Günlük arşivler: 5 Mart 2017

AMERİKA DOSYASI : Türk – Amerikan İlişkilerinde Terör Faktörü


Türk – Amerikan İlişkilerinde Terör Faktörü

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3060/turk-amerikan-iliskilerinde-teror-faktoru–ozdemir-akbal.html

1994 yılında Beech Super King Air BE-200 modeli bir tayyarenin Ankara semalarında motor keserek düştüğü haberi gelmişti. Çok Önemli Kişi taşıyan bu uçakta dönemin Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis, maiyeti ve iki pilotumuz şehit düştü. Çok şey yazıldı, söylendi; o dönemde kulağımda kalan bir laftır, Alaska şartlarında uçan bu tayyare nasıl olur da Ankara soğuğunda motor keser. Komplo meselelerini bir kenara bırakarak terörle mücadelede bir babayığidi daha en şerefli rütbeyle uçmağa gönderdik… O vakitler aynı zamanda Çekiç Güç’ün Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak bölge faaliyetlerini sürdürdüğü zamanlardı. Aslında Amerikan dilince Poised Hammer yani ateşlenmeye hazır bir silahın horozunu ifade eden bu tabir, Türkçe’ye ne hikmetse Çekiç Güç diye çevrilmişti. Burada mesele çeviri de değil ancak bazı ifadelerin anlamları kendi içeriğinde saklıdır.

O dönemde basına sık sık yansırdı, ABD kuvvetleri bölücü terör örgütünün yoğun bulunduğu mıntıkalara yiyecek giyecek paketlerini düşürdü!? diye. Bunun ardından Korg. Hasan Kundakçı’nın sevk ve idaresinde kış şartlarında operasyon nasıl ifa edilir adlı bir kurs niteliğini haiz Çelik Harekâtı yürütülmüştür. Bu harekât sırasında, Harbiye talebeleri aldıkları üç kuruş maaşı, operasyon bölgesinde faaliyette bulunan ağabeyleri ve müstakbel silah arkadaşları için bağışlamış, 13 Mart’ta içeceği iki çay ya da kahveden feragat etmiştir. Bu dönem Türkiye’nin terörle mücadele konusunda hayli faal bulunduğu bir zamandır. ABD ile olan ilişkiler bağlamında da harekât sırasında olumsuz açıklamalar gelse de ilişkiler akamete uğramamıştır.

1999’dan itibaren bölücü terör örgütü elebaşının, başta Özel Kuvvetler Komutanlığı personelinin çabaları olmak üzere, ele geçirilmesi ile olaylar neredeyse bitme noktasına gelmiştir. Bu noktada; bölücü örgüt elebaşısının teslim edildiği iddialarına; CIA açık kaynaklarında, Yunan İstihbaratı EYP’nin, bölücü örgüt elebaşının transferiyle ilgili olarak görevlendirdiği Bnb. Savvas Kalenteridis’i fiyaskoyla suçlaması en açık cevabı içermektedir. Sonuç olarak, terör örgütü elebaşı hakkında ABD sadece adil yargılanması yönünde açıklamalar yapmakla yetinmiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir ve adil bir şekilde de yargılanmıştır adı geçen şahıs. Ancak, yapılan tüm uyarılara rağmen, adının bir türlü belirlenemediği bir politikasızlık ve güvenlik bürokrasinin hiçe sayıldığı dönem dolayısıyla, bölücü terör örgütü stratejik avantaj kazanmış, bu avantaj da son dönemde yaşadığımız malum olaylara sebebiyet vermiştir. Bu süreçte Türk-Amerikan ilişkilerinin Kürecik Radarı, Suriye meselesi gibi olaylar dolayısıyla “tarihinde hiç olmadığı kadar iyi” dönemi yaşanmıştır. ABD’den de Türkiye’deki “demokratik açılım”dan ne derece memnun olduğunu ifade eden açıklamalar gelmiştir. Görüldüğü gibi gerek Irak’ın kuzeyindeki de facto yapılanma, gerek de bölücü terör örgütü konusunda ABD için bu dönem aleyhte ifadeler hayli düşük tonlu şekilde dile getirilmekte, tanımın ne olduğu konusunda tartışmalar bulunan “model ortaklık” olarak ikili ilişkiler açıklanmaktadır.

Suriye meselesinde, stratejik hedeflerin değişimi de yukarıda anılan ikili ilişkilerin gerilmesine sebep olmuştur. Bu aşamada bölücü terör örgütünden başka bir de IŞİD meselesi gündeme gelmeye başlamıştır. IŞİD’ın Musul’a yürüdüğünün çok ağır ifadelerle TBMM çatısı altında tartışılmasından kısa bir süre sonra, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu basılarak tüm personel ve hatta çocukları esir edilmiştir. Türkiye’nin IŞİD ile mücadele konusunda o dönem daha ağır hareket etmesi ve İncirlik Üssü’nün koalisyon güçlerine açılma tartışması Türk-Amerikan ilişkilerini terör bağlamında geren bir başka noktayı oluşturmuştur. Bu süre zarfında hem Türkiye’nin Peşmerge güçlerini kuzey hattından Suriye’ye dahil etme planı, hem ABD ve Rusya’nın IŞİD ile mücadele konusundaki rasyonel aktör arayışı, PYD’nin silahlı kolu YPG’nin bu bölgede bir aktör haline gelmesine neden olmuştur. Böylece Türkiye hem IŞİD hem de YPG ile uğraşmak zorunda kalan bir ülke haline dönüşmüştür. Üstelik IŞİD konusunda sağlanan kısmı uluslararası mutabakata rağmen; YPG konusunda böyle bir husus da mevcut değildir. YPG üzerinde böyle bir hassasiyetin bulunmayışı Türkiye’nin stratejik kurulumundaki kırılgan eklem noktasını oluşturmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye’nin, Irak’ın Kuzey bölgesindeki defacto yapıya bölücü terör örgütüyle mücadelenin neredeyse devredilmesi anlamına gelecek girişimlerde bulunması ancak ve ancak YPG’nin elini kuvvetlendirecektir. Dolayısıyla yukarıda süreç gelişimini arz etmeye çalıştığım dönemdeki gibi inisiyatif ele alınarak, Irak’ın kuzeyindeki şer yuvalarının dümdüz edilmesi gereği hasıl olmuştur. Dış mihrak meselesi elbette mevcuttur. En başta da önce bölücü terör örgütüne şimdi de kendi ifadeleriyle YPG’ye lojistik destek veren ABD bu hususta kendi pozisyonunu net bir şekilde belli etmektedir. Ancak gelişmeler bize göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kararlı bir şekilde hareket ettiğinde bu dış mihraklar sesinin hayli düşük bir halde çıkarabilmektedir. Dolayısıyla kararlı ve cesur adımlar doğru noktalara yönlendirilerek atılmalıdır. Çözüm Türkiye Cumhuriyetinin kendi güvenlik aygıtlarındadır. Bir devletimsi yapıya Türkiye’nin güvenliği emanet edilemez.

KİTAP TAVSİYESİ : Stella Rimington’dan ‘Açık Sır’


İstihbaratın kraliçe arısı

Stella Rimington’dan ‘Açık Sır’

Stella Rimington, “Açık Sır”da 1969’dan 1996’ya kadar çalıştığı, son dört yılında ise başkanlığını yürütttüğü İngiliz istihbarat kuruluşu MI5’teki günlerini, ailesini, Soğuk Savaş zamanındaki gerilimi ve teşkilattaki erkek egemen yapıyı anlatıyor.

Stella Rimington, 1965’ten 1996’ya dek İngiliz İç İstihbaratı’nda (MI5) çalıştı, 1992-1996 arası ise kurumun başkanlık görevini üstlenen ilk kadın olarak tarihe geçti. Tecrübelerinin ışığında, başkarakterinin Liz Carlyle olduğu casusluk romanları kaleme aldı.

Bunlardan Türkçeye çevrilen Kaçak Avı’nda, Carlyle’ın İngiltere’de yaşayan Rus oligarklardan birine suikast düzenleyeceği bilgisini alıp harekete geçişini anlatan Rimington, karakteri gizli ve pırıltılı dünyaya göndermişti. Rus ajanlarının Soğuk Savaş sonrasında Britanya’daki faaliyetlerini de konu alan romanda yazar, ajanlığın doğasındaki güven-şüphe ikilemine yoğunlaşmıştı.

Rimington, Türkçeye çevrilen bir diğer romanı Gizli Ajan’da ise okuru, Caryle’ın bu kez İslamcı teröristlerin peşine düştüğü bir maceraya sürüklerken hem bir terör hücresinin hem de teşkilattaki bir köstebeğin izinin sürüldüğü bir hikâyeyle buluşturmuştu.

Rimington, romanlarında uzun yıllar çalıştığı kurumda olup bitenleri yer, kişi ve zamanları değiştirip kurgusuna katarak birer macera haline getirmişti. Fakat asıl ses getiren kitabı, 2001’de kaleme aldığı ve Türkçeye yeni çevrilen Açık Sır isimli otobiyografisi. Bu kitap, 2012’de izleyiciyle buluşan, başrollerinde Daniel Craig ve Javier Bardem’in yer aldığı, James Bond filmlerinin yirmi üçüncüsü olan Skyfall ile daha popüler hâle geldi. Çünkü filmde Judi Dench’in canlandırdığı “M” karakterinin Rimington’dan esinlenilerek oluşturulduğu konuşulmuştu. “M” filmde, kendi geçmişiyle yüzleşirken Bond ise saldırı altındaki teşkilatın başındaki tehditleri savuşturmaya uğraşıyordu.

Rimington, Açık Sır’da hem hayat hikâyesini hem de yaşamının büyük kısmında yer kaplayan istihbarat kariyerini anlatırken Skyfall’dakinden çok daha geniş çaplı bir maceranın kapılarını aralıyor. Üstelik bunlar MI5’in geçmişi, IRA, Soğuk Savaş ve erkeklerin çoğunlukta olduğu teşkilatta bir kadının tutunabilme çabası gibi belli başlı gerçeklere de temas ediyor. Öte yandan Rimington, işi ile ailesi arasına çektiği çizgiyi, anneliği, MI5’te yarattığı dönüşümü de gözler önüne seriyor.

SAVAŞ DÖNEMİNDE ÇOCUKLUK

1990’ların ortalarında The Guardian’da yayımlanan bir makale, Britanya’da günlük yaşamdan sanata, spordan siyasete ve toplumsal olaylara dek hemen her şeyin, Kıta Avrupası’yla karşılaştırıldığında çok sıkıcı ve tekdüze kaldığını anlatıyordu. Özellikle devlet kurumlarına bu anlamda geniş bir parantez açılmıştı. Stella Rimington’ın emekli olduğu ve MI5’teki hizmetlerinden, bilhassa 1992-1996 arası yürüttüğü ve kurumda pek çok üst düzey yöneticiden daha olumlu bir iz bıraktığı için onurlandırıldığı günlere denk gelmişti bu metin. Birkaç yıl sonra, Rimington’ın MI5’i İngiltere’nin en hareketli ve etkin kurumlarından biri hâline getirdiği konuşulmaya başlanmıştı. Açık Sır, bu övgülerin kaynağına Rimington’ın kendi bakış açısıyla indiği, aynı zamanda tarihi kavşaklardan da geçen bir kitap.

1935’in karlı bir mayıs günü, savaşın arifesinde dünyaya gelen Rimington, dört yıl sonra başlayan İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte pek çok yaşıtı gibi güvensiz ve huzursuz bir çocukluk geçirir. Ama daha o yaşlarda bile etrafında neler olup bittiğini bilmesi gerektiğini düşünmesi, yaşamının bundan sonraki bölümüne yayılan bir dürtüye dönüşür.

Savaş yıllarının Britanyası’nda büyümek tahliye zamanlarını, saldırı tehditlerini ve nasıl hayatta kalınacağını öğrenmek anlamına geldiğinden, Rimington ve ailesi tetikte olma zorunluluğunu çabucak kavrıyor. Aslında bu, onun mesleki yaşantısına da etki eden bir durum.

Denizci olan babasının sağ salim eve dönüşünü, savaş ortamında annesi ve kardeşiyle ayakta kalma mücadelesini anlatırken ileride işine çok yarayacak kimi refleksler kazandığını da aktarıyor Rimington. Aileden gelen sıkılık ve zaaflara meydan vermeme, onun zihninde epey yer etmiş. Bunu destekleyense disipline dayalı manastır okulundaki ilköğrenimi. Hatta o dönemde gözünün, okulun karşısındaki evlerde çay içen insanlara takıldığını; sonraki yıllarda bunu gülümseyerek hatırlayacağı ironik bir anı olduğunu not ediyor.

Lise ve üniversite dönemlerinde, tarihe ve dile meraklı Rimington, bir yandan da 1950’lerde hızını git gide arttıran Soğuk Savaş’a tanık oluyor. Silahlanma yarışını ve Sovyetler Birliği’nin Macaristan’ı işgalini takip ederken babasının bir başka dünya savaşı ihtimalinden bahsettiğini işitirken Soğuk Savaş’ın, hem Britanya’da hem de Kıta Avrupası’nda günden güne yarattığı gerginliklere değiniyor: Bir yanda hızla değişen ülkeler bir yanda yaşanması o günler için hiç de uzak sayılmayan nükleer savaş olasılığı…

Derken eşinin diplomatik görevi nedeniyle Hindistan’da sıkıntılı zamanlar yaşarken omzunda biten bir el, 1967’de o sihirli soruyu yöneltiyor Rimington’a: Casus olmak ister misin?

RIMINGTON’IN LAKAPLARI

Rimington, kendi hayat hikâyesini anlatırken aslında MI5’in tarihini de gözler önüne seriyor. 1945’te resmen görev tanımı yapılmasıyla operasyonel yanı güçlenen MI5’in tarihi, biraz da İngiltere’nin tarihi oluyor böylece. Bu geçmişin içinde Soğuk Savaş’la ivme kazanan araştırmalar, kimi zaman hukukun etrafından dolanan uygulamalar da var. Rimington’ın başından geçtiği gibi kadınlara yönelik kibar ayırımcılıklar veya erkek egemen teşkilat yapısı da var: Özellikle ikinci durum kariyer bağlamında kadınların, hep aşağı rütbeyle işe başlatılıp çoğunlukla destek hizmetinde görev almasıyla ilgili. Rimington, her iki mesele yüzünden bocaladığı günleri anlatırken MI5’in sıkıcı yapısını anlatarak o dönemlerde bunu ve kadınlarla ilgili tabuları değiştirme hayallerinden söz ediyor.

Rimington, sıra dışı MI5 kariyerinin nedenlerini kendince sıralıyor: Pratik olması, bir sorunun çözümü için elinden geleni yapması, statükoyu değiştirme isteği, belirsizliklerden rahatsızlık duyması, teorilere bel bağlamaması ve arşivcilikten gelen alışkanlıkla bilgiye önem vermesi vb.

Rimington, bu özelliklerini 1960’ların sonundan 1980’lerin ortalarına dek gerek MI5 gerek MI6 eliyle yürütülen kontr faaliyetlerde fazlasıyla kullandığını söylüyor. Üstelik kontr uygulamalarını totalitarizme karşı demokrasiyi savunmakla açıklıyor. Aynı şekilde IRA’nın (İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun) eylemleri sırasında görevli olduğu her birimde kişilik yapısı, Rimington’ın “strateji geliştirmesinde” hayli işine yarıyor, tabii aile yaşantısıyla mesleğini birbirinden ayırmasında ve insanlarla kurduğu ilişkilerde de.

Rimington, istihbaratçıların ne kadar sessiz kalırsa o kadar takdir topladığına ilişkin yazısız kuralı hatırlattıktan sonra, kitabı yazmasıyla meslektaşlarından gelen ve beklemediği derecede sert tepkilerden bahsediyor. Aşırı gizliliğin, güvenlik servislerine zarar verdiğini söyleyen Rimington, çalıştığı süre içinde fısıltı gazetesinin kendisine yapıştırdığı çeşitli yaftaları da sıralıyor. Örneğin “Thatcher’ın maşası”, “barış eylemcisinin katili”, “ev kadını süper casus” vb.
Kitabın yayımlanışıyla hain ilan edilen Rimington, ulusal güvenliği tehlikeye atmakla da suçlanmış. Tüm bunlara sonra gülüp geçen Rimington, kamuoyuna İngiltere’deki derin devletin hiç olmazsa aklında kaldığı kadarını anlatmaktan memnun görünüyor.

Açık Sır / Stella Rimington / Çeviren: Dilek Şendil / Yapı Kredi Yayınları / 288 s.

BND & BVF DOSYASI : Almanya’dan yeni provokasyon hazırlığı


Almanya’dan yeni provokasyon hazırlığı

Türk düşmanlığı son dönemde zirve yapan Almanya, Türkiye’yi daha yakından takip edebilmek için harekete geçti. Alman iç istihbarat servisi, iyi derecede Türkçe ve Kürtçe bilen yeni ajanlar alacak. İşe başvuracak kişilerin, Türkçe veya Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerini çok iyi derecede bilmesi istendi.

Türk düşmanlığının, iç siyasette seçim malzemesi yapıldığı Almanya yeni ajanlar arıyor. İstihbarata sürekli bilgi akışı sağlayacak ajan adaylarının iyi derecede Türkçe ve Kürtçe bilmesi gerekiyor.

Alman İç İstihbarat Teşkilatı (BfV), resmi internet sitesinden dikkat çekici bir ilan yayınladı. İstihbarat teşkilatına yeni ajanlar adaylarının arandığı bilgisi paylaşılan ilanda, başvuracak kişilerin Türkçe veya Kürtçe’nin Kurmanci ve Sorani lehçelerini çok iyi derecede bilmesi istendi.

ALMANYA’DAN ÇEVİRECEK

Ayrıca bu adayların gündelik siyaseti yakından takip etmeleri gerektiği ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren konulara hakim olmaları vurgulandı. Yeni alınacak ajanlar Türkiye’deki tüm gelişmeleri an be an takip edecek. Özellikle terör örgütü PKK ile mücadele sırasında, örgütten gönderilen mesajların anında istihbarat servisine iletilmesinde rol üstlenecekler. Türk medyasında çıkan haberler, Almanca’ya çevrilerek yine kuruma teslim edilecek. Türkiye’deki siyasi konular hakkında da geniş bilgi sahibi olması istenen ajanlar, görevlerinde başarılı olurlarsa daha sonra memur statüsüne geçirilecek.

İSTİHBARATA AKTARACAK

Başta Gezi Parkı olayları olmak üzere, Türkiye’de kaos oluşturmayı hedefleyen her türlü provokasyon girişiminde parmağı olduğu ortaya çıkan Almanya’nın bu hamlesi farklı iddialara neden oldu. Söz konusu personelin, günümüzde Alman medyasının yaptığı gibi Türkiye’deki gelişmeleri çarpıtarak sosyal medyada dolaşıma sokmak üzere görevlendirilebileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Toplumsal hassasiyetin yüksek seviyelere ulaştığı günlerde devreye girecek olan ajan ekibinin, kitlesel tepkilere neden olacak şekilde provokasyonlara imza atabileceği ya da planlayabileceği değerlendiriliyor. Almanya’nın benzer politikası, ağaçları bahane ederek Türkiye’yi yangın yerine çeviren Gezi Parkı olayları sırasında deşifre olmuştu.

BİLİNDİK SENARYO SAHNEDE

Başta Alman Parlamenter Cloudia Roth olmak üzere çok sayıda BND ajanı tarafından organize edilen provokatörler, sokaklara inerek vatandaşın malını talan etmişti. Bu sırada Alman medyası da dünyaya canlı yayın yaparak, Türkiye’de bir iç savaş olduğu izlenimini vermeye çalışmıştı. Provokatörler ‘masum gösterici’ olarak lanse edilirken, güvenlik güçlerinin müdahalesi ise ‘özgürlüklerin kısıtlanması’ şeklinde servis edilmişti.

BALKANLAR DOSYASI /// İBRAHİM RÜSTEMİ : BOSNA’NIN “BEKARLAR KÖYÜ”


KAYNAK : http://soyledik.com/tr/analiz/3905/bosnanin-bekarlar-koyu–ibrahim-rustemi.html

Bosna-Hersek’in batısında Hırvatistan sınırındaki Livno şehrine bağlı Podhum köyü, ilk bakışta son derece normal ve sıradan bir yerleşim birimi gibi görünse de yaklaşık 350 bekar erkeğiyle dikkati çekiyor. Podhum köyünü çevresinde ünlü yapan farklı bir özelliği var. Bu köyün erkekleri, evlenmek için birçok zorlukla mücadele eden hemcinslerinin aksine evlenmek istemiyor. Nüfusunun çoğunluğunu Boşnak ve Hırvatların oluşturduğu Podhum’da yaşayan erkekler, “Bizi henüz kandıran olmadı” diyerek, ilerleyen yaşlarına rağmen evlenmemiş olmaktan dolayı gururlu ve mutlu olduklarını belirtiyor. “Bekarlar köyü” olarak bilinen Podhum köyünü ziyaret eden AA muhabiri, köydeki erkeklere neden evlilikten bu kadar uzak kaldıklarını ve bununla neden gurur duyduklarını sordu. “Baba” lakaplı Miroslav Perkoviç, köyün gerçekten “bekar erkekleri” ile ün kazandığını söyledi.

Köydeki erkeklerin evlenmemesine büyük ölçüde maddi imkansızlıkların neden olduğunu belirten Perkoviç, çok önceden köydekilerin birçoğunun Almanya ve Avusturya’ya çalışmaya gittiğini, burada kalanların onların gurbette kazandıkları paralarla geçimlerini sürdürdüklerini anlattı. Perkoviç, “Bugün evlenmeyen erkekler, çalışmak için gurbete gidenlerin torunları. Bugüne kadar onların kazandıkları paralarla yaşadılar. Bu nedenle ne bu insanların ne de babalarının kayıtlı bir iş günü dahi bulunmuyor” dedi. Bekarların toplanma mekanı “Üç Gül” kafe Köydeki bekar erkeklerin çoğu, gün boyu “Üç Gül” adlı kahvehanede bulunuyor ve günü burada geçiriyor. AA muhabirinin ziyaret ettiği kahvehanede bekar erkekler, neden evlenmediklerine dair açıklama yapmaktan kaçınırken, köydeki ilginç geleneği, mekan sahibi Vlado Perkoviç ve arkadaşı Zdravko Veliç anlattı. Beraberinde birçok felaketi de getiren Bosna Savaşı’nın ülkeye ve halka büyük zarar verdiğini kaydeden Vlado Perkoviç, “Çoğu kişi ailesinden birilerini kaybetti. Fabrikalar yıkıldı, özelleştirilenlerse iflas etti.

Komşu ülke Hırvatistan’da durumlar iyiyken oraya gidip para kazanabiliyorduk, ancak şimdi orada da durumlar iyi değil” diye konuştu. İsmini vermek istemeyen bekar erkeklerden biri, evlenmeme nedenini, “Kendi hayatımı zor idame ettiriyorsam, kadına gerek yok. Yani yoksul insanların sayısını artırmaya gerek yok” diye açıkladı. Mekan sahibi Vlado Perkoviç ise “Her çocuk, nafakasını da beraberinde getirir” inancına sahip olduğunu belirterek, savaş zamanında dahi 5 çocuğu olduğunu, “Tanrı’nın her birine nafakasını verdiğini” söyledi. Köydeki erkek sayısının kadın sayısına oranla çok daha fazla olduğuna dikkati çeken Perkoviç, “Yeterince kadın yok, erkekler de memleketlerinden çıkamadıkları için başka yerlerde kendilerine eş aramıyorlar” diye konuştu. Kadınların erkeklere oranla daha girişimci olduğunu, bazılarının ülkenin farklı şehirlerine, bazılarının ise komşu ülke Hırvatistan’a gidip evlendiklerini belirten Perkoviç, şöyle devam etti: “Tahminlere göre, 20 yıl sonra köyde 500-600 kişi kalacak. Son nüfus sayımına göre, köyde 2 bin 200 kişi yaşıyor. Bunların en az bini ise yaşlı kişiler.

Genç erkeklerin 350’si bekar. Eskiden 900 öğrencisi olan ilköğretim okulumuzda bugün 250 öğrenci var. Çünkü çocuk yok. Bu yıl 1. sınıfa sadece 13 kişi kayıt oldu.” Köyün umudu Belaruslu gelinler Vlado Perkoviç’in arkadaşı Zdravko Veliç de köydeki genel eğilimin dışında hareket edenlerden biri… Hırvatistan’ın sahil kasabalarından Kaştela’da Belaruslu bir kadınla tanışan ve evlenen Veliç, eşinin Belaruslu 11 arkadaşını da Podhum köyüne getirerek, diğer erkeklerle evlendirdi. Köyün geleceği için çalıştığını ifade eden Veliç, “Onları da Podhumlu bekar erkeklerle evlendirdik. Köyün yok olmasını engellemek için ‘evlilik ajansı’ kurmayı planlıyoruz. Kim hangi ülkeden istiyorsa, oradan onlara eş getireceğiz. Her şey yasal olacak. En azından evi olan, durumları daha iyi olan köy sakinlerine öncelik vereceğiz” diye konuştu. “Suçlu anneler” Zdravko Veliç de köyde bu kadar bekar erkek olmasının en büyük suçlusunun bu kişilerin anneleri olduğunu savundu. Oğullarının yaşı gençken hiçbir gelin adayını beğenmeyen annelerin, yaşları ilerledikten sonra ise “Ne olursa olsun, gelin olsun” dediklerini aktaran Veliç, “Ancak erkeklerin işi yok ve kadınlardan korkuyorlar. Tanıdığım bazı arkadaşlarım var ki yıllardır bir kızdan hoşlanıyor, ancak onun yanına gidip konuşmaya çekiniyor. Çünkü gençlik günlerinde buna alışmamışlar” dedi. Veliç, kuracağı evlilik ajansıyla bekar erkeklere sevdikleriyle iletişim kurmaları konusunda da yardımcı olacağını sözlerine ekledi.

Kaynak : BOsnakmedya

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Türkiye’nin İç Politika Eksenli Dış Politikası


Türkiye’nin İç Politika Eksenli Dış Politikası

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/analiz/3894/turkiyenin-ic-politika-eksenli-dis-politikasi–ersin-dedekoca.html

Marc Pierini’nin Carneie Europe’de yayınlanan “Turkey’s Domestically Driven Foreign Policy” başlıklı yazısı aşağıda özetlenmiştir.(*) Yazının başındaki özette, “Türkiye, seçeneklerinin iç politika önceliklerine göre belirlendiği, dış politika zorlukları ile yüz yüze” cümlesi yer almıştır.

Ülke seçmenleri 16 Nisan’da “anayasa değişikliği” için, hayati önem taşıyan referandum oylamasına gittiklerinde, ülke yönetimi de Suriye, Rusya, ABD, NATO, ve AB başlıklarındaki dışsal çoklu zorluklarla uğraşır olacaklardır. Benzer şekilde bu tür zorluklar, ülke içinde yükselen “politik tansiyon” bağlamında da yaşanmaktadır.

Suriye topraklarında yapılan Fırat Kalkanı operasyonu ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), ender karşılaşılacak bir savaş sevkiyat görevi yaşamaktadır. Coğrafyanın yol açtığı çeşitli sınırlamalara karşın (Türk sınırından 19 mil uzaklığa asker ve zırhlı sevkiyatının yanında, bunun gerektirdiği ikmal, bakım, kurtarma operasyonlarının saatler içinde yerine getirilmesi), asker ve teçhizat konusundaki kayıplar sınırlı kalmıştır.

Operasyonun ana amacı, İslam Devleti güçleri ile savaşarak, onları Türkiye sınırından uzaklaştırmak olup, bu amaç, 24 Şubat itibariyle Al Bab’ın alınmasıyla kısmet gerçekleştirilmiştir. Ancak harekâtın asıl amacı, Suriye Kürt güçlerinin (YPG), Fırat’ın doğusundaki Kobane bölgesi ile, en batıdaki Afrin’in birleşerek, Türkiye_Suriye sınırının önemli bir kısmının Suriye Kürtleri’nin kontrolüne geçmesini engellemekti. Ankara, PYD ve YPG’yi, ayrılıkçı PKK’nın bir şubesi olarak görmektedir.

İşte tam bu nokta, Türk dış politikasının, ülke iç politikasıyla harmanlandığı yerdir. Yönetimin burada hedeflediği strateji, anılan anayasa referandumunu kazanabilmek amacıyla, ülkedeki Kürtlerin TBMM’deki siyasi temsilcisi HDP ile, terör örgütü PKK’yı sıkıştırmak/ezmektir. Önümüzdeki anayasa referandumunda “hayır” oyu kullanacak Kürtlere karşı da, Ankara yönetiminin uluslararası desteğe gereksinimi bulunmaktadır. Bunun için kullanılacak yöntem de, Rusya ve Batı’yı, Suriye Kürtleri’ne verdikleri desteği durdurmaları için ikna etmektir.

Ancak uluslararası sahnede durum çok farklıdır. Washington ve Moskova, İslâm Devleti’nin Suriye başkenti olarak iddia edilen Rakka’yı geri alma konusunda YPG’yi çok önemsemektedir. Bu bağlamda TPG güçlerinin ABD, Batılı ülkelerden askeri silah ve teçhizat yardımı aldıkları ve Rusya’nın da desteğini sağladıkları bilinmektedir. En önemlisi de, bugüne IŞİD’e karşı yapılan silahlı mücadelede, hep YPG güçleri yer almış ve başarılı da olmuşlardır. Rakka’nın, Türkiye’nin isteği doğrultusunda, YPG dışında tekrar alınması olanaksız görünmektedir. Bu aşamada ne Rusya ne de ABD, Türk ve Kürt güçlerinin birlikte kullanılması riskini almak istememektedir.

Ankara’nın bu yaklaşımı uluslararası düzlemde de buna koşut olarak sürmekte, son olarak Cenevre’de yeniden başlayan Suriye barış görüşmelerine Suriye Kürtleri’nin alınmamasını istemektedir. Ancak bu talebin yerine getirilmesi de, Amerika’nın, kuzey Suriye’de sürücü bir barışın sağlanması için tüm tarafların katılması konusundaki ısrarı karşısında, olanaklı görünmemektedir. Ankara’nın, Amerikan yaklaşımında değişim umuduna karşı Amerikan’ın yeni yönetiminin, diğer dış politika ilişkilerinde yaşandığı gibi, hangi yönde karar vereceğini kestirmek çok zor.

Bunlara ek olarak Rusya, Vladimir Putin’in Eylûl 2015’de yaptığı açıklamaya paralel olarak, Suriye Kürtleri’ni, siyasî çözümün başat unsurlarından biri olarak görmektedir. Bir diğer anlatımla, Ankara Suriye konusunda askeri ve siyasî olmak üzere iki güçlük ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Dışardan bakıldığında, Türkiye’nin sınır dışı askerî operasyonu ve uyguladığı diplomasinin sınırlı ve zaman içinden gelen risklere karşı da gerektiği kadar dengeleyici olmadığı görülmektedir. Özellikle NATO ve AB’nin savunma ve enerji konularına karşı Rusya’nın oynadığı ve her iki birliği de zayıflatmaya yönelik satranç oyununda Rusya’nın, Türkiye’yi piyon olarak kullanıp kullanmayacağı konusunda.

Türkiye Savunma Bakanlığı tarafından 22 Şubat’ta yapılan açıklamada, Rusya’dan S400 füze kalkanı alınması ile ilgili görüşmeler yapıldığı belirtilmiştir.(**) Söz konusu bilgilendirme, Türk dış politikasındaki “belirsizliği” ortaya koymaktadır. Ankara’nın böylece tüm füze savunma sistemlerini Rusya sistemine göre yeniden kurmasının, NATO’nun politikalarına karşı iki yönde tesiri olacaktır: Bunlardan birincisi, Rus yapısı sistem ve bu sistemin Rus uzmanlarının, NATO’nun ikinci büyük ordusuna yerleşmesi; ikincisi de, Türkiye’nin, bağlılığını çeşitli kereler belirttiği NATO füze savunma sistemini, geride büyük bir boşluk bırakacak şekilde terk etmesi olacaktır.

Ankara’nın böyle bir “taktiksel” arzusu belki anlaşılabilir. Ancak böylesi bir taktiğin uygulamaya geçmesinin, tahmin edilemez boyutlarda derin bir “stratejik” etkisi olacağı çok açıktır. Özellikle, Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’a, 2029 yılına kadar sınırsız bir güç sağlayacak önümüzdeki referandumda “evet” oylarının çoğunlukta olduğu bir sonuç çıkması halinde.

Stratejik çıkarlar yönünden baktığımızda da, ekonomi ve hukuk kuralları zemininde oldukça büyük güçlükler olmasına karşın, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin daha iyi durumda olduğunu ve bunun, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası arttığını görmekteyiz. Ancak, referandumda “evet” oylarının öne geçmesinin en önemli etkisi, acil ve minimal düzeydeki hukukî standartlar konusunda yaşanacaktır. Böylesi bir gelişme ülkenin AB ile ilişkilerini, stratejik bir düzlemden “uygulama” düzlemine taşıyacaktır. Bu gelişmedeki tek öncü bayrak da, güncellenecek olan “AB-Türkiye Gümrük Birliği” olacaktır.

Ülkenin uyguladığı tüm politikalar “yerel” niteliktedir: Türkiye’nin cari dış politikası, iç politik gerçekler tarafından belirlenmektedir. Ankara’nın dış askerî harekâtları ve duruşu/pozisyon aynı, önemli savunma kararları ve AB üyeliğinde yaşanan maksatlı geri dönüşlerde olduğu gibi, sadece “iç güç kullanımının” bir parçası olarak görülmektedir.

(*): Mark Pierini,”Turkey’s Domestically Driven Foreign Policy”,Garneie Europe,27.02.2016, http://carnegieeurope.eu/strategiceurope/?fa=68109

(**): “Russian air defense system purchase ‘most likely,’ Turkish minister confirms”,Daily News,22.02.2017, http://www.hurriyetdailynews.com/russian-s-400-missile-systems-most-possible-to-purchase-in-negotiations-turkish-defense-minister.aspx?pageID=238&nID=110039&NewsCatID=345

KIBRIS DOSYASI : KKTC’nin İzlemesi Gereken Yeni Strateji Ne Olmalıdır ?


KKTC’nin İzlemesi Gereken Yeni Strateji Ne Olmalıdır ?

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/analiz/3933/kktcnin-izlemesi-gereken-yeni-strateji-ne-olmalidir–sabahattin-ismail.html

– Rum Meclisinin 1964 ve 1967’de aldığı ENOSİS kararlarını iptal etmemesi,

– Tam aksi, 1950 Plebisitinin okullarda kutlanması için Meclis’ten yeni karar çıkarması,

– Bu arada AKEL tarafından Kasım 2016’da 1931 isyanının okullarda kutlanmasına ilişkin bir önergeyi Meclise vermesi ve bu önergenin hala geri çekilmemesi,

– Kilise’nin Türk düşmanı, ırkçı, ENOSİS’çi çözüm karşıtı faaliyetlerinin yoğunlaşarak devam etmesi,

– ELAM, APOEL, EOKA Dernekleri vb Türk düşmanı militan örgütlerin ırkçı-saldırgan faaliyetlerine devam etmeleri, giderek güçlenmeleri ve Meclis’te de temsil edilmeleri,

– Güney’e geçen Türklere saldırıların devam etmesi ve saldırganların cezalandırılmaması;

– Rum okullarında Türk düşmanlığı aşılayan ırkçı eğitim sisteminin ısrarla sürdürülmesi ve Türk düşmanı bireyler yetiştirilmesi;

– Türk Halkına ve KKTC’ye karşı yaşamın tüm alanlarında uygulanan insanlık dışı ambargoların, tecrit politikalarının, aşağılama, dışlama, yok sayma, karalama politikalarının- faaliyetlerinin tüm dünyada yoğunlaşarak devam etmesi,

– Rum devlet Başkanı Anastasiadis’in Türk Halkını azınlık olarak nitelemesi, çoğunluğun azınlığı idare etmesi gerektiğini söylemesi ve bu çerçevede egemen eşitliğimizi, devlet yönetimine eşit-etkin katılımımızı, dönüşümlü başkanlığı, Yunan vatandaşları ve Rumlara tanınacak 4 özgürlüğün Türk vatandaşlarına da tanınmasını ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünü reddetmesi ve adı federal içeriği ÜNİTER birleşik Kıbrıs isteğini ortaya koyması karşısında yani bir strateji belirlemek zorunlu hale gelmiştir…

YENİ STRATEJİ NE OLMALI?

1- Görüşmelerin devam edip etmeme konusu halka sorulmalı ve kararı doğrudan halkın vermesi istenmelidir. Meclis bu amaçla bir referandum yasası geçirerek demokratik bir referanduma gitmelidir. Katılımcı demokrasinin gereği olarak Halkın kararına-iradesine herkes saygı göstermelidir, göstermek zorundadır. Kararı Halk vereceği için kimse birbirini "çözüm karşıtlığı" ile suçlayamayacaktır..

2- Halk "görüşmeler devam etsin" derse, bu kez ucu açık olmayan, takvimli bir müzakere süreci şart olmalıdır. Öngörülen takvim içinde de eşit-egemenlik temelinde, Türkiye’nin garantörlüğünde bir anlaşma olmaması halinde, artık görüşmelerin noktalandığı Dünyaya ilan edilmelidir.

3- Halk, görüşmeler bitsin ve "KKTC ile yola devam edilsin" derse, KKTC yeniden yapılanarak Kosova modelinde olduğu gibi TANINMA istemelidir. Bu amaçla tanınmayı engelleyen BM kararlarının kaldırılması için yoğun girişim yapılmalıdır.

4- Yeniden yapılanma çerçevesinde ise devlet küçültülmelidir. Bu bağlamda Başkanlık sistemine geçilmeli, bakanlık, belediye, daire, memur sayısı azaltılmalı, geniş çaplı özelleştirmeler-Özerkleştirmeler yapılmalı, üretim ekonomisine geçilmeli, eğitim ve sağlık tam gün olmalı, eğitim, üretime yönelik olmalı, küçük ama etkin, bürokrasisi azaltılmış, süratli çalışan bir devlet yaratılmalıdır. Siyasi partiler yasası, seçim yasası, sendikalar yasası, belediyeler yasası yeniden yapılanmaya uygun şekilde değiştirilmelidir..

5- TANINMA çabalarının sonuçsuz kalması halinde, KKTC, Dünyada birçok örneği bulunan Dışişleri ve savunmada Türkiye’ye bağlı diğer konularda bağımsız Özerk devlet statüsüne geçmelidir. ( Rahmetli Bülent Ecevit’in her zaman savunduğu statü)

6- Bu çerçevede Türkiye ile savunma işbirliği anlaşması imzalanmalı, Türkiye’ye 1 hava, 1 deniz, 1 kara üssü verilmeli, Türk askeri bu üslere konuşlanarak yerleşim yerlerinden çekilmeli, GKK teknolojik kapasitesi yüksek profesyonel bir ordu haline getirilmeli, askerlik süresi kısaltılmalı, ülkedeki hayat normalleşmelidir.

7- Arzu ederlerse Güney’deki komşu Rum devleti ile, ekonomi, ortak çevre sorunları, polisiye olaylar, sağlık, turizm, su, elektrik, iletişim,ulaşım vb konularda iki devletin eşit-egemenliği temelinde işbirliğine açık olunmalıdır.

AMERİKA DOSYASI : Nolacak Bu ABD Dışişleri Bakanlığı ve Güvenlik Karar Alma Mekanizmasının H ali


"Nerden Geldim Bu Foggy Bottom’a" – Nolacak Bu ABD Dışişleri Bakanlığı ve Güvenlik Karar Alma Mekanizmasının Hali

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3709/nerden-geldim-bu-foggy-bottoma-nolacak-bu-abd-disisleri-bakanligi-ve-guvenlik-karar-alma-mekanizmasinin-hali–sanli-bahadir-koc.html

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın karar alma sürecindeki konumu zaten on yıllardır geriliyordu.

Ağırlık uzun süredir Beyaz Saray’a (ve W Bush döneminde Pentagon’a) kayıyordu.

Ama Trump yönetiminde Dışişleri’nin pozisyonu şimdiye kadar tam anlamıyla serbest düşüş içinde.

ABD’nin en büyük petrol şirketi Exxon’un başkanlığını bırakıp bakanlık görevine gelen Rex Tillerson belki daha önceki görevinin verdiği alışkanlıkla kameralardan kaçıyor.

Ya da belki de Tillerson Trump’ın ve Beyaz Saray’ın ne yaptığını tam bilmediği için yanlış bir şey söylemekten korktuğu için az konuşuyor

Bakanlığı yönetmesinde ona yardım edecek çok sayıda pozisyon boş duruyor.

Çok sayıda görevli Obama yönetiminin adamları oldukları düşünülerek aniden kovulmuştu.

Odalar, pozisyonlar, masadaki koltuklar boş bekliyor.

Bakanlık uzun zamandır basın brifingi düzenlemiyor.

7 Müslüman ülkeye yasak konurken Bakanlık’a hiç danışılmamış.

1000 bakanlık görevlisi bu karara benimsemediklerini yazmışlardı.

Bakanlık yetkilileri Beyaz Saray girişimlerini yabancı yetkililerden öğreniyor.

Yemen’de kötü giden terör operasyonu için karar verilirken masada bakanlıktan kimse yokmuş.

Tillerson’ın yardımcısı olarak önerdiği Elliott Abrams son dakikada Trump’tan kesik yedi.

Sebep Abrams’ın kampanya sırasında Trump’ı eleştirmesi.

Gerçi isabet olmuş da olabilir, çünkü Abrams için azılı bir neokon ifadesini kullanmak haksızlık olmayabilir.

Kilit noktada çok boş yer var ve oralara atanacak isim listesi bile olmadığı söyleniyor.

İsimlerin belirlenmesi, onlarla konuşulup ikna edilmesi, güvenlik kontrolleri, Kongre’den onay … bunlar aylar alabilecek süreçler.

Tillerson bir süre üst düzeyde iskelet bir kadroyla iş yapmak zorunda kalabilir.

Kısacası Dışileri Bakanlığı’nda (Foggy Bottom) moraller sıfır.

Kendine güçlü bürokratik destek almadan Tillerson’ın Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik Konseyi tartışmalarında ağırlığını koyabilmesi daha da zor olabilir.

Bu arada Ulusal Güvenlik Konseyi’nde de sorun var.

İlk baştan itibaren Flynn’in bu göreve uygun olmayan bir karakteri olduğunu yazmıştık.

Ama onun ayrılması da sonuçta doğruysa bile yanlış nedenle olmuş gibi.

Ama bu başka bir mesele.

Onun yerine teklif yapılan başkan bir general Robert Harward düşünmek için bir süre istedikten sonra görevi kabul etmedi.

Bu kararda kendi adamlarını getirme, mevcut bazı isimleri postalama isteğinin reddedilmesinin etkili olduğu düşünülüyor.

Bir ihtimal Steve Bannon’un başında olacağı bir tür gölge UGK’yı da kabullenememiş olabilir.

Şu anda UGK’deki üst düzey ekip oldukça zayıf.

20-30 yıldır devlette önemli görev almamış televizyon yorumcuları üst düzey görevlerde.

Harward gelseydi güvenlik karar alma süreçlerine bir düzen ve disiplin getirebilirdi.

Dışişleri Bakanlığı ve Ulusal Güvenlik Konseyi’nde bu denli sorunlar varken, Trump gibi devlet tecrübesi olmayan, disiplinsiz, aklına geleni yapan bir Başkan’la ABD dış politikasının işi zor.

Onun ne yapacağını anlaması gereken ve ona göre yol belirlemek durumunda olan müttefiklerin de.

Bu konuda bkz Jualian Borger, “Out of the loop: Rex Tillerson finds state department sidelined by White House” Guardian, 17 Şubat 2017.

AMERİKA DOSYASI : “Çırak” Trump’ın Geçiş Dönemi Sorunları ve Türkiye Olarak ABD Sisteminden Öğrenebileceklerimiz


"Çırak" Trump’ın Geçiş Dönemi Sorunları ve Türkiye Olarak ABD Sisteminden Öğrenebileceklerimiz

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3173/cirak-trumpin-gecis-donemi-sorunlari-ve-turkiye-olarak-abd-sisteminden-ogrenebileceklerimiz–sanli-bahadir-koc.html

Trump yönetimi devralmaya sadece dünya görüşü, zihniyet, bilgi, görgü ve siyaset olarak değil ekip olarak da hazır mı?

Yoksa işi acemi bir “çırak” gibi görev başında mı öğrenecek?

Ekibi hazır mı?

Trump’ın 15 bakan adayından henüz sadece 2’si Kongre’den onay alabilmiş durumda.

Yeni Başkan’ın 660 üst düzey pozisyona atama yapması gerekiyor ama bunların sadece 29’unu yapabildi.

Trump’ın zorunluluk nedeniyle Obama tarafından atanmış 50 milli güvenlikle ilgili ve diplomatik üst düzey görevlisini yerinde tutması bekleniyor.

Trump, hazırlıksızlık, amatörlük, beceriksizlik, ciddiyetsizlik, yavaş davranma ve bazı sorunlu personel tercihleri gibi nedenlerle Beyaz Saray’a “tam kadro” giremeyecek.

Bakan adaylarından birini Kongre’nin reddetmesi kimseyi şaşırtmayacak.

Amerikan halkı Washington dışından birini başkan yapmak istiyordu.

Bunun bazı iyi yönleri olabilir ama işte böyle bedelleri de var.

Daha önce devlet tecrübesi olmamış olması Trump için önemli bir handikap.

Washington dışından gelmek bir başkana belki bazı meselelere “taze bir dimağ” ile bakma şansı veriyor olabilir.

Ama işte kadro kurma, program belirleme, bürokrasiyi tanıma ve çalıştırma, değişik kurumlar arasında koordinasyonu sağlamak için tecrübe, görgü, ciddiyet, hazırlık gibi şeylerin önemi var.

Amerikan bürokrasisinde Trump’a karşı malum nedenlerle ciddi bir direnç veya en azından mesafe olabileceğini de hesaba katarsak Trump’ın işi biraz daha zor görünüyor.

Bush’tan Obama’ya geçiş iki tarafın da gayreti ve ciddiyeti nedeniyle sorunsuz gerçekleşmişti.

Obama da ne kadar çekinceleri de olsa Trump ekibine devir için ekibini özel olarak çalıştırdı.

Yüzlerce konuda kısa uzun brifing kağıtları yazıldı, yüzyüze görüşmeler yapıldı, gelebilecek telefonlar beklendi.

Ama anlaşılan Trump tarafı aynı ciddiyeti göstermemiş.

Hazırlanan kağıtların çoğunun okunduğu bile şüpheli.

Çok sayıda pozisyonun boş(alacak) olmasının pratik sonuçları olacaktır.

Kongre’de elenenler de olursa/olunca iş daha da ciddileşebilir.

Trump ekibi hala bakan adayları için gerekli hukuki hazırlıkları tam yapmamış olmakla eleştiriliyor.

Trump’ın görevi devralma sürecinden uzun süre sorumlu olan Vali Christie’nin bu görevi bırakmaış olması yaşanan aksaklıkları bir parça açıklayabilir ama esas nedenin Trump olması daha yüksek ihtimal.

Trump’ın informal, düzensiz, kuralsız, süreçsiz, twittervari yönetim tarzı gerçekten çok sorunlu.

Bu ilk dönemde hem kariyeri, hem kişiliği hem de Kongre’deki oturumlarda gösterdiği performansla puan toplayan Savunma Bakanı emekli general James Mattis öne çıkabilir.

Türkiye’nin de ABD’deki devri-teslim sürecinden yakından çalışarak öğreneceği şeyler olabilir.

Hele Başkanlık sistemine geçilecekse bu neredeyse şart.

Belki bu süreci düzenleyen bir yasa çıkarmak, adayların daha adaylık sürecinde Başkanlık’a hazır olmaları için gereken hazırlıkları yapmalarını (olabildiğince) sağlamak için düzenlemeler yapmak gerek.

Başkanlık meselesinin nasıl sonuçlanacağını söylemek için hala erken ama olursa görevi devraldığı ilk günden hazır olmalı görevi devralacak Başkanlar ve ekipleri.

Yeni başkanlar mevcut politikalar, devlet içi örgütlenmeler/süreçler ve sırlar hakkında sağlıklı, hızlı ve eksisksiz bilgilendirilmiş olmalı.

Değişiklikler kabul edilirse Başkanlık makamı o kadar ciddi yetkilerle donanmış olacak ki “işi görev başında staj yaparak öğrenme” , zaman kaybetme ve hata yapma lüksümüz olmayabilir.

“Başkan olacak adamlar” göreve gelmeden aylar önce ekibini önemli ölçüde kurmuş, seçildiğinde neyle karşılacağı ve ne yapacağı hakkında kafasında ciddi bir resim oluşmuş olmalı.

“Ya bir seçilelim düşünürüz o zaman” denebilecek bir şey değil bu.

“Devlette devamlılık,” “devlet ciddiyeti,” “2500 yıllık devlet geleneğimiz” gibi tumturaklı ifadeleri kullanmayı çok seviyoruz ama bunların içini dolduracak prensipler, kurallar, normlar, alışkanlıkları edinme ve geliştirme konusunda o kadar da başarılı değiliz.

Türkiye’nin Başkanlık sistemine “hem de böyle” geçmesiyle ilgili başka yerlerde bir çok kez ifade ettiğimiz çekince ve itirazlarımız devam ediyor.

Ama olur da bu sisteme geçeceksek o zaman onu da “adam gibi” yapmalıyız.

ABD sistemi kusursuz değil ve sık sık standart altı liderler, suboptimal politikalar ve ciddi başarısızlıklar üretebiliyor.

Ama yine de titiz şekilde etüd ederek ondan öğrenebileceğimiz, esinlenebileceğimiz ve belki de taklit edebileceğimiz çok yönü var.

İLLUMİNATİ DOSYASI : Ünlüler Üzerinde Oyunlar Oynanıyor, İllüminati Tarafından Öldür üldüğü İddia Edilen 26 Ünlü


Ünlüler Üzerinde Oyunlar Oynanıyor, İllüminati Tarafından Öldürüldüğü İddia Edilen 26 Ünlü

Tüm dünyayı kontrol altında tuttuğu, her şeyin altından çıktığı iddia edilen Illuminati ve bu organizasyonun üyeleri çoğunlukla eğlence dünyasını etkisi altına almaya çalışmaktadır. Birçok kişinin daha fazla ün, şöhret kazanmak için bu organizasyona girdiği, sonrasında da grup için kurban edildiği söylentileri devamlı konuşuluyor. Birçok ünlü kişinin de Illuminati tarafından yapılan plana uymadığı için öldürüldüğü söylentileri fazlasıyla aşina olduğumuz bir durum. Bu zamana kadar Illuminati tarafından öldürüldüğü iddia edilen 26 ünlü ismi sizler için ranker.com’dan derledik. İnanıp inanmamak sadece sizin kararınız tabii ki!

Kaynak: http://www.ranker.com/list/famous-people…

1. Michel Jackson

Michael Jackson, 25 Haziran 2009’da Londra’da düzenlenecek sahnelere geri dönüş konserinden sadece günler önce öldü. Illuminati karşıt konuşmalarına kadar Jackson’ın da bu örgütün bir parçası olduğu düşünülüyordu. Ölmeden önce Jackson, müzik piyasasının birileri tarafından kontrol edilmesine karşı olduğunu belirten konuşmalarda bulunmuştu. Ayırca kendisine yapıştırılmaya çalışılan "ucube" ve "çocuk tacizcisi" sıfatlarının tamamen komplodan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Michael’ın kızkardeşi La Toya Jackson kardeşinin sıklıkla "onu nasıl öldürmeye çalıştıklarını" anlattığını söylemiş.

2. John Lennon

John Lennon iktidardaki birçok insan için bir tehdit olarak görülüyordu. Hatta INS sınır dışı etmeye çalıştı ve FBI tarafından da gözetim altında tutuldu. Katili Mark David Chapman’ın da Lennon’ı öldürdüğü sırada Illuminati’nin zihin kontrolü altında olduğuna inanılıyor.

3. John F. Kennedy

Önceleri kendisinin de üyesi olduğu düşünülen Illuminati’ye karşı söylemlemlerde bulunmaya başlayan Kennedy, 22 Kasım 1963’de bir Illuminati suikasti sonucunda öldürüldü. Suikasti ardından çok fazla komplo teorilerine konu olsa da hala belirsizliğini sürdürüyor.

4. Martin Luther King, Jr.

Martin Luther King, Jr, çok etkili bir adam olduğu için Illuminati için büyük bir tehdit olarak görülüyordu. Birçok şirket için finansal açıdan büyük fayda sağlayan Vietnam Savaşı’na konuşmaya başladığında Illuminati, King’in öldürülmesi için bir senaryo hazırladı. Martin Luther King, Jr, 4 Nisan 1968’de öldürüldü.

5. Abraham Lincoln

Lincoln büyük şirketleri ve iş kuruluşlarını kendisi ve Güney Eyaletler Konfederasyonu için önemli bir tehdit olarak görüyordu. Bu yüzden Illuminati Lincoln için bir suikast planladı ve 15 Nisan 1865’de gerçekleştirdi. Lincoln "Paranın gücünden beslenenler barış zamanlarında devlet üzerinde avlanırlar, bir karışıklık olduğunda da buna karşı bir araya gelirler. Banka yetkileri monarşiden daha zorba, otokrasiden daha küstah ve bürokrasiden daha bencilcedir. Yöntemlerini sorgulayan veya suçlarına ışık tutan herkesin kamusal düşmanları olarak kınarlar." Abraham Lincoln

6. Kurt Cobain

Illuminati Kurt Cobain’i zihin kontrol aracı olarak kullanmak istedi, ancak Cobain için şöhretinin artması çok da anlam ifade etmiyordu. Bu yüzden Illuminati için tehdit olarak görüldü ve hemen ölümü için bir senaryo hazırlandı. Kurt Cobain, 5 Nisan 1994’te silahlı bir kişi tarafından öldürüldü. Ölümü intihar olarak açıklandı, ancak birçok kişi hala bu konuyu tartışmaya devam ediyor.

7. Jim Morrison

Birçok kişi Morrison’ın esrarengiz bir şekilde büyülendiğine ve Illuminati’nin aşağılık üyelerinden birine dönüştüğüne inanıyordu. Ölümünün Illuminati tarafından planlanıldığına inanılsa da, birçok kişi Morrison’ın hala hayatta olduğuna, ve bu yalan ölüm için ona Illuminati’nin yardım ettiğine inanıyor. Morrison, 3 Temmuz 1971’de kalp krizi sonucu öldü. Ölümü medyada üç gün sonra yer aldı ve birçok kişi ölüm haberi duyulduktan sonra haber duyulmadan önceki 3 gün içinde Morrison’ı gördüğünü iddia etmiş.

8. John F. Kennedy, Jr.

Birçok kişi John F. Kennedy, Jr.’ın babası gibi Illuminati tarafından öldürüldüğüne inanıyor. Söylentilere göre, JFK Jr, CIA ve George H.W. Bush’un babasının suikastına doğrudan karıştıklarını ispatlayan bilgilere sahipti. İddiaya göre, Kennedy ölüm zamanında bu bilgileri yayınlamaya hazırlanıyordu. 16 Temmuz 1999’da uçak kazasında öldü

9. Anna Nicole Smith

Birçok kişi, Anna Nicole Smith’in kısa ömrü boyunca Illuminati zihin kontrolünün kurbanı olduğuna inanıyor. Hatta uyuşturucu etkisi altında olduğu bilinen bir videoda Smith’in, aslında Illuminati’nin zihin kontrolü teknikleriyle mücadele etmeye çalıştığını iddia ediyorlar.

10. Marilyn Monroe

Kısa hayatı boyunca güçlü erkeklerle yaşadığı gizli ilişkilerden sonra, tüm zamanların efsanesi olan Marilyn Monroe’nun intihar etmediği, aslında 4 Ağustos 1962’de Illuminati üyeleri tarafından zehirlendiği iddia ediliyor.

11. Whitney Houston

Ölmeden önce Illuminati üyeleri tarafından takip edildiği ve Illuminati için kurban edildiği iddia edilen 50 yaşındaki Houston, 11 Şubat 2012’de bir otel banyosunda ölü olarak bulunmuştu.

12. Robert F. Kennedy

6 Haziran 1968’de silahlı bir kişi tarafından öldürülen Robert F. Kennedy de Martin Luther King, Jr. gibi Illuminati’nin Vietnam’daki savaş planları için büyük bir tehdit olarak görülüyordu.

13. Tupac Shakur

Tupac Shakur’un başarılı olabilmek için ruhunu Illuminati’ye sattığına inanılıyor. Halka açık bir konuşmasında, Illuminati için uygun olmasa da istediği her şeyi söylemişti. Bundan kısa bir süre sonra ölen Shakur’un Illuminati için kurban edildiğine inanılmaktadır.

14. Grace Kelly

Grace Kelly’nin Monaco Prensi Rainier III ile olan evliliğinin Illuminati tarafından düzenlendiği iddia ediliyor. Artık örgüt tarafından ihtiyaç kalmadığında "trafik kazası" süsüyle kurban edildi.

15. Malcolm X

Fazlasıyla etkileyici bir güce sahip olan Malcolm X, Illuminati için büyük bir tehdit olarak görülüyordu. Konuşmalarında "sıkı önlemleri" kullanarak insanları mevcut güç yapısına karşı ayaklandırmaya teşvik ettiği düşünülen Malcolm X 21 Şubat 1965’te öldürüldü.

16. Frank Zappa

Frank Zappa sık sık, müzik, film, haber ve siyasette zihin kontrolünü kullanan TPTB (güçler) hakkında karşıt söylemlerde bulunuyordu. Bu yüzden de Illuminati için büyük bir tehditti. Her ne kadar kanserden öldüğü iddia edilse de, birçok kişi bunda Illuminati’nin bir parmağı olduğuna inanmaktaydı.

17. Amy Winehouse

Illuminati için kurban edildiğine inanılan Amy Winehouse’ın ölümü de fazlasıyla ses getirmişti. Son röportajında, Winehouse’a müzik şirketi onu özel olarak bir şey haline getirmeye çalışıp çalışmadığını sorulduğunda onu üçgen şekline sokmaya çalıştıklarını söylemişti. Üçgen? Illuminati? Fazlasıyla açık değil mi?

18. Bob Marley

Bob Marley dünyanın dört bir yanını etkileyebilen bir figür olarak görülüyordu. Müziği aracılığıyla insanlara sevgi, mutluluk, beraberlik gibi Illuminati’nin gündeminde olmayan ve pek de hoşlanmayacağı şeylerden bahsediyordu. Bu yüzden kendisini susturmak isteyen güçler tarafından öldürüldüğüne inanılmakta.

19. Prenses Diana

Kraliyet ailesi ve Illuminati’nin her zaman yakın ilişkilere sahip olduğuna inanılmakta. Prenses Diana ve Prens Charles’ın ayrılıkları Kraliyet ailesi için bir utanç nedeni olmuştu. Tüm dünyada sevilen Prenses Di, ne yazık ki bu ayrılıktan sonra İngiltere‘de kalamamıştı. Trafik kazasında ölen Prenses Di’nin de Illuminati’ye kurban gittiğine inanılmakta.

20. Bruce Lee

Kullandığı ilaçlara karşı oluşan bir alerji nedeniyle öldüğü iddia edilen Lee sık sık bir "şeytan" tarafından takip edildiğini çevresindekilere anlatıyormuş. Ölümünün ardından onun da Illuminati’ye kurban gittiği iddia edildi.

21. Jimi Hendrix

Jimi Hendrix, Illuminati’nin birçok üyesini istihdam eden ABD hükümeti tarafından "huzur bozucu" bir kişi olarak lanse edildi. Ölümüne yakın süreçte fazlasıyla panik halinde olduğunu ve sürekli 30 yaşından önce öleceğinden bahsettiğini söyleyen yakın çevresi, ölümünde kesinlikle başka bir şeyler olduğuna inanıyordu. 28 yaşında kusarken boğularak ölen Hendrix’in de bir Illuminati kurbanı olduğuna inanılıyor.

22. The Notorious B.I.G.

Illuminati’nin önde gelen üyelerinden olduğu iddia edilen rapçi Sean "Diddy" Combs’a doğrudan bir fayda sağlaması nedeniyle kurban edildiğine inanılıyor.

23. Brandon Lee

Son filmi The Crow’da sık sık Illuminati sembollerine rastladığımız Lee’nin de babası gibi Illuminati’ye kurban gittiğine inanılıyor.

24. Buddy Holly & Richie Valens

Buddy Holly ve Ritchie Valens Illuminati’nin sebep olduğuna inanılan bir uçak kazasında öldürüldü.

25. Otis Redding

1967’de bir uçak kazasında ölen Redding’in de Illuminati kurbanı olduğuna inanılıyor. Hatta, Illuminati’nin önde gelen üyelerinden olan Kanye West ve Jay Z birlikte seslendirdiği "Otis" şarkısı da Redding’in bir Illuminati kurbanı olduğu yönünde işaretler içermektedir.

26. The Big Bopper

The Big Bopper’ın da Buddy Holly ve Ritchie Valens’la aynı uçakta öldürüldüğüne inanılıyor.

27. Lee Harvey Oswald

Lee Harvey Oswald’ın da Illuminati’nin kurbanı olduğuna inanılıyor. Oswald’ın Illuminati’nin zihin kontrolü altındayken, John F. Kennedy’nin suikastine katıldığı, daha sonra suikasti yönetenleri ifşa edileceği için öldürüldüğü iddia ediliyor.

28. Elvis Presley

Elvis’in (Beatles’la birlikte) Amerikalılara rock müziği tanıtmak için seçildiğine ve sonrasında da Illuminati için kurban edildiğine inanılıyor.

WEB SİTESİ TAVSİYESİ : KALİTELİ BİR ARAŞTIRMA-MAKALE SİTESİ /// SÖYLEDİK /// http: //soyledik.com


WEB SİTESİ LİNKİ : http://soyledik.com

TARİH /// METİN EDİRNELİ : Rodop Hükümeti


Rodop Hükümeti

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/analiz/3938/rodop-hukumeti–metin-edirneli.html

Ayastefanos Antlaşmasını şiddetle protesto ederiz. Müslümanların idare ettikleri yerlerle Ruslar ve Bulgarlar tarafında idare olunan yerler arasındaki büyük farkı görmek üzere kimi isterseniz gönderiniz. Meriç’in güney-batı tarafındaki topraklardan, yeni Bulgaristan’a bir karış yer vermemenizi istirham ederiz. Çünkü idaremiz altında bulunan 4 milyon Müslüman, işitilmemiş cinayetlerle ismini kirletmiş olan ve her zaman düşmanımız bulunan bir hükümete boyun eğmektense yok olmayı tercih eder.

16 Mayıs 1878-Hükümet-i Muvakkate

Rodoplarda 4 Mart 1878’de başlayan Müslüman yani Türk direnişi, şimdi yeni bir hal almıştır. İhtilalcilerin, tüm baskılara rağmen geri adım atmayacakları ortadadır. Dahası artık ortada bir hükümet vardır… Rodoplular tarafından kurulan hükümet, yani Hükümet-i Muvakkate…

Hükümet-i Muvakkati’nin kuruluşu konusunda iki ayrı tarih öne çıkmaktadır. Bazı kaynaklara göre hükümetin kuruluşu, Ayastefanos Anlaşmasına karşı Rodoplarda ilk gösterinin gerçekleştirildiği tarih olan 4 Mart 1878’dir. Diğer bir görüşe öre ise hükümetin kuruluş tarihi, Rodop Hükümeti adına yabancı temsilciliklere protesto amaçlı ilk yazının gönderildiği tarih olan 16 Mayıs 1878’dir. Kurulduğu yer ise Sultanyeri kazasının Karatarla köyüdür. Bulgarca adı Çerna Niva olan köy, günümüzde Kırcaali ile Stanimaka yani Asenovgrad arasında bulunmaktadır.

Hükümet-i Muvakkati’nin yönetiminde 4 kişiden oluşan bir kurucular heyeti yer almaktadır. Bunlar ismi daha çok bu hükümetle özdeşleşen Ahmet Aga Timirski ile Hacı İsmail Efendi, Kara Yusuf Çavuş ve İngiliz asıllı Hidayet Paşa yani Mr. Sinclair’dir.

Hükümet-i Muvakkate, demokratik anlayışla yönetilen siyasi ve askeri bir yapıdır. 30 kişiden oluşan bir Temsilciler Meclisine sahiptir. Hükümetçe alınan kararlara zaman zaman köy muhtarları da katılır. 4 milyonluk nüfusunun büyük çoğunluğunu Müslümanlar yani Türkler oluşturur. Bir ara direnişin kapsadığı alan güney ve güneydoğuda Gümülcine, Dimetoka ve Mustafa Paşa; kuzeyde Servi, Lofça, Tırnova, Plevne; kuzeydoğuda Edirne ile Karadeniz arasına; batıda ise Paşmaklı, Samakov ve Cuma-i Bala’ya kadar tüm Rodop dağlarını içine alır. Kısaca Emine Burnundan batıya doğru Balkan dağlarının güneyi bütünüyle ihtilalcilerin hareket alanıdır.

Rodop Hükümet-i Muvakkatesi’nin askeri gücü, Süleyman Paşa ordusundan geriye kalan askerlerin de katılmasıyla yaklaşık 35 bindir. Dağlık bir arazide bulunan ve başarılı bir gerilla savaşı yürüten Rodoplular, 8 yıl boyunca egemenliği altındaki bölgeyi önce Ruslara daha sonra da Bulgarlara karşı başarıyla savunurlar. Şarki Rumeli Vilayeti zamanında da devam eden bu mücadeleye ancak 1886’da imzalanan İstanbul anlaşması uyarınca Osmanlı Devletinin bir parçası olarak kalmayı gerçekleştirdiklerinde ara verirler. Evet, verilen sadece bir aradır. Çünkü 31 Ağustos 1913’te Batı Trakya Cumhuriyeti’nin kuruluşu sürecinde yeniden silah elde tarih yazmaya devam edeceklerdir.

TARİH /// METİN EDİRNELİ : 93 Harbi, Ayastefanos Antlaşması ve Büyük Sürgün


93 Harbi, Ayastefanos Antlaşması ve Büyük Sürgün

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/analiz/3935/93-harbi-ayastefanos-antlasmasi-ve-buyuk-surgun–metin-edirneli.html

Rusya 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine savaş ilan eder. Ardından da Haziran ayında ordu harekete geçer. Kuzey Dobruca’da Rus ilerleyişiyle beraber yoğun da bir göç başlar. Bölgenin en büyük illerinden olan Tulça, Maçin, Hırsova ve Babadağı’ndaki insanlar yaşadıkları şehirleri boşaltıp hızla Rus ordularının önü sıra Varna’ya doğru çekilir. Bunu yapmayıp kalanlar ya da bölgeyi terk etmekte gecikenler ise yağma ve ölüm ile karşı karşıya kalır. Çünkü bu, omlet yemek isteyen yumurta kırmayı bilmelidir diyen Çerkasky’nin de, Mılyutin’e yazdığı mektubunda belirttiği üzere bir “ırk imha” savaşıdır.

Rus orduları hem Kafkaslar hem de Balkanlar olmak üzere iki koldan saldırıya geçerler. Romanya’nın da yanında yer aldığı General Gurko komutasındaki Rus orduları Tuna Nehri’ni hiç beklenilmeyen bir yerden, Vidin ile Rusçuk arasındaki bir bölgeden geçerler. Efsaneleşmiş Plevne savunması dışında çok büyük bir direnişle karşılaşmadan hızla ilerlerler. Fakat Osmanlı ordusunun karargâhının bulunduğu Şumnu ile silahlı halk direnişinin olduğu Rodoplara giremezler. Balkan dağlarını aşıp Filibe Ovası’na inerler, oradan da hızla Trakya’ya doğru yürürler. Fakat bunu yaparken de tedbiri elden bırakmazlar. Arkadan olabilecek saldırıları önlemek ve Bulgarların coğrafyada çoğunluk durumuna gelmesini sağlamak için Türklere yönelik yoğun bir katliam ve sürgün uygulamasına başlarlar. O kadar ki, Rus Ordusu, daha Tuna’yı geçmeden nehir boyundaki kentleri topa tutar. Bu gelişme sonucunda 25 bin nüfuslu Rusçuk şehri neredeyse tamamen boşalır. Aynı dönemde Rus orduları, başta Erzurum olmak üzere doğu illerinden de çok sayıda insanı sürgüne tabi tutarlar.

Hicri takvime göre 1293 yılında başlaması nedeniyle, 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı 1877’de başlamış 1878’de ise bitmiştir. Fakat yaklaşık iki yıl süren savaştan en çok etkilenen siviller olmuştur. Amerikalı tarihçi Justin Mc Carthy’ye göre can kaybı ve kitlesel olarak çekilen çile bakımından, bu savaş esnasında meydana gelen göçler, tarih boyunca görülenler arasında en dehşet verici olanlardan biridir. Çarlık ordusunun ve komitacıların giriştiği kıyım eylemleri bu kaçışın temel nedenidir. Bu süreçte Amerikalı tarihçi Justin Mc Carthy’ye göre 1 milyon 253 bin, Nedim İpek’e göre ise 1 milyon 243 bin Türk doğdukları ve yaşadıkları topraklardan sürülmüştür.

93 Harbi, 3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması ile son bulur. Antlaşma uyarınca, Balkanlarda Rusya’nın kontrolünde Karadeniz’den Ohri Gölü’ne, Tuna’dan Ege Denizi’ne kadar Bulgarların azınlıkta olduğu bir coğrafyada Büyük Bulgaristan devleti kurulur. Ancak Almanya, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere batılı başkentlerin bu karşı çıkması üzerine 13 Temmuz 1878’de Rusya’nın da gönülsüz de olsa katılımıyla Berlin Antlaşması imzalanır. Antlaşmayla, Bulgaristan, Osmanlı Devletine bağlı küçük bir prenslik haline getirilir. Yine antlaşmayla Osmanlı’ya bağlı Şarki Rumeli vilayeti kurulur ve böylece Rusya, Balkanlarda tek güç olmaktan çıkar. Bu arada savaşla ilgili olarak Rus varlığına ait son iz de, ölen askerlerin anısına Yeşilköy civarında, Florya yakınlarında bulunan Şenlikköy’de (Galitaria) diktikleri Rus Anıtı’nın, yapılışından ancak 36 yıl sonra, 14 Kasım1914 tarihinde bombalanarak ortadan kaldırılmasıyla tamamen son bulur.

YAHUDİLİK & SİYONİZM DOSYASI : BABİL’DEN KUDÜS’E /// YAHUDİ TARİHİ


BABİL’DEN KUDÜS’E

Şaban Recai Öztürk

sabanreco

http://srecaio.blogspot.com.tr

4.000 yıllık tarihleriyle, dünyanın en eski toplumlarından biri olan Yahudilerle ilgili notlarımı derlemeye çalışıyorum…

Yahudi takviminin başlangıcı M.Ö. 3760-61 yılları. Bu tarihte insanlığın başladığı, Mezopotamya’da krallığın dünya dışı yaratıklarca, yani Nefilimlerce insanlara verildiği tarih olduğu iddia ediliyor.

445 bin yıl önce Nibiru (Marduk) gezegeninin atmosferi bozulmaya başlamış. Bu gezegenin üstün insanları Nefilimler (Anunnakiler) dünyaya gelmiş, Basra’da (Sümer) Birinci İstasyonlarını kurmuş. Amaçları dünyadaki altını çıkarıp gezegenlerinin atmosferi için kullanmak. Mezopotamya’da uçuş kontrol merkezi, metallurji merkezleri kurmuşlar. M.Ö. 300.000’de Anunnaki isyanı olunca, dünyadaki insanımsıların genleriyle oynayarak ilkel işçi’yi, yani ilk insanı yaratmışlar. Homo Sapiens çoğalmaya başlamış. Bazı Nefilimler genleriyle oynadıkları insan kadınlarla evlenmişler. Nefilimler Tevrat’ta da sözü edilen yaratıklar.

Kutsal kitaplardaki yaradılış öykülerinin çok daha ayrıntılı olan Mezopotamya metinlerinin kısaltılmış ve özetlenmiş biçimleri olduğu sanılıyor. Bazı uzmanlar, tek tanrılı dinlerin öncülü olan çok tanrılı pagan dinlerinin tanrılarının, dünyadaki bütün bilgilerin ve bilimin kaynağı olan Nefilimler olduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle ilk çağlarda kral aynı zamanda başrahip idi ve bilgindi. Devletin, dinin ve bilimin kaynaşması ilk kez Babil’de gerçekleşmişti. Babil’de Tanrı Marduk yer ve gök tanrısıydı. Sümer’deki Nibiru’ya atfedilen bir gezegen tanrı idi. Asurlular Tanrı Aşur’da bunları birleştirdi.

Nefilimlerin önderi Enki, ME denilen, bilimler, zanaat, sanat için gerekli bilgileri içeren bir tür bilgisayar veya bu günkü gibi veri depolama aygıtlarına sahipti. Yazı, müzik, metal işleme, inşaat, taşımacılık, anatomi, tıbbi tedaviler, su baskınlarını önleme, çevrenin korunması, gökbilim, matematik, takvim gibi farklı konuları içeriyordu. Ölüleri canlandırma sanatının olduğu dahi ileri sürülüyordu. Tapınakların aynı zamanda eğitim ve gözlem evi olarak kullanılması da bu zamanlardaydı.

İbraniler Mezopotamya’daki sürgünlükleri sırasında bunları öğrendiler. Sümer başkenti Ur’dan çıkan kraliyet, ruhban bilim adamı ailesinin çocukları “Yaradılış Destanı”nı aldılar, kısalttılar ve değiştirdiler. Gökteki ve yerdeki Yahve’yi yücelten ulusal bir dinin temeli yaptılar. Tek ama çoğul bir varlık düzenleyerek “El” değil çoğul anlamı olan “Elohim” dediler.

Gül Haç (Rosicrucian) öğretisi insan soyunun gelişmesini şöyle açıklıyor: Havva’nın Tanrı Elohim Samael’den oğlu Kabil (Cain) Havva’nın Adem’den oğlu Habil’i (Abel) öldürünce, Adem’den ikinci oğlu Şit (Seth) doğdu. Kabil’in soyu Dul Kadının oğullarını, Seth’in soyu İnsanoğullarını meydana getirdi. Dul Kadının oğulları bilim ve sanattaki buluşları ve atılımları gerçekleştirdiler.

Kur’an-ı Kerim’de insan iki farklı terimle tanımlanıyor. “Nas” Âdemoğulları, duygu insanıdır. “İnsi” ise insanlardan üstün, duygusuz, akıl insanıdır.

Levhi Mahfuz da böyle diyor…

Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi 40. ve 122., Araf Suresi 140., Duhan Suresi 32., Casiye Suresi 16. Ayetler de çok ilginç: “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın. (Ya benı israılezküru nı’metiyelletı en’amtü aleyküm ve ennı faddaltüküm alel alemın)”

İlk Çağlarda Yahudilere bakıyorum önce…

Yahudiler Babil, Asur, Fenike ve Araplar gibi Sami ırkından gelirler. Göçebe iken İbraniler olarak anılıyorlardı. Bugün Musevi ve Yahudi ismini kullanıyorlar. Tevrat’ta, Tanrı ile antlaşma hakkında geniş açıklamalar yaptığından, dinleri “Anlaşma Dini” (Old Testament) olarak kabul edilir. Yahudiler; Tanrı’nın seçtiği bir topluluk olduklarını, Tevrat’ın da yalnızca kendilerine verildiğini söylerler. Tanrı ile yaptıkları antlaşmalara uygun bir hayat yaşadıklarında ödüllendirilmiş, aksini yaptıklarında da ceza görmüşlerdi.

Yahudi dininin tarihi, M.Ö. 1800 yıllarında İbrahim (Avram) ile başlıyor. 75 yaşındayken peygamberlik görevi alıyor. Ömrünün 175 yıl olduğu söyleniyor. İki oğlundan İsmail Arapların, İshak da Yahudilerin atası sayılıyor. İshak’ın da Yakup ve Esav adlarında iki oğlu olmuş. Yakup peygamber olarak görevlendirmiş, kendisine bugünkü Yahudi Devleti’nin ismi olan İsrail adı verilmişti. Yakup’un, Yusuf ve Yuda’nın da aralarında bulunduğu 12 oğlu ve bir kızı olmuştu. Bu soylar zamanla 12 beyliğe dönüşmüş ve İsrailoğulları olarak isimlendirilmişti. Yuda Tanrı ile antlaşmaları devam ettiren bir önder olarak tarihe geçmiş, Kral Davut ve Kral Süleyman onun soyundan gelmişti. İsrailoğulları, Yuda’dan sonra günümüze kadar Yahudi olarak anılmaktadır.

Yakup’un 12 oğlundan en küçüğü ve en sevgili olanı Yusuf, Firavunun rüyasını yorumlamış, söylediği olaylar da gerçekleşince, Mısır’ın hazine bakanı olmuş. Firavun Yusuf’un ailesini Mısır’a davet etmiş. M.Ö. 1522 yılında Yakup, 11 oğlu, eşleri ve çocukları ile Mısır’a gelmiş, en güzel araziler kendilerine verilmiş. Yahudi ulusunun çekirdeğini teşkil etmiş, nüfusları hızla çoğalmış.

Yusuf döneminden sonra yeni Firavun İsrailoğullarına kötü davranmaya başlamış, onları köle durumuna getirmiş. Musa, İsrail ulusunu kölelikten kurtarmış, olağan üstü olaylar neticesinde Mısır’dan çıkarmış. Tanrı’nın ilk ilahi kitabı olan Tevrat kendisine inmiş. İsrailoğullarını RAB’bin söz verdiği verimli topraklar olan Kenan Ülkesi (Filistin) hudutlarına getirmiş. Tarih M.Ö. 1400 civarıdır.

Tanrı önce İbrahim ve onun soyu ile bir akit, bir anlaşma yapmıştı. İtaat ederse Tanrı İbranileri koruyacaktı. Musa’nın On Emir’i almasıyla bu anlaşma yenilenmişti.

Yeşu’nun önderliğinde İsrailoğulları, Tanrı’nın söz vermiş olduğu topraklara yerleşmiş. Birçok kez putperest Filistinliler ile savaşmışlar.

Davud zamanı M.Ö. 1024-933 yılları İbrani Rönesans’ı olarak adlandırılıyor. Oğlu Süleyman M.Ö. 930’da Kudüs’teki ünlü Tapınağı inşa etmiş. İsrail Yahudi tarihinin en üst noktasındadır. Komşuları tarafından rahatsız edilmiyor ve bolluk içinde yaşıyorlar. Birinci Tapınağın içinde, İsrailoğullarının en değerli varlığı ve sembolü olan “Antlaşma (Ahit) Sandığı” bulunuyor.

Süleyman hayatının son yıllarında hatalı davranışlar sergilemiş, Tanrı’nın yasalarından uzaklaşmış. M.Ö. 922’de öldükten kısa bir süre sonra, devlet kuzeyde İsrail (On kabile) ve güneyde Yahuda (İki kabile) olarak ikiye bölünmüş. Komşu Mısır ve Asur İmparatorluklarına kolay av olma durumuna düşmüşler.

M.Ö. 722 önemli bir tarih. İsrail, Yahuda’nın da desteğiyle Asur tarafından yıkılmış. Asur İmparatoru Sargon 30 bin Yahudiyi Mezopotamya’ya sürmüş. Yerlerine Babil’den insanlar getirmiş.

M.Ö. 587’de sıra Yahuda krallığına gelmiş. Babil kralı II. Nabukadnezar Yahuda ve Kudüs’ü yıkmış. Tüm Yahudileri Babil’e sürgün olarak götürmüş. Ahit Sandığı kaybolmuş. Tanrı’nın eliyle yazmış olduğu taş levhalar ile birlikte Tevrat’ı da yok etmişler. Birinci Tapınak Dönemi sona ermiş.

İsrailoğulları dağılmış…

Babil sürgünü Yahudi halkını çok etkilemişse de kısa zamanda bu hayata uyum sağlamışlar ve ayakta kalmayı başarmışlar. Yerli halkın lisanı Aramiceyi öğrenmişler, yıkılan tapınak yerine sinagog inşa ederek Tanrı’ya bağlılıklarını devam ettirmişler. Ama Finike ve Arami paganizmini, efsane ve mitlerden oluşan Mezopotamya birikimini ve Perslerin resmi dini Zerdüştlüğü de sentezleyerek yeni bir din yaratmışlar.

Persler bu sadık tebaalarını ödül olarak M.Ö. 370 yılında Filistin’e geri yerleştirmiş. Gidenlerin bir kısmı geri dönmüş. Filistin bölgesinin kritik ticari imtiyazları Yahudilere teslim edilmiş. Bir Pers karakolu olarak İsrail, Yahuda devleti kurulmuş. Birer banker olan Yahudi hahamlar, İran-Babil rahip geleneğinin taklidi halinde, Zerdüşt molla tarzını, Babil büyücü, astrolog ve tefeci rahip tarzıyla sentezlemişler.

Tapınağın tekrar yapılması büyük çalışmalardan sonra M.Ö. 350 yılında tamamlanmış. Öncekinin mütevazı bir kopyası olmuş. Antlaşma Sandığı ve içindeki ON EMİR yazılı taş levhalar ile Tevrat yerine konamamış.

İsrailoğullarının liderliğini toplumun önde gelenlerinin oluşturduğu Büyük Meclis (San Hedrin) yapmış. Meclis Başkanlığını üstlenen Ezra, kutsal yasaları tekrar gözden geçirmiş. Tevrat, Ezra ile bilge Yahudilerin sözlü ve yazılı aktarımıyla yeniden kaleme alınmış.

Tevrat yazılımı sırasında Yahveci’lerin yazdığı bölümler, yani yaratılış, tufan, ilk günah, Babil kulesi gibi efsaneler, Babil sürgünü döneminde yazılmış ve Sümer- Babil efsanelerinin neredeyse kopyası gibi. Bu bölümlerdeki Tanrı Yahve insana benzer, gezip dolaşan, uyuyan, insanla güreşen bir Tanrıdır. Davut ve Süleyman zamanında yazılan Elohim’cilerin bölümlerinde ise, Tanrı görülmeyen, hiçbir şeye benzemeyen, elçiler aracılığı ile insanlarla konuşan yüce bir varlıktır.

Babil de Tanrılarını Sümerlerden almıştı. Sümerler hayatlarının değişik bölümlerinin korku ve hayat veren ve öldürebilen güçlerle dolu olduğunu düşünürlerdi… Nanna, Utu ve İnanna adında üç tanrıları daha vardı ki, Samiler ona İştar derlerdi. Birçok İsrailli ona Aştoret ismi altında tapıyordu… Bu tanrılar yürüyerek, gemiyle, at arabalarıyla veya bulutlar üzerinde seyahat ederlerdi. Görünmeyen bu tanrılar, yemek yerler, içerler, sevişirler, kavga ederler, uyurlar, kıskanırlar, kin duyarlar ve öfkelenirlerdi. Yaralanır veya öldürülürlerdi. Ama bir şekilde tekrar dirilirlerdi. Ölecek kadar hastalanırlar sonra yine iyileşirlerdi.

Makedonya kralı Büyük İskender Pers İmparatorluğunu ortadan kaldırdıktan sonra, M.Ö. 312 yılında İsrail’i de istilâ etmiş. İsrail’in haklarını korumuş ve ibadetlerine karışmamış. Yahudiler, Grekçeyi öğrenmiş ve Tevrat Grekçeye çevrilmiş.

İskender’in ölümünden sonra, İmparatorluğu üçe ayrılmış. İsrail, merkezi Mısır’da bulunan yönetimin kontrolüne girmiş. Yunanlılar Yahudileri zorunlu Helenleştirme yoluna girince dostluk dönemi sona ermiş. Tevrat’ın öğrenilmesi, sünnet olunması yasaklanmış. Vergiler aşırı ölçüde ağırlaştırılmış. M.Ö. 167 yılında başlayan Makabi Ayaklanması 25 yıl sürmüş, sonunda Yunanlılar usanarak İsrail ile anlaşma yapmışlar.

M.Ö. 63 yılında Roma orduları İsrail’i istila etti. Kukla bir kralı başa getirdi, vergileri arttırdı, ama dinlerine karışmadı. Sonraki yıllarda Yahudi Büyük Herod, Roma Devleti’nin ataması ve tam desteği ile kral olarak başa geldi. Herod Greko-Romen kültürünü beğeniyor, Yahudi halkını da Helenleştirmek istiyordu. Bu zorlamalar sonucunda, halk bölünerek farklı din guruplarına ayrıldı. Zengin bir din gurubu olan ve güçlerini koruyabilmek için Romalılar ile işbirliği yapan Sadusiler, Yahudilerin ana görüşünü savunan ve halkın çoğunluğunu oluşturan Farisiler, azınlıkta olan aşırı dinci Zilotlar, yani fanatikler. Roma hâkimiyetine karşı olanlar.

M.S. 30 yılında İsa çarmıha gerildi. Yahudiler, İsa’nın yeni bir Pers destekli Musevi ayaklanması çıkartacağı söylentisi ve korkusu yayarak Roma valisini kışkırtmıştı. Oysa İsa sadece Yahudilerin Tanrı’sını herkesin Tanrı’sı yapmaya çalışıyordu. Yahudiler bu yüzden Hristiyanlar tarafından hep lanetlendiler. Gittikleri bütün Hristiyan ülkelerde aşağılandılar, itilip kakıldılar, sürüldüler, giysilerine işaretler takıldı, ticaret yapmaları, eğitim yapmaları kısıtlandı. Rusya’da PALE denilen gettolarda toplandılar.

Yahudiliğin içinden Hristiyanlık doğuyordu. Hıristiyanlık Kudüs’ten Anadolu’ya buradan da Avrupa’nın içlerine yayılacaktı. Bunda en büyük pay Aziz Paul’undu. Diğer adıyla Pavlus, ya da Tarsuslu Saul. M.S. 10-67 yılları arasında yaşayan Pavlus Roma yurttaşlığını kazanmış Yahudi bir aileden geliyordu. Hem Yahudi adı Saul’u hem de Romalı Adı Pavlus’u kullanıyordu. Kudüs’te hahamlık öğrenimi gördü. Hristiyanlığı Yahudilik karşısında büyük bir tehdit saydığı için kilise üyelerine yönelik kıyımlarda etkin roller oynamıştı. Daha sonraları İsa’nın görüntüsüyle karşılaştığını, böylece tövbe ettiğini iddia etti. İddiasını doğru kabul eden Hristiyanların arasında yaşadı. Sonra onların lideri haline gelerek inananlar arasında önemli ayrışmalara neden oldu. Hristiyanlığın bir Yahudi Mezhebi olmaktan çıkıp bir Roma Dinine dönüşmesinde belirleyici idi. Yeni Ahid’teki Resullerin İşleri Kitabı’nın yarıdan çoğu Pavlus’un etkinliklerini aktarır.

M.S. 66 yılında Yahudiler intihar eder gibi isyan etti. İlk başkaldırı şiddetle bastırıldı, birçok Yahudi öldürüldü. Helenleşmiş Yahudiler başkaldıranlara cephe aldı. Yahudiler silahlanmaya başladı. M.S. 70 yılında Roma, büyük bir kuvvetle Yahudileri ezdi. Kudüs yakıldı, İkinci Tapınak yerle bir edildi. M.S. 135 yılında bir Yahudi isyanı daha facia ile son buldu. Romalılar son Yahudileri Filistin’den kovdu, Kudüs’e girmelerini yasakladı. Yahudiler Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanına dağıtıldı.

Yahudilerin iki bin yıllık gurbetine geçiyorum…

Roma M.S. yedinci yüzyıla kadar Filistin’de yönetimini devam ettirdi. Yahudiler Orta Doğu, Akdeniz ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık aralarında savaşçılar değil, tüccarlar ve bilim adamları öne çıkacaktı. Her yerde çatışma değil, uyum, barış ve huzur arayacaklardı. Onları koruyacak devletleri yoktu, ama Musevilik dini ve İbranice lisanı başta olmak üzere başka değerleri olacaktı. Köklerinden kopmayacaklardı. Gittikleri yerlerde toplumla bütünleşecekler, ama asimile olmayacaklardı.

Yahudiler Müslümanlarla, Ortodoks, Katolik ve Protestan Hristiyanlarla iç içe yaşadılar. Zaman zaman din değiştirir gibi yaptılar. Baskılara, sürgünlere ve katliamlara maruz kaldılar. Ama her şeye rağmen ayakta kalmasını bildiler. Tanrı onları cezalandırmıştı. Başa gelen çekilecekti.

Kudüs’teki Süleyman Tapınağı, son yıkılışından İslamiyete kadar harabe halinde kaldı. Hz. Muhammed’e 620 yıllarında inen İsra Suresi’nden dolayı Kudüs Müslümanlarca da kutsal sayılınca Süleyman Tapınağı’na “uzak mescit” anlamına gelen “Mescidi Aksa” inşa edildi. Hz. Muhammed’in Miraç gecesi buradan göğe yükseldiğine inanılıyor. Hristiyanlar da Hz. İsa’nın havarileriyle son yemeğini bu civarda yediğine inanırlar.

Süleyman’ın Tapınağı, Kudüs’ün Haçlı seferleri sırasında alınmasıyla tekrar gündeme geldi. Mesih’in Fakir Şövalyeleri Kudüs’e giden hacıları ve Avrupalıları korumak için devreye girdi. Hasan Sabbah ve Şii İsmailiye tarikatı taraftarları Süleyman Mabedini koruyan Tapınak Şövalyeleri ile temasa geçti. Süleyman Tapınağı’nın temelinde gömülü bazı sırları bu dönemde elde ettikleri sanılıyor.

7. yüzyılda Yunanistan, Babil, Pers, Orta Doğu ve Akdeniz bölgesinden birçok Musevi; Kafkaslar ve ötesine göç etti. Orta Çağ başlarından itibaren, ‘Rus seyyahlar’ olarak bilinen Musevi tüccarlar, Hindistan ve Çin’e varmak üzere Slav ve Hazar toprakları üzerinden yolculuk yaptılar.

8. yüzyılda Türk asıllı Hazar Krallığı Yahudi dinine geçti ve yeni bir Yahudi krallığına dönüştü. Kimi akademisyenler, Aşkenaz Yahudilerinin kökenlerini, Hazarların Yahudiliğe geçişleriyle ilişkilendirirler. Bu konu, bugün halen akademisyenlerin araştırmaları için önemli bir boyut teşkil ediyor. Hazar krallığı, eski Rus literatüründe ‘Yahudilerin Toprağı’ olarak bilinir. Aynı zamanda, o dönemde Kiev’de yaşayan Yahudiler de bulunmaktaydı.

1000 yıllarında Ortadoğu dünyanın mihveriydi. İslam’ın Altın Çağı zirvededir. İslam uygarlığının İspanya, Kuzey Afrika, Suriye, Irak ve İran’da geliştiği, İslam’da en yaratıcı bilimsel çalışmaların yapıldığı dönemdir. Arapça bilmeyen çağdışıdır. İslam hanedanları siyasal, askeri ve iktisadi gücü temsil ediyor, 40 milyon nüfusu yönetiyordu. Küreselleşmenin değişik bir türü denebilir. İslami ilahiyat, felsefe, bilim ve teknoloji alanında yaratıcı düşünceler öndedir. Bir milyon nüfuslu Bağdat dünyanın en büyük şehridir. İspanya’da Cordoba Müslümanları ile yarışmaktadır. Her iki merkezde de Yahudiler çok faaldir.

Babil Tevrat’ını tefsir eden Orta Çağ’ın en önemli Yahudi düşünürü İbn-i Meymun, (Maimonides) 12. yüzyılda İspanya Endülüs’te "Yahudilerin yönettiği bir dünya devleti kurulmalıdır" diyordu. Daha sonra Leo Straus, İbn-i Meymun’un Tevrat tefsirini siyaset felsefesine dönüştürecekti: “Kudüs merkezli bir dünya düzeni olmalı, Yahudilerin yönettiği seçkinler de diğer devletleri yönetmelidir.”

Burada “Kabala” hakkında biraz bilgi gerekiyor.

Yahudilerin inançlarına göre Tanrı (Yehova) Adem ile Havva’ya bazı sihir ve büyü formülleri vermiş. Bu sihirleri kuşaktan kuşağa anlatmışlar. Adem’den, Nuh’a, ondan İbrahim’e, İbrahim’den Musa’ya, Musa’dan kardeşi Harun’a ve Harun’dan da hahamlara aktarılan sihir formüllerinin tümüne KABALA deniyor. Kabala, Torah’ın (Tevrat) yazılı olmayan gizli bilgilerini içerir. İnsana doğrudan Tanrı’ya ulaşma yollarını sağladığı varsayılır. Bu bakımdan Kabala, sapkın olarak nitelendirilen gizemci yaklaşımlar içeren bir boyutu Yahudiliğe katmış. Uygulayıcıları az sayıda seçkin kişilerdi ve sürekli oruç tutarlardı. "Mühür" denen bazı büyülü sözleri ve formülleri kullanırlardı. “Doğaüstü Dünyanın Gezginleri" olarak da adlandırılırlardı. Kabala on üçüncü yüzyılda Zohar ile sistemli halini aldı. On sekizinci yüzyılda sıradan Yahudiler tarafından da öğrenilir ve uygulanır hâle geldi. Günümüz Kabala çalışmalarındaki hedef, fen bilimlerinin insana sunamadığı dünyanın kapılarını açmak, gizli âlemi keşfetmek, görünmeyeni hissedebilmeye, ‘tanrısal olanın’ amacına erişmeye çalışmak, Tanrı’nın insana bahşettiği ihsanı keşfetmektir. İbrani alfabesindeki 22 harf ve rakamlar Tanrı’nın evreni yaratırken kullandığı "gizli bilgeliğin 32 yolu"nu oluşturur. İbranî alfabesinde bulunan 22 harfte mistik anlamlar vardır ve Tevrat’ın insan gözü ile görülemeyen bazı bölümlerinin olduğu ileri sürülür.

Kabala on yedinci yüzyılda Osmanlı toprakları üzerinde ortaya çıkan ve mesihçi bir akım olan "Sabetaycılık" düşüncesini de kuvvetle etkilemiştir. Sabetaycılık ta on sekizinci yüzyılda ortaya çıkan aşırı sofu ve gizemci Hasidizm akımı üzerinde önemli bir rol oynadı.

Kabala’da Tevrat’ı okumanın üç temel tekniği mevcut. Temuria: Sözcüklerdeki harflerin yerleri değiştirilerek yeni sözcükler elde etme ve bunları tefekkür etme tekniği. Gematria: Sözcüklerdeki harflerin değerinin hesaplanması tekniği. Notaria: Bir metnin şifrelenmesi ve kodlanmasında kullanılan akrostiş tekniği. Bütün noktalama işaretlerinden ve cümleler arası boşluklardan arındırılmış Tevrat metni 304.805 harflik tek bir satırmış gibi kabul ediliyor ve bu metin üzerinde eşit aralıklarda atlanılarak “istenen” kelimeler bulunuyor. Harfler arasında hangi oranda “atlanılacağını” belirleyen şey, “anlamlı” harf dizinleri oluşturma çabası oluyor.

Burada bazı Yahudi bilim adamı rahiplerin, rabbilerin Babil sürgünü sırasında Nefilimlerin sırlarına eriştiklerini hatırlatmak istiyorum.

İslamda Nur cemaati de CİFR ilmine çok önem verir. Bir takım ebced hesapları ile geleceği tahmine uğraşmaktadır. Gizli bir ilim olan cifr ve ebced hesapları KABALA ile benzerlik teşkil etmektedir. Nur cemaatinin Said-i Nursi’den sonraki manevi lideri Fethullah Gülen’in de bu tekniği kullandığı ileri sürülüyor. KABALA öğretmenlerine SOFERIM, yani YAZICILAR denilmekte. Görevleri, vahiy edilenleri açıklamak ve bunun toplumla fertler tarafından öğrenilmesini ve benimsenmesini sağlamaktır. Nur cemaati içinde de Said-i Nursi’nin ‘’Risale-i Nur Külliyat”ını aslından okuyan, açıklayan, topluma ve fertlere öğretenlere de YAZICILAR denilmektedir. Gülen’e göre Yahudilerin yaratılış sebebinin “insanlığın terakkisine zemberek olmak için” olduğunu vurgulayarak, konumuza devam ediyorum.

Başlıca uğraşları tefecilik, rehincilik ve doktorluk olan Yahudiler 1290’da İngiltere’den, 1306’da Fransa’dan kovuldu. 1347-1350 arasındaki veba salgınında 75 milyon olduğu tahmin edilen Avrupa nüfusunun, 25 milyonu hayatını kaybetti. Nüfusun eski düzeyine gelmesi için altı kuşak geçmesi gerekti. Güçlü şehir devletlerinin toparlanması yüz yıllar aldı. Yahudiler ‘günah keçisi’ ilan edilerek Doğu Avrupa’ya göçmek zorunda bırakıldı. Batı Rusya’nın kontrolünü Litvanyalılar ele geçirmişti ve Yahudi topluluklarına ilk imtiyazları verdiler. Birçok Yahudi, Ukrayna ve Batı Rusya’nın bazı bölgelerine göç etti.

1484’te İspanya’da, Yahudi dönmesi olan Torquemada başkanlığında engizisyon mahkemeleri kuruldu. “Tek devlet, tek kral, tek inanç” denilen ve 1492’de sürgünle bitecek süreç başladı. İslam ve Yahudilik İber yarımadasından kovuldu. 40-60 bin Yahudi İkinci Bayezid döneminde Osmanlı Devleti’nin himayesine girdi. Kalanlar Katolikliği kabul etti.

İspanya’dan getirilen Yahudilerle Osmanlı Devleti’ndeki Yahudi-Hıristiyan dengesi sağlandı. Selanik, İzmir, İstanbul, Edirne, Yenişehir ve Şam bölgesinde Safed gibi şehirlere yerleştirildi. Gül-Haçlıların, Masonların ve Protestanların Katolikliğe karşı en önemli esin ve beslenme kaynakları İslam filozofları ve Müslüman dünyadan gelen etkilerdi. Osmanlı, Avrupa’daki Katolik yapıya karşı, bu tür muhalif hareketleri destekliyordu.

Kudüs şehri, 1507’de Osmanlı yönetimine girdi. Osmanlılar; şehre birçok tarihi eser kazandıracak, mevcutları koruyacak, Süleyman Tapınağı’ndan kalan Batı Duvarı kalıntılarını da tamir ettireceklerdi. Bugün Ağlama Duvarı olarak anılan bu yerde, Yahudiler dua ederek ağıtlar yakmaktadır.

Yahudiler gördükleri himayeden yararlanarak Osmanlı Sarayına doktorlarla, dönme şeyhülislamlarla, diğer yöneticilerle ve hanım sultanlarla nüfuz ettiler. Ama Yahudiler 1650’lerde önemli bir ayrışma yaşadı. İzmirli kabalacı bir haham olan Sabetay Sevi, Mesih olduğunu ilan ederek taraftar toplamaya başladı. Diğer hahamlar ve Yahudilerce yapılan çeşitli ihbarlar sonucu, iddiasını ispat etmesi veya öldürüleceği söylenince Müslümanlığı kabul etti. Maaşa bağlanan Sevi, dış görünüşte Müslüman, gerçekte ise gizli bir Yahudi cemaati oluşturdu. Böylece Museviler, Selanik’e yerleşen Sabetaycılar ve Ortodoks Museviler olmak üzere ikiye ayrıldılar.

1517’nin Avrupa’sında yozlaşmış Katolik Kilisesi’nin dayatmacı tavırlarından vazgeçmesini ve Kilise’nin kendini reforme etmesini isteyen Alman keşişi Martin Luther’in 95 tezini benimseyenler Protestan mezhebini kurdu. Protestanlığın çıkışıyla, Katoliklik-Ortodoksluk olarak iki mezhepli Hıristiyan Âlemi (Christendom) üçüncü kez bölündü.

1532’de başka bir Protestan, Fransız papazı Jean Calvin, İsviçre ve Fransa’da Reform hareketini geliştirdi. Kalvinizm tarikatı Hollanda ve İskoçya’da iyice yerleşti. Ekonomide kapitalizmin öncülerinden olan Calvin, Tanrı ile kul arasına hiçbir otoritenin giremeyeceğini, Hıristiyanlığı eski yalınlığına döndürmek gerektiğini savunmuştu. Calvin derebeyliğe uygun Katoliklik karşısında burjuva sınıfının Hıristiyanlık felsefesini dile getirmişti. 1555 Augsburg Barışı ile Protestanlık Avrupa’da resmen tanındı, ama mezhep çatışmaları bitmedi.

17. yüzyılda, Batı Avrupa’da neredeyse hiç Yahudi yaşamıyordu. Nispeten hoşgörülü olan Polonya, Avrupa’daki en büyük nüfusa sahipti, ancak Yahudiler için buradaki sakin durum da yüz binlerce Yahudinin Chmielnicki ayaklanması (1648) ve İsveç savaşları (1655) sırasında katledilmesi ile sona erdi. Yahudiler Batı Avrupa’ya geri döndüler. Yahudiler kimi şehirlerden yine kovuldu, toprak sahibi olmaktan men edildi ve gettolarda yaşamaya zorlandılar.

1648’de, Katoliklerle Protestanlar arasındaki kanlı mezhep savaşlarının sonuncusu Otuz Yıl Savaşları’nı Vestfalya Antlaşması bitirdi. Protestanlığın güçlenmesiyle Yahudiler Avrupa’da rahatladılar. İncil’in Eski Ahit (Tevrat) Bölümü öne çıkıyordu. Yahudiler bir anlamda Hristiyan suçlamaları karşısında beraat ediyordu. İsa peygamberi öldürenler Yahudiler değildi, pagan Romalılardı.

1665’te Yahudiler İngiltere’ye göçe başladı. İngiltere’de Yahudilere yönelişte aşırıya giden Protestan Püritenler iktidardaydı. Püritenlik, yeryüzünde bir Tanrı Krallığı kurma idealiydi. Protestanlardan farklı olarak, Püritenler, tamamen Eski Ahit’e (Tevrat) yöneliyordu. İbranicenin resmi dil olmasını, anayasanın Tevrat’a dayanmasını ve Sabbath ayinlerinin kutlanmasını, çocuklara ve yerleşim yerlerine Yahudi isimleri verilmesini istiyordu. Cromwell komutasında kurulan Püriten ordu, Yahudilerin desteğini ve finansörlüğünü de alarak, 1649’da Kral I. Charles’i devirmişti. İngiltere’de Püriten ilkelerini esas alan, bir cumhuriyet kurulmuştu. İngiltere’den Amerika’ya göç eden ilk Püritenler yeni ülkeyi vadedilmiş topraklar olarak gördü. Amerika’nın adını New Israel (Yeni İsrail) olarak değiştirmeyi dahi düşündüler.

Avrupa’da servetlerine sık sık el konulan Yahudiler varlıklarını taşınabilir durumda saklıyorlardı. Sermaye kullanımı ve transferi konusunda uzmanlaşmışlardı. İngiltere ve ABD’de kendilerine gösterilen kolaylıklardan sonra ticareti daha rahat yapmaya başladılar. Denizaşırı ticarette mücevher, mercan, tekstil, köle, kakao ve zencefil üzerine yoğunlaştılar. ABD kurulduktan sonra silah, içki, demir, kürk, cam işlerine geçtiler. Kâğıt paranın ve kâğıt değerlerin yaygınlaşması, kredi verme, merkez bankaları, Londra, Amsterdam, New York Borsaları, Batı ve Doğu Hindistan Şirketleri Yahudiler tarafından yönetilmeye başladı. 18. yüzyıl ortalarında, ülkesiz bir ırk tüm dünyayı tek bir pazar olarak görebiliyordu. Tüm dünya onların vatanıydı. Herhangi bir yerde güvenlik olsun olmasın fark etmiyordu. Pazar ne kadar yayılırsa fırsatlar da o kadar büyüktü. 10. yüzyıldan beri Kahire’den Çin’e kadar ticaret yapabilenler için, Atlantik, Hint ve Pasifik Okyanusları da sorun değildi. Onlar modern kapitalist sistemin yaratıcılarıydı.

Bazı Yahudiler anavatanlarına dönmek istiyordu. Napolyon, 1800 yılında, Mısır Seferi sırasında Yahudilere Akka’nın dışında bir yerde yerleşim kurma sözü verdi, ancak bölgeden kısa sürede çekilince bunu gerçekleştiremedi. 1815 Viyana Kongresi’nin baş aktörü Avusturya şansölyesi Metternich Yahudi politik özgürlüğünün ateşli savunucusu olarak benzer sözler verdi.

Avrupa’daki Rönesans ve Aydınlanma dönemi boyunca, Yahudi toplumu önemli değişimler yaşadı. Haskala (Yahudi Aydınlanması) hareketi ortaya çıktı. Yahudiler kendilerini kısıtlayan yasalardan kurtulmak ve Avrupa toplumuna uyum sağlamak için kampanyalara başladı. Geleneksel dini öğrenime laik ve bilimsel öğretim de eklendi. Yahudi tarihi ve İbranice çalışmaları yeniden hayat buldu, ulusal Yahudi kimliğine olan ilgi büyümeye başladı. Haskala, reform ve muhafazakâr hareketleri doğurdu, Siyonizm’in tohumlarını ekti. Aynı zamanda, Haskala’nın tam zıttı Hasidik Yahudilik hareketi doğdu. Dine coşkulu ve mistik yaklaşımı ile hızla taraftar topladı.

Fransız Devrimi ile Yahudilere eşitlik ve sivil haklar tanındı, bu antik çağlardan beri bir ilkti. Napolyon İmparatorluğu, Yahudilere verilen eşit hakları Avrupa’ya yaydı. Yahudilere eşit hakları İngiltere 1856’da, Almanya 1871’de verdi.

Faiz Kilise tarafından Katoliklere yasaklanmıştı. Faiz ile borç para vermesine izin verilen tek grup olduklarından bazı Yahudiler önde gelen faizciler haline geldi. Hıristiyan hükümdarlar aforoz edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalmadan kendilerine sermaye sağlayabilen Yahudiler gibi bir sınıfa sahip olmanın avantajını gördüler. Batı Avrupa’daki para ticareti Yahudilerin eline geçti. Finans, yönetim ve hekimlik alanlarında sağladıkları önemli hizmetlerden ötürü Hıristiyan toplum ile ilişkilerinde, krallar, prensler ve piskoposlar tarafından korunmaktaydılar.

Sanayi devriminde ve sonrasında Yahudiler ABD ve Avrupa’da aile şirketlerinin ticari ağları şeklinde çalıştılar. Hassas ve hızlı bilgi sistemleri kurdular. Siyasi ve askeri olayları izlediler, bölgesel, ulusal ve dünya pazarlarının değişen ihtiyaçlarına zamanında yanıt verdiler. Sonunda Yahudi Rothschild’ler ticaret diasporasına egemen oldular. Her zaman doğru malzemeyi, doğru yerde, doğru zamanda, daha ucuz, daha kaliteli, daha hızlı bulundurmaya çabaladılar.

Burada Rothschild hanedanı hakkında biraz bilgi gerekiyor.

Rothschild’ler 18. yüzyılda ortaya çıkan, 19. yüzyılda zenginlik ve nüfuzunun zirvesine ulaşan ve 20. yüzyılda bu zenginlik ve nüfuzunu muhafaza edebilen tarihin gördüğü en büyük, yaygın ve güçlü bankerlik ailesidir. Frankfurt’un Yahudi gettosundan tefeci Mayer Amschel Rothschild ve beş oğlunun kurduğu bu hanedan, iki asır süreyle hemen hemen bütün Avrupa devletleri üzerinde nüfuz sahibi olmuş, bu devletlerin birçok önemli savaş ve projelerine büyük mali katkılarda bulunmuştur. Rothschild’ler daima kendi aralarında evlendiler. Diğer Yahudileri dahi aralarına almıyorlardı. Hiçbir savaş Rothschild’lerin yardımı olmadan gerçekleşemezdi. Politika ve ticaret dünyasında bir anlamda Avrupa’nın diktatörleri oldular.

Osmanlı ekonomisi, Rothschild hanedanlığı ile ilk kez Ruslara karşı yapılan Kırım Savaşı’nda (1853-1856) tanıştı, Londralı bankerlerden yüksek faizle borç aldı. İngiliz bankerlerden yüzde altı faizle üç milyon sterlin alan Osmanlı, tarihindeki bu ilk borcuna karşılık Mısır’dan alınan vergiyi teminat göstermişti. 1855’te ikinci bir anlaşma ile Osmanlı yönetimi, Kırım Harbi masraflarını karşılayamadığı için Rothschild aracılığı ile İngiltere’den borç aldı. Mısır vergisi, Suriye ve İzmir gümrük gelirlerinin teminat olarak gösterildiği anlaşmayla Osmanlı yönetimi, 5,5 milyon lira borç aldı. Bu borçlanmaların ardından Osmanlı’nın ekonomik çöküşü hızlandı.

Rothschild Ailesi Almanya’da sanayi devrimi sonrası Siemens, Bosch, AEG, Krupps gibi birçok şirketin kuruluşunu finanse etti. Amerika yerli katliamlarında da önemli roller üstlendi. Rothschild’ler ilgisini altın ve diğer madenlere kanalize etti. Bugün dünya altın ve elmas gibi yeraltı kaynaklarının yüzde 40’ına tek başına sahip olmasının temelleri o yıllarda atıldı. 19. yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı topraklarının çözülmesi ile birlikte Rothschild hanedanlığı iki koldan Orta Doğu’ya sızmaya başladı. Bir kolunu Mezopotamya’daki zengin petrol yatakları oluşturdu. Rothschild’ler BP-Amoco firması ve Royal Dutch Shell ile Irak pazarına girdi. Sermaye hareketini Orta Doğu’nun kuzeyine kaydıran Lord Rothschild, Siyonizm’i siyasal ağırlık merkezi haline getirdi. Filistin topraklarının Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmasının ardından Lord Rothschild, İngiliz hükümetine baskı uygulayarak İsrail’in kurulmasını başlatan Balfour Bildirisi’nin (1917) yayınlanmasını sağladı. Osmanlı’nın elinden alınan Filistin’de bir "Yahudi vatanı" kurulacaktı.

Lord Rothschild, iki milyon sterlinlik fon ile Filistin topraklarının satın alınmasını organize etti. Çok kısa bir zaman içinde Filistin topraklarının en verimli bölgeleri, bu fon sayesinde Yahudilerin eline geçti.

Rothschild’ler, Birinci Dünya Savaşı’nın perde arkasındaki en önemli gücüydü. Birinci Dünya Savaşında Alman hükümeti Almanya`daki Rothschild Bankasından, İngiliz hükümeti İngiltere`deki Rothschild Bankasından, Fransız hükümeti de Fransa`daki Rothschild Bankasından savaşı finanse için borç aldı.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Almanya’nın yeniden inşası için J.P. Morgan ve Rothschild’lerin Amerika’daki uzantıları olan finans kurumları Almanya’yı paraya boğdu ve Hitler’in inanılmaz yükselişine zemin hazırladı. Hitler’in savunma harcamaları ve askeri gücü Rothschild hanedanlığının onayı ve yardımlarıyla oluşturuldu.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya’nın parlayan yıldızı kimya ve ilaç sektörüydü. Alman şirketleri dünya kimya ve ilaç alanlarında bir kartel oluşturdu. Bunların en büyüğü Rothschild’lerin finanse ettiği I.G. Farben Firması’ydı. David Rockefeller’in, Standart Oil Şirketi ile ortak olduğu ve I.G Farben Firması, geliştirdiği ürünlerle Alman sanayisini beslerken daha sonra toplama kamplarında kullanılan ölümcül gazları Naziler için üretti.

İkinci Dünya Savaşı ABD’ye 400 milyar dolara mal oldu. ABD bütçesi 200 milyar dolar açık verdi. Rothschild ve onunla birlikte hareket eden bankerler, Yeni Amerika’yı yani “Yeni Dünya Düzeni”ni finanse etmeye başladı.

Bugün serveti 5 trilyon doları aşan Rothschild hanedanlığı dünyanın en büyük 10 bankasının üçüne sahip. Dünya yeraltı zenginliklerinin yüzde 40’ına da bu aile hükmediyor. Yahudi George Soros gibi birçok para baronu Rothschild’lerin emri altında. Batı ve ABD birkaç güçlü özel banka tarafından yönetilmektedir. ABD Merkez Bankası, Rothschild ailesine yakın birkaç özel bankanın kontrol ettiği özel bir kurumdur. Bu gün Rothschild ailesi, çoğu sanal olan 100 trilyon dolarla dünyada paraya yön veriyor.

Tekrar konumuza dönüyorum.

19. yüzyılda Yahudiliğin dünyada yeni bir döneme girişi bir Alman dini girişimiydi: Protestanlık. Protestan uluslar her yerde önde gidiyordu. Prusya Almanların en güçlü ve etkili devletiydi. Protestan İngiltere ilk sanayi gücüydü, Napolyon’u yenmişti, dünyada görülmemiş zenginlikte bir ticaret imparatorluğu olmuştu. Protestan ABD Batı’nın yükselen gücüydü. Başını Fransa’nın çektiği Katolikler gerilemeye başlamıştı.

Yahudiler kültürlerini yüzyıllardır ikinci planda saklamışlardı. Eşit haklara kavuştukları Batı’nın refah devletinde öne çıkabilirlerdi. Zengin tüccarlar din bilginlerinin kızlarıyla evlendiler, Musevi din okulu öğrencileri zengin gelinlerle evlendiler. Çok sayıda zeki Yahudilerin üretimi başladı. Avrupa’nın nüfus artışını geçtiler. 15-18 yaşındaki erkekler 14-16 yaşındaki kızlarla evlendirildi. Hemen çocuk yaptılar. İdeallerin izlenmesi için her fırsata sahiplerdi. 1800 yılında bu eski ama hayli etkin sosyal sistem ürün vermeye başladı. Dini alan yerine seküler toplum alanında öne çıkmaya başladılar.

Bazı Yahudiler Almanya’yı anavatanları gibi görüyorlardı. Fanatik biçimde çok çalışıyorlardı. Komünizmin peygamberi Karl Marks bir Alman Yahudisiydi. Fizyoloji ve tıpta birer, kimyada dört, fizikte iki Nobel ödülü aldılar. Ferdinand Julius Cohn bakteriyolojiyi kurdu. Paul Ehrlich kemoterapinin ilk pratik şeklini uyguladı, Franz Boas kültürel antropoloji bilimini kurdu. Einstein 20. yy.ın kozmolojisini, Freud zihinsel varsayımları yarattı. Offenbach, Strauss’lar müzik dehalarıydı.

ABD Yahudileri 1860’tan sonra özellikle New York’ta bir güç olarak ortaya çıktılar. 1920’de 1.640.000 Yahudi ile New York yeryüzündeki en büyük Yahudi yerleşim merkeziydi. Gösteri dünyasında yaratıcılıklarını ve yeteneklerini sergilediler. Radyo, siyah beyaz ve renkli televizyon zincirlerini kurdular. Küresel popüler kültüre damgasını vuran sinema dünyasında söz sahibi oldular. 1912’de sayıları yüz olan sinema şirketlerini altı büyük şirkette topladılar: Universal, Twentieth-Century-Fox, Paramount, Warner Brothers, Metro-Goldwyn-Mayer ve Columbia. Diğer iki büyük şirkette de söz sahibi oldular: United Artists ve RKO Radio Pictures. Yahudiler Hollywood’dan Amerikan yaşam tarzını şekillendirmeye başladılar.

Karşıtları da boş durmuyordu. Yahudiler ticaretin bedenlenmiş haliydi. Yahudiler toplumdışı bir ırktı, inatçı ve aşağılıktı, insanlığın düşmanıydı. Asya’ya geri gönderilmeli veya ortadan kaldırılmalıydılar. Yahudilik pratikte kişisel çıkar demekti, dünyadaki kültürü işportacılık yapmaktı, tanrısı para idi. Bu bütün toplumlara yayılıyordu. Kıskanç İsrail tanrısı başka hiçbir tanrıyı istemiyordu. Para her şey demekti. Yahudilerin tanrısı tüm dünyanın tanrısı oluyordu. Yahudiler Hristiyanları kendi suretlerine benzetiyordu. Paranın ve Yahudilerin kölesi oluyorlardı. Dünya bir borsaydı, siyaset onun esiri oluyordu.

Yahudi devletinin kurulma çabalarına geçiyorum…

Köktendinci vaiz William Blackstone “İsa Geliyor” çoksatar kitabını yazdı ve 1891’de Ortadoğu’da bir Yahudi devletini destekleyen ilk kampanyayı organize etti. Osmanlı Filistin’inde Siyonist yerleşim başladı. Yahudi devleti fikrinin en ateşli savunucusu, gazeteci Theodor Herzl’di. Kudüs’te bir Yahudi Devleti kurmak için çabalıyordu. Sultan Abdülhamit’e, Osmanlı İmparatorluğu’nun Borçlar İdaresi’ne olan 32 milyon altın borcun yüzde seksenini Avrupalı Yahudilerin ödemesini önermişti. Bunun karşılığında Hayfa ve civarında yerleşim izni istiyordu. Sultan Abdülhamit ise, Yahudi topluluklarının Kuzey Irak’ta değişik bölgelere yerleştirilmeleri düşüncesindeydi. Olmamıştı. 1897 tarihi Yahudiler için bir dönüm noktası oldu. Dünya Siyonist Örgütü Basel, İsviçre’de kuruldu ve başkanlığına Theodor Herzl getirildi. Siyonist programın finans desteği ile Filistin’de toprak satın alınması ve bir devletin altyapısının oluşturulması kararlaştırıldı. Amacı, “Asırlarca Müslümanlığın büyük mevkiini işgal eden ve Yahudilerce vadedilmiş topraklar denen mukaddes Filistin topraklarını elinde bulunduran Türk-Osmanlı Devletini parçalamak ve Dünya Müslüman Birliği’ni önlemek” olarak açıklandı.

1903 yılında sermayesi 100.000 sterlin olan İngiliz-Filistin Şirketi kuruldu. Bu şirket Hayfa, Yafa, Kudüs, Hebron, Beyrut, Safed, Taberiye ve Gazze’de şubeler açtı ve toprak alım satımıyla ilgilenmeye başladı. Osmanlı Devleti yoğun Yahudi göçmen akınlarını, Siyonistlerin Filistin’de toprak almasını ve Yahudilerin Filistin’de yeni yerleşim yerleri kurmasını önleyemedi. Siyonistler sadece merkezî idareyi değil Filistin’deki yerel yönetimi de etkiliyordu. 1904-1905 arasında Mutasarrıf Ahmed Reşid Bey Siyonistlerin şirketinden vilayetin vergi açığını kapatabilmek için borç para aldı. Ancak borç olayının Babıâli tarafından duyulması üzerine görevinden alındı. Siyonistlerin Filistin’de Yahudi devleti kurma isteklerine, başta Moiz Kohen (Munis Tekinalp) gibi Osmanlı Yahudileri karşı çıktılar; onlara göre Yahudi göçmenler Osmanlı topraklarına gelmeli ve özgürce yaşamalıydılar. Siyonistler fikir ayrılıklarına düştü, ama Siyonizm’den vazgeçmedi. II. Abdülhamid nezdinde girişimlerini sürdürürken, Emmanuel Karasu, Nesim Russo ve Nesim Mazliyah gibi ittihatçılarla da dirsek teması içindeydiler.

Siyonizm’e sadece Osmanlı Yahudileri karşı değildi. Benzer tepki Fransa gibi Avrupa ülkelerinde yaşayan Yahudilerden de geldi. Alliance İsraelite Universelle’in (Evrensel Musevî Birliği) bildirisine göre, Avrupa uygarlığından uzak kalmış Yahudi cemaati, ancak ve ancak eğitimle kalkınabilirdi. Yani Yahudilerin sorunu anavatanlarının olmaması değil, geleneksel dinin altında ezilmesi ve kabuklarını yırtıp toplumsal reformları yapıp, modernize olamamasıydı. Yahudi, Batı’nın değer sistemini kabul ettiği an kurtuluşunu da bulacak, özgürleşecekti. Alliance, Yahudilerin içinde yaşadıkları toplumlarla bütünleşmelerini savunuyordu. Alliance’a göre Siyonizm sahte mesihçilikten başka bir şey değildi. Rasyonalizme ve özgürlükçülüğe aykırıydı.

Alliance teşkilatı Yahudilerin Musa dininden birer Fransız, İngiliz, Osmanlı vb. vatandaşlarına dönüşmelerini amaçlıyordu. Siyonist ülkü ise, bunun tam tersine, Yahudi benliğinin asimilasyon erozyonuna uğramamasını amaçlıyordu.

“Siyon Protokolleri” konusuna da kısaca değinmek lazım.

Siyonist Yahudi milliyetçilerinin Basel kongresine atfedilen 24 maddeden oluşur. İlk kez 1905’te yayımlandı. "Yahudilerin modernizm adıyla dünyayı ele geçirmeyi planladıkları" ileri sürüldü. Rusya’da ve Avrupa’da Yahudilere saldırılar başladı. Daha sonra çeşitli mahkemelerce yalan olduğu kanıtlanmasına rağmen buna kimse inanmadı ve mahkeme sonuçları bile Yahudi komplosunun bir parçası sayıldı.

– Siyasetin ahlakla bağı yoktur.

– Gayemiz uğruna rüşvetçilik, düzenbazlık ve hıyanetten çekinmemeliyiz.

– Hürriyet, eşitlik, kardeşlik gibi kelimeleri biz bağırdık, budala papağanlar bu oltamıza takıldı.

– Seçeceğimiz yöneticiler; kabiliyetleri zayıf ve kölece itaat edecek kimselerden olmalıdır. Kendilerinin müşaviri veya uzmanı olan bizim çocuklarımız sayesinde ellerimizde oyuncağa döneceklerdir.

– Anayasal devletlerin dengesini bozmalıyız.

– Tüm dünyaya hükmedecek olan hükümdarımızın taç giyme vakti gelince ona engel olacak her şey ortadan kaldırılacaktır.

– Fransız ihtilaline büyük adını biz verdik. Çünkü o tamamen bizim eserimizdir.

– Görülmeyen bir kuvveti kim devirebilir? Yahudi olmayan masonlar da bizim bu amacımıza hizmet ederler.

– Halkın zihnini bulandırmalıyız. Onları karşı koyma hissi uyandıracak ciddi düşüncelerden uzak tutmalıyız.

– Biz hükümetleri iktisatçıların dünyası ile kuşatacağız.

– Hükümetlerde sorumlu mevkileri yeni dünya düzeni kuruluncaya kadar, mazisi kötü, halk arasında iyi şöhretli olmayan kişilerin ellerine vereceğiz. Onlar bize boyun eğmezlerse şantaj yoluyla bizim menfaatlerimiz için çalışmak zorunda kalacaklardır.

– Dünyadaki her memlekette serbest Mason Locaları kuracağız ve çoğaltacağız. Onlara kamu faaliyetlerinde şöhretli olan veya olabilecek herkesi çekeceğiz. Çünkü biz başlıca haber alma büromuzu ve tesir vasıtalarımızı bu localarda bulacağız.

– Tüm Mason Localarını yalnız bizce bilinen ve başka kimse tarafından kesinlikle bilinmeyen Siyon liderlerimizden oluşan bir merkezi idare altında toplayacağız.

– Her ülkede mutlaka kredi ve finans merkezi kuracağız. O merkezler aracılığı ile insanları borçlandırarak hâkimiyetlerini yavaş yavaş ele geçireceğiz.

– Yahudi olmayan hükümetlere o devletlerin ihtiyacı olmayan paraları vererek o paraları iki, üç misli olarak geri alacağız.

– Memleketlerdeki zengin insanları borçlandırarak mason Localarına çekeceğiz ancak bu teşkilatlara üye olanları zengin yapıp onları kullanacağız.

1890 ile 1924 yılları arasında, çoğunlukla Rusya ve Doğu Avrupa’dan iki milyonun üzerinde Yahudi Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Avrupa’daki kısıtlamalardan önemli ölçüde kurtulmuş bir Yahudi toplumu Yeni İsrail’de ortaya çıkıyordu.

Bu arada eski İsrail’de neler oluyordu?

Filistin’de Osmanlı’nın durumu, Siyonistlerle Arap milliyetçilerine büyük cesaret vermişti. Siyonistler, Avrupalı büyük devletlerden Yahudi göçüne destek istiyor ve Filistin’de egemen bir devlet kurmayı umuyor; Arap milliyetçilerinin herbiri kendi bağımsız devletlerini kurmayı arzuluyordu. Nüfus dağılımına göre 1914’te durum Siyonist iddialara uygun değildi. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra, özellikle Doğu Avrupa’dan başlayan göçle Filistin’deki Yahudi nüfusu 1914’te 80 bine çıktı. Arap nüfusu 650 bin civarındaydı. Nüfusun yüzde 12’sini oluşturan Yahudileri devlet çatısı altında toplamak çok uzak bir hayal gibiydi. Siyonist lider E. Weizman, Orta Doğu haritasının bölge halklarının değil, büyük devletlerce çizilebileceğini en erken fark eden isimdi. Yahudi kuruluşlarının stratejik yaklaşımıyla İngilizlerin politik becerileri bir araya geldiğinde Ortadoğu’da ‘Büyük Oyun’un ilk perdesi açılacaktı.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İngiltere Filistin’i Osmanlı İmparatorluğu’ndan aldı. 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile Yahudilere bir ‘ulusal anavatan’ için verilen söz unutulmamıştı. 1920’de, İngiltere’nin Filistin Mandası başladı. Kudüs İbrani Üniversitesi kuruldu ve Filistin’e göç dalgaları gelmeye başladı. Artan Yahudi göçünden memnun olmayan Filistin’in Arap sakinleri ise Yahudi yerleşimine ve İngiltere’nin Yahudi yanlısı politikasına şiddet içeren ayaklanmalar ve terör eylemleri yoluyla karşı çıkmaya başladılar. 1920 Arap isyanları ve 1921 Yafa isyanlarının ardından, Filistin’deki Yahudi liderleri bu çetelere karşı çiftliklerini ve Kibbutzları korumak için Haganah örgütünü kurdular. Arapların uyguladığı şiddetten dolayı, İngiltere Yahudi devleti fikrinden geri adım atmaya ve iki uluslu bir çözüm veya Yahudi azınlığı bulunan bir Arap devleti fikrini gündeme getirmeye başladı. Haganah’tan kopan aşırı örgütler Filistin’deki İngiliz hedeflerine ve Araplara karşı intikam saldırıları düzenledi, İngiliz yöneticilerini hedef alan suikastler gerçekleştirdi.

Yahudiler dişlerini göstermeye başlıyordu…

1923-1929 arasında Musevi göçünde bir düşüş görüldü, ancak Almanya’da 1930’lardan itibaren nazizmin gelişmesine paralel olarak Filistin’e yerleşen göçmen sayısı 1930 yılında 4 bin, 1933’te 30 bin, 1935’te ise 62 bine ulaştı. Filistin’e yasadışı göç yoğunlaşıyordu. İngiltere’nin onayı olmaksızın Avrupa’daki savaş yüzünden mülteci durumuna düşen çok sayıda Yahudi örgütlenmeye başladı. Göç, İsrail’deki Yahudi yerleşimlerine önemli katkıda bulunacaktı.

1933’te, Hitler’in ve Nazi Partisi’nin Almanya’da iktidara gelmesi ile Yahudi meselesi daha vahim bir boyuta taşındı. Ekonomik krizler, ırkçı Yahudi düşmanı yasalar ve savaşın yaklaştığı korkusu ile birçok Yahudi Avrupa’dan kaçarak Filistin, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’ne gitti. Hitler 1939 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasının ardından milyonlarca Yahudinin yaşadığı Polonya ile Fransa’nın da aralarında bulunduğu Avrupa’nın neredeyse tamamını işgal etti. 1941’de, Sovyetler Birliği’nin işgali başladığında, Nihai Çözümün hayata geçirilmesi emrini verdi. Avrupa’daki altı milyon Yahudi yok edilecekti. Hitler Yahudi-Bolşevik Rusya’dan ve Siyon Protokollerinden çok etkilenmişti. II. Dünya Savaşı sırasında 1,634 toplama kampı ve 900’den fazla çalışma kampı kurdu. Nazi kontrolündeki topraklardaki 8,8 milyon Yahudinin üçte ikisi, 5,9 milyonu öldürüldü. Polonya Yahudilerinden ancak onda biri hayatta kaldı. Diğer bölgelerde hayatta kalma oranı üçte bir veya yarım idi. Yahudiler hiçbir direniş gösteremedi. Bin beş yüz yıllık sürgünde direnişin onlara daha pahalıya mal olacağını öğrenmişlerdi. Görüşmelerle, para ödemelerle, yalvararak, protesto ederek çözüm aradılar. Ama savaşmadılar. Kitle halinde göç ettirildikleri için nesiller boyu zayıflatılmışlardı.

Zaten en hırslıları Amerika’ya, en enerjikleri, en militanları da Filistin’e gitmişlerdi…

Bir iddiaya göre de, Yahudi elebaşıları, Avrupa’da kalan Yahudilerin de Filistin’e gitmeleri için Hitler’e ve Nazilere yardım etmişti. Savaştan sonra da 500 bin Yahudi Almanya’dan Filistin’e göç etti. Almanya masraflar için 1,5 miyar dolar ödedi. 20. yüzyıl sonuna kadar ödediği tazminat miktarı 30 milyar doları buldu.

Dinci Yahudilere göre, Tanrı, Hitler ve Nazileri Yahudileri cezalandırmak için seçmişti.

Seküler Yahudilere göre ise bakış açısı farklıydı. 17.yy.daki Avrupa katliamları Yahudileri önce İngiltere’ye, sonra da Amerika’ya yönlendirmişti. Bu göçler dünyadaki en güçlü devletlerdeki en güçlü Yahudi varlığını yaratmıştı. Bunun sonucu olarak ta modern Siyonizm ortaya çıkmıştı.

Hitler felaketi sayesinde İsrail Devleti’nin kurulması ve sonrasına bakıyorum…

2. Dünya Savaşı’nın sonunda ABD Başkanı Truman, İngiltere’ye başvurarak 100 bin Yahudi’nin derhal Filistin’e girmesine izin verilmesini ve göç limitlerinin kaldırılmasını talep etmiş, konu 1947’de İngiltere tarafından Birleşmiş Milletler’e götürülmüştü. ABD’nin ve Yahudi lobilerinin baskısı altındaki Birleşmiş Milletler, Kasım 1947’de Filistin’in Arap ve İsrail devleti olarak bölünmesini ve Kudüs’e uluslararası statü verilmesini kabul etti. 14 Mayıs 1948 tarihinde İsrail Devleti’nin kuruluşu açıklandı. Filistin topraklarında bu tarihte 1 milyon Arap ve 600 bin Yahudi yaşamaktaydı.

İsrail Devleti, dünyanın dört bir yanından ülkeye gelen yüz binlerce Yahudi mülteciyi içine almaya başladı. Aynı yıl, Türkiye ilk ve tek Müslüman ülke olarak İsrail’i resmen tanıdı. Yahudiler iki bin yıldır her yerde ezilmişlerdi. Ama artık Filistin’de savaşacaklardı. Önce mandacı İngilizlerle mücadele ettiler. Sonra da sıra Araplardaydı. Yeni kurulan İsrail Devleti ilk savaşını Ürdün, Suriye, Irak ve Mısır ile yaptı. Ocak 1949 tarihinde sona eren savaşın bitiminde Gazze Şeridi hariç tüm Necef, Galile Gölü ile Kudüs şehrinin batı kesimi, İsrail’in hâkimiyetine geçti. 750 bin Filistinli Arap, Şeria (Ürdün) Nehri’nin batısına ve Gazze Şeridi’ne göç etmek zorunda kalarak günümüze kadar sürecek bir trajedinin kurbanı oldular.

İsrail Devleti’ni kuran 1947-8 olayları Arap-İsrail problemini yarattı. Yahudilik Avrupa’nın sorunu olmaktan çıkarılıp Müslüman dünyanın sorunu haline getirildi. 1948’den 1967’ye kadar Arap ülkelerinde yaşayan 500.000 Yahudi İsrail’e geldi. Filistinli Arap göçmenler Arap ülkelerinde dengesizlikler yarattı. 1960’ta Ürdün, 1970-80 arası Lübnan karışacaktı.

Yahudiler arasında fikir ayrılıkları vardı. Yeni Devletin sınırları üç şekilde belirlenebilirdi. Bir milli vatan; iki, vadedilen topraklar; üç, Siyonist Devlet. Milli vatan dünyanın her hangi bir yerinde olabilirdi. Vadedilen topraklar Haşmonayim krallığında daha küçüktü, Davut krallığı Suriye’yi de içeriyordu. Nil’den Fırat’a kadardı. Aşırı dinci Yahudiler için hiçbiri geçerli değildi. Devletleri Mesih’in gelişinden sonra kurulmalıydı. Acele ediliyordu.

Siyonist Devlete gelince, Yahudilerin elde edebileceği, yerleşebileceği, gelişebileceği ve savunabileceği toprakları içermeliydi. İlk görüşmelerde Filistin’in yüzde 20’si ile 50’si arasında toprak sözkonusu iken, 1948 Savaşı’ndan sonra İsrail toprakların yüzde 80’ine sahip oldu. Filistinli Araplar devletsiz kaldılar, Gazze Şeridine ve Ürdün tarafından yönetilen Batı Şeria’ya sıkıştılar.

1951’de Ürdün kralı Abdullah öldürüldü. 1952’de askeri darbe ile Mısır monarşisine son verildi, Nasır İsrail’in yok edilmesi için çalışmaya başladı. Sovyetler Arap ülkelerine yardıma başladı. 1956’da Süveyş Kanalı millileştirildi, İsrail’in kullanımına kapatıldı. İsrail Mısır’a saldırdı, Sina yarımadasını ele geçirdi. İngilizler ve Fransızlar yardım etti. Sina askersiz duruma geldi. Birleşmiş Milletler Barış Gücü kurularak Gazze Şeridi’ne ve Sina Yarımadası’na yerleştirildi. 1948-1958 arası İsrail nüfusu 800 binden iki milyona yükseldi.

1967 altı gün savaşında Araplar İsrail’e saldırmak üzereyken baskına uğradılar. Sonuçta kazanan yine İsrail oldu. Bu kez Sina’yı, Batı Şeria’yı, Kudüs’ü ve Suriye’den Golan tepelerini Lübnan da Güney Lübnan topraklarını kaybettiler. İsrail bu toprakların büyük bir bölümünü İŞGAL statüsünde bıraktı ve Kudüs ile Golan tepelerini İLHAK etti.

Mısır Suriye ile beraber, 1973’te Yom Kippur Günü’nde baskın şeklinde taarruza geçti. İsrail yenilmek üzereyken ABD havadan gönderdiği son sistem silahlarla yardıma geldi. İsrail birlikleri Süveyş Kanalı’nın batısına geçtiler. Kahire yolunu kestiler. Mısır ateşkes istedi. Sonunda gülen taraf yine İsrail oldu. Ama tepki olarak dünya petrol krizi başladı. Petrol siyasi güç haline geliyordu. OPEC, İsrail’e yardım edenlere petrol ambargosu uygulama kararı aldı. Petrol fiyatları dört kat arttırıldı. Arap ülkelerinin gelirleri on kat arttı. Paralar silah alımına ve İsrail karşıtı terörün desteklenmesine yöneldi. Üçüncü Dünya ülkeleri Arap baskısıyla İsrail ile diplomatik temaslarını kesti. Fransa Irak’ta gelişmiş bir nükleer santral inşa etti. Bunu tehdit gören İsrail 1981’de hava taarruzu ile reaktörü tahrip etti.

1975 yılında Arapların artan etkisiyle, Birleşmiş Milletler kararı ile Siyonizm ırkçı kabul edildi. Komünist ve İslam ülkeleri 72 lehte, yaklaşık tüm liberal demokrasiler 35 aleyhte, 32 çekimser oy. Türkiye Siyonizm’in ırkçılık olduğu kararı desteklemişti. Aynı yıl yine Birleşmiş Milletler kararı ile Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat devlet başkanı statüsüyle onurlandırıldı. İsrail uluslararası bir izolasyona giriyordu.

1978’de, Camp David’te, ABD Başkanı Carter gözetiminde barış anlaşması imzalandı. Mısır İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. İsrail, havaalanları, petrol sahaları dahil tüm Sina Yarımadası’ndan çekildi. Batı Şeria ve Kudüs için görüşmeleri Filistin Arapları kabul etmedi. Ürdün, üzerinde yaşayan toplumu istemediğinden "Barış’a evet topraklara Hayır" dedi ve Batı Şeria kamburunu İsrail’in sırtında bırakmayı tercih etti.

1970’lerin sonu ve 1980’lerde İsrailli bilim adamları gizlice nükleer silah geliştirdiler. Bu durum Arap komşularınca hemen öğrenildi.

1982’de İsrail Filistin Kurtuluş Örgütü’nün üslendiği Lübnan’ı işgal etti. Hizbullah doğdu. 1.500 İran Devrim Muhafızı, Suriye üzerinden geçip, Şii çoğunluklu Bekaa’ya yerleşti.

1990 ve sonrasında bir milyon Yahudi Sovyetlerden İsrail’e göç etti.

1991 Birinci Körfez Harbi’nde İsrail uçaklarla kökeninde Yahudi olduğunu düşündüğü beş bin kişiyi ülkesine getirdi. Kuzey Irak yönetimiyle ezelden beri iyi ilişkileri olan İsrail buraları kendi ülke sahası gibi kullanıyordu.

1995’te İsrail-Filistin geçici anlaşması imzalandı. Filistin özerklik kazanıyor, karşılığında terörden uzak durmayı ve İsrail Devletini ortadan kaldırmaktan vaz geçtiğini vadediyordu. Hamas ve bazı Filistin fraksiyonları anlaşmayı kabul etmedi. Aynı yıl İsrail başbakanı İzak Rabin aşırı sağcı Siyonist bir öğrenci tarafından öldürüldü.

2000 yılında İsrail tüm birliklerini Güney Lübnan’dan çekti. Filistin’in devrimci sol El Fetih hareketi bölündü ve 2004’te Yaser Arafat’ın zehirlenerek öldürülmesiyle, Batı Şeria’ya hapsedildi. Kontrol altına alındı. İsrail’in var olma hakkını tanımayan ve aşırı dinci Hamas 2006 Filistin seçimlerini kazandı, İsrail ile yapılan tüm anlaşmaları reddetti, terörden vazgeçmeyi tanımadı ve İsrail’in yok edilmesi hedefini tekrarladı. İran’ın yaptığı gibi, soykırımın bir Yahudi komplosu olduğunu savundu. Ertesi yıl Gaza’nın yönetimini ele aldı. Aynı yıl İsrail Hava kuvvetleri Suriye’de bir nükleer reaktörü imha etti.

İsrail Irak’ta da çalışıyordu. MOSSAD Barzani peşmergelerine eğitim verdi. Molla Mustafa Barzani’den başlayan İsrail-Kuzey Irak işbirliği 2005’te ivme kazandı. Irak’ta Saddam devrilip Talabani Cumhurbaşkanı olunca Kuzey Irak’ın kontrolü Barzani’ye geçti. Rothschild ailesi bölgedeki petrolün kontrolünü İsrail ve Barzani üzerinden eline geçirmiş oldu, enerji hattı İsrail’in hamiliğine kaydı. Rothschild’ler Akdeniz havzasında enerji alanında büyük yatırımlara sahip. Petrolü en kârlı ve güvenli şekilde dünya pazarına ulaştırmak için güvenli koridorlara ihtiyaçları var. Enerji atılımı devam etti. 2009’da İsrail açıklarında zengin doğal gaz rezervleri bulundu. İsrail enerji şirketi Delek Grubu ve Rothschild’lerin da hissedarı olduğu Noble enerji şirketi, doğal gaz keşfi ve çıkarılması için çalışıyor.

İsrailli komandolar 2010’da İHH İnsani Yardım Vakfı girişimiyle Gazze’ye yardım taşıyan Mavi Marmara ve beş gemiye uluslararası sularda saldırdı, dokuz Türk eylemciyi öldürdü, bir kısmını yaraladı ve gemileri yolcularıyla birlikte rehin aldı. İsrail, taviz verebileceği barıştan vazgeçmiş, sürekli savaş ve işgal stratejisine geçmişti.

İsrail için en büyük tehdit Lübnan ve destekçisi Suriye idi. Lübnan’da Hariri suikastı sonrası Suriye ordusunun Lübnan’dan çekilmesi İsrail’in önünü açtı. 2011’de Suriye’de iç savaş patlak verdi. İsrail, bu savaşta Beşar Esad’a karşı kim varsa el altından destekledi: Özgür Suriye Ordusu, El Nusra, Irak Şam İslam Devleti yani IŞİD. Bu dönemde İsrail’in istihbarat örgütü Mossad, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün ile yakın işbirliği yaptı. Suriye’deki savaşın mimarlarından Suudi İstihbaratçı Bender Bin Sultan, pek çok kez Mossad ile buluştu ve planlama yaptı.

İçlerinde Yahudi lobilerinin etkin olduğu küresel güçlerin amaçlarına bakıyorum…

İsrail bir bölge devleti olmalıydı. Orta Doğu enerji kaynakları ve enerji nakil hatları güvende olmalıydı. Radikal İslamcı gruplar iktidar olmamalıydı. İran güçlenmemeliydi. Irak’ta bir Kürdistan kurularak, Arapların, İran’ın ve Türklerin aralarına girmeliydi.

2000 yılında Türkiye küresel güçlerin taşeronu olarak öne çıkıyordu. Türkiye’ye uluslararası düzeyde, AB üyelik süreci dahil, ekonomik ve siyasi destek verilmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri ve dolayısıyla Atatürkçülük, cumhuriyet ve laiklik gözden düşürülmüştü. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle ciddi parasal ve siyasî ilişkiler kurulmuştu. Ama 2011’e gelindiğinde işler tersine döndü. Türkiye “Yeni Osmanlıcılık” projesiyle Orta Doğu üzerinde egemenlik kurmaya soyunuyordu. Küresel güçler ve Yahudi lobileri AKP iktidarına karşı harekete geçti.

Günümüzde bu satranç oyunu sürüyor…

İsrail bu gün % 75’i Yahudiler olmak üzere 8 milyon nüfuslu bir ülke. Demokrasiden ödün vermiyor. 120 koltuklu Meclis, yani Knesset, Likud (merkez sağ) ve Siyonist Kamp ağırlıklı 10 siyasi partili bir dağılıma sahip. 2015 rakamlarıyla ihracatı 56, ithalatı 59 milyar dolar. Kişi başı milli geliri 33,700 dolar, GSMH 282 milyar dolar. Rothschild’lerin İsrail’le çok yakın ilişkileri var. İsrail’e büyük yardımlar yapıyorlar. ABD İsrail’e her yıl karşılıksız 3 milyar dolar hibe ediyor.

İsrail toplumu bu gün dört gruba bölünmüştür.

Birincisi Ortodoks Yahudiliği en tutucu şekilde uygulayan kesim olan Harediler’dir. 19. yüzyıldan beri Siyonistler ile çatışma halindedirler. Siyonist fikirleri Mesih’ten önce kurulacak bir Yahudi devletine karşı olmalarından dolayı reddederler. Siyasi bağımsızlığın ancak kutsal bir müdahale ile ortaya konulabileceğini iddia edereler. Siyonizme kuşkuyla ve hatta düşmanca yaklaşırlar, bazıları Şeytan’ın işi olarak tanımlar.

İkinci grup olan Siyonistler dini kabul ederler ama Yahudi aşırı milliyetçiliğine ağırlık verirler. Harediler’i azgelişmiş bir grup olarak görürler.

Üçüncü grup seküler Yahudilerdir. Din ve aşırı milliyetçiliği kabul etmezler.

Dördüncü grup ise diaspora Yahudileridir.

Son iki grup Yahudi kimliğinden, dininden ve geleneklerinden yavaş yavaş uzaklaşmakla suçlanmaktadır.

Siyonistler için Yahudi dini uygun bir milli enerji ve kültür kaynağıydı. İncil bir devlet kitabından farksızdı. Bu nedenle Siyonistler Yahudi dinini devletlerini yaratmak için kullandılar. Bazı dindar Yahudiler Siyonist milliyetçilik ruhunun Yahudileri tekrar Yahudi dinine döndüreceğine inandılar. Tevrat’a uymak yeni vatanseverlik ruhuyla ateşlenebilirdi. Siyonistler Tevrat Okulları yerine seküler okullar için mücadeleye başladı.

Amerika’da bulunan bazı Yahudilerin kurduğu Neturei Karta Anti-Siyonist hareketi de ilginç. İsrail’in tamamen gayri meşru olduğunu ve işlediği cinayetlere karşı olduğunu söylüyorlar. Onlara göre, Kudüs’te bulunan bazı Yahudiler ve Hahamlar da İsrail ideolojisine ve yasa dışı yerleşke yapımına muhalifler. Filistin topraklarının İsrail tarafından parça parça işgal edilmesini kabul etmiyorlar. Yahudi tarihi üç bin yıl öncesine dayanırken, Siyonizm 130 yıl önce başlamıştı. Müslümanlar ile birlikte yaşamak istiyorlar. İsrail’in 1967 sınırlarına değil 1948 sınırlarına geri dönmesi gerektiğini söylüyorlar.

Amerikan Yahudileri de ayrı bir toplum sayılıyor. Tarihte yaşanmamış bir örnek oldular. Yahudi benliklerini koruyarak asimile oldular. Ezeli yabancı ve gezgin Yahudiler sonunda tamamının yabancı olduğu bir ülkede sürekli kalabilecekleri bir yuva buldular. Amerikan Yahudileri, İsrail Yahudileri ve Diyaspora Yahudileri’ne üçüncü eleman olarak ilave oldular. Tüm Yahudilerin güvenliği ve gelecekleri Amerika’daki güçlülere bağlandı. Örgütleri: Zionist Organization of America (ZOA) Başkanı Morton Klein Başkan Trump’a en yakın ABD Yahudi lideri sayılıyor. Diğerleri AIPAC, ABD Yahudi Örgütleri Konseyi, ADL, AJC, B’nai B’rith International, Kuzey Amerika Yahudi Federasyonları.

Son ilginç bir not daha. Yeni Başkan Donald Trump’ın seçim kampanyasının mimarı Yahudi Jared Kushner, 2009 yılında Trump’ın kızı İvanka Trump ile evlendi. İvanka Yahudiliğe geçebilmek için uzun bir dini eğitimden geçti ve Yael Kushner adını alarak Yahudi dinine yatay geçiş yaptı. Trump’ın Yahudi bir kızı da oluverdi.

Konuyu toparlamalıyım…

Yahudiler, çok zeki ve çok uyanıklar. M.Ö 500’lü yıllardan başlayarak Tevrat’ı yazmış, üstelik yaşamadıkları birçok tarihi kendilerine mal etmişler. İbrahimi geleneğe de, Musa’ya da sahip çıkmış, kendilerine ilahi bir kimlik almışlar. Birçok Yahudi tarihçisi, Roma’da, Fenike’de, Kartaca’da, Avrupa tarihinde, Rus, Hind, İran, Çin tarihinde abartılı Yahudi izleri keşfetmiş, kendilerini yüceltmeye çalışmış. Kendilerini büyük ve güçlü göstermeyi başardıkları da ortada gezen birçok komplo teorilerinden anlaşılıyor. Hangi taşı kaldırırsak altından Yahudiler çıkıyor.

Aynı tekniği, Sabetaycı yazarlar ve Sabetaycılık uzmanları da kullanmaktadır. Onlara göre Osmanlı’yı ve Cumhuriyeti Yahudiler yönetmiştir, birçok ilki onlar yapmıştır, toplumu onlar modernleştirmiştir; sanat, edebiyat, kültür hayatı onlar sayesinde ayakta durmaktadır, büyük lider ve komutanların çoğu Yahudi ya da dönmedir. Oysa Yahudiler Osmanlı’da küçük bir azınlıktı, 16. yüzyıldan sonra gözden düşmüş, 17. yüzyıldan beri Müslüman olmaları ya da Müslüman görünmeleri şartıyla ticaret yapmalarına izin verilmiş.

İsrail’deki Yahudi nüfusun çoğunun Yahudi olmadığı da ileri sürülmektedir. Afrika kökenliler ve Rusya’dan göçenler gibi.

Peki, bundan sonrası nasıl gelişebilir?

Biraz farklı bakalım…

Örneğin işler sarpa sarabilir, Yahudiler ellerindekinden de olabilir mi?

İsrail’de solcular, liberaller, insan hakları savunucuları, ateistler, marksistler, her düşünceden insanlar var. Bazıları bölgede çıkacak kapsamlı bir savaşın sonunu kestiremiyorlar.

Orta Doğu’yu Irak ve Suriye’de olduğu gibi karıştırarak İsrail’in güvenliğini sağlamak başarılı olamayabilir. ABD ve onunla paralel hareket eden Arap diktatörlükleri de zararlı çıkabilir. İsrail halkının yüzde sekseni askeri harekâtı destekliyor, ama destekleyenlerin sadece yarısı Hamas’a karşı mücadelede başarılı olunacağına inanıyor. İslam dünyası, Avrupa’nın bir kısmı, hatta BM’in çoğunluğu da İsrail’e karşı çıkıyor. ABD İsrail’i desteklemeye daha ne kadar dayanabilecek?

Yoksa “Tanrı’nın seçtiği halk” ruhlarını esir alan Şeytan’ın hedefi mi oldu? Siyonistler soykırımı istismar ederek nereye kadar gidebilecek? Rothschild ve Rockefeller gibilerin egemenliğindeki Derin Dünya Devleti Yahudilerin kontrolünde mi? Yoksa Yahudi olmayan Yahudilerin mi? “Yeni Dünya Düzeni” için Yahudiler kullanılıyor olabilir mi? El altından Filistin’de Hamas’ı, Suriye ve Irak’ta boy gösteren köktenci İslami terör örgütlerini, Afganistan’da Taliban’ı destekledikleri gibi destekliyor olabilirler mi?

Kaos ortamından “Yeni Dünya Düzeni”ni kurabilmek için iki tarafa da ihtiyaçları yok mu? 19. ve 20. yüzyıllarda Avrupa’da oynanan oyun 21.yy.da da neden devam etmesin?

Sonunda İsrail’in de gözden düştüğünü göremez miyiz?

Ya da, sıklıkla iddia edildiği gibi, Yahudiler kaostan düzen yaratarak, Dünya Krallığının tahtına oturacaklar mı?

AMERİKA DOSYASI : ABD, Yeni Dünya, Yeni Kıble


ABD, Yeni Dünya, Yeni Kıble

KAYNAK : http://srecaio.blogspot.com.tr/search?updated-min=2016-01-01T00:00:00-08:00&updated-max=2017-01-01T00:00:00-08:00&max-results=10

Tarih 1.000 yılları. Viking Leif Ericson Norveç Kralı’ndan aldığı Hristiyanlığı yayma görevi doğrultusunda Grönland’ın batı kısımlarını görmek için, yola çıktı. Gemisini Amerika kıtasını daha önce gören ve rapor eden Herjólfsson’dan satın almıştı. Bulduğu topraklar büyük olasılıkla Kanada’nın Newfoundland bölgesiydi. Ericson’ın Hudson Körfezi ya da Büyük Göller yolu ile Minnesota’ya kadar ulaştığı da iddia ediliyordu. Kuzey Amerika’ya ayak basan ilk Avrupalıydı.

Amerika’yı Kristof Kolomb’dan beş asır önce Vikinglerin keşfettiği doğruydu…

1492’de Amerika’ya ayak basan Kristof Kolomb rastladığı bölgeyi Hindistan, yerlileri de Hintliler olarak nitelendirdi. Aslında haksız sayılmazdı. Yerlilerin ataları Asya’dan Buzul Çağı’nın yaşandığı M.Ö. 60.000-35.000 yılları arasında Bering Boğazı’nı geçerek Sibirya’dan Amerika’ya gelmişlerdi.

Kolomb‘un da asıl görevi Hristiyanlığı yaymak ve İspanya Krallığı’na yeni topraklar armağan etmek olmuştu. Amerika Kıtası’nın 1492’de keşfinden sonra Avrupa’dan göçler başladı. İspanyollar 1565’te Florida’ya yerleşti. İngilizler ilk devamlı yerleşimi 1607’de Virginia’da kurdu. Hollanda 1614’te Manhattan adasına geldi. 1664’te İngiltere burayı ele geçirdi. 18. yüzyılda Fransızlar İngiliz kolonilerini tehdit ediyordu.

Hepsi yerli halkların aleyhine toprak sahibi oluyorlardı. İngilizler, İngiltere başta olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler alıp buralara yerleştirerek koloniler kurdular. 18. yüzyıl ortalarında, bu kolonilerin sayısı 13’e yükseldi. Bazı yerliler Avrupalı beyaz adamlarla birlikte yaşarken, çoğu teslim olmayı reddetti ve Batı’ya göç etti. Sayıları milyonları bulan yerliler 1890’da sadece 250.000’e düşecekti.

Doğudaki 13 koloni dışındaki topraklar İspanya, İngiltere, Fransa ve Rusya tarafından paylaşılıyordu.

Osmanlı’da Gerileme Devri’nin başladığı dönemde, 1763’te Paris’te bir barış antlaşması imzalandı. İngiltere ve Prusya’ya karşı Fransa, Avusturya ve Rusya arasında, 1756-1763 yıllarında geçen Yedi Yıl Savaşları sömürge paylaşımı, ticaret hakları ve deniz egemenliği için yapılmış, İngiltere galip gelmişti. Avrupa’da sınırlar pek değişmedi, fakat İngiltere ilk defa bir dünya gücü olarak tanındı, Asya ve denizlerinde güç dengesi sağlayacak hale geldi. Hindistan İngiliz ekonomik sisteminin en önemli parçası oldu. Meksika’nın kuzeyindeki Amerika İngilizce konuşan dünyanın bir uzantısı haline geldi. Hindistan, Afrika ve Amerika’daki Kanada, Büyük Göller ve Mississippi Vadisinin üst kısmındaki Fransız toprakları, İngiltere’nin denetimine geçti.

Fransa Krallığı büyük bir yenilgi almıştı, ancak 1789 Fransız İhtilali’ne kadar, 26 yıl, durumu idare edebildi. İngiltere de ekonomik olarak yıpranmıştı. Durumunu düzeltebilmek amacıyla, çay ve damga vergisinin kolonilerde de uygulanmasını istedi. Ancak 13 koloni, İngiltere parlamentosunda Amerikalı temsilcilerin olmadığını ileri sürerek, bu vergileri kabul etmedi. İngiltere, 1764-1773 arasında kolonilere kâğıt para, şeker, pul, damga, resim ve çeşitli mali yükler getirmeyi sürdürdü.

1774’te toplanan 1. Philadelphia Kongresi’nde, 13 İngiliz kolonisi ağır vergiler yükleyen İngiltere ile savaşa karar verdi. İngiltere, 1774-1776 arasında, vergilere ek olarak, zorlayıcı ve cezalandırıcı yasalar ve önlemler uygulayarak, savaşa hazırlanan kolonilere yanıt verdi.

Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1775’te başladı. Koloniler, milisler ve çiftçilerden oluşan 20.000 kişilik düzensiz bir ordu topladı. General Washington ordunun başına geçti. Fransız General Lafayette de, gönüllü gruplarla İngilizlere karşı çarpışıyordu. İngiliz Ordusu 42.000 kişilik eğitimli bir kuvvetten ve Alman kökenli 30.000 paralı askerden oluşuyordu.

Ve önemli bir tarih… 4 Temmuz 1776. Fransız Devrimi’nden 13 yıl önce…

13 İngiliz kolonisi İkinci Philadelphia Kongresi’nde bağımsızlıklarını ilan etti ve İnsan Hakları Bildirisi kabul edildi: “İnsanların doğuştan, yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme gibi başkasına devredilemez hakları vardır. Devletler, bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Eğer herhangi bir hükümet şekli, bu gayelere aykırı hareket ederse, bu hükümeti değiştirip, yerine bir yenisini getirmek milletin hakkıdır.”

ABD’nin kurulmasında yayınlanan bu açıklama daha ziyade John LOCKE’dan etkilenmişti. Mutlakiyet yönetimine açtığı sarsıntılar sonucunda İngiliz, Amerikan ve Fransız büyük devrimlerin temelleri oluşmuştu. Doğal hukuk doktrinini savunuyordu. İnsan doğası bencildi, herkes eşit ve özgürdü, hayatını, sağlığını, özgürlüğünü ve varlıklarını savunmaya hakkı vardı. Güçler ayrılığı esastı, devrim hem bir haktı hem de bir ödevdi. Yöneticinin otoritesi mutlak değildi. Karşılıklı güven ile toplumsal sözleşme oluşturulmalıydı. İnsanın özgürlüğü yasalarla, güven ve kayıt altına alınmalıydı.

Kısacası, genç ABD tepesinde bir kral istemiyordu…

Savaş devam etti ve 1777’de İngiliz ordusunun bir kısmı Saratoga’da yenilerek teslim oldu. Saratoga zaferi, Fransızları 1778’de savaşa girmeye teşvik etti. ABD ve Fransa arasında bir ittifak yapıldı. Kolonilere 1776’dan beri el altından para ve malzeme yardımı yapan Fransa, filolarını ve ordularını hazırladı ve Haziran 1778’de İngiltere’ye savaş ilan etti. Bu, savaş dinamiklerini değiştirdi ve İngilizler denizlerdeki egemenliğini kaybetmekle kalmayıp, Fransa’nın İngiltere’yi istila tehlikesiyle dahi karşılaştı.

1779’da İspanyollar, 1780’de Hollandalılar da savaşa girdi. 1780’den sonra deniz savaşı İngilizlerle Amerikalıların Avrupalı müttefikleri arasında geçti. İspanya ve Hollanda, Britanya Adaları’nı büyük ölçüde denetime alarak İngiliz deniz gücünü açık denize çıkarmadı. 1781’de, Washington, Fransız birliklerinin desteğiyle, Yorktown Muharebesi’nde İngiliz General Cornwallis’i yenerek savaşın sonucunu belirledi.

3 Eylül 1783. Fransız Devrimi’nden altı yıl önce…

Fransa, İspanya ve Hollanda’dan yardım alan kolonilere yenilen İngilizler barış istedi ve 8 yıl süren savaş sonunda Paris Versaille Antlaşması imzalandı. İngiltere, batıda Mississippi Irmağını da içine alan geniş sınırlarla, 13 sömürgenin oluşturduğu ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı, İspanya Doğu ve Batı Florida’yı, Fransa Antillerden bazı adaları ve Senegal’i aldı.

Rönesans, reform, keşifler ve icatlar sonrası güçlenen Batı’nın, zayıflayan Doğu’ya egemen olmak için, liderlik kavgası ve sömürgelerin ele geçirilmesi için açgözlü bir paylaşım mücadelesi başlıyordu.

ABD’nin ilk yüzölçümü 835.687 kilometrekare idi (Türkiye kadar), daha sonra, Fransa, İspanya, Rusya ve Meksika ile yapılan antlaşmalarla ve savaşlarla bugünkü 9.371.786 kilometrekareye kadar büyüyecekti.

Sırada iç mücadeleler vardı…

Her koloninin ayrı bir devlet olmasını isteyen Cumhuriyetçilerle, her devletin içişlerinde serbest, fakat güçlü bir merkez etrafında birleşmesini isteyen Federalistler arasındaki çatışmalar 1787’de başladı ve 4 yıl sürdü. Kanlı çatışmalardan sonra Konfederasyon yeniden düzenlendi. Bağımsızlıklarını ilan eden eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla bir araya gelerek Amerika Birleşik Devletleri’ni kurdu.

1800’lere kadar toparlanan ABD, topraklarını genişletmeye ve temizliğe başlıyordu. 1803’te Louisiana Bölgesi Fransa’dan 15 milyon $’a satın alınıyor ve topraklar iki katına çıkıyor. 1819’da İspanya Florida’yı ABD’ye terk ediyor. 1820’de kuzeydeki Maine, özgür eyalet olarak birliğe katılıyor. Kölelik Missouri’de serbest bırakılıyor. 1821-1825 arasında, İspanya ve daha sonra Meksika’nın izniyle, Amerikan göçmenler Teksas’a yerleşiyor.

ABD’nin 1823 Monroe Doktrini ile Avrupalıların Amerika kıtası topraklarını tekrar kolonileştirilmesi önleniyor. Meksika, 1830’da Amerikan göçmenlerin Teksas’a yerleşmelerini yasaklıyor. 1830-1840’larda, binlerce yıl önce Asya’dan gelen kızılderililerin yurtlarından doğuya doğru uzaklaştırılması siyaseti uygulanıyor…

1835’te başlayan Teksas Bağımsızlık Savaşı 1836’da Teksas’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle sona eriyor. ABD’ye katılmayı resmen isteyen Teksas, 1836-1845 arasında, ABD’nin Pasifik’e genişlemesini istemeyen İngiltere baskısıyla bağımsız kalıyor. Meksika 1842’de Teksas’a saldırıyor, ancak İngiltere’nin müdahalesiyle ateşkes ilan ediliyor. Sonunda bağımsız cumhuriyet Teksas 1845’te 28’inci Eyalet olarak ABD’ye iltihak ediyor. Teksas üzerinde toprak iddiasını sürdürünce, 1846’da ABD Meksika’ya savaş ilan ediyor. 1847’deki Buena Vista zaferiyle yenilen Meksika, 1848 Antlaşması ile Rio Grande nehrinin kuzeyinde kalan bütün toprakları Amerika’ya terk ediyor…

Kölelikle ilgili İç Savaş başlıyor…

1857’de Kongre’nin sömürgelerde köleliği serbest bırakmasını ve kölelerin vatandaş olmasını önleyen kararı ABD Yüksek Mahkemesince kabul edildi. Bir yıl sonra, Başkan Abraham Lincoln birlikten ayrılma tehdidinde bulunan köleci Güneylilere ve demokratlara ultimatom verdi. 1860 yılına gelindiğinde, kuzeyde köleliğin reddedilmesine tepki olarak güneyde 11 konfederasyon eyaleti oluştu. Ertesi yıl, Güney Carolina ve arkasından altı Güney Federe Devleti’nin Birlikten ayrılıp silaha sarılmasıyla ABD İç Savaşı başladı.

Başkan Abraham Lincoln 1863’te Konfederasyon eyaletlerindeki kölelere özgürlüklerini verdi.

ABD İç Savaşı’nın sona erdiği 1865 önemli bir kilometre taşı. Köleliğe karşı olan kuzeyin zaferi 600.000 kişinin ölümüne yol açtı. ABD’nin Birinci Dünya Savaşında 116.000, ikinci Dünya Savaşında 405.000, Vietnam’da 58.000 kişinin kaybından fazlaydı.

Aynı yıl, ABD’nin cumhuriyetçi Başkanı Lincoln suikast sonucu öldürüldü.

Birliğini sağlayan ABD genişlemeye başlıyordu. 1867’de Alaska Rusya’dan 7,2 milyon $’a satın alındı.

Biraz da komplo teorisi (!) 1877 yılında, John D. Rockefeller, Cecil Rhodes, John P. Morgan, Mayer A. Rothschild ve Andrew Carnegie beşlisi ABD’de Yuvarlak Masa’yı oluşturdu. Bölgesel şekilde yönetim birimlerinin oluşturulması ve dünyanın tek elden yönetimi öngörülmekteydi. Öncelikle İngilizce konuşan dünya halkları birleştirilecek ve yönetim altına alınacaktı.

1898’de Hawaii kendini ABD’ye bağladı. Aynı yıl Porto Rico, Guam ve Filipinler için İspanya ile savaş başladı.

20. yüzyıl başındayız. Geriye bakıyoruz. Vergiler ve yasal düzenlemelerde özyönetime razı olan 13 İngiliz kolonisi, İngilizlerle çatışmanın genel savaşa ve bağımsızlığa gideceğini düşünmemişti. Ama olaylar ve uluslararası rekabet yeni bir ulusun temellerini attı. Güçlerini, ekonomilerini, toplumlarını ve yaşamlarını yeniden düzenlediler. Yani, Amerikan Devrimi önce ekonomik, sonra siyasaldı. Devrim, özgür yaşamayı ve mülkiyet haklarını isteyen orta sınıf tarafından desteklendi. Daha bağımsızlık elde edilmeden, savaş sürerken, İnsan Hakları Bildirisi’ni yayınlayan bir anlayış egemendi…

Ama sonra bir şeyler değişti…

ABD’nin Anglo-Protestan kültür ve inancının bir ürünü olduğunu hatırlıyorum. Çabuk zengin olma, fırsatçılık, bakir ve zengin doğal kaynaklar, geliştirilen iyi bir ulaştırma sistemi, finans sihirbazlığı, sanayileşme, acımasız ve açgözlü bir rekabet öne çıktı. Tek amacın parasal başarı ve güç olduğu, "bırakınız yapsınlar" doktrini, Püritenist ve Evanjelist tarikatların öne çıktığı Protestan ahlakı ve eğitimi gibi unsurlar bir araya geldi. Aşırı bireysel, hırslı, dünyaya egemen olmaya soyunan, yönetimin seçilmiş üstün insanlara ait olmasına inanan, WASP (Beyaz, Anglo Sakson, Protestan) ağırlıklı bir yapı ortaya çıkıyordu.

İngiltere I. Dünya Savaşı’ndan sonra gücünü yitirmeye başlayınca onun “Tek Dünya Devleti” kurma çabasını ABD devralmaya başladı. II. Dünya Savaşı’nda faşist Almanya ve Japonya’yı çökerttikten sonra Batı’nın liderliğini ilan etti.

İçe dönük ABD artık dışa dönecekti.

Hedefte Sovyetler Birliği vardı…

Demokrat Başkan Truman (12 Nisan 1945-20 Ocak 1953) komünizmin yayılmasına karşı özgür insanların desteklenmesi için müdahale doktrinini kabul etmişti. 1947 yılında SSCB’nin yayılmasını ve komünizmin önlenmesini öngören Marshall Planı ve Truman Doktrini ile Avrupa’yla beraber Türkiye ve Yunanistan’a ABD ekonomik yardımı başladı. 1950’lerde Yunanistan, Milliyetçi Çin ve Kore’ye müdahale bu anlamda yürütüldü. ABD küresel ve bölgesel örgütlenmelere de gitti. 1945’te Birleşmiş Milletler, 1949’da NATO, 1954’te Güney Doğu Asya’da SEATO, 1955’te Türkiye, İngiltere, Irak, İran ve Pakistan’ın dâhil olduğu Bağdat Paktı (Sonra CENTO) kuruldu.

Böylece 1945-1990 arasındaki Soğuk Savaş başladı. Sovyetler ve komünizm karşıtı isterik ve paranoyak bir ortam doğdu. Komünizme karşı din silahı kullanılacaktı. Türkiye’de CIA desteği ile 1951 yılında kurulan İlim Yayma Cemiyeti Soğuk Savaş’ın ülkeye ilk armağanı oldu. İslam’ın siyasi çıkarlara alet edilmesinin önü açıldı. Gerici, hilafetçi, Amerikan işbirlikçisi siyasetçiler, bürokratlar, akademisyenler yetiştirilmeye başlandı. İslamcılar yurtsever, Amerikan karşıtı, tam bağımsızlık taraftarı ise vatan haini olacaktı. Örgütlenme artıyordu. Komünizmle Mücadele Derneği’nin ilk şubesi 1956 tarihinde İstanbul’da kuruldu.

Cumhuriyetçi Parti’den emekli general Dwight D. Eisenhower 20 Ocak 1953 yılında sekiz yıllık başkanlık dönemine başladı.

1956’da SSCB Macar İhtilali’ni bastırdı, uluslararası komünizm sarsılıyordu. Aynı yıl başlayan Arap-İsrail Savaşı Orta Doğu’da alarm sinyalleri verdi. Başkan Eisenhower doktrinine göre, ABD Ortadoğu’nun patronu olmaya başlayacaktı. Komünizmin etrafı çevrilecek ve daha fazla genişlemesine izin verilmeyecekti. Aynı tarihlerde, ABD Türkiye liderliğinde İslam Birliği kurulamayacağını anlamıştı. Orta Doğu’ya Sovyet ve Türkiye korkusu yaymaya başladı, ABD kötü adam değildi.

ABD ekonomisi iyi gidiyordu. Güneyde baskı altında bulunan siyahlar kuzeydeki sanayi bölgelerine göçüyordu. Siyahların lideri Dr. Martin Luther King sosyal haklarda eşitlik isteyen hareketi başlatmıştı. 1961’de göreve başlayan Demokrat Başkan Kennedy bu hareketi destekliyordu. Uzayın keşfi ile birlikte komünizm karşıtlığı da öne çıkıyordu. Amerikan yüzyılı yükseliyordu. Avrupa da toparlanmıştı, 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), 1960’ta 18 Avrupa ülkesi ile ABD ve Kanada’nın da üye oldukları Avrupa İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği (EFTA) kuruldu.

1962 önemli bir kavşak oldu. ABD ve SSCB arasında Küba Krizi patlak verdi. Sovyet nükleer füzeleri ABD’nin çok yakınına gelmişti. Bunalım Soğuk Savaş’ın doruk noktasındaydı. Sonunda sorun çözüldü. Küba’dakilere karşılık, Türkiye’deki nükleer Jüpiter füzeleri söküldü. "Yumuşama" ve "görüşme" havası yaratıldı. Ama bazı sorunlar da peşinden geliyordu. NATO’nun Avrupalı ortakları böylesine büyük bir bunalımda, görüşlerinin alınmayacağını gördü. Nükleer kâbustan korunmak için klasik silahların önemi artmalıydı. ABD ile SSCB devlet başkanlarının gizli, çabuk ve doğrudan haberleşmeleri amacıyla doğrudan telefon hattı-hotline-kuruldu.

O yıl, SSCB uzay yarışında da geri kalmadığını gösterdi, Mars’a ilk roketi fırlattı.

Başkan Kennedy 22 Kasım 1963’te bir suikast sonucu öldürüldü. Nedeni bu güne kadar anlaşılamadı. Bir iddiaya göre, suikasttan beş ay önce, Amerikan banknotlarındaki FEDERAL RESERVE NOTE yazısını sildirmek, borç para vererek devletten faiz toplama gücünü FRB’nin elinden almak istemişti. Amerikan Hazinesi, kasasındaki gümüş karşılığında basacağı banknotları piyasaya sürebilecek, FRB’ye faiz ödemek zorunda kalmayacaktı. Kennedy öldürüldükten beş ay sonra ABD FRB’den aldığı kâğıt dolarları piyasaya sürüp, FRB’ye faiz ödemeye devam etti. Suikast gerekçesi olarak, Vietnam Savaşı’nı sona erdirmeyi planlaması da söylenir. Suikastın bir Mossad ürünü olduğu da ileri sürülmektedir.

Kennedy’nin yerine derhal yardımcısı Johnson geçti. 1964’te BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs’a uluslararası kuvvet gönderme kararı sonrası, Başkan Johnson’un Başbakan İnönü’ye yazdığı Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesine karşı çıkan mektubu NATO’da ve Batı’da ciddi bir kriz yarattı. Ankara ile Moskova arasında yakınlaşma dönemi başladı. Ertesi yıl, ABD Demirel’den Türk- Kürt federasyonu istedi. Asker şiddetle karşı çıktı. 1945’te ABD uzmanları Türkiye’de yaptığı inceleme sonrasında, CIA tarafından 1948’de yazılan Kürt azınlık raporu buzdolabından çıkarıldı. Doğu Anadolu bir sömürgedir, TC’ne karşı kurtuluş savaşı vermelidir (!) 1930’larda İngilizlerin ve Almanların “Kemalist Cumhuriyet hem din düşmanı, hem Kürt düşmanı” teması ABD tarafından devralınmıştır. ABD, Soğuk Savaş nedeniyle dondurduğu Kürt ayrılıkçılığını ısıtır. Artık Sovyet tankları Doğu Anadolu’dan İskenderun Körfezi’ne inebilir. Kürtleri kışkırtabilir. Ama Sovyetler de İslam kartını oynar. Fransa da geri kalmaz, Ermeni sorununu ısıtır.

1965’te Başkan Johnson Vietnam Savaşı’nı başlattı. Eisenhower döneminde Fransızlar Vietnam’dan çekilince komünistler ve milliyetçiler arasında iç savaş çıkmıştı. ABD Birleşmiş Milletler’le beraber, ülkenin Kuzey ve Güney Vietnam olarak ikiye ayrılmasını sağlamıştı. Ama Vietkong komünist gerillalar Güney’e saldırınca ABD Güney Vietnam askerlerini eğitmek amacıyla bölgeye asker göndermişti. Kennedy döneminde asker sayısı 16 bini aşmış ancak sıcak çatışmaya girmemişlerdi. Başkan Johnson ve halefi Cumhuriyetçi Nixon döneminde silahlı mücadeleye girilmişti.

1966 yılı Batı’da önemli bir çatlamaya sahne oldu. De Gaulle, Fransa’nın NATO askeri kanadından çekildiğini açıkladı. ABD’nin örgütteki güçlü rolünü ve İngiltere ile özel ilişkisini protesto etti. Fransa ABD ve İngiltere ile eşit şekilde üçlü bir yapıya girecekti. Aldığı yanıtı yetersiz bulan de Gaulle, bağımsız bir savunma gücü kurmaya başladı. NATO-Varşova Paktı savaşının içine çekilmek yerine Doğu Bloku ile ayrı bir barış seçeneği istedi. Akdeniz’deki filosunu NATO komutasından aldı. Yabancılara ait nükleer silahların Fransa topraklarında konuşlandırılmasını yasakladı.

1970’e gelindiğinde Protestan misyoner örgütü “American Board” Türkiye’deki Dinlerarası Diyalog Nurcularıyla el eledir. “Işık Evleri” kurulur. Erbakan da Milli Nizam Partisi’ni kurar. Yeniden Osmanlılaşma başlar. İslam Dinarı, İslam ortak pazarı, Birleşik İslam Devleti gündemdedir.

ABD’nin 1971 Çin hamlesi var sırada…

Cumhuriyetçi Başkan Richard Nixon Çin’i Sovyetler’e karşı bir denge unsuru görüyordu. 1969’da göreve başlamasından itibaren Çin liderlerine görüşmek için diğer devletler aracılığıyla haberler gönderiyordu. Bu arada Ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger 1971’de Çin’e gizli bir ziyaret yaptı. ABD-Çin ilişkileri yumuşama dönemine girmişti. Pakistan bu temaslarda belirleyici oldu. "Pingpong Diplomasisi", Çin ile ABD’nin 20 yılı aşkın kapalı kapılarını açmasının başlangıcı oldu. Arnavutluk başta olmak üzere bazı ülkeler Çin’in Birleşmiş Milletlere üye olmasını önerdi. Çin ABD’nin desteğiyle ve üçte iki çoğunluk kararıyla Birleşmiş Milletler’e veto yetkisini haiz "daimi üye" olarak girdi. Çin Cumhuriyeti, Milliyetçi Çin veya Tayvan BM’den atıldı.

Nixon Dönemi (20 Ocak 1969-9 Ağustos 1974) kritikti…

Ekonomide olumsuz gelişmeler oluyordu. 1970’lerde çokuluslu şirketler dünya ekonomisini denetime almaya başlamıştı. “Tek Dünya Devleti” projesi gündemden düşmüyordu. Nixon sürekli açık veren bütçe ve ticaretin baskısı nedeniyle altın rezervlerinin erimeye başlamasını önlemek için doların altın standardına son verdi.

1972’de de başka önemli olaylar da gündemdeydi…

Nixon Çin’i ve SSCB’yi ziyaret etti. Sovyet lideri Brejnev ile silahlanma kontrolü anlaşmasını imzaladı. Yumuşama (Détente) başladı, sonucunda balistik füzelere karşı savunma füzelerini ve nükleer füzeleri sınırlandırma, yani SALT I antlaşması imzalandı. Soğuk savaşta bir ilk yaşanıyordu.

Nixon Kuzey Irak’taki Kürdistan Demokratik Partisi"ne de el atıyordu. 1972 yılında imzalanan Sovyet-Irak Dostluk Antlaşması’ndan sonra İran Şahı ABD Başkanı Nixon ile gizli görüşme yaptı; bu görüşmeden sonra CIA tarafından "Kürdistan Demokratik Partisi"ne üç yıl içinde 24 milyon dolar gönderildi. Barzani’nin Irak rejimine karşı ayaklandığı yıllarda, ABD-İsrail-İran üçlüsü bu ayaklanmayı destekliyordu. Barzani-ABD ilişkileri, Henry Kissinger eliyle yürütülüyordu. MOSSAD-Barzani ilişkileri de İsrail’in Tahran’daki askeri ataşesi MOSSAD Ajanı Yaakov Nimrodi aracılığı ile gerçekleşiyordu. Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynuyordu.

17 Haziran 1972 günü Nixon’ın kaderini belirledi. Beş hırsız Watergate iş merkezindeki rakip Demokratik Parti’nin merkezine girerken yakalandı. Seçimi az farkla kazanan Başkan Nixon’ın Cumhuriyetçi Parti’siyle bağlantılıydılar. Demokrat Parti’nin telefonlarını gizlice dinlemek üzere mikrofonlar yerleştirmeye çalışıyorlardı. Nixon hırsızlığın arkasında olan bütün siyasetçilerin ortaya çıkarılması için Adalet Bakanı Richardson’ı görevlendirdi. Richardson, Cox isimli savcıyı bu göreve atadı. Cox, Beyaz Saray’da başkanın bütün konuşma kayıtlarını istedi. Nixon reddetti ve Cox’un görevden alınmasını emretti. Adalet Bakanı Cox’u görevden almayı reddedince Nixon Richardson’ın işine son verdi. ABD Yüksek Mahkemesi Başkan Nixon’ı bant kayıtlarını savcılara teslim etmeye zorladı. Nixon bant kayıtlarını teslim etti ama halkın desteğini kaybetmişti ve Kongre’de Nixon’ı görevden almak üzere soruşturmalar başlamıştı. 8 Ağustos 1974 tarihinde Nixon televizyonda yaptığı bir konuşmayla ertesi gün istifa edeceğini açıkladı. Yerine Başkan yardımcısı Gerald Ford (9 Ağustos 1974-20 Ocak 1977) başkan oldu. Böylece Nixon ABD tarihinde başkanlıktan istifa eden ilk ve tek başkan oldu.

1973’te David Rockefeller ve Zbigniew Brzezinski tarafından dünyanın tek elden yönetimi için Yuvarlak Masa teorisinin bir ayağını temsil eden Trilateral (Üçlü) Komisyonu kurulmuştu.

Burada bir parantez açmalıyım.

ABD tarafından planlanan ve dayatılan Yeni Dünya Düzeni’nde, makro düzeyde “Tek Dünya Devleti”, mikro düzeyde ”Site Devletler”e dayanan bir yapı esas alınmaktadır. İmparatorluk benzeri federal devletlerin oluşturacağı büyük bir dünya koalisyonunun adımları atılmaktadır. Ulusal yapıları parçalamaya yönelik mikro (etnik) milliyetçilik akımları desteklenmektedir. Yani ulus devletler tarihten silinmeye çalışılmaktadır. Yeni Dünya Düzeni, ulus devletlerin birleşmesi sonunda kurulacak ”Birleşik Devletler” ile ulus devletlerin parçalanması sonunda kurulacak ”Site Devletler” üzerine inşa edilecek ve dünya coğrafyası yeniden çizilecektir.

Şema kabaca bellidir. Hristiyan Amerika ve Avrupa, Müslüman Orta Doğu, Konfüçyüsçü Asya Konfederasyonları. Sonra da sıra “Tek Dünya Dini”ne gelecektir…

Bunu komplo teorisi olarak küçümseyenler de vardır. Olabilir. Sanırım küresel yağmacılar da böyle düşünüyor. Aslında soru şudur: “Dünya, gerçekten süper güç ABD tarafından yönetiliyor mu? Yoksa perde arkasında başkaları mı var?” Bana ikincisi daha akla yatkın görülüyor…

Her taşın altında Yahudi parmağı aramak değil amacım. Ama şu bilgileri de görmezden gelemiyorum: Uluslar üstü ölçekte yapılanan ve Derin Dünya Devleti (DDD) denen üç örgüt var. ”Uluslararası Dış İlişkiler Komisyonu (CFR), Bilderberg Grup (BG) ve Trilateral, Üçlü Komisyon (TC)”. Bu üç örgüt, dünyanın en zengin Yahudi iş adamlarınca kurulan ve sadece Yahudi kökenli peygamber hanedanından geldiği iddia edilen üyelerin kurduğu Yuvarlak Masa (Round Table) örgütüne bağlı faaliyet göstermektedir. ABD ile dünya genelinde uygulanacak politikaları CFR; Avrupa’da uygulanacak politikaları Bilderberg; Asya’da uygulanacak politikaları Trilateral Komisyon belirlemektedir. Round Table ise DDD Karar Organıdır.

DDD’nin Türkiye uzantıları da bellidir. Uluslararası sermaye ile işbirliği yapan sözde ulusal sermaye, Masonik ve Dini Gizli Örgütler, Kürt-İslam Örgütleri, Fethullah gibi sahte Ilımlı İslam önderleri ve İkinci Cumhuriyetçiler.

DDD’nin has adamı Kissinger dışişleri bakanı olarak yoluna devam etti. 1974’te Ulusal Güvenlik Konseyi ile bir taslak hazırladı: Ulusal Güvenlik Etütleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD’nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri (NSSM 200). Soykırımın ABD hükümetinin resmi millî güvenlik politikası olması öneriliyordu. Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, dünya nüfusunun en çok 8 milyarda tutulmasını ve 2075’te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını öneriyordu. Bu kadar nüfus artışının “savaşlar ve devrimlere” yol açacağını söyleyen NSSM 200, gıda kontrolünün hızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor, modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen “çok fazla sermaye yatırımı” gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM 200’ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceği idi. NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin dışındaki nüfus artışının % 47’sinden sorumlu olduğu varsayıldı: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etiyopya ve Kolombiya.

Cumhuriyetçi Parti’den Gerald Ford (9 Ağustos 1974-20 Ocak 1977) döneminde Doğu Bloku ile yumuşama siyaseti ve Kissinger’in dış politikası devam etti. Ama Türkiye ABD ilişkileri bozuldu. Haşhaş ekimi durdurulmadığı ve Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle adadaki askerler geri çekilmediği için 1978 yılına kadar sürecek ABD silah ambargosu başladı. Aselsan ve Roketsan gibi Savunma Sanayi firmaları bu dönemde kuruldu. 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. ABD ile Savunma İşbirliği Anlaşması yürürlükten kaldırıldı. Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesisleri Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “kontrol ve gözetimi” altına alındı. ABD bu yaptırımlara dayanamayarak 1976′da üslerle ilgili yeni bir Savunma İşbirliği Anlaşması imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi ambargonun kaldırılması şartına bağlanmıştı.

Başkan Ford Demokratların çoğunlukta olduğu Kongre ile mücadele etti. Artan petrol fiyatları ve ekonomik durgunlukla da baş etmesi gerekti.

1975′te başka önemli olaylar da vardı. ABD 58.000 zayiattan sonra Vietnam’ı terk ederek Savaş’a son verdi. Bu savaş, ABD’de savaş karşıtı kitlenin büyümesini sağlamıştı. ABD Vietnam’ı bölme düşüncesini gerçekleştiremedi; Kuzey ve Güney, Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti adıyla birleşti.

Komünizm buradaki savaşı kazanmıştı…

1975’te Siyonizm Birleşmiş Milletler’de ırkçı kabul edildi. 72 Komünist ve İslam ülkesi lehte, 35 liberal demokrasi aleyhte oy verdi. 32 ülke çekimser kaldı. Türkiye Siyonizm’in ırkçılık olduğuna ilişkin kararı destekledi. Bir yıl sonra, JINSA, Jewish Institute for National Security Affairs, Ulusal Güvenlik Konularında Çalışan Yahudi Enstitüsü, ABD Yahudi cemaati tarafından kuruldu. Savunma bakanlığı çevresiyle yakın bağlar tesis etti ve Richard Perle gibi yeni muhafazakâr-neocon düşünürlere ev sahipliği yapan bir merkez oldu. Pentagon ile Tel Aviv arasında önemli bir köprü görevi üstlendiği, İsrail’in ABD’deki dışişleri ve savunma mekanizması gibi çalıştığı söylenmektedir.

Sıra Demokrat Parti’den Başkan Jimmy Carter (20 Ocak 1977-20 Ocak 1981) dönemine geldi…

Beyaz Saray’ın Asya siyasetini düzenleyen Trilateral-Üçlü-Comission, diğer adıyla “Brzezinski Hükümeti” 1973’te kurulmuştu. ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin başındaki Brzezinski, Carter döneminde ünlü Samuel Huntington’u bu komisyona aldı. Burada Huntington aşırı görüşlerini hafızalara yerleştirdi, ama Brzezinski bunları açıklayamadı. Huntington 2020 ve 2050 yıllarında neler olabileceğini öngörmeye çalışıyordu. İslam, dünyada ve ABD’de en büyük din haline gelecekti. 1940’lı yıllarda Batı’ya, ideolojilerin çöktüğünü ve insanlığın büyük dinler bünyesinde yeni reçeteler arayacağını öne süren İngiliz tarihçi Arnold Toynbee’nin, gündeme getirdiği konuyu ortaya çıkarmıştı. İslam sahneye yerleşiyordu. Teslim mi olacaklardı, yoksa sahneden gitmesi için bir şey mi yapacaklardı? Batı, Müslümanlığa yönelik yeni bir strateji belirlemeliydi. Huntington’a göre, Batı’nın temsil ettiği değerler dünyanın ortak malı değildi. Batı bu değerleri üretmede tek ve biricik olduğu gibi, bunlardan yararlanmada da tek hak sahibiydi. Bu değerlerden yararlanan ötekiler, faturasını ödemek zorundaydı. İslâm dünyası, Haçlı Batı’ya tüm servet ve kaynaklarını verse de bu olgu ve iddia değişmezdi. Batı ve “Ötekiler” vardı. Medeniyetler çatışacaktı, Büyük Satranç Tahtaları oyunda olacaktı…

Amerikan toplumunu siyasi yönden etkileyen kilit yazarlar Zbigniew Brzezinski, Samuel Huntington, Francis Fukuyama, Paul Kennedy ve Henry Kissinger aşağı yukarı böyle düşüneceklerdi. Rüzgâr ekiyorlardı, fırtına biçeceklerdi…

1977′de SEATO (Güney Doğu Asya Anlaşma Örgütü) dağıtıldı. ABD Vietnam Savaşı’nda SEATO üyelerinden çok az yardım alabilmişti. Savaşın vahşeti dünyada olumsuz algılanıyordu. Örgüt çatlamıştı. Sessizce dağıtıldı.

Başkan Carter‘ın da çabalarıyla Türkiye’ye silah ambargosu 1978 yılında tamamen kaldırıldı. Bundan dört ay önce, komünistler Afganistan’da iktidarı darbeyle ele geçirmişti. Aynı günlerde Demirperde’den Roma’ya gelen Polonyalı Karol Wojtyla Papa seçildi. Muhalefetin karşısında tutunamayacağını anlayan Polonyalı komünistler koruyucuları Sovyetleri yardıma çağırdı, Papa İkinci Jean Paul, seçilmesinden 8 ay sonra memleketi Polonya’ya gitti ve on yıl sonra Doğu Bloku’nun ve SSCB’nin çökmesine neden olacak olaylar zincirini başlattı.

Sovyetler Birliği’nin 1979’da Afganistan’ı işgali, Batı tarafından Varşova Paktı’nı yıkmak için fırsat olarak değerlendirilmişti. CIA ile İngiliz MI6 örgütleri Sovyetleri yaptığına pişman etmekle görevlendirildi. Rus askerlerine direnen yerel Afgan güçleri silâh ve mühimmatla desteklenirken, Polonya’daki Dayanışma Sendikası’nın bir siyasi güç haline gelmesi için gizli yardımlar başlatıldı. İşgalci gücün elindeki silâh ve mühimmat görüntüsü versin diye savunma sanayii uzmanlarının bile “Bu yüzde 100 Rus yapımı” diyecekleri ustalıkta çakma silâh ve mühimmat Mısır ve Çin’de üretilerek Afganlara iletildi. Bu arada, Polonya’da sisteme karşı düşünürlerin ‘Samizdat’ (yeraltı) eserlerini çoğaltmak için matbaa makinaları ve baskı malzemeleri gizli yollardan ülkeye sokuldu. Savaşın sonlarına doğru Sovyet askerleri yeni üretilen MI 24-D helikopterleriyle dağlarda üstünlük kurmaya başlayınca, ‘Rus yapımı’ görüntülü kaleşnikoflarla onlara karşı direnilemeyeceğini anlayan Amerikalılar, Mücahitlere ‘Stinger’ hava savunma füzeleri verecekti.

Aynı tarihlerde Çin’de iktidar mücadelesini reformcu Deng Şiaoping kazandı. 1979’da Çin ile ABD arasında resmi diplomatik ilişkiler kuruldu.

Karşılıklı hamleler geliyordu…

1979’da İran’da PEHLEVİ hanedanının sonunu getiren Humeyni ve mollaların İslami Devrimi sonrası İran CENTO yükümlüklerini reddetti, Pakistan ve Türkiye de çekildi, SEATO gibi CENTO da dağıldı, ama NATO devam ediyordu. Afganistan’dan sonra İran da ABD’yi üzüyordu.

Ama bu aylarda Orta Doğu’da sevindirici bir gelişme oldu. Mısır ve İsrail arasında ABD başkanı Carter gözetiminde 12 gün süren gizli pazarlık sonuçlandı. Enver Sedat ve Menahem Begin arasında Camp David Antlaşması imzalandı. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in ”mekik diplomasisi” işe yaramıştı. İsrail Sina Yarımadası’ndan çekiliyor, İlk kez bir Arap ülkesi, Mısır İsrail’i resmen tanıyor ve ABD’ye yakınlaşıyordu. ABD, Mısır’a para desteği sağlayacaktı. Diğer Arap ülkeleri de SSCB’ye yakınlaşacaktı.

Nixon ve Ford yönetimleri sırasında Ulusal Güvenlik Danışmanlığı ve Dışişleri Bakanlığı yapan ve Amerikan dış politikasını adeta tek başına yöneten Kissinger kimdi?

Alman Yahudi’siydi ve buna son derece önem veriyordu. Dışişleri Bakanı olduğu sıralarda, İsrail’e verdiği çarpıcı destekle bunu ortaya koymuştu. Noam Chomsky, Kissinger’ı "Amerikan dış politikasını ‘Büyük İsrail’ hedefine endekslemiş kişi" olarak tanımlıyor. Dışişleri’ndeki görevi sona erdikten sonra önemli lobi ve think-tank’lerdeki etkisi bitmemişti. Kissinger Associates adlı lobi şirketi ile belirleyici bir rol oynamıştı. Amerika’daki Yahudi finans çevreleriyle dikkat çekici bir yakınlığı vardı. Amerika’daki Yahudi lobisinin en önemli isimlerinden biriydi.

1980’lere girerken ABD ve Batı’nın optik kablo, haberleşme uyduları, bilgisayarlarla internet kültürünü yaymayı hızlandırdığı Dünya İletişim Devrimi’nin başladığını görüyoruz. Batı’da muhafazakârlık da yeniden yükselişe geçiyordu. Ekonomi piyasanın “gizli eline” bırakılıyordu. Zenginlerin iktidarı doğaldı ve mükemmeldi, eşitsizlik gerekliydi. Sınıf mücadelesi siyasetin merkezinden kovuluyordu. Onun yerine dini temeldeki uygarlıklar çatışması ve etnik milliyetçilik geçiyordu.

1980 yılı Türkiye için özel bir yıldı. 12 Eylül darbesi ile Yeşil Kuşak’ta yer alan Türk İslam sentezi ve yeniden Osmanlılaştırma hareketleniyordu. Göstermelik ABD patentli Atatürkçülük başlatıldı. CIA’nın Türkiye şefi Paul Henze 12 Eylül darbesini Başkan Carter’a “bizim çocuklar başardı” diye haber vermişti. 1977 yılında Ankara’dan ayrılarak Beyaz Saray’da başkana danışmanlık yapmakla görevli Ulusal Güvenlik Konseyi’nde CIA temsilcisi olarak 1980 yılına kadar görev yapmıştı. Şöyle diyordu: Atatürk İlkeleri Yeni Dünya Düzeni ile ölmüştür. İran ve Arap parasıyla desteklenen dincilik Türkiye için ciddi bir tehlike değildir. Nurcular ilericidir. Nakşibendiler gerici değildir. Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni içindeki yeri ILIMLI İSLAM’dır. Kemalizm terk edilmelidir. CIA Ortadoğu şefi Graham Fuller de, Fethullah Gülen’e sahip çıkıyordu. Kemalizm’e son verilmeli, Osmanlı ile övünülmeliydi. Radikal İslam’ın Orta Doğu’yu ele geçirmesine engel olmak için devletler İslamcı yapılıyordu. İslamcılar Sovyet yanlısı olamaz, ama ABD karşıtı olabilirdi. Erbakan ve arkadaşları gibi…

Yeni Dünya Düzeni içindeki Orta Doğu Birleşik Devletleri’nde Kürdistan da kurulacaktı. Ulus devletler Avrupa’da yaşanan şiddetten doğmuştu, ama kendileri de şiddet yayıyordu. Yavaş yavaş aşınıyordu, yok olmaya mahkûmdu. Çare federal devletler içinde özerk bölgeler oluşturmaktı. Cengiz Çandar’ın “Orta Doğu Çıkmazı” kitabı Siyonistlerin Osmanlıcılığını işliyordu. Hilafetçi Marksizm ve Türk İslam Sentezi gibiydi. Orta Doğu ülkeleri etnik ve dini yönden parçalanacaktı. Irak üçe, Lübnan beşe, Suriye dörde bölünecekti. Bu Siyonist plan 2003’te Irak’tan başlayarak ABD tarafından yürürlüğe konacaktı.

Cumhuriyetçi Parti’den Ronald Reagan (20 Ocak 1981-20 Ocak 1989) dönemine bakıyorum.

Reagan yumuşamayı kabul etmiyordu. Sovyetler kötü bir imparatorluktu, güçlü bir askeri duruşla üzerine gidilmeliydi. 1983’te Stratejik Savunma Girişimi, yani Yıldız Savaşları projesini başlatarak dünya siyasetini etkilemeye başladı. Bu proje, SSCB’nin kıtalararası balistik füzelerini uzaydan kontrol edilen uydulardan gönderilen lazer ışınları ile Amerikan topraklarına ulaşmadan yok etmesi üzerine kuruluydu. 1980’lerde ekonomisi çökmeye başlayan SSCB’nin kaldıramayacağı kadar büyük bir yük getirdiğinden SSCB bu tasarıya bir karşılık veremeyecekti. İki süper gücün birbirini yok etme yeteneğine dayanan "dehşet dengesi" bozulacaktı. Ayrıca, bu girişim 1972 yılında imzalanan Anti-Balistik Füzeler (ABM) anlaşmasına da aykırı idi. SSCB’yi benzeri bir girişime zorlayarak SSCB’nin dağılmasını hızlandırmak amacını da taşıyordu.

Reagan’ın Yıldız Savaşları projesine Gorbaçov yanıt verdi vermesine, ama farklı şekilde. Sovyet komünist sisteminin durduğunu ilan ederek…

O zamanlar NATO Savunma Koleji’ndeydim. Sovyetler Birliğinde halk ayaklanmalarını tartıştığımızı hatırlıyorum. Ben bunun olmayacağını savunuyordum. Sonraları anladım ki, Gorbaçov da o zamanlar bu olasılıktan korkuyormuş.

Aslında, 1924-1953 arasındaki 30 yıllık zorba Stalin rejimi herşeyi mahvetmişti. Ondan sonra geçen ikinci 30 yıl ise yaraları sarmaya çalışmış, ancak hastalığı tedavi edememişti. Sovyetler’in gücü kalmamıştı. “Hasta Adam” dedikleri Osmanlı’nın durumuna düşmüşlerdi. Ülkenin içindeki yangını görmeyen, ama yurtdışında serüven peşinde koşan son Çar’a benziyorlardı. Gorbaçov “kral çıplak” diyordu, "Eğer glasnost ve perestroyka yoluna gidilmeyecek olursa, Sovyet rejimi ve Rusya ayakta kalamayacak" diye uyarıyordu. Kızılordu ve KGB bu atılımı destekledi. Sovyetlerin bu malî güçle ABD’yle rekabet edemeyeceğinin farkındaydılar. Birinci sınıf bir ordu, ikinci sınıf bir toplum ve üçüncü sınıf bir ekonomi nasıl yürüyecekti? KGB, “Köklü reformlar yapılmadığı takdirde Sovyetler trajik bir yenilgiye uğrayacak” diyordu. Toplumsal, siyasi ve ekonomik reformlar ile nükleer silahların kontrolü, bölgesel politikalar ve Üçüncü Dünya ülkeleriyle ilişkileri öne çıkararak harekete geçiyordu.

ABD’de Irangate skandalı 1986’ya damgasını vurdu. ABD tüm dünyayı İran’a ambargoya çağırırken, “Lübnan’da rehin tutulan vatandaşlarına karşılık” diyerek İran’a silah satıyor, parayı da Nikaragua’daki anti-komünist Contra gerillalarına aktarıyordu. Ancak ABD İran’la doğrudan temas halinde değildi, arada İsrail adına David Kimsche vardı.

1987 sonunda ABD ve SSCB arasında Orta Menzili Nükleer Silahları Sınırlandırma Antlaşması (INF) imzalandı. İki ülkenin menzilli 500 ile 5.499 km arasında olan nükleer füzeleri yasaklanıyordu, Avrupa’da bunların tümü ortadan kaldırılacaktı. Nükleer ve stratejik silahların azaltılması ile ilgili ilk görüşme 1969′da yapılmıştı. SALT I Antlaşması, 1972′deydi. Savunma amaçlı füzeler sınırlandırılıyordu. Bu antlaşmadan sonra 1979′daki SALT II Antlaşması uzun menzilli nükleer silahların sınırlandırılmasını öngörüyordu. Ancak aynı yıl SSCB’nin Afganistan’ı işgale başlamasına bağlı olarak, ABD Kongresi onayını alınamadığı için sonuçsuz kalmıştı.

1988’de Irak Halepçe katliamı yaşandı. İran-Irak savaşı başladığında Reagan ABD desteğini iletmek üzere Donald Rumsfeld ve özel bir CIA ekibini Bağdat’a gönderdi. Ticaret Komitesi’nin izniyle Amerikan şirketleri Saddam Hüseyin’e şarbon ve böcek ilaçları göndermişti. Saddam bunları Halepçe’de kullandı, İran askerlerinin yanında, çoğu kadın ve çocuk, 6.357 Kürt öldürüldü. Kürtlerin ABD’den yediği ağır darbelerden biriydi.

Aynı yıl SSCB için önemli değişiklikler getirdi. Sekiz yıllık savaştan sonra Afganistan’dan çekilmek zorunda kalan Komünist Parti, Gorbaçov’un Perestroyka politikasını onayladı Ekonomi çökme noktasına gelmiş, büyük zorluklarla karşılaşılmış, eşgüdüm sağlanamamıştı. İnsan hakları, temel hak ve özgürlükleri temel alan Glasnost politikasında da büyük zorluklarla karşılaşılmıştı. Glasnost ABD’nin tüm olanakları ile tetiklemesiyle kontrolden çıkmış ve patlama noktasına varmıştı. Ulusal güvenliği yok edecek bir aşamaya gelmişti.

Cumhuriyetçi Başkan George Bush (20 Ocak 1989-20 Ocak 1993) dönemine geliyorum…

Vergileri azaltma projesi ticaret ve bütçe açıklarına neden olmuştu. ABD tarihinde ilk kez borçlu ülke durumuna düşüyordu. Klasik ve nükleer askeri güç azaltılmaya başladı. 1989 tarihi bir dönüm noktasıydı. SSCB pes etmişti. 9 Kasım’da Berlin Duvarı yıkıldı, Soğuk Savaş’ın sonuna gelinmişti. Varşova Paktı’nın da sonuydu.

Soğuk Savaş tarihine kısa bir bakış atabilirim…

1947-1974 kapitalizmin altın çağıydı. ABD, küresel istikrarı sağlamak, hegemonyasını dayatabilmek ve ekonomik gelişmeyi garantiye almak için NATO, BM ve AB’yi kurdu, Avrupa’ya ve Japonya’ya yardımlar yaptı. Sovyetlerin etrafını çevirdi. 1974-1989 arası kapitalizmin kârlılığı sona erdi. Soğuk savaşta yeni bir döneme girildi. Vietnam Savaşı ve OPEC krizi itibarını sarsınca ABD, çöküntüyü ve gerileyişi tersine çevirmeye çalıştı. 80’lerle birlikte Altın Çağ sona eriyordu. Refah devletinin, kapitalizm üzerinde oluşturduğu baskıya karşı yeni muhafazakârlık yükselişe geçiyordu. Bu mücadeleyi besleyen temel güç, iki silahlı kampın birbirleri karşısında duydukları korkuydu. İki taraf da bunu kendi amaçları için kullanıyordu.

Soğuk Savaş desteklenebilir miydi?

Caydırıcılığı istikrarsızdı ve nükleer eşitliğin sağlanması giderek daha masraflı oluyordu. Silahlanma yarışı yoluyla teknolojik avantaj peşinde koşan süper güçler arasındaki yoğun rekabet dönemini yumuşama dönemi izliyordu. Başlıca nükleer devletler egemenlikten vazgeçmişlerdi.

Aslında Soğuk Savaş, SSCB ve ABD ekonomilerini yapısal krizlere sürükleyerek sona ermişti. Sovyetleri biliyorum. 1960’lardan itibaren, teknolojik-ekonomik olarak çok gerisinde olduğu, kapitalist sistemle baş edememişti. Kalkınamayan sosyalist ülkelere yardımlar devam etmişti. Ve özellikle Afganistan Savaşı’nın harcamaları çok ağırdı.

Peki, galip geldiğini bildiğimiz ABD neden zayıflamıştı?

Birincisi, finanse ettiği Avrupa ve Japonya’yla rekabet edemez hale gelmişti. İkincisi sosyal devlet ve savaş harcamaları açık verilerek finanse edilmişti. Ve üçüncüsü, dolar zayıflamıştı.

Bir başka açıdan, ABD-Sovyet çekişmesi Avrupa’nın küresel İmparatorluğunun mirası için bir çatışmaydı. İşin gerçeği, Soğuk Savaş’ta Batılı ekonomik, askeri, siyasal ve toplumsal sistemler üstünlüğünü kanıtlamıştı. Özetle kapitalizm ya da liberal demokrasi galip gelmişti. Artık hiçbir sistem liberal demokrasiye karşı direnemeyecekti. Marksist Leninist ideolojinin ve sistemin işi bitmişti. “Tarihin sonundan” söz ediliyordu. Dünya muzaffer Batı’nın kalıbına uyacaktı…

1989’da Asya’da iki önemli gelişme oldu. İran dini lideri Humeyni öldü. Reformcular hareketlenmeye başlıyordu. Çin’de yaşanan sıkıntılar politik gelişmelere yansıyordu. Komünist Parti’nin ve Kızıl Muhafızların siyasi denetiminde azalma olmamasına ilk tepki Tiananmen Meydanı’nda toplanan üniversite öğrencilerinden geldi. Tanklar kullanıldı, yüzlerce insan öldü ve yaralandı.

Yılsonunda ABD yozlaşmış lider General Ortega’yı devirmek üzere Panama’yı işgal etti.

1990’lara bakıyorum…

Batı’da Yeni Muhafazakârlığın (Neo-Con) yükselişi dikkat çekiyordu. İktisadi bakımdan aşırı liberal bir program ile ideolojik olarak muhafazakâr, gerici anlayışın bir siyasi ifadesiydi. Yeni emperyalizmin ihtiyaçlarına bir yanıttı. Bush ekibinin en belirgin özelliği Yahudi köktenciliği ile yeni muhafazakâr geleneği birleştirmesiydi. Sovyet sisteminin dağılmasından sonra Batı ‘Sanayi Çağı’nı geride bırakmıştı ve ‘Bilgi Çağı’nda post modern topluma geçiyordu.

1990’lar bölgemizde nasıldı?

Soğuk Savaş’ın sonunda Orta Asya Cumhuriyetleri’nde CIA destekli Fethullah Gülen’in okulları açılıyordu. Aytunç Altındal Osmanlı sekülarizmini ve hilafete dönüşü, Yeşil Kuşak ve Hilafetçi Marksizm’i işliyordu. Abdurrahman Dilipak” İnanç Federasyonu”, Mehmet Altan” II. Cumhuriyet”, Ali Bulaç “Medine vesikası ve çok hukukluluk” temalarını ele alıyordu. Müslümanların, Yahudilerin ve Müşriklerin katıldığı İlk İslam Devletinin Anayasası örnek olabilirdi.

1990 Türkiye’de seri cinayetlere tanık oluyordu. Türk Ceza Kanununun Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesinin kaldırılmasına karşı çıkan Atatürkçü aydınlar öldürülüyordu: Prof. Dr. Muammer AKSOY, Çetin Emeç, Turan Dursun, Prof. Dr. Bahriye Üçok.

Aynı yıl Irak Kuveyt’i 4 saatte işgal etti. Saddam Kuveyt’in bol petrol üretip fiyatları düşürmesini gerekçe gösterdi ve Kuveyt’i Irak’ın ili ilan etti. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Türkiye’yi plansız, hazırlıksız ve donanımsız olarak Irak topraklarına, Irak Savaşı’na ABD önderliğindeki saflarda dahil etme kararını engellemenin tek yolunu istifa etmekte görmüştü Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necip Torumtay. İstifayı kabul eden Özal’ın arkasında ABD vardı. ABD ve müttefik güçlerin Birinci Körfez Savaşında yenilen Irak Kuveyt’ten çekilmeyi kabul etti, BM Güvenlik Konseyi müttefiklerin Irak’ta Kürtlere güvenlikli bölge kurmasına karar verdi.

Avrupa’da da tarihi bir olay gerçekleşti. Doğu ve Batı Almanya birleşti. ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB ile Doğu ve Batı Almanya arasında Berlin′de "4+2 Toplantısı" yapıldı. SSCB ilke olarak iki Almanya′nın birleşmesini kabul etti.

Önemli bir hamle daha vardı. NATO ve Varşova Paktı ülkeleri Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması’nı (AKKA) imzaladı. Atlas Okyanusu’ndan Ural Dağları’na kadar ülke grupları için belirlenen azamî silah miktarları herhangi bir bölgede istikrarsızlık yaratmayacak şekilde belirleniyordu.

Demokrat Başkan Bill Clinton’un (20 Ocak 1993-20 Ocak 2001) sekiz yıllık iktidar döneminde, ABD tüm tarihinin en barışçı ve en parlak ekonomik dönemlerinden birini yaşadı. Roosevelt’ten bu yana ilk defa bir demokrat parti adayı ikinci kez başkan seçildi. Tarihin en düşük işsizlik, 30 yılın en az enflasyonu, halkın en fazla ev sahibi olduğu, suç oranının en fazla düştüğü ve insanların ekonomik olarak en güçlü olduğu dönemlerden birine imzasını attı. Uzun yıllardır ilk defa bütçe denklendi ve hatta bütçe fazlası yaşandı. 1998’de Monica Lewinsky skandalı patlayınca Kongre’nin suçlaması Senato’da aklandı, ama Clinton’un itibarı sarsıldı.

ABD’nin Gülen Cemaati’ne ilgisi bu yıllarda artıyor. 1997’de Gülen Cemaati’nin tüm medya yöneticileri ABD’ye gidiyor. Cemaat şakirtlerinin bolca bulunduğu Boston’daki Emerson College’de radyoculuk, televizyonculuk okuyorlar. Fethullah Gülen 1999’da sağlık sorunları nedeniyle ABD’ye gidiyor. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Nuh Mete Yüksel’in Gülen hakkında soruşturma açtığı haberleri duyuluyor. Ecevit Gülen’e, "Sağlığın için Amerika’ya git " diyor. Sempatisi vardır.

Cumhuriyetçi oğul George W. Bush’un (20 Ocak 2001-20 Ocak 2009) sekiz yıllık döneminde sıra…

Başkan Bush, göreve başlar başlamaz, 2001 Mart ayında, karbon dioksit ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salımını azaltmayı amaçlayan Kyoto protokolünü reddetti. Uygulama ABD ekonomisine ağır hasar verecekti.

11 Eylül 2001 tarihi ABD ve dünya yakın tarihinde önemli bir kilometre taşı…

El-Kaide tarafından kaçırılan uçaklar ABD’de iki hedefe intihar saldırısı düzenledi. 19 hava korsanı dahil 2.996 kişi öldü, 10 milyar $ maddi hasar meydana geldi. Olay sonrasında ABD tarafından “Terörizmle Savaş” başlatıldı. Bir süre sonra, bin Ladin’in yaşadığı ve Taliban’ın koruması altında El-Kaide’nin etkin olarak faaliyet gösterdiği Afganistan’a karşı, birçok ülkenin de desteklediği savaşa girişildi. 1980’lerde Ruslarla savaşta kullanılan dağlardaki mağaralarda ele geçen Taliban ve El Kaide savaşçıları Küba’daki Guantanamo üssüne götürüldüler.

El Kaide’nin amacı neydi?

ABD’nin zayıflığını gözler önüne serecek ve El Kaide’nin gücünü ortaya koyacaktı. Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Endonezya gibi İslam ülkelerini ve Sovyetler Birliği’nden kopan Müslüman ülkeler Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ı yanına alacaktı.

11 Eylül saldırıları ile küresel işgali haklı kılan savaş çetesine karşı Amerika’daki bazı kurumlar ve guruplar yoğun bir mücadeleye başladı. CIA ve Dışişleri Bakanlığı içindeki belli bir grup Türkiye konularında, demokrasi ve insan hakları temelli bir politikayı dayatarak amaca ulaşmak istiyordu. Yani "daha az dövecek ama daha fazla sömürecekti. Diğer grup; Bush yönetimi ve amaca daha sert yöntemler ile gidilebileceğini iddia eden Muhafazakâr Musevi lobisi, ‘neocon’lardı. Irkçılık yanlısı, İslam düşmanı, ötekinin hakkını reddeden Pentagon merkezli guruptu. İki gurup ta oryantalist, yani emperyalist bir bakışa sahipti.

2001’deki İkiz Kuleler ve Pentagon saldırısı 1933’teki Reichstag, Alman parlamento binası, yangınını anımsatıyordu. Yangın Hitler’in önlenemeyen yükselişi için çok ustaca kullanılmış, Alman kapitalizminin faşizme dönüşmesinde dönüm noktası olmuştu. İkiz Kuleler ve Pentagon saldırısı da küresel bir işlev gördü: Bu olaydan sonra, küresel kapitalizm küresel faşizme dönüşecekti.

Başkan Bush sertleşiyordu. Ulusal füze savunma kalkanı projesine engel olan Anti Balistik Füze (ABM) anlaşmasından çekileceğini bildirdi. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, Rusya ve ABD’nin, ABM gibi caydırıcı nükleer anlaşmalara daha fazla ihtiyaç duymadığını söyledi. Kuzey Kore, İran, Irak gibi ülkelerden gelecek balistik füzelere karşı korunmasız kalacaklardı. 2002 Haziran’da ABD ABM anlaşmasını resmen sona erdirdi. Rusya da yanıt verdi. 1993’te imzalanan çok başlıklı füzelerle ilgili Start II anlaşmasını yok sayıyordu. Diğer yandan, Bush ve Vladimir V. Putin Mayıs’ta imzaladıkları anlaşmayla nükleer başlık sayılarını 1.750 ila 2.200 arasında sınırlamayı kabul etmişlerdi. Bu Start II anlaşmasının da altında bir rakamdı. İşin arka planında Rusların yeni çok başlıklı Topol-M füzeleri vardı. ABD savunmasını geçebilirdi ve daha ucuza geliyordu.

Kasım 2002’de Birleşmiş Milletler’in 30 silah denetçisi, dört yıl aradan sonra Irak’taydı. Kitle imha silahlarını arayacaklardı. ABD’nin gazabında kurtulabilecekler miydi? Orta Doğu’da ve Orta Asya’da istikrarı sağlayabilecek tek küresel güç Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Batı yarımkürede ABD’ye tehdit olabilecek her gücün ortadan kaldırılması gerekiyordu.

Aynı günlerde Türkiye’de Erken Genel Seçimler yapıldı. İslam tarihinde ilk kez İslamcı bir parti serbest seçimleri kazandı AKP aslında bir ABD projesiydi. Tıpkı 28 Şubat gibi. 1996’da ABD Ankara Büyükelçisi Abromowitz Recep Tayyip Erdoğan’ı geleceğin başbakanı olarak hazırlamıştı. Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni içindeki yeri ILIMLI İSLAM’dı. Kemalizm terk edilmeliydi. 28 Şubat Fazilet Partisi’ni bölüp AKP’yi yaratacaktı. Kemal Derviş Türkiye’ye gönderilmişti, DSP, ANAP; MHP koalisyonundan azami fayda sağlandıktan, acı reçeteler hayata geçirilip, üst üste iki kriz yaratıldıktan sonra “en olmayacak zamanda” seçime gidilmişti. Hepsi “aynı projenin” ayakları idi. İrticaya karşı tavır alan ve bu nedenle 28 Şubatı destekleyenlerin yanı sıra, yeni ABD projesine hizmet edenler maskelerini çok sonraları atacaktı.

ABD NATO’yu da harekete geçirdi. 11 Eylül saldırıları, tarihinde ilk kez Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesinin uygulanmasına neden oldu. Bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılmaktaydı. Teröristlerin veya kitle imha silahlarının dolaşımını engellenecekti, gemi trafiğinin güvenliği arttırılacaktı. NATO, 2003’te 42 ülkenin askerlerinden oluşan Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) komutasını aldı. Tarihinde ilk kez Kuzey Atlantik bölgesi dışında bir görevin komutasını alıyordu.

Aynı tarihlerde, Noam Chomsky Federal Orta Doğu’yu destekliyordu. Millet sistemi gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun güzel yanları örnek alınabilirdi. AB’ye göre, Kemalizm Türkiye’nin önünü tıkıyordu. AKP liderlerinden Abdullah Gül “Türkiye Anadolu’ya hapsedilemez” diyordu.

Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice (Chevron Petrol Şirketi Yöneticisiydi, Şirket, en büyük tankerine onun adını vermişti) Washington Post gazetesindeki makalesinde; “Büyük Ortadoğu Projesi ile Türkiye dahil 22 ülkenin sınırlarını değiştireceğiz” dedi.

1 Mart 2003’te Türkiye-ABD ilişkileri ciddi anlamda sarsıldı. ABD’nin Irak’ı işgalinin öncesinde, tüm plan ve hazırlıklarını bu doğrultuda yapmışken, TBMM’nin Amerikan askerlerinin Türkiye topraklarından geçmesini öneren tezkereyi reddetmesiyle yaşandı. ABD tarafında büyük bir şok vardı.

İkinci ABD-Irak Savaşı 20 Mart’ta başladı. Bu kez çok uluslu güç devredeydi. 38 ülkeden 300,000 asker harekâta katıldı. 250.000 asker Amerikalıydı. "Korku ve Dehşet" operasyonunda Basra’ya çıkan birlikler 9 Nisan 2003’te Bağdat’a girdi. 20 Mayıs 2003’te Bush tüm dünyaya "Irak’ta savaşın resmen bittiğini ilan etti.

Sıra Türkiye’ye ders vermeye gelmişti. ABD Milli Günü 4 Temmuz’da, Irak Süleymaniye’de Çuval Olayı ile Türkiye’nin kulağı çekilmeye başlıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bitirme amaçlı psikolojik operasyonda, 100 kişilik bir ABD Birliği Talabani Pesmergelerinin de katılımıyla Türk Özel Tim Bürosu’nu basarak, 3 subay ve 8 astsubayı gözaltına aldı, Bağdat’a götürdü. Başlarına Çuval geçirilen, tokatlanan ve hakarete uğrayan 11 asker 57 saat sonra serbest bırakıldı.

CIA yönetiminde Irak’ta 300 milyon dolar harcanarak yapılan kitle imha silahları aramasında bir sonuç çıkmadı. İddialar gerçek değildi. Ama 2003 sonuna doğru iyi haber geldi, Saddam yakalanmıştı. Üç yıl sonra idam edildi.

Federal Reserve güdümlü ABD’den Türkiye’ye ders devam ediyordu. Atatürk’ün mirasının büyük bölümü kaybedilmek riski altındaydı. Eski Osmanlı haşmetinden geri kalan bir şey yoktu. Türkiye kolayca ikinci sınıf ülkelerin arasında yer alabilirdi. Dar kafalıydı, paranoyaktı, marjinaldi, bu yüzden ABD ile dostluğu bitmişti. Avrupa’da sevilmeyen bir ülkeydi. Avrupa’nın yeniden hasta adamıydı. Türkiye 1950’den sonra “Ilımlı İslam’a geç, Osmanlı’ya dön, İslam ülkelerinin önderi ol, Birleşik Orta Doğu Federasyonu kur, Osmanlı millet düzenine geç, Osmanlı eyalet sistemine dön, Türk-Kürt Federasyonu’nu kur, Türk-Yunan Federasyonu’nu kur, İstanbul merkezli Yakın Doğu Federasyonu’nu gerçekleştir” nasihatlerini dikkate almamıştı.

Kasım 2006’da, Neocon’ların önemli ismi Savunma Bakanı Donald Rumsfeld istifa etti. Yerine CIA Direktörü Robert Gates atandı. 2006 ara seçimleri kamuoyunda ABD’nin Irak siyasetinin referandumu olarak algılandı. Cumhuriyetçi Parti’nin bu seçimlerde ağır bir yenilgiye uğraması üzerine Rumsfeld günah keçisi olmuştu.

ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, 5 Mayıs 2007’de Amerika’ya bir kripto geçti: ‘Erdoğan ile Büyükanıt anlaştı; Ergenekon operasyonu başlayabilir.’ Altı ay sonra, ABD’deki buluşmada Erdoğan Bush’tan Ergenekon düğmesine basma işaretini aldı. Türk Ordusu’na saldırıda Emniyet içindeki Fethullahçı ekibe yardımcı olacak 35 üst düzey CIA-Pentagon yetkilisi Ankara’ya geldi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı binasına çok yakın eski ABD Jusmmat binasında yerleşen Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) ile irtibatlı çalışmaya başladı. Sonra Yıldız Bürosu’na taşındılar. Ekiplerin ortak çalışmaları sonuç verdi. 1 Temmuz 2008 ABD’nin Türkiye’ye darbelerinin somutlaştığı başka bir tarih oldu. Ergenekon soruşturması kapsamında emekli Orgeneraller, Hurşit TOLON ve Şener ERUYGUR, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün ve Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay gözaltına alındı.

Eylül 2008’de ABD büyük bir kriz yaşıyordu. ABD’nin en güçlü finans kuruluşlarından Lehman Brothers iflasını istedi. Yani batıyordu. 158 yıllık şirket yüz milyarlarca dolara hükmediyordu. Bank of America Merill Linch’i 50 milyar dolara satın aldı, batmaktan kurtardı. Bunlar, dünya ekonomilerine yön veren, gelişmekte olan ülkeleri ip üzerinde oynatan şirketlerdi. Bankalara el koymayı, iflasları ABD kaldıramayacak gibiydi. ABD, Avrupa ve G-7 ülkeleri merkez bankalarının çöküşü engellemek için aktardığı yüz milyarlarca dolar yetmeyecekti. Bütçe açığını kapatmak için yüz milyarlarca dolara, ekonomisini ayağa kaldırmak için trilyonlarca dolara ihtiyaç duyan, kaynak ve fonlar için savaşlar, işgaller planlayan bir ülke ne hallerdeydi. Ekonomisini dengede tutmak için yıllardır dünyadan çektiği devasa fonlar artık başka adreslere gidiyordu. Asya ve petrol bölgelerinden akan dolarlar yeterince gelmiyordu, ABD devasa dış borcunu karşılayabilecek miydi? Bush yönetiminin yanlış uygulamalarının ABD’ye maliyeti 3 trilyon dolar olmuştu. Emlak piyasasındaki krizin ardından gelen krizin ABD’ye ve dünyaya maliyeti de 8 trilyon dolar olmuştu.

Çare bulundu. Kapitalizmin kurucusu ABD 12 trilyon $’lık dünya tarihinin en büyük devletleştirmesini yaptı. Mortgage, taksitli ev alma kampanyaları yapan iki banka battığı için devlet el koydu! Yıllarca dünyaya “Özelleştirin, devletin elinde bir şey kalmasın, devlet ayakkabıcılık yapmaz” dedi. Ona inananlar ellerinde ne varsa babalar gibi sattı…

4 Kasım 2008 ABD tarihinde ilk defa siyahi bir aday Demokrat Barack Obama (20 Ocak 2009- 20 Ocak 2017) 44’üncü başkan seçildi.

Cumhuriyetçiler cezalıydı…

Bush görevi devrederken, ABD ekonomisi baştan iyi gitmesine rağmen, son yıllarda 80 yılın en kötü krizini yaşıyordu. Irak’taki terörle savaş yanlış istihbarata dayanmıştı. ABD’nin dünyadaki inandırıcılığı zedelenmişti. Amerikan kamuoyu seçimlerde cumhuriyetçileri cezalandırmıştı. Afganistan’da Osama bin Laden yakalanamamıştı. İyi haber, köktenci İslamcılıkla savaşta ABD topraklarında 11 Eylül’den sonra bir terör yaşanmamıştı.

1,4 trilyon dolarlık 2009 bütçe açığı ABD’nin son 60 yıldaki rekoru oldu. GSYİH’nın yüzde 11’i kadardı. Kamunun toplam borcu, 2008’de 5,8 trilyon dolardı. Dünyada değer değişim piyasasında 120 trilyon $ dolaşmaktaydı. ABD’nin gayri safi milli hâsılasının sekiz katı fazladan para pompalamıştı. % 70’i sanal paraydı.

2010’da ABD 2.000’den fazla, Rusya 3.000 kadar nükleer silaha sahipti. Stratejik nükleer savaş başlıklarını yüzde 25 ila 30 arasında azaltacak şekilde anlaştılar.

Irak’taki son muharip ABD tugayı sorumluluğu Irak güvenlik güçlerine terk ederek ülkeden ayrıldı, Irak askerini ve polisini eğitecek 6 Tavsiye ve Yardım Tugayı kaldı. Savaş bütçesinden kısmak için Irak ve Afganistan’dan çekilme gündeme geldi. Obama, seçim kampanyasında söz verdiği gibi Irak’tan belirtilen tarihte ABD askerlerini çekti. Ancak, ABD’ye her ay 6,7 milyar $’dan fazlasına mal olan Afganistan savaşına 40 bin asker daha gönderme planını onayladı.

2011’de Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da patlak veren Arap Baharları yaşandı. Tunus’ta diktatör Zeynel Abidin Bin Ali 23 yıl sonra devrildi. Mısır’da Mübarek istifa etti, yönetim orduya geçti. ABD önderliğindeki, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada koalisyonu, Libya’ya havadan ve denizden büyük bir askeri operasyon başlattı. Muhalifler başkent Trablus’a girdi, Kaddafi öldürüldü, 42 yıllık dikta rejimi bitti. Sıra Suriye’deydi. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı İsrail dostu Yahudi asıllı Jeffrey Feltman ile Bush ailesinin 25 yıllık dostu Suudi Arabistan Washington Büyükelçisi Bender Bin Sultan ortaklığında hazırlanan “Feltman-Bender Planı” devreye sokuldu ve iç savaş başlatıldı. Beşar Esad yönetimi Rusya ve İran’dan askeri ve parasal destek alırken, muhalifler Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye’den militan ve silah desteği aldı. Ama tüm operasyonu perde arkasından yöneten ABD ve İsrail idi. Geri planda kalmayı tercih eden ABD, en uygun aday olarak İslamcı partilerde saygın olan Erdoğan’ı seçti. Erdoğan, aralarındaki dostluğa güvenerek Esad’ı 72 saatte ikna edebilecekti. Esad Erdoğan’a ABD’nin istediği reformlar konusunda söz verdi, ancak sözünü tutmadı. Erdoğan mahcup olup, öfkelendi. Türkiye katı tavır izlemeye başladı. Bir zamanlar Esad’ın en yakın müttefiki olan Erdoğan, şimdi en keskin düşmanıydı.

2011 sonunda ABD’nin net borcu 14 trilyon 785 milyar $‘a yükseldi.

2012 Haziran’da Türkiye’nin “Diyalog Ortağı Statüsü” için Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) başvurusu, ŞİÖ Devlet Bakanları Zirvesi’nde onaylandı. ABD Türk dış politikasından memnun olmadığını açıkladı. ABD “Büyük Kürdistan”ı kurmak için düğmeye basmıştı. Suriye’deki terörün başına Kürt kökenli biri getirildi. Suriye’nin Akdeniz’e kadar Türkiye ile sınırını oluşturan kuzey şeridinin, Kuzey Irak’taki Barzani devletine bağlanması planlanıyordu. Türkiye’deki “Yeni Anayasa”, PKK ile ana dilde eğitim ve silah bırakma pazarlıkları, başkanlık sistemi, eyalet modeli gibi tartışmalar, aslında ABD dayatması olan Öcalan’ın “demokratik özerklik” talebinin hayata geçirilmekte olduğunu gösteriyordu.

2013 sonunda Kılıçdaroğlu’nun Washington’da ağırlanmasından sonra ABD’nin Erdoğan’a alternatif arayışı başladı. Gülen Cemaati ABD izniyle Erdoğan’a meydan okuyacaktı. AKP’yle Cemaat arasındaki gayri resmi koalisyon resmen bitiyordu. 17 Aralık’ta AKP’ye “yolsuzluk ve rüşvet operasyonu” başladı. Neoconlar, İsrail ve Cemaat İran’la para transferinin durdurulmasını istedi. Obama’nın AKP ve Müslüman Kardeşler aracılığıyla Ortadoğu’da Şii eksenine karşı bir Sünni ekseni yaratma projesinin çökmesi ve Ruhani iktidarını fırsat bilerek Türkiye’nin İran’la yakınlaşmasını sindiremeyen Neoconlar ve İsrail sorumlu olarak Erdoğan-Davutoğlu-Fidan troykasını görüyordu. Obama’nın Erdoğan’la telefon görüşmesinde çekilip dünyaya servis edilen beyzbol sopalı fotoğrafı canlanıyordu.

2014’te, ABD Hazine Bakanlığı, Türkiye’nin aralarında bulunduğu bir dizi ülkedeki şirket ve kişileri, İran’a yaptırımları deldikleri gerekçesiyle kara listeye aldı. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Ricciardone “Türkiye ile Suriye konusunda anlaşamadık. Türkiye, terör listesine aldığımız El Kaide ile uzantıları El Nusra ve Ahrar el Şam gruplarına destek verdi” dedi.

2015’te, Mısır’ın darbecileri “darbe mahkemesi” kurdular. Darbeyle indirdikleri Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye idam kararı çıkardılar. Arkalarında Suudi Arabistan vardı. ABD, Mısır’ın darbecilerini desteklemek için 1,3 milyar dolarlık yardımı serbest bıraktı.

2016 başında, ABD’nin İran’a uygulattığı ambargo resmen kalktı. ABD İran ile anlaştı. Washington’ın en güçlü lobi örgütlerinden İsrail yanlısı AIPAC, 47 ABD milletvekilinin desteğiyle Obama’ya gönderdikleri mektupta, “İran’a altın transferinde aktif olarak bulunan Halkbank’ın kara listeye alınmasını bekliyoruz” dediler.

15 TEMMUZ 2016 Gülen Cemaati’ne mensup askerler DARBE girişiminde bulundu. İran’ın dini lideri Hamaney, Türkiye’deki darbe girişiminin ABD tarafından yapıldığına dair güçlü şüphelerin olduğunu öne sürdü. ABD darbenin başarılı olup olmamasını pek önemsemedi. “Size karşı herşeyi yaparım,” mesajını verdi. Gelecek hamlesi ekonomik güç kullanarak olacaktı.

ABD’nin son 16 yılına bakıyorum. Yani yirmi birinci yüzyılın ilk yarısının üçte birine…

Sekiz yıllık cumhuriyetçi Bush yönetimi dünya ekonomisinde ve güvenliğinde sert gücünü kullanarak ABD hegemonyası kurmayı denedi ama başaramadı. Girişim Afganistan, Irak savaşlarındaki başarısızlıkların, ABD’den başlayan mali krizin etkisiyle çöktü. BOP, ılımlı İslam gibi kavramlara önem kazandırdı; siyasal İslamın yükselişini kolaylaştırdı. Sekiz yıllık demokrat Obama yönetimi ise, yumuşak gücünü kullanarak ülkesini ekonomik krizden çıkarmaya, küresel güç dengesinin kaymasını ve nüfuzunun azalmasını durdurmaya, saygınlığını kazanmaya ve eşitler arasında birinci durumundaki ülke kalabilmeye çalıştı. İmparatorluk refleksini terk etmeye, müttefiklere, liderlik, rıza alma politikalarına dönmeye başladı. Almanya ve Çin yükseldikçe, Rusya Batı’nın yayılma eğilimine direndikçe, ABD hegemonyasının geri getirilemeyeceği anlaşılıyor. Askeri yöntemlere geri dönme eğilimi artıyor. ABD ve Batı, daha saldırgan bir tutum almaya başlıyor. Emperyalizmin ılımlı İslam arayışı tükeniyor, siyasal İslam dalgası IŞİD, Boko Haram gibi canavarlıkları tetikliyor.

Tek boyutlu bir ABD yok. Çok elemanlı bir kimya deneyi gibi. Askeri, kültürel ve teknolojik gücü hala iyi durumdadır, rakip tanımamaktadır. Fareed Zakaria’nın dediği gibi, “Medeniyetler Çatışması dönemine girmedik. Sadece Batı uygarlığının 16’ncı yüzyıldan bu yana sahip olduğu tarih yapma ve tarih yazma tekelini yitirmekte olduğu süreçten geçiyoruz. Batı’nın dışındaki öteki uygarlıklar yükseliyor. Doğu geri dönüyor…

ABD Orta Doğu bataklığından en az zararla çıkmak istiyor. Rusların da devrede olduğu Suriye’de ve Irak’ta kontrolün sağlanması, petrolün kontrolü kadar önemli. Petrolün stratejik değeri azaldıkça, ABD’nin önceliği Orta Doğu’dan Pasifik ve Çin’e kayıyor. ABD’nin dikkatini Uzak Doğu’ya vermesi için güç toplaması lazım. ABD yol ayrımında. Dünyayı küreselleştirme ve BOP iddiasından vazgeçebilir. Ya da 15 trilyon $ borçla yoluna devam edip, İngiltere gibi zayıflayabilir. Sonunda kabuğuna çekilebilir.

Siyasal olarak, ABD’nin dünya liderliği ve polisliği, ekonomik olarak uluslararası yağmacıların egemenliği, adalet olarak güçlünün haklılığı, kültürel olarak tekdüze tüketim ve Hollywood kültürünün yerleşmesi kaçınılmaz değil. Fransa-İngiltere-Almanya güç mücadelesi Avrupa’yı yıpratıp ABD’yi yaratmıştı. Şimdi sıra ABD’nin yıpranmasındadır.

Artık emperyalizm denilince devletlerin yerini güçlü şirketler alıyor. Yeni Dünya Düzeni’ni bir anlamda Apple, Amazon, Facebook, Microsoft ve Google kuruyor. Ticaretin, serbest piyasanın kurallarını, küresel kültürü biçimlendiriyor. Savaşsız, kavgasız, gürültüsüz evlerimize ce ceplerimize kadar girdiler. Hepsi ABD şirketi ama Amerikan devleti bunları kontrol imkânına sahip değil. Bu beşlinin küresel gücünü kontrol etmek için başka ülkelerde tepkiler de başladı: Yeni antiemperyalizm nasıl olacak?

Türkiye açısından bakarsak…

İçerde paralel yapı, dışarda, 160 ülkede 2000’e ulaşan okul ABD’nin Truva atları idi. Hedef ülkelerdeki sermaye sahipleri, etkili bürokratlar ve politikacıların çocukları üzerinden bilgi toplamayı ve bu kişileri Yeni Dünya Düzeni’nin misyonerlerine dönüştürmeyi hedefliyordu. Okullar ılımlı İslam’ın misyoner okulları olacaktı, çevresinde yeni bir burjuva sınıfı oluşturulacaktı. Foyaları meydana çıktı.

Türkiye’ye sopa gösterilmesini isteyenlerle, havuç verilmesini ön görenler şimdi ayrıştı.

Orta Doğu’da BOP taşeronluğu Gülen Cemaatine ve AKP’ye verilmişti. Son dört, beş yıldır AKP kontrolden çıktı. Erdoğan ABD ile ipleri kopma noktasında tutuyor. ABD 15 Temmuz darbe girişiminde çok geç ve yetersiz destek verdi. Fethullah Gülen ABD’de yaşamaya devam ediyor. ABD PKK ve YPG’yi destekliyor. Türkiye’de siyasal İslam’a sürekli destek veren ABD 60 yıldır İmam Hatipli İslamcıların çoğunun kıblesiydi. Şimdi kıble değişiyor.

Asıl soru, Türkiye 200 yıldır pençesine düştüğü küresel sömürgecilerden kurtulabilecek mi?

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : Dünya Düzeninin Geleceği


Dünya Düzeninin Geleceği

KAYNAK : http://soyledik.com/tr/makale/3932/dunya-duzeninin-gelecegi–ersin-dedekoca.html

Geçtiğimiz yıla damgasını vuran ve etkilerini önümüzdeki yıllarda göreceğimiz dört başat gelişmeyi aşağıdaki başlıklarda toplayabiliriz:

· Birleşik Krallık’ın AB’den çıkma konusundaki halk iradesini ortaya koyan referandum,

· Donald Trump’ın ABD’nin yeni başkanı seçilmesi,

· Suriye’de, 2011 yılından bu yana süren iç savaş vahşeti

· Liberalizme bir tepki olarak, doludizgin yayılan “popülizm”.

Dikkat edilirse anılan dört gelişme, Amerika, Avrupa ve Ortadoğu gibi, yerkürenin en önemli bölgelerinde yaşanmıştır. Yukarıdaki yaşananları aynı zamanda, uzun zaman önce (en azından 2008 küresel ekonomik krizle) başlayan, liberal kurallara dayalı global sistemin dağılması/çözülmesi olarak da değerlendirebiliriz. Söz konusu argümandan hareketle, bu gelişme ve bununla ilgili emarelerin irdelenmesi, aşağıdaki çalışmamızın konusu olmuştur.

Uluslararası Kurumlarda ve Kurallardaki Yetersizlik

Bilindiği gibi, II. Dünya Savaşı (II.DS) sonrasında tesis edilen liberal global düzen, uzun yıllardır gözlenen bir gerginlik içindeydi. En azından, hukukî yapı ve kurumlardaki gelişmelerin yetersizliğine karşı bu gelişme izlenebiliyordu. Bir diğer ifade ile yaşananlar, “21.Yüzyıl global gücünün ‘yuvarlak’ gerçeğini, II.DS’nın sonrasının ‘köşeli’ deliklerine uydurma” olarak da nitelendirilebilir.[1]

Söz konusu çarpıklık/yetersizliğin en belirgin olduğu hususlardan ikisini, “yetersiz ve eski dönemi yansıtan temsiliyet”in hakim olduğu BM Güvenlik Konseyi ile, IMF’in yönetim meclisi olarak sayabiliriz. Her ikisinin de mevcut yapısı, anılan kurumların günümüz sorunlarına etkin çözüm bulabilmesinde yetersizliğe yol açtığı gibi, bu kurumların “meşruiyet/temsiliyet” konularını da tartışmaya açmaktadır.

Bu konuda çeşitli çevrelerce yükseltilen bir diğer ses de, gelişmekte olan ekonomilerin, mevcut uluslararası kurumlarda daha fazla temsil edilmeleri şeklindedir. Bu bağlamda üzerinde durulan bir diğer konu da, devlet dışı aktörlerin (sivil toplum kuruluşları/NGO ve iş hayatının temsilcileri) daha etkin olarak mevcut uluslararası kurumların “karar mekanizmaları” nda yer almaları talebidir. Böylesi gelişme ve isteklerin sonucu olarak G-20 gibi, resmi olmayan (informal) sistem uygulamaya girmiş ve henüz denenmemiş bir kuruluş olan Asya Altyapı Yatırım Bankası faaliyete geçmiştir.

Liberal Uluslararası Düzende Yıpranma ve Sapmalar

Liberal uluslararası sistemin felsefi özünün, çağdaş dünya ile özdeşleşmiş bazı temel değerler vasıtasıyla, giderek altının oyulduğu gözlenmektedir. Söz konusu çağdaş temel değer/düşüncelerin en başta gelenlerini, serbest ticaret, demokrasi ve insan hakları olarak sayabiliriz. Kimilerine göre, 70 yıldır görülmemiş barış ve gönenç sağlayan liberal uluslararası sistemdeki bu aşınma, çağdaş dünyanın anılan fikrî gerçeklerinin kabulüne kadar sürecektir.[2]

70 yıldır devam eden mevcut sistem, bir aydınlanma ve farkındalığın ürünüydü. Kökleri, insanlığın acımasızca gelişme/ilerlemesine olan ve evrensel boyut taşıyan tutkulu düşünceye dayanıyordu. Bu düşüncenin temelinde, doğaya hakimiyet ve çıkarın/tatminin maksimize edilmesi yatıyordu. Bu bağlamda hukuk kuralları, insan haklarının korunması ve ticaret, önceki cümlede belirttiğimiz ana hedefin gerçeklemesi yolunda “araç” konumundaydı.

Günümüzde ise bu görüşler ve sistemin amacı önemli ölçüde sallanmakta ve tartışılmaktadır. Her şeyden önce şu gerçek çok iyi biliniyor ki: sistemin amacını destekleyecek kaynaklar sınırsız değil. Bir diğer anlatımla yerkürenin artan nüfusunu, önceki hayat standartlarında yaşamasını desteklemesi artık olanaksızdır. Bunun bir örneği, 2016 yılında petrol konusunda yaşandı. Mevcut evrensel sistemin etik anlayışı, amaçları ve beklentilerinin temelden gözden geçirilmesi gerçeği ile yüz yüze gelindi.[3]

Mevcut Düzendeki Yıpranmanın Onarılması

Bu yapılacakların başında “olanak ve gereksinimlerinin hesaplanması” gelmektedir. Daha açık bir ifade ile, aydınlanma/farkındalık retoriklerine ve dogmalarına sıkı sıkı bağlanma yerine, dünyanın imkân sınırlarını tanımak ve tüm çalışmaları, onu keşfedip/sömürmek yerine, onu korumaya doğru yön değişikliği yapılmalıdır. Böylesi bir yaklaşımın da, bu yönde bir vizyonu destekleyen yeni ve çağdaş bir global düzen gerektirdiği açıktır.

Böylesi bir düzen değişimi, gelecek kuşakların daha fazla olanakları olacağını öngörmek yerine, “onların daha iyi olması için ne yapmalıyız” ı plânlamayı gerektirmektedir. Bu yöndeki çalışmaların da, GYMH veya ticaret dataları yerine, “servet dağılımı”, “eğitim”, “hayat kalitesi(standartları) gibi, daha ince ayrıntılar içeren ölçümlere gereksinim duyduğu bilinmektedir.[4] Bu tür bir ölçüm değişikliği çeşitli ekonomistlerce de desteklenmektedir.[5]Diğer yandan, temeline “kazan-kazan politikası” nı almayan gerçekçi yeniden dağıtım politikalarına da ihtiyaç bulunmaktadır.[6]

Bu bağlamda ortaya çıkan en ana gereksinim de, yeni uluslararası sistemin mutlaka evrensel etik ve amaçlarla desteklenmesidir. Diğer yandan bu konunun iki yüzü bulunmaktadır. Bunların ilki, yeni uluslararası sistemin yeterli evrensel normlarla desteklenmemesi halinde, dünyanın sürekli olarak etki-tepki içinde (reactive) olmasının gerektiğidir. Böyle bir model verimsiz/etkisiz ve istikrarsız olacak, gelecek için yapıcı bir vizyon getiremeyecektir.

İkincisi de, yeni düzenin yeterli amaç/amaçlar ile beslenmemesi hali olup, bu durumda da sistem kişisel çıkar ve hırsları destekleyecek; kararların sistematik değil, işlem ve olay bazında alınması sonucuna ulaştıracaktır. ABD’nin yeni başkanı D.Trump’ın bu ikinci yolu tercih ettiği ve bunu Suriye sorununda uygulamak istediği anlaşılmaktadır. Trump’ın göreve başlama konuşmasında da, yeni global düzene dönüşüm konusunda önemli vurgular bulunmaktadır.[7]

Popülizmin Hız Kazanması

“Halk için” ve “halka rağmen” parametrelerini, birbirine zıt da olsa içinde barındıran, yığınları kısa vadede memnun etmek adına yine aynı kitlenin, genellikle orta-uzun vadeli çıkarları ile çelişebilecek siyasi ve ekonomik politikalar olarak tanımlayabiliriz. Bu tarz bir yönetişim tarzında, uzmanlık bilgileri ve rasyonel düşünce gerektiren “objektif gerçekler” pek önemsenmez; tepkisel duygular ve önyargılar ağırlık kazanır. Bu tür bir politikanın temel aldığı yaklaşım, tüm taraflar için “kazan-kazan” politikasıdır.[8]

Popülizmin son yıllarda hız kazanmasının temelinde, liberal düzenin mutlu etmediği yığınların tepkisi gelmekte ve bu gelişme, mevcut sistemin açıklarını, karanlık noktalarını açığa çıkarmaktadır. Tarihçi Ash’ın belirttiği gibi, her hegemonik düzen, kendi memnuniyetsizliklerini yaratır.[1] Batı demokrasilerinde görülen bu gelişmeyi Daron Acemoğlu, anılan ülkelerin, sandıktan çıkan otoriter, popülist “şahsi yönetimlere” karşı donanımlı olmamalarına bağlamakta ve bu gerçeği de “demokrasinin yumuşak karnı” olarak nitelendirmektedir.[9]

Söz konusu bu eğilimin sevindirici yanı ise mevcut sisteme olan memnuniyetsizliğin beslediği bu gelişimin, liberal dünya düzeninin daha tutarlı ve kucaklayıcı bir sistem ile ikâmesini hızlandıracağı beklentisidir. Ancak burada öne çıkan bir diğer husus da, bu gereksinmenin, hâlihazırdaki kurum, kural ve değerlerin daha çok yıpranmadan ve yaşadığımız tepki sistemi kalıcılaşmadan hayata geçirilmesi olmaktadır.

Yeni Dünya Düzeni ve Suriye Örneği

Yeni global düzenin etkinliği ve sürdürülebilir olması için gerekli yukarıdaki iki koşulu Suriye sorunu bağlamında da gözleyebiliriz. Halep şehri yaklaşık altı yıldır çok kanlı bir kuşatma ve çatışma altında olmasına karşın, Batılı liderlerin gözünde sorunun halâ, gerçek (sonuç alıcı) müdahaleyi hak etmediği izlenmektedir.

2011 yılından bu yana, kapsama alanı ve tarafları hızla genişleyen Suriye kanlı iç savaşında komşu ülkeler, yangını söndürmekten öte, pay alma ve sorunu lehlerine çözme endişesi ile hareket etmektedirler. Aynı endişe ve yaklaşımı Rusya ve ABD’de de görmekteyiz. Soruna, kuralsızlıklar plâtformunda ve evrensel normlar yoksunluğunda yaklaşılmakta, çözüm de giderek uzamaktadır. Hâlbuki Suriye konusu bu kadar karanlıklar içinde kalmamalı ve tüm taraflar/ilgililer, söz/ağıt/sızlanma yerine, kalıcı ve adil çözüm üretmelidirler.

Sonuç Yerine

II.DS sonrası kurulan “liberal dünya düzeni”, özellikle son on yılda sorunlara ve gelişmelere karşı yetersiz kalmış, sonucunda da yıpranmıştır. Bunun gerisinde yatan ana etmenin, bu düzeni fikrî olarak besleyen temelin, günümüz sorunlarına ve bugün ulaşılmış olan düşünce ve değerler karşısında yetersizliği olduğu görülmektedir. Mevcut düzenin kurum ve kuralları/kuralsızlıklarının yetersizlikleri artık sorgulanır olmuştur. Çünkü mevcut sistem içinde yığınların refahı arttıramaz olduğu gibi, servet dağılımı da giderek daha bozulmuştur. Öte yandan sistemin, serbest ticaret, demokrasi, insan hakları gibi konularda yetersizliği ve krizlere kalıcı/makul çözüm üretemediği de anlaşılmıştır.

Mevcut sistemin “liberal” niteliğine olan tepkinin en görünür olanı da, giderek yaygınlaşan sağ nitelikli “popülizm” olmuştur. Daha doğrusu, doğan boşluktan en çok yararlanan gelişme popülizm olmuş ve bu desteği de oya çevirmeyi başarmıştır. Bir diğer anlatımla, daha çok demokrasi, adil gelir paylaşımı, insan hakları derken, ülke yönetimlerinin bir kısmının, oy desteği ile “otokratik” nitelik kazanması ve liberal demokrasiden uzaklaşması bir realite olarak yaşanır ve hatta kanıksanır hale gelmiştir.

Bugün yaşadığımız dünyayı sarmış olan popülizm, mevcut sistemin açıklarını, karanlık noktalarını açığa çıkarıyor. Sistemin bu şekilde sürdürülmesi halinde, Doğu Avrupa ülkeleri, Türkiye, Hindistan, ABD gibi demokrasinin hakîm olduğu ülkelerde gerçekleştiği gibi, diğer ülkelerde de Putin ve Trump benzeri popülist ve otoriter liderlerin seçilmesi, bu akımın daha da yaygınlaşması olası durmaktadır. Ancak bu anılan gelişmenin “mevcut düzene başkaldırma” olarak değerlendirip; bu tıkanıklığın “sistemin yenilenmesi/düzenlenmesi” ile aşılabileceğinin anlaşılması ile, çağın ihtiyaçlarına cevap veren yeni bir sisteme geçilmesi hızlanacaktır. Bunun için, liberal dünya sistemi ile ilgili hayıflanma ve yas bir kenara bırakılarak, çağdaş/paylaşılmış/yerkürede yaşayanların refahını arttırıcı/sorunlara etkin/hızlı şekilde çözüm bulucu yeni bir dünya düzenine hızlıca geçilmesi hepimizin amacı olmalıdır.

[1] Çınar Oskay,”Timothy Garton Ash ile, otoriterleşme ve popülizm dalgası hk.söyleşi”,Hürriyet,19.02.2016

[1] Ana Palacio,” The Next World Order”,Project Syndicate,9.01.2017, https://www.project-syndicate.org/commentary/trump-end-of-liberal-world-order-by-ana-palacio-2017-01

[2] Palacio, agm.

[3] Ersin Dedekoca,”Petrol Bolluğunun Ekonomi-Politiği: Tehdit mi, Fırsat mı?”,Bilgesam,11.02.2016, http://www.bilgesam.org/Images/Dokumanlar/0-32-20160211201291.pdf

[4] Edoardo Campenella,”Is It Time to Abandon GDP?”,Project Syndicate,4.11.2016, https://www.project-syndicate.org/onpoint/is-it-time-to-abandon-gdp

[5] Joseph E.Stiglitz,”The Price of Inequality”,Project Syndicate,5.06.2012, https://www.project-syndicate.org/commentary/the-price-of-inequality; Barry Eichengreen,”Today’s Productivity Paradox”,Project Syndicate,10.12.2015, https://www.project-syndicate.org/commentary/productivity-paradox-disruptive-innovation-by-barry-eichengreen-2015-12; Joseph E.Stiglitz,”The Innovation Enigma”,9.03.2014,

https://www.project-syndicate.org/commentary/joseph-e–stiglitz-argues-that-the-impact-of-technological-change-on-living-standards-has-become-increasingly-unclear

[6] Kemal Derviş,” The Win-Win Fantasy of Liberal Democracy”,Project Syndicate,5.12.2016, https://www.project-syndicate.org/commentary/failure-to-predict-brexit-and-trump-by-kemal-dervis-2016-12

[7] “Donald Trump and the New World Order”,Spiegel International,20.01.2017, http://www.spiegel.de/international/world/trump-inauguration-signals-new-world-order-a-1130916.html

[8] Antonio Argandoña,”Why Populism Is Rising And How To Combat It”,Forbes,24.01.2017, http://www.forbes.com/sites/iese/2017/01/24/why-populism-is-rising-and-how-to-combat-it/#98c88c71dd79

[9] Daron Acemoğlu,”We Are the Last Defense Against Trump”,Foreign Policy,18.01.2017, http://foreignpolicy.com/2017/01/18/we-are-the-last-defense-against-trump-institutions/

YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI /// VİDEO : Yeni Dünya Düzeni HAARP


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=axBr9zhMXdg&app=desktop

HAARP DOSYASI : Senaryoya göre İstanbul’da 9 Mart 2017 tarihinde deprem olacak


Senaryoya göre İstanbul’da 9 Mart 2017 tarihinde deprem olacak (04.03.2017 saat 11.32’de yazıda güncellemeye gittim. Bir senaryo, gerçekleşmesini istemediğimiz bir senaryo)

Ülkemizde son haftalarda çok fazla deprem olmaya başladı. Yaşanan depremlerden sonra yabancı bir gazete tarafından 7-8 yıl önce İstanbul hakkında yapılan deprem senaryosu aklıma geldi. Biraz araştırdım ve buldum. İngiliz Daily Telegraph gazetesi İstanbul hakkında deprem senaryosu yazmış. Senaryoya göre İstanbul’da deprem 9 Mart 2017 tarihinde saat 08.25’de olacak. Depremde 35 bin kişi ölüyor, 200 bin kişi yaralanıyor, 80 bin konut yıkılıyor. Bu senaryo ancak 1999 depreminden önce bir filmde yer alan senaryo da vardı. 1997 yılı filmi olan ve Mel Gibson’ın oynadığı Komplo Teorisi filminde İstanbul’da deprem olduğunu ve şiddetinin de 7,4 olduğu bilgisi yer almıştı. 2 yıl sonra ise deprem gerçekleşti.

Komplo Teorisi Filminden;

Mel Gibson ve Julia Roberts gibi tanınmış kişilerin yer aldığı 1997 filmi, 17 Ağustos 1999 depreminden 2 yıl önce gösterildi. Filmde haber bülteninde Türkiye’nin güneyinde 7,3 şiddetinde yaşanan bir deprem olduğu bilgisi veriliyor. Conspiracy Theory – 1997 filminde yer alan sahnede Türkiye’de binlerce ölü ve binlerce yaralı olduğundan bahsediliyor.

1999 depreminde ölen kişi sayısı 17.480 iken depremde yaralanan kişi sayısı ise 23.781 olarak resmi kayıtlarda yer aldı. 350 bine yakın konut, iş yeri, yapı hasar gördü yerle bir oldu.

Senaryodan Çok Daha Fazlası

Bir filmde yer alan bu sahne tesadüf mü? Sadece bir senaryodan ibaret mi? Deprem dediğimiz olay artık doğa olayından çıktı, teknoloji ile kontrol altına alınabiliyor. Daha doğrusu teknoloji sayesinde depremler yapılabiliyor. 1999 depremini Allah’ın takdiri ilahisi diyerek geçiştirmek en büyük sorumsuzluklardan birisidir. Bu sorumsuzlukta binlerce ailenin vebali, binlerce vatandaşımızın sorumluluğu var.

9 Mart 2017 İstanbul Depremi

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=r2J5kpiLnxk

Yazımın başında değindiğim hususa geri dönelim. İngiliz Telegraph Gazetesi birkaç araştırmacı tarafından kaleme alınan “Fay hattında yaşam yolculuğu” adlı senaryoyu 2010 yılında yayınlamış. Tamsin Davies ve Serena Davies ile Adam Whitaker Türkiye’ye bir gezi yapıyorlar ve bu gezi sonrasında bu yazı dizisini kaleme alıyorlar. Bu kişilerin Türkiye gezisi masraflarını ise Kraliyet Coğrafi Araştırmalar Topluluğu ve Land Rover şirketi karşılıyor.

İlgili yazıda yer alan senaryodan birkaç satır paylaşayım;

“Saat 8.25. 9 Mart 2017. Her zamanki gibi, İstanbul yolları fabrikalara ve iş merkezlerine giderken duman kusan otomobil ve otobüslerle dolu. 15 milyon insan için rutin bir gün. Aniden yer sarsılmaya başladı. Binalar yıkılıyor, gaz ve su boruları patladı. Panik olan insanların yüklenmesi nedeniyle telefon sistemi çöktü. Sahilde temiz bahar havası almak için gezen insanları bir anda tsunami yuttu. Günün sonunda 35 bin insan öldü, 200 bin kişi yaralandı, 80 bin bina enkaz oldu. Sultanahmet Camisi ayakta kaldı, ancak üzerindeki çatlaklar yıllar boyunca 2017 depremini hatırlatacak.”

Çok korkutucu, ancak dikkate alınması gereken bir senaryo. Bu yazı neden ciddi kurum ve şirketler tarafından finanse edilen bir araştırma sonucu yazıldı?

Bahsettiğim senaryoyu yazan ekibin Türkiye ve diğer ülkelere yapacakları ziyaret öncesi çektikleri video;

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=N4Uru-Q18gE

Ağustos 2010’da çıkılan seyahat sonrası, 21 Aralık 2010 tarihinde Telegraph’ıın internet sitesinde bu yazı dizisi yer alıyor. Neil Tweedie tarafından yazılan yazıdan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum.

İngiliz Telegraph Gazetesi orjinal haberden;

IT is 8.25am on Thursday March 9 2017. As usual, the roads of Istanbul are jammed with cars and buses, spewing fumes as they crawl towards factories and offices. A routine day for the 15 million or so people who make their home by the Bosphorus.

Without warning the ground begins to shake. Buildings topple, crushing or burying those inside; gas and water mains fracture and erupt; the telephone system, overwhelmed by panicked calls, collapses. Down in the park on the shore of the Sea of Marmara people taking a stroll in the spring air have but a moment to register the tsunami about to overwhelm them. By the end of the day 35,000 people are dead and 200,000 injured, and some 80,000 buildings lie in ruins. Others, like the great Blue Mosque, survive but with marks that will serve as a reminder for decades to come of the great earthquake of 2017 – the one everyone knew was coming but did little to prepare for.

(Haberin orjinal linkine ulaşmak isteyen benimle iletişime geçebilir)

Haarp Teknolojisi

Haarp nedir? Yüksek Frekanslı Aktif ‘Aurora’sal Araştırma Programı olarak Türkçe’ye çevrilen Haarp ilk hali ile; High Frequency Active Auroral Research Program anlamına gelmektedir. Bilimsel kavramlar ve terimlere takılı kalmadan özetleyelim. Haarp ABD tarafından çok geliştirilmiş bir teknolojidir. Sismik dalgalar, frekanslar aracılığı ile yer altında fay hatlarını kırabiliyorlar, iklimlerle oynayabiliyor ve hava olaylarını yönetebiliyorlar.

Ülke olarak 1999 depreminden ders çıkardığımıza inanmıyorum.

Yukarıda belirttiğim unsurlar bir senaryo ancak bir senaryodan fazlası da olabilir. Temkinli ve ciddi olarak yaklaşılması gerekiyor.

Arif Muzaffer KUL

DERİN DEVLET DOSYASI : Nefilimler, Atlantis, Derin Dünya Devleti


Nefilimler, Atlantis, Derin Dünya Devleti

Şaban Recai Öztürk

sabanreco

http://srecaio.blogspot.com.tr

Yeni Dünya Düzeni, Tek Dünya Devleti, Tek Dünya Dini, Derin Dünya Devleti ya da tek bir sözcükle, “küreselleşme” artık günlük yaşamımıza girdi, kaçınılması olanaksız görünüyor. Bunun yanında küresel paranoya, küresel şizofreni, küresel düşünce ve kişilik bozukluğu kavramları ile karşılaşıyoruz.

Derin Dünya Devleti ve örgütlerinin içyüzleri, amaçları ve tehlikeleri hakkında binlerce kitap ve makale yazılmış, küreselleşmenin gerçekleri hakkında yüzlerce konferans verilmiştir. Bu bilgilendirmelerden bir özet çıkaralım.

Derin Dünya Devleti ve onunla ilgili örgütler gizli güçler halindedir. Kendilerini ortaya koymaz, gizlerler. Bazen de tersini yaparak, olduklarından daha güçlü görünmeye çalışırlar. Parayı kayıtsız şartsız onlar yönetir. ABD’deki Merkez Bankası’ndan tutun, diğer devletlerin merkez bankalarına kadar tüm temel bankaların kilit noktalarını onlar kontrol eder. Iskonto oranlarını, para teminini, altın stoklarını ve altın fiyatlarını, borsaları onlar ellerinde tutar. Dünyada akmakta olan tüm kara para bu örgütlerin kontrolündedir. En büyük 500 şirket onların yönetimindedir. Devletlerin siyasetini el altından yönlendirirler. Savaşlar, bölgesel çatışmalar onların eseridir. Dünyayı dinlemek ve yönetmek için teknolojik oyuncaklar onlara aittir: Uydular, internet, fiber optik sistemler, cep telefonu, bilgisayar, şans oyunları, televizyon, uyuşturucular. Bu oyuncakların beyinleri olan yazılımlarını da kontrol etmeye çok yakındırlar.

Doğrudur, yüz yıl önceye göre, bilim ve teknoloji yanında olaylar da çok hızlı gelişiyor, insanlık büyük bir dönemeçten geçiyor. O zaman “Nereye gidiyoruz?” sorusunu sormak gerek. Buna cevap aramaya “Tek Dünya Devleti” konusunun tarih öncesine ve yazılı tarih dönemine bakarak başlayalım.

Notlarımın arasında ilginç bir teori var. Sanırım, konunun çok eski çağlardaki fiziksel boyutunu açıklamak için bir basamak oluşturuyor.

Yakın Doğu tarihi ve arkeolojisi uzmanı Zecharia Sitchin, “Kozmik Tohum” ve “12. Gezegen” adlı kitaplarında Tevrat’ta da yer alan, uzaydan gelen üstün uygarlık mensubu yaratıklarla ilgili ilginç bilgilere yer verir. Yahudi asıllı Sitchin, Tevrat, Sami ve Avrupa dilleri, modern ve eski İbrani dili konularında eğitim almış, Londra Üniversitesi´nden mezun, Sümer dilini anlayan ve okuyan nadir bilim adamlarından biridir. Sümer tabletlerindeki efsanelere dayanan teorisine kısaca bakalım.

M.Ö. 480.000-430.000 arasında dünya ikinci buz çağını yaşamaktadır. Aynı dönemde, 3.600 yılda bir Mars ve Jüpiter arasından geçen, çok gelişmiş bir uygarlığa sahip Nibiru (Babilce Marduk) gezegeninin atmosferi bozulmaya başlamıştır.

Gezegende yaşayan Anunnakilere göre, dünyadaki altın madenleri bozulan atmosferlerini kurtarabilecektir. Dünyaya gelip, Basra’da Birinci İstasyonlarını kuruyorlar. M.Ö. 400.000’de Mezopotamya’da uçuş kontrol merkezi, metalürji merkezi kuruluyor. Uzay gemilerine altın transferi başlamıştır. Altın arayışını Güney Afrika’ya da kaydırıyorlar.

Burada, çok gelişmiş bu uygarlığın, madenleri birbirine dönüştüremediğini anlıyorum. Dünya tarihindeki okültist simyacıların bu konudaki gayretlerinin de sonuç vermediğini hatırlıyorum.

Sümer “Gözcülerin ülkesi” demekti. Bu üstün yaratıklar Sümer mitlerinde “Anunnaki” diye geçiyorlardı. İbrani mitlerinde ve Tevrat’ta onlara "Nefilim" diyorlardı. Eski Mısır’da adları, "Neter" idi. Bütün eski kültürlerde ve mitlerde başrol onlarındı.

M.Ö. 300.000’lerde madenlerde çalışmayı reddeden Anunnakiler isyan ediyor. Bunun üzerine, dünyada yaşayan “insanımsılar” genetik işlemle insanlara dönüştürülüyor. İlkel işçi, ilk insan yaratılıyor ve çoğaltmaya başlıyorlar. Bu kısır insanları doğuran Anunnaki dişileri de yıllar sonra başkaldırınca, insan soyunun üreme yeteneği geliştiriliyor.

Kutsal kitaplardaki “edep yerlerini bilmeyen” “kısır” Adem ve Havva’nın yaradılışının efsanelerdeki yeri böyle. Sonra Şeytan tarafından aldatılıyorlar ve yasak ağacın meyvasından yiyerek “edep yerlerini” görüp utanıyorlar. Tanrı da onları cennetten kovuyor.

Burada “Evrim” ve “Yaradılış” kuramlarının birleştiği görülüyor. Bilim notlarıma bakıyorum. M.Ö. 1,8 milyon yıllarında modern insanın ataları, Homo Erectus’lar (Dik durabilen insan) kendi barınaklarını inşa edebiliyorlardı. Homo Erectus’un Afrika’dan kuzeye uzun göçü insanlığın ilk ve en önemli göçüydü. Günümüzden yaklaşık 1,6 milyon yıl önce başlayan bu göç, kuzeye Anadolu üzerinden ulaşmıştı. Gürcistan ‘da bulunan Homo Erektus kafatası yaklaşık 1,7 milyon yıl önceye tarihleniyor. M.Ö. 1,5 milyon yıllarında insanoğlunun atası gelişmiş Australopithecus görülüyor. Sonra uzun bir zaman geçiyor ve M.Ö. 250.000’lerde ilk Homo Sapiens’ler diğer kıtalara yayılıyor.

Sitchin’e göre, M.Ö. 100.000’de bazı Anunnaki erkekleri dünya kadınlarıyla ilişkiye giriyor ve yarı üstün melez insanlar doğuyor. Anunnakiler Sümer ve Babil tanrıları olmuştur. Melez yarı üstün insanlar da yarı tanrılar olarak mitolojilerdeki yerlerini alıyor.

Bilim notlarıma tekrar bakıyorum. M.Ö. 100.000’de Neandertal İnsan var. Neandertal DNA’sı tüm modern insanlarınkinden çok farklıydı, bu farklı dizilimler modern insan topluluklarında bulunmuyordu. Neandertallerin 30.000 yıl önce DNA’larıyla birlikte yok oldukları sanılıyor. Sadece Orta Doğu’daki CroMagnon adam hayatta kalmıştı.

Sitchin’e göre, Büyük Tufan M.Ö. 12.632-11.000 arasında bir yerdedir. Mardukluların önderi Enlil bunu kullanarak insan soyunu yok edecektir. Ama dünyadaki Anunnakilerin lideri olan kardeşi Enki buna karşı çıkar ve bir yarı tanrı olan melez insanı (Utnapishtim veya Nuh Peygamber) uyarır. Seçilmiş bazı insanları da içine alacak bir gemi yapacaktır. İzleyen dokuz bin yıl bazı Anunnakiler kurtulan insan soyunu yeni bir uygarlık yaratmaları için korur ve kollar. Her 3.600 yılda bir dünyayı ziyaretleri devam eder.

Sitchin böyle olduğunu ileri sürüyor. Benzer izleri Mısır ve Eski Yunan mitolojilerinde de görüyoruz. Mısır’ı, belirsiz bir dönemde "tanrılar" yönetmişti, sonra "Gözcüler-Neterler, normal insanlara göre çok uzun yaşayan, ülkeyi binlerce yıl yöneten, esrarengiz varlıklar, Üstün Yaratıklar yönetimi aldı. En son Osiris’in oğlu Horus zamanında, MÖ 3200-3100’de, yönetim insanlara devredildi. Neterler geri plana çekildi ve izleri silindi.

Bu tarih, Hindistan İndus vadisindeki HARAPPA uygarlığının başladığı tarihti. Maya takvimine göre de “son dünya çağının başı” idi. Yahudi takviminin başlangıcının M.Ö. 3760-61 yılları olduğunu da hatırlıyorum.

Hint-Tibet mitlerinde “uzay üstü uzay”a çıkıp zaman yolculuğu yapan “dhurakhapalam”a, “vaidor”; UFO benzeri uçan disklere de “vimana” denilmekteydi. Vaidorlar Turan Dağı’ndan, vimanalar Tor Dağı’ndan inip, çıkıyorlardı.

Bu izlere Tevrat’ta ve Kur’an’da da rastlıyoruz. Tevrat Genesis (Yaradılış) bölümünde Tufan’dan önce insanoğullarının kızlarıyla evlenen Nefilimlerden söz eder:

Yar.6: 1 Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.

Yar.6: 2 İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.

Yar.6: 3 RAB, "Ruhum insanda sonsuza dek kalmayacak, çünkü o ölümlüdür" dedi, "İnsanın ömrü yüz yirmi yıl olacak."

Yar.6: 4 İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.

Andolsun, ilk nesilleri yok ettikten sonra -düşünüp ibret alsınlar diye- insanların kalp gözünü açan deliller ve bir hidayet rehberi, bir rahmet olarak Kitab’ı verdik. (Kur’an, Kasas, 43. Ayet)

Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? (Kur’an, Secde, 26. Ayet)

Biz onlardan önce, kendilerinden daha zorlu nice nesilleri helâk ettik de ülke ülke dolaşıp kaçacak delik aradılar. Kaçacak bir yer mi var? (Kur’an, Kaf, 36. Ayet)

Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik. (Kur’an, Enam, 6. Ayet)

Hud, 116. Ayet, İsra, 17. Ayet, Meryem, 74. Ayet, Mü’minun 27 ve 41. Ayetler, Hakka 1-5. Ayetler de benzer konuları işler.

Burak Özdemir’in Levhi Mahfuz adlı kitabına göre, Arapça Kur’an’da iki ayrı insandan söz edilir. “Nas” Ademoğullarıdır, duygu insanıdır. “İnsi” ise insanlardan üstün, duygusuz, akıl insanıdır.

Araştırmacı yazar Serhat Ahmet TAN Kur’an’ın Kehf Suresinde geçen Yecüc ve Mecüc’lerin Marduk’tan gelenler olduğunu söylemektedir.

Gülhaç metinlerinde de ilginç bir öykü anlatılır: Havva’nın Elohim Samael’den oğlu Kabil (Cain) Havva’nın Adem’den oğlu Habil’i (Abel) öldürünce, Adem’den ikinci oğlu Şit (Seth) doğdu. Kabil’in soyu Dul Kadının oğullarını, Şit’in soyu İnsanoğullarını meydana getirdi.

Buna çok benzeyen öykülere, Antik Orta Doğu’yla fiziksel teması hiç bulunmadığı varsayılan eski İnka ve Maya folklorunda da rastlanmıştı.

Toparlarsak…

Sitchin’e göre, Eski Dünya’nın ilk uygarlıkları "Gözcüler" adı verilen üstün yaratıklara dayanıyordu. Belirsiz bir başlangıç döneminden sonra bizzat "Tanrılar veya Gözcüler" tarafından yönetilen ülkeler, bir ara dönemde “yarı üstün” melez insanlarca yönetilmişti. Diğer kaynaklara göre de, melezler daha sonra da krallığı insanlığa devretmişti. Üstün yaratıkların insanlara aktardıkları “kromozomları, genleri, DNA’ları” dünyada kalmıştı.

Bu genetik mirasa sahip olan “özel insanlar” kutsal kitaplarda ve tarihte izler bırakarak günümüze kadar ulaşmış mıydı? Bunların izlerini bulabilir miyiz?

Önce başka bir yaklaşıma bakalım. James Churchward Pasifik Okyanusu’nda 70 bin yıl önce, üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu MU kıtası hakkında bir tez ortaya atmıştı. Hareket noktası, Tibet’teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış Naakal Tabletleri idi. Bu tabletleri bir Tibet rahibinin yardımıyla okuyabilmişti. Churchward sonraki yıllarda, Amerikalı jeolog William Niven’in Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler üzerinde çalışmıştı. Mexico Müzesi’nde bulunan, 1921–1923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2.600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde 15 bin yıl önce yazılmıştı.

Çoğu gizli örgütün, Masonların ve bağımsız araştırmacıların sahiplendikleri iddiaya göre, MU Kıtası insanları bizden çok daha gelişmiş olan dünyadaki ilk uygarlıktı. Bir doğa olayı yüzünden 12 bin yıl önce kıta yaklaşık 64 milyon nüfusuyla birlikte batmış, felaketten kurtulanlar Çin, Orta Asya, Tibet, Hindistan, Atlantis, Kuzey ve Güney Amerika’ya giderek bu uygarlıkların kökenini oluşturmuşlardı. MU’da tek tanrılı bir din bulunuyordu. Dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretileri vardı. Atlantis’teki din de MU’nun tek tanrılı diniydi. Diğer kıtalarda kolonilere sahiplerdi. Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, bugün kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler MU’lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu.

Anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu. Avrupa içlerine kadar uzanan Uygur imparatorluğu iki büyük doğal afetle darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa’nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardı. Churchward Uygurların torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltleri, Baskları ve İskitleri sayar.

Buraya bir parantez açıyorum. Haluk Tarcan’ın Türkistan’lı tarihçi Kazım Mirşan’a dayanarak yazdığı “Ön Türk Uygarlığı” kitabında da ilginç bilgiler var. Uygur adını kullanmıyor ama M.Ö. 14.000-12.000 arasında Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan “Ön Türk Devletleri Konfederasyonu” olduğunu ileri sürüyor. M.Ö. 80.000’lere tarihlenen Semerkant mağarasını, M.Ö. 30.000’lerde kayalara kazınan resimleri ve yazıları, dikili taşları, çeşitli damgaları ve bu güne aktarılan kilim desenleri gibi kanıtları kullanıyor. Sonuç malum. Batı kaynaklı olmadığı için ülkemizde dahi kabul görmüyor.

Churchward’a devam ediyorum. Ona göre Osiris MU kıtasında eğitilmiş, Atlantis’te reform yapmış, Atlantis’li bir bilge ya da peygamberdir. Öğretisi sonradan "Osiris dini" adını almış olup Hermes-Thot tarafından Mısır’a getirilmişti.

ABD’de “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in akaşik okumalarına göre, Atlantis gibi MU kıtasının da batmasına neden olan etken, Atlantisliler’den Şeytani Yol mensuplarının, nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.

Akaşik kayıtlar teosoflar tarafından kullanılan bir terimdir. Hiçbir hareket ve olayın yok olmayıp Akaşa denilen süptil cevhere kaydolduğu iddia ediliyor. Hayal ürünü olabilir. Belki de doğrudur. Bu günkü sanal ortamda, milyarlarca insan tarafından “Bulut”lara yüklenen bilgilere benzeyebilir. Kur’an’da her şeyin kaydedildiği Levh-i Mahfuz’dan söz edilir.

Gökte ve yerde gâib (gizli) hiçbir şey yoktur ki apaçık bir Kitap’ta (Levh-i Mahfuz’da) olmasın. (Neml 75. Ayet)

Churchward’ın teorisine göre de, yazılı tarih öncesinden gelen bazı “üstün insanlar”dan geri kalanlar normal insanların arasına yayılmışlardı.

Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. MU dinine, kolonilerine ve MU kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar fazla kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur. Bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir.

Bu iki örnek “üstün veya özel insanlar” olayının fiziksel boyutunu açıklamaya çalışıyor. Araştırmacı yazar Ergün Candan da olayın metafizik ve parapsikolojik boyutunu ekliyor. Tanrı ile başlayan sürecin düşüşe geçtiğini söylüyor. Ruhların ilk hareketini, Büyük Devre’nin başlangıcı izliyor. Sonra Galaktik Irk (Yılanoğulları, Tanrıoğulları) dönemi başlıyor. Altın Çağ, Mu Uygarlığı ve Atlantis Uygarlığı ile devam ediyor. Sonra, dünyada ünlü Tufan yaşanıyor. “Galaktik insanlar”dan arta kalanlar diğer kıtalara göç ediyor. Demir Çağı’na giriliyor ve bildiğimiz yazılı tarih dönemi başlıyor. 20. Yüzyıl sonlarında dünyanın fiziksel ve ruhsal düşüşü sona eriyor. Çıkış başlıyor. Demir Çağı da geride bırakılıyor ve 21. Yüzyılda manevi ve ruhsal kıyametin (uyanışın) yaşanacağı söyleniyor. Sembolik dini eğitim bitecek ve arkasından yeni bir “Tufan” gelecektir. Daha sonra Altın Çağ tekrar başlayacaktır. Tanrısallaşmış ruhlar Tanrı’ya dönecektir.

Galaktik Irk “üstün insanlar” iken, yeryüzü insanı da çeşitli gezegenlerdeki ruhi varlıkların gelişim süreçlerini doldurabilmeleri için gerekli bedenleri sağlıyor. Tüm varoluş “Evrensel İdare Mekanizması” ve ona bağlı “Ruhsal İdare Mekanizması” tarafından yönetiliyor.

Burada Yahudilerin kendilerinin “özel insanlar” olduğunu ileri sürdüklerini hatırlıyorum. Ayrıntılara bakalım. Önce Tevrat:

Yar.17: 1,2: Avram doksan dokuz yaşındayken RAB ona görünerek, "Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’yım" dedi, "Benim yolumda yürü, kusursuz ol. Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım."

Yar.17: 6,7: Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım.

Yar.26: 24: O gece RAB kendisine görünerek, "Ben baban İbrahim’in Tanrısı’yım, korkma" dedi, "Seninle birlikteyim. Seni kutsayacak, kulum İbrahim’in hatırı için soyunu çoğaltacağım."

Yar.28: 13: RAB yanı başında durup, "Atan İbrahim’in, İshak’ın Tanrısı RAB benim" dedi, "Üzerinde yattığın toprakları sana ve soyuna vereceğim.

Çık.2: 24: Tanrı iniltilerini duydu. İbrahim, İshak ve Yakup’la yaptığı antlaşmayı anımsadı.

Çık.3:6: Ben babanın Tanrısı, İbrahim’in Tanrısı, İshak’ın Tanrısı ve Yakup’un Tanrısı’yım." Musa yüzünü kapadı, çünkü Tanrı’ya bakmaya korkuyordu.

Çık.6: 2, 3: Tanrı ayrıca Musa’ya, "Ben RAB’bim" dedi, "İbrahim’e, İshak’a ve Yakup’a Her Şeye Gücü Yeten Tanrı olarak göründüm, ama onlara kendimi RAB adıyla tanıtmadım.

1.Ta.16: 15-16: O’nun antlaşmasını, Bin kuşak için verdiği sözü, İbrahim’le yaptığı antlaşmayı, İshak için içtiği andı sonsuza dek anımsayın.

Kur’an’da da “üstün insanlar” hakkında bazı ipuçları var:

İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık. (Enam 86. Ayet)

Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini ve İmran ailesini birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Ali İmran 33,34. Ayetler)

Âdem ilk yaratılandır. Nuh Tufan’da yok olmaktan kurtarılandır. İbrahim İsrailoğullarının ve İsmailoğullarının (Arapların) atasıdır. İmran’ın kızı Meryem’dir, Meryem’in oğlu da İsa Peygamberdir.

Hani melekler, “Ey Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.” (Kur’an, Ali İmran 42. Ayet)

Meryem, âlemlere değil, dünya kadınlarına üstün kılınıyor.

Biz de Firavun’un kavmini bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık. İşte böyle yaptık ve onlara, İsrailoğullarını mirasçı kıldık. (Kur’an, Şuara 57-59. Ayetler)

Andolsun, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan; Firavun’dan kurtardık. Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi. Andolsun, onları, bir bilgi üzerine âlemlere üstün kıldık. (Kur’an, Duhan 30-32. Ayetler)

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve sizi cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın. (Kur’an, Bakara 47. Ayet)

İsrailoğulları “nesil olarak üstün” kılınıyor.

Buradan Derin Dünya Devleti’ne (DDD) kadar uzanıp, günümüzdeki “üstün veya özel” insan soyuna ulaşabilir miyiz?

Devam edelim…

Yahudi inancına göre “Kutsal yağla yağlanmış Davut Soyu” (The Davidic line veya House of David) devam etmektedir. Dünyayı tek elden yönetmeye hakkı olduğu ileri sürülen aileler bunlardır. İnançlarına göre, Yahudi kralı “Mesih” geri dönecektir. Yahudiler geleceğin barış ülkesi olacak İsrail’de toplanacaktır. Mesih Üçüncü Tapınağı inşa edecek ve Mesih Çağı başlayacaktır.

“Davut Soyu” Bazı sapkın ve gizli Hristiyan tarikatlarınca Meryem oğlu “İsa’nın Soyu” olarak kabul ediliyor. Bakire Meryem’in atası Yahudilerin ünlü ve güçlü kralı David’e (Davut Peygamber) dayandırılmıştır. Dan Brown’un “Da Vinci Şifresi” kitabı bu tema üzerine oturmuştur. Ama İsa ve gizli eşi olduğu söylenen Mecdelli Meryem de Yahudidir. İsa’nın neslini, Sangreal belgeleri ile Mecdelli Meryem’in mezarını Kardeşlik (Sion) Tarikatı korumuştu. İsa’nın nesli 1400’lere kadar Fransa’da gizlice çoğaldı ve Fransız soylularından biriyle evlendi ve Merovingian Hanedanı diye bilinen bir soy oluştu. Aileye daha sonra Sion Tarikatı’nın kurucusu Godefroi de Bouillon eklendi. (Birinci Haçlı Seferinde Kutsal Kabir Koruyucusu unvanı ile ilk Kudüs kralı olan şövalye. 1100’de Kudüs’te ölmüştü.)

Buraya kadar olan açıklamaları bir kurgu, bir tez ya da bir alternatif olarak, özetleyelim. Tevrat ve Kur’an’dan alıntılara göre “Üstün insanlar, aileler ya da soylar”ın M.Ö. 1800 yıllarında İbrahim’le başlayıp, İsa’nın annesi Meryem’e kadar uzandığı anlaşılıyor. Tanrı nefilimlerin ve firavunların üstünlüklerini göçebe İbranilerin lideri olan İbrahim soyuna ve daha sonra isim değiştiren İsrailoğullarına veriyor. Ama onların “üstünlük taslamaları”nı istemiyor. Bazen de cezalandırıyor. Tevrat’ta “Bin kuşak” için üstünlükten söz edildiğini de hatırlamak gerekiyor. Her kuşak için 20-25 yıl hesaplanırsa, önümüzde 15.000 yıl daha var demektir!

Yahudilerin büyük kısmının Roma İmparatorluğu topraklarına dağıldığını, bir kısmının Orta Doğu’da kaldığını hatırlıyorum. Bin yıl sonra başlayan Haçlı seferleriyle bazılarının geri dönmüş olması da mümkün.

1550’lerde kutsal kan bağına sahip birçok aile Güney Batı Almanya’ya gelmiş. Zengin ve güçlü değillermiş. En yeteneklilerini fırsatlar ülkesi Amerika’ya 1630’larda göndermişler.

Buraya kadar karşımıza beyaz ırk, ari ırk veya Kafkasyalı (Caucasian) denilenlerin çıkmadığını, daha esmer, daha koyu tenlilerin çıktığını söylemeliyim. Sırada beyaz tenli, sarışın, mavi gözlüler de vardı(!)

Üstün insanların kan bağına dayanarak dünyayı yönetme fikri 1911’de Almanya’da da ortaya çıktı. Töton şövalyelerinin soylarından gelen ve ancak saf Cermen kanı taşıyanlar dünyayı yönetme hakkına sahipti. Aryan ırkın kökeni, kuzeyde, kayıp antik Thule veya Hypeborea ülkesiydi. Thule İzlanda efsanelerindeki batık bir kıtanın adıdır. Grönland’ın batısında, halen bir Thule kenti bulunmaktadır. Atlantis’in kuzeyli örneğiydi denilebilir. Thule’de yaşayan üst insan ırkı büyülü güçleri vasıtasıyla evrenle bütünlemişlerdi. Psişik ve teknolojik güçleri ile 20. yüzyılın çok üzerinde teknik gelişmişliğe sahiptiler. İnsanoğlu ile dış zekâlar arasında bulunan bazı aracı varlıklar, gizlenen sırlara erenlere büyük bir güç kaynağı oluşturuyordu. Bu güç kaynağı Almanları dünyaya egemen kılacak, geleceğin üstün insanını ortaya çıkaracak ve insan türünün değişimini sağlayacaktı.

Bu efsanenin altında birleşen bir grup Alman, Thule adında gizli bir örgüt kurdular. Thule Örgütü’nün merkezi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, İstanbul’a taşındı. Başkanı, “Gizli Müslüman Baron” diye anılan Rudolf von Sebottendorff” idi.

Sebottendorff 14 yaşındayken Teosofi Derneği’nde bizzat Helena Petrovna Blavatsky’den okültik eğitimler almıştı. 1900 yılında Kahire’de ve sonra İstanbul’da yerleşti. Osmanlıca ve Arapça dersleri aldı. Türkiye’de siyasi faaliyetlerinin dışında Türk Tasavvufu ve Bektaşilik üzerine araştırmalar yaptı. Yaşlı bir Yahudi’den okültizm ve Gül-Haç Tarikatı ile ilgili bilgiler edindi ve düzensiz bir mason locasına kaydoldu. İlginç olan, Thule’ye göre, Yahudiler dünyadaki en tehlikeli ırktı ve yok edilmeleri gerekiyordu. Türkler, İtalyanlar ve Japonlar zararsız ve dost milletlerdi. Bu yıllar sonra Nazizm’in temelini oluşturdu. 1900’lerde dünyaya yayılan sosyalizm zehrine karşı reçete milli sosyalizm idi. İşçiler kendi uluslarından işverenlere karşı değil, yabancı işverene ve Yahudi sermayesine karşı mücadele etmeliydi. 1920’de kurulan Nazi Partisi liderlerinden Karl Haushofer Hindistan, Japonya ve Tibet’te uzun bir süre gizli çalışmalarda bulundu, eğitimden geçti. Parti sembolü olan gamalı haç bir Mu sembolü idi.

Burada konuyu fazla uzatmadan, komünizm ve nazizmin ABD’deki bazı Yahudi asıllı bankerler tarafından desteklendiği iddialarını da not etmek gerekiyor.

“Üstün insanlar veya soylar” hakkındaki notlarım bu kadar.

Şimdi de “gizli bilgiler” konusuna geçiyorum.

On bin, yirmi bin yıl ve daha öncesi, tabletlerde yazılı efsanelerdeki, tapınakların ve piramitlerin duvarlarındaki ve gizli bölmelerindeki sembollerin, Tevrat ve Kur’an’daki mesellerdeki sis perdesinin gerisinde kaldı. Resmi tarihlere göre, Eski Dünya’nın ilk uygarlıkları, Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları M.Ö. dördüncü binyılın sonlarından itibaren Orta Doğu’da biçimlenmeye başladı.

Gelişmiş bir kent, işbölümü, mimari, yerleşik ve sistemli bir tarım, sulama kanalları madenciliğin ilk örnekleri, zanaatların gelişimi, zamk, tekerlek, tekerlekli araba ve sürtünmeyi azaltıcı su, metale şekil verme ve yazının bulunmasıyla büyük bir sıçrama yaşanmıştı. Sonraki yüzyıllarda sabun, standart ölçüler, tünel, fırınlanmış tuğla, ilk hesap makinesi-abacus, kaya fırlatıcı ve cam bulunmuştu. Ekonomi tarıma bağlıydı, ticaret fazla önemli değildi.

Başlangıçtaki şehir devletleri döneminde yönetici hem başrahip hem de kraldı. Devlet gücü despotik bir askeri örgütlenmeye değil, tapınak rahiplerinin sahip olduğu gizemli evrensel bilgiye ve bu bilginin kitlelere sunuluş biçimi olan dinlere yaslanıyordu. Rahip bilinmeyeni bilendi. Büyü de yapabiliyordu. Yıldızların hareketini, zamanın ölçülmesini, mevsimlerin dönüşümünü, ekim ve hasat zamanını doğru planlayan, hava durumunu, yağmurları, nehir taşkınlarını önceden haber veren yalnızca oydu. Bunu tanrısal bir bilgelikle yürüttüğü düşünülüyordu. Söyledikleri her şey gerçek çıkıyordu. Alt düzeydeki diğer rahipler yönetim görevlileriydi. Kraliyet Sarayı, aslında gözlemevi işlevi gören ama halka ibadet merkezi olarak sunulan tapınaklardı. Mısır’da da, rahip krallar yani firavunlar döneminde benzer süreçler yaşanmıştı.

Aradan yüzyıllar geçip, nüfus arttıkça, yönetilen topraklar genişledikçe şehir devletleri birleşerek büyüdüler. Rahip krallar egemenliğin devamı için orduya ve bürokrasiye ihtiyaç duydular. Kendilerinden önce gelenlerden aldıkları gizli bilgileri ve sırları sadece çok güvendikleri dar bir kadroyla paylaştılar. Üstünlüklerinin dayanağı bunlardı.

Bu bilgiler ve sırlar nerede muhafaza edilmişti?

Tarihi ve arkeolojik kayıtlar yok gibi. Bir kısmının büyük tufanda yok olduğu sanılıyor. Kurtarılabilen belgeler tapınaklardaydı, üstelik sembollerle gizlenmeye çalışılmıştı.

İskenderiye Kütüphanesi’nin Hristiyan saldırganlar tarafından tahrip edilmesi ve hamamlarda yakılmasıyla birçok belgenin yok edildiği düşünülüyor. Beş altı yüzyıl sonra da Halife Ömer zamanında tekrar yakılmıştı. Muhtemelen bazıları kurtarılıp, daha sonra Bağdat kütüphanelerinde toplanmıştı. Ama onlar da Moğolların barbarlığından kurtulamamışlar ve yok edilmişlerdi. Nedenini anlamak çok kolaydı. Hristiyanlara ve Müslümanlara göre, hepsi Şeytan’ın işleriydi. Büyücülüktü. Yüce Tanrı’nın yasakladığı alanlara el atmaya cüret ediliyordu.

Ama efsaneler kulaktan kulağa ve bazen de yazılı olarak masallar, şiirler aracılığıyla devam ediyordu. Sümer ve Babil tabletlerinde bulunan efsanelerin yorumlanması gizli bilgilere ulaşma yollarından biriydi. Bu konuda Babil’deki sürgün yıllarını çok iyi değerlendiren Yahudilerin çok önde olduğunu belirtmek gerek. Tevrat’ta da bazı izler var. İzini aradığımız “gizli bilgiler”in Kabala vasıtasıyla şifrelendiği sanılıyor. Spekülatif masonluğun en önemli sembollerinden olan, İsrailoğullarının altın çağında Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nda saklandıkları, sonradan kaybolan Ahit Sandığı’nın da bu sırlardan bazılarını içerdiği sanılıyor. Ahit Sandığı’nın içinde, Musa Peygamberin asası ile Tevrat levhaları ve Harun Peygamberin asası ile sarığı gibi kutsal emanetler bulunduğu söyleniyor. Tevrat’a bakıyorum:

Çık.25: 10-13: "Akasya ağacından bir sandık yapsınlar. Boyu iki buçuk, eni ve yüksekliği birer buçuk arşın olsun. İçini de dışını da saf altınla kapla. Çevresine altın pervaz yap. Dört altın halka döküp dört ayağına tak. İkisi bir yanda, ikisi öbür yanda olacak. Akasya ağacından sırıklar yapıp altınla kapla.

Çık.25: 21,22: Kapağı sandığın üzerine, sana vereceğim taş levhaları ise sandığın içine koy. Seninle orada, Levha Sandığı’nın üstündeki Keruvlar arasında, Bağışlanma Kapağı’nın üzerinde görüşeceğim ve İsrailliler için sana buyruklar vereceğim."

Mez.132: 8: Çık, ya RAB, yaşayacağın yere, Gücünü simgeleyen sandıkla birlikte.

1.Kr.8: 21: Ayrıca, RAB’bin atalarımızı Mısır’dan çıkardığında onlarla yaptığı antlaşmanın içinde korunduğu sandık için tapınakta bir yer hazırladım."

Yeşu.3: 4: "Böylece hangi yöne gideceğinizi bileceksiniz. Çünkü daha önce bu yoldan hiç geçmediniz. Ama Antlaşma Sandığı’na yaklaşmayın; sandıkla aranızda iki bin arşın kadar bir aralık kalsın." (İki bin arşın: Yaklaşık 900 m.)

Kur’an’a bakıyorum:

Peygamberleri onlara şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alameti, size o sandığın gelmesidir. Onda Rabbinizden bir güven duygusu ve huzur ile Musa ailesinin, Harun ailesinin geriye bıraktığından kalıntılar vardır. Onu melekler taşımaktadır. (Bakara, 248. Ayet)

Ahit Sandığı, Harun döneminin ardından Davud döneminde Birleşik Yahudi Krallığı’nın başkenti Kudüs’e taşınmıştı. Sandık Süleyman tarafından yaptırılan tapınağa konuldu ve M.Ö. 587 yılına kadar orada kaldı. Aynı yıl Babil İmparatoru Nabukadnezar Kudüs’ü işgal etti ve o tarihten sonra sandık kayboldu. Ama kaybolan sandığın, tahrip edilemediği ve onu koruyan Levililer tarafından tapınağın altında hazırlanmış gizli bir bölmede saklandığı inancı yayıldı. M.S. 70 yılında Roma valisi Titus’un İkinci Tapınağı yıktırdıktan sonra, bu yeraltı odasına da ulaştığı ve mabedin kutsal eşyalarıyla birlikte sandığı Roma’ya götürdüğü ileri sürülüyor. Bazı iddialara göre de, Haçlı Seferleri sırasında Kudüs’e yerleşen Tapınak Şövalyelerinin bu sırlardan bazılarına eriştiği yazılıyor, söyleniyor. Bazı İslam hadislerinde, kayıp Ahit Sandığı’nın yeriyle ilgili olarak Antakya’ya dikkat çekiliyor.

Gizli bilgilere sahip gizemli bir tarikat olan Essene Yahudilerinin İsa’yı peygamber olmadan önce eğittiği iddia edilir. Anadolu’ya sığınan Essene Yahudilerinin inancı ve Roma topraklarındaki en yaygın dini hareket, Perslerden alınan Mitra dini de Hıristiyanlık içinde yer aldı. Roma İmparatoru Konstantin başarılı bir güçler dengesi manevrasıyla, zenginleştirilmiş (!) Hıristiyanlığı devletin resmi dini yaptı.

Gizli bilgilerden bir kısmının Mısır’da etkinliklerini sürdürmeye çalışan Osiris rahipleri tarafından muhafaza edildiği de ileri sürülüyor. Bunlar Halife Ömer zamanında zorla Müslüman yapıldıktan sonra, öğretilerinin bir kısmını İslam’a uyarlamış. En büyük destekçileri de İslam Peygamberi Muhammed’in damadı ve dördüncü halife olan Ali olmuş. Daha sonra da Şiiliğin doğduğunu biliyoruz.

Yani “gizli bilgiler” Hristiyanlığa da Müslümanlığa da bir şekilde aktarılmıştı…

Orta Doğu’da 874’den, 1256’ya kadar Şii İsmaililer son derece etkin olmuşlardı. Görünüşte İslami idiler, ama İslam öncesi, Perslerden aldıkları Mitra dini gibi birçok öğretileri de sahiplenmekteydiler. Horasan’daki Müslüman Türklerin Türkistan şamanizminden devraldıkları bilgileri de özümsemiş olmaları mümkündür. Farklı dinlere hoşgörüye, sosyal adalete ve ilime önem verirlerdi. Hasan Sabbah’ın İsmaili Haşhaşileri Bâtıni gizli öğretilerini aşama aşama aktaran dokuz dereceli bir tarikattı. Üst derecelerde radikal heterodoks inançlar verildiği saptanmıştı. Hacı Bektaş Veli’nin bunlardan biri olduğu söylenir. Sabbah, Ömer Hayyam’dan ezoterik bilgileri, Nizamülmülk’ten kraliyet ayrıcalıklarını, Şii İsmailiye mezhebi mensubu Fatımilerin yönetimindeki Mısır’da antik gizemler ve Yahudi Kabalasını öğrenmişti.

Batıda mevcut birçok gizli cemiyetin İsmailiye Tarikatından esinlendiği düşünülmektedir. Bazı iddialara göre Masonluğun kökeni duvarcı loncalarda değil, Tapınak Şövalyeleri tarikatındadır. Tapınakçılar Hasan Sabbah ve Dailerini tanıdıktan, İsmaili öğretisini derinlemesine inceledikten sonra, Katolik inancından uzaklaşmış ve akılcılığı ön plana çıkaran ezoterik doktrine bağlanmıştı. Tapınakçılar bu inanç değişikliğiyle ve kurdukları güçlü örgüt sayesinde Avrupa’ya yayılırken, Katolik kilisesinin zayıflamasına yol açtılar. "İsa’nın yoksul askerleri" olma iddiasıyla ortaya çıkan Tapınakçılar arasında Avrupa’nın en zengin insanlarını, Paris ve Londra’nın önde gelen bankerlerini görmek mümkündü. Gotik mimarinin erken döneminde, kavisler ve sivri çatılar tarzının yaygınlaşması ve gelişmesinde yapıcı bir rol oynadılar. Katedraller inşa ettiriyorlar, uluslararası ilişkilerde arabuluculuk yapıyorlar, saraylarda mabeyincilik görevlerini üstleniyorlardı. 13. yüzyılda 20 bini şövalye olmak üzere toplam 160 bin Tapınakçı olduğu tahmin edilmektedir.

Adayların Tapınakçılar örgütüne kabul edilmeleri için, hasta veya sakat olmamak, bekâr olmak, borçlu olmamak, başka bir tarikat ile bağlantı içinde olmamak, her koşul ve durumda mutlaka itaat etmek ve "tarikatın kölesi" olmayı kabul etmek gerekirdi. Giriş töreni, kubbeli bir odada ve büyük bir gizlilik içinde yapılırdı. Ezoterik ritüeller, masonlukta olduğu gibi, Tapınakçıların ayrılmaz bir parçasıydı.

Tapınakçıların Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın yıkıntıları altında yaptıkları araştırma kazılarında Yahudiliğin ve Eski Mısır’ın gizli geleneklerinin özünü keşfettikleri de iddia edilir. Kudsülakdas’ın, yani Tanrı’nın oturduğuna inanılan kutsal odanın altında, onları hayal edebilenin çok ötesinde zengin ve güçlü kılan birçok belge ve muhtemelen bazı nesneler buldukları ve bunları Avrupa’ya götürdükleri sanılıyor.

Hasan Sabbah’ın ve İsmailiye Tarikatının Batılılar tarafından bilinçli olarak kötü tanıtıldığını, aslında bu tarikatın çok daha farklı bir kültürü, bilgi ağı, felsefesi, teknolojisi, bilimi ve derinliği olduğunu savunulmaktadır.

İsmailiye Tarikatının izine masonik, gizli örgütler, Gül-Haç ve İllüminati literatüründe rastlamaktayız. İllüminati’nin kurucusu Adam Weishaupt’un Hasan Sabbah benzeri bir örgüt kurmaya çalıştığı düşünülüyor. Hospitalye Şövalyeleri, Cizvit’ler, haşin Dominikenler, ılımlı Fransiskenler ve tüm kardeşlik örgütleri, Tapınak Şövalyeleri, Büyük Üstad’ları, Prior’ları, dinsel adanmışlıkları ve hiyerarşik yapıları ile İsmailiye Tarikatıyla güçlü benzeşmeyi gösterirler.

Diğer bir İsmaili cemiyet olan Saflık Kardeşleri veya İhvan-üs Safâ’nın Gül Haç’ın kaynağı olduğuna dair bir görüş de var. Gül-Haç tarikatı, hermetizmi, kabala öğretisini, Ortaçağ gizemciliğini, simyayı, gizli tıbbı, Rönesans’ı yeşerten her türlü gizli bilimi ve felsefeyi içermektedir.

Bir notum daha var. İslam’ın Altın Çağı olan 700-1000 yılları arasında İslam uygarlığının Kuzey Afrika, İspanya, Suriye ve İran’da geliştiği, en yaratıcı bilimsel çalışmaların yapıldığı dönemdir. 800-1500 yılları arasında Avrupa KARANLIK ÇAĞI yaşamaktadır. 1054’te büyük görüş ayrılıklarından dolayı Katolik ve Ortodoks kiliseleri ayrılıyor, birbirlerini aforoz ediyor. 1095-1270 yılları arasında Haçlı Seferleri yapılıyor. Ortadoğu’da 50 binden fazla nüfuslu şehir sayısı 13 iken, Avrupa’da sadece Roma’dır.

Anadolu’da Hristiyanlarca aforoz edilen Pavlakiler ya da Paulisyenler de İsmailiye tarikatından etkilenmişlerdi. Sonuçta, Essenelerin, Osisis tarikatının, Zerdüştlerin, Pavlakilerin, Alevi bilgeliğinin, İsmailiye tarikatının, Budizmin, Mevleviliğin, Yeseviliğin, Ahiliğin ve Bektaşiliğin birbirine geçtiğini ve birbirini sürekli karşılıklı ve eşgüdümlü olarak etkilediğini anlıyoruz.

Tarih öncesinden geldiğini varsaydığımız ve tüm insanlara öğretilmesi sakıncalı olan gizli bilgilerin izlerini sürmeye devam edelim. Artık kan bağı ve DNA’larla desteklenen “özel, galaktik insanlardan” değil, bazı sınavlardan başarıyla geçmiş “yeryüzü insanları”ndan da söz ediyoruz.

Gizli bilgilerin bir kısmının İspanya üzerinden, bir kısmının da Tapınakçılar aracılığıyla, Kıbrıs üzerinden Fransa, İtalya, Almanya, Hollanda, İngiltere ve İskoçya’ya gittiği anlaşılıyor.

Burada bir parantez açıyorum.

Babil Tevrat’ını tefsir eden Orta Çağ’ın en önemli Yahudi düşünürü İbn-i Meymun, (Maimonides) 12. yüzyılda İspanya Endülüs’te "Yahudilerin yönettiği bir dünya devleti kurulmalıdır" diyordu. Daha sonra 20.yy’ın en etkileyici düşünürlerinden birisi olan Leo Straus, İbn-i Meymun’un Tevrat tefsirini siyaset felsefesine dönüştürecekti: “Kudüs merkezli bir dünya düzeni olmalı, Yahudilerin yönettiği seçkinler de diğer devletleri yönetmelidir.”

Üstün insanlar ve gizli bilgiler Orta Doğu’dan çıkıp dünyaya dağılmıştı, ama geri döneceklerdi…

Devam edelim.

Açık bir örgüt olan “Ordre de Sion, Sion Tarikatı” yüzyıllar içinde gelişerek 1188’de “Prieure de Sion, Sion Manastırı veya Sarayı” haline geldi ve tamamen gizli bir topluluğa dönüştü. Fransa’nın Orleans kentinde bulunan Sion Tepesi’ndeki ilk manastırları 1137-1180 arasında hüküm süren Fransa kralı VII. Louis tarafından bağışlanmıştı. Sion Tarikatı’nın askeri örgütünün adı Tapınak Şövalyeleri idi.

Tapınakçılar özellikle para ticaretiyle çok zenginleştiler, Avrupa kralları onlardan borç para aldığından borçlu durumdaydılar. Avrupa ekonomisi de örgüte bağımlı hale gelmişti. Krallar ve alınan kararlar üzerinde söz sahibi olma, hatta istedikleri gibi kralları yönlendirme imkânı bulmuşlardı.

1231 yılında Papa IX. Gregory Katolikliğe karşı olan sapkınları yok etmeye karar verdi. Bunun için Engizisyon denen özel dini mahkemeler ve gizli polisi kurdu. İnançsızlar ya Katolikliği kabul edecek, ya da öldürülecekti. Engizisyonda sistematik işkence Papa IV. İnnocent ile 1252’de başladı.

Tapınakçılar Kudüs’ten getirdikleri gizli belgeleriyle Papalığa şantaja başladılar. Roma’nın siyasileştirdiği Hıristiyanlığı tehdit ediyorlardı. İsa Tanrının oğlu değildi ve tevhid inancını getirmişti. Pavlus dini tahrif etmişti, domuzu, şarabı yasaklamamıştı, sünneti önemsememişti. Bütün bu sırlar, güçteydi. Başka bir belgede, İsa’nın evleneceği ve Sarah adında bir kız çocuğu sahibi olacağı yazılıydı. Kilise bu belgelere şiddetle karşı çıkıp belgelerin yok edilmesine karar verdi.

Şövalyelerin açgözlülüğü, vicdansızlığı, servet tutkuları ve hırsları, şatolarda düzenlenen gizli törenler, şeytana tapma ayinleri, ahlak dışı ilişkiler de halkın diline düşmüştü. Ele geçirdikleri “gizli bilgiler” onları ekonomik ve maddi açıdan zengin yapmıştı.

Ama bilim, sanat ve ahlak açısından aynı gelişmeyi göremiyoruz…

1307’de Fransa’daki 15 bin Tapınak Şövalyeleri örgütü mensubu tutuklandı. Papa V. Clement, Hristiyan dünyasına, yönetimlerindeki tüm Tapınak Şövalyelerinin tutuklanmasını emretti. Tutuklanan şövalyelerin büyük kısmı işkencelere rağmen suçlamaları kabul etmeyerek öldü. Bir kısmı da işkenceye dayanamadı ve sonlarını çabuklaştırmak için suçlamaları kabul ederek idam edildi. Tapınak Şövalyelerinin bütün malları bu tarikatın rakibi olan Hospitalier Tarikatı’na devredildi. Fransa Kralı Güzel Philip te Tapınak Şövalyeleri Tarikatını ortadan kaldırdı.

Büyük Ustaları Jacques de Molay’ın 1314’te yakılmasından sonra Tapınakçılar Monarşiyi ve Katolik Papalığı yıkmayı ve bir Dünya Cumhuriyeti kurmayı planlıyor. Tapınakçıların gizli belgeleri ve kutsal emanetleri daha sonra Sion Tarikatı’na teslim ettiği sanılıyor.

Fransa’dan kurtulan yaklaşık 30-40 bin Tapınakçı masonların arasına karışarak hayatlarını kurtardı. Bazıları İspanya’ya geçerek diğer tarikatlara katıldı, bir kısmı da Portekiz’e geçip Ordre du Christ örgütüne dönüştü. Başka bir grup Roma-Germen İmparatorluğuna geçip Töton şövalyelerine katıldı. Büyük bir grup Hospitaliyelere iltihak etti. İngiltere’dekiler tutuklanarak sorguya çekildi. Ancak hemen serbest bırakıldı. Bir kısmı da Fransa’nın doğusundaki İsviçre’ye kaçtı. İsviçre’nin kuruluşu Tapınakçıların Fransa’da zulme uğratıldığı ana denk geliyordu. 1315’te Habsburg ordusunu yenen İsviçreliler, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içinde İsviçre Konfederasyonu’nun varlığını güven altına almışlardı.

Burada İsviçre hakkında biraz ayrıntı vermek gerek…

Batı Dünyası’nın oluşumunda kısmen aracı olan Tapınakçıların asıl devleti İsviçre idi, halen de öyledir. İsviçre’nin kuruluşu Tapınakçıların Fransa’da zulme uğratıldığı ana denk geliyordu. Fransa’nın doğusundaki İsviçre, Tapınakçı kardeşlerin kaçması için elverişliydi. Ünlü tapınak haçı, İsviçre bayrağında bulunuyor. DDD 300’ler Komitesi ile İsviçre yan yanadır. Montreux kentinin Caux kasabasındaki Bellagio Şatosu denildiğinde ”derin” toplantılar ve Rockefeller Ailesi akla gelir. DDD “küresel finans merkezi” İsviçre’de kurulmuştur. Off-shore şubeleri kanalıyla gelen milyarlarca dolarlık uyuşturucu parasını dev bankalarıyla aklayan bir ülkedir! Martin Luther’in çağdaşı olan ünlü simyacı Paracelsus, Gül ve Haç Kardeşliği’nin tarihsel önderiydi, 1493 yılında İsviçre’de Zürih yakınlarında dünyaya gelmişti.

Fransa’dan Dağılan Tapınakçıların büyük kısmı Katolik Kilise otoritesini tanımayan yegâne Krallık olan İskoçya’ya gitti. Bir süre sonra, varlıklarını sürdürmek ve ellerinde kalan kutsal emanetleri korumak için Britanya Adasındaki en önemli sivil toplum örgütü sayılan Duvarcı Loncalarına katıldılar. Daha sonra da bu loncaları tamamen ele geçirdiler. Duvarcı loncaları, modern çağın başında adını değiştirdi ve Mason Localarına dönüştü. Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti İskoçya’ya sığınan Tapınakçılardan miras kalmıştı.

1492’de Fransız ve İskoç Mason cemiyetleri ile birleşen Gül-Haç cemiyetleri Katolik Kilisesinin Avrupa’daki hegemonyasına karşı çıktı. Gül-Haç örgütü, Doğu bilgelerine dayanarak evrensel dini, felsefi, siyasi ve sanat reformu için Almanya’da kurulmuştu

1517’de Martin Luther 95 ilkesini açıkladığı Protestan mezhebini kurdu. Luther Tevrat’taki gerçek Hıristiyanlığa, köklerine dönmek istiyordu. Protestanlık, gelişmekte olan kapitalizm doğrultusunda tekil insanı savunuyordu. Avrupa Burjuvazisi de bunu benimsemişti. Hiç kimsenin kâr edemeyeceği Tanrı’yla bütünleşmiş, erdemli ve iyi ahlakı Tanrı katında bulacak bir “Soyut İnsan” cazip değildi.

Gül-Haçlıların, Masonların ve Protestanların Katolikliğe karşı en önemli esin ve beslenme kaynakları Selçuklular zamanındaki İslam filozofları ve Müslüman dünyadan gelen etkilerdi. Selçukluların devamı olan Osmanlı Devleti de Avrupa’daki Katolik yapıya karşı, bu tür muhalif hareketleri destekliyordu.

Katolik Kilisesi’nin bağnaz, akıl dışı ve çok sert tutumuna karşı Rönesans ve Reform hareketleri başlıyordu…

Ortaçağda düşünmek Vatikan ve Katolikler tarafından neredeyse yasaklanmıştı. Kilisenin söylemlerine karşı çıkmak, güneşin dünya etrafında döndüğünün tersini söylemek, anatomi için kadavraları kesmek cadılıkla suçlanmayı gerektirirdi. Bu nedenle yüz binlerce kişin cadı teşhisi konarak yakıldı. Gizli örgütler kurşundan altın elde edip, çok zengin olmayı hedeflemişlerdi. Maddeyi tamamen yönetmeyi sağlayacak simya bu gizli örgütlerin üzerinde çalıştığı bir ön bilimdi. Astroloji, astronomi bilimini doğuracak ve Kilisenin temel düşüncelerini çürütecekti.

İngiltere Kralı VIII. Henry 1531’de Anglikan Kilisesi’ni kurdu. 1532’de Jean Calvin, Katoliklikten ayrıldı ve Püritenliği savundu. 1588’de İngiltere Avrupa’nın en güçlü donanması olan İspanyolları yendi. Bu Protestanlık için büyük başarıydı. Ama asıl başarı 1618-1648 arasındaki Protestan Kuzey Avrupa ülkeleri ile Katolik güney arasındaki 30 yıl savaşlarıydı. Protestanlık ve dolayısıyla Gizli Örgütler rahatlamaya başlamışlardı.

Papa’nın baskısından sonra, Prieure de Sion, 1613’te doğaüstü, mistik veya sihir çalışmalarında öne çıkan ve Yeni Dünya Düzeni’nde büyük roller oynayacak İskoçya’ya ilgi göstermeye başladı. 30 sandığa doldurulan arşivler Kuzey Fransa’daki Gisors kalesinde bulunan St. Catherine kilisesinin gizli bölmelerine taşındı. Kilise gizli tünellerle yakındaki mezarlığa bağlanıyordu. Merovingian Hanedanı ve Prieure de Sion gizli ve kutsal kan bağını da koruyordu.

1614-1616 arasında üç Gül-Haç Manifestosu isimsiz olarak Almanya’da yayınlandı. Gül-Haç Kardeşliği tüm dünyada reformu başlattığını müjdeliyordu. Gizli yazarının Francis Bacon olduğu iddia ediliyordu.

İzini sürdüğümüz gizli bilgelik asırlardır yeraltında nesilden nesile aktarılmıştı. Rönesans Avrupasında yüzeye çıkmaya başlıyordu…

Bundan otuz yıl sonra, İngiltere’de önde gelen bilim adamlarından oluşan Invisible College (Görünmez Okul) sahneye çıktı. Pozitif bilimin gelişmesi amaçlanıyordu. Seçkin üyeleri istisnasız masondu. Invisible College, Protestan Kral II. Charles’ın himayesi altında, 1662 yılında Royal Society adını aldı. Robert Boyle ve John Locke gibi ünlü masonlar da derneğe katıldı. Royal Society, 18. yüzyıl rasyonalizminin ve 19. yüzyıl pozitivizminin en önemli kalelerinden biri, dolayısıyla Aydınlanma düşüncesinin öncüsü oldu. Royal Society dünyanın en aydın kişilerinden oluşan bir danışman kurulu haline geldi: Isaac Newton, Francis Bacon, Robert Boyle ve Benjamin Franklin. Modern çağdaki meslektaşların listesi de etkileyiciydi: Einstein, Hawking, Bohr ve Celsius. Hepsi insanlığın düşünce yapısında kuantum sıçramaları yaratmışlardı.

Buluşları, Invisible College’de saklanan eski bilgelikle tanışmalarının bir sonucu olabilir miydi?

1649’da İngiltere’de Cromwell devrimiyle iktisadi gücü ele geçiren burjuvalar siyasi iktidarı da ele geçirdi. Sanayi devrimi başladı. Yahudilerin desteğini ve finansörlüğünü de alan Püriten ordu, Kral I. Charles’ı devirdi. Yerine Püriten ilkelerini esas alan bir cumhuriyet kurdu. Cromwell dinsel reformcu ve küreselleşmeci Batı burjuvazisinin yetiştirdiği ilk başarılı politikacılardan ve masonik örgütlenmenin de önemli isimlerindendi. Cromwell’in püritenleri hatırı sayılır bir nüfusa ulaştı ve etki alanlarını Amerika’daki New England kolonilerine taşıdı.

1694’te ABD’de The Ancient Mystical Order of the Rose Cross (Gül-Haç Antik Mistik Tarikatı) kuruldu. Hermetik (maji, simya, astroloji, astronomi, tıp ve bilgeliğin kurucusunun öğretileri), doğal ve ruhsal kimya, Kabala, geleceği görebilme, kehanet, toprak falı, astroloji, yıldız falı, teürji (kozmik veya doğaüstü güçlerin ve ilişkilerinin incelenmesi ve bu güçlerin kullanılması), müzik, felsefe, matematik konularında çalışmalar yapacaktı.

Masonluk Kuzey Amerika’ya 1730’larda geldi. Benjamin Franklin 1731’de mason ve 1734’te Pennsylvania Büyük Üstadı oldu. Gül Haç üçlü konsülünde yer aldı. George Washington da 1752’de masonluğa alınarak Yeni Roma projesi yaşama geçirildi. Washington, 1789’da ABD Başkanı oldu.

1776’da Almanya’da Prof. Adam Weishaupt adlı 28 yaşında bir doçent temel hedefi krallara, hükümdarlara karşı bir cumhuriyet kurmak, sonra da dünyayı tek merkezden yönetebilmek olan İlluminati örgütünü kurdu. Örgütü ilk kuran, Alumbrado, Işık Hareketi adıyla, 1515’te, İspanya’da Yahudi dönmesi Bayan Piedi idi. 1623’te Fransa’da "Illumi" adıyla kurulmuştu. İdealleri arasında, insanların inançları ve yaşam biçimleri üzerine ipotek koyan bir dine ve onun yaygın örgütlenmesi olan Kiliseye yer yoktu. Ülkeler ve sınırların varlığı dışlanmakta, tek bir uluslararası insan kardeşliğinin altı çizilmekteydi. İlluminati için Gül-Haç Tarikatı’nın bir alt kolu denebilir. Operatif bölümü suikastlar yapar, adam öldürür, icraata dayalıdır. Spekülatif bölüm Vatikan’a karşıdır ve pagan geleneğe bağlıdır. ABD dolarının arka yüzündeki "Her yerde sizi gözlüyoruz" diyen Piramidin içindeki göz İlluminati örgütünün amblemidir. Piramidin üstünde Roma rakamlarıyla yazan 1776, İlluminati’nin kuruluş yılıdır. "Novus Ordo Seclorum" ise "Yeni Dünya Düzeni" demektir.

Aytunç Altındal’a göre İllüminati’ye devam edelim. 1780’de Baron von Knigge İllüminati’ye başkan oldu. Masonlar İllüminati’ye girdikten sonra, gerçekten yıkıcı bir örgüt olduğunu, ezoterik bilimlerin göstermelik olduğunu gördüler ve von Knigge ile Weishaupt’un arası bozuldu. Sonra yeni bir örgüt, tamamen ezoterik, Kabala’ya dayalı Martinistler, yani esas İllüminati doğdu. Fransız İhtilalinde birinci derece rol oynadılar. İngiltere kolu hak locası kamisarlar kuruldu. Kralı yıkıp cumhuriyet getirmeye çalıştı.

Bavyera 1784’te İlluminati örgütünü kapattı, üyelerinin çoğu tutuklandı, Weishaupt ve birçok üye ülkeyi terk etti. İngiltere ve Fransa’da masonlara karıştılar. Sabetaycı Frankistler’in de katıldığı İlluminati 1790’dan sonra yeraltına indi.

1833 yılında, ABD’nin en ünlü ve köklü üniversitelerinden Yale’de Amerika’nın en eski gizli örgütlerinden “Skull and Bones Society” (Kafatası ve Kemikler Cemiyeti) SBS kuruldu. İlluminati’nin ABD’deki devamı olduğu söylenir. Diğer adı “The Order”dır.

1877’de John D. Rockfeller, Cecil Rhodes, John P. Morgan, Mayer A. Rothchild ve Andrew Carnegie beşlisi ABD’de Round Table (Yuvarlak Masa) örgütünü oluşturdu. Belirli alanlarda yönetim birimleri oluşturulacak ve koordinasyon sağlanarak tek elden dünyanın yönetimi amacına ulaşılacaktı.

1873’te New York’a göç ederek Amerikan vatandaşı olan Rus okültist Bayan Blavatsky tarafından 1887’de Teosofi Cemiyeti (Thesophy Society) kuruldu. Blavatsky’nin bin beş yüz sayfalık ünlü kitabı The Secret Doctrine (Gizli Doktrin), Albert Einstein’in sürekli yanında bulundurduğu bir başucu kitabıydı. E= mc2 formülüne bu sayede ulaştığı yeğeni tarafından iddia edilir. Daha sonra Hitler’in ve onların gizli cemiyeti Thule Teşkilatının üyelerinin sürekli yanlarında bulundurdukları bir başucu kitabı olduğu da söylenir.

Gizli Doktrin, çok eski Upanişadların ve Vedaların bazı bilgilerini de içermektedir. . Modern kuantum fiziğinin bazı bulguları, Heisenberg’in ‘Belirsizlik İlkesi’ ve rölativite teorisi eski Hint dini yazıtlarındaydı. Blavatsky çok fazla seyahat yapmış ve Hindistan’ı da gezmişti. Bu bilgilerin bir kısmını oradan almış olabilir. Blavatsky’i izleyenler ve yanındakiler, binlerce sayfa bilgiyi kaleme alırken, bazı otlar kullandığını, transa geçtiğini söylemektedir. Blavatsky’nin gizli bilimler, simya ve diğer gizli örgüt bilgilerini ve Kabalayı da çalıştığı bilinmektedir. Yardımcısı bir medyumdu. Blavatsky Gizli Doktrin’de rölativite, eter, madde, çekim, parçacıklar kavramlarına girmiştir. Fizik üzerine inanılmaz düzeyde spekülasyonlar görülür. Binlerce yıl önce bilinen bazı bilgileri şifreli olarak günümüze getirmişti. Blavatsky kadim dinlerdeki gerçek kutsal metinlerinin yedi düşünce düzeyinde açıklanabileceğini söylerdi.

1921’de dünyanın tek elden yönetimi için Council on Foreign Relations-CFR örgütü (Dış İlişkiler Konseyi) New York’ta kuruldu. Gizli cemiyetler ve zengin ailelerce yaratılan bir ideoloji ABD’de CFR olarak kök salacaktı. CFR küreselleşme ideolojisinin Bohemian Grove (BG) ve Skulls and Bones Society (SBS) gibi örgütlerden daha az gizli bir şubesidir. CFR yüzyıllardır ülkü piramidi, Süleyman mabedi, tek hükümetli dünya, Sion’un oğullarının vaad edilmiş birleşik krallığı, evrensel kardeşlik gibi fikirleri savunan gizli cemiyetlerin bu ideolojisini resmi olarak ilk harekete geçiren kuruluştur.

ABD’ye İngiltere’den gelen gizli örgütler arkalarını tamamen boşaltmadılar.

Aytunç Altındal’a göre Tavistock Örgütü de 1921’de İngiliz Ordusu Psikolojik Savaş Başkanı Sir John Rawlings-Reeese tarafından kuruldu. Üyeleri aileden gelen üst düzey masonlardır. İki Dünya Savaşında psikolojik savaş örgütü olarak çalıştı.

Rockefeller Vakfının büyük bağışıyla 1946’da yeniden yapılandırıldı. Tavistock’a daha geniş savaş araştırmaları ve uygulama görevleri verildi. Kendisi ortada görünmez, vakıflarla, CEO’larıyla iş görür. Tavistock ve alt kuruluşu Digifoundation, görünürde düşünce üretiyor, ama gerçekte ülkelerin yönünü belirlemeye çalışıyordu. Kliniklerinde Freud’un beyin yıkama yöntemleri ve kitlelerde kullanılmasını araştırıyordu. Farklı kültürlere ve farklı siyasi iklimlere yönelik yöntemleri çıkarıyordu. ABD Emperyalizmini destekliyordu.

Prieure de Sion Örgütü 1960’tan sonra yarı açık hale geldi, ama 1984’te tekrar gizlendi.

20. yüzyılın şekillenmesinde Gül-Haç, Siyon Tarikatı, Bâtıniler, Tapınakçılar, Masonlar, İllüminati ve diğerleri önemli roller oynadılar. Genel olarak insanlığı ileriye götürecek ilkeler için mücadele ettiklerini söylediler. Monarşi, katı şeriatçı, dinci sistemler ortadan kaldırılacaktı. İnsanlar zenginleşecekti. Dünya kalkınacaktı. Emekçiler, işçiler, memurlar daha iyi yaşam standartlarına kavuşturulacaktı. İnsanların eşitliği, kardeşlik, sosyal sınıflar arasındaki farkların kaldırılması veya azaltılması sağlanacaktı. Özgürlük ve demokrasi yaygınlaşacaktı. Sosyalleştirilmiş, halkçı, eşitlikçi bir devlet olacaktı. Akılcılık ve bilim öne çıkacaktı. Kadın ve erkeklerin eşitliği sağlanacaktı. Kadın toplumda ön planlara geçirilecekti. Bireyin, kralların, aristokrasinin ve şirketlerin üzerinde olan bir güçlü devlet yapısı kurulacaktı.

Söylemedikleri de vardı. Kendilerinin yönetiminde, gizli oto kontrol sistemini içeren bir derin devlet…

21. yüzyıla geliyoruz. Artık karşımızda, yeraltına saklanan, gizli bilgi ve emanetlere sahip örgütler değil, uluslar üstü ölçekte yapılanan tek bir Derin Dünya Devleti (DDD) vardır. Tepede, dünyanın en zengin Yahudi iş adamlarınca kurulan ve sadece Davut peygamber hanedanından geldiği iddia edilen üyelerin kurduğu Round Table (Yuvarlak Masa) (RT) vardır. RT kendisine bağlı üç alt örgütle dünyayı yönetmektedir: Dış İlişkiler Komisyonu (CFR), Bilderberg Grup (BG) ve 1973’te kurulan Trilateral Komisyon (TC). CFR ABD ile Dünya genelinde uygulanacak politikaları, BG Avrupa’da uygulanacak politikaları, TC Asya’da uygulanacak politikaları belirlemektedir. RT ise DDD Karar Organıdır. Perde arkasında İlluminati örgütünün olduğu söylenmektedir.

Bunların Yeni Dünya Düzeni’nde, makro düzeyde birleşik devletlere, mikro düzeyde site devletlere dayanan bir yapı esas alınmaktadır. İmparatorluk benzeri federal devletlerin oluşturacağı büyük bir dünya koalisyonunun adımları atılmakta, ulusal yapıları parçalamaya yönelik etnik mikro milliyetçilik akımları desteklenmekte ve ulus devletler tarihten silinmeye çalışılmaktadır. Dünya coğrafyası yeniden çizilecektir. Stratejik bölgeler ele geçirilecektir. Siyasi, sosyal, ekonomik, teknolojik ve kültürel hegemonya kurulacaktır. Teolojik merkezli küresel kraliyet kurulacaktır, yeni veya post modern faşizm gelecektir. Sivil Toplum Örgütleriyle Gizli Örgütler ‘Tek Dünya Devleti’ için çalışmaktadır.

Burada, Leo Strauss ve uluslararası sinarşi karşımıza çıkıyor. Birlikte yönetmek veya uyumlu yönetim anlamlarına gelen Yunanca kökenli bir kelimeden türemiştir. Yani anarşinin karşıtıdır.

Bu kelimeyi gizli topluluklarla bağlantılı olarak ilk kullanan kişi okültist Saint-Yves (1842-1909) olup, L’Archéomètre adlı kitabında ideal yönetim biçimi olarak tanımlamıştır. Saint-Yves, sinarşiyi yeraltındaki Şambala’da yaşayan ve kendisinin de telepatik iletişimde olduğu “üstün varlıklarla” bağlantılı gizli örgütlerin hükümranlığı anlamında kullanmıştır. Tüm insanlık bu “aydınlanmış ruhların” yönetimine geçmeliydi. Saint-Yves, Tapınak Şövalyelerini tarihin en üstün sinarşistleri olarak değerlendirmişti. Orta Çağlar Avrupa’sını perde gerisinden siyasî, malî-ekonomik ve dinî hayatı kontrol altında tutmayı başaran Tapınak Şövalyeleri idare etmişti, dünyayı bugün de seçkin bir kadro idare etmeliydi.

Amerikalı muhalif eylemci Lyndon LaRouche, sinarşiyi dünyayı yönetme hırsında olan elit grup için kullanmaktadır. Bu şebeke, Napolyon Bonapart, Bertrand Russel, Adolf Hitler ve hatta İngiliz Kraliyet Ailesini de içermektedir. İddiasına göre 1929 yılındaki büyük ekonomik buhran yıllarında uluslararası finans kuruluşları, hammadde kartelleri ve istihbaratçılar, zor kullanarak da olsa düzeni sağlamak ve uluslararası borçların ödenmesini garanti altına almak için Avrupa’nın pek çok yerinde faşist rejimler kurulmasına ön ayak oldular. LaRouche, Dick Cheney başta olmak üzere George Bush yönetimindeki yeni muhafazakarları, Alexandre Kojève, Carl Schmitt ve Leo Strauss düşüncesinin uzantısı olarak, sinarşinin günümüzdeki temsilcileri kabul etmektedir. Sinarşistler II. Dünya Savaşından sonra gayelerini ABD ile gerçekleştirme amacındadır.

Sık sık önümüze çıkan Kabala hakkında da bazı notlarım var.

Birçok Kabalist, doktrin ve metotların ilkel insanlara cennetten melekler tarafından indirildiğini iddia eder. Kabalistler arasında iki eğilim var. Biri tamamen doktrin ve dogma koluna; diğeri de pratik ve mucizevi harikalar işine koyulmuş. Kabalanın dogma kolu, normalde insan ruhunun üç elemanı olduğunu söyler: nefesh, ru’ach ve neshamah. Nefesh bedene doğumla girer, içgüdüler ve arzuları oluşturur. Ruach daha sonradan edinilir ve gelişir, moral değerleri oluşturur. Neshamah, süper ruh, doğumla edinilir, ölümden sonrasının bilincini verir. Bazı kabalistler, ruhun iki elemanının daha olduğunu söyler: chayyah ve yehidah. Bunlar sadece az sayıdaki seçilmişlere verilir, bedene girişleri ilk üç elemandan farklı şekilde olur. Chayyah ilahi yaşam gücünün farkındalığını verir. Yehidah en üst basamaktır. Tanrıyla tam olarak bütünleşmeyi sağlar.

Kabalanın pratik ve mucizevi harikalar koluna da bakalım. En ünlü harikaları uygulayan Rabbi, Ari olarak bilenen Isaac Luria ve Müslümanlığa dönen Sabatay Sevi idi. Bu iki Rabbinin çıkardığı okült külliyatının yaşayan temsilcileri dağılmış bireylerdir, inisiye olmuş grupları da vardır. Orta Avrupa’da, özellikle Rusya’nın belirli bölgelerinde, Avusturya ve Polonya’da, halen Kabalaya atfettikleri garip şeyler yapabilen ve "Harikalar Yapan Rabbiler" olarak bilinen Yahudiler var. Açıklanması çok zor şeylerin İngiliz Kabalistik ritüel ve tılsım öğrencileri tarafından da yapıldığı görülmüş.

Kabalacıları bir tarafa bırakalım. Ama günlük hayatta da rastlanılan sihir, büyü gibi doğaüstü olaylar her zaman tartışma konusu olmuştur. Bu konuda Kur’an’da bazı izler var:

Bakara Suresi 258, 260. Ayetler: Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez… Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Bakara Suresi 102. Ayeti: Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edileni öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. Sakın küfre girme” demedikçe, kimseye öğretmiyorlardı. Böylece onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür!

Keşke bilselerdi!

Enbiya Suresi 79. Ayeti: Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.

Aynı Sure’nin 81 ve 82. Ayetleri: Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz… Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapt eden bizdik.

Neml Suresi 16 ve 17. Ayeti: Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi… Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.

Neml Suresi 38 ve 39. Ayeti: Süleyman, “Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun tahtını getirebilir?” Cinlerden bir ifrit, ”Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi.

Sebe Suresi 12, 13 ve 14, Sad Suresi 30-38. ayetlerde de Süleyman hakkında benzer ifadeler vardır.

Kur’an’da Musa için de bazı ayetler var…

Zuhruf Suresi 46-49. Ayetler: Andolsun, biz Musa’yı mucizelerimizle Firavun’a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, “Şüphesiz ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti. Mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar! Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık. “Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz” dediler.

Neml Suresi 10-12. Ayetler: “Değneğini at.” Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına bakmadan kaçtı. “Ey Musa, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar. Ancak kim zulmeder de sonra kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim.” “Elini koynuna sok; Firavun’a ve onun kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Çünkü onlar fasık bir kavimdir.”

Müminun Suresi 45,46. Ayetler: Sonra Musa ve kardeşi Harun’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.

Ta’ha Suresi 17-23. Ayetler: “Şu sağ elindeki nedir ey Musa?” Musa dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.” Allah, “Onu yere at ey Musa!” dedi. Musa da onu attı. Bir de ne görsün o, hızla akan bir yılan olmuş! Allah, şöyle dedi: “Tut onu. Korkma! Biz, onu yine eski durumuna döndüreceğiz. Sana büyük mucizelerimizden birini daha göstermemiz için elini koynuna sok ki bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”

İsra Suresi 101. Ayet: Andolsun, biz Musa’ya apaçık dokuz mucize verdik. İsrailoğullarına sor. Hani Musa onlara gelmiş ve Firavun da ona, “Ben senin kesinlikle büyülendiğini zannediyorum ey Musa!” demişti.

Yunus Suresi 75-81. Ayetler: Sonra bunların ardından Firavun ile ileri gelenlerine de Musa ve Harun’u mucizelerimizle gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir toplum oldular. Katımızdan kendilerine hak gelince, “Şüphesiz bu, apaçık bir sihirdir” dediler. Musa: “Size hak gelince, onun hakkında böyle mi diyorsunuz? Bu bir sihir midir? Oysa sihirbazlar, iflah olmazlar!” dedi. Dediler ki: “Bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan döndüresin de yeryüzünde hâkimiyet ikinizin eline geçsin diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmıyoruz.” Firavun, “Bütün usta sihirbazları bana getirin” dedi. Sihirbazlar gelince Musa onlara, “Atacağınızı atın” dedi. Sihirbazlar atacaklarını atınca, Musa dedi ki: “Sizin bu yaptığınız sihirdir. Allah, onu elbette boşa çıkaracaktır. Çünkü Allah, bozguncuların işini düzeltmez.

Araf Suresi 115-117. Ayetler: “Ey Musa! Ya önce sen at, ya da önce atanlar biz olalım” dediler. “Siz atın” dedi. Bunun üzerine onlar atınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar. Büyük bir sihir yaptılar. Biz de Musa’ya, “Elindeki değneğini at” diye vahyettik. Bir de ne görsünler o, onların uydurduklarını yakalayıp yutuyor.

İsa hakkında da var:

Maide Suresi 110. Ayet: O gün Allah, şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi düşün. Hani, seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikte iken de, yetişkin iken de insanlara konuşuyordun. Hani, sana kitabı, hikmeti, Tevrat’ı, İncil’i de öğretmiştim. Hani iznimle çamurdan kuş şekline benzer bir şey yapıyordun da içine üflüyordun, benim iznimle hemen bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle doğuştan körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Hani benim iznimle ölüleri de çıkarıyordun. Hani sen, İsrailoğullarına açık mucizeler getirdiğin zaman, ben seni onlardan kurtarmıştım da onlardan inkâr edenler, “Bu, ancak açık bir büyüdür” demişlerdi.

Derin Dünya Devleti’nin izlerini aramaya çalışırken, buraya kadar ortaya konan notları özetlemek gerekiyor…

Yazılı tarihten önce dünyada çok gelişmiş uygarlıklar vardı. Bu insanlar üstün fiziksel ve ruhsal yeteneklere sahiplerdi. Evrendeki gezegenlerini ve dünyadaki kıtalarını bir şekilde çevresel felaketlere uğratmışlardı. Aralarındaki anlaşmazlıklar, rekabet, güç mücadelesi tamamının üstün yeteneklere sahip olmasından ileri geliyordu. Dünyayı da mahvetmemeleri için bir tufanla yeryüzünden silinmeleri gerekmişti. Sadece küçük bir kısmının hayatta kalmasına izin verilmişti. Bunlar “üstün insanlar” olacaktı, ama üstünlük taslamaları yasaklanmıştı. Tevrat ve Kur’an bunların İsrailoğulları olduğunu söylüyordu.

Gizli bilgiler de sembollerle şifrelenmişti. Sıradan insanların bunlara erişmemesi gerekiyordu. Tehlikeliydi. Fakat bu başarılamadı. Doğu ve Batı dünyasında bazı tarikatlar insanlık tarihini kökünden değiştirecek bu gizli bilgilere ulaştılar. Buna doğanın sırları da dahildi. Böylece “Aydınlanmışlar” sınıfına girdiğini ileri süren gizli örgüt üyeleri günümüze kadar geldiler. Bazıları da gizli ve kutsal kan bağını sürdüren Davut Soyu’ndan geldikleri için Derin Dünya Devleti’nin karar organı RT’de (Round Table) yer aldılar. Bazı Hristiyan çevreleri bunları İllüminati veya “Şeytan’ın seçkinleri” olarak kabul ediyor.

Burada RT hakkında biraz daha bilgi gerekiyor…

Bunların güçlü ve süper zengin 13 aile olduğu ve 1 Amerikan Dolarının arka yüzündeki mühürde 13 noktayla işaretlendikleri söyleniyor. Rothschild, Rockefeller, Duke, Astor, Dorrance, Reynold, DuPont, Warburg, Freeman, vd. insanları tek bir devlet ve tek bir din altında birleştirmeyi ve böylelikle, cahil (!) insan sürülerini ‘aydınlatmayı’ hedefliyorlar. Dört kademeleri var: RT en üst gizli kademedir, çekirdek karar organı Şeytan’la ilişki kurabilen üç kabalistten oluşuyor. 13’ler Meclisi, 33’ler Meclisi, 300’ler Kulübü Sanhedrin daha alt düzeyleri oluşturuyor. Bunların hepsi büyü bilmektedir.

Yeni Dünya Düzeni veya bir Anglo Sakson Firavunlar devri yaratmak, Hermes ve eski Atlantisli Mısırlıların dönemindeki gibi Yeni Atlantis’i kurmak için büyük bir mücadele veriyorlar. Kararları 50-80 yıl gibi bir süre için aldıkları söyleniyor. Örneğin İsrail’in kurulma kararı RT tarafından 1870’li yıllarda ABD’de ve İngiltere’de alınmış ve 1917’de Balfour Deklarasyonu sayesinde ortaya konmuştur. 23 İslam ülkesini "demokratikleştirme iddiasındaki Büyük Ortadoğu Projesi de daha sonra geliştirilmiştir.

Burada “Grup Cemiyeti”nin (The Group) yüz yıldan beri İngiliz politikasını kontrol ettiğini ilave edelim.

Yeni Dünya Düzeni adına ortaya sürülen ezoterik Tek Dünya Dini, Budistliğin, Hinduizmin, Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın birleştirilmesini öngörüyor. Fethullah Gülen’in içinde olduğu Dinlerarası Diyalog da bu kapsamdadır.

Aytunç Altındal’a göre, Okült örgütler 2.700 yıldır var. Yönetenlerin takvimi 360 günlüktür. 500 yıldır olayları bizden önce yaşamışlardır. Bugünü 2.500 gün önceden planlarlar, biz geriden izlemeye çalışırız. Düşünce metotları farklıdır, size fark ettirmeden aktarabilirler. Üst akıl her 108 yılda bir büyük değişim yaşatır. Son dönem 1989’da başladı, 2025’te sona erecek. İlk 36 yıl enigmatik (muamma) dönemidir. Olayların gerçekleri öğrenilir. Gerçek sanılan bilgiler yanlışlanır. İkinci 36 yıl hazırlık dönemidir. Yenilenme hep doğudan başlar. Kavramların içi boşaltılır, sonra da doldurulur. 20 yüzyıl, 19. yüzyılın kavramlarıyla yönetildi. Ama 20. yüzyıl kavramları 21. yüzyılı yönetemiyor. Teknoloji çok gelişti. Bugünün tüm yöneticileri elenecek, gelecek 36 yılda “uzaya açılma” gerçekleşecek. Yeryüzü kavramları astral, kozmik kavramlarla değiştirilecek. Amaç, dini olmayan, üst akılın çizdiği çerçevede ahlak anlayışı olan yeni tip insanı yaratmaktır. Kehanete göre, dünyayı yönetecek 144.000 kişi vardır. Gerisi yönetilecektir. Yeni insanın tanrısı üst akılın çizdiği bilim olacak. BM’de görülmeyen, 26 uluslararası kuruluş (IMF, Dünya Bankası) bunların denetimindedir.

Bir parantez daha açarak sık sık karşımıza çıkan doğaüstü güçler konusuna bakalım…

Antroposofi, Teosofi, Gül Haç, İlluminati dernekleri trans, durugörü ve zamanda seyahat teknikleriyle Akaşik kayıtlara ulaşarak bu sırlara ve gizli bilgilere ulaşabildiklerini ileri sürüyor ve hatta bazılarını paylaşıyor.

Gizli cemiyetlerde psikoaktif otlara ve farklı bilinç hallerine karşı ilginin çok fazla olduğu biliniyor. Hasan Sabbah ve fedaileri, Christian Rosenkreutz (Gül-Haç), Nostradamus (Gül-Haç), Adam Weishaupt (İlluminati), Golden Dawn-Altın Şafak, Büyü kültleri, Madam Blavatsky (Teosofi Cemiyeti) vb. birbirinin benzeri psikoaktif maddeleri hem kendileri üzerinde, hem de müritleri üzerinde denemişler. Tibet’te, Hindistan’da, Çin’de rahipler, Orta Asya ve Amerika’da kızılderili şamanlar tarafından, ayinlerde kullanıldığı, kullandıktan sonra halüsinasyonlar görüldüğü biliniyor. Fazla dozun ölümcül derecede zehirli olduğuna da dikkat çekiliyor.

İllüminatilerin Şeytan çağırma ayinlerinde kullandığı, 300’ler konseyinde içinde Tevrat’ta “man” olarak geçen manna helvası dağıttığı söylenir. Kur’an, Bakara Suresi, 57, Araf 160, Taha 80. Ayetlerde geçen kudret helvası, Sina’da Musa’ya verilen “Manna”dır. Yeterli ve dengeli kullanılması gerekir. Beyindeki epifiz bezini çalıştırdığı, melatonin ve dimetiltriptamin (DMT) hormonunu artırdığı, üçüncü gözün açıldığı, metafizik varlıkların görüldüğü iddia ediliyor. Bazı yazarların da bu şekilde ilham aldığı söyleniyor. Şamanlar DMT hormonunu çeşitli bitkilerden elde ediyor. Ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor.

Ayrıca epifiz bezinin deniz seviyesinde çok az, yükseklere çıktıkça ise çok fazla hormon salgıladığı bilimsel bir gerçek. Bu yüzden tarih boyunca Tibet ve Hristiyan manastırları olabildiğince yükseğe yapılmış. DMT hormonun da yardımıyla üst bilinçlerle daha fazla iletişimde bulunmak istenmiş.

Gül-Haçlara göre, insanın beş duyusu gerçeğin ancak yüzde birini algılayabiliyor. Üç boyutun dışına çıkamıyor. Dördüncü ve daha üst boyutlar için hipofiz (pituitary body) ve epifiz (pineal gland) bezlerinin geliştirilmesi gerekiyor. Simyacıların bulamadığı ölümsüzlük iksiri (abı hayat, bengisu, ambrosya), Aden cennetindeki ‘yaşam ağacı’nın meyvesini de anarak bu konuyu kapatalım.

Peki bu “üstün” denilen yaratıklara karşı yapılacak bir şey kalmadı mı? Bunların hiçbir zayıf tarafı yok mu?

Var elbette…

Öncelikle bunları birbiriyle tamamen aynı fikirde olan örgüt üyeleri olarak görmemek gerekiyor. Bu insanların ve kurdukları örgütlerin kendi aralarında ve dış dünyaya karşı çatışmaları sözkonusu. Kendileri hakkında yayınlanan sayısız kitap, makale ve videonun kaynağının bir kısmı propaganda gayretleri olarak görülebilir. Kendilerini olduklarından daha güçlü göstermek için ellerindeki tüm imkânları kullanmaları normaldir.

Fakat en tepedekiler dâhil, hemen hemen bütün üst kadronun soy ağaçları, zenginliklerinin kaynağı, kirli işleri ortalıkta gezmektedir. Bunu yazıp çizenlerin bir kısmının çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırıldıkları da biliniyor. Bilgi kaynaklarının içerden birileri olduğu açıktır. Bunlar, pastanın paylaşılması gibi çeşitli nedenlerle birbirlerini deşifre etmektedirler. Opus Dei ve Vatikan, Protestan gizli örgütleri deşifre ederken, siyonizme karşı olan Yahudiler ve Protestan gizli örgütleri ise Yahudi gizli örgütlenmelerini deşifre etmektedirler.

Şövalyelerin açgözlülüğü, vicdansızlığı, servet tutkuları ve hırsları, şatolarda düzenlenen gizli törenler, şeytana tapma ayinleri, ahlak dışı ilişkiler de halkın diline düşmüştü. Bunlar her zaman iç çatışmalara dönebilecek konulardır. Bu gün de aynıdır.

Nazilerin temelini oluşturan Thule cemiyeti 1912 yılında kurulmuştu, 1776’da Almanya’da kurulan İllüminati’nin bir devamıdır. Thule cemiyeti 1920’lerde Nazilerin belkemiğini ve iç istihbaratını oluşturan SS’lere (Schutzstaffel, Koruma Timi) dönüşmüştü. Amerika’daki Skulls and Bones cemiyeti (SBS) de İllüminati’nin bir devamıdır ve 1832’de İkinci İllüminati locası olarak ABD’de Yale’de kurulmuştur. Bunu Yahudilerin ittifakı ile daha iyi başarabileceklerini bildikleri için SBS Cemiyeti Yahudi gizli örgütlenmeleri ve B’nai B’rith ile ittifak içindedir. Yahudilerle ittifak içinde olmalarına rağmen SBS bağlantılı iş adamları İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin gelişmesine ve Hitler’e büyük ölçüde destek olmuştur. İlluminati’den ayrılma iki örgüt olan Thule Cemiyeti ve SBS birbirlerine akrabadır ve uzun süre birbirlerine destek de olmuşlardır. Ama İkinci Dünya Savaşında birbirleriyle savaşmaya başlamışlardır.

Çok zorda kalmadıkça Yahudilerle Anglo Sakson gizli örgütleri çatışmazlar. Ama WASP (Beyaz Anglo Sakson ve Protestan), MOSSAD’la koordineli oluşturulduğu söylenen 11 Eylül 2001 olayından sonra ABD’yi ve küresel sermayeyi kontrol etmekte olan Yahudi gizli örgütlenmelerinden rahatsız olmaya başlamıştır. ABD’de bir çatışma ortamı doğmaktadır, çünkü İsrail’in ve Yahudilerin Büyük İsrail projelerinin faturası ABD için çok ağır olmuştur.

Atlantis, Mısır, Mezopotamya, İsrailoğulları, Şii İsmailiye mezhebi, Tapınak Şövalyeleri, Katolik Orta Çağı, İskoçya masonluğu, İtalya Rönesansı, Fransız Devrimi, Almanya Protestanlık Reformu, İngiltere Püritenliği, ABD Evanjelizmi çizgisini izleyerek zamanımıza gelmeye çalıştık.

Yeni Roma, Yeni Atlantis, Yeni Kudüs olarak simgelenen ABD’de üslenen Tek Dünya Devleti, Tek Dünya Dini ve Yeni Dünya Düzeni girişimlerinin geldiği yere daha dikkatli bakalım…

Avrupa Birliği projesi başarılı olmuş mudur? Cevabı kolaydır: Hayır! İngiltere birlikten çıkmaktadır. Fransa, İtalya aynı işaretleri vermeye başlamıştır. Almanya’nın ağırlığı kaldırılamamaktadır. Portekiz, İspanya, Yunanistan zor durumdadır. Çatışan çıkarların gürültüleri her yerden duyulur olmuştur. Milliyetçilik aşılamamaktadır.

Büyük Orta Doğu (BOP) projesi başarılı olmuş mudur? Onun da cevabı kolaydır: Hayır! İsrail’in güvenliği garantiye alınmak istenirken gelinen durumda, Orta Doğu bir kan gölüne dönmüştür. Lübnan’dan sonra karıştırılan Irak ve Suriye’nin yanına Mısır da terör örgütü ilan edilen Müslüman Kardeşlerin eline düşmekten askeri darbe sayesinde kurtulmuştur. ABD askerleri Suriye’deki kara savaşına girememektedir.

Avrupa’dan sonra sıra ABD’nin yıpranmasındadır.

1960’larda CIA tarafından İsviçre’deki şatodan yönetimiyle başlatılan Türkiye’nin İslamlaştırılması projesi, Sovyet komünizminin iflasından sonra BOP için Ilımlı İslam olarak kullanılmaya başlanmış, ama orada da işler sarpa sarmıştır. Ortak hedef olan Atatürkçülerin ve onun en güçlü kalesi TSK’nin yıpratma savaşı bitince, DDD tarafından AKP’nin Milli Görüş’ten ayrılarak, DDD kontrolündeki Fethullah Gülen’in nurcularıyla ve liberallerle yaptırılan ittifakı bozulmuştur.

Nedeni bellidir: Arkalarındaki DDD unsurları farklıydı.

Şimdi, DDD unsurları arasındaki Fethullahçı Terör örgütü (FETÖ) destekçileri ile AKP destekçileri anlaşamıyor. AKP, DDD tarafından şekillendirilen İslamın ılımlı tarafına değil, koyu dinci yönüne sarıldı. Hristiyanlığın baskıcı Katolik dönemine benzer bir yola girdi. Şimdi AKP’yi hizaya getirmeye çalışıyorlar.

Kaostan düzen yaratma söylemlerinin içinin boş olduğu bellidir…

Zbigniew Brzezinski’ye göre, ABD süper güç özelliğini yitirirken, Rusya ve Çin’in dünya sahnesindeki gücü ve etkinliği giderek artıyor. ABD’deki gerilemeye zemin hazırlayan etkenleri ve ABD’nin gücü analiz edilince, birçok sorunun çözülmemiş olduğu anlaşılıyor. Amerikan ekonomisinde eski canlılık sağlanırsa ve mevcut potansiyel değerlendirilirse, ABD eski gücünü ve dinamizmini yeniden kazanabilir. Ülkenin hangi yöne gideceğini ise ABD ve dünya için son derece kritik olan önümüzdeki beş yıl belirleyecek.

Biz de ilave edelim…

Meksika sınırına duvar inşası, Hispaniklerin ve Müslümanların ülkeden kovulması düşünceleri bile alarm sinyalleri veriyor.

Rus hackerlar, 2016’da ABD Başkanlık seçimleri kampanyasında, Hillary Clinton’ın kişisel elektronik posta hesabı üzerinden devlete ait gizli bilgiler içeren yazışmalarını ele geçirdiler. Elektronik postalar ABD ve NATO’nun IŞİD teröristlerinin finanse ettiğini, silahlandırıldığını ve operasyonlara görevlendirildiklerine ilişkin herşeyi ortaya koydu.

ABD (DDD) bu güne kadar “Tek Dünya Devleti”nin yakınına bile gelemedi. Yarattıkları terör örgütlerini kullanacağım derken yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Artık diğer ülkeler, hatta teröristler son teknolojileri ve şifreli programları kullanarak gizli bilgilere sahip oluyor ve bunu anında paylaşıyor.

Rusya Dışişleri Bakanı S. Lavrov’un dünyanın Batı (DDD) sonrası bir dönemine girdiği iddiasını da not edelim.

Son 60-70 yılda, Atlantis ve Mısır egzotizmi, Yahudi Kabala mistisizmi, metafizik kullanılarak milliyetçilik ve dinler sarsılmaya çalışıldı. Ama dünyanın efendileri, dünya krallığı ve dünyayı tek bir ülke gibi tasarlayan bilinçaltı operasyonları başarılı olamadı. Sayıları az ama aşırı hırslı, şeytan gibi, uyanık ve sapkın yaratıkların gizliliği kalmadı.

Hitler’i ve Nazileri “ırkçılıkla” suçlayarak mahkûm edenler doğru olanı yaptılar. Peki kan bağından yola çıkarak dünyayı yönetmeye kalkan DDD kadrolarındaki bu mahluklar “ırkçı” olmuyor mu? Aykırı görüş meleği olan Şeytan bunları destekliyorsa, son anda onlara da oyun oynamayacak mı?

Geldiklerini veya örnek aldıklarını iddia ettikleri ataları, varsa Nibiru gezegenini ve Atlantis’i mahvettiler. İhtiraslarına esir düşmüş yetenekli insanlardan oluşan DDD kadroları dünyayı da aynı geleceğe sürüklemeye çalışıyor. Üstün becerisi olan, fareli köyün kavalcısına kanıp, kaybettikleri çocuklarına ağlayan aileler gibi olmamak lazımdır. İyi ve barışçı bir dünya düzeninin kurulabileceğine inanmak hatalıdır. İnsanlar ve devletler arasındaki mücadeleler bitmeyecektir. Bunu en iyi ortaya koyan tarihtir.

Tarih boyunca gizliye ya da bilinmeyene duyulan ilgi, Gnostik toplulukların dogmasına yol açmıştır. Toplumların varlıklarını sürdürebilmesi için mitlere, geleneklere, değer ve inançlara ihtiyaç vardır. Budizm, Hinduizm, Tevrat, İncil ve Kur’an’daki kıssaların, mesellerin, öykülerin arkeolojik verilerle birlikte yorumlanarak ortaya atılan tezler gözardı edilmemelidir. Bugün mitler, efsaneler veya din kitaplarındaki meseller deyip geçtiğimiz anlatıların, birbirine çok yakın ayrıntılarla var olmasına daha farklı bakmamız gerek. Skolastik Orta Çağ ve bağnaz Katolik düşünceye karşı çıkan, sanat ve bilime katkısı olan insanlara ve gizlenmek zorunda kalan örgütlere diyecek bir şeyimiz yok. Akılcılığı ön plana çıkaran ezoterik doktrine elbette evet. Onlara şükran borçluyuz. Sıra dışı düşünce ve teoriler üretmekten korksaydı, Jules Verne “Aya Seyahat”, ya da “Denizler Altında 20.000 Fersah” adlı “uçuk” eserleri bu gün “klasikler” arasına girebilir miydi? Sanatçıları ve bilim adamlarını saymaya gerek duymuyorum. Bu konudaki örnekler sayılamayacak kadar çoktur.

Bilime ve teknolojik ilerlemeye evet, ama dünyanın, çevrenin ve düşüncelerin kirletilmesine hayır demeliyiz. Bilgi ve beceriler bir yerden sonra göstermelik olup, bazı uyanıklar tarafından kendi çıkarları için sömürülmeye başlayınca, buna da “dur!” demeliyiz. İnsanların inançları ve yaşam biçimleri üzerine ipotek koyanlara karşı çıkmalıyız.

Yeni Dünya Düzeni denilerek “Tek Dünya Devleti” ve “Tek Dünya Dini” getirilmesine kalkışan “üstün” insanlara karşı çıkmak “normal yeryüzü” insanlarının asli görevi olmalıdır. Karanlık dönemlerdeki “kul”luktan “birey”e dönüşen insanlar, tekrar koyun gibi yönetilmeye razı olmamalıdır. Yeryüzü insanı “Kamil İnsan” olma yolundaki yürüyüşüne devam etmelidir.

Kutsal Kitaplar ya da “Gizli bilgiler” de kodlanmış metinler olarak algılanabilmeli, farklı düşünce düzeylerinde okunup değerlendirilebilmelidir. Örneğin, “şeytan” denildiğinde “ihtiras” anlaşılabilmelidir. “Ölümsüzlük iksiri” bedenin değil ruhun ölümsüzlüğü olarak yorumlanabilmelidir. “Âlemlere üstün kılınmak” ile “büyüklük taslamamak” birlikte düşünülmelidir.

Bu “ırkçı uyanıklar” tarafından yönetilmeye razı olmak insanlığın yükselişine değil, dünyanın daha kötü durumlara düşmesine neden olacaktır.

Tıpkı “tek adam” yönetimine sürüklenmekte olan güzel yurdum gibi.

Her türlü “teklik” tehlikelidir.

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlikten, barıştan, gerçek demokrasiden vaz geçilmemelidir.

Fareli köyün kavalcılarına dikkat!

FİLM DÜNYASI : En Sevilen 11 Yerli Filmi Sizin İçin Derledik !


En Sevilen 11 Yerli Filmi Sizin İçin Derledik!

Bir nesil, Yeşilçam filmlerini izleyerek yetişti. Yaşı yetenler bilir, ne çok sevilirdi o zamanlar Tarık Akan, Müjde Ar, Hülya Avşar, Necla Nazır, İbrahim Tatlıses ve daha birçok Yeşilçam ismi. Eski Türk filmlerinin yeri hala bambaşka. Bazılarımız nostalji olsun, eski İstanbul’u görelim diye izleriz; bazılarımız da yukarıda bahsettiğimiz ünlü isimlerin gençlik hallerini görmek için. Oysa bu filmlerin öyle bir etkisi var ki; bazen ağlatır, bazen de güldürür. Siz de Türk filmlerini seviyor ve en çok sevilen eski Türk filmlerini izlemek mi istiyorsunuz? O zaman okumaya devam edin; çünkü en sevilen Türk filmlerini ve kolayca izleyebileceğiniz linkeri puhutv’nin katkılıarıyla sizin için bir araya getirdik. Yerli film izlemek istiyorsanız okumaya devam edin.

1. Son Hıçkırık

“Son Hıçkırık” Kenan’ın çok sevdiği karısının ölümüyle yıkılan hayatıyla başlarken, evlat edindiği Nalan’a aşık olduğunu farketmesiyle seyirciyi içine çekiyor. Kenan’ın duygularına yenik düşmesi, Nalan’ın bir başkasına aşık olması ve her ikisinin de kendilerini yavaş yavaş aşkın güçlü kollarına bırakmalarını gözlerimizi ayırmadan izlediğimiz bir yerli film. Aşk ve teslimiyetin her sahnede derinden hissedildiği senaryosunda; kimi zaman, verilen kararların sonuçlarına bakarak yaptıklarımızı sorgulamamızı bize öğretirken, kimi zaman da aşkın en beklemediğimiz anlarda karşımıza çıkabileceğini hatırlatıyor.

Son Hıçkırık puhutv’de, tıkla hemen izle!

2. Senede Bir Gün (Hülya Koçyiğit/Kartal Tibet)

Göz yaşartıcı bir hikaye ile aşkın yakıcılığını anlatan “Senede Bir Gün” filmi, her sene aynı gün ve aynı saatte bir çay bahçesinde buluşan bir çiftin hüzünlü ve doyumsuz birleşmelerini anlatıyor. Çiftin verdikleri geri dönülmez kararın hayatlarını nasıl etkilediğinin muhasebesini yaptıkları sahneler tekrar izlemeye değer. Film, gerçek bir aşkın ömür boyu sürebileceğini ve bazen de kalbinizi paramparça edebileceğini gösteriyor.

Senede Bir Gün puhutv’de, tıkla hemen izle!

3. Aşıksın (Hülya Avşar/İbrahim Tatlıses)

Şahit olduğumuz hikaye her ne kadar Türk filmlerinde klasikleşen bir senaryo da olsa, bir zamanların aşık olunan oyuncularının, birbirlerine duyduğu aşkı anlatan bir film “Aşıksın”… Arka planda filme eşlik eden ve en az onun kadar kırılgan ama bir o kadar da gururlu sözlere sahip şarkının, aşk dolu duygusal sahnelerde izleyiciye aşık olma hissi verdiği yadsınamaz bir gerçek…

Aşıksın puhutv’de, tıkla hemen izle!

4. Sultan (Türkan Şoray/Bulut Aras)

Eski aşkların o masum saflığını mumla aradığımız bu günlerde, televizyonda denk geldiğimizde bizi mutlu eden ve arada bir geçmişe dönüp o günlerin büyüsünde kaybolmak isteyenlerin tekrar tekrar izleyebildiği, güzeller güzeli “Sultan”. Türkan Şoray’ın Sultan rolünde devleştiği, replikleri hafızalara kazınan, birçok sahnesinde iç geçirirken aynı zamanda gülümsememizin sebebi olan film; ‘aşka düşmek’ deyişini haklı kılan efsanelerden biri…

Sultan puhutv’de, tıkla hemen izle!

5. Sekreter (Hülya Avşar/Tolga Savacı)

Yanlış anlaşılmaların sebebiyet verdiği bir ayrılığı yaşamak zorunda kalan Hülya ve Erkut, birbirlerini dinlememelerinin bedelini birbirlerinden uzak kalarak, yıllar boyu aşk ve özlemle sınanarak ödemişlerdir… Türk filmi tarihinde, unutulmazlar arasına girmeyi başaran “Sekreter”, genç aşıkların her şeyin üstesinden geldiği mutlu bir sonla, aşka olan inancımızı tazeler.

Sekreter puhutv’de, tıkla hemen izle!

6. Tatlı Dillim (Filiz Akın/Tarık Akan)

Sevilen oyuncuların bir arada olduğu ender yapımlardan biri olan “Tatlı Dillim”, eski zamanların romantik komedileri dendiğinde belki de ilk akla geleni… Emine’nin köyde yalnız başına, Ferit’i düşünerek geçirdiği günlerine Selda Bağcan’ın güzel sesinin eşlik ettiği sahnelerde, kim Emine gibi üzülüp hüzünlenmedi ki… Mutlu biten finaliyle, gönlümüzü almayı başaran “Tatlı Dillim”, hafızalardan silinmeyen öyküsüyle izleyenleri hala mest ediyor.

Tatlı Dillim puhutv’de, tıkla hemen izle!

7. Ateş Böceği (Necla Nazır/Tarık Akan)

İzleyenlerin içini kıpır kıpır yapan, seyrederken her defasında aynı keyfi yaşatan, kimi zaman hüzünlendiren fakat bolca da güldüren bir film “Ateş Böceği”. Filmin başlarında birbirlerinden hoşlanmayan, beraber vakit geçirdikçe birbirinden kopamayacak halde bulduğumuz, tutkulu bir aşk yaşayan çiftin öyküsüne tanık oluyoruz.

Ateş Böceği puhutv’de, tıkla hemen izle!

8. Kendime İyi Bak (Aslı Tandoğan/Çağdaş Onur Öztürk)

Klasik aşk hikayelerinden sıyrılmayı ustalıkla başarmış fakat bunu yaparken aşktan hiç ödün vermemiş olan “Kendime İyi Bak”, sevdiğimizin mutluluğu için, ondan vazgeçmenin, bazen aşkın başka bir notası olduğunu canımızı acıtarak kanıtlıyor. Film, aşkı buram buram içimize çektiğimiz sahnelerle dolu…

Kendime İyi Bak puhutv’de, tıkla hemen izle!

9. Bi Küçük Eylül Meselesi (Farah Zeynep Abdullah/Engin Akyürek)

Bozcaada’nın büyülü atmosferinde, birbirine tutkun ve uyumlu bunca çiçek varken, adanın her yeri insanı aşka davet ederken, aşktan kaçabilmek mümkün mü? Oyuncuların uyumu, sahne planlarının yakın ölçekli kullanımı ve senaryonun duruluğu, izleyenleri kendine çeken bu aşk hikayesini yüceltiyor. Derin ve tutku dolu repliklerin sıklıkla kullanıldığı; Nil Karaibrahimgil’in “Kanatlarım var Ruhumda” şarkısıyla özdeşleşen “Bi Küçük Eylül Meselesi” için son yılların en dokunaklı aşk filmlerinden biri denebilir.

Bir Küçük Eylül Meselesi puhutv’de, tıkla hemen izle!

10. Öyle Olsun (Müjde Ar /Tarık Akan)

Zengin kız fakir oğlan hikayesinin hem güldüren hem de zaman zaman hüzünlendiren en güzel örneklerinden biri “Öyle Olsun”. Film ayrıca nefretle başlayan aşklar kategorisinde de en dikkat çeken Türk filmlerinden biri. Zamanın en gözde iki oyuncusu Tarık Akan ve Müjde Ar’ın başrollerinde olduğu film, aşkın önünde kimsenin duramayacağını hepimize tekrar hatırlatıyor.

Öyle Olsun puhutv’de, tıkla hemen izle!

11. Yalancı Yarim

Bir yanda kıvrak zekasıyla zengin olmuş, köklerinden uzaklaştığını fark etmeyen bir Anadolu ailesi, diğer yanda yokluk içinde yaşayan ama gururlarını herşeyin üzerinde tutan bir grup insan. Uçurumun iki yakasında gibi görünen bu insanların arasında, sıcacık, hesapsız ve deli dolu bir aşk köprü olacaktır. Alev’in, yürekleri sımsıcak dostlarının samimiyeti ve içtenliği, Ferdi’nin ailesine yokluk içinde yaşadıkları eski günlerinini ve saf sevgiden kaynaklanan mutluluğun değerini hatırlatırken, Metin Akpınar’ın, Münir Özkul’un ve Yeşilçam’ın çok sevdiğimiz diğer yüzlerinin eşsiz oyunculukları bizleri kahkahalara boğuyor.

Yalancı Yarim puhutv’de, tıkla hemen izle!

TARİH : Osmanlı mezar taşı. Taşa gelinlik işleyecek kadar ince sanatçılık. Muhteşem..


17103744_1324098614326828_8916172661546873827_n.jpg?oh=c554194fd03487d13a380451fbb6ef65&oe=592A9D63

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.