına saklanan, gizli bilgi ve emanetlere sahip örgütler değil, uluslar üstü ölçekte yapılanan tek bir Derin Dünya Devleti (DDD) vardır. Tepede, dünyanın en zengin Yahudi iş adamlarınca kurulan ve sadece Davut peygamber hanedanından geldiği iddia edilen üyelerin kurduğu Round Table (Yuvarlak Masa) (RT) vardır. RT kendisine bağlı üç alt örgütle dünyayı yönetmektedir: Dış İlişkiler Komisyonu (CFR), Bilderberg Grup (BG) ve 1973’te kurulan Trilateral Komisyon (TC). CFR ABD ile Dünya genelinde uygulanacak politikaları, BG Avrupa’da uygulanacak politikaları, TC Asya’da uygulanacak politikaları belirlemektedir. RT ise DDD Karar Organıdır. Perde arkasında İlluminati örgütünün olduğu söylenmektedir.

Bunların Yeni Dünya Düzeni’nde, makro düzeyde birleşik devletlere, mikro düzeyde site devletlere dayanan bir yapı esas alınmaktadır. İmparatorluk benzeri federal devletlerin oluşturacağı büyük bir dünya koalisyonunun adımları atılmakta, ulusal yapıları parçalamaya yönelik etnik mikro milliyetçilik akımları desteklenmekte ve ulus devletler tarihten silinmeye çalışılmaktadır. Dünya coğrafyası yeniden çizilecektir. Stratejik bölgeler ele geçirilecektir. Siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik ve kültürel hegemonya kurulacaktır. Teolojik merkezli küresel kraliyet kurulacaktır, yeni veya post modern faşizm gelecektir. Sivil Toplum Örgütleriyle Gizli Örgütler ‘Tek Dünya Devleti’ için çalışmaktadır.

Burada, Leo Strauss ve uluslararası sinarşi karşımıza çıkıyor. Birlikte yönetmek veya uyumlu yönetim anlamlarına gelen Yunanca kökenli bir kelimeden türemiştir. Yani anarşinin karşıtıdır.

Bu kelimeyi gizli topluluklarla bağlantılı olarak ilk kullanan kişi okültist Saint-Yves (1842-1909) olup, L’Archéomètre adlı kitabında ideal yönetim biçimi olarak tanımlamıştır. Saint-Yves, sinarşiyi yeraltındaki Şambala’da yaşayan ve kendisinin de telepatik iletişimde olduğu “üstün varlıklarla” bağlantılı gizli örgütlerin hükümranlığı anlamında kullanmıştır. Tüm insanlık bu “aydınlanmış ruhların” yönetimine geçmeliydi. Saint-Yves, Tapınak Şövalyelerini tarihin en üstün sinarşistleri olarak değerlendirmişti. Orta Çağlar Avrupa’sını perde gerisinden siyasî, malî-ekonomik ve dinî hayatı kontrol altında tutmayı başaran Tapınak Şövalyeleri idare etmişti, dünyayı bugün de seçkin bir kadro idare etmeliydi.

Amerikalı muhalif eylemci Lyndon LaRouche, sinarşiyi dünyayı yönetme hırsında olan elit grup için kullanmaktadır. Bu şebeke, Napolyon Bonapart, Bertrand Russel, Adolf Hitler ve hatta İngiliz Kraliyet Ailesini de içermektedir. İddiasına göre 1929 yılındaki büyük ekonomik buhran yıllarında uluslararası finans kuruluşları, hammadde kartelleri ve istihbaratçılar, zor kullanarak da olsa düzeni sağlamak ve uluslararası borçların ödenmesini garanti altına almak için Avrupa’nın pek çok yerinde faşist rejimler kurulmasına ön ayak oldular. LaRouche, Dick Cheney başta olmak üzere George Bush yönetimindeki yeni muhafazakarları, Alexandre Kojève, Carl Schmitt ve Leo Strauss düşüncesinin uzantısı olarak, sinarşinin günümüzdeki temsilcileri kabul etmektedir. Sinarşistler II. Dünya Savaşından sonra gayelerini ABD ile gerçekleştirme amacındadır.

Sık sık önümüze çıkan Kabala hakkında da bazı notlarım var.

Birçok Kabalist, doktrin ve metotların ilkel insanlara cennetten melekler tarafından indirildiğini iddia eder. Kabalistler arasında iki eğilim var. Biri tamamen doktrin ve dogma koluna; diğeri de pratik ve mucizevi harikalar işine koyulmuş. Kabalanın dogma kolu, normalde insan ruhunun üç elemanı olduğunu söyler: nefesh, ru’ach ve neshamah. Nefesh bedene doğumla girer, içgüdüler ve arzuları oluşturur. Ruach daha sonradan edinilir ve gelişir, moral değerleri oluşturur. Neshamah, süper ruh, doğumla edinilir, ölümden sonrasının bilincini verir. Bazı kabalistler, ruhun iki elemanının daha olduğunu söyler: chayyah ve yehidah. Bunlar sadece az sayıdaki seçilmişlere verilir, bedene girişleri ilk üç elemandan farklı şekilde olur. Chayyah ilahi yaşam gücünün farkındalığını verir. Yehidah en üst basamaktır. Tanrıyla tam olarak bütünleşmeyi sağlar.

Kabalanın pratik ve mucizevi harikalar koluna da bakalım. En ünlü harikaları uygulayan Rabbi, Ari olarak bilenen Isaac Luria ve Müslümanlığa dönen Sabatay Sevi idi. Bu iki Rabbinin çıkardığı okült külliyatının yaşayan temsilcileri dağılmış bireylerdir, inisiye olmuş grupları da vardır. Orta Avrupa’da, özellikle Rusya’nın belirli bölgelerinde, Avusturya ve Polonya’da, halen Kabalaya atfettikleri garip şeyler yapabilen ve "Harikalar Yapan Rabbiler" olarak bilinen Yahudiler var. Açıklanması çok zor şeylerin İngiliz Kabalistik ritüel ve tılsım öğrencileri tarafından da yapıldığı görülmüş.

Kabalacıları bir tarafa bırakalım. Ama günlük hayatta da rastlanılan sihir, büyü gibi doğaüstü olaylar her zaman tartışma konusu olmuştur. Bu konuda Kur’an’da bazı izler var:

Bakara Suresi 258, 260. Ayetler: Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez… Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Bakara Suresi 102. Ayeti: Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edileni öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. Sakın küfre girme” demedikçe, kimseye öğretmiyorlardı. Böylece onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür!

Keşke bilselerdi!

Enbiya Suresi 79. Ayeti: Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.

Aynı Sure’nin 81 ve 82. Ayetleri: Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz… Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapt eden bizdik.

Neml Suresi 16 ve 17. Ayeti: Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi… Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.

Neml Suresi 38 ve 39. Ayeti: Süleyman, “Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun tahtını getirebilir?” Cinlerden bir ifrit, ”Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi.

Sebe Suresi 12, 13 ve 14, Sad Suresi 30-38. ayetlerde de Süleyman hakkında benzer ifadeler vardır.

Kur’an’da Musa için de bazı ayetler var…

Zuhruf Suresi 46-49. Ayetler: Andolsun, biz Musa’yı mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, “Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti. Mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar! Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık. “Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz” dediler.

Neml Suresi 10-12. Ayetler: “Değneğini at.” Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına bakmadan kaçtı. “Ey Musa, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar. Ancak kim zulmeder de sonra kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim.” “Elini koynuna sok; Firavun’a ve onun kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Çünkü onlar fasık bir kavimdir.”

Müminun Suresi 45,46. Ayetler: Sonra Musa ve kardeşi Harun’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.

Ta’ha Suresi 17-23. Ayetler: “Şu sağ elindeki nedir ey Musa?” Musa dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.” Allah, “Onu yere at ey Musa!” dedi. Musa da onu attı. Bir de ne görsün o, hızla akan bir yılan olmuş! Allah, şöyle dedi: “Tut onu. Korkma! Biz, onu yine eski durumuna döndüreceğiz. Sana büyük mucizelerimizden birini daha göstermemiz için elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”

İsra Suresi 101. Ayet: Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor. Hani Musa onlara gelmiş ve Firavun da ona, “Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Musa!” demişti.

Yunus Suresi 75-81. Ayetler: Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Musa ve Harun’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular. Katımızdan kendilerine hak gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. Musa: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi. Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi. Sihirbazlar gelince Musa onlara, “Atacağınızı atın” dedi. Sihirbazlar atacaklarını atınca, Musa dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.

Araf Suresi 115-117. Ayetler: “Ey Musa! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım” dediler. “Siz atın” dedi. Bunun üzerine onlar atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Büyük bir sihir yaptılar. Biz de Musa’ya, “Elindeki değneğini at” diye vahyettik. Bir de ne görsünler o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.

İsa hakkında da var:

Maide Suresi 110. Ayet: O gün Allah, şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi düşün. Hani, seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun. Hani, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i de öğretmiştim. Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Hani benim iznimle ölüleri de çıkarıyordun. Hani sen, İsrailoğullarına açık mucizeler getirdiğin zaman, ben seni onlardan kurtarmıştım da onlardan inkâr edenler, “Bu, ancak açık bir büyüdür” demişlerdi.

Derin Dünya Devleti’nin izlerini aramaya çalışırken, buraya kadar ortaya konan notları özetlemek gerekiyor…

Yazılı tarihten önce dünyada çok gelişmiş uygarlıklar vardı. Bu insanlar üstün fiziksel ve ruhsal yeteneklere sahiplerdi. Evrendeki gezegenlerini ve dünyadaki kıtalarını bir şekilde çevresel felaketlere uğratmışlardı. Aralarındaki anlaşmazlıklar, rekabet, güç mücadelesi tamamının üstün yeteneklere sahip olmasından ileri geliyordu. Dünyayı da mahvetmemeleri için bir tufanla yeryüzünden silinmeleri gerekmişti. Sadece küçük bir kısmının hayatta kalmasına izin verilmişti. Bunlar “üstün insanlar” olacaktı, ama üstünlük taslamaları yasaklanmıştı. Tevrat ve Kur’an bunların İsrailoğulları olduğunu söylüyordu.

Gizli bilgiler de sembollerle şifrelenmişti. Sıradan insanların bunlara erişmemesi gerekiyordu. Tehlikeliydi. Fakat bu başarılamadı. Doğu ve Batı dünyasında bazı tarikatlar insanlık tarihini kökünden değiştirecek bu gizli bilgilere ulaştılar. Buna doğanın sırları da dahildi. Böylece “Aydınlanmışlar” sınıfına girdiğini ileri süren gizli örgüt üyeleri günümüze kadar geldiler. Bazıları da gizli ve kutsal kan bağını sürdüren Davut Soyu’ndan geldikleri için Derin Dünya Devleti’nin karar organı RT’de (Round Table) yer aldılar. Bazı Hristiyan çevreleri bunları İllüminati veya “Şeytan’ın seçkinleri” olarak kabul ediyor.

Burada RT hakkında biraz daha bilgi gerekiyor…

Bunların güçlü ve süper zengin 13 aile olduğu ve 1 Amerikan Dolarının arka yüzündeki mühürde 13 noktayla işaretlendikleri söyleniyor. Rothschild, Rockefeller, Duke, Astor, Dorrance, Reynold, DuPont, Warburg, Freeman, vd. insanları tek bir devlet ve tek bir din altında birleştirmeyi ve böylelikle, cahil (!) insan sürülerini ‘aydınlatmayı’ hedefliyorlar. Dört kademeleri var: RT en üst gizli kademedir, çekirdek karar organı Şeytan’la ilişki kurabilen üç kabalistten oluşuyor. 13’ler Meclisi, 33’ler Meclisi, 300’ler Kulübü Sanhedrin daha alt düzeyleri oluşturuyor. Bunların hepsi büyü bilmektedir.

Yeni Dünya Düzeni veya bir Anglo Sakson Firavunlar devri yaratmak, Hermes ve eski Atlantisli Mısırlıların dönemindeki gibi Yeni Atlantis’i kurmak için büyük bir mücadele veriyorlar. Kararları 50-80 yıl gibi bir süre için aldıkları söyleniyor. Örneğin İsrail’in kurulma kararı RT tarafından 1870’li yıllarda ABD’de ve İngiltere’de alınmış ve 1917’de Balfour Deklarasyonu sayesinde ortaya konmuştur. 23 İslam ülkesini "demokratikleştirme iddiasındaki Büyük Ortadoğu Projesi de daha sonra geliştirilmiştir.

Burada “Grup Cemiyeti”nin (The Group) yüz yıldan beri İngiliz politikasını kontrol ettiğini ilave edelim.

Yeni Dünya Düzeni adına ortaya sürülen ezoterik Tek Dünya Dini, Budistliğin, Hinduizmin, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın birleştirilmesini öngörüyor. Fethullah Gülen’in içinde olduğu Dinlerarası Diyalog da bu kapsamdadır.

Aytunç Altındal’a göre, Okült örgütler 2.700 yıldır var. Yönetenlerin takvimi 360 günlüktür. 500 yıldır olayları bizden önce yaşamışlardır. Bugünü 2.500 gün önceden planlarlar, biz geriden izlemeye çalışırız. Düşünce metotları farklıdır, size fark ettirmeden aktarabilirler. Üst akıl her 108 yılda bir büyük değişim yaşatır. Son dönem 1989’da başladı, 2025’te sona erecek. İlk 36 yıl enigmatik (muamma) dönemidir. Olayların gerçekleri öğrenilir. Gerçek sanılan bilgiler yanlışlanır. İkinci 36 yıl hazırlık dönemidir. Yenilenme hep doğudan başlar. Kavramların içi boşaltılır, sonra da doldurulur. 20 yüzyıl, 19. yüzyılın kavramlarıyla yönetildi. Ama 20. yüzyıl kavramları 21. yüzyılı yönetemiyor. Teknoloji çok gelişti. Bugünün tüm yöneticileri elenecek, gelecek 36 yılda “uzaya açılma” gerçekleşecek. Yeryüzü kavramları astral, kozmik kavramlarla değiştirilecek. Amaç, dini olmayan, üst akılın çizdiği çerçevede ahlak anlayışı olan yeni tip insanı yaratmaktır. Kehanete göre, dünyayı yönetecek 144.000 kişi vardır. Gerisi yönetilecektir. Yeni insanın tanrısı üst akılın çizdiği bilim olacak. BM’de görülmeyen, 26 uluslararası kuruluş (IMF, Dünya Bankası) bunların denetimindedir.

Bir parantez daha açarak sık sık karşımıza çıkan doğaüstü güçler konusuna bakalım…

Antroposofi, Teosofi, Gül Haç, İlluminati dernekleri trans, durugörü ve zamanda seyahat teknikleriyle Akaşik kayıtlara ulaşarak bu sırlara ve gizli bilgilere ulaşabildiklerini ileri sürüyor ve hatta bazılarını paylaşıyor.

Gizli cemiyetlerde psikoaktif otlara ve farklı bilinç hallerine karşı ilginin çok fazla olduğu biliniyor. Hasan Sabbah ve fedaileri, Christian Rosenkreutz (Gül-Haç), Nostradamus (Gül-Haç), Adam Weishaupt (İlluminati), Golden Dawn-Altın Şafak, Büyü kültleri, Madam Blavatsky (Teosofi Cemiyeti) vb. birbirinin benzeri psikoaktif maddeleri hem kendileri üzerinde, hem de müritleri üzerinde denemişler. Tibet’te, Hindistan’da, Çin’de rahipler, Orta Asya ve Amerika’da kızılderili şamanlar tarafından, ayinlerde kullanıldığı, kullandıktan sonra halüsinasyonlar görüldüğü biliniyor. Fazla dozun ölümcül derecede zehirli olduğuna da dikkat çekiliyor.

İllüminatilerin Şeytan çağırma ayinlerinde kullandığı, 300’ler konseyinde içinde Tevrat’ta “man” olarak geçen manna helvası dağıttığı söylenir. Kur’an, Bakara Suresi, 57, Araf 160, Taha 80. Ayetlerde geçen kudret helvası, Sina’da Musa’ya verilen “Manna”dır. Yeterli ve dengeli kullanılması gerekir. Beyindeki epifiz bezini çalıştırdığı, melatonin ve dimetiltriptamin (DMT) hormonunu artırdığı, üçüncü gözün açıldığı, metafizik varlıkların görüldüğü iddia ediliyor. Bazı yazarların da bu şekilde ilham aldığı söyleniyor. Şamanlar DMT hormonunu çeşitli bitkilerden elde ediyor. Ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor.

Ayrıca epifiz bezinin deniz seviyesinde çok az, yükseklere çıktıkça ise çok fazla hormon salgıladığı bilimsel bir gerçek. Bu yüzden tarih boyunca Tibet ve Hristiyan manastırları olabildiğince yükseğe yapılmış. DMT hormonun da yardımıyla üst bilinçlerle daha fazla iletişimde bulunmak istenmiş.

Gül-Haçlara göre, insanın beş duyusu gerçeğin ancak yüzde birini algılayabiliyor. Üç boyutun dışına çıkamıyor. Dördüncü ve daha üst boyutlar için hipofiz (pituitary body) ve epifiz (pineal gland) bezlerinin geliştirilmesi gerekiyor. Simyacıların bulamadığı ölümsüzlük iksiri (abı hayat, bengisu, ambrosya), Aden cennetindeki ‘yaşam ağacı’nın meyvesini de anarak bu konuyu kapatalım.

Peki bu “üstün” denilen yaratıklara karşı yapılacak bir şey kalmadı mı? Bunların hiçbir zayıf tarafı yok mu?

Var elbette…

Öncelikle bunları birbiriyle tamamen aynı fikirde olan örgüt üyeleri olarak görmemek gerekiyor. Bu insanların ve kurdukları örgütlerin kendi aralarında ve dış dünyaya karşı çatışmaları sözkonusu. Kendileri hakkında yayınlanan sayısız kitap, makale ve videonun kaynağının bir kısmı propaganda gayretleri olarak görülebilir. Kendilerini olduklarından daha güçlü göstermek için ellerindeki tüm imkânları kullanmaları normaldir.

Fakat en tepedekiler dâhil, hemen hemen bütün üst kadronun soy ağaçları, zenginliklerinin kaynağı, kirli işleri ortalıkta gezmektedir. Bunu yazıp çizenlerin bir kısmının çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırıldıkları da biliniyor. Bilgi kaynaklarının içerden birileri olduğu açıktır. Bunlar, pastanın paylaşılması gibi çeşitli nedenlerle birbirlerini deşifre etmektedirler. Opus Dei ve Vatikan, Protestan gizli örgütleri deşifre ederken, siyonizme karşı olan Yahudiler ve Protestan gizli örgütleri ise Yahudi gizli örgütlenmelerini deşifre etmektedirler.

Şövalyelerin açgözlülüğü, vicdansızlığı, servet tutkuları ve hırsları, şatolarda düzenlenen gizli törenler, şeytana tapma ayinleri, ahlak dışı ilişkiler de halkın diline düşmüştü. Bunlar her zaman iç çatışmalara dönebilecek konulardır. Bu gün de aynıdır.

Nazilerin temelini oluşturan Thule cemiyeti 1912 yılında kurulmuştu, 1776’da Almanya’da kurulan İllüminati’nin bir devamıdır. Thule cemiyeti 1920’lerde Nazilerin belkemiğini ve iç istihbaratını oluşturan SS’lere (Schutzstaffel, Koruma Timi) dönüşmüştü. Amerika’daki Skulls and Bones cemiyeti (SBS) de İllüminati’nin bir devamıdır ve 1832’de İkinci İllüminati locası olarak ABD’de Yale’de kurulmuştur. Bunu Yahudilerin ittifakı ile daha iyi başarabileceklerini bildikleri için SBS Cemiyeti Yahudi gizli örgütlenmeleri ve B’nai B’rith ile ittifak içindedir. Yahudilerle ittifak içinde olmalarına rağmen SBS bağlantılı iş adamları İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin gelişmesine ve Hitler’e büyük ölçüde destek olmuştur. İlluminati’den ayrılma iki örgüt olan Thule Cemiyeti ve SBS birbirlerine akrabadır ve uzun süre birbirlerine destek de olmuşlardır. Ama İkinci Dünya Savaşında birbirleriyle savaşmaya başlamışlardır.

Çok zorda kalmadıkça Yahudilerle Anglo Sakson gizli örgütleri çatışmazlar. Ama WASP (Beyaz Anglo Sakson ve Protestan), MOSSAD’la koordineli oluşturulduğu söylenen 11 Eylül 2001 olayından sonra ABD’yi ve küresel sermayeyi kontrol etmekte olan Yahudi gizli örgütlenmelerinden rahatsız olmaya başlamıştır. ABD’de bir çatışma ortamı doğmaktadır, çünkü İsrail’in ve Yahudilerin Büyük İsrail projelerinin faturası ABD için çok ağır olmuştur.

Atlantis, Mısır, Mezopotamya, İsrailoğulları, Şii İsmailiye mezhebi, Tapınak Şövalyeleri, Katolik Orta Çağı, İskoçya masonluğu, İtalya Rönesansı, Fransız Devrimi, Almanya Protestanlık Reformu, İngiltere Püritenliği, ABD Evanjelizmi çizgisini izleyerek zamanımıza gelmeye çalıştık.

Yeni Roma, Yeni Atlantis, Yeni Kudüs olarak simgelenen ABD’de üslenen Tek Dünya Devleti, Tek Dünya Dini ve Yeni Dünya Düzeni girişimlerinin geldiği yere daha dikkatli bakalım…

Avrupa Birliği projesi başarılı olmuş mudur? Cevabı kolaydır: Hayır! İngiltere birlikten çıkmaktadır. Fransa, İtalya aynı işaretleri vermeye başlamıştır. Almanya’nın ağırlığı kaldırılamamaktadır. Portekiz, İspanya, Yunanistan zor durumdadır. Çatışan çıkarların gürültüleri her yerden duyulur olmuştur. Milliyetçilik aşılamamaktadır.

Büyük Orta Doğu (BOP) projesi başarılı olmuş mudur? Onun da cevabı kolaydır: Hayır! İsrail’in güvenliği garantiye alınmak istenirken gelinen durumda, Orta Doğu bir kan gölüne dönmüştür. Lübnan’dan sonra karıştırılan Irak ve Suriye’nin yanına Mısır da terör örgütü ilan edilen Müslüman Kardeşlerin eline düşmekten askeri darbe sayesinde kurtulmuştur. ABD askerleri Suriye’deki kara savaşına girememektedir.

Avrupa’dan sonra sıra ABD’nin yıpranmasındadır.

1960’larda CIA tarafından İsviçre’deki şatodan yönetimiyle başlatılan Türkiye’nin İslamlaştırılması projesi, Sovyet komünizminin iflasından sonra BOP için Ilımlı İslam olarak kullanılmaya başlanmış, ama orada da işler sarpa sarmıştır. Ortak hedef olan Atatürkçülerin ve onun en güçlü kalesi TSK’nin yıpratma savaşı bitince, DDD tarafından AKP’nin Milli Görüş’ten ayrılarak, DDD kontrolündeki Fethullah Gülen’in nurcularıyla ve liberallerle yaptırılan ittifakı bozulmuştur.

Nedeni bellidir: Arkalarındaki DDD unsurları farklıydı.

Şimdi, DDD unsurları arasındaki Fethullahçı Terör örgütü (FETÖ) destekçileri ile AKP destekçileri anlaşamıyor. AKP, DDD tarafından şekillendirilen İslamın ılımlı tarafına değil, koyu dinci yönüne sarıldı. Hristiyanlığın baskıcı Katolik dönemine benzer bir yola girdi. Şimdi AKP’yi hizaya getirmeye çalışıyorlar.

Kaostan düzen yaratma söylemlerinin içinin boş olduğu bellidir…

Zbigniew Brzezinski’ye göre, ABD süper güç özelliğini yitirirken, Rusya ve Çin’in dünya sahnesindeki gücü ve etkinliği giderek artıyor. ABD’deki gerilemeye zemin hazırlayan etkenleri ve ABD’nin gücü analiz edilince, birçok sorunun çözülmemiş olduğu anlaşılıyor. Amerikan ekonomisinde eski canlılık sağlanırsa ve mevcut potansiyel değerlendirilirse, ABD eski gücünü ve dinamizmini yeniden kazanabilir. Ülkenin hangi yöne gideceğini ise ABD ve dünya için son derece kritik olan önümüzdeki beş yıl belirleyecek.

Biz de ilave edelim…

Meksika sınırına duvar inşası, Hispaniklerin ve Müslümanların ülkeden kovulması düşünceleri bile alarm sinyalleri veriyor.

Rus hackerlar, 2016’da ABD Başkanlık seçimleri kampanyasında, Hillary Clinton’ın kişisel elektronik posta hesabı üzerinden devlete ait gizli bilgiler içeren yazışmalarını ele geçirdiler. Elektronik postalar ABD ve NATO’nun IŞİD teröristlerinin finanse ettiğini, silahlandırıldığını ve operasyonlara görevlendirildiklerine ilişkin herşeyi ortaya koydu.

ABD (DDD) bu güne kadar “Tek Dünya Devleti”nin yakınına bile gelemedi. Yarattıkları terör örgütlerini kullanacağım derken yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Artık diğer ülkeler, hatta teröristler son teknolojileri ve şifreli programları kullanarak gizli bilgilere sahip oluyor ve bunu anında paylaşıyor.

Rusya Dışişleri Bakanı S. Lavrov’un dünyanın Batı (DDD) sonrası bir dönemine girdiği iddiasını da not edelim.

Son 60-70 yılda, Atlantis ve Mısır egzotizmi, Yahudi Kabala mistisizmi, metafizik kullanılarak milliyetçilik ve dinler sarsılmaya çalışıldı. Ama dünyanın efendileri, dünya krallığı ve dünyayı tek bir ülke gibi tasarlayan bilinçaltı operasyonları başarılı olamadı. Sayıları az ama aşırı hırslı, şeytan gibi, uyanık ve sapkın yaratıkların gizliliği kalmadı.

Hitler’i ve Nazileri “ırkçılıkla” suçlayarak mahkûm edenler doğru olanı yaptılar. Peki kan bağından yola çıkarak dünyayı yönetmeye kalkan DDD kadrolarındaki bu mahluklar “ırkçı” olmuyor mu? Aykırı görüş meleği olan Şeytan bunları destekliyorsa, son anda onlara da oyun oynamayacak mı?

Geldiklerini veya örnek aldıklarını iddia ettikleri ataları, varsa Nibiru gezegenini ve Atlantis’i mahvettiler. İhtiraslarına esir düşmüş yetenekli insanlardan oluşan DDD kadroları dünyayı da aynı geleceğe sürüklemeye çalışıyor. Üstün becerisi olan, fareli köyün kavalcısına kanıp, kaybettikleri çocuklarına ağlayan aileler gibi olmamak lazımdır. İyi ve barışçı bir dünya düzeninin kurulabileceğine inanmak hatalıdır. İnsanlar ve devletler arasındaki mücadeleler bitmeyecektir. Bunu en iyi ortaya koyan tarihtir.

Tarih boyunca gizliye ya da bilinmeyene duyulan ilgi, Gnostik toplulukların dogmasına yol açmıştır. Toplumların varlıklarını sürdürebilmesi için mitlere, geleneklere, değer ve inançlara ihtiyaç vardır. Budizm, Hinduizm, Tevrat, İncil ve Kur’an’daki kıssaların, mesellerin, öykülerin arkeolojik verilerle birlikte yorumlanarak ortaya atılan tezler gözardı edilmemelidir. Bugün mitler, efsaneler veya din kitaplarındaki meseller deyip geçtiğimiz anlatıların, birbirine çok yakın ayrıntılarla var olmasına daha farklı bakmamız gerek. Skolastik Orta Çağ ve bağnaz Katolik düşünceye karşı çıkan, sanat ve bilime katkısı olan insanlara ve gizlenmek zorunda kalan örgütlere diyecek bir şeyimiz yok. Akılcılığı ön plana çıkaran ezoterik doktrine elbette evet. Onlara şükran borçluyuz. Sıra dışı düşünce ve teoriler üretmekten korksaydı, Jules Verne “Aya Seyahat”, ya da “Denizler Altında 20.000 Fersah” adlı “uçuk” eserleri bu gün “klasikler” arasına girebilir miydi? Sanatçıları ve bilim adamlarını saymaya gerek duymuyorum. Bu konudaki örnekler sayılamayacak kadar çoktur.

Bilime ve teknolojik ilerlemeye evet, ama dünyanın, çevrenin ve düşüncelerin kirletilmesine hayır demeliyiz. Bilgi ve beceriler bir yerden sonra göstermelik olup, bazı uyanıklar tarafından kendi çıkarları için sömürülmeye başlayınca, buna da “dur!” demeliyiz. İnsanların inançları ve yaşam biçimleri üzerine ipotek koyanlara karşı çıkmalıyız.

Yeni Dünya Düzeni denilerek “Tek Dünya Devleti” ve “Tek Dünya Dini” getirilmesine kalkışan “üstün” insanlara karşı çıkmak “normal yeryüzü” insanlarının asli görevi olmalıdır. Karanlık dönemlerdeki “kul”luktan “birey”e dönüşen insanlar, tekrar koyun gibi yönetilmeye razı olmamalıdır. Yeryüzü insanı “Kamil İnsan” olma yolundaki yürüyüşüne devam etmelidir.

Kutsal Kitaplar ya da “Gizli bilgiler” de kodlanmış metinler olarak algılanabilmeli, farklı düşünce düzeylerinde okunup değerlendirilebilmelidir. Örneğin, “şeytan” denildiğinde “ihtiras” anlaşılabilmelidir. “Ölümsüzlük iksiri” bedenin değil ruhun ölümsüzlüğü olarak yorumlanabilmelidir. “Âlemlere üstün kılınmak” ile “büyüklük taslamamak” birlikte düşünülmelidir.

Bu “ırkçı uyanıklar” tarafından yönetilmeye razı olmak insanlığın yükselişine değil, dünyanın daha kötü durumlara düşmesine neden olacaktır.

Tıpkı “tek adam” yönetimine sürüklenmekte olan güzel yurdum gibi.

Her türlü “teklik” tehlikelidir.

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlikten, barıştan, gerçek demokrasiden vaz geçilmemelidir.

Fareli köyün kavalcılarına dikkat!

Reklamlar

Etiketlendi:, , ,

One thought on “DERİN DEVLET DOSYASI : Nefilimler, Atlantis, Derin Dünya Devleti

  1. haticeozcan2014 6 Mart 2017, 13:06 Reply

    Reblogged this on tabletkitabesi.

    Beğen

www.ozelburoistihhbarat.com

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.

%d blogcu bunu beğendi: