Günlük arşivler: 4 Mart 2017

RUSYA DOSYASI /// MEHMET BERK YALTIRIK : Yeni Rusya Yine Rusya yahut Diplomat Ölümleri


Yeni Rusya Yine Rusya yahut Diplomat Ölümleri

"Diplomat ölümlerinden çok önce ilk olarak Rus askeri ve askeri istihbarat yetkililerin ölümleri söz konusu olduğunda, medyada çok yer verilmese bile, yapılanlara ilişkin “Kremlin’in temizlik harekâtı” yorumu gelmişti."

Son ayların popüler başlığı, her yeni “sır diplomat ölümlerinde” gündeme gelen “Rus dışişlerinde neler oluyor?” sorusu oluyor. Yerinde bir soru ancak hedefi hatalı. Asıl sorulması gereken Rusya’da nelerin olduğuyla ilgili olmalı.

Gerek son birkaç ay boyunca meydana gelen Rus diplomat ölümleri, gerekse QHA’nın haberlerini takip edenlerin aşina olacağı Kırım’ın işgaline karışmış askeri ve askeri istihbarat yetkililerin ölümleri (bilindiği gibi Kuzey Kafkasya ve Yugoslavya’da, Rusya’nın çeşitli saldırı operasyonlarında görev yapmış olan Rusya Federasyonu Hava İndirme Karargâhı Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Aleksandr Şuşukin 27 Aralık 2015 tarihinde, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetler Genelkurmayına bağlı İstihbarat İdaresi (GRU-Askeri İstihbarat) Başkanı İgor Sergun’un da 4 Ocak 2016 tarihinde öldüğü bildirilmişti) gerçekten hayli dikkat çekici. Ancak dikkat çekiciliği nispetinde de peşin yargılı ve meseleyi kestirmeden çözdüğünü iddia eden analiz çöplüğünü de beraberinde taşıyor.

Diplomat ölümlerinden çok önce ilk olarak Rus askeri ve askeri istihbarat yetkililerin ölümleri söz konusu olduğunda, medyada çok yer verilmese bile, yapılanlara ilişkin “Kremlin’in temizlik harekâtı” yorumu gelmişti. Şuşukin ve Sergun, Kırım’ın işgali gibi uluslararası davalara konu olabilecek bir operasyonda rol aldıklarından, ölümleri bir anlamda “delilleri yok etme” olarak nitelendirilmişti. Buna karşı pek bir yorum geliştirilemediğinden bu görüşe de pek karşı çıkan olmamıştı.

Ancak ardı arkası kesilmeyen Rus diplomat ölümleri, Rusya ile kadrolarının ilişkileri konuşulan Trump dönemi çerçevesinde, “Amerikan derin devletinin” Rusya’yı hedef aldığı yolunda türlü çeşit komplo teorisiyle açıklandı. Teori dediysem girift planlamalar ve kesişim noktaları maske kişi ve kurumlarla örtülmüş bağlantılar aklınıza gelmesin. Bilindik, herhangi bir kahvehane sohbetinde dile getirilebilecek, hepimizin çoğu gazete köşesinden aşina olduğu savlardan bahsediyorum.

Her ne hikmetse birbirlerinden ayrı tutulan bu diplomat ölümleri ve hatta yukarıda ahsi geçenlerle birlikte (1 Ocak 2017’de Ermenistan’da bir otelde ölü bulunan Binbaşı Viktor Yemelyanov ve 2016 başlarında ölen askeri yetkililer dâhil) karşımıza çıkan çerçevede Rusya idaresinde “bir kıpırdanmanın meydana geldiğini” düşündürebilecek ölümler, Rus karşıtı blokun intikam hamlesi olarak değerlendirildi. Yine her ne hikmetse Rusya’dan kendi idarecilerine yönelik ne bir karşılık verileceği tehdidi, ne bir misilleme iması geldi. Her fırsatta Kırım’ın işgaline ilişkin sahte gündem oluşturmaktan Avrupa’daki marjinal grupları manipüle etmeye sayısız kolu ve neferi bulunan muazzam “Rus propaganda mekanizması”ndan dahi bir ses çıkmadı.

“Kremlin’in buz adamı Putin” temalı soğuk savaş tandanslı satranç maçı benzetmeli teoriler Kremlin’in vaktini beklediğini ilan ededursun, Rus devleti bünyesindeki bu sır ölümler, tarihinde bu tür “kritik dönemde kadro temizlikleri” eksik olmayan Rusya’da daha başka gelişmeler olduğunun habercisi olabilir.

Bu retorik bağlamında iki teori karşımıza çıkıyor. Ya, Kremlin delillerini temizliyor yahut Rusya’daki devlet mekanizması, uluslararası baskının geleceği noktayı kestirerek şimdiden bir şeylerin hazırlığı içerisine girmiş durumda. Kremlin’in soğuk sessizliği bu nedenle dışarıdaki düşmandan çok, Rusya’nın ve hatta idari mekanizmanın içine yönelik “hasımlara” ilişkin bir mesaj yahut gerçekten de bu bilinmezlik içinde “olası iç hasımları tespit” hamlesi olabilir.

Teorinin de teorisi olarak, Rusya’nın uluslararası baskılardan sıyrılmak için doğrudan öne sürmese bile kendisini mağdur göstermek için bazı ölümlere ses çıkarmayacağı, hatta korumayı kasten gevşettiği yönünde bir tez ortaya atılabilir. Ancak bunun da çok uç bir fikir olacağını beyan etmeli.

Neticede otopsilerin içeriğine ilişkin bilgilerin tam bilinmesi bir yana ta Sovyetler döneminde zehir laboratuvarlarından meşhur “Bulgar şemsiyesine”, birçok operasyonda kimyevi bilgilerini kullanmaktan çekinmeyen bir idarenin, “sırlı diplomat ölümlerinde” uzaktan uzağa sırıtması, başka ihtimallerin de olabileceğini akla getiriyor.

Bu noktada (cevabı aşikar olsa da) başka bir soru sormalı: Yeni Rusya yine Rusya mı?

HACKER DOSYASI : ‘Hackersavar merkezi’ Ankara’da kapılarını açtı


‘Hackersavar merkezi’ Ankara’da kapılarını açtı

Siber Füzyon Merkezi, siber saldırılar gerçekleşmeden tespit edilmesini sağlıyor. STM, bir süredir hizmet veren merkezi, basın mensuplarına açtı. STM Genel Müdür Yardımcısı Korkut, geçen yıl faaliyete başlayan merkezi tanıtarak, yeteneklerini anlattı.

Savunma Sanayii Müsteşarlığı şirketlerinden Savunma Teknolojileri Mühendislik (STM) büyük veri işleme kapasitesine sahip, elektronik istihbarata dayalı siber güvenlik hizmeti veren ‘Siber Füzyon Merkezi’ni tanıttı. Siber saldırılar gerçekleşmeden tespit edilmesini sağlayan merkez, Siber İstihbarat Merkezi, Siber Hareket Merkezi ve Zararlı Yazılım Analiz Laboratuvarı’ndan oluşuyor. STM, bir süredir hizmet veren merkezi, basın mensuplarına açtı.

STM Genel Müdür Yardımcısı Ömer Korkut, geçen yıl faaliyete başlayan merkezi tanıtarak, yeteneklerini anlattı. Korkut, siber güvenlikte kavramların genişlediğini ve tehdidin büyüdüğünü belirterek, merkezin Türkiye’de tek olduğunu vurguladı. Ana fonksiyon olarak büyük veriyi işleyerek ve olası tehdit noktalarını izleyerek, sadece siber güvenlikle sınırlı elektronik veri toplayıp, bunları istihbarata dönüştürdüklerini ve saldırı olmadan önce önlemi hayata geçirdiklerini kaydeden Korkut, böylece daha etkin bir korumanın öne çıktığını belirtti. Korkut, STM’nin Siber Füzyon Merkezi’nin bütün yazılım ve arayüzlerinin yerli olarak şirket tarafından üretildiğini vurguladı. Ömer Korkut, STM’nin Siber Füzyon Merkezi’nin üç kademeli bir yapı olduğunu, birinci kademe olan Siber İstihbarat Merkezi’nde verilerin ve veri olabilecek noktaların izlendiği ve istihbarata dönüştüğü alan bulunduğunu; ikinci yapı olan Siber Harekat Merkezi’nde saldırıların önlendiği ve müdahale edildiğini; üçüncü alan olan Zararlı Yazılım Analiz Laboratuvarı’nda zararlı yazılımların analiz edilip sınıflanıp sürekli koruma için kimliklendirildiğini açıkladı.

Deepweb ve Darkweb Siber İstihbarat Merkezi olarak adlandırılan birim hakkında bilgi veren Umut Demirezen, yazılımın kötü niyetli kişilerin genellikle buluştuğu, normal internet kullanıcılarının görülmediği-ulaşılamadığı deepweb ve darkweb olarak adlandırılan yerlerde yoğunlaştığını anlattı. Bu alanların silah ya da uyuşturucu gibi örgütlü suçların da iletişim yaptığı bir sanal alan olduğunu kaydeden Demirezen, STM’nin ürettiği ve sahibi olduğu yazılım ile bu noktaları sürekli izleyip veri topladıklarını açıkladı. Hangi veriyi nereden bulacağı konusunda da yetenek sahibi olduklarını kaydeden Demirezen, toplanan büyük verinin işlenerek saldırı için hazırlık aşamasında yakalayabildiklerini kaydetti. Demirezen, toplanan verinin işlenmesi ve istihbarata dönüşmesi sürecinin de belirli algoritmalarla yazılımla desteklendiğini açıkladı.

Siber Harekat Merkezi hakkında bilgi veren birim yöneticisi Türker Yılmaz, takip ettikleri müşterilerine yönelik trafiği sürekli izlediklerini, kendi birimlerine gelen istihbaratlar doğrultusunda saldırı öncesinde hazırlık yaptıklarını ve olası saldırı anında önlem aldıklarını belirterek, bunun için üretilen yazılımların anlık izlendiğini kaydetti.

Hackerlerin çeşitli nedenlerle motive olabildiğini, yazılım ve sistemlerini açıklarının yasadışı para kazanmak için araç olduğunu da belirten Türker Yılmaz, merkezleri aracılığıyla kötü niyetli bir saldırının önlendiğini açıkladı.

Köle bilgisayarlar bize engel oluyor

Türker Yılmaz, siber saldırıların genellikle sahibinin farkında bile olmadığı, bilgisayarın uzaktan ele geçirilerek o bilgisayar üzerinden yapıldığını belirtti. Bunun uluslararası işbirliğinin önündeki en büyük engel olduğunu kaydeden Yılmaz, “Çünkü bir saldırı olduğunda esas suçlu kim bulamıyorsunuz. Bulmaya yönelik teknoloji geliştirilmeye çalışılıyor” dedi.

Almanya’dan ‘sıra dışı trafik’ gözlendi

STM’nin Siber Füzyon Merkezi’nin Siber Harekat Merkezi tanıtılırken, Almanya’dan tek bir IP numarası üzerinden Türkiye’ye yönelik olağanüstü büyük bir trafik de ekrana yansıdı. Gazetecilerin soruları üzerine Genel Müdür Yardımcısı Ömer Korkut, bu trafiğin normal günlerden farklı olduğunu belirterek, “Türkiye ile sıcak gündemi olan ülkelerde sürekli benzer trafik artışını görüyoruz. Elbette her trafik akışı zararlı ya da bir başka amaca yönelik olmayabiliyor ama müşterilerimiz açısından bu trafiği takip edip analiz ediyoruz. Mesela bu trafiği gördüğümde sizin aklınıza gelen neyse benim de aklıma gelen o. Farklı bir şey var” dedi.

Tehdit ve büyük veri

STM Genel Müdür Yardımcısı Ömer Korkut, “Paranoya yaratmak istemiyorum ama tehdit gerçekten geniş. Elbette saldırının bir mühimmatı olur. Onlar da zararlı yazılımlar, virüsler. Bir barajın kapaklarını açıp sel yaratılabilir. Nükleer santrallerden söz etmiyorum bile” dedi. Büyük veri işlemenin sadece güvenlik olmadığını kaydeden Korkut, THY’nin talebiyle, uçuş yapılan 279 havalimanı ve bir o kadar da yedek havalimanının meteoroloji bilgilerini 1998’e kadar geriye giderek analiz ettiklerini söyledi. Korkut böylece THY’nin bu meydanlara hangi saatlerde uçmak için zaman (slot) almasına yönelik bir programın çalışmakta olduğunu açıkladı

MI5 & MI6 & GCHQ DOSYASI /// İngiltere istihbarat servisi : James Bond aramıyoruz


İngiltere istihbarat servisi: James Bond aramıyoruz

İngiltere’nin dış istihbarat servisi MI6 hazırladığı reklam filmiyle yeni personel arayacak. Servisin insan kaynakları yetkilisi gazeteye yaptığı açıklamada, kurumun "James Bondlar aramadığını" açıkladı.

İngiltere’nin dış istihbarat servisi MI6 hazırladığı reklam filmiyle yeni personel arayacak.

Pazartesi gününden itibaren sinemalarda gösterime girecek reklam filminde gizli servisin aradığı insan tipinin özellikleri "Farklı kültürler, farklı insanlar ve nazik durumlarla uğraşabilmek, başkalarının duygularını okuyabilmek, insanlarla ilişki kurmak ve motive etmek için doğal bir yeteneğe sahip olmak ve daha büyük bir hedef için bir takımın parçası olarak çalışabilmek" olarak sıralanıyor.

Reklam filminde bu özellikler 20’li yaşlarında, melez bir kadının gündelik yaşamı konu edilerek anlatılırken, izleyenlere bu özelliklerin herkeste bulunabileceği ve kendilerinin de gizli serviste çalışmaya uygun kişi olabileceği mesajı veriliyor.

James Bond istenmiyor

Dün The Guardian gazetesine konuşan MI6 Başkanı Alex Younger, İngiliz gizli servisinin "gösterişli ve elit" imajını değiştirmek istediklerini söylemişti.

Gizli servisin adı açıklanmayan insan kaynakları yetkilisi de gazeteye yaptığı açıklamada, kurumun "James Bondlar aramadığını" vurgulamıştı.

Gizli serviste çalışmak için iri yarı olmak veya iyi silah kullanmak gibi özellikler aranmadığını belirten yetkili, "Daniel Craig tipinde insanlar ya da onun vücudu daha gelişkin versiyonlarını aradığımız sanılıyor. Craig’i MI6’da işe almazdık." ifadelerini kullanmıştı.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Armağan KULOĞLU : Günü kurtarmak, geleceği tehlikeye sokuyor


Armağan KULOĞLU

oakuloglu

Türkiye içte ve dışta zor günlerden geçiyor. Günü kurtarmak için hata yapmamalı, sonradan düzeltilemeyecek davranışlar sergilememelidir.

Suriye cephesi karmakarışık

Fırat Kalkanı operasyonu hedefine ulaşmış, IŞİD tehdidi sınırdan uzaklaştırılmış, PYD’nin kuzeyde koridor oluşturmasının önüne geçilmiştir. Ancak Suriye rejim güçlerinin kuzeydoğuya doğru ilerleyerek Menbiç bölgesine ulaşması, PYD’nin, Suriye rejim güçleri üzerinden güneyden Afrin’le bir koridor oluşturmasına imkân yaratmıştır.

ABD’nin Suriye’de PYD’den vazgeçmeyeceği açıktır. Buna rağmen Türkiye, müttefiklik ilişkilerine ve bölgedeki etkinliğine güvenerek ABD’nin, PYD’nin Menbiç’ten çekileceğine dair verdiği söze itibar etmiş, beklemiş, bekledikçe işler daha da zorlaşmıştır.

Türkiye, Rusya’yla ilişkilerinin düzelmesiyle başlattığı Fırat Kalkanı Operasyonunu genişleterek, PYD’yi Menbiç’ten çıkarmayı da düşünmeliydi. Hatta Afrin’in de kuşatılması ve etkisizleştirilmesi, PYD’nin Fırat’ın batısında tutunmasını da tamamen önlerdi.

ABD, PYD’yi donatmakta ve eğitmekte, Rusya PYD’ye siyasi destek vermektedir. Her ikisi de Kürt oluşumuna itibar etmektedir. Hâlihazırda IŞİD, Türkiye için tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle Rakka konusu gündemden çıkarılmalıdır. Türkiye önceliğini tamamen PYD’ye vermeli, dolaylı değil, doğrudan müdahale etmeli, Fırat’ın batısında da doğusunda da, sınırımızda bir Kürt oluşumuna asla müsamaha etmemelidir.

Geç kalınmış olsa da TSK’nın, ÖSO’yla birlikte Menbiç’e başlattığı söylenen harekâta sonuna kadar devam edilmelidir.

Yunanistan, Ege’de kasten kriz çıkartıyor

Bugüne kadar yönetim, Ege’de 18 adacığın Yunanistan tarafından işgal edilmesine hiçbir açıklama getirmemiştir. Şimdi de Yunanistan, bu sessizliği fırsat bilerek, fiili duruma resmiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Bu kapsamda, adalara asker yerleştirdiğini göstermekte, komutanları bu adacıklarda çeşitli resimler vererek dünya kamuoyuna bunu sergilemeye çalışmaktadır. Diğer taraftan da kriz çıkararak, Kardak konusundaki eksikliğini de tamamlama gayretindedir.

Yunanistan’ın bu tarz yaklaşımı ilk değildir. Doksanlı yıllarda da bunu denemiştir. O zaman Suriye’yle olan gerginliğimizi ve PKK’yla mücadelemizi fırsat bilerek kriz yarattığı unutulmamalıdır. O zamanki savaş doktrinimizin de iki buçuk düşmana karşı (Suriye, Yunanistan, PKK) mücadele üzerine oluşturulduğu arşivlerdedir.

Şimdi de durum pek farklı değildir. Suriye’de durum daha da karışıktır. PKK’yla mücadele devam etmektedir. Üstelik Yunanistan, 15 Temmuz’dan sonra TSK’nın gücünden kaybettiği algısına girmiştir. Bu durumda söz düellosu yerine, onun anlayacağı dilden karşılık vermek yerinde olacaktır. Gücün, oyunu bozduğu her zaman dikkate alınmalıdır. Karşılık vermeye cesaret edemeyecektir.

Kıbrıs’ta Akıncı hâlâ müzakere peşinde

Kıbrıs’ta müzakereye ihtiyacı olan Rum tarafıdır. Hiçbir çözümün Rumları tatmin etmeyeceği, onların amacının Enosis olduğu bir daha netleşmiştir. Türkler için çözüm ise, her yönüyle tavizdir. Bağımsızlıktan, egemenlikten, can ve mal güvenliğinden, KKTC’den, yani vatanından vazgeçmektir. Türkiye’nin de güney güvenliğini, Doğu Akdeniz’deki alaka ve menfaatlerini ve bölgedeki kontrolü kaybetmesidir.

Hazır Rumların masayı terk ettiği bir ortamda, Akıncı’nın hâlâ müzakere peşinde koşması kabul edilemez. Bu telaşın sebebinin iyi araştırılması ve değerlendirilmesi gerekir.

Barzani’nin paçavrası mazur gösterilemez

Özerk bir yapının sözde flaması, Türk Bayrağı’yla eşdeğer görülemez. Bu hiçbir ülkede de uygulanmaz. Barzani, devlet başkanı statüsüyle muhatap alınamaz. Bu davranış, referandum arifesinde belirli bir kesime şirin görünerek, onlardan kendi arzu ettikleri tercihi yapmaları amacıyla sergilendiği algısı yaratmıştır.

Bu davranış çok tehlikelidir. İleride telafisi güç olan sonuçların doğmasına sebep olabilir. Derhal bu gibi davranışlardan vazgeçilmelidir. Bunun doğru olduğunu göstermek için yapılan açıklamalar da inandırıcı değildir. Hassas konularda duyarlı olunmalıdır.

Kaynak: Günü kurtarmak, geleceği tehlikeye sokuyor – Armağan KULOĞLU

Günü kurtarmak, geleceği tehlikeye sokuyor – Armağan KULOĞLU

yenicaggazetesi.com.tr

YAHUDİLİK & SİYONİZM DOSYASI /// HARUN ÖZDEMİR : Milli mücadelede Yahudiler


15 Mayıs 1919’da İzmir işgal edildiğinde, Bab-ı Ali’den gelen telgraf üzerine askeri birlikler kışlalarına çekildi.

İzmir Valisinin Müslüman halka itidal tavsiye ettiği günde, Yunan işgalini ilk protesto edenler Yahudilerdi.

Son zamanlara kadar Bahri Baba Parkı olarak bilinen, şimdilerde ise otobüs durağı ve Konak Tünel çıkışı olan bu yer, işgal günlerinde eski bir Yahudi mezarlığıydı. Protesto da burada yapıldı.

Yahudilerin tepki göstermesinin en önemli nedeni, 1918’de Selanik’in Yunanlılar tarafından üçüncü kez yakılmasıydı.

Selanik’te Müslümanlara ve Yahudilere ilişkin ne varsa yangınlarda yok edilmişti. Yahudiler, aynı sonucu İzmir’de tekrar yaşamak istemiyordu.

15 Mayıs 1919’daki protestodan haberdar olan İstanbul’daki Başhahamlık, İzmir’deki Yahudi Cemaatine bir telgrafla “tarafsız” kalmalarını istedi. Uyarıyı dikkate alan Yahudiler, ikinci bir eylem yapmadılar.

İzmir özelinden konuşursak -bunu genelleyebiliriz de- Yahudi Cemaatinin Milli Mücadeleyi mali ve diplomatik yönden destekleri gerçektir.

Aslında Yahudi Cemaatinin diplomatik desteği (1918) İzmir işgalinden önce başlamıştı. Lozan görüşmeleri bitinceye kadar da devam etti.

***

Vahdettin padişah olduğunda, Osmanlı Devleti tarihinin en ağır yenilgisini almıştı. Devlet güç olarak tükenmiş, geriye sadece manevi varlığı kalmıştı. Vahdettin ancak sembolik düzeyde bir padişahtı. İstese de hain olamıyordu, çünkü bütün yetkileri işgal kuvvetleri tarafından adeta “hacr” edilmiş, yetkileri elinden alınmıştı.

Vahdettin, bu zor şartlarda Yahudi Cemaatinin baş hahamı Hayim Nahum Efendi’ye Batı başkentlerinde diplomatik görüşmeler yapma görevi verdi.

Baş hahamın görevinin asıl amacı, Avrupa’daki Yahudilerinin desteğini alarak Batılı devletlerle bozulan ilişkileri normalleştirmek ve Osmanlı Devleti’nin devamını sağlamaktı.

Hayim Nahum Efendi’nin cemaat lideri olması onu Batı’da sözü dinlenen bir kişi olmasına yetiyordu. Vahdettin, Avrupa’daki etkili Yahudilerin baş hahamı dinleyeceklerinden emindi. İhtiyaç durumunda rahat hareket etmesi için ona bir sandık da altın vermişti.

Nahum Efendi, Fransa’da Fransız Edebiyatı okumuştu ve 1918’de savaş devam ederken Osmanlı Devleti’nden yana bir iki başarısız diplomatik girişimde bulunmuştu. ABD başkanı Wilson’un Avrupa’ya yapması planlanan gezisinde görüşeceği kişiler arasında Nahum Efendi de vardı. Gezi gerçekleşmeyince Nahum Efendinin girişimi sonuçsuz kaldı.

***

İngilizler ve Fransızlar; İttihatçılığı ile bilinen Hayim Nahum’un yurt dışına çıkışına izin vermediler. Bunun üzerine Hayim Nahum, sakalını kesti, giyimini değiştirdi, Mondros görüşmelerine giden gruba katıldı. İngilizlerin denetimlerinden geçtikten sonra Mondros heyetinin başkanı Rauf Orbay, Hayim Nahum’un Avrupa’ya gitmesini sağladı.

***

Mondros Mütarekesi imzalandı. Antlaşmayı farklı yorumlayan galip devletler, İstanbul dahil, savaşta ele geçirilememiş ne kadar şehir merkezi varsa hepsini işgal ettiler.

Zor günlerde Hayim Nahum defalarca Fransa, Hollanda, Almanya, Lahey, Stockholm, birkaç kez Paris…’te önemli kişilerle görüştü. İstanbul’da ve Avrupa’da ADB büyükelçileriyle de görüştü. Nahum Efendi, Le Matin ve Moniteur Oriental gazetelerine yankı uyandıran röportajlar verdi:

Röportajlarında Osmanlı Devleti’nin devam etmesi gerektiği, Padişah Vahdettin’in iyi niyetli ve Mustafa Kemal Paşa’nın “Türkiye’nin George Washington’u ve büyük bir siyaset adamı olduğunu…” söyledi.

Hayim Nahum, henüz 1919’da Milli Mücadelenin başarılı olacağına ilişkin somut hiçbir kanıt yok iken Avrupa basınına verdiği demeçlerde yeni devletin sınırlarını -bugünküne çok yakın bir şekilde- şöyle şöyle olabileceğini ilan ediyordu.

***

22 Kasım 1922’de Lozan görüşmelerine giden ekipte Hayim Nahum, “Türkiye Yahudileri eski Hahambaşısı, Yüksek Mühendis Mektebi Fransızca Öğretmeni…” unvanı ile alındı.

Lozan barış görüşmeleri (22 Kasım 1922 – 4 Şubat 1923) kesintiye uğrayınca Türk heyeti ülkeye geri döndü. Lozan görüşmelerinde ortaya çıkan sorunlardan biri de dış borçların nasıl ödeneceğiydi. Çünkü yeni devletin nasıl bir ekonomi politikası izleyeceği bilinmiyordu. Bilinse bile İnönü bunları anlatabilecek bilgiye sahip değildi.

Yeni ekonominin nasıl olacağının dünyaya ilan edilmesi gerekiyordu.

Bu nedenle İzmir’de bir İktisat Kongresi düzenlenmeye karar verilmişti. Lozan heyeti yurda döndüklerinde devlet ricali birkaç gün sonra İzmir’e doğru yol aldı. O günün koşullarında dünyaya örnek bir katılım sağlandı. Konuşmalar sansürsüz, sendikalar, sosyalistler, iş dünyası, askerler… her katılımcı fikrini çok net cümlelerle ifade edebildi.

Hayim Nahum Efendi de İzmir’e gelip Mustafa Kemal Paşa’ya durum hakkında izlenimlerini aktardı.

Eminim ki, Nahum Efendi, sadece haber ve yorum yapmadı, ikna edici bilgiler de verdi.

Çünkü Yunanlıları yenenler, dünyayı yenmişler gibi bir havadaydılar.

Zafer sarhoşluğu devam ediyordu. Nahum Efendi’nin uyarıları ise uyanmaya ve “dünya gerçeklerine dairdi”.

Ünlü usul- fıkh üstadı Urfa milletvekili Seyyid Bey, “Devleti olmayanın dini de olmaz” diyerek reel politiğe başka bir açıdan vurgu yapıyordu.

Gerçekte İzmir İktisat Kongresi’ni düzenlemenin amacı, Osmanlı borçlarını ödeyecek yeni ekonomik politikayı dünyaya açıklamaktı. Bu arada düvel-i muazzama ile yapılacak antlaşmanın şimdi olmasa da ilerleyen yıllarda sağlayacağı imkânlar da vardı. Nahum Efendinin Mustafa Kemal Paşa ile görüşmesinde bunlar da gündeme geldi.

23 Nisan 1923’te başlayan İkinci Lozan görüşmeleri 24 Temmuz 1923’te ancak imzalanabildi.

Lozan öncesinde oldukça etkili olan Hayim Nayum Efendi, görüşmelerin tekrar başlaması ve sonuçlanmasında da çok etkili oldu.

(Bu yazı, yurt dışındaki bir okuyucumun talebi üzerine yazılmıştır.)

Harun Özdemir

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Eski polis memuru : ByLock’u “istihbarat edinmek için” yükledim


Eski polis memuru: ByLock’u "istihbarat edinmek için" yükledim

Adana’da Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) soruşturması kapsamında haklarında 15’er yıl hapis cezası istemiyle dava açılan ve daha önce görevden alınan tutuklu 3 polis memurunun yargılandığı davanın duruşması görüldü.

Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, tutuklu sanıklar Ahmet Gökkaya, Mustafa Topalak ve İbrahim Halil Yaşar ile avukatları katıldı.

"FETÖ/PDY üyesi olmak" suçundan 15’er yıl hapis cezası istemiyle yargılanan sanıklardan Yaşar savunmasında, ByLock programını kullanmadığını ileri sürdü.

Kendine ait telefon hattını kullandığını belirten Yaşar, "Başka bir hat kullanmadım. Bank Asya’da açtığım altın hesabını bankanın güvenli olduğu açısından açtırdım. Ben 23 yıllık polis memuruyum. Emniyetteki alınan ifademi kabul etmiyorum." diye konuştu.

Sanık Ahmet Gökkaya ise kendisinin Ceyhan ilçesinde istihbarat şubede görev yaptığını aktardı.

Bank Asya’ya 17-25 Aralık’tan önce bireysel emeklilik hesabı açtırdığını anlatan Gökkaya, şöyle devam etti: "Ben kriptolu FETÖ’cü olsam talimatla para yatırırdım. Sadece emeklilik hesabı açtırdım. Daha sonra olaylar patlak verince 2016 yılında hesabımı ancak kapatabildim. Ben çalıştığım şubede meslek icabı sadece istihbarat bilgiler edinmek için telefonuma çeşitli programlar indiriyordum. Ceyhan çok karışık bir ilçe olduğu için bu programları kullandım. ByLock dışında birçok programı kullandım çünkü bu programları kaçakçılar kullanıyordu. ByLock’u da istihbarat bilgileri edinmek için yükledim. Zaten 10 dakika sonra silmişimdir. Ben bu programın kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla 9 sayfa analiz yaptım. Mahkemeye sundum."

Sanık Topalak da kendisinin 15 yıllık polis memuruyken meslekten ihraç edildiğini ve bu suçla hakim karşısına çıktığı için üzgün olduğunu dile getirerek "Benim ByLock listesinde numaram varmış. Ben bu listeye ismimin ve numaramın yanlış yazıldığını düşünüyorum. Telefonuma 6 Ocak 2014’te bu program indirilmiş. Bunu ben indirmedim. Darbe günü eve gitmedim. Hep devletimin geleceği için çalıştım." iddiasında bulundu.

Mahkeme heyeti, sanıkların tutukluluk hallerinin devam etmesine karar vererek duruşmayı erteledi.

ALMANYA DOSYASI /// PROF. DR. YAŞAR HACISALİHOĞLU : Güç tahterevallisinde Almanya’nın Türkiye ka ygısı


Güç tahterevallisinde Almanya’nın Türkiye kaygısı

Prof. Dr. Yaşar Hacısalihoğlu

yasar.hacisalihoglu

Almanya’nın Gaggenau kasabasında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın katılacağı referandum etkinliği Alman yetkililer tarafından iptal edildi.

Almanya’nın bu refleksi ve bunun gerekçeleri yeni bir durum değil. Ayrıca ilk de değil. Bir sürecin dışa vurumu. Güç mücadelesinin klasik davranışlarının tezahürü. Güç tahteravellisinde yaşanılan tedirginliğin akıldışılığı. Güç yarışındaki rahatsızlığın, demokratlığı kolayca unutturması.

Yakın geçmişi hatırlayalım; Almanya Dış İstihbarat Servisi’nin (BND) Türkiye’yi 2009’dan bu yana dinlediğini kabul eden Alman Hükümeti, NATO üyesi Türkiye’nin ABD, İngiltere ve Fransa gibi dost ülke olmadığını belirtmişti. Dünyanın en yüksek kapasiteli havalimanının İstanbul’da yapılıyor olması Almanya’yı rahatsız etmişti. Aynı Almanya Gezi olaylarında da başrollerdeydi. Rahatsızlığını her vesilede dile getirmiş hatta bu dönemde AB’nin 3 yıl aradan sonra Türkiye ile "Bölgesel Politikalar" faslını açma girişimini engellemişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde Köln şehrinde Almanya’da yaşayan 18.000 Türk’e hitap edeceği toplantı günü Almanya’nın büyük gazetelerinden BILD; “Hoş gelmediniz, burada istenmiyorsunuz” manşetiyle yayımlanmıştı. Türkiye’de Kobani provokasyonunun tırmandırılmaya çalışıldığı dönemde ise Alman 1. Devlet Televizyonu internet sitesinde Cemil Bayık ile yapılan röportaj yayımlanmış ve Bayık’ın "Silahlı militanları yeniden Türkiye’ye gönderdik" dediği ifade edilmişti. Almanya; Putin’in Türkiye ziyaretinde Güney Akım projesinin Türkiye’den geçeceğini duyurmasından ve giderek Türkiye-Rusya yakınlaşmasının artmasından da rahatsızlık duymuş, “Türkiye NATO üyesi olduğu gerçeğine uygun tavır sergilemeli ve NATO çıkarlarına uygun davranmalı" demişti.

15 Temmuz darbecileri FETÖ ihanet şebekesi elemanlarının süreç içinde meskeni haline gelmişti.

Tüm bu tepki ve rahatsızlık uyandıran hadiseler; gerek iki ülke arasındaki ilişkinin seyrine ilişkin gerekse genel anlamda yani devletlerarası güç mücadelesine yönelik önemli anlamlar içeriyor. Genel anlamda bakıldığında, iki kutuplu siyasal sisteme dayalı Soğuk Savaş dönemi sona erdikten sonra, yeni dönemde devletlerarası güç mücadelesinde bir dizi yeni yöntem dikkat çekmektedir. Bunlardan en belirgin olanı; devletlerarası güç mücadelesinde geçmişte olduğu gibi aktörlerin keskin bloklaşma yerine daha esnek işleyen ittifakların öne çıkması. Bu durum yeni saflaşmalar olarak nitelendirilebilir ama çoğu zaman birbirleriyle çekişme içinde olan aktörlerin aynı ittifakta yer almaları mümkün olmaktadır. Bu durum esas itibarıyla, ittifaklar içine girerek birbirini kontrol etmeye dayalı yeni bir politik stratejiyi işaret ediyor. Bunun yanı sıra devletlerarası güç mücadelesinde bilhassa silahlı örgütlerin araç haline getirilmesinin bir yansıması olarak devletlerin istihbarat servislerinin daha teknik yeni davranış biçimlerine bürünmeleridir. Geniş halk kitlelerini ülkenin yönetimlerine veya rejimlerine karşı kışkırtıcı çağa uygun yeni yöntemler geliştirmek ve uygulamak istihbarat servislerinin odaklandığı yeni ilgi alanıdır.

Almanya’nın yaptığı gibi bir ülke başka bir ülkenin şehre dair projelerinden rahatsızlık duyması ve bunu da gerçek nedenleri gizleyerek sözde çevre, insan hakları, demokrasi gibi değerler üzerinden yapıyor gibi göstermesi stratejik nitelikli yeni istihbarat hamlelerine işaret ediyor.

Yıllık 150 milyon yolcu kapasiteli İstanbul’un yeni açılacak olan havalimanı, mevcut durumda Almanya’nın Frankfurt Havalimanı’nın kaldıramadığı yükünü devralarak, çevresinin en büyük aktarma istasyonuna dönüşecek ayrıca ekonominin ağırlık merkezinin Avrupa’dan Asya’ya kaydığı bir dönemde İstanbul dinamik bir merkez hüviyeti kazanacak. Buna THY’nin başarılı yükselişi de eklendiğinde Almanya’nın rahatsızlığının çevre meselesinden değil stratejik üstünlük kaybından dolayı olduğu görülür. Aynı şekilde Türkiye-Rusya yakınlaşmasında da Almanya’nın NATO sopasını gösterme çabası, Türkiye’nin Avrupa akacak gazın stratejik vanası durumuna gelmesinin rahatsızlığıdır.

Tüm bunlar aslında stratejik bir gerçekliğe işaret ediyor. Stratejik anlamda aktörler arasında oluşmaya başlayan eşit konuma gelme hali, taraflar arasında güvensizliği üretir. Bilhassa kendini daha ileride gören taraf açısından bir başka aktörün onun mevcut konumuna yaklaşma eğilimine ve sürecine girmiş olması, kendini güvensiz hissetmesine zemin hazırlar. Çünkü benzer amaçlara sahip olmaları, benzer coğrafi alanlara ilgi duymaları bir süre sonra kaçınılmaz olarak çıkar çatışmasına yol açar. Almanya’nın yeni kaygı eşiği, Türkiye’nin son on yılda katettiği mesafenin yanı sıra şimdi de stratejik nitelikli ileri teknolojiye dayalı üretim ekonomisini geliştirme çabasıdır.

Türkiye’nin yeni hükümet yönetimi modeliyle uzun stratejik hedefler koyabilmesi, alışılmışın dışında yeni ittifaklar kurması veya kurulanlara girmesi ve yine devletlerarası zeminde ikili düzeyde yeni ilişki dinamiği oluşturması Almanya’yı mevcut pozisyonunu zedeleyeceği kaygısına itmektedir. Bilinmektedir ki, Türkiye’nin bundan sonra sıçrayacağı ikinci seviye, Almanya’nın bulunduğu seviyedir.

Kısacası Almanya’nın bugünkü ruh hali; tıpkı kişisel iktidar/güç hırsı gibi devletlerarasında yaşanan devlet hırsının dışavurumudur. Herhalde hiç kimse Almanya’nın bizi bizden daha fazla düşünerek, çevre değerlerimizin zarar görmemesi ve toplumsal ilişkilerde demokrasinin zedelenmemesi için büyük kaygılar duymasının samimiyetine inanmıyordur.

Nitekim Avrupa’nın bugüne kadar sergilediği ikiyüzlülüğü; 15 Temmuz’da halkın demokrasi direnişine yönelik gösterdikleri tutumda da olduğu gibi ortada samimiyet bırakmayacak kadar boyutlanmıştır.

MI5 & MI6 & GCHQ DOSYASI : İngiltere MI6’yı Osmanlı’yı izlemek için kurmuş !


İngiltere MI6’yı Osmanlı’yı izlemek için kurmuş!

İngiliz istihbaratı MI6’nın Osmanlı Devleti’nde meydana gelen gelişmeleri yakından takip için kurulduğu ortaya çıktı

Dünyanın ilk istihbarat teşkilatı olarak bilinen İngiliz istihbarat Teşkilat MI6, Rusya ile İngiltere arasında gerçekleşen Reval görüşmelerinden sonra Osmanlı Devleti’ndeki gelişmeleri yakından takip etmek için kurulmuş.

İngiliz tarihçi Keity Jeffery, 800 sayfalık "The History of the Secret Intelligence Service 1909-1949"adlı hacimli eserinde İngiltere’nin Orta doğudaki gelişmeleri takip etmek için kurulduğunu ve Osmanlı’daki gelişmeleri, M16 ajanlarının aktardığı bilgilerle izlediğini söylüyor.

1909 ve 1922 yılları arasında İstanbul, Ankara, İzmir, Şam, Beyrut, Kudüs, Bingazi, İskenderiye’de aktif bir şekilde faaliyetlerini sürdüren MI6, İngiliz politikasının Birinci Dünya Savaşında başarılı olmasında önemli bir role sahip. İkinci Dünya Savaşı’nda ise faaliyet alanını Ortadoğu’dan Avrupa’ya kaydıran MI6, bu savaşın casuslar savaşı olarak adlandırılmasını sağladığı biliniyor.

Ankara Üniversitesi’nden Bülent Gökay, "Spying in the Ottoman Empire" isimli makalesinde ilk İngiliz ajanların 1878’de Osmanlı Devleti’nde faaliyetlerine başladığını iddia ediyor. Henüz MI6 kurulmadan önce de İngilizlerin ajanlık faaliyetlerine başladığı görülüyor.

Savaş tarihi uzmanlarından John Ferris, İngiltere’nin M16 sayesinde Osmanlı yöneticilerinin çok yakından izlendiğini, attıkları adımların daha önce bilindiğini iddia ederek İngiltere’nin kazananı belli bir satranç oyunu oynadığını söylüyor.

Ferris, The British Army and Signals İntelligence During the First World War" adlı eserinde Arap, Ermeni ve Rum isyanlarının MI6 ajanlarının yardımıyla çıktığını söylüyor. Başta Enver ve Talat Paşa olmak üzere çok sayıda Osmanlı subayı ve devlet adamı ile yakın ilişkide olduğunu söyleyen Ferris, M16’nın bu devlet adamlarını da kullandığını söylüyor.

YÜKSEK STRATEJİ

strateji, istihbarat, güvenlik, politika, jeo-politik, mizah, terör, araştırma, teknoloji

Fight "Gang Stalking"

Expose illegal stalking by corrupt law enforcement personnel

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

The WordPress.com Blog

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.